INblog Soul Adventures: Lighthearted Experiences of a Soul Found Effective Business in the Gulf: Mastering Leadership Skills for Greater Success Derailed ( La Femme Fatale Publishing ) Make: Fire: The Art and Science of Working with Propane Historical Dictionary of Medieval China (Historical Dictionaries of Ancient Civilizations and Historical Eras) Profit OR Property The Witching Voice: A Novel from the Life of Robert Burns Auf bald, Teheran: Die Fürstentochter Azar und der Kampf für die Freiheit im Iran (German Edition) Heidegger and Plato: Toward Dialogue (Topics In Historical Philosophy) Collective Voices of the Tight Lipped Influence and Inheritance in Feminist English Studies Dubliner’s Paralysis Underlined: Becoming Adults in “An Encounter” and “Araby” Ostwind - Aufbruch nach Ora (German Edition) From Whence We Came: Good Old Days Insulin and IGFs (Vitamins and Hormones) Writing Theology Well 2nd Edition: A Rhetoric for Theological and Biblical Writers MiniMax Interventions: 15 simple therapeutic interventions that have maximum impact

ABD Kadın Milli Takımı 2015 yılında Dünya Kupasını kazanmayı başardı. Özellikle dünyanın diğer yerlerine göre farklı olarak kadın futbolunun erkek futbolundan hem daha başarılı hem de popüler olduğu ABD’de kadın milli oyunculara 2014 Dünya Kupasında sadece ilk 16’ya grime başarısı gösteren erkek meslektaşlarına göre 40 kat daha az para kazanıyorlar. Kadın oyuncular sadece 15 milyon dolar kazanırken erkek futbolcuların yıllık toplam geliri 576 milyon dolar olmuştu. Yine bu eşitsizliği organizasyonları düzenleyen FIFA’da sürdürdü. İlk 16’ye giren erkek takımı 10 milyon ödül alırken, Dünya şampiyonu olan ABD kadın milli takımı sadece 2 milyon dolar ödül alabildi.

Belki futbol bir “erkek” sporu olarak görülebilir ama bu eşitsizlik kadınların en az erkekler kadar popüler olduğu başka sporlarda da görülebiliyor. Buna en iyi örnek tenis verilebilir. Kadınların en fazla para kazandığı spor dallarından biri olarak ön çıkan tenisde bile eşitsizlik bitmiyor. Büyük turnuvalarda ödüller kadın ve erkekler için bütün büyük turnuvalarda eşit olarak dağıtılmasına rağmen gelir eşitsizliği teniste de devam ediyor.

Bireysel olarak gelir eşitsizliğine örnek vermek gerekirse en fazla para kazanan İngiliz kadın futbolcu olan Steph Houghton, yılda yaklaşık 65.000 sterlin kazanırken, ünlü İngiliz erkek futbolcu Wayne Rooney sadece haftada 300.000 sterlin kazanıyor.

Beach Blues

Erkeklerde bir süre önce reklamlar ve sponsorlar eklendiği zaman en fazla para kazanan tenisçilerden birisi olan Roger Federer, en fazla para kazanan kadın tenisçi Serena Williams’dan iki kat daha fazla gelire sahip. Elbette bu gelir eşitsizliği kadın sporlarının erkek sporlarına göre daha az ilgi görmesi olarak gerekçelendirilebilir. Fakat burada aslında yumurta mı tavuktan gelir yoksa tavuk mu yumurtadan gelir ikilemi gibi bir soru ile karşı karşıya kalabiliriz. Çünkü kadın sporlarının medyada yer verilmesi konusunda da büyük bir eşitsizlik sözkonusu oluyor. Bu da doğal olarak kadın sporlarına kamuoyu tarafından gösterilen ilginin azalmasına sebep oluyor. Genel olarak da istatistikler bu durumu destekleyecek veriler sunuyor. İstatistiklere spordaki kadınların genellikle göz ardı edildiğini ve medyada kendilerine çok az verildiğini kanıtlıyor.

Kadınların spordaki yeri konusunda çalışmalar yapan Tucker Center for Research on Girls and Women in Sport’un yaptığı araştırmaya göre sporcuların %40’ı kadın olmasına rağmen kadın sporları tüm spor medyası içeriklerinin yalnızca% 4’ünde yer alıyor. Yine ABD’de yayın yapan dört büyük gazete (USA Today, Boston Globe, Orange County Register ve Dallas Morning) üzerinde yapılan bir çalışmada kadınların yer aldığı spor haberleri, tüm spor haberlerinin sadece% 3,5’ini oluşturuyor. Üstelik bu çalışmanın kadın sporculara görece olarak daha fazla yer verilen ABD medyası için yapıldığını düşünürsek sonuç çok daha trajik oluyor.

Doğal olarak bu istatistikler kadınların yer aldığı sporları olumsuz yönde etkiliyor. İlk olarak medyada daha az yer alması sonucunda kadın sporlarına daha az izleyici, daha az hayran ve daha az ilgi doğuyor. Yine bunun sonucunda daha az izleyici, hayran ve ilgi, çok daha az reklam ve sponsor ile neticeleniyor. Bu da doğal olarak daha az para demek. Bunun sonucunda birkaç iyi kadın sporcunun spor veya iş dünyası arasında kariyer yapmak arasında seçim yaparken doğal olarak spordan vazgeçiyor.

Women in Sport isimli kadın kuruluşunun yaptığı araştırmaya göre spor endüstrisindeki kadınların% 40’ı cinsiyetleri nedeniyle ayrımcılığa maruz kaldıklarını belirttiler. Araştırmaya katılan erkek meslektaşlarının % 72’si ise böyle bir eşitsizlik görmediklerini iddia ettiler.

Bunun yanı sıra kadınlar sporda genel olarak önyargılarla da uğraşmak zorunda kalıyorlar. Kadınların her türlü sporda gereken fiziksel ve mental güce sahip olmadıkları ve dayanıksız olduklarına dair önyargı hiçbir zaman eksik kalmıyor. Oysa son yıllarda yapılan araştırmalar bu önyargıların birer safsata olduğunu ortaya çıkarıyor.

Sporda kadınlara karşı yapılan ayrımcılık sadece kadın sporcuları kapsamıyor. Bunun yanı sıra spor endüstrisinde yer alan Women in Sport isimli kadın kuruluşunun yaptığı araştırmaya göre spor endüstrisindeki kadınların% 40’ı cinsiyetleri nedeniyle ayrımcılığa maruz kaldıklarını belirttiler. Araştırmaya katılan erkek meslektaşlarının % 72’si ise böyle bir eşitsizlik görmediklerini iddia ettiler.

Women in Sport’un Genel Sekreteri Ruth Holdaway, kadınların% 30’unun daha vahim olarak işyerindeki bazı erkeklerden uygun olmayan davranışlarla karşılaştıklarını itiraf ettiklerini belirtti.

Araştırmada ayrıca spor endüstrisinde cinsiyet farkı yüzünden gelir eşitsizliği, değersiz hissetirme, kadınların daha üst düzey görevlere ilerlemeleri için fırsatların eksikliği ve dışlanma gibi sorunların da varlığı kanıtlanmıştı.

Cinsiyet ayrımcılığının bütün kültürlerde ve bütün sektörlerde kadınların önünde bir engel oluşturduğu yapılan farklı araştırmalarla ortaya çıkıyor. Fakat bu konuda tüm dünyada yeterli olmasa da önemli mesafeler alındığı görülüyor. Elbette cinsiyet ayrımcılığının tamamen ortadan kalktığı bir dünyaya daha çok yolumuz var fakat kadınların tüm sektörlerekatılımı hususunda yerleşik algılar tamamen ortadan kalkmasa da değişmeye başladığı gözleniyor. Kadınlar bir zamanlar sadece erkeklerin kontrolünde olan bir çok alana girmeyi başarıyorlar ve çok da başarılı oluyorlar. Artık farklı bir dünyaya erkeklerin alışması gerekiyor.

 

Yazı: Dr. Bahar Karacar, TEİD Proje ve Eğitim Koordinatörü

Makalelerdeki görüş ve yorumlar yazar veya yazarlara ait olup , Etik ve İtibar Derneği’nin konu ile ilgili düşüncelerini yansıtmamaktadır.

]]> Adaletsizlik Tiksintisi https://www.etikblog.com/adaletsizlik-tiksintisi Wed, 27 Feb 2019 12:13:38 +0000 https://www.etikblog.com/?p=27476 Bilim dünyasının önde gelen 2 primatologu Sarah Brosnan ve Frans de Waal çok sevdikleri maymunları ile bir deney gerçekleştirdiler. Deney ile adaletsizlik kavramının maymunlarda bulunduğunu ispat etmeyi amaçlıyorlardı.

“Maymunlar eşit olmayan ödülü redediyor” adını verdikleri deneyde 5 dişi kapuçin maymunu kullandılar. Maymunlar her deneyde farklı olarak eşleştirildiler. Deney şu şekilde gerçekleşti; eşlenen 2 maymun birbirini görebilecek şekilde bir kafese yerleştiriliyorlardı. Kafesin içinde araştırmacılar tarafından yerleştirilmiş taşı vermeleri halinde de maymunlara ödül veriliyordu. Ödül, deneyin başında maymunların çok sevdiği bir yiyecek olan üzüm oluyordu. Bu kısım deneyin öğrenme ve alışma kısmı oluyordu. Buraya kadar her şey yolunda gidiyordu. 25 kere tekrarlanan bu kısımda hiçbir sorun çıkmıyordu. Daha sonra işler araştırmacılar tarafından karmaşıklaştırılmaya başlanıyordu.

Maymunlar taşı verdikleri zaman sağdaki maymuna değerli bir ödül olan üzüm verilmeye devam edilirken, soldaki maymuna ise daha düşük bir seviyede bir yiyecek olan salatalık verilmeye başlandı. İşte kıyamet bu eşit olmayan ödülün verilmesi ile koptu. Aynı işlemi yapmasına rağmen sağdaki maymundan daha az etkileyici bir ödül alan maymun sinirlenmeye ve bu eşitsizliğe tepki göstermeye başladı. Eşitsizliğe uğrayan maymun ödül olan salatalığı reddetmekten, ödülün araştırmacılara geri atılmasına hatta kafesi zorlamaya kadar değişen ve artan tepkiler göstermeye başladı.

