<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>ON8 Kitap</title>
	<atom:link href="http://on8kitap.com/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://on8kitap.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Mon, 08 Jun 2026 08:50:32 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr-TR</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=4.4.33</generator>
	<item>
		<title>GÜZ 2021 Kataloğu geldi!</title>
		<link>https://on8kitap.com/genel/guz-2021-katalogu-geldi</link>
		<pubDate>Mon, 16 Aug 2021 15:29:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[on8yonetici]]></dc:creator>
		
		<guid isPermaLink="false">http://www.on8kitap.com/?post_type=main_slider&#038;p=13054</guid>
		<description><![CDATA[<p><a rel="nofollow" href="https://on8kitap.com/genel/guz-2021-katalogu-geldi">GÜZ 2021 Kataloğu geldi!</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://on8kitap.com">ON8 Kitap</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p><a rel="nofollow" href="https://on8kitap.com/genel/guz-2021-katalogu-geldi">GÜZ 2021 Kataloğu geldi!</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://on8kitap.com">ON8 Kitap</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
			</item>
		<item>
		<title>İlkbahar 2019 Dijital Kataloğu çıktı!</title>
		<link>https://on8kitap.com/genel/ilkbahar-2019-dijital-katalogu-cikti</link>
		<pubDate>Thu, 28 Mar 2019 06:07:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[on8yonetici]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.on8kitap.com/?post_type=main_slider&#038;p=12470</guid>
		<description><![CDATA[<p><a rel="nofollow" href="https://on8kitap.com/genel/ilkbahar-2019-dijital-katalogu-cikti">İlkbahar 2019 Dijital Kataloğu çıktı!</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://on8kitap.com">ON8 Kitap</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p><a rel="nofollow" href="https://on8kitap.com/genel/ilkbahar-2019-dijital-katalogu-cikti">İlkbahar 2019 Dijital Kataloğu çıktı!</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://on8kitap.com">ON8 Kitap</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
			</item>
		<item>
		<title>Yerdeki Ekmek</title>
		<link>https://on8kitap.com/blog/yerdeki-ekmek</link>
		<comments>https://on8kitap.com/blog/yerdeki-ekmek#respond</comments>
		<pubDate>Mon, 05 Feb 2018 06:31:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[IRMAK ZİLELİ]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Bedo'nun Güncesi]]></category>
		<category><![CDATA[Blog]]></category>
		<category><![CDATA[Bozuk Saat]]></category>
		<category><![CDATA[Aile]]></category>
		<category><![CDATA[Anne]]></category>
		<category><![CDATA[Apartman]]></category>
		<category><![CDATA[Cinsel istismar]]></category>
		<category><![CDATA[Irmak Zileli]]></category>
		<category><![CDATA[Mahalle]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.on8kitap.com/?p=12256</guid>
		<description><![CDATA[<p>Yatağından fırladı telaşla. “Ayşegül! Ayşegül’e bir şey oldu!” diye bağırdı koridorda. Hangi ara nabzına kurulduğumu hatırlamadığım kadın neredeyse nefes alamaz haldeydi. Sabahın erken saatleriydi… Salonun kapısında beliren yaşlı adam titreyen bir sesle sordu: “Ne oldu kızım?” Yaşlı adamın sorusu cevap bulmadı. Kadının nabzı şah damarında atıyordu. Adam farkında olmadan elindeki gazeteyi sıktı. Açık olan bulmaca [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://on8kitap.com/blog/yerdeki-ekmek">Yerdeki Ekmek</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://on8kitap.com">ON8 Kitap</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Yatağından fırladı telaşla. “Ayşegül! Ayşegül’e bir şey oldu!” diye bağırdı koridorda. Hangi ara nabzına kurulduğumu hatırlamadığım kadın neredeyse nefes alamaz haldeydi.</p>
<p>Sabahın erken saatleriydi… Salonun kapısında beliren yaşlı adam titreyen bir sesle sordu: “Ne oldu kızım?” Yaşlı adamın sorusu cevap bulmadı. Kadının nabzı şah damarında atıyordu.</p>
<p>Adam farkında olmadan elindeki gazeteyi sıktı. Açık olan bulmaca sayfasının çoğu dolmuştu. Herkesten önce o kalkmıştı. Neyi gözden kaçırmıştı ki? Torununa bir şey olduysa asla affedemezdi kendini.</p>
<p>Kadın, “Kıza bir şey oldu,” dedi alelacele ayakkabılarını giyerken. “Ekmek almaya göndermiştim.”</p>
<p>Yaşlı adam duyduklarını kavramaya çalışırken, kadın doğruca kapıya yöneldi, kapı ağzında devam etti: “Sesini duydum baba, bağırdı yavrum, kesin, kesin bir şey oldu.” Tıkandı, konuşamadı daha fazla.</p>
<p>Kulaklarında çınlayan sesi ben de duyuyordum şimdi. O çınlamayla birlikte kadının nabzından sıyrılıp merdivenlerden aşağı doğru yuvarlandığımı hissettim. Her şey çok hızlı gelişiyordu ve gezmedik nabız bırakmayan ben bile tespit edemiyordum zamanı.</p>
<p>Nihayet kendimi apartmanın sahanlığında, sırtını duvara vermiş olan Ayşegül’ün dört nala koşan nabzında buldum. Yalnız değildi. Ağlıyordu ve bir adama sarılmıştı. Adamın onu sakinleştirmek için bir şeyler söylediğini işittim. Burnuma kesif bir ter kokusu geldi… Kız ağlıyordu ve kulakları yanıyordu. Utançtan mı? Adam, “Tamam, yok bir şey, şaka yaptım, ağlama,” diyordu. Çocuk tanımadığı bu adama sarılmasının yanlış olduğunu biliyor fakat yanlıştan da dönemiyordu. Nasıl olup da inanmıştı, böyle şaka olmazdı ama çaresizlik onu inanmaya zorlamıştı işte.</p>
<p>Sonunda ani bir dürtüyle geri çekildi. Adamın kolları, kızın iki yanını tutan iki demir parmaklık gibi uzanmıştı duvara doğru. Az önce ağlar halde celladına sarılmış bu kız çocuğundan o demir parmaklıkları aşması beklenmezdi doğrusu.</p>
<p>Ama o, bunu nasıl akıl edebildiğini kendi de bilmeden, adamın kolunun altından bir hamlede geçiverdi parmaklığın öte tarafına. Kurtardı kendini. Kolları boşta kalan adamın şaşkın bakışları altında merdivene doğru attı kendini. Üçer, dörder çıkıyordu şimdi basamakları.</p>
<p>Bense kızla yukarı tırmanmak yerine, kendimi bu ne idüğü belirsiz adamın nabzına atmıştım çoktan. Anlamak istiyordum, ne yapmıştı kıza? Ne tür bir iş dönmüştü acaba, küçük bir kız çocuğu için bile pek dar bu apartman girişinde?</p>
<p>Adamın telaşlı nabzından zihnine, hafızasına sıçradım. Bir an önce bu apartmandan çıkıp gitmesi gerektiğini düşünüyordu, fakat bir şey onu tutuyordu. Öylece donup kalmıştı kızın arkasından bakarken…</p>
<p>Dokuz, bilemedin on yaşındaydı kız. Herif onu ilkin bakkalda görmüştü. Ekmek alırken&#8230; Ama…</p>
<p>Ama önce buradan çıkıp gitmeliydi. Birazdan ailesi gelebilirdi kızın ve onu bu halde bulurlarsa rezillik çıkardı ortaya. Kızı ilk gördüğü ânı falan sonra düşünecekti, şu an hiç sırası değildi.</p>
<p>Apartman kapısını açmaya çalışırken kavrayamadı kapı kolunu. Terden ıslanmıştı eli. Bakkaldan buraya kadar kızın peşi sıra yürüyüşünü hatırladı. Arkadan seyretmişti onu yol boyu. “Ekmek almaya gecelikle çıkarsa olacağı bu. Benim bir suçum yok,” diye geçirdi içinden. Anası da mı görmemişti, hadi kız küçük bilmeyebilir de. Ne biçim analar vardı, evlatlarına hiçbir şey mi öğretmiyorlardı. Bakkaldan buraya kadar takip etmişti, kız uyanmamıştı hiç. “Aptal bir şeydi belli ki,” dedi sokaktan apartmana uzanan bozuk bahçe yolunda yürürken.</p>
<p>“Kötü bir niyetim yoktu, bir kez dokunacaktım hepsi bu.”</p>
<p>İstemsiz sırıttı adam. Kızın apartman kapısını itmeye çalıştığı an canlandı zihninde. Ağırdı kapı, arkasından yetişip yardımcı olmuştu kıza.</p>
<p>Herifin zihninin perdesinden izliyordum Ayşegül’ün yaşadıklarını.</p>
<p>Ekmeğin fiyatını soruyordu herif. Kızın yüzünde anlık bir şaşkınlığın belirip geçtiğini görebilmiştim. Koca adamın ekmek fiyatını bilmemesini yadırgamıştı belli ki. Yine de n’apsın, söylemişti işte. Tam o anda, kızın şaşkınlığından yararlanıp elini sokuvermişti geceliğinin altına herif.</p>
