<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<?xml-stylesheet type="text/xsl" media="screen" href="/~d/styles/atom10full.xsl"?><?xml-stylesheet type="text/css" media="screen" href="http://feeds.feedburner.com/~d/styles/itemcontent.css"?><feed xmlns="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:openSearch="http://a9.com/-/spec/opensearch/1.1/" xmlns:georss="http://www.georss.org/georss" xmlns:gd="http://schemas.google.com/g/2005" xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0" xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0" gd:etag="W/&quot;DUAFRHszfip7ImA9WhRaE0U.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-7099194914524719907</id><updated>2012-02-16T12:21:55.586+02:00</updated><category term="Korku" /><category term="Öykü" /><category term="Deneme" /><title>deli karga</title><subtitle type="html">denemeler, hayat ve sen...</subtitle><link rel="http://schemas.google.com/g/2005#feed" type="application/atom+xml" href="http://deli-karga.blogspot.com/feeds/posts/default" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://deli-karga.blogspot.com/" /><author><name>mustafa kılcı</name><uri>https://profiles.google.com/116993435568814036971</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="32" src="//lh4.googleusercontent.com/-VmmxSImZu_Q/AAAAAAAAAAI/AAAAAAAAAJ0/IRFbTE3irOQ/s512-c/photo.jpg" /></author><generator version="7.00" uri="http://www.blogger.com">Blogger</generator><openSearch:totalResults>12</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>25</openSearch:itemsPerPage><atom10:link xmlns:atom10="http://www.w3.org/2005/Atom" rel="self" type="application/atom+xml" href="http://feeds.feedburner.com/DeliKarga" /><feedburner:info uri="delikarga" /><atom10:link xmlns:atom10="http://www.w3.org/2005/Atom" rel="hub" href="http://pubsubhubbub.appspot.com/" /><entry gd:etag="W/&quot;CkUDQn89eip7ImA9WhZbE0g.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-7099194914524719907.post-6546061697401050051</id><published>2011-06-18T01:37:00.000+03:00</published><updated>2011-06-18T01:37:53.162+03:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2011-06-18T01:37:53.162+03:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Öykü" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Deneme" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Korku" /><title>NIBIRU</title><content type="html">Rıfat:&lt;br /&gt;
Arkeolog. Nibiru Arkeoloji, Bilim, Tarih ve Yazılım Ltd.Şti.’nin sahibi, evli 2&amp;nbsp;çocuk babası. Şirketinin yaptığı ve tarihin akışını değiştireceğine inandığı çok önemli&amp;nbsp;bir keşfi yakında basın toplantısı ile açıklamayı planlamakta.&lt;br /&gt;
Şerife:&lt;br /&gt;
Rıfat beyin eşi ve Nibiru şirketinde halkla ilişkiler bölümünün yöneticisi.&lt;br /&gt;
Burak:&lt;br /&gt;
Rıfat ve Şerife çiftinin ilk çocukları. Hafta sonları hariç ailesinden ayrı yaşıyor,&amp;nbsp;üniversite öğrencisi.&lt;br /&gt;
Türkan:&lt;br /&gt;
Burak’ın kardeşi. Lise son sınıf öğrencisi, okul sonrası klasik müzik ve&amp;nbsp;oyunculuk dersleri almakta.&lt;br /&gt;
Kassandra:&lt;br /&gt;
Troya ailesinin ev işlerinden sorumlu yardımcıları, çocukluğundan beri&amp;nbsp;Türkiye’de, 32 yaşında.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
16.12.2012 – 23:00 – Troya ailesinin evi – Kassandra’nın odası&lt;br /&gt;
Ev sahiplerinin bitmek bilmez isteklerinden raporlama hizmetimi aksattığımın&amp;nbsp;farkındayım, fakat ancak bu raporlarımı geç de olsa siz konsûl üyelerine iletmeme&amp;nbsp;engel olmuyor. Ekte gönderdiğim kayıtlara göre evin reisleri ırkımız ile ilgili önemli&amp;nbsp;bilgilere erişmiş durumdalar. Emirlerinizi bekliyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
16.12.2012 – 23:05&lt;br /&gt;
Konsûlümüzün oy birliğiyle aldığı karara göre: İlgili tehlikeden&amp;nbsp;kurtulmanız gerekmektedir. Daha önceki görevlerinizden dolayı&amp;nbsp;uygulayacağınız izlek size bırakılmıştır. Zamanı geldiğinde biz de&amp;nbsp;yanınızda olacağız. Görevinizde başarılar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
16.12.2012 – 23:07&lt;br /&gt;
Görevi konsûl ve Yüce Ribuni’yi hayal kırıklığına&amp;nbsp;uğratmayacak şekilde yerine getireceğimden emin&amp;nbsp;olabilirsiniz. Temennileriniz için teşekkürler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
17.12.2012 –20:30&lt;br /&gt;
Aile, oğullarının o gün için yanlarında kalmasının verdiği sevinçle yardımcılarına&amp;nbsp;hazırlattıkları ziyafet gibi leziz (!) yemeklerini yemiş haftanın ilk iş günü hakkında&amp;nbsp;konuşurlarken eve hiç olmadığı kadar soğuk ve sessiz bir hava hâkim olmaya&amp;nbsp;başlamıştı. Yemek sonrası rehavetine kapılan aile üyeleri oturdukları yerde tek tek&amp;nbsp;uykuya dalıyorlardı. Yardımcıları Kassandra ise odasında transa girmiş bir halde&amp;nbsp;otururken ensesinden bıçaklanmışçasına acı ile irkilip yatay birer çizgi haline gelen&amp;nbsp;gözlerini açtığında görevinin yerine getirilme zamanının geldiğini anlaması birkaç&amp;nbsp;salisesini almıştı. Sessizce ayağa kalktı, ailenin olduğu odaya dağ zirvelerine inen&amp;nbsp;sis kadar yavaş bir şekilde süzüldü. Görevinin özneleri derin komada savunmasız&amp;nbsp;bir halde karşısında idiler. Kızıl saçlarını açan Kassandra yüzünde çarpık bir&amp;nbsp;gülümsemeyle yavaş bir şekilde asıl işini görmeye başladı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Rıfat Troya&lt;br /&gt;
Kassandra’nın tamamen soyunuş bir şekilde çırılçıplak bıraktığı bedenlerimize&amp;nbsp;yaptıklarını görüyor fakat bir türlü engel olamıyorduk. Her birimizi birer&amp;nbsp;sandalyeye oturtmuş, elinde benzerini o güne kadar ancak Seferihisar’daki&amp;nbsp;kazı alanında keşfettiğim bir şeyle tüm vücudumuza garip şekiller çizmekte idi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kassandra’nın çizdiği şekiller önce parlak kırmızı rengini almış sonrasındaysa&amp;nbsp;yavaş yavaş turkuaza dönüşmüş sonunda da derilerinden vücutlarına işlemişti.&amp;nbsp;Aile üyelerine çizilen şekiller aracılığıyla vücutlarına işleyen milyonlarca nano-robot&amp;nbsp;solunumu ve kalp atışlarını dünyadaki en ileri teknolojinin bile tespit edemeyeceği&amp;nbsp;bir düzeye düşürmüş, bilinci ortadan kaldırmadan onları birer yarı-ölüye çevirmişti.&amp;nbsp;Kassandra ilk olarak evin en küçük ferdine yöneldi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Türkan Troya&lt;br /&gt;
Kassandra tam karşıma geçerek parmaklarını şıklatmasıyla kafamda bir&amp;nbsp;takım karıncalanmalar hissetmeme ve tüm olan biteni bedenimin dışından&amp;nbsp;görmeme rağmen bir tepki veremiyordum. İşin acı yanıysa ne ben ne de&lt;br /&gt;
diğerlerimiz bu olanlara engel olabiliyorduk. Karıncalanmaların bitmesiyle&amp;nbsp;beraber beynim, tamamen gözlerimin önünde durmaktaydı. Bedenlerimize&amp;nbsp;yaptıklarını izlediğimizin farkında olan Kassandra bedensiz ruhlarımızın olduğu&amp;nbsp;yere gelip dudaklarıma o ana kadar aldığım en sıkı öpücüğü kondurmasıyla&amp;nbsp;ayaklarımın altından yeryüzünün kayıp gittiğini ve bir girdaba sürüklendiğimi&amp;nbsp;fark ettim. Sonra, bilemiyorum sonrası karanlık…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Türkan’ın beynini tamamen ortaya çıkartan Kassandra ellerini kızın dörtte ikisi açılmış&amp;nbsp;kafatasına sokmuş ve bir hamlede beyni vücutla bağlantısız bir hale getirmişti.&amp;nbsp;Ellerinde; yere düşen her damlasından yansıyan birer çığlığın sessizce ortalığı&amp;nbsp;inlettiği beyin bulunan Kassandra dizlerinin önüne çökmüş ve ilk kurbanından elde&amp;nbsp;ettiği ganimeti açmış olduğu solucan deliği aracılığıyla konsûle göndermişti. Akabinde&amp;nbsp;de konsûle “Görevimin ilk ayağı tamamlandı” mesajını iletmiş ve bacaklarını&amp;nbsp;bedenine çekerek cenin pozisyonu almıştı. Olan bitenden sonraysa evi kesif bir&amp;nbsp;duman kaplamış ve her şey karanlığa gömülmüştü.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Karanlık”&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
..&lt;br /&gt;
.&lt;br /&gt;
.&lt;br /&gt;
..&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
“Gerçek”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-2VadwdL4DZo/TfvWwcfbCPI/AAAAAAAAAGo/98LwfyCTUI0/s1600/nibiru.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="165" src="http://4.bp.blogspot.com/-2VadwdL4DZo/TfvWwcfbCPI/AAAAAAAAAGo/98LwfyCTUI0/s320/nibiru.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;E-Geo Tv SON DAKİKA&lt;br /&gt;
Cemiyet hayatının önde gelen Troya ailesinden haber alamayan komşuları&amp;nbsp;ve Saygıdeğer Rıfat Bey’in çalışanlarının ihbarı üzerine evlerine giren polisin yaptığı&amp;nbsp;açıklamaya göre ev sakinleri ve yardımcıları ilk tespitlere göre kaçak yapan kombiden&amp;nbsp;sızan doğalgazdan etkilenerek komaya girmiş bulunmakta. Gelişmelerle ilgili olarak&amp;nbsp;kanalımızı takipte kalın. Haberleri bizden alın…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7099194914524719907-6546061697401050051?l=deli-karga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/Ny1ddsyAyUXH65NnOI49Orxh_Ik/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/Ny1ddsyAyUXH65NnOI49Orxh_Ik/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/Ny1ddsyAyUXH65NnOI49Orxh_Ik/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/Ny1ddsyAyUXH65NnOI49Orxh_Ik/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/DeliKarga/~4/a1n7X4-P6FE" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://deli-karga.blogspot.com/feeds/6546061697401050051/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://deli-karga.blogspot.com/2011/06/nibiru.html#comment-form" title="1 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7099194914524719907/posts/default/6546061697401050051?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7099194914524719907/posts/default/6546061697401050051?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/DeliKarga/~3/a1n7X4-P6FE/nibiru.html" title="NIBIRU" /><author><name>mustafa kılcı</name><uri>https://profiles.google.com/116993435568814036971</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="32" src="//lh4.googleusercontent.com/-VmmxSImZu_Q/AAAAAAAAAAI/AAAAAAAAAJ0/IRFbTE3irOQ/s512-c/photo.jpg" /></author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://4.bp.blogspot.com/-2VadwdL4DZo/TfvWwcfbCPI/AAAAAAAAAGo/98LwfyCTUI0/s72-c/nibiru.jpg" height="72" width="72" /><thr:total>1</thr:total><feedburner:origLink>http://deli-karga.blogspot.com/2011/06/nibiru.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;D0cMQXo_cSp7ImA9Wx9SGU0.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-7099194914524719907.post-8068418697756210761</id><published>2010-12-09T16:30:00.001+02:00</published><updated>2010-12-09T16:31:20.449+02:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2010-12-09T16:31:20.449+02:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Öykü" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Deneme" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Korku" /><title>Limping Man 2</title><content type="html">&lt;div class="Style-2" style="line-height: 115%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: 'Trebuchet MS'; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Yaşam sevincinden öte bir duygu var bildiğim,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="Style-2" style="line-height: 115%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: 'Trebuchet MS'; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;O da kin...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="Style-2" style="line-height: 115%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="Style-2" style="line-height: 115%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: 'Trebuchet MS'; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;-Sessizlik-&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="Style-2" style="line-height: 115%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="Style-2" style="line-height: 115%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: 'Trebuchet MS'; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; Kadehleri yuvarladım ardı ardına, bir yandan sabah olmuş, gün doğmuş heryerim donmuş. Yüreğimde bir soğukluk var uyandığımdan beri. Ve gece gördüklerimin rüya mı, sarhoş kafa ile uyanık halde görülen bir karabasan mı yoksa bir halüsinasyon mu değil mi olduğunu bilemiyorum. O adam geliyor iğrenç sesiyle aklıma. Ve de sözleri, ne demişti: “Ne yaparsan yap kaderinden kurtulamazsın”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="Style-2" style="line-height: 115%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="Style-2" style="line-height: 115%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: 'Trebuchet MS'; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; Kanepeden kayarak kendimi yere atıyorum, sanki üzerimden bir tank filosu geçmiş gibi ezilmiş hissediyorum kendimi. Önce ezilmiş sonra da sayısı milyonları bulan mızraklar tarafından delik deşik edilmişim. Su içsem kevgir misali her yerimden akıp gidecek. Duşa girip sonuna kadar açıyorum soğuk suyu. Bedenime değen ilk su damlasıyla algılarımın kapısı ardına kadar açılıyor. Örümcek hislerine sahip Peter Parker'dan farkım kalmıyor. En ufak bir kıpırtıyı, havadaki en ufak değişimi hissedebilir hale geliyorum. İşimi bitirip giyinerek sokağa atıyorum kendimi. Evde kalamıyorum duvarlar üzerime üzerime geliyor. Kıştan önceki son güzel havaların tadını çıkartmak adına dolaşıyorum ne yaptığımı bilmeden. Bilmediğim yollar, sokaklar kazan ben kepçe misali takılıyorum. Adımlarım 5 metrelik duvarlar tarafından sarmalanmış eski bir binaya taşıyor beni. Binanın &lt;i&gt;nis&lt;/i&gt; içine yerleştirilmiş ve bezemeli bir &lt;i&gt;söve&lt;/i&gt; ile çevrelenmiş koyu mavi renge sahip demirden kapısı tanık olduğu koca bir yüzyılın getirdiği azametle karşımda durmakta. Kapıyı çalmak için elimi uzattığımda el şekline sahip kapı tokmağından elime bir sıcaklık yayılıyor. Dış şartların yıprattığı tokmağı tiz gıcırtılar içerisinde bir iki kez kapıya vurduktan sonra ana kapı içerisine saklanmış yavru bir kanat usulca açılıyor. Kapıyı açan O. Güzelyalı sahilindeki kazadan, alsancak'ta işçiler temizleme asansöründen aşağı uçtuktan, en nihayetinde de anlam veremediğim ve adlandıramadığım o halüsinatif rüyadan sonra bir anda yanımda biten aksak adam bu. “Gel” diyor, “gel, ben de seni bekliyordum epeydir”. Eşikten adımımı attığım anda kendimi şehir içerisinde yaratılmış bir cennette buluyorum. Her yerde açmış renk renk güllerin yaydığı baş döndürücü güzellikteki kokulara 2 katlı evin dış duvarını destek alarak bina boyunca büyümüş yasemin ve hanımellerinin kokusu eşlik ediyor. “Burası nasıl bir yer? Hem sen kimsin her faciadan sonra karşıma çıkıyorsun?” diyerek soruları ardı ardına sıralıyorum. Cevap gecikmiyor: “Hele otur, bir soluklan genç adam. Elbette sorularının cevabını alacaksın ama önce bir sakinleş ve rahat bir yere otur” diyor ağır aksak bir şekilde bahçeden evin 1. katına ulaşan mermer merdivenleri çıkarken. Evin kapısını ardına kadar açıyor, kapı tokmağındaki sıcaklık ruhuma sirayet ediyor. Yavaş ve ürkek adımlarla eve giriyorum. Kapı direkt olarak salona açılıyor, ardında üst kata çıkan bir merdivenin olduğunu tahmin ettiğim bir kapı salonun sonunda yer almakta. Girişte öylece duruyorum sırtım kapıya dönük. Solumda tüylerimi diken diken eden soğuk yayan 2 kapı, sağımda da burcu burcu terlememi sağlayan 2 kapı daha yer alıyor. “Soğuktan donarken yanmak bu olsa gerek” diyorum. Aksak adam önde ben arkada salonun sonundaki kapıyı açarak üst kata çıkıyoruz. 16 basamaklı ve destek olarak çıkış yönümüze göre sol tarafta yeralan &lt;st1:metricconverter productid="10 cm" w:st="on"&gt;10 cm&lt;/st1:metricconverter&gt; çapında olduğunu tahmin ettiğim keten bir halatın desteklediği ahşap merdiven üst kat yolculuğumuzun hizmetkârı oluyor. Üst kat alt katın aynısı ortada bir salon ve etrafında odalar. Tek farkı ise odalardan ne sıcak ne de soğuk esinti geliyor. İçeride tarifi mümkün olmayan bir hava var, insan bir an yaşama sevinciyle dolup taşarken hemen akabinde de hüngür hüngür ağlamak istiyor. Bu evde ne olup bittiğini bilmiyorum ama insanın ruh halini değiştirdiği aşikâr. Aksak adam bir koltuk işaret ediyor. Yavaşça kendimi bırakıyorum koltuğa. Koltuk o kadar rahat ki oturur oturmaz üzerime bir rehavet çöküyor. Uyumamaya çalışmama rağmen uykuya daldığımı hissediyorum.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="Style-2" style="line-height: 115%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: 'Trebuchet MS'; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="Style-2" style="line-height: 115%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: 'Trebuchet MS'; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; Gözlerimi korkarak açtığımda yine o manzarayla karşılaşıyorum: &lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: 'Trebuchet MS'; font-size: 11pt; line-height: 115%;"&gt;Kırmızı ve tonlarına sahip olan sokaktaki kalabalıktan havadaki uçan kargalara kadar her şeyin kırmızı olduğu o dünyaya uyanıyorum. Sağımda bir karaltı belirmesiyle o tarafa dönmem aynı anda gerçekleşiyor. Aksak adam burada da yanımda. Ellerini omzuma koyuyor gözlerimin içerisine bakarak “Burası -araf- evlat, buradakilerin gözcüsü, sözcüsü kısacası her şekilde dünya ile iletişime geçebilmelerini sağlayacak tek varlık ben(d)im” diyor. “Hatırlarsan geldiğinde sana epeydir seni bekliyorum demiştim. Sebebi ise yaklaşık ikiyüzküsur seneden beri ifa ettiğim bu görevi sana devredecek olmam.” “Sen doğmadan önce hatta annen, baban doğmadan önce kaderin yazılmıştı. Kendi kendine soruyorsun biliyorum, niye ben diye ama kaderden kaçabilirmisin ki? Kainat bile kaçamazken kaderinden sen nasıl kaçabileceğini sanarsın ki? Bir de eminim neden bu adamın nefesi bu kadar kötü kokuyor diyorsun. E tabiî insan araf’ın havasını solurken nefesinin misk-i amber kokmasını bekleyemez, beklememeli de. Neyse tek bir ses çıkarmadan beni dinle. Bu görevi 2S kuralı gereğince kabul edeceksin: Ya seve seve yada anladın ne demek istediğimi. Bu konuşma burada biter ve ben çekip giderim.” Aksak adamla aramda geçen son sohbet duyduğum bu sözlerle bitiyor. &lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: 'Trebuchet MS'; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="Style-2" style="line-height: 115%; text-align: justify;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_33gnCzwFU6E/TQDn4Svg-II/AAAAAAAAAFU/7tE7bXZj8AM/s1600/Red_Way.