İşin daha da ilginci bütün maymunların salatalık yediği bir deney daha yapıldı Bu deneyde araştırmacılar kafesin önüne kendilerinde üzüm de olduğunun anlaşılması için etrafa üzüm taneleri serpiştirmişlerdi. Fakat bunu gören maymunlar hiçbir olumsuz tepki vermemiş ve salatalık ile taşı mutlu bir şekilde değiş tokuş etmeye devam etmişlerdi. Maymunları asıl kaygılandıran, dikkatlerini ve kızdıran şey adaletsizlikti.

Araştırmacılar maymunlar ile gerçekleştirdikleri bu deney ile adaletsizlik kavramının evrimsel kökenini ortaya çıkardıkları gibi toplumsal eşitsizlik karşısında yaşanan en ilkel tepkilerin neler olabileceğini gözlemlemiş oldular. Sonuçta maymunlar salatalık yemeye devam edebilirlerdi fakat başkasının aynı eylem için daha büyük ödül alması öfkeye sebep olmuştu.

Frans de Waal daha sonra “Ateist ve Bonobo” isimli kitabında deney hakkında konuşurken ilginç bir noktaya temas ediyor:  “Salatalık alan kapuçin memnuniyetle ilk dilimini mideye indiriyor ama arkadaşının üzüm aldığını görünce öfkeden çıldırıyor. Aniden değersizleşen salatalık dilimlerini fırlatıp atıyor……. Başkası daha iyisini alıyor diye mis gibi yiyeceği reddetmek…… Herhangi bir şey almanın hiçbir şey almamaktan daha iyi olduğunu düşünen iktisatçılar, bu tepkiyi “akıldışı” buluyor. Hiçbir maymun, normalde yiyeceği bir gıdayı reddetmemeli, hiçbir insan düşük de olsa bir teklifi reddetmemeli, onlara göre. Para paradır. Bu tepkiler akıldışıysa bu, türler ötesi bir akıldışılık. Bir şebek üzerinde bütün canlılığıyla gördüğümüz zaman, adalet duygumuzun, çok övündüğümüz akılcılığın ürünü olmadığını, en temel duygulardan kaynaklandığını anlıyoruz.”Der Einfluss von Kindern auf die Ehestabilität: Empirische Untersuchung mit Daten des Familiensurvey (Frankfurter Beiträge zur Soziologie und Sozialpsychologie) (German Edition)

Aslında aynı çalışmalar iktisatçılar tarafından da yürütülüyordu. Adaletsizlik Tiksintisi olarak adlandırılan bu durum çeşitli çalışmalarda insanlarda da ortaya çıkmıştı. Ültimatom Oyunu deneyleri bu konuda bize insanlar hakkında da çok şey anlatıyor. Ültimatom Oyununda 2 oyuncu bulunuyor. Araştırmacılar oyunculardan birine elindeki 100 lirayı istediği bir miktarını diğer oyuncu ile paylaşması için teklif ediyor. Fakat kural şu oluyor; parayı alan oyuncu parasını ikiye ayırarak bir kısmını kendisine ayıracak ve kalan kısmını da diğer oyuncuya verecektir. Diğer oyuncunun kendisine verilen parayı reddetmesi durumunda her iki oyuncu da parayı alamayacak ve oyundan herhangi kazanç elde edemeden ayrılmak zorunda kalacaklardır.

Parayı alan oyuncu karşı tarafa ister 10 ister 40 ister 90 lira verebilecektir. Fakat karşı taraf kabul etmez ise iki taraf da herhangi bir kazanç elde edemeden oyunu terk edecektir. Araştırmacılara göre insanların amacı sadece kazanç elde etmek olsaydı kendilerine ilk oyuncu tarafından teklif edilen 1 lirayı bile kabul etmeleri gerekirdi. Buna göre, ilk oyuncu kendisine bencilce 99 lira ayırıp, arkadaşına yalnızca sadece 1 lira verse bile ikinci oyuncu kabul etmeliydi. Ne de olsa rasyonel olarak 1 lira 0 liradan fazlaydı.

Fakat daha sonra bu oyun üzerine yapılan bir çok deney bunun doğru olmadığını kanıtladı. Kültürel farklılıklar bazen öne çıksa da özellikle teklif oranı %20’den daha aşağı olursa karşı tarafın yaptığı tekliflerin büyük bir çoğunluğu kabul edilmiyordu. İlginç olan teklif eden tarafların da genel olarak orantısız tekliflerden kaçınmalarıydı.

Adil olmayan teklifler ile karşılaşan oyuncuların beyin taramalarında, bu kişilerin beyinlerinde kızgınlık, öfke vb gibi olumsuz duyguların ortalığa çıktığı görülüyordu. Burada ekonomistlerin uzun süredir öne sürdükleri, insanların kazançlarını maksimize etmek için akıl yürüttükleri tezi yaralanmış oluyordu. İnsanlar tıpkı maymunlar gibi adaletsizlik hissettikleri anda rasyonel olan kararlar yerine fevrileşiyor ve kazancını bile umursamaz hale geliyorlar.

100 liradan kendisine teklif edilen 10 lirayı hemen reddeden oyuncu veya üzüm yerine verilen salatalığı araştırmacıya fırlatan maymun aynı evrimsel kökene dayanan bir duyguya sahiptiler: Adaletsizlik Tiksintisi.

Yine Waal bir başka eseri olan “Empati Çağı”nda  şöyle yazıyordu: “Başkalarının ne aldığıyla ilgilenmek önemsiz ve mantıksız görünebilir, ancak uzun vadede kişinin kendi hakkını korumasına yardımcı olur. Herkesin kendi çıkarlarına önem vermesi, sömürünün ve avantacılığın engellenmesine ve herkesin payına düşen miktarın dikkatli bir şekilde verilmesine yardımcı olur.”Running with the Champ: My Forty-Year Friendship with Muhammad Ali

Peki böyle bir mantık ile çelişen duygusal tepkiler şirket çalışanları için de geçerli midir? Sonuçta insanlar işlerin yürütülmesinde adaletsizlik hissettikleri zaman şirketler de benzer bir irrasyonel tepki ile karşı karşıya kalmayacaklar mı? Acaba şirket yöneticileri adil olmamanın küçük veya büyük etkilerin fark ediyorlar mı? Hatta çoğu zaman adil olmamanın etkilerinin çalışanların kazancından bağımsız olacağını da dikkate alıyorlar mı?

Yapılan son araştırmalarda [3]  adil olmayan bir yönetime sahip olduğu düşünülen şirketlerde, çalışanların sadece örgütsel bağlığı düşmekle kalmıyor bunun yanı sıra iş performansını etkileyecek şekilde motivasyonları da azalıyor. Hatta çoğu zaman bu aynı kapuçin maymunlarında veya ültimatom oyuncularında olduğu gibi bir rasyonelliğe dayanmıyor.  Beklentiler ve deneyimler arasındaki tespit edilen olumsuz farklılıklar, çalışan motivasyonu ve bağlılığındaki potansiyel bir kaybın öncüsü olarak yorumlanırken bu da verimliliğin azalmasına neden oluyor.  Dolayısı ile eşitsizlik hissedildiği iş yerlerinde, yöneticilerin bunu sadece maddi kazançlarla halledileceğini düşünmesi büyük bir hataya sebep olabiliyor.

Adaletsizlik tiksintisi maddi gelirlerden çoğu zaman çok daha güçlü bir tepkiye sahip olarak görülüyor. İnsanlar adil olmayan koşullara, ekonomik zorunluluklar, korku veya kültürel bağlardan belli bir süre katlanabiliyor fakat en sonunda mutlaka doğasına yenik düşüyor.

Bunun için yapılması gereken aslında çok basit: Eşit şartlara sahip herkese adil olarak uygulanacak açık kurallar konulması ve bunların uygulanması. Hatta sadece süreçlere veya eylemlere ilişkin adaletli davranmanın bile bir fark yaratabileceğini unutmamak gerekiyor. Aynı koşullara sahip bireylere gelişigüzel bir şekilde adil olmayan bir şekilde davranmak şirketin bütün dengelerini yerle bir edebiliyor. İç dengesini bozulan, çalışanların motivasyonlarının azaldığı ve kızgınlığın yayıldığı bir şirketin belli bir süre sonra bu olumsuz koşullardan majör olarak da etkilenmemesi beklenemez.

Şunu unutmamak gerekir ki bir kişi, bir kurum, bir grup bize adil davrandığında, bize ne kadar ve nasıl değer verdiği ortaya çıkar. Adil olmak, temel olarak eşitlikle ilgili bir varsayımı yansıtır. Etik olmanın unsurlarından biri de eşit durumlardaki herkese eşit davranılması demektir.

 

Make: Fire: The Art and Science of Working with Propane Frans De Waal. Ateist ve Bonobo. İstanbul: Metis Yayınları, 2013.

Lonely Planet West Africa (Travel Guide) Frans De Waal. Empati Çağı. İstanbul: Akıl Çelen Kitaplar 2009.

[3]Matthias Seifert, Joel Brockner, Emily C. Bianchi, Henry Moon;  Workplace Fairness Affects Employee Commitment:  2015

Yazı: Ali Cem Gülmen, TEİD Araştırma ve Yayın Koordinatörü

Makalelerdeki görüş ve yorumlar yazar veya yazarlara ait olup , Etik ve İtibar Derneği’nin konu ile ilgili düşüncelerini yansıtmamaktadır.

 

]]>
Allianz’dan hediye kabul politikasının etkin ve inovatif bir uygulama örneği https://www.etikblog.com/allianzdan-hediye-kabul-politikasinin-etkin-ve-inovatif-bir-uygulama-ornegi Thu, 21 Feb 2019 08:47:03 +0000 https://www.etikblog.com/?p=27413 The Aunt's Mirrors

Allianz Türkiye olarak Dünya Yolsuzlukla Mücadele Günü farkındalık çalışmaları kapsamında kurum içinde açık artırma

Allianz Türkiye’nin Dünya Yolsuzlukla Mücadele Günü’nün farkındalığını artırmak için kurum içinde düzenlendiği açık artırmayla ilgili bilgi vermeden önce bu etkinliğimizin temelini oluşturan Yolsuzlukla Mücadele Programı’mızı kısaca tanıtalım.

