<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:blogger='http://schemas.google.com/blogger/2008' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd="http://schemas.google.com/g/2005" xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-4128876643201704263</id><updated>2024-10-06T20:50:41.428-07:00</updated><category term="taraf gazetesi yazilari"/><category term="showtvnet.com yazilari"/><category term="medyatava.net yazilari"/><category term="Hidir Gevis ile Roportaj"/><category term="Hıdır Geviş hakkında"/><category term="Hidir Gevis ile soylesi (video)"/><category term="Zaman Gazetesi"/><title type='text'>Hıdır Geviş Yazı Arşivi</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default?redirect=false'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default?start-index=26&amp;max-results=25&amp;redirect=false'/><author><name>Unknown</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='https://img1.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>161</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>25</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4128876643201704263.post-9091162446238324237</id><published>2013-02-17T09:05:00.003-08:00</published><updated>2013-02-17T09:05:32.298-08:00</updated><title type='text'>biraz eğlenelim</title><content type='html'>&lt;div dir=&quot;ltr&quot; style=&quot;text-align: left;&quot; trbidi=&quot;on&quot;&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;

&lt;iframe src=&quot;http://www.facebook.com/video/embed?video_id=482435458489111&quot; width=&quot;640&quot; height=&quot;360&quot; frameborder=&quot;0&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;
</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/feeds/9091162446238324237/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment/fullpage/post/4128876643201704263/9091162446238324237' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/9091162446238324237'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/9091162446238324237'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/2013/02/biraz-eglenelim.html' title='biraz eğlenelim'/><author><name>Unknown</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='https://img1.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4128876643201704263.post-2146288548195537286</id><published>2010-10-06T19:24:00.000-07:00</published><updated>2010-10-06T19:24:21.943-07:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="taraf gazetesi yazilari"/><title type='text'>Ben, ben ve yine ben</title><content type='html'>&lt;span class=&quot;yazi_kosesi&quot;&gt;&lt;span style=&quot;font-size: x-small;&quot;&gt;05.09.2010&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class=&quot;yazi_kosesi&quot;&gt;&lt;span style=&quot;font-size: x-small;&quot;&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&amp;nbsp; - Taraf Gazetesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Oy annecim oy, çok yorgunum. Cuma günü &lt;b&gt;İstanbul &lt;/b&gt;Atatürk&lt;b&gt; &lt;/b&gt;Havalimanı’ndan Türkiye’ye giriş yaptım. Pasaport kontrolünü geçer geçmez gidip oy sandıklarını buldum. &lt;b&gt;Ne güzel ne cici sandıklar&lt;/b&gt;,  onlara bakarken bunlardan harika arı kovanı olur diye düşündüm. Hemen  valizlerimi yüklediğim el arabasını kenara park ettim. Bana gülümseyerek  bakan görevlilere nüfus cüzdanımı ve pasaportumu uzattım. Onlar da TC  kimlik numaramı bilgisayara girip, Amerika’da ikamet ettiğimi teyit  edince &lt;b&gt;elime bir zarf, bir küçük mühür ve bir de oy pusulası tutuşturdular&lt;/b&gt;,  ben de onların tam karşılarında yer alan ve mağazalardaki soyunma  kabinlerini andıran kabinlerden birine daldım, perdeyi kapamaya bile  gerek görmeden bastım mührümü. &lt;b&gt;Böylece sözümü tutmuş oldum&lt;/b&gt; ve EVET dedim. &lt;b&gt;Hayatımda hiç tarihe geçmemiştim&lt;/b&gt;, umarım bu kez &lt;b&gt;12 Eylül referandumunda ilk oy kullanan erkek gazeteci&lt;/b&gt; olarak tarihe geçebilirim. &lt;br /&gt;
Niye yorgunum ondan bahsedeyim. Türkiye’ye dönüş kararı verdiğim için &lt;b&gt;New York’taki&lt;/b&gt; &lt;b&gt;son günlerimde&lt;/b&gt; &lt;b&gt;arkadaşlarımla sürekli bir buluşma trafiği yaşadım&lt;/b&gt;. Dolayısıyla özellikle son üç gün o kadar yoruldum ki başım dönüyor, gözlerim kararıyordu. Buluştuğum insanlar arasında &lt;b&gt;Dan&lt;/b&gt;  de vardı. Bari gitmeden birlikte bir yemek yiyelim dedik. Dan’i  görmeyeli hafta mı oldu ay mı, unuttum. O’nu görünce şaşırdım, çünkü Dan  de benim gibi kendini iyice koyuvermiş: sakallar uzamış, Gym’e eskisi  gibi gitmiyor ve en kötüsü sürekli her şeyden şikâyet ediyor. Kendi &lt;b&gt;Hedge Fund&lt;/b&gt;  şirketini kurduğunu size söylemiş miydim bilmiyorum, bazen kafam  karışıyor, acaba size mi söyledim yoksa Naciye’ye mi söyledim. Her  neyse, onu bu hale sokan bu işi; bu ekonomide bu tür işler kolay değil. &lt;br /&gt;
Dan’le eve yakın olsun diye &lt;b&gt;Greenwich Village’de&lt;/b&gt; bir yere  gidelim dedik, ben randevuya ancak akşam sekizde gidebildim, ama geç  geleceğimi çok önceden haber verdim. Yazık, çocukcağızın aslında  21:00’de yatması lazım ki sabah 5:00’te kalkabilsin. Aman niye yazık  olsun ki biraz da o fedakârlık yapsın, çok bencil bir insan. Bu  bencilliği her şeyine yansıyor, yemekte sürekli tabağımdan yemek alıyor,  bu defa rokalı tavuğumdan koca bir parça aldı mesela, yanında  ısmarladığım ıspanak sotemin ise yarısını götürdü. &lt;b&gt;Paylaşmayla ilgili bir sorunum yok &lt;/b&gt;ama onun bu huyunu hiç sevmiyorum, çünkü &lt;b&gt;alırken vermeyi hiç akıl etmiyor&lt;/b&gt;, bu onun çok fazla &lt;b&gt;egosantrik&lt;/b&gt;  olmasından kaynaklanıyor, her şeye kendi merkezinden baktığı için  yerkürenin onun poposunun üzerinde döndüğünü sanıyor. Zaten ne zaman  buluşsak hep kendini ve kendi acılarını anlatıyor, sanki &lt;b&gt;Gothe’nin Genç Werther’i&lt;/b&gt; mübarek... &lt;br /&gt;
Dan, New York’un bütün lokantalarını tavaf ettiği için ondan bir  İtalyan lokantası seçmesini istemiştim, 7. Cadde üzerindeki küçük bir  lokanta var, oraya gittik. Bizim yaşlı Werther (aynı yaştayız) başladı  şikâyetlerine. New York’ta artık yaşamak istemiyorum diyor. Peki neden?  O’na göre bu şehrin gizli surlarından içeri sızmayı başarabilmişler için  her şey egodan, egonun tatmininden ve bu egonun kendini gösterme  merakından ibaretmiş. İnsanlar için ne kadar paran olduğu, nerede  oturduğun, kimleri tanıdığın, hangi lokantalarda yemek yediğin  önemliymiş. Bu çocuğun kafasına ya bir şey düştü ya da elindeki hisseler  düştü, öyle ya şikâyet ettiği her şey kendisinde fazlasıyla mevcut.  Ayrıca &lt;b&gt;New York’u&lt;/b&gt; niye suçluyorsun canım, Allah Allah... Benzeri eğilimde insanlar &lt;b&gt;Elazığ’ın&lt;/b&gt; köylerinde bile var. &lt;br /&gt;
Ayrıca kimsenin kendi egosundan rahatsız olmasına ve utanmasına gerek  yok, bütün incelik, işin ayarını tutturmakta. Nitekim Dan’le  buluşmamızın bir sonraki günü Naciye ile birlikte bizim &lt;b&gt;Abdullah’ın kendi dostlarına verdiği iftar yemeğine&lt;/b&gt;  gitmiştik. Orada Naciye güzel bir laf etti, “Ben New York’ta kendi  egomu keşfetme imkânı buldum, çünkü ne istediğimi, neyi sevdiğimi, kendi  önceliklerimin de olabileceğini asıl burada öğrendim. &lt;b&gt;Türkiye’de herkes aslında biraz başkaları için yaşıyor&lt;/b&gt;,  kendini keşfedebilmek de her insana nasip olmuyor”. Naciye çok haklı,  bu şehre herkes bir yerlerden geliyor. Geldiğiniz yerlerde sizi kontrol  eden güçlerin uzağına çıktığınızda kendinizi dinleyebiliyor, kim  olduğunuzu daha iyi anlayabiliyor ve ona göre kendi benliğinizi ve  egonuzu besleyip doyurabiliyorsunuz.&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;&lt;br /&gt;
Her şey egosantrik ve allosentrik arasındaki dengeyi kurmakla ilgili.&lt;/b&gt;  Yani hayat ve insanlarla ilişkilerinizde sadece kendinizi merkez alan  egosantrik bir tutum mu izleyeceksiniz yoksa, başkalarının tutum  davranış, inanç ve sizden beklentilerini baz alıp ona göre bir tutum mu  sergileyeceksiniz. Sağlıklı olan ne biri ne de öteki. Her ikisini de  belli bir dengeyle kendinizde bulundurmak. &lt;br /&gt;
&lt;h3&gt;&lt;br /&gt;
TEK KELİMEYLE&lt;/h3&gt;&lt;h4&gt;&lt;br /&gt;
Williamsburg’de pazar gezmesi &lt;/h4&gt;Williamsbug, 10 sene evveline kadar insanların girmeye korktuğu bir  semtti. Oysa Manhattan’dan L trenine atladığınızda sadece birkaç dakika  tutuyor. Çünkü Doğu nehrinin karşı yakasındaki ilk durak Willamsburg.  Buraya önce Manhattan’daki yüksek kiralara gücü yetmeyen sanatçılar  taşındı, onlar sanat galerileri, küçük şirin lokantalar ve kafeler  açtılar. Bunun üzerine semt güzelleşip güvenli bir hale geldi. Geçen  haftasonu oradaydım, çok keyifli bir muhit, yalnız ev fiyatları  patlamış, nedeni ise paralı insanların burayı istila etmeye başlaması.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;h4&gt;&lt;br /&gt;
Tam bağımsız gey cumhuriyeti&lt;/h4&gt;Geçenlerde çok sevdiğim bir gey arkadaşım söyledi, New York’lu geyler  arasında bir gey ülkesi kuralım geyiği başlamış. Gerekçe özetle şöyle:  “Yahu kardeşim, bize de evlenme hakkı verin, şu hakkı verin bu hakkı  verin diye devlete ve millete laf anlatmaktan bıktık usandık. İyisi mi  bir kooperatif kuralım, bastıralım paraları ve Musevilerin İsrail’de  yaptığı gibi kendimize büyük bir toprak parçası ya da bir ada alıp orayı  gey ülkesi yapalım, bağımsızlığımızı ilan ederiz, ordumuz olur,  dünyanın bütün geyleri, ülkeye taşınır, müreffeh ve mutlu oluruz. Hatta  biz de heteroların evlenmesini yasaklarız.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;h4&gt;&lt;br /&gt;
Sarı gazeteciliğin baronu Fox TV&lt;/h4&gt;Sendikanın nasıl sarısı varsa gazeteciliğin de sarısı var.  Gazetecilik değil manipülasyon yapmak, aslı astarı olmayan haber ve  yorumlar yayımlamak, bir konuyu tam araştırmadan, altını tam  doldurmadan, tümüyle yayın grubunun niyeti neyse ona göre eğip bükerek  kullanmak ve sansasyonlara yönelik haberlerle kışkırtıcılık yapmak sarı  gazetecilik oluyor. &lt;b&gt;Frameshopisopen.com&lt;/b&gt; adlı blogunda medyaya ve  medya diline yönelik güzel makaleler yazan Jeffrey Feldman, Fox TV’nin,  Amerika’da sarı gazeteciliğin baronu olduğunu yazıyor. Nasıl mı yapıyor  bunu? Obama’ya bir gün komünist, öteki gün gizli Müslüman, bir başka gün  aşırı radikal gibi yaftalar yapıştırıp, politikanın rengini de sarıya  çevirerek...&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/b&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/feeds/2146288548195537286/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment/fullpage/post/4128876643201704263/2146288548195537286' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/2146288548195537286'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/2146288548195537286'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/2010/10/ben-ben-ve-yine-ben.html' title='Ben, ben ve yine ben'/><author><name>Unknown</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='https://img1.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4128876643201704263.post-3844666118695866149</id><published>2010-10-06T19:23:00.001-07:00</published><updated>2010-10-06T19:23:33.733-07:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="taraf gazetesi yazilari"/><title type='text'>Çılgın mısın, 40’ında mısın</title><content type='html'>&lt;span class=&quot;yazi_kosesi&quot;&gt;&lt;span style=&quot;font-size: x-small;&quot;&gt;30.08.2010&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class=&quot;yazi_kosesi&quot;&gt;&lt;span style=&quot;font-size: x-small;&quot;&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&amp;nbsp; - Taraf Gazetesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Etrafımdaki insanlara bir haller oldu. &lt;b&gt;Mat &lt;/b&gt;bir kaç ay evvel&lt;b&gt; Manhattan’daki apartman dairesini sattı&lt;/b&gt;, American Express’deki güzelim işinden istifa etti, sevgilisini &lt;b&gt;New York&lt;/b&gt;’ta bıraktı ve başkent &lt;b&gt;Washington D.C&lt;/b&gt;’ye taşındı, ne olduğunu, niye böyle bir karar verdiğini tam anlayamadık. &lt;b&gt;Deb&lt;/b&gt; kışın başında, yıllardır oturduğu &lt;b&gt;New Jersey&lt;/b&gt; içlerindeki bahçeli evini satıp, şehir merkezinde bir apartman dairesine taşındı. &lt;b&gt;Boston&lt;/b&gt;’da yaşayan ve hiç evlilik yapmamış eski arkadaşım &lt;b&gt;Gülcem&lt;/b&gt;, telli duvaklı gelin oldu, &lt;b&gt;Rana, ABC&lt;/b&gt; &lt;b&gt;televizyonundaki &lt;/b&gt;işini  bir yıl önce bırakıp iki çocuğuyla Türkiye’ye döndü. Bir başka  arkadaşım kendi işini kurmak için istifa etti edecek, beklemedeyiz... Bu  insanların aralarındaki tek ortak özellik sadece benim arkadaşlarım  olmaları ve hayatlarında durup dururken ani radikal kararlar vermeleri  değil. Bunların başka bir ortak özelliği daha var, hepsi 40’larında.&lt;br /&gt;
İşte ben bu arkadaşlarıma gülerken, aynı şey benim de başıma geldi.  E, gelmezse şaşardım, çünkü nüfus cüzdanıma gelin bakın, benim de  yukarıda saydığım isimlerle aynı yaşlarda yani 40’larında olduğumu  göreceksiniz. 30’lar ve 40’lar bir insan için silkeleyici yaşlar,  kendini hayatın bir noktasında mahsur kalmış gibi hissettiğin, aynı  rutinden sıkıldığın ve hayatında değişim yaratmak istediğin yaşlar...  Ünlü Amerikan düşünürü &lt;b&gt;Thoreau 30’una yaklaşınca gidip ormanın içinde bir kulübede tek başına yaşamaya karar veriyor&lt;/b&gt;, yazar &lt;b&gt;Hermen Hess&lt;/b&gt;’in karısından ayrılıp İsviçre’deki dağlık &lt;b&gt;Montagnola&lt;/b&gt;  bölgesinde inzivaya çekilmesi ise 40’larına denk düşüyor. Demek ki bu  yaşlar hakikaten zor. Kendinizi en çok sorguya çektiğiniz, kendi  kendinize yaşattığınız hayalkırıklıklarını ve kaçırılmış fırsatları en  net biçimde görebildiğiniz, kendinizi beklentilerinize cevap  veremediğiniz için fazlaca ve haksızca suçladığınız ve bütün bunların  ardından çok uçta kararlar alabildiğiniz iki ayrı dönüm noktası: 30’lar  ve 40’lar... Peki, ben ne karar verdim dersiniz? &lt;b&gt;Kararım şu:&lt;/b&gt; &lt;b&gt;2001’den bu yana yaşadığım, çok sevdiğim ve hatta ikinci vatanım olarak gördüğüm Amerika’dan Türkiye’ye dönmek. &lt;/b&gt;Bu kendi başına yetmiyormuş gibi &lt;b&gt;Anayasa referandumunda EVET oyu kullanmak için dönme tarihini iyice öne aldım&lt;/b&gt;,  çünkü döndüğümde ülkemi daha demokratik bir ülke olarak görmek  istiyordum. Dolayısıyla hazırlıkları bir an önce tamamlama gayretine  girdim, iki ayağımı bir pabuca soktum; kolay değil memleket  değiştiriyorsunuz. Bu nedenle, şimdilerde pılımı pırtımı toparlamakla  meşgulüm. Pılı pırtı da topla topla bitmiyor; yorucu ama işin bir de  duygusal yönü var; geçmişinizle bir yüzleşme ve hatırlamalar  yaşıyorsunuz bu süreçte. Örneğin &lt;b&gt;Murathan Mungan&lt;/b&gt;’ın hediye ettiği ve hâlâ koruduğum kum saati çıktı karşıma ve başka şeyler; &lt;b&gt;Michael Kelly&lt;/b&gt;’nin PBS televizyonuna staj başvurum sırasında yazdığı referans mektubu, &lt;b&gt;babamın “sevgili oğlum” &lt;/b&gt;diye başlayan ve bana burada havaların nasıl olduğunu soran kısa ve içli mektubu, &lt;b&gt;Birleşmiş Miletler&lt;/b&gt;’de çalışmaya başladığım ilk günde, dostlarım &lt;b&gt;Laura Duffy&lt;/b&gt; ve &lt;b&gt;Bob&lt;/b&gt;’dan aldığım şirin tebrik kartı, melankolik melankolik bakan ve hiçbirinde gülmediğim mutsuz &lt;b&gt;Boston &lt;/b&gt;günleri resimlerim, bir Thanksgiving günü sevgili dostlarım &lt;b&gt;Hüseyin&lt;/b&gt; ve&lt;b&gt; Şükriye Aktaş&lt;/b&gt; çiftinin evinde çocukları &lt;b&gt;Serdıl&lt;/b&gt; ve &lt;b&gt;Deniz&lt;/b&gt;’le  çekilmiş bir başka resim... Bütün geçmişi bu eşyalar üzerinden izlerken  enerjimin vücudumdan çekildiğini hissettiğim anlar oldu, dizüstü çöküp  öylece kaldığım anlar: &lt;b&gt;kâh&lt;/b&gt; ağladığım, &lt;b&gt;kâh &lt;/b&gt;güldüğüm... İnsanlık halleri işte, oluyor. Bu arada buraya bir not düşmek istiyorum, &lt;b&gt;KÂH sözcüğünün sevimsiz ve saçma bir sözcük olduğunu düşünüyorum&lt;/b&gt;, bu seferlik kullandım ama bir daha asla olmayacak.&lt;br /&gt;
Pılı pırtı toplarken bir sürü de elbise çıktı, onları güzelce  yıkadım, ütüledim, torbalara koydum. Mat bu hafta iş için New  York’taydı. O, ben ve &lt;b&gt;Jonathan&lt;/b&gt; torbaları alıp &lt;b&gt;evsizler barınağına &lt;/b&gt;götürdük.  Oradan çıkınca, böylesi günlerde benimle vakit geçirdikleri için onlara  yemek ısmarladım. Yemekte Jonathan sordu, “Hıdır, aldığın kararda daha  önce elinde gördüğüm &lt;b&gt;&lt;i&gt;Eat, Pray, Love&lt;/i&gt; &lt;/b&gt;(&lt;i&gt;Ye, Dua Et, Sev&lt;/i&gt;) adlı kitabın (bu kitabın filmi şu an sinemalarda gösteriliyor, başrolde de &lt;b&gt;Julia Roberts&lt;/b&gt;  var) etkisi oldu mu?” Jonathan’ın söz ettiği bu kitapta 32 yaşında  mutsuz bir yazarın kocasından boşanıp her şeyi bir kenara bırakması,  sonra da Hindistan, İtalya ve Endonezya gibi ülkelere gidiş serüveni  anlatılıyor. Bir ülkede midesini, diğerinde ruhunu, ötekinde ise kalbini  doyurmaya çalışıyor. Ben de 33 yaşımda Amerika’ya göç etmiştim ve çok  mutsuzdum. Şimdi 40’larımdayım, üstelik çok da mutluyum ama geri  dönüyorum. Çünkü aklım hep Türkiye’de, oradaki anne babamda...  Dolayısıyla bir gün gelir de yaşlanırsam şu konularda pişmanlık  yaşamaktan korkuyorum: Türkiye’ye gitmediğim, orada Amerika’da  kazandığım tecrübelerimle kendime yeni bir hayat kurmaya çalışmadığım,  annemle babamı sadece uzaktan sevmeye çalıştığım, ev yemekleri  yiyemediğim ve özellikle taşradaki insanların sıcak davranışlarıyla  beslenemediğim için. Bu nedenle Jonathan’ı şöyle cevapladım: “Beni asıl  baştan çıkaran &lt;b&gt;Jorge Luis Borges&lt;/b&gt;’in 85 yaşındaki duygularını yazdığı &lt;b&gt;&lt;i&gt;Anlar&lt;/i&gt;&lt;/b&gt; adlı şiiri”. Hatta &lt;b&gt;Iphon’dan hemen bulup onlara şiirin bir kısmını okudum&lt;/b&gt;, size de &lt;b&gt;Can Akın&lt;/b&gt;’ın çevirisiyle ve azıcık kısaltarak okuyayım bari: &lt;b&gt;&lt;i&gt;“&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Eğer  yeniden hayata başlayabilseydim/ İkincisinde, daha çok hata yapardım/  Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım/ İlkinde olmadığım kadar  neşeli olurdum/ Çok az şeyi ciddiyetle yapardım/ Temizlik asla sorun  bile olmazdı/ Daha fazla risk alırdım hayatta/ Daha fazla seyahat  ederdim/ Daha çok güneş doğuşunu izler/ Daha çok nehirde yüzerdim/  Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine/ Yaşamın her ânını  gerçek ve verimli kılan insanlardandım ben/ Elbette mutlu anlarım oldu  ama/ Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu/  Farkında mısınız bilmem/ Hayat budur zaten: Anlar, sadece anlar.”&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Ardından onlara Can dostum &lt;b&gt;Semih Fırıncıoğlu&lt;/b&gt;’nun bana söylediği bir sözü aktardım, “Hıdır &lt;b&gt;bu tür değişimler insanın içinde gerçekleştirdiği bir çeşit bahar temizliği gibidir&lt;/b&gt;. Merak etme 50’sine geldiğinde kendinden daha memnun olacaksın, o zaman her çok şey daha iyi olacak.”&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;&lt;br /&gt;
Not&lt;/b&gt;: Özür dilerim, hazırlık telaşıyla bu hafta &lt;b&gt;Tek Kelimeyle&lt;/b&gt; bölümünü hazırlayamadım.</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/feeds/3844666118695866149/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment/fullpage/post/4128876643201704263/3844666118695866149' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/3844666118695866149'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/3844666118695866149'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/2010/10/clgn-msn-40nda-msn.html' title='Çılgın mısın, 40’ında mısın'/><author><name>Unknown</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='https://img1.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4128876643201704263.post-4579497928912045371</id><published>2010-10-06T19:22:00.002-07:00</published><updated>2010-10-06T19:22:57.062-07:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="taraf gazetesi yazilari"/><title type='text'>New Yorklu Cerrahiler</title><content type='html'>&lt;span class=&quot;yazi_kosesi&quot;&gt;&lt;span style=&quot;font-size: x-small;&quot;&gt;22.08.2010&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class=&quot;yazi_kosesi&quot;&gt;&lt;span style=&quot;font-size: x-small;&quot;&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&amp;nbsp; - Taraf Gazetesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div class=&quot;yazi&quot;&gt;Cumartesi öğleden sonraydı , benim en rahat en gevşek olduğum gün. &lt;b&gt;Chelsea&lt;/b&gt; civarlarındayım, küçük dükkânları, kitapçıları gezip öylesine bakınıyorum... Üzerimde, arka tarafında çok ayıp yazılar yazan &lt;b&gt;yırtık pırtık bir tişört&lt;/b&gt; var, altımda ise her zamanki gibi şort, yani benim &lt;b&gt;haftasonu üniformam&lt;/b&gt;. &lt;br /&gt;
17. sokağın üzerinde Angel Street Thrift Shop adlı ikinci el esyalar  satan bir yere girdim. Buraya insanlar evlerindeki eski mobilyaları ,  elbiseleri, süs esyalarını, takıları bağışlıyor... Burayı işleten ise &lt;b&gt;HIV/AIDS’liler ve zihinsel olarak sağlıklı olmayanlara ücretsiz yardım eden bir kuruluş&lt;/b&gt;. Sağı solu incelerken bir baktım bizim &lt;b&gt;Murat Berk&lt;/b&gt;  aradı; “Gel seni bu akşam bir yere götüreyim” diyor, azıcık düşündüm  düşündüm, “olur” dedim. Sonra kendime bir gömlek-pantolon almak için  oradan çıktım. Gideceğimiz yer bir dergâh ve ben oraya bu kılıkta  gidemezdim; Allah korusun çarpılır marpılırım, neme lazım.&lt;br /&gt;
Tam ben kasada ödeme yapıyordum ki Murat aradı, “Geldim köşedeyim”.  Akşamın 7:00’si olmuştu. Hızla dışarı çıkıp, atladım arabaya.. &lt;b&gt;Manhattan&lt;/b&gt;’daki &lt;b&gt;West Broadway&lt;/b&gt; üzerinde yer alan dergâha doğru gidiyoruz. &lt;b&gt;Arabada bir yandan da yeni aldığım pantolonu giyiniyorum&lt;/b&gt;, gömleği zaten giymiştim. Bu arada biraz heyecanlıyım, hayatımda hiç dergâha gitmişliğim yok ki... &lt;br /&gt;
İşte geldik, arabayı parkedeceğimiz yeri de bulduk... Orada biraz oyalandık, çetemizim öteki üyesi &lt;b&gt;Abdullah Karataş&lt;/b&gt; da geldi. Oruçlu, beti-benzi solmuş, belli çok halsiz, &lt;b&gt;kolay mı bu uzun yaz günlerinde oruç tutmak&lt;/b&gt;.  Ben oruç tutmadığım halde şimdiden çok acıktım. Neyse üçümüz birlikte  içeri girdik. Alt katta küçük bir giriş yeri var, ayakkabılarımızı  burada çıkardık. Bizimkiler yukarı abdest almaya çıktılar. Bense dar,  yüksek tavanlı ve uzun bir salona girdim. Duvarlar beyaz badanayla  boyanmış tuğladan, yerde birbirinden farklı halılar, içerde başında  dantel takke bulunan gözlüklü bir kadın var, önündeki rahleye laptopunu  koymuş, ne okuyor bilmiyorum. Bir yaşlı kadın ile genç bir kız girdi  içeri, gidip &lt;b&gt;ileride halının üzerine sırtüstü uzandılar,&lt;/b&gt; &lt;b&gt;Tanrının evi burası elbette rahat olmalılar&lt;/b&gt;.  İki kadının da başında saçlarının yarısını kapatan şeffaf tülbentler  var. Sağ kenarda siyah bir erkek dua ediyor. Az ileride sarışın çok  güzel bir kız yoga yapar gibi öylece oturmuş. &lt;b&gt;Aslında burası bir meditasyon merkezi gibi, bir huzur durağı sanki&lt;/b&gt;, ruhu gündelik hayatın çalkantılarıyla yorgun düşen pek çok &lt;b&gt;New Yorklu&lt;/b&gt;  için dinginlik bulacakları bir mekân. Fonda büyüleyici sesli bir  müezzin müzikal biçimde Kur’an okuyor. Ben de bir köşeye çekilip  oturdum, düşünüyorum, ama kara kara değil tabii... Aniden bir kelebeğe  dönüştüm ve tavana doğru yükeselmeye başladım. Duvar ve tavanın  kesiştiği çizgiye yakın asılan, üzerinde Arapça yazılar bulunan yuvarlak  çerçevelerden birinin üzerine kondum, sonra diğerine, sonra diğerine..  ardından gidip ağaçtan ahşap oymalı mihrabın altına girdim, sonra çıkıp  karşı köşedeki minberin üzerinde iki tur attım ve aşağıya doğru pike  yaparak gelip eski yerime oturdum.&lt;br /&gt;
Gözüm buranın şeyhi olan &lt;b&gt;Shaykha Amina al-Jerrahi&lt;/b&gt;’yi arıyor.  Ama bugün yokmuş. Kendisi Amerikalı. Türkiyelilere çok büyük sempatisi  varmış. Nedeni ise bu sufi akımını New York’a getiren &lt;b&gt;Muzaffer Ozak&lt;/b&gt;. &lt;b&gt;Karagümrük’tek&lt;/b&gt;i  Cerrahi Tekkesi’nin bu ünlü hocası 80’lerin başında çıktığı Avrupa  turunun ardından Amerika’ya geçiyor ve orada da temaslarda bulunuyor,  yaptığı konuşmalarla pek çok insanı etkiliyor. Onun ardından &lt;b&gt;Manhattan’da&lt;/b&gt; burası, yani &lt;b&gt;Nur Aşkı Cerrahi Dergâhı&lt;/b&gt; doğuyor. Bir de &lt;b&gt;Tosun Baba&lt;/b&gt;’nın başında olduğu ikinci bir dergâh var, o da New York’un kuzeyinde. Burada &lt;b&gt;Shaykh Muzaffer al-Jerrahi&lt;/b&gt; olarak bilinen Muzaffer Hoca’nın, “&lt;b&gt;İslam berrak bir sudur, içine döküldüğü her bir kabın şeklini ve rengini alır&lt;/b&gt;” sözünde kendini belli eden hoşgörü, açıklık ve esneklik, Cerrahilerin Amerika’da yayılmasını kolaylaştırdı. &lt;b&gt;Washington&lt;/b&gt;, &lt;b&gt;Atlanta&lt;/b&gt;, &lt;b&gt;Kansas&lt;/b&gt; gibi şehirlerde merkezleri var, hatta güneyde &lt;b&gt;Meksika, Brezilya&lt;/b&gt; ve &lt;b&gt;Arjantin&lt;/b&gt;’e kuzeyde ise &lt;b&gt;Kanada&lt;/b&gt;’ya kadar bütün Amerika kıtasına yayıldılar.&lt;br /&gt;
Bu arada namaz vakti geldi, &lt;b&gt;erkekler ve kadınlar birlikte namaz kıldılar&lt;/b&gt;. Sonra yukarı kata çıktık, New York’taki Türk Müziği Derneği’nin üyelerinden olan &lt;b&gt;Cahit Oktay&lt;/b&gt; ve &lt;b&gt;Hüseyin Denizhan&lt;/b&gt;  da oradaydı. Bu akşamki iftarı onlar veriyorlar. Beyaz örtülü yer  sofralarında iftar açıldı. Mönüde mercimek çorbası, cacık, etli pilav,  kırmızı lahana salatası, karpuz ve kivi vardı. Yemeğin ardından çeşitli  ırk ve ülkelerden gelmiş bu insanlar, saz eşliğinde ilahiler okudu,  Alevi türküleri de söylendi. Ayrıldığımızda gecenin 12:00’siydi. İyiki  de gitmişim, güzel vakit geçirdim. Hazır &lt;b&gt;Biricik Suden&lt;/b&gt; Hanım davet etmişken, &lt;b&gt;Türkiye&lt;/b&gt;’ye geldiğimde ilk işim Cerrahi Dergâhı’nı ziyaret etmek olacak.&lt;br /&gt;
&lt;h3&gt;TEK KELİMEYLE&lt;/h3&gt;&lt;h4&gt;&amp;nbsp;&lt;/h4&gt;&lt;h4&gt;Samba Rumba esmer bomba&lt;/h4&gt;Amerikalılar sarışınlardan sıkılmış olmalılar ki esmer yıldızların  popülerliği her gecen gün daha da artıyor. Öyle ya Kim Kardashian esmer,  Jersey Shore adlı TV showunun yıldızı Nıcole Polizzi esmer, Desperate  Housewife dizisinin oyucusu Eva Longoria esmer. Esmerlere olan bu  rağbetten olsa gerek, geçenlerde sarışın bomba Pamela Aderson,  Yıldızlarla Dans yarışmasında siyaha boyanmış saçlarıyla göründü ve  Samba’dan girip Rumba’dan çıktı.&lt;br /&gt;