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://1.bp.blogspot.com/_33gnCzwFU6E/TQDn4Svg-II/AAAAAAAAAFU/7tE7bXZj8AM/s320/Red_Way.jpg" width="240" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="Style-2" style="line-height: 115%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: 'Trebuchet MS'; font-size: 11pt; line-height: 115%;"&gt;-Sonrası-&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="Style-2" style="line-height: 115%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: 'Trebuchet MS'; font-size: 11pt; line-height: 115%;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; Teoman’ın evine telefon eden arkadaşları ondan cevap alamayıp polis eşliğinde evine gittiklerinde arkadaşlarının salondaki kanepede kendinden geçmiş bir halde yattığını görüp en yakın hastaneye kaldırdılar. Teoman’ın gece aldığı ilaçların üzerine içmiş olduğu alkolün onu komaya soktuğu teşhisini koyan doktorlar O’nu yoğun bakım ünitesinde tedavi aldıklarında Minneapolis’teki bir hastanede 24 yıldan beri yoğun bakımda koma halinde yatmakta olan yaşlı bir adam da son nefesini veriyordu.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span style="color: black; font-family: 'Trebuchet MS'; font-size: 11pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span style="color: black; font-family: 'Trebuchet MS'; font-size: 11pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7099194914524719907-8068418697756210761?l=deli-karga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/3aNikzBkJDyCyy3AQHvBG4vLT10/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/3aNikzBkJDyCyy3AQHvBG4vLT10/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/3aNikzBkJDyCyy3AQHvBG4vLT10/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/3aNikzBkJDyCyy3AQHvBG4vLT10/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/DeliKarga/~4/ggyfKjF-CcQ" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://deli-karga.blogspot.com/feeds/8068418697756210761/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://deli-karga.blogspot.com/2010/12/limping-man-2-in-end-everyone-lives-in.html#comment-form" title="0 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7099194914524719907/posts/default/8068418697756210761?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7099194914524719907/posts/default/8068418697756210761?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/DeliKarga/~3/ggyfKjF-CcQ/limping-man-2-in-end-everyone-lives-in.html" title="Limping Man 2" /><author><name>mustafa kılcı</name><uri>https://profiles.google.com/116993435568814036971</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="32" src="//lh4.googleusercontent.com/-VmmxSImZu_Q/AAAAAAAAAAI/AAAAAAAAAJ0/IRFbTE3irOQ/s512-c/photo.jpg" /></author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://1.bp.blogspot.com/_33gnCzwFU6E/TQDn4Svg-II/AAAAAAAAAFU/7tE7bXZj8AM/s72-c/Red_Way.jpg" height="72" width="72" /><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://deli-karga.blogspot.com/2010/12/limping-man-2-in-end-everyone-lives-in.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;C0MBRXY4eyp7ImA9Wx5aEk4.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-7099194914524719907.post-3759383421266560848</id><published>2010-11-08T17:50:00.000+02:00</published><updated>2010-11-08T17:50:54.833+02:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2010-11-08T17:50:54.833+02:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Öykü" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Deneme" /><title>Kazanımlar kayıplara meydan vermemelidir</title><content type="html">&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm; text-indent: 1.25cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial, sans-serif;"&gt;Belirsiz bir zaman dilimi. Ülke: Türkiye, Yer: Eski başkent Ankara’da bir tv kanalı ve o kanalda yayınlanan ve “enva-i akval” isimli bir tartışma programı. Konuklar: Harem ve selamlık düzende oturan insanlar ve rejimi onların yıkıcı hareketlerinden, fikirlerinden korumak amacıyla kurulmuş kolluk kuvvetleri. Programın sunumunu ve konukların yargılamasını ekranların en popüler siması abdûlmuttalîp hoca efendi (!) yapmakta. Abdûlmuttalîp hoca efendi aynı zamanda sık sık ağlamasıyla da meşhur bir zat.  Peki, neler dile getirilmekte programda? Konuşulanlara kulak verelim isterseniz:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm; text-indent: 1.25cm;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm; text-indent: 1.25cm;"&gt;— &lt;span style="font-family: Arial, sans-serif;"&gt;Günahkârların yıkılmamış son eserlerini yıkmak amacı ile ekibimle beraber kafirtepede dolanırken o uğursuz mekâna girdiğimi hatırlıyorum. Bunu neden yaptığımı bilemiyorum neticede bu işi yapabilecek &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Arial, sans-serif;"&gt;&lt;i&gt;robot srn6&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Arial, sans-serif;"&gt; varken hem kendimi hem de ekibimi tehlikeye atıyordum. Kafam karışık bir halde bende mi bir gariplik var yoksa bulunduğum yerde mi karar vermek zor diye dolanırken anlatacağım olaylar meydana geldi. Aslına bakarsanız her şey biranda olup bitti. Kirpiklerim birbirine kavuşmadan bir ışık huzmesinde buldum kendimi. &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm; text-indent: 1.25cm;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm; text-indent: 1.25cm;"&gt;— &lt;span style="font-family: Arial, sans-serif;"&gt;Lütfen kızım söylediklerine dikkat et. Selamlığı galeyana sevk edici cümleler kurma. Hem kendi başını yakarsın hem de kanalın. İstirham ediyorum lütfen. &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm; text-indent: 1.25cm;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm; text-indent: 1.25cm;"&gt;— &lt;span style="font-family: Arial, sans-serif;"&gt;Peki, hoca efendi. Ne olur acemiliğime verin. Neyse, ortalık o kadar aydınlıktı ki mecburen gözlerimi kapatmak zorunda kaldım. Gözlerimi açtığımda ise hayatımda ilk kez duyduğum sesler sol arka çaprazımdan yaklaşmaya başlamıştı. Seslerin bende uyandırdığı etki bilindik olmasına rağmen ne olduğunu çözememiştim. Sanki kadim zamanlardan gelen bir dildi bu. Bilindik ama bir o kadar da uzak. Biraz kulak kesilince konuşulanın eskiden bu ülkede konuşulan ve halen daha yeraltında bulunan kendilerine devrimci diyen bölücülerin konuşmaya devam ettikleri İstanbul Türkçesi olduğunu anlamam uzun sürmedi. Ne kadar rejime sıkı sıkı bağlıysam da geçmişi öğrenmem işimin bir parçası. Ses alt katlardan geliyordu. Adımı sayıklayan ve beni yanına çağıran bir ses sürekli “Ümmü Gülsüm, çocuğum buraya gel, beni dinle, kendini ve ülkeni aydınlat ve sonra da bana doğru bildiklerini anlat. Uzun zaman oldu birileri ile konuşmayalı” diyordu. Temkinli adımlarla zeminden biraz yüksekte bulunan katafalka doğru gittim. Katafalkın arkasında onun mezarının olduğu bölüme inen ve zannımca geçmişteki savaşta kullanılan bomba ile açılmış bir deliğin başında durdum. Ortalık gündüz olmasına rağmen oradan gelen ışık ile apaydınlıktı. Aşağıya ip merdivenimi sarkıtıp yavaşça indiğimde ise kusuruma bakmayın ama cezamı çekmek adına söylüyorum hayatımda gördüğüm en aydınlık yüzlü insanı gördüm. Işığın içerisinde idi. Yüzünde tarifi imkânsız ölçüde sıcaklık barındıran bir gülümseme yer alıyordu. O’na karşı sistemli olarak yürüttüğümüz ve tüm kazanımlarını yerle bir ettiğimiz adam ışığın içerisinde vakur bir şekilde ayaktaydı. Dudakları oynamadan “hoş geldin çocuk” demişti. O anda bağırmak istedim ama dilim bağlanmıştı adeta. Sesim kısılmış, soluğum kesilmişti sanki. Bir iki yutkunmaya çalıştım kuruyan boğazımı ıslatabilmek adına ama olmadı. Birden sol elini kendinden ileriye doğru bir yeri işaretlercesine uzattı. Eliyle gösterdiği yerde kabirinin etrafındaki topraklardan birinden bir pınarın çağıldamaya başladığını gördüm.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm; text-indent: 1.25cm;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm; text-indent: 1.25cm;"&gt;— &lt;span style="font-family: Arial, sans-serif;"&gt;Sana şahadet edecek birileri var mı evladım? 3 şahit bulman gerekli ki Mushaf üzerine yemin etmeden ben ve konuklarım sana inansın. Varsa belirt ve devam et.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm; text-indent: 1.25cm;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm; text-indent: 1.25cm;"&gt;— &lt;span style="font-family: Arial, sans-serif;"&gt;Evet, var hoca efendi. Devamı ise şöyle efendim: Çekingen bir şekilde pınara doğru ilerledim ve o zamana kadar içtiğim sulardan daha leziz bir su içtim. Suyu içmemle beraber pınarın kaybolması bir oldu. Sonra da o topraklar hareket etmeye başladı. Bir kısmı yere ülkemizin haritasını çizdi. Daha doğrusu bölünmeden önceki haritayı oluşturdu. Kalan kısmıysa ömrümde gördüğüm en güzel ve rahat koltuğu oluşturdu. Oturdum. O ise hep okuduğumuz o kitaplarda yazılanlar gibi anlatmaya başladı. İlk kuşak padişahların yaptığı hataları, verdiği kararları, katlanmak zorunda olduğu kayıpları, her şeyi anlattı. Ve şu sözleri size hatırlatmamı istedi:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm; margin-left: 1.25cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Arial, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Arial, sans-serif;"&gt;Bu  memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir müstesna  mevcudiyetin yüksek tecellisine, yüksek sahne oldu. Bu sahne yedi  bin senelik (en aşağı), bir Türk Beşiğidir. Beşik tabiatın  rüzgârlarıyla sallandı; beşiğin içindeki çocuk tabiatın  yağmurlarıyla yıkandı, o çocuk tabiatın şimşeklerinden,  yıldırımlarından, kasırgalarından evvelâ korkar gibi oldu;  sonra onlara alıştı; onları tabiatın babası tanıdı, onların  oğlu oldu. Bir gün o tabiat çocuğu tabiat oldu, şimşek,  yıldırım, güneş oldu. Türk oldu. Türk budur. Yıldırımdır,  kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Arial, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Arial, sans-serif;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Arial, sans-serif;"&gt;Büyük  olmak için kimseye iltifat etmeyeceksin, hiç kimseyi  aldatmayacaksın, ülke için gerçek amaç ne ise onu görecek ve o  hedefe yürüyeceksin. Herkes senin aleyhinde bulunacaktır, herkes  seni yolundan çevirmeye çalışacaktır. Fakat sen buna karşı  direneceksin, önüne sonsuz engeller de yığacaklardır; kendini  büyük değil küçük, zayıf, araçsız, hiç sayarak, kimseden  yardım gelmeyeceğine inanarak bu engelleri aşacaksın. Bundan  sonra da sana büyük derlerse, bunu söyleyenlere güleceksin.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Arial, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Arial, sans-serif;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Arial, sans-serif;"&gt;Toros  dağlarına bakınız, eğer orada bir tek Yörük çadırı  görürseniz ve o çadırda bir duman tütüyorsa, şunu çok iyi  biliniz ki bu dünyada hiç bir güç ve kuvvet asla bizi yenemez.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Arial, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Arial, sans-serif;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Arial, sans-serif;"&gt;Ve  şunu unutmayın ki acizler için imkânsız, korkaklar için müthiş  gözüken şeyler kahramanlar için idealdir. Yıktığınızı  sandığınız devlet elbette ki kaybettiklerini sizden ve  işbirlikçilerinizden geri alacaktır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm; margin-left: 1.25cm;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial, sans-serif;"&gt;Stüdyoda buz kesen ortamda donan, gözlerine perde çekilmişçesine tepkisiz duran kolluk kuvvetleriyle izleyicilerin arasından bir kedi gibi sessizce çekip giden ve bina dışına çıkar çıkmaz kayıplara karışan Ümmü Gülsüm’ün canlı yayında sarf ettiği bu sözler kendilerini sessizliğe gömen azınlığın yüreklerindeki o özgürlük ateşinin tekrar yanmasına neden olmuştu. Herkes önüne geleni sürükleyip atan deli bir çığın enerjisi ile hareket etmiş, 50 yıllık sürecin yok ettiği kimlik geri gelmiş, ulusun bütünlüğünü esas alan ve geçmişte kural koyucuların yaptıkları hataları elemine eden bir sistem kurulmuş, işbirlikçilere verilen topraklar akılcı taktiklerle geri alınmış, O’nun işaret ettiği tam bağımsız ülke hedefine geçte olsa bile ulaşılmıştı. Yeniden açılan meclisin girişine yazılan şu söz her şeyi özetliyordu aslında: ”Kazanımlar, kaybedilişlere meydan vermemelidir.”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span style="font-family: Arial, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_33gnCzwFU6E/TNgcHFTwzjI/AAAAAAAAAFQ/XcyAMVvpg_0/s1600/S%C3%B6zlerin+%C3%87e%C5%9Fitlili%C4%9Fi.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://3.bp.blogspot.com/_33gnCzwFU6E/TNgcHFTwzjI/AAAAAAAAAFQ/XcyAMVvpg_0/s320/S%C3%B6zlerin+%C3%87e%C5%9Fitlili%C4%9Fi.JPG" width="226" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: Arial, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7099194914524719907-3759383421266560848?l=deli-karga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/cHh5__he-rnSjPadLU8AcQ0gwMw/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/cHh5__he-rnSjPadLU8AcQ0gwMw/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/cHh5__he-rnSjPadLU8AcQ0gwMw/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/cHh5__he-rnSjPadLU8AcQ0gwMw/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/DeliKarga/~4/HTo1LNSYfPg" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://deli-karga.blogspot.com/feeds/3759383421266560848/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://deli-karga.blogspot.com/2010/11/kazanmlar-kayplara-meydan-vermemelidir.html#comment-form" title="0 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7099194914524719907/posts/default/3759383421266560848?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7099194914524719907/posts/default/3759383421266560848?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/DeliKarga/~3/HTo1LNSYfPg/kazanmlar-kayplara-meydan-vermemelidir.html" title="Kazanımlar kayıplara meydan vermemelidir" /><author><name>mustafa kılcı</name><uri>https://profiles.google.com/116993435568814036971</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="32" src="//lh4.googleusercontent.com/-VmmxSImZu_Q/AAAAAAAAAAI/AAAAAAAAAJ0/IRFbTE3irOQ/s512-c/photo.jpg" /></author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://3.bp.blogspot.com/_33gnCzwFU6E/TNgcHFTwzjI/AAAAAAAAAFQ/XcyAMVvpg_0/s72-c/S%C3%B6zlerin+%C3%87e%C5%9Fitlili%C4%9Fi.JPG" height="72" width="72" /><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://deli-karga.blogspot.com/2010/11/kazanmlar-kayplara-meydan-vermemelidir.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;DUEGQXk6fCp7ImA9Wx5QE04.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-7099194914524719907.post-8354696122537068732</id><published>2010-09-01T13:09:00.003+03:00</published><updated>2010-09-01T13:40:20.714+03:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2010-09-01T13:40:20.714+03:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Öykü" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Deneme" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Korku" /><title>Devil Cry</title><content type="html">&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Dilim damağıma yapışmış bir halde uyanıyorum. Dışarısı aydınlık, gözüm saate takılıyor her zamanki gibi akreple yelkovan hareketsizler. Yataktan kalkıyorum aynanın önüne geçiyorum suretim bana ait değil. Pencereden bakıyorum tüm hayat olanca hızıyla devam ediyor. Öğrenciler okullarında, ebeveynleri evlerinde ya da işyerlerinde. Aşıklar parklarda, sahil boylarında veya bir sinemanın salonunda dışarıdaki boğucu havadan uzakta. Herkes, her şey tüm kâinat olması gerektiği yerde; ben hariç. Zihnim dalıp gidiyor, bu gezegene sürüldüğüm zamana. Oysa o zamana kadar ne kadar da kudretli idim. Ta ki O âdemoğlunu yaratana kadar…&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;Daha dün gibi; dünya denilen gezegen yaratılmış, yaşam tüm canlılığıyla çağlayan misali bu yeni gezegende çağıldıyorlardı. Bizler istediğimiz gibi cennetin küçük kopyası olan bu gezegene gelebiliyorduk. Sadece dilememiz yeterli oluyordu. İnsan denilen bir tür daha yaratılmıştı ama bizden farklı olduğu için cennette O’nun yakınında ve gözetiminde tutuluyorlardı. Bizleri çeşitli materyallerden yaratmış fakat âdemoğlunu ise dünyanın tek su kaynağı olan ve şimdilerde ise zemzem denilen pınarın suyu ve bu suyun yer aldığı çölün kumlarından yaratmıştı. İlk yaratıldıklarında bildiğimiz çamur bebeklerden başka bir şeye benzemeyen bu tür O’nun “ol” sözünün sonucunda başkalaşım geçirmiş ve şimdiki biçimlerini almıştı. Sonrasında ise O bizi toplamış ve bu yeni türe koşulsuz şartsız itaat etmemizi istemişti. Tüm melekler verilen buyruğa uymuş Cebrail’den sonraki melek olan ben ise hayır demiştim. Öyle ya her şeyi yapabilme kudretine sahip olan ben ne diye bir parça çamurdan türetilmiş âdemoğluna itaat edecektim ki. Sözlerim karşısında O’ndan hiç görmediğim bir hiddet görmüş ve beni yeni oyuncağı dünyaya sürmüştü. Bu insan denilen türe itaat edeceğime kendime ait bir gezegene sahip olup orada istediğimi yapabilecektim. Pek de fazla üstelemeden bu sürgünü seve seve kabul ettim. Fakat cennet hala aklımda idi. Ne yapıp edip bir yolunu bulmalı ve âdemoğlundan intikamımı almalı idim. Dünyada edindiğim yeni becerimi kullanarak dünya meyveleri ile Cennete girdim. Aradıklarım hemen karşımda duruyordu. Kadın ve erkek denilen 2 farklı şekilde yaratılmış âdemoğulları avucumun içinde idiler. Tırnağımın ucunda onlara bu dünya meyvelerini ikram ettim: Her birine birer adet Ayva ve Elma. Sonrasında da ortalıktan kayboldum. Sonrasını da sormayın biliyorsunuz işte: Sayemde dünya artık sizin. Siz de benimsiniz.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;İnsanlarda bir duygu var adına özlem dediğiniz. Ve ben de bu duyguyu en başından beri sizlerin arasında bulunan melek eskisi olarak edindim. Ben sizi kendime, ruhuma adapte ederken sizler de beni kendinize adapte ettiniz bir şekilde. Artık sayılı olan her nefes alış verişinizde ben de sizlerle o duyguyu içime çekiyorum. Yaptıklarınızı “siccin”e işletirken beni de her salise milyarlarca iğne ile iğneliyorsunuz. Sizlerin yüzünden Cennet artık bana uzak ve sizlerin deyimiyle de burnumda tütüyor. Dünya adı altında Cehennemi yaratan ben; kibirli burnundan kıl aldırmayan “şeytan” arada sırada şu dörtlüğü mırıldanırken buluyor sayenizde:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="apple-style-span"&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;…yeni bir ülke yoktur ne de yeni denizler,&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span class="apple-style-span"&gt;nereye gitsen bu kent, seni peşinden izler.