Uluslararası bir kurum olarak yürüttüğümüz Yolsuzlukla Mücadele Programı kapsamında; şirketin ve çalışma arkadaşlarımızın dikkat etmesi gereken prensip ve kontrolleri içeren politikalar, Allianz’ı temsil eden ve Allianz’a hizmet veren tarafların risk değerlendirmeleri, yolsuzluk risk indikatörü olabilecek süreç ve hesapların kontrolleri yer alıyor. Ayrıca çalışma arkadaşlarımıza ve acentelerimize yönelik düzenlediğimiz eğitim ve farkındalık faaliyetleri de programın önemli bir parçası.

Yolsuzlukla Mücadele Programı kapsamında yer alan politikalar arasında; bağış ve sponsorluk politikaları, çıkar çatışmalarının yönetilmesine ilişkin minimum standartlar, hediye ve ağırlamalara ilişkin minimum standartlar yer alıyor. Hediye ve ağırlamalara ilişkin minimum standartlarımız; Allianz Grubu’nun ve çalışanlarının, müşteri, tedarikçi, iş ortağı gibi Allianz dışındaki kişi ve kurumlarla olan ilişkilerindeki potansiyel riskleri ve bu riskleri yönetirken dikkat edilmesi gereken kuralları belirliyor.

Elbette, hediye alıp verirken dikkat edilecek tek kriter hediyenin finansal değeri değil; her durum kendi içinde değerlendiriliyor ve değeri ne olursa olsun kabul edeni bir yükümlülük altına sokacak herhangi bir hediyenin sunulması ya da kabul edilmesi kesinlikle yasaklanıyor. Standartlarımız kapsamında, üst limitimizi aşan hediyelerin alınması veya sunulmasıysa değerlendirmeye dahi tabi tutulmadan, direkt reddediliyor. Üst limiti aşan hediyelerin, Allianz’ın politika ve standartlarıyla ilgili bilgi içeren bir teşekkür mektubuyla iade edilmesi yoluyla hediyeyi gönderen tarafın da farkındalığının artması hedefleniyor. Program başladığından bu yana gelen hediyelerin sayısının zamanla azalmış olması, hedefimize her geçen gün daha da yaklaştığımızı gösteriyor.

Bazen hediyelerin iade edilmesinde güçlükler yaşanabiliyor. Bu gibi durumlarda ilgili çalışan, eline geçen hediyeyi Allianz Türkiye Uyum Departmanı’na iletiyor ve hediyeyi veren tarafa da hediye karşılığında Allianz Türkiye Sürdürülebilirlik Ofisi’nin yürüttüğü kurumsal sosyal sorumluluk projeleri kapsamında bir sivil toplum kuruluşuna bağış yapılacağına ilişkin bilgilendirme yapıyor. Böylelikle düzenlediğimiz açık artırmada satılan her hediyenin akıbeti başlangıç aşamasında şeffaflaşmış oluyor.

Bu amaçlarla kurum içinde düzenlenen açık artırma, 2016 yılından bu yana eğlenceli bir konseptte organize ediliyor. Dünya Yolsuzlukla Mücadele Günü ve Yolsuzlukla Mücadele Programı’mızın farkındalığını içeride ve dışarıda artırmak için gerçekleştirilen açık artırmanın şeffaflığını sağlamak amacıyla bağımsız bir ajanstan destek alınıyor.

Üçüncü edisyonu 7 Aralık 2018’de düzenlenen açık artırmaya, her yıl olduğu gibi tüm departmanlardan yoğun bir katılım oldu. Etik ve İtibar Derneği Genel Sekreteri Neslihan Yakal ile Proje ve Eğitim Koordinatörü Dr. Bahar Karacar da organizasyonumuza katılarak bizleri onurlandırdı. Çalışma arkadaşlarımız ürünleri “Allianz seninle, iyiliğin yanında” mottomuz kapsamında, iyilik motivasyonuyla satın aldılar ve toplanan tutar Koruncuk Vakfı’na bağışlandı.

2017 yılında Uluslararası Şeffaflık Örgütü tarafından Şeffaflık Ödülü’ne de layık görülen açık artırmamızla günün anlam ve önemini vurgulayarak programın farkındalığını artırmaya ve toplanan tutarla Koruncuklar’ın yüzlerini güldürmeye devam edeceğiz.

Hümeyra Boztunç

Allianz Türkiye Yolsuzlukla Mücadele Yöneticisi

Makalelerdeki görüş ve yorumlar yazar veya yazarlara ait olup , Etik ve İtibar Derneği’nin konu ile ilgili düşüncelerini yansıtmamaktadır.

]]>
Kuşak, Yol Girişimi ve Avrupa İlişkisi https://www.etikblog.com/kusak-ve-yol-girisimi-ve-avrupa-iliskisi Wed, 13 Feb 2019 08:24:01 +0000 https://www.etikblog.com/?p=27376 Kuşak ve Yol Girişimi (KYG), (Belt and Raod Initiative – BRI) 2015 yılındaki lansmanından günümüze, ülkemizde ve dünyada hakkında en çok konuşulan mega proje oldu. Girişim o kadar büyük ve kapsamlı ki sadece ekonomik dinamiklerle değerlendiren bir bakış açısı resmin tamamını görmemize engel oluyor.

Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal İşler Bölümü (UN Department of Economic and Social Affairs -DESA) Kalkınma Politikaları ve Analiz bölüm başkanı, Kuşak ve Yol Girişimi hedefleri ve Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri (UN Sustainable Development Goals – SDGs) arasındaki sinerji ve bağların devasa olduğundan bahisle “Yoksullukla mücadele, ekonomik büyüme ve istihdamın artırılması, endüstriyel gelişim, altyapı ve inovasyonun desteklenmesi gibi önceliklerimiz Kuşak ve Yol Girişimi altında yapılan Çin yatırımları ile büyük paralellik taşımaktadır” diyor. İlaveten, Birleşmiş Milletler, Girişim’i 2030 Ajandası için etkili bir katalizör olarak tanımlıyor.

Japonya, Avusturalya, Hindistan, Amerika gibi büyük oyuncular ve Avrupa Birliği’nin katılmadığı Uluslararası İş birliği İçin Kuşak ve Yol Forumu (Belt and Road Forum for International Cooperation) 2017 Mayıs’ında, yirmi dokuzunu başkanlık seviyesinde olmak üzere 57 ülkenin katılımı ile gerçekleşmişti.

Aradan geçen zamanda, Türkiye’nin de içinde olduğu destekçi ülkelerin sayısı 65 e ulaştı. Avrupa Birliği “bekle gör” politikasını sürdürürken Yunanistan, İtalya, Avusturya, Polonya ve Hollanda gibi kimi Avrupa ülkeleri desteklerini bildirdiler. Bu ülkeler arasında özellikle Polonya büyük bir stratejik öneme haiz; zira Batı Avrupa’ya giden tüm demir yolları bu ülkeden geçiyor. İlaveten, Kuzey Buz Denizi Taşıma Hatları’nın KYG’ne dahil edilmesi Kuzey Avrupa ülkeleri ve Çin arasındaki ilişkilerin gelişimini perçinleyecek gibi gözüküyor.

Çin’den yola çıkan malların Avrupa’ya erişim süresi, konvansiyonel deniz yolu taşımacılığı ile mukayese edildiğinde yarı yarıya düştü. Demiryolu taşımacılığının aktif ve verimli kullanımı sayesinde Çin malları artık Kıta Avrupası’na 15 günde ulaşıyor. Bu da Polonya’yı Çin mallarının Avrupa’ya açılan lojistik kapısı haline getiriyor.

Her ne kadar Girişim ile ilgili genel algı küresel ticaret ve yatırımı güçlendirecek bir hamle olduğu yönündeyse de Avrupa’nın büyük oyuncularının, Dünyanın ikinci büyük ekonomisinin arka bahçelerimde yaptığı büyük yatırımlardan endişelenmediğini söylemek olukça zor. Aslında haksız da sayılmazlar zira 2017 IMF verilerine göre, Çin’in yaklaşık 12,24 trilyon dolarlık gayrı safi milli hasılası (GSMH), tüm Euro Bölgesi ülkelerinin toplam GSMH’na eşit.

Doğu Avrupa ülkeleri KYG’yi altyapılarını güçlendirmek ve Çin ile iş birliği alanlarını artırmak için bir fırsat olarak görse de Batı Avrupa ülkelerinin çekimser tavrı Avrupa Birliği’nin Girişim’e olan şüpheci yaklaşımının arkasındaki itici gücü oluşturuyor.

Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin birçoğu Çin ile iş birliği sözleşmesi imzalamış olmasına karşılık yirmi sekiz Avrupa Birliği üyesinden yirmi yedisinin Pekin büyükelçileri, KYG’nin küresel serbest piyasa ekonomisi dengelerini zedelediği ve Çinli firmalara devlet eliyle büyük bir rekabet avantajı sağladığını iddia eden bir deklarasyona imza attı. Tek istisna ise Macaristan’dı.

Avrupa Birliği ve Çin arasındaki ticaret ve yatırım ilişkisinin güçlü olduğunu biliyoruz. Çin, Amerika Birleşik Devletlerinin ardından AB’nin en büyük ticaret ortağı konumunda.

Philadelphia's 1876 Centennial Exhibition (Images of America)

Bununla birlikte Birlik, Yunanistan, Macaristan, Çek Cumhuriyeti gibi üyelerinin Çin ile yakın iş birliği ilişkilerini eleştirmekten de geri durmadı. Büyükelçilerin deklarasyonunda yer alan bir diğer iddia ise Çin’in küreselleşme dinamiklerini kendi hedefleri ve menfaatleri yönünde şekillendirdiği ve KYG’nin Çin’in üretim fazlasını eritmek ve iç politika ajandasının bir aracı olduğu idi. KYG o kadar büyük ve kapsamlı bir inisiyatif ki hakkında söylenecek her şey doğru bile olsa hiçbir tespit resmin tümünü görmeye yetemez.

