<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<?xml-stylesheet type="text/xsl" media="screen" href="/~d/styles/rss2enclosuresfull.xsl"?><?xml-stylesheet type="text/css" media="screen" href="http://feeds.feedburner.com/~d/styles/itemcontent.css"?><rss xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:openSearch="http://a9.com/-/spec/opensearch/1.1/" xmlns:georss="http://www.georss.org/georss" xmlns:gd="http://schemas.google.com/g/2005" xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" xmlns:itunes="http://www.itunes.com/dtds/podcast-1.0.dtd" xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0" version="2.0"><channel><atom:id>tag:blogger.com,1999:blog-21200919</atom:id><lastBuildDate>Thu, 21 Apr 2011 21:08:13 +0000</lastBuildDate><category>uçurum</category><category>sevgili</category><category>ozlem</category><category>birgun</category><category>umut</category><category>gurur</category><category>ruya</category><category>kenarda</category><category>kahve</category><category>yolcu</category><category>14 subat</category><category>fotograf</category><category>sevgi</category><category>mektup</category><category>gec</category><category>cay bahcesi</category><title>crato's</title><description>bir ben vardı bende...</description><link>http://cratos.blogspot.com/</link><managingEditor>noreply@blogger.com (crato)</managingEditor><generator>Blogger</generator><openSearch:totalResults>43</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>25</openSearch:itemsPerPage><atom10:link xmlns:atom10="http://www.w3.org/2005/Atom" rel="self" type="application/rss+xml" href="http://feeds.feedburner.com/Cratos" /><feedburner:info uri="cratos" /><atom10:link xmlns:atom10="http://www.w3.org/2005/Atom" rel="hub" href="http://pubsubhubbub.appspot.com/" /><itunes:owner><itunes:email>noreply@blogger.com</itunes:email></itunes:owner><itunes:explicit>no</itunes:explicit><itunes:subtitle>bir ben vardı bende...</itunes:subtitle><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-21200919.post-255503599466397868</guid><pubDate>Sun, 30 Nov 2008 00:47:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-11-30T02:54:40.659+02:00</atom:updated><title>Taşındık...</title><description>&lt;a href="http://cratos.yavuzyilmaz.net"&gt;&lt;img style="display:block; text-align:center; cursor:hand;width: 398.5px; height: 167.5px;" src="http://cratos.yavuzyilmaz.net/wp-includes/images/cratos.jpg" border="0" alt="" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;Eylül 2006' dan beridir tüm kahrımızı çeken blogspot serverlarını rahat bırakarak, yavuzyilmaz.net sunucularına taşınmış bulunuyoruz. Yani yayınımıza artık &lt;span style="font-weight:bold; color:red;"&gt;&lt;a href="http://cratos.yavuzyilmaz.net"&gt;buradan&lt;/a&gt;&lt;/span&gt; devam ediyoruz.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21200919-255503599466397868?l=cratos.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/Cratos/~3/qyCk4BDws4c/tandk.html</link><author>noreply@blogger.com (crato)</author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://cratos.blogspot.com/2008/11/tandk.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-21200919.post-371216162671036611</guid><pubDate>Fri, 10 Oct 2008 20:33:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-10-10T23:34:51.015+03:00</atom:updated><title>Müsaade lütfen..</title><description>- "Müsaade edebilir misiniz?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Biz kim? Kaç kişi görünüyor olabilirim ki? İçimde durmadan konuşan gevezeyi de kastediyorsan eğer; o zaten her yere benim ile birlikte hareket ettiğinden sadece tekil şahıs zamirleriyle hitap edilmeyi tercih ettiğimi söyleyebilirim. Hem müsaade edebilirim elbette ya da en azından bunu yapabilecek kabiliyette olduğumu düşünüyorum. Ancak asıl meselenin müsaade etmeyi isteyip istemeyeceğim olduğunu sanıyorum. Bekliyorum. Neyi mi? Elbette doğru soru ile bu durumu sorgulayıp sorgulamayacağını. Zaten sürekli beklemiyor muyum? Senin için de bekleyebilirim tabi, ne farkeder ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müsaade edeyim ben. Doğru soruyu bulacağından kuşkuluyum. Hem zaten bakışlarınla da bana başka bir şans tanımıyorsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında biraz daha zorlasaydın, bulmaya çabalasaydın bulabileceğini umuyordum. Ben beklerim. Hep beklediğim gibi işte canım. Buraya gelirken bindiğim otobüsü de beklememiş miydim? Soğukta o ters çevrilmiş durağın altında. Parmaklarım da oldukça üşümüştü üstelik ama beklemekten vazgeçmeyip sonunda binmeyi başarmıştım. Sonra o hep bahsettiğim kırmızı masalara oturmak için de bekliyorum sık sık, uzun kuyrukların ardında. Tam sıra bana geldiğinde sevinecek oluyorum ki bu sefer de tezgahın ardında servis yapan çocuğu beklemeye başlıyorum. Ama bugün kırmızı masaların ardındaki ahşap kırmızı sandalyelere oturmak istemedim, o kadar da beklediğim halde. Bu sefer haddim olmayarak biraz lükse kaçıp, deri kaplı olanlarında oturmak okumak istedim kitabımı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabımı okumak için çok beklememe gerek yoktu aslında ama biraz rahatlayıp dinlenebilmek için doğrusu bir hayli beklemek zorunda kaldım. Gerçi geçici bir rahatlık olduğunun farkındayım ama yine de beklemeyi kabullendim kolayca. Belki de geçici de olsa sonucunun çok çabuk elde edilecek olmasından dolayı bu kadar kolay kabullenmiştim beklemeyi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaten daha uzun vadeli sonuçları beklemeyi katlanamıyorum gibi. Burada katlanamıyorum dememeliydim farkındayım ama cümlenin uygun anlamı yakalayabilmesi için gerekli olan yüklemi bulmayı bekleyemedim sanırım. Zaten zamanında bulsaydım bu sefer de cümleyi makul bir yerine kadar silip yeniden yazmayı bekleyemeyebilirdim. Sanırım, "zor geliyor" olmalıydı; "daha uzun vadeli sonuçları beklemek zor geliyor" olmalıydı. Bu sefer de hayli genelleyici bir anlamı oldu değil mi? Yenisini bulmak yerine açıklama yapmayı denemek daha mantıklı geliyor nedense.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beklediğim süreden çok "beklenti"nin ne olduğu daha önemli olabilir bu noktada. Daha doğrusu "beklentinin türü" demek gerekiyor. Mesela; aşık olmayı beklemek saçma ve zor gelebilir belki ama dayanılması ne kadar güç olsa da "sevgili" ile yaşadığın ayrılığın sonlanıp da kavuşma anının geleceği vakti bekleyebiliyor insan. Kendi adıma düşünüyorum elbette. Öyle sanıyorum ki bekleyebilmeyi sağlayan dürtü, beklentinin materyalden uzaklaşıp daha bir manevi boyuta ulaşması ile tetikleniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölümü düşünür müsün hiç? Ben düşünmeye çalışırım arada. Düşünmek gerektiğine de inanırım zaten. Bu hayatın, eninde sonunda gelip kapıya dayanacak olan sonu olmasından dolayıdır belki. Bir son, ama öyle sinema perdesinde izlediğimiz filmlerin sonu misali bekleyemiyor bunu insan değil mi? Hadi artık bitse de gitsek diyebiliyor musun mesela? İnsanın fıtratından kaynaklı; bu hayatın bir gün biteceğini ve eline bir şekilde geçmiş "şey"leri (o pahalı caddedeki cerraha yaptırdığı burnunu bile) bırakmayı düşünmeye dayanamayacağından olabilir sanırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın daha basit sonuçları bekleyemiyor olması da ölümün bir gün mutlaka geleceğinin bilincinin altında bir yerlerde biliyor olmasından kaynaklanıyordur belki de. İçeride bir yerlerde puslu, yumuşak ve çekici tonuyla sürekli konuşarak acele etmeye zorlayan o sesin etkisine kolayca giriveriyor olmamızın da bir sonucu olabilir diye düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Efendim? Ah, pardon! Pardon! Bekletmeyeyim sizi. Ben beklerim siz geçene kadar. Buyrun lütfen, buyrun."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Soruyu da çok beklemeden bulabilirsiniz umarım!.."&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21200919-371216162671036611?l=cratos.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/Cratos/~3/md5NUXkFXe8/msaade-ltfen.html</link><author>noreply@blogger.com (crato)</author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://cratos.blogspot.com/2008/10/msaade-ltfen.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-21200919.post-7224916295806741862</guid><pubDate>Thu, 07 Aug 2008 15:14:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-08-07T18:14:55.827+03:00</atom:updated><title>Yine</title><description>Büyük pencerelerden geçtikten sonra tül perdeler ile birlikte göz kapaklarını delip uykusunu bölen sabah güneşine lanetler okuyarak "yine mi aynı başlıyoruz" dermişçesine mırıldandı ve doğruldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlerini açtığında alacakaranlık geniş bir odadanın bir duvarına yaslanmış, kırmızı çiçekli durgun yeşil bir kanepenin üzerinde oturduğunu farketti. Karşı duvarın dibindeki televizyonda oynayan görüntüleri, altında akıp duran yazılardan çözmeye çalışırken sehpanın hemen üzerindeki poşet içerisindeki siyah beyaz resimlerden seçme bir filmin oynadığını anladı. Alt yazılar yine görüntülerden önce gidiyordu, gülümsedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birbirine yapışmış damaklarını serinletmek için bir bardak su almak amacıyla tahminlerinden yola çıkarak yerini bulduğunu düşündüğü mutfağa doğru gitmek üzere ayağa kalktı ve bir adım attı beyaz ile gri arasında bir renk olduğunu tahmin ettiği halının üzerinde; yumuşaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kaç adım atmıştı ki her adımda yumuşayan zeminde ilerledikçe battığını düşünmeye başlamıştı. Karşısında gördüğünü düşündüğü kirişe kadar ilerledi ve arkasına baktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkasında bıraktığı koyu renkli ayak izlerine dalmış düşünürken, yürüdükçe zeminde batmadığını farketti. Batmıyordu ama eksiliyor ve kısalıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir an kirişe yaslanarak derin bir nefes aldı; gözleri kararmıştı. Tansiyonu düşmüş olmalıydı, hemen her uyanışında yaşadığı gibi. Bir süre öylece bekledi; gözleri kapalı ve omzu kirişe yaslı vaziyette dikildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlerini tekrar açtığında bej rengi bir mutfak tezgahının önünde dikilmekte olduğunu farketti. Göz bebeklerinin aniden parlayan ışık karşısında çaresiz küçüldüğünü hissetti. Tezgahın üzerinde iki büyük, dolu kahve fincanı duruyor ve burnuna fındık kokusu doluyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlerini kapatıp, belki düzelir umuduyla başını iki yana salladı. Yine salladı ve gözlerini açmaya korkarak bir kez daha salladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açamadı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10'a kadar sayıp öyle açmaya karar verdi gözlerini. Başladı ve 8'e geldiğinde birden açıverdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karanlıktı..