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span class="apple-style-span"&gt;ama gitmektir benim&lt;/span&gt; &lt;span class="apple-style-span"&gt;yenilmezliğim dünyada,&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span class="apple-style-span"&gt;ve ben durmaz giderim bu can tende durdukça…&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;&lt;span class="apple-style-span"&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Kendimi dinlediğim her an yarattığım ateşten cennetim bana buz kadar soğuk geliyor, içimdeki yangın ise daha da büyüyor. Kandan bir damla akarken gözlerimden dilimden de&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;span class="apple-style-span"&gt;&lt;span style="color: black;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="apple-style-span"&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;…gurbet ne yana düşer usta&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span class="apple-style-span"&gt;sıla ne yana&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span class="apple-style-span"&gt;hasret hep bana&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span class="apple-style-span"&gt;bana mı düşer usta…&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="apple-style-span"&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;dizeleri eşlik ediyor. “Keşke sizler olmasaydınız ve ben de Cennette kalsaydım” diyorum; evet tüm azametime kudretime rağmen bunu bana söyletiyorsunuz. Sonra içimde bir ateş yanıyor hesap gününe kadar ettiğim hepinizi uşağım yapma yeminimi hatırlıyorum. Ama yine de bir şeyler içimde hep kısılı kalıyor. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Yok mu bana yardımcı olacak biri; 1 saniyelik de olsa özlemimi gidermeyi sağlayacak, Cennetin güzel havasını solumama imkân verecek bir çırak?&lt;/span&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;span class="apple-style-span"&gt;Sahi; hasret hep bana&lt;/span&gt;, bana mı düşüyor be usta &lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_33gnCzwFU6E/TH4ni9qasLI/AAAAAAAAADk/ZE0F2CHG5l4/s1600/%C5%9Eeytan.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/_33gnCzwFU6E/TH4ni9qasLI/AAAAAAAAADk/ZE0F2CHG5l4/s320/%C5%9Eeytan.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7099194914524719907-8354696122537068732?l=deli-karga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/rtExEL1u51Bh6-SOo4UXvhBq4BM/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/rtExEL1u51Bh6-SOo4UXvhBq4BM/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/rtExEL1u51Bh6-SOo4UXvhBq4BM/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/rtExEL1u51Bh6-SOo4UXvhBq4BM/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/DeliKarga/~4/i4aRZk5Odwo" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://deli-karga.blogspot.com/feeds/8354696122537068732/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://deli-karga.blogspot.com/2010/09/seytan-agladgnda.html#comment-form" title="0 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7099194914524719907/posts/default/8354696122537068732?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7099194914524719907/posts/default/8354696122537068732?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/DeliKarga/~3/i4aRZk5Odwo/seytan-agladgnda.html" title="Devil Cry" /><author><name>mustafa kılcı</name><uri>https://profiles.google.com/116993435568814036971</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="32" src="//lh4.googleusercontent.com/-VmmxSImZu_Q/AAAAAAAAAAI/AAAAAAAAAJ0/IRFbTE3irOQ/s512-c/photo.jpg" /></author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://2.bp.blogspot.com/_33gnCzwFU6E/TH4ni9qasLI/AAAAAAAAADk/ZE0F2CHG5l4/s72-c/%C5%9Eeytan.jpg" height="72" width="72" /><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://deli-karga.blogspot.com/2010/09/seytan-agladgnda.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;DkYCRX06eSp7ImA9WxFaFEk.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-7099194914524719907.post-3045957739912442790</id><published>2010-07-18T12:06:00.003+03:00</published><updated>2010-07-18T12:09:24.311+03:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2010-07-18T12:09:24.311+03:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Öykü" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Deneme" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Korku" /><title>Üç Nokta</title><content type="html">&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;Son kontrollerimi yaparak çıkmaya hazırlandım. Ama yine de bir bakınayım bakalım aynada halime. Eveeet tıraşım tamam, aftershave’i de sürdüm. Neredeyse parfümün yarısını da boca ettim üstüme. Eksik bir şey yok. Tek eksiğim şu sevimli Mini Cooper’ım. Bendeki 77 model, birazcık para bulabilsem bankadakini de ekleyip şöyle 2004 model bir Mini alabilirim belki. Aman olsun neticede bu aracı arayıp bulamayanlar da var. Neyse fazla oyalanmadan hemen yola koyulayım. Ne de olsa hatunu 10 dk. kadar beklettim gidene kadar da biraz daha beklemiş olacak. Yola koyuluyorum Allahtan bu gün hafta sonu olduğundan yollar bomboş. Sokağa giriyorum da biraz garip bir giriş oluyor bu dünya sanki bir anda aracımın etrafında dönmeye başlıyor. Ve sonra onu görüyorum… &lt;/span&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;KARANLIK&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;İnanamıyorum Musa’ya ya. Meğer beni sevmiyormuş, meğer bana âşık değilmiş ve meğer Musa sadece görüntüde erkekmiş. Tüm olanları hatırlıyorum da bu sabah erkenden kalkmış ve doğruca Musa’ma gitmiştim. Amacım bize güzel bir kahvaltı hazırlamak ve belki de bir türlü gidemediğim o kutsal yere gidebilmekti. İşte eve geldim, kapıyı yavaşça açıyorum ve doğruca Musa’mın o kutsal odasına gidiyorum. O yakışıklı sevgilimin tek başına yattığı çift kişilik yatağın bulunduğu yatak odasına gidiyorum. Eğer uyuyorsa sessizce mutfağa süzüleceğim kahvaltıyı hazırlayacağım ve sevgilime sunacağım öpücüklerle haber vereceğim kahvaltıyı. Eğer şansım varsa da belki kahvaltı öncesi birkaç saat sevişebiliriz belki. Belki diyorum çünkü çıkmaya başladığımız 8 aydan bu yana hiçbir şekilde sevişemedik. Onu arzuladığımı belli ettiğim ya da açık açık söylediğim zamanlarda bile yaptığı tek şey göğüslerimi sıkmak ve kadınlığımı okşamaktan başka bir şey değil. Anlayamıyorum nesi var sevgilimin. Ama kesin kararlıyım bu gün Musa’ma olan hasretim, O’na susamışlığım son bulacak. Kapıyı açıyorum ve beynimden vuruluyorum. Musa benim bir kez olsun bile yatamadığım o yatakta benim için kutsal olan o yatakta en yakın arkadaşımızla İsa ile birlikte çırılçıplaklar ve en iğrenci de 69 yapıyorlar. O kadar kendilerinden geçmişler ki çığlıklarımı ancak fark ediyorlar. İsa pişkin pişkin sırıtarak “yavru kuşum o sana değil bana âşık. Sen sadece görünüşü kurtaran bir dekorsun diyor”. Musa’ya dik dik bakarak doğru mu bu diye soruyorum. “Evet” diyor dudağındaki çarpık gülümseme ile. Bu gülümseme ancak bulunduğu durumdan çok zevk aldığında ortaya çıkıyor ve ben bunu görünce daha da sinirleniyorum. Ağzıma gelen tüm küfürleri saydırıyorum O’na. Sessizce dinliyor ve “bitti mi” diye soruyor. “Eğer bittiyse bir zahmet evden çık ve bizi rahat bırak gördüğün gibi önemli bir işimiz yarım kaldı; ha bir de çıkarken kapıyı kilitleyiver. Ben senden bir şekilde anahtarları aldırırım”. Bu küstahlığı önceki sevgilim Murat bile yapmamıştı bana. Kapıyı hışımla çarparak evden sokağa atıyorum kendimi. Bir yandan ağlıyor bir yandan da bildiğim bütün küfürleri Musa’ya sıralarken o arabayı görüyorum... &lt;/span&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;KAN KIRMIZISI&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;Anneme arkadaşlarla internet café’ye gideceğimi söyledim ve ok gibi fırladım. Arkadaşlarım Fırat ve Metin bekliyordu çünkü. Hep beraber Metin2’yi oynayacaktık caféde. Okula başladığımızda oluşturduğumuz bir topluluğumuz vardı ve biz bu topluluğun başkanları idik. Şimdi tipime bakıp da 9 yaşında çocuk nasıl başkanlık yapar demeyin. Eğer başkanlık yapamayacaksak peki sorarım size ey büyükler okullarda neden sınıf başkanlığı seçimi yapıyorsunuz? Böyle yaparak gayet iyi geçindiğimiz arkadaşlarımızla aramızı bozduğunuzun farkında değil misiniz? Neyse arkadaşlarla internete giderken sokakta o ablayı gördüm. Gözleri o kadar mavi, saçları simsiyah kadife gibi o kadar parlıyor, o bembeyaz yüzü ise ağlamaktan o kadar kızarmıştı ki içinde olduğu durumu düşünmeden ve O’nu kimin ağlattığını merak etmeden duramamıştım. Hayran hayran ağzım beş karış açık bir şekilde O’na bakarken sokağa hışımla dalan o kırmızı arabayı gördüm. Gırtlağımda kilitli kalmış bir ses çıkmaya çabalıyor ama çıkamıyordu. Sonrasında ise gökyüzünden salına salına şu ana kadar gördüklerimin içerisinde eşi ve benzeri olmayan bir tüy ayaklarımın dibine düşüyordu... &lt;/span&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;AYDINLIK&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;- Oturduğum yerden Erkan’ın süslenip püslenmesini izledim buruk bir gülümsemeyle. Kapıyı alelacele kapatıp arabasına atladığı gibi yola koyuldu. Çok hızlı kullanıyordu arabasını ve ben bu yüzden yanımda oturan kardeşime kızgın bir bakış attım. “Yine” dedim “birilerinin başını yakacaksın”. Sonra Erkan’ın kız arkadaşının olduğu sokağa yöneldik. Tam Erkan’ın kız arkadaşının olduğu eve girecektim ki komşu apartmandan kızgınlıkla çıkan Şevval’e takıldı gözlerim. Kızgınlığının nedenini biliyordum; Musa ile İsa’yı yatakta sevişirlerken yakalamıştı çünkü. Şevval’in arkasından bakakalan Orkun’u ise içim burularak izledim. Başına geleceklerden habersiz o kadar masum bir tavrı vardı ki…&amp;nbsp;Ve derken Erkan aracıyla son sürat sokağa daldı. Direksiyonun hâkimiyetini kaybetmiş, olanca hızı ile önce Şevval’e sonrasında da Orkun’a çarpmış ve çarptığı yerdeki doğal gaz bağlantısını havaya uçurmuştu. Çarpışmadan önce Orkun’un acısız bir ölüme gitmesini sağlamak ve dikkatini başka bir şeyin üstünde yoğunlaştırabilmesini sağlayabilmek için O’na bir tüy gönderebilmiştim. Yapabildiğim sadece buydu. Kardeşime kızsam bile elimden gelen başka bir şey yok. Neticede yaptığı tüm bu şeyler O’nun görevi…&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;- İzninle ağabey ben de bir şeyler söylemek istiyorum.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;- Tabii söz senin…&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;- Öncelikle yaptıklarımı anlatanın ağabeyim Mikail olduğunu açıklayayım. Ve bendeniz de tahmin edebileceğiniz gibi Azrail’im. Lafı fazla uzatmanın âlemi yok:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;- Sıranın size nasıl geleceğini bilemezsiniz; iyisi mi siz hayatınızı dolu dolu ve layığıyla yaşayın.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;- &lt;/span&gt;&lt;i&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;Selâmetle&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;…&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_33gnCzwFU6E/TELDuWayXNI/AAAAAAAAADc/ExsF9nGNPmU/s1600/s%C4%B1rat+k%C3%B6pr%C3%BCs%C3%BC.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em; text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;img border="0" height="400" src="http://4.bp.blogspot.com/_33gnCzwFU6E/TELDuWayXNI/AAAAAAAAADc/ExsF9nGNPmU/s400/s%C4%B1rat+k%C3%B6pr%C3%BCs%C3%BC.jpg" width="400" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7099194914524719907-3045957739912442790?l=deli-karga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/R2NsJCWF8C3QBHk96A3g9sE-cLo/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/R2NsJCWF8C3QBHk96A3g9sE-cLo/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/R2NsJCWF8C3QBHk96A3g9sE-cLo/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/R2NsJCWF8C3QBHk96A3g9sE-cLo/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/DeliKarga/~4/MFKPxisrscc" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://deli-karga.blogspot.com/feeds/3045957739912442790/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://deli-karga.blogspot.com/2010/07/uc-nokta.html#comment-form" title="0 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7099194914524719907/posts/default/3045957739912442790?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7099194914524719907/posts/default/3045957739912442790?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/DeliKarga/~3/MFKPxisrscc/uc-nokta.html" title="Üç Nokta" /><author><name>mustafa kılcı</name><uri>https://profiles.google.com/116993435568814036971</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="32" src="//lh4.googleusercontent.com/-VmmxSImZu_Q/AAAAAAAAAAI/AAAAAAAAAJ0/IRFbTE3irOQ/s512-c/photo.jpg" /></author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://4.bp.blogspot.com/_33gnCzwFU6E/TELDuWayXNI/AAAAAAAAADc/ExsF9nGNPmU/s72-c/s%C4%B1rat+k%C3%B6pr%C3%BCs%C3%BC.jpg" height="72" width="72" /><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://deli-karga.blogspot.com/2010/07/uc-nokta.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;DkQER3w7fyp7ImA9WxFUGUQ.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-7099194914524719907.post-1428925139811779575</id><published>2010-07-01T17:11:00.000+03:00</published><updated>2010-07-01T17:25:06.207+03:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2010-07-01T17:25:06.207+03:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Öykü" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Deneme" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Korku" /><title>Limping Man</title><content type="html">&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;“Hayatınızdaki en önemli şey nedir?” diye sormuştu kırmızılar içindeki psikiyatr. Sustum; dilimdeki sözcükler, sesim boğazımda donup kalmıştı sanki. İlkokuldaki ilk gösterinizi düşünün: hani günlerce hazırlanıp da sular seller gibi ezberlediğinizi sandığınız şiir vardır büyük gün geldiğinde tüm okulun toplandığı bahçede o kalabalığa tepeden bakan kürsüye çıkar ve donar kalırsınız; mikrofon önünde dururken sesiniz çıkmaz karşınızda sizden şiiri okumanızı bekleyen arkadaşlarınız, aileniz ve çocuk aklınızla sevdiğinizi sandığınız kız/erkek vardır. Hepsi beklenti içerisindeki gözlerle size bakmaktadır. Sonra bir şey olur, içinde olduğunuz durumun getirdiği adrenalin patlamasıdır belki olan ve bülbül gibi şakırsınız. O hesap işte. O günü tekrar yaşıyordum. Donup kalmıştım ve istesem bile konuşamıyordum. Sonra okyanus tabanından yüzeye doğru çıkan bir hava kabarcığının su üzerine ulaşması gibi gırtlağımın derinlerinden gelen sesle “Eee, şey aslında bilmiyorum,” demiştim. Daha doğrusu demeye çalışmıştım demek doğru olurdu, çünkü sesim brutal vokal yapan biri gibi çıkmış ve sonucu da doktor için elbette anlaşılmaz olmuştu. En azından ben öyle düşünüyordum ki psikiyatrın kurduğu&lt;br /&gt;
cümle ile düşüncelerimden sıyrıldım.&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;“Bunda bilinemeyecek bir şey yok, bak burada biz bizeyiz; nedir senin için hayatta önemli olan? Bana anlatabilirsin.”&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Kırmızılı psikiyatr bana bu cümleyi kurarken ben muayenehaneyi ve doktoru inceliyordum. Bir kere müzik zevki bizim tanımladığımız gibi değildi; genellikle Beethoven, Bach v.s. dinleyen diğer psikiyatrlardan farklı idi. Odada inceden bir ses çınlamaktaydı. İlk etapta bu seslerin bir konser kaydından geldiği aşikârdı. İlginç olan, daha doğrusu beni oturduğum koltuğa mıhlayan şey ise çalan şarkının Iced Earth’a ait olması idi. Biraz kulak kabartınca da parçanın “Angels Holocaust” olduğunu anlamıştım. “İşe bak,” dedim kendi kendime. “Herkes klasik müzik dinleyen psikiyatrlara tedavi olurken bense heavy metal dinleyen bir doktor seçmişim kendime.” Sonra odaya baktım, bilindik olan donanımdan biraz farklı idi. Aslında standart muayenehanelerden iki farkı vardı ve bunlardan biri genellikle tek renk olarak seçilen duvar boyalarında göze çarpmakta idi. Duvarların alt yarısı lilâ rengine, üst yarısı ise krem renginde boyanmıştı. Diğer fark da genellikle ilaç reklâmlarının olduğu tabloların olmaması aksine sadece iki tablonun olmasıydı. Atatürk’ün pek fazla görmediğim bir fotoğrafının bulunduğu bir çerçevenin haricinde minyatüre benzeyen bir çizimin olduğu tablo dikkatimi çekmişti. Siyah beyaz olan bu çizimde üçü başsız toplam dört beden vardı. Başsız bedenlerin biri diğerlerinden farklı giyinmişti ve sanırım diğer iki başsız bedenin üstü idi. Başları olmayan bedenler elleri arkasından bağlanmış olan ve henüz başı bulunan diğer bedenin başını törpülüyorlardı. “Evet, cevabınızı bekliyorum,” diyen sesle kendime gelmiştim. Psikiyatrı şöyle bir süzdüm: Tamamen kırmızı bir renk bütünlüğü hâkimdi kıyafetlerine. Kırmızı ekose desenli gömleğin üzerine baklava desenli kırmızı krem renkli bir süveter ve tamamlayıcı olarak da kendinden desenli kırmızı bir kravat. “Ne kadar sade ve gösterişten uzak bir kıyafet tercihi değil mi?”&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;“Sorunuzu duyamadım, dalmışım bu aralar çok sık oluyor kusura bakmayın,” diyerek soru atağını ustaca karşılamıştım ki karşı atak gelmekte gecikmedi.&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;“Şöyle sorayım genç adam: Anlatın bakalım sizi buraya atan rüzgârın ne olduğunu?”&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;“Rüzgâr mı? Şu şarkılara konu olan, o harika melodiye eşlik eden denizleri köpük köpük kabartan tanımlamasına sahip olan rüzgâr değil beni buraya atan. Beni buraya atan son zamanlarda kırmızı alarm verdiren; başlangıçta yaz geceleri kıyıdan koparak gelen meltem gibi tüm benliğimi rahatlatan fakat gittikçe sertleşerek tamamen fırtınaya daha doğrusu kasırgaya dönüşen o rüzgârı mı anlatmamı istiyorsunuz?”&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Derin bir sükûnetin kapladığı odadaki sessizliği fısıltı halinde çıkan sözcüklerim bozmuştu. “Burada; bu koltukta o kadar bitik ve bitkin bir durumda bulunuyorum ki doktor, emin olun kendime sorduğum sorularımın cevapları sizin sorularınıza vereceğim cevaplardan daha zor. Tüm bu olanlar, şu ana kadar yaşadıklarım ve gelecekte yaşayacaklarımın ne olacağını tahmine çalışmak bir&lt;br /&gt;