Netice olarak, AB’nin KYG’ine karşı temkinli yaklaşımının süreceğini hatta tepkilerinin artacağını öngörmek yanlış olmayacaktır; zira Girişim, sadece Birlik içerisindeki ticaret dengelerini değil Birlik’in Asya Pasifik Bölgesi’nde Pasifik ve Hint Okyanuslarındaki ticaret ve enerji yollarının kontrolünü de derinden etkiliyor.

 

The Gift Economy: Volume 4 (Routledge Library Editions: Social and Cultural Anthropology)

 

Avrupa Birliği ihracatının %35’ini Asya’ya yapıyor ve en büyük on ticaret ortağının dördü Asya Pasifik Bölgesi’nde bulunuyor. Asya Pasifik Bölgesi Avrupa’nın ihracatçı ülkeleri için Amerika’nın ardından ikinci en büyük pazar olma özelliğini koruyor. Dolayısıyla Avrupa’nın Asya Pasifik oyununda kuralları değiştirecek güçte etkiye sahip bir girişimin popülerlik kazanmasından rahatsızlık duyuyor olmasında garipsenecek bir taraf yok. Üstelik Amerika, Japonya, Hindistan ve Avusturalya arasında 2007 yılında kurulan Dörtlü Güvenlik Diyaloğu (Quadrilateral Security Dialogue – The Quad) da Kuşak ve Yol Girişimi Deniz İpek Yolu Kuşağı’nın bölgedeki etkilerini izlemek üzere 2017 yılında yeniden canlandırıldı. Yani bölgedeki gelişmeleri sadece Avrupa Birliği Değil Amerika ve müttefikleri de yakından izliyor.

Küresel ticaret dengelerini değiştirecek bir mega projenin destekçileri kadar karşı çıkanları da olması; karşı çıkanların geride bıraktığımız üç yüz yılda o dengeleri kurgulamış olan ülkeler olması şaşırtıcı olmasa gerek. Umalım ki bu değişim bizleri Başkan Xi’nin 14 Mayıs 2017’deki Kuşak ve Yol Girişimi İşbirliği Forumu açılış konuşmasında söylediği gibi bir ticaret ortamına götürsün.

“Tarih en iyi öğretmendir” demişti Başkan Xi ve eklemişti: “Kadim İpek Yollarının ihtişam ve zaferi bizlere gösterdi ki coğrafi mesafelerin büyüklüğü ile gelen sorunlar asla çözümlenemez değildir. Eğer birbirimize doğru ilk cesur adımı atar ve aramızdaki mesafeyi kapatmaya çaba gösterirsek, bizleri dostluk, kapsayıcı ve paylaşılan bir kalkınma, uyum ve daha iyi bir geleceğe götürecek bir yolculuğa hep birlikte çıkabiliriz.”

Yazı:Tayfun Zaman, Uyum Danışmanı Bölüm Müdürü ve Ortak, Reanda Turkey

Etik ve İtibar Derneği Yönetim Kurulu Üyesi

Makalelerdeki görüş ve yorumlar yazar veya yazarlara ait olup , Etik ve İtibar Derneği’nin konu ile ilgili düşüncelerini yansıtmamaktadır.

]]>
Teknoloji Destekli Değerlendirme’nin Dava ve Soruşturmalardaki Avantajları https://www.etikblog.com/teknoloji-destekli-degerlendirmenin-dava-ve-sorusturmalardaki-avantajlari Mon, 04 Feb 2019 08:41:24 +0000 https://www.etikblog.com/?p=26310 Teknoloji destekli değerlendirme (Technology Asisted Review – TAR) araçları çeşitli şekillerde karşımıza çıkıyor. Bazıları e-keşfe daha uygundur, diğerleri ise ” Samanlıkta iğne arama”ya.

Dijitalleşme her geçen gün daha da fazla verinin, şirketin dijital altyapısında depolanmasına yol açıyor (E-postalar, belgeler, taslaklar, sunumlar gibi). Bunun sonucunda, belgenin ortaya çıkarılması süreci veya (iç) soruşturmalar ile baş etmek gerektiğinde, şirketler büyük miktarda veri arasında istedikleri hassas bilgilere ulaşmak için dehşet verici ödemeler yapmak zorunda kalabiliyorlar. İşte Teknoloji Destekli Değerlendirme (Technology Assisted Review – TAR) gücünü buralarda gösteriyor. TAR araçları (tools) çeşitli şekillerde karşımıza çıkıyor. Bazıları e-keşfe daha uygundur, diğerleri ise “Samanlıkta iğne arama” soruşturmalarına. Temel prensip şudur: Hukuk ve teknoloji uzmanlarının eğittiği makine öğrenimi algoritmaları, bilgileri kendilerine verilen konu başlığıyla ilişkilerine göre derecelendirir. Bir TAR işlemi, tipik olarak bir sürü örneği alıp bir model oluşturmak ve onu hukuk uzmanları tarafından incelenip değerlendirilebilecek boyutta bir belge yığınına dönüştürmektir. Doğrulama süreci, sistemin yasal açıdan savunulabilmesi açısından hayati önem taşıyan bir unsurdur. Çünkü avukatlara bilgisayar destekli inceleme sürecinin sicilini sunar. Böylece ihtiyaç duyulan insan incelemesini azaltan TAR, dev veri bankalarının incelenme masrafını büyük ölçüde düşürebilir. Bunu başarabilmek için avukatlar ve data uzmanları, TAR süreçlerindeki her adım üzerinde yakından bakmalıdır. Tipik TAR süreci hukuk uzmanlarının belli bir konu başlığı kapsamında klasifiye edilmiş (coded) ilk setteki evrakları, ilgili veya ilgili değil olarak ayırmasıyla başlar ve bunlar makine öğreniminin algoritmasını eğitir. Eğitimde kullanılan bu ilk belge setine çoğunlukla tohum set denir. Bu set, yasal uzmanların vakaya dair bilgileri dahilinde belirledikleri belgeleri, anahtar kelime araştırmalarını veya benzer yöntemleri kapsar. Yani makine öğreniminde, algoritmalar, bütün bir incelemeler evrenindeki tüm belgeleri kodlayabilmek için insan deneyiminden destek alır. İnsan analizcinin kararları yakalanır, analiz edilir ve sisteme bu kararları veri bankasındaki başka belgelere de uygulamayı öğretmekte kullanılır. Büyük miktarda evrağın insanlarca gözden geçirilmesinin maliyetlerinde büyük bir tasarruf sağlamasının yanı sıra TAR tipik olarak geleneksel belge analizinden çok daha hızlı ve çok daha doğru sonuç verir. Süreç ve sonuç detaylı bir şekilde belgelenebilir. Dünyada her geçen gün daha fazla mahkeme TAR’ı onaylıyor. Yasal kabul edildiği bölgelerde ve mahkeme uygulamalarında TAR çabucak kendini ispatladı ve yasal pazarı da kendini adapte olmaya zorluyor. Bir örnek vermek gerekirse: Amerikan Adalet Bakanlığı (DOJ) Kasım 2016’dan beri belli bir vakada TAR kullanımının seçenekler arasında olabilmesi için şunların temin edilmesini talep ediyor:

i) Konunun uzmanlarının tohum seti ve eğitim belgelerini incelediklerinin doğrulaması

ii) Modelin performansını ölçen belirlenmiş istatistiki parametreler ve

iii) Adalet Bakanlığının, esnek-olmayan model olarak kategorize ettiği belgelerin istatistiki anlamda önem taşıyan örneklerini incelemesine izin veren tasdik süreci.

TAR’ın açıkça ortada olan faydalarıyla birlikte, yargıçların soruları ve endişeleri de gelişiyor. Avukatlar bu işin detaylarını ve TAR gibi yasal teknolojileri nasıl kendi lehlerine kullanacaklarını öğrenmek zorundalar; sadece hız, kalite ve etkinlik için gücünü kullanmak değil, en azından mahkemede kullanımını haklı çıkarma ve savunma adına da. Teknoloji gelişiyor, bu yüzden hukuk profesyonelleri küresel yargılamalar ve soruşturmalarda elektronik belgeler sunarken uluslararası müşterilerin taleplerini ve beklentilerini karşılayabilmek için gözlerini açık tutmalılar. TAR yavaş yavaş standart bir uygulamaya dönüşürken, hukuk profesyonellerinin de onun imkanlarını ve sınırlarını anlaması önemli.

 

Yazı:Bertram BURTSCHER, Gernot FRITZ, Freshfields Bruckhaus Deringer

Makalelerdeki görüş ve yorumlar yazar veya yazarlara ait olup , Etik ve İtibar Derneği’nin konu ile ilgili düşüncelerini yansıtmamaktadır.

]]>
Kişisel Verilerin Korunması Kanunu ve Türk Ceza Kanunu Arasındaki Farklılıklara Dair Genel Değerlendirmeler https://www.etikblog.com/kisisel-verilerin-korunmasi-kanunu-ve-turk-ceza-kanunu-arasindaki-farkliliklara-dair-genel-degerlendirmeler Wed, 30 Jan 2019 08:23:22 +0000 http://www.etikblog.com/?p=26283 2016 yılında yürürlüğe giren 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu (“KVKK”) veri sorumlularına, veri koruma politikalarını kanun hükümlerine uygun hale getirmeleri için kanunun yayımı tarihinden itibaren iki yılık bir süre tanımış idi. Bu geçiş sürecinin 7 Nisan 2018 tarihinde sona ermesi ile, Avrupa’da GDPR’ın yürürlüğe girmesini takiben görülen etkiye benzer olarak Türkiye’de de kişisel verilerin korunması alanında bir hareketlilik yaşanmaya başlanmıştı.