&lt;h4&gt;&amp;nbsp;&lt;/h4&gt;&lt;h4&gt;Amerika üçüncü dünya ülkesi mi oluyor&lt;/h4&gt;Haber sitesi huffingtonpost.com‘un kurucusu Arianna Huffington’un son  kitabı Third World America ülkede her şeyin nasıl raydan çıktığına  değiniyor. Kitapta, 1980 sonrasnda, insan haysiyetine saygı duymayan ve  ülkeyi giderek gerileten bir sistem kurulduğu iddia ediliyor. Bundan  sorumlu tutulanlar ise körükörüne serbest pazarı savunanlar, bencilce  çıkarları yüzünden kısa vadeli hesap yapan işadamları ve onlarla  işbirliği yapan yağmacı politikacılar.&lt;br /&gt;
&lt;h4&gt;&amp;nbsp;&lt;/h4&gt;&lt;h4&gt;Bankalar online girişimcilere köstek oluyor&lt;/h4&gt;Amerika’da ticaretin önemli bir yüzdesi internet üzerinden  gerçekleşiyor. Bu anlamda küçük-orta ölçekli üretici ve satıcılar için  internet önemli bir fırsat; bir kaç bin dolarlarla bir web bakkal kurup  elinizdeki malları satabilir, hızla büyüyebilirsiniz. Ancak Türkiye’de  küçük web bakkallarının kurulması çok zor, çünkü bankalar kredi kartı  servisleri için çok abartılı komisyonlar talep ediyor. Bu da bağımsız  internet girişimciğini doğmadan öldürüyor.&lt;br /&gt;
&lt;h4&gt;&amp;nbsp;&lt;/h4&gt;&lt;h4&gt;Bir pop yıldızını nasıl inşa edersiniz&lt;/h4&gt;Metro girişlerinde ücretsiz dağıtılan Metro gazetesi “Pop yıldızı  nasıl yaratılır”, bu konuda bir araştırma yapmış. İşte kurallar:  Herkesın yaptığını yapmayın, herkes sizi taklit etmeye başlayınca bir  adım öne geçmek için değişin, Lady Gaga örneğinde oluğu gibi nasıl  göründüğünüz önemli, iyi çocuk ya da iyi kız olmak pek sökmez biraz  haşarı olun, ilginç bir hayat hikâyeniz, yakalayıcı bir şarkınız ve bir  de güzel sesiniz varsa tamamdır.&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/feeds/4579497928912045371/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment/fullpage/post/4128876643201704263/4579497928912045371' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/4579497928912045371'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/4579497928912045371'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/2010/10/new-yorklu-cerrahiler.html' title='New Yorklu Cerrahiler'/><author><name>Unknown</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='https://img1.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4128876643201704263.post-4974583279830853010</id><published>2010-10-06T19:22:00.000-07:00</published><updated>2010-10-06T19:22:10.131-07:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="taraf gazetesi yazilari"/><title type='text'>Oruç</title><content type='html'>&lt;span class=&quot;yazi_kosesi&quot;&gt;&lt;span style=&quot;font-size: x-small;&quot;&gt;15.08.2010 &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class=&quot;yazi_kosesi&quot;&gt;&lt;span style=&quot;font-size: x-small;&quot;&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&amp;nbsp; - Taraf Gazetesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div class=&quot;yazi&quot;&gt;Daha şimdi girdim içeri. Hemen oturup yazımı  yazmalıyım, başladım bile. Fakat önce bir kahve yapayım, belki miğdemin&amp;nbsp;  şisliği öyle iner, çok yemek yedim galiba. İftar sofrasından geliyorum,  sişlik ondan.&amp;nbsp; Aleviyim biliyorsunuz ama kendime söz vermiştim: &lt;b&gt;Ramazanda Alevi Sunni kardeşliği için bir gün oruç tutacağım diye&lt;/b&gt;: işte bugün (Cuma)o sözümü tuttum: oruç tuttum: yaşasın oruç yaşasın Ramazan.&lt;br /&gt;
Peki oruç konusunda nasıl bir hazırlık yaptım: Bir gün önceden güzel  güzel sebze yemekleri pişirdim. Hatta evdeki yalnızlığımı yenmek için  şunu da yaptım:&amp;nbsp; Masasında oturacağım sandalyemin tam karşısına uzun ve  geniş bir ayna yerleştirdim, akşam eve geldiğimde&amp;nbsp; aynadaki&amp;nbsp; yansımama&amp;nbsp;  baka baka iftarımı açacaktım, sanki biriyle birlikteymişim gibi…  Allah’tan bu planı uygulamaya gerek kalmadı. Çünküüüüüü: iş yerindeyken &lt;b&gt;Zaman gazetesinin&lt;/b&gt; hızlı muhabiri&amp;nbsp; &lt;b&gt;Mehmet Demirci&lt;/b&gt; aradı: &lt;b&gt;”Türk Kültür Merkezinde bir iftar yemeği veriliyor, gelir misin?” &lt;/b&gt;diye, gelirim dedim niye gelmeyeyim. Bu merkez &lt;b&gt;Gülen cemaatinin bir organizasyonu&lt;/b&gt;, başarılı ve katılımı çok yüksek olan etkinlikler düzenliyorlar, çünkü hem çok çalışıyor hem de kimseye &lt;b&gt;sen Kürtsun sen sen solcusun sen sağcısın şeklinde bir&amp;nbsp; ayrımcılık uygulamıyorlar&lt;/b&gt;.&amp;nbsp; &lt;br /&gt;
Neyse, çıktım gittim tabii. &lt;b&gt;Aç ve susuzum&lt;/b&gt;. Yer &lt;b&gt;Manhattan&lt;/b&gt;’da 5. cadde ile 44.sokağın kesiştiği noktada. Yolda giderken&amp;nbsp; önümde oturan siyah &lt;b&gt;kadının minik örgülü saçları zaman zaman gözüme&amp;nbsp; Niagara şelalesi gibi görünmeye başladı&lt;/b&gt;,  az kalsın içecektim. Sonunda binaya vardım. Resepsiyonda kuyruk vardı,&amp;nbsp;  bekle bekle ilerlemiyor, sinirlenmiştim , bana sıra geldiğinde önümdeki  diğer insanlar gibi benim de resmim çekildi. Tabii gülümsemedim, &lt;b&gt;alnımda kalem tutmaya çalışyormusum gibi baktım&lt;/b&gt;  kameraya. Görevli tüm kimlik bilgilerini kaydediyor, sanki yeni nüfus  kağıdı çıkarcak. New York’da hiç bir iş binasında böyle abartılı bir  güvenlik işlemi görmedim.&amp;nbsp; Ardından, her katında farklı şirketlere ait  ofislerin yeraldığı binanin 6 katına çıktım. Mehmet çok kibar ve saygılı  biri, beni kapıda karşıladı, tokalaşmak için elini uzattı, &lt;b&gt;bir an sağ elimle bir adet kadın budu köfteyi sıkıyorum sandım&lt;/b&gt;,  az kalsın yiyecektim ama iftara daha bir saat vardı.&amp;nbsp; Gözlerim  kararmaya başlamıştı. İçeriye geçtik. U şeklinde yerleştirilmiş beyaz  örtülü masaların etrafında&amp;nbsp; &lt;b&gt;Türkiyeliler, Amerikalılar siyahlar beyazlar türbanlı türbansız kadın erkekler, herkes vardı.&lt;/b&gt; Masaların üzerindeki &lt;b&gt;hurmalar ise kuzu çevirme gibi duruyordu&lt;/b&gt;,  gözümü onların muhteşem güzelliklerden ayırıp video gösterisine&amp;nbsp;  bakamıyordum bile, videoda orucun anlamıyla ilgili birileri konuşuyordu.  Ayrıca bir de &lt;b&gt;kanun dinletisi&lt;/b&gt; yapıldı, kanun sesi beni hafif  yatıştırmıştı.&amp;nbsp; Derken teypten ezan sesi, ardından palastik kaplarda  tavuklu sebze çorbası, izmir köfte ve salata geldi. Ye Hıdırcım… &lt;b&gt;Doyduktan sonra&lt;/b&gt; yanımda &lt;b&gt;Genevieve Harris&lt;/b&gt; adli&amp;nbsp; çok hoş bir siyah&amp;nbsp; kadının oturduğunu farkettim ve ona merhaba dedim. Kendisi bir sosyal bilimci. Onunla &lt;b&gt;mutluluk ve yetinme&lt;/b&gt;  arasındaki denge üzerine konuştuk. New York’da yaşayan ve hepsi iyi maş  alma peşindekoşturan binlerce profesyonel için mutluluğun ölçüsünün  para olduğunu söyledi Genevieve ve ekledi: “Ama yinede bir türlü mutlu  olamıyorlar çünkü vardıkları her noktada daha yukarıya bakıyor ve geride  olduklarını düşünuyorlar. &lt;b&gt;Oysa asağıya da bakmayı bilmek lazım&lt;/b&gt;, o zaman &lt;b&gt;pek çok insandan daha fazla şeye sahip olduğunu görüp hayatından ve kendinden memnun olman gerektiğini farkedersin&lt;/b&gt;.  Elbette&amp;nbsp; bu yetinme duygusunun verdigi huzur&amp;nbsp; senin daha yukarı  çıkamana engel değil”. Genevieve&amp;nbsp; Haiti’de çocuklara yardım  programlarına katılmış, “Orada insanların yaşamını&amp;nbsp; görünce bizim bu  sehirde ne çok şeye sahip sahip olduğumuzu düşünüp kendimi eskisinden  daha iyi hissettim” diyor. Aslında Oruc da böyle bir şey, bütün gun  boyunca açlığa katlanarak, belkide burun kıvırarak yediğin pek çok  yiyeceğin değerini anlıyorsun, bu da insanı hayatındaki pek çok şeyle  barıştıran, dolayısıyla huzur veren bir şey. &lt;br /&gt;
Türk Kültür Merkezi’nden&amp;nbsp; ve Mehmet’den ayrılınca Deb aradı, bir bardaymış, gittim, köşede durmuş, kulağında kulaklık &lt;b&gt;Edith Piaf’&lt;/b&gt;ın &lt;b&gt;Non, je ne regrette rien&lt;/b&gt;  adlı şarkısıni dinliyor. Deb son günlerde pek mutsuzmuş ve sürekli  Piaf’ın en en acıklı şarkılarını dinliyormuş, hatta O’nun şarkılarını  dinleyerek uyuyormuş, &lt;b&gt;terapi gibiymiş onuni çin&lt;/b&gt;.&amp;nbsp; Dünyanın en anahtar sorusunu sordum ben de Ona: &lt;b&gt;“Neden?”&lt;/b&gt;  Cevabu şu: “Beni yatıştırıyor, kendimi daha iyi hissediyorum, belki de&amp;nbsp;  o şarkılardaki aşk ayrılıkları, sevgilinin ölümü, her şeyin  anlamsızlaşması gibi bir başkasına ait&amp;nbsp; acı ve kaygıları işitince  benimkiler de neymis deyip rahatlıyorumdur.”&amp;nbsp; Aslında Deb haksız  sayılmaz&amp;nbsp; ben de kendimi en kötü hissettigim anlarda &lt;b&gt;Claudio Monteverdi - L&#39;Orfeo&lt;/b&gt;’usundan (&amp;nbsp; cehennem gidip sevgilisini geri getirmeye çalışan aşığın trajedisi) &lt;b&gt;Robert Schumann – Dichterliebe’sine ve Esengul’ünkilere kadar bütün acılı şarkıları dinleyerek yatışıyorum. Sonuç olarak &lt;/b&gt;Deb’in söyledigi de Genevieve&lt;b&gt;’nin  söyledigine geliyor: Başkalarının acılarına ve sahip olamadıklarına  gözümüzü açtığımızda kendi hayatımızın zenginliğini farkedip umutlanıyor  ve belkide daha mutlu oluyoruz. &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
&lt;h3&gt;&amp;nbsp;&lt;/h3&gt;&lt;h3&gt;TEK KELİMEYLE&lt;/h3&gt;&lt;h4&gt;&lt;br /&gt;
Oh... Sen benimkini ben de seninkini&lt;/h4&gt;Elbise alıyor sonra giymekten sıkılıp dolapta uykuya yatırıyorsunuz,  verdiğiniz paraya ziyan deği mi. İşte New Yorklular buna bir çare  geliştirdi, bazen barlarda partiler düzenleyip elbiselerini değiş tokuş  ediyor, böylece eğlenmis de oluyorlar. Bir de &lt;i&gt;meetup.com&lt;/i&gt; sitesi  var; insanların ilgi alanlarına göre biraraya geldiği bu sitedeki  arkadaş gruplarından birinin üyeleri, belli aralıklarla toplanıp  birbirleriyle elbise değiş tokuşu yapıyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;h4&gt;&lt;br /&gt;
New York’ta nasıl ucuza yaşarsınız&lt;/h4&gt;Bir dergideki yazıdan ilham alarak bu şehirde nasıl ucuza yaşarsınız  sayayım: Şise suyuna para vermeyin; iki dolara sürekli yanınızda  taşıyabileceğiniz bir su kabı alın ve musluktan doldurup için... taksiye  binmeyin... bütün lokantaları denemekten vazgeçin; eviniz favori  lokantanız olsun... şarap içecekseniz altı dolara da iyisi var... tırnak  oje ve saç işlerinizi kendiniz halledin... bara gittiğinizde bir içki  alın ve çıkana kadar onunla idare edin.&lt;br /&gt;
&lt;h4&gt;&lt;br /&gt;
Duvarsız hapishanelere doğru&lt;/h4&gt;Hapishaneler Amerika’da önemli bir iş sektörü. Ancak işin devlete  maliyeti çok, bir mahkûmun yıllık masrafı neredeyse 50 bin dolar,  üstelik suçluların çoğu da hapisteyken ihya olmuyor çıkanların yarısı  yine hapse geri dönüyor. Bu iki nedenden dolayı, uzmanlar yaratıcı  çözümler için derin derin düşünüyorlar. Çözümler arasında hapishanelerin  kaldırılması ve mahkûmların dışarıda elektronik çiplerle gözetlenmesi  de var.&lt;br /&gt;
&lt;h4&gt;&lt;br /&gt;
Türkiye sanat ihraç ediyor mu&lt;/h4&gt;Son yıllarda New York sanat piyasasında, sadece Amerikalı ve Avrupalı  sanatçıların değil, Hindistan, Rusya ve Brezilya gibi ülkelerde yaşayan  sanatçılarının da eserleri satılıyor, üstelik iki milyon dolara varan  fiyatlarla. Örnegin Hindistanlı sanatçı Gupta’nin yandaki eseri 144 bin  dolara satıldı. Türkiyeli sanatçılar da bu ballı pazardan pay kapmaya  çalışmalı, başarılı olurlarsa ihraç ürünlerimiz arasına sanat eserleri  de girmiş olacak.&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/feeds/4974583279830853010/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment/fullpage/post/4128876643201704263/4974583279830853010' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/4974583279830853010'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/4974583279830853010'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/2010/10/oruc.html' title='Oruç'/><author><name>Unknown</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='https://img1.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4128876643201704263.post-281750421005284838</id><published>2010-10-06T19:21:00.001-07:00</published><updated>2010-10-06T19:21:28.535-07:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="taraf gazetesi yazilari"/><title type='text'>Herkes için hedonizm</title><content type='html'>&lt;span class=&quot;yazi_kosesi&quot;&gt;&lt;span style=&quot;font-size: x-small;&quot;&gt;08.08.2010&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class=&quot;yazi_kosesi&quot;&gt;&lt;span style=&quot;font-size: x-small;&quot;&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&amp;nbsp; - Taraf Gazetesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hiç sormayın sevgili okurlar, &lt;b&gt;nazarlara geldim&lt;/b&gt;, durup dururken öyle bir hastalandım ki az kalsın ölüyordum valla. Yiyecek alerjisi olmuşum&lt;b&gt;: elim ayağım yüzüm gözüm şişti&lt;/b&gt;,  kendimi aynada tanıyamaz oldum. Hastalıkla savaşırken de yazımı  yazamadım. Neyse sızlanmayı bırakayım, önceki hafta nerede kalmıştık,  oradan başlar sonra da New York’a geçeriz... Kadın ve Aileden Sorumlu  Devlet Bakanımız &lt;b&gt;Selma Aliye Kavaf&lt;/b&gt;’ın makam odasındaydıııık... Bakanımız &lt;b&gt;“Ne içersiniz”&lt;/b&gt; diye sordu, seçenekler: gazoz, ayran, çay ve sıkma portakal suyuydu. Tabii ki &lt;b&gt;sıkma portakal suyunu tercih ettim&lt;/b&gt;, asitli içeceklere hayır! &lt;br /&gt;
&lt;b&gt;&lt;br /&gt;
Bakanımızla abla-kardeş gibi güzel güzel sohbet ettik&lt;/b&gt;, ne o  gergindi ne de ben. Çünkü ben oraya gazeteci olarak değil yardıma  ihtiyaç duyan çocuklar için bir şeyler yapmaya çalışan bir vatandaş  olarak gitmiştim; o nedenle Aliye Hanım’a &lt;b&gt;tuzak sorular sormak, onu sıkıştırmak, boş bulundurup ağzından skandala yolacak bir laf almak gibi gayelerim yoktu&lt;/b&gt;. Hem söyleyeceklerini kaydedecek &lt;b&gt;teybim de yoktu&lt;/b&gt;.  Zaten Aliye Hanım medyayla ilişkisi konusunda azıcık dertli:  “İnsansınız, hata yapabiliyorsunuz, bir bakıyorsunuz bir şeyler  aleyhinize öyle bir dönmüş ki...” diyor.&lt;br /&gt;
Selma Hanım’la uzun sohbetimiz boyunca, onun yardıma muhtaç kadınlar,  yaşlılar ve çocukların mutluluğu ve rahatı için nasıl ciddi bir emek  verdiğini anlama fırsatı buldum. Ekibiyle birlikte hazırladıkları ve  uygulamaya soktukları güzel projeleri umarım bir gün yerinde görme  fırsatım olur. &lt;br /&gt;
İşte portakal suyu geldiii. Önce bir yudum içtim, o ekşi ve tatlı  sarışın sıvı yemek borusundan mideme inerken içime bir serinlik yaydı&lt;b&gt;, midem ve bütün metabolizmam çok sevinçliydi&lt;/b&gt;. Çok geçmeyecek, C&lt;b&gt; vitamini vücudumun her yanına yayılacak&lt;/b&gt;,  beni iyice canlandıracaktı... Derin bir nefes aldım, vücudum hafiflemiş  gibiydi, bardağı sehpaya koymadan bir yudum daha aldım; bu yudumu  ağzımda azıcık beklettim, Tanrım ne hoş bir lezzet, &lt;b&gt;dilimi portakal suyunun içinde biraz sağa sola çırparak ekşitmek inanılmaz bir haz veriyordu&lt;/b&gt;.  Ardından tatlı bir karıncalanmaya uğrayan dilimin yardımıyla portakal  suyunu yutar gibi yaptım ama bademciklerimin berisinde bir süre tuttum;  yanaklarımdan çeneme ve oradan boyun köküme doğru okşayıcı ve kesintisiz  bir dalga inmeye başlamıştı, gözlerimi kıstım, yüzümü tavana yönelttim,  o keyifle kendimden geçmiş ve makam odasının penceresinden uçup  gitmişim. &lt;br /&gt;
Gözlerimi açtığımda New York’un göbeğindeki &lt;b&gt;Central Park&lt;/b&gt;’taydım.  Yalnız uyarayım, bu bir rüya değil gerçek. Karşımda Naciye vardı ve  birlikte piknik yapıyor, hazırladığı yemekleri yiyorduk. Naciye çok  organize; ağzınızı sildikten sonra battaniye yapıp üzerinize  örtebileceğiniz kadar kalın ve büyük olan kâğıt peçeteler, melamin  piknik tabakları, plastik değil gerçek çatal bıçaklar, her türlü  malzememiz tamam... Hava hafif esiyor, &lt;b&gt;parkın ortasında gökyüzü manzaralı, ağaçsız ve geniş çimenlik alanın doğu yönündeyiz.&lt;/b&gt;  Ben çimenlere yüzükoyun uzanmış halde çatalı salataya batırdım,  zeytinyağıyla ıslanmış sebzelerin çıtırtısını duyuyordum; lokmayı ağzıma  götürür götürmez içime serin bir yağmur yağdı sanki, gözlerimi kapamalı  ve aldığım bu eşsiz hazza iyice konsantre olmalıyım. Salatalık, kayısı  kurusu, hafif haşlanmış brokoli ve domatesten oluşan karışımı ağzımda  dolaştırıyor, hafif çiğniyor, birazcık suyunu emiyor, sonra kalanı üst  damağıma yapıştırıp bekliyor, ardından sağ ve sol yanağım arasında  karşılıklı paslaştırıyor ve sonra usul usul çiğneyip yutuyordum. Tanrım  ne büyük bir zevk! Umarım &lt;b&gt;“seni hedonist seni”&lt;/b&gt; diyerek bana kızmıyorsunuzdur. Altı üstü bir salata yediğim. Biliyor musunuz, insanlar &lt;b&gt;hedonizmi (hazcılık) genellikle pahalı tüketimle ilişkilendiriyorlar.&lt;/b&gt; Bu nedenle hedonizmin &lt;b&gt;üst sınıfa ait bir duygu&lt;/b&gt; olduğunu düşünüyorlar, oysa yok öyle bir şey. Hedonizm herkes için; çamasır yıkarken hararet basan &lt;b&gt;ve peştamallarıyla Ordu’nun derelerine kendini atan köylü kadınlarla&lt;/b&gt;, kendini &lt;b&gt;Hilton’un havuzuna atan sosyetik kadınların&lt;/b&gt;  aldığı zevkin derecesi arasında bir fark yok. Zaten bu üst sınıfa ait  görülme, hedonizmi biraz negatif bir kavram haline getirmiş, çünkü bir  tarafta &lt;b&gt;Afrika’da açlıktan ölenler&lt;/b&gt; diğer tarafta &lt;b&gt;zevk peşinde koşturan&lt;/b&gt; &lt;b&gt;New Yorklular&lt;/b&gt;  kıyaslaması yapılır mesela. Bu nedenle lokanta lokanta gezerek farklı  lezzetler tatmaya çalışan ya da fırsat bulduğunda yeni biriyle yatmaya  çalışan ve onlarla seksüel fanteziler deneyen çoğu New Yorklu içlerinin  bir köşesinde kendilerini günahkâr ve suçlu gibi hissederler; sanki &lt;b&gt;Vezüv Yanardağı’nın gazabına uğrayan antik Pompei’nin&lt;/b&gt; &lt;b&gt;zevkusefa içindeki asillerinin başına gelen onların da başına gelecektir...&lt;/b&gt; Değil, her şeyde olduğu gibi hedonizmde de önemli olan dengeyi tutturmak, ayarı kaçınca her şey tatsızlaşıyor.&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
&lt;h3&gt;&lt;br /&gt;
TEK KELİMEYLE&lt;/h3&gt;&lt;br /&gt;
&lt;h4&gt;&lt;br /&gt;
Kürt sinemasında iç rekabet&lt;/h4&gt;Son üç senedir Kürt sinemacılar New York’a sıkça uğrar oldu. Bu  aslında New York üzerinden dünyaya açılmak isteyen Kürt yönetmenlerin  kendi aralarındaki tatlı bir iç rekabetin göstergesi. Nitekim şehrin  yeni misafiri Evdalê Zeynikê adlı ilk belgesel filmin yönetmeni Bülent  Gündüz’dü. Kürt dengbeji&amp;nbsp; Evdalê Zeynikê nin yaşamını anlatan film, New  York Bağımsız Filmler Festivali kapsamında gösterildi ve oldukça da  beğeni topladı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;h4&gt;&lt;br /&gt;
Çek kürekleri bedavaya&lt;/h4&gt;Sıcaklar New York’u da kavuruyor; bereket kentte serinleyerek  yapabileceğiniz yaz aktiviteleri var, örneğin önceki pazar sabahı Hudson  Nehri’nde tanımadığım bir grup insanla birlikte üç saat kürek çektim  (kayaking), yoruldum, canım çıktı ama serinlemiş ve spor yapmış oldum.  Kâr amacı gütmeyen The Downtown Boathouse’un malı olan kayakları  bedavaya kullandık, gönüllü hocalar da bize her şeyi öğrettiler,  bedavaya…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;h4&gt;&lt;br /&gt;
Aferin Edward kızımı sana vericem&lt;/h4&gt;Ünlü oyuncu Edward Norton o kadar güzel ve hayırlı işlere imza atıyor  ki kızım olsaydı vallahi ona verirdim. Edward’ın kurduğu crowdrise.com  adlı bir internet sitesi var. Bu site aracılığıyla örneğin bağımsız  tiyatro binaları kurmak veya Afrika’da bir köyün su ihtiyacını  karşılamak için yardım topluyor. Asıl önemlisi eğer sizin de bir halk  projeniz varsa bu websayfası aracılığıyla kendinizi duyurup para  toplayabiliyorsunuz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;h4&gt;&lt;br /&gt;
New Yorklu Museviler Müslümanlara arka çıktı &lt;/h4&gt;11 Eylül saldırısında yıkılan ikiz kulelerin bir iki sokak ötesinde  yapılacak olan cami bazı Hıristiyan New Yorkluların büyük yaygaralar  koparmasına sebep oldu. Onlara göre cami yapmak ölenlere saygısızlıkmış.  Buna karşı, içlerinde Haham Arthur Waskowiun (resimdeki) gibi pek çok  Musevi dinî liderin de yer aldığı 30’un üzerinde Musevi sivil toplum  kuruluşu bir toplantı düzenleyerek caminin kurulmasına destek verdiler.</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/feeds/281750421005284838/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment/fullpage/post/4128876643201704263/281750421005284838' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/281750421005284838'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/281750421005284838'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/2010/10/herkes-icin-hedonizm.html' title='Herkes için hedonizm'/><author><name>Unknown</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='https://img1.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4128876643201704263.post-4518600255173336061</id><published>2010-10-06T19:20:00.002-07:00</published><updated>2010-10-06T19:20:48.700-07:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="taraf gazetesi yazilari"/><title type='text'>Az kalsın ölecektim</title><content type='html'>&amp;nbsp;&lt;span class=&quot;yazi_kosesi&quot;&gt;&lt;span style=&quot;font-size: x-small;&quot;&gt;25.07.2010&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class=&quot;yazi_kosesi&quot;&gt;&lt;span style=&quot;font-size: x-small;&quot;&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&amp;nbsp; - Taraf Gazetesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Başlamadan evvel size bir şey söyleyeceğim: &lt;b&gt;Sayın bakanımızın yer aldığı yandaki resimde garip bir sır gizli.&lt;/b&gt;  O sırrın ne olduğunu pat diye söylemeyeceğim, çünkü sizi azıcık yormak  biraz da sizinle oynamak istiyorum. Eğer cevabı merak ediyorsanız, bu&lt;b&gt; yazıyı okurken olmadık yerde karşınıza çıkan koyu renkli büyük harfleri ucuca dizin&lt;/b&gt;  ve ortaya çıkacak cümle sayesinde resmin sırrını çözün. Hadi bakalım,  Allah kolaylık versin, ben şimdi her zamanki gibi normal yazımı yazmaya  geri dönüyorum.&lt;br /&gt;
Türkiye’den New York’a dönüşümün ikinci günüydü. Metrodayım, gidiyorum, melan&lt;b&gt;K&lt;/b&gt;olik bir ruh h&lt;b&gt;A&lt;/b&gt;li içindeyim: Lexington Avenue durağında vagona biri girdi ve başladı vaaz vermeye, cehenne&lt;b&gt;M&lt;/b&gt;de  yanacaksınız diyor, şeytanlardan söz ediyor, sesi titriyor, hatta yer  yer tehditkâr bir tona bürünüyor, bazen de bağırıyor. Tövbe Yara&lt;b&gt;B&lt;/b&gt;bim zaten şehre yeni gelmişim, geride bıraktıklarım nedeniyle içim cehennem gibi fokur fok&lt;b&gt;U&lt;/b&gt;r kaynıyo&lt;b&gt;R&lt;/b&gt;, bu adam da nereden çıktı. Ayrıca ben zaten bana bir şeyi z&lt;b&gt;O&lt;/b&gt;r&lt;b&gt;L&lt;/b&gt;a k&lt;b&gt;A&lt;/b&gt;bul ettirmeye çalışa&lt;b&gt;N&lt;/b&gt;lardan kaçmışım hep, işte yine &lt;b&gt;B&lt;/b&gt;iri geldi ve beni b&lt;b&gt;U&lt;/b&gt;ldu. Ama yok öyle yağma, bu beyefendinin beni daha fazla ge&lt;b&gt;R&lt;/b&gt;mesine izin vermemem lazım, heme&lt;b&gt;N &lt;/b&gt;müdahale ettim: “Hey You! hemen sesini kes, seni kesinlikle dinlemek istemiyorum, çünkü b&lt;b&gt;U&lt;/b&gt;rada bulunan herkesi taciz ediyorsun, ya sus, ya da in ve git.” Beyefendi ânında sustu, ama anneci&lt;b&gt;M&lt;/b&gt; bana doğr&lt;b&gt;U&lt;/b&gt; yürümeye başlamasın mı. Ben oturduğum yerde otura kaldım. Beye&lt;b&gt;F&lt;/b&gt;endi geldi geldi ve başıma dikiliverdi, hâlâ suskundu. Bu arada ben hiç belli etmiy&lt;b&gt;O&lt;/b&gt;rdum ama ecel &lt;b&gt;T&lt;/b&gt;erleri döküy&lt;b&gt;O&lt;/b&gt;rdum. O an içimden &lt;b&gt;Ş&lt;/b&gt;unları geçiriy&lt;b&gt;O&lt;/b&gt;rdum: “Hıdırcım işin bitti, bu deli ya suratına bir yumruk atıp dudağını &lt;b&gt;P&lt;/b&gt;at&lt;b&gt;L&lt;/b&gt;atacak ve ardınd&lt;b&gt;A&lt;/b&gt;n herkese rezil olacaksın, ya da bir yerinden silah çıkarıp herkesin içinde seni katle&lt;b&gt;D&lt;/b&gt;ecek, ve gazetelere manşet olacaksın.” &lt;br /&gt;
Sevgili okurlar ne tesad&lt;b&gt;Ü&lt;/b&gt;ftür ki aynı korkuyu Ankara’ya vardığımda da yaşamıştım. Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanımı&lt;b&gt;Z&lt;/b&gt; Selma Aliye Kavaf’ın nazik dav&lt;b&gt;E&lt;/b&gt;ti nedeniy&lt;b&gt;L&lt;/b&gt;e Elazığ’dan Ankara’ya gi&lt;b&gt;T&lt;/b&gt;miştim. Tam araçtan indim, ayağımı kaldırıma attım, ve kafamı kaldırıp etrafa bakıyordum ki kalabalık&lt;b&gt;T&lt;/b&gt;an bir&lt;b&gt;İ&lt;/b&gt;nin hızla bana gel&lt;b&gt;M&lt;/b&gt;ekte olduğunu gördüm. Annecim, neler oluyor. Belli etmiyordum ama yine çok korkmuştum. O an içimden şunlar geçiyordu: “ &lt;b&gt;Hıdırcım, işin bitti, demek Taraf’a yazı yazarsın ha&lt;/b&gt;, bak gördün mü New York’lardan geldin, buralarda suikasta kurban gideceksin. &lt;b&gt;Keşke Twitter’de her dakika ne yaptığını nereye gittiğini yazıp durmasaydın,&lt;/b&gt; istihbaratı kesin oradan aldılar, neyse &lt;b&gt;şimdi ya hemen kaç, ya da yere yat ve yuvarlanarak arabaların altına gir,&lt;/b&gt;  bir şeyler yap hadi!” Bu ses daha sözünü bitirmeden tonu farklı olan  başka bir ses girdi devreye, İçimdeki bu ikinci ses de şunları  söylüyordu: “Saçmalama Hıdırcım, seni öldürmeye layık görmeleri senin  büyük adam olduğunu gösterir, o nedenle bir yere kaçmana hiç gerek yok,  dur durduğun yerde ve &lt;b&gt;ya Muhammet ya Ali&lt;/b&gt; diyerek öldürülmeyi  bekle, fena mı yahu, öldükten sonra meşhur olacaksın.” Galiba  deliriyordum, içimdeki sesler birbirine karışıyordu. Tanrım sen yardım  et, bu sırada o beyefendi karşıma dikildi ve “&lt;b&gt;Selam Hıdır, Elazığ’dan mı geliyorsun, Ankara’ya hoşgeldin&lt;/b&gt;”  dedi. Hay Allah meğer bir okurummuş, inanamıyorum. Böyle şeyleri  bilmiyorum ki ben, New York’ta arkadaşlarım dışında beni tanıyan yok  çünkü. &lt;br /&gt;
Ankara’daki ikinci günümde Bakanlıklar’ın yolunu tutum, &lt;b&gt;Güvenpark&lt;/b&gt;’ın  başucundan girdim bir sokağa.. sağlı sollu bakanlık binaları, her  bakanlığın önüne denk düşen kaldırım kenarında ise uzun boylu, takım  elbiseli, saçları pop starlar gibi kesilmiş telsizli genç adamlar vardı.  Bu gençler, BM Genel Kurul toplantıları sırasında 42 ile 46. Caddeler  arasına yayılan FBI görevlileriyle, Park Avenue’deki lüks mağazaların  tezgâhtarlarını çağrıştırdı bana. İçlerinden birine “Siz kimsiniz” diye  sordum, güvenlik görevlisi olduklarını söylediler. &lt;br /&gt;