nevi geleceği görmeye çabalamak beni yoruyor, bitkinleştiriyor. Ama madem sordunuz ben de söyleyeyim, hem beni buraya atan kasırganın bendeki etkilerini az çok şu konuşmamdan çıkartmış olabilirsiniz. Esas bu değil buraya gelişimin nedeni, sıkı durun esas sebep geliyor,” demiş ve tanık olduğum kazayı en ince ayrıntısına kadar anlatmıştım. “İşte doktor bunlar beni buraya atan rüzgâr. Son bir haftadır rüyalarımda o kaza anına gidiyorum. Ayakkabılarıma belki milyonlarca kan damlası sıçrıyor ve o kandamlaları birleşerek ayaklarımdan yukarıya doğru çıkmaya başlıyorlar. Göğüs bölgeme geldiklerinde ikiye ayrılıp bir kısmı orada çörekleniyor. O kadar ağırlaşıyor ki göğüs kafesim zor nefes alıyorum. Kalan kısım ise şekil değiştirerek el biçimini alıyor ve boğazımı sıkmaya başlıyor. Boğulduğumu hissediyorum zaten az nefes almakta iken tamamen nefessiz kalıyorum. Son nefesimi verirken yanıma bir adam geliyor ve bütün bunların başlangıç olduğunu söylüyor, gri gözlerini gözlerime dikip çürük yumurta kokulu nefesini yüzüme üflerken o buz gibi elleri ile feri gitmiş gözlerimi kapatıyor. Ruhumu bedenimden çıkarken gördüğümde ise kan ter içerisinde uyanıyorum.”&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Anlattıklarımı dikkatle dinleyen doktor kaza nedeni ile ağır bir travma yaşadığımı belirterek vereceği ilaçları kullanmam gerektiğini bu seans gibi iki seansa daha katılacağımı söyleyerek sıradaki hastasını çağırmasını söylemek için sekreterini yanına çağırdığında kendimi bir boşlukta hissediyorum. Uzun zamandan beri kimseyle bu kadar uzun konuşmamıştım. Bir dahaki randevuyu almak için sekreteri beklerken vizite ücretinin ödemesini yapıp bir an önce eve gitmeyi planlıyorum. Sekreter ücreti kredi kartı ile yapabileceğimi ve gireceğim diğer seansların ücretinin ise %50 indirimli olacağını söylüyor. Bu haber bende iyi bir yemek üstüne yenen tatlı etkisi yaratıyor. Hafifçe gülümseyerek muayenehaneden çıkıyorum. &lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Asansöre binmek için koridorun sonuna doğru yürürken karşı yönden&lt;br /&gt;
gelen adam omzuma çarpıyor. Özür dileyeceğini umarak adama doğru döndüğümde o bakışlarla karşılaşıyorum: Buz soğukluğuna sahip küçük gri gözler ve çürük yumurta kokusuna sahip nefesli o adam tüm soğukluğuyla karşımda dikeliyor. Çarpık ve siyahlaşmaya başlamış dişlerini göstererek gülüyor yüzüme iyice yaklaşarak o iğrenç nefesini suratıma tıslar gibi çıkartarak “Sana bütün bunların başlangıç olduğunu söylemiştim sanırım,” diyor. Nefesi tüm benliğimi yakarken çığlıklar duyuyorum, dışarıya bakıyorum: Tamamen cam kaplı olan dış cepheyi temizleyen işçilerin bulunduğu iskelenin 12 kat yükseklikten aşağıya doğru hızlı bir şekilde düştüğünü görüyorum. İşçiler yere çarpıyor; iskele işçilerin ve yoldan geçenlerin üzerine düşüyor, aksak yaşlı adam “Bu daha başlangıç,” diye çığlıklar atarak kayboluyor ben yerimden kımıldayamıyorum…&lt;br /&gt;
&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7099194914524719907-1428925139811779575?l=deli-karga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/fJEzSoiu0MyfzzTi5i44ydmDWDM/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/fJEzSoiu0MyfzzTi5i44ydmDWDM/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/fJEzSoiu0MyfzzTi5i44ydmDWDM/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/fJEzSoiu0MyfzzTi5i44ydmDWDM/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/DeliKarga/~4/cwtOiatTXAM" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://deli-karga.blogspot.com/feeds/1428925139811779575/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://deli-karga.blogspot.com/2010/07/hayatnzdaki-en-onemli-sey-nedir-diye.html#comment-form" title="0 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7099194914524719907/posts/default/1428925139811779575?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7099194914524719907/posts/default/1428925139811779575?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/DeliKarga/~3/cwtOiatTXAM/hayatnzdaki-en-onemli-sey-nedir-diye.html" title="Limping Man" /><author><name>mustafa kılcı</name><uri>https://profiles.google.com/116993435568814036971</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="32" src="//lh4.googleusercontent.com/-VmmxSImZu_Q/AAAAAAAAAAI/AAAAAAAAAJ0/IRFbTE3irOQ/s512-c/photo.jpg" /></author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://deli-karga.blogspot.com/2010/07/hayatnzdaki-en-onemli-sey-nedir-diye.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;DkUAQ3k_fCp7ImA9WxFaFEk.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-7099194914524719907.post-7879437689044032859</id><published>2010-06-20T17:35:00.002+03:00</published><updated>2010-07-18T12:10:42.744+03:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2010-07-18T12:10:42.744+03:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Öykü" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Deneme" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Korku" /><title>Reaper and the Net</title><content type="html">&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;Öğleye doğru uyandığında yataktan kalkmayıp 5 dakika boyunca boş gözlerle tavanı izlemişti. Bir ölü gibi yatıyor bir yandan da “Ne gerek var ki yaşamaya” diyordu. Nasıl olsa yaşamı tek düze bir şekilde ilerliyordu, sokaktaki hayat hep aynı idi. Her şey tiyatroda sahnelenen bir oyundu onun için. Eli başucunda duran telefona gitti. Telefonunun tarayıcısından twitterı açtı, sayfasına girdi. Takipçisi olduğu hesapların yazdıklarını okudu. Sonra gözüne bir mesaj takıldı, biri aynı kendisi gibi düşünüyordu: “Ne gerek var ki yaşamaya, 27 yaşında ölüp gitsem ya”. “İşte” dedi “herkes bir gün ölmeyi düşünecek ve isteyecek”. Sonra da iç sıkıntısı ile mesajı retweet etti. Bir iki dakika daha yattıktan sonra telefonu bırakıp da kalkmaya çalışırken bulunduğu yuvadan uçmaya çalışan yavru kuşun uçamayıp da çaresizce yuvasından düşmesi gibi kafa üstü yatağından düştü. İlk şoku atlattıktan sonra düştüğü yerde oturdu. Sakarlığına katıla katıla gülerken aklına bir fikir geldi: Her zaman yaptığı gibi bütün gün İzmir sokaklarını arşınlayıp gördüğü her şeyi twitterdan yayınlayacaktı. Nasıl olsa işi ve gitmesi gereken bir okulu yoktu. Hayatın içinden canlı yayında olacaktı. Sonrasında da uzun zaman önce açmasına rağmen kayda değer bir giriş yapmadığı blogunda twitterda yayınladığı mesajları kısa hikâyelere çevirecekti. Blogunun adını da değiştirecekti: “Hayatın İçinden Canlı Yayın”. Kahvaltıdan bozma öğle yemeğini yedikten sonra yola çıkarken “düşelim bakalım şu hayat denilen feleğin bizler için ördüğü yola” dedi. Bakalım feleğimiz neler yapıp neler ediyor, savulun Teoman geliyor...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;Mp3 playerdan gelen her nota ve attığım her adım ruhumu ilkbahar yağmurunda yıkanan sokaklara çeviriyor ve arındırıyordu.  Yavaş yavaş yürüyerek İnönü Caddesine yöneldim amacım Güzelyalı’ya doğru inmekti. Kırmızı ışıkta beklerken ilk mesajımı gönderdim:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;“Açın İzmir’in önünü metro bitecek… Sorum var size: Expo’yu alsa idik acaba onun yatırımlarını da metro gibi engeller miydiniz?”&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;Yayalara yeşilin yanmasıyla beraber tam adımımı atmaya hazırlanıyordum ki hayvan kökenini unutmayan bir sürücü yolun karşısına geçen yayaların arasına daldı. Yayalar aralarına dalan araçtan kendilerini kurtardılar ama bu kurtarma maalesef ki yolun karşısına geçmeye çalışan bisikletli kurye için söz konusu değil. Kuryeye çarptı ve kaçtı. Görebildiğim kadarı ile kurye bu kazayı bir kol kırığı ile atlattı. Umarım iç kanaması yoktur. Bu şekilde ikinci mesajımın kaynağı da çıkmış oldu:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;“Kırmızı Corsa, plakası 35 WHF 903 ve yer İnönü Caddesi. Suçu ise kırmızı ışıkta durmamak. Bir bisikletliye çarptı ve kaçtı.”&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', sans-serif;"&gt;Olayın şokunu atlattıktan sonra yokuş aşağıya doğru yoluma devam ettim. Ara sokaklardan geçerek rotamı Uşakızâde Latife Hanım Köşkünün oraya çevirdim. Amacım köşkün karşısında bulunan küçük caminin içerisinde bulunduğu parkta oturmak; az önce gördüğüm çarpışma sahnesinin etkisini hem de yorgunluğumu atmak idi. Bu camiyi bulunduğu mevki itibarıyla çok seviyorum çünkü cennet benzeri bir parkın ortasında yeşillikler içerisinde. Bir benzeri de Bornova’da bulunmakta. Neyse burada bulunmanın etkisi mi (bir ibadethanenin gölgesinde bulunmak) bilmiyorum ama buraya geldiğim her zaman hem yorgunluğum yok oluyor hem de üzerimde bulunan negatif enerji bedenimden akıp gidiyor. Bir süre oturduktan sonra dosdoğru sahil yoluna çıkıyorum. Yine trafik ışıkları ve yine bekliyorum. Ne oluyorsa o arada oluyor. Bize yanan yeşil ışık nedeni ile duran bir araca konak yönünden gelen ve çivit mavisi renkte bir BMW K 1200 S kullanan bir sürücü hızını alamayarak kafadan bindiriyor. Her şey bir anda olup bitiyor. Motosikletin kopup gelmesi, acı bir fren sıkması, frenlerinin tutmaması neticesinde motorun sağa sola yalpalaması, tekerleklerin yolla temasını kaybedip uçarak karşı şeride geçmesi ve araca kafadan bindirmesi. Sürücü çarpmanın şiddeti ile aracın ön camının tavanı ile birleştiği bölüme çarparak otomobilin üzerinden uçuyor ve arkasına boyun üstü düşüyor. Kaskı ve vücudu paramparça oluyor. Kırılan kemikleri hem kollarından hem de bacaklarından dışarı fırlıyor. Ortalık kan gölüne dönüyor. Araçta da durum farklı değil. Çarpmanın etkisi ile motordan fırlayan parçalar otomobili kullanan sürücünün göğsüne saplanmış durumda. Arabanın içinde de dışında olduğu gibi bir kan gölü var. Sürücü ağır yaralı, motosikleti kullanan ise ölü. Donup kalıyorum kıpırdayamıyorum. Ne olur diyorum ne olur bu bir rüya olsun. O an bir el omzuma dokunuyor. Parmakları mengene kadar kuvvetli ve bu sıcakta buz kadar soğuk. Arkamı dönüyorum hayatımda duyduğum en soğuk, en ifadesiz ses benzerine daha önce rastlamadığım kadar kötü nefesini dişlerinin arasından serbest bırakarak direkt suratıma üfleyip “Tüm bu gördüklerin, bu olayların hepsi daha başlangıç” diyor…  &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7099194914524719907-7879437689044032859?l=deli-karga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/VFSfu-3zJ2sLo7ndtzQro90-0eU/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/VFSfu-3zJ2sLo7ndtzQro90-0eU/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/VFSfu-3zJ2sLo7ndtzQro90-0eU/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/VFSfu-3zJ2sLo7ndtzQro90-0eU/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/DeliKarga/~4/pNfrVbuZL5I" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://deli-karga.blogspot.com/feeds/7879437689044032859/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://deli-karga.blogspot.com/2010/06/reaper-and-net.html#comment-form" title="1 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7099194914524719907/posts/default/7879437689044032859?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7099194914524719907/posts/default/7879437689044032859?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/DeliKarga/~3/pNfrVbuZL5I/reaper-and-net.html" title="Reaper and the Net" /><author><name>mustafa kılcı</name><uri>https://profiles.google.com/116993435568814036971</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="32" src="//lh4.googleusercontent.com/-VmmxSImZu_Q/AAAAAAAAAAI/AAAAAAAAAJ0/IRFbTE3irOQ/s512-c/photo.jpg" /></author><thr:total>1</thr:total><feedburner:origLink>http://deli-karga.blogspot.com/2010/06/reaper-and-net.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;CkQMSHg_eip7ImA9WxFVGEU.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-7099194914524719907.post-7347224087520301861</id><published>2010-06-18T19:59:00.000+03:00</published><updated>2010-06-18T19:59:49.642+03:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2010-06-18T19:59:49.642+03:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Öykü" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Deneme" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Korku" /><title>Hisseli Katiller Kumpanyası final</title><content type="html">&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Sadece vakitsiz kayıpların önüne geçmeyi bilen biri iken nasıl bu hale gelebildim ki? Sevdikleri ellerinden kayıp gitmesin diye iyileştirdiğim onca insan benim bu halde olduğumu; burada, cehennemde dünyanın ve insanlığın yaratılışından önce var olan bir melek eskisi ile oturmuş bir şekilde tanrının sonunu planladığımı öğrenselerdi ne olurdu?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Şeytan bana ne yapacağımızı daha doğrusu planlarını anlatırken düşüncelere dalmıştım. Bir yandan hem geçmişi düşünüyor hem de beynimin arka odasında çınlayan şarkının sözlerini içinde olduğum duruma adapte ediyordum. Sonuç ise halimin yansıması idi sanki: Sonsuzun benimle bir savaşı var; sonsuz merhamet etmeyecek bana biliyorum, sürmeyecek seninle zamanım sonsuza kadar…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Sonsuz… Ne garip değil mi? Önce ölümlü olarak doğuyorsun, insanlara verilmeyen bir yetenek bahşediliyor ve şifacı oluyorsun. Peki sonra? Sonrasında ise insanları iyileştiriyorsun ve gün geliyor seçilmiş insanlıktan tanrının taşeronluğuna terfi ediyorsun. Ödülü ise sonsuzluk oluyor. Aslında alışkınsın taşeronluğa: Şeytanın da taşeronusun aynı zamanda. Ve her iki tarafta bu durumu biliyor. Sıkışıyorsun insanlığında, bedenin eskiye özlem duyarken elinden bir şey gelmiyor… Tüm yaptığım ise kendimden kendime 2. tekil cümleleri kullanarak bahsetmek. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Birden bir el beni bulunduğum yerden çekiyor ya da ben öyle zannediyorum. Gözlerim kararıyor; sonrasını, o karanlık anda neler olduğunu bilmiyorum. Bildiğim tek şey son sürat hastane odasında yaşam destek ünitesi denen o soğuk makinelere bağlı olan bedenime çekildiğim. Gözlerimi açıyorum tanıdık bir yüzle karşılaşıyorum, beni otopsi masasından kaldıran, bana ikinci yaşamımı; olmasını, yaşamayı istemediğim o kahrolasıca hayatı bana veren o doktoru görüyorum ve… (Sonrası buz kadar soğuk bir karanlık.)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Mecîd'den aldığım emirle Müntakim’i cehennemden çekip çıkarmıştım. Bir anlık bile orada olmak, ademoğlunun halini görmek… İnsanlar tüm uyarılara rağmen neden hâlâ ihanete devam edebiliyorlardı ki? Ve sen Timur Bey yol göstericilere bile bahşedilmeyen bir özelliğe sahipken neden hâlâ hıyanete devam edersin ki? Her ne kadar durumun yaradılışından kaynaklansa da; her neyse, şimdi iş zamanı…(Sessizlik)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Mikail’in cehenneme inip Timur’un ruhu ile dünyaya dönmesi göz kırpmasından daha kısa bir anda gerçekleşmişti. Ruh, Mikail’in ellerinde iken yeni doğan bir kedi gibiydi. Annesini arayan gözleri kapalı bir yavruydu adeta; pusmuş, ürkek ve titrek... Yoğun bakımdakilerin kaldığı bölümden gelen tiz çınlama ile bütün hastane ayağa kalkmıştı. 3 nolu odadaki hastanın kalbi durmuş ve kapı nedeni anlaşılmayan bir şekilde kilitlenmişti. Bu garip duruma eşlik eder bir şekilde ise içeriden gelen garip sesler vardı ve kapının altından turkuaz renkli bir ışık sızmaktaydı. Ve ışık nerede ise tüm hastaneye yayılmaya başlamıştı. (Çaresizlik)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Gözlerimi açtığımda bir bıçak bedenime giriyordu. Garip bir şekilde ne acı duyuyordum Ne de ortada bir damlada olsa bile kan vardı. Bıçağı tutan ise her zaman omzumuzda duran Ölüm Meleğinden başkası değildi. O’na engel olmak için ellerimi hareket ettirmeye çabalıyordum. Fakat çabam yetersizdi. Tüm bedenimi saran bir ışık vardı. Ve o ışık bana çok tanıdık geliyordu. Son bir hamle yaptığımda ışık kulağıma bir ses fısıldamış ben de karşı gelmekten vazgeçmiştim…(Teslimiyet)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Tamam, buraya kadar yeter! diye gürledi bir ses. Seste bir şey vardı: İlk duyulduğu anda korku salıyor sonrasında ise ana kucağı kadar sıcak, içten ve korumacı bir hâl alıyordu. Ruh, üfleneceği bedene gitmeden önce dünyadaki hayatı izlettirilmişti. Hayatının her saniyesini izlemiş ve nerede nasıl davranacağını görmüş ve yaradanın önünde secde etmişti. Mikail; ruh, yerleştirileceği bedene üflenmeden önce yanına gitmiş ve O’na en son hastane odasında söylediğini yinelemişti: Allah, hüküm verenlerin en üstünü değil midir? (Son)&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7099194914524719907-7347224087520301861?l=deli-karga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/_UV3O4zzk1tLUFDFw3rs7w_T6Uo/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/_UV3O4zzk1tLUFDFw3rs7w_T6Uo/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/_UV3O4zzk1tLUFDFw3rs7w_T6Uo/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/_UV3O4zzk1tLUFDFw3rs7w_T6Uo/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/DeliKarga/~4/b-ZQ9-_fKcg" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://deli-karga.blogspot.com/feeds/7347224087520301861/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://deli-karga.blogspot.com/2010/06/hisseli-katiller-kumpanyas-final_337.html#comment-form" title="1 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7099194914524719907/posts/default/7347224087520301861?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7099194914524719907/posts/default/7347224087520301861?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/DeliKarga/~3/b-ZQ9-_fKcg/hisseli-katiller-kumpanyas-final_337.html" title="Hisseli Katiller Kumpanyası final" /><author><name>mustafa kılcı</name><uri>https://profiles.google.com/116993435568814036971</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="32" src="//lh4.googleusercontent.com/-VmmxSImZu_Q/AAAAAAAAAAI/AAAAAAAAAJ0/IRFbTE3irOQ/s512-c/photo.jpg" /></author><thr:total>1</thr:total><feedburner:origLink>http://deli-karga.blogspot.com/2010/06/hisseli-katiller-kumpanyas-final_337.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;D0MHRnk6fCp7ImA9WxFUGU0.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-7099194914524719907.post-6276463293512455567</id><published>2010-06-18T19:13:00.001+03:00</published><updated>2010-06-30T16:43:57.714+03:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2010-06-30T16:43:57.714+03:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Öykü" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Deneme" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Korku" /><title>Hisseli Katiller Kumpanyası V4.0 beta</title><content type="html">- Hocam nerelerde kaldın? Seni beklemekten gına geldi. 5 gün oldu buradayım ama görevimi bildirmeye ne gelen var ne de giden. Sorun ne yoksa işsiz mi kalacağım?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
- Merak etme yavrucuğum, işsiz kalman olası değil. Sadece biraz misafirimiz olacaksın burada. Çünkü öğrendiğim kadarıyla “patron” sana görevi bizzat kendisi verecekmiş. Anladığım kadarı ile senin canın sıkılmış. Bak sana bir önerim olacak; can sıkıntısına karşı da birebir gelecektir eminim: Buralarda gezen birkaç “cehennem tohumu” var. Onları haklayabilirsin. Gerçi, patron bu söylediğimi ben yapmış olsam kabak gibi oyardı beni ama sana bir şey demez. Nedense (!) sana karşı bir zaafı var.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
- Nasıl yani? “Cehennem tohumu” Todd Mcfarlane tarafından yaratılan çizgi roman karakteri değil mi?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
- Yoo, yanılıyorsun kuzum. “Cehennem tohumu” gerçekten var. Bir düşüncemi paylaşayım seninle: Aslında bana göre sen de “onlar”dansın; fakat daha kuvvetlisisin diyebilirim senin için.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