Her ne kadar söz konusu hareketliliğin hâlihazırda daha çok uyumluluk süreçlerine odaklı olarak gerçekleştiği görülmekteyse de, konunun ceza hukuku boyutu da görmezlikten gelinemeyecek derecede önem arz etmektedir. Esasen, kişisel veri ihlallerine ilişkin cezai müeyyideler KVKK’dan önceye dayanmaktadır; nitekim kişisel verilerin hukuka aykırı olarak kaydedilmesi, bir başkasına verilmesi, ele geçirilmesi, yayılması ve yok edilmemesi, Türk Ceza Kanunu kapsamında bu kanunun yürürlüğe girmesinden önce de suç olarak düzenlenmekte idi. Şimdi ise, KVKK ile uygulama 4 alanı bulan ve kişisel verilerin işlenmesine ilişkin kuralları ve ilkeleri belirlerken aynı zamanda kanunun ihlali halinde gündeme gelecek cezai sorumluluğa da atıfta bulunan yeni hükümlerin yürürlüğe girmesi ile, bu iki kanunun bir arada nasıl uygulanacağı da kaygı doğuran bir mesele haline gelmiştir.

TÜRK CEZA KANUNU’NUN YAKLAŞIMI

Türk Ceza Kanunu’nun doğrudan kişisel verilerin korunmasını ilgilendiren düzenlemeleri, madde 135 ila 140 hükümleri arasında yer almaktadır. Madde 135 hükmü, kişisel verilerin hukuka aykırı olarak kaydedilmesi halinde kişiye, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verileceğini düzenlemektedir. Söz konusu hükmün ikinci fıkrası ise, hukuka aykırı olarak kaydedilen kişisel verinin kişilerin siyasi, felsefi veya dini görüşlerine, ırki kökenlerine, ahlaki eğilimlerine, cinsel yaşamlarına, sağlık durumlarına veya sendikal bağlantılarına ilişkin olması durumunu, suçun nitelikli hali olarak kabul etmekte ve bu durumda verilecek hapis cezasının yarı oranında artırılacağını öngörmektedir. Takibinde madde 136 hükmü, kişisel verilerin hukuka aykırı olarak bir başkasına verilmesi, yayılması veya ele geçirilmesinin iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırmakta ve son olarak madde 138 hükmü, kişisel verilerin kanunların belirlediği sürelerin geçmiş olmasına karşın yok edilmemesini suç olarak düzenleyerek, bu suçun işlenmesi halinde bir yıldan iki yıla kadar hapis cezası öngörmektedir.

Kısaca özetlemek gerekirse, Türk Ceza Kanunu genel olarak kişisel verilerin hukuka aykırı olarak kaydedilmesi, ele geçirilmesi, bir başkasına verilmesi, yayılması ve yok edilmemesi eylemlerini suç olarak sıralamakta ve söz konusu verilerin kişilerin siyasi, felsefi veya dini görüşlerine, ırki kökenlerine, ahlaki eğilimlerine, cinsel yaşamlarına, sağlık durumlarına veya sendikal bağlantılarına ilişkin olması durumunda koruma kapsamını genişletmektedir.

KVKK’NIN YAKLAŞIMI

KVKK’nın 17. maddesi, oldukça geniş bir ifade kullanarak kişisel verilere ilişkin suçlar bakımından Türk Ceza Kanunu’nun 135 ila 140. maddelerine atıfta bulunmaktadır. Bununla birlikte, ilgili hükmün ikinci fıkrası daha spesifik bir düzenleme ile, kişisel verilerin KVKK hükümlerine aykırı olarak silinmemesi veya anonim hale getirilmemesi halinde Türk Ceza Kanunu’nun 138. Maddesinin uygulama bulacağını ifade etmektedir.

KVKK’nın 18. Madde hükmü ise aydınlatma yükümlülüğünün, veri güvenliğine ilişkin yükümlülüklerin ve Veri Sorumluları Siciline kayıt ve bildirim yükümlülüğünün yerine getirilmemesini ve Kişisel Verileri Koruma Kurulu tarafından verilen kararlara uyulmamasını açıkça kabahat niteliği taşıyan eylemler olarak tanımlamış ve böylece söz konusu ihlalleri Türk Ceza Kanunu’nun kapsamı dışında tutmuştur.

KVKK, özel nitelikli kişisel verilere ilişkin olarak ise Türk Ceza Kanunu’nda belirtilen kişisel verilere, kişilerin ırkı ve etnik kökeni, mezhebi veya diğer inançları, kılık ve kıyafeti, dernek veya vakıf üyeliği, ceza mahkûmiyeti ve güvenlik tedbirleriyle ilgili verileri ile biyometrik ve genetik verileri eklemiştir. Bunun yanında, Türk Ceza Kanunu’nun aksine, kişilerin ahlaki eğilimleri KVKK’da özel nitelikli veri olarak düzenlenmemiştir.

İKI YAKLAŞIMIN DEĞERLENDIRILMESI

Tahmin edilebileceği üzere, KVKK yalnızca kişisel verilerin kaydedilmesi, ele geçirilmesi, bir başkasına verilmesi, yayılması ve yok edilmemesi durumlarını değil, kişisel veriler üzerinde yapılan her türlü işlemi kapsamı içerisine almakta; daha teknik bir ifade ile veri işlemenin söz konusu olduğu her halde uygulama bulmaktadır. Bu durumun doğal bir sonucu olarak KVKK, cezai sorumluluğa ilişkin olarak Türk Ceza Kanunu’na atıfta bulunduğu hallerde, Türk Ceza Kanunu’nun ilgili hükümlerinin kişisel verilerin herhangi bir şekilde işlenmesi durumunda uygulanmasını amaçladığı söylenebilecektir.

Bununla birlikte, Türk Ceza Kanunu’nun ilgili hükümleri kişisel verilerin yukarıda belirtilmiş olan durumlar dışında işlenmesi hallerini kapsamamaktadır. Bu durumda ise, suçların ve cezaların kanuniliği ilkesi uyarınca, kişisel verilerin hukuka aykırı olarak ve fakat Türk Ceza Kanunu’nun ilgili düzenlemelerinin kapsamına girmeyen fillerle işlenmesi ve bu fiillerin Türk Ceza Kanunu’nda sıralanan suç tipleri ile ilişkilendirilememesi durumunda Türk Ceza Kanunu uygulama alanı bulmayacaktır. Dolayısıyla, kişisel verilerin hukuka aykırı olarak işlendiği birtakım haller, herhangi bir cezai sorumluluk doğurmayacaktır.

Aslında arzu edilen düzeyde bir koruma sağlayabilmek adına her türlü veri güvenliği ihlali için cezai yaptırım öngörülmesinin gerekip gerekmediği ya da ceza sorumluluğunun bu anlamda efektif bir araç olup olmadığı ayrı bir tartışma konusudur. Ancak bu iki kanunda yer alan mevcut hükümlerin, halihazırda sağladıkları farklı kapsam ve seviyedeki korumalarla çelişkili uygulamalara yol açabilecek bir belirsizlik yarattığını ve sırf bu durumun dahi bir değişiklik ihtiyacı doğurduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Burada şunu da eklemek de fayda olacaktır ki, Kabahatler Kanunu’nun 15/3. maddesi uyarınca, kişisel verilerin hukuka aykırı olarak işlendiği ve Türk Ceza Kanunu’nun uygulamadığı bir halde, söz konusu fiil kabahat olarak değerlendirilerek bir yaptırıma tabi tutulabilecektir. Aynı hükmün, bir fiilin hem kabahat hem suç olarak tanımlanmış olması halinde, sadece suçtan dolayı yaptırım uygulanabileceği yönündeki düzenleme de dikkate alındığında, 4 hemen yukarıda izah edilen ceza sorumluluğu ile arzu edilen korumanın sağlanıp sağlanamayacağı yönündeki değerlendirmenin tekrarlanması gerektiği açıktır. Bu değerlendirme başlı başına ayrı bir makalenin konusu olacak olmakla birlikte, yapılması arzu edilen değişiklikler gündeme geldiğinde kanun koyucunun bir fiilin suç mu yoksa kabahat mi teşkil ettiği yönündeki iradesi bakımından oldukça önem arz etmektedir.

Yukarıdaki açıklamalarımız, yürürlükteki düzenlemelerin, kanunilik ilkesinin katı doğası ile şekillenen hukuki yorumlarını yansıtmaktadır. Bununla birlikte, Türk Ceza Kanunu’nun 135 ve 136. madde hükümlerinin, Yargıtay tarafından KVKK’nın ruhuna ve sağlamayı amaçladığı koruma kapsamına uygun şekilde ve daha geniş bir biçimde yorumlanması durumunda, daha farklı bir uygulamanın gelişmesi de mümkün olabilecektir. Ancak unutmamak gerekir ki, ceza hukukunun bakış açısı ve temel prensipleri esasen bu şekilde geniş yorumlamalara izin vermemektedir. Dolayısıyla kanunun amacına uygun bir yorumda bulunmak, ceza hâkimleri için zor bir görev teşkil etmektedir. Bu sebeple ideal olan, kanun koyucunun farklılıkları ve yanlış yorumlamaları bertaraf edecek bir aksiyon alması olacaktır.

Bu noktada bir parantez açılması gerekmektedir. Kanunilik ilkesine gerektiği gibi katı uygulandığı ilk senaryo ile karşılaşılması durumunda, Türk Ceza Kanunu’nun ilgili hükümlerinde yer almayan fiillerin işlenmesiyle ortaya çıkan kişisel veri ihlallerine ilişkin cezai soruşturmaların sonuçsuz kalacağı şüphesizdir. Bununla birlikte, Türk Ceza Kanunu’nda suç olarak sayılmayan bu fiiller KVKK uyarınca hukuka aykırı niteliğini kaybetmeyeceğinden, KVKK yine de ihlal edilmiş olacaktır. Bu durumda, KVKK’nın 12. maddesinin atfıyla, kabahatleri ve uygulanacak idari para cezalarını düzenleyen 18. madde hükmü devreye girecektir. KVKK 12. maddesi genel itibariyle veri sorumlusunun veri güvenliğine ilişkin yükümlülüklerini düzenlemekte ve söz konusu yükümlülüklerin yerine getirilmemesini, kabahat olarak kabul edilmektedir. Bu durumda cezai sorumluluk kapsamında tutulmamanın etkisiyle rehavete kapılabilecek veri sorumluları için problem yaratabilecek olan husus ise, Kişisel Verileri Koruma Kurulu’nun madde 12 hükmünün uygulama alanını aşırı bir biçimde genişleterek, madde 12 kapsamına girmese dahi, neredeyse tüm veri ihlallerini veri güvenliğine ilişkin yükümlülüklerin ihlali olarak değerlendiriyor olmasıdır. Kurul’un eleştiri konusu olan bu yaklaşımının bir sonucu olarak, cezai sorumluluk yerini 1 milyon Türk Lirasını bulabilecek ciddi para cezalarına bırakmıştır.