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük pencerelerinden sızmaya başlayan ışıkla aydınlanması için bir kaç saat öylece bekledi, yattığı yerde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biliyordu..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnce yorganını terden sırılsıklam olmuş burnunu örtene kadar çekti. Gözlerini kapatıp, hızla çarpan kalbinin gürültüsüne aldırmadan uyumaya devam etti.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21200919-7224916295806741862?l=cratos.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/Cratos/~3/5pI_RYnBerg/yine.html</link><author>noreply@blogger.com (crato)</author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://cratos.blogspot.com/2008/08/yine.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-21200919.post-251399060365842253</guid><pubDate>Tue, 03 Jun 2008 00:36:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-06-03T03:46:32.442+03:00</atom:updated><title>sustum ve izliyorum</title><description>sustum ve izliyorum&lt;br /&gt;altın renkli ışıkların tütün rengine boyadığı boz grisi sislerle kaplı şehrimi.&lt;br /&gt;haşa! tepeden tırnağa değil, tırnaktan tepeye&lt;br /&gt;ve gücümün elverdiği ölçüde&lt;br /&gt;sessiz ve karanlık gölgeler içerisinde susuyorum...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21200919-251399060365842253?l=cratos.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/Cratos/~3/QLcuz81jW3k/sustum-ve-izliyorum.html</link><author>noreply@blogger.com (crato)</author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://cratos.blogspot.com/2008/06/sustum-ve-izliyorum.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-21200919.post-8232305995334862848</guid><pubDate>Fri, 23 May 2008 17:14:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-05-23T20:14:53.953+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">uçurum</category><title>Uçurum</title><description>uçurum demişti düşünür, seviyorsan yükseklerde yaşamayı, bir çift kanadın da olmalı!&lt;br /&gt;biz sevdik uçurumları hiç olmadığı kadar!&lt;br /&gt;bizi çeken ne yükseklerdi, ne de rüzgarın serinliği...&lt;br /&gt;biz zevk aldık diğerlerinin bulunmaktan zevk aldığı o yüksek yardan atlamaktan.&lt;br /&gt;biz uçurumların meltem esintili yüksekliğinden yerin toprak kokulu sertliğine çakılmayı sevdik.&lt;br /&gt;biz, uçurumları sevdik kanatlarımız olmadan.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21200919-8232305995334862848?l=cratos.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/Cratos/~3/Ego5ARnhB6I/uurum.html</link><author>noreply@blogger.com (crato)</author><thr:total>2</thr:total><feedburner:origLink>http://cratos.blogspot.com/2008/05/uurum.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-21200919.post-30084579364363985</guid><pubDate>Sun, 11 May 2008 16:17:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-05-15T04:05:34.925+03:00</atom:updated><title>Açlık</title><description>Yıllar boyu en derin dondurucularda mahsur kalmış gibi hissediyorum. Bu nasıl bir soğuktur ya Rabbim... Asıl rahatsız eden ise ne zamandan beridir bu şekilde hissettiğimi bilmiyor olmam. Garip bir şekilde üşüyorum sürekli. Sanki, üzerime çokmüş boz renkli bir soğukluğu taşıyormuş gibiyim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bağırsaklarımın her bir kıvrımından başlayarak mideme ulaşan açlıktan kaynaklanıyor olabilir diye tahmin ediyorum aslında bu gereğinden fazla sürmüş gibi sıkıntı veren iş yavaşlatma eylemini. Midemdeki kaynamanın onayıyla biraz daha emin oluyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mutlu bir çocukluğun izlerini taşır diye umutlandırdığım, ağırlığından ilk gördüğüm kuytuda terk edip etmemek arasında kararsız kaldığım vücudumun yılların hiç birinden hatırlayamadığım bir açlık hissine yenik düşmüş olabileceği üzerinde kafa yormaya çalışırken karşıdan gelen komşum Lois' i görünce hiç adetim olmadığı üzere selam vermek adına bir kaç kelime mırıldanmak istiyorum ki; beynimin bu işgüzar talebine dudaklarım arasından çıkan, elindeki iki ters bi' düz örgüsü bölünmüş bir banka memuresiymişçesine sıkıntılı bir hırıltı ile tepki verince afallıyorum. "Bugüne kadar yerli yersiz zamanlarda gerekli gereksiz ne çok seslere hamilik etmişken nedir yani bu duyarsızlık" diyecek oluyorum ki üşenip aynı yönde ayaklarımı sürümeye devam ediyorum. Zaten mavi gri gökyüzü altında yanımdan usul usul sürünerek geçen Luici' ye ve bedenine pantolonunun bir parçasıyla tutunmuş ardından sürünen yarım ayağına bakınca hiç de cevap vermeye gönlü yok gibi görünüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sert ve tozlu topraklı esen rüzgarla bağlı olduğu direkten kopup gelmiş park yapılmaz levhası omzumun hemen sağından emaneten sarkmış sallanan boz renkli koluma çarpıp koparınca bir süre öylece dikilip Lesli' nin, ya da adı her neyse, ardında bıraktığı koyu kırmızı ize baktığımı farkederek ayılıyorum, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam da çömelip kolumu yattığı yerden almak üzere uzanmışken gözün gözü görmediği kum fırtınası başlayıp dindikten sonra yine aynı şekilde uzanmış bulmak beni pek şaşırtmamıştı aslında. Ancak şu göbeğimin hemen yanında durmadan kızıl kahve birşeylerin akıp durduğu, yırtıktan çok özensizçe koparılmış bir parça ardında kalan, düzensiz bir deliğe benzeyen açıklığa çözüm bulmanın iyi olacağına karar vermiştim. Üşümem de bu delikten girip ağzımdan çıkan rüzgarların etkisi büyük olmalıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nefes almak için çaba gösterdikçe ağzımdan burnuma dolan bu garip çürük koku da neyin nesiydi acaba. Her neyse, açlığıma iyi gelecek sıcak tanıdık bir koku alıyorum. Taze olmalıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, taze yemek kokusunun hiç bu kadar cezbedici olduğunun farkına varmamıştım. Üşenmezsem oniki onüç tane kaldığını tahmin ettiğim dişlerimin tamamını göstereek kadar samimi bir gülücük bile atabilirdim. Kim bilir belki üşenmesem ağlardım?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mutluluktan ayaklarım sırasını şaşırabilecek bir hızda hareket ediyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni yakaladıkları avın etrafına çökmüş açlıklarını büyük bir afiyetle gidermekte olan tanımadığım ancak tuhaf sıcak bir samimiyet sezinlediğim dostlarımı görünce daha da heyecanlanarak hızlandım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dostlarım kafalarını kaldırarak buyur edermişçesine baktılar donuk gözlerimden içeri, göbeğimin yanından sanki içerideki bir kaşıntıyı gidermeye çalışıyormuşçasına sarkan sağ koluma daha fazla ilgi göstermelerine içten içten bozuluyorum ancak ayaklarım altında sürünen ayakkabılarım dikkatimin tekrar hoş kokulu yemeğe yönelmesini sağlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kaç dakika sonra dostlarım yanında yerimi almış, dizlerim üzerinde ve tek eliminin izin verdiği süratle kan kırmızısına boyanmış dudaklarım arasından park yapılmaz levhasına lanetler hırıldayarak hiç bitmeyecekmişçesine acı vermeye başlayan açlığımı gidermeye çalışıyordum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21200919-30084579364363985?l=cratos.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/Cratos/~3/YOG6t5_9hBo/alk.html</link><author>noreply@blogger.com (crato)</author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://cratos.blogspot.com/2008/05/alk.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-21200919.post-1260224298350357163</guid><pubDate>Mon, 21 Apr 2008 18:58:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-04-21T21:59:05.701+03:00</atom:updated><title>Çikolatalı Beze</title><description>Bilgisayar ekranında, tanıdık yüzlerin bulunduğu cennet ve cehennem ile ilgili olduğunu tahmin ettiğim görüntüler oynaşırken, üzerimdeki yatak örtüsüne dolanarak düştüğümü tahmin ettiğim halıfleksin üzerinde ayılıyorum ve canım çikolatalı beze istiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bezeyi biliyorsunuzdur, hani pastanelerde satılır, kireç gibi bembeyaz, köpük şekilli ve fakat bir miktar sert gibidir. Yumurta akından yapıldığını öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Ama zevkle yemeye devam ettim hep. Küçüğü, büyüğü, meyvelisi, iyisi ve hatta kötüsü. Ama içlerinden birinin damağımdaki yeri hiç değişmedi. Hani şu büyük ve içinde çikolata parçaları olan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk defa Moda' ya doğru giderken hemen Tek Büfe'nin karşısında, sağdaki köşeye konuşlanmış, yıllardır hizmet veren pastanede yediğimde anlamış olmalıydım aslında.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pencereden içeriye dolan seslerden geldiğimden beri hiç durmayan fırtınanın daha da güçlenerek devam ettiğini anlıyorum ve ardında en kalın montum ile botlarımı saklayan beyaz kapıya doğru yönelmekten kendimi alamıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet fırtına tüm hızıyla devam ediyor ve göğsümden içime dolan sert rüzgarın soğuğunun kemiklerimle çarpıştığında çıkardığı gürültüyle doluyor kulaklarım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pastane bu sokakların birinde olmalı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sokak lambalarının istisnasız her birinin tepesinde takılı duran bir lamba olmasına rağmen sanki Çin malı süs eşyalarıymışçasına yolun hiç bir yerini aydınlatmıyor olmasına içerliyorum. Bir bildiklerinin olduğu konusunda kendimi ikne edip, alçak ve düzgün olmasına bir türlü inanamadığım kaldırımda yürümeye devam ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karasal iklimin hüküm sürdüğü her mevsimde ve diyarda olduğu gibi buralarda da hava karardığında kutuplarda olduğumuz izlenimini veriyor. Gerçi yaklaşık bir yirmi gündür hava sürekli karanlık ve fırtına hiç dinmediğinden bir aydınlanırsa tahminlerimde ne kadar doğru olduğum konusunda beni tatmin edeceğine inanıyorum ki havanın aydınlanacağından bile bu kadar emin olamıyor oluşum beni şaşırtıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önümde dikiliveren köşeyi döndükten sonra ana caddeye çıkacağımı umut ederen ayaklarımın adımlarıma hükmederek hızlandıklarını görüyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fırtına başladığından beridir kararan hava dışında şehirde bir çok şeyin de değiştiğini farkediyorum. Dar ve düzgün yolların biraz gerisine çekilmiş evler sessizce kenarda dikiliyormuş gibi geliyor. Soğuktan sızlayan kemiklerim yürümem gerektiğini hatırlatıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gökyüzü sanki bir şeyleri unutmamı istemiyormuşçasına ne zaman kafamı kaldırsam gözlerimin önünde yükseliyor. Her bakışımda bana göz kırptıklarını düşündüğüm yıldızların huşu içinde parıldamalarını görmek içimi tuhaf buz gibi bir huzur ile kaplıyor.