- Çok şaşırdım gerçekten. Bir dakika dur, dur: Benden başkaları da mı var? Ölümlü olmasına rağmen buraya ziyarete gelerek patron için çalışan? Ben yalnızım sanıyordum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
- Şaşırma, unutma dünyada kimse yalnız değildir. Senin gibi özelliklere sahip olanlar yok ama sana yakın olanlar elbette var. Bu söyleyeceklerim aramızda kalsın: Pek emin değilim ama patron da senin gibiymiş. Benden önceki haberciden öğrenmiştim. Ve anlattıkları da havada kalacak iddialar değildi. Demem odur ki patron da senin geçtiğin yollardan geçmiş. (Kısa bir sessizlik) Evet ya, şimdi çözdüm o’nun sana karşı zaafını.&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Habercinin kurduğu cümle son cümle olmuştu. Timur’un şaşkın bakışları arasında dizlerinin üzerine düşmüş ve enlemesine birer çizgi olan gözlerinden kanlar boşanmıştı. Son nefesini verip de bir küle dönüşmeye başladığında ise Efendi bana ceza kesti demiş berzahın kan ve irin dolu o en karanlık köşesinin topraklarına karışmıştı. Sonrasında ise “patron” belirmiş ve “boşboğazlık yapanları sevmem, haksız mıyım kardeşim” diye sorarak Timur’a sarılmıştı.&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Habercinin ölümü bende bir şaşkınlık yaratmış; üstelik tanık olduğum manzara ise tiksinti duymama neden olmuştu. Kendimi toparlayabilmek adına gözlerimi kapatmıştım. Sonrasında ise karşımda şeytanı görünce elim ayağım birbirine dolandı sanki. Şaşkınlığımı üzerimden atamadan kırk yıllık dostummuş gibi gelip bana sarıldı. Ne oluyoruz dedim kendi kendime. Ama yine de ortamda bir şey vardı. Patron o kadar tanıdıktı ki; her hareketiyle ne yaptığını bilen, işine hakim birini yansıtıyor bütün bunları yaparken de hatunların deyimiyle buram buram karizma kokuyordu… Demek şeytan böyle biri idi; hiç şaşırmamak lazım bence “şeytana uydum” diyenlere.&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Timur ile Şeytan bir süre konuşmuşlar ve “patron” O’na görevinin ne olduğunu; ne yapması, nasıl davranması gerektiğini anlatmıştı. O’nunla ilgili olarak geleceğe yönelik kurduğu planlarından bahsetmişti. Timur’un en çok üzerinde durmasına neden olan ve kafasını karıştıran ve şeytanın yakın gelecekte gerçekleştirmeyi düşündüğü plan ise O’nun durumunu ve yaptıklarının nedenini ortaya koyuyordu: Birlikte öncelikli olarak “berzah”ı daha doğrusu patronun hoşuna giden bir ölümlü tarifi olan “Araf”ı ele geçirecekler kıyamet gününde de sıra “Cennet”e gelecekti. “Cehennem” ise zaten ellerinde idi. Anlatılanlardan yola çıkıldığında kıyamet zamanı bir darbe olacaktı. Hem de çok sıkı ve kanlı bir darbe. Tanrı’nın kıyameti kopacaktı patronun deyimiyle…&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;, &amp;quot;Helvetica&amp;quot;, sans-serif;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7099194914524719907-6276463293512455567?l=deli-karga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/NdPrGDJd9YYpNI4HULjbABo9xUo/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/NdPrGDJd9YYpNI4HULjbABo9xUo/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/NdPrGDJd9YYpNI4HULjbABo9xUo/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/NdPrGDJd9YYpNI4HULjbABo9xUo/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/DeliKarga/~4/l98OZ6m900U" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://deli-karga.blogspot.com/feeds/6276463293512455567/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://deli-karga.blogspot.com/2010/06/hisseli-katiller-kumpanyas-final.html#comment-form" title="0 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7099194914524719907/posts/default/6276463293512455567?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7099194914524719907/posts/default/6276463293512455567?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/DeliKarga/~3/l98OZ6m900U/hisseli-katiller-kumpanyas-final.html" title="Hisseli Katiller Kumpanyası V4.0 beta" /><author><name>mustafa kılcı</name><uri>https://profiles.google.com/116993435568814036971</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="32" src="//lh4.googleusercontent.com/-VmmxSImZu_Q/AAAAAAAAAAI/AAAAAAAAAJ0/IRFbTE3irOQ/s512-c/photo.jpg" /></author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://deli-karga.blogspot.com/2010/06/hisseli-katiller-kumpanyas-final.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;D0QGR309cSp7ImA9WxFUGU0.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-7099194914524719907.post-2771373227463203210</id><published>2010-06-18T19:12:00.000+03:00</published><updated>2010-06-30T16:42:06.369+03:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2010-06-30T16:42:06.369+03:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Öykü" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Deneme" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Korku" /><title>Hisseli Katiller Kumpanyası V3.0 beta</title><content type="html">&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Uzaktan, çok uzaktan gelen melodi bana hiç yabancı değil. Ne diyordu bakalım bu parçada. Hah evet:&lt;br /&gt;
Ölüm geldi dört yanım bağladı;&lt;br /&gt;
Kılma cenazemi lâzım değilsen…&lt;br /&gt;
Şimdi kendimi gözlerden uzak tutabileceğim bir yer lazım bana. Burası iyi gibi sanki. Kendimi attım mı şu çimenlere Karanlığa gitmek için hazır olacağım. Ne güzel geldi şu hafif ıslak çimler yorgun bedenime…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Bulduğu sık ağaçların altındaki çimlerin üzerine zar zor kendini atan Timur bir yandan da az önce yaptığı işi düşünüyordu. Yaptıkları zaten zor durumda olan durumunu daha da içinden çıkılmaz bir hale getirmişti. Ama yine de mutlu idi. Çünkü bir anne adayını kurtarmış ve ne olduğunu bile anlamaya fırsat bulamayan eşine geri vermişti. “Fakat” dedi “her ne olursa olsun olanları bir daha asla hatırlayamayacaklar”.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Kapanan gözlerinin habercisi olduğu yaşamının askıya alınma işleminden önce aklından geçen son düşünceler bunlar olmuştu. Sonra gözleri karardı ve her zamanki gibi o dipsiz kuyuya atılan kurşun bir külçeymişçesine düşmeye başladı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Düştü, düştü, düştü…&lt;br /&gt;
Zemin…&lt;br /&gt;
Soğuk ve balçık kaplı&lt;br /&gt;
Açılan ve karanlığa alışan gözlerin gördükleri…&lt;br /&gt;
Çevre…&lt;br /&gt;
Sessiz ve karanlık &lt;br /&gt;
Algılama…&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;O… &lt;br /&gt;
“Sesini duyuyorum ama kendini göremiyorum kahretsin; ama sanki O her şeyi biliyor ve kızgın gözleri ile bedenimi delip geçiyor”…&lt;br /&gt;
Sessizlik, haddinden fazla gürültülü olan ah o sessizlik…&lt;br /&gt;
Açılan ağızdan dökülen sözler:&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Ooo, hoş geldiniz beyimiz nerelerde kaldınız? Gözlerimiz yollarda kaldı. Ne o neden asık suratın sana başka ne dememizi isterdin, nasıl hitap edelim sana haşmetmaab?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Acı dolu bir iç çekme ve gülümseme ile bakan Timur ayağa kalkmaya çalıştı. Fakat boşa kürek çekiyordu. Çünkü kara balçığın içinden çıkan kollar O’nu bir kozaymışçasına sarmıştı. Ne kadar çabalarsa çabalasın en ufak bir şekilde hareket edemiyordu ve ayrıca canı çok yanıyordu. En ufak bir kılını hareketine bile bedenini saran kollar ters tepki veriyorlardı. Göremediği sesin sahibini gördükten sonra O’ndaki değişikliği fark eden Timur adeta donup kalmıştı. Karşısındaki, her zaman görüştüğü parlak siyah tüylere sahip panter değil arka ayakları üzerinde duran kırmızı gözlere ve çatallı bir dile sahip ağzından akan salyaları asit etkisi yaratan simsiyah bir keçi idi. “İyi hiç yoktan rengi tutuyor”.&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Aydınlıkta Patron’a karşı nasıl bir anlaşma yaptığını biliyoruz yakışıklı. Bak sana şunu söyleyeyim: Sen o anlaşmada ne yapmayı kabul ettiysen bil ki buraya yaptığın o ilk yolculuktaki eyleminin sonucu olarak imzaladığın anlaşmanın aynısını burada da yapmayı kabul ettin aslanım. Tek fark var orada kötüleri burada da iyileri haklıyorsun. Ve ayrıca bana kalırsa seni şuracıkta o balçık sandığın arkadaşıma yem ederim ama emir büyük yerden her ne yaparsan yap senin kılına zarar gelmeyecek. Sanırım Patron O’na madik atmana rağmen sana hayran. Kıymetini bil, el üstünde tutuluyorsun.&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Duyduklarına inanamıyordu Timur. Neler oluyordu? Yani şimdi kendisine yol gösteren ve birilerini öldürmesini isteyen o şey Patron’un yani Şeytan’ın bir uşağımıydı? Yani şimdi Aydınlıkta öldürdükleri Tanrı için, Karanlıktakiler Şeytan için miydi? Peki, neden burada yaptığı onca şeye karşılık Aydınlıkta ceza almıyordu? Kafasındaki soruları bir çırpıda silip attı. Acele etmesi lazımdı. Daha X5’in sahibi ile görülecek bir hesabı vardı. Eğer yaptıklarına ilişkin Aydınlıkta bir şey söylenmiyorsa da elbette birilerinin bildiği bir şeyler vardı.&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Şimdi beni serbest bırak ve bana yeni görevimin ne olduğunu söyle.&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Tabii ki de haşmetmaab, siz nasıl isterseniz öyle olsun…&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Yerde hareketsiz yatan Timur’un kulağından giren şey yeni görevi hakkındaki görüntüleri adeta beynine kazımıştı. Kolay bir işe benziyordu; en fazla 23 yaşındaki bir kızı yok etmesi yeterli idi.“Kaderde varsa düzülmek neye yarar ki üzülmek” diye söylenerek ayağa kalktı. Ayağa kalkmasıyla üstüne bulaşan balçık üzerinden akıp gitmişti. “Keçi doğru diyormuş, bu şey yaşayan bir organizma” diye düşündü. Bir plan yapması gerekiyordu ki kendini birden yeni görevinin bulunduğu yerde bulmuştu. Şimdi tam karşısında idi görevi. “Anlaşılan Patron burada hiçbir işi şansa bırakmıyor” diye düşündü ve dudağının bir kenarını kıvırarak gülümsedi. Elini sırtına attığında da eli sırtına çapraz asılmış palanın sapına gitti. Her iki eline de sırtındaki palaları alarak karşısında şaşkın ve korkudan donmuş bir halde duran kızın boynuna indirdi. Kızın başı gövdesinden ayrılmış bedeni ayakta iken yere bir top gibi düşmüş ve ayaklarının dibine kadar gelmişti. Tam kafayı yerden almaya hazırlanıyordu ki ikinci bir kafanın daha bir bedenden ayrılmış halde ayaklarının dibinde durduğunu gördü. Bu ikinci kafa yardımcısına aitti. Galiba palaları havada hedefine doğru savururken biçtiği o parlak ışıktan yardımcı çıkmıştı. Fakat olan olmuş, biten bitmişti. Garip bir duygu kapladı içini. Ne yapması gerekiyordu? Sonra her şey zihninde berraklaştı. Açık açık kabul etmemişti bir yardımcısı olmasını ve bu durum her ne kadar kabullenmiş gibi görünse de canını sıkıyordu. “Bir taşla iki kuş vurmak diye buna denir işte. Bir cesede bir ceset bedava kampanyasından bonus kazandım ve sözde yardımcımdan kurtuldum. Artık hem burada hem de Aydınlıkta bir ayak bağım olmayacak” diye düşündü. İçinden “Bekle beni Aydınlık geliyorum” diye de üstüne ekledi.&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Yattığı yerden ağır hareketlerle doğrulan Timur nerede olduğunu anımsamaya çalıştı. Karanlığa gitmiş, orası hakkındaki gerçekleri öğrenmiş, görevini yerine getirmişti. Bir de şu ayak bağından kurtulmuştu orada. Bu güzel olacaktı. Çünkü işini yaparken kimsenin kendisine karışmasını istemiyordu. Ayağa kalkıp yürümeye hazırlanırken bir el omzundan tutarak kendisine çevirirken bir yandan da soru soruyordu: Yaptığını sana yakıştıramadım Timur; insan hiç canını Karanlıkta bırakıp gider mi?&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Sersemlemiştim. Yaşadıklarımdan daha doğrusu öğrendiklerimden sonra “nasıl“ diyordum. Bütün bunlar nasıl olabiliyor? Hem öteki tarafta hem de burada insanları öldürmek, üstüne üstlük yaptıklarımdan sonra herhangi bir ceza almamak… Hadi öteki taraf neyse de, ya buradakiler? Ve en garibi de tüm bu cinayetlerin bir amaca hizmet etmesi. Bütün bunların yanı sıra yakalanmıyorum da. Bütün bu sorulara eşlik eden şu vicdan meselesi vardı bir de. Kurtulamıyordum bir türlü ondan. Ayrıca her ne kadar kendisi bilmese bile şu X5’in sahibinin benimle geciken bir randevusu bulunmaktaydı. Sorular, sorunlar ve bilinmezler… Yanımda dırdırını kesmeyen ve en kötüsü de dış görünüş olarak git gide bana benzeyen ayak bağım olduğu halde eve dönüş yoluna koyuluyorum. Adımlarımı ağır ağır atarken birden solumdaki sokakta O’nu görüyorum: Kanatlarından kan damlayan bir iblis o. Damlayan kanlar havada iken pıhtılaşıyor ve yere cıva gibi düşüyor. Yere düşmekle de kalmıyor; öbek öbek birikip hareketlenerek iblisin ayağından yukarı tırmanıyorlar. Tırmanışları iblisin ellerinde simsiyah bir irin haline gelmiş olarak son buluyor. Sonra iblis yavaş yavaş bana doğru dönüyor. Bulunduğum yer sanki güneş burada şube açmış gibi sıcak ve aydınlık bir hâl alıyor. Lâkin iblisin olduğu yerde ise inadına karanlık ve soğuk bir hava hakim. Birden iblis şekil değiştirmeye başlıyor. Ellerinden ezip geçtiği kadının kanı damlayan ve kaportasında çökükler bulunan bir X5’in sahibi olan bir insan görünümlü hayvan oluyor. Bu; O, aradığım adam! Arabasının plakası da tutuyor. Adamı tanıdığım anda ok gibi sokağın içine doğru fırlıyorum. Yerimden fırlamamla adamın göğsüne okkalı bir yumruk atmam arasında saniyeler geçiyor. Sendeleyen adamla beraber yere yuvarlanıyoruz. Adamı yere yatırıp yumruklamaya başlıyorum. Kırılan burnundan oluk oluk kan akıyor. Ayrıca kırılan dişleri de cabası. Dişleri tükürmesine izin vermeden zorla yutturuyorum. Gözlerinden kanlı yaşlar akıyor. İmdat çığlıkları hırıltıya dönüyor. Ellerim kanlar içerisinde ayağa kalkıyorum ve karnına ya da yüzüne geldiğine aldırış etmeden tekmelemeye başlıyorum. Kırılan kaburga kemikleri ve elmacık kemiklerinin seslerini duyuyorum. Kan gölü içerisinde kalıncaya kadar kafasını ayaklarımın altında eziyorum… Gözlerim kararıyor, nefes alamıyorum…&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Uzaktan Timur’u izledim bir süre. Düşüncelerinin cevabını bulabilmesi için de ufak bir yardımda bulundum. Ağır ağır attığı adımlarının aradığı adamın oturduğu evin bulunduğu yere götürmesini sağladım. Timur adamı görür görmez avına pike yapan alaca doğan gibi hızla üzerine atılmıştı. Birbiri ardına gelen yumruk ve tekmeler adamın işini bitirmişti. Timur o anda sanki bir insan değil de vahşi bir hayvan gibi idi. Benzetmek gerekirse elleri ile adamı parçalarken ben de etraflarında tur atıyordum. Timur işini bitirdiğinde yüzüne doğru üfledim… &lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Mikail’i en son o soğuk otopsi odasında buz gibi masadan beni kaldırıp bana ruh verdiği 2. doğum günümde görmüştüm. Şimdi ise evimdeydi ve başucumda duruyordu. Gözlerimin içine bakarak:&lt;br /&gt;
- O sitede yaptıklarının senin tarafından yapıldığını kimse bilmeyecek. Ölen adamın aşırı hız yapan bir araç tarafından ezilen biri olduğunu zannedecekler. Senin burada öldürdüğün şeytana hizmet eden kâfirlerin senin tarafından öldürüldüğünü kimse bilemeyecek. Onların ölümleri hep bir kaza, cinayet v.s. gibi ders verici olaylar olarak yansıyacak. Başka sorun var mı?&lt;br /&gt;
- Vicdanım ne olacak diye düşünüyorum;&lt;br /&gt;
- Sen bir insansın değil mi? Ve her insanın da bir Vicdanı vardır…&lt;br /&gt;
- İyi de bana ne gibi faydası var ki diye devam ediyorum düşünceme. Cevap hazır:&lt;br /&gt;
- O sana insanları iyileştirme gücünü kullanman konusunda yol göstericin olacak. Kılavuzun senin O.&lt;br /&gt;
- Aman ha karga gibi olmasın da. Kılavuzu karga olanın…&lt;br /&gt;
- Kargaları hiç küçümseme dostum. Hem de hiç… Senin yapamadıklarını yapabiliyorlar biliyorsun. Neyse ben sana anlatacaklarımı anlattım. Ayak bağın olarak gördüğünü hafife alma ve dediklerine dikkat et. O ne derse doğrudur. Dinle ve kararını ona göre ver. Ama şunu unutma: Kararlarından dolayı sorumluluğun çok büyük ve “hesap günü” geldiğinde verdiğin ve uyguladığın kararlardan değerlendirileceksin. Şeytana karşı savaşman değerlendirmende kanaat notu yerine geçmeyecek. O konu ayrı. Anladın mı beni?&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Karanlıkta yaptıklarım aklıma geliyor aniden. “Acaba” diye düşünüyorum, her zamanki gibi cevabım hazır:&lt;br /&gt;
- Biz her şeyi biliriz, görürüz ve ona göre değerlendiririz. Gözümüz her âdemoğlu gibi senin de üzerinde…&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Buz gibi bir ter bedenimi sarıyor. Demek biliyorlar; biliyorlar ama neden bir şey yapmıyorlar ki?&lt;br /&gt;
- Dostum, hesap gününü unuttun mu? Acelemiz yok her şey sırasıyla. Sen sadece kendine biçilen görevleri yerine getiriyorsun. Sınav gibi düşün, sen bildiklerini yazıyorsun kâğıdına biz de cevap anahtarı elimizde seni bekliyoruz… Benden sana ufak bir tüyo: Dününü nasıl yaşadıysan yarınını da öyle yaşa. Farklı olman gereken tek nokta ise sürekli olarak kendini geliştirmen gerektiği…&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Gelişme, geçmişimi nasıl yaşadıysam geleceğimi de aynı yaşamam gerekmesi. “Aklım karıştı ne demek istiyorsun” diye soruyorum ama O ortalarda yok. Beklediğim cevapsa aniden çalmaya başlayan radyodan geliyor:&lt;br /&gt;
“Show must go on”…&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Öyle ya gösteri devam etmeli değil mi Freddie amca? Hem hayat, hem de gösteri devam etmeli; gerçi hayat bir gösteriden ibaret ya bakma sen bana… Bakma sen bana dedim ama huy bu kurumasın bir şeyler demeden durmuyor ki: Hayata gösteri dedik ya tiyatro oyunuymuş gibi düşünelim bir: Şimdi, bu oyun kimilerince kapalı gişe sahnelenmekte kimilerince de sahnelenemeden hüsrana uğramakta ve arşivde tozlanmakta. Hadi durumu bir şarkı ile de ifade edelim; Cem Karaca söylesin kaybedenler için: Nem Alacak Felek Benim… Ve sıra sende ey felek; ey yaradan… Sen nelere kadirsin? Bana 1 değil 3 dert birden verdin ve iyi de etmedin:&lt;br /&gt;
Bir damla sudan hayat verdin…&lt;br /&gt;
Büyüttün, olgunlaştırdın, insanları iyileştirme gücü verdin…&lt;br /&gt;