<p>Kızın ağzı kocaman açılmıştı. Çığlık, evet çığlık atmaya çalıştığı belliydi fakat cılız bir ses bile çıkmamıştı ağzından. Yataktan fırlayan annesini düşündüm. Nasıl olmuş da duyabilmişti kızının çığlığını?</p>
<p>Adam parmaklarını burnuna götürüp geri çekti, etrafına bakındı. “Kaçırdık,” diye söylendi, “yapacak bir şey yok, toz olsak iyi olacak.” Caddeye bir atsa kendini, sonrası kolaydı. Yeniden birkaç dakika öncesine ait görüntüler belirdi zihninde.</p>
<p>Sessiz de olsa kızın çığlığı telaşlandırmıştı işte adamı. “Şaka yaptım,” dedi. “Korkma, şaka yaptım.” Ayşegül ağlayarak sarıldı adama. Bunu fırsat bilip kızı duvara iteledi adam. İşte bu, Ayşegül’ün nabzına sıçradığım o andı.</p>
<p>Her şey yerli yerine oturuyordu şimdi. Çığlığın atıldığı sırada yukarıdaydım. Evleri çatı katındaydı ve ne kadar bağırsa da on yaşındaki bir çocuğun sesi onca katı aşamazdı.</p>
<p>Caddeye varınca sigara yaktı adam. İlk nefesi içine çekerken dönüp sokağa baktı, suç mahalini belleğine kazımak istiyordu belli ki. Bir süre buralarda görünmese iyi olacaktı. Kızın yüzünü bile hatırlamıyordu çünkü. “Aynı kıza denk gelirsek işimiz yaş,” dedi yere tükürürken. Sonra arkasına bakmadan karıştı cadde kalabalığına.</p>
<p>Sıradan bir adam. Kimsenin haberi yok az önce işlediği suçtan.</p>
<p>Küçük bir kız. Şimdilik annesinin kollarında.</p>
<p>Yerde bir somun ekmek. Olayın tek tanığı benim.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://on8kitap.com/blog/yerdeki-ekmek">Yerdeki Ekmek</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://on8kitap.com">ON8 Kitap</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://on8kitap.com/blog/yerdeki-ekmek/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yine, yeniden Küçük Kadınlar!</title>
		<link>https://on8kitap.com/blog/yine-yeniden-kucuk-kadinlar</link>
		<comments>https://on8kitap.com/blog/yine-yeniden-kucuk-kadinlar#respond</comments>
		<pubDate>Fri, 19 Jan 2018 22:02:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[SEVİN OKYAY]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Blog]]></category>
		<category><![CDATA[Zamanlı Zamansız]]></category>
		<category><![CDATA[BBC]]></category>
		<category><![CDATA[Dizi]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Klasik]]></category>
		<category><![CDATA[Louise May Alcott]]></category>
		<category><![CDATA[Roman]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[Uyarlama]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.on8kitap.com/?p=12237</guid>
		<description><![CDATA[<p>“Küçük Kadınlar”, yeniden gibilerinden bir başlık takılmış aklıma. Hatta Gmail’de mesaja girip bakınca, biri Küçük Kadınlar olan iki kitabın kapağını da gördüğümü hatırlıyorum. Hem de çok yakınlarda. Epeyce aradım, sonunda bir BBC dizisine razı olmak durumunda kaldım. Kitapla ilgili başka bir şeyler bulursam, size de hemen bildiririm. Şimdilik, dizi vesilesiyle güzel kitabım bir kez daha [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://on8kitap.com/blog/yine-yeniden-kucuk-kadinlar">Yine, yeniden Küçük Kadınlar!</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://on8kitap.com">ON8 Kitap</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p><em>“Küçük Kadınlar”, yeniden</em> gibilerinden bir başlık takılmış aklıma. Hatta Gmail’de mesaja girip bakınca, biri <em>Küçük Kadınlar</em> olan iki kitabın kapağını da gördüğümü hatırlıyorum. Hem de çok yakınlarda. Epeyce aradım, sonunda bir BBC dizisine razı olmak durumunda kaldım. Kitapla ilgili başka bir şeyler bulursam, size de hemen bildiririm.</p>
<p>Şimdilik, dizi vesilesiyle güzel kitabım bir kez daha aklıma düştü ya, bana yeter. <em>Küçük Kadınlar / Little Women</em> ilk olarak çok küçük yaşta okuduğum, ondan sonra da farklı yaşlarda defalarca okuduğum bir kitaptır. Bu arada insanların (genellikle kızların) ya da kitabı çocukken okumuş olanların niye beğendiklerine, karakterleri nasıl yorumladıklarına bakıyorum da, acaba ben başka bir kitap mı okumuştum diye merak ediyorum.</p>
<p>Bilmiyorum, Louise May Alcott’un kitabı, henüz okuma yazma bilmediğim sıralarda annemin bana okuduğu kitaplardan mıydı? Öyle olmasa bile, birlikte okuduğumuzdan eminim. O da kitabı sevmiş olmalı. Ne de olsa karakterler arasında, hatta dört kız arasında bile, aklı başında olanlar vardı. Annem de aklı başında biriydi, ne var ki Allah ona aklı başında bir kız çocuğu nasip etmemişti. Kızların ikincisini, yazarına en çok benzeyeni Jo’yu çok sevmemi, hep onun tarafını tutmamı, hemen hemen her yaptığını beğenmemi de nazik bir sessizlik, ince bir tebessümle karşılamıştı. Ama Jo’yu o da severdi herhalde. Kim sevmez ki?</p>
<p>Gerçi küçük kızların niye sevdiği de bir başka esrar. Her annenin hayalindeki hanım hanımcık ve güzel Meg’i; bir küçük melek olan, müziğe yetenekli Beth’i; kendini beğenmiş olsa da gerçekten çok güzel Amy’yi bile sevmelerini anlayabilirim. Ama küçük kızlar genelde Jo gibi biri olmayı hayal etmezler ki. “Tek hazinesi” gözüyle bakılan uzun, güzel saçlarını kesmek onda (makul denebilecek bir nedeni olsa da), güzel kıyafetlere aldırmamak, hatta onlardan rahatsız olmak onda. Üstelik, kızlara uygun bulunan işleri yapmayı da hiç sevmez. Ama annesini üzmemek için yapmaya çalışır.</p>
<p>Edebiyatı, kitap okumayı, bir şeyler yazmayı sever ama. Kendi aralarındaki oyunda (bir trajediydi diye hatırlıyorum), “Roderigo”nun ‘r’lerini söylemeyi beceremeyip, kendi yazdığı oyunun en dramatik anında, sevgilisine “Ğodeğigo” diye hitap etmesiyle kalbimi kazanmıştı. Çünkü o sıralar ben de ‘r’leri bir türlü beceremeyip yumuşak g’yi andıran yarım yarım sesler çıkarıyordum. Sonunda binlerce kez, ‘r’ye bastırıp “horoz” diyerek bayağı bir ilerleme kaydetmiştim.</p>
<p>Bana benziyordu işte. Yazarına da benziyormuş zaten, bir üçlü oluşturmuştuk.</p>
<p>Bilmeyen yoktur herhalde ama (aslında hiç belli olmaz), <em>Küçük Kadınlar</em> March ailesinin Amerikan İç Savaşı sırasında 1860’larda, New England’daki hayatını anlatır. Vaiz babaları savaştadır, ama akıllı ve ileri görüşlü bir kadın olan Bayan March, dört kızıyla geçimlerini sürdürmeyi, onların eğitimlerini aksatmamayı başarır, iyi insanlar olsunlar diye gayret eder. En büyükleri Meg, güzeldir, terbiyelidir, iyi kalplidir. Jo, bizim Jo işte. Beth’in bünyesi zayıftır, hastalanır. Mahcuptur, yabancılarla konuşmaya utanır. Piyano çalmak ona mutluluk verir. Amy’nin de resim yeteneği vardır. Ne yazık ki biraz fazla güzeldir, herkese tepeden bakar. Jo, okul dışında, huysuz March Teyze’nin yanında çalışır. Beth evde annesiyle oturur. Meg ev işlerinde özellikle nakış dikişte (babaya örülen çoraplar, atkılar, kazakları da unutmayalım) annesine yardım eder. Kızların en iyi arkadaşı ise, yanlarındaki evde, zengin ve huysuz dedesi ile yaşayan Laurence – Larry’dir. Onun en iyi arkadaşı da Jo’dur tabii.</p>
<p>Louise May Alcott’ın <em>Küçük Kadınlar / Little Women</em>’ı 1868 ve 1869 yıllarında iki cilt olarak basılmıştı. Ne tuhaf! Şimdi okusanız da garipsemezsiniz. İnsanların en büyük özellikleri, pek değişmeyerek yüzyıllara meydan okumaları demek ki. BBC dizisinin senaristi Heidi Thomas da, belirsizliklerin baş gösterdiği dünyada, mutluluk arayan bir ailenin hikâyesini ekranlara yeniden getirmenin tam zamanı olduğunu düşünüyormuş. Dizi bu yıl ABD ve İngiltere’de yayınlanacak.</p>
<p>Gene de, en iyisi kitabı okumak. 1949 yapımı filmi çok önceden izlemiştim. Ne yazık ki çıtı pıtı June Allyson’ı Jo olarak kabul etmek çok zor. Elizabeth Taylor da Amy’yi oynuyordu. Oysa George Cukor’un yönettiği “Little Women / Dört Kızın Romanı”nda (1933) Katharine Hepburn harika bir Jo olmuştu. Yaşımız tutmadığı için onu izleyemedik. <em>Küçük Kadınlar</em> sinemaya, sahneye uyarlandı; opera oldu, müzikal oldu, çizgi roman olarak karşımıza çıktı.</p>