Türk Ceza Kanunu ile KVKK arasındaki bir diğer farklılık ise, özel nitelikli veri kapsamlarının birbiri ile uyuşmamasından kaynaklanmaktadır. Yukarıda da açıklanmış olduğu gibi, KVKK’da özel nitelikli veri olarak düzenlenen birtakım kişisel veriler, daha eski tarihli Türk Ceza Kanunu tarafından aynı şekilde tanımlanmamıştır. Bunun sonucunda ise bu veriler (kişilerin ırkı ve etnik kökeni, mezhebi veya diğer inançları, kılık ve kıyafeti, dernek veya vakıf üyeliği, ceza mahkûmiyeti ve güvenlik tedbirleriyle ilgili verileri ile biyometrik ve genetik verileri) KVKK uyarınca özel nitelikli kişisel veri olarak değerlendirilmiş olmalarına rağmen, Türk Ceza Kanunu tarafından tanınan nitelikli korumadan yararlanamayacaklar ve yalnızca madde 135/1 hükmü ile düzenlenen suçun yalın halinin konusunu oluşturacaklardır. Buna karşın, yalnızca Türk Ceza Kanunu tarafından özel nitelikli veri olarak kabul edilen kişilerin ahlaki eğilimlerine ilişkin kişisel veriler ise, KVKK’da özel nitelikli veri olarak kabul edilmemelerine rağmen suçun nitelikli halinin konusunu oluşturacak ve ilave bir korumadan yararlanacaktır. Kişilerin ahlaki eğilimlerine ilişkin kişisel verilerine tanınan bu geniş kapsamlı koruma, anlamı ve içeriği tam olarak belirli olmayan olan “ahlaki eğilim” kavramının yanlış yorumlamalara oldukça açık olması nedeniyle de eleştiri konusu olmuştur. Arzu edilen korumanın tam olarak sağlanabilmesi için, bu tür belirsizliklerin açıklığa kavuşturulması ve özellikle yasal tanımlar söz konusu olduğunda KVKK’nın bu amaca tek rehber olarak kabul edilmesi gerekmektedir.

Bu bölümü sona erdirmeden önce üzerinde durulması gereken son nokta olarak belirtilmelidir ki, Türk Ceza Kanunu’nda suç olarak sayılmayan fiiller ve bunların kanunilik ilkesi kapsamındaki yorumundan kaynaklanan karışıklık, kişisel verilerin silinmesi ve anonim hale getirilmesi üzerinde aynı etkiyi doğurmamaktadır. Açıklamak gerekirse, Türk Ceza Kanunu’nun138. maddesi kişisel verilerin yok edilmemesi halini düzenlemekteyken, KVKK’nın 17/2. maddesi kişisel verilerin silinmemesi veya anonim hale getirilmemesi halini kapsamına almaktadır. Dolayısıyla, ilk bakışta Türk Ceza Kanunu kapsamında olmayan “anonim hale getirmeme” fiilinin suç olarak kabul edilmesinin de kanunilik ilkesine aykırı olduğu düşünülebilecek ise de, 17/2. madde hükmünün söz konusu ihlallerin Türk Ceza Kanunu’nun 138. Maddesine göre cezalandırılacağı şeklindeki açık lafzı ve atfı, bu şekilde bir yorumun önüne geçmektedir.

SONUÇ

Şüphesiz ki, bu iki kanunun kapsamları ve yaklaşımları arasındaki farklılıklar sebebiyle uygulamada karşılaşılması muhtemel karışıklık ve çelişkilere karşı izlenebilecek en uygun çözüm yolu, öncelikle Türk Ceza Kanunu’nda ve gerekirse KVKK’da gerekli değişikliklere giderek farklılıkları tamamen ortadan kaldırmak olacaktır. Ancak, en azından odak noktasının KVKK’nın idari yükümlülükleri ile uyumluluk noktasında toplandığı şu dönemde bu husus ikincil planda kalmakta ve bu sebeple halihazırda böyle bir değişiklik gündemi bulunmamaktadır.

Bu sebepledir ki bugün için merak uyandıran husus, iki kanun arasındaki söz konusu farklılıkların uygulamayı nasıl etkileyeceği ve Yargıtay içtihatlarına nasıl yansıyacağıdır. KVKK’nın nispeten yeni bir kanun olduğu da düşünüldüğünde, uygulamaya yön verecek çok yönlü tartışmaların mahkemeler nezdinde henüz sağlanmadığını söylemek de yanlış olmayacaktır. Bunun bir diğer sonucu da, bugüne kadar konuya ilişkin olarak oluşturulmuş olan Yargıtay içtihatlarının yeterli bir rehber niteliği arz edememesidir. Nitekim söz konusu içtihatlar, genellikle KVKK öncesi döneme dayanmakta olup kapsam itibariyle oldukça sınırlıdır.

Bu durum karşısında ve arzu edilen değişikliklerin en azından kısa vadede yapılmayacağı öngörüsüyle, Yargıtay KVKK ve Türk Ceza Kanunu’nun ilgili hükümlerinin yorumlanması ve uygulanmasına yönelik birtakım standartlar belirleyene kadar, özellikle ilk derece mahkemelerince yürütülen yargılamalar sonucunda birbiriyle çelişen kararlar ile karşılaşmanın şaşırtıcı olmayacağını söylemek mümkündür.

Yazı: Gün+Partners Avukatlık Bürosu, Yönetici Avukat Av.Fliz Toprak Esin ve Kıdemli Avukat Asena Aytuğ Keser

Makalelerdeki görüş ve yorumlar yazar veya yazarlara ait olup , Etik ve İtibar Derneği’nin konu ile ilgili düşüncelerini yansıtmamaktadır.

]]>
Veri Koruma Hukuku ve Önemi https://www.etikblog.com/veri-koruma-hukuku-ve-onemi https://www.etikblog.com/veri-koruma-hukuku-ve-onemi#respond Mon, 28 Jan 2019 08:31:21 +0000 http://www.etikblog.com/?p=26256 Günümüzde teknolojideki hızlı gelişmeler sonucunda veri, çağın yeni değeri haline gelmiş ve gerek büyük ölçekte ülkelerin gerekse de iş hayatındaki pek çok kurumun yıllardır süregelen politikalarında birtakım değişikliklere gitmelerini zorunlu hale getirmiştir.

Kolaylaşan veri akışı ile beraber gittikçe ticarileşen internet ise veri koruma hususunda ulusal ve uluslararası düzenlemeler yapılmasını mecburi kılmıştır. Bu bağlamda 7 Nisan 2016’da ülkemizde 6698 Sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu ve 25 Mayıs 2018’de de Avrupa Veri Koruma Tüzüğü (General Data Protection Regulation) yürürlüğe girmiştir. Söz konusu Tüzük ve Kanunun temelleri yıllar öncesine dayanmasına karşın yaptırım gücü olan düzenlemelere dönüşmeleri ancak son 2 yıl içerisinde mümkün olmuştur. Bu durumun temel nedeni, başlangıçta da açıklanmış olduğu üzere gerek internet gerekse gelişmeye hızla devam eden akıllı nesneler vasıtasıyla verilerin son yıllarda artan kullanımı sonucunda kişilerin mahremiyetinin korunması ihtiyacıdır.

Kişisel veri kavramı, hayatın çok içinde ve herkesin temas halinde olduğu bir konu olmakla birlikte özellikle işleri gereği kişisel verilere sürekli erişim sağlayan şirketler açısından önemli bir sorumluluk getirmiştir. Kanunun öngördüğü yükümlülüklerden birkaçını; veri envanterinin oluşturulması, veri güvenliğinin sağlanması için teknik ve idari tedbirlerin alınması ve veri kayıt sistemine (VERBİS) doğru ve güncel bilgiler ile kayıt olunması oluşturmaktadır.

Kişisel Verilerin Korunması mevzuatımız, AB sınırları içerisinde 1998 yılından bu yana yürürlükte bulunan 95/46/AT sayılı “Kişisel Verilerin İşlenmesi ve Serbest Dolaşımı Bakımından Bireylerin Korunmasına İlişkin Direktif ”den esinlenilerek hazırlanmış olsa da 2018’de yürürlüğe giren GDPR bu iki düzenlemeden de ayrışan birtakım hususlar barındırmaktadır. Bunlardan ilki ve belki de en önemlisi veri ihlalleri karşısında öngörülen müeyyide miktarlarının büyüklüğüdür. KVKK ’ya aykırılık halinde idari yaptırımın üst sınırı 1 Milyon TL ve cezai yaptırım ise 1-4 yıl arasında öngörülmekte iken GDPR’da üst sınır 20 Milyon Euro veya bir önceki mali yıl küresel cirosunun %4’ü olabilmektedir. Bununla beraber GDPR, KVKK ’da yer verilmeyen Veri Koruma Görevlisi (Data Protection Officer) ve Veri Koruma Etki Değerlendirmesi (Data Protection Impact Assessment) kavramlarına da yer vererek sistematik olarak büyük ölçekli veri işlemekte olan tüzel kişilerin bu hususları da uygulamalarına almalarını öngörmüştür.