Bu yaptıkların da yetmedi sana; dünyadaki hizmetimin kul sıfatından çıkıp daha da üst düzeyde olabilmesi için (elbetteki çıkarın için) Ölümsüzlüğü verdin… (İç çekerken yürek dolusu haykırışla) Sana bir şey diyeyim mi? Üzerimde oynadığın bu oyundan ilk madde haricindekiler hariç diğer maddedekileri tasvip ettiğimi söyleyemeyeceğim be shihan*… Sayende tarihin görüp görebileceği en tehlikeli katillerden biri haline geldim. Neymiş efendim: Şeytanla savaşta dünyada sana yardımcı olacakmışım da, falan filan. Üstelik bir de dalga geçer gibi insanların iyileşmesi için bana gönderiyorsun ya daha ne diyeyim ki sana? Kanlarını döktüklerimin günahını nasıl ödeyeceğim ben sana, ayrıca sen değilmisin “kan dökmenin günah olduğu”nu söyleyen? (İçten bir sızlanma ve muzip bir gülümsemeyle) Ah be shihan, a beni paradoksa koyan yaradanım. Neden ben, niye ben? Neyse geçelim bu safhayı, geçelim de sana bir haber vereyim: Burada senin kiralık katilinsem orada da Üstadın kiralık katiliyim. Üstad dediğime bakma sen, o da senin ürünün. Sorma bana kim diye biliyorsun sen kim olduğunu: Günahların efendisi o. dediğim gibi burada sana orada da yani berzah*ta tuttuğun o ruhları öldürüyorum. Hiç itiraz etme bana, ruh cehennemde acı çekecekse ölmesi de lazım değil mi? Ve ben, tam da bunu yapıyorum: Ruhları öldürüyorum...&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Garip değil mi, benim için yaptığın bunca şeye bunca yatırıma karşın burada sana orada da ona hizmet ediyorum... (Muzip gülümsemeden kahkahaya geçiş) İşte ben bu durumu seviyorum... Shihan sen bize akıl verdin ya; hani kendi yolumuzu çizelim, kaderimizi düzenleyebilelim diye. Ayrıca görmesini bilenler için birçok hakikat saklıdır da diyorsun kullarına. Al sana “gizli gerçek”: Hayat; namazsız okunan ezan ile başlar, namazsız kılınan ezan ile sona erer... Eminim bize bu ritüeli yaşatırken bu gerçeği bulmamızı istemişsindir. Düşününce nasıl da açığa çıkıyor: bir çocuk doğar ve ebeveynleri eve davet ettikleri hoca aracılığıyla çocuğun kulağına ezan okutur. Okunur da namazı nerededir? Namazını da o çocuk öldüğünde (artık vadesi ile mi olur ya da ben mi alırım canını sırf şeytana uydu diye bilinmez) o gün ifa edilecek bir namaza müteakip olarak (genel teamüller uyarınca öğle namazı veya ikindi namazı olabilir) kılınan cenaze namazı ile eksik kalan aşama tamamlanmış olur.&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Düşüncelerde boğulan Timur bazen karşısında duran bazen damarlarında dolaşan ama çoğu zaman da kafasının içini bitmek bilmeyen konuşmaları ile dolduran vicdanına kabarttığında vicdanının uzun bir süreden beri konuştuğunu ve konuşmasının sonuna geldiğini fark etti: Sen ben ne dersem diyeyim ileride keşke demeyeceğin seçimleri yap, ben sana kayıtsız şartsız uyarım. Neticede ben senim... Gidiyorum ve seni sana bırakıyorum. Tıpkı geçen sefer yaptığım gibi... Çaresiz kaldığını hissettiğinde adımı içinden seslenmen yeter, ben gelirim ve sana yardımcı olurum. Ben senin zannettiğin gibi ayak bağı değilim, ben senden daha fazla sen olanım ve bir sır da benden sana gelsin: Hayatını daha önce olduğu gibi yaşa ama kendini geliştirerek; unutma hayatın sırrı, yeni ufuklar açmaktır. Ha bu arada az sonra kapı çalacak ve biri gelecek. Çok hasta biri o. Hasta biri fakat aynı zamanda burada canı alınacak biri. Yani bir günahkâr. İyileştirmek ya da öldürmek sana kalmış. İkisi de senin görevin...&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Sesin susması ile külçeymişçesine gibi koltuğa yığılması bir olmuştu Timur'un. Koltuğa yığılıp ta henüz biraz nefeslenmişti ki kapı çalındı. Gelen O idi. Kapıda hasta olduğu her halinden belli olan biri vardı. Hasta ve çaresiz. Hali aynı bir tavşanı andırıyordu: Ürkek ve savunmasız. Kadını içeri buyur etti. Adının Jale olduğunu söyleyen uzun bir süreden beri beyninde bir olduğunu ve artık bu urun onun hayatını sona erdirmeye çok yakın olduğunu evinin adresini ise salonunda aniden beliren çok uzun boylu birinin verdiğini, adamın belirdiği gibi bir anda ortadan kaybolduğunu bir çırpıda anlatmıştı. Jale'yi dinlerken baştan aşağı kadını süzen Timur hastalığın ne derecede ilerlemiş olduğunu anlamaya çalışıyordu. Daha doğrusu iyileştirmektense öldürmenin iyi bir seçenek olup olmadığını düşünüyordu ki birden omzunun üzerinde beliren Mikail iyileştirmenin öncelikli işi olduğunu, can almanın ise ikincil görevi olduğunu ve daha sıranın can almaya gelmediğini, bekleyebileceğini fısıldayarak kaybolmuştu. Yerinden kalkarak ellerini kadının başına koyan Timur o ana kadar yaşamadığı bir şey yaşamış ve kadının ailesine ait olan tüm mirası alabilmek adına zamanında ailesinin fertlerini ardında iz bırakmayacak şekilde öldürdüğünü görmüştü. Yapabilecek bir şeyi yoktu. Parmakları erimeye başlamış ve kadının beynine nüfus etmişti. Eriyen parmakları beynin lôbları arasında kan gibi dolaşıyor urun olduğu yeri bulmaya çalışıyordu. Parmakların arayışı son bulmuştu. Uru parmaklarının arasında hissedebiliyordu Timur. Ur, çağrıldığında evine doğru koşan aç bir köpek gibi parmaklarına hücum etmiş ve parmakları ile bir olmuştu. Kadının başındaki elleri görecek olan 3. bir kişi Timur'un ellerinin bileklerine kadar kadının kafasının içerisine girdiğine dair yeminli ifade verebilirdi. İşi biten Timur ellerini kadının kafasından çekmişti. Parmaklarından az önce beyinden söküp aldığı ur halıya civa ağırlığı ile damlıyordu.&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Kadını yolcu ettikten sonra odasına geçen Timur'un nabzı yavaşlamaya başlamıştı; nefes alış verişlerinde çektiği acı ise ciğerlerine her seferinde birer bıçak sokuluyormuş gibi hissetmesine yol açmıştı. Nabzı tamamen kaybolmadan önce çok uzaklardan vicdanın şu cümleyi seslendiğini fark etmişti: KOŞMALISIN, MARATONUN ANLAMINI BULANA KADAR...&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Benden orada nasıl bir yer ile karşılaştığımı anlatmamı istemiştin ben de sana söyleyeyim ben orada soğuk, karanlık ve nefes almanın imkansız olduğu bir havaya sahip bir dünya ile karşılaştım. İşte sana anlatacağım tamı tamamına budur...&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Bilincini kaybeden Timur'dan gözlerini açtığı dünyanın tanımını yapmasını isteseniz ancak bu olabilirdi.&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Hey, hey dur bir dakika... Sana anlatacağım yalnızca bu mu? Bu mudur yani tek tarif edebileceğim şey? Yanılıyorsun ve ağzımdan birşeyler yazarak okuyucunun yanlı yorumlarına ortak etmeye çabalıyorsun dostum. Bunu sana yakıştıramadım. Bak; sana nasıl bir yerde olduğumu anlatayım da sen gözlerinin önünde canlandır bakalım nasıl bir yerdeymişim: İlk izlenimimi yazdın zaten, söylemeye gerek yok. Sıra diğer izlenimlerimde. İzlenim dememe bakma sen gördüklerimi aktarmaktan başka bir şey olmaz anlatacaklarım.Bir göz kırpması... Neyse efendim şimdi buralar öyle bir yer ki havası geride bıraktığım dünya benziyor benzemesine de tek farkı burada güneş karanlık doğmakta. Güneş doğduğu andan itibaren insanı sizlerin deyimiyle yaşayan ölüye çeviriyor. Öyle bir etkisi var ki buraya gökten inen insanları görüyorum nur içerisindeler. Fakat ne oluyorsa oluyor kara Sonra sakinleri de bir garip hem. Sanki buraların sahibi benmişim, sanki ben bu dünyayı yöneten bir uzaylıymışım gibi davranıyorlar. Ne zaman bir yerlerde karşıma çıksalar benden kaçarcasına uzaklaşıyorlar. Uzaklaşamayanlar da önümde diz çöküp anlamadığım bir dilde konuşup benden bir şeyler istiyorlar. Hınzırca bir gülümsemeyle... Sanki ben onların ne istediklerini bilmiyormuşum gibi yalvarıyorlar bana; onları öldürmememi isteyip, hâlâ yapacak işleri olduğundan dem vuruyorlar. Benden adaletli olmamı istiyorlar. Sanki kendileri sizin tarafta çok adaletlilermiş gibi. Hatırlıyorum da ben de oradayken adaleti isteyenlere takmıştım kafayı, burada da taktım. Huy bu dünya değiştirse bile değişmiyor. Adalet istiyoruz diyenler yaptıkları işler neticesinde isteklerine kavuşmak için adaleti yok ettiklerinin; lady justice'ın ırzına geçtiklerinin farkında bile olmuyorlar. Kimin nasıl biri olduğunu, kimin haklı kiminse haksız olduğunu bilemiyorsunuz. Özel bir gücünüz yoksa tabii. Herkes ben olamaz değil mi? Bir göz kırpması daha... Son olarak bu dünyada herşey benim için iyi, güzel ama ah şu nereden geldiği belli olmayan metalik biplemeler olmasa keşke...&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Timur bu konuşmayı yaparken size O'nun durumu hakkında bir açıklamada bulunsam iyi olacak anlaşılan. Bilincini kaybedip öteki aleme doğru yola çıkarken yanındaydım. Herzamanki gibi ölmesini bekliyordum ama bu sefer ölmedi aksine komaya girdi. Birşeyler yapmam gerekli idi ve durumu O'na bildirerek Timur'un hastaneye kaldırılmasını sağladım. Şu anda Timur yoğun bakım ünitesinde ve derin bir komada yatmakta.&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Timur'u hastaneye yetiştiren kızkardeşi telefonda olayı annesine ağabeyinin ona ihtiyacı olduğunu ve biran önce hastaneye yetiştirilmesi gerektiğini kendisine söyleyen bir hayaletten bahsederek anlatıyordu. Kızının anlattıklarını soğukkanlılıkla dinleyen Hülya hanım ise keşke ağabeyinin durumunu Aleyna'ya anlatabilseydik diye düşünüyordu anlatılanları dinlerken. Son derece sakin bir ses tonu ile kızına durumda bir değişiklik olduğunda bizi de haberdar edin dedi ve telefonu kapatarak eşinin yanına geçti. Eşinin yanına uzanırken de oğullarının birini iyileştirdikten sonra herzamanki gibi ölmeyip de tam tersine komaya girdiğini ve kızlarının da o'nu hastaneye kaldırdığını anlatıyordu. Hülya hanımın anlattıklarında bir şey eksikti: Hayalet kim, daha doğrusu ne idi ve nereden çıkmıştı?&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;, &amp;quot;Helvetica&amp;quot;, sans-serif;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7099194914524719907-2771373227463203210?l=deli-karga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/C-wolTON1jZ7YTxN-jJxdIwvNeM/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/C-wolTON1jZ7YTxN-jJxdIwvNeM/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/C-wolTON1jZ7YTxN-jJxdIwvNeM/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/C-wolTON1jZ7YTxN-jJxdIwvNeM/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/DeliKarga/~4/N6qWU3iJvlQ" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://deli-karga.blogspot.com/feeds/2771373227463203210/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://deli-karga.blogspot.com/2010/06/hisseli-katiller-kumpanyas-v30-beta.html#comment-form" title="0 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7099194914524719907/posts/default/2771373227463203210?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7099194914524719907/posts/default/2771373227463203210?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/DeliKarga/~3/N6qWU3iJvlQ/hisseli-katiller-kumpanyas-v30-beta.html" title="Hisseli Katiller Kumpanyası V3.0 beta" /><author><name>mustafa kılcı</name><uri>https://profiles.google.com/116993435568814036971</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="32" src="//lh4.googleusercontent.com/-VmmxSImZu_Q/AAAAAAAAAAI/AAAAAAAAAJ0/IRFbTE3irOQ/s512-c/photo.jpg" /></author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://deli-karga.blogspot.com/2010/06/hisseli-katiller-kumpanyas-v30-beta.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;CEcBQHs-eyp7ImA9WxFUGEQ.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-7099194914524719907.post-509446750732070004</id><published>2010-06-18T19:06:00.000+03:00</published><updated>2010-06-30T13:00:51.553+03:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2010-06-30T13:00:51.553+03:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Öykü" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Deneme" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Korku" /><title>Hisseli Katiller Kumpanyası V2.0 beta</title><content type="html">&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;İki satırlık adamları musallat ettik ömrümüze; bundandır böyle dibe vuruşumuz Timur’un soğuk cesedini olay yerinden kaldırmaya gelen ali tıp görevlilerinin amiri bir çırpıda söylemişti cesedi gördüğünde. Belki de 25’ine bile gelmemiştir diye söylenerek ceset torbasının fermuarını kapatırken simsiyah olmasına rağmen kanatları ve gövdesi arasında neft-i yeşil ve gece mavisi renklerinin misafir olduğu bir karga köprü ayaklarının üzerinde yastaymışçasına ağıt yakıyordu. Tüylerinin ürperdiğini hisseden görevli alelacele işini bitirmiş ve arkasında Timur’un kanından bir göl ve olay yeri inceleme ekibini bırakarak cesedi adli tıp morguna götürmek üzere yola çıkmıştı… Ceset Adli Tıp Morgunda Otopsiye hazırlanmış ve zaten yarılmış olan Timur’un karnındaki yara göğüs kafesinden yukarı çift açı olacak büyütülmüştü. Operatörün gözlüklerinden Timur’un bisturi tarafından kesilen vücudunun görüntüsü herhangi bir korku filminin fragmanında kullanılabilirdi.&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Timur dilini yutmuş bir şekilde vücudunun kesilmesini izliyordu. Otopsiyi durdurmak istiyor ama bir türlü beceremiyordu. Neticede onu öldükten sonra diriltebilecek bir gücü yoktu. Yada en azından O öyle sanıyordu: Timur’un cesedi götürülürken ağıt yakan karga şimdi O’nun omzunda idi.&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Biliyor musun ? diye sordu Timur’a; Ömür vakitsiz bir şekilde çalınırsa ne olur biliyor musun?&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Timur:&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Bilmiyorum, ben sadece vakitsiz kayıpların önüne geçmeyi biliyorum sadece. Çalınan ömürleri ben denetliyorum daha doğrusu doğayı ve belki de kaderi. Ve istediğime de son bir şans veriyorum O’nun izni ile.&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Tüm bunları söylerken de insan suretine bürünüyordu karga sırtında bir çift kanadı ellerinde de birer kılıç bulunan insan görünümlü bir meleğe dönüşmüştü en sonunda. Timur, demek ki doğruymuş diye düşündü; demek ki Mikail zor anlarda yardıma geliyormuş… &lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Burada sessiz düşünemezsin hele ben yanında iken düşüncelerinin sana ait olması gibi bir lüks asla yok ve evet haklısın dedi karga; sana yardıma geldim. Sende olan özellikler O’nun dünyaya bir hediyesi ve özelliklerin dolayısıyla da sorumlulukların 1 tane daha arttı. Bundan sonra ölürsen _gerçek dünyadır kastım ne demek istediğimi anladın sanırım_ tekrar dirileceksin. Ve eğer ölümüne Şeytan’a uyanlar sebep oldularsa da dilediğini yapmakta serbestsin.&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;İntikam değil mi bu diye sordu Timur Mikail’e. Mikail’in cevabı ortaya çıkışı kadar çok ilginçti: Şeytanla bir savaştayız ve biliyorsun ki her savaşta klasik olanın dışında bir de kirli savaş vardır. Ve sen de bu kirli savaşta en başından beri yanımızdasın. Daha detaylı açıklamama gerek var mı bilmiyorum ama ne demek istediğimi sen çok iyi anladın sanırım…&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Timur o anda anlamıştı kendisine bu özelliklerin neden verildiğini. Ama diyecek oldu Mikail susturdu, Gel dedi daha alınacak çok yolumuz var… Sözünü bitiren melek elindeki kılıçları bir çırpıda Timur’un boynunu uçurmak için kullanmış ve başı bedenden ayırmıştı. Timur ne olduğunu anlamadan o ana kadar görüp görebileceği en güzel renklerinden oluşan bir tünele girmişti. Ve bu tünelinde adresi doğruca vücudu idi. Tünel vücuduna giriyor ve otopsisi bitip dikilmiş olan vücudundaki tüm yara izleri yavaş yavaş iyileşiyordu. Son yara da iyileşince Timur su altında 5 dk kalmış bir ademoğlunun su üzerine çıktığında verdiği tepki ile hayata dönüyordu.&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Tek bir fark vardı ölüme yaptığı yolculuktan dönen Timur’da: Gözlerinde tarihin o ana kadar görebileceği en delice ve en karanlık intikam ateşi yanmakta idi…&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Ciwan kendine geldiğinde ellerinin, ayaklarının ve tüm vücudunun bağlı olduğunu fark etmişti. Bir gariplik vardı durumunda, başı tüm vücudunu görebilecek pozisyonda duruyordu. Bilinci yerinde olmasına rağmen etrafında neler olduğunu kestiremiyordu. Gözleri yavaş yavaş karanlığa alıştığında kardeşlerinin kafalarını yattığı yerin sağında ve solunda olduğunu görmüştü. Kanını donduran esas görüntü ise görüş açısının sonunda yer almakta idi: Başları olmayan gövdeler tepeden kurbanlık koyun gibi sarkıyordu. Gövdeleri boydan boya açılmış ve iç organları dışarı çıkarılmıştı. Sessizliği motorlu testerenin çığlıkları alt üst etmişti. Timur elinde testeresi ve yüzünde bir insanda bulunması imkansız bir ifade ile ona yaklaşıyordu. Bağırmak istemiş ama sesi de kanı gibi donmuştu.&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Timur elindeki testereyi bir sanatçı edası ile kullanarak kurbanının ayak parmaklarını keserek ritüeline başlamış ve kısa zamanda ayakları parmaklar ile birlikte bedenden ayırmıştı. Ritüelin bir sonraki aşaması ise kurbanının göğüs kafesini ve karnını açmak idi. Bisturi ile çok kolay gerçekleşmişti bu aşamada. Yaptığı şey vücudu boğazın hemen altından düşey bir şekilde kesmek idi. İşlemi bitirince kesilen eti ikiye ayırmış ve iç organları dışarıya çıkartmıştı yavaşça.&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Ciwan tüm olanları izlemişti. Beyni süper bilgisayarları bile kıskandıracak şekilde çalışıyordu. Bu adam kimdi; neden bu şekilde onu ve ailesini katlediyordu. Derken 2 hafta önce bıçakladığı genç aklına geldi. Bu o idi. Onu öldürdüğünden emindi ama işte şimdi roller değişmişti. Fark ettiği bir şey daha vardı. O da tüm olanlara rağmen acıyı hissetmemesi idi. Sanki boynundan aşağısının sinirleri yoktu. O sırada Timur’un ayaklarını lime lime ederken kendisi ile konuştuğunu farketti: Acının ne olduğunu daha doğrusu bedenin kesilirken neler hissettiğini anlaman için tüm çabam. Boynundan aşağısı lokal anestezi ile uyuşturuldu. Başını gövdenden ayırsam bile çok az şey hissedeceksin... Gördüklerine inanmak istemiyordu: Testere, ayak parmaklarını bir çırpıda kesmişti. Ayak tarak kemiği testerenin dişleri arasında un ufak olmuş, ayakları dilimlenmiş rosto halini almıştı. Sonra bisturinin keskin ağzı bedenine saplanmış, kesik boydan boya aşağıya doğru uzamıştı. Ciwan’ın gözleri kararmadan önce gördüğü son kare midesi ve bağırsaklarının vücudundan dışarı çıkartıldığı idi.&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;İşini bitiren Timur ortalığı kaplayan kesif kan kokusunu içine çekmiş ve yanında getirdiği patlayıcılara zaman ayarı yaparak bulunduğu yeri terk etmişti. Bombalar patlayıp da ortalık cehenneme döndüğünde Timur elleri cebinde havai fişek gösterisini izleyen kalabalıkların hayranlık ve coşku dolu bakışlarını saklamaya gerek görmeden terkedilmiş deponun yakınlarında bulunan tepeye çıkmış ve bir kayanın üzerinde hareketsiz duran kaya kertenkelesine son derece keyifli bir şekilde "İşte" demişti."İşte hayat bu". Arabasına doğru yürürken Timur'un konuştuğu kertenkelenin ağzında duyduklarından sonra belli belirsiz bir gülümseme yerleşmişti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sanma şahım herkesi sen sadıkane yâr olur&lt;br /&gt;
Herkesi sen dost mu sandın belki ol ağyar olur &lt;br /&gt;
Sadıkane belki ol bu âlemde didar olur &lt;br /&gt;
Yâr olur ağyar olur didar olur serdar olur&lt;br /&gt;
