<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<?xml-stylesheet type="text/xsl" media="screen" href="/~d/styles/atom10full.xsl"?><?xml-stylesheet type="text/css" media="screen" href="http://feeds.feedburner.com/~d/styles/itemcontent.css"?><feed xmlns="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:openSearch="http://a9.com/-/spec/opensearch/1.1/" xmlns:georss="http://www.georss.org/georss" xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0" xmlns:gd="http://schemas.google.com/g/2005" xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0" gd:etag="W/&quot;CEEGRHc8fip7ImA9Wx9aE0o.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-4654294092442757035</id><updated>2011-03-05T16:50:25.976-08:00</updated><title>Richard Dawkins Türkiye Sayfası</title><subtitle type="html">Richard Dawkins Türkiye Sitesi</subtitle><link rel="http://schemas.google.com/g/2005#feed" type="application/atom+xml" href="http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/feeds/posts/default" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/" /><author><name>Richard Dawkins</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17051708469764919869</uri><email>richarddawkins.net@gmail.com</email></author><generator version="7.00" uri="http://www.blogger.com">Blogger</generator><openSearch:totalResults>18</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>25</openSearch:itemsPerPage><atom10:link xmlns:atom10="http://www.w3.org/2005/Atom" rel="self" type="application/atom+xml" href="http://feeds.feedburner.com/RichardDawkins-Turkey" /><feedburner:info uri="richarddawkins-turkey" /><atom10:link xmlns:atom10="http://www.w3.org/2005/Atom" rel="hub" href="http://pubsubhubbub.appspot.com/" /><entry gd:etag="W/&quot;AkcAQ3o5eyp7ImA9Wx9aEko.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-4654294092442757035.post-6666516795787108151</id><published>2011-03-03T14:17:00.000-08:00</published><updated>2011-03-04T14:34:02.423-08:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2011-03-04T14:34:02.423-08:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="kayıp halka" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="kör saatçi" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="evrim" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="harun yahya" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="richard dawkins" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="yaratılış safsatası" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="fosiller" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="insanın evrimi" /><title>Kayıp halka mı? "Kayıp" derken neyi kastettiniz?</title><content type="html">&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: left;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;"&lt;/span&gt;&lt;span style="color: #cc0000;"&gt;İyi bir kuram aksi ispatlan­maya müsait olduğu halde kimse tarafından çürütülememiş olan ku­ramdır. Evrim, eğer tek bir fosil yanlış zaman diliminde ortaya çıksaydı rahatlıkla çürütülebilirdi. Evrim bu sınavı &lt;i&gt;havada karada&lt;/i&gt; geçmiştir.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; font-size: small;"&gt;"&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;span style="color: #660000; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; font-size: large;"&gt;&lt;span style="font-size: x-large;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color: #660000; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; font-size: large;"&gt;&lt;span style="font-size: x-large;"&gt;&amp;nbsp;* * * &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span style="color: #660000; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; font-size: large;"&gt;&lt;span style="font-size: x-large;"&gt;K&lt;/span&gt;ayıp halka mı? "Kayıp" derken neyi kastettiniz?&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;span style="color: #666666; font-size: x-large;"&gt; &lt;span style="color: black; font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif;"&gt;Y&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;aradılışçılar fosil kayıtlarını pek severler, çünkü birbir­lerine sürekli "fosil kayıtlarında bir sürü 'boşluk' var" mantrasını tekrar tekrar söylemeleri (yine diğer yaradılışçılar tarafından) öğütlenmiştir: "Bana 'ara formları' göster!" Bu "boşlukların" evrimciler için bir utanç kaynağı olduğunu çok (ama çok) büyük bir keyifle hayal ederler. &lt;/span&gt;&lt;b style="color: black;"&gt;Bırakın elimizde hâlihazırda inanılmaz sayıda bulunan ve ev­rimsel tarihi belgeleyen (üstelik de aralarında harikulade "ara formla­rın" da bulunduğu) fosilleri,&lt;/b&gt;&lt;span style="color: black;"&gt; aslına bakılırsa, herhangi bir fosili bula­bildiğimiz için bile çok şanslıyız. &lt;/span&gt;&lt;b style="color: black;"&gt;Dokuzuncu ve onuncu bölümlerde evrimin gerçek olduğunu göstermek için fosillere ihtiyacımız bile &lt;i&gt;ol­madığını&lt;/i&gt; anlatacağım.&lt;/b&gt;&lt;span style="color: black;"&gt; Eğer tek bir vücut bile fosilleşmemiş olsaydı, evrimin kanıtları tamamen sağlam olurdu. Kazabileceğimiz zengin fosil madenlerine sahip olmamız tam anlamıyla bir "ikramiye" ve her geçen gün daha çok fosil keşfediliyor. Pek çok hayvan grubuna ilişkin fosil kanıtları muazzam bir güce sahip. Fakat elbette her şeye rağmen boşluklar var ve yaradılışçılar o boşluklara &lt;/span&gt;&lt;i style="color: black;"&gt;hastalıklı&lt;/i&gt;&lt;span style="color: black;"&gt; bir sevgi duyuyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Gelin, dedektifin hiçbir görgü tanığının bulunmadığı suç mahalli­ne geldiği benzeşimimize geri dönelim. Baronet vurulmuştur. Taban­ca üzerindeki ter izinden elde edilen DNA, parmak izleri, ayak izleri ve güçlü bir motivasyon, suçlunun uşak olduğuna işaret ediyor. Bu hemen çözülebilecek bir vaka gibi görünüyor, nitekim hem jüri hem de mahkemedeki diğer insanlar cinayeti uşağın işlediğine ikna olmuş görünüyorlar. Fakat uşağın suçlu olduğu kararına varacağı her halin­den belli olan jüri karar almak için mahkeme salonundan çıkmadan hemen önce yeni bir kanıt ortaya çıkıyor: birisi baronetin eve hırsızla­ra karşı gizli kameralar koydurduğunu hatırlıyor. Herkes nefesini tut­muş bir şekilde kamera kayıtlarını izliyor. Kayıtlardan biri uşağın çek­meceyi açtığını, içinden tabancayı çıkarıp doldurduğunu ve yüzünde habis bir ifadeyle sinsice odadan çıktığını gösteriyor. Bu kaydın davayı iyice uşağın aleyhine çevirdiğini düşünebilirsiniz. Ama acele etmeyin. Uşağın savunma avukatı kurnazlıkla, cinayetin işlendiği kütüphanede ve uşağın odasına giden koridorda hiçbir gizli kamera olmadığına dik­kat çekiyor. İşaret parmağını o avukatlara özgü ikna edici havayla sallıyor. "&lt;b&gt;Kamera kayıtlarında bir boşluk var! &lt;/b&gt;Uşak odasından çıktıktan sonra neler olduğunu bilmiyoruz. Müvekkilimin mahkûm edilmesi için yeterli kanıt olmadığı çok açık."&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Savcı, beyhude bir çabayla, bilardo odasında ikinci bir kamera ol­duğuna ve bu kameranın açık kapıdan koridoru da çeken kayıtlarının elinde hazır silahı ile parmak ucunda koridor boyunca kütüphaneye doğru ilerleyen uşağı gösterdiğine dikkat çekiyor. &lt;b&gt;Bu görüntülerin ka­mera kaydındaki boşluğu doldurduğu aşikâr değil mi? Uşağın suçlu olduğunun kanıtları şüphe götürmez değil mi?&lt;/b&gt; Ama hayır. Savunma avukatı, muzafferane, son kozunu oynuyor. "Ama uşak bilardo odası­nın açık kapısının önünden geçtikten sonra ne olduğunu bilmiyoruz ki. Bu durumda artık kamera kayıtlarında iki boşluk var. Jürideki sayın baylar ve bayanlar, başka sözüm yok. Son bilgiler ışığında müvekkili­me karşı öncekinden de az kanıt bulunmaktadır."&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Fosil kayıtları bu cinayet öyküsündeki gizli kameralar gibidir, yani aslında sahip olmayı beklemeye bile hakkımızın olmadığı bir "ikrami­yedir." &lt;b&gt;Zira hâlihazırda zaten uşağın suçlu bulunması için fazla fazla kanıt bulunmaktadır ve zaten jüri gizli kamera kayıtları ortaya çıkma­dan hemen önce uşağın suçlu olduğuna karar vermek üzeredir.&lt;/b&gt; Benzer şekilde, &lt;b&gt;evrimin gerçek&lt;/b&gt; olduğuna dair, günümüzde yaşayan türlerin karşılaştırılma çalışmalarından ve coğrafî dağılımların­dan elde edilen &lt;b&gt;fazla fazla kanıt bulunmaktadır&lt;/b&gt;. Fosillere ihtiyacımız bile yok; evrimin gerçekliği onlarsız bile su götürmez; bu durumda fosil kayıtlarındaki boşlukları sanki evrime karşı kanıtlarmış gibi kullanmak tam bir çelişki. Dediğim gibi, fosillere sahip oldu­ğumuz için bile şanslıyız.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Evrime karşı, hem de çok güçlü bir şekilde karşı bir kanıt ancak yan­lış coğrafi bir katmanda bulunacak tek bir fosil olabilirdi.&lt;/b&gt; Dördüncü bölümde bundan bahsettim. J.B.S.Haldane, kendisine evrim kuramı­nı çürütecek bir gözlemin ne olabileceği sorulduğunda o ünlü cevabı yapıştırıvermişti: "&lt;b&gt;Kambriyen öncesi dönemden fosil tavşanlar!&lt;/b&gt;" Şim­diye kadar böyle bir tavşan, anakronistik yani yanlış zaman diliminde gözlenen herhangi bir fosil bulunmamıştır. &lt;b&gt;Elimizdeki bütün fosiller, ki bu fosillerin sayıları çok ama çok fazla, tek bir istisna olmaksızın doğru bir zamansal sıralamaya oturuyor.&lt;/b&gt; Evet arada hiçbir fosilin bu­lunmadığı boşluklar var ama bu zaten beklenen bir şey. &lt;b&gt;Hiçbir fosilin evrim geçirmeden hemen önce bulunduğu görülmüş şey değildir.&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Bu bize çok şeyler anlatan bir gerçek (ve bu gerçeğin yaradılış kura­mının bir parçası olmasını beklemek için hiç hiçbir sebep yok). Dör­düncü bölümde kısaca değindiğim gibi, &lt;b&gt;iyi bir kuram aksi ispatlan­maya müsait olduğu halde kimse tarafından çürütülememiş olan ku­ramdır.&lt;/b&gt; &lt;b&gt;Evrim, eğer tek bir fosil yanlış zaman diliminde ortaya çıksaydı rahatlıkla çürütülebilirdi. Evrim bu sınavı havada karada geçmiştir.&lt;/b&gt; Evrime karşı şüpheyle yaklaşan ve bunda haklı olduklarını kanıtlamak isteyenlerin özenle ve sebatla kayaları tırtıklamaları ve umutsuzca anakronistik fosiller bulmaya çalışmaları gerekirdi. Belki de bulurlar. İddiaya var mısınız?&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Yaradılışçıların en çok sevdikleri, en büyük boşluk, Kambriyen Patlaması ndan hemen öncekidir. Yarım milyar yıldan biraz faz­la bir zaman önce, Kambriyen döneminde, pek çok önemli hayvan sınıfı (hayvanlar alemindeki ana bölümler) fosil kayıtlarında "bir­denbire" ortaya çıkıyorlar. Birdenbire derken, bu hayvan gruplarının Kambriyenden yaşlı kayalarda hiç bulunmadıklarını kastediyoruz, şıp diye ansızın beliriverdiklerini değil: sözünü ettiğimiz süreç yaklaşık 20 milyon yılı kapsıyor. Yirmi milyon yıl, yarım milyar ile karşılaştı­rınca insana kısa geliyor. Ama elbette evrim için bugün de olduğu gibi o zamanlarda da 20 milyon yıl, 20 milyon yıldır! Her neyse, yine de görece anlık bir olaydır ve daha önce de bir kitabımda yazdığım gibi:&lt;/div&gt;&lt;blockquote style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif;"&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kambriyen döneminde ciddi sayıda önemli hayvan sınıfı, ortaya çıktıkları ilk zamanda bile hali hazırda ilerlemiş bir evrim aşama­sındadır. Adeta hiçbir evrimsel tarihleri yoktur ve oraya elle ko­nulmuş gibilerdir. Sanırım söylememe gerek yok, bu hayvanların aniden belirişi yaradılışçıların pek hoşuna gitti.&lt;/div&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Son cümleden anlıyoruz ki, yaradılışçıların Kambriyen Patlama­sını seveceklerini anlayabilecek durumdaymışım. Fakat o zamanlar (1986'da) onların, yaptığım açıklamayı dikkatlice çıkarıp, benim cüm­lelerimi bana karşı ve kendi çıkarlarına yönelik tekrar tekrar sinsice alıntılayacaklarını fark edecek kadar akıllı değilmişim. Sırf meraktan internette "Adeta hiçbir evrimsel tarihleri yoktur ve oraya elle konul­muş gibilerdir" cümlesini arattım ve 1250'nin üzerinde sonuçla karşı­laştım. Bu sonuçların çoğunun yaradılışçı alıntı cımbızcılarının temsil ettiği hipotezimi kaba bir yöntemle kontrol etmek için, karşılaştırma olarak, &lt;b&gt;Kör Saatçi&lt;/b&gt; kitabımda yukarıdaki cümlenin hemen ardından gelen cümleyi aramayı denedim: "Bununla birlikte her alandan ev­rimciler bunun fosil kayıtlarında hakikaten büyük bir boşluğu temsil ettiğine inanırlar." Bu aramadan toplam 63 sonuç çıktı, önceki cüm­lenin 1250 sonucuna nazaran. 1250'nin 63'e oranı 19,8. Bu orana Alıntı Cımbızlama indeksi diyebiliriz.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Kambriyen Patlamasından daha önce çok bahsettim, özellikle de Gökkuşağını Sökmek (Umveaving the Rainbow) kitabımda. Bura­da bunlara, yassı solucanların (Platyhelmintes) gözler önüne serdiği yeni bir nokta ekleyeceğim. Bu geniş solucan şubesine, tıbbi açıdan da çok büyük önem taşıyan, parazit sülükler ve tenyalar da dâhildir. Bununla birlikte, benim en sevdiklerim serbest yaşayan silli solucan­lardır (Turbellaria) ve bunların binin üzerinde türü bulunur: bu sayı neredeyse bütün memeli türlerinin toplamı kadardır. Silli solucan­ların bazıları, bu iki resimde de görebileceğiniz gibi, muhteşem bir güzelliğe sahiptir. Hem suda hem de karada kendilerine bol rastlanır ve büyük olasılıkla çok uzun zamandır da yaygın olarak bulunmakta­dırlar. O zaman sanırsınız ki çok zengin bir fosil tarihi bulacaksınız. Ne yazık ki elimizde neredeyse hiçbir şey yok. Pek belirgin olmayan bir avuç fosil izinin dışında, şimdiye kadar tek bir yassı solucan fosili bulunmamıştır. Platyhelminthes, ilk ortaya çıktığı anda çoktan bir so­lucan için "evrimsel olarak ileri bir aşamadadır. Adeta hiçbir evrimsel tarihleri yoktur ve oraya elle konulmuş gibilerdir." Ama bu defa, "ilk ortaya çıktıkları zaman" Kambriyen değil günümüzdür. &lt;b&gt;Bunun ne de­mek olduğunu anlıyor musunuz, ya da en azından yaradılışçılar için ne anlama gelmesi gerektiğini?&lt;/b&gt; Yaradılışçılara göre, yassı solucanlar bütün diğer organizmalarla aynı zamanda yaratılmıştır. Bu durumda fosilleşmek için onların da diğer hayvanlarla tam olarak eşit vakitleri oldu. Geçen bunca yüzyılda, o kemikli, kabuklu hayvanlar binlerce fosil bırakırken, yassı solucanlar, kayalarda varlıkları­na dair hiçbir iz bırakmadan, di­ğer hayvanların yanında mutlu mesut yaşamış olmalılar. Peki o zaman, yassı solucanların tarihi­nin kocaman bir boşluktan iba­ret olduğunu göz önünde bulun­durursak, fosilleşen hayvanların&lt;br /&gt;
&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://lh3.googleusercontent.com/-Jhnw8sBaDkM/TXAB3Oo6POI/AAAAAAAAAJs/LKcuTfLEqX0/s1600/Untitled0-1.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="128" src="https://lh3.googleusercontent.com/-Jhnw8sBaDkM/TXAB3Oo6POI/AAAAAAAAAJs/LKcuTfLEqX0/s320/Untitled0-1.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&amp;nbsp; &lt;br /&gt;
Turbellaria - hiç fosilleri yok, ama çok uzun zamandır ortalarda olmalılar&lt;br /&gt;
&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; &lt;br /&gt;
&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; &lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;kayıtlarındaki boşlukları bu kadar özel yapan ne: üstelik de, yaradılış­çıların iddialarına göre, yassı solucanların dünya üzerinde geçirdik­leri vakit diğerleri ile aynı uzunluktaysa? Kambriyen Patlamasından önceki boşluk pek çok hayvanın birdenbire Kambriyen sırasında orta­ya çıktığına ilişkin bir kanıt olarak kullanılıyorsa, aynı "mantık" yassı solucanların da daha dün vücut bulduklarını kanıtlamak için kulla­nılmalıdır. &lt;b&gt;Fakat bu, yaradılışçıların, yassı solucanların diğer her şeyle birlikte aynı yaradılış haftasında var edildikleri inancına ters düşüyor&lt;/b&gt;. Her ikisine de sahip olamazsınız. &lt;b&gt;Bu ispat, yaradılışçıların fosil kayıt­larındaki Kambriyen öncesi boşluğun evrime ilişkin kanıtları zayıflat­tığı iddiasını bir kalemde yıkıyor.&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Evrimsel görüşe göre, Kambriyen döneminden önce neden bu kadar az fosil var? Eh, büyük ihtimalle, coğrafi dönemlerden bugü­ne yassı solucanlar için geçerli olan etkenler, hayvanlar âleminin Kambriyen'den önce yaşayan tüm diğer üyeleri için de geçerliydi. Bü­yük olasılıkla Kambriyen'den önce yaşayan hayvanların çoğu günü­müzdeki yassı solucanlar gibi yumuşak bedenliydi, ayrıca günümüz silli solucanları gibi de görece küçük boyutluydular, ki bunlar iyi fosil malzemesi değildir. Daha sonra yaklaşık yarım milyar yıl önce hay­vanların rahatça fosilleşmelerine izin veren bir şey oldu; mesela sert ve mineral yapılı iskeletler ortaya çıktı.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;"Fosil kayıtlarındaki boşluğun" daha önceki ismi "kayıp halkalar" idi. Victoria dönemi İngiltere'sinde bu söz oldukça rağbet görmüş­tü ve 20. yüzyıla kadar kalmayı başardı. Darwin'in kuramının yanlış anlaşılmasından ortaya çıktı ve bugün "neandertal" kelimesinin bir hakaret olarak (ama yanlış bir şekilde) kullanılmasına benzer şekilde kullanıldı. Oxford İngilizce Sözlüğünün listelediği örnek alıntılardan 1930 tarihli bir tanesinde, D. H. Lawrence kendisine "kokuşmuş bir ismin var" diyen bir kadından bahsediyor. Kadının sözleri şöyle devam ediyor: "Sen, bir kayıp halka ve şempanze karışımı olan sen."&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;"Kayıp halka" sözünün ilk ortaya çıktığı zamanki (ama az sonra an­latacağım gibi hep karıştırılan) anlamı, Darwin'in kuramında insan­larla diğer primatlar arasındaki hayati bir halkanın eksik olduğunu ima ediyordu. Sözlüğün aydınlatıcı örneklerinden, Victoria dönemine ait bir diğeri, "kayıp halka" sözünü şöyle kullanıyor: "Kayıp halka diye birşeyden bahsedildiğini duydum, insanlarla şebekler arasında." Tarih inkarcıları, bugüne dek alaycı olduğunu düşündükleri bir ses tonuyla hep şunu söylemekten hoşlanageldiler: "Ama hala kayıp halkayı bulamadınız" ve genellikle tam olsun diye Piltdown Adamına dair de bir taş atarlar. Piltdown sahteciliğini kimin yaptığını kimse bilmiyor, ama bir bulunursa cevap vermesi gereken çok soru olacak. İlk bulunan insansı maymun fosili adaylarından birinin sahte olması, tarih inkarcılarının sahte olmayan bir sürü başka fosili de görmezden gelmelerine bahane oldu; bu konuda kafa ağrıtmaktan hala vazgeçmediler. Eğer gerçekle­re bir baksalardı, elimizde çağdaş insanı şempanzeyle paylaştığı ortak ataya bağlayan bir sürü ara fosil olduğunu göreceklerdi. Dalın insan ta­rafında tabi. İlginçtir ki (ne şempanze ne de insan olan) bu ortak atayı günümüz şempanzelerine bağlayan bir fosil henüz bulunmadı. Bunun nedeni belki şempanzelerin fosilleşmek için iyi bir ortam sağlamayan ormanlarda yaşıyor olmasıdır. Yani eğer kayıp halkalardan şikâyet ede­cek biri varsa o da şempanzelerdir, insanlar değil!&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Bu durumda yukarıda anlattıklarım, "kayıp halkanın" anlamların­dan bir tanesi. Bu "kayıp halka" insan ile hayvanlar âleminin kalanı arasındaki sözüm ona boşluk demek oluyor. Bu anlamıyla kayıp halka, yumuşatarak söyleyecek olursak, artık kayıp filan değil. Bu konuya, özellikle insan fosillerini ele alan bir sonraki bölümde geri döneceğim.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;"Kayıp halkanın" diğer bir anlamı da ana gruplar arasındaki "geçiş formlarının" sözde yetersiz sayıda olmasıyla ilgili: örneğin sürüngen­lerle kuşlar, ya da balıklarla ikiyaşayışlılar (amfibiler) arasında. "Ara formları gösterin!" Evrimciler tarih inkarcılarının bu meydan oku­yuşlarına genellikle onlara Archaeopteryx"m, yani "sürüngenler" ve kuşlar arasındaki ünlü "ara formun", kemiklerini atarak cevap verir­ler. Az sonra göstereceğim gibi, bunu yapmak bir hata. Bu meydan okumaya verilmesi gereken cevap Archaeopteryx değil, &lt;b&gt;çünkü ortada cevap vermeye değecek bir soru bile yok.&lt;/b&gt; Archaeopteryx gibi ünlü bir fosili kullanmak buradaki mantık hatasını destekliyor. Zira, fosille­rin büyük çoğunluğu için, her birini bir şeyden diğerine geçiş formu olarak göstererek iyi bir savunma yapmak mümkün. Archaeopteryx ile cevaplanmış gibi görünen bu sözde meydan okuyuş, Büyük Varlık Zinciri olarak bilinen eskimiş bir anlayışa dayanmaktadır; ki bu da be­nim, bu konudan bölümün ilerleyen sayfalarında bahsettiğim kısmın başlığıdır.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Bütün bu "kayıp halka" sorularının en aptalca olanları şu ikisidir (ya da bunların bol bol bulunan benzerleridir). Birincisi, "Eğer insan­lar kurbağa ve balıktan geçerek maymunlardan geldilerse, o zaman neden fosil kayıtlarında 'maybağa' yok?" &lt;b&gt;İslamcı bir yaradılışçının&lt;/b&gt; sal­dırgan bir tavırla neden hiç timsavuk yok diye sorduğuna şahit oldum. Ve ikincisi de şu, "&lt;b&gt;Bir maymunun insan bebek doğurduğunu gördü­ğüm zaman evrime inanacağım.&lt;/b&gt;" Bu sonuncusu da diğerlerinin düş­tüğü hataya düşüyor, üstelik bir de büyük evrimsel değişikliklerin &lt;b&gt;bir gecede oluverdiği &lt;/b&gt;düşüncesine sahip.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;İşe bakın ki, bu mantık hatalarından ikisi, Sunday Times'ta (Lond­ra) televizyonda yayınlanmış ve Darwin'le ilgili benim sunduğum bir belgeseli anlatan bir makaleye gelen yorumlar arasında arka arkaya beliriveriyor bir anda:&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;blockquote style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif;"&gt;Dinle ilgili Dawkins görüşleri çok saçma, çünkü Evrimin kendisi de bir dinden fazlası değil - hepimizin tek bir hücreden geldiğine inanmak zorundasınız ... ve bir sümüklüböceğin maymuna dönü­şebileceğine falan. Ha ha, bu şimdiye kadar duyduğum en gülü-nesi din!!&lt;br /&gt;
&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;Joyce, Warwickshire, Birleşik Krallık&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif;"&gt;Dawkins'in, bilimin neden kayıp halkaları bulamadığını açıkla­ması gerekiyor. Temelsiz bilime inanmak, Tanrıya inanmaktan daha da peri masalcılığı.&lt;br /&gt;
&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;Bob, Las Vegas, ABD&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Bu bölümde, bunlar ve benzeri mantık hataları ile ilgileneceğiz ve bu işe en aptalından başlayacağız zira onun cevabı diğerlerine bir giriş niteliğinde.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;b&gt;"BANA TİMSAVUĞUNU GÖSTER!"&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
"Fosil kayıtlarında neden bir maybağa yok?" &lt;b&gt;Eh, çünkü elbette may­munlar kurbağalardan gelmiyor.&lt;/b&gt; Aklı başında hiçbir evrimci şimdiye kadar böyle bir şeyi ya da tavukların timsahlardan geldiğini ya da tim­sahların tavuklardan geldiğini söylemedi. Maymunlar ve kurbağaların, ne kurbağaya ne da maymuna benzemeyen, ortak bir atası var. Belki bu ata biraz semendere benziyordu ve nitekim elimizde doğru zaman dilimine ait olan ve semender benzeri fosiller var. Ama mesele bu de­ğil. Milyonlarca tür hayvanın her biri diğeriyle ortak bir ataya sahip. Eğer evrimi kavrayışınız bir maybağa ya da timsavuk görmeyi bekle­memiz gerektiğini düşüneceğiniz kadar çarpıksa köpekomatezlerin ve filpanzelerin olmamasını da çılgıncasına ironik buluyor olmalısı­nız. Hatta, kendinizi neden memelilerle sınırlandırasınız ki? Kangarafatma (kanguru ve kara fatma arasındaki geçiş formu) veya ahtaplan (ahtapot ve kaplan arasındaki geçiş formu) nasıl? Neden olmasın? Bu şekilde birbiriyle yoğurabileceğiniz hayvan isimlerinin sayısı sonsuz. Elbette su aygırları köpeklerden gelmiyor (veya köpekler su aygırla­rından). Şempanzeler fillerden gelmiyor, ya da filler şempanzelerden. Tıpkı maymunların da kurbağalardan gelmiyor olduğu gibi. Günü­müzdeki hiçbir tür diğer bir çağdaş türden türemedi (eğer yakın za­manda gerçekleşmiş türleşmeleri saymazsak tabi). Nasıl ki kurbağa ve maymunun ortak atası sayılabilecek bir fosil bulabilirsiniz, filler ve şempanzelerin ortak atası olabilecek bir fosil bulmanız da mümkün. İşte bunlardan biri olan &lt;b&gt;Eomaia&lt;/b&gt;, erken Krestase döneminde yani ıoo milyon yıldan biraz önce yaşamıştı.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://lh3.googleusercontent.com/-6envK5TwMfM/TXAElIYGnAI/AAAAAAAAAJw/S8FBC9kibBA/s1600/Untitled0-2.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="385" src="https://lh3.googleusercontent.com/-6envK5TwMfM/TXAElIYGnAI/AAAAAAAAAJw/S8FBC9kibBA/s640/Untitled0-2.jpg" width="640" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
Gördüğünüz gibi Eomaia ne bir şempanzeye ne de bir file benziyor. Sivrifareyi andırıyor, büyük ihtimalle onların ortak atalarına çok ben­ziyordu, ki bu ortak atayla yaklaşık aynı zamanda yaşamış olmalıydı. Yine görüyorsunuz ki, Eomaia benzeri atadan fil soyuna kadar ve aynı Eomaia benzeri atadan şempanze soyuna kadar giden her iki süreçte de pek çok evrimsel değişiklik meydana gelmiş. Fakat Eomaia hiçbir açıdan bir filpanze değil. Eğer olsaydı bile, bir deniz köpeğineği de ol­ması gerekirdi çünkü bir şempanzenin ve filin ortak atası olan her ne ise, bu tür aynı zamanda köpeğin ve deniz ineğinin de ortak atasıdır. Bu atanın aynı zamanda yerdomusuaygırı olması gerekirdi, zira aynı ata, yerdomuzu ile su aygırının da ortak atası. Deniz köpeğineği (ya da filpanze, ya da yerdomusuaygırı ya da kangurgedan veya bufalas-lan) fikri son derece evrimsellikten uzak ve son derece gülünç. Keza bir maybağa da öylesine gülünç ve bu küçük nüktenin failinin, yani Avusturyalı gezgin vaiz John Mackay'ın, İngiltere'deki okulları, ken­disini bir "yerbilimci" olarak tanıtarak 2008'den beri geziyor olması (2009'da da bir tura çıktı) ve gezileri sırasında masum çocuklara eğer evrim doğru olsaydı fosil kayıtlarında "maybağalar" olması gerektiğini öğretiyor olması büyük rezalet.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Aynı derecede gülünç bir başka örnek de Müslüman yaradılış savu­nucusu Harun Yahya'nın savurganca hazırlanmış, gösterişli resimlerle süslenmiş, devasa ama budalalık derecesinde cahillikler içeren kitabı Yaradılış Atlası.&lt;/b&gt; Çok açık ki bu kitabı basmak bir servete mal olmuş, ki aralarında benim de bulunduğum on binlerce bilim öğretmenine bedava dağıtıldığını düşünmek durumu hayret verici hale sokuyor. Ki­taba muazzam paralar dökülmüş olmasına rağmen, içindeki hatalar efsane haline geldi. Çoğu kadim fosilin günümüzde yaşayan örnekle­rinden ayırt edilemez olduğunu göstermek amacıyla, Yahya bir deniz yılanını sanki "yılanbalığıymış" gibi (bu iki hayvan birbirlerinden o kadar farklıdır ki, omurgalılarda iki ayrı sınıfa yerleştirilmiştir), de­niz yıldızını "kırılgan yıldızmış" gibi (aslında iki farklı derisidikenli sınıfıdır bunlar), bir sabellid solucanını (bir tür halkalı solucan) "kri-noid deniz zambağı" gibi (bir derisidikenli: bu ikisinin farklı şubeler­den geliyor olmalarını bırakın, ikisi de hayvan olmakla birlikte farklı alt-âlemlere aitler, hem hayvan olup hem de daha uzak akraba olmak isteselerdi, birbirlerine ancak bu kadar uzak olabilirlerdi) ve nihayet (hepsinden de muhteşemi) bir balık yemini "şayak sineği" gibi göste­riyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Fakat bu cevher gibi partizanca gülünçlüklere ek olarak, kitapta bir de kayıp halkalar bölümü var. Resimlerden biri, bir balıkla bir de­nizyıldızı arasında hiçbir geçiş formu olmadığını göstermek amacıyla ciddi ciddi kitaba konmuş. Yazarın, denizyıldızı ve balık kadar birbi­rinden böylesine farklı iki hayvan arasında evrimcilerin bir geçiş bekleyeceklerini cidden düşünüyor olmasının inanılmaz olduğunu dü­şünüyorum. Bu durumda, elimde olmadan onun, hitap ettiği kitleyi çok iyi tanıdığından ve bilerek ve küçümseyerek onların cehaletinden faydalandığından şüpheleniyorum.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;b&gt;"BİR MAYMUNUN İNSAN BEBEK DOĞURDUĞUNU GÖRDÜĞÜM ZAMAN EVRİME İNANACAĞIM."&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Tekrar edeyim, insanlar maymundan gelmemiştir. Maymunlarla ortak bir atamız var. Olay şu ki, ortak ata insandan çok bir maymuna benziyor olmalıydı ve eğer biz onunla şöyle 25 milyon yıl önce tanışabilseydik büyük ihtimalle ona maymun derdik. Fakat her ne kadar in­sanlar görünüşüne bakıp maymun ismini takacağımız bir atadan evrildilerse de, hiçbir hayvan bir anda yeni bir tür doğuruvermiyor, yani en azından, bir insanın maymundan ya da hatta bir şempanzeden farklı olduğu derecede kendisinden farklı bir yavru doğurmuyor. Evrim böy­le bir şey değil. Aslına bakılırsa evrim kademeli bir süreç olmakla kal­mıyor, eğer bir şeyleri açıklayacaksa kademeli olmak zorunda. Tek bir nesilde görülen büyük sıçramalar (yani bir maymunun insan doğur­ması gibi) neredeyse ilahi yaradılış kadar imkânsız ve tam da aynı se­beplerden bu fikir kabul görmüyor: istatistikî olarak olasılıksız. Evrim karşıtlarının kendilerini birazcık zahmete sokup karşı çıktıkları şeyin en basit temel ilkelerini öğrenmeleri ne kadar da güzel olurdu.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;b&gt;BÜYÜK VARLIK ZİNCİRİNİN HABİS MİRASI&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
"Kayıp halkaların" mantık dışı bir şekilde talep ediliyor olmasının temelinde bir ortaçağ miti yatıyor, ki bu mit Darwin'in çağına varana dek adem oğlunun zihnini kurcalamış ve Darwin'den sonra da bıkma­dan usanmadan akıl karıştırmış. Evrendeki her şeyin, bir merdiven üzerinde dizildiğini, en üst basamakta Tanrının, sonra baş meleklerin, daha sonra çeşitli diğer meleklerin, insanların, hayvanların, bitkilerin, kayaların ve nihayet diğer cansız varlıkların bulunduğunu söyleyen bu mit Büyük Varlık Zinciri mitidir. Bu anlayışın, ırkçılığın doğal karşı­landığı zamanlara kadar kökleri olduğunu göz önünde bulundurur­sak, insanların hepsinin aynı basamakta oturmadıklarını belirtmeme gerek bile olmayabilir. Ah tabi ki hayır! Ve elbette erkekler kendi ırkın­dan kadınlardan bir basamak üstte bulunuyordu (ki bu yüzden ben de bu paragrafın ilk cümlesinde "âdemoğlu" kelimesini kullanmaktankendimi alıkoyamadım). Fakat, evrim fikri sahneye düşüverdiğinde, suyu bulandırma ihtimali en yüksek olan şey, hayvanlar alemindeki sözde hiyerarşiydi. "Düşük" hayvanların "yüksek" hayvanlara evril-diğini varsaymak insana çok doğal geliyordu. Eğer bu doğruysa hay­vanlar arasında, "merdivenin" hem en tepesine hem en aşağısına dek "bağlantılar" olmalıydı, yani hepsi bir zincirin "halkaları" gibi birbirleri ardından geliyor olmalıydı. Pek çok basamağı eksik olan bir merdiven ikna edici değildir. "Kayıp halkalar" ile ilgili şüphelerin çoğunun ar­dında, bu basamaksız merdiven imgesi vardır. Fakat şimdi anlataca­ğım sebeplerden dolayı, bütün bu merdiven miti hem derinden yanlış anlaşılmıştır hem de hiç evrimsel değildir.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;"Yüksek hayvanlar" ya da "düşük hayvanlar" gibi ifadeleri o kadar umarsızca kullanıyoruz ki, bunları çaba harcamadan evrimsel düşü­nüşe oturtmak bir yana dursun, aslında bu düşünüşe tamamen aykırı olduklarının farkına şok içinde varıyoruz. Şempanzelerin yüksek hay­vanlar olduğunu, toprak solucanlarının ise düşük hayvanlar olduğunu bildiğimizi, bu bilgiye hep vakıf olageldiğimizi sanıyoruz ve evrimin de bu bilgiyi daha da açık hale getirdiğini düşünüyoruz. Ama böyle olmadı. Hatta bunun bir anlama gelip gelmediği bile muallâkta. Ya da bir anlama geliyorsa, o kadar farklı anlamları var ki, yanıltıcı hatta zararlı bir kullanım.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Bir maymunun diyelim bir toprak solucanından daha yüksek bir canlı olduğunu söylediğinizde, kastediyor olabileceğiniz kafa karıştı­rıcı şeylerin işte bir listesi:&lt;/div&gt;&lt;blockquote style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif;"&gt;1. "Maymunlar toprak solucanlarından evrilmiştir." Bu yanlış bir ifa-&lt;br /&gt;
de, aynı insanların şempanzelerden evrildiğini söylemenin yanlış olması gibi. Maymunlar ve toprak solucanları ortak bir ataya sa­hiptir.&lt;br /&gt;
2. "Maymunların ve toprak solucanlarının ortak atası, bir maymun­dan çok solucana benziyordu." Tamam, bu insana daha mantık­lı geliyor. Hatta dilerseniz "atalara benzeyen" anlamında "ilkel" kelimesini de hemen hemen doğru olarak kullanabilirsiniz, zira günümüzde yaşayan bazı hayvanların diğerlerinden daha ilkel ol­duğu apaçık ortadadır. Fakat eğer üzerinde düşünürseniz, bunun anlattığı şey aslında iki tür arasında daha ilkel olanının, ortak ata­dan bu yana daha az değişime uğradığıdır (eğer yeterince geçmi­şe giderseniz, hiç istisnasız bütün türler ortak bir ataya sahiptir).Eğer türlerden her ikisi de bir diğerinden kayda değer bir şekilde daha çok değişmediyse, "ilkel" kelimesi bu türleri karşılaştırmada kullanılmamalıdır.&lt;/blockquote&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Bu aşamada listeye ara verip ilgili bir noktaya dikkat çekmek iyi olacak. Benzerlik derecesini ölçmek zordur. Ve herhangi bir durumda, günümüzde yaşayan iki hayvanın ortak atalarının hayvanlardan biri­ne diğerinden daha fazla benzemesi için hiçbir zorunlu sebep yoktur. İki hayvanı ele alalım, ringa balığı ve mürekkep balığı olsun mesela. Bunlardan birinin ortak ataya diğerinden daha fazla benzeme olasılığı var, ama bu demek olmuyor ki benzemek zorunda. Atadan dallan­dıklarından bu yana her ikisi için de aynı süre geçti, bu durumda bir evrimcinin, eğer varsa ilk beklentisi, günümüzde yaşayan herhangi bir hayvanın bir diğerine nazaran ilkel olmaması gerektiğidir. Ortak atadan türleştiklerinden beri her ikisinin de aynı derecede, ama fark­lı açılardan, değişmiş olmalarını bekleyebiliriz. İşe bakınız ki, (may­munda ve toprak solucanında olduğu gibi) bu beklenti çoğu zaman karşılanmaz, ama karşılanmamasını beldememiz için bir sebep yok­tur. Üstelik, hayvanların farklı organlarının da aynı hızda evrilmeleri gerekmiyor. Bir hayvan belden aşağı çok ilkel olabilir ama belden yu­karı ileri seviyede evrilmiştir. Şaka bir yana, türlerden biri daha ilkel bir sinir sistemine sahipken, diğerinin daha ilkel bir iskeleti olabilir. Burada "atalara benzeyen" anlamında kullanılan "ilkel" kelimesinin "basit" (yani daha az karmaşık olan) anlamına gelmediğine özellikle dikkat edin. Bir atın ayağı bir insanınkine nazaran daha basittir (beş yerine tek bir parmağı vardır örneğin), ama insan ayağı daha ilkeldir (atla ortak atamızın aynı bizim gibi beş parmağı vardı, demek ki at o zamandan beri bizden daha çok değişime uğramış). Bu da bizi liste-mizdeki bir diğer maddeye getiriyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;blockquote style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif;"&gt;3. "Maymunlar toprak solucanlarından daha akıllıdır [ya da güzeldir, daha büyük genoma sahiptir, daha karmaşık vücut yapısı vardır falan filan]." Bu tip hayvanbilimsel züppelikler, onları bilime uy­gulamaya çalıştığınızda karmaşa yaratırlar. Bundan burada bah­sediyorum çünkü diğer anlamlarla o kadar çok karıştırılıyor ki, bu karışıklığı gidermenin en iyi yolu onu gözler önüne sermek. Hay­vanları rütbelendirebileceğiniz çok sayıda ölçüt hayal edebilirsi­niz; benim daha önce bahsettiğim dört ölçütle sınırlı kalmanıza gerek yok. Bu merdivenlerden birinin üst basamaklarındaki hayvanlar, bir başka merdivenin ölçütlerinde üst basamaklarda ola-mayabilirler. Memelilerin semenderlerden daha büyük bir beyne sahip oldukları doğrudur, ama bazı semenderlerden daha küçük bir genoma sahiptirler.&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif;"&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;4. "Maymunlar, toprak solucanlarına nazaran daha insan gibidir, in-&lt;br /&gt;
sana benzer." Özellikle maymun ve toprak solucanı örneği açısın­dan bu inkâr edilemez. İyi de ne olmuş? Neden diğer organizma­ları karşılaştırmak için insanları bir standart olarak seçelim ki? Bu duruma öfkelenen bir sülük, toprak solucanlarının sülüklere daha çok benzemek gibi harika bir meziyete sahip olduklarına işaret edebilir. Büyük Varlık Zincirinin geleneksel olarak insanları hay­vanlar ve melekler arasında sıralamasına rağmen, evrimin bir şe­kilde insanları "hedef alarak" işlediği veya insanların "evrimin son sözü" olduğu yönündeki genel kanıları evrimsel açıdan haklı çı­karacak hiçbir şey yok ortada. Bu kendini beğenmişçe varsayımın, kendini ne kadar sık sahneye atıverdiği kayda değer bir durum. En kaba haline, her yerde duyduğumuz "Eğer şempanzeler bize evrildilerse, neden hala ortalıkta şempanzeler var?" sızlanışların­da rastlıyoruz. Bundan daha önce bahsetmiştim ve şaka yapmıyo­rum. Bu soru tekrar tekrar tekrar karşıma çıkıyor, kimi zaman iyi eğitim almış olduğu belli insanlar tarafından yöneltiliyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;blockquote&gt;5. "Hayatta kalma konusunda maymunlar [ve diğer 'yüksek' hayvan-&lt;br /&gt;
lar], toprak solucanlarından [ve diğer 'düşük' hayvanlardan] daha iyidir." Bu ifade ne akla uygun ne de doğru. Bütün canlı türler en basitinden günümüze dek hayatta kalmayı başardılar. Altın tamarin gibi bazı maymunların soyu, tükenme tehlikesiyle karşı karşıya. Yani hayatta kalma konusunda toprak solucanlarından çok daha kötüler. Her ne kadar birçok insan tarafından sıçanlar ve hamamböcekleri, soyları tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan gorillerden ya da orangutanlardan daha "düşük" görülseler de, hızla ve bol bol üreyebiliyorlar.&lt;/blockquote&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Umuyorum ki, günümüzde yaşayan canlıları, sanki "yüksek" veya "düşük" derken ne kastettiğimiz yeterince belliymiş gibi bir merdiven üzerinde sıralamanın ne kadar anlamsız olduğunu ve bunun evrim-sellikle hiç alakası olmadığını gösterecek yeterlilikte açıklama yaptım. Hayalinizde pek çok merdiven canlandırabilirsiniz; hayvanları ayrı ayrı merdivenlerde sıralamak bazen bir şeyler ifade edebilir, fakat mer­divenler arasında iyi bir bağ bulunmaz ve bu merdivenlerin hiçbirine "evrimsel ölçek" demek doğru olmaz. "Peki neden hiç maybağa yok?" demek gibi eskiden beri var olan bayağı hatalara düşülebildiğini gör­dük. Fakat Büyük Varlık Zincirinin habis mirası "Ana hayvan grupları arasındaki geçiş formları nerede?" sorusunu da besliyor ve neredeyse utanç verici şekilde, evrimcilerin bu soruya meşhur sürüngen ve kuş arası Archaeopteryx gibi belli başlı fosilleri ileri sürerek cevap verme eğiliminin temelini oluşturuyor. Bununla birlikte, Archaeopteryx'\e ilgili bu mantık hatasının arkasında yatan bir şey daha var, hem de çok önemli bir şey; bu durumda Archaeopteryx'i bu genel vaka için bir örnek olarak kullanayım ve bu konuya birkaç paragraf ayırayım.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Hayvanbilimciler geleneksel olarak omurgalıları sınıflara ayırmış­lardır: ana bölümler, memeli, kuş, sürüngen ve ikiyaşayışlı gibi isim­lere sahiptir. Kendilerine kladist1 denilen bazı hayvanbilimciler, bir sınıfın kurallara uygun olabilmesi için bu sınıfı oluşturan bütün hay­vanların belli bir ortak atadan geliyor olmaları ve bu ortak atanın da hem aynı sınıfa dâhil olması hem de bu grubun dışında kendisinden gelen hiçbir başka soya sahip olmaması gerekir derler. Kuşlar iyi bir sı­nıfa örnektir.2 Bütün kuşlar, kendisi de kuş olarak sınırlandırılabilecek ve günümüzde yaşayan kuşlarla (tüyler, kanatlar, gaga gibi...) anahtar tanısal karakterleri paylaşan tek bir atadan türemiştir. Yaygın olarak sürüngenler adıyla anılan hayvanlar bu anlamda iyi bir sınıf değildir. Bunun sebebi, en azından geleneksel sınıflandırmada, bu kategorinin kuşları belirgin şekilde dışarıda bırakması (kuşların kendilerine ait bir sınıfı vardır) ama buna rağmen (örneğin timsahlar ve dinozorlar gibi) bazı "sürüngenlerin" kuşlarla, (örneğin kertenkeleler ve kaplum­bağalar gibi) diğer "sürüngenlere" olduklarından daha yakın kuzenler olmalarıdır. Bu durumda "sürüngenler" yapay bir sınıftır, çünkü kuş­lar bu sınıfın yapay olarak dışında bırakılmıştır. Kuralcı bir yaklaşımla, eğer sürüngenleri tam anlamıyla doğal bir sınıf haline getirmek iste­seydik, kuşları da sürüngenler olarak bu sınıfa dâhil etmemiz gerekirdi. Dallara dayalı sınıflandırmayı tercih eden hayvanbilimciler "sürün­genler" sözünden tamamen kaçınırlar ve bu grubu Archosaur'lar (tim­sahlar, dinozorlar ve kuşlar), Lepidosaur'lar (yılanlar, kertenkeleler ve Yeni Zelanda'daki nadir bulunan Sphenodon) ve Testudin'ler (kaplum­bağalar ve tosbağalar) olarak ayırırlar. Dallara dayalı sınıflandırmayı tercih etmeyen hayvanbilimciler ise "sürüngen" sözünü kullanmaktan memnundur çünkü, her ne kadar kuşları yapay olarak dışarıda bıraksa da, bu kelimenin tanımsal olarak işe yaradığını düşünürler.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Peki ama, evrimsel açıdan konuşursak, kuşlar aslında sürüngen­lerin sadece bir uzantısı iken, bizi kuşları sürüngenlerden ayrı tut­maya meylettiren nedir? Sebep, kuşların hemen etrafını çevreleyen sürüngenlerin, yani onların yaşam ağacındaki en yakın komşularının soyunun tükenmiş olması, buna rağmen kuşların tek başlarına ayakta kalıp yola devam etmiş olmalarıdır. Kuşların en yakın akrabalarının hepsi de, çok uzun zaman önce soyları tükenmiş dinozorlar arasında­dır. Eğer çok çeşitli dinozor soyları hayatta kalabilmiş olsalardı kuşlar bu kadar dikkat çekici şekilde sürüngenlerden ayrı düşmeyebilirdi: kendi omurgalı sınıfına yükseltilmiş olmazlardı ve biz de "Kuşlarla sürüngenler arasındaki kayıp halkalar nerede?" gibi sofular soruyor olmazdık. Archaeopteryx, müzenizde saklamak için yine de güzel bir fosil olurdu, ama bugün olduğu gibi, içi boş olduğunu artık gördüğü­müz şu meydan okuyuşa verilen hazır cevapların yıldızı olma rolünü oynayamazdı: "Geçiş formlarını gösterin." Eğer soy tükenme kartları farklı dağılmış olsaydı, bugün etrafta pek çok dinozor koşuşturuyor olacaktı, ki bunlardan bir kısmı tüylere ve gagaya sahip olduklarından ve ayrıca uçabildiklerinden dolayı kendilerine kuş denilecekti. Ve ni­tekim gün geçmiyor ki yeni bir fosilleşmiş tüylü dinozor keşfedilmesin, yani çok açıkça görülüyor ki, Archaeopteryx'\ cevap olarak verdiğimiz "geçiş formlarını gösterin" talebinin bir geçerliliği kalmıyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;div style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black;"&gt;Gelin şimdi evrimde, "halkaları" sözüm ona "eksik" olan ana geçiş­lerden birine el atalım.&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;b style="color: #660000;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;Yazının Devamı: &lt;a href="http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/2011/03/kayp-halka-m-kayp-derken-neyi.html"&gt;http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/2011/03/kayp-halka-m-kayp-derken-neyi.html&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4654294092442757035-6666516795787108151?l=richarddawkins-turkey.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/CUV4-0Hkf9OTu_UgizR9STsbNm8/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/CUV4-0Hkf9OTu_UgizR9STsbNm8/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/CUV4-0Hkf9OTu_UgizR9STsbNm8/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/CUV4-0Hkf9OTu_UgizR9STsbNm8/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/RichardDawkins-Turkey/~4/W8v-8mwC0A8" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/feeds/6666516795787108151/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="https://www.blogger.com/comment.g?blogID=4654294092442757035&amp;postID=6666516795787108151&amp;isPopup=true" title="1 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/4654294092442757035/posts/default/6666516795787108151?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/4654294092442757035/posts/default/6666516795787108151?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/RichardDawkins-Turkey/~3/W8v-8mwC0A8/kayp-halka-m-kayp-derken-neyi_03.html" title="Kayıp halka mı? &quot;Kayıp&quot; derken neyi kastettiniz?" /><author><name>Richard Dawkins</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17051708469764919869</uri><email>richarddawkins.net@gmail.com</email><gd:extendedProperty name="OpenSocialUserId" value="11596445855858251001" /></author><thr:total>1</thr:total><feedburner:origLink>http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/2011/03/kayp-halka-m-kayp-derken-neyi_03.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;DU4HR3ozeSp7ImA9Wx9aEko.