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Islak asfalta yansıyan dolunayın ışığından belli belirsiz seçebildiğim ayak izlerini farkediyor ve çok geçmeden takip etmeye karar veriyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık adımlarımı daha düzenli, sık ve temkinli atıyor, aklımdaki çikolata parçacıklı hedefe ulaşabilmek için daha kaç fırın ekmek yemem gerektiğini bilemesem de bu yolda yürümek adına feda etmekten kaçınmayacağım hiç bir şey olmadığına karar verip, montumun açık olduğunu farkettiğim fermuarını çenemin tam da altına kadar çekiyorum, kapüşonunu sanki hiç tanınmak istemiyormuşçasına kafama geçiriyor, yanaklarıma sıçrayan damlalara aldırmadan hızlı adımlarla yürümeye devam ediyorum; damağımda içi çikola parçalarıyla dolu bezenin hasreti...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21200919-1260224298350357163?l=cratos.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/Cratos/~3/D0UR86l3zjA/ikolatal-beze.html</link><author>noreply@blogger.com (crato)</author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://cratos.blogspot.com/2008/04/ikolatal-beze.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-21200919.post-5973005722205200810</guid><pubDate>Fri, 18 Apr 2008 22:54:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-04-19T01:56:06.217+03:00</atom:updated><title>Tanışma</title><description>söz verip de yapamadıklarımla ağırlaşan ruhumu özürlerim de hafifletmiyor artık. tıpku uykularımın uykuyla ağırlaşan göz kapaklarımı hafifletmeye yetmediği gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;düşünürken uyanıyorum artık, düşüncelerimin beynimin içerisinde bir oraya bir buraya çarparak çıkardığı sesler bozuyor ruhumun dinlencesinin ritmini. sabahın ışımayan saatlerine tanımakta güçlük çektiğim bir serinliğin içinde anımsayamadığım nevresimlere dürtüp uyandırıyor oluyor, kalkıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;anımsama çabasıyla kıvranan zihnimin çabalarını her adımda gıcırdayan ahşap döşemeler boşa çıkarıyor. gözlerimi açtığımda kirli sakallarımdan damlayan ıslak özlemleri görüyor oluyorum lavabonun üzerinde asılı duran aynada. yansımamdan çekinip, havluya sığınıyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;takvimlerim iki saat geriden geldiğini hissedip, hayatımın senkronizasyonunu sağlayamıyor olduğumu görüyor oluyorum aynalarla her karşılaşışımda, kaçışıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;önüme düşüp, yolumu karartan gölgelerin sebebi olduğunu düşündüğüm merdivenleri arar oluyorum her kafamı kaldırışımda; kimi zaman doğru yapılan tahminlerin tatmini ile kıvrılan dudaklarım oluyor ödülüm, kimi zaman saflığımın verdiği zararı öğrenmekle yetinir oluyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;küçük pencerelerden sızan ışığın yetersizliğinden yakınırken hiç ısıtmayı başaramadığım mavi bir gökyüzü buluyorum, altında kırmızı- gri uzanmış yatan o tanımadığım sokağa attığımda kendimi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;vazgeçiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gözlerimi açıp, gökyüzüne bakıyorum dik dik. sağdaki buluttan çekilmesini rica edip, az ötedekinin arkasından dolanıyorum. sarı olduğuna bir türlü inanamadığım sokak lambasından tutunup, şu ilerideki kırmızı çatılardan hiza alarak gizlice izliyorum hepsini. kulaklarımı dört açıp, sert esen rüzgarla gelen kuş seslerini dinliyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ve uzatıyorum ağırlığının yüzüklerimden kaynaklandığını düşündüğüm sağ elimi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;tüm imla hatalarımdan vazgeçip, bekliyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21200919-5973005722205200810?l=cratos.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/Cratos/~3/F9ZLRW10_pE/tanma.html</link><author>noreply@blogger.com (crato)</author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://cratos.blogspot.com/2008/04/tanma.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-21200919.post-6264043570756706767</guid><pubDate>Tue, 12 Feb 2008 15:15:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-02-12T17:26:02.770+02:00</atom:updated><title>Karayurt</title><description>&lt;p&gt;Yukarıda, çok yukarıda parlayan güneşlerin vurduğu parlak ve kaygan zeminde yürümeye başladığından beri aklına doğup büyüdüğü izbe toprakları, ıslak çamur yığınları ve sığınmak zorunda olduğu karanlık mağaraları düşünüyordu.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Zemin sıcak, parlak, kaygan gri renkteydi. Kalın beyaz çizgilerle, farklı bir maddeden yapıldığı belli olan çizgilerle, büyük karelere ayrılmıştı. Aslında tüm bunların yanında içini tedirgin eden durmak bilmeksizin devam eden yer sarsıntılarıydı. Çocukluğunda dinlediği masallarda bu ve benzeri yerlerde hep olduğu anlatılan sarsıntılar. Çoğu zaman periyodik ve zararsızdı. Ama son derece ürkütücü olduğu su götürmezdi. Kaygan zeminde yürümeye devam etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Parlak beyaz güneşlerin yansımalarının birinin üzerinden geçerken kendi yansımasını farketti. Durdu ve kendini inceledi. Gözlerine baktı, hepsine tek tek. İşte ne olduysa o an oldu. Artık alışmaya başladığı sarsıntılardan bir diğeri aniden peydah oldu, büyük bir farkla. Çok yakındı. Sanki hemen yanı başındaymış gibi. Can havliyle, parlak gri zeminde kayan ayaklarına aldırmadan var gücüyle koşmaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sarsıntıların ardı arkası kesilmiyor, üstelik hızla artıyor ve sanki onu kovalıyormuşçasına artıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir anlığına, sadece bir saniyenin kısacık bir bölümünü kaplayacak kadar duraksadı. Sağa mı yoksa sola mı gitmeli diye düşündü. Çabuk karar vermeliydi ve bir an önce hep alışık olduğu o karanlık atmosfere dönebileceği, kendini güvende hissedebileceği bir yer bulmalı ve oturup, saklanmalıydı. Sağa doğru yönelerek koşmaya devam etti. Aslında sağa doğru devam etmek konusunda kesin bir karar vermemişti, sadece iç güdülerine güveniyordu. Gittikçe artan ve hızla yaklaşan sarsıntıya rağmen kafasını hafifçe kaldırıp ileri doğru baktı. İleride yanında dev boyutlarda bir kaç yapının bulunduğu yüksek bir duvar görüyordu. Dibinde saklanacak bir yer olmalıydı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güdülerine güvenerek koşmaya devam etti. Birara yine duraksadı, yön değiştiriyormuş gibi yapıp devam etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Parlak, gri, kaygan kareleri bir bir aşarken yansımasına baktı ve gülümsedi. Neydi bu yaptığı şey? Sarsıntılardan kaçarken düşmanlarından kaçıyormuşçasına yaptığı zigzagları düşünüyordu elbette. Gülümsedi ve yine koştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok geçmeden parlak gri zeminin sonunda yükselen duvarın dibindeydi, düşünmeden sola doğru yöneldi. Devasa yapının altından sızan karanlığa saklanmayı planlıyordu. Son bir gayret göstererek tüm gücüyle kaymaktan koşmaya fırsat bulamayan bacaklarına yüklendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oradaydı, sadece bir kaç adım uzaklığında. Hep güvendiği, çocukluğundan beri sevdiği yurdunu hatırlatan rutubetli karanlığın izleri hemen önündeydi, son bir defa daha gücünü sonuna kadar zorladı, koştu ve kendini serin karanlığın içine doğru bıraktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hanımının yükselen tiz çığlığına evin uşağının cevap vermesi gecikmedi. Koşarak mutfaktan çıktı ve holdeki kanepenin üzerinde diz çökmüş duran kireç renkli ev hanımına soğuk bir ifadeyle baktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözler kesik kesik ve zorlukla döküldü iki parlak kırmızı dudağın arasından: "Bö, bö, böc, böcek!".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uşak, her zaman olduğu gibi sakin tavırlarıyla eğildi ve rugan ayakkabısının sağ tekini eline aldı. Sol eliyle hanımını buyur etti. Kanepeyi tek eliyle kenara doğru çekiştirmesiyle ayakkabının kösele tabanının yerle buluşması bir olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cenazeyi kaldırmak için özel bir tören düzenlenmedi. Genç hizmetçiler koşarak hole geldiler. Biri, eldivenli eliyle cesedi toparlayıp, dikkatle kaldırma saygısını bile göstermeden, çöp kutusuna bıraktı. Öteki, elindeki bez ile cinayetin kanıtlarını çoktan yoketmişti bile...&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21200919-6264043570756706767?l=cratos.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/Cratos/~3/y5R9TsrzrQY/karayurt.html</link><author>noreply@blogger.com (crato)</author><thr:total>2</thr:total><feedburner:origLink>http://cratos.blogspot.com/2008/02/karayurt.