Başbakanlık binasından girip ikinci kata çıktım. Erken gitmiştim, bir süre &lt;b&gt;Halil Erdoğan&lt;/b&gt;  ile sohbet ettik, sohbeti çok keyifli, çok da samimi ve sıcak bir  insan. Bazı görevliler geldi, Bakanımızın odasına kurmak için  bilgisayarımı aldılar, çocuk tacizlerinin, nasıl önleneceği, bu konuda  devletin, sivil toplum örgütlerinin ve hukukçuların üzerine düşen  görevler konusunda bir power point sunumu yapacaktım çünkü. Sonra  koridordaki odalardan birine girdik, ardından bir ara odaya ve nihayet  Bakanımızın odasına. Ben azıcık gergindim, ancak bakanımız öyle güzel  gülümsedi ki hiçbir şeyim kalmadı. Görüşmenin devamı haftaya. Haftaya  ayrıca &lt;b&gt;New York ve hedonism&lt;/b&gt; konusunu işleyeceğim.&lt;br /&gt;
&lt;h3&gt;&lt;br /&gt;
TEK KELİMEYLE&lt;/h3&gt;&lt;h4&gt;&lt;br /&gt;
Sokakta rastladıklarım&lt;/h4&gt;İstanbul’dayken Beyoğlu’ya çıktım ve pek çok tanıdığı gördüm: Bir  kafeteryanın bahçesinde Ahmet Tulgar’a rastladım, bana kitabını  imzalayıp verdi. İstiklal Caddesi’nde Genç Siviller’e rastladım,  eylemden dönüyorlardı, kara gözlükleriyle Mücteba’yı tanıyamadım, Turgay  Oğur’un ise gömleğine bayıldım, dilerim bana hediye eder. Ardından  modacı Barbaros Şansal’a rastladım, sağolsun bana bayağı kahkaha  attırdı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;h4&gt;&lt;br /&gt;
Sivasspor’un markalı oyuncusu&lt;/h4&gt;Ankara’dan İstanbul’a dönerken uçakta yanımda bir genç oturuyordu.  Başlarda suskundu, üzerindeki şort ve tişört nedeniyle Amerikalı  olduğunu düşündüm, ancak Amerikalı gençlerin bu kadar marka giymeleri  mümkün değildi, bu gencin ayaklarında D&amp;amp;G terlikler, yanında Louis  Vuitton çanta, kolunda pahalı bir saat... Ben futbol dünyasından ne  anlarım, meğer bu genç, Sivassporlu Fethat’mış. Neyse Ferhat’la iyi yol  arkadaşı olduk.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;h4&gt;&lt;br /&gt;
Elazığ’da Los Angeles manzarası&lt;/h4&gt;Elazığlı arkadaşım İbrahim Solmaz’la Harput Balak Gazi heykelinin  altında yer alan lokantada yemek yeme fırsatım oldu. Orada yediğim  kavurmanın lezzetine doyamadım bir, gece manzarasının tadına doyamadım  iki. Hatta aşağıda uzanan Elazığ’ın büyüleyici ışıklarına bakarken bu  manzaranın Los Angeles’ın Griffith Park’tan görünüşü kadar güzel  olduğunu düşündüm. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;h4&gt;&lt;br /&gt;
Geçmişinize saygı duyun&lt;/h4&gt;Elazığ’a gelen ziyaretçilerin en popüler uğrak yeri Harput’tur;  nedeni bölgedeki tarihî eserler. Ancak son ziyaretimde bu eserlerin  bakımsızlıktan daha da kötüye gittiğini gördüm ve üzüldüm. Elazığ’a  hizmet vermek için her ay maaş alan bir valimiz ve belediye bir de  başkanımız var; şunu bunu gerekçe göstermeye gerek yok, kentin tarihine  sahip çıkın lütfen, bu eserler sayesinde turist çekebilir, kente para  kazandırabilirsiniz.</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/feeds/4518600255173336061/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment/fullpage/post/4128876643201704263/4518600255173336061' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/4518600255173336061'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/4518600255173336061'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/2010/10/az-kalsn-olecektim.html' title='Az kalsın ölecektim'/><author><name>Unknown</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='https://img1.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4128876643201704263.post-3134160633502443834</id><published>2010-10-06T19:20:00.000-07:00</published><updated>2010-10-06T19:20:01.467-07:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="taraf gazetesi yazilari"/><title type='text'>Elazığ’da ne Ahmet kalmış ne de Mehmet</title><content type='html'>&lt;span class=&quot;yazi_kosesi&quot;&gt;&lt;span style=&quot;font-size: x-small;&quot;&gt;18.07.2010&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&amp;nbsp; - Taraf Gazetesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elazığ Havaalanı köyümüze öyle yakın ki yedi dakika sonra  anamın-babamın evindeydim. Evin önünde araçtan inince, beni güzel gözlü  bir eşek sıpası karşıladı, ancak bana değil sanki ayakkabılarıma bakıyor  gibiydi, boynunda bir yular, yuların ucunda ise bir dal parçası...  Belli ki bağlandığı ağaç dalını koparıp kaçmıştı. Yaklaşıp sıpayı  sevmeye çalıştım ama çifte atarak kaçtı. O sırada masmavi gözleri olan  dört yaşlarında bir Kürt çocuk koşarak yanıma geldi ve elindeki  kayısıları cömertçe bana uzattı, “adın ne” diye sorunca “Tolga” dedi,  iyi tamam buraya kadar sorun yok, ancak köyde vakit geçirdikçe anladım  ki &lt;b&gt;ismi Ahmet olan Mehmet olan, Hasan olan Hüseyin olan tek çocuk  yok. Bunların yerini İmge, Burcu, Berk ve buna benzer isimler almış. &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Köyde isimler dışında değişen başka şeyler de vardı, örneğin gençler  (özellikle genç kızlar) ve çocuklar, Elazığ aksanıyla değil, İstanbul  aksanıyla konuşuyorlardı. Buranın yerel radyo ve televizyonlarında da  İstanbul aksanıyla konuşuluyor, bu da gençleri etkiliyor tabii. Oysa  Elazığ aksanı çok güzeldir, umarım yok olmaz, &lt;b&gt;umarım yerel TV ve radyolardaki programcılar Elazığ aksanıyla haber sunarlar&lt;/b&gt;. Sevgili abeler, ezeler, &lt;b&gt;gaggoşlar!&lt;/b&gt;  Ben Elzıx’a gettigim zaman heç dilimi çırpmim, Allax sizi inandırsın,  siz hemşerilerim nassı gonişisez ben de aynın ele gonişim...&lt;br /&gt;
Annem babam çok yaşlı, bu yıl onlara bir sürpriz yapmak istedik,  yurdun ve dünyanın farklı bölgelerine dağılmış kardeşlerim ve ben  köyümüzde buluşma kararı aldık. Sonuç olarak annem de babam da çok mutlu  oldu, biz de öyle. &lt;b&gt;Hasretlik sadece ana babaya değildi, doğal yiyecekleri de çok özlemiştik.&lt;/b&gt;  Bahçede dalından koparılan yüzde yüz organik sebze ve meyvelerle  beslenmek bu tatilin en güzel yönüydü. Ben Amerika’da genellikle organik  marketten alışveriş ediyorum ama inanın oraların organiği bile buradaki  organiklere asla yetişemez, arada büyük lezzet farkı var.&lt;br /&gt;
Köydeki çocukluk arkadaşlarımdan Sersegillerin &lt;b&gt;Kemo&lt;/b&gt;, Sırpıncakgillerin &lt;b&gt;İmo&lt;/b&gt; ve Ana Türkangillerin &lt;b&gt;Memo&lt;/b&gt;’sunu görmek çok güzeldi. Köyümüzün insanlarını çok seviyorum, &lt;b&gt;hangi yaşlıyı görsem yanaşıp “amcacım verin elinizi öpeyim” diyorum&lt;/b&gt;, ancak bu &lt;b&gt;amcalardan bazıları yıllardır görmediğim çocukluk arkadaşlarım çıkınca çok bozuluyordum&lt;/b&gt;. Onlar mı yaşlı yoksa ben mi kendimi küçük görüyorum... Neyse çok yorgunum bu meseleyi geçelim.&lt;br /&gt;
Köydeki ikinci günümüzde, bizim buralarda ziyaret denen yatırları gezmeye başladık. İlk durak &lt;b&gt;Harput’taki Fatih Ahmet Baba&lt;/b&gt;’ydı. &lt;b&gt;İzmir&lt;/b&gt;’de yaşayan &lt;b&gt;Gülnaz ablam&lt;/b&gt;  kurbanlık bir keçi aldı, bu tatlı keçi sabahın erken saatinde  kesildikten sonra, orada dualarımızı ettik, dileklerimizi diledik ve bir  bağ evine doğru hareket ettik. Çok sempatik biri olan &lt;b&gt;emmim oğlu Mustafa&lt;/b&gt;’nın bizi götürdüğü bağ inanılmaz güzeldi. Harput’ta yüzlercesi olan ve genellikle &lt;b&gt;boz dağlarla çevrili küçük vadilerde kurulan bağ evlerinden biriydi burası&lt;/b&gt;.  Yazın sıcağından kaçıp bu serin bahçelere sığınan Elazığlılar gibi  yapmış, buz gibi kaynak suyunun önünde yer alan asmanın altına nefis bir  kahvaltı sofrası kurmuştuk. &lt;b&gt;Büyük ablam Fatma Öztürk&lt;/b&gt; kahvaltı hazırlama konusunda tam bir usta. Bahçedeki binlerce meyve ağacından yayılan güzel kokular eşliğinde &lt;b&gt;şavak peyniri&lt;/b&gt;, taze doğranmış sebzeler ve daha bir sürü şeyle kahvaltımızı yaptık. &lt;br /&gt;
Kahvaltı sonrası Pertek’e geçtik. &lt;b&gt;Elazığ ile Pertek arasında baraj gölü var, karşı kıyıya geçmek için arabalı vapuru kullandık. &lt;/b&gt;Tanrım bu masmavi sular, bu doğa ne kadar güzel. &lt;b&gt;Elazığ değeri ölçülemez bir elmas bence&lt;/b&gt;,  sadece onu tıraşlayıp değerine değer katacak çılgın fikirli  milletvekillerine ve resmî yöneticilere ihtiyaç var. Bu anlamda  dışarıdaki Elazığlılar da bu kente sahip çıkmalı. Fakat dilerim Elazığ’a  sanayi girmez, bunun yerine daha çevreci bir ekonomi gelişir. Düşünün  bir &lt;b&gt;Elazığ’da Las Vegas gibi bir kumarhane bölgesi &lt;/b&gt;kurulmuş, zaten havalimanımız yakında uluslararası oluyor ve &lt;b&gt;düşünün  ki İsrail’in, Rusya’nın, İran’ın, Arap ülkelerinin ve Kafkas  Cumhuriyetlerinin zenginleri sadece bir kaç saatlik uçuştan sonra bu  şehrin kumarhanelerine geliyor ve para harcıyor&lt;/b&gt;. Belki o zaman bu  kentte yüksek maaşlı iş kolları gelişir ve ekmeğini dışarıda arayan biz  beyaz yakalı Elazığlılar, memleketlerine geri dönme imkânı bulur. Bizim  dönüşümüz, kentin bazen çok can sıkıcı olan muhafazakâr sosyal yapısını  da kırabilir. Evet, ben ciddi ciddi Elazığ’da yaşamak istiyorum ama  Marksist bir yaklaşımla &lt;b&gt;önce şartların olgunlaşması lazım &lt;/b&gt;diyorum ve şimdilik duruyorum durduğum yerde.&lt;br /&gt;
&lt;h3&gt;&lt;br /&gt;
TEK KELİMEYLE&lt;/h3&gt;&lt;h4&gt;&lt;br /&gt;
Muhafazakârlığa karşı türban&lt;/h4&gt;Elazığ iyidir güzeldir ama bu şehirde (köyleri farklı) kadınlar  erkeklerin egemen olduğu alanlara pek giremez, nedeni ise Elazığ’ın  kendine özgü muhafazakâr yapısı. Ancak şimdi bu durum türbanlı kadınlar  sayesinde değişiyor; türbanın onlara sağladığı rahatlıkla erkeklerin  dünyasına giriyorlar: dondurma satıp, tezgâhtarlık yapıyorlar, böylece  kentin muhafazakâr yapısını kırıyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;h4&gt;&lt;br /&gt;
Köylü siyasi değil ekonomik düşünüyor&lt;/h4&gt;Elazığ esnafı ve köylüler, genel seçimde kararlarını ekonomik  çıkarlarına göre vereceklerini söylüyorlar, örneğin geçmişte AKP’ye ve  Ağar nedeniyle DYP’ye oy verenler bu kez “Kılıçdaroğlu” diyor,  gerekçeleri ise şu: AKP bir dönem daha kalırsa nasıl olsa gidecekler  diye bizim için bir şey yapmaz, Kılıçdaroğlu güven verici ve yeni bir  yüz, üstelik doğulu ve bizim halimizden anlar”. &lt;br /&gt;
&lt;h4&gt;&lt;br /&gt;
Elazığ’ın bestseller yazarı&lt;/h4&gt;Elazığlı dostum Nazım Demirbağ sayesinde, şehirde oldukça meşhur olan  ve kitapları büyük ilgi gören romancı Metin Aktaş ile de tanışma şansım  oldu. &lt;i&gt;Son Derviş&lt;/i&gt;, &lt;i&gt;Nişancı&lt;/i&gt; gibi romanlara imza atan Aktaş’ın yeni çalışması ise &lt;i&gt;Sürgün&lt;/i&gt;.  Yaşadığı bölgenin tarihini ve insanlarını çok iyi bilen Aktaş, bölge  gerçeklerinden hareket ederek sürükleyici politik aksiyon romanları  yazıyor. &lt;br /&gt;
&lt;h4&gt;&lt;br /&gt;
Beş yıldızlı servis elemanları&lt;/h4&gt;Pertek İlçesi’ni ziyaret ederken ilçede işadamı Selahattin Şerefoğlu  girişimiyle kurulan beş yıldızlı kaplıca tesislerini de inceleme fırsatı  buldum. Bu muhteşem güzellikteki lüks tesiste asıl dikkatimi çeken şey,  tesisin beş yıldızlı çalışanlarıydı; hepsi çok kibar, çok sabırlı ve  müşterilerle iletişim kurmayı çok iyi biliyorlar.</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/feeds/3134160633502443834/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment/fullpage/post/4128876643201704263/3134160633502443834' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/3134160633502443834'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/3134160633502443834'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/2010/10/elazgda-ne-ahmet-kalms-ne-de-mehmet.html' title='Elazığ’da ne Ahmet kalmış ne de Mehmet'/><author><name>Unknown</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='https://img1.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4128876643201704263.post-432606439314549508</id><published>2010-10-06T19:19:00.001-07:00</published><updated>2010-10-06T19:19:26.750-07:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="taraf gazetesi yazilari"/><title type='text'>Elazığ’a giderken Büyükada’ya uğradım</title><content type='html'>&lt;span class=&quot;yazi_kosesi&quot;&gt;&lt;span style=&quot;font-size: x-small;&quot;&gt;11.07.2010&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&amp;nbsp; - Taraf Gazetesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yine yeniden &lt;b&gt;Türkiye&lt;/b&gt;’deyim. Allah nazardan saklasın, uçak biletlerim konusunda yaşadığım sorunlar dışında her şey çok iyi gidiyor. Mesela &lt;b&gt;Yalçın&lt;/b&gt; bana öğlen yemeği için söz verdiği ciğeri ısmarladı. Onunla İstanbul Aksaray’daki &lt;b&gt;Ciğeristan&lt;/b&gt;’da buluştuk. Burası günün modasına uygun düzenlenmiş gösterişli bir mekân değil ama yiyecekleri harika. Bir ara sahibi &lt;b&gt;İsmail Bey&lt;/b&gt; de masamıza geldi, hatta benimle el sıkışmak yerine, kardeşiymişim gibi sarılmayı tercih etti. &lt;b&gt;Sakalları göğüslerine kadar iniyor, çok da bakımlı, neyle yıkadığını, nasıl taradığını sormayı akıl edemedim,&lt;/b&gt; çünkü çok yorgundum. Başı takkeli olan İsmail beyin çok da ilginç bir hayat hikâyesi var; &lt;b&gt;yıllarca müzikhollerde şarkı söylemiş, şimdi ise beş vakit namazında ve lokanta işinden fırsat buldukça ilahiler besteliyor.&lt;/b&gt;  İsmail ustanın yerinde ne yazık ki fazla bir şey yemedim sadece bazı  yiyeceklerin tadına baktım çünkü akşama ev yemekleri yiyecektim,  dolayısıyla karnımı fazla doyurmamalıydım. Lokantadan çıkıp &lt;b&gt;Taksim&lt;/b&gt;’e  geçtik, otomobilden indim, amacım İstiklal Caddesi’nde bir tur atmaktı,  ancak İstiklal’de yürümek yerine, Taksim’den aşağıya, Kabataş’a doğru  salına salına yürümeye başladım. Çok sıcaktı ve ben bu sıcağa  dayanamadım, yolun yarısında taksiye binmeye karar verdim, taksinin içi  de sıcaktı, çünkü klima yoktu, trafik nedeniyle taksi ağır ağır  ilerliyordu, bu nedenle açık camlardan içeri giren hava serinletmiyor,  aksine pişiriyordu. &lt;b&gt;Kabataş vapur iskelesine geldiğimizde çok sevinçliydim, çünkü içerde klima olacağını düşünüyordum&lt;/b&gt;  ama yoktu. Deniz otobüsü saatini terleye terleye beklemeye başladım.  Umudumu yitirmemiştim, nasıl olsa deniz otobüsüne girince  serinleyecektim. Ancak deniz otobüsünden içeri girdiğimde farkettim ki  oradaki klima ya çalışmıyor ya da çalışıyor gibi yapıyordu; içerisi çok  sıcaktı, havale geçiriyor gibiydim, kendimi hamamtasının içinde  unutulmuş bir kalıp yeşil sabun gibi hissetmeye başlamıştım. Bütün  bunlara sinirlenirken bir yandan da kendime sinirleniyordum, çünkü 3.  Dünya ülkelerine gidip her şeyi geldikleri ülkeyle kıyaslayan ve yerli  ülkeyi sinsice küçümseyen sinir bozucu Batılı yazarlara benziyordum  biraz. Of of şimdi de içine düştüğüm bu düşünsel kaosa sinirleniyordum:  Neye, kime, ne kadar çok, ne kadar az sinirlenip sinirlenmeyeceğimi  bilemiyordum, sıcaktan bilincimi kaybetmiş olabilirdim. &lt;br /&gt;
Büyükada’ya indiğimde, Sue güler yüzüyle orada beni bekliyordu, neyse  ki Ada serindi, Sue ile birlikte, şiir gibi bir yoldan laflaya laflaya  eve yürüdük. Kapıyı Yahya açtı, Sue’nun eşi... &lt;b&gt;Yahya ve Sue Marsh Akyel&lt;/b&gt;  çok uyumlu, çok da hoş bir çift, Amerika’da tanışıp evlenmişler. Sue  insan kaynakları alanında, Yahya ise biopsikoloji alanında uzman. Bu  arada benim önce bir lavaboya gitmem gerekiyordu, çok terliydim ve  yüzümü yıkamak istiyordum, &lt;b&gt;banyodaki duşakabin de çok güzel görünüyordu, acaba içine girip hızlıca bir duş alsa mıydım&lt;/b&gt;, yok almayayım, bizimkiler anlayabilirdi, sadece yüzümü yıkayıp çıkayım. &lt;br /&gt;
Yahya ve Sue’nun hazırladığı sofra harikaydı. Karnıyarık,  sigaraböreği, pilav, Yunan salatası, enginar, hepsi de benim sevdiğim  yemekler. Yemekte &lt;b&gt;İpek Çalışlar ve Oral Çalışlar&lt;/b&gt; da vardı. İpek Abla’yı biliyorsunuz, &lt;i&gt;Halide Edib: Biyografisine Sığmayan&lt;/i&gt; &lt;i&gt;Kadın&lt;/i&gt;&lt;b&gt; &lt;/b&gt;adlı başarılı bir kitap çalışmasına imza attı, ama O’na asıl bağlılığım, bir zamanlar merakla okuduğum &lt;b&gt;&lt;i&gt;Cumhuriyet Dergi&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;  nedeniyledir. İpek Abla bu derginin yıllarca yayın yönetmenliğini  yaptı. Fakat o akşam İpek Abla bana ne yapsa iyidir, yemek masasındaki  bir sandalyeyi geriye çekti ve &lt;b&gt;“Hıdır sen buraya otur, en büyük tabak senin” &lt;/b&gt;dedi, zoruma gitti vallahi. Galiba benim çok yemek yiyen bir imajım var, gözlemlediğim kadarıyla &lt;b&gt;Yahya da yemek boyunca sürekli tabağıma bir şeyler koyuyor, yemiyor yediriyordu. &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Bu arada size bir sır vereyim, &lt;b&gt;&lt;i&gt;Radikal&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;’daki yazılarını hayranlıkla takip ettiğim gazeteci ağabeyim &lt;b&gt;Oral Çalışlar çok güzel şiir okuyor&lt;/b&gt;, bilesiniz yani... O gece bize Cemal Süreya’dan bir şiir okudu... &lt;b&gt;Oral Abi’nin sohbeti de çok hoş, samimi, rahat ve komplekssiz bir insan&lt;/b&gt; çünkü. Durun, size bir sır daha vereceğim, bu da İpek Abla’yla ilgili; kendisi &lt;b&gt;balık gibi küçük hayvanların etini yemiyor, neden yemiyor biliyor musunuz, küçük hayvanlara çok acıyormuş,&lt;/b&gt; “O kadar sevimliler ki onları yiyemiyorum” diyor. &lt;br /&gt;
İstanbul’da fazla kalmadım sevgili okurlar, o günün ertesi sabah erkenden &lt;b&gt;canım memleketim Elazığ’a &lt;/b&gt;geçtim. Orada başıma gelenleri de haftaya yazacağım. &lt;i&gt;Tek Kelimeyle&lt;/i&gt; bölümü bu hafta yok, kusuruma bakmayın ne olur ama haftaya olacak.</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/feeds/432606439314549508/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment/fullpage/post/4128876643201704263/432606439314549508' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/432606439314549508'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/432606439314549508'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/2010/10/elazga-giderken-buyukadaya-ugradm.html' title='Elazığ’a giderken Büyükada’ya uğradım'/><author><name>Unknown</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='https://img1.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4128876643201704263.post-132090603673846136</id><published>2010-10-06T19:18:00.001-07:00</published><updated>2010-10-06T19:18:32.347-07:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="taraf gazetesi yazilari"/><title type='text'>Uzaklara yüzen küçük kız</title><content type='html'>&lt;span class=&quot;yazi_kosesi&quot;&gt;&lt;span style=&quot;font-size: x-small;&quot;&gt;04.07.2010&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&amp;nbsp; - Taraf Gazetesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İnsan her şehri olduğu gibi bu şehri de içinde kaldıkça, şehrin  yerlileriyle haşır neşir oldukça seviyor. Açıkçası Montreal’e ilk  vardığımda hava biraz kapalıydı ve ben kente pek ısınamamıştım, ne  zamanki bu kentte yaşayanlarla tanıştım, onlarla gezip tozdum, güldüm  eğlendim, işte o zaman &lt;b&gt;Montreal&lt;/b&gt;’i sevmeye başladım. Tanıdığım  Montreallilerden biri de İrem Bekter’di. İrem’le gündüz saat 11:30 gibi,  şehir merkezinin kuzeyine denk &lt;b&gt;düşen İtalyan mahallesi Petite İtalie&lt;/b&gt;’de buluşmaya karar verdik. O gün sabah 5:00’te kalktım. Ben tuhaf bir insanım, &lt;b&gt;tatilde bile horozlar öter ötmez uyanıveriyorum&lt;/b&gt;. Horoz kent merkezinde ne gezer demeyin, benim kafamın merkezinde de yerli yersiz öten birtakım horozlar var... &lt;br /&gt;
Şanslıyım, ferah, geniş ve güzel bir otel odasındayım. Yatağımın  üzerinde birkaç defa gerinip, derin derin nefes aldıktan sonra aniden  aşağıya zıpladım ve banyoya geçtim. Duşumu aldım, dişlerimi fırçaladım,  yüzüme nemlendirici kremimi sürdüm, koltukaltı deodorantımı sıktım,  tişörtümü, şortumu ve spor ayakkabılarımı giyinip dışarı çıktım. Pek bir  yer açık değildi, aç karnına yürümeye başladım, sokaklarda da henüz  kimse yok. Önce aşağıya yani &lt;b&gt;eski Montreal denen yere doğru yürüdüm, orada arnavutkaldırımlı yollar var&lt;/b&gt;,  bu yolları çevreleyen kafeler erken olduğu için henüz açılmamışlar,  ancak sonraki günlerde başka saatlerde buraya tekrar geldim, bu  kafelerde oturmak çok güzel. Ayrıca Montreal Kanada’nın Fransızca  konuşulan kesimi olan Quebec’te yer alıyor, işte bu Fransızlık  nedeniyle, buranın çörekleri, tatlıları çok güzel, ye ye doymuyorum.  Hele Sainte-Catherine üzerindeki &lt;b&gt;Le&lt;/b&gt; &lt;b&gt;Saloon Bistro Bar&lt;/b&gt; adlı mekânda &lt;b&gt;Key Lime pie&lt;/b&gt; yedim ki tadını hâlâ unutamıyorum. &lt;br /&gt;
Şehirde oldukça yaygın olan &lt;b&gt;Starbucks&lt;/b&gt; gibi bir zincir var, ismi &lt;b&gt;Second Cup&lt;/b&gt;  ve ürünleri de Starbucks’ınki gibi bayat ve mide kaldırıcı değil, çok  taze, çok lezzetli ve çok da çeşitli. Buradan nefis taze bir &lt;b&gt;croissant&lt;/b&gt; ve kahve aldım, sonra da tekrar geldiğim yöne geri döndüm. Dönüşte &lt;b&gt;Montreal City Hall&lt;/b&gt;’un önünden geçtim, tıpkı masallardaki şatolara benziyor. Bu yapının bir de kulesi var; &lt;b&gt;insanın Rapunzel olası ve o kuleye çıkıp eğer varsa saçlarını aşağı sarkıtası geliyor&lt;/b&gt;,  belki güzel bir Montrealli tırmanır da yukarı çıkar diye. Ama ben o  kadar bahtsızım ki saçlarıma tırmansa tırmansa karıncalar tırmanır.&lt;br /&gt;
Neyse otelime geldim, tekrar duş aldım ve bir takisiye atlayıp İrem’le buluşmaya, &lt;b&gt;Café Epoca&lt;/b&gt;’ya  gittim. Sözde iyi bir kahvaltı yapacaktım ama, “İrem, benim canım tatlı  bir şeyler istiyor, yumurta mumurta yiyemem” dedim. İrem de bir tür  çikolatalı meyveli &lt;b&gt;crepe&lt;/b&gt; tavsiye etti, onu yedim, çok beğendim.&lt;br /&gt;
İrem çok sıcak biri, hemen kanım ısındı, sanki Onu yıllardır  tanıyormuşum gibi yanında çok rahattım... Konuşmaya başladığında İrem,  biraz hayranlıkla dinliyorum, bir kere İngilizceyi İngiliz aksanıyla  konuşuyor, bu benim çok hoşuma giden bir şey bir, ikincisi İrem’in  inanılmaz bir hayat hikâyesi var.&lt;br /&gt;
İrem de, &lt;b&gt;Montreal Jazz Festivali&lt;/b&gt;’nde sahne aldı, ne yazık ki  onu izleyemeden Türkiye’ye geçmek zorunda kaldım, ama İrem’in sanatını  öncesinden bildiğim ve çok sevdiğim için kendisiyle tanışmak istemiştim.  Hatta diyebilirim ki &lt;b&gt;bu Türk asıllı sanatçı benim Montreal’deki asıl starımdı&lt;/b&gt;. Çok güzel bir sesi var, bu sesten &lt;b&gt;Arjantin folklor müziğini&lt;/b&gt; dinlemek harika, üstelik İrem, &lt;b&gt;sahnede dans ve oyunculuk yeteneklerini de kullanıyor&lt;/b&gt;, böylece bir çeşit &lt;b&gt;folklorik dans-opera&lt;/b&gt; çıkıyor karşımıza. &lt;br /&gt;
İrem küçük bir kızken çok iyi bir yüzücüymüş, çok da asiymiş. “Hatta  tam bir erkek Fato’ydum” diyor. Daha yedi yaşındayken teknenin tepesine  çıkar, denize çivileme atlarmış, yüzmeye başlayınca çok açılır, uzaklara  gider, bu yüzden de anne babasından azar işitirmiş. Sekiz yaşına  geldiğinde ressam olan annesi ile birlikte uzaklara, Londra’ya  taşınmışlar. &lt;b&gt;Elmhurst Ballet High School of Camberley&lt;/b&gt; adlı lisede klasik dans okumuş İrem. Daha sonra da eğitimini &lt;b&gt;Royal Academy of Dancing&lt;/b&gt;’de devam ettirmiş, ardından &lt;b&gt;Webber&lt;/b&gt; &lt;b&gt;Douglas Academy of Dramatic Arts&lt;/b&gt;’da tiyatro ve müzik dersleri almış. Geçmişte uzaklara yüzen bu kızın uzak ülkeler arası yüzme serüveni bitmemiş, bu kez &lt;b&gt;Las Vegas&lt;/b&gt;’da bir müzikal showda önemli bir rol almış. Dört yıl &lt;b&gt;Meksika&lt;/b&gt;’da yaşamış, 1984 yılında ise &lt;b&gt;Arjantin&lt;/b&gt;’e  taşınmış. Orada müzikal komedilerde\ TV dizilerinde ve beş ayrı filmde  rol almış. Sonra Arjantin folkloruna ilgi duymuş. Hatta bu konuda  uzmanlaşmış ve dersler bile vermeye başlamış. İrem 2001 yılında  Arjantin’deki büyük ekonomik buhranın ardından Kanada’ya taşınmış ve  sanat macerasına orada devam etmiş. Şu günlerde farklı uluslardan  sanatçıların oluşturduğu bir grupla albüm hazırlıyor &lt;b&gt;ve davet edilirse Türkiye’ye gelip konser vermeyi çok istiyor.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
&lt;h3&gt;&lt;br /&gt;
TEK KELİMEYLE&lt;/h3&gt;&lt;h4&gt;&lt;br /&gt;
İthal demokrasi ve sessiz devrim&lt;/h4&gt;Montreal’de dostum Ray (Raymond A.Smith) ile karşılaştım. Columbia Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olan Ray ile yeni kitabı &lt;i&gt;Demokrasi İthal Etmek&lt;/i&gt;  ve Montreal’in sosyal ve siyasi yapısı üzerine konuştuk. Ray’e göre  Montreal eskiden son derece tutucu bir şehirken bugün çok liberal bir  şehir. Ray’e göre bu geçiş sessiz bir devrimle gerçekleşmiş. Bu devrimi  araştırın, Kürt sorununun çözümü konusunda size ilham verebilir.&lt;br /&gt;
&lt;h4&gt;&lt;br /&gt;
Yeraltında gezerken...&lt;/h4&gt;Montreal’in şehir merkezinde tümüyle yeraltında olan bir şehir daha  var, bu şehirde hiç yeryüzüne çıkmadan bütün ihtiyaçlarınızı  karşılayabiliyorsunuz. Aslında bu şehir, alışveriş için her çeşit  mağazayı bulabileceğiniz dev bir Mall gibi. Özellikle karlı, soğuk ve  uzun kış günlerinde, bir binadan diğerine, bir sokaktan ötekine bu şehir  aracılığıyla, hiç üşümeden geçebilirsiniz. &lt;br /&gt;
&lt;h4&gt;Bisiklet canlısı şehir: Montreal&lt;/h4&gt;Montreal bisiklet kullanarak bir şehri dolaşmak isteyenler için  cennet. Kent merkezinde her noktada bisiklet istasyonları var. Bu  istasyonlardaki makinelerden 5 Kanada Doları ödeyerek bisiklet  kiralayabilirsiniz, ben öyle yaptım, sonraki her bir saat için 1,5  Kanada Doları kesiliyor. Eğer yorulduysanız bisikleti aldığınız yere  geri getirmenize gerek yok, yakındaki başka bir bisiklet istasyonuna  teslim edebilirsiniz.&lt;br /&gt;