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-4654294092442757035.post-1637906319934548187</id><published>2011-03-03T14:07:00.000-08:00</published><updated>2011-03-04T14:32:16.481-08:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2011-03-04T14:32:16.481-08:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="evrim kuramı" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="kayıp halka" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="doğruluyor" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="evrim" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="evrimin kanıtları" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="evrim bilimsel bir gerçektir" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="harun yahya" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="yaratılış safsatası" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="fosiller" /><title>Kayıp halka mı? "Kayıp" derken neyi kastettiniz? | 2. Bölüm</title><content type="html">&lt;div style="color: #660000; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;b style="color: red;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;Yazının Öncesi:&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/2011/03/kayp-halka-m-kayp-derken-neyi_03.html"&gt;http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/2011/03/kayp-halka-m-kayp-derken-neyi_03.html&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #660000; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #660000; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: center;"&gt;&lt;b&gt;DENİZ SEVİYESİNİN ÜSTÜNDE&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;div style="color: black;"&gt;O zamanlar uzaya roket fırlatılamadığını düşünürsek, suları terk edip  kuru topraklara çıkmak kadar cesurca ve hayat değiştiren bir adım  düşlemek cidden zor. Bu iki yaşam alanı öyle çok bakımdan bir­birinden  farklıdır ki, birinden diğerine geçmek vücudun neredeyse bütün  bölümlerinde ciddi değişiklikleri gerektirir. Solungaçlar sudaki  oksijeni ayrıştırmak için iyidir ama havaya çıkınca işe yaramazlar,  ak­ciğerler de suda işe yaramazlar. Suda hızlı, zarif ve verimli olan  hare­ket etme yöntemlerinin karada tehlikeli bir sakarlığı vardır, tabi  aynı durum karadaki yöntemlerin suda kullanılması için de geçerli.  "Sudan çıkmış balık gibi" ya da "balık kavağa çıkınca" deyimlerinin  ortaya çık­mış olmasına şaşırmamalı. Ve elbette bu alanlardaki "kayıp  halkaların" normalden fazla ilgi görmesi de hiç şaşırtıcı değil.&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Eğer yeterince geçmişe giderseniz her şeyin suda yaşadığını görür­sünüz;  tüm canlılar, yaşamın tatlı ya da tuzlu sularının mekteplisidir.  Evrimsel tarihin belli noktalarında, pek çok farklı hayvan grubundan  girişimci bireyler sudan karaya çıktılar. Öyle ki kimi zaman,  kendi­lerine özel denizlerini kan ve hücre sıvısı olarak yanlarına alıp  sıcak­tan kavrulan çöllere ulaştılar. Çevremizde gördüğümüz sürüngenler,  kuşlar, memeliler ve böceklerin yanı sıra, akrepler, sümüklü böcekler,  tahtakurusu ve toprak yengeci gibi kabuklular, kırkayaklar ve çıyan­lar,  örümcekler ile akrabaları ve en azından üç solucan şubesi, yaşamın  suyla dolu rahminden karanın yollarına düşmeyi başardı. Bu arada, zat-ı  alileri karayı önceden istila etmeselerdi diğer göçlerin hiçbirinin  gerçekleşemeyeceği, karbonu kullanma ustası bitkileri de unutmama­lıyız.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Ne mutlu ki, balıklar karaya çıktıkları zamanki göçümüzün geçiş  aşamaları fosil kayıtlarında harika bir şekilde belgelenmiştir. Çok  son­raları, balinaların ve dugongların ataları, kuru topraklarda güç  bela edindikleri evlerini terk edip atasal denizlere döndükleri diğer  yönde­ki göçün de geçiş aşamalarının fosil kayıtları bulunmaktadır. Her  iki durumda da, bir zamanlar kayıp olan bağlantılar artık bol bol  bulun­makta ve müzelerimizi süslemektedir.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;"Balıkların" karalara çıktığını söylerken, "balıkların" "sürüngenler"  gibi doğal bir grup oluşturmadığını hatırlamalıyız. Balıkların  tanım­lanışı bir nevi dışlamayla olur. Balıklar karalara çıkmamış olan  bütün omurgalılardır. Omurgalıların erken evriminin tamamı suda  ger­çekleştiği için, günümüze kadar hayatta kalmış omurgalı dallarının  çoğunun hala sularda olması bir sürpriz değil. Diğer "balıklarla" çok  uzaktan akraba oldukları durumda dahi, bunları hala "balık" olarak  adlandırıyoruz. Alabalık ve ton balığı, insanlarla, köpekbalığıyla  ol­duklarından daha yakın akrabadır, ama onlara "balık" deriz. Ve  akci­ğerli balık ve sölekantlar, insanlarla, alabalık ve ton balığıyla  (ve tabiki köpekbalığıyla) olduklarından daha yakın kuzenlerdir, ama yine, onlara "balık" deriz. Hatta köpekbalıkları bile insanlarla, yılan balığı ve (bir zamanlar bolca ve çeşit çeşit bulunan çenesiz balıkların gü­nümüze kalabilmiş tek örneği olan) asalak kayış balığına oldukların­dan daha yakın kuzenlerdir, fakat onlara da balık deriz. Ataları hiçbir zaman karaya çıkma girişiminde bulunmamış omurgalıların hepsi de "balık" gibi görünür, balık gibi yüzer (yunuslar hariç, onlar omurgayı yukarı aşağı bükerek yüzerler, balıklar gibi sağa sola değil), ve öyle sa­nıyorum ki, hepsinin de tadı balık gibidir.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Az önce sürüngenler ve kuşlar örneklerinde gördüğümüz gibi, bir evrimci için "doğal" bir hayvan grubu, bütün üyeleri birbirine, gruba üye olmayan hayvanlara nazaran, daha yakın kuzen olan bir gruptur. "Kuşlar", az önce gördüğümüz üzere, doğal bir gruptur çünkü bütün kuşlar yakın zamanda yaşamış ortak bir atayı paylaşırlar ve bu ortak ata kuş olmayan hiçbir başka hayvanın atası değildir. Aynı tanımdan hareketle, "balıklar" ve "sürüngenler" doğal gruplar değildir.&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Bütün "balıkların" en yakın zamanda yaşamış ortak atası aynı zamanda, balık olmayan pek çok başka hayvanın da atasıdır. Eğer uzak kuzenlerimiz olan köpekbalıklarını bir kenara itersek, biz memeliler bütün (kıkır­dak sahibi köpekbalıklarının aksine) kemikli modern balıkları içeren doğal bir gruba aidiz. Eğer, kemikli "ışın yüzgeçli balıkları" (somon, alabalık, ton balığı, melek balığı; yani görebileceğiniz, köpekbalığı ol­mayan, hemen hemen bütün balıkları) bir kenara itersek, içinde bu­lunduğumuz doğal grup bütün kara omurgalılarını ve bunlara ek ola­rak et yüzgeçli balıkları içerir. İşte biz, bu et yüzgeçli balıkların bir aşa­masından filizlendik ve şimdi et yüzgeçlere özel bir ilgi göstermeliyiz.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Et yüzgeçlerden günümüze, azala azala, akciğerli balıklar ve söle-kantlar kalmıştır ("azalmak" derken "balık" olarak azalmaktan bahse­diyoruz, zira, kendileri karada müthiş bir şekilde çoğaldılar: biz kara omurgalıları yoldan çıkmış akciğerli balıklarız aslında). Onlara "et yüzgeçler" deniyor çünkü yüzgeçleri ışın yüzgeçli balıklardaki ya da benzeri diğer balıkların aksine, yüzgeçten çok bacağa benziyor. Ni­tekim, 1938'de Güney Afrikalı bir balıkçı gemisi tarafından ilk canlı sölekantın pek ses getiren keşfinden sonra, bütün dünyanın dik­katini bu hayvana çekmeyi başarmış Güney Amerikalı biyolog J.LB. Smith'in sölekantlar hakkında yazmış olduğu popüler kitabın adı da Eski Dörtbacaklar'dı: "Sokakta yürüyen bir dinozor görseydim bile bu kadar çok şaşırmazdım." Sölekantlar daha önceden de fosil olarak biliniyordu, fakat dinozorlar zamanından bu yana soylarının tükenmiş olduğu düşünülüyordu. Smith, balığın kâşifi Margaret Latimer tara­fından (ki Smith balığa daha sonra Latimeria adını veriyor) uzman gö­rüşü bildirmek üzere balığın bulunduğu yere çağrıldığı zaman, gözleri bu hayret verici keşifle ilk kavuştuğu anı pek etkileyici anlatıyor:&lt;/div&gt;&lt;blockquote style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif;"&gt;Doğruca Müzeye gittik. Bayan Latimer kısa bir süre için binadan ayrılmıştı, bakıcı bizi içerideki odaya aldı ve işte oradaydı, evet, Sölekant, aman Tanrım! Her ne kadar bu sürprize hazırlıklı gel­miş olsam da, onu ilk görüşüm beni kalbimden vurdu, elim aya­ğım titredi ve kendimi bir garip hissettim, vücudum karıncalandı. Taşa çevrilmiş gibi kalakaldım. Evet, en ufacık bir şüphe yoktu ki, bu, pulu puluna, kılçığı kılçığına, yüzgeci yüzgecine gerçek bir Sölekant idi. Sanki 200 milyon yıl öncesinden bir yaratık yeniden canlanmıştı. Her şeyi unuttum ve ona baktım, baktım, baktım, ve nihayet, karımın sessiz bakışları eşliğinde, biraz da ürkekçe yakı­nına gittim ve balığa dokunup onu okşadım. Bayan Latimer geldi ve bizi candan bir şekilde selamladı. Konuşma yeteneğim de bana ancak bu andan sonra geri geldi, unuttuğum kelimelerin tamamı, ama sırf onlara "evet gerçekten, hakikaten bu sorgusuz sualsiz bir Sölekant" diyebilmem için. Artık istesem de şüphe edemezdim.&lt;/blockquote&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Sölekantlar bizimle, diğer balıklarla olduğundan çok daha yakın akrabadır. Ortak atamızın yaşadığı zamanlardan beri bir nebze deği­şikliğe uğramışlardır, ama balık olarak sınıflandırılan hayvanlar kate­gorisinin dışına çıkmalarına, günlük konuşmalar bazında ya da bir ba­lıkçının gözünde, yetecek kadar değil. Ama onlar ve akciğerli balıklar, bizimle kesinlikle, alabalığa, somona, ton balığına ve diğer balıkların çoğunluğuna olduklarından daha yakın akrabadır. Sölekantlar ve ak­ciğerli balıklar "yaşayan fosil" örnekleridir.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Tüm bunlara rağmen, biz akciğerli balıklardan ya da sölekantlardan gelmiyoruz. Akciğerli balıklarla, görünüşü bizden ziyade akciğerli balığa daha çok benzeyen, ortak bir ataya sahibiz. Ama yine de bu ata ne bizim gibi ne de akciğerli balıklar gibi görünüyordu. Akciğerli ba­lıklar yaşayan fosiller olabilirler, fakat yine de atalarımıza o kadar da benzemiyorlar. Ataları arama macerasına atılırsak, kayaların içinde gerçek fosiller aramamız gerek. Ve özellikle, suda yaşayan balıklarla karada yaşayan ilk omurgalılar arasındaki geçişe sahne olan Devonyen dönemine ait fosiller ilgi alanımıza giriyor. Gerçek fosiller arasından dahi, kelimenin tam manasıyla kendi atalarımızı bulmayı ummamız bile fazlasıyla iyimser bir yaklaşım olacaktır. Bununla birlikte, bize atalarımızın yaklaşık olarak nasıl bir şeye benzediğini yeteri kadar ya­kından anlatabilecek kuzenlerini bulmayı ümit edebiliriz.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Fosil kayıtlarındaki en ünlü boşluklardan biri (ki bu boşluk göze o kadar batmaktadır ki kendisine, ünlü Amerikalı taşılbilimci A.S. Romer'in anısında bir ad bile verilmiştir: "Romer'in Boşluğu"), 360 milyon yıldan Devonyen döneminin sonuna kadar, yani Karbonifer'in erken zamanları olan "Kömür Katmanlarına", yaklaşık 340 milyon yıl öncesine uzanır. Romer'in Boşluğu ndan sonra, bataklıklarda sürünen tartışmasız ikiyaşayışlıları, bazıları timsahlar kadar büyük olan ve yü­zeysel olarak da timsahlara benzeyen semender benzeri hayvanların zengin çeşitlenişini buluyoruz. Bu adeta bir devler çağı, zira kanat­larının bir ucundan diğer ucuna uzunluğu kolumun uzunluğuna ya­kın yusufçuklar, yani gelmiş geçmiş en büyük böcekler o zamanlarda yaşıyordu. Karbonifer dönemine, 340 milyon yıl öncesinden başla­yarak, dinozorlar çağının ikiyaşayışlılar versiyonu desek abartmış ol­mayız. Fakat bu dönemden hemen önce Romer'in Boşluğu vardı. Ve Romer'in bu boşluktan önce görebildiği tek şey balıklardı, suda yaşa­yan et yüzgeçli balıklar. Peki geçiş formları neredeydi ve onları karala­rı keşfe çıkmaya iten ne olmuştu?&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Oxford'da lisans öğrenimim sırasında, uzun ve kuru anlatımına rağmen takır tukur kemiklerin ötesindeki etli butlu hayvanları ve onların o uzak dünyadaki yaşam mücadelesini görme yeteneğine sa­hip, fevkalade bilgili Harold Pusey'in dersleri sayesinde hayal gücüm zenginleşmişti. Onun, bazı et yüzgeçli balıkları akciğer ve bacak geliştirmeye itenin ne olmuş olabileceğine dair akıl yürütmeleri (ki o da bunları Romer'in fikirlerinden türetmişti) benim öğrenci kulaklarıma unutamayacağım şekilde mantıklı gelmişti ve her ne kadar modern taşılbilimciler arasında Romer'in zamanına nazaran bu fikirlerin artık modası geçmiş olsa da bana hala daha mantıklı gelir. Romer ve Pusey, göllerin ve su birikintilerinin ve akarsuların kuruduğu ve ancak bir sonraki sene yeniden suyla dolduğu, yıllık kuraklık zamanları ol­duğunu hayal ettiler. Hayatını sularda geçiren balıklar kendilerini, eli kulağında bir kuraklığın tehdidi altında olan sığ bir gölden ya da su bi­rikintisinden, bir sonraki ıslak mevsim gelene dek içinde yaşayabile­cekleri daha derin sulara sürüklerken, geçici bir süre için karada yaşa­ma yeteneğine sahip olmanın faydasını göreceklerdi. Bu bakış açısına göre atalarımız aslında, suya hemen geri kaçmak için kuru toprakları geçici köprüler olarak kullanmak amacıyla bu topraklara çıkmadılar. Günümüzdeki pek çok hayvan bunu yapıyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Talihsiz bir şekilde Romer bu fikrini Devoniyen döneminin bir ku­raklık dönemi olduğunu gösterme amacı taşıyan bir önsöz ile açıkladı. Sonuç olarak, yakın zamandaki bulgular bu varsayımını geçersiz kı­lınca sanki Romer'in bütün teorisi geçersiz hale gelmiş gibi oldu. Eğer, zaten her halükarda biraz abartılı bir fikir olan bu önsözü kaldırmış olsaydı, her şey çok daha iyi olabilirdi. Ataların Hikâyesinde {The Ancestor's Tale) de tartıştığım gibi, Devoniyen dönemi Romer'in baş­ta düşündüğünden daha az kuraklığa maruz kalmış olsa da, bu teori hala çalışır durumda.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Her şeye rağmen, fosillerin kendisine geri dönelim. "Kayıp halka­ların", yani Devoniyen denizlerinde bolca bulunan et yüzgeçli balık­larla, sonraları Karbonifer bataklıklarında sürünüp duran ikiyaşayış-lılar arasındaki açıklığı biraz azaltacak özelliklere sahip hayvanların hayal meyal izleri, Karbonifer'den hemen önceki dönem olan geç Devoniyen'de yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlıyor. Aradaki boşluğun balık tarafında, Kanada'daki bir fosil koleksiyonunda 1881'de keşfedi­len Eusthenopteron var. Her ne kadar bu balığın fosilinden yola çıkı­larak yapılan ilk çizimler aksini resmediyorsa da, Eusthenopteron un yüzeyde avlanan bir balık olduğu ve karaya hiçbir zaman çıkmadığı düşünülüyor. Her şeye rağmen, kendisinden 50 milyon yıl sonra or­taya çıkacak ikiyaşayışlılarla pek çok anatomik benzerliğe sahip. Bu benzerlikler arasında kafatası kemikleri, dişleri ve en önemlisi, yüz­geçleri var. Büyük ihtimalle bu yüzgeçler yürümek için değil yüzmek-&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; &lt;a href="https://lh3.googleusercontent.com/-9-wjHzb1lc0/TXAKj12nzgI/AAAAAAAAAJ0/uuK6t88oO18/s1600/2Untitled0-1.jpg" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="172" src="https://lh3.googleusercontent.com/-9-wjHzb1lc0/TXAKj12nzgI/AAAAAAAAAJ0/uuK6t88oO18/s640/2Untitled0-1.jpg" width="640" /&gt;&lt;/a&gt;için kullanılmış olsalar da, yüzgecin kemikleri tipik bir dörtayaklının (bütün kara omurgalılarına verilen isim) kemik düzenine sahipti. Fo­silin ön uzvundaki ("kolundaki") tek bir humerus, radius ve ulna adı verilen diğer iki kemiğe bağlanıyordu, radius ve ulna ise biz dörtayaklıların karpallar, metakarpallar ve parmaklar adını verdiğimiz pek çok küçük kemiğe bağlanıyordu. Keza arka uzuvda da ("bacakta") benzer bir dörtayaklı kemik düzeni görülüyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://lh4.googleusercontent.com/-I4cJkD1vClA/TXALPQeq6iI/AAAAAAAAAJ4/ZU3by-qJ5s8/s1600/2Untitled0-2.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="115" src="https://lh4.googleusercontent.com/-I4cJkD1vClA/TXALPQeq6iI/AAAAAAAAAJ4/ZU3by-qJ5s8/s640/2Untitled0-2.jpg" width="640" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Sonra, aradaki boşluğun ikiyaşayışlı tarafında, 20 milyon yıl ge­çip de Devoniyen ve Karbonifer arasındaki sınıra baktığımızda, Ichthyostega nın 1932 yılında Grönland'da keşfedilmesiyle büyük bir heyecan yaşanıyor. Soğuk hava ve buzul düşüncesiyle yanlış fikre ka­pılmayın bu arada. Ichthyostega'mn zamanında Grönland ekvatorday­dı. Ichthyostega'nm, fosilinden yola çıkılarak oluşturulan ilk modeli İsveçli taşılbilimci Erik Jarvik tarafından 1955te yapıldı ve Jarvik de onu karada yaşayan bir hayvanmış gibi, fakat günümüzdeki uzman­ların düşündüğünden daha karasal olarak resmetti. Jarvik'in eskiden bulunduğu Uppsala'daki üniversiteden Per Ahlberg tarafından yapı­lan en güncel çizimler, her ne kadar arada sırada kara çıkartmaları yapıyor olsa da, Ichthyostega'yı daha sucul resmediyor. Her koşulda, Ichthyostega'nm görünüşü bir balıktan çok dev bir semender gibiydi ve ikiyaşayışlıların en karakteristik özelliklerinden biri olan yassı bir başı vardı. Her ne kadar yetişkin formlarda bazı parmaklar yok olsa da, en azından embriyo halindeyken ellerinde ve ayaklarında beş par­mağı bulunan günümüzdeki dörtayaklıların aksine, Ichthyostega'nm yedi adet parmağı vardı. Öyle görünüyor ki, ilk dörtayaklılar geçmişte bizden daha fazla sayıda parmak sahibi olmayı deneyimleme özgürlügünü tatmışlardı. Büyük ihtimalle, bir aşamada embriyonik süreçler beş parmakta sabitlendi ve geriye dönülmesi zor bir adım atıldı. Kuş­kusuz yine de, bu adımı geri çevirmek o kadar da zor değil. Altı tane parmağı olan bir kediye ve hatta insanlara rastlamak mümkün. Bu fazladan parmaklar büyük olasılıkla embriyonun gelişimi sırasındaki bir çiftlenme hatasından kaynaklanıyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Yine tropik Grönland'dan çıkan ve tarihi Devoniyen ile Kar­bonifer arasındaki sınıra uzanan heyecan verici bir başka keşif Acanr/ıosrega'dır. Acanr/?osrega'nın da ikiyaşayışlılar gibi yassı bir ka-&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://lh6.googleusercontent.com/-BhqNwhdhoeY/TXAMT_TqbaI/AAAAAAAAAJ8/Edsv5v8vu_U/s1600/2Untitled0-3.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="246" src="https://lh6.googleusercontent.com/-BhqNwhdhoeY/TXAMT_TqbaI/AAAAAAAAAJ8/Edsv5v8vu_U/s640/2Untitled0-3.jpg" width="640" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;fatası ve dörtayaklılarınkine benzeyen kol ve bacakları vardı; ama o da, bugün bize standartmış gibi gelen beş parmaklılıktan çok uzak­lara gitmişti, Ichthyostega'dan bile uzaklara. Sekiz parmaklıydı. Bu konuda sahip olduğumuz bilgilerin çoğunu bize sağlayan bilim in­sanları olan, Cambridge Üniversitesinden Jenny Clack ve Michael Coates, Acanfiıosrega'nın Ichthyostega gibi genel olarak suda yaşa­dığını ama, akciğerlere ve bacaklara sahip olmasının, eğer ihtiyaç duyarsa karadaki koşullarla da başa çıkabileceğine işaret ettiğini düşünüyorlar. Bu arada Acanrftosrega'nın sureti de dev bir semender gibiydi. Aradaki boşluğun tekrar balık tarafına dönecek olursak, yine geç Devoniyen döneminden&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://lh5.googleusercontent.com/-qTuc3ERlAOI/TXAMr7eZQRI/AAAAAAAAAKA/exAww6YC-Sg/s1600/2Untitled0-4.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="130" src="https://lh5.googleusercontent.com/-qTuc3ERlAOI/TXAMr7eZQRI/AAAAAAAAAKA/exAww6YC-Sg/s640/2Untitled0-4.jpg" width="640" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Eusthenopteron 'dan daha çok ikiyaşayışlıya ve daha az balığa benzi­yor. Ama kendisini gördüğünüzde ona içinizden kesinlikle balık de­mek gelecek, semender değil. Bu durumda, ikiyaşayışlıya benzeyen balık Panderichthys ile ba­lığa benzeyen ikiyaşayışlı Acanthostega arasındaki boşluk ile karşı karşıyayız. Peki bunlar arasındaki "kayıp halka" nerede? Aralarında Neil Shubin ve Edward Daeschler'in de bulunduğu, Pensilvanya Üniversitesinden bir grup bilim insanı bu halkayı bulmak için yola düşmüşler. Shubin, İçinizdeki Balık (Your Inner Fish) isimli kitabın­da insanın evrimiyle ilgili ortaya koyduğu keyifli bir dizi düşüncenin temeli olarak bu macerayı almış. Ekip bu fosili aramak için en doğru yerin neresi olacağı üzerine kafa yormuş ve nihayet Kanada'nın Kuzey Kutup Dairesinde bulunan ve tam olarak geç Devoniyen zamanına ait kayaları dikkatlice seçmiş. İşte bilim insanlarının yoluna düştükleri yer burası; ve hayvanbilimsel define sandığını buldukları yer de. Tik-taalik] Hiçbir zaman unutulmayacak bir isim. Eskimo dilinde büyük tatlı su balığı anlamında bir kelimeden geliyor. Tür ismi olan roseae hakkında ise, gelin size, bazen dikkatli olmam gerektiğini anlatan şu öyküyü anlatayım. Bu ismi ilk duyduğumda ve elinizdeki bu kitabın renkli bölümünde de bulunan model fotoğrafları gibi fosilden yola çıkılarak yapılan modellerin fotoğraflarını ilk gördüğümde, kafamda serbest çağrışımlar tetiklendi: Devoniyen, "Eski Kızıl Kumtaşı", Devon kavmine ismini veren renk, Petra'nın rengi ("Zamanın yarısı kadar yaşlı, gül kırmızısı renkli şehir"). Maalesef ki yanılmıştım. Fotoğraf gül kırmızısını abartılı koyulukta gösteriyordu. Bu isim, Kuzey Ku­tup Dairesi Devoniyenine yapılan keşif gezisinin gerçekleşmesi için bağışta bulunan bir kimsenin onuruna seçilmişti. Keşfedildikten kısa bir zaman sonra Tiktaalik roseae'yi, kendisiyle Philadelphia'da öğlen yemeği yediğim zaman Dr. Daeschler'in bana göstermesi ayrıcalığını yaşadım ve ömür boyu içimde taşıdığım hayvanbilimci (ya da belki de içimdeki balık) söyleyecek söz bulamadı. Gözlüklerimin hafif kırmızı renklendirilmiş camından bakarken, dosdoğru atam olan bir fosilin yüzüne baktığımı düşündüm. Bu düşünce her ne kadar gerçekçi ol­masa da, pek de gül kırmızısı renkli olmayan bu fosille karşılaşmam, zamanın yarısı yaşındaki gerçek atalardan biriyle tanışmaya büyük olasılıkla en çok yaklaştığım ve yaklaşacağım, anlardan biriydi.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Canlı kanlı bir Tiktaalik ile burun buruna gelseydiniz, muhteme­len bir timsah tarafından tehdit edilmişçesine geriye sıçrardınız, zira Tiktaalik'in yüzü tam da bir timsaha benziyor. Bir balığın kuyruğuna ve alt gövdesine eklenmiş bir semender gövdesinin üzerine konmuş bir timsah başı. Diğer balıkların aksine, Tiktaalik'in bir de boynu vardı. Başını çevirebiliyordu. Tiktaalik, her hususta mükemmel bir "kayıp halkadır"; mükemmeldir, çünkü balıklarla ikiyaşayışlıların ikiye ay­rıldığı noktadadır ve mükemmeldir çünkü artık kayıp filan değildir. Fosil elimizde. Onu görebilir, ona dokunabilirsiniz; ne kadar yaşlı ol­duğunu tahayyül etmeye çalışabilir ama bunu başaramayabilirsiniz.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: center;"&gt;&lt;b&gt;YENİDEN DENİZLERE DÜŞMELİYİM&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
Sudan karaya çıkış, nefes almaktan üremeye kadar hayatın her ala­nının yeniden tasarlanması sürecini tetikledi: biyoloji uzayında muh­teşem bir yolculuktu bu. Yine de, neredeyse oyunbaz bir dik başlılıkla, ciddi sayıda kusursuz bir kısım kara hayvanı yollarından döndüler, zor bela kazandıkları karasal alet edevatlarını bıraktılar ve sulara geri akın ettiler. Foklar ve deniz aslanları yarım bir dönüş yaptılar; ki bu ikisi bize balinalara ve dugonglara giden o upuzun yol boyunca ara formların neye benzeyeceğini gösteriyor aslında. Balinalar (yunus adını verdiğimiz küçük boyutluları da dâhil olmak üzere) ve yakın kuzenleri manatiler ile birlikte dugonglar, hep birlikte kara canlıları olmaktan vazgeçip çok uzak atalarının tamamen denizcil olan yaşam tarzlarına geri döndüler. Üremek için bile kıyılara yaklaşmıyorlar. Fa­kat hala nefes alarak soluyorlar, çünkü eski denizcil dedelerindeki so­lungaçlara denk bir yapı geliştirmediler. Karalardan sulara, en azından ara sıra da olsa dönüş yapan diğer hayvanlar arasında göl salyangozları, su örümcekleri, su böcekleri, timsahlar, su samurları, deniz yılanları, su sivrifareleri, Galapagos'un uçamayan karabatakları, Galapagos'un denizcil iguanaları, yapoklar (Güney Amerika'dan sucul bir keseli me­meli), ornitorenkler, penguenler ve kaplumbağalar var.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Balinalar uzun süre çözülemeyen bir bilmeceydi, fakat son yıllarda balina evrimi hakkındaki bilgilerimiz oldukça zenginleşti. Moleküler genetiğin kanıtları gösteriyor ki balinaların yaşayan en yakın akraba­ları suaygırları, domuzlar ve nihayet geviş getiren hayvanlardır (mole­küler genetiğin kanıtlarını anlamak için 10. Bölüme bakınız). Daha da hayret verici olan, moleküler kanıtlara göre suaygırlarının, balinalarla, çift toynaklı ve kendilerine görünüşte daha çok benzeyen (domuz ve geviş getirenler gibi) hayvanlarla olduğundan daha yakın akraba ol­ması. Bu durum, kuzenlerin yakınlığından ve fiziksel görünüşün ben­zerliğinden doğabilen yanlış eşleştirmenin bir başka örneğidir. Bu ko­nuya yukarıda, bize diğer balıklara olduklarından daha yakın kuzenler olan balıklardan bahsederken değindik. O durumdaki anormallik, bi­zim soyumuzun suları terk edip karalara çıkmış olmasından, dolayı­sıyla da evrimin akıntısına kapılıp yakın kuzenlerimiz olan akciğerli balıkları ve sölekantları, aslında daha uzak kuzenler olan balıklara daha çok benzer bir halde bırakmış olmalarından kaynaklanıyordu, çünkü hep birlikte sularda kalmışlardı. Şimdi yine aynı hadiseyle karşı karşıyayız, fakat bu defa tersinden. Suaygırları kısmen karada kaldılar, bu yüzden de hala karada yaşayan uzak kuzenlerine, yani geviş geti­renlere benziyorlar; bununla birlikte daha yakın kuzenleri balinalar, denize girdiler ve o kadar çok değiştiler ki, suaygırları ile olan ilişkile­ri moleküler genetikçiler dışında bütün biyologların gözünden kaçtı. Balinaların ataları yerçekiminin kısıtlayıcı yükünden kurtularak sü­zülmeye başladığında ve kendilerini kuru topraklara bağlayan pran­gaları kırdıklarında, bu durum aynen balık atalarının karalara doğru tersi yöndeki yolculuğunda olduğu gibi sanki uzaya uçmak ya da en azından bir zeplini ateşleyip uçurmak gibiydi.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Bu arada, balina evriminin bir zamanlar oldukça kıt olan fosil ka­yıtları, özellikle Pakistan'da bulunan "define" sayesinde artık ikna edi­ci biçimde doluvermiş bulunuyor. Fakat balina fosillerinin hikâyesi yakınlarda çıkan başka kitaplarda, mesela Donald Prothero'nun Ev­rim: Fosiller Neler Söylüyor ve Bu Neden Önemli (Evolution: \Vhat the Fossils Say and Why it Matters) kitabında ve daha yakın tarihlerde Jerry Coyne'nin Evrim Neden Doğrudur (Why Evolution is True) ki-&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://lh3.googleusercontent.com/-RggHWnKbSgs/TXANX9FD-II/AAAAAAAAAKE/37_Gp0dNU1s/s1600/2Untitled0-5.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="596" src="https://lh3.googleusercontent.com/-RggHWnKbSgs/TXANX9FD-II/AAAAAAAAAKE/37_Gp0dNU1s/s640/2Untitled0-5.jpg" width="640" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;tabında o kadar güzel işlendi ki, aynı detayları burada anlatmamaya karar verdim. Onun yerine, kendimi Prothero'nun kitabından aldı­ğım, fosil dizilerini zaman çizelgesine göre gösteren bir şemayla (yu­karıda) sınırlandırdım. "Şemanın nasıl da özenlice çizilmiş olduğuna dikkat edin. Fosil dizilerini, eski kitapların çoğu zaman yaptığı gibi, yaşlıdan gence oklarla göstererek çizmenin çekici bir yanı var. Ama kimse, mesela Amfau/ocerus'un Pakicetus'tan geldiğini söyleyemez. Ya da Basilosaurus'un Rodhocetus'tân geldiğini. Bunu yapmak ye­rine, bu şema daha temkinli olan yolu izliyor ve örneğin balinaların Ambu/ocerus'un daha çağdaş bir kuzeninden geldiğini öneriyor, ki bu kuzen büyük ihtimalle daha çok Ambulocetus'a benziyordu (hatta belki Ambulocetus'un ta kendisiydi). Şemada gösterilen fosiller bali­na evriminin çeşitli aşamalarının temsilcileri. Arka bacakların aşamalı olarak ortadan kayboluşu, ön uzuvların yürüyen bacaklardan yüzmeyi sağlayan yüzgeçlere dönüşümü ve kuyruğun balinadaki gibi yassılaş­ması bu şık kademeler sırasında ortaya çıkmış değişiklikler arasındadır.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Balinaların fosil tarihi konusunda söyleyeceklerim bu kadar, çün­kü bu  konu sözünü ettiğim kitaplarda çok güzel anlatılıyor. Sayıları ve  çeşitleri daha az olan ama en azından balinalar kadar sucul olan bir  diğer deniz memelisi grubu, deniz inekleri (Sirenia) (dugonglarve  manatiler) fosil kayıtlarında o kadar iyi belgelenmiş durumda değildir,  fakat olağanüstü güzellikte bir "kayıp halka" yakın zaman önce  keşfe­dildi. Bu Jamaikalı "yürüyen manati" fosili, Pezosiren, kabaca  Eosenin "yürüyen balinası" Ambulocetus'la çağdaş. Önde bacak yerine  yüzgeç­leri, arkada ise hiç bacağı olmayan deniz ineklerinin aksine,  tastamam yürümeye yarayan ön ve arka bacaklara sahip olması dışında, bir  ma-natiye ya da dugonga oldukça benziyor. Resimde üstte günümüzde  ya­şayan bir dugong iskeleti, altta da Pezosiren görülüyor. &lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://lh3.googleusercontent.com/-YYdlmztKgpc/TXANo_EDGFI/AAAAAAAAAKI/CAuW-d5c89w/s1600/2Untitled0-6.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="296" src="https://lh3.googleusercontent.com/-YYdlmztKgpc/TXANo_EDGFI/AAAAAAAAAKI/CAuW-d5c89w/s640/2Untitled0-6.jpg" width="640" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aralarında önemli moleküler kanıtların da bulunduğu pek çok ka­nıtın doğruladığı üzere, balinaların suaygırlarıyla akraba olması gibi, deniz inekleri de fillerle akrabadır. Buna rağmen Pezosiren, büyük olasılıkla, bir suaygırı gibi zamanının çoğunu suda geçirip ayaklarını su tabanında yürümek ve aynı zamanda yüzmek için kullanarak yaşı­yordu. Kafatası şüphe götürmez biçimde bir deniz ineğininki gibidir. Pezosiren günümüz manatilerinin ve dugonglarının esas atası olmaya­bilir, fakat kesinlikle bu rol için biçilmiş kaftan.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Bu kitap baskıya girmek üzereyken, Nature dergisinden, Kanada'daki Kuzey Kutup bölgesinde bulunan ve (tamamına 'pinipedler' adı verilen) günümüz fokları, deniz aslanları ve morsların atalarında bulunan boş­luğu dolduran yeni bir fosile ilişkin heyecan verici haber geldi. Puijila darwini'nm yaklaşık yüzde 65'i korunmuş olan tek bir iskeleti, (yaklaşık 20 milyon yıl önceki) erken Miyosen zamanından kalmıştı. Bu aslında göreceli olarak o kadar yakın bir tarih ki, o zamanki dünya haritası bu­günküyle aynıydı. Sonuç olarak, fok/deniz aslanının (o zamanlar henüz iki türe ayrılmamışlardı) ilk biçimlerinden biri olan bu hayvan, Kuzey Kutbunda yaşayan bir soğuk su sakiniydi. Kanıtlar onun tuzlu değil tatlı suda yaşadığına (bütün diğer fokların aksine, Baykal Gölündeki foklar gibi) ve balıkla beslendiğine işaret ediyor. Kaliforniya'nın ünlü su samurları dışındaki bütün samurların yaptığı gibi . . . Puijila'mn yüz­geçleri yoktu ama perdeli ayakları vardı. Büyük olasılıkla, (günümüz pinipedlerinin aksine) karada bir köpek gibi koşuyordu ama zamanı­nın çoğunu, yine günümüz fokları ya da deniz aslanlarının benimsediği iki yüzme tarzının aksine bir köpek gibi yüzerek, suda geçiriyordu. Pu­ijila, piniped atalarında karayla su arasında bulunan boşluğu harika bir şekilde dolduruyor. O, gitgide kabaran, artık kayıp olmayan 'halkalar' listemize yapacağımız nefis bir başka ekleme.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Karalardan sulara dönmüş başka bir hayvan grubuna değinmek istiyorum şimdi: bu, özellikle merak uyandıran bir örnek çünkü bu hayvanlardan bazıları daha sonra süreci yeniden tersine çevirdiler ve karalara ikinci bir çıkış daha yaptılar! Deniz kaplumbağaları, balina­larla ve dugonglarla karşılaştırıldığında suya kendilerini daha az ver­mişlerdir zira yumurtalarını hala plajlara bırakırlar. Suya dönen bütün omurgalılar gibi, kaplumbağalar da havayı solumaktan vazgeçmiş de­ğildir, fakat bu konuda bazıları balinalardan bir adım öndedir. Bu kap­lumbağalar, vücutlarının kan damarlarıyla bolca beslenen arka ucun­da bulunan bir çift odacıktan geçen sudaki oksijeni ilaveten ayrıştırır ve kullanırlar. Hatta, Avustralyalı bir nehir kaplumbağası ihtiyacı olan oksijenin büyük miktarını poposundan soluyarak elde eder.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Daha fazla ileri gitmeden önce, terminolojinin insana yorgunluk veren bir noktasından ve George Bernard Shaw'ın "İngiltere ve Ameri­ka ortak bir dille bölünmüş iki ülkedir" dediği üzücü ama doğru göz­leminden kaçamayacağım. Britanya'da kaplumbağalar denizde yaşar, tosbağalar karada yaşar ve su kaplumbağaları tatlı veya tuzlu sularda yaşar. Amerika'da, suda veya karada yaşadıklarına bakılmaksızın, bü­tün bu hayvanların adı "kaplumbağadır." "Kara kaplumbağası" demek kulağa garip geliyor, ama tosbağaları kaplumbağaların karada yaşa­yan bir alt grubu olarak gören bir Amerikalıya garip duyulmuyor. Bazı Amerikalılar "tosbağa" kelimesini, günümüzdeki kara tosbağalarının bilimsel ismi olan Testudinidae'ye hitaben kısıtlı taksonomik bir ma­nada kullanıyorlar. Fakat biz Britanya'da, Testudinidae'nin bir üyesi olsun ya da olmasın, kaplumbağa cinsinden (kelonyen) herhangi bir karasal hayvana tosbağa deriz (ki az sonra göreceğimiz gibi, karada yaşamış fakat Testudinidae'nin üyesi olmayan "tosbağa" fosilleri bu­lunmaktadır). Bu noktadan itibaren, Britanya'daki ve Amerika'daki (ve kullanımın yine farklı olduğu Avustralya'daki) okurları hesaba katarak bu karışıklıktan sakınmaya çalışacağım, ama bu kolay olma­yacak. Yumuşak bir tabirle, terminoloji karman çorman. Biz İngiliz-cenin hangi versiyonunu konuşursak konuşalım, hayvanbilimciler bu hayvanların, yani kaplumbağa, tosbağa ve su kaplumbağalarının ta­mamı için "kelonyen" kelimesini kullanıyorlar.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Kelonyenlerin göze hemen çarpan ilk özelliği kabuklarıdır. Bu ka­buk nasıl evrildi ve ara formlar nasıldı? Kayıp halkalar nerede? Yaradılışçı bir partizanın sorabileceği gibi, yarım bir kabuğun yararı ne? Eh, şaşılacak iş ama, bu soruyu pek güzel cevaplayan yeni bir fosil çok ya­kın zaman önce tanımlanmış bulunuyor. Bu kitabı yayıncılara teslim etmemden hemen önce, sahneye çıkışını Nature dergisinde yapıverdi. Bu, Çin'deki geç Triasik tortullarında bulunan sucul bir kaplumbağay­dı ve yaşının 220 milyon yıl olduğu tahmin ediliyordu. İsmi Odontoc-helys semitestacea'dır, ki bu isimden onun günümüzdeki kaplumbağa ve tosbağaların aksine, dişlere ve hatta hatta yarım bir kabuğa sahip olduğunu çıkarabilirsiniz. Aynı zamanda, günümüz kaplumbağa ya da tosbağalarına nazaran çok daha uzun bir kuyruğu vardı. Bu üç özel­lik onu başlıca "kayıp halka" malzemesi yapıyor. Karnı, plastron adı verilen ve modern bir deniz kaplumbağasınınkine benzer bir kabukla kaplıydı. Fakat kabuğun karapaks olarak bilinen sırt kısmından yok­sundu. Hayvanın sırtı, olasılıkla bir kertenkeleninki gibi yumuşaktı, ama bir timsahtaki gibi omurganın üstünde vücudun ortalarına doğru sert, kemiksi kısımlar bulunuyordu ve kaburgaları, adeta evrimsel bir karapaksın tohumlarını atmaya çalışırcasına yassılaşmıştı.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;İşte burada ilginç bir tartışma çıkıyor ortaya. Odontochelys"\ dün­yaya duyuran makalenin yazarları Li, Wu, Rieppel, Wang ve Zhao (her ne kadar Rieppel Çinli olmasa da, kolaylık olsun diye kendilerinden Çinli yazarlar diye bahsedeceğim), hayvanın kabuk sahibi olma süre­cinin yarısını tamamlamış olduğunu düşünüyorlardı. Fakat başkaları Odontochelys'in, kabuğun suda evrildiğini gösterdiği iddiasına karşı çıkıyorlar. Nature dergisinin, makalenin yazarları dışındaki uzman­ları bir araya getirip o haftanın en ilgi çeken makaleleri hakkında bir yorum yazısı yazmalarını sağlamak gibi hayranlık duyulası bir gele­neği var. Bu yorumları "Haberler ve Görüşler" köşesinde yayınlıyorlar. "Haberler ve Görüşler" köşesinde Odontochelys makalesi hakkında ya­yınlanan yorum, Kanadalı iki biyolog olan Robert Reisz ve Jason Head tarafından yazılmıştı ve onlar konuya alternatif bir açıklama getiri­yorlardı. Belki de kabuğun tamamı, Odontochelys'in ataları suya geri dönmeden önce, karada çoktan evrilmişti. Ve belki de Odontochelys karapaksını suya döndükten sonra kaybetti. Reisz ve Head bugün ya­şayan bazı deniz kaplumbağalarının da, örneğin kösele derili deniz kaplumbağasında olduğu gibi, ya karapakstan tamamen yoksun ol­duklarına ya da bu yapının ciddi şekilde küçülmüş olduğuna dikkat çekiyorlar, bu yüzden onların teorisi pek akla yakın görünüyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://lh4.googleusercontent.com/-rjM8vRTPafA/TXAOxESnnjI/AAAAAAAAAKM/Vrx1Xt3i-qE/s1600/2Untitled0-7.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="200" src="https://lh4.googleusercontent.com/-rjM8vRTPafA/TXAOxESnnjI/AAAAAAAAAKM/Vrx1Xt3i-qE/s200/2Untitled0-7.jpg" width="163" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
Burada şu "Yarım bir kabuğun yararı ne?" sorusu için kü­çük bir parantez açmak istiyorum. Daha ayrıntılı soracak olursak, Odontochelys'in neden göbeğinde zırh vardı fakat sırtı zırhsızdı? Bel­ki de tehlike alttan geldiği içindir, ki bu da bu yaratıkların zamanın çoğunu yüzeye yakın yüzerek geçirdiklerine işaret edebilir; elbette, yüzeye nefes almak için ille de geleceklerdi zaten. Günümüzde yaşa­yan köpekbalıkları genellikle aşağıdan saldırıya geçer. Köpekbalıkları Odontochelys'in dünyasının tehlikeli şekilde önemli bir parçası olma­lıydı ve o zamanlar köpekbalıklarının avlanma alışkanlığının bugün­künden farklı olduğunu düşünmek için hiçbir sebep yok. Buna para­lel olarak, evrimin en şaşırtıcı başarılarından biri Bathylychnops adı verilen bir balık türünde bulunan ve büyük ihtimalle aşağıdan gele­cek avcı saldırılarını tespit etmeye yarayan fazladan bir çift göz. Diğernormal balıklarda olduğu gibi, asıl gözler dışa doğru bakıyor. Fakat her iki ana gözde, gözün alt kısmına sıkıştırılmış gibi duran, göz mer­ceği ve retinasıyla tastamam, fazladan birer küçük göz var. Eğer Bathylychnops, büyük ih­timalle aşağıdan gelecek saldırıları gözetlemek için, fazladan bir çift göz büyütme zahmetine katlanıyorsa (bunu ne manada söylediğimi an­ladınız, bilgiçlik taslamayın), Odontochelys'in aynı yönden gelecek saldırıları savuşturmak için bir zırh geliştirmiş olması da gayet makul görünüyor. Yani plast ron sahibi olmak mantıklı. Ve eğer derseniz ki, tamam ama neden sırtta da bir karapaks sahibi olmuyor, hani daha da güvende olmak için, cevabı kolay. Kabuklar ağır ve hantallaştırıcıdır, kabuğu oluştur­mak da taşımak da masraflıdır. Evrimde her zaman bir ödünleşim söz konusudur. Kara tosbağaları söz konusu olduğunda, bu ödünleşim altta ve üstte heybetli ve ağır bir zırhtan yana oluyor. Çoğu deniz kap­lumbağası söz konusu olduğunda ödünleşim altta dayanıklı bir plast-ron, üstteyse hafif bir zırhtan yanadır. Ve Odonroc/ıe/ys'in bu modayı biraz ileri götürdüğünü söylemek gayet mantıklı bir önerme.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Bununla birlikte, eğer Çinli yazarlar Odontochelys'in bütün bir ka­buk sahibi olacak şekilde evrilme yolunda olduğu ve kabuğun suda evrildiği konusunda haklıysa, bu fikrin devamı iyi gelişmiş kabuk­ları olan modern kara kaplumbağalarının sucul kaplumbağalardan geldiği yönünde olacaktır. Bu da, az sonra göreceğimiz gibi, büyük olasılıkla doğru. Ama bu hakikaten dikkate değer bir fikir, çünkü bu­günkü kara kaplumbağalarının sudan karaya ikinci bir göçü temsil ettikleri anlamına geliyor. Şimdiye kadar hiç kimse balinaların, ya da dugongların, suları istila ettikten sonra karalara döndüğünü iddia et­medi. Kara kaplumbağalarıyla ilgili anlatılan diğer hikâye ise onların hep karada yaşadıkları ve kabuklarının da bağımsız, sucul kuzenleri­ne paralel olarak, evrildiği. Bu elbette imkânsız değil; fakat durum şu ki, deniz kaplumbağalarının hakikaten ikinci bir kez karalara dönüp kara kaplumbağalarına dönüştüklerine inanmak için çok iyi sebeple­rimiz var.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://lh5.googleusercontent.com/-GtlOX_hgzuA/TXAPMLxsFaI/AAAAAAAAAKQ/OQkBojnTu-8/s1600/2Untitled0-8.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="https://lh5.googleusercontent.com/-GtlOX_hgzuA/TXAPMLxsFaI/AAAAAAAAAKQ/OQkBojnTu-8/s320/2Untitled0-8.jpg" width="258" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Eğer, moleküler ve diğer karşılaştırma araçlarını temel alarak, bü­tün modern kaplumbağa ve tosbağaların aile ağacını çıkarırsanız, neredeyse bütün dalların sucul olduğunu görürsünüz (şemada koyurenkle yazılmamış olan­lar). Kara kaplumbağalarını koyu renkli yazı temsil edi­yor ve gördüğünüz gibi bu­gün kara kaplumbağaları, Testudinidae adı verilen ve zengin sucul kelonyen dal­ları arasına gömülmüş sa­dece bir dalı oluşturuyorlar. Bütün yakın kuzenleri suda yaşıyor. Modern kara kap­lumbağaları, tamamı sucul kaplumbağa dallarından oluşan bir çalıda incecik bir dal. Sucul ataları karaya geri döndü. Bu durum, ka­buğun sularda Odontochelys gibi bir yaratıkta evrilmiş olduğu hipo­tezi ile uyuşuyor. Fakat şimdi de önümüzde başka bir zorluk var. Eğer aile ağacına bakarsanız, Testudinidae'ye (bütün modern tosbağalara) ek olarak bir de bütün kabuğu olan Proganochelys1 ve Palaeochersis isimli hayvanlardan oluşan iki fosil cinsi olduğunu fark edeceksiniz. Bunların ikisi de karada yaşayan gruplar olarak çizilmiş, bunun se­beplerine bir sonraki paragrafta değineceğiz. Suda yaşayan kaplum­bağaları temsil eden dalın hemen dışında bulunuyorlar. Bu iki cins adeta kadim karasallar gibi görünüyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Bu iki fosil, Odontochelys keşfedilmeden önce bilinen en eski ke-lonyenlerdi. Odontochelys gibi, ama ondan yaklaşık 15 milyon yıl son­ra, Triyasik dönemde yaşamışlardı. Bazı uzmanlar onları tatlı suda ya­şayan yaratıklar olarak resmettiler, fakat yakın zamanda edindiğimiz bilgiler, şemadaki koyu renkli yazıların da gösterdiği üzere, onların yerini kesinlikle karalar olarak belirliyor. Fosil hayvanların, özellikle de sadece bazı vücut parçaları bulunmuşsa, karada mı yoksa suda mı yaşadığını nasıl anladığımızı merak edebilirsiniz. Bazen bu oldukça açıktır. Yüzgeçleri ve aerodinamik vücutları olan ihtiyozorlar, dinozor­larla aynı çağda yaşamış sürüngenlerdi. Fosilleri yunuslara benziyor ve sularda yunuslar gibi bir yaşam sürdükleri kesin. Kaplumbağalar ve tosbağalar söz konusu olduğunda bu o kadar da rahat yapılabilen bir çıkarım değil. Tahmin edebileceğiniz gibi, en büyük ipucu bacakları. Yüzmek için kullanılan kürek gibi bacaklar, yürümek için kullanılan bacaklardan oldukça farklıdır. Yale Üniversitesinden Walter Joyce ve Jacques Gauthier bu son derece açık ve basit fikri aldılar ve onu destek­leyen rakamlar ortaya koydular. Yaşayan yetmiş bir kelonyen türünün kol ve el kemiklerinden üç ana ölçüm aldılar. Yaptıkları mükemmel hesaplamaların ayrıntısına girme isteğimi bastıracağım, fakat vardık­ları sonuç çok açıktı. Bu fosil hayvanların yürümeye yarayan bacakları vardı, kürek şekilli yüzgeç bacakları değil. Yani İngiltere'deki kulla­nıma göre, "tosbağaydılar", "kaplumbağa" değil. Karada yaşıyorlardı. Modern tosbağaların uzak kuzenleriydiler.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Sanki yine bir problemle karşı karşıyayız. Eğer Odontochelys'i ta­nıtan makalenin yazarlarının inandığı gibi, onların yarım kabuklu fosili, kabuğun suda evrildiğini gösteriyorsa, bundan 15 milyon yıl sonra tam kabuklu ve karada yaşayan "tosbağalardan" oluşan iki cinsi nasıl açıklayacağız? Odontochelys'in keşfine kadar, Proganochelys ve Palaeochersis'in suya geri dönüşten önce karada yaşayan kelonyenle-rin ataları olduğunu söylemekte tereddüt etmezdim. Kabuk karada evrilmişti. Bazı kabuklu tosbağalar aynı foklar, balinalar ve dugongla-rın daha sonra yapacağı gibi, sulara geri dönmüşlerdi. Diğerleri karada kalmışlar ya da yok olmuşlardı. Ve sonra bazı deniz kaplumbağaları yeniden karaya çıkmışlar, bütün modern tosbağaların atası olmuşlar­dı. Diyeceğim şey bu olurdu - hatta aslına bakarsanız Odontochelys'in duyurulmasından önce bu bölümün ilk taslağını yazdığım sırada de­diğim şey tam da bu olmuştu. Fakat Odontochelys bütün spekülas­yonları kaynayan kazana geri atıyor. Şimdi elimizde, her biri eşit dere­cede ilginç, üç olasılık var.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;blockquote style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif;"&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;1. Proganochelys ve Palaeochersis, daha önceden aralarında Odontochelys'in atalarının da bulunduğu bazı temsilcilerini suya göndermiş olan karasal hayvanlardan hayatta kalanlar olabi­lir. Bu hipotez kabuğun erken bir zamanda karada evrildiğini ve Odontochelys'in karapaksını suda kaybedip plastrona sahip olma­ya devam ettiğini söylüyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;2. Çinli yazarların belirttiği gibi kabuk, önce karnın üzerinde plast-ron sonra da sırtın üzerinde karapaksın ortaya çıkması suretiyle suda evrilmiş olabilir. Bu durumda Odontochelys yarım kabu-ğuyla sularda yaşam sürdükten sonra ortaya çıkmış olan Pro-ganochelys ve Palaeochersis'i ne yapacağız? Proganochelys ve Palaeochersis'in kabuğu bağımsız olarak evrilmiş olabilir. Fakat bir başka olasılık daha var:&lt;br /&gt;