<p>Ama en güzeli, iki üç yıl önce aldığım, <em>Little Vampire Woman</em>’dı. Yazarlarının adı Louisa May Alcott &amp; Lynn Messina diye belirtilmiş. Kapağında, dört kızın üçü o döneme uygun giysilerle piyanonun etrafına toplanmış. Ağızlarından kan sızıyor, notalar da kan içinde. En azından komik olduğunu söyleyebilirim. Dedim ya, en iyisi kitabı okumak.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://on8kitap.com/blog/yine-yeniden-kucuk-kadinlar">Yine, yeniden Küçük Kadınlar!</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://on8kitap.com">ON8 Kitap</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://on8kitap.com/blog/yine-yeniden-kucuk-kadinlar/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Doktor ve Canavarı</title>
		<link>https://on8kitap.com/blog/doktor-ve-canavari</link>
		<comments>https://on8kitap.com/blog/doktor-ve-canavari#respond</comments>
		<pubDate>Fri, 12 Jan 2018 23:00:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[SEVİN OKYAY]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Blog]]></category>
		<category><![CDATA[Zamanlı Zamansız]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Frankenstein]]></category>
		<category><![CDATA[Klasik]]></category>
		<category><![CDATA[Korku]]></category>
		<category><![CDATA[Mary Shelley]]></category>
		<category><![CDATA[Robert De Niro]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.on8kitap.com/?p=12232</guid>
		<description><![CDATA[<p>Mary Shelley’nin Frankenstein’ı 200 yıldır hayatımızın bir parçası. Kimine göre bir “korku” klasiği, ki gerçekten öyle. Kimine göre de sadece bir canavar hikâyesi. Doğrusu, iş o kadar basit değil. Mary Shelley, adı üstünde, kitabın yazarı. Bunun da korkutucu yanını inkâr edemeyiz. Ancak, ona kitabı yazma kararını verdiren gecenin hikâyesi de, Romantizm çağının cilasıyla sinemaya uyarlandığında, [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://on8kitap.com/blog/doktor-ve-canavari">Doktor ve Canavarı</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://on8kitap.com">ON8 Kitap</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Mary Shelley’nin Frankenstein’ı 200 yıldır hayatımızın bir parçası. Kimine göre bir “korku” klasiği, ki gerçekten öyle. Kimine göre de sadece bir canavar hikâyesi. Doğrusu, iş o kadar basit değil.</p>
<p>Mary Shelley, adı üstünde, kitabın yazarı. Bunun da korkutucu yanını inkâr edemeyiz. Ancak, ona kitabı yazma kararını verdiren gecenin hikâyesi de, Romantizm çağının cilasıyla sinemaya uyarlandığında, eskilerin (yani bizim) “ismiyle müsemma” dediği cinsten bir film olmuştu. Tam tamına adı gibiydi: “Gothic / Gotik”. Sonra sinema, sahne ve TV ekranını dolaştı. Hem de defalarca! Her şey 1910’daki kısa filmle, çığlıklarla başlamıştı: “Canlandı! Canlandı!” Ama herkesin aklında asıl kalan 1931 yapımı, Boris Karloff’lu “Frankenstein”dır. James Whale’in yönettiği filmde, yazar Mary Shelley’nin adı Mrs. Percy Bysshe Shelley olarak geçiyordu. Starı ise Karloff’tu elbette.</p>
<p>Tıpkı, kitaba daha sadık olan “The Bride of Frankenstein / Frankenstein’ın Nişanlısı” gibi. Canavar, bir eş istemişti. Yazarının adı, bu filmin jeneriğinde ise, Mary Wollstonecraft Shelley’ydi. Derken Christopher Lee geldi. 1957 yapımı “The Curse of Frankenstein / Frankenstein’ın Laneti”nden itibaren canavarı üstlendi. Onun “yamalı insan”ı da akıldan çıkmaz. Karloff makyajının hakkı alındığı için, daha da korkunç bir canavardır.</p>
<p>Bir makyaj dehasının, Jack P. Pierce’in de katkısıyla, birbirini andıran Frankensteinlar birbirini izliyordu. Pierce gelmiş geçmiş en iyi makyaj sanatçılarından biri, işinde gerçek bir öncüdür. Yaptıkları hem seyircileri, hem de bir sonraki kuşak makyaj sanatçıları ile canavar yapımcılarını etkilemiştir. Belli başlı filmlerindeki canavarlar arasında, Drakula, Mumya ve Kurtadam vardı. Bir de, 1932 yapımı “Frankenstein” ve 1935 tarihli “Bride of Frankenstein”.</p>
<p>Peki Frankenstein genellikle kullanılan adıyla, Mary Shelley’nin Frankenstein’ı mı gerçekten? Yalnızca ve yalnızca onun mu? Pek sayılmaz. Aslında yukarıda sözünü ettiğimiz film, “Gothic”, buraya girmeli. Victor Frankenstein ve yarattığı canavar ilk kez 200 yıl önce Mary Shelley’nin romanı Frankenstein’da ortaya çıkmıştı. Yani onu çeşitli şekillerde yorumlayabilirsiniz. Cadılar Bayramı kostümlü bir yaratık, klasik bir Hollywood canavarı ya da romandaki karmaşık karakter.</p>
<p>Mary Wollstonecraft Shelley (kızlık adı Godwin), 30 Ağustos 1797’de Londra’da doğdu. Annesiyle babası tanınmış entelektüellerdi: Yazar ve filozof William Godwin ile kadın hakları eylemcisi Mary Wollstonecraft. Ne yazık ki, o doğduktan birkaç gün sonra annesi öldü. Çocukluğu mutlu geçti ama babası bir süre sonra Mary Jane Clairmont ile evlenince tatsızlık çıktı. Neyse ki küçükken duygularını yazarak deşarj olmaya alışmıştı.</p>
<p>Mary on yedi yaşındayken babasının evli ahbabı Percy Bysshe Shelley ile gizli gizli buluşmaya başladı. Babası ilişkiden haberdar olunca bitirmeye çalıştı, başaramadı. 1814’te çift, Mary’nin üvey kardeşi Claire Clairmont ile Fransa’ya gitti. Sonbaharda para suyunu çekmişti, eve döndüler. Üstelik Mary zor bir hamilelik geçiriyordu. Rivayete göre o hamileyken Percy de Claire ile ilişki kurmuştu. Ama bunlar kesin değil, çünkü Mary’nin güncelerinde çok eksik var. Bilinen, kızının iki ay erken doğduğu ve birkaç hafta sonra öldüğü…</p>
<p>Buradan sonrasını belki de “Gothic”ten takip etmek gerek. Lord Byron ile birlikte yağmurlu bir yaz geçirdiler. İçeride kalıp eski hayalet hikâyeleri okudular, yenilerini yarattılar. Mary öyle gergindi ki bir şey yazamıyordu. Ama bir akşam, elektrik şoku ile canlanan bir ceset göründü gözüne. İlham geldi ve edebiyat tarihinin en müthiş eserlerinden birini yazdı. Sadece 500 nüsha basıldı, Mary’nin adı konmadı, isimsiz olarak çıktı, William Godwin’e adandı. Percy Shelley imzalı bir önsözü de vardı. Kitap iyi karşılanmadı, esas olarak konusu yüzünden. Hele bunu bir kadının yazdığı duyulunca, bütün bütün tepki uyandırdı. Frankenstein’ın üçüncü versiyonu ise 1831’de basıldı, Mary Shelley bu baskıda muhafazakâr idealleri de göz önüne aldı ve “Frankenstein” zamanla bir klasik oldu.</p>
<p>Onun nasıl yazıldığını anlatan “Gothic” ise, yönetmeni Ken Russell ve oyuncularıyla ilgi çekti. Gabriel Byrne (Lord Byron), Julian Sands (Shelley), Natasha Richardson (Mary Shelley), Myriam Cyr (Claire Clairmont) ve Timothy Spall (Dr. Polidori). İnsana hayaleti hatırlatan elbiseleriyle, nefis mekânıyla, ışığıyla zaten çok sevdiğim bir filmdir. Bu kadarla da kalmadı, Frankenstein filmleri, bazen kahramanın adıyla, bazen bambaşka isimlerle birbiri ardınca yaratıldı, Scooby-Doo’ya gelip dayandı. Bugün toplam 150’yi aşan Frankenstein’lı ya da ondan esinlenmiş film, kitap, resim, çizgi roman, vb. var.</p>
<p>Şimdi de 200. yılındayız işte ve doktor ile canavarını kutluyoruz. Bende en derinden yer etmiş olan film, Boris Karloff yapımlarıyla birlikte, Kenneth Branagh’ın yönettiği “Mary Shelley’s Frankenstein / Mary Shelley’den Frankenstein”dır. Steph Lady, kitaptan senaryoyu uyarladı. Branagh, doktoru kendi oynadı, Frankenstein’ı ise bu filmdeki hiç unutamadığım performansıyla Robert De Niro.</p>
<p>Şimdi Shelley’nin canavarını iki yüzyıl sonra kutlarken, hatırlarken, şöyle ana başlıklar dikkati çekiyor: “Frankenstein 200: Tehlike ve Potansiyel”. Acaba yaratma isteği ve sorumluluk etiği, yapay zekânın hızlı tempolu gelişimiyle ne ölçüde bağlantılı? Aslında Mary Shelley’nin, anlamsızca önüne her çıkanı öldüren birini yaratmak gibi bir niyeti yoktu ama, böyle bir yorumun filmler açısından makbul sayılacağı da reddedilemez.</p>