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-21200919.post-3621634920506761938</guid><pubDate>Thu, 13 Dec 2007 10:36:00 +0000</pubDate><atom:updated>2007-12-13T13:59:01.558+02:00</atom:updated><title>Doğanın Çağrısı</title><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Her işinde yaptığı gibi gecenin karanlığıyla ahenkli olması için siyah kıyafetlerini giymiş, el çantasını hazırlıyordu. Önce siyah plastik saatini koluna taktı. Zaman her görevinde en önemli silahı olmuştu. Eldivenlerini ve beresini, kilit takımlarını, tırmanma ve gece görüş techizatını dikkatlice çantasına yerleştirip odanın zemininde bulunan gizli dolabın kapağını kapatıp, halıyı dikkatlice üzerine örttü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce bir fincan kahve almak için mutfağa uğradı ve oradan yüzünün karanlıkta parlamasını engelleyecek boyayı sürmek üzere banyoya yöneldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siyah boyanın bittiğini farkettiğinde yaşadığı hayal kırıklığını çabuk attı üzerinden. Eski sevgililerinden birine ait olduğunu düşündüğü siyah göz kalemini bulmayı ümit ederek koşar adımlarla yatak odasındaki şifonyere doğru yöneldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısa bir süre sonra garajın içerisinde aracının yanıbaşında dikiliyordu. Kumanda düğmesine dokunarak kapının yavaş yavaş açılmasını seyretti. Aracına binip, derin bir nefes alarak kontağı çevirdi. Yaklaşık yarım saatlik kısa yolculuğuna başlamak üzere ayak parmaklarının ucuyla aracın gaz pedalına dokundu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karanlık orman yolunda ilerlerken gözü gösterge panelinin sağında duran ufak saate takıldı. Bir iki dakika içerisinde başlangıç noktasına varmış olacak ve görevine başlamak için harekete geçebilecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Saat 02:45&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Önce farlarını kapatıp aracını uygun bir yere gizledi. Kontağı kapatıp, hazırlıkların son kısmını tamamlayabilmek için aracın arka tarafına geçti. Gizli bölmeye yerleştirmiş olduğu çantasını çıkarıp, eldivenlerini taktı. Çantanın içine dürbünlü tüfeğini ve iki adet el bombasını dikkatlice yerleştirdikten sonra belinden tabancasını çıkartarak ucuna susturucusunu vidaladı. Çantanın içindeki malzemelerini bir kez daha kontrol edip, fermuarını kapattı. Siyah botlarının bağcıklarını sıkı sıkı bağladı. Çantasını sırtına taktıktan birkaç dakika içerisinde eğilerek sessiz adımlarla girdiği çalıların arasında gözden kaybolmuştu bile.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Saat 03:00&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yaklaşık on dakikadır gizlendiği tepenin yamacındaki tesisi gözetliyor ve nöbetçilerin görev değiştirme saatinin gelmesini bekliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Saat 03:03&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Saatine baktı, kristal camdan yansıyan yüzünü gördü. Artık siyah göz kaleminin siyah boyadan daha işlevsel olduğunu düşünüyordu, üstelik istediği gibi &lt;span style="font-style: italic;"&gt;"şekilli"&lt;/span&gt; boyayabilmişti yüzünü. Bir an için dağılan dikkatini toplayarak saatine odaklandı ve iki dakika içerisinde nöbet değişiminin gerçekleşeceğini hatırladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdiye kadar aldığı tüm görevlerden başarıyla ayrılmasının nedeni karşısına çıkabilecek bir çok ihtimali düşünerek en az iki ana plan hazırlamadan harekete geçmiyor olmasıydı. Yine aynı şekilde planlarını hazırlamış ve öncelikli planının gerektirdiği şekilde tesisin yüksek yan duvarlarının olduğu yöne doğru harekete geçmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Saat 03:05&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Saklandığı çalılardan nöbetçilerin nöbet değişimi için toplandıklarını görebiliyordu. Hemen harekete geçerek yüksek taş duvarın dibine kadar girdi. Çantasından çıkardığı havalı düzeneği kurdu, duvarın tepesine doğrultup tetiğine dokundu. Namlunun ucundan hızla fırlayan kanca duvarın tepesine tutunduğunda çantasını tekrar sırtına takmış ve duvara tırmanmak için harekete geçmişti bile.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Saat 03:07&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Duvarın yanındaki konteynır nöbetçiye görünmeden arkasından yaklaşarak boğazını kesmesi için güvenli bir mevzi sağlamıştı. Duvarın dibindeki karanlık aralığa kadar nöbetçiyi taşıyıp, ağır cesetle birlikte bir sonraki nöbetçiyi beklemek üzere karanlığa gizlendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Saat 03:08&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Nöbetçi arkasını döndüğünde boynunu kırmak üzere harekete geçti. Önce öndeki sütunun arkasına hızlı adımlarla saklandı, bir an bekledikten sonra nöbetçiye doğru hamlesini yaptı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı anda sütunun hemen arkasında doğanın çağrısına uymak zorunda kalan bir diğer nöbetçi pantolonunun fermuarını kapatmış, yerine dönmek üzere ilerliyordu. Tam da boynunda asılı duran silahın namlusuna elindeki ıslaklığı silerken farketti onu. Önce afalladı ve gözlerini kıstı. Çok geçmeden durumu kavrayarak işaret parmağını tetik muhafazasından içeri geçirip otomatik tüfeğin soğuk kabzasını kavradı. İşaret parmağının ucuyla tetiğe dokunması ve namludan fırlayan sıcak sarı alevlerin görünmesi bir olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Saat 03:09&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bugüne kadar onlarca görevi başarıyla bitirebilmiş olmasının sebebi gerçekleşebilecek hemen her ihtimali hesaplayarak en az iki adet ana plan hazırlıyor olmasıydı. Dolayısıyla bir terslik olduğu zaman hep hazırlıklıydı ve her defasında üstesinden gelmeyi başarmıştı; tâ ki bugüne, doğa parmağını planına sokana kadar...&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21200919-3621634920506761938?l=cratos.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/Cratos/~3/Z1e74Ku5sHE/doann-ars.html</link><author>noreply@blogger.com (crato)</author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://cratos.blogspot.com/2007/12/doann-ars.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-21200919.post-1443567851682290779</guid><pubDate>Fri, 30 Nov 2007 08:04:00 +0000</pubDate><atom:updated>2007-12-13T14:01:43.958+02:00</atom:updated><title>Yol</title><description>&lt;p style="color: rgb(153, 153, 153);"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;b&gt;yürüyorum;&lt;/b&gt; hani alkolün kendilerine verdiği yetkiye dayanarak yürümeye çalışan berduşlar gibi.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;içiyorum;&lt;/b&gt; ayıklığımın bana verdiği sıkıntıya dayanamıyormuş gibi.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;susuyorum;&lt;/b&gt; konuşmamın bana çektirdiklerini biliyormuş gibi.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p style="color: rgb(153, 153, 153);"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;b&gt;gidiyorum.&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Hayatım boyunca yaptığım aptallıklar geçiyor gözlerimin önünden. Tıpkı bir film şeridi gibi yukarıdan aşağıda doğru hızla devam ediyorlar. Hepsi birbiri ardısıra dizilerek tek başıma anca sığabileceğim genişlikte taştan bir yol oluyor önümde. Gözlerim parmaklarımın ucunda, adım atıp atmamak konusunda karar veremiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağ kulağımdan ılık bir esintiyle geçerek beynimin sol çeperine çarpan bir ses duyuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karanlık gözlerimden içeri doluyor. Gözlerimi kısmadan göremiyorum. Bir süreliğine tavandan bana doğru uzanmış beyaz bir kürenin sallanışını izliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Koridor karanlık, her zaman olduğu gibi. Ellerimi iki yana açarak ancak yolumu bulabiliyor ve dengemi kurabiliyorum. Ayağıma takılan kalın kumaşın halı olduğunu varsayarak koridorda yürümeye devam ediyorum. Parmaklarımın ucu plastik boyalı duvarda gezinirken ayaklarımın üşüdüğünü farkediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen önümde verilen bir nefesin ürkütücü fısıltısıyla irkilip, dikkatimi veriyorum. Astigmat pusuyla bezeli gözlerimi kısınca belli belirsiz bir silüetin önümde dikildiği farkedebiliyorum. İleri doğru bir adım atıyorum, o da atıyor. Yetişmek için çaba gösterdikçe daha fazla uzaklaştığını farkedip, vazgeçiyorum. O devam ediyor. Gözlerimi kapatıp, bir rüya olmasını dileyerek dişlerimi sıkıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlerimi açtığımda çenemin ağrıdığını farkediyorum. Beyaz kürenin sallandıkça bana doğru yaklaştığını düşünmeye başlıyorum. Sol ayağım ile hemen oracıkta olması gerektiğine inandığım terliklerimi yokluyorum, bulamıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sol kulağımdan geçen bir ses ardında ılık bir esinti bırakarak beynimin çeperlerinden yansıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kollarım iki yana açık karanlık koridorda ilerliyorum. Tecrübelerimden olduğunu düşündüğüm bir rahatlık yayılıyor bedenime, gülümsüyorum. Yerde kıvrılmış halının üzerinden uzun bir adımla geçiyor ve dengemi sağlamak için ellerimle duvardan destek alıyorum. Ayaklarım tuhaf bir şekilde üşüyor, tanıdık bir ürperti sarıyor bedenimi ve soluklanmak için duraklıyorum. Aynı noktadan çıkıp, farklı yerlerde son bulan üç uzun ve siyah şeklin benimle beraber hareket ettiklerini görüyorum. Yan gözlerle senkronize hareket eden şekilleri izlerken umursamıyor görünmek için elimden geldiğince çaba sarfediyorum, umursamıyorlar. Gözlerimi parmak uçlarımdan yukarı doğru kaldırıyor ve duruyorum. Midemi yakan geri dönme isteğini bastırmaya çalışıyor ama başaramıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dönüyorum...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir süreliğine tavandan bana doğru uzanmış beyaz bir kürenin sallanışını izliyorum. Gözlerimi kapatıp kalp atışlarımı dinliyorum. İçim anlam veremediğim bir huzurla doluyor. Midemdeki yanmanın dindiğini farkedip, gülümsüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağ ayağımla sol ayağıma geçirdiğim terliğin yanında duran terliği yokluyor ve buluyorum. Yavaş yavaş doğrulurken ileri doğru bir adım atıyorum, arkamdan gelen serin bir esintiyle daha da rahatladığımı farkedip, karanlık koridora doğru bir adım daha atıyorum. Sol elimle anahtara dokunuyor ve önümde uzanan koridorun boylu boyunca aydınlandığını görüp, gülümsüyorum. Beklememi emreden gözlerime itaat edip, bekliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lavaboya çarpan damlaların çıkardığı gürültüyü engellemek amacıyla banyodaki musluğu sıkıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağ kolumdaki siyah kadranın işaret ettiği şekilde hızlı adımlarla paltomun olduğunu düşündüğüm yöne doğru ilerliyorum. Ayaklarımı ağır bir çift ayakkabıya geçirerek, koşar adımlarla merdivenleri tırmanıyorum. Çelik kapının ardımdan çıkardığı büyük gürültüye aldırmadan sokak kapısını aralıyor ve ardımda hiç bir iz bırakmadan kalabalıkta kayboluyorum.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21200919-1443567851682290779?l=cratos.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/Cratos/~3/8DZgUT6q09k/yol.html</link><author>noreply@blogger.com (crato)</author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://cratos.blogspot.com/2007/11/yol.