3. Proganochelys ve Palaeochersis aslında sulardan karalara daha önce gerçekleşmiş bir yeniden dönüşü temsil ediyor olabilir. Bu sizce de ürkütücü derecede heyecan verici bir düşünce değil mi?&lt;/div&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
Hâlihazırda, kaplumbağaların karaya çıkışta evrimsel bir ikileme yapmayı başardıkları yönündeki fevkalade gerçek konusunda ken­dimizden oldukça eminiz: kara "tosbağalarının" erken bir versiyonu önceki balık atalarının sucul ortamına geri döndü, bunlar deniz kap­lumbağası oldu, sonra yeniden karaya çıktı, kara tosbağaları yeniden vücut bulmuş oldu ve bunlara Testudinidae adını verdik. İşte bildikle­rimiz bu kadar, ya da neredeyse emin olduklarımız. Fakat şimdi bir de, bu ikilemenin iki kez gerçekleştiği iddiasıyla karşı karşıyayız. Sadece modern tosbağaları ortaya çıkarmak için değil, çok çok daha önce, Tri-yasik dönemde Proganochelys ve Palaeochersis'i meydana getirmek için.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Başka bir kitabımda DNA'nın "Ölülerin Genetik Kitabı" olduğunu söylemiştim. İnsanda doğal seçilimin işleyiş tarzı yüzünden, bir hay­vanın DNA'sının onun atalarının doğal seçildikleri dünyaların yazılı betimlemesi olduğu hissi oluşuyor. Bir balık için ölülerin genetik ki­tabı atasal denizleri tarif eder. Bizim ve memelilerin çoğu için, kita­bın ilk bölümleri denizde geçer, sonraki bölümleri karada. Balinalar, dugonglar, denizcil iguanalar, penguenler, foklar, deniz aslanları ve kaplumbağalar için, kitapta üçüncü bir bölüm vardır ve uzak geçmiş­lerinin tecrübe sahasına yaptıkları destansı dönüşün hikâyesini anla­tır. Fakat kara tosbağaları için, belki de birbirinden bağımsız olarak, üstelik de çok uzak aralıklarla iki ayrı kez, karaya yeniden ve son kez (acaba hakikaten son mu?) çıkışa ayrılmış dördüncü bir bölüm vardır bu kitapta. Acaba ölülerin genetik kitabının sayfalarının tekrar tekrar yazılan evrimsel U dönüşleriyle dolu olduğu böyle başka bir hayvan var mıdır? Giderayak söylemezsem olmaz, kara tosbağalarının yakın kuzenleri olan şu tatlı su ve tuzlu su biçimleri ("terrapinler") konusunu merak etmeden duramıyorum. Acaba ataları denizlerden doğru­ca diğer tuzlu sulara ve nihayet tatlı sulara mı geçtiler? Denizlerden karalara geçişin ara aşamalarını mı temsil ediyorlar? Ya da modern kara tosbağaları olan atalardan bir başka kez daha suya dönüş yapan­lar olmaları mümkün mü? Kelonyenler evrimsel süreçte suyla karalar arasında gidip geliyor muydu? Kitabın tekrar yazılan bu kısımları dü­şündüğümüzden de fazla sayıda olabilir mi?&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;NOT:&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
19 Mayıs 2009'da, ben bu kitabın deneme baskısını düzelttiğim sırada, internet üzerinde yayın yapan bilimsel bir dergi olan PLOS One, lemur benzeri bir primatla maymunsu bir primat arasındaki "kayıp bir halkayı" duyurdu. İsmi Darwinius masillae olan bu yaratık 47 milyon yıl önce, şimdi Almanya olan bir yağmur ormanında yaşamıştı. Yazarlar tarafın­dan bu fosilin şimdiye dek bulunan en eksiksiz primat fosili olduğu iddia ediliyor: sadece kemikleri değil, derisi, kılları, bazı içorganları ve yediği son yemek de korunmuş. Dar-winius masillae'n'm ne kadar güzel olduğuna hiç şüphe yok ama, konu hakkında berrak düşünmemizi engelleyen bir reklam dalgasıyla karşımıza çıktı. Sky (Vevvs'e göre, bu fosil "en nihayet Charles Darwin'in evrim kuramını doğrulayan" "dünyanın sekizinci harikası" imiş. Üstüme iyilik sağlık! "Kayıp halkanın" fasa fiso esrarı, gücünden hiçbir şey kaybet­memişe benziyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;b style="color: #660000;"&gt;Richard Dawkins / Yeryüzündeki En Büyük Gösteri / Sayfa: 135-168&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4654294092442757035-1637906319934548187?l=richarddawkins-turkey.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/gtGOtTiq6jIzORBfqqst25SePzo/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/gtGOtTiq6jIzORBfqqst25SePzo/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/gtGOtTiq6jIzORBfqqst25SePzo/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/gtGOtTiq6jIzORBfqqst25SePzo/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/RichardDawkins-Turkey/~4/7Kybjn7AjJk" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/feeds/1637906319934548187/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="https://www.blogger.com/comment.g?blogID=4654294092442757035&amp;postID=1637906319934548187&amp;isPopup=true" title="2 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/4654294092442757035/posts/default/1637906319934548187?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/4654294092442757035/posts/default/1637906319934548187?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/RichardDawkins-Turkey/~3/7Kybjn7AjJk/kayp-halka-m-kayp-derken-neyi.html" title="Kayıp halka mı? &quot;Kayıp&quot; derken neyi kastettiniz? | 2. Bölüm" /><author><name>Richard Dawkins</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17051708469764919869</uri><email>richarddawkins.net@gmail.com</email><gd:extendedProperty name="OpenSocialUserId" value="11596445855858251001" /></author><thr:total>2</thr:total><feedburner:origLink>http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/2011/03/kayp-halka-m-kayp-derken-neyi.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;AkMBRnYzeCp7ImA9Wx9WEko.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-4654294092442757035.post-2858323101937646044</id><published>2011-01-17T07:18:00.000-08:00</published><updated>2011-01-17T07:34:17.880-08:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2011-01-17T07:34:17.880-08:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="yeryüzündeki en büyük gösteri" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="akıllı tasarım" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="yaratılışçılık" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="evrim" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="charles darwin" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="aptal tasarim" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="ebook" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="richard dawkins" /><title>Akılsız Tasarım</title><content type="html">&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: center;"&gt;&lt;span style="color: #660000; font-size: large;"&gt;&lt;span style="font-size: x-large;"&gt;A&lt;/span&gt;KILSIZ &lt;span style="font-size: x-large;"&gt;T&lt;/span&gt;ASARIM &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: #666666; font-size: x-large;"&gt;E&lt;/span&gt;n iyi halindeyken bir omurgalı gözü (örneğin bir şahin veya insan gözü) muazzam du­yarlıkta bir alettir, en iyi Zeiss veya Nikon'a taş çıkartacak hassaslıkta çözünürlükler elde edebilir. Eğer böyle olmasaydı, Zeiss ve Nikon za­manlarını, bizim gözlerimizin bakması için yüksek çözünürlüklü gö­rüntüler üretmekle boşa harcamazlardı. Öte yandan, on dokuzuncu yüzyılın büyük Alman bilim insanı Hermann von Helmholtz (ona bir fizikçi demek yanlış olmaz ama biyoloji ve psikolojiye olan katkıla­rı daha büyüktür), göz hakkına şunları söylemiştir: "&lt;b&gt;Eğer bir optikçi bana tüm bu kusurlarla dolu bir alet satmaya kalksaydı, kendimde, ihmalkârlığından ötürü onu sert bir dille eleştirip ürünü geri iade hak­kını görürdüm.&lt;/b&gt;" Gözün, Helmholtz'un onun hakkında söylediklerin­den daha iyi işler görünüyor olmasının bir sebebi, beynin, bir çeşit ultra gelişmiş, otomatik Photoshop programı gibi, görüntüleri insanı hayrete düşüren bir şekilde sonradan toparlamasıdır. Söz konusu olan şey optikken, insan gözü Zeiss/Nikon kalitesine yalnızca, bir şeyler okumak için kullandığımız, retinanın merkezindeki fovea kısmıyla ulaşır. Bir sahneyi taradığımızda, foveamızı farklı bölgeler üzerinde gezdirir, her birini son derece yüksek detay ve duyarlıkla görürüz ve beynin "Photoshop'u" bizi, sanki tüm sahneyi aynı duyarlıkla görüyormuşuz gibi kandırır. Yüksek kalitede bir Zeiss veya Nikon lensi, bir sahnenin tamamını gerçekten de aynı netlikte gösterir. Yani, gözün optikte eksik olduğu kısımları, beyin kendi karmaşık görüntü benzetim (simülasyon) yazılımıyla telafi etmektedir. Ama henüz optikteki en çarpıcı kusurdan bahsetmedim. Retina, ters yöne bakmaktadır.&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Çağdaş bir Helmholtz'a bir mühendis tarafından, yüzeyine doğ­rudan gelen görüntüleri yakalamak üzere ayarlanmış, minik fotosellerden oluşan ekranı olan bir dijital fotoğraf makinesi gösterildiğini hayal edin. Fotoğraf makinesini böyle yapmak mantıklıdır. Ve elbette her fotoseli, resimlerin düzenlendiği bir çeşit hesaplama aygıtına bağ­layan kablolar da olacaktır. Bu da mantıklı. Helmholtz bu makineyi geri göndermezdi.&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Ama şimdi size, gözün "fotoseller"inin geriye doğru baktığını, ba­kılan sahnenin tersi yönünde konumlandığını söylediğimi düşünün. Fotoselleri beyne bağlayan "kablolar", retinanın yüzeyi boyunca uza-&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://img141.imageshack.us/img141/1640/resim01.png" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://img141.imageshack.us/img141/1640/resim01.png" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;nır, bu nedenle ışık ışınları fotosellere çarpmadan önce kablo yığı­nından oluşan bir örtünün arasından geçmek zorunda kalır. Bu çok mantıksız ve mantıksızlık bununla da kalmıyor. Fotosellerin geride konumlanmış olmasının sonuçlarından biri, onların verilerini taşı-makta olan kabloların, bir şekilde retinanın içinden geçip beyne git­melerinin gerekiyor olmasıdır. Omurgalı gözünde kablolar, retinadaki belli bir delikte birleşip içeri dalarlar. Sinirlerle dolu olan bu deliğe kör nokta denir, çünkü kördür, ama bu bölge gerçekte oldukça geniş olduğundan "nokta" demek hafif kalır, kör bir bölge demek daha doğ­ru olur, ki bu bölge bize yine beynin "otomatik Photoshop" yazılımı sayesinde çok da fazla rahatsızlık vermez. Bir kez daha, geri gönderin, bu sadece kötü bir tasarım değil, tam bir ahmağın tasarımı.&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Ya da değil mi? Eğer öyle olsaydı, göz görmekte berbat bir iş çıkarır­dı ve durum bu değil. Aslında çok iyi iş çıkarıyor. İyi iş çıkarıyor çünkü sayısız küçük detayı temizleme rolünü üstlenmek üzere işe koyulan doğal seçilim, vakti zamanında yapılan retinayı ters yerleştirme hata­sının ardından, gelip, gözü yüksek kaliteli ve hassas bir alet haline ge­tirecek şekilde onarmıştır. Bu bana Hubble Uzay Teleskobuyla ilgili şu olayı hatırlatıyor. Hatırlayacağınız üzere, 1990'da uzaya fırlatıldığında, Hubble'ın çok büyük bir kusura sahip olduğu tespit edilmişti. Son ha­zırlıklar yapılırken meydana gelen, kalibre aletindeki tespit edilmemiş bir hatadan dolayı, ana ayna birazcık (ama ciddi bir biçimde) yerin­den oynamıştı. Arızalı olduğu, teleskop yörüngeye yerleştirildikten sonra fark edilmişti. Cesur ve yaratıcı bir şekilde teleskopa astronotlar gönderildi ve ona deyim yerindeyse bir gözlük takmayı başardılar. Bu olaydan sonra teleskop gayet iyi çalıştı ve sonrasında yapılan üç farklı seferle başka iyileştirmeler de yapıldı. Benim burada varmak istedi­ğim nokta şu ki, büyük bir tasarım hatası (hatta felakete sebep olabi­lecek bir hata), dehası ve karmaşıklığı, doğru koşullar altında, orijinal hatayı mükemmel bir şekilde telafi edebilecek olan onarımlarla dü­zeltilebilir. Genelde evrimde büyük mutasyonlar, doğru yönde iyileş­melere neden olsalar bile, neredeyse her zaman (sonradan yapılacak) onarımlara gerek duyarlar. Çok daha sonradan gelen ve doğal seçilim tarafından, başlangıçtaki büyük mutasyonun kaba hatlarını incelt­tikleri için desteklenen küçük mutasyonlardan oluşan bir temizlik harekâtına gerek duyarlar. Başlangıçta yapılan kabul edilemez hataya rağmen insan ve şahinlerin bu kadar iyi görebilmelerinin nedeni bu­dur. Tekrar Helmholtz:&lt;/div&gt;&lt;blockquote style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif;"&gt;Zira göz, optik bir alette bulunabilecek her türlü kusura, hatta kendi­ne özgü ek birkaç kusura sahiptir. Ama tüm bu kusurların üstesinden o derece gelinmiştir ki, kusurların varlığından kaynaldanan görüntü bozukluğu, (olağan aydınlatma koşulları altında) retinadaki konile­rin boyutları tarafından duyuların hassaslığına konmuş olan limitleri nadiren aşar. Ama gözlemlerimizi biraz daha farldı koşullar altında yaptığımızda derhal kromatik sapıncın, astigmatizmin, kör noktala­rın, damarlı gölgelerin, ortamın kusurlu şeffaflığının ve saydığım diğer tüm hataların farkına varırız.&lt;/blockquote&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;AKILSIZ TASARIM&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Bu bahsettiğimiz, sonradan yapılan onarımlarla telafi edilen büyük tasarım hataları örüntüsü, tam da eğer gerçekten bir tasarımcı varsa beklemememiz gereken bir durumdur. Hubble'ın aynasındaki küresel sapınç gibi talihsiz hataları bekleyebiliriz ama tersyüz olmuş şekilde monte edilmiş olan retina gibi bariz salaklıkları beklemeyiz. Böylesi hatalar kötü tasarımdan değil, geçmişten kaynaklanır.&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Henüz bir lisans öğrencisiyken Profesör J.D.Currey'den ders aldı­ğımda bana gösterdiğinden beri favorim olan örneklerden biri de, geri dönen gırtlak siniridir. Bu gırtlak siniri, kafatasına ait (kranyal) sinir­lerden (yani omurilikten değil doğrudan beyinden çıkan sinirlerden) birinin bir koludur. Kafatası sinirlerinden biri olan vagusun (uygun bir şekilde "avare" anlamına gelir), ikisi kalbe, her iki yanda bulunan iki tanesi de gırtlağa giden birçok kolu vardır. Boynun her iki yanın­daki gırtlaksal sinirin kollarından biri, bir tasarımcının tercih edeceği gibi dümdüz bir rota izleyerek, doğrudan gırtlağa gider. Diğer kol ise gırtlağa, inanılmaz derecede dolambaçlı bir yol izleyerek ulaşır. Gö­ğüsten içeri dalıp, ana atardamarların birinin (sağ ve solda farklı bir atardamarın, ama prensip aynı) etrafından dolaşır ve geri dönerek boyna doğru yoluna devam eder.&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Bir tasarım ürünü olarak düşünüldüğünde, geri dönen gırtlak siniri tam bir rezalettir. Helmholtz'un bunu geri yollamak için, gözde oldu­ğundan bile daha çok sebebi olurdu. Ama tıpkı gözde olduğu gibi, ne zaman ki tasarımı bir kenara bırakıp, onun yerine geçmişi göz önü­ne alacak şekilde düşünmeye başlarsanız, her şey anlam kazanmaya başlar. Bunu anlamak için, zamanda geriye gidip atalarımızın balık olduğu dönemlere dönmemiz gerekiyor. Balıkların kalbi, bizim dört odacıklı kalbimizden farklı olarak iki odacıklıdır ve kanı, karın aortu denilen merkezi bir atardamardan pompalar. Karın aortu, her iki ta­raftaki altı solungaca giden, (en fazla) altı kol çiftine ayrılır. Daha son­ra kan, zengin bir şekilde oksijenle bağlanacağı solungaçlardan geçer. Solungaçlardan sonra, yine altı çift kan damarı tarafından toplanan kan, sırt aortu denilen ve balığın ortasından geçen tek bir büyük da­marda birleşerek vücudun geri kalanına dağılır. Altı solungaç atarda­marı çifti, balıklarda bizde olduğundan daha bariz olan, omurgalıların bölütlenmiş vücut planına bir kanıttır. Büyüleyici bir şekilde, (detaylı anatomileri incelendiğinde görüleceği üzere) "gırtlak kemerleri" açık­ça atasal solungaçlardan türemiş olan insan embriyosunda ise bu çok barizdir. Elbette bu kemerler solungaç işlevi görmemektedirler, ama beş haftalık insan embriyoları solungaçlı minik pembe balıklar olarak kabul edilebilirler. Balina ve yunusların, dugong ve manatilerin neden yeniden işlevsel solungaçlar evrimleştirmediklerini merak etmeden (bir kez daha) duramıyorum. Tüm memelilerde olduğu gibi, gırtlak kemerlerinde, solungaç geliştirmek için gerekli olan embriyonik yapı iskelesine sahip oldukları gerçeği, solungaç geliştirmelerinin o kadar da zor olmaması gerektiğini düşündürüyor. Neden evrimleştirmedik-lerini bilmiyorum ama bunun iyi bir sebebi olduğundan ve birilerinin bunu ya da bunun nasıl araştırılacağını bildiğinden son derece eminim.&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Tüm omurgalılar bölütlü bir vücut planına sahiptirler, ama (embri­yoların aksine) olgun memelilerde bu sadece, omurga ve kaburgaların, kan damarlarının, kas kitlelerinin (miyotomların) ve sinirlerin tama­mının, önden arkaya doğru modüler tekrarlanma örüntüsünü takip ettiği omurga bölgesinde açıkça görülebilir. Belkemiğinin her bir bö-lütü (segmenti), omurganın her iki tarafından çıkan, ön kök ve art kök adlı iki büyük sinire sahiptir. Bu sinirler görevlerini (artık her neyse) çoğunlukla, çıktıkları omurganın civarında yerine getirirler ancak ba­zıları bacaklara, bazıları ise kollara doğru uzar.&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://img440.imageshack.us/img440/915/resim02.png" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://img440.imageshack.us/img440/915/resim02.png" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Kafada da aynı bölütlü plan takip edilir ancak (balıkta bile) bunu ayırt etmek daha zordur, çünkü bölütler belkemiğinde olduğu gibi baştan sona doğru düzenli olarak sıralanmamış, evrimsel süreç içe­risinde karmakarışık bir hale gelmişlerdir. Kafadaki bölütlerin silik izlerinin ayırt edilmesi, on dokuzuncu yüzyılın ve yirminci yüzyılın başlarının karşılaştırmalı anatomi ve embriyolojisinin elde ettiği za­ferlerden biridir. Örneğin, bofa balığı gibi çenesiz balıklardaki (ve çe­neli omurgalıların embriyolarındaki) birinci solungaç kemeri, çenesi olan omurgalılardaki (yani bofa balığı ve bazı asalak balıklar hariç tüm modern omurgalılardaki) çeneye karşılık gelir.&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Böcekler ve Bölüm ıo'da gördüğümüz üzere kabuklular gibi diğer eklembacaklılar da bölütlü bir vücut yapısına sahiptir. Ayrıca böcek kafasının, böceklerin eski atalarında sıralı olan ama artık karmakarı­şık bir hale gelmiş ilk altı bölütü İçerdiğinin gösterilmesi de benzer bir zaferdi. Böcek bölütlenmesi (segmentasyonu) ve omurgalı bölütlen-mesinin, benim zamanımda öğretildiği gibi birbirlerinden bağımsız olmak bir yana, hox genleri olarak adlandırılan benzer genler (böcek­ler, omurgalılar ve diğer pek çok hayvanda bu genler açık bir şekilde benzerdirler) tarafından idare edildiğinin ve hatta bu genlerin kromo­zomlarda benzer sıralarda konuşlandığının gösterilmesi de, yirmin­ci yüzyılın sonlarının embriyoloji ve genetiğinin zaferidir. Böcek ve omurgalı bölütlenmesinin tamamen ayrı şeyler olduğunu öğrendiğim lisans eğitimimdeyken, benim hocalarımın hiçbirinin hayal bile ede­meyeceği bir şeydi bu. Farklı şubelerden hayvanlar (örneğin, böcekler ve omurgalılar) bizim her zaman düşündüğümüzden çok daha ben­zerdirler. Ve bu da paylaştıkları bir ortak ata olmasından kaynaklanı­yor. Hox planı, iki yanlı simetriye sahip hayvanların tamamının ortak atasında mevcuttu. Tüm hayvanlar, bizim eskiden düşündüğümüz­den çok daha yakın kuzenlerdir.&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Omurgalı başına dönelim. Kranyal sinirlerin tıpkı omuriliğimizden çıkan sinirler gibi, ilkel atalarımızda tek bir ön ve arka kök dizisinin ön ucunu oluşturan bölütsel sinirlerden köken aldığı düşünülmektedir. Ayrıca göğsümüzdeki başlıca kan damarları, bir zamanlar açıkça so­lungaçlara hizmet eden bölütlü kan damarlarının kalıntılarıdır. Tıpkı balık kafasının, balıkların atalarının bölütlü örüntüsünü darmadağın etmesi gibi, memeli göğsünün de atasal balık solungaçlarının bölütlü örüntüsünü darmadağın ettiğini söyleyebiliriz.&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;İnsan embriyosu da, embriyonun "solungaçlarını" besleyen ve ba-lıklarınkine oldukça benzeyen kan damarlarına sahiptir. Her iki yan­da, sırt aortu çiftine bağlanan ve (her iki yandaki "solungaçlar" için) bölütsel aort kemerlerine sahip olan iki karın aortu bulunmaktadır. Bu bölütlü kan damarlarının çoğu embriyonik gelişimin sonunda yok olur, ancak yetişkinlerdeki örüntünün, embriyonik (ve aynı zamanda atasal) plandan türediğini bariz bir şekilde görebilirsiniz. Döllenme­den yaklaşık yirmi altı gün sonra insan embriyosuna bakacak olursa­nız, "solungaçlara" kan tedariğinin, balıkların solungaçlarına giden bölütlü kan tedariğine aşın derecede benzediğini görürsünüz. Gebe­liğin ilerleyen haftalarında, kan damarlarının örüntüsü kademeli olarak basitleşip orijinal simetrisini kaybeder ve yavru doğduğunda, balık benzeri insan embriyosunun düzenli simetrisinden oldukça farklı ola­rak, dolaşım sistemi fazlasıyla sol tarafa dayalı bir hal alır.&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Göğsümüzdeki başlıca atardamarlarımızdan hangilerinin, hangi altı solungaç damarının sağ kalanları olduğunun karmakarışık de­taylarına girmeyeceğim. Geri dönen gırtlak sinirlerimizin geçmişini anlamak için bilmemiz gereken tek şey, balıklarda vagus sinirinin, son üç solungacı besleyen kollara ayrıldığı ve bu sebeple bu kolların, ilgi­li solungaç atardamarının arkasından dolaşmasının son derece doğal olduğudur. Bu kollarda "geri dönüş" falan yoktur, mümkün olan en doğrudan ve mantıklı yolla hedeflerindeki organlara erişirler.&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Ne var ki memeli evrimi esnasında, boyun uzayıp (balıkların boynu yoktur) solungaçlar kaybolmuştur. Bu solungaçlardan bazıları tiroid ve paratiroid bezleri ve gırtlağı oluşturan pek çok parça gibi faydalı şeylere dönüşmüştür. Gırtlağı oluşturan parçaları da kapsayan bu fay­dalı kısımlar için gereken kan ve sinir bağlantıları, bir zamanlar dü­zenli bir dizilime sahip olan solungaçlara hizmet eden kan damarları ve sinirlerin evrimsel torunlarını tarafından sağlanmıştır. Memelile­rin ataları, evrimsel süreçte balık atalarından farklılaştıkça, sinirler ve kan damarları kendilerini, şaşırtıcı yönlere itilip kakılırken bulmuş­lardır, ki bu da onların birbirleriyle olan uzamsal ilişkilerini bozmuş­tur. Omurgalı göğsü ve boynu, balıkların düzgünce simetrik olan ve seri olarak tekrarlanan solungaçlarından farklı olarak, karmakarışık bir hal almıştır ve geri dönen gırtlak sinirleri, bu çarpıklıktan en çok nasibini alan vücut kısımlarından biri olmuştur.&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Berry ve Hallam'a ait 1986 tarihli bir ders kitabından alınmış olan bir sonraki sayfadaki resim, gırtlak sinirinin köpekbalıklarında do­lambaçlı olmadığını ortaya koyuyor. Memelilerdeki dolambaçlı yolu göstermek için Berry ve Hallam'ın seçtikleri hayvan ise (bundan daha çarpıcı bir örnek olabilir mi?) zürafaydı.&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Bir insanda, geri dönen gırtlak sinirinin fazladan dolaştığı yol birkaç desimetreyi aşmaz. Ama büyük bir yetişkin zürafa söz konusu olun­ca bu yol, şaka değil, 4,5 metreyi bulabilir! 2009 Darvvin Günü'nden (Darvvin'in 200. yaş günü) bir sonraki günün tamamını, Londra'nın yakınlarındaki Kraliyet Veterinerlik Kolejinde karşılaştırmalı ana-tomistler ve patalog veterinerlerle, hayvanat bahçesinde ne yazık ki ölmüş bir zürafayı kesip inceleyerek geçirme ayrıcalığını yakaladım.&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://img841.imageshack.us/img841/7720/resim03.png" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://img841.imageshack.us/img841/7720/resim03.png" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Bu benim için unutulmaz bir gün ve neredeyse gerçeküstü bir dene­yimdi. Ameliyathane "sahne'yi, veterinerlik öğrencilerinin oturup sa­atlerce ameliyatı izlediği koltuklardan ayıran büyük dökme camıyla, neredeyse gerçek bir tiyatro gibiydi. Öğrenciler tüm gün, karartılmış tiyatroda oturup ışıl ışıl aydınlatılmış sahneye izleyerek, her biri (tıpkı benim ve Kanal Dört için hazırlanmakta olan bir belgesel için çekim yapan çekim ekibi gibi) boğaz mikrofonu kullanan inceleme ekibi ta­rafından sarf edilen kelimeleri dinlediler. Zürafa büyük ve eğimli in­celeme sehpasının üzerine, bir makara ve kanca ile bir bacağı havada asılı kalacak ve savunmasız devasa boynu parlak ışıkların altına gele­cek şekilde yatırıldı. Camın zürafanın olduğu tarafında bulunan bizler, tüm vücudu kaplayan turuncu giysiler ve beyaz botlar giymek üzere sıkı sıkıya tembih edilmiştik, ki bu da günü rüya gibi yapan etkenler­den bir diğeriydi.&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Anatomistlerden oluşan ekibin farklı üyelerinin, sinirin farklı kı­sımlarında (kafaya yakın olan gırtlak kısmı, kalbe yakın olan dönüş kısmı ve bunların arasında kalan diğer kısımlar) birbirlerine mani olmadan ve birbirleriyle iletişim kurmaya hemen hemen hiç ihtiyaç duymadan çalışabilmeleri, geri dönen gırtlak sinirinin yolundan ne kadar çok saptığını özetliyor. Bu anatomistler sabırla, dönen gırtlak sinirinin rotasının tamamını didiklediler: Bu zorlu bir görev, zira bildiğimiz kadarıyla Victoria döneminin büyük anatomistlerinden Richard Owen'in 1837'de yaptığından beri kimse bunu başarıyla ta­mamlayamamıştı. Zorlu olmasının sebebi sinirin oldukça ince, hatta dönüşe geçtiği kısımda iplik gibi olmasıdır (sanırım bunu öngörmem gerekirdi ama yine de gözlerimle görünce şaşırmadan edemedim) ve siniri, nefes borusunu çevreleyen karmaşık zar ve kaslar arasında göz­den kaybetmek oldukça kolaydır. Aşağı yönlü yolculuğu esnasında sinir (bu noktada büyük vagus siniriyle sarmalanmıştır), varış nok­tası olan gırtlağın birkaç santim yakınına kadar yaklaşır. Ama yine de, ancak boynun tamamı boyunca aşağıya indikten sonra geri döner ve tekrar yukarıya tırmanır. Profesör Graham Mitchell, Joy Reidenberg ve diğer uzmanların zürafayı keserkenki becerilerinden çok etkilendim ve (Danvin'in azılı düşmanı) Richard Owen'a olan saygım arttı. Ne var ki yaradılışçı Owen, bariz olanı görmeyi başaramamıştı. Herhangi bir akıllı tasarımcı, gırtlak sinirini, aşağı yönlü yolculuğuna başlamadan keserek, birkaç metrelik yolculuğu birkaç santimetreye indirirdi.&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Kaynakların bu denli uzun bir sinirin yapımında müsrifçe kulla­nılmasından bağımsız olarak, tıpkı uydu bağlantısı aracılığıyla tele­vizyon yayınına bağlanan bir yurt dışı muhabirinin konuşmasında olduğu gibi, zürafaların konuşma esnasında gecikmeler yaşayıp yaşa­madıklarını merak etmekten kendimi alamıyorum. Konunun uzmanı olan biri şunları söylemiştir: "İyi gelişmiş bir gırtlağa sahip olmaları­na ve topluluklar halinde yaşamalarına rağmen zürafalar ancak alçak inilti ve melemeler seslendirebilirler." Kekeme bir zürafayı hayal et­mek eğlenceli, ama ben burada etmeyeceğim. Tüm bu hikâyenin ana fikri, dolambaçlı yol örneğinin yaratıkların iyi tasarlanmış olmaktan ne kadar uzak olduklarını göstermesidir. Bir evrimci için önem arz eden soru ise doğal seçilimin neden bir mühendisin yapacağı gibi çi­zim tahtasına geri dönüp işleri makul bir şekilde yeniden düzenleme-diğidir. Bu bölümde tekrar tekrar karşı karşıya geldiğimiz ve çeşitli şekillerde cevaplamaya çalıştığım soruyla aynı soru bu. Geri dönen gırtlak siniri özelinde bu soruyu, ekonomistlerin "marjinal maliyet" adını verdikleri terim cinsinden cevaplayabiliriz.&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Evrimsel süreç içinde zürafanın boynu yavaşça uzarken, dolam­baçlı yolun maliyeti (ekonomik maliyeti ya da "kekemelik" cinsinden maliyeti) kademeli olarak artmıştır. Burada vurgu "kademeli olarak" öbeğindedir. Her milimetrelik artışın marjinal maliyeti çok azdır. Zü-&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://img211.imageshack.us/img211/8699/resim04.png" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://img211.imageshack.us/img211/8699/resim04.png" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;rafanın boynu şimdiki etkileyici uzunluğuna yaklaşmaya başladıkça, toplam maliyet (varsayımsal olarak), aşağıya doğru inen gırtlak sinir iplikleri, kendilerini vagus yığınından kurtarıp, aradaki ufak boşluğun üzerinden "zıplayarak" gırtlağa erişen bir mutant bireyin, bu mutas-yonu geçirmeyen rakiplerine kıyasla daha iyi hayatta kalabileceği bir noktaya yaklaşmış olabilir. Ancak bu "zıplayışı" gerçekleştirmek için gereken mutasyon, embriyonik gelişimde çok büyük (hatta ayaklan­ma niteliğinde) bir değişikliğe sebep olurdu. Zaten çok büyük ihti­malle bu gerekli mutasyon (tam da gerçekleşmesinin gerektiği anda) gerçekleşmezdi. Gerçekleşse bile pekâlâ dezavantajları da olabilirdi, zira hassas ve narin işleyen süreçler esnasında ortaya çıkan herhangi bir büyük ayaklanmada bu kaçınılmazdır. Ayrıca dolambaçlı yoldan kurtulmanın getireceği avantajlar, neticede bu dezavantajlardan daha ağır basacak olsa bile, herhangi bir anda var olan dolambaçla kıyaslan­dığında, dolambaçtaki her milimetrelik artışın marjinal maliyeti çok azdır. Eğer gerçekleştirilmesi mümkün olsaydı "çizim tahtasına geri dönelim" şeklindeki yaklaşım daha iyi olacaktıysa da, bunun alterna­tifi olan çözüm, mevcut dolambaçta yapılacak ufak bir artıştı ve bu minik artışın marjinal maliyeti çok düşüktü. İddiam o ki, daha zarif bir çözüm olan kısa yol çözümünün gerçekleşmesi için gereken "bü­yük ayaklanma "nın maliyetinden daha düşüktü.&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Tüm bunlarla ana fikrimizden uzaklaştık. Burada ana fikir, her­hangi bir memelideki geri dönen gırtlak sinirinin, bir tasarımcının ol­madığına dair iyi bir kanıt teşkil etmesidir. Zürafa ise bu kanıtı iyiden olağanüstüye taşır! Zürafanın boynundan aşağı inip tekrar yukarı çı­kan bu garip dolambaçlı ve uzun yoldan sapma, tam da doğal seçilim yoluyla evrimden bekleyeceğimiz ve tam da akıllı bir tasarımcıdan beklemeyeceğimiz bir şeydir.&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;George C. VVilliams, Amerika'nın en çok saygı duyulan evrim­sel biyologlarından biridir (bilgeliği ve sert yüz hatları yüzünden, Amerika'nın en çok saygı duyulan başkanlarından birini andırmak­tadır, ki bu kişi, yine bilgeliğiyle tanınan Charles Darvvin'le aynı gün doğmuştur). VVilliams, dolambacı, geri dönen gırtlak sinirininkine benzeyen ama bedenin öteki ucunda bulunan bir başka örneğe dik­kat çekmişti. Vas deferens, spermi testisten penise taşıyan kanaldır. Bunu yapmak için en kestirme rota, sağ alttaki şeklin sol kısmında gösterilen hayali rotadır. Vas deferens tarafından kat edilen gerçek rota ise resmin sağ kısmında gösterilmektedir. Bu kanal, idrarı böb­reklerden mesaneye taşıyan kanal olan üretranın etrafından dolaşan gülünç bir dolambaçlı yol izler. Eğer bu tasarlanmış olsaydı, kimse tasarımcının kötü bir hata yaptığını inkâr edemezdi. Ancak, tıpkı geri dönen gırtlak sinirinde olduğu gibi, evrimsel geçmişe baktığımız zaman her şey netleşir. Testisle-&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://img194.imageshack.us/img194/3082/resim05.png" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://img194.imageshack.us/img194/3082/resim05.png" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;rin muhtemel orijinal pozisyonu kesikli çizgilerle gösterilmiştir. Memelilerin evriminde, testisler (tam olarak bilinmeyen ancak ge­nellikle sıcaklıkla ilişkilendirilen sebeplerden ötürü) erbezi torba-larındaki şimdiki pozisyonlarına indikçe, vas deferens kanalı ma­alesef üretranın ters tarafından geçerek onun üzerinde asılı kal­mıştır. Herhangi makul bir mü­hendisin yapacağı gibi kanalın güzergahını değiştirmek yerine, evrim basitçe vas deferansı uzatmaya devam etmiştir (bir kez daha, dolambaçlı yolun uzunluğundaki her bir küçük artışın marjinal maliyeti küçüktü). Bu da bir kez daha, çizim tahtasında adamakıllı düzeltilmek yerine, başlangıçta yapılan hataların sonradan yapılan telafilerle düzeltilmesine güzel bir örnek teşkil eder. Bunun gibi örnekler "akıllı tasarım" hasretiyle yanıp tutu­şanların ayaklarının altındaki zemini elbette kaydırıyor olmalıdır.&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;İnsan vücudu, bir anlamda kusur olarak adlandırabileceğimiz, ama diğer bir anlamda da, diğer hayvanlardan kökenlenen uzun atasal geç­mişimizin kaçınılmaz uzlaşıları olarak görülmesi gereken bu gibi ör­neklerle doludur. Kusurlar, "çizim tahtasına geri dönüş" bir seçenek olmadığında, yani iyileştirmeleri elde etmek, yalnızca halihazırda elde olanlara sonradan yapılacak eklemelerle mümkün olduğunda kaçınıl­mazdır. Jet motorunun birbirinden bağımsız iki kâşifi olan Sir Frank Whittle ve Dr Hans von Ohain şöyle bir kurala uymaya mecbur bıra-kılsaydı, jet motorunun halinin nice olacağını bir düşünsenize: "Çizim tahtanıza dönüp temiz bir sayfa ile çalışmaya yeniden başlama izni­niz yok. Çalışmaya bir pervane motoru ile başlamak zorundasınız ve her seferinde bir tane parça ekleyerek, vida vida, çivi çivi onu, "atasal" pervane motorundan "torun" jet motoruna dönüştürmelisiniz." İşin daha da kötüsü, her ara formun uçması ve zincirdeki her bir halkanın, kendinden bir önce gelenden biraz daha gelişmiş olması beklenirdi. Açıkça görüleceği üzere, sonuç olarak ortaya çıkacak jet motorunda, geçmişe ait türlü türlü kalıntılar, anormallikler ve kusurlar olacaktır. Ve bu kusurların tamamına, çizim tahtasına geri dönmeyi yasaklayan talihsiz kuralımız uyarınca ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalı­şan mühendislerin yaptıkları, biriken külfetli onarım ve düzeltmeler neden olacaktır.&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Vurgulamak istediğim noktayı vurguladım, ama biyolojik yeni­liklere daha yakından bakmak, pervane motoru/jet motoru benzeşi­minden farklı bir benzeşimi de akla getirebilir. Önemli bir yeniliğin (örneğin bizim benzeşimimizdeki jet motorunun), aynı işi yapan eski bir organdan (bizim örneğimizdeki pervane motorundan) değil, ta­mamen farklı bir işlevi olan tamamen farklı bir şeyden evrimleşmiş olması oldukça olasıdır. Buna güzel bir örnek, balık atalarımız havayı solumaya başladıklarında, (örneğin tırmanan tatlı su levreği gibi hava soluyan bazı modern balıkların aksine) solungaçlarını ciğer oluştur­mak üzere modifiye etmiş olmamalarıdır. Bunun yerine bağırsakla­rındaki bir keseyi modifiye etmişlerdir. Bu arada, daha sonra gerçek kemikli balıklar (yani köpekbalıkları ve türevleri hariç, karşılaşacağı­nız hemen her balık), daha önce arada sırada hava soluyan atalarında evrilmiş olan akciğerlerini, (solumakla hiçbir ilgisi bulunmayan) diğer bir hayati organ olan hava kesesine dönüştürmüştür.&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Hava kesesi bir ihtimal, gerçek kemikli balıkların başarısının baş­lıca anahtardır ve onu açıklamak için konudan sapmaya değer. Bu, balığı istenilen derinlikte hidrostatik dengede tutmak için hassas bir şekilde ayarlanabilen, içi gazla dolu içsel bir hava kesesidir. Eğer çocukken Kartezyen Dalgıçla oynadıysanız hava kesesinin çalışma prensibini hatırlayacaksınız ama gerçek kemikli balıklar bunun ilginç bir versiyonunu kullanırlar. Kartezyen Dalgıç, bir şişe suda dengede duran, ufak, baş aşağı edilmiş, içinde baloncuk bulunan bir fincandan ibaret küçük bir oyuncaktır. Hava kabarcığının içindeki hava mole­küllerinin sayısı sabittir, ama tıkacına bastırarak şişenin hacmini azal­tabilirsiniz (ve Böyle Yasası uyarınca basıncı artırmış olursunuz). Ya da tıkacı biraz kaldırarak havanın hacmini arttırabilirsiniz (ve balon­cuğun basıncını düşürebilirsiniz). Etki en iyi, şu elma şırası şişelerine konulan şişman vidalı tıkaçlarla elde edilirdi. Tıkacı sıkıştırdığınızda ya da gevşettiğinizde, dalgıç yeni hidrostatik denge noktasına ulaşana kadar aşağıya ya da yukarıya doğru hareket ederdi. Tıkaç (ve dolayı­sıyla basınç) üzerinde hassas ayarlar yaparak, dalgıcın aşağıya ya da yukarıya hareket etmesini sağlayabilirdiniz.&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Bir balık, ince bir farkla bir Kartezyen Dalgıçtır. Hava kesesi onun "hava kabarcığıdır" ve kesenin içinde bulunan gazdaki molekül mik­tarının sabit olmaması dışında hava kabarcığıyla aynı şekilde çalışır. Balık suda daha yüksek bir düzeye çıkmak isterse, kanındaki gaz mo­leküllerini hava kesesine boşaltır ve böylece hacmi artar. Derinlere inmek istediğindeyse, hava kesesindeki gaz moleküllerini kanına çeker ve kesenin hacmi azalır. Hava kesesi, balığın, istenilen derin­likte kalabilmek için (köpek balıklarının yaptığının aksine) kas gücü harcamaması anlamına gelir. Balık, seçeceği her derinlikte hidrosta­tik dengede kalabilir. Hava kesesi bu görevi üstlenerek, kasları sadece itici güç olarak kullanılmak üzere serbest bırakmış olur. Buna muka­bil köpekbalıkları, sürekli yüzmek zorundadırlar yoksa dibe batarlar (ama kabul etmek gerekir ki yavaşça batarlar çünkü dokularında, on­ları kısmen batmaz kılan düşük yoğunluklu özel maddeler bulunur). Yani hava kesesi modifiye olmuş bir akciğerdir. Akciğer de modifiye olmuş bir bağırsak kesesidir (öyle olduğunu düşünüyor olabileceğiniz gibi, modifiye olmuş bir solungaç odacığı değildir). Ayrıca bazı balık­larda, hava kesesinin kendisi de bir duyu organı (bir çeşit kulak zarı) olacak şekilde modifiye olmuştur. Geçmiş, vücudun her tarafına, hem de sadece bir kez değil, defalarca yazılıp silinmiş bir parşömene yazılır gibi yazılmıştır.&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Bizler yaklaşık 400 milyon yıldır kara hayvanlarıyız ve bu zama­nın yalnızca son yüzde ilik diliminden beri arka ayaklarımız üzerin­de yürüyoruz. Karada geçen zamanımızın yüzde 99'unda ise, az çok yatay bir iskelete sahiptik ve dört ayak üzerinde yürüyorduk. Ayağa kalkıp arka ayakları üstünde ilk kez yürüyen bireylerin hangi seçilim avantajına sahip olduğundan tam olarak emin değiliz ve ben de bu konuyu bir kenara bırakacağım. Jonathan Kingdon bu konu üzerine koca bir kitap yazmıştır (Lowly Origin) ve ben de konuyu Ataların Hikâyesi'nde detaylı olarak ele aldım. İki ayak üzerinde yürümek ilk gerçekleştiğinde büyük bir değişim gibi görünmemiş olabilir çünkü şempanzeler, bazı maymunlar ve etkileyici hayvanlar olan zıplayan lemurlar bunu zaman zaman yapabilmektedirler. Ancak bizim yaptı­ğımız gibi düzenli olarak iki ayak üzerinde yürümenin vücut üzerin­de, beraberinde telafi edici birçok düzeltme gerektiren pek çok etkisi olmuştur. Vücudun tamamında, ne kadar ücra, ne kadar gözden uzak ve konuyla ne kadar dolaylı ve uzaktan ilgili olursa olsun bir ayrıntıyı, yürüyüş tarzındaki bu önemli değişiklikle bağdaştırmak için değiş­mek zorunda kalmamış tek bir kemik veya kasın bulunmadığını iddia etmek mümkündür. Benzer bir kapsamlı yeniden düzenlemenin, ya­şamın geçirdiği her büyük değişime eşlik etmesi gerekir; sudan karaya, karadan suya, havaya ve yeraltına geçişlerde. Vücuttaki bariz değişik­likleri ayrı tutup onlara izolelermişçesine muamele edemezsiniz. Her değişimin önemli yan etkilerinin olacağını ne kadar vurgulasak azdır. Değişimin yüzlerce, binlerce etkisi ve etkinin etkisi vardır. Doğal se­çilim durmaksızın ince ayar yapar, büyük Fransız moleküler biyolog François Jacob'un tabiriyle "onarır".&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Olaya bakmanın bir diğer güzel yolu da şöyle: İklimde büyük bir değişim olduğunda (örneğin buz devrinde), doğal olarak doğal se­çilimin hayvanları ona göre ayarlamasını, örneğin daha kalın bir kıl örtüsü ile kaplamasını beklersiniz. Ancak dışsal iklim, ele almamız gereken tek "iklim" tipi değildir. Dışsal herhangi bir değişiklik olma­sa bile, büyük bir mutasyon meydana gelir ve doğal seçilim tarafın­dan desteklenirse, genomdaki diğer tüm genler bunu içsel "genetik iklim"de meydana gelen bir değişiklik olarak algılayacaktır. Onlar için bu, uyum sağlamak zorunda oldukları ve havadaki değişiklikten aşağı kalır yanı olmayan bir değişikliktir. Doğal seçilimin bu mutasyonun ardından gelip, tıpkı dışsal iklimde bir değişiklik gerçekleşse yapaca­ğı gibi, genetik "iklim"deki bu büyük değişikliği telafi edecek ayarla­malar yapması gerekir. Hatta dört ayak üzerinde yürümeden iki ayak üzerinde yürümeye ilk geçiş de, dış ortamda meydana gelen bir deği­şimden ziyade "içsel" sebeplerden dolayı meydana gelmiş bile olabilir. Her halükarda bu değişim, her biri telafi edici "budamalar" gerektire­cek karmaşık sonuçlara sebebiyet vermiş olmalıdır.&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;"Akılsız tasarım" bu bölüm için güzel bir başlık olurdu. Hatta aslın­da, maksatlı bir tasarımın olmadığının ikna edici bir göstergesi olarak yaşamın kusurları üzerine yazılacak bir kitap için de uygun bir başlık olurdu ve en az bir yazar bu ismi kapmış durumda. Bunların arasından (Avustralya İngilizcesinin kaba saygısızlığını sevdiğim için), Sidney'in bilim yayımcılarının duayeni Robyn Williams'ın enfes kitabına odak­lanacağım. Her sabah çekmek zorunda kaldığı sırt ağrılarından, zi­yadesiyle mızmızlanarak şikâyet ettikten sonra (yanlış anlamayın, kendisine büyük bir sempati duyuyorum), Williams sözlerine şöyle devam ediyor: "hemen hemen tüm sırtlar (eğer olsaydı) garantilerin­den faydalanmak isterlerdi. Eğer sırt tasarımından [Tanrı] sorumluy­sa, kabul etmek gerekir ki bu onun en iyi işlerinden biri değil. Altı Günün sonunda bir son gün telaşına kapılmış olmalı." Elbette sorun, atalarımızın yüzlerce milyon yıl az çok yatay bir iskelet ile yürümüş olmasından ve bu iskeletin son birkaç milyon yılda gerçekleşen ani de­ğişikliği çok hoş karşılamamasından kaynaklanıyor. Bir kez daha asıl vurgulamak istediğim nokta, gerçek bir dik yürüyen primat tasarım­cısının, sürece dört ayakla başlayıp bunu düzeltmeye çalışmak yerine, çizim tahtasına geri dönüp tasarım işini adam gibi yapacak olmasıdır.&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Williams daha sonra, Avustralya'nın sembolü olan koalanın kesesi­nin, kangurularda olduğu gibi yukarı değil aşağıya baktığından bahsediyor (ki bu, zamanını ağaç gövdelerine tutunarak geçiren bir hayvan için pek de iyi bir fikir değil). Bunun sebebi bir kez daha geçmişin mirasıdır. Koalalar vombat benzeri atalardan türemişlerdir. Vombat­lar çok iyi kazıcılardır,&lt;/div&gt;&lt;blockquote style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif;"&gt;adeta bir tünel kazma makinesi gibi, toprakla dolu büyük pençelerini geriye doğru savururlar. Bu atanın kesesi öne bakıyor olsaydı, bebekle­rinin göz ve dişleri sürekli kumla dolardı. Bu nedenle geriye bakıyordu ve günün birinde vombat, belki de taze bir yiyecek kaynağından fayda­lanmak için bir ağaca tırmanınca, değiştirmek için fazla karmaşık olan "tasarım" da onunla beraber geldi.&lt;/blockquote&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Geri dönen gırtlak sinirinde olduğu gibi, kesesinin öne bakması­nı sağlamak için koalanın embriyolojisini değiştirmek teorik olarak mümkün olabilir. Ama (benim tahminimce) böylesine büyük bir deği­şime eşlik edecek embriyonik ayaklanma, ara basamakları, koalaların sorunlarla şu anda baş ettiğinden daha kötü baş eder hale getirirdi.&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Bizim dört ayaktan iki ayağa geçişimizin sonuçlarından bir diğeri de birçoğumuza (şu an bunları yazarken bana verdiği gibi) ıstırap ve­ren sinüslerle ilgilidir. Sinüslerin ıstırap kaynağı olmasının sebebi, bo­şaltma deliklerinin makul bir tasarımcının seçebileceği en son yerde bulunuyor olmasıdır. VVilliams Avustralyalı meslektaşı Profesör Derek Denton'u1 alıntılıyor: "Büyük maksiler sinüsü ya da boşluğu, yüzün her iki yanında, yanakların arkasında yer alır. Bunların boşaltma delikleri sinüslerin üstünde bulunur ki bu, yer çekiminin sıvıların akışına yar­dımcı olabileceği düşünülürse pek de iyi bir fikir değildir." Bir dört ayaklıda "üst", üst değil öndür ve onlarda boşaltma deliğinin konumu çok daha mantıklıdır: geçmişin mirası, bir kez daha, her yerimizde.