<p>Peki, Frankenstein’ın şimdiki durumu ne? Barry Langford 2015 yapımı, Sean Bean’li bir dizi yönetti: “The Frankenstein Chronicles”. 2010’dan bu yana başka dizilerde de kendine yer bulmuş. Ama 1980’lerde insanın yarattığı adam fikri, korkudan bilimkurguya doğru ilerlemişti. Şimdi ise siborglar, robotlar, Prometheus eski canavarların yerini aldı. Ancak en önemlisi, bu yılki kutlamalarda, bilim insanlarının sorumluluğu ve yapay zeka meselelerinin, ciddiyetlerine yakışır şekilde ele alınması.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://on8kitap.com/blog/doktor-ve-canavari">Doktor ve Canavarı</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://on8kitap.com">ON8 Kitap</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://on8kitap.com/blog/doktor-ve-canavari/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Şaşkın</title>
		<link>https://on8kitap.com/blog/saskin</link>
		<comments>https://on8kitap.com/blog/saskin#respond</comments>
		<pubDate>Tue, 09 Jan 2018 06:30:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[NESLİHAN ÖNDEROĞLU]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Blog]]></category>
		<category><![CDATA[Cin Atı]]></category>
		<category><![CDATA[Anne]]></category>
		<category><![CDATA[Doğum günü]]></category>
		<category><![CDATA[Hastalık]]></category>
		<category><![CDATA[Hayvan]]></category>
		<category><![CDATA[Hediye]]></category>
		<category><![CDATA[İş]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Sürpriz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.on8kitap.com/?p=12228</guid>
		<description><![CDATA[<p>Leyla Hanım, “Cumartesi sabah erkenden gel,” dedi. “Aslı’nın doğum günü var, hazırlık yapacağız.” “Peki,” dedim, “gelirim.” Aslı’cık yedi yaşına basacak. Bu yıl okula başlamadan önce büyük bir partiyle yeni yaşını kutlayacaklarmış. Leyla Hanım, “Bahçede yapacağız,” dedi. “En az yirmi çocuk gelir. Hepsi anaokulundan arkadaşları. Bazılarının anneleri de gelse, e tabii akrabalardan da gelen olur. Neredeyse [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://on8kitap.com/blog/saskin">Şaşkın</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://on8kitap.com">ON8 Kitap</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Leyla Hanım, “Cumartesi sabah erkenden gel,” dedi. “Aslı’nın doğum günü var, hazırlık yapacağız.”</p>
<p>“Peki,” dedim, “gelirim.”</p>
<p>Aslı’cık yedi yaşına basacak. Bu yıl okula başlamadan önce büyük bir partiyle yeni yaşını kutlayacaklarmış.</p>
<p>Leyla Hanım, “Bahçede yapacağız,” dedi. “En az yirmi çocuk gelir. Hepsi anaokulundan arkadaşları. Bazılarının anneleri de gelse, e tabii akrabalardan da gelen olur. Neredeyse kırk kişiyi buluruz. Yani çok işimiz var.”</p>
<p>Sabah erken kalktım. Suna kalkamamış. Yatağına oturdum; “Suna’m, güzel kızım,” dedim. “Hadi kalk, işe geç kalacaksın.” Birlikte çıkıp durakta ayrılacaktık. Her sabah birlikte çıkarız; ben Leyla Hanımlara, o çalıştığı süpermarkete. Baktım alnı alev almış, yanıyor. Boncuk boncuk ter olmuş yüzü.</p>
<p>“Hasta mısın a kuzum?” dedim.</p>
<p>“Hı, hı,” dedi, öbür yanına döndü. Mutfaktan bir bardak suyla aspirin getirdim, zorla yuttu. “Bugün gidemeyeceğim anne,” dedi. “Sen haber verirsin.”</p>
<p>Elim ayağım tutmaz oldu. Şimdi ben nasıl gideyim? Telefon açıp haber vereyim, ben de yanında kalayım istedim. Bütün gün bensiz ne yapar kuzum? Bir sıcak çorba yapanı, alnına bir sirkeli mendil koyanı yok.</p>
<p>Telefon çaldı, çaldı, açan olmadı. İyi ya, ben de hem Suna’nın marketine uğrayıp haber verir hem de Leyla Hanım’a gider durumu anlatıp izin isterim, diye düşündüm. Aceleyle üstümü giydim. Çektim kapıyı, çıktım.</p>
<p>Suna’nın patronu söylendi de söylendi. Bu havada hasta mı olunurmuş. Şimdi o kasaya kimi bulup oturtacakmış?</p>
<p>“İyi olmadan yollamam,” dedim. “Bak ben de gidip hanımımdan izin alacağım, kızımın başında oturacağım.”</p>
<p>Baktı işin şakası yok, bu sefer alttan aldı. “Aman ha, iyileşmeden gelmesin,” dedi.</p>
<p>Otobüse bindim. Üç durak sonra inip, yokuşu hızlı adımlarla tırmandım. Kapıya vardığımda neredeyse dilim dışarı çıkmış, nefes nefese kalmıştım. Kapıyı Leyla Hanım açtı. Daha ben ağzımı açıp bir şey söylemeden kolumdan tuttuğu gibi içeri çekiverdi beni.</p>
<p>“Nerde kaldın Şerife!” dedi. “Hemen sandalyeleri çıkaralım. Daha balonlar şişirilecek. Fenerler asılacak. Çok iş var, çok.”</p>
<p>“Leyla Hanım…” diye başlayacak oldum, sözü ağzıma tıktı. Sesini kıstı, fısıldayarak konuştu.</p>
<p>“Ama başlamadan önce başka bir işimiz var. Aman Aslı duymasın.”</p>
<p>Merakla yüzüne baktım.</p>
<p>İçeri gitti. Bir kesekâğıdı getirdi, elime tutuşturdu. İçinde sert küçük bir şey olduğu belli. Ama ne?</p>
<p>“Şaşkın öldü Şerife’cim,” dedi. Yüzüne baktım, ağladı ağlayacak.</p>
<p>“Sabah bir kalktım ki, kafesinin dibinde öylece yatıyor. Neyse ki Aslı uyanmamıştı. Yoksa doğum günü burnumuzdan gelirdi.”</p>
<p>Şaşkın, Aslı’nın hamster’ı. Böyle bir hayvanı ilk defa bu evde gördüm. Bir acayip yaratık. Fare desen değil, tavşan mı, sincap mı belli değil. Bütün gün kafesin içinde bir ileri bir geri, kıpır kıpır. Öyle canlı hayvan, demek bir gecede küt diye gidivermiş! Öldüğüne üzüldüm, sonuçta o da bir can.</p>
<p>Kesekâğıdı parmaklarımın arasından kayıp yere düştü, pat diye bir ses çıktı. İçim bir tuhaf oldu.</p>
<p>“Aslı’ya ne diyeceksiniz?”</p>
<p>“Ne bileyim, bir şey uydururum işte. Kafesin kapısını açık unutmuşuz, kaçmış, derim. Babası bugün ona benzer bir tane bulup alacak. Yarın da, Bak geri dönmüş deriz, olur biter. Aman şu doğum günü partisini hayırlısıyla bir atlatalım da, gerisi kolay.”</p>
<p>“Aslında ben bugün…” diye yeniden söze girecek oldum.</p>
<p>“Hadi Şerife,” deyip kapıyı açtı. “Sen bunu uygun bir yere gömüp acele geri gel. Çöpe atacaktım ama içim tutmadı.”</p>
<p>Elimde ölü bir hayvanla kapının önünde öylece kalakaldım. Dinlemeyip apartmanın çöpüne atsam, günah. Ne yapacağımı şaşırdım.</p>
<p>Dışarı çıktım. Öğlen olmak üzere. Suna şimdi uyanmıştır, diye düşündüm. Kesekâğıdını çantamın içine soktum. En iyisi bizim bahçenin köşesine bir çukur açar gömüveririm. Leyla Hanım da, nereye kayboldun, diye köpürecek, biliyorum. Belki işten bile çıkarır beni. Varsın çıkarsın. Söyleyecektim, söyletmediniz, derim. Kızım hastaydı, derim. Sizin de kızınız var, bilirsiniz işte. Her şey onlar için değil mi?</p>
<p>Bakkaldan yoğurtla, yumurta aldım. Bir ayran çorbası yaparım şimdi sıcak sıcak, Suna’m yarına kalmaz ayağa kalkar. Ama önce şu Şaşkın’a bir mezar bulmak lazım. Tam da ölecek günü buldu kerata.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://on8kitap.com/blog/saskin">Şaşkın</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://on8kitap.com">ON8 Kitap</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://on8kitap.com/blog/saskin/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Replikler fısıldaşır sabaha kadar</title>
		<link>https://on8kitap.com/blog/replikler-fisildasir-sabaha-kadar</link>
		<comments>https://on8kitap.com/blog/replikler-fisildasir-sabaha-kadar#respond</comments>
		<pubDate>Sat, 06 Jan 2018 08:50:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[SEVİN OKYAY]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Blog]]></category>
		<category><![CDATA[Zamanlı Zamansız]]></category>
		<category><![CDATA[Hababam Sınıfı]]></category>
		<category><![CDATA[Haldun Taner]]></category>
		<category><![CDATA[Hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[Küçük Sahne]]></category>
		<category><![CDATA[Münir Özkul]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[Tiyatro]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.on8kitap.com/?p=12222</guid>