&lt;h4&gt;İki gözlü çöp sepetleri &lt;/h4&gt;Montreal sokaklarındaki çöp tenekeleri tek gözlü değil iki gözlü,  metro istasyonlarında ise birkaç çöp kutusu yan yana konuyor. Bu şekilde  kâğıt, plastik, cam ve teneke gibi geri dönüşümlü maddeler ayrı ayrı  toplanıyor ve hammadde olarak yeniden kullanıma sokuluyor. Ayrıca  belediye, evlere şeffaf plastik torbalar dağıtıyor ki hangi torbaya  kâğıt hangisine cam çöpler konulduğu daha rahat anlaşılsın.</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/feeds/132090603673846136/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment/fullpage/post/4128876643201704263/132090603673846136' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/132090603673846136'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/132090603673846136'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/2010/10/uzaklara-yuzen-kucuk-kz.html' title='Uzaklara yüzen küçük kız'/><author><name>Unknown</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='https://img1.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4128876643201704263.post-469553967230630498</id><published>2010-08-07T19:40:00.000-07:00</published><updated>2010-08-07T19:40:23.674-07:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="taraf gazetesi yazilari"/><title type='text'>Kayıp çorapların izinde</title><content type='html'>27.06.2010&amp;nbsp; - Taraf Gazetesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Buranın &lt;b&gt;Mega Million&lt;/b&gt; adlı ünlü bir lotosu var, çekilişler cuma  ve salı günleri yapılıyor, bendeniz kafayı bu lotoya taktım, haftada  iki gün oynuyorum. Eskiden oynuyor ama sonucuna bakmıyordum. Bir gün  kendimi azarladım, “Müsriflik yapma Hıdırcım, para saydığın lotoların  sonuçlarına bak” dedim. Kendi azarım bana iyi geldi, şimdi sonuçlara  bakıyorum ama bu kez de bir şey çıktığı yok. Geçenlerde ikramiye 26  milyon dolardı (bazen 200’e falan vuruyor). Perşembe günü işten dönerken  her zaman lotomu aldığım bakkala girdim, ikramiye bana çıkmış mı  öğrenmek için... Daracık yıkık dökük bir bakkal dükkânı burası, &lt;b&gt;Faslı iki ortak&lt;/b&gt; çalıştırıyor. Birkaç hafta evvel şu köşeye, ekranı uzaylı yaratık &lt;b&gt;ET&lt;/b&gt;’ye  benzeyen bir makine koydular, artık orada lotonun barkodunu okutturup,  sonucu öğrenmek kolay. Ancak münasebetsiz makine ekranında yine, &lt;b&gt;“Üzgünüm kazanamadınız” &lt;/b&gt;yazısını  gösterdi. Hışımlanmıştım, hatta hışmımdan etrafı rahatsız etmeyecek  ölçüde tepinmeye başladım, sonra iki dolarlık daha oynadım ve çıktım.&lt;br /&gt;
Yürürken, &lt;b&gt;Liza Minnelli&lt;/b&gt;’nin &lt;b&gt;Cabaret &lt;/b&gt;müzikalindeki &lt;b&gt;“Maybe this time”&lt;/b&gt; (Belki bu defa) şarkısını mırıldanmaya başladım.. &lt;b&gt;“Belki  bu defa şans bana gülecek... Belki bu defa ve ilk defa... Kaybeden  olmayacağım... Herkes kazananı seviyor, kimse beni sevmiyor... Olmalı,  belki bir gün...” &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Şurada bir şarapçı var; hışımla içeri dalıp 12 dolara bir beyaz şarap  aldım. Allahım sen beni affet bu akşam içeceğim. Sonra hışımla evin  yolunu tuttum. Beni esir eden hışmım yüzünden iştahım kaçmıştı, boğazıma  tek lokma koymadan, şarabın mantarını hışımla açtım, sonra buzluğun  kapısını da hışımla açıp, hışımla kapattım. Buzluktan çıkardığım küçük  plastik torbanın içinde donmuş halde olan kırmızı üzüm tanecikleri,  dilimlenmiş portakal kabuğu ve çilek parçacıkları vardı, torbadakilerin  yarısını hışımla şarap bardağının dibine boşalttım, üzerine şarabı  döktüm, bu içkinin adı Hışım Sütü, tümüyle benim tasarımım. Hışmımın  şerefine içiyorum, ohh, belki hışmım geçer. Hışım Sütü’m başımı  döndürmüştü, koltuğa yayıldım, hararet bastı, gömleğimi hışımla çıkarıp  bir tarafa fırlattım, televizyonun üzerine gitti, pantolonumu hışımla  çıkarıp öteki tarafa fırlattım, o da duvardaki büyük tablonun köşesine  tutundu. Sıra çoraplarıma gelmişti, aaa, biri başka biri başka... Yok,  ne ben yanlış görüyorum ne de siz yanlış okuyorsunuz. Allah sizi  inandırsın 100’ün üzerinde çorabım var ve bunların sadece 15 tanesinin  teki var, diğerleri yalnız. 15’i kirlenince başlıyorum kalanları  birbiriyle eşleştirip giymeye... &lt;br /&gt;
Anlamadığım şey bu çorapların teki nereye gidiyor? Sağa sola  soruyorum, “Size de oluyor mu” diye, evet oluyormuş. Jonathan dedi ki  “Çorapları kurutma makinesinde kuruturken diğer giysilerin içine  yapışıyor, sen kaybolduğunu sanıyorsun ama aslında onlar evde bir  yerlerde, belki ceketinin kolunda, belki pantolonunun cebinde”... Batıl  inançları çok sağlam olan Dan, “Yıkama makinesi çorapları döndürürken, &lt;b&gt;çoraplar zamansal ve uzamsal olarak başka bir boyuta geçiyor&lt;/b&gt;. Hatta bunda uzaylıların da parmağı var” dedi. Dan bunu inanarak söylüyor.&lt;br /&gt;
Bu iki tezden hangisine inanmalıyım bilmiyordum, amaaan zaten uykum  geldi, her an sızabilirim ve sızdım bile... Uyurken yüzü belirsiz bir  Cin beni uyandırdı, elimden tutup Manhattan’daki &lt;b&gt;Chrysler binasına&lt;/b&gt; götürdü. Bu Cin, çorap fetişisti olan, daha doğrusu &lt;b&gt;çorapları koklamaktan cinsel haz alan diğer Cinlerle&lt;/b&gt;  birlikte değişik kentlerdeki çamaşır makinelerinden ve çamaşır  leğenlerinden aşırdıkları çorapları, bu binanın üzeri çelikle kaplı çatı  katına taşıyorlarmış. Çoraplar, &lt;b&gt;ters V şeklinde pencereleri olan&lt;/b&gt;  odalarda biriktiriliyormuş. Ancak Cinler, yıllar sonra aralarında bir  loto düzenleyerek, seçtikleri dört talihli kişiye çoraplarını geri  vermek istemişler. Bu talihli kişilerden biri de benim. Cinle asansöre  binip yukarı çıktık. Salonda, &lt;b&gt;genç yaşta ölen porno yıldızı Anna N. Smith&lt;/b&gt;’i gördüm ilk, bacak bacak üzerine atmıştı, fileli çorapları çok hoş ama teki yok. O’nun yanındaki &lt;b&gt;Napolyon&lt;/b&gt;’du;  beyaz çorabının teki yok, olanı da diz kapağına kadar inen tayt  pantolonun içene sokmuş. Şaşıracaksınız biliyorum, elindeki dört küçük  şişle çorap örüyor, kendi çorabını kendi ördüğü söylentileri doğruymuş  demek ki... &lt;b&gt;İlerideki köşede ise Atatürk var; her zamanki gibi çok şık, yakışıklı ve karizmatik.&lt;/b&gt;  Üzerinde diz kapağına kadar inen çok hoş bir golf pantolonu var,  pantolon paçasından inerek bacaklarını örten çorabı ise halis yünden,  bir teki yok ama. Atatürk’ün söylediğine göre bu çorap bir çobanın  elinden çıkmış, çünkü golf sporunun anavatanı kabul edilen &lt;b&gt;İskoçya’nın&lt;/b&gt; &lt;b&gt;yaylalarındaki çobanlar, can sıkıntısından çorap örerlermiş&lt;/b&gt;. Hmm o perde neden oynuyor öyle, galiba arkada kendini saklamaya çalışan biri var, inanmıyorum &lt;b&gt;Can Dündar &lt;/b&gt;bu.  Belli ki Atatürk’ün kayıp çorap hikâyesini o yazmak istiyor; lütfen  sevgili Can, izin ver hiç değilse bunu ben yazayım. Neyse geç kalmamalı,  hemen uykumdan uyanmalı ve çorapları yazmalıyım. İşte bu yazı o yazı.&lt;br /&gt;
&lt;h3&gt;&lt;br /&gt;
TEK KELİMEYLE&lt;/h3&gt;&lt;h4&gt;&amp;nbsp;&lt;/h4&gt;&lt;h4&gt;Biz mutlu sanat satıyoruz kardeşim&lt;/h4&gt;Geçenlerde Madison Caddesi’nde yürürken güneş başıma geçti ve ben de  çareyi serin bir galeriye sığınmakta buldum. Galeriyi Guy Vardi ve Mor  Danon adlı iki genç yönetiyor. Gençler, farklı ülkelerden getirdikleri  sanat eserlerini burada satıyorlar, ancak eser alırken kıstasları var:  eserlerin insanda mutluluk hissi uyandırması. Şu gördüğünüz Dorit  Levinstein’in 22 bin dolarlık eseri gibi.&lt;br /&gt;
&lt;h4&gt;&amp;nbsp;&lt;/h4&gt;&lt;h4&gt;Nedir bu solun sizden çektiği &lt;/h4&gt;New York’ta yaşayan sanatçı Semih Fırıncıoğlu, performidea.net adlı  sitesinde, sanat öğrencileri için zihin açıcı makaleler yazıyor. Bir  makalesinde, sol sözcüğünün neden hep olumsuz ve negatif kavramlarla,  sağ’ın ise neden pozitif ve güçlü kavramlarla ilişkilendirildiğini  açıklarken bir örnek veriyor: İslamiyet’te camiye sağ ayakla ama  tuvalete sol ayakla girilir...&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;h4&gt;&amp;nbsp;&lt;/h4&gt;&lt;h4&gt;Amerikalıların futbola ilgisi artıyor&lt;/h4&gt;Dünya kupasında Amerika’nın tur atlaması, burada oldukça heyecan  yarattı. Mahallemdeki spor barları kapılarına, “Maçları bizde izleyin”  şeklinde ilanlar bile astılar. TV’lerin daha çok dünya kupası haberleri  vermesi ise ilginç, çünkü futbolun Amerika’da gelişememesinin  nedenlerinden biri medya; saatlerce süren beyzbol maçları sayesinde çok  reklam alıyorlar, futbol maçları ise kısa.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;h4&gt;&amp;nbsp;&lt;/h4&gt;&lt;h4&gt;Kamçıla beni ne olur&lt;/h4&gt;Geçen pazar New York’un göbeğinde Folsom Street East denen bir sokak  şenliği yapıldı, 28. Sokak’ın, iki ucu kapatıldı. 10 doları ödeyip  sokağa girenler, üzerinde birbirinden ilginç deri kıyafetler olan,  çoğunluğu deri fetişisti insanlarla karşılaştılar. Hatta sokak ortasında  bir de sado-mozoşist kamçılama etkinliği gerçekleştirildi, resimlerini  çektim ama buraya koymak istemedim.</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/feeds/469553967230630498/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment/fullpage/post/4128876643201704263/469553967230630498' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/469553967230630498'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/469553967230630498'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/2010/08/kayp-coraplarn-izinde.html' title='Kayıp çorapların izinde'/><author><name>Unknown</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='https://img1.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4128876643201704263.post-8069283652891376893</id><published>2010-08-07T19:38:00.001-07:00</published><updated>2010-08-07T19:38:47.609-07:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="taraf gazetesi yazilari"/><title type='text'>İnek sütü yerine bellini</title><content type='html'>21.06.2010&amp;nbsp; - Taraf Gazetesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cuma günleri, buradaki&amp;nbsp;&lt;b&gt;şirketlerde çalışanlar, resmî kıyafetler değil, rahat kıyafetler giyerler&lt;/b&gt;, bizim şirkette kıyafet konusunda herhangi bir zorunluluk yok, dolayısıyla rahatım ama bu cuma çok daha rahattım:&amp;nbsp;&lt;b&gt;15 yıl önce İstanbul’dan aldığım bir pantolonum&lt;/b&gt;&amp;nbsp;var, hâlâ saklar yazın giyerim, şalvarımsı bir modeli olduğu için&amp;nbsp;&lt;b&gt;çok havadar, bacaklarımı serin tutuyor&lt;/b&gt;.  İşte bu ağarmış mürekkep mavisi pantolonun üzerine 10 dolara aldığım  açık mavi, dar bir tişört giydim, altına da koyu yeşil bir spor  ayakkabı: Harika görünüyordum, her ihtimale karşı resmimi çektim,&amp;nbsp;&lt;b&gt;okullarda rüküşlüğü anlatmak isteyen öğretmenler olursa&lt;/b&gt;, hiç yorulmasınlar, bu resmi öğrencilere bir defa göstersinler, herkes rüküşlük nedir hemen anlar.&lt;br /&gt;
Neyse onu bunu boşverelim de&amp;nbsp;&lt;b&gt;sevgili okurlar, meğer siz benden çok daha uyanıkmışsınız&lt;/b&gt;, kırk yılda bir yarım ağızla sizden yazlık istedim,&amp;nbsp;&lt;b&gt;bana yazlık almak yerine yazlığınıza davet ediyorsunuz&lt;/b&gt;.  Maşallah yazlıklarınız dünyanın ve Türkiye’nin her yerinde, oralara  gelmek için tonla uçak parası veremem, bana masraf çıkarmayın lütfen.  Ayrıca ben&amp;nbsp;&lt;b&gt;East Hampton&lt;/b&gt;’dan yazlık istiyorum, hem New York’un  burnunun dibi, hem de çok güzel, bu nedenle şehrin zenginleri de hafta  sonları oraya gitmeyi tercih ediyor...&lt;br /&gt;
Zengin dedim de, şu bizim zenginler lokantası&amp;nbsp;&lt;b&gt;Cipriani’ye dönelim&lt;/b&gt;.  Geçen hafta nerede kalmıştık.. o barmen kızda kalmıştık. O gün önüme  iki litrelik koca bir maden suyu şişesi koymuştu, “bunun küçüğü yok mu”  soruma “yok” demişti. “Peki, bana bunu isteyip istemediğimi sordunuz  mu?” deyince de, “ama siz maden suyu istediniz” cevabını vermişti.&amp;nbsp;&lt;b&gt;Yapılacak bir şey yoktu, kız anlamıyordu&lt;/b&gt;, gözlerinin içine baka baka içimden ona&amp;nbsp;&lt;b&gt;beddua etmiştim&lt;/b&gt;. (Belki şu ana kadar başına bir şey gelmiştir.)&lt;br /&gt;
Bu kısa hatırlatmadan sonra yine geçen haftaya dönüyorum.&lt;br /&gt;
... Hah, işte&amp;nbsp;&lt;b&gt;Abdullahlar&lt;/b&gt;&amp;nbsp;da geldi, lokantanın sokağa bakan yüzü açık, oradaki masalardan birine oturduk.&amp;nbsp;&lt;b&gt;Ben bildiğiniz gibi içki değil inek sütü içerim ama bu kez bana içki lazım&lt;/b&gt;, aksi halde barmen kızın yaptığını unutamayacağım. Cipriani’nin kendine özgü bir içeceği var:&amp;nbsp;&lt;b&gt;beyaz şeftali ve şampanyadan yapılan bellini&lt;/b&gt;. Sizle konuşurken belliniler de geldiiii... Başparmağım büyüklüğünde bir bardağın içinde, bir dikişte içtim tabii,&amp;nbsp;&lt;b&gt;biraz smoothie kıvamında ve tatlı. Bir tane daha gelsin, parası umurumda değil&lt;/b&gt;, geldi bir tane daha. Şimdi daha iyiceyim. Ortaya bir sürü iştah açıcı yiyecek aldık. Bir yandan&amp;nbsp;&lt;b&gt;Doug&lt;/b&gt;&amp;nbsp;bir yandan&amp;nbsp;&lt;b&gt;Asmat&lt;/b&gt;önümdeki tabağıma iştah açıcılardan dolduruyorlar. Bu Abdullah&amp;nbsp;&lt;b&gt;hakkımda bunlara ne anlattı acaba, neden bana bu kadar hizmet ediyorlar&lt;/b&gt;? Aslında biliyorum, ben çok iyi bir insanım, o yüzden.&lt;br /&gt;
Cipriani’de ana yemekler&amp;nbsp;&lt;b&gt;29 ile 40 dolar arası, tatlılar 10 dolar civarında&lt;/b&gt;. Şehirdeki bütün pahalı lokantaların fiyatları bu civardadır zaten, fiyatlar astronomik değil yani. Dolayısıyla her&amp;nbsp;&lt;b&gt;New York’lu burada az çok yemek yiyebilir&lt;/b&gt;,  ancak her yemek yemek isteyen içeri girebiliyor mu, pek zannetmiyorum.  Gelenlerin çoğu ya sürekli müşteri, ya da sürekli müşterilerle gelip de  buraya alışanlar. Örneğin Doug haftada iki defa buradaymış. Geçenlerde  –isim veremiyorum-&amp;nbsp;&lt;b&gt;zenginlerden oluşan bir Türk grubu gelmiş, ancak kaba saba bulundukları için içeri alınmamışlar&lt;/b&gt;; gruptakiler sinirlenmiş, görevlilere&amp;nbsp;&lt;b&gt;rüşvet&amp;nbsp;&lt;/b&gt;teklif etmişler ama kapıdan kovulmaktan kurtulamamışlar. Demek ki&amp;nbsp;&lt;b&gt;New York’ta zenginlik sadece parayla olmuyor&lt;/b&gt;, burada herkesin parası var, bu nedenle önce insan gibi insan olmanız gerekiyor. Umarım&amp;nbsp;&lt;b&gt;Ayşe Özyılmazel&lt;/b&gt;&amp;nbsp;bu sözümden kendi payına bir şeyler çıkarır.&lt;br /&gt;
Neyse, dikkatimi çekti, burada&amp;nbsp;&lt;b&gt;olağanüstü güzel yüzlü ve güzel vücutlu sarışın&amp;nbsp;&lt;/b&gt;(New  York’ta sarışın o kadar da bol değildir aslında) kadınlar var; doğru mu  yanlış mı bilmem ama söylentilere göre Cipriani yönetimi&amp;nbsp;&lt;b&gt;model ajanslarıyla&lt;/b&gt;&amp;nbsp;anlaşıp,  modelleri buraya çekiyor ki onların kokusunu alan çapkın, yaşlı ve  zengin erkekler buraya damlasın. Hatta mekân biraz da genç güzel ve  parasız kadınların yaşlı erkekleri (şeker baba deniyor) avlayıp&amp;nbsp;&lt;b&gt;metresliğe adım attıkları&lt;/b&gt;&amp;nbsp;bir yer olarak da anılıyor. Bir başka söylenti daha var, buna göre lokanta yönetimi,&amp;nbsp;&lt;b&gt;ünlü sanatçılara özel indirimler yaparak onları buraya çekiyor&lt;/b&gt;. Mesela, Central Park’daki ünlü&amp;nbsp;&lt;b&gt;The Gate&lt;/b&gt;&amp;nbsp;sergisinin yaratıcısı&amp;nbsp;&lt;b&gt;Christo&lt;/b&gt;&amp;nbsp;ve&amp;nbsp;&lt;b&gt;Jeanne Claude&lt;/b&gt;&amp;nbsp;çifti burada çok sık görülüyormuş. Lokanta yönetimi biliyor ki&amp;nbsp;&lt;b&gt;zengin sınıf, bohem sanatçı ve yazarları takip etmeyi seviyor&lt;/b&gt;, çünkü kent zenginleri, kendi sosyal&amp;nbsp;&lt;b&gt;kültürlerini ve hayat sitillerini oluştururken, büyük ölçüde bohem sınıftan&lt;/b&gt;ilham alıyorlar. Zaten Cipriani ailesinin sanatçılara ilgisi yeni değil, eski: dedelerin&amp;nbsp;&lt;b&gt;Venedik&lt;/b&gt;’te açtığı ilk barlardan&amp;nbsp;&lt;b&gt;Harry’s&lt;/b&gt;’in müşterileri arasında&amp;nbsp;&lt;b&gt;Ernest Hemingway&lt;/b&gt;ve&amp;nbsp;&lt;b&gt;Sinclair Lewis&lt;/b&gt;&amp;nbsp;gibi ünlü yazarlar vardı. Hay Allah! yine anlatacaklarımı tam anlatamadım, yine yerim bitti, başka zamana...&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;TEK KELİMEYLE&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;Kemalistlerle İslamcıların 10 yıl savaşları&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Düşünce kuruluşu Stratfor’un 2020 yılı tahminleri ilginç. Stratfor’a  göre güçlü ordusu ve ekonomisiyle kendine güveni artan Türkiye, bölgede  baskın güç olmaya devam edecek. Amerika’nın ve İran’ın Ortadoğu’daki  gücü azalacak ve yerini Türkiye-İsrail ve Mısır balansına bırakacak,  ancak Türkiye’nin içindeki Kemalist-İslamcı çatlağı bir 10 yıl daha  sancılı ve gergin biçimde sürecek.&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;JP Morgan: Başkası&amp;nbsp; olma kendin ol&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
New York, gelecek pazar günkü Gey Onur Yürüyüşü’ne hazırlanıyor, bu  nedenle pek çok şirket gibi JP Morgan da gey çalışanlarına kokteyl  partisi verdi. Şirketin tepe ismi Jes Staley’in partideki şu konuşması  çok alkış aldı: “Gey çalışanlarımızdan evde gey, ofiste değilmiş gibi  davranmalarını istemiyoruz, zaten zamanın çoğu işyerinde geçiyor,  dolayısıyla ofiste de kendileri gibi olmalılar ki verimli  olabilsinler.”&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;Dünyaya böyle mi açılacağız&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Ülkemizle iş yapan Amerikan firmalarının en büyük şikâyeti,  Türkiye’deki şirketlere gönderdikleri önemli e-maillere günler sonra  cevap almaları, üstelik telefon ettiklerinde aradıkları insanlar hep  toplantıda oluyor. Hatırlatayım, dünyayla iş yapmanın temel ve basit bir  kuralı var: gelen mesajları dikkatlice okuyarak ânında cevap vermek ve  karşı tarafı gelişmelerden sürekli olarak haberdar etmek.&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;İşte şimdi Çin emperyalist olabilir&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Dünya ekonomisindeki etkinliği sürekli artan Çin, aynı etkinliği  kültür ve sanata da taşımak ve bu alandaki rakibi Amerika kadar etkin  olmak istiyor. Nitekim Çinli işadamı Jon Jiang,&amp;nbsp;&lt;i&gt;Avatar&lt;/i&gt;&amp;nbsp;gibi bir film yaptırmak için parayı bastırdı ve yerel değil uluslararası bir ekip topladı, hatta&amp;nbsp;&lt;i&gt;Empires Of the Deep&lt;/i&gt;&amp;nbsp;adlı bu filmin konusu da yerel değil, evrensel efsanelerden ilham alınarak yazılmış.</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/feeds/8069283652891376893/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment/fullpage/post/4128876643201704263/8069283652891376893' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/8069283652891376893'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/8069283652891376893'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/2010/08/inek-sutu-yerine-bellini.html' title='İnek sütü yerine bellini'/><author><name>Unknown</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='https://img1.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4128876643201704263.post-8379896806498953096</id><published>2010-08-07T19:36:00.001-07:00</published><updated>2010-08-07T19:36:48.973-07:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="taraf gazetesi yazilari"/><title type='text'>Cipriani’de felekten bir gece mi!</title><content type='html'>13.06.2010&amp;nbsp; - Taraf Gazetesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Benim garip bir huyum var, eminim çok merak ediyorsunuzdur: açıklayayım:&amp;nbsp;&lt;b&gt;o huy şu:&lt;/b&gt;&amp;nbsp;dakik değilim: bundan yola çıkıp da randevularıma geç gittiğimi düşünmeyin: tam aksine:&lt;b&gt;randevularıma zamanında değil, geç de değil ama hep erken gidiyorum:&lt;/b&gt;&amp;nbsp;O gün&amp;nbsp;&lt;b&gt;Abdullah&lt;/b&gt;’la  (Karataş) buluşacağım: yine erkenciydim:::: Abdullah yanında  arkadaşlarını da getirecek: o arkadaşlar kimdir: necidir hiç sormadım  bile:&amp;nbsp;&lt;b&gt;beni ilgilendiren tek bir nokta var: buluşmanın gerçekleşeceği lokantada yiyeceğim yemekler&lt;/b&gt;:  Abdullah oranın yemeklerini çok övmüştü: dolayısıyla o övülen yemekleri  düşündükçe çok heyecanlanıyordum: hatta bakın şimdi bile heyecandan  terlemeye başladım: bari şu ceketimi çıkarayım da rahatlayayım:  garavatımı da gevşeteyimmmm: hah böyle daha iyi: aslında elimde olsa:  kunduralarımı da çıkarır: öyle yürürdüm ama olmaz: bir gören olur:::&amp;nbsp;&lt;b&gt;Bu arada dikkat ettiniz mi: bu paragrafta ne çok noktayı üst üste koydum:&amp;nbsp;&lt;/b&gt;bu benim yeni tikim: arada bir tutuyor:&lt;br /&gt;
Saat 7:00’ye geliyor, hava çok güzel, yukarıda güneş var, mavi  gökyüzü var, her şey tam bir yaz günü dekoru gibi... Vaktim var ya,&amp;nbsp;&lt;b&gt;sağa sola bakıyor, iki ileri bir geri yürüyor, böylece zaman öldürüyorum.&lt;/b&gt;&amp;nbsp;Ouuooo! şu ön tarafı boydan boya açık olan&amp;nbsp;&lt;b&gt;Diva&lt;/b&gt;&amp;nbsp;adlı lokanta ne güzelmiş,&amp;nbsp;&lt;b&gt;içerden de güzel kokular geliyor&lt;/b&gt;, kartlarını alayım, belki başka bir zaman da buraya geliriz. Olamaz! Ben şu adamı tanıyorum, tamam hatırladım,&amp;nbsp;&lt;b&gt;New York Film Günleri&lt;/b&gt;’nin açılış kokteylinde tanışmıştık.. İsmi&amp;nbsp;&lt;b&gt;Naci Yangın&lt;/b&gt;&amp;nbsp;ama o gün keyifsizdim, fazla konuşamamıştık, çünkü&amp;nbsp;&lt;b&gt;Burcu Kara&lt;/b&gt;&amp;nbsp;adlı o&amp;nbsp;&lt;b&gt;soğuk bakışlı oyuncu kız&lt;/b&gt;&amp;nbsp;beni çok sinirlendirmişti. Güzel güzel sohbet ederken, sorduğum soruya öyle bir cevap vermişti ki&amp;nbsp;&lt;b&gt;elimdeki sigaraböreğini onun sağ burun deliğine sokmak, geriye kalan uzun kürdanı da diş etlerine saplamak istemiştim&lt;/b&gt;.  Neyse bu kötü hatıraları, içimdeki karanlık dehlize geri yolluyorum ve  daha fazla bir şey hatırlamak istemiyorum. Şimdi, beye dönelim. Bey,  beni içeri davet etti, sağolsun, ne iyi bir insan, “arkadaşlarımla  buluşacağım” dedim, “içki içmeye gelirsiniz” dedi, sesimi çıkarmadan  elimi sallayıp uzaklaştım.&lt;br /&gt;
İşte geldim, galiba, şurası olmalı, anacım ne bir tabela var, ne de  kapısında numara yazılı, görünümü lokanta ama, öyleyse orasıdır. Bu  arada ceketimi tekrar giyiyorum, ne olur ne olmaz,&amp;nbsp;&lt;b&gt;ne de olsa&lt;/b&gt;&amp;nbsp;&lt;b&gt;dünya sosyetesinin, George Clooney&lt;/b&gt;&amp;nbsp;&lt;b&gt;gibi&lt;/b&gt;&lt;i&gt;&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;b&gt;Hollywood yıldızlarının, Rihanna gibi şarkıcıların, zengin işadamlarının, Kim Kardashian&lt;/b&gt;&lt;i&gt;&amp;nbsp;gibi ne iş yaptığı belli olmayan starların&lt;/i&gt;&lt;b&gt;geldiği bir mekâna giriyorum.&lt;/b&gt;&amp;nbsp;Henüz  7’ye 15 var, buluşma saati 7:00, içeri giriyorum, müşterileri kapıda  karşılayıp yer gösteren benim yaşlarımda biri var: “burası Cipriani mi”  diye sordum, “evet” diyor, çok fazla şakacı ve çok fazla şovmen; yeter  senle canım konuşmak istemiyor. Bara geçip oturdum, küçük bir yermiş,  dekorasyonu çok sade, sıradan bir lokanta gibi, bar sandalyeleri de çok  kötü, kıpırdatamıyorsunuz çünkü çok ağır, oturması zor, oturunca rahat  değil. Kendime bir madensuyu söyledim, barmen kız İtalyan, zaten bu  lokanta zincirinin kurucusu ve sahipleri de İtalyan. Oldukça ağır, güzel  bir İtalyan aksanı olan barmen kız, bana iki litrelik bir madensuyu  şişesi açtı. Küçüğü yok muydu dedim, yook dedi,&amp;nbsp;&lt;b&gt;işte şimdi bu kızdan hiç hoşlanmamıştım, elimi saçlarının arasına daldırıp bir yumak tüyle geri dönmek istiyordum&lt;/b&gt;, acaba bu şımarık kıza nasıl kan kusturabilirdim?&lt;br /&gt;
Cevabını&amp;nbsp; Allah kısmet ederse haftaya yazmayı planlıyorum. Ayrıca jet  sosyetenin uğrak yeri olan bu mekânda dönen dolapları, içeriye  alınmayan çağdaş maganda Türk milyarderlerini, sosyetenin değişen  eğlence anlayışını ve o akşam çok güzel sohbet ettiğimiz&amp;nbsp;&lt;b&gt;Wall Street’in yetenekli iki genci&lt;/b&gt;, yani&amp;nbsp;&lt;b&gt;Doug&amp;nbsp;&lt;/b&gt;ve&amp;nbsp;&lt;b&gt;Asmat&lt;/b&gt;’ı  anlatacağım. Perdeyi kapatırken şunu söyleyeyim: Akşam yemeği sona  erdiğinde kapıda beni markasını bilmediğim siyah: greyder gibi bir araba  bekliyordu: evime götürmek için: Bu da Abdullah, Doug ve Asmat’ın bana  sürpriziydi: Görüyorsunuz değil mi&amp;nbsp;&lt;b&gt;sevgili okurlar:&lt;/b&gt;&amp;nbsp;&lt;b&gt;eller kıymetimi nasıl da biliyor: sizinse bana hiçbir faydanız yok:&amp;nbsp;&lt;/b&gt;aranızda  para toplayıp benim için bir yazlık bile alamadınız, ama iş işten  kesinlikle geçmiş değil: alacağınız denize manzaralı yazlığın  penceresinden bakar: sırf siz okuyasınız diye yazılar yazarım artık:  Neyse kaçmalıyım:&amp;nbsp;&lt;b&gt;yine tikim faaliyete geçti:&lt;/b&gt;&amp;nbsp;baksanıza noktaları üst üste koymaya başladım:&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;TEK KELİMEYLE&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;Petrol çağının sonu mu&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Amerika, BP şirketinin Meksika körfezindeki petrol  sızıntısı&amp;nbsp;nedeniyle, tarihinin en büyük&amp;nbsp; çevre felaketini yaşıyor.  Aslında bu durum 70’lerde parlayan ve günümüzde savaşlara sebep olmakla  suçlanan petrol enerjisinin imajını&amp;nbsp; iyice zedeledi. Her işte bir hayır  vardır derler ya, öyle, bu gelişmeler, güneş ve rüzgâr enerjisine destek  veren Obama yönetiminin önünü açmış olacak.&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;Ajda Hanım i-Pad’iniz hayırlı&amp;nbsp;olsun&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Doğan Müzik’in başarılı&amp;nbsp; yöneticisi Samsun Demir sevdiğim bir  arkadaşım. Geçenlerde eşi Özden Hanım New York’taydı ve şiddetle iPad  arıyordu; kendisi, eşi ve bir tane de Ajda Pekkan için. Ancak talep  fazlası yüzünden mağazalarda yeterli iPad yoktu; ayrıca bir kişiye  ikiden fazla iPad satılmıyordu, sonunda Ajda Hanım için iPad bulundu.  Demek ki Ajda’nın başarı sırlarından biri teknolojiyi yakından takip  etmekmiş.&amp;nbsp;&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;Gökdelen tepesinde arı&amp;nbsp; beslenir mi?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Geçen pazar günü&amp;nbsp;Brooklyn Botanik Bahçesi’ni (Brooklyn Botanical  Garden) dolaştım. Giriş&amp;nbsp; 8 dolar, yani kapıda 20 dolar kesen New York  Botanik Bahçesi’nden daha ucuz. Burası biraz daha çiçek ağırlıklı ve  daha güzel, resimde elimde tuttuğum broşür ise parkın 100. kuruluş  yıldönümü kapsamında yapılacak Arı Günü Partisi’nin broşürü. Bu partide,  Manhattan gökdelenlerinin damında beslenen arıların balları da  tadılacak.&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;Amerikalı&amp;nbsp; Kürtler, Vera’larını kaybetti&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Vera B. Saeedpour’dan daha önce bu köşede bahsetmiştim, New York’ta  yaşayan bir Kürt ressama âşık olmuş, onunla evlenmiş&amp;nbsp;ve onu erken  kaybetmenin acısını&amp;nbsp; unutmak için Brooklyn’de Kürtlere adadığı bir  kütüphane-müze kurmuştu. Vera, geçtiğimiz ay sonunda 80 yaşında hayata  veda etti. En son beş ay önce bol kahkahalı bir telefon konuşması  yapmıştık kendisiyle, umarım Kürtler O’nun bıraktığı mirasa sahip çıkar.</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/feeds/8379896806498953096/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment/fullpage/post/4128876643201704263/8379896806498953096' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/8379896806498953096'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/8379896806498953096'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/2010/08/ciprianide-felekten-bir-gece-mi.html' title='Cipriani’de felekten bir gece mi!'/><author><name>Unknown</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='https://img1.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4128876643201704263.post-650411929185373943</id><published>2010-08-07T19:33:00.001-07:00</published><updated>2010-08-07T19:35:32.977-07:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="taraf gazetesi yazilari"/><title type='text'>Kardeşim Onno en yakın arkadaşımdı</title><content type='html'>&lt;span class=&quot;yazi_kosesi&quot;&gt;&lt;span style=&quot;font-size: x-small;&quot;&gt;06.07.2010&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=&quot;font-size: x-small;&quot;&gt;&lt;span class=&quot;yazi_kosesi&quot;&gt; &lt;/span&gt; &lt;span style=&quot;color: #4c4b4b; font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;&quot;&gt;-&amp;nbsp;Taraf Gazetesi&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Binnaz&amp;nbsp;&lt;b&gt;Saktanber&lt;/b&gt;&amp;nbsp;ve Kaan&amp;nbsp;&lt;b&gt;Nazlı&amp;nbsp;&lt;/b&gt;şeker gibi iki genç;  galiba yarı yaşımdalar, tam emin değilim. İkisinin de ekmeklerini  kazandıkları iyi kötü bir işleri var, sabahtan akşama vakitlerini alan  işlerinin yanı sıra,&amp;nbsp;&lt;b&gt;Moon and Stars Project&lt;/b&gt;&amp;nbsp;adlı organizasyonun  çatısı altında çeşitli kültür-sanat faaliyetleri düzenliyorlar. Benim  gibi hazırcılar da gidip o etkinliklerde film izliyor, müzik dinliyor...  Ancak her defasında, ikisi için de dua ediyorum, çünkü ben çok iyi bir  insanım.&lt;br /&gt;