&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Williams daha sonra, ulusal bir yetenek olan lafı gediğine oturtma kabiliyetine sahip bir diğer Avustralyalı meslektaşının, Ichneumon arıları hakkında söylediği, "bunların (eğer varsa) tasarımcısı sadist bir namussuz olmalı" sözlerini alıntılıyor. Avustralya'yı genç bir adamken ziyaret etmiş olmasına rağmen Darvvin, aynı hissi daha temkinli ve yumuşak bir ifadeyle dile getirmiştir: "Lütufkâr ve her şeye gücü yeten bir Tanrının, Ichneumon arılarını açıkça, canlı tırtılların bedenlerini içerden yemek üzere tasarlayarak yaratmış olduğuna kendimi bir türlü ikna edemiyorum." Ichneumon arılarının (ve akrabaları sarıca arı ve tarantula eşekarısının) efsanevi gaddarlıkları, kitabın son iki bölü­münde bir nakarat gibi yinelenecek.&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Söylemek üzere olduğum şeyi net bir şekilde ifade etmek zor ama bu uzun süredir üzerinde düşündüğüm bir şey ve zürafayı inceledi­ğimiz o unutulmaz günde iyice su yüzüne çıktı. Hayvanlara dışarı­dan baktığımızda, tasarımın zarif illüzyonundan karşı konulmaz bir biçimde etkileniyoruz. Otlayan bir zürafa, gökyüzünde süzülen bir albatros, dalışa geçen bir kırlangıç, saldırı anındaki bir şahin, suyo-sunlarının arasında görünmez olan bir yapraklı deniz ejderi, aniden yönünü değiştirdikten sonra tüm esnekliğiyle koşusuna devam eden bir çita, sıçrayan bir ceylan; tasarım illüzyonu sezgisel olarak o ka­dar makul geliyor ki eleştirel düşünceyi devreye sokup naif sezgilerin baştan çıkarıcılığından kurtulmak belirgin bir çaba ister hale geliyor. Hayvanlara dışarıdan baktığımızda durum bu. İçlerine baktığımızda ise, izlenimimiz tam tersidir. Hiç kuşkusuz, zarif bir tasarım izleni­mini, ders kitaplarındaki basite indirgenmiş, bir mühendisin projesi gibi renklendirilmiş ve düzgünce resmedilmiş çizimler de vermek­tedir. Ancak önünüzdeki inceleme masasında bir hayvanı kesilmiş halde gördüğünüzde yüzünüze çarpan gerçeklik çok farklıdır. Öyle sanıyorum ki bir mühendisten, örneğin kalpten çıkan atardamarla­rın iyileştirilmiş bir versiyonunu resmetmesini istemek öğretici bir egzersiz olurdu. Sonucun, gerçek bir göğsü açtığımızda gördüğümüz gelişigüzel dağınıklıktan ziyade, bir arabanın egzozu gibi, düzgünce sıraya dizilmiş borular şeklinde olacağını sanıyorum.&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Bir günün tamamını anatomistlerle bir zürafayı inceleyerek geçir­mekteki amacım, evrimsel kusurlara bir örnek teşkil eden geri dönen gırtlak sinirini incelemekti. Ancak kısa zamanda fark ettim ki, kusur­lar söz konusu olduğunda, geri dönen gırtlak siniri buzdağının sadece görünen kısmı. Onun böylesi uzun bir dolambaçlı yol izliyor olması, bu örneği bilhassa çarpıcı kılıyor. Helmholtz'u, nihayetinde siniri geri göndermeye itecek olan sebep bu çarpıcılıktır. Ama büyük bir hayva­nın içinin herhangi bir kısmını incelerken edindiğiniz karşı konulmaz izlenim, içeriye tam bir karmaşanın hakim olduğudur. Bir tasarım­cı yalnızca o dolambaçlı yol izleyen sinir gibi bir hatayı yapmamakla kalmaz, adam gibi bir tasarımcı, zigzag çizen bir labirenti andıran ve damarlar, sinirler, bağırsaklar, yağ ve kas tomarları, mezanterler ve di­ğer pek çok şeyden oluşan bu savaş alanına katiyen bulaşmazdı. Amerikalı biyolog Colin Pittendrigh'i alıntılamak gerekirse, her şey, "şans kapıyı çaldığında kullanılabilir olanların bir araya getirildiği ve doğal seçilimin öngörüsüyle değil edinilmiş bilgisiyle kabul edilmiş olan ge­çici çözümlerin yama işinden başka bir şey değidir."&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Richard Dawkins / Yeryüzündeki En Büyük Gösteri&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Sayfa: 319-334  / ISBN: 9789944315296&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4654294092442757035-2858323101937646044?l=richarddawkins-turkey.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/UvvxRVlaHi0DDAW8UwYO-W7Yd_E/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/UvvxRVlaHi0DDAW8UwYO-W7Yd_E/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/UvvxRVlaHi0DDAW8UwYO-W7Yd_E/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/UvvxRVlaHi0DDAW8UwYO-W7Yd_E/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/RichardDawkins-Turkey/~4/bBEePFidy3U" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/feeds/2858323101937646044/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="https://www.blogger.com/comment.g?blogID=4654294092442757035&amp;postID=2858323101937646044&amp;isPopup=true" title="4 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/4654294092442757035/posts/default/2858323101937646044?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/4654294092442757035/posts/default/2858323101937646044?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/RichardDawkins-Turkey/~3/bBEePFidy3U/aklsz-tasarm.html" title="Akılsız Tasarım" /><author><name>Richard Dawkins</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17051708469764919869</uri><email>richarddawkins.net@gmail.com</email><gd:extendedProperty name="OpenSocialUserId" value="11596445855858251001" /></author><thr:total>4</thr:total><feedburner:origLink>http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/2011/01/aklsz-tasarm.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;AkINQ3k-eip7ImA9Wx9aEko.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-4654294092442757035.post-1347593046011401627</id><published>2011-01-02T15:04:00.000-08:00</published><updated>2011-03-04T14:43:12.752-08:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2011-03-04T14:43:12.752-08:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="evrim kuramı" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="yeryüzündeki en büyük gösteri" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="dawkins" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="ateizm" /><title>Silahlanma Yarışı ve Evrimsel Teodise</title><content type="html">&lt;div style="color: #990000; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;span style="font-size: x-large;"&gt;S&lt;/span&gt;İLAHLANMA YARIŞI&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #990000; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;ve&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: center;"&gt;&lt;span style="color: #990000; font-size: large;"&gt;"EVRİMSEL TEODİSE"&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: x-large;"&gt;&amp;nbsp;G&lt;/span&gt;ÖZ VE SİNİRLER, sperm kanalları, sinüsler ve sırtlar, bireysel huzur açısından bakıldığında, yetersiz bir tasarıma sahiptirler ama bu kusurlar evrimin ışığında incelendiğinde oldukça anlamlı­dır. Aynısı, doğanın daha büyük ekonomisi için de geçerlidir. &lt;b&gt;Akıllı bir tasarımcının&lt;/b&gt; yalnızca hayvan ve bitki bireylerinin vücutlarını de­ğil, bütün halinde tür ve ekosistemleri de tasarlamış olması beklenir. Doğanın planlı bir ekonomi sürdürdüğü, müsrifliği ve israfı bertaraf etmek için dikkatlice tasarlanmış olduğu umulabilir. Öyle değildir ve bu bölüm bunu gösterecek.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;GÜNEŞ EKONOMİSİ&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Doğanın ekonomisi, güneş enerjisine dayalıdır. Gezegenin gün­düzü yaşayan yüzeyinin tamamının üzerine güneşten fotonlar yağar. Çoğu foton bir kumsalı ya da kayayı ısıtmaktan daha yararlı bir iş yap­maz. Bir kaçı bir gözden içeri doğru yolunu bulur, bu sizin veya benim gözlerimiz, bir karidesin bileşik gözü ya da bir deniz tarağının para­bolik yansıtıcı gözü olabilir. Bazısı tesadüfen bir güneş panelinin üze­rine düşebilir; ya benim yakın bir zamanda anlık bir yeşilcilik sevdası krizim esnasında banyo suyunu ısıtması için çatıma monte ettirdiğim gibi insan yapımı olanların, ya da doğanın güneş panelleri olan yap­rakların üzerine. Bitkiler güneş enerjisini "yokuş yukarı" kimyasal sen­tezleri gerçekleştirmek için kullanarak, başta şeker olmak üzere orga­nik yakıtlar üretirler. "Yokuş yukarı", şeker sentezinin gerçekleşmesi için enerjiye ihtiyaç duyulduğu anlamına gelir. Aynı mantıkla, şeker daha sonradan yararlı bir işte, örneğin kas gücü ya da büyük bir ağaç gövdesi büyütmekte kullanılmak üzere, enerjisinin (belli bir kısmını) serbest bırakan "yokuş aşağı" bir tepkime ile "yakılabilir". "Yokuş aşa­ğı" ve "yokuş yukarı" benzeşimini, yüksekteki bir depodan dökülerek bir iş yapmak üzere su çarklarını döndüren suya; veya daha sonra su çarklarını döndürmek üzere yeniden aşağıya dökülebilsin diye suyun, yüksekteki su tankına, enerji harcanarak pompalanmasına benzete-bilirsiniz. İster yokuş yukarı ister aşağı olsun, enerji ekonomisinin her basamağında bir miktar enerji kaybedilir; hiçbir enerji alışverişi tam verimli değildir. İşte bu yüzden patent ofisleri, devridaim makineleri­nin tasarımlarını incelemezler bile: bu makinelerin yapılmaları ilele­bet imkânsızdır. Su çarkının dönüşünden gelen yokuş aşağı enerjiyi, asla aynı miktarda suyu yukarı pompalamak üzere su çarkını tekrar döndürsün diye kullanamazsınız. Zayiatı telafi etmek için, her zaman sistemi dışarıdan besleyecek bir enerji gereklidir ve güneş de bu nok­tada devreye girer. Bu önemli konuya Bölüm 13'de geri döneceğim.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Yeryüzünün karasal yüzeyinin çoğu, çok katmanlı foton yakalayıcıları olan yeşil yapraklarla kaplıdır. Eğer bir foton, bir yaprak tarafından yakalanmamışsa, aşağıdaki diğer bir yaprak tarafından yakalanması çok muhtemeldir. Sık bir ormanda, pek az foton yakalanmadan yere ulaşmayı başarabilir, ki bu da gelişmiş ormanların yürümek için fazla­sıyla karanlık yerler olmalarının sebebidir. Gezegenimizin payını teşkil eden güneş ışınlarının çoğu suya düşer ve denizlerin yüzey katmanları onları yakalayan tek hücreli yeşil bitkilerle dolup taşar. İster karada ister denizde, enerji tüketen "yokuş yukarı" kimyasal tepkimelerle fotonları yakalayıp, şeker ve nişasta gibi enerji depolayan moleküllerin üretimini gerçekleştiren kimyasal sürece fotosentez denir. Fotosentez bir milyar yıldan fazla bir zaman önce bakteriler tarafından icat edil­miştir; günümüzde de fotosentezin çoğunun altında yeşil bakteriler yatar. Bunu söyleyebilirim çünkü kloroplastların (tüm yapraklarda fo­tosentez işini aslen yapan ufak ve yeşil fotosentez motorları) kendileri de yeşil bakterilerin doğrudan torunlarıdırlar. Gerçekten de bitki hüc­relerinde, bakterilerin yöntemlerine benzer şekilde hala kendi ken­dilerine üreyebiliyor oldukları düşünülürse, her ne kadar renklerini verdikleri ve onlara ev sahipliği yapan yapraklara aşırı derecede bağlı olsalar da haklı olarak onların hala bakteri olduklarını söyleyebiliriz. Öyle görünüyor ki, orijinalinde serbest yaşamakta olan yeşil bakteriler, şimdi onları kloroplast diye isimlendirdiğimiz hallerine evrilecekleri yer olan bitki hücrelerince gasp edilmişler.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Tıpkı yaşamın yokuş yukarı kimyasının çoğunlukla bitki hücrele­rinin içindeki yeşil bakteriler tarafından idare edildiği gibi, metabo­lizmanın yokuş aşağı kimyasının da (hem hayvan hem de bitki hüc­relerinde enerjiyi serbest bırakmak için şeker ve diğer yakıtların ya­vaşça yakılması), bir zamanlar serbest yaşayan ama şimdi daha büyük hücrelerin içinde üreyen mitokondri adlı başka bir bakteri sınıfının uzmanlığında gerçekleştiği gerçeği hoş bir şekilde simetriktir. Farklı bakteri soylarından türemiş olan mitokondri ve kloroplastların her ikisi de kendi tamamlayıcı kimyasal becerilerini, çıplak gözle görü­lebilecek herhangi bir canlı organizmanın varlığından milyarlarca yıl önce oluşturmuşlardır. Her ikisi de, sonrasında kimyasal yetenekleri için hücrelerin içine dâhil edilmişlerdir ve bugün, dokunabileceğimiz ve gözümüzle görebileceğimiz kadar büyük canlıların çok büyük ve karmaşık hücrelerinin sıvı içeriklerinde (kloroplast bitki, mitokondri bitki ve hayvan hücrelerinde) çoğalmaktadırlar.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Bitkilerdeki kloroplastlar tarafından yakalanan güneş enerjisi, kar­maşık besin zincirlerinin temelini oluşturur. Besin zincirlerinde, ener­ji bitkilerden otçullara (ki bunlar böcek olabilir), otçullardan etçillere (ki bunlar da böcekler ya da böcek yiyenler olabileceği gibi kurtlar ve leoparlar da olabilir), etçillerden akbaba veya bok böceği gibi leşçil­lere ve nihayetinde bakteri ve mantar gibi çürükçüllere aktarılır. Bu besin zincirlerinin her basamağındaki geçişler esnasında enerjinin bir kısmı ısı olarak yitirilirken, bir kısmı da kas kasılması gibi biyolojik süreçlerde kullanılır. Güneşten gelen başlangıç girdisinden sonra yeni bir enerji eklenmez. Derin okyanus "içicileri" gibi enerjisini volkanik kaynaklardan sağlayan ilginç ama ufak birkaç istisna hariç, yaşamı sürdüren enerjinin tamamı nihayetinde bitkiler tarafından tutulan güneş ışığından gelir.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Bir açıklığın ortasında tek başına mağrurca duran uzun bir ağaca bakın. Neden bu kadar uzun? Güneşe daha yakın olmak için değil! O uzun gövde, ağacın üst kısmı yere yayılacak şekilde, hiç foton kaybı ol­madan ve maliyette büyük tasarruflar sağlanarak kısaltılabilirdi. Öy­leyse ağacın tepesini gökyüzüne doğru yükseltmek için tüm bu mas­raf neden? Böyle bir ağacın doğal yaşam alanının bir orman olduğunu fark edene dek cevap aklımıza gelmeyecektir. Ağaçlar, kendi türünden ve diğer türlerden rakip ağaçların tepesini aşabilmek için uzundurlar. Bir açıklıkta ya da bahçede, yapraklı dalları yere kadar uzanan bir ağaç görürseniz şaşırmayın. O ağaç açıklıkta veya bahçede olduğu için böy­ledir. Onu kendi doğal yaşam alanı olan sık bir ormanın dışında göz­lemlemektesiniz. Bir orman ağacı normalde dal ve yapraklarının çoğu ağacın tepesinde, tüm foton yağmurunun yükünü taşıyan saçağın ya­kınlarında olacak şekilde çıplak gövdelidir ve uzundur. İşte şimdi size garip bir fikir. Eğer bir ormandaki tüm ağaçlar, diyelim ki üç metreden fazla büyümeyeceklerine dair bir mutabakata varabilseydiler (bir sendikanın rekabeti yasaklayıcı anlaşmalar yapması gibi) bu durum her­kesin işine gelirdi. Topluluğun ve ekosistemin tamamı, o upuzun ve masraflı gövdeleri oluştururken kullanılan odun ve enerjide yapılacak tasarruftan yarar sağlardı.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Böylesi karşılıklı kısıtlama anlaşmalarını yürürlüğe sokmaktaki zorluk iyi bilinir, (öngörü yeteneğimizin potansiyel olarak devreye girebileceği) insan meselelerinde bile bu böyledir. Bir müsabakayı, örneğin bir at yarışını izlerken ayakta durmak yerine oturmakta an­laşmak bilindik bir örnektir. Eğer herkes oturursa, uzun boylu insan­lar (tıpkı herkes ayaktayken olacağı gibi) kısa boylu insanlardan daha iyi bir görüş açısına sahip olacaklardır ama herkes en azından rahatça yerlerinde oturuyor olacaktır. Sorun, uzun birinin arkasında oturan kısa birinin, daha iyi görmek için ayağa kalkmasıyla başlar. Onun ar­kasında oturan ve görüşü tamamen kapanmış olan kişi de yarışı göre­bilmek için derhal ayağa kalkar. Herkes ayağa kalkana kadar bir ayağa kalkma dalgası tüm tribüne yayılır. Netice olarak herkes, oturuyor ol­dukları duruma kıyasla daha kötü bir duruma gelmiş olur.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Tipik bir gelişmiş ormanda saçaklar, göksel bir çimenlik gibi düşü­nülebilir; tıpkı sütunların üzerinde yükseltilmiş inişli çıkışlı bir çayır­lık arazi gibi. Saçaklar güneş enerjisini, çayırlık arazinin topladığıyla aynı oranda toplayacaklardır. Ancak enerjinin azımsanmayacak mik­tarı "çimenliği", yerde olsa aynı miktarda fotonu çok daha az masrafla toplayabilecekken havada asılı tutmaktan başka bir yararı olmayan sütunları beslemekle "ziyan edilecektir".&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Bu da bizi tasarlanmış bir ekonomi ile evrimsel bir ekonomi ara­sındaki farkla karşı karşıya getirir. Tasarlanmış bir ekonomide hiç ağaç olmazdı ya da hiç uzun ağaç olmazdı; ormanlar, saçaklar olmazdı. Ağaçlar ziyandır. Ağaçlar savurganlıktır. Ağaç gövdeleri beyhude bir rekabetin eserleridir; planlanmış bir ekonomi bağlamında düşünür­sek beyhude. Ancak doğal ekonomi planlanmış değildir. Bitki birey­leri, aynı veya farklı türdeki diğer bitkilerle yarışırlar ve sonuç gittikçe uzayan, herhangi bir tasarımcının tavsiye edeceğinden çok daha fazla uzayan bitkilerdir. Ancak bu sonsuz bir uzama değildir. Bir noktada, birkaç santimetre daha fazla uzamak (her ne kadar rekabette avan­taj sağlayacaksa da) o kadar masraflı olur ki ağaç, o ekstra uzamayı yapmayan rakiplerinden daha kötü duruma düşer. Sonuçta ağaçların boylarını belirleyen, bireysel olarak ağaçlara olan maliyet ve yararların dengesidir, mantıklı bir tasarımcının grup olarak ağaçlar için hesap-ladığı faydalar değil. Elbette denge, farklı ormanlarda farklı bir tepe noktasıyla sonuçlanır. Pasifik Kıyısındaki sekoyaların (ölmeden önce onları görün) boyları muhtemelen hiç aşılmamıştır.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Varsayımsal bir ormanın akıbetini hayal edin (hadi bu ormana Dost­luk Ormanı diyelim). Dostluk Ormanında gizemli bir anlaşma ile tüm ağaçlar tüm saçaklarını bir şekilde arzu edilen yükseklik olan üç metre­ye indirmeyi başarmış olsunlar. Ormanımızın saçağı, otuz metre yerine üç metre yükseklikte olmasının dışında sıradan bir ormanın saçağına benzesin. Planlanmış bir ekonomi açısından bakıldığında, Dostluk Or­manı orman olarak, tanıdık uzun ağaçlı ormanlardan daha verimlidir çünkü kaynaklar, diğer ağaçlarla rekabet etmekten başka bir amaca hiz­met etmeyen devasa gövdeler oluşturmak için harcanmamaktadır.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Ama şimdi Dostluk Ormanının ortasında, mutasyon geçirmiş bir ağacın belirdiğini varsayın. Bu oyunbozan ağaç "kararlaştırılan" stan­dart olan üç metreden biraz daha fazla uzasın. Mutasyona uğramış bu ağaç derhal bir rekabet avantajı elde edecektir. Elbette gövdesinin faz­ladan uzun oluşunun masrafını ödemek zorundadır. Ama diğer tüm ağaçlar fedakârlık gerektiren bu kurala uydukları sürece, bu masraf de­vede kulak kalacaktır, çünkü elde edilen ekstra fotonlar, gövdeyi uzat­ma masraflarını fazlasıyla karşılayacaktır. Dolayısıyla doğal seçilim, fedakârlık gerektiren kuralı ihlal edip biraz daha (örneğin 3,5 metre­ye) büyümeye olan genetik yatkınlığı destekleyecektir. Nesiller geçtik­çe, daha da fazla ağaç bu uzunluk ambargosunu yıkacaktır. Sonunda ormandaki ağaçların tamamı 3,5 metre olacaktır ve hepsi birden daha önce olduklarından daha kötü durumda olacaklardır; hepsi fazladan gövdenin masrafını ödeyeceklerdir. Ama ödedikleri bu bedele rağmen eskisine kıyasla daha fazla foton almayacaklardır. Doğal seçilim, şimdi de örneğin dört metre olmaya meyilli ağaçlan destekleyecektir. Böyle böyle ağaçlar uzadıkça uzayacaktır. Güneşe doğru giden bu beyhu­de tırmanış hiç son bulmayacak mıdır? Neden ağaçlar iki kilometre uzunluğunda ya da masaldaki fasulye sırığı uzunluğunda olmasınlar? Limit, birkaç santimetre daha uzamanın marjinal maliyetinin, o uza­mayla kazanılacak olan fazladan fotonlara ağır bastığı yüksekliktir.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Bu argüman boyunca bireysel fayda ve maliyetler üzerinden konuş­tuk. Eğer ekonomisi bir bütün olarak ele alınarak tasarlanmış olsaydı orman çok farklı görünürdü. Gerçekte bizim doğada gözlemlediğimiz şey ise, kendi türünden veya başka türden rakiplerini egale etmiş bi­reyleri destekleyen doğal seçilimle evrimleşmiş ağaç türlerinden oluşan bir ormandır. Ağaçlarla ilgili her şey, onların tasarlanmış olmadığı görüşüyle uyumludur, tabi eğer bize odun sağlamak ya da gözümü­ze veya New England sonbaharında fotoğraf makinelerimize güzel gözükmek için tasarlanmadılarsa. Tarih buna inanlarla doludur. Bu yüzden haydi insanlığa faydası çok net olmayan benzer bir örneği ele alalım; av ve avcılar arasındaki silahlanma yarışını.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;AYNI YERDE KALMAK İÇİN KOŞMAK&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Memeli türüne mensup en hızlı beş koşucu, çita, çatal boynuzlu antilop (Afrika'nın "gerçek" antiloplarıyla yakından akraba olmasa da Amerika'da sıklıkla "antilop" olarak anılır), gnu (ya da Güney Afrika antilobu, diğerlerine pek benzemese de gerçek bir antiloptur), aslan ve Doğu Afrika ceylanıdır (bu da gerçek bir antiloptur ve gerçekten standart bir antiloba benzer ama küçüktür). Dikkatinizi çekerim, bu birinci sınıf koşucular listesi av ve avcıların karışımından oluşuyor ve benim vurgulamak istediğim nokta da bunun bir tesadüf olmadığı.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Çitaların saatte ıoo kilometre hıza üç saniyede çıkabildiği söyle­nir ki bu Ferrari, Porsche veya Tesla standartlarında bir performanstır. Aslanlar da ürkütücü bir hızlanmaya sahiptirler, hatta dayanıklılıkları daha fazla olan ve aniden yön değiştirme kabiliyetine sahip ceylanlar­dan bile daha iyi hızlanırlar. Kediler genellikle kısa mesafe koşularına ve hazırlıksız yakalanan avların üzerine atlamaya uygun yapıdadırlar; Afrika yaban köpeği veya kurt gibi köpekler ise dayanıklılık ve avları­nın gücünü tüketme özellikleriyle öne çıkarlar. Ceylanlar ve diğer an­tiloplar her iki avcı tipiyle de baş etmek zorundadırlar ve dolayısıyla fedakârlık yapmaları olasıdır. Onların hızlanmaları büyük kedilerinki kadar iyi değildir ama dayanıklılıkları daha iyidir. Bir ceylan aniden yön değiştirerek kimi zaman çitanın adımlamasını bozabilir, böylelik­le çita maksimum ivmelenme safhasını aşıp yorulma safhasına geçene, zaten az olan dayanıklılığı iyice azalmaya başlayana kadar durumu erteleyebilir. Çita şaşırtma ve hızlanma özelliklerine güvendiği için, başarılı çita avları genellikle başladıktan kısa bir süre sonra sona erer. Başarısız çita avları da, çitanın ilk koşusu başarısız olduktan sonra enerjisini saklamak için pes etmesiyle erkenden sona erer. Diğer bir değişle, tüm çita avları kısa sürer!&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Yüksek hız ve ivmelerin, dayanıklılık ve yön değiştirmenin, şaşırtma ve uzun takibin detaylarını boş verin. Bariz gerçek şudur ki en hızlı hayvanlar listesi hem avcı hem de avları içerir. Doğal seçilim, avcı türleri avlarını yakalamakta sürekli daha iyi hale gelmeye iterken, eş zamanlı olarak av türlerini de avlardan kaçmakta sürekli daha iyi hale gelmeye iter. Avcı ve avlar, evrimsel süreç boyunca cereyan eden evrimsel bir silahlanma yarışının içindedirler. Sonuç ise her iki taraftaki hayvanla­rın, silahlanma yarışına (vücut ekonomilerindeki başka bölümlerden çalmak pahasına) ayırdıkları ekonomik kaynakların miktarının düzen­li olarak artması olmuştur. Avcı ve avlar sürekli olarak diğer taraftan daha iyi koşma (diğer tarafı şaşırtma, onlardan daha kurnaz olma vs.) becerileriyle donanırlar. Ama daha iyi koşmak için gelişen donanım illa karşı taraftan daha hızlı koşulacağı anlamına gelmez. Bunun nedeni basitçe, silahlanma yarışının diğer tarafının da kendi donanımını geliş­tiriyor olmasıdır: bu bir silahlanma yarışının ayırt edici özelliğidir. Kızıl Kraliçenin Alice'ye söylediği gibi, aynı yerde kalmak için koşabildikleri kadar hızlı koşmaları gerekir diyebilirsiniz.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Darwin (bu tabiri kullanmasa da) evrimsel silahlanma yarışları­nın pekâlâ farkındaydı. Meslektaşım John Krebs ve ben, konuyla ilgili 1979'da, "silahlanma yarışı" tabirini İngiliz biyolog Hugh Cott'a atfet­tiğimiz bir makale yayınladık. Belki de anlamlı bir şekilde, Cott kendi kitabını (Hayvanlarda Uyarlı Renklilik) 1940'ta, İkinci Dünya Savaşı tüm hızıyla sürerken yayınlamıştır:&lt;/div&gt;&lt;blockquote style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; Bir çekirgenin ya da kelebeğin aldatıcı görünüşünün gereksiz derecede detaylandırılmış olduğunu ileri sürmeden önce, böceklerin doğal düş­manlarının algılama ve ayırt etme güçlerinin neler olduğundan emin olmalıyız. Bunu yapmamak, bir kruvazörün zırhının gereğinden faz­la ağır olduğunu veya silahlarının menzilinin gereğinden fazla uzun olduğunu, düşmanının silahlarının doğasını ve etkisini araştırmadan iddia etmeye benzer. Gerçek şu ki ormandaki ilkel mücadelelerde (keza gelişmiş medeni savaşlarda), sonuçları kendisini; savunmada, süratlilik, uyanıklık, zırhlılık, dikenlilik, kazma davranışı, geceye özgü davranışlar, zehirli salgılar ve tiksindirici tatlar üretme, kamuflajlı, aposematik, taklitçi renklere bürünme gibi özelliklerde; saldırıda ise, süratlilik, şaşırtmaca, tuzağa düşürme, cezbetme, keskin gözler, pençeler, dişler, iğneler, zehirli dişler, kamuflajlı olmayan ve cezbedici renklere bürünme gibi karşı nitelikteki özelliklerle belli eden büyük bir evrimsel silahlanma yarışının devam etmekte olduğunu görüyoruz. Tıpkı takip edilen hayvanın yüksek hızının takipçisinin artan hızıylaorantılı olarak; veya koruyucu zırhın saldırı silahlarıyla orantılı olarak gelişmesi gibi, saklanma tertibatındaki mükemmellik de artan algıla­ma gücüne cevaben evrimleşmiştir.&lt;/blockquote&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Silahlanma yarışının evrimsel zaman içinde cereyan ettiğine dik­kat edin. Bir çita ve bir ceylan bireyi arasında gerçek zamanda cereyan eden yarışla karıştırılmamalıdır. Evrimsel zamandaki yarış, gerçek za­mandaki yarışlarda kullanılacak donanımları geliştirmek üzere yapı­lan bir yarıştır. Bunun geldiği asıl mana ise, karşı taraftan daha zeki ya da daha hızlı olmayı sağlayan donanımları üreten genlerin her iki tarafın da gen havuzlarında biriktiğidir. İkinci olarak (ve bu Darwin'in kendisinin de çok iyi bildiği bir noktadır), hızlı koşmak için gerekli donanım, aynı avcıdan kaçan, kendi türünüze mensup rakipleri geç­mek için de kullanılır. Oldukça bilinen, koşu ayakkabıları ve ayıyla ilgili fıkra bunu güzel dile getirir. Çita bir ceylan sürüsünü kovaladığı zaman, bir ceylan bireyi için sürünün en yavaş bireyinden daha hızlı koşmak, çitadan daha hızlı koşmaktan daha önemli olabilir.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Silahlanma yarışı terminolojisini artık sizlere tanıttığıma göre, or­mandaki ağaçların da bir silahlanma yarışının içinde olduklarını gö­rebilirsiniz. Her bir ağaç, ormanda hemen bitişiğindeki komşularıyla güneşe doğru bir rekabet içerisindedir. Bu rekabet, özellikle yaşlı bir ağaç ölüp saçakta boş bir yer açtığında daha da sert bir hal alır. Yaşlı bir ağacın düşüşünün yankılanması tam da böylesi bir şansı bekleyen körpe ağaçlar için (gerçek zamanda cereyan eden) yarışı başlatan ta­bancadır (gerçi bu biz hayvanların alışık olduğundan daha yavaş iler­leyen bir zamandır). Kazanan muhtemelen, evrimsel zamanda cere­yan etmiş atasal silahlanma yarışlarında başarılı olmuş olan daha hızlı ve daha yükseğe büyüme genleriyle donanmış bir ağaç olacaktır.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Ormandaki ağaç türleri arasındaki silahlanma yarışı simetrik bir yarıştır. Her iki taraf da aynı şeyi elde etmeye çalışır: saçakta bir yer. Av ve avcılar arasındaki silahlanma yarışı ise asimetrik bir silahlanma ya­rışıdır: saldırı silahlarıyla savunma silahları arasındaki bir silahlanma yarışı. Aynısı parazitler ve konaklarının arasındaki silahlanma yarışı için de geçerlidir. Hatta şaşırtıcı görünebilir ama bir türdeki dişi ve erkekler arasında ve ebeveynlerle yavruları arasında bile silahlanma yarışları vardır.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Silahlanma yarışlarının, akıllı tasarımın taraftarlarını endişelendi-rebilecek bir yanı da onların aşırı dozda gereksizliklerle dolu olması­dır. Eğer çitanın bir tasarımcısı olduğunu varsayacaksak, görünen o ki bu tasarımcı, tasarım konusundaki bilgisinin her zerresini, eşsiz bir katili mükemmelleştirmek için kullanmıştır. Bu muazzam koşu maki­nesine atılacak tek bir bakışla bundan hiç bir şüphemiz kalmaz. Eğer tasarımdan bahsedeceksek, çita ceylanları öldürmek için muhteşem bir şekilde tasarlanmıştır. Ama görünen o ki aynı tasarımcı, tam da bu çitalardan kaçmak için muhteşem bir donanıma sahip ceylanı ta­sarlamak için de tüm gücüyle çabalamıştır. &lt;b&gt;Tanrı aşkına, bu tasarımcı kimden yana?&amp;nbsp; &lt;/b&gt;Çitanın gergin kaslarına ve esnek omurgasına baktığı­nızda, tasarımcının rekabeti çitanın kazanmasını istediği sonucuna varırsınız. Ama ceylanın koşusuna, sıçramasına, attığı çalımlara bak­tığınızda ise tam tersi bir sonuca ulaşırsınız. Acaba tasarımcının sol eli, sağ elinin ne yaptığından bihaber mi? Yoksa tasarımcı, gösteri sporlarından hoşlanan ve kovalamacanın heyecanını yükseltmek için her iki tarafın elindekileri sürekli arttıran bir sadist mi? Kuzuyu yapan mı yaptı seni?&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Parsla oğlağın birlikte yatması, aslanın sığır gibi, saman yemesi gerçekten de ilahi planın bir parçası mı? Durum buysa, aslan ve par­sın korkunç köpek dişleri, ölüm saçan pençeleri neden? Antilobun ve zebranın nefes kesen hız ve çevik kurtulma sanatı neden? Olup bitene evrimsel bir açıklama getirildiğinde böylesi sorunların ortaya çıkma­yacağını söylemeye gerek yok. İki taraf da diğerinden üstün gelmeye çalışmaktadır çünkü her iki tarafta da başarılı olan bireyler, bu başa­rılarına katkıda bulunan genlerini otomatik olarak sonraki nesillere aktaracaklardır. "İşe yaramazlık" ve "israf etmek" gibi fikirler bizlerin aklında belirir çünkü bizler insanız ve tüm ekosistemin refahını düşü­nebiliriz. Doğal seçilimse sadece genlerin hayatta kalımını ve üreme­sini önemser.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Tıpkı ormandaki ağaçlarda olduğu gibi. Tıpkı her bir ağacın, gövde­ye ayrılacak kaynaklan meyveler veya yapraklar için kullanamayacağı bir ekonomisi olduğu gibi, çita ve ceylanların da kendi içsel ekono­mileri vardır. Hızlı koşmak masraflıdır, sadece nihayetinde güneşten elde edilen enerji açısından değil, hızlanma ve ivmelenmenin altya­pısını oluşturan kas, kemik ve tendonları yapmak için gereken kaynaklar açısından da masraflıdır. Bir ceylanın tükettiği bitkisel yiyecek sınırlıdır. Koşmak için uzun bacaklar ve kaslara harcanan şeyler, ör­neğin bebek yapmak gibi hayvanın normalde kaynaklarını harcama­yı "tercih edeceği", yaşamın farklı bir bölümünden kısılmak pahasına kullanılmalıdır. Uzlaşıların son derece karmaşık bir mikro-yönetimi söz konusudur. Tüm detayları bilemeyebiliriz ama yaşamın tek bir bölümüne çok fazla harcama yapmak suretiyle diğer bazı bölümle­ri kaynaklardan mahrum bırakmanın mümkün olduğunu biliriz (bu ekonominin kaçınılmaz bir kuralıdır). Koşuya, ideal olan miktardan daha fazla kaynak ayıran bir birey avcıdan paçayı kurtarabilir. Ancak Darwinci menfaatler ışığında bu birey, aynı türe ait ve hızlı koşmak­tan bir nebze feragat etmiş ve dolayısıyla yenme riski daha fazla olan ama dengeyi doğru tutturmuş ve dengeyi doğru tutturmasına yarayan genlerini aktarmak için daha fazla torun sahibi olmuş rakip bir bireyle yaptığı yarışı kaybedecektir.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Doğru bir şekilde dengelenmesi gereken sadece enerji ve değerli ma­teryaller değildir. Aynı zamanda risk de dengelenmelidir ve risk de eko­nomistlerin hesaplarında aşina oldukları bir kavramdır. Uzun ve ince bacaklar hızlı koşmaya uygundurlar. İster istemez, kırılmaya da uygun­durlar. Sıklıkla bir yarış atı yarışın hararetiyle bacağını kırar ve genelde derhal uyutulur. Bölüm 3'te gördüğümüz üzere bu kadar incinebilir ol­malarının nedeni, (diğer her şeyden feragat etmek pahasına) hızlı olmak için aşırı derecede ıslah edilmiş olmalarıdır. Ceylanlar ve çitalar da hız için seçici ıslaha uğramışlardır (yapay değil doğal olarak seçilmişlerdir) ve eğer doğa onları hız için aşırı derecede ıslah etmiş olsaydı onlar da kırıklara karşı yarış atları kadar korumasız olurlardı. Fakat doğa hiçbir özelliği aşırı ıslah etmez. Doğa dengeyi doğru tutturur. Dünya, dengeyi doğru yakalama genleriyle doludur: orada olmalarının sebebi budur! Pratikte bunun anlamı şudur: koşmada kuşkusuz üstünlük sağlayacak olan fevkalade uzun ve çırpı gibi bacaklar geliştirmeye genetik olarak eğilimli bireylerin, kırılmaları daha az olası olan daha kalın bacaklara sahip biraz daha yavaş koşan bireylere göre genlerini bir sonraki nesle aktarmaları ortalama olarak daha az olasıdır. Bu, hayvanların ve bitkile­rin dengelediği yüzlerce ödünleşim ve uzlaşım örneğinden sadece biri. Hayvan ve bitkiler, riskleri ve ekonomik ödünleşimleri dengelerler. El­bette dengelemeyi yapan hayvan ve bitki bireylerinin kendileri değildir. Dengelenen, gen havuzlarındaki alternatif genlerin göreli sayılarıdır ve bu dengeleme doğal seçilim tarafından yapılır.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Bekleneceği üzere, bir ödümleşimdeki ideal uzlaşım sabit değildir. Ceylanlarda, koşu hızı ile vücut ekonomisindeki diğer talepler arasın­daki ödünleşimin ideal noktası, ortamdaki etçillerin yaygınlığına bağ­lı olarak değişecektir. Bu durum Bölüm 5'deki lepisteslerin durumuyla aynıdır. Eğer etrafta az sayıda avcı varsa ceylanların ideal bacak boyu kısalacaktır. En başarılı bireyler, genleri onları bir kısım enerji ve ma­teryali bacaklardan kısıp örneğin bebek yapmaya ya da kış için yağ depolamaya programlayan bireyler olacaktır. Bunlar aynı zamanda bacaklarını kırmaları daha az olası olan bireylerdir. Aksine, avcıların sayısı artacak olursa, ideal denge uzun bacaklara, daha fazla kırık ris­kine ve vücut ekonomisinin hızlı koşmakla ilgisi olmayan bölümleri­ne daha az enerji ve materyal ayırmaya doğru kayacaktır.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Tam da bunun benzeri hesaplamalar, avcılardaki ideal uzlaşıları da dengeleyecektir. Bacağını kıran bir çita şüphesiz açlıktan ölecektir, yavruları da öyle. Ancak yemek bulmanın ne kadar zor olduğuna bağlı olarak, çok yavaş koşarsa yeteri kadar yiyecek bulmakta başarısız olma riski, çok hızlı koşmak için gerekli donanıma sahip olduğu için baca­ğını kırma riskinden daha büyük olabilir.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Av ve avcılar, her bir tarafın diğerini, (yaşamanın ekonomi ve risk uzlaşılarında) kendisinin ideal noktasını sürekli aynı doğrultuda daha ileriye doğru değiştirmeye farkında olmadan zorladığı bir silahlanma yarışı içindedirler. Bu doğrultu, örneğin koşu hızındaki artışa doğ­ru olması gibi ya gerçek anlamda aynı yönlüdür, ya da yaşamın farklı bir bölümündense (örneğin süt üretimi), av/avcı silahlanma yarışına doğru olması gibi daha geniş anlamda aynı yönlüdür. Her iki tarafın da örneğin çok hızlı koşmanın riskleriyle (bacakların kırılması veya vücut ekonomisinin diğer alanlarından kısmak) çok yavaş koşmanın risklerini (avcı iseniz av yakalayamamak, av iseniz avcıdan kaçamamak) dengelemesi gerektiği düşünülürse, iki taraf da diğerini, acıma­sız bir/o/ıe a deux içinde, aynı yöne doğru iter.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Pekâlâ, belki folie (delilik) durumun ciddiyetini yeterince ifade etmiyor, zira her iki tarafta da başarısızlığın cezası ölümdür; av ise­niz cinayet, avcı iseniz açlık yüzünden ölüm. Ancak d deux [iki kişi arasında], av ve avcının bir araya gelip makul bir anlaşmaya varma­sının herkes için daha iyi olacağı hissini iyi yakalıyor. Tıpkı Dostluk Ormanı'ndaki ağaçlarda olduğu gibi, böyle bir anlaşmanın sağlanma­sı mümkün olsaydı bu durumun her iki tarafın da yararına olacağını görmek kolay. Ormanda karşımıza çıkanla aynı anlamsızlık hissi, av/avcı silahlanma yarışında da hâkimdir. Evrimsel zaman boyunca avcı­lar avlarını yakalamakta iyileşirler, bu da avların yakalanmaktan kur­tulmakta daha iyi olmalarına neden olur. Her iki taraf da birbirlerine paralel olarak hayatta kalma donanımlarını geliştirirler, ama bu hiçbir tarafın daha iyi hayatta kalacağı anlamına gelmez çünkü karşı taraf da kendi donanımını geliştirmektedir.&lt;br /&gt;
Öte yandan, topluluğun tamamının refahını gözeten merkezi bir planlayıcının, Dostluk Ormanı'ndakine benzer şekilde şöyle bir anlaş­maya hakemlik edebileceğini görmek zor değil. Her iki taraf da cepha­neliğini küçültmekte "hemfikir olsun", kaynaklarını yaşamın diğer bö­lümlerinde kullansın. Bu durumda herkes kazançlı çıkacaktır. Elbette bunun aynısı insanların silahlanma yarışında da gerçekleşebilir. Sizin bombacılarınız olmasaydı, biz savaşçılara ihtiyaç duymazdık. Bizim füzelerimiz olmasaydı, siz de sizinkilere ihtiyaç duymazdınız. Her iki­miz de cephanelik harcamalarımızı yarıya indirip milyarlarca pound kar eder, parayı saban demirine yatırabilirdik. Şimdi silah bütçemizi yarıya indirip kararlı bir dengeye ulaştığımıza göre, hadi tekrar yarı­ya indirelim. Buradaki püf nokta bunu diğer tarafla eşzamanlı olarak yapmaktır, böylece her iki taraf da diğerinin düzenli olarak azalan si­lah bütçesinin karşısında durmak için tam olarak onunki kadar iyi bir donanıma sahip olmuş olacaktır. Böylesi bir planlı azalıştaki kilit söz­cük "planlı"dır ve tekrar etmek gerekirse, planlı olmak tam da evrimin olmadığı şeydir. Tıpkı ormandaki ağaçlarda olduğu gibi artış, tipik bir bireyin daha fazla artıştan artık kazanç sağlamadığı ana kadar kaçı­nılmazdır. Bir tasarımcının aksine, evrim, bencilce bir avantaj (tam da artış karşılıklı olduğu için etkisini yitiren bir avantaj) elde etmek için gerçekleşen iki taraflı artıştan ziyade, olaya dâhil olan herkes için daha iyi bir yol (mutualistik bir yol) olup olmadığını değerlendirmek için durup düşünmez.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Bir tasarımcı gibi düşünmenin cazibesi, "pop ekologlar" arasında uzun süre hüküm sürmüştür, hatta akademik ekologlar bile bazen bu cazibeye kapılmaya tehlikeli bir şekilde yaklaşırlar. Örneğin kışkırtı­cı "sağduyulu avcılar" kavramını, mankafa bir çevreci bozuntusu değil, Amerikalı seçkin bir ekolog ortaya atmıştır.&lt;br /&gt;
Sağduyulu avcılar fikri şudur. İnsanlığın tamamı göz önüne ala­rak bakıldığında, aşırı avlanmak suretiyle örneğin morina balığı gibi önemli yiyecek türlerinin soylarını tüketmekten kaçınmamızın her­kesin işine geleceğini biliriz. Hükümetler ve sivil toplum örgütleri bunedenle resmi özel toplantılarda, kotalar ve sınırlamalar belirlemek için bir araya gelirler. Balık ağlarındaki ağ gözlerinin tam boyutu bu nedenle hükümet kararnamelerinde titizlikle belirlenir ve kaçak av­lanan balıkçıları yakalamak için hücumbotlar bu nedenle denizler­de devriye gezerler. Biz insanlar, aklımız başımızdayken ve layıkıyla kontrol edildiğimizde "sağduyulu avcılar"ızdır. Dolayısıyla (ya da bazı ekologlara göre dolayısıyla) kurtlar ya da aslanlar gibi vahşi avcılardan da sağduyulu avcılar olmalarını beklememeli miyiz? Cevap hayır. Ha­yır. Hayır. Hayır. Ve bunun nedenini anlamak için biraz çaba harcama­ya değer, zira bu ilginç bir nokta ve ormandaki ağaçlar ve bu bölümün tamamı bizi bu noktayı anlamaya hazırlamış olmalı.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Bir planlayıcı (vahşi hayvan topluluklarının tamamının refahını gö­zeten bir ekosistem tasarımcısı) gerçekten de örneğin aslanların ideal olarak benimsemesi gereken optimum (en uygun) bir avlanma poli­tikası tasarlayabilirdi. Herhangi bir antilop türünün üyelerinin belli bir miktardan fazlasını yeme, hamile dişilerin canını bağışla ve üreme potansiyeline sahip genç bireyleri avlama. Soyu tükenme tehlikesin­de olabilecek ve eğer şartlar değişirse gelecekte faydası dokunabilecek nadir türlerin üyelerini yemekten kaçın. Ülkedeki tüm aslanlar, "sür­dürülebilir" olmak üzere dikkatlice hesaplanmış ve ortak kabul gören kural ve kotalara sadık kalsalar güzel olmaz mıydı? Ve bir o kadar da mantıklı? Keşke!&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Evet mantıklı olurdu ve tüm ekosistemin refahını gözeten bir tasa­rımcının tayin edeceği kurallar da böyle olurdu. Ama doğal seçilimin tayin ettiği şey bu olamaz (bunun temel sebebi öngörüden yoksun olan doğal seçilimin herhangi bir şeyi tayin etmesinin mümkün ol­mamasıdır) ve gerçekte olan da bu değildir! Bunun nedeni de, yine ormandaki ağaçlarla aynı hikâye. Belli bir bölgedeki aslanların büyük çoğunluğunun beklenmedik bir şekilde, avlanmalarını sürdürülebilir seviyelere çekmekte hemfikir olmayı başardıklarını hayal edin. Ama şimdi, bu ölçülü ve dayanışma içerisinde olan yeni toplumun bir üye­sinde, anlaşmayı yok sayıp, av türünün yok olması tehlikesi pahasına onları sonuna kadar sömürmeye neden olacak mutant bir genin orta­ya çıktığını varsayın. Doğal seçilim bu isyankâr bencil geni cezalandı­racak mıdır? Ne yazık ki cezalandırmayacaktır. Asi aslanın yavruları (isyan geninin taşıyıcıları), aslan popülasyonundaki rakiplerine reka­bet ve üremede üstünlük sağlayacaklardır. Birkaç nesil içinde, isyan geni tüm popülasyona yayılacak ve orijinal barışçıl anlaşmadan geriyeeser kalmayacaktır. Aslan payını alan [erkek]1, aslan payını alma gen­lerini sonraki nesillere aktaracaktır.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Bu noktada planlama taraftarları, tüm aslanlar bencilce davranıp soylarını tüketme pahasına av türlerini ölçüsüzce avladıklarında her­kesin, avlanmakta en başarılı olan aslanların bile zarar edeceğini söyle­yip itiraz edecektir. Avın soyu tükenirse, aslan popülasyonunun tama­mının da soyu nihayetinde tükenecektir. Elbette, diye ısrar edecektir planlamacı, doğal seçilim buna engel olmak için duruma el atacaktır. Bir kez daha ne yazık ki ve bir kez daha hayır. Sorun şu ki doğal seçi­lim duruma "el atmaz", doğal seçilim geleceğe bakmaz2 ve doğal seçi­lim tercihini rakip gruplar arasında yapmaz. Eğer yapsaydı sağduyulu avcılığın desteklenmesi mümkün olabilirdi. Darwin'in, ondan sonra gelenlerin pek çoğundan daha net bir şekilde fark ettiği üzere doğal seçilim, bir popülasyonun içindeki rakip bireyler arasında tercih ya­par. Popülasyonun tamamı, bireysel rekabet yüzünden yok oluşa doğ­ru sürükleniyor olsa bile, doğal seçilim yine de en rekabetçi bireyleri destekleyecektir; en son birey de ölene dek. Doğal seçilim bir yandan, kaderlerinde soyları tükenen son genler olmak olan o rekabetçi genle­ri sürekli olarak desteklemeye devam ederken, popülasyonu yok oluşa sürükleyebilir. Benim hayalini kurduğum varsayımsal tasarımcı, po-pülasyon veya ekosistemin tamamı için optimum bir strateji geliştiren belli türde bir ekonomist, yani bir refah ekonomistiydi. Eğer ekono­mi benzeşimleri yapacaksak, gözümüzde daha ziyade Adam Smith'in "görünmez eli"ni canlandırmalıyız.&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; * * *&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; font-size: xx-small;"&gt;ı- Veya dişi. Aslanlar özelinde durum biraz karmaşıktır çünkü avlanmanın çoğunu dişiler yapar ama "aslan payı"nı genelde erkekler alır. Benim varsayımsal örneğimdeki "aslanlar"a takılmayın. Genel bir avcı türü düşünün ve aşırı avlanmaktan kaçınan "sağduyulu" bireylerle, anlaşmayı bo­zan "ihtiyatsız" bireyleri hayal edin.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; font-size: xx-small;"&gt;&lt;br /&gt;
2- Darwinci adaptasyon (uyumlama) hakkındaki talihsiz beyanatlar, genelde evrimin öngörü sa­hibi olduğu şeklindeki (açık bir şekilde dillendirilmeyen ve dolayısıyla sonuçları çok daha zararlı olan) hatalı varsayımın etrafında döner durur. Bölüm 8'deki Caenorhabditis kısmının kahramanı olan Sydney Brenner'in bilimsel dehasına denk alaycı bir zekâsı vardır. Bir keresinde, tamamen faydasız bir proteini, "Kretase döneminde işe yarayabilir" diye gen havuzunda muhafaza eden Kambriyen dönemine ait bir tür hayal ederek "evrimsel öngörü" fikrini hicvettiğini duymuştum.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span style="color: #990000; font-size: large;"&gt;Yazının devamı:&lt;/span&gt; &lt;a href="http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/2011/01/evrimsel-teodise.html"&gt;http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/2011/01/evrimsel-teodise.html&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4654294092442757035-1347593046011401627?l=richarddawkins-turkey.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/5f4nBFR3s4dz0lVFSbJCPLEACl8/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/5f4nBFR3s4dz0lVFSbJCPLEACl8/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/5f4nBFR3s4dz0lVFSbJCPLEACl8/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/5f4nBFR3s4dz0lVFSbJCPLEACl8/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/RichardDawkins-Turkey/~4/gnsxnPRp9lI" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/feeds/1347593046011401627/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="https://www.blogger.com/comment.g?blogID=4654294092442757035&amp;postID=1347593046011401627&amp;isPopup=true" title="0 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/4654294092442757035/posts/default/1347593046011401627?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/4654294092442757035/posts/default/1347593046011401627?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/RichardDawkins-Turkey/~3/gnsxnPRp9lI/silahlanma-yars-ve-evrimsel-teodise.html" title="Silahlanma Yarışı ve Evrimsel Teodise" /><author><name>Richard Dawkins</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17051708469764919869</uri><email>richarddawkins.net@gmail.com</email><gd:extendedProperty name="OpenSocialUserId" value="11596445855858251001" /></author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/2011/01/silahlanma-yars-ve-evrimsel-teodise.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;AkQCRXo8fSp7ImA9Wx9aEko.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-4654294092442757035.post-5238380583809600638</id><published>2011-01-02T15:03:00.000-08:00</published><updated>2011-03-04T14:39:24.475-08:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2011-03-04T14:39:24.475-08:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="evrim teorisi" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="yeryüzündeki en büyük gösteri" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="kargokült tanrı yanılgısı e-book" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="ateizm" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="richard dawkins" /><title>Evrimsel Teodise</title><content type="html">&lt;div style="color: #660000; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;b style="color: red;"&gt;Yazının öncesi:&lt;/b&gt; &lt;span style="font-size: x-small;"&gt;&lt;a href="http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/2011/01/silahlanma-yars-ve-evrimsel-teodise.html%20"&gt;http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/2011/01/silahlanma-yars-ve-evrimsel-teodise.html &lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;