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-21200919.post-7438703099135720722</guid><pubDate>Mon, 27 Aug 2007 06:25:00 +0000</pubDate><atom:updated>2007-08-27T09:28:29.223+03:00</atom:updated><title>Karar ver!</title><description>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://img511.imageshack.us/img511/3019/kararverpm6.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px;" src="http://img511.imageshack.us/img511/3019/kararverpm6.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21200919-7438703099135720722?l=cratos.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/Cratos/~3/QiGqPLx29lo/karar-ver.html</link><author>noreply@blogger.com (crato)</author><thr:total>4</thr:total><feedburner:origLink>http://cratos.blogspot.com/2007/08/karar-ver.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-21200919.post-5819163236103823201</guid><pubDate>Fri, 27 Jul 2007 18:07:00 +0000</pubDate><atom:updated>2007-08-07T08:33:37.303+03:00</atom:updated><title>ben (kim) miyim?</title><description>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_HpELg9t3YGE/RrLwTRcCheI/AAAAAAAAABQ/wuzQMOV8W1o/s1600-h/benmiyimnextgen.jpg" target="_blank" &gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_HpELg9t3YGE/RrLwTRcCheI/AAAAAAAAABQ/wuzQMOV8W1o/s400/benmiyimnextgen.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5094398342398641634" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21200919-5819163236103823201?l=cratos.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/Cratos/~3/70fYz6lSD-M/bir-ilk-ben-kim-miyim.html</link><author>noreply@blogger.com (crato)</author><media:thumbnail url="http://4.bp.blogspot.com/_HpELg9t3YGE/RrLwTRcCheI/AAAAAAAAABQ/wuzQMOV8W1o/s72-c/benmiyimnextgen.jpg" height="72" width="72" /><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://cratos.blogspot.com/2007/07/bir-ilk-ben-kim-miyim.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-21200919.post-1593629088812604791</guid><pubDate>Mon, 23 Jul 2007 12:35:00 +0000</pubDate><atom:updated>2007-07-25T01:08:33.761+03:00</atom:updated><title>Savaş-çı-k</title><description>Bronzdan yapılmış ağır yuvarlak zırhını kaldırdığı tozlu raftan indirip tamir etti. Hemen yanında duran ağ tutmuş miğferi ile rutubetten kararmış gümüş zırhını da yanına aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehrin tüm yaşlılarını dolaşmış, bilgelerinden nasihatler almıştı. Yoldaşları bile aynı cevabı vermişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağır ağır parlattı tamamen kararmış olan gögüs zırhını. Burnuna dolan cila kokusuyla adeta kendinden geçiyordu.&lt;br /&gt;Kısa kalın kılıcını temizlerken hiç böyle bir keyfe dalmadığını düşünüyordu. Aklını hiç böyle hayallere kaptırmamıştı. Şehrin en büyük ziyafetlerinde eğlenmiş, en ağır içkilerinden içmiş olmasına rağmen hiç böyle düşlerle uyuduğunu hatırlamıyordu. Sessiz bir gülümseme ile kılıcını parlatmaya devam etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kralın habercilerinden biri sessizce çalıştığı odasına girip bir mektup getirdiğinde beklediğinden olduğunu gördü... Açtı. Gözleriyle tüm mektubu okudu. Sonra düşündü. Yaşlı gözleriyle tüm mektubu tekrar tekrar okudu. Sonunda odanın köşesinde duran şimdiye kadar yanmamış ve muhtemelen hiç yanmayacak olacak şöminenin içine fırlattı. Ayağa kalkıp, belki de saatlerdir başında bekleyen haberciye tek bir söz söyledi: "Hayır"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eldivenlerini buldu, çizmelerini sildi. Ve artık hazırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kılıcı belinde, üzerinde emanetmiş gibi duran eski savaş malzemeleri ile sessizce ilerlemeye çalışıyordu. Toprak yolda ilerlerken çoğu zaman aksıyor tam düşecekken doğruluyordu. Tâ ki savaş meydanına kadar bu böyle devam etti. Bir düştü, bir kalktı. Durdu, dinlendi ve yine ayağa kalktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meydanda saf tutması uzun bir süresini almıştı. Üzerinde emaneten duran parlak zırhı tuhaf sesler çıkarırken kafasını kaldırıp rakiplerine bakmaya cüret etti. Gün batımında, batı sınırında dizilmiş olan yiğitleri bir bir incelemek istedi. Güneşi arkasına alan güruh günün bu saatinde kralın siyah şovalyelerden kurduğu korkunç bir orduyu andırıyordu. Karşısında güneşin altında parlayan simsiyah bir duvar gibi duruyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kılıcının kınını sıkıca kavradı. Miğferini gözlerinin hizasına çekip, gardını aldı. Son bir kez yaşlı gözlerini ayak uçlarına indirdi. Bildiği tüm duaları okuyarak Tanrısı'nı yardıma çağırıyordu. Sağ eliyle kılıcın kabzasını sıktı. Sağ ağayı önce, sol ayağı ile kendini destekleyip kafasını yukarı kaldırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karşısında duruyordu. Beyaz ipek kanatlarıyla havada süzülerek dolaşan bir peri misali dikiliyordu karşısında. Sebebini bilemediği bir şekilde gözlerini alıyordu. Ardında batan güneşten mi olduğundan emin olamıyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlerini kısıp, yüzüne bakmaya cesaret edebildi. Baktığı anda yüzünde gördüğü ifade ile donakalmıştı. Uzun zamandır gözlerini dolduran göz yaşlarını tutan dermanını kaybettiğini hissetti. Yanağından aşağı gümüş bir damla süzülürken sol dizini kırdı. Sıkı sıkıya kavradığı kılıcını çekip toprağa sapladı. Neredeyse yarısına kadar toprağa gömülmüş kılıçtan destek alarak dururken, sol elinde tuttuğu ağır bronz kalkanı yanına fırlattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlerini kapattığı anda, gülen gözleriyle kaplı yüzü aklına geliyor, tam heyecanlanıp ayağa kalkacakken karşısında duran silüeti farkedip vazgeçiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sol eliyle miğferini çıkarıp önüne bıraktı. Sağ dizini iyice kırarken bir yandan parlak göğüs zırhını çıkartıyordu. Zırh toprağa düşerken ağır ağır eğilen boynunun sesi duyuluyordu sanki. Ensesinden akan ter çıplak vücudundan aşağı kolayca süzülüp gözyaşlarıyla ıslanmış toprağa düşüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki eliyle birden kılıcına sarıldı, dizlerinin üzerinde ancak bu kudretle durabileceğinin farkındaydı artık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeği kabullenebiliyordu artık. Gözlerini kapatıp, aradan çekilecek prenses ile birlikte duyulması beklenen savaş borusunu beklemeye başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olacakları gözünde canlandırabiliyordu. Büyük aşık diyeceklerdi onun için, ya da büyük aptal. Pirinçten bir levhaya yazacaklardı ismini muhtemelen, siyah bir mozoleye çakarlardı sonra. Sonra da dikerlerdi mozolesini "en kıymetliler meydanı"na. Gülümsedi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tek tesellisi savaşın düşündüğü kadar kanlı olmayacak olmasıydı...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21200919-1593629088812604791?l=cratos.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/Cratos/~3/8GrlCCOipPc/sava.html</link><author>noreply@blogger.com (crato)</author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://cratos.blogspot.com/2007/07/sava.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-21200919.post-1512826510559123361</guid><pubDate>Sun, 01 Jul 2007 10:50:00 +0000</pubDate><atom:updated>2007-07-02T16:21:17.484+03:00</atom:updated><title>"- lık"</title><description>Yataktan kalkmamı engellemeye çalışan bel ve sırt ağrılarıma küfrederek doğruluyorum. Rüzgar esmeyi bıraktığından beri evde çıkan tek sesin ayak seslerim olduğunu hatırlıyorum ve daha fazla dik tutamadığım bedenimi kanepenin üzerine bırakıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kahve içmeliyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Koridorda yıllanmış duran kutuların yanından büyük bir gürültüyle geçerek mutfaktaki su ısıtıcısının yanına kadar gelebilmeyi başarıyorum. Yarım yamalak doldurduktan sonra düğmesine basıp başında beklemeye koyuluyorum. Kaynayan suyun granül kahve ile karışmasını izlerken ayakta beklemek hiç bu kadar zor olmamıştı diye düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu evde duymayı unuttuğum kadar yüksek bir ses geliyor salondan. Banyodan çıkıp duyduğum sesi bastırmak istermişçesine gürültü çıkararak koşuyorum salona. Yanına gelmeden ayak seslerimin duyduğum sesi bastırdığını hissediyorum. Sehpanın üzerinde duran telefonun ekranında son arayan kişiye yetişmek için geç kaldığımı gösteren bir yazı olduğu izlenimini ediniyorum. Masada duran fincandaki soğuk kahveden bir yudum daha alıp, ayakta kalmaya daha fazla direnemeyen bedenimi kanepenin üzerine bırakıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başımdaki ağrı günü kanepede uyuyarak geçirmenin bedelinin ne olduğunu hatırlatırken belimdeki ağrıya inat doğrularak düz oturmaya çalışıyorum. Yıllardır salonun bu güzide duvarının önünde yorgunluk nedir bilmeden bekleyen kanepenin rahatlığı için bir kez daha şükrediyorum. Gözlerimi kapatıp pencereden geçerek perdeleri hareketlendirmesi gereken rüzgarın yokluğu için ilk aklıma gelenleri kahrediyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kahve içmeliyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm koridor boyunca omzundan destek aldığım şampanya renkli duvarın yardımıyla yıllardır beni bekleyen büyük gri kutuları aşıyorum ve mutfağa vardığımda kahvemi hazırlamak üzere içerisindeki suyun azlığını umursamadan su ısıtıcısının düğmesine basıyorum. Raftan büyük beyaz kupayı seçerek dibini granül kahve ile dolduruyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Musluktan akan suyun sesiyle kendime geliyor ve ne göreceğimin merakı içerisinde gözlerimi lavabonun üzerinde asılı duran aynaya doğru kaldırıyorum. Parmak uçlarımda hissettiğim beyaz fayansların serinliği salondan gelen elektronik ezgileri duymamı sağlıyor. Musluğu kapatıp salona doğru koşturuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sehpada duran sessiz telefonun parlak ekranında yazanları okumaya çalışmaktan vazgeçip masanın üzerinde duran büyük beyaz bir kupaya içindeki şeyin yeterince sıcak ve kafeinli olduğunu umudederek uzanıyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soğuk siyah kahvenin son yudumunu içip, ömrünü beni ağırlamaya adamış kanepenin üzerine yığılıyorum. Gözlerimi kapatıp, pencereden girmiş perdeleri havalandıran rüzgarın ayaklarıma ulaşarak omuzlarıma kadar tüm vücudumu sardığını düşlüyorum. Yanaklarımda beliren soğuk bir hisle tüm ağrılarımın dindiğini hissediyor ve gözlerimi bir daha açmayı istemeyerek ve açmayacağımı bilerek sıkıyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21200919-1512826510559123361?l=cratos.