		<description><![CDATA[<p>Münir Özkul’u öyle uzun zamandan beri tanıyorum ki! Kendisiyle hiç tanışmamış olsam da, sinemada, televizyonda, ille de tiyatroda hep karşıma çıkardı. Çok iyi bir oyuncuydu. Ne mutlu ki ben onu ilk olarak Küçük Sahne’deki oyunlarıyla tanıdım. Tiyatro en önemlisiydi zaten, onu oyunculukla ilk buluşturanı. İstanbul Erkek Lisesi’nin ve iki ayrı fakültenin ardından ilk kez semtinde, [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://on8kitap.com/blog/replikler-fisildasir-sabaha-kadar">Replikler fısıldaşır sabaha kadar</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://on8kitap.com">ON8 Kitap</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Münir Özkul’u öyle uzun zamandan beri tanıyorum ki! Kendisiyle hiç tanışmamış olsam da, sinemada, televizyonda, ille de tiyatroda hep karşıma çıkardı. Çok iyi bir oyuncuydu. Ne mutlu ki ben onu ilk olarak Küçük Sahne’deki oyunlarıyla tanıdım. Tiyatro en önemlisiydi zaten, onu oyunculukla ilk buluşturanı. İstanbul Erkek Lisesi’nin ve iki ayrı fakültenin ardından ilk kez semtinde, Bakırköy Halkevi’nde sahneye çıkmıştı. 1948’de Ses Tiyatrosu’nda sahnelenen “Aşk Köprüsü” ile profesyonel oldu.</p>
<p>Ama hiç unutmadığım yer, Küçük Sahne’dir. Münir Özkul, “Benim sanat yaşamımda beş kişinin büyük etkisi olmuştur. Bunlar Muhsin Ertuğrul, Ferdi Tayfur (seslendirme efsanesi olanı), Haldun Dormen, Sadık Şendil ve Şakir Eczacıbaşı’dır,” diyordu. O Küçük Sahne’ye geçtiğinde tiyatro, Muhsin Ertuğrul’un yönetiminde olduğu; hoca, mesleğinde bir yükseliş dönemine geçmesini sağladığı için herhalde. Ben bu dönemden unutulmaz bir performans sunduğu John Patrick Oyunu “Çayhane” (1955) ile George Axelrod’dan “Yaz Bekârı”nı hatırlıyorum (1954). John Steinbeck’in <em>Fareler ve İnsanlar</em>’ından (1951) aklımda asıl, George’u oynayan Şükran Güngör ile çok sevdiğim Lenny’yi canlandıran Ankaralı Nuri Altınok kalmış. Ne var ki, John Millington Synge’in başyapıtı sayılan “Babayiğit / The Playboy of the Western World”ü hatırlamıyorum.</p>
<p>Özkul 1950’lerden itibaren sinemaya adım attı, ama başka sahnelerin tozunu da yuttu. Bunlar arasında, 1978’de yeniden döndüğü Şehir Tiyatroları da var. Ankara’da ve İstanbul’da çeşitli sahnelerde oynadı ve 1983-84’te Dormen Tiyatrosu’yla sahneye çıktı. Önceleri, kendi topuluğunda sahnelenmiş (1961) ve çok ilgi görmüş “Generalin Aşkı”nı (Jean Anouilh) oynuyorlardı. 1980’lerin ortalarında da Ferhan Şensoy’un Ortaoyuncular’ına katıldı. Dört oyunda rol alıp sahnelere veda etti.</p>
<p>Ferhan Şensoy’la önemli bir ilişkisi daha var. Özkul, 1968 yılında Altan Karındaş topluluğunda sahnelenen Sadık Şendil&#8217;in “Kanlı Nigar” oyunundaki rolüyle İlhan İskender Armağanı&#8217;nı kazanınca, İsmail Dümbüllü, Kel Hasan’dan devraldığı 50 yıllık simgesel kavuğu Özkul’a vermişti. Aktör elli yıllık bu simgesel kavuğu 1989’da Ferhan Şensoy’a emanet etti. Bir röportajında, “Sanat yaşamım içinde her zaman İbiş’e ve Kavuklu’ya hayranlık duymuşumdur. Nedenini şöyle anlatayım,” diyordu. Ona göre Kavuklu veya İbiş, çeşitli etkilerden kurtarılmış evrensel insan tanımıydı. “Ben Kavuklu’da veya İbiş’de kendi içimdeki o insanı yakalamak ve o insana varmak istiyorum.”</p>
<p>Sinemada ise, genelde olduğu gibi, tiyatroda yakalayamadığı şöhreti yakaladı. Seyircilerin kalbinde yer eden, unutulmaz tipler yarattı. Öğrencilerine sert davranan ama yufka yürekli Mahmut Hoca, örneğin, Kel Mahmut. “Atın sigaraları, Mahmut Hoca geliyor!!!” Okul müdürü. Hababam Sınıfı”nın en etkili karakterlerinden biri. Sonra, bir aralar repliğiyle herkesin diline pelesenk olan ve aktöre “Bizim Aile” filmiyle 1977 Azerbaycan Film Festivali&#8217;nde özel ödül kazandırın Yaşar Usta. Adile Naşit’in karakteri ile absürt bir temele dayanan turşu kapışmalarıyla (turşunun iyisi sirkeyle mi yapılır, limonla mı?) beni çok güldüren Turşucu Kazım&#8230;</p>
<p>Ama en fazla benimsediğimiz Mahmut Hoca’ydı galiba. “Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı”da ders yılı başlayıp da bir önceki yıldaki son sınıfı, Hababam Sınıfı’nı tam tekmil karşısında bulunca hayretlere kapılıp, onlara, “Üniversiteyi kazanmadınız mı?” diye soran meşhur Müdür. Onların suçlu duruşlarından kazanamadıklarını anlayınca, “Hiçbiriniz mi?” diyor. “Peki öteki sınıf nerede? Onları bir yere mi kapattınız?” Tarık Akan, gülerek, “Öteki sınıf biziz,” diye cevap veriyor. “Ee, siz okulu bitirmediniz mi?” diye şaşırıyor Mahmut Hoca. “Peki, bana hastaneye getirdiğiniz diplomalar neydi?” Kemal Sunal kıs kıs gülerek, hastaneye eli boş gitmektense sahte diploma yaptıklarını söylüyor. “Desenize,” diyor Mahmut Hoca çelebice bir edayla, “Hababam Sınıfı sınıfta kaldı!”</p>
<p>Belki de en iyisi gene tiyatroyla kapatmak. Mesela “Sersem Kocanın Kurnaz Karısı” ile. 1978’de de oynadığı Haldun Taner’in Sersem Kocanın Kurnaz Karısı (1978) oyunundaki rolüyle Avni Dilligil (1978), Ulvi Uraz (1979), İsmet Küntay (1979) ve İsmail Dümbüllü (1980) ödüllerini kazanmıştı Özkul.</p>
<p>Molière’in pek çok oyununu Türkçe’ye uyarlamış olan Ahmet Vefik Paşa, Bursa Valisi’yken bir tiyatro kurar, Türk ve Ermeniler’den oluşan aktörlerini de gene kendi yönetir. Molière’in “Georges Dandin” adlı piyesinin Türkçe’ye üç ayrı uygulanışını sunar: “Kıskanç Herif”, “Yorgaki Dandini” ve “Sersem Kocanın Kurnaz Karısı”.</p>
<p>Haldun Taner’in yazdığı oyun, ilk defa 11 Ekim 1969’da Haldun Taner, Çetin İpekkaya ve Münir Özkul’un kurduğu Bizim Tiyatro tarafından İstanbul&#8217;da sahneye konuldu. Münir Özkul, Suna Selen, Çetin İpekkaya, Sevil Üstekin gibi oyuncuların rol aldığı “Sersem Kocanın Kurnaz Karısı”, tiyatro tarihimizin üç durağına işaret ediyordu. Tiyatro sevgisini “iki kalas bir heves” olarak özetleyen başrol oyuncusu Tomas Fasülyeciyan’ın, finalde yer alan konuşması ise, unutulacak gibi değilidir. Meşhur “Perde!”</p>
<p>“(&#8230;) Zaten aktör dediğin nedir ki? Oynarken varızdır. Yok olunca da sesimiz bu boş kubbede bir hoş seda olarak kalır. Bir zaman sonra da unutulur gider. Olsa olsa eski program dergilerinde soluk birer hayal olur kalırız. Göroorum hepiniz gardroba koşmaya hazırlanoorsunuz. Birazdan teatro bomboş kalacak. Ama teatro işte o zaman yaşamaya başlar. Çünkü Satenik’in bir şarkısı şu perdelerden birine takılı kalmıştır. Benim bir tiradım şu pervaza sinmiştir. Hıranuş’la Virjinya’nın bir diyalogu eski kostümlerin birinin yırtığına sığınmıştır. İşte bu hatıralar, o sessizlikte saklandıkları yerden çıkar, bir fısıltı halinde yine sahneye dökülürler. Artık kendimiz yoğuz. Seyircilerimiz de kalmadı. Ama repliklerimiz, fısıldaşır dururlar sabaha kadar.”</p>
<p>“Gün ağarır, temizleyiciler gelir, replikler yerlerine kaçışır. Perde.”</p>
<p>Ama gün ağarınca kaçışsalar da o repliklerin sabaha kadar fısıldaşmalarını unutmak ne mümkün, Münir Bey? Sizi de…</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://on8kitap.com/blog/replikler-fisildasir-sabaha-kadar">Replikler fısıldaşır sabaha kadar</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://on8kitap.com">ON8 Kitap</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://on8kitap.com/blog/replikler-fisildasir-sabaha-kadar/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Veda ve Karşılama</title>
		<link>https://on8kitap.com/blog/veda-ve-karsilama</link>
		<comments>https://on8kitap.com/blog/veda-ve-karsilama#respond</comments>
		<pubDate>Sun, 31 Dec 2017 22:05:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[IRMAK ZİLELİ]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Blog]]></category>
		<category><![CDATA[Bozuk Saat]]></category>
		<category><![CDATA[Dilek]]></category>
		<category><![CDATA[Irmak Zileli]]></category>
		<category><![CDATA[Köpek]]></category>
		<category><![CDATA[Kutlama]]></category>