&lt;div style="color: #990000;"&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;b&gt;EVRİMSEL TEODİSE?&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;Ama şimdi ekonomi konusunu bir kenara bırakmak istiyorum. Planlayıcı, tasarımcı fikrini kullanmaya devam edelim ama bizim planlayıcımız bir ekonomistten ziyade ahlak felsefecisi olsun. İyiliksever bir tasarımcı çekilen acıyı minimize etmeye çalışacaktır (idealist bir bakış açısıyla böyle düşünülebilir). Bu ekonomik refah ile bağdaşmazdeğildir ama yaratılan sistem detaylarda farklılık gösterecektir. Bir kez daha maalesef doğada olan şey bu değildir. Neden olsun ki? Korkunç ama gerçek, vahşi hayvanların çektikleri acılar o kadar dehşet vericidir ki, hassas kimselerin onlar üzerine düşünmemeleri en iyisidir. Darwin, arkadaşı Hooker'a yazdığı bir mektupta şunları söylerken neden bahsettiğini iyi biliyordu, "Doğanın sakar, müsrif, düşüncesiz, aşağı­lık, fena halde zalim işleri hakkında şeytanın papazı nasıl da bir kitap yazardı." Unutulmaz "şeytanın papazı" ifadesi önceki kitaplarımdan birine ismini vermişti ve bir diğer kitabımda da şöyle ifade etmiştim:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif;"&gt;[D]oğa ne merhametlidir, ne de acımasız. Ne acı çekmenin karşısın-dadır ne de yanında. Doğa, DNA'nın hayatta kalımını etkilemediği sürece acı çekilmesi veya çekilmemesiyle ilgilenmez. Öldürücü bir ısı­rığa maruz kalmak üzere olan ceylanları uyuşturacak bir gen hayal et­mek kolaydır. Böylesi bir gen doğal seçilim tarafından desteklenir mi? Ceylanı uyuşturma eylemi, genin gelecek nesillere aktarılma şansını arttırmıyorsa desteklenmez. Bunun nasıl mümkün olabileceğini gör­mek zor, dolayısıyla öldürülmek üzere kovalanırlarken (ki nihayetinde çoğu kovalanır) ceylanların korkunç bir acı ve korku duyduğunu tah­min edebiliriz. Doğada yıl başına düşen toplam acı miktarı akıl almaz boyutlardadır. Bu cümleyi kurmak için harcadığım bir dakika içinde binlerce hayvan canlı canlı yenmekte, diğerleri yaşamlarını kurtarmak için korkuyla inleyerek kaçmakta, diğerleri hışırdayan parazitler ta­rafından içerden yavaşça sindirilmekte, her türden binlercesi ise aç­lıktan, susuzluktan ve hastalıktan ölmektedir. Böyle olmak zorunda. Bolluk oluşur oluşmaz popülasyonda otomatik bir artış olacaktır, tâ ki doğal durum olan açlık ve sefalet yeniden tedarik edilene kadar.&lt;/blockquote&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Parazitler muhtemelen avcılardan bile daha çok acıya sebep ol­maktadırlar ve onların evrimsel açıklamasını anlamak, haklarında dü­şünürken deneyimlediğimiz anlamsızlık hissini azaltmaz, tam tersine arttırır. Ne zaman grip olsam onlara ateş püskürürüm (tesadüfen şu an gribim). Belki grip sadece ufak bir külfet, ama o kadar anlamsız ki! Bir anakonda tarafından yenilirseniz en azından yaşamın efendile rinden birinin refahına katkı sağladığınızı hissedebilirsiniz. Bir kap lan tarafından yenilirken aklınızdan geçen son şey, "Hangi ölümsüz el veya göz çizmiş olabilir dehşetli simetrini? (Hangi uzak diyarlarda tutuşmuş gözlerinin alevi?)" olabilir. Ama bir virüs! Anlamsız gereksizlik bir virüsün DNA'sına kazınmıştır (aslında grip virüsü söz ko­nusu olduğunda RNA'sına, ama prensip aynıdır). Bir virüsün yegâne varoluş amacı daha fazla virüs yapmaktır. Tamam, nihayetinde aynısı kaplanlar ve yılanlar için de geçerlidir ama onlar söz konusu olunca durum o kadar anlamsız gözükmüyor. Kaplan veya yılan da birer DNA kopyalama makinesi olabilir ama onlar güzel, zarif, karmaşık, pahalı makinelerdir. Kaplanları korumak için bağış yapmışlığım var ama kim bir grip virüsünün korunması için bağış yapmayı düşünür ki? Kaçıncı kez burnumu silip nefes almakla cebelleşirken sinirlerime dokunan, olayın anlamsızlığı.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Anlamsızlık mı? Ne kadar saçma. Duygusal, insani saçmalık. Do­ğal seçilim tamamen anlamsızdır, tamamen kendi kendini kopyala­ma için kendi kendini kopyalama talimatlarının hayatta kalmasından ibarettir. Eğer DNAnın bir çeşidi beni bütün halinde yutan bir ana-konda vasıtasıyla veya RNAnın bir çeşidi benim hapşırmamı sağlaya­rak hayatta kalıyorsa, ihtiyacımız olan tek açıklama budur. Hem virüs hem de kaplanlar, nihai mesajı (tıpkı bir bilgisayar virüsü gibi) "kop­yala beni" olan kodlanmış talimatlarla inşa edilmişlerdir. Grip virüsü özelinde talimat nispeten doğrudan yerine getirilir. Kaplanın DNA'sı da bir "kopyala beni" programıdır ama o, verdiği temel mesajın verimli bir biçimde yerine getirilmesinde inanılmaz uzunlukta bir konudan sapma içerir. Bu bahsettiğim konudan sapma, sivri dişleri, pençeleri, koşu kasları, sessizce yaklaşma ve atılma güdüleriyle kaplanın ta ken­disidir. Kaplanın DNA'sı, "Beni, önce bir kaplan meydana getirmek su­retiyle dolaylı bir yolla kopyala" der. Aynı zamanda antilop DNA'sı da "Beni, önce uzun bacak ve hızlı kasları, ürkek güdüleri ve kaplanlardan gelebilecek tehlikeler için hassasiyetle ayarlanmış duyu organlarıyla donanmış bir antilop meydana getirerek kopyala" der. Acı çekme, do­ğal seçilimle evrimin bir yan ürünüdür, halden anlayan anlarımızda bizleri endişelendirebilen ama bir kaplanı (bir kaplan bir şeyler hak­kında endişelenebiliyor olsa bile) ve tabii ki kaplanın genlerini endişe­lendirmesini bekleyemeyeceğimiz kaçınılmaz bir sonuçtur.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;İlahiyatçılar, acı çekme ve kötülük problemleri hakkında kafa yo­rarlar. Hatta bunları, Tanrının varsayılan ihsanı ile bağdaştırma ça­basına bir isim bile vermişlerdir: "teodise" (tam anlamı, "Tanrının adaleti"dir). Evrimsel biyologlar ise ortada herhangi bir sorun gör­mezler çünkü kötülük ve acı çekme, genin hayatta kalımının hesaplanmasında olumlu veya olumsuz herhangi bir etkiye sahip değildir. Yine de acı problemini ele almamız gerekir. Evrimsel bakış açısına göre acı nereden gelmiştir?&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Yaşamla ilgili diğer her şey gibi acının da, acı çekenin hayatta kalı­mını arttırıcı işleve sahip Darwinci bir tertibat olduğunu düşünüyoruz. Beyinler, "eğer acı hissini deneyimliyorsan, her ne yapıyorsan onu yap­mayı bırak ve bir daha yapma" türünden temel bir kuralla inşa edil­miştir. Acının neden bu kadar acı dolu olması gerektiği ise ilginç bir tartışma konusu. Teorik olarak, hayvanın kendisine her zarar verişinde (örneğin kor halindeki kömürü tuttuğunda), tehlike sinyaline eşdeğer bir şeyin beynin bir yerlerinde acısız bir şekilde faaliyete geçebileceğini düşünebilirsiniz. "Bunu bir daha yapma!" şeklinde zorunlu bir tembih veya beynin bağlantı şemasında, hayvanın bir daha bunu yapmamasını sağlayacak acısız bir değişiklik, görünüşte yeterli gibi durabilir. Günler­ce sürebilecek ve hafızadan silinmeyebilecek bu yakıcı acı neden? Belki de bu soruyla uğraşmak evrim teorisinin kendi teodise versiyonudur. Neden bu kadar acı verici? Tehlike sinyalinin nesi var?&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Buna kesin bir yanıtım yok. Merak uyandırıcı bir olasılık şudur: ya eğer beyin, birbirine zıt arzu ve dürtülere maruzsa ve bu ikisi arasında içsel bir mücadele varsa? Öznel olarak bu hissi çok iyi biliriz. Örneğin açlık ve zayıflama arzusu arasında kalabiliriz. Ya da kızgınlık ve kor­ku arasında kalabiliriz. Ya da cinsel arzu ile reddedilmekten çekinme veya sadakatte ısrar eden vicdanımız arasında. Çatışan arzularımız birbirleriyle savaştıkça içimizde gerçek manada bir çekişme hissede­biliriz. Şimdi acıya ve onun "tehlike sinyali"ne olan olası üstünlüğüne geri dönelim. Tıpkı zayıflama arzusunun açlığa baskın gelebildiği gibi, acıdan kurtulma isteğine baskın gelmek de açıkça mümkündür. İş­kenceye maruz kalanlar sonunda pes edebilirler ama örneğin yoldaş­larına veya ülkelerine ya da ideolojilerine ihanet etmeden önce kayda değer acılara katlandıkları bir aşamadan geçerler. Doğal seçilim birey­lerin kendilerini ülkeleri aşkına ya da ideolojileri, partileri, grupları veya türleri uğruna feda etmelerini istemez (doğal seçilimin herhangi bir şeyi "isteyebileceği" ölçüde). Doğal seçilim, acının uyarıcı hissini etkisizleştiren bireylerin "karşısındadır." Doğal seçilim bizden hayatta kalmamızı veya daha spesifik olarak ürememizi "ister" ve ülke, ideo­loji veya bunların insan dışı muadillerini "umursamaz." Doğal seçilim söz konusu olduğunda tehlike sinyalleri, ancak göz ardı edilmeleri imkansızsa destekleneceklerdir.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Şimdi tüm felsefi zorluklarına rağmen, eğer beynimizde gerçek, katışıksız, dayanılmaz acıdan ziyade bir "tehlike sinyali" olsaydı, Dar-winci olmayan sebeplerden ötürü (ülkeye, ideolojiye sadakat vb.) acı­nın göz ardı edildiği örneklerin daha sık yaşanacağını düşünüyorum. Acının dayanılmaz ızdırabını hissedemeyen, bedenlerinde meydana gelecek hasarların önüne geçmek için bir "tehlike sinyali" sistemi kullanan mutantların ortaya çıktığını varsayın. Onlar için işkenceye dayanmak kolay olurdu ve derhal casus olarak işe alınırlardı. Ama o zaman da işkenceye katlanmaya gönüllü ajanlar yetiştirmek o kadar kolay olurdu ki işkence bir zorlama yöntemi olarak kullanılmaktan çıkardı. Ancak yaban koşullarda böylesi bir acısız tehlike sinyali kul­lanan mutantlar, beyinleri gerçek acıyı hisseden rakip bireylerden daha iyi hayatta kalabilirler mi? Acının alternatifi olan tehlike sinyali genlerini aktarmak için hayatta kalabilirler mi? İşkence ve ideolojilere sadakat gibi özel durumları bir kenara koyacak olursak bile, sanırım cevabın hayır olabileceğini görebiliriz. Ayrıca bunların insan dışı mu­adillerini de hayal edebiliriz.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Belki ilginizi çekebilir, acıyı hissedemeyen anormal bireyler vardır ve genellikle sonları pek iyi olmaz. "Anhidroz, doğuştan ağrıya duyar­sızlık sendromu" (CIPA), hastanın deri hücrelerinde acı reseptörleri­ne sahip olmadığı (ve terlemediği, "anhidroz'un anlamı budur) nadir bir genetik anormalliktir. Kabul etmek gerekir ki CIPA hastalarının, çalışmayan acı sistemlerini telafi edecek dâhili bir "tehlike sinyali" sis­temleri yoktur ama onlara, bedenlerinde meydana gelecek hasarlar­dan kaçınma ihtiyacının bilişsel olarak farkında olmalarının öğretile­bileceğini düşünebilirsiniz; öğrenilmiş bir tehlike sinyali sisteminin. Ama CIPA hastaları acıya olan duyarsızlıklarının, yanıklar, kırıklar, yaralar, enfeksiyonlar, tedavi edilmeyen apandisitler, göz küresinde iltihaplar gibi hoş olmayan çeşitli sonuçlarına maruz kalırlar. Daha beklenmedik olarak, eklemleri de ciddi hasarlara maruz kalır çünkü bizlerin aksine onlar uzun süre aynı pozisyonda oturduklarında ya da yattıklarında pozisyonlarını değiştirmezler. Bazı hastalar, gün için­de kendilerine pozisyonlarını sık sık değiştirmesini hatırlatması için alarmlar kurarlar.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Bir "tehlike sinyali" sisteminin beyinde faal hala getirilmesi müm­künse bile, doğal seçilimin onu acı siteminin karşısında, sırf tehlike sinyali daha az nahoş diye desteklemesi için bir neden yok gibi duruyor. Bizim varsayımsal olarak iyiliksever olan tasarımcımızdan farklı olarak doğal seçilim, hayatta kalım ve üremeyi etkilemediği sürece çekilen acının yoğunluğuna karşı kayıtsızdır. Ve eğer doğanın altında yatan mekanizma tasarımdan ziyade uygun olanın hayatta kalmasıy-sa bekleyeceğimiz üzere, doğa çekilen toplam acıyı azaltma yönünde hiçbir adım atmıyormuş gibi gözüküyor. Stephen Jay Gould, "Ahlaktan nasibini almamış doğa" adlı güzel makalesinde bu konulara değinmiş­tir. Ben de, bir önceki bölümün sonunda alıntıladığım, Darwin'in Ich-neumon arılarına karşı duyduğu tiksintinin Victoria dönemi düşünür­leri arasında oldukça yaygın olduğunu bu yazıdan öğrenmiştim.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Ichneumon arılarının, içlerine onları kemirecek larvalar vaat eden yumurtalarını bırakmadan önce kurbanlarını öldürmeyip felce uğ­ratmak şeklindeki davranışları ile doğanın genel olarak acımasızlığı, Victoria dönemi teodisesinin önemli ilgi alanlarındandı. Neden böyle olduğunu görmek kolay. Dişi arılar yumurtalarını, tırtıl gibi canlı bö­cek avlarının içine bırakırlar, ama bunu, avlarını felce uğratacak an­cak öldürmeyecek şekilde iğneleri ile her sinir gangliyonunu arayıp bulmadan yapmazlar. Tırtıllar, içlerinde büyüyen arı larvalarına taze et sağlamak için canlı tutulmalıdırlar. Larva da kendi üzerine düşeni, iç organları akıllıca bir sırayla yemeye dikkat ederek yapar. Önce yağ hücrelerini ve sindirim organlarını yiyerek başlar ve hayati kalp ve sinir sistemini yani tırtılı son ana kadar hayatta tutmaya yarayacak olanları, sona bırakır. Darwin'in acı acı merak ettiği gibi, nasıl bir iyiliksever tasarımcı bunu akıl etmiş olabilir? Tırtılların acı çekip çekmediklerini bilmiyorum. Samimi şekilde umuyorum ki çekmiyorlardır. Ama bil­diğim bir şey varsa o da doğal seçilimin, eğer iş onların hareketlerini basitçe felce uğratarak daha ekonomik şekilde tamamlanabilecekse, acılarını dindirmek için herhangi bir adım atmayacağıdır.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Gould, on dokuzuncu yüzyılın önde gelen yerbilimcilerinden olan ve etçillerin neden olduğu acılara atfetmeyi başardığı iyimserlikten te­selli bulan Peder William Buckland'ı alıntılar:&lt;/div&gt;&lt;blockquote style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif;"&gt;Dolayısıyla hayvanların varlıklarının olağan sonu olan etçillerin sebep olduğu ölümler, ana sonuçlarına bakıldığında hayırseverli­ğin dağıtımıymış gibi görünüyor, zira bu; evrensel ölümün acısını büyük oranda azaltır; canlılar âleminden, hastalıkların, tesadüfi kazaların ve yavaşça çürümenin ızdırabını azaltır hatta neredeyse ortadan kaldırır; ve aşırı nüfus artışının önüne faydalı bir kı­sıt koyarak yiyecek kaynaklarının daima talebe uygun kalmasını sağlar. Sonuç ise karaların yüzeyleri ve denizlerin derinliklerinin, yaşamdan aldıkları haz yaşam süreleriyle uyuşan ve var olmaları için kendilerine bahşedilmiş kısacık zaman dilimlerinde, yerine getirmek üzere yaratıldıkları işlevleri neşeyle yerine getiren canlı­larla dolup taşmasıdır.&lt;/blockquote&gt;&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Ne şanslılar, değil mi!&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div style="color: #660000;"&gt;&lt;b&gt;R.Dawkins / Yeryüzündeki En Büyük Gösteri / (s. 352-358) &amp;nbsp; &lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4654294092442757035-5238380583809600638?l=richarddawkins-turkey.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/UrB2KLKUormlWUrDv2nntR-fVAI/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/UrB2KLKUormlWUrDv2nntR-fVAI/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/UrB2KLKUormlWUrDv2nntR-fVAI/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/UrB2KLKUormlWUrDv2nntR-fVAI/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/RichardDawkins-Turkey/~4/VklfJx3G0rE" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/feeds/5238380583809600638/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="https://www.blogger.com/comment.g?blogID=4654294092442757035&amp;postID=5238380583809600638&amp;isPopup=true" title="0 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/4654294092442757035/posts/default/5238380583809600638?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/4654294092442757035/posts/default/5238380583809600638?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/RichardDawkins-Turkey/~3/VklfJx3G0rE/evrimsel-teodise.html" title="Evrimsel Teodise" /><author><name>Richard Dawkins</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17051708469764919869</uri><email>richarddawkins.net@gmail.com</email><gd:extendedProperty name="OpenSocialUserId" value="11596445855858251001" /></author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/2011/01/evrimsel-teodise.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;CkcDSHg8fyp7ImA9Wx9aEE4.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-4654294092442757035.post-8951949462362217957</id><published>2009-03-11T02:14:00.001-07:00</published><updated>2011-03-01T17:41:19.677-08:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2011-03-01T17:41:19.677-08:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="islam" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="evrim teorisi" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="gen bencildir" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="e-book" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="ateizm" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="bencil gen" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="tubitak" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="tanri yanilgisi" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="richard dawkins" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="allah" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="kor saatci" /><title>Richard Dawkins - Gen Bencildir E-Kitap</title><content type="html">&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_yf53hBOk0bs/SbeC73IkEYI/AAAAAAAAAHY/8HN_DHEuz9I/s1600-h/Gen+Bencildir.jpg" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5311858250430550402" src="http://1.bp.blogspot.com/_yf53hBOk0bs/SbeC73IkEYI/AAAAAAAAAHY/8HN_DHEuz9I/s320/Gen+Bencildir.jpg" style="cursor: pointer; float: left; height: 237px; margin: 0pt 10px 10px 0pt; width: 144px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size: 180%;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: lucida grande;"&gt;Gen Bencildir&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span style="color: black; font-family: georgia; font-style: italic;"&gt;The Selfish Gene - 1976&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;span style="color: black; font-family: georgia; font-weight: bold;"&gt;Richard Dawkins&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;Çeviri: Asuman Ü. Müftüoğlu&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;Sayfa Sayısı: 328&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;Boyutları: 11 x 18 cm&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;ISBN 975-403-032-4&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;&lt;span style="color: #333333; font-size: 180%;"&gt;R&lt;/span&gt;ichard Dawkins Gen Bencildir adlı yapıtında özverili ve bencil davranış kuramları, çıkarcılığın genetik tanımı, saldırgan davranışların evrimi, kanbağı kuramı, eşey farklarının doğal seçilimi gibi konulara değinirken biyolojinin zengin ve büyüleyici dünyasını tanımamıza da yardımcı oluyor. Dawkins'in okuru tartışmaya çağıran "popüler" üslubu ve geniş bilgi birikimi Gen Bencildir'i zevkle okunan bir kitap haline getiriyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;
&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;&lt;span style="color: #990000; font-weight: bold;"&gt;PDF / E-Kitap:&lt;/span&gt; [&lt;a href="http://www.fileden.com/files/2006/10/25/317463/Richard%20Dawkins-Gen%20Bencildir.rar"&gt;DOWNLOAD&lt;/a&gt;]&lt;/span&gt;&lt;/li&gt;
&lt;li&gt;&lt;span style="color: #990000; font-size: small;"&gt;&lt;b&gt;Online Okuma:&lt;/b&gt;&lt;/span&gt; &lt;a href="http://www.scribd.com/doc/14747128/Richard-DawkinsGen-Bencildir"&gt;[link]&lt;/a&gt;&lt;/li&gt;
&lt;/ul&gt;&lt;div style="font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;* * *&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span style="color: black; font-size: small;"&gt;&lt;b style="color: red;"&gt;NOT:&lt;/b&gt;&amp;nbsp; Orjinal sayfa numaraları, "[s...]" biçiminde belirtilmiştir. Kitap taraması ve e-book olarak hazırlanması bu siteye aittir. Başka sitelerde kullanılması durumunda kaynak gösterilmesi rica edilir.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4654294092442757035-8951949462362217957?l=richarddawkins-turkey.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/pPAWqZ4hoqVi5V6w_jDqmCPWdhY/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/pPAWqZ4hoqVi5V6w_jDqmCPWdhY/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/pPAWqZ4hoqVi5V6w_jDqmCPWdhY/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/pPAWqZ4hoqVi5V6w_jDqmCPWdhY/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/RichardDawkins-Turkey/~4/0o4USXHc_Ds" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/feeds/8951949462362217957/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="https://www.blogger.com/comment.g?blogID=4654294092442757035&amp;postID=8951949462362217957&amp;isPopup=true" title="43 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/4654294092442757035/posts/default/8951949462362217957?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/4654294092442757035/posts/default/8951949462362217957?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/RichardDawkins-Turkey/~3/0o4USXHc_Ds/richard-dawkins-gen-bencildir-e-kitap.html" title="Richard Dawkins - Gen Bencildir E-Kitap" /><author><name>Richard Dawkins</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17051708469764919869</uri><email>richarddawkins.net@gmail.com</email><gd:extendedProperty name="OpenSocialUserId" value="11596445855858251001" /></author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://1.bp.blogspot.com/_yf53hBOk0bs/SbeC73IkEYI/AAAAAAAAAHY/8HN_DHEuz9I/s72-c/Gen+Bencildir.jpg" height="72" width="72" /><thr:total>43</thr:total><feedburner:origLink>http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/2009/03/richard-dawkins-gen-bencildir-e-kitap.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;DEUNQ3s6eSp7ImA9Wx9aEkU.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-4654294092442757035.post-3459106240825441978</id><published>2009-03-07T03:29:00.001-08:00</published><updated>2011-03-04T16:51:32.511-08:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2011-03-04T16:51:32.511-08:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="evrim kuramı" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="richard dawkins tanrı yanılgısı e-book" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="dinin kökeni" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="darwinizm" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="doğal seçilim" /><title>Darwinizm Emreder / Dinin Kökeni</title><content type="html">&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: georgia; font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: #990000; font-size: 130%;"&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt;&lt;span style="font-size: 180%;"&gt;D&lt;/span&gt;İNİN KÖKENİ&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: georgia; font-style: italic;"&gt;"Zaman, çaba, acı ve gizlilik gerektiren dünyanın dört bir yanını sarmış dinsel ayin saçmalıkları, bir evrim psikoloğu için dinin insanoğluna hiçbir şekilde uyum sağlayamayacağının en belirgin işaretleridir."&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span style="font-size: 85%;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;MARKKOHEN&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span style="color: #990000; font-size: 130%;"&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt;&lt;span style="font-size: 180%;"&gt;D&lt;/span&gt;ARWİNİZM EMREDER&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;
&lt;div style="color: black; font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: 180%;"&gt;D&lt;/span&gt;inin nereden kaynaklandığı ve neden her medeniyet tarafından benimsendiği konusunda herkesin kendine has, gözde bir teorisi vardır. Bu fikir avuntu ve huzur verir. Topluluklardaki birliktelik hissini canlandırır. Neden varolduğumuzun kavranması arzusunu doyurur. Tüm bunların açıklamasını birazdan yapacağım ancak, konuya belirli nedenlerden ötürü öncelik kazanmış bir soruyla giriş yapmak istiyorum: Darwinci doğal seçilim sorgusu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Darwinci evrimin ürünleri olduğumuzun bilincinde olarak, doğal seçilimin din dürtüsü yönündeki baskı veya baskılarının aslen neler olduğunu kendimize sormalıyız. Bu soru Darwin ekonomisinin standartlaşmış başlıklarına kıyasla daha kaçınılmazdır. Din çok savurgan ve bir o kadar da ölçüsüzdür ve Darwinci seçilim devamlılık arz eden bir süreç zarfında israfı saptar ve yok eder. Doğa tıpkı cimri bir muhasebeci gibi adeta bir kuruşun hesabını yapar. Zamanı titizce kollar ve her tür israfı sert ve acımasızca cezalandırır. Darwin'in açıkladığı üzere 'doğal seçilim, her gün ve her saat dünya bütünündeki her değişikliği, hatta en zayıf olanı bile dikkate alır; kötü olanı çürüğe çıkarır, güzel olan her şeyi korur ve ayıklar; tüm organik varlıkların gelişiminde, her nerede ve her ne zaman bir fırsat yakalarsa sessiz ve acımasız bir görevi üstlenir.' Eğer vahşi bir hayvan sürekli olarak gereksiz bir eylem sergiliyorsa, doğal seçilim yaşamın ve üremenin devamlılığının korunması adına bu hayvanı eleyip, zamanı ve enerjiyi daha verimlice değerlendiren rakiplerine şans tanıyacaktır. Doğanın anlamsız keyif oyunlarına tahammülü yoktur. Her an her saniye gözümüze çarpmasa da merhametten yoksun faydacılığın (utilitarianizm) borusu ötmektedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Diğer yandan, bir tavus kuşunun kuyruğu kusursuzca sergilenen bir keyif oyunudur. Kuyruğun sahibine sağ kalma konusunda bir yarar sağlamadığı çok açıktır. Fakat onu daha gösterişsiz rakiplerinden ayıran genleri barındırmaktadır. Kuyruk aslında bir reklamdır ve dişileri cezbederek doğanın ekonomisindeki yerini alır. Aynı durum, bir çardak kuşunun çardağına adadığı zaman ve emek için de geçerlidir: bu, çimen, ince dallar, renkli meyveler, çiçekler ve bazen incik, boncuk ve gazoz kapaklarından oluşan bir tür ilave kuyruktur. Veya reklamla ilgisi olmayan bir örnek olarak göze çarpan 'karınca banyosu' nu ele alalım: Alakarga gibi kuşların bu sıra dışı alışkanlıkları, bir bakıma karınca yuvasında 'yıkanmak' ya da karıncaları tüyler üzerine uygulamaktır. Karınca banyosunun faydasının ne olduğu konusunda herkes kararsızdır; bu belki de tüylerdeki parazitlerden arınmaya yarayan bir tür hijyen sağlama tekniğidir; konu üzerinde farklı başka varsayımlar da vardır ancak hiç biri sağlam bir kanıtla desteklenmemiştir. Lakin ayrıntılar üzerindeki bu kararsızlık, Darwinizmcileri karınca banyosunun mutlaka bir fayda 'sağladığı' konusunda özgüvenli varsayımlarda bulunmaktan alıkoymayacaktır (ve koymamalıdır da.) Bu meselede sağduyulu bir birleşme sağlanabilir ancak Darwinizm mantığı, "eğer kuşlar böyle bir eylem sergilemeselerdi, bu durum genetik başarılarının istatistiksel olasılıklarına zarar verirdi" diyerek özel bir nedenin altını çizer. Üstelik bu zararın kesin yönünü henüz keşfetmemiş olsak bile. Darwinizmci sonuç şu iki gözlemden ileri gelir ki, doğal seçilim zaman ve enerji israfını acımasızca cezalandırmakta, diğer yandan kuşlar sürekli olarak karınca banyosuna zaman harcamaktadırlar. Eğer bu 'uyarlamacı' prensibin tek cümlelik bir özetini duymak istersek, sözü seçkin Harvard genetikçisi Richard Lewontin'e bırakmalıyız (biraz haşin ve abartılı terimleri tercih ettiği kabul edilmelidir): 'Sanırım tüm evrimcilerin hemfikir olmak zorunda kaldıkları bir nokta vardır ve bu, bir organizmanın kendi ortamında ürettiği işten daha iyi bir iş üretmenin gerçekten imkânsız olduğudur.' Eğer karınca banyosunun hayatta kalmak ve üremek adına mutlak bir faydası olmasaydı, doğal seçilim çok uzun zaman önce bu eylemden sakınan canlıları ayıklamış olurdu. Bir Darwinizmci aynı yorumu dine uyarlamak isteyebilir ki bu, buradaki tartışmamızın esas gereksinimidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir evrimci için dinsel ayinler, 'güneşli bir alanda dolaşan tavus kuşları gibi göze çarparlar' (Dan Dennett'in ifadesi.) Dinsel tutum, apaçık olarak karınca banyosunun ya da çardak imalinin insanoğlundaki karşılığıdır. Zaman israfıdır, enerji israfıdır ve genelde bir Cennet Kuşu'nun tüylerinin olduğu gibi aşırı derecede şatafatlıdır. Din, dindar bireylerin hayatına zarar verebileceği gibi, diğerlerinin hayatına da zarar verebilir. Binlerce insan belirli bir dine bağlılıklarından ötürü türlü eziyetler çekmiştir. Geçmiş birçok hikâyede bir parça farklı, alternatif inançları benimsemiş kişiler fanatik yobazlarca işkencelere layık görülmüştür. Din bazen çok zengin olabilen kaynakları bir çırpıda bitiriverir. Mesken olarak kullanılmayacak ya da herhangi bir faydalı amaca asla hizmet etmeyecek bir Ortaçağ katedralinin inşası yüzyıllar sürebilir. Bu bir çeşit mimari tavus kuşu kuyruğu mudur? Eğer öyleyse, reklam kime yöneliktir? Kutsal müzik ve dinsel resimler genellikle Ortaçağ ve Rönesans tarzının tekelindedir. Dindar insanlar tanrıları için ölmüş ve öldürmüşlerdir; sırtlarındaki kanlı kırbaç yaralarıyla, ömür boyu bekâret ya da sonsuz sükûnet uğruna yemin eder ve tüm bunların dine hizmet adına olduğunu söylerler. Bunların ne faydası olabilir? Dinin faydası nedir?&lt;br /&gt;
'Fayda' ifadesiyle Darwinizm, gerçekte genlerin sağ kalma süresinin artmasına etki eden faydayı ima eder. Şu önemli noktayı es geçmemeliyiz ki Darwinizmci faydanın alanı bireysel organizmanın genleriyle sınırlı kalmamaktadır. Bu faydanın olası üç alternatif hedefi vardır. Bunlardan ilki grup seçilimi (grup seçilimi) teorisinden kaynaklanır ve buna birazdan geleceğim. İkinci hedef The Extended Pbenotype'ta (Yayılmış Fenotip) savunduğum teoriden doğar: gözlem altındaki bireyin genleri başka bir bireyin genlerinin güçlü etkisi altında olabilir, belki de bir parazitin genlerinin. Dan Dennett bize, nezlenin tıpkı din gibi tüm insanlar için evrensel olduğunu ancak bu virüsün bize yararı olduğunu söyleyemeyeceğimizi hatırlatır. Bünyesinde barındırdığı parazitin başka bir bünyeye sıçramasına çanak tutacak şekilde davranmaya itilen birçok hayvan örneği vardır. Bu konuyu 'yayılmış fenotipin1 temel teorisi' isimli çalışmamda özetledim: 'Bir hayvanın davranışı, bu davranışa "ait" genlerin yaşam süresini uzun tutmaya meyillidir. Bu genler bu davranışı sergileyen belirli bir hayvanın bedenine ait olsa da olmasa da.'&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü alt başlıkta 'temel teori', 'gen' terimini daha genel bir terim olan 'replikatör' ile değiştirebilir. Dinin heryerdeliği, dinin büyük ihtimalle bir fayda sağlamakta olduğu izlenimini yaratır ancak bu fayda, biz ya da genlerimiz üzerinde olamaz. Belki de, din tıpkı bir replikatör gibi genlerinkine benzer bir yöntemle yayıldığından, yalnızca dinsel görüşlerin süregelmesine fayda sağlamış olabilir. Bu konuya daha sonra 'Sakin ol, Çünkü Menilerimin Üzerinde Yürüyorsun' başlığının altında değineceğim. Aynı zamanda Darwinizmin daha geleneksel yorumlarını ele alacağım ki burada 'fayda' bireysel sağ kalma ve üreme kabiliyetiyle ilgili faydayı kastetmektedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Avustralya yerlileri gibi avcı - toplayıcı insanlardan oluşan kabileler muhtemelen uzak atalarımızın yaşam tarzına benzer bir şekilde yaşamaktadırlar. Yeni Zelanda ve Avustralyalı bilim filozofu Kim Sterelny, kabile yaşantısındaki çarpıcı bir tezata parmak basar. Yerliler elverişli yeteneklerinin fazlasıyla sınandığı koşullar altında mükemmel bir şekilde 'sağ kalırlar.' Sterelny açıklamasına şöyle devam eder; bizim kadar akıllı olabilirler ancak bu aklı kötü yönde kullanırlar. Doğal dünya hakkında oldukça bilgili olan ve ciddi zorluklara rağmen sağ kalmanın üstesinden ustalıkla gelebilen bu insanlar, topluca zihinlerini yanlışlığı apaçık olan inançlarla doldururlar ki bu inançlar için 'faydasız' demek aslında sorunu cömertçe basite indirgemektir. Sterelny, Papua Yeni Gineli yerlileri bizzat tanır. Bu insanlar besinin zor elde edildiği çetin koşullarda, 'biyolojik çevreyi efsanevi biçimde doğru kavrayarak yaşamayı sürdürürler. Ancak bu kavrayışlarını dişilerin regl kirliliği ve büyüyle ilgili derin ve yıkıcı takıntılarla harmanlarlar. Yerel medeniyetlerin çoğu, büyü ve cadı korkusu ve buna eşlik eden şiddetten acı çeker.' Sterelny bizi kendimize şu soruyu sormaya davet eder, 'aynı anda nasıl hem çok zeki hem de çok aptal olabiliyoruz?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ayrıntılar dünya genelinde farklılık gösterse de her medeniyetin, zaman, sağlık ve güç israfına yol açan ve de düşmanlık provoke eden ayinleri şart koşan, bunlara ek olarak gerçek dışı fikirleri ve yaratıcılığa ket vuran fantezileriyle zararlı nitelik taşıyan bir inancı vardır. Bazı eğitimli bireyler dini benimsemekten vazgeçmiş olabilir ancak genelde her biri vazgeçmek için bilinçli bir karar vermek zorunda kaldığı dinsel bir kültür içinde yetiştirilmiştir. Eski Kuzey İrlanda şakası, 'Evet, ancak sen bir Protestan ateist misin yoksa Katolik ateist mi?' çok keskin bir gerçeği yansıtır. Dinsel davranış tıpkı heteroseksüel davranış gibi evrensel bir eğilim olarak düşünülebilir. Her iki genelleme de bireysel istisnalar içerebilir ancak tüm bu istisna kişiler aslında sadece caydıkları ilkenin anlamsızlığını çok iyi sezmişlerdir. Bir türün evrensel özellikleri en nihayetinde bir Darwinizm açıklaması gerektirir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Açıkça görülüyor ki, cinsel davranışın Darwinci faydasını açıklamakta bir zorluk yoktur. Bu bebek yapmakla ilgilidir, özel durumlar doğum kontrolü ya da eşcinsellik çelişki yaratır görünse de. İnsanlar neden oruç tutar, namaz kılar, yalvarır, kendini kırbaçlar, bir duvarın önünde çılgınca bir edayla kafasını aşağı yukarı sallar, savaşır ya da yaşamı yıpratan, hatta uç durumlarda yaşamı sonlandırabilen, pahalıya mal olan eylemler gerçekleştirir?&lt;/div&gt;&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;&lt;br /&gt;
----------------------------------------------------------------------------------------&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;span style="color: #990000; font-weight: bold;"&gt;NOT:&lt;/span&gt; Yazının devamı, ikinci bölüm: [&lt;a href="http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/2009/03/dinin-bariz-faydalar.html"&gt;Dinin bariz faydaları&lt;/a&gt;] (Sayfa, 159-162)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü bölüm: [&lt;a href="http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/2009/03/grup-secilimi.html"&gt;Grup seçilimi&lt;/a&gt;] (Sayfa, 162-165)&lt;br /&gt;
Dördüncü bölüm: [&lt;a href="http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/2009/03/baska-bir-seyin-yan-urunu-olarak-din.html"&gt;Başka bir şeyin yan ürünü olarak din&lt;/a&gt;] (Sayfa, 165-171)&lt;br /&gt;
Beşinci bölüm: [&lt;a href="http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/2009/03/dine-donuk-psikolojik-istek.html"&gt;Dine dönük psikolojik istek&lt;/a&gt;] (Sayfa, 171-182)&lt;br /&gt;
Altıncı bölüm: [&lt;a href="http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/2009/03/sakin-ol-cunku-memlerin-uzerinde.html"&gt;Sakin ol çünkü memlerin üzerinde yürüyorsun&lt;/a&gt;] (Sayfa, 182-191)&lt;br /&gt;
Yedinci bölüm: [&lt;a href="http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/2009/03/kargokultler.html"&gt;Kargokültler&lt;/a&gt;] (Sayfa, 191-196)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;----------------------------------------------------------------------------------------&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4654294092442757035-3459106240825441978?l=richarddawkins-turkey.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/VDhxKZgLmAqClEEn9V-CIV_vKew/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/VDhxKZgLmAqClEEn9V-CIV_vKew/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/VDhxKZgLmAqClEEn9V-CIV_vKew/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/VDhxKZgLmAqClEEn9V-CIV_vKew/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/RichardDawkins-Turkey/~4/y_mj-VKqNUQ" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/feeds/3459106240825441978/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="https://www.blogger.com/comment.g?blogID=4654294092442757035&amp;postID=3459106240825441978&amp;isPopup=true" title="5 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/4654294092442757035/posts/default/3459106240825441978?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/4654294092442757035/posts/default/3459106240825441978?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/RichardDawkins-Turkey/~3/y_mj-VKqNUQ/darwinizm-emreder-dinin-kokeni.html" title="Darwinizm Emreder / Dinin Kökeni" /><author><name>Richard Dawkins</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17051708469764919869</uri><email>richarddawkins.net@gmail.com</email><gd:extendedProperty name="OpenSocialUserId" value="11596445855858251001" /></author><thr:total>5</thr:total><feedburner:origLink>http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/2009/03/darwinizm-emreder-dinin-kokeni.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;CUQDQng6eip7ImA9WxVVFEg.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-4654294092442757035.post-6243718247487705388</id><published>2009-03-07T03:23:00.000-08:00</published><updated>2009-03-07T11:16:13.612-08:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2009-03-07T11:16:13.612-08:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="evrim kuramı" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="dinin faydaları" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="din halkın afyonudur" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="din ve plasebo" /><title>Dinin bariz faydaları</title><content type="html">&lt;div style="text-align: center; color: rgb(153, 0, 0);"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;D&lt;/span&gt;İNİN BARİZ FAYDALARI&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;&lt;span style="color: rgb(51, 51, 51);font-size:180%;" &gt;D&lt;/span&gt;insel inançların insanı strese bağlı hastalıklardan koruduğu yönünde zayıf bir kanıt vardır. Kanıt kuvvetli değildir ancak telkin tedavisinin nadir durumlarda işe yaradığı mantığıyla yola çıkıp buna şaşırmayabilirdik, tabi eğer gerçek olsaydı. Bu gibi faydalı etkilerin dinin taleplerinin gerçek değerlerini hiçbir şekilde yükseltmeyeceğini eklemeye gerek olmadığını umut ederim. George Bernard Shaw'ın deyişiyle, 'Artık bir inançlının bir septikten daha mutlu olduğu görüşü, bir sarhoşun bir ayıktan daha mutlu olduğu görüşü kadar isabetli bir saptama değildir.'&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Bir doktorun hastasına sağlayabileceği faydanın bir kısmını telkin ve güven tazeleme oluşturur. Bu üzerinde biraz düşünmeden değerlendirme yapılamaz bir durumdur. Doktorum telkinle tedaviyi harfi harfine uygulamaz. Ancak birçok kez, bazı 'önemsiz' hastalıklarım, stetoskobu boynunda zeki bir ifadeden çıkan güven tazeleyici bir ses sayesinde bir anda 'tedavi edilmiştir.' Plasebo&lt;span style="color: rgb(204, 0, 0);"&gt;*&lt;/span&gt; ilaç etkisi yeter derecede belgelenmiştir ve bunun çok da gizemli olduğunu söyleyemeyiz. Sahte haplar, hiçbir şekilde farmakolojik etkileri olmamakla birlikte, gözle görülür biçimde sağlığı düzeltirler. İşte bu sebeple double-blind ilaç testleri, bu plasebo ilaçları kontrol amaçlı kullanmak zorundadır. Ve yine aynı sebepten ötürü, homoepatik tedaviler de işe yarar görünmektedir. Üstelik plasebo kontrolünde kullanılan ilaçlarla aynı miktarda aktif etken maddeleri bulunup, oldukça etkisiz oldukları düşünülse de; yani sıfır moleküllü ilaçlar. Sırası gelmişken, bazı hukukçuların, doktorların alanına zarar vermek amacıyla el uzatmalarından dolayı doktorlar artık, tipik uygulamalarda, plasebo ilaçları reçeteye yazmaktan çekinir oldular. Ayrıca bürokrasi, doktorları hastanın yarar görebileceği plasebo ilaçları yazılı notlarla tanımlamaya mecbur bırakabilmektedir ki bu uygulama hiç şüphesiz tedaviye zarar verecektir. (Hasta aldığı ilacın plasebo olduğunu bilmemelidir, bilirse plasebo etkisi sağlanmayacağı için işlemin bir anlamı kalmaz.) Homoeopatlar daha başarılı bir tedavi sunabilirler çünkü Ortodoks pratisyenlerin aksine, hala plasebo ilaçları kullanma yetkileri vardır; ancak farklı bir isim altında. Ayrıca, homoeopatlar hastalarla sohbet etmeye daha fazla zaman ayırabilir ve bu şekilde daha basit bir tedavi tasarlayabilirler. Diğer taraftan, hastadan kan alma gibi etkin bir zarara katlanılan Ortodoks tıbbi uygulamalarının aksine, kolay ve acısız tedavi sunan homoeopati uzun geçmişinin ilk zamanlarında tesadüfen halk arasında itibar kazanmıştı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Din stresi azaltarak ömrü uzatan bir plasebo mudur? Bu olasıdır, ancak bu teorinin, dinin stresi azaltmaktan ziyade körüklediği birçok durumun altını çizen kuşkucuların ağır eleştirilerine maruz kalması gerekir. Mesela, herhangi bir hastalığın, normal zekânın altında ve sıradan zaafları olan bir Roman Katoliği'nin dertli olduğu, yarı sabit bir ölüm korkusunun etkisiyle iyileşeceğine inanmak zordur. Belki sadece Katoliklerden söz etmek adaletsizce olabilir. Amerikalı komedyen Cathy Ladman konuyla ilgili şöyle bir görüş bildirir, 'Tüm dinler aynıdır; dinler temelde, farklı kutsal günlerinin yanı sıra, günahkârlıktır.' Her halükarda, plasebo teorisinin geniş ölçüde yaygın evrensel din fenomenine yeterli gelmeyeceğini düşünüyorum. Elimizdeki mantığın, dinin atalarımızın stresini azalttığı yönünde olduğunu sanmam. Bu teori yardımcı bir rol üstlenmiş olsa da bu meseleye ufak gelir. Din çok büyük bir fenomendir ve açıklaması daha büyük bir teoriyi gerektirir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Diğer teoriler Darwinci açıklamaların ana fikrini hepten ıskalarlar. 'Din, kâinat ve kâinattaki yerimiz konularıyla ilgili merakımıza yanıt verir' ya da 'din telkin edicidir' gibi iddialardan bahsediyorum. Bölüm 10'da göreceğimiz üzere, bu konuyla ilgili psikolojik bir gerçek olabilir ancak bunun Darwinci açıklamayla bir ilgisi yoktur. Tıpkı Steven Pinker'ın, Akıl Nasıl İşler'de telkin teorisine iğneleyici bir tarzla değindiği gibi: 'Telkin teorisi yalnızca şu soruyu açığa çıkarır; akıl neden huzuru yanlış olduğu açıkça görülen inançlarda bulacak şekilde evrim geçirir? Soğuk bir insan, sıcak olduğuna inanarak huzura kavuşamaz; bir aslanla karşı karşıya gelen bir insan, bir tavşan olduğuna inanarak içini rahatlatamaz.' Telkin teorisi en azından Darwinizm terimlerine tercüme edilmelidir ve bunu yapmak sandığınızdan daha zordur. İnsanların bazı inançları hoş ya da nahoş bulmasının psikolojik açıklamaları, sanılanın aksine esaslı değil belli belirsiz açıklamalardır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Darwinciler, esaslı açıklamalar ile belli belirsiz olanlar arasındaki farka çok önem verirler. Bir içten yanmalı motorun silindirlerinin içindeki patlamaya sunulan belli belirsiz bir açıklama, buji kablosuna işaret edecektir. Esaslı açıklama, patlamanın hangi amaç için tasarlandığıyla ilgilenir: silindirin içindeki pistonu harekete geçirmek ve eş zamanlı olarak krank milini döndürmek. Dinin belli belirsiz nedeni, beynin belirli bir boğumundaki aşırı hareketlilik olarak tanımlanabilir. Beyindeki bir 'tanrı merkezi' nörolojik görüşünü desteklemeyeceğim çünkü burada belli belirsiz sorularla vakit kaybetmemeliyim. Amacım aşağılamak değildir. Özlü bir tartışma için Michael Shermer'in Nasıl İnanırız: Bilim Çağında Bir Tanrı Arayışı adlı kitabını tavsiye ederim, ki bu kitap düşsel, dinsel deneyimlerin geçici lop epilepsiyle ilgili olduğunu iddia eden Michael Persinger ve diğerlerinin görüşleriyle doludur.