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/Cratos/~3/sLn4fdvnLCc/lk.html</link><author>noreply@blogger.com (crato)</author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://cratos.blogspot.com/2007/07/lk.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-21200919.post-607349869672009403</guid><pubDate>Mon, 11 Jun 2007 10:22:00 +0000</pubDate><atom:updated>2007-06-11T13:22:30.349+03:00</atom:updated><title>sarhoş</title><description>ben miyim yoksa vücudum mudur sarhoş olan?&lt;br /&gt;vücudum mudur yoska sarhoşluk mudur kafa mı tutan?&lt;br /&gt;ayıklık mıdır yoksa sarhoşluk mudur benimle kafa bulan?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21200919-607349869672009403?l=cratos.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/Cratos/~3/4uPDwtUDTpg/sarho.html</link><author>noreply@blogger.com (crato)</author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://cratos.blogspot.com/2007/06/sarho.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-21200919.post-1180447823262061465</guid><pubDate>Sun, 10 Jun 2007 13:42:00 +0000</pubDate><atom:updated>2007-06-11T13:23:28.490+03:00</atom:updated><title>saçlarım</title><description>hiç yürüyemedik ıslak kaldırımlarda &lt;br /&gt;yıkanamadık İstanbul'umun yağmurlarında&lt;br /&gt;belki de bu yüzden her yağmurda ağlarım&lt;br /&gt;belki de bu yüzden &lt;br /&gt;hangi yağmurda ıslansam sen kokar saçlarım&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21200919-1180447823262061465?l=cratos.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/Cratos/~3/II_SpYf9KbE/salarm.html</link><author>noreply@blogger.com (crato)</author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://cratos.blogspot.com/2007/06/salarm.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-21200919.post-191217269248791329</guid><pubDate>Sun, 10 Dec 2006 17:58:00 +0000</pubDate><atom:updated>2006-12-11T09:55:51.615+02:00</atom:updated><title>Güneş</title><description>Evden çıkarken ayakkabısının bağcıklarını bile bağlamayı unuttuğunu farketti. İlk uygun basamakta bağladı ve yaptığı hatayı umursamadan merdivenleri üçer üçer tırmanmaya devam etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, bugün diğer günlerden çok daha farklı bir heyecan arz ediyordu kendisine. Yaptığı aptallıkları bile düşündürtmeyen bir heyecan ile doluydu midesi. Adımlarının frekansı bile çok farklıydı her zamankinden. Sol, sağ, sol, sağ... Nefes gibi ilerliyordu sanki; sağ, sol... Kendi kendine tekrarlayarak düzenlemeye çalıştı adımlarını yöneten kalbini. Yumruklarını sıktı ve koşar adımlarla üst komşunun açık bıraktığı dış kapıya kapanmadan yetişerek, güneş ışıklarıyla parlayan kaldırıma kendisini atmayı başardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazırlığını her zamankinden çok daha çabuk bitirerek heyecandan titreyen bacaklarını sıktı ve kontağı çevirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yol, hep çağırdığını hissettiği anlarda gözlerini kamaştıran yol, hiç bu kadar dostâne yaklaşmamıştı kendisine. Her yaptığına izin veryor, daha da çabuk varabilmesi için elinden geleni ardına koymadığını gösteriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kontağı kapatıp heyecanını durduracak bir sığınak bulma ümidiyle yürümeye başladı. Yorgunluğunu heyecanından daha fazla hissedebileceği bir masa arıyordu kendi kendine...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç bitmeyen bir sıcaklıkla midesini yakan çayın son yudumundan sonra bir kez daha hayatın dengeler üzerine kurulduğu olduğunun farkına vardı. Yaşaran gözlerini yarım yamalak silerek, oturduğu -doğrusu yığıldığı- tabureden doğruldu ve karşısında gülümseyen gözlerin dudaklarındaki kıvrımların zerafetinin midesinin çığlıklarını bastırdığı ana şükretti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beraber yürüyerek ayrıldılar bıraktığı umutsuzluk yıkıntılarının kirlettiği alçak tahta masadan. Korkarak uzattığı elini ısıtan soğuk parmakların elini hissetmeye çalıştığını farkederek gülümsedi. İlk gördükleri masaya otururken şimdiye kadar yapmadığı kadar içten, şimdiye kadar görmediği kadar parlak bir gülümse ile kıvırdı dudaklarını.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baktığı güneşin yaşarttığı gözlerini bir kez daha üşenmeyerek sildi bir çırpıda. Kirpiklerinin arasından süzülen kelimeler yanağının kenarından akarak dudaklarına ulaştığında kapattı gözlerini ve dinledi karşısında sessizce dile getirenleri. &lt;em&gt;"Evet"&lt;/em&gt; dedi, kendisinin bile duyduğundan şüphe ettiği bir sesle. &lt;em&gt;"Evet"&lt;/em&gt;...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;"Yaşamının her anında yanında olmayı istediğimi bildiğimden uzatıyorum elimi"&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt; diye düşündü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beraber, her şahit olanın sahip olmayı hayal edeceği bir ışıltıyla beraber ayrıldılar, güneşten sızan ışık demetlerinin oturanların gözlerini açmasına müsaade etmediği ahşap masadan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tek bildiklerinin bilmedikleri olduğunu bilerek, soğuk parmakların dokundukları teni hissetmeye çalıştığının farkında, adımlarıyla birbirlerini taklit eder gibi uzaklaştılar iskeleden.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21200919-191217269248791329?l=cratos.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/Cratos/~3/oPgbqZhDQIc/gne.html</link><author>noreply@blogger.com (crato)</author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://cratos.blogspot.com/2006/12/gne.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-21200919.post-1833247346329647546</guid><pubDate>Fri, 10 Nov 2006 11:18:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-05-01T13:29:37.212+03:00</atom:updated><title>Son Bir Defa</title><description>"Sen bu satırları okurken ben çok uzaklarda olacağım diyerek mi başlasaydım bilemiyorum. Bir gerçek var ki sen bu satırları okurken ben çok uzaklarda, en azından gözle görülemeyecek kadar uzakta olacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bir aklama yazısı değil, itirafname hiç değil. Sadece hep yaptığım gibi anlatmak istedim, belki anlamak ya da herhangi bir gün eskilerden bir kırıntı okumak istersin diye. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, sen bu satırları okurken ben çok uzaklarda olacağım. Gerçi ne kadar yakın olabildik seninle hiç bilemiyorum. Hiç tasavvur edemedim seninle koyun koyuna yattığımızı ya da televizyonda en sevdiğimiz diziye öylece bakakaldığımızı. Ama şimdi olduğum kadar da uzak olmadım hiç. Sen buna inansan da inanmasan da...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dediğim gibi bu bir itirafname değil, veda yazısı hiç değil. Bu sadece son bir kez anlatmaya çalışma denemesi. İkinci dünya savaşından kalma altı patlardaki son kurşun gibi; ya tutarsa niyetlenmesi. Bu yazı bilmeni istediğim ama söylemeye hiç cesaret edemeğim, niyetlendiğim ama göz göre göre ertelediğim son zamanlarda aklımı kurcalayan en büyük soruya cevaptır aslında. Merak ettiğim en büyük soruya, bir insanın sarfettiği en büyük çabayı anlamadığıma, bir insanın neden hayatta kalma hırsı olduğuna cevaptır belki de. Bekledikleri için mi? Bekleyenleri için mi? Her an gelişen olayların beklediği olayları bir bir yoluna sokacağından mı? Yoksa sadece yaşama hırsından mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir insan neyi bekler hayatta? Biliyorum insanın oğlu hep bekler hayatta, ama ne için? Olacakları çok merak ettiğinden mi yoksa işine böylesi geldiğinden mi? Ben bunların hiç birini merak etmiyorum artık. Bu hayattan hiç zevk alamadığım gibi beklemekten de hiç hoşlanmadım. Bu hayatta hiç bir zaman var olamadığım beklemekten de sıkıldım artık. Bu hayatta karşılaştığım en büyük soruya, "Neden?" sorusuna hiç cevap bulamadım...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve ben, beklemekten sıkıldım artık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğdum, yaşadım. Bu yaşıma gelene kadar ne yaptım? Sahip olduklarıma bak, sonra bir de bana ne kazandırdıklarına...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki de büyük sorunun, hayatın sırrının ve Pandoranın Kutusu'nun tek kelimelik, üç harflik cevabıdır bu: hiç...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dünyaya doğdum, ağlayarak.Belki de ilk günden pişmanlığımdandır, bilemedim. Yaşadım, hayat hep yaşadıklarımızı bize baştan yaşatırken farkedemedim yine ağladım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bakıyorum dünyaya, hiç niyetim yok yaşadıklarımı tekrar yaşamaya. Hayat bir spiral gibi dönerken ve zembereği başa dönmek üzere kurulurken; yapım ve yönetimde emeği geçen herkese yardımlarından ötürü teşekkürlerimi sunuyor ve ben, başrolünü oynadığım bu garip filmin kadrosundan ayrılıyorum." dedi ve cümlelerine son noktayı koydu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Masanın üzerinde duran sigarasına baktı. Son bir defa derin bir nefes çekmek istedi, vazgeçti. Biliyordu anlamsızlığını. Altı ay önce hiç nedensiz kar beyazına boyadığı odanın kuzey duvarına bakıyordu şimdi. Bugün anlıyordu nedenini. &lt;br /&gt;Tek bir leke olmayan duvara öylece durmuş bakarken bir ses duyuldu. Bir tahta parçası cilalı parke üzerinde yuvarlandı, kalın bir sicim karanlık odada gerildi. Hayatı bir film şeridi gibi geçmedi gözlerinden. Masanın üzerinden yuvarlanarak yere düşen kalemden sonra odanın sessizliğini sadece camdan giren rüzgarın sesi bozuyordu artık.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21200919-1833247346329647546?l=cratos.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/Cratos/~3/gW8BQ0Sz-os/son-bir-defa.html</link><author>noreply@blogger.com (crato)</author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://cratos.blogspot.com/2006/11/son-bir-defa.