Efendim, Moon and Stars Project’in en son etkinliği, geçtiğimiz ay&amp;nbsp;&lt;b&gt;Hrant Dink&lt;/b&gt;&amp;nbsp;anısına New York’ta gerçekleştirilen konserdi. Konsere, ünlü Ermeni müzisyen&amp;nbsp;&lt;b&gt;Arto Tunçboyacıyan&lt;/b&gt;&amp;nbsp;ve Rock müzisyeni&amp;nbsp;&lt;b&gt;Yaşar Kurt&lt;/b&gt;&amp;nbsp;katıldı.  Konserden bir kaç gün sonra Kaan ve Nazlı beni Arto ile buluşturdular,  Ancak Arto ile konuşmam Türkân’ı biraz hayalkırıklığına uğrattı, çünkü  müzik dışında her konudan konuştuk. Ne yapayım, yok şekerim şu akımdan  etkilendin mi, yok bu müzisyenleri sever misin, beste yaparken  ayaklarını leğendeki sıcak suya koyup tespih çektiğin oluyor mu,  dolunaya bakmak sana nasıl ilham verir türünden sorular sormak  istemiyorum.&lt;br /&gt;
Arto da benim kafamda,&amp;nbsp;&lt;b&gt;avangard folk&lt;/b&gt;&amp;nbsp;olarak tanımlanan kendi  müziği üzerine konuşmaktan çok hoşlanmıyor, ikimiz de onun müziğini  analiz etmeyi müzik yazarlarına bırakıyoruz. O da ben de Amerika’da  göçmeniz, dolayısıyla Arto’nun hayat macerası daha çok ilgimi çekiyor.&lt;br /&gt;
Arto İstanbul Florya’da, o zamanlar fakir bir köyü&amp;nbsp;andıran bir mahallede doğmuş.&amp;nbsp;&lt;b&gt;Çok eski olan evlerinin damı akıyor, kışın camından soğuk giriyormuş.&lt;/b&gt;&amp;nbsp;Dedeleri neneleri Anadolu’dan göçüp gelmişler&lt;b&gt;. Babası Çorumlu, annesi Sivaslı, iki taraf da Ermeni.&lt;/b&gt;&amp;nbsp;Çocukken  hem okula gidiyor hem de çalışıyormuş Arto; su satmış, ayakkabı  boyamış, eve dönerken, tıpkı babasının yaptığı gibi, tıpkı bir erkek  gibi fileyi erzakla doldurup gururla annesine veriyormuş, daha çeşitli  yemekler yapabilsin diye... Bir süre sonra okuldan kopmuş, belki de  soğumuş o da tam bilmiyor.&amp;nbsp;&lt;b&gt;“Orada biz Ermenilerin ne kadar kötü olduğu öğretiliyordu”&lt;/b&gt;&amp;nbsp;diyor.  Küçük bir çocuk için üstesinden gelinmesi zor bir travma aslında. Arto  sonraları Allah ne verdiyse, marangozluk, kuyumculuk her işi denemiş. O  sırada ud çalan abisi Onno, ünlü sanatçılarla çalışıyormuş. Arto bir gün  tesadüfen sahnede darbuka çalmış ve kaderi abisiyle aynı yöne kaymış,  müzisyen olmuş.&lt;br /&gt;
“Peki, sen Türkiye’yi neden terk ettin Arto” diye soruyorum. “İnsanı  kendi toprağında yabancı gibi hissettiriyorlardı, askerdeyken gayrı  Müslimler öne çıksın diyorlar mesela, korkuyorduk, annem sonraları&amp;nbsp;&lt;b&gt;Amerika’daki evimde bile siyaset konuştuğumuzda pencereleri kapatıyordu&lt;/b&gt;. Türkiye’de milliyetçilik ile ırkçılık birbirine karıştırılıyordu o zamanlar, bir de&lt;b&gt;kibar ırkçılar var, Cumhuriyet gazetesi gibi&lt;/b&gt;. İşte&amp;nbsp;&lt;b&gt;bütün bunlardan rahatsız olan ben biraz da kendimden kaçmış oldum&lt;/b&gt;, çünkü düşündüğümü direkt söyleyen biriydim, abim Onno Tunç’a ise duygularını müzikle ifade etmek yetiyordu.&amp;nbsp;&lt;b&gt;“Ermeni olduğun anlaşılmasın diye ismini değiştirmeyi düşündün mü”&lt;/b&gt;&amp;nbsp;diye soruyorum, “İsim insanın haysiyetidir, haysiyetimle oynayamazdım” diyor ve ekliyor: “Adım&amp;nbsp;&lt;b&gt;Arto değil de Mehmet olsaydı belki de farklı bir Türkiye çıkacaktı karşıma&lt;/b&gt;.”&lt;br /&gt;
Buralara bir Amerikalı&amp;nbsp;ile evlenerek gelmiş&amp;nbsp;Arto, İngilizceyi de iyi bilmiyormuş. Önce&amp;nbsp;&lt;b&gt;Florida sonra New York&lt;/b&gt;... işyerlerini gezip saati 10 dolara (iyi paraymış valla)&amp;nbsp;&lt;b&gt;sandviç satmış&lt;/b&gt;,  sonra sokakta darbuka çalmış ardından kulüplerde iş bulmuş ve bir de  bakmış ki müzisyenlikle geçimini yapabiliyor. Böylece Amerika’daki müzik  kariyeri de başlamış. Şimdi ise dünya çapında bilinen bir müzisyen.  “Geçmişe baktığında en çok neyi özlüyorsun?” deyince cevabı şu oluyor,  “Türkiye’deki hayatımı özlüyorum, özlediğim her şey orada, doğduğum  topraklarda, abim Onno’yu (Tunç) özlüyorum, benim en iyi arkadaşımdı  1996’da kaybettik. Onunla her şeyi konuşabiliyordum, içimi döktüğümde  söylediklerimi bir gün aleyhime kullanmayacağından emindim, bana  gerçekten yardım etmek istediğini, korumak istediğini biliyordum,&amp;nbsp;&lt;b&gt;ona çok güveniyordum&lt;/b&gt;.”&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;TEK KELİMEYLE&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;Montreal Jazz Festivali yaklaşıyor&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
En saygın müzik etkinliklerinden olan Montreal Jazz Festivali bu ayın  25’inde başlıyor. Dünyanın dört bir yanından Montreal’e akın edecek  insanlar. Temmuz’un 6’sına kadar hem seçkin müzisyenleri izleme, hem de  güzel havadan istifade ile Montreal’i görme şansı bulacaklar. Ben de  oradayım, Lionel Richie’nin Casandra Wilson’la vereceği konseri ve Arap  ezgilerini Jazz’a uyarlayan İbrahim Maalouf’u merak ediyorum.&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;Türkiye tek ayaklı&amp;nbsp; bir köprü&amp;nbsp;değil artık&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
&lt;i&gt;The American Conservative&lt;/i&gt;&amp;nbsp;adlı yayında, Daniel Larison  imzasıyla çıkan makalede, Türkiye ile ilgili ilginç bir değerlendirmede  bulunuldu. Özetle şöyle: “Batılılar Türkiye’nin köprü olduğunu söyleyip  duruyorlar ama bu köprünün iki ayaklı olabileceğini, bölünmüş iki kesimi  birleştirmesi gerektiğini unutuyorlar. Artık her şey değişti. Türkiye  iki ayaklı bir köprü şimdi, bir ayağı Batı’daysa diğer ayağı Yakın Doğu  ülkelerinde.&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;THY’nin işlevsiz internet sitesi&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Türkiye ye geliyorum, New York-Montreal-Paris-İstanbul biletlerim  tamam, iç&amp;nbsp;hat biletlerimi ise alamadım. Güvendiğim için Türk Hava  Yolları’nın internet sitesine girip, İstanbul-Elazığ-Ankara-İstanbul  biletimi almaya çalıştım, olmadı; program işlemiyor. Sitenin bunun gibi  tonla problemi var, THY’cilere kendi sitelerini arada bir test  etmelerini, reklama döktükleri parayı biraz da altyapıya harcamalarını  öneriyorum.&amp;nbsp;&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;Sigaracılarla New York’un kavgası&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Aralarında Philip Morris’in de bulunduğu önde gelen sigara firmaları,  New York kenti yönetimini dava ettiler; nedeni ise şehir yönetiminin,  sigara satan yerlere sigara karşıtı ilanlar asma zorunluluğu koyması. Bu  ilanlarda sigaranın beyne, ciğerlere ve dişlere ne kadar büyük zararlar  verdiği apaçık resimlerle izah ediliyor. Sigara şirketlerine göre ise  ilanlar sigara satıcılarının işlerine köstek oluyor.</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/feeds/650411929185373943/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment/fullpage/post/4128876643201704263/650411929185373943' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/650411929185373943'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/650411929185373943'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/2010/08/kardesim-onno-en-yakn-arkadasmd.html' title='Kardeşim Onno en yakın arkadaşımdı'/><author><name>Unknown</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='https://img1.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4128876643201704263.post-5577066196325626527</id><published>2010-05-30T19:31:00.000-07:00</published><updated>2010-08-07T19:32:58.089-07:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="taraf gazetesi yazilari"/><title type='text'>Bloomberg’le kahvaltı</title><content type='html'>&lt;span class=&quot;yazi_kosesi&quot;&gt;&lt;span style=&quot;font-size: x-small;&quot;&gt;30.05.2010&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=&quot;font-size: x-small;&quot;&gt;&lt;span class=&quot;yazi_kosesi&quot;&gt; &lt;/span&gt; &lt;span style=&quot;color: #4c4b4b; font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;&quot;&gt;-&amp;nbsp;Taraf Gazetesi&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;New York Belediye Başkanı ve Amerika’nın sekizinci zengin adamı Michael Rubens Bloomberg&lt;/b&gt;  ile geçtiğimiz pazar günü bir kahvaltı yaptık. Orada yaşananları dar  bütçeyle yapılmış bir belgesel film gibi anlatacağım size. Merak etmeyin  sıkıcı bir belgesel olmayacak, Allaha çok şükür olayın içinde ben  varım.&lt;br /&gt;
Kahvaltı, sabah 9,5’taydı, ben 5’te kalktım, sporumu yaptım, sonra  süslenip püslenip 49. Sokak ve 2. Cadde’nin kesiştiği noktada yer alan &lt;b&gt;Şipşak Lokantası’na&lt;/b&gt;  gittim. Bu lokantaya hiç gitmemiş, sadece birkaç kere önünden  geçmiştim, nasip bugüneymiş. Kapının önünde bizim Türkiyeli gazetecileri  gördüm, orada durmuş birbirleriyle konuşuyorlardı, kaşlarımı şöyle bir  kaldırıp dudak uçlarımı aşağıya sarkıtarak onları süzdüm (şaka şaka hiç  öyle yapar mıyım) içeri geçtim. Lokantanın orta bölümdeki dört masa  birleştirilip tek masa haline getirilmiş, etrafında ise &lt;b&gt;Türk Amerikan Dernekleri Federasyonu’ndan (TADF)&lt;/b&gt;  olduklarını düşündüğüm kravatlı beyler oturmuş. Dikkatinizi çekmiştir  başlığında Türk olan etkinliklere şimdiye değin pek katılmıyordum, &lt;b&gt;Kürdüm ya kendimi rahat hissetmeyeceğimi düşünüyordum&lt;/b&gt;, o nedenle kim kimdir pek bilmiyorum ama şu an masanın başındakiler kimdir diye de merak ediyorum. &lt;br /&gt;
Beni meraklandıran kravatlı beylere yanaşmadan evvel göz kameramı  şöyle bir etrafa çevirdim: Bazı masalarda, büyük bir tabağın içinde  dörde bölünmüş simitler var, bazısında yok... ortama alışmak için,  ayakta dikilip &lt;b&gt;&lt;i&gt;Zaman&lt;/i&gt; gazetesinin&lt;/b&gt; New York muhabiri &lt;b&gt;Mehmet Demirci&lt;/b&gt; ile konuşmaya başladım. Sabah kahvaltı etmemişim, kan şekerim düştü galiba, &lt;b&gt;o nedenle Mehmet’in dediklerinin üçte ikisini ya anlıyorum ya anlamıyorum&lt;/b&gt;,  belki de üçte üçünü anlayamıyorum. Ancak şunu biliyordum ki kendime bir  iyilik yapmalı ve mideme bir şeyler yollamalıyım, simitler de bayağı  güzel görünüyor, canım çekti, hatta bir an gözüm döndü, yan masaya doğru  eğildim ve babamın simidiymiş gibi bir parça simit alıp ağzıma attım.  Geç kalmıştım, ancak simitçiği çiğnerken “pardon bir parça simit  alabilir miyim?” diyebildim; masadakilerin bana bakışları bir tuhaftı,  aldırmadım. Ah inanmıyorum, biri bir bardak çay getirdi bana, ne kadar  iyi bir insan, çayımı içtim ve kendime geldim, şimdi işbaşı yapabilirim  artık. Hemen o kravatlı beylere yanaştım ve elimi uzatarak, “&lt;b&gt;selam ben &lt;i&gt;Taraf&lt;/i&gt; gazetesinden Hıdır Geviş&lt;/b&gt;, siz kimsiniz?” diyerek tek tek tokalaştım hepsiyle, ne yapayım, baktım başka türlü kimse kimseyi kimseyle tanıştırmıyor. &lt;br /&gt;
Şu andan itibaren belgesel gözlemlerimi biraz montajlı ve atlayarak  gitmeliyim, köşemin sonuna geliyoruz çünkü . Neyse efendim New York  Belediye Başkanı &lt;b&gt;Bloomberg siyah bir ciple geldi&lt;/b&gt;; gazeteciler flaşları patlatmaya başladılar, &lt;b&gt;meslektaşlarım çok panik, bense çok sakinim&lt;/b&gt; ama Bloomberg’le tanışacağım için biraz heyecanlıyım. &lt;b&gt;Pek çok New Yorklu gibi ben de Bloomberg’i çok seviyorum&lt;/b&gt;, yanlış anlamayın, &lt;b&gt;sahip olduğu 18 milyar dolarlık servetten dolayı değil&lt;/b&gt;, adamcağız benim hiç sevmediğim &lt;b&gt;Cumhuriyetçi Parti’den &lt;/b&gt;ama New York’a çok güzel hizmet veriyor, ayrıca bağlı olduğu &lt;b&gt;partisinin aksine oldukça liberal ve açık fikirli biri&lt;/b&gt;. Neyse, Bloomberg yaklaşıyor, &lt;b&gt;toplantının sahibi benmişim gibi onu karşılayıp “hoşgeldiniz” diyorum&lt;/b&gt;, sonra &lt;b&gt;TADF Başkanı Kaya Boztepe&lt;/b&gt; onu alıp, birleştirilen masanın orta yerinde, duvar kenarına oturttu. &lt;b&gt;Masanın üzerinde reçel, meyve suları, beyaz peynir, kaşar peyniri&lt;/b&gt;,  içi boş tabaklar, beyaz kumaş peçeteler, iri ve ağır çatal bıçaklar  vardı. Belli ki torpilli bir masaydı bu, çünkü üzerinde daha çok şey  vardı, o halde be de o masaya oturmalıydım, oturdum da, hem de  başköşeye, bunu hak etmiştim, çünkü ben çok iyi bir insanım. Bloomberg  Türkiye’nin Doğu-Batı arasında çok stratejik bir köprü ülke olduğunu  söylerken, kulağım onda gözüm ise &lt;b&gt;şef Orhan Yeğen&lt;/b&gt;’in hazırladığı ve sırayla masaya konan &lt;b&gt;ıspanaklı poğaça (inanılmaz lezzetli poğaçalardı), menemen, börek, sucuklu yumurta &lt;/b&gt;ve &lt;b&gt;tepside ıspanaklı yumurtadaydı&lt;/b&gt;.  Ispanaklı yumurta ve menemen çok uzaktı, uzanamadım. Bu arada  Bloomberg’in gelme amacı TADF aracılığıyla Türkiye toplumuna saygı ve  sevgilerini sunmaktı. Sonradan aramıza New York Başkonsolosumuz &lt;b&gt;Mehmet Samsar&lt;/b&gt; ve Washington Büyükelçimiz &lt;b&gt;Namık Tan&lt;/b&gt; da katıldı. Musevi dininden olan Bloomberg, Türkiye’nin İsrail’in dostu olduğunu vurguladı, ünlü müzik yapımcısı &lt;b&gt;Ahmet Ertegün’le&lt;/b&gt; Türkiye’yi ziyaretlerinden bahsetti ve &lt;b&gt;Koç Müzesi’nden&lt;/b&gt;  çok etkilendiğini anlattı. Haftada yedi gün, geceyarılarına kadar  çalıştığından söz eden Bloomberg, “bu tempoyu kaldırmayı göze alacak  insana görevimi hemen devredebilirim “dedi, &lt;b&gt;ben de el kaldırıp “adayım” diye karşılık verdim&lt;/b&gt;, görev mörev devretmedi, sadece gülümsedi. Off anlatacak o kadar çok şey var ki, burada kesmeliyim, unutmadan, &lt;b&gt;CHP &lt;/b&gt;başkanlığına hemşerim &lt;b&gt;Kemal Kılıçdaroğlu&lt;/b&gt; seçildi ya bizim ailede bayram var, Kılıçdaroğlu’ya başarılar diliyorum. &lt;br /&gt;
&lt;b&gt;&lt;br /&gt;
TEK KELİMEYLE&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;&lt;br /&gt;
Aslan parçası Cemil Çiçek&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, geçen pazar New York’ta yapılan Türk  Günü’ne eşi Gülten Hanım’la katıldı. Cemil Bey kısa boyu, gözlükleri,  açık alnı ve beyazlamış saçlarıyla çok tonton biri ama sahnede konuşunca  aslan kesiliyor; kalın ses tonu, sağ elini yukarı kaldırıp hafifçe  yerinde tepinerek konuşması bana eski devrimcileri anımsattı. Gülten  Hanım da çok sempatik ancak gözlükleri Semra Özal’ınkilerden daha büyük,  neredeyse dalgıçlarınki gibi.&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;&lt;br /&gt;
Edibe Sözen’le yıllar sonra&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
AK Parti İstanbul Milletvekili Edibe Sözen’i tanırsınız, keskin  zekâsı ve yenilikçi yönüyle AKP için önemli bir isim. Edibe Hanım’la  yıllar sonra New York’taki Türk Günü’nde karşılaştım, gördüğünüz gibi  sevinçten ağzım kulaklarıma vardı, bu karşılaşma iyi oldu, hasret  giderdik, kendisi üniversiteden hocamdır, onca yıl geçmiş hâlâ çok genç  ve çok bakımlı. New York’u pek sevmiyormuş, “çok kalabalık” diyor...&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;&lt;br /&gt;
“Soydaş” siyasi literatürden çıkarılsın&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Ahmet Davutoğlu’nun dış temsilciliklerimize, “diasporayla iyi  ilişkiler kurun” mesajı vermesi pek algılanmamış, çünkü Türk Günü’nde  konuşan bazı bürokratlar her zamanki alışkanlıklarıyla “Soydaşlarım ne  mutlu Türküm diyene” dediler. Oraya gelen Türkiyeli Kürtler, Ermeniler  ve Musevilerin bu ırkçı sözcük karşısında ne hissedebileceklerini tahmin  edersiniz; işte bu nedenle bu sözcük literatürden çıkarılmalı.&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;&lt;br /&gt;
Türk Günün’deki jönler&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Türk Günü’nün en jön erkekleri, AKP Mardin Milletvekili Cüneyt Yüksel  ile Brooklyn’deki Fatih Camii imamı ve Amerika Müslümanlar Birliği  Başkanı Fatih Demirci’ydi. Cüneyt Bey (resimdeki) gür siyah saçlarını  briyantinleyip arkaya yatırmıştı; kendisiyle daha önce de görüştüğüm  için biliyorum, o gün de her zaman olduğu gibi jilet gibiydi. Fatih Bey  ise uzun boyu ve fit vücuduyla, mankenlik teklifi almış olabilir.</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/feeds/5577066196325626527/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment/fullpage/post/4128876643201704263/5577066196325626527' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/5577066196325626527'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/5577066196325626527'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/2010/05/bloombergle-kahvalt.html' title='Bloomberg’le kahvaltı'/><author><name>Unknown</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='https://img1.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4128876643201704263.post-7107335769925711596</id><published>2010-05-29T13:38:00.002-07:00</published><updated>2010-05-29T13:38:56.211-07:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="taraf gazetesi yazilari"/><title type='text'>Çin Çin</title><content type='html'>&lt;span class=&quot;yazi_kosesi&quot;&gt;&lt;span style=&quot;font-size: x-small;&quot;&gt;23.05.2010&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=&quot;font-size: x-small;&quot;&gt;&lt;span class=&quot;yazi_kosesi&quot;&gt; &lt;/span&gt; &lt;span style=&quot;color: #4c4b4b; font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;&quot;&gt;-&amp;nbsp;Taraf Gazetesi&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nerede kalmıştık, &lt;b&gt;İtalyan Mahallesi’ndeydim&lt;/b&gt;, Mulberry  Sokağı’ndan aşağıya doğru tıngır mıngır yürüyordum... Nihayet Canal  Sokağı’na geldim, Yarabbim sana çok şükür, sonunda minik İtalya’dan  kurtuldum... &lt;b&gt;Canal Sokağı, Manhattan’ın batısından doğusuna doğru  uzanan servi boylu bir sokak&lt;/b&gt;, bir çeşit hudut sokak aslında, İtalya  bitiyor Çin başlıyor. &lt;b&gt;Zavallı Marco Polo&lt;/b&gt;, birinden ötekine geçmek  için ne çok yol tepmişti, bense birkaç adımda hop, minik İtalya’dan  minik Çin’e varıverdim. &lt;br /&gt;
Canal Sokağı boyunca sağlı sollu küçük küçük mağazalar var, bu  mağazalarda saatten eşarba, çantadan makyaj malzemelerine kadar her şey  satılıyor. Kentin diğer mahalleleriyle kıyaslandığında her şey sudan  ucuz. &lt;b&gt;Beş buçuk dolara dört kap yemek yiyebileceğiniz yerler var&lt;/b&gt;.  Hatta buralarda, Çinli kızların çalıştığı berber dükkânları var, &lt;b&gt;kadınlar  rock yıldızlarına yaraşır saç modeli yaptırıp sadece 30 dolar ödüyorlar&lt;/b&gt;,  buna yıkama ve kurutma da dahil, başka yerde en az 100 dolara  çıkarlar...&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;&lt;br /&gt;
Çin Mahallesi’ndeki&lt;/b&gt; &lt;b&gt;ufak tefek lokantaların  vitrinlerinde hep pişmiş ördekler asılı&lt;/b&gt;, milli yemek sanki, ne kadar  vahşi, zavallı ördekçikler, ama itiraf etmeliyim ki lezzetli  görünüyorlar, tok olduğum halde ağzım sulandı, sanki kına &lt;b&gt;yakılmış da  üzerine baklava şerbeti dökülmüş gibi duran halleri &lt;/b&gt;midemi  çıldırttı.&lt;br /&gt;
Asıl Çin Mahallesi Canal Sokağı’nın alt tarafı, yani güney kısmı...  Oralara gidip resim çektirsem ve facebook’a koysam, arkadaşlarım Çin’den  geldiğimi düşünebilirler, çünkü &lt;b&gt;dükkân isimleri Çince, alfabe Çince  (artık Mandarin Çincesi mi Cantonese Çincesi mi onu hiç bilemiyorum),  sağınızdan solunuzdan gelip geçenler Çinli&lt;/b&gt;... New York böyle bir  şehir işte, sınırları çok keskin olmasa da &lt;b&gt;her mahallenin bir teması  var: bazı mahalleler etnik gruplara göre&lt;/b&gt; (&lt;b&gt;Harlem: siyahlar,  Latinler&lt;/b&gt;), bazıları cinsel kimliklere göre (&lt;b&gt;Chelsea-Hell’s  Kitchen: geyler&lt;/b&gt;), bazıları gelir gruplarına göre (&lt;b&gt;Upper West  side: zenginler&lt;/b&gt;), bazıları ilgi alanlarına göre (&lt;b&gt;Williamsburg:  sanatçılar, yazar çizerler&lt;/b&gt;) nüfuslanmış. &lt;br /&gt;
Yoruldum, bu kadar dolaşmak yeter, şuradan geri dönüp yürüye yürüye &lt;b&gt;Village&lt;/b&gt;’e  çıkayım bari... Mübarek Mulberry Sokağı’na paralel uzanan &lt;b&gt;Mott  Sokağı’ndan içeri daldım&lt;/b&gt;. Soldaki ne ilginç bir dükkân, kapının önü,  &lt;b&gt;Mısır Çarşısı’ndaki&lt;/b&gt; dükkânların önü gibi, kasaların içinde kuru  bir şeyler var ama gözlerim iyi görmüyor ki, şöyle biraz yaklaşmam  lazım, hepsi deniz ürünüymüş, &lt;b&gt;denizde ne varsa burada kurusu var,  midye, istiridye, scallops, palamuda bezer bazı balıklar...&lt;/b&gt; Çoğunun  ne olduğunu anlayamıyorum, etiketlerin hepsi Çince ve Çin alfabesi  kullanılmış, yani cebinizde Çince-İngilizce sözlüğünüz olsa da faydası  yok. &lt;b&gt;Kapının önünde duran kadıncağız ise sorularımdan bıkıyor&lt;/b&gt;  artık, zaten sert bir kadın, &lt;b&gt;11. sorumdan sonra beni azarlar gibi bir  şeyler söyledi ama anlamadım&lt;/b&gt;. Buradaki Çinli çalışanların çoğu  büyük zorluklarla ülkelerinden çıkıp gelmişler, çoğu zor koşullar  altında ve düşük ücret karşılığında da olsa inanılmaz çok çalışıyor,  para biriktirip kendilerini güvenceye almak, çocuklarını iyi okullarda  okutmak istiyorlar, bu nedenle, &lt;b&gt;onlardan sizinle çok alışılır bir  İngilizceyle konuşmalarını beklemek haksızlık&lt;/b&gt;. &lt;br /&gt;
Kadının gönlünü almak için içeri girip bir şeyler satın almak  istiyorum, geçen bahsettiğim &lt;b&gt;1,5 dolarlık Oolong çayını &lt;/b&gt;buradan  almıştım, sadece o değil, 2.5 dolara yeşil çay ve 2 dolara da zencefil  çayı aldım. &lt;br /&gt;
Aklıma gelmişken söyleyeyim&lt;b&gt;, vejetaryen okurlarımdan sürekli  protesto e-mailleri alıyorum, &lt;/b&gt;“et yeme sebze ye, dikkat et  yazılarında sürekli &lt;b&gt;et propagandası yapıyorsun” diyorlar&lt;/b&gt;. Ben  zaten artık evde et pişirmiyorum, sadece sebze ve süt ürünleri yiyorum,  lütfen izin verin bari lokantada et yiyeyim. Neyse şimdi de bu  protestocu okurlarımın gönlünü almak için şu yandaki sebze dükkânına  gireyim bari, Allahım inanamıyorum, &lt;b&gt;fiyatlar, bizim mahalledeki  kazıkçı Garden Of Eden adlı marketin yarısının yarısı&lt;/b&gt;, keşke  buralara yakın otursaymışım, mutfak masraflarım azalırmış... Bir şeyler  almak istedim ama peşin param yoktu, &lt;b&gt;Çin Mahallesi’nde kredi kartı  işlemiyor, para peşin kırmızı meşin&lt;/b&gt;. &lt;br /&gt;
New York’taki mahalle gezilerim sürecek, &lt;b&gt;çok iyi bir insanım,  sadece sizin için dolaşıyorum&lt;/b&gt;. Bu arada &lt;b&gt;yazının başlığı ne anlama  geliyor&lt;/b&gt; diye sormayın lütfen, bir anlamı yok, içimden öyle geldi,  hadi ÇİN ÇİN!!! &lt;br /&gt;
&lt;b&gt;&lt;br /&gt;
TEK KELİMEYLE&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
&lt;h4&gt;&lt;br /&gt;
İkiz kulelerin karşısına cami&lt;/h4&gt;New York’ta yapılması planlanan ve &lt;i&gt;Cordoba House&lt;/i&gt; adı verilen  100 milyon dolarlık 13 katlı modern cami, şimdiden sorun olmaya başladı.  Bazı milliyetçiler, caminin El-Kaide saldırısıyla yıkılan ikiz  kulelerin tam iki sokak ötesinde kurulmasını, manidar ve gücendirici bir  zıtlaşma olarak değerlendiriyor. Projeyi üstlenenlerin cevabı ise şu:  “Hiç ilgisi yok, bu cami Müslüman ve Hıristiyan kardeşliğini  güçlendirecek.”&lt;br /&gt;
&lt;h4&gt;&lt;br /&gt;
Cumaya gidenler millileri gördü ama&lt;/h4&gt;Perşembe akşamı New York’ta küçük bir skandal yaşandı, süslenip  püslenip harika Manhattan manzaralı Water Edge lokantasına gittik, Milli  takım oyuncuları için bir resepsiyon veriliyordu, ancak ortada bir tek  futbolcu yoktu, başkonsolosumuz Mehmet Samsar (resimdeki) çok üzgündü,  ertesi gün New Jersey’deki Ulucami’ye namaza giden arkadaşlarım  aradılar, “Futbolcuları sen göremedin ama biz gördük, hepsi Cuma’daydı.”&lt;br /&gt;
&lt;h4&gt;&lt;br /&gt;
Erkekler için hepimiz lezbiyeniz &lt;/h4&gt;Christina Aguilera’nın yeni klipi &lt;i&gt;I’m not myself tonight &lt;/i&gt;dolaşıma  sokuldu, klipte çok belirgin bir lezbiyen vurgusu var, Christina,  kadınlarla öpüşüyor ve neredeyse sevişiyor, tıpkı Lady Gaga’nın &lt;i&gt;Telephone&lt;/i&gt;  klipindeki gibi. Durumu Twitter arkadaşlarıma sordum, kanaatleri şu:  Bunlar lezbiyenliğe bir faydamız olsun diye yapılmış klipler değil,  sadece lezbiyen fantezisi olan hetero erkekleri çekmek için yapılmış.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;h4&gt;&lt;br /&gt;