		<category><![CDATA[Meydan]]></category>
		<category><![CDATA[Sokak]]></category>
		<category><![CDATA[Umut]]></category>
		<category><![CDATA[Yılbaşı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.on8kitap.com/?p=12213</guid>
		<description><![CDATA[<p>Dün gece meydan, kimsenin nabzını duymama izin vermeyecek kadar kalabalıktı. Ses ve duygu dalgaları birbirine karışıyordu. Çılgın bir veda gecesiydi. 2017 yılından kurtulduğu ve yeni bir yıla merhaba dediği için insanların neden bu denli heyecan duyduğunu anlayamadım. Hep aynı döngü. Gelecek yıl bu zamanlarda beklentilerimizi karşılamadığı için bu kez 2018’e kızıp, 2019’a umut bağlayacağız. Bir [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://on8kitap.com/blog/veda-ve-karsilama">Veda ve Karşılama</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://on8kitap.com">ON8 Kitap</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Dün gece meydan, kimsenin nabzını duymama izin vermeyecek kadar kalabalıktı. Ses ve duygu dalgaları birbirine karışıyordu. Çılgın bir veda gecesiydi. 2017 yılından kurtulduğu ve yeni bir yıla merhaba dediği için insanların neden bu denli heyecan duyduğunu anlayamadım. Hep aynı döngü. Gelecek yıl bu zamanlarda beklentilerimizi karşılamadığı için bu kez 2018’e kızıp, 2019’a umut bağlayacağız.</p>
<p>Bir yılı tükettiğimizde, bir bakıma onunla işimiz bittiğinde, suratına bile bakmak istemiyoruz. Miadını doldurmuş ilişkiler olur hani. Artık iki tarafın da birbirinden alacağı kalmamıştır. İlişki kendi kendini yiyip bitirir zamanla. Yine de içten içe biliriz ki, birlikte oluşturulan o geçmiş kıymetlidir. Kimileri bu ortak geçmişe karşı vefa duygusunu yitirmez. Ona hürmeten karşısındakine hoyrat davranmaktan kaçınır; hınçlanmaz. Yasını tutmak gerekir çünkü ilişkinin. Verilmiş emeklerimiz vardır. Onları yok sayamayız. Bazıları ise kurban rolünü oynamayı tercih eder. Biten ilişkinin ardından, övgüleri kendine alır, şikayetlerini O’na iletir. Belki bu şekilde veda etmek kolay geldiğinden, belki sorumluluk almak istemediğinden, bilmiyorum.</p>
<p>Kayıp giden yıllarla ilişkimiz de böyle işte. Yaşanan zamanın oluşumunda hiçbir dahlimiz yokmuş; türlü olumsuzluk “başımıza gelmiş”; zamanın öznesi değil kurbanıymışız gibi davranıyoruz. Kendimiz, eşimiz dostumuz, bütün toplum, bu dünyada nefes alıp veren herkes, 2017’yi birlikte 2017 yaptık oysa. Geçen 1 Ocak gününde sorsalar, 2017 bir bebek kadar masumdu. Boş bir kâğıttan farksızdı gözümüzde. Sonra bu 365 günü beraberce ve kendi ellerimizle doldurduk. Şimdiyse 2017’nin ayrı bir kişiliği, hür iradesi varmış gibi kızıyoruz ona.</p>
<p>Bir yıl önce bugün, 2016’ya yaptık aynı muameleyi ve 2017’den beklentilerimizi dile getirdik. Kâğıtlara yazdık, dualar ettik, ağaçlara ipler bağladık; bu yıl her şey çok farklı olsundu. Kişisel ya da toplumsal hayata ilişkin temennilerimizi gerçekleştirecek olanın kim olduğu üzerine pek kafa yormamış olmalıyız ki, bugün 2017’ye veda ederken, hatalarımızla yüzleşmek yerine 2017’den soruyoruz hesabı. “Aman ne kötü yıldın sen!” diyoruz hınçla. “İstediğimiz hiçbir şeyi vermedin. Gözümüz görmesin seni. Biz ne yapacaksak bu yeni yılla yaparız. Sen lazım değilsin bize. İstemez!”</p>
<p>Bugün 1 Ocak 2018. Geride bıraktığımız zamana sırtımızı dönüp tüm umutlarımızı yeni yıla bağlayacağımız kutlu gün. Bir yıl daha öldü, yaşasın yeni yıl! İyi de, bu gidişle neyi, nasıl değiştirebiliriz ki? Her yılın bir öncekinin benzeri, her ilişkinin eskinin tekrarı olmaması için ne yapmalı?</p>
<p>Bu sabah meydanda sokak hayvanlarından ve evsizlerden başka kimsecikler yok. Onlar için yeni bir yıla girilmedi. Hep aynı zamanı yaşıyor gibiler. Şu evsiz adam, çöplükten yemek artığı topluyor mesela. Dün geceden kalanları. Ayaklarının dibinde onu bekleyen köpek de her zamankinden bir parça daha umutlu, o kadar; çöp kutusu yeni yıl kutlamalarının taşkınlığıyla dolmuş.</p>
<p>Biraz sonra kestaneci gelip duvarın üstüne tünüyor. İşlerin kesat olacağının belli olduğu böyle bir günde ne demeye işe çıktı, anlaşılır şey değil. Kestanelerden birini alıp ufalamaya başlıyor. Az sonra bir serçe konuyor öteye. Adam, kuşun önüne bırakıyor avucundakini. Serçe el hareketinden ürküp havalanıyor önce. Fakat sonra yanında bir arkadaşıyla geri dönüyor. Kestane kırıntılarından bir iki tane kapıp havalanıyorlar tekrar. Böyle, gide gele bitiriyorlar kestaneyi.</p>
<p>Az sonra, bir grup kadın ellerinde torbalarla meydana giriyor. Soğuğa rağmen neşeliler. Bir yandan laf atıyorlar birbirlerine, bir yandan da torbaların içine daldırdıkları küreklerle mama dağıtıyorlar kedilere. Kestane arabasının sıcağına sığınmış kediler, kadınların peşi sıra koşturuyor bu kez. Meydan gitgide hareketleniyor. Şehir uyanıyor.</p>
<p>Evsizin yanındaki köpek havlayınca o tarafa dönüyorum. Birkaç metre ötede gençler görüyorum, bana doğru geliyorlar. Onları tanıyorum. Kış aylarında her sabah evsizlere çorba dağıtan çocuklar bunlar. Böyle bir günde bile yollara düşecekleri gelmezdi aklıma.</p>
<p>Meydan hareketlendikçe güzelleşiyor. Artık nabızları duyabiliyorum. 2017’ye kızan yok aralarında. 2017’de de buradaydı onlar, 2018’de de olacaklar. Yakınmadan, söylenmeden, şikâyet etmeden, kendilerine acımadan… Belki 2017’de neyi eksik yaptıklarını konuşacaklar işleri bitince. Belki 2018 için yeni kararları hayata geçirmenin yollarını düşünecekler.</p>
<p>Çorba dağıtan çocuk, boşalan tencerelerden birini müzik aleti gibi tıngırdatmaya başlıyor. Bir başkası kaşıkları birbirine vurarak katılıyor arkadaşına. Boşalan kâselerden, tencerelerden oluşan bir orkestra kuruluyor yavaş yavaş. Köpekler havlayarak katılıyorlar müziğe. Karnı tok evsizler yan yana geldikçe ısınıyorlar. Bir kızla oğlan dans etmeye başlıyor. Sonra bir çift daha, bir çift daha derken meydan dans eden gençlerle doluyor.</p>
<p>Bu kez ses ve duygu dalgaları birbirine karışmıyor, hepsini tek tek duyabiliyorum. Ama canım şu an başkasının nabzında olmayı hiç istemiyor. Kendi nabzımın keyfini süreceğim. Bugün tatil.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://on8kitap.com/blog/veda-ve-karsilama">Veda ve Karşılama</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://on8kitap.com">ON8 Kitap</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://on8kitap.com/blog/veda-ve-karsilama/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Eksik</title>
		<link>https://on8kitap.com/blog/eksik</link>
		<comments>https://on8kitap.com/blog/eksik#respond</comments>
		<pubDate>Tue, 26 Dec 2017 06:47:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[NESLİHAN ÖNDEROĞLU]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Blog]]></category>
		<category><![CDATA[Cin Atı]]></category>
		<category><![CDATA[Anne]]></category>
		<category><![CDATA[Arkadaşlık]]></category>
		<category><![CDATA[Cüce]]></category>
		<category><![CDATA[Engelli]]></category>
		<category><![CDATA[Evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[Neslihan Önderoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Okul]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Yalnızlık]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.on8kitap.com/?p=12210</guid>