dörtlüğünü mırıldanıyordu ki karanlıklar içerisinde oturup O’nu gözleyen bir gölge gördü. Timur’a çölde kalan birinin suya olan özlemini gidermesi kadar uzun gelen bir süreçte sessizce bakıştılar gölge ile. Ansızın gölge dile geldi:&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;- Farkında mısın bilmem, artık sen yokmuşçasına yaşıyorsun. Etrafındaki hayata, meziyetlerine inat hapsediyorsun kendini karanlıklara, hiçliğe... Her sabah kalkıp kendince ahenkli ibadetini tekrarlıyorsun: Duş, spor, duş ve sıkı bir kahvaltı. Sonrasında ne yapıyorsun peki? Ben cevabını vereyim sana: Koskocaman bir HİÇ... Deplasman yolunda bir otobüse tıkılmış fanatiklerden farkın yok senin, üretmeden tükettiğinin farkında mısın? Söyle bana sen kimsin, nesin?&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Derin bir nefes alan Timur:&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;- Ben dünyaya bir hediyeyim. Aynı zamanda da bir kiralık katilim&lt;br /&gt;
dedi ve devam etti:&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;- Hediyeyim; iyilerin bu dünyadan, sevdiklerinden zamansız ayrılmalarına engel oluyorum. Yani anlayacağın sevilenleri sevenlerinin yanında kalmalarını sağlıyorum. Katilim; şeytanın yanında saf tutanlarla hesaplaşıyorum. Onları bulup SUR’u onlar için hesap gününden önce üflüyorum ruhlarına. Karanlığın ele geçirdiği ruhlarınının ve diğer ruhların gerçek yüzlerini gösteriyorum onlara. Kan ve irin içindeki bedenlerinden çöplüklerden daha kötü kokan nefeslerini alıyorum. Yaz ortasında kışı yaşatıyorum ruhlarına ve bedenlerine... Sen biliyormusun ki bütün bunların insana verdiği hazzı? Bilemezsin çünkü sen BENsin. Vicdan diyorlar bazıları sana ama ben seni her zaman dediğim gibi AYAK BAĞI olarak görüyorum. Üretmediğim konusuna girme şu yaşıma kadar ürettiklerim değil beni, 7 sülalemi birden ayakta tutar. Senin ruhuma zamanında çektirdiğin azaplardan daha fazla katma değer yarattım ben... Fakat işin insani yönüne baktığında ise işte orada haklısın: Yalnızlığın pençesinde kıvranan biriyim ben. Dibi görülmeyen bir kuyuya düşüyorum rüyalarımda. Yapış yapış karanlık bir kuyu... Kısaca yapımcısından setteki ışıkçısında kadar tümü ile bana ait olan ve bilmem kaçıcı kez Emmy Ödüllerini toplayıp eve götürdüğüm bir dizide oynuyorum sanki...&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;- Soruyorsun ya bana sen kimsin, nesin diye al sana cevabım: Arthur Rimbaud’un dediği gibi "ben bir başkasıdır"... Düşlerinin peşine düşmeyi düşleyen ama sürekli olarak ötekiler için erteleyen bir başkasıyım artık...&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Timur’un konuşması sırasında yerinden kalkan gölge O’na doğru hareket etmeye başlamış ve tam karşısına geldiğinde durmuştu. “Hayatımda bu kadar güzel bir kız görmedim buna yemin edebilirim” dedi kendi kendine Timur. Gölge O’na doğru ilerlerken şekil değiştirmiş ve çok güzel birine dönüşmüştü. Meleklerin kanatlarını andıran güzellikte ve yumuşaklıkta bir çift kolun boynuna dolandığını hissetti Timur. Şöminedeki közleri andıran dudakları öperken sırtından vücuduna giren ve göğüs kafesini zorlayan soğuk çeliğin gölgenin boynundan sırtına sarmaladığı kolları olduğunu anladığında ölen birinin nefes verişi kadar hafif bir şekile “Neden” diyebilmişti sadece. Gölgeyse Timur’un vücuduna yavaş yavaş nüfus ederken “Ayak bağın sana geri döndü” demiş ve duyabileceği en iğrenç kahkaha ile ortadan kaybolmuştu.&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Timur; yıllar öncesinde bıraktığı bir şeyle, Vicdanı ile başbaşa idi artık...&lt;br /&gt;
Ey tanrım, beni aşkla yaraladın&lt;br /&gt;
Hâlâ kanamada açtığın yara…&lt;br /&gt;
Paul Verlaine&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Ensesinden darbe alan birinin sersemliğinde; saatlerce yüzdükten sonra karaya çıkan yüzücünün bitkinliğinde idi uyandığında. Bitkin, sersemlemiş ve bir o kadar da sırılsıklamdı. Boş gözlerle etrafını kolaçan etti, önce tavan kaydı bakışları daha sonra da odasına. İçinde bir şey vardı ve huzursuz ediyordu O’nu bu şey. Gerindi, sonra da “Dün gece fazla kaçırdım galiba” diye söylendi. Duşun altına kendini attığında soğuk su kendine getirmişti. Olanları düşünüp son birkaç saati geriye sardı. Avdan dönmüş, yorgunluğunu atmak için bir rock bar a gitmiş yerel bir grubu dinlerken birkaç şişecik bira içmiş sonrasında da evine dönmüştü. Evde karanlıklar içerisinden çıkıp gelen güzel bir hatun görmüş…tü…ki………Ki’den sonrası tamamen karanlıktı. Hatun ile ne yaptıkları yada kalbindeki sızının ne olduğu hakkında bir fikrinin olup olmadığını sorsalar bir fikri olmadığını ve bir varsayım yürütemeyeceğini söyleyebilirdi ancak. Çok zorlarlarsa da “rüya” diyecekti. “Tüm bu gördüklerim basit bir rüya”… Ancak durum sandığı kadar basit değildi.&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Ne dün gece içkini fazla kaçırdın ne de ben bir hayaldim. Geldim, konuştuk ve gittim. Ha bu arada eğer kalbinde bir sızı varsa olsa olsa rüya değil “Kabus” görmüşsündür. Gerçi temelde kabus da bir rüyadır, değil mi? diye fısıldayan bir ses aniden vücudundan 220 V elektrik geçmiş gibi hissetmesine neden olmuştu Timur'un.Bu ses dünkü hatunun sesi idi ama ne hikmetse sabaha kadar 1 koli sigara içmiş kadar kalın çıkıyordu. Kanının damarlarından çekildiğini hissetti sonra sanki kalbi atmıyor aksine tüm kanı kendisinde hapsetmek istiyordu. Duşun altında eski yunan tanrılarını andıran bir şekilde duruyordu. Hareketsiz ve mağrur… Ses geri gelmişti:&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;“Bakıyorum da beyimizin beti benzi attı. Ne oldu hiç dönmeyeceğimi mi sanmıştın? Anlamıyorum şu düşünce yapını, biliyor musun ? Sana kalsa geride bıraktıkların asla seni bulamaz ve hayatına giremez. Üzüntüyle söylüyorum ki böyle olmadığının bir kanıtıyım işte.”&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Sessizlik…&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;“Ha bir de şu av dediğin durum var: Sen intikamını alırken o 3 kişinin geride bıraktıklarını düşündün mü hiç? Düşün bir kere geride kalanlar senin onları bulduğun gibi gelip seni de bulurlarsa. Ve parçalayıp da havaya uçurduğun üçlünün yaptıkları gibi seni tekrar öldürürlerse, sen de geri dönüp onları da mı öldüreceksin? Nereye kadar gider bu döngü?”&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Çıldırtan sessiz çığlıklar…&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;“Bak bir anlaşma yapalım: Sen ne diyorsan yaptığına bilmiyorum ama en basitinden eylem diyelim. Sen ne yaparsan yap ama eylemlerin sırasında az da olsa bana kulak ver. Kaybın en fazla hayatın olur; ki o da kaderinde varsa gerçekleşir. Neticede hepimiz öleceğiz”&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Bir çağlayanın sesi..&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;“Ben ölemem”&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Şaşıran, donmuş bir ses…&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;“Ne ? Ne dedin sen?”&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Kayalardan dökülen suların dinginliği…&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;“Ben dedim, ölemem. Sen yokken hayatımda birçok değişiklik oldu. Bir anlaşma yaptım…” demiş ve tüm olan biteni anlatmıştı Timur.&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Şaşkınlık ve sessizlik…&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;“O halde, yapacak bir şey yok. Sen görevine yada adı her neyse devam edeceksin. Ben de Senin yardımcın olacağım.”&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Ürperti ve endişe…&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;“Ama sen nasıl yardımcı olabilirsin ki?”&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Güneşi kıskandıran sıcaklık ve huzur…&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;“Sen sadece görevine devam et, ben seni bulurum”&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Timur ne kadar zamandan beri duşta olduğunu bilmiyordu. Konuşmalar beyninde tekrar ediyordu. Hızlı bir şekilde duşunu bitirdi, giyinip kendini sokağa attı. Nereye gittiğini ve ne yapması gerektiğini bilmiyordu ta ki o olayı görene kadar:&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Hamile bir kadın sabah yürüyüşü yapmak üzere eşiyle erkenden sahil yoluna inmek istemiş ve yaya geçidinden karşıya geçmeğe çalışmıştı. Ama sadece çalışmıştı, başarabilecekti belki de. Azrail gibi ortaya çıkan son model X5 olmasa idi tabii. Kırmızı ışıkta durmaya tenezzül etmemiş bir insancığın kullandığı araç kadına çarpmış, çarpmanın şiddetinden dolayı havalanan vücut; kafa üstü asfalta çakılmış ardından da ilk seferini yapmak üzere son sürat durağına doğru giden belediye otobüsünün altında parçalanmıştı. Sonuç sinir krizine girmiş bir eş, duran trafik, şoktaki belediye şoförü ve tüm bunlara şahit olan Timur. Kendine gelen Timur elinden geldiği kadar hızlı bir şekilde yerde yatan kurbana doğru koşmuş ve diz üstü yerdeki kan gölünün tam ortasına çökmüştü. Garip bir şekilde de olsa bile bu vaka O’na ortaokulda yaşadığı olayı hatırlatmıştı. Anılarından kendini kurtararak bir şeyler mırıldanmaya başladı:&lt;br /&gt;
Ölüm önümde bugün;&lt;br /&gt;
hasta bir adamın iyileşmesi gibi,&lt;br /&gt;
hastalıktan sonra bir bahçede gezmek gibi…&lt;br /&gt;
Ölüm önümde bugün;&lt;br /&gt;
mürr'ün kokusu gibi,&lt;br /&gt;
iyi bir rüzgarda bir yelkenlide olmak gibi…&lt;br /&gt;
Ölüm önümde bugün;&lt;br /&gt;
akıntının rotası gibi,&lt;br /&gt;
savaş kalesinden evine dönen bir adam gibi…&lt;br /&gt;
Ölüm önümde bugün;&lt;br /&gt;
yıllara esir olan birinin evine olan hasreti gibi...&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;O fısıldadıkça yerdeki kan gölü ve ceset parçaları hareket ediyor, helezonlar çizerek bir araya geliyor ve O’na doğru ilerliyorlardı. O’nun önüne geldiklerinde cıva kıvamında idiler. Parçaları bir araya toplayan ve bir ceset kadar sesiz olan dizlerinin üzerindeki Timur yere doğru eğilmiş bir nevi cenin pozisyonu almıştı. Bir arada bulunan kan ve ceset parçalarından önce bebek oluşmuş fetûs halini almış ve annesinin rahmine yerleşmişti. Anne ise kazadan önceki düşünceleri ile Timur’un kollarında yatmakta idi. Gözlerini açtı konuşmasına izin vermeden Timur elini kadının alnına koydu. Diğer eli de kadının eşinin alnında idi. Bu garip üçlünün çevresi ile bir bağlantısı yoktu sanki…&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Gerçek…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Olaya şahit olanlar ambulans ve trafiği arayamadan Timur olay yerinde ışınlanmış gibi birden belirmiş ve bir anda çevreyi gündüz olmasına rağmen aydınlatan bir yeşil ışığın parladığı bir küreye hapsetmişti. Kazazedeyi, eşi ve belediye otobüsünü.&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Kürenin içi…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Timur sayılı zamanının olduğunun farkında idi. Bir an önce kazazede, eş ve belediye otobüsünün şoförünün beyinlerindeki olaya ilişkin anıları sildi. Otobüste de gerekli temizliği gerçekleştirdi. Ve aracı sürücüsü ile birlikte garajına ışınladı. Böylelikle ilk aşamayı bitirmiş oluyordu. İkinci aşamada küreyi büyüttü ve bir kilometrekarelik alanda bu olaya şahit olanların beyinlerini de sildi. Geriye bir tek X5’i ve sürücüsünü bulmak kalıyordu ki bu daha sonraki işti. Şimdi bir randevusu vardı. Geç kalmamalı idi uzun zamandan beri görüşmüyordu O’nunla ve kızdırmaya da gelmezdi. Gerçi yeterince kızacaktı. Çünkü bundan sonra yanında teoride de olsa bile bir yardımcısı olacaktı…&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7099194914524719907-509446750732070004?l=deli-karga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/U9Fp9GpKc6ZrYGYwgZd1GJRBrys/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/U9Fp9GpKc6ZrYGYwgZd1GJRBrys/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/U9Fp9GpKc6ZrYGYwgZd1GJRBrys/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/U9Fp9GpKc6ZrYGYwgZd1GJRBrys/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/DeliKarga/~4/gHxKLJwP9l4" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://deli-karga.blogspot.com/feeds/509446750732070004/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://deli-karga.blogspot.com/2010/06/hisseli-katiller-kumpanyas-v20.html#comment-form" title="1 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7099194914524719907/posts/default/509446750732070004?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7099194914524719907/posts/default/509446750732070004?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/DeliKarga/~3/gHxKLJwP9l4/hisseli-katiller-kumpanyas-v20.html" title="Hisseli Katiller Kumpanyası V2.0 beta" /><author><name>mustafa kılcı</name><uri>https://profiles.google.com/116993435568814036971</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="32" src="//lh4.googleusercontent.com/-VmmxSImZu_Q/AAAAAAAAAAI/AAAAAAAAAJ0/IRFbTE3irOQ/s512-c/photo.jpg" /></author><thr:total>1</thr:total><feedburner:origLink>http://deli-karga.blogspot.com/2010/06/hisseli-katiller-kumpanyas-v20.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;CkcDRX05fip7ImA9WxFUGEQ.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-7099194914524719907.post-5506782213210707305</id><published>2010-06-18T19:01:00.000+03:00</published><updated>2010-06-30T12:27:54.326+03:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2010-06-30T12:27:54.326+03:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Öykü" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Deneme" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Korku" /><title>Hisseli Katiller Kumpanyası V1.0 beta</title><content type="html">&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Gözlerini açtığında donmak üzere idi. Üzerini beyaz bir örtü kaplıyordu. Kendi kendine “Ulan; s.ki tuttuk, temmuzun ortasında kar altında kalıp donarak ölmek de varmış kaderde” diye söylendi. Birden bulunduğu yerin kar altında olmayıp da kapalı bir bölme olduğunu fark etti. Morgda bulunuyordu ve bir an önce çıkması gerekli idi. Klostrofobisi vardı çünkü. Var gücü ile çıkarabildiği kadar yüksek ses çıkartmaya başladı. Umudu görevlilerin bir an önce sesini duyması idi. Talihi yanında olacak ki bir görevli beti benzi atmış bir şekilde onu bulmuş özgürlüğüne kavuşturmuştu. Ertesi gün bu olay yerel gazetede mucize diye –çünkü ölümünün üzerinden nerede ise 8 saat geçmişti– yayınlanmış ve o yayından sonra evinin telefonları susmak bilmez olmuştu. Diğer gazeteler ve haber kanalları onunla röportaj yapmak istiyorlardı. Ama O, göz önünde bulunmak istemiyordu. Hemen bir plan yaptı ve soluğu doğruca kimsesizler mezarlığında aldı. Kendi boyuna uygun yeni gömülen bir cenazeyi ebedi istirahatgâhından çıkartarak evine götürdü. Gerekli düzeneği kurarak kimsenin bilmediği 2. evine gidebilmek için ardında yanan evi bırakarak kimseye görünmeden evden uzaklaştı. Olay adli makamlar tarafından doğal gaz patlaması olarak nitelendirildi ve evin külleri ile karışan külleri ailesine ait mezarlığa gömüldü. Evine girdiğinde yaptığı ilk iş nüfus idaresindeki buğday tenli fıstığını aramak olmuştu. Kendisine bir iyilik yapıp yapamayacağını sormuş ve 15 dk.lık pazarlık sonucunda yeni kimliğini hazır hale getirmişti. Yapacağı tek şey fıstıkla ateşli bir gece geçirmekti. Aslında işine geliyordu ama bu tempo dinlenme imkânı bulamayan birine ağır gelmişti ve fıstığın banka hesabına yüklüce bir para göndermişti. İyi ki dedi kendi kendine kardeşimin adına açılan hesapta bir miktar ihtiyat akçesi tutuyorum... Ve sonra derin bir uykunun kollarına kendini bıraktı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Her zaman tekrarlayan rüyayı görmeye başlamıştı yine. Bilseydim yanıma patlamış mısır ve bira alırdım uyumadan önce diye düşündü. Evet, rüyasına hükmedebilenlerdendi ama ne hikmetse bugün tekrar izlemeyi tercih etmişti rüyasını: Doğumunu gördü; bir kadir gecesinde doğmuştu. Ailesi sevinç içinde idi ne kadar kutlu bir doğumdu bu. Bu kutlu doğumun bir hediyesi de vardı dünün Kemal’i bugünün Timur’una: Tedavisi mümkün olmayan hastalıkları iyileştirebiliyordu. Daha da önemlisi yeni ölen birini bile diriltebiliyordu. Ama her güzel şeyin bir karşılığının olduğu gibi bu iyileştirme yetisinin karşılığı da ölümdü... Tedavi ettiği hastalığın şiddetine göre bazen 1 saat kimi zaman da 1 gün ölü halde kalıyordu... Sonra ilk tedavisini gördü: Dedesi kolon kanseri olmuştu ve O’nu iyileştirmişti. Daha 6 yaşında idi o zaman. Dedesini iyileştirdikten 1 saat sonra gözleri kararmıştı. Gözlerini açtığında başucunda siyah bir panter vardı. O’na korkmaması gerektiğini bundan sonra iyileştirdiği her insandan sonra buraya sık sık geleceğini, geri dönebilmesinin kendisine verilen görev ya da görevlerin yerine getirmesinden başka bir şartı olmadığını anlattı. Görevler son derece basitti: Panterin onunla konuşması bittikten sonra gözlerinin önüne tüm bilgileri gelen kişiyi öldürmeliydi. Bu kadar basitti işte... Sonra ilk kurbanını gördü hamile bir kadın. Olmaz, yapamam dedi. Ben daha 6 yaşındayım nasıl birini öldürebilirim ki? Cevap hiç gecikmeden geldi: Yaşamak için öldürmelisin ve bu; senin için bebekken altını doldurmaktan çok daha kolay olacak inan bana... Sonra yola koyuldu. Etrafı ölen insanlarla dolu idi. O zaman anladı; bulunduğu yer Katillerin Şehri idi. Ve burada hiç bir şey cezasız bırakılmıyordu İlahi adalet tarafından. Hamile kadına yavaşça yaklaştı. Elinde nasıl kaldırdığına bile inanamadığı bir balta vardı. Havada baltayı bir tam tur attırdıktan sonra kurbanının boynuna indirdi. Balta olanca hızı ile kadının boynunun sağ tarafından deriyi, kası ve damarları yırtarak girmiş; omurgayı parçalayarak sol tarafa doğru yaptığı yolculuğuna devam etmiş yine damarları kası ve deriyi yırtarak sol taraftan çıkmıştı. Bu ilk olmasına rağmen büyük bir haz duyuyordu görevinden. Sonra vücuttan ayrılan başı tekmeleyerek kadını sırt üstü yatırdı. Kan koyu kıvamlı bir şerbet gibi usul usul akıyordu vücuttan. Sonra silahını tekrar kaldırdı. Balta indiğinde bu seferki hedefi kadının karnındaki bebekti. İşini sağlama almak istiyordu çünkü. İlk darbede bebeği ortaya çıkartmış ikinci darbeyi de kırılan kemik seslerini duymak için göğüs kafesine indirmişti. Terini silerek kurbanlarının kanından bir damlayı tatmış ve o anda da gözlerini açmıştı. Ailesi onu izliyordu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Dilinde kan tadı ile uyandığında sabah saat 07.30’du ve spor yapması gerekiyordu... Rüyanın etkisinden kurtulması zor olmamıştı. Hem neden zor olsundu ki? İstediği zaman devamını görüp istediği yerde durdurabiliyordu rüyalarını. Sadece istemesi yeterdi. Spor için gerekli kıyafetlerini ve donanımını alarak doğruca Güzelyalı sahiline indi. Sahil, apartman günlerinde aldıkları kiloları verme telaşındaki orta yaş üstü teyzeler, okuldan kaçıp sevgilileri ile takılan liseliler ve ağır metal birikimine haiz kefalleri avlayanlarla dolu idi. Deniz, sevgilisine küsmüş bir âşık gibi sessiz ve durgundu. Sanki bir gece önceden devasa bir ütü dolaşmıştı dalgaların üzerinde. Müzik çalarındaki kim bilir kaçıncı defa dinlediği playlisti açarak hafif tempolu olarak koşmaya başladı. Her attığı adımda ayağının altındaki beton parkur sanki tartan pistmişçesine eşlik ediyordu. Şans mı ya da ruhunun yansıması mı diye sorulması gereken bir soru karşılığında playlistteki ilk şarkı Başıbozuk grubundan Bizden Geçti idi. Evet diye düşündü. Bizden Geçti, Sizden Ne haber? Kanıtlayabilirim size öldüğümü… Şöyle bir zihnini yokladı. Kaç kez ölmüş ve kaç kez dirilmişti. 