Kişisel Verilerin Korunması Hukuku bağlamında son yıllarda oluşan bu hassasiyet neticesinde gerek dünyada gerekse de Türkiye’de pek çok yaptırıma şahitlik edilmektedir. Hızla sayıları artmakta olan idari para cezalarının miktarları ihlalin etkilediği kişi sayısı ve ihlal şekline göre değişiklik gösterebilmektedir. İngiltere Veri Koruma Komisyonu (ICO) tarafından hukuka aykırı veri işleme ve gerekli idari ve teknik tedbirlerin alınmamış olması nedeniyle Facebook’a verilen 500.000 Sterlin değerindeki ceza ile başlayan yaptırım süreci yakın tarihte Google’a verilen 50 Milyon Euro değerindeki ceza ile sürmektedir. Söz konusu yaptırım, ilgili kişilere şeffaf ve yeterli bir aydınlatma yapılmadığı gerekçesiyle Fransız Veri Koruma Otoritesi (CNIL) tarafından verilmiştir. Ülkemizde de KVK Kurumunun özellikle 6698 Sayılı Kanun ile GDPR uygulamasının birbirine yaklaşabilmesi açısından veri işlemede takip edilecek genel ilkeler konusu kapsamında ciddi bir hassasiyet gösterdiği ve bu pek çok cezayı bu ilkeler bağlamında verdiği görülmektedir. Buna ilaveten kurumun şimdiye kadar uygulamış olduğu yaptırımlardan bir diğeri ve şirketler için belki de bir maddi yaptırımdan çok daha etkili olacak uygulaması ise kurumun resmî web sitesinde kamuya yönelik veri ihlali bildiriminin yapılmasıdır. Buradan hareketle, kişisel verilerin korunmasının hem veri işleyen gerçek kişiler hem de kamu/özel tüzel kişilikleri için ivedilikle aksiyon alınması gereken bir konu haline geldiği aşikardır.

Tüm dünyada ortaklaşa kabul edilen, Veri Koruma Günü ise 28 Ocak 1981’de kişisel verilerin korunmasını öngören 108. Konvansiyonun Avrupa Konseyi üyesi 46 ülke tarafından imzalanmasıyla ilan edilmiştir. Türkiye’nin de 28 Ocak 1981’de Strazburg’da imzaladığı bu sözleşme ancak üzerinden 35 yıl geçmesi ile bir Kanun kapsamında düzenlenerek mevzuatımızda yerini alabilmiştir. Uzun yıllar önce imzalanmış bir uluslararası sözleşmenin Türk Hukukuna dâhil olabilmesi için bu denli fazla zamanın geçirilmiş olması, veri koruma hususunun bir Kanun ya da Tüzükten ibaret olmayıp Türk Kültürü içine yerleştirilmesi gereken bir olgu olduğunu ve bu farkındalığın yerleşmesinin biraz zaman alacağını göstermektedir.

Yazı: Fırat Barış Kavlak, Kavlak Avukatlık Bürosu Ortak Avukatı

Makalelerdeki görüş ve yorumlar yazar veya yazarlara ait olup , Etik ve İtibar Derneği’nin konu ile ilgili düşüncelerini yansıtmamaktadır.

 

]]>
https://www.etikblog.com/veri-koruma-hukuku-ve-onemi/feed 0
Değişen Dünyada Kurumsal Yönetimin Değişmeyen Dişlileri: Etik ve Uyum https://www.etikblog.com/degisen-dunyada-kurumsal-yonetimin-degismeyen-dislileri-etik-ve-uyum Thu, 24 Jan 2019 12:26:01 +0000 http://www.etikblog.com/?p=26238 Akıl almaz bir hızla sürekli değişen iş dünyasının belki de değişmeyen en kritik gerçekleri “iş etiği, uyum ve dürüstlük”, kurumsal yönetim uygulamalarının tam merkezinde yer alıyor. Değişime bu kadar ayak uydurmamız gerektiğini düşünürken bizi bu konularda “muhafazakâr” yapan (veya yapması gereken) şey nedir?

Kurumsal yönetim (KY), bir kurumun tüm paydaşları ile olan ilişkilerinin, eşitlik, şeffaflık, hesap verebilirlik ve sorumluluk ilkeleri çerçevesinde yürütülmesini sağlayan bir yönetim biçimi. Çoğu zaman dilimizden hiç düşürmediğimiz bu yönetim şeklinin, kurumların geleceği için bir ihtiyaç olduğunun hepimiz farkındayız. Peki bu ihtiyacın nasıl ortaya çıktığını hiç düşündünüz mü? İhtiyacın nasıl oluştuğunu ve ne olduğunu anlamak, bu yönetim felsefesinin hayata geçirilmesinde  kullanılan ilkeleri ve araçları daha iyi anlamamıza yardımcı olurken, aynı zamanda içinde bulunduğumuz coğrafyada en sık karşılan hastalık olan “mış” gibi yapmanın aslında uzun vadede kurumlara hiçbir fayda sağlamayacağını da gösterir.

Kısaca kurumsal yönetim ihtiyacının nasıl doğduğunu hatırlayalım. Şirketler büyüdü, tek ortaklı yapılardan çok ortaklı yapılara geçti ve sermaye büyüdü. Şirketler büyüdükçe çalışanları, müşterileri, tedarikçileri, çalıştığı bankalar ve hesap verdiği kanun koyucuların sayısı önemli bir oranda artmaya başladı. Şirketin sahipleri arttıkça, diğer bir deyişle mülkiyet yapısı dağıldıkça, bir problem ortaya çıkmaya başladı. Zira şirketin sahipleri ile yönetenlerin (yani kontrol edenlerin) artık aynı kişiler olması imkansızlaşmaya ve gerçekte şirketin sahibi olmasa da geniş yetkilere sahip, bir anlamda patron gibi hareket eden bir güç ortaya çıkmaya başladı: CEO. Bu bir nefeste anlattığım durum tabii ki uzun bir zaman diliminde, farklı kültürlerde ve coğrafyalarda farklı şekillerde gelişti ve gelişmeye devam ediyor.

Bir tarafta şirketin sahipleri ile sayıları artan diğer menfaat sahipleri, bir tarafta ise şirketi yöneten ve şirketle ilgili her türlü bilgiye sahip olan başka bir taraf ortaya çıktı. Bu asimetrik bilgi avantajının menfaat sahipleri aleyhine kullanılmaması amacıyla bazı mekanizmalara ihtiyaç duyulmaya başlandı. İşte bu değişim yavaş yavaş kurumsal yönetimin ana kolonları olan, şeffaflık, hesap verebilirlik, sorumluluk ve adillik kavramlarının tetikleyicisi oldu ve kendi araçlarını zaman içinde yaratmaya başladı.

Olayın bir boyutu böyleyken diğer bir boyutundan da bahsetmek gerekiyor. O da mülkiyet yapısının dağılmadığı ancak bazı nedenler ile hakim ortağın yanında küçük ortakların olduğu şirketler. Bahsettiğimiz ilk durum sermayenin derinleştiği büyük ve uluslararası şirketlerde kendini gösterirken, diğer durum ise yaşadığımız coğrafyada bizlerin hiç yabancı olmadığı, genelde aile üyelerinin azlık hakkına sahip olduğu ve hakim bir ortak tarafından yönetilen patron şirketlerinde kendini göstermektedir.

İşte bu iki uç durum arasında bir skala düşünürseniz, bir ucunda sahiplik ile kontrol ayrımını ve buna bağlı yetersiz denetim riskini, diğer ucunda ise çoğunluk hissesine sahip hakim ortağın yoğun kontrolü neticesinde azlık haklarının ihlali riskinin ortaya çıktığını söyleyebiliriz.

Bahsi geçen skalanın tümünde şiddeti ve zorlukları değişse de sahiplik ve yönetimden kaynaklanacak sorunların muhtemel olduğunun farkında mısınız? Bu muhtemel sorunların ilacı kurumsal yönetim ilkelerinin “orantılı” bir şekilde uygulanmasıdır. Ancak sizce bu sorunun kökeninde ne var? Sorunun cevabının bu makalenin içinde saklı olduğunu söyleyerek, OECD’nin KY ilkelerinde “etik ve uyum”a ilişkin neler söylenmiş, kısaca göz atalım:

Yönetim kurulunun yüksek etik standartları uygulaması ve tüm tarafların menfaatlerini gözetmesi
Yönetim kurulu, sadece kendi eylemleri ile değil aynı zamanda kilit yöneticilerin görevlendirilmesi ve gözetimiyle genel olarak şirket yönetiminde etik ortamın yaratılmasında önemli bir rol oynamaktadır. Yüksek etik standartları, sadece günlük faaliyetlerde değil aynı zamanda uzun vadeli taahhütlere ilişkin olarak da
şirketin uzun dönemde menfaatine olup şirketi daha muteber ve güvenilir hale getirmektedir. Yönetim kurulunun amaçlarının daha açık ve işlevsel olması için, “etik davranış kurallarına” dayanan kuralların geliştirilmesi ve bu kuralların tüm şirkete bildirilmesi faydalıdır.

Etik davranış kuralları şirketlerde çelişkili konularda iş kararlarıyla ilgili muhakemenin yapılabilmesine ilişkin bir çerçeve oluşturur. Etik davranış kuralları asgari düzeyde şahsi menfaatlerle şirket menfaatlerinin kesiştiği noktalarda nasıl davranılacağına ilişkin açık sınırlandırmalar koymalıdır. “Kanunlara uyum” her şirket için bir zorunluluk ve kırmızı çizgi iken, “etik davranış kuralları” ile şirketlerde, bu çizginin ötesine geçen dürüst iş yapma kültürünün teşvik edildiği bir ortamın oluşturulması amaçlanmaktadır.

İhbar mekanizması ve misilleme yapmama politikaları
Etik ve yasal olmayan uygulamalar sadece şirketin menfaat sahiplerinin haklarını ihlal etmez, aynı zamanda şirkete ve ortaklarına itibar yönünden zarar verir ve beklenmedik finansal yükümlülükler ortaya çıkarabilir. Bu nedenle ihbar mekanizması ve misilleme yapmama politikaları oluşturulmalıdır.

Şirket çalışanları ve diğer tüm menfaat sahiplerinin karşılaştıkları etik veya yasal olmayan uygulamaları özgür ve kolay bir şekilde şirket yönetim kuruluna ve/veya ilgili kamu kuruluşuna bildirmelerini sağlayacak bir ortam oluşturulmalıdır.