Çay partisinin intikamı mı&lt;/h4&gt;İngiliz BP şirketinin Meksika körfezindeki tesislerinde başlayan  petrol sızıntısı, Mississippi, Alabama ve Florida kıyılarında ciddi bir  çevre felaketine yol açıyor. Bu nedenle bazı Amerikalılar şaka yollu  “İngilizler çay partisinin intikamını mı alıyor” diyorlar. Bilen bilir,  sömürgecilik döneminde, Amerikalılar, İngilizlerin yüksek vergilerine  isyan ederek, 1772’de tonlarca İngiliz çayını Boston’da denize  döküvermişlerdi.&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/b&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/feeds/7107335769925711596/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment/fullpage/post/4128876643201704263/7107335769925711596' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/7107335769925711596'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/7107335769925711596'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/2010/05/cin-cin.html' title='Çin Çin'/><author><name>Unknown</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='https://img1.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4128876643201704263.post-7970953155295649938</id><published>2010-05-29T13:38:00.000-07:00</published><updated>2010-05-29T13:38:08.913-07:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="taraf gazetesi yazilari"/><title type='text'>Minik İtalya’da nasıl kazıklandım</title><content type='html'>&lt;span class=&quot;yazi_kosesi&quot;&gt;&lt;span style=&quot;font-size: x-small;&quot;&gt;16.05.2010&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=&quot;font-size: x-small;&quot;&gt;&lt;span class=&quot;yazi_kosesi&quot;&gt; &lt;/span&gt; &lt;span style=&quot;color: #4c4b4b; font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;&quot;&gt;-&amp;nbsp;Taraf Gazetesi&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;span class=&quot;yazi_kosesi&quot;&gt;&lt;span style=&quot;font-size: x-small;&quot;&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;Bu satırları yazarken bir yandan da &lt;b&gt;Oolong&lt;/b&gt; adlı bir tür bitki  çayı içiyorum. &lt;b&gt;100 paketlik bu çayın kutusunu kaça aldım biliyor  musunuz, 1,5 dolara. &lt;/b&gt;Nereden aldığımı merak ettiyseniz bu yazıyı  sonuna kadar okumalısınız, çünkü cevabı satırların arasında bir yerlere  yerleştirdim.&lt;br /&gt;
Geçen pazar günüydü, o gün için hiçbir plan yapmamıştım, öğlene doğru  dışarı gidesim geldi, çıktım gittim... Spor ayakkabı bakabilirdim  mesela. 18. Sokak ile 5. Cadde’nin kesiştiği noktada tam &lt;b&gt;H&amp;amp;M&lt;/b&gt;’in  yanında &lt;b&gt;Daffy’s&lt;/b&gt; adlı bir mağaza var, oraya gittim. Belki  söylemişimdir, &lt;b&gt;bu mağazada, dizaynır ürünler çok ucuza satılıyor,  giysiler pek işe yaramıyor ama tam ağzımın tadına göre&lt;/b&gt; spor  ayakkabıları burada bulabiliyorum, fiyatlar 20-35 dolar arasında  değişiyor, eski sezonun malları ama olsun, ne fark eder... &lt;br /&gt;
Ancak o gün Daffy’s’de kafama göre bir ayakkabı bulamadım, hava  rüzgârlıydı, olsun bana kâr etmez, benim içimdeki rüzgâr daha  kuvvetliydi, alıp başımı gitmeli, biraz yürümeliydim, yürüdüm de... &lt;br /&gt;
Aşağılara doğru yürüye yürüye &lt;b&gt;West Houston&lt;/b&gt; Sokağı’na geldim,  karnım çok acıkmıştı, &lt;b&gt;canım bir İtalyan lokantasında chicken parmesan  yemek istedi&lt;/b&gt;. İtalyan mahallesi &lt;b&gt;Minik İtalya’ya (Little Italy)&lt;/b&gt;  çok yakın biryerdeydim, belki oraya gidebilir ve karnımı doyuracak iyi  bir lokanta bulabilirdim. Yolun karşısına geçip sola döndüm ve Doğu  Nehri’ne doğru yürümeye devam ettim, nihayet &lt;b&gt;Mulberry &lt;/b&gt;Sokağı’na  gelmiştim. Sağ yaparak sokaktan içeri girdim, &lt;b&gt;bu sokak aşağıya, Çin  Mahallesi’ne kadar gidiyor, yol boyunca sağlı sollu lokantalar var&lt;/b&gt;...  Minik İtalya burası. Anneler Günü nedeniyle etraf kalabalık, herkes  annesiyle dolaşıyor. Aslında Amerika’daki tek minik İtalya burası değil,  &lt;b&gt;her şehrin nasıl bir Çin Mahallesi varsa bir de İtalyan Mahallesi  var ve pek çoğu da Little Itally olarak anılıyor&lt;/b&gt;. Örneğin &lt;b&gt;San  Diego&lt;/b&gt;, &lt;b&gt;Baltimore&lt;/b&gt; ve&lt;b&gt; Chicago&lt;/b&gt;, Little Itally’si olan  şehirlerden. Eski kentim &lt;b&gt;Boston&lt;/b&gt;’da da lokantalarıyla ünlü bir  İtalyan Mahallesi vardı ama o mahalle Little Italy olarak değil, &lt;b&gt;North  End&lt;/b&gt; olarak anılıyordu.&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;&lt;br /&gt;
Lokantalar dışında bu mahallenin İtalyanlığı pek kalmamış  aslında&lt;/b&gt;, fark edilir yoğunlukta bir İtalyan nüfusu yok. Bunun sebebi  var: İtalya’dan Amerika’ya 1876’larda başlayan kitlesel göçler,  1970’lerde kesildi, çünkü İtalyan ekonomisi düzelmişti ve insanlar  eskisi gibi Amerika’ya göç etmeye heves etmiyorlardı. Dolayısıyla yeni  gelen İtalyan göçmenlerin iş ve kalacak ucuz yer buldukları &lt;b&gt;New  York’un İtalyan Mahallesi artık yeni göçlerle beslenme şansı bulamıyordu&lt;/b&gt;.  Sonuçta bu mahalleye, New York’a taşınan başkaları sızdı ve bölgenin  etnik yapısı değişti. Ancak buradaki lokantaların sahiplerinde ve  onların işletme anlayışında bir değişiklik olmadı. Örneğin aynen  Kapalıçarşı’daki gibi kapı önlerinde biri duruyor ve sizi lokantaya  çekmeye çalışıyor. Amerika’da alışık olmadığım bir şey, hiç de  sevmediğim bir şey, &lt;b&gt;bir esnafın bir şeyi seçmem konusunda aklımı  çelmeye çalışması hiç hoşuma gitmiyor&lt;/b&gt;.&lt;br /&gt;
Seç ki seçesin, bir sürü lokanta var, hangisi iyidir bilmiyorum,  dışarıda yemek yiyeceksem ya bilen birine sorarım ya da internetten  bakarım, ancak bu defa her ikisini de yapamadım, kedi kendime &lt;b&gt;piyango  oynadım ve Grotta Azzurra diye bir lokantaya dalıverdim&lt;/b&gt;. &lt;br /&gt;
Şık ve belli ki eski bir lokantaydı, oturduğum masanın &lt;b&gt;karşındaki  barda kocaman bir TV vardı ve sürekli McDonald’s reklamları dönüyordu&lt;/b&gt;.  Kendime iştah açıcı olarak, &lt;b&gt;kızarmış ekmek üzerine sarmısak, taze  domates, reyhan otu ve zeytinyağı konulan Bruschetta ısmarladım&lt;/b&gt;.  Fiyatı altı dolar, ancak ekmeği çok kötüydü; ardından, kızarmış tavuk  bifteği üzerine domates sosu ve eritilmiş peynir, yanına pesto soslu  makarna olan &lt;b&gt;chicken parmesan&lt;/b&gt; tabağı aldım, 19 dolar da o tuttu.  Herhalde sizin nazarınız değdi, bugüne kadar yediğim en berbat  yemeklerden biriydi, daha doğrusu yemediğim. Paket yaptırdım, bundan  akşam değil olsa olsa yarına öğlen yemeği olur dedim. Neyse, vergisidir,  bahşişidir derken, hesap 30’u geçti 40’a dayandı. Oradan çıktım, &lt;b&gt;bari  bir cannoli yiyeyim de kendime geleyim&lt;/b&gt; dedim. &lt;b&gt;Ferrara &lt;/b&gt;adlı  İtalyan tatlı ve kurabiyeleriyle ünlü bildiğim bir yer vardı, önündeki  uzun kuyruğu görünce, vazgeçtim, başka bir pastaneden dört dolar verip,  içinde krema olan ve görünüş olarak iki ucu açık sigara böreğini andıran  bir cannoli aldım. Cok para, üstelik kremayı saran kabuk kısmı çok  kalın ve sertti. Allahım yiyecek konusunda ne bahtsız bir gündü. Haftaya  Minik Çin’deyim, çayı oradan almıştım:))&lt;br /&gt;
&lt;h3&gt;&lt;br /&gt;
TEK KELİMEYLE&lt;/h3&gt;&lt;h4&gt;&lt;br /&gt;
Uy Zara koydun benu dara&lt;/h4&gt;New York’ta toplam altı mağazası olan İspanyol giyim markası Zara,  New Yorklulardan çok New York’taki turistlere satış yapıyor. Nedeni  aşikâr; giysiler, genişçe olan Amerikalıların değil, sıska Avrupalıların  vücut ölçülerine göre dizayn edilmiş. Örneğin geçenlerde, 5. Cadde’deki  Zara’ya girdim, extra-large gömlekler bile bana dar geldi. Alışveriş  girişiminden çıkardığım fesat sonuç ise şu oldu: Zara, fizikî ayrımcılık  yapıyor.&lt;br /&gt;
&lt;h4&gt;&lt;br /&gt;
İsa’dan Said Nursi’ye herkes twitter’de&lt;/h4&gt;Sosyal paylaşım sitesi Twitter’de hayatta olan olmayan herkes var:  Said Nursi’nin twitlerini okumak için kabul almanız lazım, Hz. İsa çok  espritüel: “Bugün hava güzelmiş, Hawaii’ye doğru yürüyüşe çıkabilirim”  diyor, Hz. Meryem ise “insanların aşka düşmesinde yer çekiminin bir suçu  yok” diye yazmış... Ancak 16’lık popçu Justin Bieber (resimdeki), 2,5  milyona yakın takipçisiyle kutsal isimleri sollayıp en popüler twitçi  oldu.&lt;br /&gt;
&lt;h4&gt;&lt;br /&gt;
“Bazı hayvanlar diğerlerinden daha eşittir”&lt;/h4&gt;Amerikan bağımsız basını, 22 yaşındaki Kuzey Iraklı gazeteci Sardasht  Osman’ın 4 mayıs tarihinde kaçırılarak öldürülmesi olayına geniş yer  verdi. Sardasht, yolsuzluğa batmış Barzani hükümetini çok sert  eleştiriyordu, hatta Orwell’ın &lt;i&gt;Hayvanlar Çiftliği&lt;/i&gt; adlı kitabından  esinlenerek yazdığı makalede, Barzani ve Talabani ailelerini kastedip:  “Hayvanlar eşittir ancak bazıları diğerlerinden daha eşittir” demişti.&lt;br /&gt;
&lt;h4&gt;&lt;br /&gt;
Ölümümden kimse kârlı çıkamaz&lt;/h4&gt;Ölüm çok acı bir şey ama çoğu zaman ölenin bıraktığı miras, geride  kalanları sevindiriyor. İşte bu soğuk gerçeğin farkında olan bazı zengin  Amerikalılar malvarlıklarının çoğunu halk yararına iyi işler yapan  kurumlara miras bırakıyor. Zengin olmayanlar ise, eğer evleri varsa,  bankaya ipotek edip karşılığında ölene kadar para alıyor ve harcıyorlar,  ölünce de ev, alacaklı bankaya kalıyor, çoluğa çocuğa değil.&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/b&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/feeds/7970953155295649938/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment/fullpage/post/4128876643201704263/7970953155295649938' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/7970953155295649938'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/7970953155295649938'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/2010/05/minik-italyada-nasl-kazklandm.html' title='Minik İtalya’da nasıl kazıklandım'/><author><name>Unknown</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='https://img1.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4128876643201704263.post-2267206618594528932</id><published>2010-05-29T13:36:00.000-07:00</published><updated>2010-05-29T13:36:09.858-07:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="taraf gazetesi yazilari"/><title type='text'>Kürt politikacılar New York’ta</title><content type='html'>&lt;span class=&quot;yazi_kosesi&quot;&gt;&lt;span style=&quot;font-size: x-small;&quot;&gt;09.05.2010&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=&quot;font-size: x-small;&quot;&gt;&lt;span class=&quot;yazi_kosesi&quot;&gt; &lt;/span&gt; &lt;span style=&quot;color: #4c4b4b; font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;&quot;&gt;-&amp;nbsp;Taraf Gazetesi&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span style=&quot;font-size: x-small;&quot;&gt;&lt;span style=&quot;color: #4c4b4b; font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;&quot;&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
Cuma günü işten erken çıktım doktora gittim, &lt;b&gt;bahar nezlesi&lt;/b&gt;  olmuşum, polenler yayıldıkça suratıma yumruk yemiş gibi oluyorum. Doktor  sonrası eve döndüm, duşumu aldım, dişlerimi fırçaladım, giyindim ve  sonra Kadir, Buket ve Lorin’le (henüz iki yaşında) buluştum, birlikte  arabaya atlayıp &lt;b&gt;Staten Island&lt;/b&gt;’a doğru yola çıktık, 20 dakika  sonra oradaydık. Çok büyük bir lokanta kapatılmış; &lt;b&gt;Ahmet Türk&lt;/b&gt;, &lt;b&gt;Emine  Ayna&lt;/b&gt; ve&lt;b&gt; Selahattin Demirtaş&lt;/b&gt; oradalar. Bu üç siyasetçi New  York gezilerini iptal etmişlerdi, ancak son anda alınan bir kararla New  York’a geldiler, buradan &lt;b&gt;New Jersey&lt;/b&gt;, &lt;b&gt;Boston&lt;/b&gt; ve&lt;b&gt; San  Francisco&lt;/b&gt;’ya geçecekler.&lt;br /&gt;
İçeriye girelim bakalım neler oluyor, hop, yemek parası peşin, &lt;b&gt;50  doları duyunca gözlerimden alevler çıkıyor&lt;/b&gt;, soruyorum, “Yemekte  neler var?”, görevli karşılık veriyor, “somon, biftek ya da tavuktan  birini seçiyorsunuz, yanında Yunan salatası, İtalyan usulü makarna ve  meyveli kek, alkol yok, su ve soda var”. &lt;br /&gt;
&lt;b&gt;&lt;br /&gt;
Ahmet Türk&lt;/b&gt; salonun başköşesinde oturuyor, her zamanki gibi  &lt;b&gt;çok kalender duruyor&lt;/b&gt;, önünde bir makarna tabağı var, yoldan  gelmiş, yorgun belli ki ama sürekli birileri gelip ona ya soru soruyor,  ya da ayağa kaldırıp birlikte resim çektirmek istiyorlar, Ahmet Bey hiç  sinirlenmiyor, çok kibar.&lt;br /&gt;
New York’ta yaşayan Kürtler kadar &lt;b&gt;Türkler de Ahmet Türk’ü çok  seviyorlar&lt;/b&gt;, bu nedenle tıklım tıklım dolu olan bu yemek salonunda  sadece Kürtler değil, Türkler de var. Yaklaşıp Ahmet Bey’in elini  sıkıyorum, kısa bir sohbetten sonra, bana ayrılan yere doğru yürümeye  başlıyorum, salonun ortasındaki bir masada &lt;b&gt;Emine Ayna&lt;/b&gt; ile  karşılaşıyorum. Bana karşı ilgili davranınca, yanına oturuveriyorum;  biraz gerginim, ancak iki dakika sonra rahatlıyorum, medyada onunla  ilgili haberlerin veriliş tarzı beni de dolduruşa getirmiş olmalı, öyle  ki &lt;b&gt;yaptığım bir şeye sinirlenecek de maşayı kafama indirecek diye  bekliyorum nedense&lt;/b&gt;... Aslında onu hiç tanımıyormuşum, çok sakin, çok  yumuşak... Karşısındakini saygıyla dinleyebilen ender politikacıdan  biri. &lt;b&gt;Küçücük elleri var, çok da güzel kokuyor&lt;/b&gt;, insanı rahatsız  etmeyen, hafif, tam ayarında kullanılmış bir parfüm. Oradakiler memleket  meselelerini sorarken, ben kendisine tuhaf sorular soruyor ve gayet  güzel cevaplar alıyorum. Ankara’daki evinde tek başına oturuyormuş,  annesi babası Diyarbakır’daymış, boş zamanlarında kitap okumayı ve yemek  yapmayı seviyormuş, &lt;b&gt;yoğurtlu çorbadan mercimeğe bütün çorbaları çok  iyi yapıyormuş&lt;/b&gt;. “Sinemaya gider misiniz” diye sorunca beni “hayır”  diye cevaplıyor, “&lt;b&gt;Ben hiperaktif biriyim&lt;/b&gt;, koltukta oturup hiç  kımıldamadan bir filmi başından sonuna izleyemem, video film alıp evde  izliyorum, böylece arada kalkıp bir şeyler yapıyor, sonra dönüp kaldığım  yerden devam ediyorum”. Sevgili okurlar size söylememde bir sakınca  görmüyorum, ben hep annemden uzakta büyüdüğüm için yaşı benden küçük  olsun büyük olsun, bana biraz şefkatli davranan iyi kalpli her kadını  hemen annemin yerine koyuyorum, Emine Ayna’nın da yanından ayrılmak  istemedim... Sonunda o benim yanımdan ayrıldı, çünkü başka masaları da  dolaşıp oradakilerle de sohbet etmesi gerekiyordu. Kendi masama geçtim,  çok geçmeden &lt;b&gt;Selahattin Demirtaş&lt;/b&gt; masamıza geldi, Biri sordu, “Siz  nerelisiniz?” , cevap şu “eş durumundan Dersimliyim, Hıdır Bey’in  hemşehrisi yani”. Sonra da ekledi, “Kürtler anaerkil bir toplum, bizde  önce kadının nereli olduğu önemli”. Selahattin Bey de kibarlığıyla  dikkatimi çekiyor, aralarda espriler yaparak herkesi kahkahalara  boğuyor, kara mizah kabiliyeti de çok yüksek. Kartını istiyorum,  verdikten sonra geri istiyor, “bir saniye, arkasına ‘hamili yakinim  değildir’ diye yazmalıyım”. Espriyi anlamadığımı fark edince, “yani beni  tanıdığın için başın belaya girmesin sonra”. Demirtaş sadece politik  arenada çok meşgul biri değil, evinin mutfağında da çok meşgul, çünkü  evdeki &lt;b&gt;küçük kızları Delal, Dilda&lt;/b&gt; &lt;b&gt;ve eşine yemek yapmayı çok  seviyor&lt;/b&gt;, güveç ve pirinç pilavı yapma konusunda ustaymış. Amerika  seyahati sırasında elinden geldiğince dünya mutfağından çeşitli  yemekleri tatmaya çalışmış, en çok &lt;b&gt;Hint yemeklerini beğenmiş&lt;/b&gt;,  “Hafiften de olsa ülkemizin yemeklerini andırıyor” diyor. “Peki, &lt;b&gt;Washington&lt;/b&gt;’da  ne yaptınız, anlatın biraz” diyorum. “&lt;b&gt;Kürtlerin Türkiye’deki durumu  konusunda, AKP hükümeti Amerikan halkına farklı bilgi veriyor&lt;/b&gt;,  Amerikan halkı, olup bitenleri bir de bizden dinlesin ve hangisinin  doğru olduğuna kendileri karar versin istedik. Tek taraflı enformasyon  hiç adil değil, nitekim bunun sonucu olarak buradaki bazı siyasetçiler,  ülkemizde Kürtçenin okullarda seçmeli ders olduğuna inanıyorlar.  Partimizin Washington’daki temsilciliğini açarken sorun yaşamadık, demek  ki Amerikalılar da bizi dinlemek istiyormuş.” &lt;br /&gt;
Güzel bir akşamdı sevgili okurlar, yazılacak çok şey vardı ama şu an  çok uykuluyum, haftaya buluşuruz...&lt;br /&gt;
&lt;h3&gt;&lt;br /&gt;
TEK KELİMEYLE&lt;/h3&gt;&lt;h4&gt;&lt;br /&gt;
Teröristler aptallaşıyor mu&lt;/h4&gt;Amerika’daki son terörist eylemler insanı teröristlerin zekâ düzeyi  konusunda şüpheye düşürüyor. Örneğin Farouk Abdulmuttalab, Christmas  günü bindiği uçakta külotundaki patlayıcıyı iyi saklayamadığı için  yolcularca yakalanmıştı, Faisal Shahzad beceriksizce yapılmış ev yapımı  bombalarla yüklü arabayı Times Square’e park etmiş ve enselenmişti,  şimdi &lt;i&gt;Mother Jones&lt;/i&gt; dergisi soruyor, “Teröristler şapşal mı?”&lt;br /&gt;
&lt;h4&gt;&lt;br /&gt;
Dubai’nin Palmiyesi Çin’in Phonex’i &lt;/h4&gt;Çin’de faaliyet gösteren Mad Mimarlık ve İnşaat Grubu,  gerçekleştirdiği projelerle sadece biz Amerikalıları değil, Palmiye  Adası gibi mimari şaheserleriyle övünen Dubailileri de kıskandırıyor.  Çin’in Sanya kentinde inşaatına başlanan Phonix Adası tümüyle yapay bir  ada, üzerine ise tatil amaçlı bir yerleşim birimi kuruluyor: bu birimde,  yedi yıldızlı oteller ve çok özel butik apartmanlar da var.&lt;br /&gt;
&lt;h4&gt;&lt;br /&gt;
Üniversitelerin uzaktan eğitim avantajı&lt;/h4&gt;Amerika’da yaşayan ve mesleklerinde uzmanlaşmış benim gibi pek çok  insan, iş deneyimlerini Türkiyeli üniversite öğrencileriyle paylaşmak  istiyor, teklif de alıyoruz ama uzaklık büyük sorun. Amerika’daki  üniversiteler bu sorunu müfredatlarına koydukları online derslerle  aştılar, yani öğrenci ve öğretim görevlilerinin farklı şehirler ya da  ülkelerde olmaları mühim değil, nasıl olsa dersler internetten üzerinden  yapılıyor. &lt;br /&gt;
&lt;h4&gt;&lt;br /&gt;
Filim senaryonuz mu var&lt;/h4&gt;Bir senaryo yazmak ve Hollywood’daki film yapımcılarının kapısını  çalmak istiyorsanız &lt;i&gt;The Atlantic&lt;/i&gt; dergisi yazarı Lynda Obst’in  esprili tavsiyelerine kulak verin: 1- Çok iyi bildiğiniz çizgi filmleri,  bilgisayar oyunlarını, çizgi romanları senaryolaştırın; 2- Başrol için  Sandra Bullock ya da 24’ün altındaki bütün yakışıklı ve güzel TV  yıldızlarını düşünebilirsiniz; 3- İçinde süper güçler ve kahramanlar  olmalı; 4- Seyirciyi muhakkak güldürmeli...&lt;br /&gt;
&lt;span style=&quot;font-size: x-small;&quot;&gt;&lt;span style=&quot;color: #4c4b4b; font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;&quot;&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/feeds/2267206618594528932/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment/fullpage/post/4128876643201704263/2267206618594528932' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/2267206618594528932'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/2267206618594528932'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/2010/05/kurt-politikaclar-new-yorkta.html' title='Kürt politikacılar New York’ta'/><author><name>Unknown</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='https://img1.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4128876643201704263.post-3070077829410640808</id><published>2010-05-29T13:35:00.001-07:00</published><updated>2010-05-29T13:35:30.803-07:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="taraf gazetesi yazilari"/><title type='text'>Bu akşam Ermeniyim</title><content type='html'>&lt;span class=&quot;yazi_kosesi&quot;&gt;&lt;span style=&quot;font-size: x-small;&quot;&gt;02.05.2010&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=&quot;font-size: x-small;&quot;&gt;&lt;span class=&quot;yazi_kosesi&quot;&gt; &lt;/span&gt; &lt;span style=&quot;color: #4c4b4b; font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;&quot;&gt;-&amp;nbsp;Taraf Gazetesi&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=&quot;font-size: x-small;&quot;&gt;&lt;span style=&quot;color: #4c4b4b; font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;&quot;&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Koş Hıdır koş, geç kalıyorsun... Tren, Hudson Nehri’nin altındaki  tünelden çıkıp, yıkılan ikiz binaların yerine yapılan inşaatın altına  giriyor, burası son durak, fırlayarak yeryüzüne çıkıyorum, Broodway  Caddesi üzerinden aşağıya doğru koşarak Manhattan’ın okyanusla buluştuğu  burun bölgesine doğru ilerliyorum, buralara &lt;b&gt;financial district&lt;/b&gt;  deniyor, yani finans bölgesi.&lt;br /&gt;
Hava çok güzel, telefonuma bakıyorum, Naciye aramış üç kez, ikinci  anam, niye arıyorsun anacım geliyorum işte... Gittiğim yer &lt;b&gt;Alvan  Center&lt;/b&gt; denen bir yer, bir binanın dördüncü katı. Burada bu akşam &lt;b&gt;Ara  Dinkjian&lt;/b&gt; ve arkadaşlarının konseri olacak. Konserin yapılacağı  salon çok küçük, içeride yaklaşık 200 dinleyici var, dolayısıyla bir  çeşit butik konser gibi, müzisyenlere çok yakın durarak müzik dinlemek  büyük bir lüks benim için.&lt;br /&gt;
Kapıdan girerken internetten bilet için yaptığım 20 dolarlık ödemenin  çıktısını gösteriyorum, çok ucuz bir konser. Naciye’yi buluyorum, Ara  ile tanıştırıyor beni. Çok kısa sohbet ediyoruz (ısınıyoruz birbirimize,  ne de olsa ailesi &lt;b&gt;Harput&lt;/b&gt; ve &lt;b&gt;Diyarbakırlı&lt;/b&gt;), gazetecilik  tavırları takınıp adamcağızı esir almak ve sorularımla taciz etmek  istemiyorum; onunla konuşmak isteyen başka insanlar da var çünkü. Ara,  zaten çok iyi bildiğim bir müzisyen, hani bizim &lt;b&gt;Sezen Aksu’nun&lt;/b&gt; &lt;b&gt;&lt;i&gt;Sarışınım&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;  ve &lt;b&gt;&lt;i&gt;Gülümse&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;, &lt;b&gt;Ahmet Kaya’nın&lt;/b&gt; &lt;b&gt;&lt;i&gt;Ağladıkça&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;  gibi şarkılarının bestecisi olan büyük ERMENİ MÜZİSYEN. Hatta &lt;i&gt;Sarışınım&lt;/i&gt;,  &lt;b&gt;&lt;i&gt;Dinata Dinata&lt;/i&gt;&lt;/b&gt; ismiyle Yunanistan’daki Olimpiyat  Oyunları’nın kapanış törenlerinde, Yunan şarkıcılar tarafından  seslendirilmişti. &lt;br /&gt;
Ara’yı keşke tanısanız, ne kadar mütevazı, sade, sıcak ve beyefendi  bir insan olduğunu fark ederdiniz. New Jersey eyaletinde yaşıyor, bir  kilisede org çalıyor, öğrencileri var, onlara ud dersleri veriyor. &lt;br /&gt;
Az kalsın unutuyordum, ARA, KARDEŞ TÜRKÜLER’LE BİRLİKTE KONSER VERMEK  İÇİN HAZİRANDA TÜRKİYE’YE GELİYOR. Konserler İzmir ve İstanbul’da  olacak. “Nasıl, Türkiye’deki yeni müzisyenleri pek takip edebiliyor  musun” diye soruyorum, &lt;b&gt;“Yok valla, pek edemiyorum, daha doğrusu yeni  müzisyenleri takip etmemeye çalışıyorum, onların etkisinde kalıp  değişmekten korkuyorum, ben farklı bir adamım, taş plak biriktiriyorum”&lt;/b&gt;  diyor. Ara’nın evinde 500 adet taş plağı var.&lt;br /&gt;
Hadi bakalım, yerimize geçme vakti, Naciye’nin arkadaşı Paul ve erkek  arkadaşı da orada. Bu arada yerime oturunca sırtıma bir el değdi,  döndüm baktım Laila’ymış, uzun zamandır görmüyorduk birbirimizi, kendine  bu defa da Faslı bir sevgili bulmuş, diğer sevgililerinin aksine  gösterişsiz ama sevimli bir insan. Laila uzun, çok güzel bir Afgan  kızıdır... Susalım, konser başlıyor.&lt;br /&gt;
Grupta dört kişi var: Ara ud çalıyor, &lt;b&gt;Seido&lt;/b&gt; darbuka; bu  adamcağız bana ilk adını söyleyince &lt;b&gt;“Kürt müsün?”&lt;/b&gt; dedim, &lt;b&gt;“Değilim  valla, Makedonum”&lt;/b&gt; dedi. İste bende de böyle tuhaf bir alışkanlık  gelişti, kimle tanışsam “Kürt müsün” diye soruyorum, neler oluyor, iyi  miyim kendimde miyim acaba... Seido inanılmaz yetenekli bir darbukacı,  izleyicileri, aralarda yaptığı sololarla mest etti. Gündüz bir ofiste  çalışıyor, akşamları da fırsat buldukça müzikle ilgili şeyler yapıyor.  Bu arada klarnetçi &lt;b&gt;İsmail Lumanovski&lt;/b&gt; de Makedon. Gencecik bir  çocuk daha, kızlar onun gamzelerine bayılıyor, bense klarnetteki  inanılmaz yeteneğine, sadece ben değil, herkes... Kendisi müzik eğitimi  görüyor, ileride adını bir yerlerde duyarsanız hiç şaşırmayın... Zaten &lt;b&gt;NY  Gypsy All-Stars Band&lt;/b&gt; adlı bir grupla çalıyor. İngilizce konuşmaya  başladım kendisiyle, bana Türkçe cevap verdi, yarı Türkmüş meğer.  Kanunda ise &lt;b&gt;Tamer Pınarbaşı&lt;/b&gt; var. Ara’ya göre kanun çalma  konusunda devrim yaratmış, iki parmağını değil, bütün parmaklarını  kullanıyor, üstelik ne yüksük ne de tırnaklarını kullanıyor, parmak  uçlarıyla dokunuyor tellere... &lt;br /&gt;
Konser, &lt;b&gt;Tamburi Cemil Bey&lt;/b&gt;’den başladı, Ara’nın kendi  bestelerine kadar gitti. Sezen’in seslendirerek meşhur ettiği &lt;b&gt;&lt;i&gt;Vazgeçtim&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;  şarkısı çalınca baktım Naciye kendinden geçmiş, ileri geri, sağ sol  sallanıp duruyor, hafiften de şarkıları mırıldanıyor, ben de öyle. Aaa  bir baktım &lt;b&gt;Paul &lt;/b&gt;ve &lt;b&gt;Allan&lt;/b&gt; de sallanmaya başladılar. Bu  güzel anda bile ben halüsinasyonlar görmeye devam ediyorum. Bir ara  pencerenin dışında &lt;b&gt;Ahmet Altan&lt;/b&gt;’ın yüzünü gördüm sanki, göz göze  geldik, bana dedi ki “Hıdır evladım, pazar günü bu konseri yaz da biraz  gözümüz gönlümüz açılsın”, ben de dedim ki “Olmaz, ben başka bir konuyu  yazdım”. &lt;b&gt;Ahmet&lt;/b&gt; &lt;b&gt;Bey&lt;/b&gt;’in gözlerinden alevler çıkmaya başladı,  içimden küçük bir çığlık attım; annecimmm, kapatın perdeleri lütfen,  tamam işte yazıyorum...&lt;br /&gt;
&lt;h3&gt;&lt;br /&gt;
TEK KELİMEYLE&lt;/h3&gt;&lt;h4&gt;Ooo hanımlar maşallah maşallah&lt;/h4&gt;İnsanlar nedense türbanlı kadınları yarım insanmış gibi algılıyor;  sanki onlar spor yapmazlar, fitness salonuna gidemezler... New  Heaven’deki bir fitness salonunda çekilen bu resme bir bakın, demek ki  örtünmek demek vücut görünümünü umursamamak anlamına gelmiyor. Zaten  türban takan Amerikalı Müslüman kadınların sporla ilgileri günden güne  artıyor, basketbol da oynuyorlar tenis de...&lt;br /&gt;
&lt;h4&gt;&lt;br /&gt;
Bari New York’ta kebap yemeyin&lt;/h4&gt;Türkiye’den New York’taki konsolosluğumuza gelen misafirler, yemek  için Ali Baba adlı Türk lokantasına götürülüyor, hatta bu nedenle Ali  Baba ikinci şubesini konsolosluğun tam burnunun dibine açtı... Benim  bildiğim, konsolosluğun bir misyonu da iki kültür arasında köprü olmak. O  nedenle, misafirlerin kebap yerine, New York’a özgü yemekleri tatmaları  teşvik edilmeli, kebap kaçmıyor, Türkiye’de çok.&lt;br /&gt;
&lt;h4&gt;&lt;br /&gt;