		<description><![CDATA[<p>Küçücük bir bedeni olduğunu ne zaman fark etmişti? Kendi yaşıtlarıyla ilk karşılaştığında mı? İlkokula başladığı yıl. Ondan öncesi annesinin onu cam bir fanus içinde saklayarak büyüttüğü yıllar. Dededen kalma bahçeli, müstakil bir evin korunaklı duvarları. Hayatın, bahçenin sarmaşıklı duvarlarının ötesine geçemediği bir dünyada tek çocukluk arkadaşı, evdeki emektar Safiye’nin oğlu Berat. Yaşıt olduklarını sandığı Berat’ın [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://on8kitap.com/blog/eksik">Eksik</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://on8kitap.com">ON8 Kitap</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Küçücük bir bedeni olduğunu ne zaman fark etmişti? Kendi yaşıtlarıyla ilk karşılaştığında mı? İlkokula başladığı yıl. Ondan öncesi annesinin onu cam bir fanus içinde saklayarak büyüttüğü yıllar. Dededen kalma bahçeli, müstakil bir evin korunaklı duvarları. Hayatın, bahçenin sarmaşıklı duvarlarının ötesine geçemediği bir dünyada tek çocukluk arkadaşı, evdeki emektar Safiye’nin oğlu Berat. Yaşıt olduklarını sandığı Berat’ın aslında kendisinden üç yaş küçük olduğunu bile nice sonra öğrenmişti. Oysa uzayıp gitmişti Berat, kendisini beklemeden. “O oğlan çocuğu elbet, seni geçmesi doğal,” demişti annesi. Ne kadar saklayıp sakınabilirdi ki insanı annesi zamandan? Zaman geçmiş, bahçedeki ağaçlar, duvardaki elektrik düğmeleri, annesinin beli, iskemleler, koltuklar hep uzayıp gitmişti öyle. Aynı kalan bir kendisiydi.</p>
<p>Sınıfındaki çocukların yarısına bile erişmiyordu boyu. Öğretmeninin kendisine yönelik korumacılığı aslında ne denli yaralayıcıydı. Sınıf arkadaşlarının ağzından ilk kez duyup da annesine ne olduğunu sorduğu “cüce” sözcüğünden bile daha yaralayıcı. Birini korumak ve kayırmak aynı zamanda onu öbürlerinden ayırmak anlamına da geliyor, insana kendini kötü hissettiriyordu. Çocukların acımasızlığında ise nezaket maskesinin altına saklanmamış daha samimi bir şey vardı. Neden oyunlara çağrılmadığını, neden hep dışarıda ve sessiz kalması, fazla dikkat çekmemeye özen göstermesi gerektiğini başlangıçta hiç anlamadı.</p>
<p>Farklı olduğunu hissetmediği tek yer evdi. Annesinin ona hissettirmeden yarattığı bu evren daha güvenilir, daha korunaklı geliyordu. Berat’la ikisi için bir kale olan bu evrende yaşları büyüdükçe, birbirlerinin farklı yönlerini de keşfettiler. Berat’ın elleri, sıklaşan nefesi, sıcak kolları küçük bedeninin üzerinde kaçamak gezintilere çıktığı vakitlerde, dünya ile kendisi arasına çekilmiş bütün o setler yıkılıyor, bahçe duvarının üstündeki sarmaşıklardan tek adımda atlayabilirmiş gibi geliyordu. En çok o zaman herkes gibiydi. Mutlu olmak için ille de büyük bir bedene ihtiyaç yoktu. Berat için diğerlerinden farkı olmayan bir kızdı o, öptüğü, sevdiği, sarıldığı, kokladığı bir kız.</p>
<p>Sonra Berat parasız yatılıyı kazanıp gidiverdi bir gün. İçi boşalmış gibi oldu. Oturup Berat’a sayfalarca mektup yazarak doldurmaya çalıştı bu boşluğu. Berat’ın gittikçe seyrekleşen yanıtları, okul tatillerinde –belki de Safiye Teyze’nin aralarında bir şeyler olduğunu sezip aldığı önlemle– köye gitmesi bile yıldırmadı onu. Sürekli yazdı, yazdıkça yaşadı sanki, yazdıkça büyüdü.</p>
<p>Yirmi yaşındaydı. Kapının arkasından annesiyle Bülent’in annesinin konuşmalarını duymaya çalışmış, küçüklüğünden zorlukla hatırladığı bu uzak akrabanın neden aniden çıkageldiğini merak etmişti. Karşılıklı içilen kahvelerden sonra kapatılan kapılar arkasında iki kadın, çocuklarının mutluluk pazarlığını yapıyorlardı. Askerlik, mayın diyorlardı. Hayata küsmek, içine kapanmak, birbirini anlamak?</p>
<p>Bülent’le tanıştığında kalbi yerinden çıkacak gibi olmuş, onun eksik olan bacağının farkına bile varmamıştı. Bülent’in yüzü, gözleri o kadar derin, o kadar güzeldi ki, çengelliiğneyle tutturulmuş pantolon paçasının bunların yanında ne önemi olabilirdi? Bülent’se o ilk karşılaşmada ısrarla gözlerini kaçırmış, istemeden katıldığı bir oyunun acemi oyuncusu gibi ürkek davranmıştı.</p>
<p>Düğünleri alelacele yapıldı. Bülent’e kalsa, sessiz sedasız gidip kıydıracaklardı nikâhı ama annesi her şeyin usulünce olmasında ısrar etti. Soğuktu; gelin odasında yakılan elektrik sobasının karşısında Bülent’le yan yana hiç konuşmadan oturuyorlardı. Başını eğmiş durmadan yere bakıyor, bir şeyler arıyordu sanki Bülent. Kopan bacağından kalan boşluğa mı bakıyordu? O ise üşüyordu ve Bülent’in bunu hissedip omuzlarına örteceği bir şalı bekliyordu. Oysa Bülent, sadece kendine bakıyordu, sadece kendine üşüyordu.</p>
<p>Odanın kapısı açılıp bir akraba çocuğu, “Hadi artık çıksınlar diyor yengem,” diye haber verdiğinde, isteksizce yerinden kalkıp koltuk değneğine abandı Bülent. “Bekletmeyelim seyircileri,” dedi alaycı bir sesle. “İki zavallıyı görmeye gelmişler. Gözlerindeki acıyan bakışları saklayıp, dünyanın en olağan şeyi gibi gülerek alkışlayacaklar şimdi.”</p>
<p>Zavallı? Soran gözlerle Bülent’e baktı. O hiç zavallı gibi görmemişti ki kendini. Neden bu kadar acımasızdı önce kendine, giderek ona karşı Bülent? Diğerleri tarafından kusur sayılacak şeylerle doğmak, kazara o kusurları edinmekten daha mı kolaydı acaba? Daha mı kolay kabulleniyordu insan?</p>
<p>Bülent’le yaşadıkları ne kadar farklıydı, geçmişte Berat’la yaşadıklarından. Bülent ona nadiren dokunuyor, hatta neredeyse hiç dokunmamaya çalışıyordu. Ruhunu ışıldatan o parmaklar daha en baştan sıkılıp bıkmıştı sanki ondan. Yatakta olabildiğince kendisinden uzaklaşıp büzülür, sırtını dönüp yatardı. O öyle kendisinden uzaklaştıkça yalpalayan yüreği garip bir ürpertiyle dolup taşar ve kim bilir kaç kez gözlerini tavana dikip bir kez bile gözlerinin içine bakmadığını, bir kere kollarıyla belini sarmadığını düşünerek uykusuz geceler geçirirdi.</p>
<p>Her seferinde affetti onu, loş evin o daracık odasında minnacık düşler biriktirmeye devam etti. Eksik olmaktan ve ne hikmetse, sevmekten korkuyordu Bülent. Kendisiyle barışıp kabul etse onu da kabul edeceğini ve seveceğini düşündü. Her seferinde gülümseyerek uyandırdı onu, her seferinde “tam” hissetmesi için sevgi dolu baktı gözlerine.</p>
<p>Dayanamadı Bülent. Bu kadar iyiliğe, iyimserliğe dayanamadı sonunda. Kızıyordu için için. Kendisinin bir türlü alışıp sevemediği eksik varlığını böyle kabullenip sevdiği için kızıyordu. Sabahları gülümsediği için kızıyordu. Yok olan bacağını hiç umursamadığı için kızıyordu. Onunla, kopan bir bacak yüzünden birlikte olduğunu bildiğinden kızıyordu.</p>
<p>“Avuç içi kadar bir bedene bunca mutluluk ve iyimserlik nasıl sığıyor?”</p>
<p>Bülent elinde bavuluyla kapıdaydı, geriye dönüp de bu sözleri söylediğinde. Zehirli bir ıslık gibiydi sesi.</p>
<p>Bir diğerinin mutluluğu ve iyimserliği neden bu denli ağır gelirdi ki öbürüne, öbürlerine?</p>
<p>Kapıyı onun arkasından kapayıp annesini aradı.</p>
<p>“İki eksikten bir tam olmuyormuş, anne,” diye söze başladı.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://on8kitap.com/blog/eksik">Eksik</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://on8kitap.com">ON8 Kitap</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://on8kitap.com/blog/eksik/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kahramanımız Noel Baba</title>
		<link>https://on8kitap.com/blog/kahramanimiz-noel-baba</link>
		<comments>https://on8kitap.com/blog/kahramanimiz-noel-baba#respond</comments>
		<pubDate>Sat, 23 Dec 2017 07:28:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[SEVİN OKYAY]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Blog]]></category>
		<category><![CDATA[Zamanlı Zamansız]]></category>
		<category><![CDATA[Amazon]]></category>
		<category><![CDATA[Christmas]]></category>
		<category><![CDATA[Netflix]]></category>
		<category><![CDATA[Noel]]></category>
		<category><![CDATA[Sevin Okyay]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[Tim Burton]]></category>
		<category><![CDATA[Yılbaşı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.on8kitap.com/?p=12204</guid>