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-21200919.post-1523970306012364830</guid><pubDate>Tue, 31 Oct 2006 14:57:00 +0000</pubDate><atom:updated>2006-11-02T11:19:24.763+02:00</atom:updated><title>Uzaklar</title><description>Yine içimde uyanan gitme güdüsünün ayaklandırdığı bir sonbahar akşamı yaşamaya başladığımı hissediyordum oturduğum koltuktan ağır ağır doğrulurken. Koltuğun yanındaki soğuk mermer sehpa üzerindeki yarıya kadar dolu fincanı alarak kahvemden bir yudum aldım. Sehpanın üzerinde yanan mum bu hareketimden rahatsız olmuş gibi titredi, zaten zorlukla aydınlattığı odayı terketmek ister gibi soldu. Ona baktığımı, ona kızdığımı anlamış gibi alevini yeniden güçlendirdi. Mumu söndürdüm ve ağır adımlarla karanlıkta yerinden emin olamadığım mutfağa yöneldim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karanlık koridorda yürürken elimde tuttuğum fincanı dudaklarıma yaklaştırarak soğuk bir yudum daha aldım. Çaresizce evi bekleyen ahşap bahçe kapısına vuran yağmur damlalarının, rüzgarın da etkisiyle çıkardığı çarpışma sesleri düşüncelerimi bölüyor ve her defasında aklımı yollara doğru çeliyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göz ucuyla sabaha karşı eve girerken bir yerlere fırlatmış olduğumu düşündüğüm paltomu arıyordum. Karanlık salonda emaneten duran sandalyelerden birinin yakınında, düşüncesiz bir biçimde yerde yatan silüete doğru ağır adımlarımı yönlendirdim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapı yaklaşırken yağmurun hiddetle dövdüğü ahşap kapının onu bu karanlık yalnız evde tek başına bırakmamam için yalvardığını duyar gibi oldum. Paltomu üzerime geçirdim, ağır çelik kapıyı ardımdan çektim ve merdivenleri çıkmaya başladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arada sırada geçen taksiler dışında cadde bombuştu. Bu saatte yapacak bir işi yokmuş gibi biçimsiz taşların oluşturduğu kaldırımı süpüren kadının yanından geçtim. Yine yolları düşünerek yürüyordum. Ağzı sıkı sıkya bağlanmış soluk renkli çöp torbalarının arasından kafasını çıkaran bir kedi egemenlik kavgalarından birinde kaybettiği gözünü gururla sergiler gibiydi. Eğemenliği altındaki çöplükte onu yalnız bırakarak uzaklaştım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi lambalarının sarı ışığıyla yer yer aydınlanan sokaklardan birinde yerde parlayan bir cisim dikkatimi çekmiş ve o tarafa yönelmeme sebep olmuştu. Düşünüyor ve yürüyordum. Yanına kadar geldiğimde çömelerek parlayan cismi elime aldım. Yarım bir bebek yüzü gibi duruyordu. Hani şu evlerimizin salonlarında sergilemekten gurur duyduğumuz, estetik kaygısından uzak, isimsiz heykeltraşların döktüğü biblolardan birine ait olmalı diye geçirdim aklımdan. Ne kadar da tanıdık geliyordu. Yağmurun sıçrattığı çamurlarla kirlenmiş yarım bir yüz... Soğuktan titreyen ellerimle temizlemeye çalışarak paltomun cebine koydum ve yürümeye devam ettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gökyüzünün duru maviliği her yeri dolduruyordu. Uzun zamandır fotoğraf çekmediğim aklıma geldi. Halbuki fotoğraf çekmek için ne de uygun bir zamandı. Öyle ya "mavi saatler"i, bir fotoğrafa kaydedilmek için en güzel saatleri, yaşıyordu şehir.. En büyük aşkım diye söylediğim, terketmek için yanıp tutuştuğum ve hiç bir yere gitmemem için görünmez prangalarla beni bağlayan şehir. Bir daha görmek istemezmişcesine paltomun ceplerine sokuşturduğum ellerimi çıkararak yüzüme yaklaştırdım. Uzun zamandır şehirle sevişememiş olmamın suçlusu olarak gördüğüm ellerimin karşımda suçluluk duygusundan süklüm püklüm eğildiğini görmek istermişçesine gözlerimin dibine kadar soktum. Soğuktan titrediğini ancak görebildiğim ellerime bakarak yürüyordum. İleriden gelen hızlı ayak seslerinden çekinerek tekrar saklamak üzere paltomun ceplerine sokuşturdum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karşı kaldırımdan geçen birileri tarafından izlendiğimi hissettim. Kafamı kaldırıp göz ucuyla bakacak oldum, vazgeçtim. Gözlerimi tekrar ait olduğu yere, adımlarımın hemen önüne indirdim. Adımlarımı hızlandırdım. Paltomun sağ cebine sakladığım elim kendine ilgilenecek bir oyuncak bulmuş, tüm ilgisini ona yönlerdirmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayaklarım ıslanmış ve üşümeye başlamıştım. Kalorifer peteklerinin anlamsız bir coşkuyla ısıttığı evime dönmeli miyim diye başlayan düşünceler çok geçmeden uzaklara gitmenin verdiği huzuru hissetmeme neden oluyordu. Dönmüyordum, aksine uzaklaşıyordum; düşüncelerle boğuşan beynimin özgür bıraktığı ayaklarımın izinde ilerlemeye devam ederken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yağmur dinmiş ve evden çıkalı bir kaç saat olmuştu, artık adımlarım yavaşlamıştı. Hava artık tamamen kararmış, bana yol gösteren bir tek sokak lambaları kalmıştı. Az sonra onlar da söner diye düşünürken, altından geçtiğim sokak lambasının ışığı titredi ve soldu. Gülümsememe engel olamadan ilerledim. Sağ cebimden çıkardığım anahtarla ağır demir kapıyı açtım ve yüzüme çarpan sıcak havaya aldırmadan apartmandan içeri girdim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21200919-1523970306012364830?l=cratos.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/Cratos/~3/xIyEW90TMt4/uzaklar.html</link><author>noreply@blogger.com (crato)</author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://cratos.blogspot.com/2006/10/uzaklar.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-21200919.post-6831591951176904778</guid><pubDate>Mon, 30 Oct 2006 14:01:00 +0000</pubDate><atom:updated>2006-11-01T18:10:34.032+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">kahve</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">gurur</category><title>Kahve</title><description>Kahve ... Yetiştiği ağaçta bulunduğu yüksekliğe göre kalitesi değişecek kadar hassas çekirdeğinden içimine kadar muhteşem bir uyum zorunluluğu olan, kokusuyla aşıklarını diyardan diyara gezdiren, aromalarıyla duygulandıran, yakılmadan sonsuz bir nezaketle kavrulan çekirdekleriyle ağlatan kahve...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahilde, bulutlu ve ağladı ağlayacak bir havada rüzgarın nazik teması eşliğinde olmalı kahve ile randevu. Bu havada sevişmeli kahvenin muhteşem kokusuyla...&lt;br /&gt;Şehir hatları vapurunda elde erdemli ve yiğit bir mizahi dergi ile oturmuş, hayal ile gerçek arası buram buram kokusuyla dağıtırken kafanın içindeki bulutlu düşünceleri, tam da boğazın o eşsiz manzarası bir kez daha hafızlara kazınırken, gözlerinden gururu, yüreğinden onuru rahatlıkla okunabilen, firesiz karbeyazı saçları, eski moda kocaman plastik çerçeveli gözlükleri, her parçasıyla beyefendiliğini onaylayan pardesüsü ve elindeki küçücük poşeti ile içeri girdi. Merdivenlerden çıkıp üç, bilemedin dört oturağı geçip durdu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O muhteşem gözler önce bir çevreyi süzdü, sonra önüne düştü. Bu sırada sağ eliyle öbür elindeki poşeti bakmadan karıştırmaya başlamıştı. İçinden ne olduğu önemsiz bir tahta parçası ve bir de karton çıkarıp anlatmaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Gurur ... Yeni moda kalıplara sahip bir elbise gibidir, her bedene uymaz. Ama sahibinde gerçekten özgündür, imrendirir.&lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En fazla beş kelimelik kısa cümleler ile satışını yapmak istediği malzemeleri anlatmaya çalışıyordu. İki kelimede bir yutkunup, kanayan gözlerini durdurmaya çalışarak ...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Titreyen ses insanların korktuklarını ya da çok heyecanlandıklarını ispiyon eden bir köstebek gibidir aslında. Yaşlı adamda ise; meydanda bir düğün müjdeleyen Osmanlı tellalı gibi hâlâ var olan onuru müjdeliyordu göğsünü gere gere.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıkırdamaya başladı gençler hemen önümde. Yüzleri, utançtan kızarmış dalgalı denizden ayıramadığım yüzüme dönük oturur halde fısıldaşmaya başladılar yaşlı adam hakkında. Ellerinde herşeye rağmen aldıkları birer tahta parçası ve karton ile ...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden sonra uzun sarı saçlı, kirli sakallı, bir elinde çayı diğerinde sigara ve sırtında yağmurluğu ile biri geldi. Sırtındaki çantasının izin verdiği ölçüde oturağın ucuna oturarak eğildi ve gençler ile konuşmaya başladı. Gözleri durgun, bedeninin aksine zihni zıpkın gibi ... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorularla sohbet ettiler iki ara bir üç dakika... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşlı adam elinde sıkı sıkı tuttuğu -artık boş olan- ufacık poşeti ile yavaş yavaş uzaklaşırken, titreyen bir yürek gördüğünü sanan gözlerdeki buğu artık soğumuş, tırmalaya tırmalaya yürekten sızmaya başlamıştı bile...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Islak iskelede yürürken tadına varılan kahve kokusu gibisi yoktur, ne yar kucağında ne de ana ocağında... Kurtarır tüm düşünceleri beynin güçlü prangalarından, çeker bedeni ve sadece küçük bir öpücük kondurur yüreğinin en ince yerine ...&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Teşekkür ederim. &lt;br /&gt;O' na.&lt;br /&gt;Sevemediklerime.&lt;br /&gt;"Kahve" ye.&lt;br /&gt;Ve Onlar'a. Kendini bilenlere ...&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;27 Ocak 2004, Salı Saat 09:24&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21200919-6831591951176904778?l=cratos.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/Cratos/~3/ckcrcfFz-f8/27-ocak-2004-sal-saat-0924.html</link><author>noreply@blogger.com (crato)</author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://cratos.blogspot.com/2006/10/27-ocak-2004-sal-saat-0924.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-21200919.post-304406415830371358</guid><pubDate>Tue, 17 Oct 2006 12:59:00 +0000</pubDate><atom:updated>2006-10-17T16:04:40.744+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">kenarda</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">fotograf</category><title>fotoğraflar #8</title><description>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://photos1.blogger.com/blogger2/23/2588/1600/kenarda.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://photos1.blogger.com/blogger2/23/2588/320/kenarda.jpg" border="0" alt="" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21200919-304406415830371358?l=cratos.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/Cratos/~3/3Uqq5vw3jcQ/fotoraflar-7.html</link><author>noreply@blogger.com (crato)</author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://cratos.blogspot.com/2006/10/fotoraflar-7.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-21200919.post-8119128112770128712</guid><pubDate>Wed, 27 Sep 2006 13:58:00 +0000</pubDate><atom:updated>2006-09-27T16:59:14.608+03:00</atom:updated><title>Evet, işte tam orası!..