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Ancak bu bölümdeki asıl hedefim Darwinci mantıktan beslenen açıklamalardır. Nörobilimciler beyinde bir 'tanrı merkezi' keşfetseler bile, benim gibi Darwinizmci bilim adamları, yine de buna yol açan bir doğal seçilim baskısı olup olmadığını öğrenmek isterler; atalarımız arasından beyinlerinde bir tanrı merkezi yaratma genetik eğiliminde olanlar neden rakiplerinin erişemediği sayıda torun sahibi olup, sağ kalmışlardır? Darwinizm temelli sorgu, nörolojik belli belirsiz sorgudan ne daha iyi bir sorgudur, ne daha derin bir sorgudur ne de daha bilimsel bir sorgudur. Fakat benim burada incelemeye alacağım bir sorudur.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Darwinciler şu gibi politik açıklamalarla da tatmin olmazlar; 'Din egemen kesim tarafından alt kesimi zaptetmek için kullanılan bir araçtır.' Amerika'daki siyahî kölelerin bir başka yaşam vaatleriyle telkin edildikleri yadsınamaz bir gerçektir. Bu yolla siyahilerin yaşama dair hoşnutsuzlukları köreltilmiş ve bu durum köle sahiplerine fayda sağlamıştır. Dinlerin, alaycı papazlar ya da hükümdarlar tarafından kasten tasarlanıp tasarlanmadığı ilginç bir sorudur ve dolayısıyla tarihçiler buna kulak vermelidir. Ancak bu aslında bir Darwinizm sorusu değildir. Darwinizm, insanların neden dinin albenisine karşı savunmasız olduklarını ve doğrudan doğruya papazların, politikacıların ve kralların istismarına açık olduklarını merak eder.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;İnsani iyiliğe inanmayan bir tahrifçi, cinsel şehveti politik gücün bir aracı olarak kullanabilir ancak yine de bunun nasıl işlediğine dair bir Darwinizm açıklamasına ihtiyacımız olur. Cinsel şehvet meselesinde yanıt gayet basittir: beyinlerimiz cinsellikten zevk alacak bir sistemle çalışır çünkü cinsellik, doğal koşullarda, bebek üretir. Bir politik tahrifçi amacına ulaşmak için işkenceyi de kullanabilir. Bu noktada Darwinizm işkencenin neden etkili olduğu konusundaki açıklamayı sağlamak zorundadır; şiddetli acıdan korunmak için neden neredeyse her şeyi yaparız? Sorunun bayağılık sınırında olduğu açıktır ancak Darwinizm yine de konuyu ayrıntılarıyla aydınlatmalıdır: Doğal seçilim acı algısını, yaşam tehdidi içeren bedensel zararın bir işareti olarak belirlemiş ve bizi bundan sakınmak üzere programlamıştır. Acı hissetmeyen ya da acıyı umursamayan nadir bireyler genelde yaralanarak erken yaşta ölürler. Biz geriye kalanlar ise bundan ders alıp, acıdan korunmak için geri adım atarız. İster insanlarla alay etmek için, ister keyfi beyan edilsin, sonuçta tanrı arzusu ne ifade etmektedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;(&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);"&gt;*&lt;/span&gt;  Plasebo ilaç olarak, Plasebo Etkisi adı verilen psikolojik etkiyi sağlamak üzere verilen tesirsiz maddelerin genel ismidir. Plasebo Etkisi, hastaların tesirsiz maddeleri ilaç sanmalarını sağlayarak teskin edil¬mesini ve sonuç olarak hastanın inancından yararlanarak bazı durumlarda kısmı iyileşme sağlanmasını hedefler.)&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(153, 0, 0);"&gt;NOT:&lt;/span&gt; &lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Yazının devamı:&lt;/span&gt; [&lt;a href="http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/2009/03/grup-secilimi.html"&gt;Grup seçilimi&lt;/a&gt;]&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4654294092442757035-6243718247487705388?l=richarddawkins-turkey.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/XGKaZXUFMGfz-nlwwQhf-D5iH3o/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/XGKaZXUFMGfz-nlwwQhf-D5iH3o/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/XGKaZXUFMGfz-nlwwQhf-D5iH3o/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/XGKaZXUFMGfz-nlwwQhf-D5iH3o/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/RichardDawkins-Turkey/~4/qzAwlao1zfU" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/feeds/6243718247487705388/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="https://www.blogger.com/comment.g?blogID=4654294092442757035&amp;postID=6243718247487705388&amp;isPopup=true" title="0 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/4654294092442757035/posts/default/6243718247487705388?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/4654294092442757035/posts/default/6243718247487705388?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/RichardDawkins-Turkey/~3/qzAwlao1zfU/dinin-bariz-faydalar.html" title="Dinin bariz faydaları" /><author><name>Richard Dawkins</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17051708469764919869</uri><email>richarddawkins.net@gmail.com</email><gd:extendedProperty name="OpenSocialUserId" value="11596445855858251001" /></author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/2009/03/dinin-bariz-faydalar.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;AkQDRXYzfSp7ImA9Wx9aEkk.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-4654294092442757035.post-2030634930494381930</id><published>2009-03-07T03:18:00.000-08:00</published><updated>2011-03-04T06:19:34.885-08:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2011-03-04T06:19:34.885-08:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="evrim kuramı" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="gen seçilimi" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="gen bencildir" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="charles darwin" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="grup seçilimi" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="doğal seçilim" /><title>Grup Seçilimi</title><content type="html">&lt;div style="color: #990000; text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: 130%;"&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt;&lt;span style="font-size: 180%;"&gt;G&lt;/span&gt;RUP SEÇİLİMİ&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;&lt;span style="color: #333333; font-size: 180%;"&gt;B&lt;/span&gt;azı sözümona esaslı açıklamalar 'grup seçilimi' teorileri olup çıkmışlardır (ya da zaten öylelerdi.) Grup seçilimi, Darwinci seçilimin, türler ya da canlı grupları arasından seçim yaptığını bildiren tartışmalı bir görüştür. Cambridge'li arkeolog Colin Renfrevv Hıristiyanlığın bir çeşit grup seçilimi sayesinde sağ kaldığını öne sürer. Bu görüş ışığında grup seçilimi, grup içi bağlılık ya da grup içi arkadaşlık sevgisini beslemiş ve bu durum dindar gruplara daha az dindar gruplara kıyasla daha çok yaşama şansı tanımıştır. Grup seçilimi fikrinin öncüsü Amerikalı D.S.Wilson, Darwin'in Katedrali'nde bağımsızca, benzer ama daha ayrıntılı bir iddia öne sürmüştür.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;Bir dinsel grup seçilimi teorisinin neye benzediğini anlamak için işte size şimdi uydurduğum bir örnek. Son derece kavgacı yapıdaki bir 'savaş tanrısına' tapan bir kabile, tanrıları barış ve uyumu teşvik eden ya da bir tanrıya inanmayan rakip kabilelere karşı olan tüm savaşları kazanır. Savaşta şehit düştüklerinde, cesurca savaşmaktan ötürü doğruca cennete gideceğine sarsılmaz biçimde inanan savaşçılar seve seve canlarını feda ederler. O halde bu tür dini olan kabilelerin, kabileler arası savaş ortamında ayakta kalmaları, yendikleri kabilenin sığırlarını çalmaları ve karılarını kendilerine almaları daha olasıdır. Bu gibi başarılı kabileler çarçabuk evlat kabileler üretirler ve bu evlat kabileler daha çok evlat kabilenin doğmasını sağlar ve bunların hepsi aynı kabile tanrısına taparlar. Bu arada evlat gruplar türeten grup görüşü, tıpkı arı kümeleri oluşturan bir kovan gibi, mantıksız değildir. Antropolog Napoleon Chagnon, ünlü çalışması 'Ateşli İnsanlar'da bu tür türeyen köylerin haritasını çıkarmıştır, Güney Amerika Ormanının Yanomamö’sü.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;Chagnon bir grup seçilimi destekçisi değildir, ben de öyle. Korkunç sakıncaları vardır. Aykırı bir grup seçilimi yandaşı olarak, bu kitabın ana rotasından çok fazla uzaklaşmamak için sevgili atım Tangent'e binip dörtnala uzaklaşmaktan sakınmalıyım. Bazı biyologlar savaş tanrısı örneğimdeki gerçek grup seçilimi ile kendi deyimleriyle yine bir grup seçilimi olan ancak daha yakından incelendiğinde soydaş seçilimi ya da karşıt özgecilik halini alan bir kavram arasında bir keşmekeş olduğunu açığa vururlar. &lt;span style="font-size: 78%;"&gt;(Bölüm 6'ya bakın.)&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;Biz, grup seçilimini küçümseyenler, prensipte bunun mümkün olabileceğini onaylarız. Asıl soru, evrim üzerinde belirgin bir etkisinin olup olmadığıdır. Bu bağlamda, daha düşük seviyelerdeki seçilimle kapıştırıldığında (grup seçiliminin bireysel özveri için bir açıklama teşkil edebilecek kadar gelişmesi gibi) düşük seviye seçilimin evrim üzerindeki etkisinin daha güçlü olması olasıdır. Kuramsal kabilemizde, kişisel çıkarları olan bekâr bir savaşçıyı düşünün ve bu savaşçı kabile için şehit olmaya can atan, karşılığında ödül olarak doğrudan cennete gideceğine inanan savaşçıların egemen olduğu bir ordunun mensubu olsun.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;Savaşta kendini korumak için biraz geride durmasının sonucunda, kazanan tarafta olma olasılığı (yani yaşama şansı) yalnızca önemsenmeyecek miktarda düşecektir. Arkadaşlarının şehit düşmesinin ona sağlayacağı yarar, bu savaşçıların her birine sağlayacağı ortalama yarardan daha fazla olacaktır çünkü diğerleri ölecekler. Bu savaşçının üremesi ve şehit düşmeyi reddetmesini emreden genlerinin bir sonraki neslinde var olması diğerlerine göre daha olasıdır. Bu yüzden şehit düşme yönündeki eğilim gelecek nesillerde etkisini yitirecektir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;Bu basitleştirilmiş önemsiz bir örnektir ancak grup seçilimiyle ilgili kalıcı bir sorunu tanımlar. Bireysel özverinin grup seçilimi teorileri daima içten yıkılma eğilimindedir. Bireysel ölüm ve üreme, grup imhaları ya da bölünmelerinden daha hızlı işleyen bir zaman ölçeği ve daha geniş frekanslarda gerçekleşir. Matematiksel sistemler, hangi grup seçiliminin hangi özel koşullarda evrimsel açıdan kuvvetli olabileceğini gösteren matematiksel modeller üretilebilir. Bu özel koşullar genelde doğa içinde gerçekçi değildirler ancak kabilesel gruplardaki dinlerin de bu gibi gerçek dışı koşullar yarattığı savunulabilir. Bu ilginç bir teori dizisidir ancak daha fazla ayrıntıya girmeyeceğim. Yalnızca Darwin'in fikirlerim dikkate alacağım ki gerçekte bireysel organizma seviyesinde seçilimin sağlam bir savunucusu olsa da, kabileler görüşünde bir grup seçilimcisi olmaya epey yaklaşmıştır:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;Aynı bölgede yaşayan iki ilkel çağ kabilesi rekabet ettiklerinde, eğer bu kabilelerden birisinde (diğer koşullar eşit olduğu düşünülürse) büyük sayıda cesur, duygudaş ve inançlı üyeler varsa, ki bunlar bir tehlike sezdiklerinde bir diğerini uyarmaya, yardım etmeye ve birbirini korumaya daima hazırdır, bu kabile hiç şüphe yok ki daha başarılı olacak ve diğer kabileyi yenecektir... Bencil ve kavgacı insanlar birleşemezler ve uyum olmadan hiçbir şey gerçekleştirilemez. Yukarıdaki özelliklere yüksek miktarda sahip olan herhangi bir kabile genişleyecek ve diğer kabilelere üstün gelecektir; ancak bunu yaptığı zaman diliminde, tüm geçmiş tarihi hesaba katarak, diğer daha varlıklı kabileler tarafından sırası geldiğinde hezimete uğratılacaktır.&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;Bunu okuyan herhangi bir uzman biyologu tatmin etmek için Darwin'in bu görüşünün tam olarak bir grup seçilimi olmadığını eklemeliyim; yani grup seçiliminin gerçek anlamıyla, türeme sıklığı bir grup metapopülasyonu sayılabilen, başarılı gruplar. Darwin bunun yerine, özgecil bir ruhla işbirliği yapan üyelerden oluşan ve genişleyerek sayıca fazlalaşan kabileleri gözünün önüne getirmişti. Darwin modeli daha çok ingiltere'deki kırmızı sincaplara karşın gri sincapların yayılmasıdır: bu ekolojik yer değiştirmedir, gerçek grup seçilimi değildir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt; &lt;br /&gt;
&lt;span style="color: #990000; font-weight: bold;"&gt;NOT:&lt;/span&gt; Yazının devamı: [&lt;a href="http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/2009/03/baska-bir-seyin-yan-urunu-olarak-din.html"&gt;Başka birşeyin yan ürünü olarak din&lt;/a&gt;]&lt;br /&gt;
&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4654294092442757035-2030634930494381930?l=richarddawkins-turkey.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/aQc6eeBWIt1-ZGm9bRXMWnTndlg/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/aQc6eeBWIt1-ZGm9bRXMWnTndlg/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/aQc6eeBWIt1-ZGm9bRXMWnTndlg/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/aQc6eeBWIt1-ZGm9bRXMWnTndlg/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/RichardDawkins-Turkey/~4/SMs7kncdUWA" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/feeds/2030634930494381930/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="https://www.blogger.com/comment.g?blogID=4654294092442757035&amp;postID=2030634930494381930&amp;isPopup=true" title="0 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/4654294092442757035/posts/default/2030634930494381930?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/4654294092442757035/posts/default/2030634930494381930?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/RichardDawkins-Turkey/~3/SMs7kncdUWA/grup-secilimi.html" title="Grup Seçilimi" /><author><name>Richard Dawkins</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17051708469764919869</uri><email>richarddawkins.net@gmail.com</email><gd:extendedProperty name="OpenSocialUserId" value="11596445855858251001" /></author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/2009/03/grup-secilimi.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;D0MER3w-cCp7ImA9Wx9WGUo.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-4654294092442757035.post-2419102143172721748</id><published>2009-03-07T03:12:00.000-08:00</published><updated>2011-01-25T09:10:06.258-08:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2011-01-25T09:10:06.258-08:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="gen bencildir" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="kör saatçi" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="kargokült tanrı yanılgısı e-book" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="richard dawkins" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="grup seçilimi" /><title>Başka bir şeyin yan ürünü olarak din</title><content type="html">&lt;div style="color: #990000; text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: 130%;"&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt;&lt;span style="font-size: 180%;"&gt;B&lt;/span&gt;AŞKA BİR ŞEYİN YAN ÜRÜNÜ OLARAK DİN&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;&lt;span style="color: #333333; font-size: 180%;"&gt;S&lt;/span&gt;anırım artık grup seçilimini bir kenara bırakıp dinin sağ kalmasının (veya süregelmesinin) Darwinci açıklaması üzerinde kendi görüşümü bildirmek istiyorum. Ben dini başka bir şeyin yan ürünü olarak gören sayıları giderek artan biyologlardan birisiyim. Ana hatlarıyla izah edersek, biz dinin Darwinci sağ kalma açıklaması hakkında kuramsal olarak düşünenlerin 'bir yan ürün teorisini akla getirmemiz' gerektiğine inanırım. Herhangi bir konunun süregelme ya da sağ kalmasının anlamını sorgularken, yanlış soruyu soruyor olabiliriz. Bu soruyu daha yardımcı bir tarzla yeniden şekillendirmeye ihtiyacımız vardır. Belki de ilgilendiğimiz esas (bu durumda bu dindir) doğrudan kendisine ait bir sağ kalma değerine sahip değil ancak bu değere sahip herhangi başka bir şeyin yan ürünüdür. Yan ürün görüşünü, kendi alanım hayvan davranışlarından bir benzetmeyle tanıtmanın faydalı olacağını düşünüyorum.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;Güveler uçarak mum ışığına uçar, yanarlar ve bu bir kaza gibi görünmez. Sanki kavrulmuş güve takdim etmek için uçuş rotalarını değiştirir gibi görünürler. Bunu 'kendini kurban etme davranışı' olarak sınıflandırabilir ve bu kışkırtıcı isim altında doğal seçilimin bu davranışı nasıl olur da olumlu bulduğunu merak edebiliriz. Bence zeki bir yanıt girişiminde bulunabilmemizin öncesinde soruya yeni bir şekil kazandırmalıyız. Bu intihar değildir. Bariz intihar, dikkatsizlik kaynaklı bir yan etki ya da başka bir şeyin yan ürünü olarak ortaya çıkar. Neyin yan ürünü? İşte taşı gediğine oturtmakta yararı dokunacak olasılıklardan biri:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;Yapay ışık dünya gecelerini yeni yeni aydınlatmaya başlamıştır. Yapay ışık olmadığı tarihlerde, görebileceğiniz tek gece ışıkları ay ve yıldızlara aitti. Bu ışık huzmeleri optik sınırsızlıktadır, dolayısıyla dünyaya paraleldirler. Bu sayede bu tarz ışıkları pusula olarak kullanmak mantıklıdır. Böceklerin düz bir çizgide istikrarla ilerlemek için güneş ve ay gibi gök cisimlerini kullandıkları bilinir ve aynı pusulayı, zıt yön işareti olarak algılayıp, bir akın sonrası eve dönmek için kullanabilirler. Böceklerin sinir sistemi bu tür geçici bir pratik eylem sergilemekte uzmandır: 'Işığın gözüne 30 derecelik açıdan vurduğu bir rotayı takip et.' Böcekler bileşik gözlü olduklarından, (dik tüpler ya da ışık kılavuzları, gözün merkezinden tıpkı bir kirpinin iğneleri gibi serpilirler) bu, pratikte ışığı belirli bir tüpte ya da ommatidium'da sabitlemek gibi basit bir eylem anlamına gelebilir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;Ancak ışık pusulasının başarısı, ciddi biçimde gök cisminin optik sınırsızlıkta olmasına bağlıdır. Eğer değilse, ışınlar paralel değil, bir tekerleğin ya da araba jantının kolları gibi birbirinden uzaklaşarak serpilir. Yakındaki bir mum ışığı üzerinde 30 derece yöntemini uygulayan bir sinir sistemi (ya da herhangi bir dar açıda), mumu optik sınırsızlıktaki ay zanneder ve güveyi spiral bir yol üzerinden ateşe yönlendirir. Siz de 30 derece gibi dar bir açı kullanarak bir taslak çizerseniz muma doğru hoş bir logaritmik spiral ürettiğinizi göreceksiniz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;Bu özel durumun ölümcül olduğunu akla getirsek de, güvenin pratik yöntemi yine de, ortalamada, yararlı bir davranıştır çünkü bir güve için muma nişan almak, aya nişan almaya oranla oldukça seyrektir. Parlak bir yıldız ya da ay ve hatta uzaktaki bir şehrin parıltısı tarafından sessiz ve etkili bir biçimde yönlendirilen yüzlerce güveyi fark edemeyiz. Yalnızca bizim mum ateşimize yönelen güveleri görürüz ve yanlış soruyu sorarız: Neden bütün güveler intihar eder? Bunun yerine, ışık huzmelerine sabit bir açıyı koruyarak güveyi yönlendiren sinir sistemlerini sorgulamalıyız ki bu yalnızca ters gittiğinde fark ettiğimiz bir taktiktir. Soru yeni bir anlam kazandığında gizem buharlaşır. Buna intihar demek asla doğru değildi. Genelde faydalı bir pusulanın, tekleyen yan ürünüdür.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;Şimdi yan üründen öğrendiklerimizi insanlardaki dinsel davranışlar üzerinde kullanalım. Çok sayıda insan gözlemleriz ki (birçok bölgede bu sayı nüfusun yüzde 100'üdür) kanıtlanabilir bilimsel gerçeklerle büsbütün çelişen inançlar barındırırlar, tıpkı birbirini doğuran hasım dinlerin birbiriyle çelişmesinde olduğu gibi. İnsanlar bu inançlarına yalnızca tutkulu bir şekilde bağlanmakla kalmayıp, bu bağlılıklarından kaynaklanan pahalıya mal olan etkinlikler için zaman ve kaynaklarını adarlar. Bu inançlar uğruna ölür ve öldürürler. Bunu garipseriz, tıpkı 'kendini kurban etme davranışını' garipsediğimiz gibi. Şaşkına döner, neden diye sorarız. Ancak ben şunu vurgulamak isterim ki yanlış soruyu soruyor olabiliriz. Dinsel davranış, farklı koşullarda veya bir zamanlar faydalı olan bir temel psikolojik eğilimin, tekleyen, talihsiz bir yan ürünü olabilir. Bu bakış açısıyla, atalarımızda doğal seçilim itibariyle süregelmiş bu eğilim özünde dinle ilgili değildi; eğilimin farklı bir çıkarı vardı ve sadece tesadüfen, kendini dinsel davranış olarak açığa çıkardı. Dinsel davranışı, onu yalnızca yeniden adlandırdıktan sonra kavrayabiliriz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;O halde, eğer din başka bir şeyin yan ürünüyse, bu şey nedir? Gök cisimlerinin ışığının yarattığı pusulayla rotasını belirleyen güvelerin bu davranışının insandaki karşılığı nedir? Bazen tekleyerek dini var eden bu ilkel çağın avantajlı özelliği nedir? Örnekleme yoluyla size bir fikir sunacağım ancak vurgulamak isterim ki ifadem yalnızca bu konuyla ilgili kuramsal bir örnektir ve diğer bilim adamlarının benzer fikirleriyle desteklenecektir. Sorunun amaca uyun şekilde sorulması ve eğer gerekliyse yeni bir anlamla ifade edilmesi genel prensibine olan bağlılığım, herhangi belirli bir yanıta olan bağlılığımdan daha kuvvetlidir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;Benim kendine özgü varsayımım çocuklar hakkındadır. Diğer tüm ırklardan fazla olarak biz, önceki kuşakların birikimli deneyimiyle süregeliriz ve bu deneyimler korunma ve sağlıklı olabilmeleri adına çocuklara geçirilmelidir. Teorik olarak, çocuklar kişisel deneyim sayesinde bir uçurumun eşiğine fazla yaklaşmamak, denenmemiş çilekleri yememek ve timsahlarla dolu bir gölde yüzmemek gerektiğini öğrenebilirler. Ancak, en azından, çocuğun beyninde pratik yönteme egemen olan bir seçici çıkar olacaktır: ebeveynlerin sana ne anlatırlarsa anlatsınlar sorgulamadan inan. Ebeveynlerine itaat et; kabile büyüklerine itaat et, özellikle de ciddi, tehditkâr bir ruh halindelerse. Büyüklerine onları sorgulamadan güven. Genelde bu çocuklar için değerli bir kuraldır. Ancak, tıpkı güvelerde olduğu gibi, işler ters gidebilir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;Küçüklüğümde okulumun kilisesinde dinlediğim korkutucu bir vaazı hiç unutmam. Geçmişte korkunç olan şuydu: o zamanda, çocuk beynim bunu papazın amaçladığı ruh haline bürünerek kabullenmişti. Bize bir demiryolu hattının yanında talim yapan bir asker bölüğünün hikâyesini anlatmıştı. Alengirli bir anda talim subayının dikkati dağılır ve dur emri vermeyi unutur. Askerler sorgulamadan emirlere itaat etmeye öyle güzel eğitilmişlerdir ki yaklaşmakta olan bir trene aldırmadan yürümeye devam ederler. Şimdi, elbette bu hikâyeye inanmıyorum ve umarım papaz da inanmamıştır. Ancak dokuz yaşındayken buna inanmıştım çünkü bu hikâyeyi benim üzerimde otoritesi olan bir büyüğümden duymuştum. Ve o papaz bu hikâyeye ister inansın ister inanmasın, biz çocuklardan emirlere sorgusuzca, körü körüne itaat eden askerleri takdir edip, kendimize örnek olarak benimsememizi dilemişti, her ne kadar bu bir otorite figürü için mantıksız bir dilek olsa da. Kendim için konuşursam, sanırım gerçekten takdir ettik. Şimdi bir yetişkin olarak, bir çocuğun trenin altına girerek görevini gerçekleştirecek cesarete sahip olmayı isteyip istemediğini kendi arzusuyla merak ettiğine inanmanın neredeyse imkânsız olduğunu düşünüyorum. Ancak o zamanki hislerim şimdikinden oldukça farklıydı. Vaaz açıkça benim üzerimde derin bir etki bırakmıştı, çünkü hatırlıyor ve hatta size aktarıyorum.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;Adil olmak gerekirse papazın dinsel bir mesaj sunmayı amaçladığını düşünmüyorum. Bu mesajı muhtemelen dinsel olmaktan çok askeriydi ki Tennyson'un 'Aydınlık Manganın Görevini' şiirin ruhuna yaraşır güzellikte okumuştu:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;'Aydınlık manga İleri!'&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;Var mıdır umutsuzluğa düşmüş birisi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;Askerler umursamazlar ki&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;Tökezleyen bir askeri:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;Onlar karşılık vermezler&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;Onlar mantık aramazlar,&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;Sadece emir alır ve ölürler:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;Ölüm vadisine doğru&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;Altı yüz kişi sürüklenirler.&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;(İnsan sesinin en eski ve en derme çatma kayıtlarından birisi Lord Tennyson'un bizzat bu şiiri okumasıdır ve sesin geçmişin derinliklerine uzanan karanlık ve uzun bir tünelin ucundaki boşluktan geldiği izleniminin etkisi ürkütücü ancak yerindedir.) Bir üst rütbelinin bakış açısıyla, her askere emirlere uyup uymama konusunda tedbir alma yetkisini vermek çılgınlıktır. Emirlere riayet etmektense kendi inisiyatifini kullanan askerlerin ülkeleri savaşları kaybetmeye yatkındır. Ulusal bakış açısıyla bu, sağlam bir pratik yöntemi sürdürmektir, bazen bireysel felaketlere yol açsa da. Askerler olabildiğince makineleştirilmeye ya da bilgisayarlaştırılmaya talim edilir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;Bilgisayarlar söylenenleri yaparlar. Kendi programlama dillerinde verilen yönergelere köle gibi riayet ederler. Bu şekilde kelime işlem ve tablolama gibi faydalı işlemleri gerçekleştirirler. Ancak, tıpkı kaçınılmaz bir yan ürün gibi, hatalı yönergelere uymakta da eşit miktarda robotiklerdir. Herhangi bir yönergenin iyi ya da kötü etkisi olacağını belirtme imkânları yoktur. Yalnızca itaat ederler, tıpkı askerlerin yaptığı gibi. Bilgisayarları faydalı yapan bu sorgusuz sadakatleridir ve tamı tamına aynı özellik bilgisayarları kaçınılmaz biçimde yazılım virüsleri ve solucanlarına karşı savunmasız kılar. 'Beni kopyala ve bu sabit diskte bulunan tüm adreslere gönder' gibi kötü niyetli tasarlanmış bir program basitçe uygulanacak ve katsayısal potansiyeline göre gönderildiği bağlantıdaki diğer bilgisayarlar da buna riayet edeceklerdir. Aynı anda hem faydalı biçimde itaatkâr hem de virüslere karşı bağışıkh bir bilgisayar tasarlamak zor ve belki de imkânsızdır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;Eğer görüşümü savunma görevini şu ana kadar iyi yaptıysam, siz çoktan çocuk beyinleri ve din ile ilgili kanıtımı kafanızda tamamlamışsınızdır. Doğal seçilim, ebeveynleri ya da kabile büyükleri onlara ne derse desin inanmaya meyilli çocuk beyinleri inşa eder. Böylesi güvenilir itaat, sağ kalmak için önemlidir: bir güvenin ay tarafından yönlendirilmesine benzer. Ancak güvenilir itaatin yan etkisi körü körüne saflıktır. Kaçınılmaz yan ürün akıl virüsleri enfeksiyonlarına karşı savunmasızlıktır. Darwinci süregelmeyle ilgili kusursuz sebeplerden ötürü, çocuk beyinleri ebeveynlerine ve emanet edildikleri büyüklerine güvenme gereksinimi duyar. Kendiliğinden gelen sonuç şudur ki güvenen kişi iyi tavsiyeyi kötüden katiyen ayıramayacaktır. Çocuk, 'Timsahlarla dolu bir gölde yüzme" nasihatinin iyi bir nasihat olduğunu bilemeyebilir ama 'Dolunay olduğunda bir keçi kurban etmelisin, aksi takdirde yağmur yağmaz' inancı zaman ve keçi harcamanın en güzel örneğidir. Her iki öğüt de eşit miktarda eminmiş gibi görünür. Her ikisi de itibarlı bir kaynaktan gelir ve saygı buyuran ve itaat talep eden, heybetli bir ciddiyetle iletilir. Aynı durum dünya, kâinat, ahlak değerleri ve insan doğasıyla ilgili önerilerde de geçerlidir. Ve, büyük olasılıkla, çocuk büyüyüp kendi çocuklarını yetiştirmeye koyulduğunda, doğal olarak tıpatıp aynı bulaşıcı ciddi tutumla hepsini çocuklarına aktaracaktır (saçmalıkları da anlamlıları da).&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;Bu örnekte şunu beklemeliyiz ki, farklı coğrafi bölgelerde, farklı keyfi inançlar, ki bunların hiç birinin gerçeklere dayalı bir temeli yoktur, sonraki nesillere miras bırakılacak ve gübrenin ekinler için iyi olduğu inancında olduğu gibi, geleneksel irfanın faydalı parçaları olarak aynı görüş çerçevesinde inanılacaktır. Aynı zamanda batıl inançlar ve diğer gerçeklere dayanmayan inançların ya rastgele bir eğilimle ya da bir çeşit Darwinizm seçilimi benzeriyle yerel olarak evrimleşmesini beklemeliyiz (her nesilde değişim). Sonuçta bu durum ortak atalardan belirgin bir uzaklaşmanın örneğini sergileyecektir. Diller coğrafi ayrışma yeterince olgunlaştığında, ortak bir atanın dilinden sapmaya sürüklenirler (Bu konuya birazdan geleceğim.) Aynı durum nesilden nesile miras bırakılmış, temelsiz ve keyfi inançlar için ve de emirler için de geçerlidir; bunlar bir ihtimal, çocuk beyninin faydalı programlanabilirliğiyle kayda değer bir güç kazanmış inançlardır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;Dindar önderler çocuk beyninin savunmasızlığımın ve beyin yıkamayı erken yaşlarda yapmanın öneminin epey farkındadırlar. Cizvit iftihar kaynağı üslup, 'çocuğu bana ilk yedi yaşında verin ve ben size bir adam vereyim,' için basmakalıp (ya da şüpheli) dersek yanlış olmaz. Daha yakın geçmişte, günümüz yüz kızartıcı 'Aileye Odaklan' hareketinin öncüsü James Dobson', şu prensibi çok iyi benimsemişti: 'Gençlere öğretilenleri ve gençlerin deneyimlerini (gördüklerini, duyduklarını, düşündüklerini ve inandıklarını) kontrol altında tutanlar, ulus için geleceğin gidişatını belirler.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;Ancak unutmayın, çocuk zihninin yararlı saflığına dair özgün iddiam yalnızca bir konu türüyle ilgili bir örnektir ve bu konu ay ya da yıldızlar tarafından yönlendirilen güve benzetmesi olabilir. Etnolog (Irkbilimci) Robert Hinde, Tanrı Neden Süregelir'de, antropolog Pascal Boyer, Açıklanmış Din'de ve Scott Atran, Tanrıya Inanırız'da, dinin, alışılageldik psikolojik eğilimlerin bir yan ürünü olduğu genel görüşünü birbirlerinden bağımsızca desteklemiştirler. Söylemeden geçemem, özellikle antropologların gözünde, yan ürünlerin çoğu, hem dünya dinlerinin çeşitliliğini, hem de bu farklı dinlerin ortak yönlerini vurgulamakta etkilidir. Antropologların bulguları yalnızca bize tuhaf görünür. Bunun sebebi alışılmamış bulgular olmalarıdır. Birinin dinsel inancı bu inançla yetiştirilmemiş bir diğerine tuhaf görünür. Boyer, Kamerun'daki Fang halkını araştırmıştır ki bu halk...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;...cadıların bir hayvanınkine benzer ilave bir iç organı olduğuna ve bu organın geceleri uçarak diğer insanların ürünlerine zarar verdiğine ya da kanlarını zehirlediğine inanır. Ayrıca bu cadıların bazen muazzam ziyafetler için bir araya geldikleri ve ardından, bir yandan kurbanlarını mideye indirirken diğer yandan gelecekteki saldırılarını planladıkları söylenir. Halkın çoğu, bir arkadaşın arkadaşının gece cadıları köyün üstünde uçarken, bir muz ağacının yaprağında dinlenirken veya çeşitli saf kurbanlara sihirli mızraklar fırlatırken gerçekten gördüğünü söyleyecektir.&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;&lt;br /&gt;
Boyer şahsi bir anekdotla devam eder:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;Cambridge'teki bir üniversitede bir yemek sohbeti sırasında bu ve diğer egzotik halklardan bahsettim. Konuklarımdan birisi, önemli bir Cambridge ilahiyatçısı, bana doğru döndü ve şöyle dedi: 'İşte bu antropolojiyi hem büyüleyici hem de çok zor yapan şey. insanların böylesi safsatalara nasıl inandıklarını izah etmek zorundasın.' Bu söz beni oldukça sersemletmişti. Kendi inancının saçmalıklarına bakmadan, diğer inançları aşağılıyordu. Ben, daha uygun bir yanıt bulamadan sohbet başka yönlere kaydı.&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;Cambridge'li ilahiyatçının gerçek bir Hıristiyan olduğunu kabul edersek, muhtemelen aşağıdaki ifadelerin bir nevi bileşimine inandığını öne sürebiliriz:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;• Atalarımızın yaşadığı zamanlarda, bir adam biyolojik bir babası olmaksızın, bakire bir anneden dünyaya geldi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;• Aynı babasız adam Lazarus isimli bir arkadaşını göreve çağırdı, ki Lazarus çok uzun zaman önce ölmüş, cesedi kokmuştu ve Lazarus acilen yaşama döndü.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;• Babasız adam öldükten sonra dirildi ve üç gün saklandı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;• Kırk gün sonra, babasız adam bir dağın tepesine çıktı ve gökyüzüne yükselerek tamamen gözden kayboldu.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;• Eğer kafanızın içinde gizli düşünceler geçirirseniz, babasız adam ve 'babası' (ki babası aynı zamanda kendisidir) düşüncelerinizi duyar ve buna göre davranabilir. Ayrıca dünyadaki herkesin düşüncelerini eşzamanlı olarak duyma yeteneği de vardır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;• Eğer iyi ya da kötü bir şey yaparsanız, aynı babasız adam bunların hepsini görür, hatta sadece siz yapmış olsanız bile. Gereğince cezalandırılabilir ya da ödüllendirilebilirsiniz, ölümünüzden sonra bile.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;• Babasız adamın bakire annesi hiçbir zaman ölmedi ama bedenen cennete 'yükseldi'.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;• Ekmek ve şarap, eğer bir papaz (testislere sahip olmak zorunda olan birisi) tarafından kutsanırlarsa, bu babasız adamın bedeni ve kanma 'dönüşüverirler.'&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: georgia;"&gt;Objektif bir antropolog, Cambridge'te saha araştırması yaparken bu inançlar dizisini benimsemiş birinin küstahlığına maruz kaldığında sizce ne düşünebilir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;span style="color: #990000; font-weight: bold;"&gt;NOT:&lt;/span&gt; Yazının devamı: &lt;a href="http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/2009/03/dine-donuk-psikolojik-istek.html"&gt;[Dine dönük psikolojik istek]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4654294092442757035-2419102143172721748?l=richarddawkins-turkey.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/w3EafcafukTgb2DQjc6NHoL1308/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/w3EafcafukTgb2DQjc6NHoL1308/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/w3EafcafukTgb2DQjc6NHoL1308/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/w3EafcafukTgb2DQjc6NHoL1308/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/RichardDawkins-Turkey/~4/8MpiS7zVFdU" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/feeds/2419102143172721748/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="https://www.blogger.com/comment.g?blogID=4654294092442757035&amp;postID=2419102143172721748&amp;isPopup=true" title="23 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/4654294092442757035/posts/default/2419102143172721748?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/4654294092442757035/posts/default/2419102143172721748?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/RichardDawkins-Turkey/~3/8MpiS7zVFdU/baska-bir-seyin-yan-urunu-olarak-din.html" title="Başka bir şeyin yan ürünü olarak din" /><author><name>Richard Dawkins</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17051708469764919869</uri><email>richarddawkins.net@gmail.com</email><gd:extendedProperty name="OpenSocialUserId" value="11596445855858251001" /></author><thr:total>23</thr:total><feedburner:origLink>http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/2009/03/baska-bir-seyin-yan-urunu-olarak-din.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;DkYHRHw7eCp7ImA9WxVVFE8.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-4654294092442757035.post-8452107522641137632</id><published>2009-03-07T03:03:00.000-08:00</published><updated>2009-03-07T03:08:55.200-08:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2009-03-07T03:08:55.200-08:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="tanrı yanılgısı e-book" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="dine dönük psikoloji" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="insan ve inanç" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="din gerekli midir" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="din psikolojisi" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="richard dawkins" /><title>Dine dönük psikolojik istek</title><content type="html">&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0); font-family: georgia;"&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;D&lt;/span&gt;İNE DÖNÜK PSİKOLOJİK İSTEK&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0); font-family: georgia;"&gt;&lt;span style="color: rgb(51, 51, 51);font-size:180%;" &gt;P&lt;/span&gt;sikolojik yan ürünler görüşü doğal olarak önemli ve gelişmekte olan evrimsel psikoloji bilim dalından kaynaklanır. Evrim psikologlarına göre beyin, tıpkı görmekte evrim geçirmiş bir göz ya da uçmakta evrim geçirmiş bir kanat gibi, uzmanlık gerektiren, bir dizi veri sıralamayla meşgul olan bir organ (ya da 'parça') koleksiyonudur. Beyinde akrabalık, değiş tokuş ve duygudaşlık gibi olgularla ilgilenen parçalar vardır ve bu liste uzayarak gider. Din bu gibi bazı parçaların teklemelerinin bir yan ürünü olarak görülebilir. Örneğin diğer zihinlerin teorilerini ve birleşmeleri biçimlendiren parçalar veya grup içi üyelerin yanında, yabancıların karşısında olmanın ayrımına hükmeden parçalar. Bu parçaların her biri çocuk saflığında belirttiğim teklemeye karşı savunmasız olma durumu kapsamında, güvelerin gök cisimleri sayesinde yön tayin etmelerinin insandaki karşılığı olmaya elverişlidir. Psikolog Paul Bloom, 'Din bir yan üründür' görüşünün bir diğer savunucusu, çocukların düalistik1 bir akıl teorisine karşı doğal eğilimli olduklarını belirtir. Bloom için din bu gibi içgüdüsel ikiciliğin bir yan ürünüdür. Biz insanların, özellikle çocukların doğuştan ikicil olduğu fikrini öne sürer.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0); font-family: georgia;"&gt;Bir ikicil, madde ve akıl arasında temel bir fark olduğunu benimser. Bir monist (tekçi) ise bunun aksine, aklın maddenin bir aksi olduğuna (bir beyin ya da bir bilgisayar beynindeki madde, gereç) ve madde olmadan var olamayacağına inanır. Bir ikicil, aklın bir tür bedenden ayrılmış ruh olduğuna inanır. Ruh bedende ikamet eder ve bu yüzden makul olarak bedeni terk edip başka bir yerde bulunabilir. İkicil herhangi bir zihinsel hastalığı bir çırpıda 'cin çarpması' olarak yorumlayabilir, bu kötü ruhların bedendeki hakimiyeti geçicidir ve 'kovulabilirler.' İkiciller en küçük fırsatı yakaladıklarında cansız fiziksel nesneleri kişileştirirler, hatta şelale ve bulutlarda şeytanlar, hayaletler görürler.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0); font-family: georgia;"&gt;F. Antey'in 1882'de yazdığı kitabı Vice Versa (Karşılıklı Olarak), bir ikicil için anlamlıdır ancak benim gibi koyu bir tekçi için kesinlikle anlaşılmazdır. Bay Bultitude ve oğlu gizemli bir şekilde birbirlerinin bedenine geçtiklerini fark ettiler. Baba, oğlunun neşesini kırmamak için oğlunun bedeninde okula gitmek zorunda kalır; bu sırada oğlu, babasının bedeninde, acemi kararlarıyla neredeyse babasının işini batma noktasına getirir. Benzer bir olaylar dizisi P.G.Wodehouse tarafından Gülme Gazı'nda kullanılmıştır. Bu hikâyede Havershot Kontu ve bir çocuk film yıldızı, bitişik diş doktoru koltuklarında anestezi alır ve uyandıklarında birbirlerinin bedeninin içindedirler. Bir kez daha, hikâye yalnızca ikiciller için anlamlıdır. Lord Havershot'un yerini tutan ancak Lord'un bedeninin bir parçası olmayan bir şey olmalıdır, aksi halde nasıl olur da bir çocuk oyuncunun bedeninde uyanabilirdi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0); font-family: georgia;"&gt;Bilim adamlarının çoğu gibi ben de bir ikicil değilim ancak yine de Karşılıklı Olarak ve Gülme Gazı benim için de eğlencelidir. Paul Bloom buna şöyle bir açıklama getirecektir; aydın bir monist olmayı öğrenmiş olsam da, ben de bir tür hayvanım ve bu yüzden içgüdüsel bir ikicil olarak evrim geçirdim. Gözlerimin arkasına bir yerlere yerleşmiş ve en azından kurgusal olarak, başka birinin beynine göç edebilen bir ben olduğu fikri, entelektüel bir monist olsak da, benim ve diğer herkesin içine derinden işlemiştir. Bloom, bilhassa iyice küçük çocukların ikicil olmalarının yetişkinlere kıyasla daha olası olduğu iddiasını, deneye dayalı bir kanıtla desteklemiştir. Bu, beyinde bir ikicilik eğilimi geliştiği fikrini akla getirir ve Bloom'a göre bu eğilim dinsel görüşleri benimsemekte doğal bir yatkınlık sağlar.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0); font-family: georgia;"&gt;Bloom, ayrıca doğuştan yaradılışçı olmaya yatkın olduğumuzu öne sürer. Doğal seçilim 'sezgisel mantıkla işlemez.' Özellikle de çocukların, herşeyde bir mesaj olduğunu düşünmesi olasıdır, tıpkı psikolog Deborah Keleman'm bir makalesinde bize bildirdiği gibi, 'Çocuklar "sezgileri olmayan teistler midir?"'Bulutlar 'yağmur içindir.' Sivri kayalar, 'hayvanların kendi kendilerini kaşıması için sivridir.' Her şeye bir amaç yüklemeye teleoloji (erekbilim) denilir. Çocuklar doğuştan erekbilimcidir ve çoğu bu sıfatından asla sıyrılamaz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0); font-family: georgia;"&gt;Doğuştan gelen ikicilik ve erekbilim uygun koşullar altında bizi dine uygun hale getirir, tıpkı ışık pusulası tepkilerinin güveleri kazara 'intihara' uygun hale getirmesi gibi. Doğuştan kazanılan ikiciliğimiz, bizi ruhun bedenin bütünleyici bir parçası olması görüşünden ziyade, bedende ikamet eden bir 'ruha' inanmaya hazırlar. Tıpkı bedenden ayrılmış bir ruhun bedenin ölümünden sonra başka bir yere gitmesinin kolayca hayal edilebilmesi gibi. Keza katışıksız ruh tanımlı bir ilahı çarçabuk hayal edebiliriz ki bu, karmaşık maddeden oluşmuş ve kendini sergileyen bir varlık değil ancak maddeden bağımsızca var olmuş bir varlıktır. Daha açık bir deyişle, çocuksu erekbilim din için zemin hazırlar. Eğer her şeyin bir amacı varsa bu amaçlar kime aittir? Elbette Tanrı'nındır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0); font-family: georgia;"&gt;O halde, güvelerin ışık pusulasının işe yararlığının insandaki karşılığı nedir? Doğal seçilim atalarımızın ve çocuklarının beyinlerindeki ikiciliği ve erekbilimi neden ayıklamıştır? Şimdiye dek 'doğuştan ikiciller' teorisiyle ilgili öngörüm, basitçe, insanların doğuştan ikicil ve erekbilimci olduğunu varsaymaktı. Ancak bunun Darwinci faydası ne olabilirdi? Dünyadaki varlıkların davranışları hakkında bilgi sahibi olmak sağ kalmak adına önemlidir ve doğal seçilimin beynimizi bunu etkili ve hızlı yapacak şekilde biçimlendirmiş olduğunu düşünebiliriz. O halde ikicillik ve erekbilimin bu yeteneğimize yararı dokunmuş olabilir mi? Bu varsayımı, filozof Daniel Dennett'in kasıtlı durum tabirinden faydalanarak anlayabiliriz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0); font-family: georgia;"&gt;Dennett, hayvanlar, makineler ya da insan gibi varlıkların davranışlarını kavramaya ve dolayısıyla önlem almaya çalışırken benimsediğimiz 'durumların' aydınlatıcı bir üç yönlü sınıflandırmasını sunmuştur. Fiziksel durum, tasarımsal durum ve kasıtlı durum vardır. Fiziksel durum, prensipte daima işler çünkü her şey eninde sonunda fizik kanunlarına riayet eder. Ancak nesneleri fiziksel durumu kullanarak çözmek son derece ağır kalan bir eylemdir. Karmaşık bir nesnenin hareketli parçalarının tüm etkileşimlerini hesaplamaya giriştiğimiz sırada, davranışı hakkındaki kehanetimiz büyük ihtimalle çok geç ortaya çıkacaktır. Bir bulaşık makinesi ya da yaylı tüfek gibi gerçekten tasarlanmış bir nesnenin çözümlenmesi için, tasarım durumu ekonomik bir kestirmedir. Nesnenin fiziksel özelliklerini mercek altına alarak ve tasarıma doğrudan gönderme yaparak nasıl hareket edeceğini tahmin edebiliriz. Dennett'in dediği gibi;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0); font-family: georgia;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0); font-family: georgia;"&gt;Hemen hemen herkes bir alarm saatinin dış kısmının en rasgele kontrolüne dayanarak ne zaman ses çıkaracağını kestirebilir. Zemberekli, pilli, güneş enerjili, pirinç dişlilerden yapılmış ve mücevher süslemeli ya da silikon aparatlı olup olmadığını bilmemek ya da bilmeyi umursamamanın önemi yoktur; sadece alarmın kurulduktan sonra ses çıkarmak üzere tasarlandığını bilmek gerekir.