		<description><![CDATA[<p>Yılbaşı kapıya geldi dayandı, Noel çanları ise çıngır çıngır çalmaya başladı bile. Biz birkaç yıldır bu mevsimde yılbaşı yazıları yazıyorduk. Ama o da bir yere kadar&#8230; Bu sefer de filmlere bir bakalım dedim. Türkçe’ye “Yılbaşı filmi” diye çevrilen Noel-Christmas filmlerine. Aslında bu yazı aklıma geçen akşam, televizyon izlerken geldi. Pek sakin bir polisiye olduğu için [&#8230;]</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://on8kitap.com/blog/kahramanimiz-noel-baba">Kahramanımız Noel Baba</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://on8kitap.com">ON8 Kitap</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<div>
<div>
<p style="text-align: left;">Yılbaşı kapıya geldi dayandı, Noel çanları ise çıngır çıngır çalmaya başladı bile. Biz birkaç yıldır bu mevsimde yılbaşı yazıları yazıyorduk. Ama o da bir yere kadar&#8230; Bu sefer de filmlere bir bakalım dedim. Türkçe’ye “Yılbaşı filmi” diye çevrilen Noel-Christmas filmlerine.</p>
<p style="text-align: left;">Aslında bu yazı aklıma geçen akşam, televizyon izlerken geldi. Pek sakin bir polisiye olduğu için sevdiğim Kanada yapımı “Murdoch Murders”ın (zaman zaman bu çizgi dışına çıkıyor gerçi) o akşamki bölümünde bir Noel esrarı ve soyguncu Noel Babalar vardı. Meğer iki yıl önce, 2 Aralık 2015’te de iki bölümlük özel bir Noel programı yapmışlar, cinayetli cinsinden.</p>
<p style="text-align: left;">Aklıma hemen defalarca izlemiş olduğum Noel filmleri geldi. Herhalde bu alanın hakimi, kralı Charles Dickens’dır. Hatta bu yılki bir belgeselin adına bakılırsa, Dickens Noel’i icat etmiş olan kişi: “The Man Who Invented Christmas.” Filmini görmeden önce kitabını okuduğum “Bir Noel Şarkısı / A Christmas Carol”ın başkarakteri olan cimri, paraya kul olmuş Ebenezer Scrooge’u, çocukluğumdan beri hiç sevmemişimdir. Ama mutlu sonu beni de mutlu ediyor olsa gerek ki, filme nerede rastlasam sonuna kadar izlerim.</p>
<p style="text-align: left;">Kitap defalarca sinemaya uyarlanmıştır ama yönetmen Bharat Nalluri, bir değişiklik yapmış. Filminde, kimseye kuruş koklatmayan Scrooge’dan çok, onu yaratan Dickens’i anlatmış. Yıl 1843, Victoria devri. Dickens başarıyı tatmış ama son zamanlarda satmayan kitapları yüzünden yayıncısının güvenini yitirmiş. Noel’in kendisi ise, dindarların bir günlüğüne işe gitmeme bahanesinden başka bir şey değil. Yani, mutlu bir Noel fikrini Dickens’ın kitabına borçluyuz. Bu filmde Dickens’ı “Downtown Abbey” yıldızlarından Dan Stevens, Ebenezer Scrooge’u Christopher Plummer oynuyor. Daha önceki filmlerde ise bu rolü John Carradine, Albert Finney, James Earl Jones, Patrick Stewart, Kelsey Grammar gibi yıldız aktörler üstlenmiş. Ama en beğenileni Alastair Sim’in pinti Scrooge’u. Bill Murray ise modern versiyon “Scrooged”da, kendini beğenmiş ve düşüncesiz bir TV yöneticisini oynuyor.</p>
<p style="text-align: left;">Noel filmleri listesindeki bazı filmler, sadece Noel gününde geçtiği için bu listeye girmiş. Kutlama ruhuyla da hiç uyuşmuyorlar. Örneğin, “Die-Hard” ile “Batman Returns”, Santa kılığıyla adam öldürmeye çıkmış karakteriyle Noel’e hiç uymayan “Silent Night, Deadly Night” gibi. Billy Bob Thornton’un “Bad Santa”sı, büyük bir alışveriş merkezindeki hırsız Noel Baba üzerine kurulu bir kara komedi. Johnny Depp’in deri giyimli, soluk yüzlü, makas elli kahramanının adını taşıyan “Edward Scissorhands” ise, Noel ruhu taşıdığını sonunda kanıtlıyor.</p>
<p style="text-align: left;">Peki, bu ruhu hep taşıyanları yok mu diyeceksiniz. Var, olmaz mı hiç? Yılbaşına doğru mutlaka bir kanalda karşınıza çıkacak olan “Miracle on 34th St.”, örneğin. Sevimli, yaşlı bir adam alışveriş merkezinin Noel Babası olarak çalışırken, birden hakiki Noel Baba olduğunu iddia eder. Genç bir çift de onu akıl hastanesinden kurtarmaya çalışır. George Seaton’ın yönettiği 1947 yapımı orijinali keyifle izleniyor ama, benim televizyonda en çok rastlamış olduğum “34. Sokakta Mucize”, Richard Attenborough’nun Noel Baba olduğu 1994 yapımı film. Genç bir avukat ile küçük bir kız, onun sahiden de Santa olduğunu kanıtlamaya çalışıyorlar.</p>
<p style="text-align: left;">Romantizmi bir kenara koyup komediler ile animasyonlara geçmeden önce, Frank Capra’nın 1946 yapımı filmi “It’s a Wonderful Life”ın hakkını verelim. Yılın en harika döneminde iflas eden iş adamı George Bailey (James Stewart) intihar etmeye karar verir. Neyse ki son anda semadan bir melek iner ve George’a onsuz hayatın nasıl bir şey olacağını gösterir.</p>
<p style="text-align: left;">Noel filmlerini sıralarken ne kadar çeşitli ve renkli olduklarını da unutmayalım. “The Muppet Christmas Carol” gibi. Muppet’ların yaratıcısı Jim Henson 1992 tarihli filmin yapımı öncesinde öldü ama, ruhu bu müzikal Dickens uyarlamasında neşeyle yaşıyor. Filmin Scrooge’u, Michael Caine. “Elf”, Will Ferrell’in Santa ve Elfleri tarafından Kuzey Kutbu’nda büyütülmüş bir yetim olduğu ve ailesini bulmaya New York’a gittiği bir komedi. “Jingle All the Way”de (1996) Arnold Schwarzenegger, oğlunun istediği Turbo Man’i alamamış çok meşgul bir baba. Üstelik oyuncak da tükenmemiş mi? Şehri dört dönüp bir tane bulmaya çalışıyor.</p>
<p style="text-align: left;">Aslında adını kesinlikle duymuş olduğunuz, hatta izlediğiniz başka filmler de var: Ama hepsini sıralasak bir sonraki haftaya geçmek zorunda kalırız diye endişe ediyorum. Sondan bir önceki filmimizi mutlaka görmüşsünüzdür. 1990 yapımı bir film, başrolünde o sıralar henüz çocuk yaşta olan Macaulay Culkin var: “Home Alone / Evde Tek Başına”. Kevin McCallister (Culkin) kalabalık bir ailenin kazayla evde unutulmuş oğlu, ailesinin geri kalanı tatile çıkmışken o evde kalıyor. Önce bu yeni bulunmuş bağımsızlığa çok memnun oluyor ama sonra evini iki soyguncuya karşı korumak zorunda olduğunun farkına varıyor. Biraz salakça olan iki hırsızla (Joe Pesci ve Daniel Stern) kolaylıkla başa çıkıyor. Yeniyetmeleri mutlu edecek işler yapan John Hughes yazdı, Chris Columbus yönetti.</p>
<p style="text-align: left;">Geldik bence bir numara olanına. Ama hepiniz sever mi, ya da sevmiş miydi, bilmem. Bir Tim Burton filmi, “The Nightmare Before Christmas” (1993). Stop-motion tekniğiyle çekilmiş karanlık ve kötücül bir masal. Halloween Kenti’nin Balkabağı Kralı olan Jack Skellington, her yıl Cadılar Bayramı’nda aynı şeyleri yapmaktan bıktığı bir sırada Noel Kenti’ne rastlıyor ve kutlamalara katılmak istediğine karar veriyor. Amacı, evine biraz Noel neşesi getirmek ama sonuç beklediği gibi olmuyor. Halloween Kenti’nin yarasaları, hortlakları ve gulyabanileri ona yardım etmek için ellerinden geleni yapsalar da pek beceremiyorlar.</p>
<p style="text-align: left;">Artık buraya kadar gelmişken, Grinch’e de bir selam yollayalım bari. Filmin adı, “How the Grinch Stole Christmas.” Türkçe adı (Imdb’ye göre) “Grinç” olan filmi, Ron Howard yönetti. Noel’e heves eden Jack Skellington’ın tersine Grinch, intikam peşinde yeşil bir yaratık. Noel’den nefret ediyor. Bir kartanesinin içindeki Sihirli Whoville ülkesinde yaşayan ufacık şirin Wholar ise, Noel’e bayılıyorlar. Ama sevgili Whoville’lerinin hemen dışındaki kötücül, çirkin Grinch, Noel’i aynı derece nefret ettiği Wholar’dan çalmaya karar veriyor. Ne var ki Cindy Lou Who adlı küçük bir çocuk, Grinch’le dost olmaya karar vermiş bile.</p>
<p style="text-align: left;">İşte çok eskilerden, benim bile özgün versiyonlarına yetişemediğim günlerden bugüne, en azından bu yıla ait Noel filmi örnekleri. Nereden mi göreceksiniz? Bunu yetmiş küsur yaşında birine sormuyorsunuz, değil mi? Hemen hemen hepsi Amazon’da var. Hemen arkasından iTunes geliyor. Netflix programına da bir bakın derim.</p>
</div>
</div>
<p><a rel="nofollow" href="https://on8kitap.com/blog/kahramanimiz-noel-baba">Kahramanımız Noel Baba</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://on8kitap.com">ON8 Kitap</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://on8kitap.com/blog/kahramanimiz-noel-baba/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