Etik açıklama (disclosure) uygulamaları ve şeffaflık
Gerçek şeffaflığı teşvik eden güçlü bir açıklama politikası, şirketlerin ortakları ve menfaat sahipleri tarafından izlenebilmesinin kritik bir unsurudur. Maksatlı bir şekilde yetersiz, zayıf ve şeffaf olmayan açıklamalar, etik olmayan davranışlara ve bunun sonucunda piyasada güven kaybına ve hem şirket hem de tüm piyasada büyük maliyetlerin ortaya çıkmasına neden olabilir.

İş etiğine ilişkin uygulamaların açıklanması
Şirketler ticari amaçlarına ek olarak, iş etiği, çevresel ve şirket için önemli olması halinde sosyal meseleler, insan hakları ve diğer kamu politikası taahhütleriyle ilgili politika ve performanslarını kamuya açıklamaya teşvik edilmektedir. Bu gibi bilgiler bazı yatırımcılar ve menfaat sahipleri için şirketler ve içinde bulundukları iş çevresi arasındaki ilişkiyi değerlendirmeleri açısından önemlidir.

Çıkar çatışmaları 
KY ilkelerinin sağlıklı uygulanabilmesi için çıkar çatışması alanlarının adil bir şekilde yönetilmesi ve açıklanması gerekmektedir. Çıkar çatışması riski birçok alanda kendini gösterebilir. Örneğin; grup şirketleri arasında yapılan işlemler çıkar çatışmalarından dolayı, özellikle de hakim ortaklı yapılarda suistimal edilmeye açık alanlardır. Burada önemli olan bu işlemlerin yasaklanması değil, doğası gereği çıkar çatışması riski taşıyan bu işlemlerin uygun bir şekilde yönetilmesi, gözetimi ve şeffaf bir şekilde açıklanmasıdır.

Yukarıda OECD Kurumsal Yönetim ilkelerinde etik ve uyum konusunda belirtilen önemli hususlara değinmeye çalıştım.

Şimdi yukarıda bahsettiğim problemler ve zorluklar potansiyeli taşıyan skalaya dönelim. Kurumsal yönetim ilkeleri ve uygulamaları genel olarak şirketler hukuku, menkul kıymetler hukuku, muhasebe ve denetim standartları, iflas hukuku, sözleşme hukuku, iş hukuku ve vergi hukuku gibi çeşitli hukuki alanlardan etkilenmektedirler. Şirketlerin kurumsal yönetim uygulamaları ayrıca insan hakları ve çevre hukukundan da etkilenmektedir. Bu kanunlar farklı piyasalarda farklı etkiler altında sürekli değişim gösterirken ve tüm menfaat sahipleri bu kanunları anlayıp uyum sağlamaya çalışırken, KY ilkelerinin etik davranış kurallarına referans vermesi ve bu kuralların kanunlara uyumun ötesinde inisiyatifler olduğunu söylemesinin anlamı nedir?

Tüm menfaat sahipleri ile birlikte içinde yaşamak istediğimiz “iyi” bir iş ortamının tek anahtarı “güven”dir. Ticari başarılar güvenin yanında ancak kısa süreli mutluluklar olabilir. Güven, iş etiğinin önemsendiği “dürüst” iş yapılan ortamlarda oluşur ve kök salar. Dürüstlük bir şirket ile tüm menfaat sahiplerini birbirine bağlayan bir tutkal gibidir, eğer zedelenirse ilişkiler paramparça olur. Bir daha da kolay kolay yapışmaz.

Her şeyin akıl almaz bir hızla değiştiği, iş etiği ve dürüstlük adına iyi bir sınav vermediğimiz bu coğrafyada kurumsal yönetim ile etik ve uyum kavramları ve şirketlerdeki uygulamaları hiç olmadığı kadar önem taşımaya başlamıştır.

İş etiğinin olmadığı bir ortamda kurumsal yönetim ilkelerini uygulamak sizce neye benzer?

Yazı: Fikret Sebilcioğlu, TEİD Yönetim Kurulu Üyesi

Makalelerdeki görüş ve yorumlar yazar veya yazarlara ait olup , Etik ve İtibar Derneği’nin konu ile ilgili düşüncelerini yansıtmamaktadır.

]]>
Ateşi Zapt Etmek https://www.etikblog.com/atesi-zapt-etmek Tue, 08 Jan 2019 08:45:40 +0000 http://www.etikblog.com/?p=26194 Kıvılcımı söndürmeyen ateşi zapt edemez
L. N. Tolstoy – İnsan Neyle Yaşar?

Hava buz gibi soğuk, hafif de sulu kar çiseliyor. İşinize gitmek için sabahın karanlığında yola düşmüşsünüz. Ortalıkta taksi yok. Herkes gibi sırada bekliyorsunuz. Bir taksi yanaşıyor ve sırada bekleyen ilk kişiyi alıyor. Araç ilerlemeden binen kişi taksiden iniyor. Taksici gideceği yeri beğenmemiş ve onu indirmeye karar vermiş. Buraya kadar yaşananların taksicinin suçu olduğu kesin. Fakat daha sonra taksici pencereye yanaşıyor ve size nereye gideceğinizi soruyor. Bundan sonra o taksiye binerseniz işte bundan sonra bu yaşanan etik dışı hareketin kabahatlisi sadece taksici değil. Artık siz de bu yanlışın bir parçası değil misiniz? Hatta suç ortağı haline gelmiş olabilir misiniz?

Kabul ediyorum bahaneniz bol. İşe yetişmeniz lazım. O gün kaçırmamanız gereken bir toplantınız var. Patron zaten huylu biri şimdi riske girmeye ne gerek var? Eeee yani siz binmeseniz arkanızdaki binecek zaten. Niye fırsatı kaçıracaksınız ki? Fakat işte asıl çelişki burada başlıyor. İlkesel bir duruş yerine çeşitli bahanelerin arkasına sığınarak her türlü hukuk veya etik dışı davranışı yapmak mümkün değil mi zaten?

Diyelim bir şirket için çalışıyorsunuz. Bir ihaleye girilecek ve ihaleyi verecek kurumun başındaki zat rüşvet istiyor. Ortada bir suç var. Peki sizin bahaneniz yok mu? Elbette var. Bu şirket nasıl yürüyor biz “etikçiler” biliyor muyuz sanki. Bu sektörde başka türlü ayakta kalınamaz. Bu kadar kişi evine ekmek götürüyor sonuçta. Sektörün huyu zaten bu. Hem zaten siz vermeseniz, ihaleyi rüşveti vermeye hazır olan başka bir şirket kapacak. Bu düzeni siz mi değiştireceksiniz? Yalnız unutmayın ki bu bahanelerin hiçbiri sizin en az rüşveti isteyen kişiden daha az suçlu olmanızı sağlamayacak.

Bu örnekleri çoğaltılabilir. Fakat asıl önemli nokta asla değişmeyecektir. Ortada bir hukuk veya etik ihlali bulunuyor. Bu ihlali belki de siz yapmamışsınız. Hatta yapılmasına aslında teorik olarak karşınız. Pratikte ise bambaşka bir durum meydana geliyor ve söz konusu ihlalden dolayı fayda sağlıyorsunuz. Taksiye binecek ve işinizi zamanında yetişeceksiniz. Rüşveti verip ihalenin alınmasını ve şirketinizin yaşamasını sağlayacaksınız. Bütün bunlar ilkesel olarak hiç bir şeyi değiştirmeyecektir. Siz yozlaşmış veya yozlaştırılmış bu düzenin en önemli çarklarından birisiniz. En az ihlali yapan kadar suçlusunuz.

Bu durumlar ile çok daha trajik veya çok daha basit olaylarda da karşılaşabiliriz. Amirinden emir aldığı için işini kaybetme korkusu gibi basit bir güdü ile işkence yapan bir güvenlik görevlisinden Cumartesi günü çalışanlarına mail atıp onları çalıştıran bir yöneticiye kadar.

Oysa ilkesel olarak aslında aralarında çok büyük farklılık bulunmuyor. Ortada bir adaletsizlik, yanlışlık veya kötülük var ve bu durumdan da birileri faydalanıyor ve bu adaletsizliğin, yanlışlığın veya kötülüğün sıradanlaşmasına ve devam etmesine izin veriyor.

Albert Einstein’ın ünlü sözü aslında bütün bu durumu o kadar çok iyi anlatıyor ki ; “Dünya yaşamak için tehlikeli bir yer; kötülük yapanlar yüzünden değil, durup seyreden ve onlara ses çıkarmayanlar yüzünden.”

Peki ne yapmak gerekir? İş dünyasında veya özel hayatımızda belki de artık bazı şeylere artık ne olursa olsun hayır demenin vakti gelmiş olabilir mi? O taksiye binmemek ve bir sonraki dürüst taksiciyi beklemek yapılan haksızlığa bir dur demek olabilir mi? O rüşveti vermemek, hatta verilmesini engellemeye çalışmak veya bu konuda çaba gösterenler diğer şirketler ile işbirliğine gitmek bazı şeylerin yavaş yavaş değişmesini sağlamaz mı? “Kolay değil o işler” dediğinizi daha yazıyı yazarken bile duyabiliyorum. Zaten kolay olduğunu söylemek bir başka yalan olur. Ufak adımlar ile de başlayabilirsiniz bu etik yolculuğuna. Mesai saatlerine riayet etmek veya kişisel işleriniz için şirket kaynaklarını kullanmamak gibi. Hatta belki de sadece düşünmeye başlamak ile bile büyük bir adım atmış olabilirsiniz. Hannah Arendt’in “Kötülüğün Sıradanlığı” eserinde yazdığını hep akılda tutmak gerekir: “Kötülüklerin çoğu hiçbir zaman iyilik ve kötülük hakkında düşünmemiş insanların işidir.”

Yazı: Ali Cem Gülmen, TEİD Araştırma ve Yayın Koordinatörü

Makalelerdeki görüş ve yorumlar yazar veya yazarlara ait olup , Etik ve İtibar Derneği’nin konu ile ilgili düşüncelerini yansıtmamaktadır.

]]>