5’ten sonra saymayı bıraktığı için iyileştirdiği ve dolayısıyla da öldürdüğü katillerin sayısını bulamadı. Aslında bulmak da istemiyordu. Saatine baktı, 09.05’ti saati. Sırılsıklam olmuştu terden. Soluklandı biraz ve etrafına dikkat kesildi. Mustafa Kemal Sahil Bulvarında araçlar yine hız yapıyordu. Hiç akıllanmayacağız dedi kendi kendine. Sporunun ilk aşamasını bitirmişti. Şimdiki istikameti Bahçelievler’deki spor salonu idi ve önünde koşulacak bir parkur ile Karantina’nın yokuşları vardı. Dinlediği şarkıyı durdurarak Timur Selçuk’un 80’lerin başında okuduğu Attila İlhan’a ait Karantina’lı Despina şiirini okumaya başladı. Bir yandan da Karantina yokuşlarını koşarak çıkıyordu. Spor salonuna hocası ile eşzamanlı olarak girmişti. Isınma hareketleri ve ağırlık çalışmalarını bitirdikten sonra kendisi için önemli olan yakın dövüş egzersizlerine geçmişlerdi. Salondan çıktığında saat 12.30’du. Evine yürüyerek giderken çevresindeki insanları incelemeye başladı. Her birinin ayrı ayrı tozpembe hayalleri vardı ve kimilerinin pembesi uçuyor ellerinde sadece tozları kala kalıyordu hayallerin. Radyoyu bir daha dinlemeyeceğim dedi; şu yeni Demet Akalın parçası diline yer etmişti çünkü. Tüm bunları düşünürken evine geldiğini fark etti. Doğruca banyoya girdi ve soğuk suyun altına attı kendini. Soğuk su ile duş almayı yaz kış hiç bırakmamıştı küçüklüğünden bu yana. Ve evet hakikaten bu duş çok iyi gelmişti. Bir sonraki durağı mutfağı olmuştu. Güzel bir kahvaltı hazırladı kendine. Şımartmayı seviyordu hem kendini hem de hayatındakileri. Kahvaltı aşamasından sonra salonunda hilal şeklinde konuşlandırdığı kanepelerinin arkasındaki hazinelerinin arasından geçen hafta alıp da bir solukta son aşamasına kadar okuyup da tamamlayamadığı Burak Turan’a ait Metruk kitabını okumaya başladı. Kitabı okumaya başladıktan bir süre sonra geçmişten gelen anılarına ev sahipliği yapmaya başlamıştı beyni:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;14 yaşında idi. Ailesi ile beraber İzmir’in yakıcı ve yapış yapış neminden kaçarak yazlığa gitmişlerdi. Yazlıktaki videodan porno izliyorken görmüştü kendini. Yeni uyanan cinselliğini teselli etmeye çalışıyordu. Bu sırada kapı çalınmış ve yan yazlıktaki üniversiteli hatun karşısına dikilmiş kapıyı açar açmaz dudaklarına yumulmuş ve zaten erekte halde bulunan erkekliği ile oynamaya başlamıştı ex Kemal’in. Dakikalar geçmeden hanım kızımız Kemal’in kucağında saçlarını savuruyor ve iniltiler içerisinde doyuma ulaşıyordu. Hemen arkasından da Kemal. Ve bu sevişmeleri 1 sefere mahsus değildi. Ardı ardına 2 kez daha birlikte olmuşlardı. Her şey olup bittikten sonra hanım kızımız bu konuyu sorun etmemesi gerektiğini söylemiş; bu davranışının sebebi olarak da kendisini aldatan sevgilisinden intikam almak olarak açıklamıştı bu garip sex maratonunu. Hatun Kemal’e kocaman bir öpücük vererek evden çıktıktan 15 dk sonra da ailesi eve gelmişti. Zamanlama süperdi. Ağzı kulaklarında idi Kemal’in. Banyosunu yapıp akşam yemeğini yedikten sonra akşam serinliğinde biraz dolaşmak amacıyla gezmeye çıktı. Yola çıktığında ilerideki kalabalık dikkatini çekmişti. Koşarak kalabalığın arasına karıştığında yerde yatan 5 yaşındaki kız çocuğunun donuk gözleri bir damla yaş ve kanla ona bakıyordu. Küçük kızın cansız bedeni yanında diz çökerek elini alnına koydu. Şimdi kızın beyninde idi. Babasından aldığı doğan görünümlü şahiniyle hız yapan 17’lik sürücü kendisine çarpmış ve kaçmıştı. İlk darbenin şiddeti ile minicik bedenin etleri ve kasları ezilmiş hemen akabinde de kemikleri kırılmıştı. Bir an için havalanmış, uçmanın ne güzel olduğunu ve bir kuş kadar özgür olmanın ne kadar mutluluk verdiğini hissetmiş ama yerçekiminin o kaçınılmaz etkisi nedeni ile yere kafa üstü çakıldığında kemiklerinin birbirine geçtiğini ve kafatasının kırılarak beyninin dağıldığını tarifi olmaz bir acı ile öğrenmişti. Hayat ne kadar acımasız bir öğretmendi. Zaten iç kanamadan dolayı da göğüs boşluğunda kandan bir okyanus büyüyordu. Ve bir kuşun kanadında göndermişti nefesini. Timur, nefesinin ve çektiği acının da beraberce azaldığını farkettiğinde adının Emel olduğu öğrenilen küçük kızın önce parmakları sonrasında da elleri hareket ederek can yakan bir haykırışla anne diye tekrar nefes almaya başlamıştı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Kalabalık donmuştu, her şeyi bir film edası ile izlerken aklı yerine gelenler küçük kızı kan gölünün ortasından uzaklaştırmışlardı bile. Şimdi tek bir sorunları vardı: Yerde yatan Timur ne olacaktı…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Timur gözlerini açtığında yine O vardı yanında ve fısıldıyordu usulca:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cinnetime gelin mavi şaraplarımdan için&lt;br /&gt;
Bambaşka başkalıklar içindeyim&lt;br /&gt;
Bir deliyim ben önümde eğilin&lt;br /&gt;
Aşkın yolu tektir denir&lt;br /&gt;
Onu bulmak isteyen benimle sevişir&lt;br /&gt;
Derin bir nefes alın, rahatlayın ve kendinize gelin&lt;br /&gt;
Gökyüzünde uçan kuşlar var&lt;br /&gt;
İçinizdeki uçurumun ortasından geçin&lt;br /&gt;
Bakın bir tüy kadar hafiflediniz artık&lt;br /&gt;
Şimdi düşümdeki karanlığa takılın&lt;br /&gt;
Beklemeden girin oraya&lt;br /&gt;
Derin bir kuyu var sakın korkmayın&lt;br /&gt;
Kendinizi kuyunun içine bırakın&lt;br /&gt;
Sonsuzluk ayracıdır onun adı&lt;br /&gt;
Kavrayıp kucaklayacak, aklınızı alacak tadı&lt;br /&gt;
Ama sakın gözlerime bakmayın&lt;br /&gt;
Gözyaşlarımdan düşüp ölürsünüz ağlarsam sonra&lt;br /&gt;
Alacalı bir gezegen çıkacak karşınıza&lt;br /&gt;
Terazi şeklinde&lt;br /&gt;
Bir kefesinde dünya ötekinde şeffaf bir balon&lt;br /&gt;
İçinizden dilsiz olanı dudaklarındaki dikenle ısıracak&lt;br /&gt;
O balonu ve patlatacak&lt;br /&gt;
Dünya boşluktaki sesin genişleyen ritmine karışacak&lt;br /&gt;
Yabani aşklar adına kutsuyorum seni insan başlı yılan&lt;br /&gt;
Isır bedenimi ve akıt zehrini kanımdaki şehvete&lt;br /&gt;
Bir kertenkele kuşu olup konayım&lt;br /&gt;
Yıldız evlerinin bahçelerine...&lt;br /&gt;
Sakıncalı bir düş benimkisi&lt;br /&gt;
Gerçek ötesi bir romanımdan alıp getirdiğim...&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Uyandın mı ey oğul dedi, sesindeki garip tonla.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Uyanmıştı ama kan dolu katil dolu bir dünya idi uyandığı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Bana edebiyat parçalamayı bırak da görevimden bahset dedi panter’e. Acele etmeli idi neticede kansız boşa geçen her an sevdiklerinden belki de sonsuza dek ayrı kalacağı anlamına geliyordu ve bunu aklına getirmek dahi istemiyordu. Neticede o daha hayatının baharındaydı ve 14 yaşında biri ölebilir miydi ?! Ne zaman ölse biri, doğmaktadır sevdikleri cümlesini tekrarlayarak sormuştu bu soruyu pantere. Fakat O’nu daha doğrusu sorusunu dinlemeyen Panter kurbanı hakkında bilgi vermeye başlamıştı bile:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Sürekli siyah giyinen, kanı çok seven, görünüm olarak Eric Draven ile dreami andıran yapıda, yanında sürekli olarak sadece onunla konuşan bir tilki ile karga bulunan; bundan ötürü de çocuklara masallar yazan meşhur fabl yazarının ismi ile hitap edilen biriydi. Bu seferki çok eğlenceli olacak diye düşündü Timur ve aklındaki diğer soruyu sormasına bilen gerek kalmadan cevabını aldı panterden: Evet, istediği kadar katil öldürebilirdi. Ve bu haber bıyıkları yeni terleyen bu gencin çok hoşuna gitmişti.Bay masalcının hangi barda olduğunu öğrenmiş ve elinde bayıltıcı silahla pusuya yatmıştı. Talihi açık olduğundan mıdır bilinmez saatlerce beklemesine fırsat bırakmadan masalcı kapıda görünmüştü. Yalnız kalana kadar bekledi ve felç eden ilaçlı oku kurbanının ensesine tek atışta sapladı. Bedeninden beklenmeyecek bir güçle masalcıyı geride yıkıntıları kalmış camiye götürdüğünde kimse onu görmemişti. Yıkılmasına rağmen mihrabı yerinde duran! Caminin karanlık bir köşesinde idi şimdi. Kurbanını önce ellerinden duvara çiviledi. Sonra da ayaklarını. Tuhaf geliyordu bu durum.İsa’nın çarmıha gerilmesi gibi birini camide çarmıha germek ve bu şekilde bir katliama girişmek. Katliamdı çünkü masalcının yanındaki hayvanları da__ki tilki ile karga değillerdi O’na yardımcı olan adamları idi__öldürmüştü. Güzel bir şekilde kurbanını sabitledikten sonra nefes alıp verişini kontrol etti. Evet, nefes alıyordu. Bu önemliydi çünkü acı çekmesini istiyordu, tıpkı katlettiği insanlar gibi O da acı çekecekti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Bir hilal şeklinde dizmiş olduğu ve doğruca kurbanının topuklarına doğru ilerleyen benzin ile ıslattığı saman destesini yaktı. Alevler hızlı bir şekilde kurbanına doğru ilerlerken alevlerden ucunu yaktığı okları da masalcıya doğru atmaya başlamıştı. Ağzını diktiği masalcı alevlerin topuğunu yakarak yukarı doğru ilerlerken kabarcık kabarcık olan derisinin acısından çok yanan bir halde sağ baldırına, sol koluna, omuzlarına ve vücudunun onu öldürmeyecek yerlerine saplanan yanan okların acısının derdine düşmüştü. Yalvaran bir ifade ile Timur’a bakıyordu. Timur’sa kendinden geçmiş bir halde elindeki oklardan birini masalcının beynine diğerini de kalbine göndermişti bile. Şimdi olduğu yerden izliyordu eserini. Işıl ışıl aydınlatıyordu masalcının cesedi ve başka bir koku katıyordu Katiller Şehrinin kan kokusundan başka bir koku duyulmayan gökyüzüne.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Kapının çalan zili Timur’u ziyarete gelen anıları ait oldukları yere gönderdiğinde saat 19.03’tü... Artık anılarımda da yalnız kalamıyorum nedir bu sevecenlik anlamadım ki diye söylenerek kapıyı açtığında Timur’un yüzünde bir ölüdekinden daha az sayıda mimik vardı. Gelenler arkadaşları idi. Kordon’da çim bar gecesine davet ediyorlardı ayrıca kesin kararlılardı almadan gitmeyeceklerdi Timur’u. O ise anılarından gelen dehşet sahnesinin içerisinden kurtularak beynine kazınmış olan ağzı dikili kurbanının yalvaran gözlerinin derdine düşmüştü. Ne anlam ifade ediyordu bu durum ve ne anlatmak istiyordu? Sonra arkadaşlarına boş boş baktığını fark ederek Tamam dedi, Gidelim. Belki bu gecelik için olsa bile içimdeki sesleri susturabilirim diye düşünerek kabul etmişti bu teklifi. Yoldayken geri dönüşünü düşünmüştü istemsizce. Yine öldü diye morga kaldırılmış ve yine ailesinin doktorlarla görüşmesi sonucu çıkartılmıştı morgdan. Eve döndüğünde bir daha bu şekilde görgü tanıklarının çok olduğu bir yerde şifacılık özelliğini kullanmaması konusunda ailesinden fırça yemişti. Bu fırça üzerine “İyi de bu yeteneği kullanmayacaksam ne işe yarayacak ki” şeklindeki karşı sorusuna cevap alamayınca da “dediğim gibi olacak” diyerek yaptığı planı anlatmıştı. Buna göre: Bir şekilde de olsa ki nasıl olduğu hakkında bilgisi yoktu, müşkül durumda olanları buluyordu. Onlara ulaştığında da ailesine nerede olduğunu haber verecekti. Gerisi zaten kolaydı. Çünkü iyileştirme yeteneğiyle beraber 3 yeteneği olduğunu biliyordu. İşini kolaylaştıran diğer yeteneği ise istediklerinin hafızasını silebiliyordu. Bundan dolayı şifa seansını hastası ve yanında bulunduklarının hafızalarından silecek ailesi de onu alıp gidecekti. Sağlam bir plandı. Çarpan kapıların sesi ile gerçekliğe bir kez daha adım atmıştı. Arkadaşları hadi hocam geldik derken o ise yok siz gidin ben erketede kalacağım diye takılıyordu onlara. Alsancak İskelesini çaprazdan görecek şekilde çimlere konuşlanmışlardı. Alabildikleri kadar alkol alıp sonrasında Çorbacı Sebo’ya geçeceklerdi. Alkollü kafanın üstüne kelle paça da iyi gidiyordu doğrusu. Alkol damarlarında kandan daha fazla oranda dolaşmaya başladığında toplulukta çoktan vatan millet Sakarya hakkında görüşler bildiriliyordu. O ana kadar susan Timur yağmurlu havada topa kontrolsüzce kayarak giren futbolcu misali tartışmaya bodoslama dalmıştı: O’na göre olan biten her şey doğu Türkiye’nin batı Türkiye’ye göre 10 kat hızlı bir şekilde çoğalmasıydı. Tabii ki de tüm doğu bu ithamdan nasibini almış gibi görünürken benim dedi kastettiklerim kendilerine ayrımcılık yapıldığını söyleyen Diyarbakır, Şırnak, Hakkâri, Muş ve Tunceli’deki vatandaşlarımız. Bunlardan bazıları böcekler gibi ürüyor diyordu. Yapılması gereken şey 2 aşamalı olarak uygulanacaktı: İlk aşamada bu vatandaşlarımızın genetik kodlamalarının çözülmesi ve elde edilen sonuçlara göre öncelikli olarak kısır kalmalarına dolayısıyla da ürememelerine yol açacak bir biyolojik silah geliştirilerek nüfus artış hızları sonlandırılacaktı. İkinci aşamada ise bu biyolojik silah geliştirilerek sadece bu vatandaşların ölmesi sağlanacaktı. Evet, yıllardan beri sırtımızda kambur halde bekleyen Ermeni Soykırımı meselesine de cevap vermiş olacaktık. Yapmadığımız bir şey hakkında suçlanacağımıza yaptığımız bir şeyden ötürü suçlanmayı tercih ederiz diyebilecektik. Tabii bu itirafı yapabilmek için Sözde Katliam İddialarını kanıtlamaları gerekecekti. Bu acımasız bir çözümdü, masumların ölmesi demek oluyordu ama bizim ölen masumlarımız ve yanan değerlerimizi kim geri getirebilirdi. Neticede hayat acımasız bir öğretmendi ve bu öğretmenden olabilecek en az acı ile bilgileri öğrenmek gerekli idi. Ve Timur için bilgiye ulaşan her yol mübahtı. Susarak arkadaşlarına baktı; o kadar şaşırtmıştı ki onları halen daha bazıları Timur’un şaka yaptığını zannediyorlardı ve şaka bile olsa kantarın topuzu fazla kaçmıştı. Ama yanılıyorlardı ve bu fikir şaka değildi… &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Evet, nerede kalmıştık dedi kısa bir duraksamadan sonra bu söylediklerim fazla uçuk geldiyse size şunu anlatayım deyip Erkin Koray’ın Mezarlık Gülleri adlı kitabının 175nci sayfasındaki hayalinden bahsetti: Hayal bu ya, T.C’miz Ben Kürt’üm diyenlerin Nüfusları ile Pasaportlarına çift yıldız koyuyordu ve bu şekilde kendilerini Türkiye’li olarak görmeyen vatandaşlarımıza hem içeri de hem de dışarıda kolaylık gösterileceği misal Belçika veya Almanya’ya İltica girişimlerinde Kürt oldukları algılanarak sorgu suale gerek kalmadan işlemlerinin tamamlanması kolaylığı getiriliyordu. Hem çift yıldız fena da durmazdı hani pasaportlar ve nüfuslar üzerinde; nev-i şahsına münhasır olarak apoletli bir hava verirdi. Ayrıca bu yıldızlar sayesinde yaz gelip de kimi tatil yörelerinin girişlerinde yapılan kimilerinde de hiç yapılmayan trafik kontrollerinde polisimiz bu vatandaşlarımız için gerekli yardımı göstererek onlar için Diyarbakır’ın Lice ilçesinde yaptırılan –fakat ne yazık ki orada olmayan adam sendromundan muzdarip bulunan– Olimpik ve onlara özel kaydıraklı havuza istedikleri gibi girebilecekleri ya da yeşil sarı kırmızı renklerle belediyenin onlar için özel olarak boyadığı tramplenden çivileme atlayabileceklerini nazikçe anlatıp geldikleri gibi gitmeleri gerektiğini hatırlatabilirdi. Bir de üstelik yüce devletimizin onların mutluluğu için oluşturdukları yapay ormanları yakarak bu vatandaş güruhumuz rahat rahat stres atabilirlerdi. Devletimizin sevgili yetkilileri de şu kadar dönüm ormanı kaybettik hadi onları 2/b arazi sınıflandırmasına alalım da ülkeye yatırım gelsin diye beyinlerini yorma derdine girmezlerdi dolayısıyla da Gelibolu kel bir kafa gibi görünmezdi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt;"&gt;Soluğu kesilen Timur kalan birasını bir dikişte bitirip karşısında beyni ambale halde bulunan arkadaşlarına bana müsaade, ben biraz dolaşacağım demiş ve sendeleyerek Limana doğru yola koyulmuştu. Fakat O yola koyulurken peşine takılan gölgeleri ne Timur ne de arkadaşları fark etmişti.Limana doğru giderken solda Grotesk bir heykel edasıyla dikilmiş olan köprü ayağının arkasına geçerek bir İhtiyaç Molası vermişti. İhtiyacını gördükten sonra Timur'un toparlanmasına bile fırsat bırakmayan 2 kişi onu kollarından tutmuştu. 3ncü bir ise tam cepheden üzerine doğru gelirken önce bir tekme savurmuştu Timur. Bu tekme hedef olarak karşısındakinin bir daha çocuğu olmamasını garantilemek için hayâları olmasına karşın saldırgana bir hizmette daha bulunmuş ve fazla büyük olan burnunu düzeltilmesi için kırmıştı. Ağzı yüzü kan içerisinde olan saldırgan burnundan kan ve sümükler akarken küfürler içerisinde ağzı bantla kapatılan Timur’a elindeki bıçağı saplamıştı. Timur hayatında ilk kez tattığı bir tatlı hakkında yorum yapan gurme edası ile olayı karşılamış ve tek bir soru geçmişti aklından:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu gün günlerden ne idi? Lakin acısı sağlıklı bir cevap vermesine engel oluyordu. Gözlerini kapamadan az önce beyninde uğuldayan melodiyi sözlere dökmüştü: Yeşildir artık yüreğinde kara bulut, Bugün anneler günü; Annem ! Beni unut !!!&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;, &amp;quot;Helvetica&amp;quot;, sans-serif;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7099194914524719907-5506782213210707305?l=deli-karga.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/1POBTS9OmreROnW-PqnY3yer_yU/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/1POBTS9OmreROnW-PqnY3yer_yU/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/1POBTS9OmreROnW-PqnY3yer_yU/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/1POBTS9OmreROnW-PqnY3yer_yU/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/DeliKarga/~4/OGUS8evKP2c" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://deli-karga.blogspot.com/feeds/5506782213210707305/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://deli-karga.blogspot.com/2010/06/hisseli-katiller-kumpanyas-v10.html#comment-form" title="1 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7099194914524719907/posts/default/5506782213210707305?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7099194914524719907/posts/default/5506782213210707305?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/DeliKarga/~3/OGUS8evKP2c/hisseli-katiller-kumpanyas-v10.html" title="Hisseli Katiller Kumpanyası V1.0 beta" /><author><name>mustafa kılcı</name><uri>https://profiles.google.com/116993435568814036971</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="32" src="//lh4.googleusercontent.com/-VmmxSImZu_Q/AAAAAAAAAAI/AAAAAAAAAJ0/IRFbTE3irOQ/s512-c/photo.jpg" /></author><thr:total>1</thr:total><feedburner:origLink>http://deli-karga.blogspot.com/2010/06/hisseli-katiller-kumpanyas-v10.html</feedburner:origLink></entry></feed>