&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0); font-family: georgia;"&gt;&lt;br /&gt;Darwinci doğal seçilim gerçekte tasarlanmamış olan canlılar için tasarım durumunun bir uyarlamasına olanak tanır. Eğer kalbin kan pompalamak için 'tasarlandığını' farz edersek kalbi anlamakta kestirme bir yol kullanmış oluruz. Kari Von Frisch arılarda renk algısının incelenmesine önderlik etmiştir (renk körü oldukları Ortodoks görüşünün karşısında) çünkü çiçeklerin parlak renklerinin arıları çekmek için 'tasarlandığını' düşünmüştür. Kullandığım tırnak işaretleri yalancı yaradılışçıların bu büyük Avustralyalı zoologu kendilerindenmiş gibi göstermelerini engellemek amacıyladır. Söylemeye dahi gerek yoktur ki, Frisch tasarım durumunu uygun Darwinci terimlere kusursuzca çevirmiştir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0); font-family: georgia;"&gt;Kasıtlı durum bir diğer kısa yoldur ve tasarım durumundan bir gömlek daha üstündür. Bir varlığın bir amaç için tasarlanmadığı ama kendi eylemlerini idare eden maksatlı bir ajan olduğu ya da bu ajanı barındırdığı kabul edilir. Bir kaplan gördüğünüzde olası davranışını kestirmekte gecikmeseniz iyi edersiniz. Moleküllerinin fiziğine ve bacaklarının, pençelerinin ve dişlerinin tasarımına aldırmazsınız. Bu kedi sizi yemeyi amaçlamaktadır ve amacını gerçekleştirmek için bacaklarını, pençelerini ve dişlerini değişken ve becerikli yöntemlerle kullanacaktır. Davranışıyla ilgili ikinci tahmini en hızlı şekilde yapmanın yolu fizik ve fizyolojiyi unutup kasıtlı avlanmayı akla getirmektir. Tasarım durumunun gerçekte tasarlanmamış nesnelerde işe yaradığı gibi tasarlanmış nesnelerde de işe yaradığını vurgulamak isterim. Keza kasıtlı durum kasti, bilinçli amaçları olan nesnelerde etkili olduğu gibi bu özellikleri barındırmayan nesnelerde de etkili olur.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0); font-family: georgia;"&gt;Kasıtlı durumun tehlikeli koşullarda ve çok önemli sosyal koşullarda karar almayı hızlandıran bir beyin mekanizması olarak sağ kalma değeri olması bana bütünüyle mantıklı gelir. İkiciliğin kasıtlı durumun zorunlu bir parçası olduğundan ise doğrudan emin olamayız. Bunun üzerinde durmayacağım ancak ikicil olarak tanımlanmalarının uygun olacağı farklı fikirlerden türetilecek bir tür teoriden yola çıkarak kasıtlı durumun temelini oluşturacak bir kanıt geliştirilebilir; karmaşık sosyal şartlarda ve özellikle üst sınıf kasıttan bahsediyorsak.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0); font-family: georgia;"&gt;Dennett üçüncü sınıf kasıttan (kadının, erkek tarafından istenildiğinin farkında olduğuna inanan erkek), dördüncü sınıf (kadının, erkek tarafından istenildiğinin farkında olduğuna inanan erkeğin farkında olan kadın) ve hatta beşinci sınıf, (kadının, erkek tarafından istenildiğinin farkında olduğuna inanan erkeğin farkında olan kadın içine doğan şaman.) Kastın çok yüksek sınıfları muhtemelen kurguyla sınırlıdır, tıpkı Michael Frayn'ın neşeli kitabı The Tin Men'deki (Teneke Erkekler) hicivleri gibi: Nunopoulos'u gözetleyen Rick, onun, Anna'nın kendisi hakkındaki düşünceleri anlayamayan Fiddlingchild'tan ölesiye nefret ettiğinden neredeyse emin olduğunu biliyordu ve Anna da Nina'nın kendisinin Nunopoulos'un bildiklerini bildiğini biliyordu...' Ancak bu gibi kurgusal fikir dolambaçlıklarına gülebiliyor olmamız, belki de, akıllarımızın gerçek dünyada başarılı olmak üzere doğal olarak ayıklandığı yönünde önemli bir bilgi sunuyordur.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0); font-family: georgia;"&gt;Kasıtlı durum, en azından tasarım durumu gibi düşük sınıflarda sağ kalmakta yaşamsal önemi olabilecek zamandan tasarruf ettirir. Sonuç olarak, doğal seçilim beyinleri kasıtlı durumu bir kısa yol olarak kullanmak üzere biçimlendirmiştir. Biz davranışları bizim için önemli olan varlıklara bir amaç yüklemek üzere biyolojik olarak programlanmışızdır. Bir kez daha, Paul Bloom özellikle çocukların kasıtlı durumu benimsemesinin olası olduğu deneysel kanıtını tırnak içine alır. Küçük bebekler bir nesnenin ardından çıkagelen başka bir nesneyi gördüklerinde, (örneğin, bilgisayar ekranında) kasıtlı bir ajanın etkin bir takibine şahitlik ettiklerini zanneder ve varsayılan ajan takibi sürdürmeyi durduğunda şaşkınlıklarını belli ederek bu sanılarını ispat ederler.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0); font-family: georgia;"&gt;Tasarım durumu ve kasıtlı durum faydalı beyin mekanizmalarıdır ve sağ kalma için gerçekten dikkat edilmesi gereken varlıklar hakkındaki önseziye ivme kazandırırlar, tıpkı yırtıcı hayvanlar ya da olası arkadaşlar gibi. Fakat tıpkı diğer beyin mekanizmalarında olduğu gibi, bunlar da tekleyebilir. Çocuklar ve ilkel insanlar hava koşullarına, dalga ve akıntılara, düşen kayalara gaye yüklerler. Hepimiz makineler konusunda aynı şeyi yapmaya meyilliyiz. Özellikle de bizi hayal kırıklığına uğrattıklarında. Birçoğumuz Basil Favvlty'nin Gourmet Night'ı bir felaketten kurtarmak için yola çıktığı hayati önem taşıyan görevi sırasında arabasının arıza yapmasını hastalıklı bir şekilde hatırlarız. Arabaya insaflı bir uyarı çeker, üçe kadar sayar, ardından arabadan iner, eline bir ağaç dalı alır ve kısa bir süre geçmesinin ardından arabayı döver. Hepimiz bunu yaptık, en azından bazı anlarda, bir araba değilse de bir bilgisayarla. Justin Barrett, hiperaktif ajan tespit cihazını HATC akronimiyle bize sunmuştur. İnsanlar hiperaktif bir biçimde ortada hiçbir şey yokken ajanlar üretir ve bu, aslında doğanın sadece ilgisiz olduğu bir yerde kötülük ya da merhamet olduğundan kuşkulanmamıza yol açar. Bazen kendimi bisiklet zinciri gibi cansız ve masum nesnelere karşı acımasızca kin beslerken yakalarım. Cambridge'teki Fitzvvilliam Müze'sinde çözülmüş ayakkabı bağcıklarıyla gezerken merdivenlerden düşen ve paha biçilmez üç "Qing Dynasty" vazosu kıran bir adamın dokunaklı hikayesi yakın zamanda kulaktan kulağa yayılmıştı: 'Vazoların içine girdi ve hepsi milyonlarca parçaya ayrıldı. Personel oraya geldiğinde hala ağzı bir karış açık orada öylece oturmuş bekliyordu. Herkes afallamıştı ve adamın etrafında sessizce bekleşiyorlardı. Adam ise bir yandan bağcıklarını işaret etmeyi sürdürüyor bir yandan da şöyle diyordu, “İşte bunlar; suç bağcıkların.”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0); font-family: georgia;"&gt;Dinin bir yan ürün olduğu yönündeki diğer açıklamalar Hinde, Shermer, Boyer, Atran, Bloom, Dennett, Keleman ve diğer birkaç kişi tarafından öne sürülmüştür. Bilhassa ilgi çekici bir olasılık Dennett tarafından dile getirilmiştir ki bu, dinin mantıksızlığının, beyindeki belirli bir yapısal mantıksız mekanizmanın yan ürünü olduğunu belirtir: Muhtemelen genetik faydaları olan, âşık olma eğilimimizin.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0); font-family: georgia;"&gt;Antropolog Helen Fisher Neden Âşık Oluruz'da, romantik aşk deliliğini ve kesinlikle zorunlu eğilimlerle kıyaslanmasının gereksizliğini çok güzel izah etmiştir. Bu konuyu bu bakış açısıyla ele alın. Bir erkeğin bakış açısıyla, diyebiliriz ki, tanıdığı kadınlar arasından herhangi bir kadının en yakın rakiplerinden yüz kat daha hoş olması inandırıcı değildir, oysa bu kadına 'aşık olduğunda' onu diğerlerinden yüz kat daha hoş olarak tanımlaması olasıdır. Elverişli yapıda olduğumuz fanatik tekeşliliğe bağlılıktan ziyade, zıt yöndeki bir tür 'polyamory' daha akılcıdır. (Polyamory, karşı cinsten birkaç bireyi aynı anda sevilebileceği inancıdır, tıpkı birçok şarap çeşidi, birçok besteci, kitap veya spor dalının aynı anda sevilebilmesi gibi.) Bir tane çocuk, ebeveyn, kardeş, öğretmen, arkadaş ya da ev hayvanından daha fazlasını sevebilme fikrini mutlulukla onaylarız. Böyle düşündüğünüzde, evlilik aşkından beklediğimiz hepten ayrıcalık kesinlikle ve kesinlike esrarengiz değil midir? Evet bunu umut ederiz ve başarmaya giriştiğimiz de budur. Bunun bir sebebi olmak zorundadır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0); font-family: georgia;"&gt;Helen Fisher ve diğerleri göstermişlerdir ki aşık olmak beyni eşsiz durumlara sokar. Bu durumlar son derece özgündür ve sinirler üzerinde etkin kimyasalların (gerçekte doğal uyuşturucular) tetiklenmesiyle ortaya çıkarlar. Evrim psikologları Helen'la şu noktada hemfikirdirler ki, mantıksız kalp çarpıntısı, ortak ebeveynliğe olan sadakati garantiye alan ve birlikte bir çocuk yapmaya yetecek kadar uzun süre dayanan bir mekanizma olabilir. Hiç kuşku yok ki Darwinci bakış açısıyla bu, her türlü sebepten ötürü, iyi bir partner seçmekte önemli bir etkendir. Ancak seçim bir kez yapıldığında (kötü bir seçim olsa da) ve bir çocuk ortaya çıktığında, en azından çocuk sütten kesilene kadar bu seçime iyi ve kötü günde bağlı kalmak daha önemlidir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0); font-family: georgia;"&gt;Mantıksız din, sahiden de doğal seçilim tarafından âşık olmak için ayıklanmış mantıksız beyin mekanizmalarının bir yan ürünü olabilir mi? Dinsel inanç hiç şüphesiz âşık olmakla aynı karakterde bir yapıdadır (ve her ikisi de bağımlılık yapıcı bir uyuşturucunun etkisinin niteliklerinin çoğunu taşır1). Nöropsikiatrist John Smythies iki tür düşkünlükle etkinleşen farklı beyin bölgeleri arasındaki belirgin farklara dikkatimizi çeker. Yine de birkaç benzerliğe de değinmiştir:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0); font-family: georgia;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0); font-family: georgia;"&gt;Dinin birçok yüzünün bir yönü de, bir doğaüstü kişiye odaklanmış, (örnek Tanrı), şiddetli aşk ve buna ek olarak bu kişinin ikonlarma gösterilen derin saygıdır. İnsan hayatı geniş ölçüde bencil genlerimiz ve destek süreçleriyle güdülür. Daha kesin bir destek dinden kaynaklanır: Sevilmenin ve tehlikeli bir dünyada korunmanın sıcak ve rahatlatıcı hisleri, daha az ölüm korkusu, zor zamanlarda edilen dualara yükseklerden gelen yardım ve benzerleri. Bunun gibi, gerçek bir kişiye duyulan romantik aşk (genelde diğer cinsiyetten) diğer ve ilgili kesin destekler üzerinde benzer şiddetli yoğunlaşmalar ortaya koyar. Bu duygular diğer kişinin simgeleriyle tetiklenebilir; mektuplar, fotoğraflar ve hatta Viktorya zamanında olduğu gibi saç bukleleri. Âşık olma hali birçok fizyolojik etkiyi yanında getirir ki buna bir fırın gibi yanmayı örnek verebiliriz.&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0); font-family: georgia;"&gt;Âşık olmak ve din arasındaki kıyaslamayı 1993 yılında, dine tutulan bir bireyin belirtilerinin, 'daha yaygın olan cinsel tutkuda birleşenlerin belirtilerine şaşırtıcı düzeyde benzediğini keşfettiğimde yaptım. Bunun beyin üzerinde aşırı kuvvetli bir etkisi vardır ve bazı virüslerin bundan faydalanmak üzere evrim geçirmeleri şaşırtıcı değildir' (Burada virüs ifadesi bir mecazdır ve dinleri kasteder: makalemin başlığı 'Akıl Virüsleri' idi). Avila'lı Aziz Teresa'nın orgazm etkisindeki görüşünün o kadar kötü bir şöhreti vardır ki burada yeniden aktarılması pek fayda sağlamayacaktır. Filozof Anthony Kenny daha ciddi bir tavır ve daha nazik ifadelerle transmutasyon1 gizemine inanmayı bir şekilde becerenlerin gereksinim duyduğu teorik sevinci, kendi tecrübelerinden yola çıkarak dokunaklı bir anlatımla paylaşır. Roma Katolik Kilisesi papazı unvanını kazanmasının ardından, Aşai Rabbani ayiniyle ilgili ilk hislerini şu sözleriyle tasvir eder:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0); font-family: georgia;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0); font-family: georgia;"&gt;Aşai Rabbani Ayini'nin ilk aylarda bende yarattığı coşkuyu hala dün gibi hatırlarım. Normalde ağırkanlı ve miskin birisiyken, ayrıcalıklı olduğum önemli görevimi yerine getireceğimi düşündüğümde yataktan erken kalkar, tamamen ayılır ve epey heyecanlanırdım... Beni en çok etkileyen, İsa'nın bedenine dokunmak ve bir papazın İsa'ya olan yakınlığıydı. Kutsama töreni konuşmalarının ardından gözlerimi Kutsanmış Ekmek'ten alamazdım, tıpkı sevdiğinin gözlerinin içine bakan bir âşık gibi bakışlarım yumuşardı... Papazlığımın bu ilk günleri zihnime, görev üstlenme ve ürkek mutluluk günleri olarak kazındı; Kıymetli ve kırılgan bir histi bu, tıpkı uygunsuz bir evlilik gerçeğiyle sona eren bir romantik aşk macerası gibi.&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0); font-family: georgia;"&gt;Güvenin ışık pusulası tepkisinin karşılığı görünüşte mantıksız ancak bir o kadar faydalı olan, karşıt cinsiyetten bir kişiye ama sadece bir kişiye duyulan aşktır. Tekleyen yan ürün (mum ışığına uçmanın karşılığı) Yehova'ya (ya da Bakire Meryem ya da Aşai Rabbani ayin ekmeği ya da Allah'a) aşık olmak ve bu aşkın motive ettiği saçma eylemleri sergilemektir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0); font-family: georgia;"&gt;Biyolog Lewis Wolpert, Kahvaltıdan Önce Altı İmkânsız Şey'de, yapıcı mantıksızlık görüşünün bir genelleştirmesi olarak görülebilecek bir iddiada bulunur. Vurgulamak istediği, kuvvetle mantıksız inancın kararsızlığa karşı bir savunma olduğudur: 'Eğer hayat kurtaran inançlara sadakatle bağlı olunmasaydı, insan evriminin ilk zamanlarında bunun sakıncaları olurdu. Örneğin, avlanırken ya da alet edevat imal ederken fikirlerin sürekli değişmesi ciddi bir zarar verirdi.' Wolpert'in görüşünün içeriği, en azından bazı koşullar altında, mantıksız bir görüşte sebat etmenin kararsız olmaktan daha iyi olduğudur, üstelik yeni bulgular ya da muhakemeler belirli bir değişimi desteklese bile. 'Âşık olma' görüşünü özel bir durum olarak görmek kolaydır ve bu kapsamda, Wolpert'in 'mantıksızlıkta ısrar' görüşünü, saçma dinsel davranışların başlıca cephelerini açıklayabilecek bir diğer faydalı psikolojik eğilim olarak görmek oldukça makuldür. (bir diğer yan ürün)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0); font-family: georgia;"&gt;Kitabı Toplumsal Evrim'de, Robert Trivers 1976 senesinde ürettiği kendini kandırma teorisinin ayrıntılarına girmiştir:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0); font-family: georgia;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0); font-family: georgia;"&gt;"Kendini kandırma", gerçeği bilinçli zihinden saklamaktır ki bu diğer insanlardan saklamaktan daha iyidir. İnsan soyunda, kurnaz gözlerin, terlemiş avuçların ve boğuk seslerin kandırma girişiminin bilinçli ruh haline eşlik eden stresi işaret edebileceğini onaylarız. Kandırma eyleminden bilinçsiz hale gelerek, hilekâr kimse bu işaretleri gözlemcisinden saklar. Böylece kandırmaya eşlik eden sinirlilik hali olmaksızın, bu kimse istediği kadar yalan söyleyebilir.&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0); font-family: georgia;"&gt;&lt;br /&gt;Antropolog Lionel Tiger iyimserlik: Umudun Biyolojisi'nâz benzer bir ifade kullanır. Az önce değindiğimiz yapıcı mantıksızlığın sınıfına bağlantı Triver'in paragrafında 'algısal savunma' ile sağlanmıştır:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0); font-family: georgia;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0); font-family: georgia;"&gt;İnsanların bilinçli olarak görmek istedikleri şeyi görmeleriyle ilgili bir eğilim vardır. Abartısız bir tanımla, insanlar olumsuz çağrışımları olan şeyleri görmekte güçlük çekerken, olumlu etki bırakanları yükselen bir huzur hissiyle görürler. Mesela, endişe çağrıştıran kelimeler, ister bireyin kişisel geçmişinden ister deneyime dayalı tahrif dolayısıyla, ilk kez kavranmalarının öncesinde azami açıklamalar gerektirir.&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0); font-family: georgia;"&gt;Bunun dinin hüsnükuruntusuyla olan ilişkisini hecelemek gerekmez. Dinin tesadüfi bir yan ürün olduğu genel teorisi (faydalı bir şeyin teklemesi) savunmayı istediğim bir teoridir. Ayrıntılar çeşit çeşit, karmaşık ve tartışılırdır. Örnek verirken 'saf çocuk' teorimi genel 'yan ürün' teorilerinin bir temsilcisi olarak kullanmaya devam edeceğim. Bu teori (çocuk beyni, sağlam sebeplerden ötürü, akıl 'virüsleri' enfeksiyonlarına karşı savunmasızdır) eksikmiş izlenimi bırakacaktır. Akılları savunmasız olabilir ancak neden şu virüse karşı değil de bu virüse karşı savunmasızdır? Bazı virüsler savunmasız zihinlere bulaşmakta özellikle mi uzmandırlar? Neden 'enfeksiyon' din olarak beliriyor da başka bir şey olarak belirmiyor? Bu başka bir şeyle şunu ima etmek istiyorum; çocuk beynine bulaşan safsatanın belirli bir çeşidinin önemi yoktur. Bir kez bulaştığında safsatanın çeşidi her ne olursa olsun çocuk büyüyecek ve aynı safsata bir sonraki nesle de bulaşacaktır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0); font-family: georgia;"&gt;Frazer'in Altın Dal'ı gibi antropolojik bir etüt, saçma insani inançların çeşitliliği konusunda bizi şaşkına çevirir, insanlar bir kültürü bir kez benimsediklerinde bu kültürü sürdürmekte ısrar eder, geliştirir ve farklılaştırırlar ki bu bir bakıma biyolojik evrimi anımsatmaktadır. Yine de Frazer bazı genel prensipler keşfetmiştir, mesela 'homeopatik büyü.' Buna göre büyüler ve tılsımlar etkilemeyi hedefledikleri gerçek dünya nesnelerinin bazı sembolik yönlerini ödünç alır. Acı sonuçlar doğuran bir diğer örnek ise, toz haline getirilen gergedan boynuzunun afrodizyak özellikleri taşıdığına inanılmasıdır. Baştan aşağı saçma olan bu efsane, gergedanın boynuzunun erekte olmuş bir penise benzemesinden ileri gelir. 'Homoeopatik büyünün' alabildiğine yaygın olması savunmasız beyinlere bulaşan bu saçmalığın bütünüyle tesadüfi olmadığı ama keyfi bir safsata olduğu fikrini uyandırır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0); font-family: georgia;"&gt;Doğal seçilimin faaliyetleriyle ilgili olup olmadığını merak etmek açısından biyolojik benzetmenin bir değerlendirmesi ilgi çekicidir. Bazı fikirler gerçekten çekici, değerli veya bazı psikolojik eğilimlere uyumlu olmaları sayesinde, yayılma konusunda diğer fikirlerden üstün müdür? Ve bu tıpkı doğal seçilimin canlılardaki evrime bir açıklama sunması gibi, gördüğümüz şekliyle doğanın ve güncel dinlerin niteliklerinin bir açıklaması olabilir mi? Buradaki 'değerli' sözcüğünün yalnızca sağ kalma ve yayılma kabiliyetiyle ilgili olduğunu bilmek önemlidir. Değerli olarak nitelendirilen bir fikrin, insan olarak gurur duyabileceğimiz olumlu bir değer yargısı hak ettiği söylenemez.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0); font-family: georgia;"&gt;Bir evrimsel örneğin herhangi bir doğal seçilimin etkisinde olması zorunlu değildir. Biyologlar, bir genin bir nüfus içinde yayılabilmesi için iyi bir gen değil ama şanslı bir gen olmasının bile yeterli olduğunu bilirler. Buna genetik sürüklenme deriz. Benzer görevdeki doğal seçilimin burada ne kadar önemli olduğu tartışmalıdır. Ancak artık, moleküler genetiğin meşhur tarafsız teorisi geniş ölçüde kabul edilmektedir. Eğer bir gen kendisiyle tıpatıp aynı etkideki başka bir tipe dönüşüyorsa, fark tarafsızdır ve seçilim bu iki gen arasından bir seçim yapamaz. Bununla beraber, istatistikçilerin nesiller üzerinden örnekleme hatası dedikleriyle, bu değişime uğramış yeni yapı doğal olarak gen havuzundaki orijinal yapının yerini alabilir. Bu, moleküler seviyede gerçek bir evrimsel değişimdir (bütün organizmaların dünyasında herhangi bir değişim görülmese bile.) Ayrıca seçilimsel üstünlüğe hiçbir şey borçlu olmayan etkinlik göstermeyen bir evrimsel değişimdir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0); font-family: georgia;"&gt;Genetik sürüklenmenin kültürel eşdeğeri, dinin evrimini aklımızdan geçirirken göz ardı edemeyeceğimiz inandırıcı bir seçenektir. Dil yarı biyolojik bir yolla evrim geçirir ve evrimin yönü adressiz görünür ki bu adeta gelişigüzel bir gidişattır. Dil, genetiğin asırlar zarfında yavaş yavaş değişen kültürel bir benzeriyle sonraki nesillere devrolur ta ki çeşitli evrimsel aşamalar karşılıklı anlaşmazlığa varana kadar. Dil evriminin bir kısmının bir tür doğal seçilimin etkisi altında olması olasıdır ancak bu iddia çok inandırıcı değildir. Aşağıdaki satırlarda bu gibi bazı görüşlerin dildeki önemli akımlara nasıl çözüm getirdiğini açıklayacağım, tıpkı İngilizcede 15 ve 18. Yüzyıllar arasında cereyan eden Büyük Ünlü Değişimi gibi. Ancak böylesi işlevsel bir varsayım, incelediğimiz konuların çoğunun açıklaması için gerekli değildir. Dilin genelde gelişigüzel genetik sürüklenmenin kültürel eşdeğeriyle evrimleştiği olası görünmektedir. Avrupa'nın çeşitli bölgelerinde Latince dili, İspanyolca, Portekizce, İtalyanca, Fransızca, Romence ve bu dillerin çeşitli lehçelerine sürüklenmiştir. Bu evrimsel değişikliklerin yerel avantajlar ya da ' seçilim baskılarını' yansıttığını söyleyemeyiz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0); font-family: georgia;"&gt;Sanırım dinler tıpkı dillerde olduğu gibi, gayet keyfi başlangıçlardan, şu an gözlemlemekte olduğumuz şaşırtıcı (ve bazen tehlikeli) düzeydeki çeşitlilik zenginliğini oluşturmaya elverişli bir gelişigüzellikle evrim geçirmiştir. Aynı zamanda, insan psikolojisinin temel tekdüzeliğinin eşliğindeki bir tür doğal seçilim da bunu bir parça etkilemiş olabilir çünkü farklı dinlerin apaçık ortak özellikleri vardır. Örneğin birçok din, objektif olarak mantıksız ancak öznel olarak albenili bir ilke öğretir ki buna göre kişiliklerimiz bedensel ölümün ardından sağ kalırlar. Ölümsüzlük fikri sağ kalmak ve yayılmakta çok başarılıdır çünkü hüsnükuruntu sağlar. Ve hüsnükuruntu önemlidir çünkü insan psikolojisinde, inancın arzuyla renklendirilmesi gibi neredeyse evrensel bir eğilim vardır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0); font-family: georgia;"&gt;Öyle görünüyor ki dinin çoğu özelliği, sadece kendisinin ve insanoğlunun endişelerini karşılayan ifadelerinin sağ kalmasına yardımcı olmaya uygundur. Bu uygunluk 'akıllı tasarımcı' tarafından mı meydana getirilmiştir yoksa doğal seçilim mu? Cevap muhtemelen her ikisidir. Tasarım konusunda, dindar önderler dinin sağ kalmasına yardımcı olan aldatmacaları etraflıca ifade etmekte bir hayli yeteneklidirler. Martin Luther, mantığın dinin en önemli düşmanı olduğundan haberdardı ve sık sık dinin tehlikelerini dile getirdi: 'İnancın sahip olduğu en büyük düşman mantıktır; dini konuların yardımına asla koşmaz ancak ilahi lakırdılarla eninde sonunda savaşır ve Tanrı'dan doğan herşeye küçümser bir tavırla yaklaşır. Ayrıca: 'Her kim bir Hıristiyan olmak isterse, aklının gözlerini oymalıdır.' Ve ayrıca: 'Mantık tüm Hıristiyanlarda tükenmiş olmalı.' Luther, bir inancın saçma görüşlerine mantıklı bir hava katarak bu inancı desteklemekte hiç zorluk çekmezdi. Ancak bu iyiliği onun ya da herhangi bir başkasının tasarlaması zorunlu değildir. Bu inanç bir tür (genetik olmayan) doğal seçilimle gelişmiş olabilir ve bu durumda Luther, tasarımcı değil ama inancın etkisinin uyanık bir gözlemcisi olur.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0); font-family: georgia;"&gt;Geleneksel Darwinci gen seçiliminin, dini bir yan ürün olarak meydana çıkaran psikolojik eğilimleri ayıkladığı düşünülebilse de, ayrıntılar üzerinde etkisi açık değildir. Nitekim bir tür seçilim teorisini bu ayrıntılarla ilişkilendireceksek, genleri değil kültürel eşdeğerlerini incelemeliyiz. Acaba dinler memler gibi kişisel özelliklerden mi çıkagelmiştir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0); font-family: georgia;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(153, 0, 0);"&gt;NOT:&lt;/span&gt; Yazının devamı: &lt;/span&gt;[&lt;a href="http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/2009/03/sakin-ol-cunku-memlerin-uzerinde.html"&gt;Sakin ol çünkü memlerin üzerinde yürüyorsun&lt;/a&gt;]&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4654294092442757035-8452107522641137632?l=richarddawkins-turkey.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/xTCUiVw4DV8bvEPHIT4pUAB4_jU/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/xTCUiVw4DV8bvEPHIT4pUAB4_jU/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/xTCUiVw4DV8bvEPHIT4pUAB4_jU/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/xTCUiVw4DV8bvEPHIT4pUAB4_jU/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/RichardDawkins-Turkey/~4/i_d0f0xZ3N4" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/feeds/8452107522641137632/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="https://www.blogger.com/comment.g?blogID=4654294092442757035&amp;postID=8452107522641137632&amp;isPopup=true" title="0 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/4654294092442757035/posts/default/8452107522641137632?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/4654294092442757035/posts/default/8452107522641137632?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/RichardDawkins-Turkey/~3/i_d0f0xZ3N4/dine-donuk-psikolojik-istek.html" title="Dine dönük psikolojik istek" /><author><name>Richard Dawkins</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17051708469764919869</uri><email>richarddawkins.net@gmail.com</email><gd:extendedProperty name="OpenSocialUserId" value="11596445855858251001" /></author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/2009/03/dine-donuk-psikolojik-istek.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;CUIGQ3c7fCp7ImA9WxVVFE8.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-4654294092442757035.post-7189115733765059368</id><published>2009-03-07T02:51:00.000-08:00</published><updated>2009-03-07T02:58:42.904-08:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2009-03-07T02:58:42.904-08:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="evrim kuramı" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="gen bencildir" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="darwinizm" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="memetik" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="charles darwin" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="mem" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="richard dawkkins" /><title>Sakin ol çünkü memlerin üzerinde yürüyorsun</title><content type="html">&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;S&lt;/span&gt;ANKİN OL ÇÜNKÜ MEMLERİN ÜZERİNDE YÜRÜYORSUN&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;"&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Dini meseleler deki gerçeklik, temelsizce süregelmiş bir fikirden başka bir şey değildir&lt;/span&gt;"&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;O&lt;/span&gt; S C A R&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; W&lt;/span&gt;I L D E&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;&lt;span style="color: rgb(51, 51, 51);font-size:180%;" &gt;B&lt;/span&gt;u bölüm şu gözlem sonucuyla başlar; Darwinci doğal seçilim bir türün değersiz herhangi bir ortak özelliğini asla ayıklamayacağından (mesela din gibi) bu özellik mutlaka bir fayda sağlıyor olmalıdır, aksi takdirde süregelemezdi. Lakin bu faydanın bireyin sağ kalması ya da üreme başarısıyla ilgili olması gerekmemektir. Gördüğümüz üzere, nezle virüsünün genlere faydası, biz insanlar arasındaki bu berbat rahatsızlığın heryerdeliğini tatminkâr düzeyde açıklamıştır.1 Üstelik faydalananın genler olması da gerekmez. Herhangi bir kopyalayıcı aynı vazifeyi görür. Genler yalnızca kopyalayıcılarm en açık örnekleridir. Diğer adaylar ise, bilgisayar virüsleri ve kültürel miras öğeleri ve bu bölümün konusu olan memlerdir. Eğer memleri anlamak istiyorsak, önce doğal seçilimin tam olarak nasıl işlediğini biraz daha yakından incelemeliyiz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;En genel haliyle, doğal seçilim alternatif kopyalayıcılar arasından bir seçim yapmak zorundadır. Bir kopyalayıcı, hatalı veya 'değişmiş' kopyaları arasından kendisinin birebir kopyalarını üreten bir parça kodlanmış bilgidir. Bu, Darwinci açıklama gerektiren bir konudur. Kopyalanan bu iyi türden kopyalayıcılar, kopyalanmayacak kadar kötü, alternatif kopyalayıcılara karşın sayıca fazlalaşırlar. Bu en temel açıklamasıyla doğal seçilimdir. Prototip kopyalayıcı gendir ve gen sayısız nesiller boyunca, hemen her zaman kesin doğrulukta kopyalanmış ve genişlemiş bir DNA'dır. Mem teorisinin başlıca sorgusu, tıpkı genlerde olduğu gibi, gerçek kopyalayıcılar gibi işleyen kültürel taklit öğelerinin olup olmadığıdır. Memlerin ister istemez genlerin yakın benzerleri olduğunu iddia etmiyorum, genlerle ne kadar benzer olurlarsa, mem teorisi o kadar başarılı olur ve bu bölümün amacı mem teorisinin özel bir durum olan dinde işe yarayıp yaramadığını sorgulamaktır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Gen dünyasında, kopyalamadaki nadir hatalar (değişimler), bir gen havuzunun herhangi bir genin alternatif değişkenlerini (allel genler: türdeş kromozomlarda, bir genin farklı kişisel özelliklerden sorumlu iki alternatif formundan birisi) barındırdığından emin olmamızı sağlar ve bu nedenle bu genlerin birbirleriyle rekabet ettikleri söylenebilir. Rekabetin amacı nedir? Rekabet, bu allel genler takımına ait olan belirli bir kromozomsal yer ya da 'gezenek' içindir. Ve nasıl rekabet ederler? Doğrudan bir moleküller arası çarpışma olmasa da vekâleten bir çarpışmadan bahsedebiliriz. Vekiller, genlerin 'fenotipsel özellikleridir' (kalıtımsal dış görünüş); bacak uzunluğu ya da post rengi gibi: Genlerin görünümü ayrıntılı olarak anatomi, fizyoloji, biyokimya ya da davranışla açıklanır. Bir genin akıbeti genelde peş peşe içinde barındığı bedenlerle ilgilidir. Bu bedenleri ne ölçüde etkilediği, gen havuzunda sağ kalma olasılıklarını belirler. Nesiller ilerledikçe, gen havuzundaki fenotipik özelliklerinin etkilerine göre genlerin frekansları artar ya da azalır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Bu durum memlerde de geçerli olabilir mi? Kromozomlar, gezenekler, alleller ya da cinsel birleşimlerin karşılığı açıkça olmadığından bir bakıma genlerden farklıdırlar. Mem havuzu gen havuzuna kıyasla daha plansız ve daha düzensizdir. Yine de, bir mem havuzunu dile getirmek pek saçma değildir, ki bu havuzdaki ayrıntılı memlerin, alternatif memlerin rekabete dayalı etkileşimlerinin bir sonucu olarak 'frekansları' değişebilir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Bazı insanlar çeşitli temellere dayanarak memsel açıklamalara karşı çıkarlar ki bu durum genelde memlerin bütünüyle genler gibi olmadığı gerçeğinden kaynaklanır. Bir genin kesin fiziksel doğası artık bilinirken (bir dizi DNA) memlerin doğası bilinmemektedir ve farklı mem bilimciler bir fiziksel çözümden diğerine geçerek birbirlerinin aklını karıştırırlar. Memler yalnızca beyinde mi bulunur? Ya da, örneğin belirli bir şiirin her kâğıt kopyası ya da elektronik kopyasına mem denilebilir mi? Ayrıca genler kesin doğrulukta kopyalanır ancak eğer memler de kopyalanıyorsa, bu şüpheli bir doğruluk değil midir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Memlerin bu sözümona sorunları abartılmaktadır. En mühim itiraz, Memlerin Darwinci kopyalayıcılar gibi işleyemeyecek kadar yetersiz doğrulukta kopyalanıyor olduğu iddiasıdır. Kuşku şundan kaynaklanır ki, eğer her nesildeki 'değişim oranı' yüksek ise, Darwinci seçilim mem havuzundaki frekansına etki edemeden mem değişerek kendi kendini yok eder. Ancak bu sorun yanıltıcıdır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Genç bir çırağa özel bir beceriyi öğretmeye çalışan bir marangoz ustasını hayal edin ya da tarih öncesine ait bir taş yontucuyu. Eğer çırak ustasının her el hareketini doğrulukla tekrarlarsa, Memin usta, çırak aktarımının birkaç 'nesil' boyunca hiç değişmediğini görmeyi beklersiniz. Ancak elbette ki çırak her el hareketini doğrulukla tekrarlamayacaktır. Çünkü bu komik kaçacaktır. Bunun yerine, ustasının ulaşmaya çalıştığı amacı dikkate alacak ve bunu taklit edecektir. Gerektiği kadar çekiç darbesi uygulayıp, çiviyi çıkıntı yapmayacak şekilde çakacaktır ve bu darbelerin sayısı muhtemelen ustasının darbeleriyle eşit olmayacaktır. Sınırsız sayıdaki taklit eden 'nesillere' hiç değişmeden geçebilen taklitler işte bu gibi kurallardır; uygulamanın ayrıntılarının bireyden bireye ve durumdan duruma farklılık göstermesinin önemi yoktur. Örmede kullanılan dikiş stilleri, halat düğümleri ya da balık ağları, origaminin kâğıt katlama modelleri, çömlekçilik ve marangozlukta faydalı püf noktaları: bunların hepsi gerçekten bazı esaslarından sadeleştirilerek sınırsız sayıda taklit nesile hiç değişmeden aktarılabilir. Ayrıntılar bireysel özelliklere dayalı olarak zamanla kaybolup gidebilir ancak konunun özü herhangi bir değişikliğe uğramadan nesilden nesile geçer ve bu, mem-gen benzeşiminin işlemesi için yeter de artar.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Susan Blackmore'nin Mera Makinesi isimli kitabındaki önsözümde, bir Çin yelkenlisi yapmaya yarayan origami yönteminden bahsetmiştim. Bu, otuz iki katlama (ya da benzeri) işlemi gerektiren oldukça karışık bir tariftir. Sonuç, (Çin yelkenlisi) hoş bir cisimdir ve 'embriyolojisini' (tasarı aşamaları) belirten üç ara aşama da öyle (ismen, 'katamaran', 'iki kapaklı kutu' ve 'çizim iskeleti'). Tüm bu işlem bana gerçekten bir embriyo zarının şekil değiştirirken blastula'dan gastrula'ya ve neurula'ya. geçişini anımsatır (katlanma ve çukur yaratma safhaları). Çin yelkenlisi yapmayı babamdan çocuk yaşlardayken öğrenmiştim. Babam ise yine aynı yaşlardayken bu becerisini yatılı okulda edinmiş. Onun zamanında, bir okul müdiresi sayesinde başlayan Çin yelkenlisi çılgınlığı okula tıpkı bir kızamık salgını gibi yayılmış ve ardından yine tıpkı bir kızamık salgını gibi ortadan kaybolmuş. Yirmi altı yıl sonra, müdirenin ayrılmasının üzerinden onca yıl geçmişti ki, ben de aynı okula yazıldım. Modayı tekrar başlattım ve yine başka bir kızamık salgını gibi yayıldı ve yine kayboldu. Bu gibi öğretilebilir becerilerin salgın bir hastalık gibi yayılabilmesi bize memetik iletmenin kesin doğruluğuyla ilgili önemli bir fikir verir. 1920'lerde babamın kuşağından çocukların yaptığı yelkenlilerle, 1950'lerde benim kuşağımın yaptığı yelkenliler arasında genel özellikler açısından bir fark olmadığından emin olabilirsiniz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Şu deneyle bu fenomeni daha sistematik biçimde inceleyebiliriz: çocuk oyunu Çinli Fiskos'un (Amerikalı çocuklar aynı oyuna Telefon diyorlar) bir uyarlaması. Daha önce hiç Çinli yelkenlisi yapmamış iki yüz kişiyi alın ve bu kişileri onar kişilik takımlar halinde yirmiye ayırın. Bu yirmi takımın liderlerini bir masanın etrafına çağırın ve onlara Çin Yelkeni yapmayı uygulamalı olarak öğretin. Ardından bu liderler kendi takımlarından bir ikinci kişiye, diğerleri görmeyecek şekilde, yine uygulamalı olarak Çin Yelkeni yapmasını öğretsin. Sonra her ikinci 'kuşak' kişi, kendi takımındaki bir üçüncü kişiye bunu öğretsin ve bu işlem her takımın onuncu bireyine kadar devam etsin. Yapılan tüm yelkenleri alın ve sonradan yapacağınız kontrol için üzerlerine hangi takıma ve hangi 'kuşağa' ait olduklarını belirten rakamlar yerleştirin.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Bu deneyi ben henüz gerçekleştirmedim (bunu yapmayı isterim) ama sonuçlar hakkında oldukça güçlü tahminlerim var. Tahminime göre, bu yirmi takımın hepsi bu beceriyi onuncu üyelerine kadar geçirmeyi başaramayacaktır ancak kayda değer sayıda takım bunu başaracaktır. Takımların bazılarında hatalar meydana gelecektir: belki de zincirdeki zayıf bir halka, yönergedeki çok önemli bir adımı unutacak ve ardından gelen herkes aynı hataya düşecektir. Belki de takım 4 nolu 'katamarana' kadar gelecek ama hemen ardından bocalayacak. Belki de takım 13'ün sekizinci üyesi 'iki kapaklı kutu' ve 'çizim iskeleti'nde bir 'değişim' yaratacak ve bu takımın dokuzuncu ve onuncu üyesi değişmiş türü kopyalayacak.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Şimdi, bu takımlardan beceriyi onuncu kuşağa başarılı bir şekilde aktaran takım için ilerde bir tahmin yapacağım. Eğer yelkenlileri 'kuşaklarına' göre sıralarsanız, kuşak sayısında sistematik bir kalite bozukluğu göremezsiniz. Diğer taraftan, eğer her yönden aynı ama aktarılan beceri olarak origami değil de yelkenlinin bir eskizini kopyalamak olduğu bir deney yapmak isterseniz, 1. Kuşaktan 10. Kuşağa kadar 'sağ kalan' örneğin doğruluğunda kesinlikle sistematik bozulmalar saptarsınız.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Deneyin eskiz uyarlamasında, tüm 10. Kuşak eskizler 1. Kuşak eskizlerle bazı küçük benzerlikler gösterecektir. Ve her takım içinde, sonraki kuşaklara doğru ilerlerken benzerlik, düzensiz bir istikrarlılıkla bozulacaktır. Deneyin origami uyarlamasında, bunun aksine, hatalar ya hep ya hiç olacaktır: bunlar 'dijital' değişimlerdir. Bir takım hata yapmadığında onuncu kuşak yelkenli ortalamada, beşinci ya da birinci kuşak yelkenliden ne daha kötü, ne daha iyi olacaktır; ya da kuşaklardan birinde bir 'değişim' ortaya çıkacak ve hatalı kuşağın arkasından gelen kuşakların tüm çabaları baştan aşağı fiyasko olacaktır çünkü takipçiler bu değişimi genelde bağlılıkla devam ettirirler.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Bu iki beceri arasındaki önemli fark nedir? Origami becerisi ayrık eylem serilerinden oluşur, bu eylemlerin her birisinin kendi içinde yerine getirilmesi basittir. Çoğunlukla işlemler şöyledir, 'her iki tarafı ortaya doğru katlayın.' Belirli bir takım üyesi adımı beceriksizce gerçekleştirebilir ama her ne olursa olsun takımın bir sonraki üyesinin ne üretmeye çalışacağı açıktır. Origami adımları 'kişisel standartlaştırmadır.' Onları 'dijital' yapan da işte budur. Marangoz ustası örneğimdeki gibidir, ki ustanın tahtadaki çivi kafasını çekiç darbelerinin ayrıntılarını dikkate almaksızın dümdüz etme gayesi çırağı için çok nettir. Bir origami tarifinin belirli bir adımını ya doğru ya da yanlış öğrenirsiniz. Eskiz becerisi, bunun aksine, analog bir beceridir. Herkes başarılı olabilir ancak bazıları bir eskizi diğerlerine göre daha doğru olarak kopyalar ve hiç kimse kusursuzca kopyalayamaz. Kopyanın doğruluğu harcanan zaman ve özen miktarına bağlıdır ve bunlar sürekli olarak değişen niceliklerdir. Üstelik bazı takım üyeleri doğrudan kopyalamak yerine eskiz örneğini güzelleştirir ve 'geliştirir.'&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Kelimeler (en azından bilindiklerinde) tıpkı origami işlemleri gibi 'kişisel standartlaştırmadır.' Orijinal Çinli Fiskos oyununda (Kulaktan Kulağa) ilk çocuk aklından bir hikâye adı ya da bir ifade geçirir ve bir sonraki çocuktan bunu üçüncü çocuğa aktarmasını ister ve bu silsile devam eder. Eğer cümle veya ifade altı yedi kelimeden oluşuyor ve tüm çocukların ana dilinde ise, on kuşak boyunca değişmeden sağ kalması için şans var demektir. Eğer alışılmadık bir yabancı dildense, çocuklar kelime kelime tekrarlamaktan ziyade fonetik olarak örnek almaya zorunludur ve bu ileti sağ kalamaz. Kuşaklar boyunca bozulma örneği eskizde olduğu gibidir ve değişecektir. İletinin çocukların ana dilinde bir anlamı varsa ve 'alleP ya da 'fenotip' gibi alışılmadık kelimeler içermiyorsa, sağ kalır. Sesleri fonetik olarak taklit etmek yerine, her çocuk her kelimeyi sınırlı bir kelime haznesinin öğeleri olarak ayırt edecek ve aynı kelimeyi ayıklayacaktır (seçim), üstelik çocuklar arası geçiş olurken kelimeler büyük ihtimalle farklı aksanlarla telaffuz edilmesine rağmen. Yazılı lisan da kişisel standartlaştırmadır çünkü kâğıt üzerindeki kıvrımlı çizgiler, ayrıntılarda her ne kadar farklı olursa olsunlar sonu olan bir alfabeden edinilirler, mesela 26 harflik bir alfabe.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Menilerin kişisel standartlaştırma işlemine bağlı olarak bazen oldukça kesin doğruluk sergileyebilmesi mem gen benzeşiminden kaynaklanan bazı yaygın itirazları karşılamaya yeterlidir. Nasıl olursa olsun, mem teorisinin esas gayesi gelişiminin bu başlangıç zamanlarında, Watson-Crick genetiğiyle eş değerdeki anlaşılır bir medeniyet teorisi desteklemek için değildir. Memleri savunmakta ilk amacım, aslında, genin tek Darwinci açıklama olduğu izlenimine bir karşı atak yapmaktı; Bencil Genin yaydığı bir izlenim. Peter Richerson ve Robert Boyd'un, 'mem' kelimesinin benimsenmemesi için sebepler sunmalarına ve bu ifade yerine 'kültürel değişkenler' ifadesini yeğlemelerine rağmen, özenli ve değerli kitapları Not by Genes Alone (Sadece Genler Sayesinde Değil) ile konunun önemini vurgularlar. Stephen Shennan'ın Genler, Memler ve İnsanlık Tarihi, Boyd ve Richerson'ın daha önce yazdıkları mükemmel kitap Medeniyet ve Evrimsel Süreç'ten esinlenmişti. Memleri ele alan diğer kitap örnekleri Robert Aunger'in Elektrik Mem, Kate Distin'in Bencil Mem ve Richard Brodie'nin Akıl Virüsü: Modern Mem Bilimi'd ir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Ancak mem teorisini diğerlerine kıyasla daha ileri taşıyan Mem Makinesi isimli kitabıyla Susan Blackmore'dur. Beyinlerle dolu bir dünyayı ve bu beyinleri işgal etmek için itişip kakışan memleri defalarca gözünde canlandırır (ya da diğer hazne ya da nakil hatlarını, bilgisayarlar ya da radyo frekans bantları gibi.) Bir gen havuzundaki genlerde olduğu gibi, hüküm sürecek memler, kendilerini kopyalamakta iyi olanlar olacaktır. Bunun sebebi, tıpkı ölümsüzlük meminin bazı insanları açıkça cezbetmesi gibi, başarılı kopyalanan memlerin kendiliğinden bir çekicilik kazanmış olmalarıdır. Ya da bu sebep, mem havuzunda çoktan sayıca fazlalaşmış diğer memlerin varlığında gelişecek olmaları olabilir. Bu, karmaşık memler ya da 'mempleksleri' doğurur. Memlerde olduğu gibi, benzeşimin genetik kaynağına dönerek bir anlam çıkarabiliriz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Daha açıklayıcı bir anlatım sunmak için genleri birbirinden bağımsızca hareket eden izole birimler olarak düşündüm. Ancak elbette birbirlerinden bağımsız değildirler ve bu durum kendini iki yolla belli eder. İlkin, genler doğrusal bir uyum içerisinde olan kromozomlardır ve böylelikle, kuşaklar boyunca yol alırken bitişik kromozomsal yerleri işgal etmiş diğer genlerin eşliğinde yol alırlar. Biz doktorlar bu tür bir bağlantıya eklem deriz ve bu konuyu daha fazla uzatmayacağım çünkü memlerin kromozomları, allel genleri ya da cinsel birleşimleri yoktur. Genlerin bağımsız olmadığı diğer görüş genetik bağlantıdan çok farklıdır ve bu noktada sağlam bir memetik benzeşim vardır. Bu durum embriyolojiyle ilgilidir ki bu genetikten tamamen farklıdır (bu unsur sık sık yanlış anlaşılır). Bedenler fenotipik mozaik parçalardan oluşan yap-bozlar değildir, her parçada farklı bir genin payı vardır. Genler arasında ya da anatomi veya davranış birimleri arasında birebir benzeşme yoktur. Genler, bir bedeni sonuçlandıran gelişimsel süreçlerin programlamasında yüzlerce diğer genle 'iş birliği' yaparlar, tıpkı bir yemekle sonlanan aşçılık sürecindeki iş birliği yapan tarif kelimeleri gibi. Tarifin her kelimesi yemeğin farklı lokmalarına tekabül etmez.