New York’ta bir mekân: The Park&lt;/h4&gt;Hep önünden geçiyordum, girmek kısmet olmamıştı, sonunda 10. Cadde  ile 17. Sokak’ın kesiştiği noktada yer alan The Park’ta oturmak nasip  oldu. Güzel ve çekici bir yer; kocaman bir serası var, yüksek tavanlı,  her taraf bitkilerle dolu, sera içindeki küçük ağaçlara su kabakları  asılmış, içine kuşlar yuva yapmış, bir kaç yerde şömineler yanıyor.  Ancak yediğimiz avokadolu ton balığı da diğer yemekler de berbattı.&lt;br /&gt;
&lt;h4&gt;&lt;br /&gt;
Arizona polis devleti&lt;/h4&gt;Arizona’da uygulamaya konulan yeni göçmenlik yasası bütün Amerika’ya  kafayı yedirtti. Şimdi herkes bu ırkçı yasaya karşı kampanyalara  katılıyor... Bu milde bulandırıcı kanuna göre, polis diyelim ki  görünüşüne bakıp, Meksikalı olduğunu düşündüğü birine yanaşıp kimlik  bilgileri sorabilecek ve o şahsın ülkede kaçak mı yoksa yasal mı  olduğunu anlamaya çalışacak.</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/feeds/3070077829410640808/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment/fullpage/post/4128876643201704263/3070077829410640808' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/3070077829410640808'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/3070077829410640808'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/2010/05/bu-aksam-ermeniyim.html' title='Bu akşam Ermeniyim'/><author><name>Unknown</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='https://img1.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4128876643201704263.post-452792515512029596</id><published>2010-05-29T13:34:00.001-07:00</published><updated>2010-05-29T13:34:45.965-07:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="taraf gazetesi yazilari"/><title type='text'>Tecavüzcüyü yakalamak</title><content type='html'>&lt;span class=&quot;yazi_kosesi&quot;&gt;&lt;span style=&quot;font-size: x-small;&quot;&gt;25.04.2010&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=&quot;font-size: x-small;&quot;&gt;&lt;span class=&quot;yazi_kosesi&quot;&gt; &lt;/span&gt; &lt;span style=&quot;color: #4c4b4b; font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;&quot;&gt;-&amp;nbsp;Taraf Gazetesi&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Size sorsam, &lt;b&gt;“Aileler için küçük çocuklarını gözü kapalı teslim  edecekleri tek yer neresi”&lt;/b&gt; diye, cevabınız ne olur? Ne cevap  verdiğinizi buradan duymuyorum ama gözlemlediğim kadarıyla insanlar, &lt;b&gt;Tarının  evine ve aile bireylerine bu konuda çok güveniyorlar&lt;/b&gt;. Ancak yaşanan  gerçekler, birine çocuk emanet ederken çok da gözü kapalı davranmanın  doğru olmadığını gösteriyor, yani &lt;b&gt;haham da olsa imam da olsa rahip de  olsa eş dost akraba da olsa&lt;/b&gt;, gerekli tedbirleri almadan savunmasız  çocukları kimsenin vicdanına teslim etmemek gerekiyor. &lt;br /&gt;
Biliyorum, içinize kurt düşürdüğüm için bazılarınız bana sinir bile  oldunuz. Ama sinir olmayı bırakın ve anlatacaklarımı dinleyin lütfen.  2000 yılı başlarında &lt;b&gt;Amerikan Katolik Kilisesi’nde büyük bir skandal  patlak verdi&lt;/b&gt;. O yıllarda bazı yetişkin insanlar birbiri ardına  ortaya çıkıyor ve çocuklukların da gittikleri &lt;b&gt;kilisenin rahipleri  tarafından cinsel tacize ya da tecavüze uğradıklarını &lt;/b&gt;itiraf  ediyorlardı. Ardından da bu insanlar Katolik Kilisesi aleyhine davalar  açmaya başladılar. Durum çok ciddiye binince bu kez bizzat Kilise  örgütünün kendisi bir anket yaptırttı: Anket sonuçları akıl almazdı,  yüzde 80’den fazlası erkek olan binlerce çocuk cinsel taciz ya da  tecavüze uğramış, bunların bazıları kilise yönetimlerine yansımış ve  örtbas edilmişti. Yani çoğunlukla her şey yapanın yanına kâr kalmıştı.&lt;br /&gt;
Tecavüz kurbanlarıyla görüşüldüğünde, &lt;b&gt;bu insanların geçmişte  yaşadıkları travmayı bir türlü atlatamadıkları &lt;/b&gt;ve çoğunun hayatının  bu nedenle hasara uğradığı görülüyordu. Bunun iki önemli sebebi,  başlarına geleni &lt;b&gt;yıllarca içlerinde saklamaları ve kimseyle  paylaşamamaları&lt;/b&gt;, ikincisi ise&lt;b&gt; faillerin cezalandırılmamasıydı&lt;/b&gt;.  Daha bir ay önce &lt;b&gt;İrlanda&lt;/b&gt; &lt;b&gt;Katolik Kilisesi&lt;/b&gt; global bir  tecavüz skandalıyla sarsıldı. Bu skandalın kurbanlarından biri de bugün  yetişkin bir avukat olan &lt;b&gt;Helen McGonigle&lt;/b&gt;’di. Helen altı  yaşındayken &lt;b&gt;Rahip B. Smyth&lt;/b&gt;’in tecavüzüne uğramıştı, hatta bu adam  kızkardeşine ve annesine de tecavüz etmişti. Küçük kız durumu annesine  anlatmış ancak anne çevreye karşı kutsal kiliseyi suçluyor olmamak için  işin üzerini kapatmıştı. &lt;b&gt;Sonuçta anne akıl hastası olmuş, kızkardeş  intihar etmişti. &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Bu arada kilise deyince bunu Hıristiyanları kötülemek için bir  malzeme olarak kullanmaya kalkmayın sakın, yoksa ayağımdaki terlikleri  çıkarır ve size doğru fırlatıveririm. Çocuklara tecavüzün bizim  ülkemizde daha çok olmadığını nereden biliyorsunuz. Arkadaşım olduğu  için söylemiyorum, başarılı bir gazetecilik olayına imza atan &lt;b&gt;&lt;i&gt;Hürriyet&lt;/i&gt;’in  deneyimli muhabiri Gülden Aydın&lt;/b&gt;’ın ortaya çıkardığı &lt;b&gt;Siirt’teki  tecavüz olayı&lt;/b&gt;nı biliyorsunuz. Küçük kız çocuklarına, herkes bildiği  halde göz göre göre tecavüz edilmiş. Yıllar önce de Adana’daki bir  ilkokul öğrencisine tecavüz edilmiş, bunu öğrenenler re, birer birer  çocuğa tecavüz etmişlerdi.&lt;br /&gt;
O halde bizim toplumun ciddi olarak kendine dönüp bakması ve bu  sorunla yüzleşmesi lazım. Siz anne babalar, abi ve ablalar, soruyorum  size, küçük çocuğunuz ya da kardeşiniz seksüel saldırıya uğradığında  size rahatça gelip anlatacağından emin misiniz. Hiç çocuğunuzla oturup  konuştunuz mu “Sana garip gelen bir dokunuş hissettiğinde ya da sözler  işittiğinde hemen bana gel ve anlat” diye. Çünkü istatistikler  gösteriyor ki çocuklar suçlanma korkusuyla, yaşadıklarını sizlere  söyleyemiyorlar. &lt;br /&gt;
Amerika’da, çocuklara cinsel taciz olaylarındaki istatistiksel artışı  öne sürüp konuyu saptırmayın hemen. Bu aslında eskiye göre gerçekten  artış olduğu için değil, sadece eskiye göre bu tür olayların ortaya  çıkmasını kolaylaştıran koşulların sağlanmış olmasından kaynaklanıyor.  Çocuk hakları ile ilgili yüzlerce sivil toplum örgütü var, bunlar hem  lobi yaparak yasaların sürekli yenilenmesini sağlıyorlar, hem de toplumu  bilinçlendirmeye çalışıyorlar. Bizde ise ne devlet ne de aileler bu  konuda bilinçli, çocuklarımızı koruyamıyoruz. Amerika’da devletin bu  konuda nasıl bir kontrol sistemi geliştirdiğini hukukçu &lt;b&gt;Jill Wade&lt;/b&gt;’e  sordum. Jill şöyle diyor; “EĞER ÇOCUK İÇİN TEHLİKE söz konusu ise,  öğretmen, terapist, hastane çalışanı, doktor ve sosyal yardım  uzmanlarının, durumu, &lt;b&gt;Çocuk Tacizi Yardım Hattı&lt;/b&gt;’na bildirmeleri  kanuni mecburiyet, yoksa ceza yiyorlar.”&lt;br /&gt;
Dünya tatlısı çocuklarımızı korumak için Türkiye’de neler yapılmalı? &lt;b&gt;Kadın  ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanımız&lt;/b&gt; Sayın Kavaf benimle iletişime  geçerse bu konudaki projemi kendileriyle seve seve paylaşırım.&lt;br /&gt;
&lt;h3&gt;&lt;br /&gt;
ÜÇ SORU BİR KONU&lt;/h3&gt;&lt;h4&gt;&lt;br /&gt;
Wall Street hâlâ bir lağım çukuru&lt;/h4&gt;Amerika’nın en çok kâr eden finans kurumu Goldman Sachs şimdilerde  büyük bir yolsuzluk davasıyla yüz yüze. Olup bitenlerden belki Türkiye  finans sistemi de ders çıkarır ümidiyle, konuyu, yolsuzluk uzmanı &lt;b&gt;Sam  E. Anta&lt;/b&gt; ile görüştüm. Bu adam nasıl yolsuzluk uzmanı olmasın ki,  geçmişte Crazy Eddie skandalıyla en büyük finans yolsuzluklarından  birini bizzat kendisi yaptı. Sam, zamanında nasıl soğukkanlı biçimde  kimsenin gözünün yaşına bakmadan suç işlediğini artık her yerde yazıyor,  söylüyor ve ekliyor: “Kusuruma bakmayın.” Bundan böyle bildiklerini  öğrencileri ve okurlarıyla paylaşan Sam’e sordum: &lt;br /&gt;
&lt;b&gt;&lt;br /&gt;
HG: Sam, Goldman’a açılan yolsuzluk davası hakkında ne  düşünüyorsun. Durum, Wall Street’in kural tanımazlığının apaçık bir  göstergesi değil mi?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;&lt;br /&gt;
SA:&lt;/b&gt; ABD Sermaye Piyasası Kurumu SEC’nin (Securities  and&amp;nbsp;Exchange Commission) 76 yıllık “10b-5” maddesi, halka açık bir  şirketin yatırımcılarına yanlış ve yanıltıcı ifşaatlarda bulunmasını,  yani onları kandırmasını yasaklıyor. Ancak bu davada görülüyor ki  Goldman bu kuralı ihlal etmiş. SEC’nin elinde çok sağlam deliller var.  Anlayacağınız bu dava, Wall Street’in hâlâ bildiğiniz eski lağım çukuru  olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor.&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;&lt;br /&gt;
HG: Hazırlanan yeni reform taslağı finansal piyasalarda  amaçlanan şeffaflığı getirecek mi, bu anlamda Obama yönetimine tavsiyen  ne?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;&lt;br /&gt;
SA:&lt;/b&gt; Yahu olacak şey değil, sekiz milyonluk New York’ta 38  bin üniformalı polis var ama SEC’nin koskoca Amerikan para piyasalarını  denetlemek için topu topu 3500 elemanı var. BEYAZ YAKA SUÇLARI çok  komplike, dolayısıyla Goldman davasındaki türden yolsuzlukların ortaya  çıkarılması çok zaman alıyor, çok geniş kapsamlı araştırmalar  gerektiriyor. İşte bu nedenle de SEC, para piyasalarında dönen  katakullileri etkili biçimde ortaya çıkaracak ya da baştan görüp önünü  alacak donanıma sahip değil. Suçu işleyenler de durumun farkında  oldukları için, rahatlar. İkinci sorun da şu: SEC muhasebe bilgisi  yeterli avukatlara sahip değil, örneğin Madoff davasında SEC karmaşık  alım satım işlemlerinin incelenmesi konusunda normal avukatlara çok  güvendi ve başarısız oldu, oysa muhasebe bilgisi iyi olan avukatlar  kullanılabilirdi. Obama yönetimi SEC’nin eksikliklerini bu yönde  tamamlamalı.&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;&lt;br /&gt;
HG: Wall Street kuzu kuzu bekleyip devletin hazırladığı yeni  finans yasasının yularını boynuna geçirmeyi kabul etmeyecek herhalde.  Ortada bir savaş var, kim galip çıkacak, politik güç mü finansal güç mü?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;&lt;br /&gt;
SA:&lt;/b&gt; Valla ben de bilmiyorum. Denir ki para piyasaları  sırtını finansal verilerin doğruluğuna yaslar. Wall Street  şirketlerinin, şeffaflığa karşı atacakları her adım, aslında kendi  sonlarını hazırlar, yani benimsediklerini söyledikleri kapitalizmi  bizzat kendi elleriyle boğazlamış olurlar.&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/b&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/feeds/452792515512029596/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment/fullpage/post/4128876643201704263/452792515512029596' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/452792515512029596'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/452792515512029596'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/2010/05/tecavuzcuyu-yakalamak.html' title='Tecavüzcüyü yakalamak'/><author><name>Unknown</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='https://img1.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4128876643201704263.post-3274208853341512626</id><published>2010-05-29T13:33:00.000-07:00</published><updated>2010-05-29T13:33:50.011-07:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="taraf gazetesi yazilari"/><title type='text'>Cehennemden cennete New York...</title><content type='html'>&lt;span class=&quot;yazi_kosesi&quot;&gt;&lt;span style=&quot;font-size: x-small;&quot;&gt;18.04.2010&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=&quot;font-size: x-small;&quot;&gt;&lt;span class=&quot;yazi_kosesi&quot;&gt; &lt;/span&gt; &lt;span style=&quot;color: #4c4b4b; font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;&quot;&gt;-&amp;nbsp;Taraf Gazetesi&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ne filmlerde ne de edebiyat eserlerinde ütopyalara pek yer verilir.&lt;b&gt;  Ütopya, her şeyin mükemmel biçimde işlediği, dertsiz tasasız bir  sistemdir&lt;/b&gt;, dolayısıyla bu sistemde çatışma yoktur, hayat tekdüzedir.  İnsanların, ütopik sanat eserlerine karşı, distopik eserleri  yeğlemesinin sebebini de işte bu çatışma kavramında aramak lazım; çünkü &lt;b&gt;distopya,  kaotik ve sorunlarla dolu bir sistemdir&lt;/b&gt;; otoriter yönetimler,  açgözlü insanlar, haksızlıklar, yabancılaşma, isyan, korku, kavga ve  bütün bunların yol açtığı çatışmalar...&lt;br /&gt;
Çatışma ekseninde gelişen olaylarla örülü distopik sanat eserleri,  çoğu zaman geleceğe yönelik sevimsiz ama hayal gücü çok gelişkin bir  mimari ve sosyal kent projesi olarak çıkarlar karşımıza. Almanyalı  yönetmen &lt;b&gt;Fritz Lang&lt;/b&gt;’ın iki Dünya Savaşı arasının karanlık  psikolojisiyle yaptığı &lt;b&gt;&lt;i&gt;Metropolis&lt;/i&gt;&lt;/b&gt; filmi, günümüz  kentlerine ilham veren bir mimari dizayn harikasıdır aynı zamanda.  Fransalı &lt;b&gt;Luc Besson&lt;/b&gt;’ın &lt;b&gt;&lt;i&gt;The Fifth Element&lt;/i&gt;&lt;/b&gt; filmi ve  Hollywood sinemasındaki yüzlerce örnekten biri olan &lt;b&gt;I, Robot&lt;/b&gt;  filmi de böyledir...&lt;br /&gt;
Bizim sinemamızda ise bir iki “uzay filmi” dışında ciddiye alınır  distopik film yok, edebiyatta ise aklıma nedense &lt;b&gt;Orhan Pamuk&lt;/b&gt;’un &lt;i&gt;Kara  Kitap&lt;/i&gt;’ındaki bir bölüm geliyor: Pamuk, “&lt;b&gt;Boğaz’ın suları  çekildiğinde&lt;/b&gt;” adlı bu distopik bölümde, Boğaz’daki suların  çekilmesinden sonra ortaya çıkan manzarayı tasvir eder.&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;&lt;br /&gt;
Peki, Boğaz’ın suları taştığında nasıl bir manzara ile  karşılaşırız?&lt;/b&gt; Oturup düşünmek lazım. Örneğin New Yorklu mimarlar,  biraraya gelmiş ve bu konuda bir beyin fırtınası yapmışlar, tabii  onların derdi kendi kentleriyle; ortaya şu soruyu atmışlar, “&lt;b&gt;Eğer bir  gün aşağı Manhattan’ı çevreleyen okyanus suları yükselir ve New York  sular altında kalırsa ne olur&lt;/b&gt;, böyle bir durumda hayatın normal  seyrinde yürümesi için, kent anatomisinde ne gibi değişiklikler yapmak  gerekir?” Bu mimarlar sonuçta düşüncelerini toparlamış ve ortaya  gerçekleştirilebilir bir proje çıkarmışlar, üstelik bu projeyi,  maketler, grafikler ve ilüstrasyonlarla görselleştirerek daha da  somutlaştırmışlar. &lt;br /&gt;
Bu hafta, güya şarkıcı &lt;b&gt;Lady Gaga&lt;/b&gt;’yı yazacaktım ama elimde daha  taze bir konu var; yukarıdaki mimarların &lt;b&gt;New York Modern Sanatlar  Müzesi&lt;/b&gt;’ndeki &lt;b&gt;(MOMA)&lt;/b&gt; sergisi, serginin ismi benim özgün  çevirimle: &lt;b&gt;Yükselen dalgalar ve New York Rıhtım Projesi (&lt;/b&gt;&lt;i&gt;Rising  Currents: Projects for New York’s Waterfront&lt;/i&gt;)&lt;br /&gt;
Aslında bu proje devletin yürüttüğü bir araştırmaya cevap niteliği  taşıyor, çünkü o araştırmada küresel ısınmanın böyle gitmesi durumunda  önümüzdeki 70 yılda suların yükseleceği ve bu durumun New York için  sorun olacağı öngörülüyor. Anlayacağınız mimarlar yarattıkları projeyle &lt;b&gt;New  York’u bekleyen distopik geleceği (cehennem), ütopik bir geleceğe  (cennet) çevirmeye çalışıyorlar&lt;/b&gt;. Yollar, asfalt yerine, üzerindeki  delikler nedeniyle suyu emen, yeşil çimen görünümüne sahip bir maddeyle  kaplanıyor. Kent suları dev bir çukura akıtılarak oradan denize  pompalanıyor. Kıyılarda istiridyeler yetiştiriliyor, çünkü istiridyeler  çabuk gelişiyor, yayılıyor ve birbirlerine yapıştıkları için bir süre  doğal bir duvar oluşturup muhtemel büyük dalgaların hızını kesen  adacıklar haline gelecekler; üstelik istiridye deniz suyunu temizleyen  ve berraklaştıran bir yapıya sahip.&lt;br /&gt;
&lt;h4&gt;Köprü entelektüel&lt;/h4&gt;&lt;b&gt;Evrim Alataş&lt;/b&gt;’la yıllar yıllar önce tanışmıştık. Ben o  zamanlar, Kürtçü gazete olarak anılan &lt;b&gt;&lt;i&gt;Özgür Gündem&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;’de  kültür-sanat muhabiri olarak çalışıyordum; &lt;b&gt;gazete bombalanmış, hem  gazetesiz hem de işsiz kalmıştım&lt;/b&gt;. “Büyük basın”da &lt;b&gt;iş aramış,  bulamamıştım, damgalı gibiydim&lt;/b&gt;, üniversiteden arkadaşlarım bile bana  referans olmaya çekinmişlerdi. Sonunda yine &lt;b&gt;kanserden kaybettiğim  dostum Kenan Mendekli&lt;/b&gt; ile birlikte, &lt;b&gt;&lt;i&gt;Newroz&lt;/i&gt;&lt;/b&gt; adlı bir  gazete çıkarmaya başladık. Evrim’le ilk orada karşılaşmıştım, &lt;b&gt;ben  gepegençtim, o ise daha çocuktu&lt;/b&gt;, ama yaşından olgun davranıyordu, &lt;b&gt;kafamdaki  politik Kürt kızı imajının aksine süslü ve pozitifti. Bu kendiyle son  derece barışık karakterli güzel kız&lt;/b&gt;, sonraları yeniden açılan &lt;i&gt;Özgür  Gündem&lt;/i&gt;’de çalışmaya başladı, ben Newroz’u terk edip bizim  solcuların &lt;b&gt;“boyalı basın”&lt;/b&gt; dediği &lt;b&gt;Sabah grubunda iş buldum&lt;/b&gt;.  Yıllar sonra Evrim’le &lt;b&gt;&lt;i&gt;Taraf&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;’ta buluştuk, Evrim’in bu  gazetede yazmasına sevinmiştim. Bana göre &lt;b&gt;Evrim, Kürtler ve Türkler  vadisini birbirine bağlayan bir çeşit köprü entelektüel olması nedeniyle  stratejik bir isimdi&lt;/b&gt;; iki tarafın da rahatlıkla sahipleneceği bir  isimdi. Dolayısıyla Evrim gibi Kürt entelektüellerinin varlığı, her iki  yakada çakan kızgınlık şimşeklerini nötralize edebiliyor, &lt;b&gt;her şeye  rağmen Kürtler ve Türklerin birbirine iliklenmesini sağlıyordu&lt;/b&gt;...  Şimdi ne diyeyim bilmiyorum, insan çok üzülüyor... Tüm Türkiye’nin başı  sağolsun.&lt;br /&gt;
&lt;h3&gt;TEK KELİMEYLE&lt;/h3&gt;&lt;h4&gt;Amerikalı erkeklerin suyu mu çıktı&lt;/h4&gt;&lt;h1&gt;&amp;nbsp;&lt;/h1&gt;&lt;h1&gt;&lt;span style=&quot;font-size: small;&quot;&gt;Britanyalı aktörlerden sonra Hollywood şimdi de Avustralyalı erkek  oyuncuların akınına uğruyor; Heath Ledger, Eric Bana, Hugh Jackman ve  Russell Crowe’un başlattığı bu göç hâlâ sürüyor, yeni gözdeler, &lt;i&gt;Avatar&lt;/i&gt;’dan  sonra &lt;i&gt;Clash of the Titans&lt;/i&gt;’da oynayan Sam Worthington ve &lt;i&gt;The  Last Song&lt;/i&gt;’un yıldızı Liam Hemsworth (resimdeki).&lt;/span&gt;&lt;/h1&gt;&lt;h4&gt;Boyun bosun devrilmesin Tiger&lt;/h4&gt;Karısını&lt;b&gt; &lt;/b&gt;onlarca (belki de yüzlerce) kadınla aldatan golfçu  Tiger Wood, bu skandal nedeniyle milyonlarca dolarlık reklam  anlaşmalarını kaybediyordu, ancak Nike onun bu durumunu bile  reklamlarında kullanarak paraya çevirdi... Yeni Nike reklamında, babası  Tiger’a nasihat veriyor, Tiger da ağlamaklı ağlamaklı ekrana bakıyor.&lt;br /&gt;
&lt;h4&gt;Hata mı yoksa maksatlı mı&lt;/h4&gt;Geçen hafta internete düşen ve Amerikan askerlerinin, helikopterden  ateş açıp sivilleri ve gazetecileri öldürdüğü görüntüleri hatırlarsınız;  konuyu CNN’in kurucularından olan Eason Jordan’a (ortadaki) sordum,  çünkü Jordan, 2001’de Amerikan askerlerinin gazetecileri maksatlı olarak  öldürdüğünü iddia etmişti. Ancak Jordan’ın bana söylediği tek şey,  savaş sisinin bu tür trajik hatalara yol açabileceği oldu.&lt;br /&gt;
&lt;h4&gt;Genç Müslümanların New York toplantıları&lt;/h4&gt;New York’ta yaşayan öğrenci, akademisyen ve profesyonel çalışanlardan  oluşan bir grup Türkiyeli genç Müslüman, her cuma kendi aralarında  toplanarak farklı bir konuyu tartışıyorlar... Brooklyn’deki IQRA adlı  mescide devam eden bu grubun toplantılarına, Alevilikten ekonomiye  farklı alanlarda uzman olan konuklar çağrılıyor.</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/feeds/3274208853341512626/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment/fullpage/post/4128876643201704263/3274208853341512626' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/3274208853341512626'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/3274208853341512626'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/2010/05/cehennemden-cennete-new-york.html' title='Cehennemden cennete New York...'/><author><name>Unknown</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='https://img1.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4128876643201704263.post-6669856380225452683</id><published>2010-05-29T13:32:00.001-07:00</published><updated>2010-05-29T13:32:42.652-07:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="taraf gazetesi yazilari"/><title type='text'>Hafif porno</title><content type='html'>&lt;span class=&quot;yazi_kosesi&quot;&gt;&lt;span style=&quot;font-size: x-small;&quot;&gt;11.04.2010&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=&quot;font-size: x-small;&quot;&gt;&lt;span class=&quot;yazi_kosesi&quot;&gt; &lt;/span&gt; &lt;span style=&quot;color: #4c4b4b; font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;&quot;&gt;-&amp;nbsp;Taraf Gazetesi&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Berbere hiç gitmem, nedeni sadece cimriliğim değil; uzun saçın bana  yakışmadığını düşünüyorum, dolayısıyla haftada bir muhakkak saç tıraşı  olmam lazım, ee berbere gitsem, saç kesme 15 dolar, beş dolar da bahşiş,  eder 20 dolar. Hem &lt;b&gt;burada berberler, size altı dakikadan fazla zaman  harcamıyorlar, nerede o başınızın etrafında dönen İstanbul berberleri.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Peki, saç işimi nasıl hallediyorum. &lt;b&gt;19 dolar saydığım elektrikli  bir makinem var,&lt;/b&gt; onunla kendi saçımı kendim kesiyorum. Geçen  cumartesi spordan döndükten sonra banyoya girdim, saçımı trrrr diye  tıraşladım, duşumu alıp salona dönünce de bilgisayarımdan, &lt;b&gt;Teoman&lt;/b&gt;’ın  “Ruhun Sarışın” adlı video klipini izledim. Ancak hayal kırıklığına  uğradım, çünkü bu müzik klipi abazan straight erkeklere hoş vakit  geçirsin diye yapılmış bir çeşit soft pornodan başka bir şey değildi.  Başta bu çıplaklık bir yere bağlanacak, bir mesaj verilecek, bir çeşit  estetik deneme yapılacak diye beklemiştim ama yok, bir şey çıkmadı.  Teoman, cinselliğin yüzeysel biçimde kullanıldığı müzik piyasasında,  konu mankenlerini daha da açmış o kadar; Serdar Ortaç ve benzerlerini  düşünün... Çektikleri kliplerde, arabalarına bir kucak yarı çıplak kız  yüklüyorlar... Sıfır koreografiyle, sürekli aynı tekdüze dans  hareketlerini yapan bu kızcağızlar, insanda karın ağrısıyla  kıvranıyorlarmış intibaı uyandırıyor. Peki ya kadın şarkıcılar? Bu kez  de 80’lerin 90’ların çoğu kilolu Türk sanat müziği sanatçılarını  anımsayın. Üzerilerinde &lt;b&gt;Çolpan İlhan&lt;/b&gt;’ın arkadan &lt;b&gt;V dekolte&lt;/b&gt;  allı pullu tuvaletleriyle, arada bir sırtlarını seyirciye dönüp, önce  kafalarını, ardından kalçalarını hafiften bir sağ bir sol  sallandırdıktan sonra yüzlerini yine seyirciye dönüyorlardı. &lt;br /&gt;
Amerika’da erkek şarkıcıların cinselliği kullanma biçimleri de &lt;b&gt;Serdar  Ortaç&lt;/b&gt;’tan faklı değil, bütün o &lt;b&gt;Kanye West&lt;/b&gt;lerin, &lt;b&gt;Usher&lt;/b&gt;lerin,  &lt;b&gt;Fat Joe&lt;/b&gt;ların &lt;b&gt;Snoop Dogg&lt;/b&gt;ların kliplerini izleyin, hepsinde  esas şarkıcı en fazla dövmeli ve kaslı kollarını gösterir, cinselliği  ön planda olan ise, bikini tipi kıyafetleriyle onların yanında yöresinde  dans eden kadınlardan başkası değil. Kendi cinselliklerini gerçek  anlamda kullanan erkek şarkıcılar nadir; &lt;b&gt;David Bowie &lt;/b&gt;ve&lt;b&gt; Prince&lt;/b&gt;  gibi &lt;b&gt;biseksüel karakterli&lt;/b&gt; şarkıcılar dışında aklıma kimse  gelmiyor. Aslında erkek çalışanların ağırlıkta olduğu müzik  endüstrisinde video kliplerin straight erkek tüketicilerin ağızlarının  tadına göre hazırlanması fazla şaşırtıcı değil; ancak fazla anlaşılır da  değil; kadın seyirciler neden yok sayılıyor, orası soru işareti. İşte  bu erkek hâkimiyeti nedeniyle kadın şarkıcıların cinselliklerini  sergilemeleri konusunda, &lt;b&gt;Lady Gaga&lt;/b&gt; rahatlığına ulaşmaları kolay  olmadı. 60’lara kadar kadın şarkıcılar sadece sesleri ve müzikleri ile  ön plana çıktılar. 60’lardan sonra parlayan &lt;b&gt;Janis Joplin&lt;/b&gt;, &lt;b&gt;Joan  Baez&lt;/b&gt; ve daha sonra gelen &lt;b&gt;Patti Smith&lt;/b&gt; gibi dünya starları,  kendi şarkılarını yazmanın yanı sıra, kendi karakterlerini, politik  görüşlerini ve hayat felsefelerini de müziklerine entegre ettiler, ancak  o dönem esen cinsel özgürlük rüzgârına rağmen, cinsellik konusunda hâlâ  içe kapanıklardı: 80’lerin ortalarında ünlenen ve androjen bir kimlik  sergileyen &lt;b&gt;Annie Lennox &lt;/b&gt;da bu konuda pek bir farklılık yaratmadı.  Kendi cinselliğini radikal biçimde sergileyen ilk popüler kadın şarkıcı  ise &lt;b&gt;Madonna&lt;/b&gt;’ydı. &lt;b&gt;&lt;i&gt;Like a Prayer&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;’in video klipinde  göğüs dekolteli elbisesiyle &lt;b&gt;Hz.&lt;/b&gt; &lt;b&gt;İsa’yı baştan çıkaran Maria  Magdalena&lt;/b&gt; oldu. &lt;b&gt;&lt;i&gt;Like a Vigin&lt;/i&gt;&lt;/b&gt; de (&lt;b&gt;Bir bakire gibi&lt;/b&gt;)  erkeğe duyduğu aşkı diğer şarkıcı ablaları gibi edepli bir dille ifade  etmiyordu. Kimileri, Madonna’nın kadın cinselliğini erkeklerin  perspektifine göre yansıttığını düşünüyorlardı. Hatta &lt;b&gt;Sheila Whiteley&lt;/b&gt;  gibi akademisyenler, benim Teoman’ın klipi için yaptığım  değerlendirmeyi bayağı ileri giderek Madonna için yapıyor ve kliplerini  “soft pornografi” olarak değerlendiriyorlardı. Oysa yine bazı  feministlere ve bana göre Madonna devrimci bir adım atarak kendi  cinselliğini rahatça ayan beyan yansıtabiliyor, bu anlamda hem ekonomik  hem de cinsel özgürlüğünü ele geçiren yeni kadın kuşağını temsil  ediyordu. Üstelik sadece cinsellik konusundaki cesaretiyle politik bir  sanatçı değildi, yakıcı sosyal tabulara dokunduğu için de politikti;  örneğin &lt;b&gt;&lt;i&gt;Like a Prayer&lt;/i&gt;&lt;/b&gt; klipinde, İsa beyaz değil, siyah bir  Afrikalıydı... Sözde, bu yazının konusu &lt;b&gt;Lady Gaga&lt;/b&gt;, başlığı da &lt;b&gt;cinsel  anarşi&lt;/b&gt; olacaktı, kısmet haftayaymış...&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/b&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/feeds/6669856380225452683/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment/fullpage/post/4128876643201704263/6669856380225452683' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/6669856380225452683'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/6669856380225452683'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/2010/05/hafif-porno.html' title='Hafif porno'/><author><name>Unknown</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='https://img1.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4128876643201704263.post-4476788924682621042</id><published>2010-05-29T13:31:00.002-07:00</published><updated>2010-05-29T13:31:59.662-07:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="taraf gazetesi yazilari"/><title type='text'>Polemik ahlakı</title><content type='html'>&lt;span class=&quot;yazi_kosesi&quot;&gt;&lt;span style=&quot;font-size: x-small;&quot;&gt;04.04.2010&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=&quot;font-size: x-small;&quot;&gt;&lt;span class=&quot;yazi_kosesi&quot;&gt; &lt;/span&gt; &lt;span style=&quot;color: #4c4b4b; font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;&quot;&gt;-&amp;nbsp;Taraf Gazetesi&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Buraları son bir haftadır sular seller götürüyordu, yağ yağ bitmedi  yağmur. Yaşadığım evin önü, işe gidiş saatlerinde göl gibi oluyordu, her  ne kadar ceylan gibi sekerek suya batmamaya çalışsam da, &lt;b&gt;yine de  çoraplarıma su kaçıyordu&lt;/b&gt;. Allahtan geçen perşembe yağmur durdu ve  insanın içini karartan kapalı hava, açmaya başladı. Merak ediyorum &lt;b&gt;böyle  kötü havalar psikolojimi ne derece etkiliyor diye? &lt;/b&gt;Bunun için  bilinçaltıma inmem lazım, oraya da merdivenle inilmiyor, tek yol var; &lt;b&gt;Freud  &lt;/b&gt;ne diyor, &lt;b&gt;“rüyalar bilinçaltının yansımasıdır”&lt;/b&gt;, o halde &lt;b&gt;rüyayı  anahtar olarak kullanıp, ne var ne yok diye bilinçaltımın kapılarını  açabilirim&lt;/b&gt;. &lt;br /&gt;