</title><description>Güneş, sabahın erken saatlerinde gösterdiği aydınlık yüzünü karanlık ve korkunç bulutların ardına saklayarak günün moralleri bozmak uğruna kestiği rollerin yolunu açtığı sırada zihnin derinliklerinden parıldayan ışık gibi gözlerinin imgesini görmek önce...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yağmur jilet gibi keskin damlacıklarını yorgun bedenin üzerine serpiştirirken, sıkıntıyla atlatılan merdivenlerden sonra açılan kapının ardından hücrelerin mis kokuyla dolması ve hemen ardından büyük buluşma... Evet, işte tam orası! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her daim nemli gözlerde sanki hiç bitmeyecekmiş gibi duran neşe, saf sevgi ve sonsuz sıcaklığın arkasındaki narin incilerle karşılaşma... Yüzyıllar boyu sürecekmiş hissi uyandıran o an. Hiç bitmemesi dualarıyla desteklenen yakarışlar. Dur!... Olmuyor, bu hayatın kumandası benim ellerimde değil, durmuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonrasındaki kaçışlar. Görmemeli, duymamalı, bilmemeli. Kaç! Durma haydi, koş!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saklandıysan zihnindeki en karanlık dehlizlerden birine, kaldır kafanı. Göremez artık. Şimdi bırak göz kapakların açılsın. İzin ver yanaklarını yıkasın yüreğinin tuzlu duyguları. Bırak damarlarında akan sıcak kırmızı sevgi hayatına son noktayı koysun...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21200919-8119128112770128712?l=cratos.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/Cratos/~3/a0-2W0XYaW8/evet-ite-tam-oras.html</link><author>noreply@blogger.com (crato)</author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://cratos.blogspot.com/2006/09/evet-ite-tam-oras.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-21200919.post-922498174888442556</guid><pubDate>Sun, 24 Sep 2006 14:06:00 +0000</pubDate><atom:updated>2006-10-17T16:04:24.685+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">cay bahcesi</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">fotograf</category><title>fotoğraflar #7</title><description>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://photos1.blogger.com/blogger2/23/2588/1600/caybahcesi.0.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://photos1.blogger.com/blogger2/23/2588/320/caybahcesi.0.jpg" border="0" alt="" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21200919-922498174888442556?l=cratos.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/Cratos/~3/Trx0WijkcEQ/fotoraflar-6_24.html</link><author>noreply@blogger.com (crato)</author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://cratos.blogspot.com/2006/09/fotoraflar-6_24.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-21200919.post-796129986662940107</guid><pubDate>Sun, 24 Sep 2006 13:51:00 +0000</pubDate><atom:updated>2006-12-21T13:32:20.455+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">sevgi</category><title>Sevgi</title><description>"Bu şehri bu kadar çok seviyorsam iki sebebi vardır gönlümde. Güzel yağan yağmurları ve güzel poz veren fotojenik bir yüzünün olması." diye başladığım yazımı gece vakti elektriklerin kesilmesiyle bitiremeyecek durumdaydım. Yaktığım mum ve bilgisayarımın pili ömürlerinin sonuna yaklaşmaktaydı. İçeriden gelen tıkırtılar akşam gittiğim gece kulubünden birlikte çıktığımız kıza ait olmalıydı. Gülümsedim, garip ve bir o kadar da yabancı olduğum bir hayatı yaşamaya başlamıştım. Hem de hiç acemilik çekmeden. &lt;br /&gt;Yatak odasına doğru yürüdüm. Aralık olan kapının arasından baktığımda yatakta huzurlu bir biçimde uyuyan sırtüstü uzanmış, garip bir biçimde tanıdık bir samimiyet duygusu uyandıran çıplak bedeni gördüm. Camdan odaya sızan loş ve güçsüz ışığın bedeni üzerinde yarattığı gölge oyunlarını izliyordum. Yaslandığım kirişten güç alarak doğruldum ve salondaki masama, çalışmamın başına döndüm.&lt;br /&gt;Bilgisayarımın pili artık iyiden iyiye bitmek üzereydi ve yazmakta olduğum yazımı bitirmek için acele etmemi söyler gibi uyarılarda bulunuyordu. Saatlerdir bitirmek için uğraştığım yazıma son noktayı bilgisayarı kapatarak koydum. Kalktım ve kendime kahve hazırlamak üzere mutfağa yöneldim.&lt;br /&gt;Salondaki camın önünde, en sevdiğim koltukta, elimde en sevdiğim fincanımla kahve içmeyeli aylar olmuştu heralde. Yanında eksik olan birşeyler var diye düşünerek yaktığım sigaramdan tek bir nefes çektim ve elimde fincanım olduğu halde ayağa kalktım. Elektrikler hala gelmemiş, masamın üzerinde duran mum neredeyse sönmek üzereydi. Alnımı önünde durduğum cama yaslayarak, sokağı ıslatan yağmurun damlalarını seyretmeye başladım.&lt;br /&gt;Yaz mevsimi biteli henüz birkaç hafta olmasına rağmen hava gerçekten soğumuştu. Dışarıda esen rüzgarla birlikte içimin ürperdiğini, tüylerimin diken diken olduğunu hissettim. Yatak odasından üzerime birşeyler almak üzere yürümeye başladım. Adımlarım, ağır ve yumuşaktı. Yatağıma huzurlu bir biçimde uyuyan, adını bile hatırlamakta zorlandığım genç kızın rahatsız olmasını istemiyor, adımlarıma dikkat ederek yürümeye çalışıyordum.&lt;br /&gt;Kahvemi bitirip bitirmediğimden emin olamayarak elimi uzattığım fincandan soğuk bir yudum kahve aldım. Karşı binanın alt katında bulunan gece kulüplerinin tabelalarındaki ışıkları sönük olarak ilk defa izliyor olduğumu düşündüm. Masanın üzerinde sönmüş olan mumu tazelemek üzere ayağa kalktım.&lt;br /&gt;Elektrikler kesileli saatler olmuş gibiydi. Karanlıkta oturmuş, filmlerde gördüğüm deliler gibi, sokağı seyrediyordum, Elektrik kesintisinden nasibini almış, eski sokak lambasının aydınlatamadığı karanlık sokağı...&lt;br /&gt;Salonun sessiz karanlığını banyo kapısının yağsız gıcırdaması bozdu. Kız uyanmış olmalıydı. Benim yüzümden uyanmış olmamasını diledim, gerinip oturduğum koltuğa iyice yerleşirken.&lt;br /&gt;Sokağa bakıp gecenin bu saatinde sokakta duran insanların cinsiyetlerine göre sayısını tutmaya çalışırkn, banyo kapısının sadece bir kere gıcırdadığını, içeride uyuyan ve adını hatırlamaya çalışmaktan çoktan vazgeçtiğim kızın yaklaşık bir buçuk saat önce girmiş olduğu banyodan hala çıkmamış olduğu aklıma geldi. Hızlı adımlarla banyoya yöneldim. Kapıyı açmak üzere kapı kolunu kavradıktan sonra kapıyı çaldım. İçeriden gelen ses kendinden geçmiş bir halde, midesinin bulandığını anlatmaya çalışır bir haldeydi. Popüler bir gece kulünde vücudunun sınırlarını zorlayarak içtikten sonra bir insandan daha başka nasıl bir ses gelebilirdi ki diye düşünerek kendimi telkin etmeye çalışmama rağmen başaramadım ve kapıyı birkez daha çaldım. Aynı ses, aynı kelimeleri kullanarak aynı şeyleri anlatmaya çalışıyordu. Sol taraftaki yatak odamın kapısı açıldı ve karanlık zarif bir silüet gözlerimin alıştığı karanlıkta aydınlanarak tanınmak üzere bir adım attı.&lt;br /&gt;Sohbet arasında adının Sevgi olduğunu öğrenmeye başladığım kız ile derin bir sohbete dalmıştık. Üzerinde sadece benim sabahlığım bulunurken, kesik elektriklerin neden olduğu karanlıkta perdesiz camdan içeri sızan ay ışığı ile aydınlanan güzel yüzün hareketlerini inceliyordum. Zarif ve zarif olduğu kadar da bilinçliydi.&lt;br /&gt;Güzel olup olmadığını bilemediğim sohbetin hatırlayamadığım bir yerinde banyodan gelen sesin kaynağı aklıma takılmıştı. Tuhaf hareketler sergileyen kedimden benzer sesler geldiğine tanık olduğum ender zamanlardan biri midir acaba diye düşünürken, camdan içeriye aydınlanmakta olan gökyüzünün turuncu ışıklarının dolduğunu farkettim. Karşımdaki koltukta söylediklerini dinlemiyor olmamdan sıkılmış olacak, uyuyan zarif bir beden duruyordu. Üzerinde benim sabahlığım vardı ve adının Sevgi olduğunu düşünüyordum. &lt;br /&gt;Sokak lambasının cılız ışığının yandığını farkederek, akşam zoraki tamamladığım çalışmam üzerindeki son düzeltmeleri yapmam gerektiğ aklıma geldi. Kalktım ve çalışmaya hazırlanmak üzere banyoya doğru yürümeye başladım.&lt;br /&gt;Banyonun kapısını açmak üzere yaptığım üçüncü denemeden de başarısızlıkla ayrıldıkan sonra yedek anahtarların bulunduğu çekmeceden banyonun anahtarını aldım ve kapıyı açtım. &lt;br /&gt;Alaturka tuvalet üzerine oturmuş ve derin bir uykudaymış izlenimi veren buğday rengi çıplak bedene bakakaldım. Yanına yaklaşırken bedenin yanından küvete doğru uzanmış zarif kol üzerinden sarkan ince şırınga dikkatimi çekti. Şaşkınlık ve korkuyla irkilen bedenimi kendine getirmeye çalışırken banyomda öylece oturmuş kalmış bedenin bana ne kadar da benzediğini düşünüyordum. Aynaya baktım, dün geceden beridir gözlerimin etrafında durduğunu düşündüğüm makyaj, gece boyunca esnerken gözlerimden dökülen yaşlardan olsa gerek, artık yanaklarıma kadar inmişti. Gece boyunca içtiğim kahvelerden dudaklarımı örtecek ruj namına hiç bir renk kalmamıştı. &lt;br /&gt;Yüzümü yıkadıktan sonra klozette kolundaki şırıngayla oturmuş duran bedene döndüm. Artık iyice beyaza dönmüş zarif ve çekici bedenden hızla uzaklaşmaya çalışarak sendeleyen adımlarla salona yöneldim. Salondaki koltukta uyuyakalmış Sevgi adındaki genç kızı uyandırmalı ve biran önce polisi aramalıydım.&lt;br /&gt;Salona geldiğimde koltuk üzerindeki sabahlığım içinde mırıldayan tüy yumağım dışında kimse yoktu. İyice telaşlanarak telefona uzandım ve sırasıyla 1, 5 ve 5'i çevirdikten sonra yere yığıldım.&lt;br /&gt;Polisler gelmiş etrafımda anlamsız bakışlarla dolanıyordu. Yarı baygın bir halde olduğumu düşünüyordum, yüksek biryerden kafa üstü atlamışım gibi ağrıyordu başım. Polislere canlı olduğumu, benimle değil banyodaki zarif beden ile ilgilenmeleri gerektiğini söylemeye çalışmaktan öteye gidemediğimi, hiç bir şekilde dikkatlerini çekemediğimi farkettim. Son duyduklarım banyodan salona kadar sürünerek gelmiş olduğu düşünülen Sevgi adındaki eroinman ve aynı zamanda gazeteci yazar olan güzel kadın hakkındaki konuşmalarıydı. Tabi ya, ben o kadını tanıdığımı biliyordum zaten diye düşündüm. &lt;br /&gt;Artık polislerin dikkatini çekmekten vazgeçtiğim sırada merdivenlerden inen genç bir bayan polis elinde getirdiği battaniyemi gözlerimi de altında bırakarak üzerime örttü. Artık elektrikler kesilmişti. Sonsuza dek sanırım...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21200919-796129986662940107?l=cratos.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/Cratos/~3/is7mvEXg4Bo/sevgi.html</link><author>noreply@blogger.com (crato)</author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://cratos.blogspot.com/2006/09/sevgi.html</feedburner:origLink></item><language>en-us</language><media:rating>nonadult</media:rating></channel></rss>