İşte o günlerde gördüğüm bir rüya: Bir basın gezisine katılmak için &lt;b&gt;Türkiye’ye  geliyorum&lt;/b&gt;, gazetecilerle birlikte İstanbul’da bir kuleyi ziyaret  ediyoruz. Yeni inşa edilmiş bu kule, Türkiye’nin gururuymuş. Kulenin  tepesine çıkınca donakalıyorum: &lt;b&gt;gök kubbe ikiye bölünmüş gibi, bir  tarafı karanlık ve kapalı, hiçbir yeri göremiyorsunuz&lt;/b&gt;, diğer tarafı  ise güneşli ve açık. “Neden böyle” diye soruyorum. “Binanın terasından  İstanbul tarafını görmek yasak bu nedenle o yön karartıldı, açık  taraftan ise sadece Manhattan’ı görebilirsiniz” diyorlar. &lt;b&gt;Manhattan&lt;/b&gt;  mı, ben neredeyim... Derken kule sallanmaya başlıyor, yere  kapaklanıyorum ve&lt;b&gt; kulenin aslında süngerden yapılma olduğunu fark  ediyorum&lt;/b&gt;, sünger kule rüzgârın etkisiyle yandaki &lt;b&gt;Empire State&lt;/b&gt;  binasına doğru eğilip dururken, terastan yuvarlanıp aşağıya düşeceğim  diye çok korkuyorum. Etraftakilere, “İnelim” diyorum, kimsenin  tıngırdadığı yok. &lt;b&gt;Asansöre koşup, Z’ye basıyorum,&lt;/b&gt; asansör yok  oluyor, ben &lt;b&gt;bir çoraba tutunmuş, boşlukta salınırken buluyorum  kendimi&lt;/b&gt;, yağmur yağıyor, aşağı bakıyorum, düşeceğim, annecimmmm... &lt;br /&gt;
Eee &lt;b&gt;rüyalar, gündelik hayatta ne yaşanıyor ne hissediliyorsa  bunların farklı bir kombinasyonu&lt;/b&gt; gibi. Siz &lt;b&gt;yatağınızda uyurken  birden ötüveren çalar saatiniz, rüyanızda da çalabilir&lt;/b&gt;... Mesela o  kule, bir kaç gün önce &lt;b&gt;Semih&lt;/b&gt;’le önünden geçtiğimiz &lt;b&gt;Village&lt;/b&gt;’deki  kilise binasının kulesiydi, kapalı gök kubbe buradaki havanın  durumuydu, peki &lt;b&gt;İstanbul?&lt;/b&gt; Hâlâ bir tarafım orada bir tarafım  burada, o nedenle... Peki, bütün bu sembollerin anlamı ne? O kule  Türkiye’yi sembolize ediyor, her an sallantıda, her an dengeler  değişebilir, istikrarsız bir ülke. Yarısı karartılmış gök kubbe ise yine  Türkiye’deki sansürcülüğü, özgürlük eksikliğini ve &lt;b&gt;YASAKSEVİCİLİĞİ &lt;/b&gt;sembolize  ediyor.Ya benle birlikte geziye katılan insanlar?... Onlar da medya  sektörünün güvenilmezliğini ve vurdumduymazlığını sembolize ediyor... O  asansörden düşme olayı ise benim hem medya sektöründe hem vatanımda  kendimi güvende hissetmediğimi sembollüyor. &lt;br /&gt;
&lt;h4&gt;Polemiğin sorgulanması gerek&lt;/h4&gt;Gerçekten de öyle Türkiye’deki medya sektörü beni korkutuyor. Yakın  zaman önce polemiğe giren dört yazardan her birinin yazısını okuduğumda  buz kesiyordum. Geçmişteki ortak yaşanmışlıkları ele veriyor,  birbirlerinin iş arama ve bu konuda uğraş sarf etme hakkını  küçümsüyorlar, işten atılmayla alay ediyorlar, hatta biri, elinde &lt;b&gt;ciddiye  alınır belge olmadan diğerini ajanlıkla itham etme hoyratlığını bile &lt;/b&gt;gösterdi.  Bugün gelinen noktada &lt;b&gt;kötü bir alışkanlık olan polemiğin ciddi ciddi  sorgulanması gerekiyor&lt;/b&gt;. Nitekim filozof &lt;b&gt;Foucault&lt;/b&gt;, &lt;b&gt;polemiğin  aslında yararsız ve ciddiyetsiz bir tartışma yöntemi olduğunu&lt;/b&gt; çok  açık ifade etmişti. Tümüyle onun düşüncelerinden ilham alarak devam  edeyim; Gazeteciler arasındaki polemiklerde, bir meseleyi açıklığa  kavuşturmaktan öte, karşı tarafı vurmak, yıkmak ve güvenilirliğini  zedelemek hedefleniyor, bu nedenle &lt;b&gt;doğru ya da yanlış olduğu  önemsenmeden, ele geçirilen (hatta uydurulan)&lt;/b&gt; bilgiler eteğe  toplanıp öldürücü taşlara çevriliyor, sorumsuzca, çoğu zaman haddini  aşarak, taş yağmuruna tutuluyor karşı taraf. Bu süreçte, polemiği  başlatan kendini nedense erdem sahibi bir otorite olarak görüyor ve  düşmanını yargılayıp oracıkta ipini çekmeye çalışıyor. Polemikçi  genellikle vahşi bir üsluba sahip, gözü kara ve manipülatif. Peki,  düşman taraf? O taraf, çoğu zaman ayağının önüne kurulan tuzağın  kapanına kendini kaptırıveriyor, çünkü sessiz kalmayı, kabullenmek  olarak görme hatasına düşüyor. Bir kere cevap verilince de ister istemez  karşı tarafın çirkin üslubunu kullanmak durumunda kalıyor. Yani  aslında, kuralları öteki tarafça belirlenen oyunun parçası oluyor.  Sonuçta bu tür kavgalar, bazı okurlara eğlenceli gelen bir çamur  güreşine dönüşüyor. Bundan kazançlı çıkansa polemiği başlatan kişi,  çünkü yaratıcı incelemeler yazmak, belli ilkeler üzerinden eleştiri  yöneltmek yerine, asalak bir tutum sergiliyor ve başkalarına çamur  atarak onlar üzerinde güç sahibi oluyor. Şimdi, köşe yazarlarının,  polemik konusunda ayaklarını biraz denk almaları ve &lt;b&gt;modası geçmiş  olan, saygı, sorumluluk, ayıp, terbiye, alçak gönüllük ve hakkaniyet  kavramlarını ilke edinmelerinin vakti geldi.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
&lt;h3&gt;TEK KELİMEYLE&lt;/h3&gt;&lt;h4&gt;Easter yumurtaları&lt;/h4&gt;Arkadaşlara gönderilen eğlenceli e-maillerin ve facebook gibi sosyal  paylaşım sitelerine eklenen esprili videoların bu haftaki yıldızlarından  biri yumurtaydı, çünkü Hıristiyanlar, Easter’i kutluyor (Türkiye’de &lt;b&gt;Paskalya  Yortusu&lt;/b&gt; deniyor) ve Easter’in en önemli sembolü de haşlanmış  yumurta. Fırsat bu fırsat, bütün Hıristiyan okurlarıma mutlu bir  paskalya günü diliyorum.&lt;br /&gt;
&lt;h4&gt;Pardon, etnik kökeniniz ne?&lt;/h4&gt;Amerika’da her 10 yılda bir yapılan nüfus sayımı için evlere formlar  gönderildi. Doldurulup nüfus bürosuna gönderilen formlarda etnik köken  de soruluyor. Seçenekler şunlar: Siyah, Beyaz Latino, Hintli, Alaska  yerlisi, Havai yerlisi, Kızılderili, Çinli ve ek olarak da “başka’  seçeneği var, şimdi bazı Türk dernekleri, Amerikalı Türklerden, o  boşluğa “Türk” yazmalarını istiyor.&lt;br /&gt;
&lt;h4&gt;Her apartmana bir sanat eseri&lt;/h4&gt;New York’ta, yaptıkları binalara değer katmak isteyen müteahhitler  yeni bir moda başlattılar: Binaların önlerine ya da lobilerine, heykel  sanatçılarına sipariş edilen özel heykeller konuyor, tıpkı &lt;i&gt;Silver  Tower&lt;/i&gt;’ın önündeki bu yapıt gibi... Bizde de eskiden benzeri şeyler  olurdu, eski Halk Sigorta binası önündeki &lt;i&gt;Akdeniz &lt;/i&gt;heykelini  hatırlayın.&lt;br /&gt;
&lt;h4&gt;Ricky abisi bu tavşanlar da gey&lt;/h4&gt;Burada herkes, “Ben geyim” diyen &lt;i&gt;Ricky Martin&lt;/i&gt;’i konuşuyor.  Resimdeki bu iki yakışıklı tavşan da çok konuşulanlar arasında yer  alıyor; çünkü &lt;i&gt;NY Times&lt;/i&gt; pazar eki, bu ikiliyi kapağına taşıdı ve  sordu: “Onlar gey mi?”... Okurlardan biri yorum yazmış: “Hayvanlar da  insanlarla aynı hislere sahip: korku, acı, mutluluk ve sevgi gibi, o  halde neden tıpkı insanlar gibi onlar da gey olmasın.”</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/feeds/4476788924682621042/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment/fullpage/post/4128876643201704263/4476788924682621042' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/4476788924682621042'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/4476788924682621042'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/2010/05/polemik-ahlak.html' title='Polemik ahlakı'/><author><name>Unknown</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='https://img1.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4128876643201704263.post-1852456162758317110</id><published>2010-05-29T13:31:00.000-07:00</published><updated>2010-05-29T13:31:14.574-07:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="taraf gazetesi yazilari"/><title type='text'>Koç Yasası</title><content type='html'>&lt;span style=&quot;font-size: x-small;&quot;&gt;&lt;span class=&quot;yazi_kosesi&quot;&gt;28.03.2010 &lt;/span&gt; &lt;span style=&quot;color: #4c4b4b; font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;&quot;&gt;-&amp;nbsp;Taraf Gazetesi&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Geçen hafta hava bir güzel, bir güzeldi ki inanamazsınız... Dışarı  çıkınca hemen yorulup eve kaçan ben, önceki cumartesi günü gece yarısına  kadar dışarılardaydım. O gün sabah beş gibi uyandım, bilgisayarımın  başına geçip &lt;i&gt;Taraf&lt;/i&gt; yazımı tamamladım, ardından &lt;b&gt;&lt;i&gt;New York  Times&lt;/i&gt;&lt;/b&gt; gazetesine baktım, e-maillerime cevap verdim, abonesi  olduğum &lt;b&gt;&lt;i&gt;Business Week&lt;/i&gt;&lt;/b&gt; dergisinin kalan kısmını okuyup  bitirdim, sonra aç karnına, spor salonuna gidip bir saatten biraz fazla  sporumu yaptım; her hareketten sonra kaslarım büyümüş mü diye aynaya  bakmayı da ihmal etmedim, sonra eve döndüm, hazırlanıp &lt;b&gt;kendimi  Manhattan sokaklarına atıverdim&lt;/b&gt;. Bir çeşit kahvaltı ve sandviç  salonu olan &lt;b&gt;Murray’s Bagels&lt;/b&gt;’da kahvaltımı yaptım; &lt;b&gt;bagelleri  çok güzel, kendileri yapıyor&lt;/b&gt;, sarmısaklısından aldım, arasına krem  peynir koydurttum, kahve ve taze sıkılmış portakal suyuyla iştahlı  iştahlı yedim. Sonra 14. Cadde üzerindeki &lt;b&gt;Union Square&lt;/b&gt; denen  meydana gittim, burada &lt;b&gt;haftanın üç günü Green Market açık hava pazarı  kuruluyor&lt;/b&gt;, şehir civarındaki küçük çiftliklerde yetişen sebze ve  meyveler çiftlik sahipleri tarafından buralara getirilip satılıyor,  üstelik bu taze sebze ve meyveleri markettekilerin aynı fiyata bazen  daha düşüğüne bile alabiliyorsunuz. &lt;b&gt;New York Belediyesi bu tür  pazarların sayısını arttırmak için özel bir çaba harcıyor&lt;/b&gt;, Valilik  çiftliklere teşvikler veriyor... Bugün sadece &lt;b&gt;Manhattan’ın 11 ayrı  noktasında, gökdelenlerin dizinin dibinde bu pazarlardan kuruluyor&lt;/b&gt;.  Benim gibi pek çok insan buralarda alışveriş yaparak küçük üreticileri  desteklemeye çalışıyor, sebzeyi ucuza ve taze yemenin en iyi yolu yerli  üreticilerden alışveriş yaparak, onların işlerini arttırmak.  Biliyorsunuz buralarda süpermarketler hep zincir ve bunlar sebze  fiyatlarını aşırı yüksek tutuyorlar çünkü bu zincirler bir çeşit tekel  oluşturmuşlar ve fiyatları istedikleri gibi belirliyorlar. &lt;br /&gt;
Obama ve ekibi bu konuyu ciddi ciddi düşünüyor. Çünkü ekonomik Pazar,  önemli sektörlerde üç beş şirketin çiftliğine dönmüş durumda. Finansa  bakıyorsunuz paranın yüzde 90’ı &lt;b&gt;JP Morgan Chase, Bank of America,  Goldman Sachs, Citigroup &lt;/b&gt;ve&lt;b&gt; Morgan Stanley&lt;/b&gt; gibi beş büyük  kuruluşun cebinden geçiyor; otomobil sektörüne bakıyorsunuz yine öyle.  Bu kodamanlar yüzünden ne küçük bankalar büyüyüp gelişebiliyor ne de  piyasada 15-20 tane otomobil firmasi var oluyor; biraz boy verenler  büyüklerce yutuluyor. &lt;b&gt;Bank Of Amerika&lt;/b&gt;’nın &lt;b&gt;New England&lt;/b&gt;  bankası olan &lt;b&gt;Fleet&lt;/b&gt;’i alması böyle bir şeydi mesela, yine &lt;b&gt;AT&amp;amp;T&lt;/b&gt;  ve&lt;b&gt; Verizon&lt;/b&gt; da benzeri satın almalar yapmışlardı, hatta geçen yaz  &lt;b&gt;Apple&lt;/b&gt; ve &lt;b&gt;AT&amp;amp;T&lt;/b&gt; arasında tekelleşmeye yol açacak bir  anlaşma olduğu söylenmiş ve Adalet Bakanlığı harekete geçmişti. Yine &lt;b&gt;Microsoft  &lt;/b&gt;ve&lt;b&gt; Google&lt;/b&gt;,&lt;b&gt; &lt;/b&gt;alanlarında rakipsiz olmanın avantajını  kötüye kullanarak aşırı fiyat çekiyorlar.&lt;br /&gt;
Hatta &lt;b&gt;Microsof daha 1998 yılında&lt;/b&gt; &lt;b&gt;resmî olarak tekelcilikle  suçlanmıştı.&lt;/b&gt; Çünkü bu ülkede aslında tröstleşme ve tekelleşmenin  önüne geçmeyi amaçlayan bir yasa var: 1890 yılında uygulamaya konulan &lt;b&gt;The&lt;/b&gt;  &lt;b&gt;Sherman Antitrust Act&lt;/b&gt;&lt;b&gt;.&lt;/b&gt; Yasanın çıktığı dönemlerde büyük  şirketler alavere dalavereyle, rakiplerini yok edip piyasaya tek  başlarına hâkim olmaya çalışıyorlar; dolayısıyla kapitalizmin özü  sayılan rekabeti ortadan kaldırıyorlardı. Rekabet koşullarının  bozulması, hem tüketicilere hem piyasayı çeşitlendirecek ve geliştirecek  olan küçük ve orta ölçekli işletmelere hem de tekelciler kadar büyük  olamayan diğer şirketlere zarar veriyordu. Nitekim bu yasa nedeniyle  1911’lerde &lt;b&gt;American Tobacco gibi bazı şirketler bölünmeye zorlandı&lt;/b&gt;,  &lt;b&gt;Standart Oil&lt;/b&gt; &lt;b&gt;şirketi, piyasada haksız rekabet ortamı  yarattığı için suçlu bulundu&lt;/b&gt;. Yani anti-tröst yasası şirketlerin  pervasızlığının önüne geçme konusunda oldukça yararlı oldu... Ancak bu  yasa, değişen ekonomik koşullara göre eskiyince 1914 yılında &lt;b&gt;The  Clayton Antitrust Act. &lt;/b&gt;adlı&lt;b&gt; &lt;/b&gt;yeni bir yasa çıkarıldı. Aradan  nerdeyse 100 yıl geçti ve bu yasa da artık yeterli gelmiyor, &lt;b&gt;bazı  şirketlerin piyasaların feodal beyleri haline dönüşmelerinin önü  alınamıyor. &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
&lt;h4&gt;Ya Türkiye’de bu işler nasıl oluyor&lt;/h4&gt;&lt;h4&gt;&amp;nbsp;&lt;/h4&gt;Peki, Türkiye’de bir anti-tekel yasası var mı, var: &lt;b&gt;Anayasa’nın  167. maddesi, “devlet, tekelleşmeyi ve kartelleşmeyi önler”&lt;/b&gt; diyor.  Ancak bu yasa oracıkta öylece uyuyor, Ayrıca &lt;b&gt;OECD &lt;/b&gt;raporlarından  edindiğim bilgilere göre, Avrupa Birliği’ne uyum sözleşmeleri gereğince  bir &lt;b&gt;Türk Rekabet Mercii&lt;/b&gt; oluşturulmuş, fakat bu kurum ne kadar  verimli? Sonuçta Koç ve Sabancı gruplarının piyasadaki konumlarına  bakınca bu konuda pek yol alınamadığını görüyorsunuz. Bu iki büyük güç  gıdadan enerjiye, otomotivden bankacılık ve perakendeciliğe, her alanda  varlar. Onların her sektöre girmeleri haksız rekabete yol açıyor. Madem  yeni bir anayasa hazırlanıyor, 167. Madde detaylandırılarak yeni bir  anti-tröst yasası oluşturulmalı ve bu yasa tıpkı AB ülkelerindeki gibi  titizlikle uygulanmalı. Her işte bir hayır vardır, böyle bir yasa Koç ve  Sabancılar için iyi olur; belli sektörlerde yoğunlaşır, markalaşır ve  gerçek anlamda dünyaya açılırlar.&lt;br /&gt;
&lt;h3&gt;TEK KELİMEYLE&lt;/h3&gt;&lt;h3&gt;&amp;nbsp;&lt;/h3&gt;&lt;h4&gt;Yaşasın organik yiyecekler&lt;/h4&gt;&lt;h4&gt;&amp;nbsp;&lt;/h4&gt;Daha beş yıl öncesine kadar tezgâhlarında tek tük organik ürün  bulunduran Star Market ve A&amp;amp;P gibi süpermarket zincirleri artık  organik ürünler için bünyelerinde ayrı bölümler bile açıyorlar, hatta bu  gidişata Walmart gibi bir dev bile ayak uydurdu... Eee dünyada 70  milyar dolarlık bir sektör bu ve aşırı bir hızla büyüyor, Türk  şirketleri kendilerini bu yeni trende hazırlıyorlar mı?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;h4&gt;MBA mezunlarının gözü uzaklarda&lt;/h4&gt;&lt;h4&gt;&amp;nbsp;&lt;/h4&gt;Kellogg School&lt;i&gt; &lt;/i&gt;of Management gibi en iyi okullarda işletme  mastırı yapan (MBA) öğrenciler bile ülkede durum pek iç açıcı olmadığı  için geleceği dışarıda arıyorlar. İlk göz koydukları bölge ise Uzakdoğu,  çünkü Pekin ve Kuala Lumpur gibi&amp;nbsp; büyük şehirlerde çok lüks  apartmanlarda New York’takinden daha ucuza oturuyor, iyi maaş alıyor ve  daha fazla para biriktirebiliyorlar.&amp;nbsp; &lt;br /&gt;
&lt;h4&gt;New York’un prezervatifleri&lt;/h4&gt;&lt;h4&gt;&amp;nbsp;&lt;/h4&gt;New York Valiliği her sene, barlarda, şurada burada 40 milyon bedava  prezervatif dağıtıyor;&amp;nbsp; siyah prezervatif paketlerinin üzerinde ise  metro hatlarının numaraları var... Valilik bu yıl özel sayıda (altı  milyon) basılacak prezervatif paketleri için halka açık bir logo dizaynı  yarışması düzenledi. Yarışmanın birincisi ise, Luis Acosta adlı New  Yorkluya ait yandaki logo. &lt;br /&gt;
&lt;h4&gt;Modeller dünyasının çirkin yüzü&lt;/h4&gt;&lt;h4&gt;&amp;nbsp;&lt;/h4&gt;Ralp Lauren’in ve H&amp;amp;M’in modelliğini de yapan Sara Ziff,  sevgilisi Ole Schell ile birlikte hazırladığı &lt;i&gt;Picture Me&lt;/i&gt; adlı  belgeselde, model olmanın kirli ve itici yönlerini ortaya koyuyor. 20  yaşında New York’a gelen genç kızların nasıl model ajansları tarafından  kullanıldıklarını, hüsrana uğrayanları, büyük paralar kazanıp ne  yapacaklarını şaşıranları, her şeyi...</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/feeds/1852456162758317110/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment/fullpage/post/4128876643201704263/1852456162758317110' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/1852456162758317110'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/1852456162758317110'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/2010/05/koc-yasas.html' title='Koç Yasası'/><author><name>Unknown</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='https://img1.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4128876643201704263.post-8050818595296349758</id><published>2010-04-12T19:45:00.001-07:00</published><updated>2010-04-12T19:45:15.301-07:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="showtvnet.com yazilari"/><title type='text'>Polemik ahlâkı</title><content type='html'>&lt;span style=&quot;font-size: 85%;&quot;&gt;&lt;span style=&quot;font-size: 100%;&quot;&gt;&lt;span style=&quot;color: #666666;&quot;&gt;showtvnet.com&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Buraları son bir haftadır sular seller götürüyordu,&amp;nbsp; yağ yağ bitmedi  yağmur. Yaşadığım evin önü, işe gidiş saatlerinde&amp;nbsp; göl gibi oluyordu,  her ne kadar ceylan gibi sekerek suya batmamaya çalışsam da,&amp;nbsp; &lt;span style=&quot;font-weight: bold;&quot;&gt;yine de çoraplarıma su kaçıyordu.&lt;/span&gt;  Allahtan geçen Perşembe yağmur durdu ve insanın içini karartan kapalı  hava açmaya başladı. Merak ediyorum &lt;span style=&quot;font-weight: bold;&quot;&gt;böyle  kötü havalar psikolojimi ne derece etkiliyor diye? &lt;/span&gt;Bunun için  bilinçaltıma inmem lazım, oraya da merdivenle inilmiyor, tek yol var; &lt;span style=&quot;font-weight: bold;&quot;&gt;Freud &lt;/span&gt;ne diyor, &lt;span style=&quot;font-weight: bold;&quot;&gt;“rüyalar bilinçaltının yansımasıdır”&lt;/span&gt;, o  halde &lt;span style=&quot;font-weight: bold;&quot;&gt;rüyayı anahtar olarak kullanıp,  ne var ne yok diye bilinçaltımın kapılarını açabilirim. &lt;/span&gt;İşte o  günlerde gördüğüm bir rüya: Bir basın gezisine katılmak için &lt;span style=&quot;font-weight: bold;&quot;&gt;Türkiye’ye geliyorum,&lt;/span&gt;&amp;nbsp; gazetecilerle  birlikte İstanbul’da bir kuleyi ziyaret ediyoruz. Yeni inşa edilmiş bu  kule, Türkiye’nin gururuymuş. Kulenin tepesine çıkınca dona kalıyorum: &lt;span style=&quot;font-weight: bold;&quot;&gt;gök kubbe ikiye bölünmüş gibi, bir tarafı  karanlık ve kapalı, hiç bir yeri göremiyorsunuz,&lt;/span&gt; diğer tarafı ise  güneşli ve açık. “Neden böyle?” diye soruyorum, “binanın terasından  İstanbul&amp;nbsp; tarafını görmek yasak, bu nedenle o yön karartıldı, açık  taraftan ise sadece Manhattan’ı görebilirsiniz” diyorlar. &lt;span style=&quot;font-weight: bold;&quot;&gt;Manhattan &lt;/span&gt;mı, ben nerdeyim?..&amp;nbsp; Derken  kule sallanmaya başlıyor, yere kapaklanıyorum ve &lt;span style=&quot;font-weight: bold;&quot;&gt;kulenin aslında süngerden yapılma olduğunu  farkediyorum, &lt;/span&gt;sünger kule rüzgarın etkisiyle yandaki Empire State  binasına doğru eğilip dururken, terastan yuvarlanıp aşağıya düşeceğim  diye çok korkuyorum. Etraftakilere, “Inelim” diyorum, kimsenin  tıngırdadığı yok. &lt;span style=&quot;font-weight: bold;&quot;&gt;Asansöre koşup, Z’ye  basıyoyorum,&amp;nbsp;&lt;/span&gt; asansör yokoluyor, ben &lt;span style=&quot;font-weight: bold;&quot;&gt;bir çoraba tutunmuş, boşlukta salınırken buluyorum kendimi, &lt;/span&gt;yağmur  yağıyor, aşağı bakıyorum, düşeceğim, annecimmmm… &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eee &lt;span style=&quot;font-weight: bold;&quot;&gt;rüyalar gündelik hayatta ne yaşanıyor ne  hissediliyorsa&amp;nbsp; bunlarin farklı bir kombinasyonu&lt;/span&gt; gibi. Siz &lt;span style=&quot;font-weight: bold;&quot;&gt;yatağınızda uyurken birden ötüveren çalar  saatiniz, rüyanızda da çalabilir&lt;/span&gt;… Mesela o kule, bir kaç gün önce  &lt;span style=&quot;font-weight: bold;&quot;&gt;Semih&lt;/span&gt;’le önünden geçtiğimiz &lt;span style=&quot;font-weight: bold;&quot;&gt;Village&lt;/span&gt;’deki kilise binasının  kulesiydi, kapalı gökkubbe buradaki havanın durumuydu, peki &lt;span style=&quot;font-weight: bold;&quot;&gt;İstanbul&lt;/span&gt;?&amp;nbsp; Hala bir tarafım orada bir  tarafim burada, o nedenle… Peki bütün bu sembollerin anlami ne? O kule  Türkiye’yi sembolize ediyor, her an sallantıda, her an dengeler  değişebilir, istikrarsız bir ülke. Yarısı karartılmış gökkube ise yine  Türkiye’deki sansürcülüğü, özgürlük eksikliğini ve &lt;span style=&quot;font-weight: bold;&quot;&gt;YASAKSEVİCİLİĞİ &lt;/span&gt;sembolize ediyor. Ya  benle birlikte geziye katılan insanlar?.. Onlar da medya sektorünün&amp;nbsp;  güvenilmezliğini ve vurdumduymazlığını sembolize ediyor…&amp;nbsp; O asansörden  düşme olayı ise&amp;nbsp; benim hem medya sektöründe hem vatanımda kendimi&amp;nbsp;  güvende hissetmediğimi sembollüyor. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gerçekten de öyle  Türkiye’deki medya sektörü beni&amp;nbsp; korkutuyor . Yakın zaman önce polemiğe  düşen dört yazardan her birinin yazısını okuduğumda&amp;nbsp; buz kesiyordum.  Geçmişteki ortak yaşanmışlıklarını&amp;nbsp; ele veriyor, birbirlerinin iş arama  ve bu konuda uğraş sarfetme hakkını küçümsüyor, işten atılmayla alay  ediyorlar, hatta içlerinden biri, elinde &lt;span style=&quot;font-weight: bold;&quot;&gt;ciddiye alınır bir belge olmadan diğerini ajanlıkla itham etme  hoyratlığını bile&lt;/span&gt; gösterdi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Geçmişte, gazeteci&amp;nbsp;&lt;span style=&quot;font-weight: bold;&quot;&gt; Ufuk Güldemir&lt;/span&gt;, yöneticilik yaptığı  yayın organlarında polemiği teşvik bile etmişti. Bugün gelinen noktada  ise &lt;span style=&quot;font-weight: bold;&quot;&gt;kötü bir alışkanlığa dönüşen  polemiğin ciddi ciddi sorgulanması gerekiyor.&lt;/span&gt; Nitekim filozof &lt;span style=&quot;font-weight: bold;&quot;&gt;Foucault &lt;/span&gt;bir röportajında,&amp;nbsp; &lt;span style=&quot;font-weight: bold;&quot;&gt;polemiğin aslında&amp;nbsp; yararsız ve ciddiyetsiz  bir tartışma yöntemi olduğunu çok açık&lt;/span&gt;&amp;nbsp; ifade etmişti. Tümüyle  O’nun düşüncelerinden ilham alarak devam edeyim;&amp;nbsp; Gazeteciler arasındaki  polemiklerde, bir meseleyi açıklığa kavuşturmaktan öte, &lt;span style=&quot;font-weight: bold;&quot;&gt;karşı tarafı vurmak, yıkmak ve  güvenilirliğini zedelemek hedefleniyor&lt;/span&gt;, bu nedenle &lt;span style=&quot;font-weight: bold;&quot;&gt;doğru ya da yanlış olduğu önemsenmeden,&amp;nbsp; ele  geçirilen (hatta uydurulan) &lt;/span&gt;her bilgi eteğe toplanıp öldürücü  taşlara çevriliyor, sorumsuzca, çoğu zaman haddini aşarak, karşı taraf&amp;nbsp;  taş yağmuruna tutuluyor. Bu süreçte, polemiği başlatan kendini nedense  erdem sahibi bir otorite olarak görüyor ve düşmanını yargılayıp oracıkta  ipini çekmeye çalışıyor. Polemikçi genellikle vahşi bir üsluba sahip,  gözü kara ve manipülatif. Peki düşman taraf? O taraf, çoğu zaman  ayağının önüne kurulan tuzağın kapanına kendini kaptırıveriyor çünkü  sessiz kalmayı, kabullenmek olarak görme hatasına düşüyor. Bir kere  cevap verilince de ister istemez karşı tarafın çirkin uslubunu kullanmak  durumunda kalıyor, yani aslında, kuralları öteki tarafça belirlenen  oyunun parçası oluyor. Sonuçta bu tür kavgalar, bazı okurlara eğlenceli  gelen bir çamur güreşine dönüşüyor. Bundan kazançlı çıkan polemiği  başlatan kişi, çünkü yaratıcı incelemeler yazmak, belli ilkeler  üzerinden eleştiri yöneltmek yerine, asalak bir tutum sergiliyor ve  başkalarına çamur atarak onlar üzerinde güç sahibi oluyor. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Galiba  artık köşe yazarlarının, polemik konusunda ayaklarını biraz denk  almaları ve &lt;span style=&quot;font-weight: bold;&quot;&gt;modası geçmiş olan, saygı,  sorumluluk, ayıp, terbiye, alçak gönüllük ve hakkaniyet gibi&amp;nbsp; kavramları  ilke edinmelerinin vakti geldi.&lt;/span&gt;&lt;span style=&quot;font-size: 85%;&quot;&gt;&lt;span style=&quot;font-size: 100%;&quot;&gt;&lt;span style=&quot;color: #666666;&quot;&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/feeds/8050818595296349758/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment/fullpage/post/4128876643201704263/8050818595296349758' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/8050818595296349758'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4128876643201704263/posts/default/8050818595296349758'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hidirgevisyazilari.blogspot.com/2010/04/polemik-ahlak.html' title='Polemik ahlâkı'/><author><name>Unknown</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='https://img1.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>