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Demek ki genler bedenleri inşa etmek için kümelenirler ve bu, embiryolojinin en önemli prensiplerinden biridir. Doğal seçilimin gen kümelerini, alternatif kümeler arasındaki bir tür grup seçilimiyle desteklediğini söylemek caziptir. Bu şaşkınlıktır. Gerçekte olan ise gen havuzundaki diğer genlerin ortamın büyük bir bölümünü oluşturduğu ve bu ortamda her genin allel geni karşısında seçilime uğradığıdır. Çünkü her gen diğer genlerin varlığında başarılı olmak üzere ayıklanır (ki bu diğerleri de aynı yolla ayıklanmıştır) işbirliği yapan gen kümeleri su yüzüne çıkar. Burada planlı bir ekonomiden çok bağımsız pazar yeri benzeri bir durum vardır. Bu pazarda bir kasap ve bir ekmekçi için yer vardır, belki de bir şamdan imalatçısı için küçük bir boşluk. Bu olay kasap + ekmekçi + şamdan imalatçısı şirketine yardımda bulunan bir merkezi plancıya sahip olmaktan farklıdır. Görünmez bir el tarafından birleştirilen, iş birliği yapan kümeler görüşü dinsel memler ve işleyişlerini anlamamız konusunda baz alacağımız bir temeldir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Farklı türden gen kümeleri farklı gen havuzlarında ortaya çıkar. Etobur gen havuzları, av belirleme algısı organlarını, av yakalama pençelerini, köpek dişlerini, et sindirimi enzimlerini programlayan genleri ve diğer birçok farklı geni içerir, her gen diğerleriyle iş birliği yapmak üzere mükemmelce ayarlıdır. Diğer yandan, otobur gen havuzlarında, karşılıklı uyumlu çeşitli gen serilerinin birbirleriyle dayanışmaları desteklenir. Bir genin fenotipinin, ait olduğu türün çevresiyle uygunluğu yönünde desteklendiği fikrine kulaklarımız aşinadır: çöl, ormanlık alan ya da bunun gibi. Burada belirtmek istediğim husus, bu genin aynı zamanda kendi gen havuzundaki diğer genlerle olan uyumunun da desteklenmesidir. Etobur bir gen otobur bir gen havuzunda sağ kalamaz ve otobur bir gen de bir etobur havuzda. Bir genin uzun vadeli bakış açısıyla, türlerin gen havuzu (cinsel üretim ile karışan ve yeniden karışan gen serisi) her genin işbirliği kapasitesiyle ayıklandığı genetik bölgeyi oluşturur. Mem havuzları gen havuzlarına göre daha düzensiz ve yapışız olsa da, hala bir mempleksteki her memin 'çevresinin' önemli bir parçası olan bir mem havuzundan bahsedebiliriz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Bir mempleks, sağ kalmakta başarılı olmaları zorunlu olmasa da mempleksteki diğer üyelerin arasında başarıyla sağ kalan bir memler serisidir. Önceki kısımda dil evriminin ayrıntılarının bir tür doğal seçilimle desteklendiğinden emin olmadığımı belirtmiştim. Varsayımıma göre dil evrimi gelişigüzel bir sürüklenmeyle hüküm sürüyordu. Bazı ünlü ve ünsüzlerin diğerlerine nazaran dağlık arazide daha başarılı olduğu ve bu yüzden isviçre, Tibet ve Ant Dağı lehçelerinin tipik sesleri halini almaları, diğer bazı seslerin ise sık ormanlarda fısıldamaya uygun olduklarından Pigme ve Amazon dillerinin karakteristiği oldukları görüşü oldukça mantıklıdır. Ancak dilin doğal seçilimiyle ilgili verdiğim örnek (Büyük Ünlülerin Değişimi'nin işlevsel bir açıklaması olmalı teorisi) aynı türden değildir. Bundan ziyade, karşılıklı uyum içerisindeki memplekslere uyum sağlayan memlerle ilgilidir. İlk önce bilinmeyen nedenlerle bir ünlü değiştirildi; belki de sevilen ya da güçlü bir birey taklit edildi, örneğin İspanyolca peltek konuşma tarzının iddia edilen kökeninde olduğu gibi. Büyük Ünlü Değişiminin nasıl başladığını fazla önemsememek gerekir: bu teoriye göre, bir ünlünün değişmesiyle birlikte belirsizliği azaltmak için, diğer ünlüler de sırasıyla değişmelidir ve bu aşama aşama devam eder. Sürecin bu ikinci adımında, memler varolan mem havuzlarının geçmişine dayalı olarak ayıklanır ve dolayısıyla karşılıklı uyumlu memlerden oluşan yeni bir mempleks gelişir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;En sonunda memetik din teorisinden bahsedecek kadar bilgiliyiz. Bazı dinsel görüşler, tıpkı bazı genler gibi, salt yararlık sayesinde süregelir. Bu memler çevrelerindeki diğer memleri dikkate almaksızın herhangi bir mem havuzunda sağ kalabilir. (Şu çok önemli konuyu yinelemeliyim ki 'yararlık' sözcüğünün buradaki anlamı sadece 'havuzda sağ kalma becerisidir.' Bundan başka bir hükmü yoktur.) Bazı dinsel görüşler ise mem havuzundaki sayıca fazlalaşmış diğer memlerle uyumluluklarından ötürü, bir mempleksin parçası olarak sağ kalırlar. Aşağıdaki kısmi listede, ya salt 'yararlık' oldukları için ya da varolan mempleksle uyumlu oldukları için sağ kalmaları mümkün olabilen dinsel memler vardır:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;&lt;/span&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;• Öldükten sonra yaşamaya devam edeceksiniz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;• Eğer savaşta şehit düşerseniz, cennetin bilhassa şahane bir bölümüne gideceksiniz ve burada yetmiş iki bakireyle keyif çatacaksınız (zavallı bakirelerin halini bir düşünün.)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;• Kâfirler, küfürbazlar ve din değiştirenler öldürülmelidir (ya da cezalandırılmalıdır, örneğin sürgün edip, aileleriyle görüşmeleri engellenerek.)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;• Tann'nın yüce meziyetlerine inan. Eğer inancının bocaladığını hissedersen, bunu onarmak için sıkı çalış ve inançsızlığın konusunda yardım etmesi için Tanrı'ya yalvar. (Pascal'ın Riski'nden bahsederken şu ruhaf sanıdan bahsetmiştim ki Tann'nın bizden tek istediği sadece inanmaktır. O an bunu bir tuhaflık olarak nitelemiştim. Şimdiyse elimizde somut bir açıklama var.)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;• İman (kanıtsız inanç) bir erdemdir. İnançlarınız kanıta ne kadar karşı gelirse, o ölçüde erdemlisinizdir. Mantığa ve kanıta gerek duymadan, gerçekten tuhaf, dayanaksız ve katlanılmaz bir şeye inanmayı beceren üstat inançlılar özellikle çok iyi ödüllendirileceklerdir&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;• Herkes, hatta dinsel inançları olmayanlar dahi, bu üstatlara istemsiz ve sorgusuz bir riayetle azami seviyede saygı duymalıdır (bunu Bölüm l'de gördük)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;• Bazı esrarengiz şeyler vardır ki (Kutsal Üçleme, dönüşüm, cisimleşme gibi) bunları anlamayı amaçlamayız. Bunlardan birini bile anlamaya çalışmayın, çünkü bu girişim esrarengizliğine zarar verebilir. Bunlara gizem diyerek tatmin olmanın yollarım öğrenin.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;• Hoş müzik, sanat ve yazıtlar dinsel fikirlerin kopyalanmış simgeleridir.&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Yukarıdaki listede bazı başlıkların büyük olasılıkla mutlak sağ kalma değerleri vardır ve herhangi bir mempleks içinde gelişeceklerdir. Ancak, genlerde olduğu gibi, bazı memler sadece diğer memlerin uygun zeminine dayalı olarak sağ kalır ve alternatif memplekslerin ortaya çıkmasına öncülük eder. İki farklı din iki farklı mempleks olarak görülebilir. Belki de İslam etobur bir gen bileşimine, Budizm ise otobur bir bileşime benzemektedir. Bir dinin, her anlamda, diğer bir dinden daha 'iyi' olmadığı görüşü gibi etobur genler de otobur genlerden daha 'iyi' değildir. Bu tür dinsel memlerin sağ kalmak için herhangi bir katışıksız uygunluklarının olması şart değildir; bununla birlikte, ait oldukları dinin diğer memlerinin arasında gelişmek anlamında iyidirler ancak diğer dinlerin memlerinin arasında aynı başarıyı gösteremezler. Bu örneğe göre, Roman Katolikliği ve İslam ister istemez ayrık bireyler tarafından tasarlanmış değildir ancak aynı mempleksin diğer memlerinin arasında gelişmiş memlerin, alternatif koleksiyonları olarak bağımsızca evrimleşmişlerdir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Düzenli dinler halklar tarafından düzenlenmiştir: papazlar, piskoposlar, hahamlar, imamlar ve Ayetullahlar. Ancak, Martin Luther ile ilgili değindiğim konuya tekrar dönersek, bu dinlerin insanlar tarafından tasarlandığı ve ifade edildiği anlamına gelmez. Dinler nüfuz sahibi bireylerin yararına kullanılmış ve üzerlerinde oynama yapılmış olsa da, kuvvetle muhtemeldir ki her dinin ayrıntılı yapısı büyük ölçüde bilinçsiz evrim tarafından şekillenmiştir. Dinlerin hızlı evrimi ve uyuşmazlığına açıklama sunmakta çok ağır kalan genetik doğal seçilimle değil. Söylentiler ışığında, genetik doğal seçilimin rolü, beyni, beynin tercihlerini ve eğilimlerini karşılamaktır; donanım platformu ve alt seviye sistem yazılımı (donanım, yazılım), ki bunlar memetik seçilimin zeminini oluşturur. Bu zemin belirlendiğinde, bir tür memetik doğal seçilim belirli dinlerin ayrıntılı evrimlerine akla yakın bir açıklama sunabilirmiş gibi görünüyor. Bir din evriminin ilk aşamalarında, dinin bir düzen kazanmasından önce, sade ve kolay memler insan psikolojisine dayalı evrensel çekiciliklerinin avantajıyla sağ kalırlar. Tam bu noktada, dinsel mem teorisi ve dinin psikolojik yan ürün teorisi örtüşür. Sonraki aşamalar, din düzenli, ayrıntılı ve keyfi olarak diğer dinlerden farklı bir hal aldığında, mempleks teorisiyle yeterli düzeyde masaya yatırılabilir; karşılıklı uyumlu memler kümesi. Bu, papazlar ve diğerleri tarafından kasti tahrif ilave rolünü diskalifiye etmez. Dinler büyük olasılıkla, en azından kısmen, zekice tasarlanmışlardır, tıpkı sanat tarzı ve modaları gibi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Kendi bütünlüğü içinde hemen hemen zekice tasarlanmış bir diğer din Scientology'dir1 ancak sanırım bu bir istisnadır. Teorik olarak tasarlanmış bir diğer aday din, Mormonizm'dir. Joseph Smith, Mormonizm'in girişimci, yalancı mucidi, tamamen yeni bir kutsal kitap toparlamak için elinden geleni ardına koymaz; Mormon Kitabı, baştan aşağı sahte bir Amerikan tarihi anlatır ve baştan aşağı sahte bir on yedinci yüzyıl İngilizcesiyle yazılmıştır. Hâlbuki Mormonizm on dokuzuncu yüzyılda üretildikten sonra evrim geçirmeye başlamıştı ve şu anda Amerika'nın en itibarlı dinlerinden biri haline geldi; aslında en hızlı gelişen din olduğunda ısrar edilir ve hatta başkan adaylarının seçim konuşmalarına konu olur.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Çoğu din evrim geçirir. Hangi dinsel evrim teorisini benimsersek benimseyelim, doğru koşullar altında, dinsel evrim sürecinin şaşırtıcı hızını açıklayabilecek yeterlilikte olmalıdır. Şimdi bunun bir örneğini inceleyelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0); font-weight: bold;"&gt;NOT:&lt;/span&gt; Yazının devamı; &lt;a href="http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/2009/03/kargokultler.html"&gt;&lt;span style="text-decoration: underline;"&gt;[Kargokültler]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4654294092442757035-7189115733765059368?l=richarddawkins-turkey.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/8f5LDB8fLI3Yh3eEg4xuXs5Ip5A/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/8f5LDB8fLI3Yh3eEg4xuXs5Ip5A/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/8f5LDB8fLI3Yh3eEg4xuXs5Ip5A/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/8f5LDB8fLI3Yh3eEg4xuXs5Ip5A/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/RichardDawkins-Turkey/~4/wxAsYNsaViE" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/feeds/7189115733765059368/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="https://www.blogger.com/comment.g?blogID=4654294092442757035&amp;postID=7189115733765059368&amp;isPopup=true" title="0 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/4654294092442757035/posts/default/7189115733765059368?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/4654294092442757035/posts/default/7189115733765059368?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/RichardDawkins-Turkey/~3/wxAsYNsaViE/sakin-ol-cunku-memlerin-uzerinde.html" title="Sakin ol çünkü memlerin üzerinde yürüyorsun" /><author><name>Richard Dawkins</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17051708469764919869</uri><email>richarddawkins.net@gmail.com</email><gd:extendedProperty name="OpenSocialUserId" value="11596445855858251001" /></author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/2009/03/sakin-ol-cunku-memlerin-uzerinde.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;CUMNQ34-eip7ImA9WxVVFEg.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-4654294092442757035.post-5751341526501517798</id><published>2009-03-07T02:44:00.000-08:00</published><updated>2009-03-07T11:18:12.052-08:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2009-03-07T11:18:12.052-08:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="kargokült tanrı yanılgısı e-book" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="ateizm" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="isa" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="richard dawkins" /><title>Kargokültler</title><content type="html">&lt;div  style="text-align: center; color: rgb(153, 0, 0);font-family:lucida grande;"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;KARGOKÜLTLER&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;&lt;span style="color: rgb(51, 51, 51);font-size:180%;" &gt;B&lt;/span&gt;rian'ın Hayatfnda, Monty Python takımının doğru anladığı birçok şeyden birisi, yeni bir dinsel tutkunun harekete geçebilmekteki olağanüstü hızıydı. Neredeyse bir gecede türeyebilir ve sonra kültürün içine girer ki burada endişe verici düzeyde baskın bir rol oynayacaktır. Pasifik Melanezya ve Yeni Gine 'kargokültleri' gerçek hayattan en bilindik örneği teşkil ederler. Bu kültlerin bazılarının bütün geçmişi, başlangıçtan bitişe kadar, hafızalara kazınmıştır. Kökenleri güvenilirce doğrulanmamış İsa inancının aksine, olayların akışının tamamının gözlerimizin huzuruna serildiğini gözlemliyoruz (ve bu halde bile, göreceğimiz üzere, bazı ayrıntılar artık ortadan kaybolmuştur.) Hıristiyanlık inancının neredeyse kesin, çok benzer bir yolla başladığını ve başlangıçta aynı yüksek hızda yayıldığını düşünmemek elde değil.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Kargokültleri konusunda en bilirkişi olarak David Attenborough'u tayin ettim ve kendisi Cennetin Arayışı isimli kitabını bana epey içtenlikle sundu. Sunduğu bir model, on dokuzuncu yüzyıldaki ilk kültlerden, İkinci Dünya Savaşı'nın bitiminde gelişen en ünlülerine kadar tüm kültler için geçerlidir. Öyle görünüyor ki her hikâyede ada halkları, adalarını istila eden beyaz göçmenlerin sınırsız varlıkları altında eziliyorlar, buna yöneticiler, askerler ve misyonerler dâhil. Bu insanlar bir ihtimal Arthur C.Clarke'm Üçüncü İlkesi'nin kurbanlarıdır ki buna Bölüm 2'de değinmiştim: 'Yeterli düzeyde ilerlemiş herhangi bir teknoloji büyüden ayırt edilemez.'&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Ada halkları beyaz adamın tadını çıkardığı mucizelerin hiç birini kendisinin üretmediğini fark etti. Eşyalar tamir edilmeleri gerektiğinde başka yerlere gönderiliyordu ve yenileri gemiler ve daha sonraları uçaklarla 'kargo' olarak gelmeye devam ediyordu. Beyaz adamın bir şey ürettiği ya da tamir ettiği hiç görülmemişti ve aslında faydalı iş olarak nitelendirilebilecek hiçbir şey yapamıyordu beyaz adam (bir masanın arkasında oturup kâğıt karıştırmak belli ki bir tür dini özveriydi.) O halde 'kargo' da doğaüstü bir kaynaktan geliyor olmalıydı. Ve sanki bunu onaylarcasına, beyaz adamlar yalnızca ayinsel seremoni olarak değerlendirilebilecek bir takım eylemler sergiledi:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;&lt;/span&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Uzun direkleri tellerle sabitlediler; ışıkta parlayan kutuların üzerine oturup bir şeyler dinlediler ve tuhaf gürültüler yapıp boğulurcasma sesler çıkardılar; yerel halkı birbirinin aynı kıyafetler giymeye ikna ettiler ve onları bir yukarı bir aşağı uygun adım yürüttüler; ki bundan daha gereksiz bir uğraş üretmek neredeyse imkansızdır. Ve akabinde yerli halk gizemin cevabını tesadüfen buldu. Beyaz adam bu anlamsız eylemler, yani ayinleri kullanarak tanrıları bu kargoları göndermeye ikna ediyordu. Eğer yerli halk kargo istiyorsa, o halde onlar da aynı şeyi yapmalıydı.&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Çarpıcıdır ki, benzer kargokültler, hem coğrafik hem de kültürel olarak birbirinden oldukça uzak adalarda, bağımsızca türemiştir. David Attenborough anlatmaya şöyle devam ediyor:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;&lt;/span&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Antropologlar Yeni Kaledonya'da iki, Solomons'da dört, Fiji'de dört, Vanuatu'da yedi ve Yeni Gine'de ellinin üstünde farklı salgın olduğunu saptadılar. Çoğu bir diğerinden bağımsız ve bağlantısızdı. Bu inançların çoğunda, vahiy günü geldiğinde belirli bir Mesih kargoyu getirecekti.&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Birçok bağımsız ancak benzer kültün bağımsızca kök salması, genel insan psikolojisinin tek bir hedefte birleştirici özelliğini akla getiriyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Vanuatu'daki Tanna isimli bir adada cereyan eden ünlü bir kült (bu ada 1980 yılından sonra Vanuatu olarak bilinir) hala geçerliliğini yitirmemiştir. Bu kült John Frum adlı bir mesih figüründe yoğunlaşır. Resmi hükümet kayıtlarmdaki John Frum belgeleri sadece 1940 yılına kadar geriye gider ancak böylesi güncel bir efsanede dahi, bu şahsın gerçekten yaşayıp yaşamadığının yanıtı çok net değildir. Bir efsanedeki tanımına göre, bu adam tiz sesli, kısa boylu ve kır saçlı birisidir ve parlak düğmeleri olan bir palto giyer. Tuhaf kehanetlerde bulunur ve yerli halkı misyonerlere karşı düşman etmeyi hedefler. Sonuçta, dünyaya ikinci kez geleceği ve yanında cömert bir kargo getireceği sözünü vererek, atalar diyarına göç eder. Vahiy görüşünde bir 'büyük felaket' de vardır; Dağlar dümdüz olacak ve vadiler dolacak; Yaşlılar zindeliklerine tekrar kavuşacak, hastalıklar yok olacak; beyaz adam bir daha hiç dönmemek üzere adadan sürgün edilecek ve bu öylesine zengin içerikli bir kargo olacak ki her yerli her istediğine sahip olacak.'&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Yerel yönetim için daha endişe verici olan ise, John Frum'un ikinci gelişinde yeni bir para sistemi getireceği ve bu paraların üzerinde hindistan cevizi figürü bulunacağı kehanetinde bulunmasıydı. Bu yüzden herkes beyaz adamın yaydığı paralardan kurtulmalıydı. Böylece, 194İ'de fırtınalı bir para harcama cümbüşü baş gösterdi; insanlar çalışmayı durdurdu ve ada ekonomisi ciddi biçimde yara aldı. Koloni başkanları bu akımın elebaşlarmı tutuklattı ancak kültün önünü kesmek adına hiçbir şey yapamadılar ve misyon kiliseleri ve de okulları sükunete büründü.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Kısa süre sonra, yeni bir kült gelişti ve buna göre John Frum Amerika'nın Kralıydı. Bu sefer Amerikan askerleri adaya hızır gibi yetişti ve ne şanstır ki bu askerler arasında adalılar gibi gariban olmayan siyah adamlar da vardı:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;&lt;/span&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Bu siyah adamlar tıpkı beyaz adamlar gibi kargo açısından varlıklılardı. Tanna adasını büyük bir coşku fırtınası sardı. Vahiy gününün eli kulağındaydı. Görünüşe bakılırsa herkes John Frum'un gelişi için hazırlanıyordu. Liderlerden birisi John Frum'un Amerika'dan uçakla geleceğini söyledi ve yüzlerce adam uçağın inebileceği küçük bir havaalanı yapmak için adanın ortasındaki çalılık araziyi temizlemeye koyuldu.&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Bu küçük havaalanı bambudan imal edilmiş bir kontrol kulesiyle idare ediliyor, 'hava trafik kontrolörleri' tahtadan, sahte kulaklıklar takıyordu. 'Pistte' John Frum'un uçağını piste inmeye cezbetmek için tasarlanmış, dekor vazifesi gören sahte uçaklar bile vardı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;1950'de, genç David Attenborough John Frum kültünü mercek altına almak için yanına bir kameraman alarak (Geoffrey Mulligan) Tanna'ya ulaşmak üzere denize açıldı. Bu inanca ait birçok bulgu elde ettiler ve son olarak yüksek rahip Nambas isimli bir adamla tanıştılar. Nambas Mesih John kültüne oldukça aşinaydı ve hatta onunla düzenli olarak 'radyo' sayesinde görüştüğünü iddia ediyordu. (John'a ait olan) bu radyo, beli elektrik telleriyle çevrili bir yaşlı kadından ibaretti. Kadın transa geçiyor ve anlamsız, abuk subuk sözler ediyordu ki bunları Nambas John Frum'un sözleri olarak tercüme ediyordu. Nambas Attenborough'un kendisini görmeye geldiğini önceden bildiğini iddia ediyordu çünkü John Frum bunu ona 'radyodan' iletmişti. Attenborough 'radyoyu' görmeyi talep etti ancak (sebep gösterilmeden) bir ret cevabı aldı. Konuyu değiştirdi ve Nambas'a John Frum'u bizzat görüp görmediği sordu:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;&lt;/span&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Nambas başını dinç bir şekilde sallayarak onay verdi. 'Ben onu çok görmek.'&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;'Peki nasıl görünüyor?'&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Nambas parmağıyla beni dürttü 'Sana benzemek. Beyaz suratlı. Uzun boylu adam. Uzun zamandır Güney Amerika'da yaşamak.'&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Bu detay daha önce bahsettiğim John Frum'un kısa boylu bir adam olduğu bilgisiyle çelişiyor. Evrim geçiren efsaneler işte böyledir. John Frum'un döneceği günün tarihi 15 Şubat olacağına inanılıyordu ancak yıl bilinmiyordu. Her yılın 15 Şubat'ında Frum taraftarları onu hoş karşılamak için bir dinsel seremoni düzenliyorlardı. John şimdilik dönmemişti ancak cesaretlen hiç kırılmadı. Attenborough Sam isimli bir kült meraklısıyla da sohbet etmiş:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;&lt;/span&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;'Fakat Sam, John'un söylediği kargonun geliş tarihinin üstünden tam on dokuz yıl geçti. Söz verdi ve söz verdi ama kargo hala gelmedi. On dokuz yıl beklemek için çok uzun bir süre değil mi?' Sam yere bakmayı kesti ve gözlerini bana dikti. 'Eğer sen İsa'nın gelmesi için iki bin yıl bekleyebiliyorsan ve o gelmiyorsa, o halde ben de John için on dokuz yıldan fazla bekleyebilirim.'&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Robert Buckman'ın kitabı Tanrı Olmadan da İyi (huylu) Olabilir miyiz} Bir John Frum havarisinin yukandakine benzer, takdire şayan bir cevap yapıştırmasını aktarır. Bu alıntıda bahsi geçen kişi, David Attenboroug'tan yaklaşık kırk yıl sonra adaya giden Kanadalı bir gazetecidir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Kraliçe ve Prens Philip bölgeyi 1974 yılında ziyaret ettiler ve Prens daha sonradan ilahlaştırılarak John Forum benzeri bir kültün doğmasına neden oldu (yineliyorum ki din evriminde ayrıntıların ne kadar hızlı değişebildiğine tanık oluyoruz.) Prens, beyaz denizci üniforması üzerinde etkileyici bir sembol olan ve tüylü bir başlık takan yakışıklı bir adamdır ve herhalde şaşırtıcı değildir ki, Kraliçe'nin aksine, sırf bu yüzden yüceltilmiştir. Ayrıca bu kültürdeki bir ada halkının dişi bir tanrıçayı benimsemesi oldukça güçtür.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Güney Pasifik kargokültlerinin üzerinde çok durmak istemiyorum. Ancak dinlerin neredeyse bir hiçten türemelerinin çağdaş, kusursuz bir örneğini temsil etmekteler. Dinlerin kökeniyle ilgili genel olarak dört ders verirler ve bunlara burada özetle değineceğim. İlk ders, bir inancın türemekteki inanılmaz hızıdır. İkinci ders, kaynaklanma sürecinin izlerinin üstünü örtmekteki hızdır. John Frum gerçekten yaşamış olsaydı, hafızalarda da canlı kalırdı. Oysa bu kadar yakın geçmişteki bir olasılıkta dahi, yaşayıp yaşamadığı kesin değildir. Üçüncü ders farklı adalarda benzer kültlerin bağımsızca ortaya çıkmasından kaynaklanır. Bu benzerlikler üzerine düzenli bir çalışma bize insan psikolojisi ve dine duyarlılığıyla ilgili bilgiler sunabilir. Dördüncü ders, kargokültler benzerdir, yalnızca birbirlerine değil aynı zamanda eski dinlere de. Dünya genelinde yaygın olan Hıristiyanlık ve diğer eski dinler büyük bir ihtimalle tıpkı John Frum'un kültü gibi yerel kültler olarak başladılar. Doğrusu, Oxford Üniversitesi Yahudi Bilimleri Profesörü Geza Vermes gibi bilim adamları, İsa'nın o zamanlarda Filistin'de ortaya çıkan birçok karizmatik figürlerden (hoşa giden beden ve kişilik) yalnızca bir tanesi olduğunu ve bu bölgede benzer birçok efsane dolaştığını söylerler. Bu kültlerin büyük çoğunluğu günümüzde kaybolmuştur. Bu bakış açısıyla, geriye kalan tek inanç bugün yüz yüze geldiğimizdir. Ve yüzyıllar aşıldıkça, süregelen evrimle (memetik seçilim, tabi eğer bu yorum hoşunuza gittiyse) karmaşık sisteme dönüşecektir (ya da bundan ziyade, birbirinden uzaklaşan torun sistemler dizisine.) Karmaşık sistem günümüzde dünyanın büyük bir bölümünde egemendir. Haile Selassie, Elvis Presley ve Prenses Diana gibi çağdaş karizmatik figürlerin ölümleri kültlerin hızlı yükselişi ve ardından gelen memetik devrimi incelemek adına farklı fırsatlar yaratmaktadır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Dinlerin kökeni hakkında tüm söylemek istediğim bunlardı, tabi 10. bölümde, dinin karşıladığı psikolojik 'gereksinimler' başlığının altında çocukluk fenomeni 'hayali arkadaştan' bahsederken yineleyeceğim kısa özet hariç.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Ahlakın köklerinin genelde dine bağlı olduğu düşünülür ve bir sonraki bölümde bu görüşü sorgulamak niyetindeyim. İspat etmek istediğim varsayımım ahlakın kökeninin de başlı başına Darwinci sorgulamanın bir konusu olma olasılığıdır. Şöyle bir soru sormuştuk: Dinin Darwinci bakış açısıyla süregelme sebebi nedir? O halde aynı soruyu ahlak için de sorabiliriz. Aslında ahlakın büyük olasılıkla dinden daha eski bir geçmişi vardır. Din üzerine tartışırken soruyu geri çekip, yeniden ifade etmemiz gibi, ahlakın da başka bir şeyin yan ürünü olarak düşünülebileceğini göreceğiz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0); font-weight: bold;font-family:georgia;" &gt;Richard Dawkins / Tanrı Yanılgısı (Sayfa, 191-196)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0); font-weight: bold;font-family:georgia;" &gt;Kuzey Yayınları / ISBN: 978-315-11-1&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4654294092442757035-5751341526501517798?l=richarddawkins-turkey.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/YC9YQe0hhvhTGKzECndaG0UBaas/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/YC9YQe0hhvhTGKzECndaG0UBaas/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/YC9YQe0hhvhTGKzECndaG0UBaas/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/YC9YQe0hhvhTGKzECndaG0UBaas/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/RichardDawkins-Turkey/~4/tbrS82MwpI8" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/feeds/5751341526501517798/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="https://www.blogger.com/comment.g?blogID=4654294092442757035&amp;postID=5751341526501517798&amp;isPopup=true" title="1 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/4654294092442757035/posts/default/5751341526501517798?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/4654294092442757035/posts/default/5751341526501517798?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/RichardDawkins-Turkey/~3/tbrS82MwpI8/kargokultler.html" title="Kargokültler" /><author><name>Richard Dawkins</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17051708469764919869</uri><email>richarddawkins.net@gmail.com</email><gd:extendedProperty name="OpenSocialUserId" value="11596445855858251001" /></author><thr:total>1</thr:total><feedburner:origLink>http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/2009/03/kargokultler.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;A0UDQnc5cCp7ImA9WxVVE0g.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-4654294092442757035.post-7234411596646229253</id><published>2009-03-06T09:05:00.000-08:00</published><updated>2009-03-06T09:07:53.928-08:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2009-03-06T09:07:53.928-08:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="kürtaj günah mıdır?" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="evrim teorisi" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="richard dawkins tanrı yanılgısı e-book" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="aşırı dindar" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="charles darwin" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="ateizm" /><title>İnanç ve İnsan Hayatının Kutsallığı</title><content type="html">&lt;div style="text-align: center; font-weight: bold; color: rgb(153, 0, 0);"&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;İ&lt;/span&gt;NANÇ VE İNSAN HAYATININ KUTSALLIĞI&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia; color: rgb(0, 0, 0);"&gt;&lt;span style="color: rgb(51, 51, 51);font-size:180%;" &gt;İ&lt;/span&gt;nsan embriyosu, insan yaşamının örneğidir. Bu nedenle, saltçı dindarlara göre, kürtaj açıkça yanlıştır: bebek cinayetidir. Bu konu hakkında, bir fıkradan farksızmış izlenimi bırakan gözlemime katılır mısınız bilmem ama, embriyo seviyesindeki yaşamı sona erdirmenin ateşli bir tavırla karşısında olanların çoğu görünen o ki yetişkin yaşamları sona erdirmek konusunda oldukça gayretli görünmekteler. (Adil olmak gerekirse bu söylediğim herkes için geçerli bir kural olmayıp, kürtajı en sert şekilde reddeden Roman Katolikleri'nce uygulanmamaktadır.) Ancak diğer taraftan yeniden doğmuş olan (ç.n: Din değiştirmek, özellikle de Hıristiyan evanjelizmine geçiş) George W. Bush, günümüz dinsel egemenliğinin tipik bir örneğidir. O ve onun gibi olanlar insan hayatının gözüpek savunucularıdır, elbette savundukları hayat embriyo seviyesindeyse (ya da ölümcül bir hastalıkla boğuşan bir yaşamsa); hatta bu kişiler birçok hayatı kurtaracağı kesin olan tıbbi araştırmaları önlemeye kadar giderler. İdam cezasının karşısında olmak adına en aşikâr zemin insan yaşamına saygıdır. 1976 senesinden bu yana, Yüksek Mahkeme idam cezası yasağını iptal edip, cezayı tekrar yürürlüğe koyduğundan beri, Teksas A.B.D'deki tüm elli eyalette meydana gelen tüm idam cezası uygulamalarının üçte birinden sorumlu hale gelmiştir. Ve Bush'un yönetimindeki ülke, tarihte eşi görülmemiş sayıda infaza tanıklık etmiştir, ortalama bir değerle her dokuz günde bir idam. O belki de sadece görevini yapıp, ülkenin kanunlarını uygulamıştır? Ancak eğer öyleyse, CNN gazetecisi Tucker Carlson'un yaptığı ünlü röportajı nasıl değerlendireceğiz? Bizzat idam cezasını destekleyen Carlson, Bush'un idam sırası gelmiş bir kadın tutukluyu "gülünç" bir üslupla taklit etmesi karşısında şaşkınlığını gizleyememişti ki kadın idamın ertelenmesi için valiye yalvarmıştı: '"Lütfen," Bush alaycı, sahte bir umutsuzlukla dudaklarını büzer, "Beni öldürmeyin. Bu kadın eğer bir zamanlar bir embriyo olduğunu hatırlatsaydı belki de Bush kendisini daha fazla onun yerine koyabilirdi. Embriyolar için duyulan derin endişe görünüşe göre gerçekten birçok inanç insanı üzerinde çok tuhaf bir etki bırakıyor. Calcutta Anne Teresa Nobel Barış Ödülü'nü alırken yaptığı bir konuşma sırasında inanılması güç şu sözleri etmiştir: 'Barışın en büyük düşmanı kürtajdır.' Ne? Bu kadar budalaca bir fikir öne süren bir kadını hangi konuda, nasıl ciddiye alıp ona bir Nobel Ödülü verdiniz? Dindarlık taslayan ikiyüzlü Rahibe Teresa'nın kandırdığı kişiler, Christopher Hitchens'in kitabı The Missionary Position: Mother Teresa in Theory and Practice (Misyoner Pozisyonu: Teoride ve Pratikte Rahibe Teresa) okumalıdır. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia; color: rgb(0, 0, 0);"&gt;Amerikan Taliban'a dönelim ve Kurtarma Operasyonumun kurucusu Randall Terry'nin sözlerini dinleyelim. Bu, kürtajı destekleyenlerin gözünü korkutmak için kurulmuş bir örgüttür. 'Ben ya da benim gibiler bu ülkeyi yok etmeye başladığımızda, bir an önce sıvışsanız iyi edersiniz çünkü sizi arayıp bulacağız, sizi yargılayacağız ve sizi infaz edeceğiz. Şaka yapmıyorum. Yargılama ve infaz etme işlemleriyle bizzat ilgileneceğimden hiç kuşkunuz olmasın.' Terry burada kürtaj yapan doktorları ima ediyordu ve ilhamını Hıristiyanlıktan aldığı diğer ifadelerinde gün gibi ortadadır:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia; color: rgb(0, 0, 0);"&gt;&lt;/span&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-family: georgia; color: rgb(0, 0, 0);"&gt;Sizden açıkça bir hoşgörüsüzlük dalgasıyla baştan aşağı yıkanmanızı istiyorum. Sizden bir düşmanlık dalgasıyla yıkanmanızı istiyorum. Evet, nefret iyidir... Hedefimiz bir Hıristiyan milleti olmaktır. İncil'in bize verdiği bir görevimiz var, Tanrı bizi seçti, bu ülkeyi fethetmemiz için. Sakin bir dönem istemiyoruz. Çoğulculuk (birçok din) istemiyoruz. İdealimiz oldukça açık. Tanrı'nın kanunları, yani On Emir üzerine kurulu bir Hıristiyan ulus olmak zorundayız. Mazeret kabul etmiyoruz.&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia; color: rgb(0, 0, 0);"&gt;Ancak bir Hıristiyan faşizmi olarak adlandırılabilecek bu başarma hırsı bütünüyle Amerikan Taliban'a özgüdür. Bu, dünyanın farklı bölgelerindeki birçok kişi tarafından coşkuyla rağbet edinilen İslami faşizmin neredeyse birebir örtüşen eşdeğeridir. Randall Terry henüz siyasi güç kazanmamış birisidir. Fakat Amerikan siyasi sahnesini gözlemleyen birisi, bunlar yazıldığı sırada (2006), iyimserliğini koruyamayacaktır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia; color: rgb(0, 0, 0);"&gt;Bir consequentialist' ya da bir faydacının kürtaj meselesine çok farklı bir bakış açısıyla yaklaşması mümkündür; acıyı ölçerek. Kürtaj esnasında embriyo acı çeker mi? (Embriyo, henüz bir sinir sistemi gelişmeden muhtemelen acı çekmez. Ve eğer bir sinir sistemi gelişmiş olsa bile, bir mezbahada can veren yetişkin bir inek kadar acı çekmediği kesindir.) Kürtaj olamayan hamile bir kadın ya da kadının ailesi, bu durumdan ötürü acı çeker mi? Bu bir hayli olasıdır; ve her koşulda, embriyonun bir sinir sistemi olmadığı düşünüldüğünde, annenin yeterince gelişmiş sinir sisteminin bir seçim hakkı olması gerekli değil midir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia; color: rgb(0, 0, 0);"&gt;Bir consequentialist hiç şüphesiz kürtaj karşıtı savunmalar türetebilir. Consequnetalistler 'kaçamak' savunmalar uydurabilirler (ki bunu yapmalarını istemem.) Örneğin; Embriyolar acı çekmiyor olabilir ancak insan yaşamının alınmasını tolere eden bir kültür, bir süre sonra haddini aşma tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir: tüm bunlar nerede noktalanacak? Bebeklerin öldürülmesiyle mi? Doğurma anı kuralların belirlenmesinde doğal bir sınır temin eder ve sırf bu sebeple, embriyo gelişiminin başlarında böyle bir anı bulmanın çok güç olduğu iddia edebilir. Bu yüzden, kaçamak savunmalar bizi doğurma anma faydacılığın vereceğinden daha fazla önem vermeye yönlendirebilirdi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia; color: rgb(0, 0, 0);"&gt;Ötenazi karşıtı savunmalar da kaçamak ifadelerle düzenlenebilir. Şimdi bir ahlak felsefecisinin şöyle bir söz ettiğini varsayalım: 'Eğer doktorların ölümcül hastaların ızdırabına son vermelerine izin verirseniz şunu göreceksiniz, herkes, parasını almak için ninesini üstünde tepinerek öldürecektir. Biz filozoflar saltçılık (absolutizm, mutlakiyetçilik) konusunda kemale ermişizdir ancak toplum 'Öldürmemelisin' gibi salt kuralların temin ettiği disipline gerek duyar, aksi takdirde insanlar nerede duracaklarını bilemezler. Bazı koşullar altında saltçılık, ideal olmaya çok uzak olmayan bir dünyadaki tüm uygunsuz mantıklarda, naif consequentialism'den daha iyi sonuçlar verebilir! Biz filozoflar, zaten ölmüş ve bunun için yas tutulmamış insanların (mesela otobanların öldürdüğü sokak berduşları) yemek niyetine kullanılmalarını önlemek için çok uğraşmış olabiliriz. Ancak kaçamak savunma mantığıyla bakacak olursak, yamyamlık karşıtı saltçı tabu asla kaybedilmemesi gereken bir değer olarak karşımıza çıkar.'&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia; color: rgb(0, 0, 0);"&gt;Kaçamak savunmalar, consequentialistlerin yeni bir anlam kattıkları bir tür dolaysız saltçılığın ürünü olabilir. Ancak dindar kürtaj düşmanları kaçamak savunmalarla uğraşmazlar. Onlar için sorun çok daha yalındır. Embriyo bir 'bebektir', onu öldürmek cinayettir ve bu böyledir: tartışma bitmiştir. Bu saltçı duruş farklı birçok sorun yaratır. Öncelikle, tıp biliminin ilerlemesinde büyük etkisi olmasına rağmen embriyonik kök-hücre araştırmaları durdurulmalıdır, çünkü bu araştırma embriyonik hücrelerin ölmelerine yol açar. Toplumun IVF'yi1 çoktan benimsediğini düşündüğümüzde buradaki tutarsızlık ortaya çıkar, ki IVF'de doktorlar her zaman kadınları fazla yumurta üretmeleri konusunda teşvik ederler ve bu yumurtalar vücut dışında döllenir. Onlarca yaşayabilir zigot üretilebilir ve bunlardan iki ya da üç tanesi daha sonra, rahme nakledilir. Buradaki beklenti, bunlardan bir, belki iki tanesinin yaşamayı sürdürmesidir. Bundan ötürü, IVF bu iki aşamalı prosedürle embriyoları öldürür ve toplum genellikle bunu bir sorun olarak değerlendirmez. IVF yirmi beş yıldan bu yana çocuk sahibi olamayan çiftlerin mutluluk kaynağı olmuş standart bir prosedürdür.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia; color: rgb(0, 0, 0);"&gt;Oysa dindar saltçıların IVF ile ilgili sorunları bitmez. 3 Haziran 2005 The Guardian 'Hıristiyan çiftler IVF yöntemi yüzünden ıskartaya çıkarılan embriyoları kurtarmak için seferber oldular' başlığı altındaki bir makaleyle tuhaf bir öyküyü betimlemiştir. Bu hikâye IVF kliniklerinde fazlalık embriyoları 'kurtarmayı' hedef belirlemiş Kartanecikleri isimli bir organizasyon hakkındaydı. Washington Eyaletinden bir kadın, 'Tanrının bizi bu embriyolardan (çocuklardan) birisine yaşama şansı vermeyi denememiz için çağırdığını hissettik' dedi, lakin kendi dördüncü çocuğunu 'muhafazakâr Hıristiyanlar ve tüp bebeklerin beklenmedik ittifakından' meydana gelmişti. Embriyolar için derin endişe duyan kocasıysa bir kilise kıdemlisinden şöyle bir tavsiye alacaktı, 'Eğer köleleri özgür bırakmak istiyorsan, bazen köle tüccarıyla bir anlaşma yapman gerekebilir.' Bu insanlar, yaratılan embriyoların çoğunun kendiliğinden vücuttan atıldığını bilselerdi bu konuda ne söyleyebilirlerdi? Bu en iyi tanımla, bir tür doğal 'kalite kontrolü' olarak görülebilir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia; color: rgb(0, 0, 0);"&gt;Bazı dindar zihinler, bir mikroskopik hücre kümesini öldürmekle tamamen yetişkin bir doktoru öldürmek arasındaki ahlaki farkı göremeyecek durumdadır. Bu bölümde Randall Terry'nin 'Kurtarma Operasyonundan' bahsetmiştim. Mark Juergensmeyer, ürkünç kitabı Terror in the Mind of God (Tanrının Aklındaki Terör) 'de, Peder Michael Bray ve arkadaşı Peder Paul Hill'in ellerinde bir pankart taşırken çekilmiş fotoğraflarına yer vermiştir: 'Masum bebeklerin öldürülmesini engellemek yanlış mıdır?' Bu fotoğraf karesinde, her ikisi de sevimlice gülümseyen, iyi giyimli hazırlık sınıfı öğrencileri gibi dinamik ve hoş bir portre çizmişlerdi ve tuhaf tuhaf bakan delilerden eser yoktu. Hâlbuki kürtaj kliniklerini ateşe verenler bu ikisi ve Tanrının Ordusu'ndaki arkadaşlarından başkası değildi ve bu kişiler doktorları öldürme sebeplerini açıkça beyan etmişlerdi. 29 Temmuz 1994'de Paul Hill bir pompalı tüfekle Dr. John Britton ve koruması James Barrett'i Pensacola, Florida'da Britton'un kliniğinin önünde öldürmüştü. Akabinde, Hill doktoru 'masum bebeklerin' olası ölümlerinin önüne geçmek için öldürdüğünü söyleyerek polise teslim olmuştu.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia; color: rgb(0, 0, 0);"&gt;Michael Bray bu gibi eylemleri açık açık savunmakta ve bunları yüksek ahlaki amaçlar diye nitelemektedir ki bu görüşünü din başlıklı televizyon belgeselim için kendisiyle Colorado Springs'de halka açık bir parkta röportaj yaparken fark ettim.1 Kürtaj meselesine el atmadan önce, Bray'e birkaç ön soru yönelterek onun İncil-temelli ahlakını tartmak istedim. İncil kanunlarının eşini aldatanların taşlanarak öldürülmesini emrettiğini vurguladım. Ondan beklentim, bu özgün örneğin karşısında renginin atıp, bunu yalanlamasıydı ancak kendisi beni oldukça şaşırttı. Zina yapanların idam edilmesi gerektiğini belirten bu uygulamayı mutlulukla onaylıyordu. Daha sonra, Bray'in tam desteğini alan Paul Hill'in bu uygulamayı tam anlamıyla yerine getirmediği ve kendi kanunlarını uygulayarak doktoru öldürdüğünü söyledim. Bray din adamı arkadaşını tıpkı Juergensmeyer ile yaptığı röportajda kullandığı ifadelerle savundu; İntikam amaçlı işlenen bir cinayetle (mesela emekli olmuş bir doktorun öldürülmesi) faal bir doktorun, 'bebekleri düzenli olarak öldürülmesi'ni engellemek için işlenen cinayet arasındaki ayrımı vurguladı. Akabinde ona, hiç kuşkusuz Paul Hill'in inançlarının samimi olduklarını onaylayabileceğimizi, ancak herkesin bölgedeki kanunlara riayet etmek yerine kişisel görüşlere dayanarak kendi kanunlarını uygulamayı seçtiğinde toplumun korkunç bir anarşiye sürükleneceğini söyledim. Doğru olan, bu konuyla ilgili kanunları demokratik yollarla değiştirmeye çabalamak değil midir? Bray şöyle karşılık verdi: 'Aslında bu gerçekten güvenilir kanunlarımız olmadığı zaman karşımıza çıkan bir sorundur; mesela şu meşhur kürtaj hakkı kanunu meselesinde yaşadığımız gibi, kanunlar taraflı insanlar tarafından, kaypakça üretildiklerinde yargıçlar bunları halka empoze ederler...' bunun sonrasında, Amerikan anayasası ve kanunların nereden kaynaklandığı hakkında bir tartışmaya giriştik. Bray'in bu tür meseleler karşındaki tutumu bana ingiltere'de yaşayan kavgacı Müslümanları hatırlattı. Bu kişiler yaşadıkları ülkenin yasalaşmış demokratik kanunlarını umursamadıklarını ve yalnızca İslami kanunlara bağlı olduklarını uluorta beyan ederler.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia; color: rgb(0, 0, 0);"&gt;2003'de Paul Hill, Dr. Britton ve korumasını öldürmek suçundan idam edildiğinde, bu eylemini "doğmamışları" kurtarmak için tekrarlayabileceğini söylemişti. Davası için ölmeyi sabırsızca beklerken şu fikrini herkesle paylaşmak istedi, 'devletimin beni idam ederek şehit mertebesine ulaştıracağına inanıyorum.' İdamını protesto eden sağcı kürtaj karşıtları ve Florida Valisi Jeb Bush'a 'Paul Hill'in şehit olmasını önle' baskısını yapan idam cezası karşıtı solcular kötücül bir birleşmeye imza attılar. Mantıklı bir iddiaları vardı, Hill'in adli infazı daha fazla cinayet işlenmesi konusunda halkı cesaretlendirebilirdi ki bu idam cezasının olması gereken caydırıcı etkisinin tam zıttıydı. Hill idam odasına giderken hep gülümsedi ve şöyle dedi, 'Cennette büyük bir hediyenin beni beklediğini umuyorum... Ölmek için sabırsızlanıyorum. Ve diğerlerinin bu berbat görevi tamamlamaları gerektiğini ekledi. Paul Hill'in 'şehitliği' karşısında intikam saldırıları meydana geleceğini önceden tahmin eden polis kuvvetleri, o idam edildiği sırada kırmızı alarma geçti. Bununla birlikte, olayla ilgisi bulunan birkaç kişi kurşunlar eşliğinde tehdit mektupları aldılar.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia; color: rgb(0, 0, 0);"&gt;Bu korkunç olay aslında basit bir algılama farklılığından kaynaklanmıştı. Dinsel görüşleri yüzünden kürtajın cinayet olduğunda karar kılmış ve embriyoları korumak için öldürmeye hazır olan insanlar vardır ve bu kişiler embriyolara 'bebekler' demeyi tercih ederler. Madalyonun öteki yüzündeyse, Kürtajı bir o kadar destekleyen, farklı dinsel görüşlerden ya da inançsız olan kişiler vardır ve mantıklıca tasarlanmış consequentialist ahlakında birleşirler. Bu kişiler de kendilerini idealist olarak tanımlar ve ihtiyacı olan hastalara tıbbi hizmet sağlayarak yardım eli uzatırlar ki bu sayede bu hastalar tehlikeli seviyede yetersiz kenar mahalle şarlatanlarından (sahte doktorlar) kurtulmuş olurlar. Bu iki çeşit topluluk kendilerine karşıt olan tarafı katiller ya da katillerin avukatları olarak nitelerler. Her iki taraf da, kendi kriterlerine göre, eşit ölçüde samimidir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia; color: rgb(0, 0, 0);"&gt;Başka bir kürtaj kliniğinin sözcüsü olan bir kadın Paul Hill'in tehlikeli bir psikopat olduğunu söylemişti. Ancak onun gibi insanlar kendilerini psikopat olarak görmezler; kendilerini Tanrının yönlendirdiği iyi, ahlaklı kişiler olarak tanımlarlar. Doğrusu Paul Hill'in bir psikopat olduğunu düşünmüyorum. Sadece aşırı dindardı. Tehlikeli evet ama bir psikopat değil. Tehlikeli seviyede dindar. Dinsel bağlılığının ışığında, Hill Dr. Britton'u vurarak öldürmekte bütünüyle haklı ve ahlaklıydı. Hill'in asıl problemi aslında dinsel bağlılığından başka bir şey değildi. Michael Bray ile tanıştığımda, onun da bir psikopat olmadığını hemen anladım. Onu gerçekten çok sevdim. Onun açık sözlü ve içten bir adam olduğuna karar verdim, sözleri ılıman ve özenliydi ancak ne yazık ki zihni zehirli dinsel saçmalıkların esiri olmuştu.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia; color: rgb(0, 0, 0);"&gt;Kürtaja şiddetle karşı çıkanların neredeyse hepsi koyu dindarlardır. Kürtajı içtenlikle destekleyenler ise, kanımca dindar olsun olmasın, büyük olasılıkla dinsel olmayan, belki de Jeremy Bentham'm sorusundan feyz alan bir consequentialist ahlak felsefesini benimserler; lAcı çekmeleri mümkün mü?' Paul Hill ve Michael Bray bir embriyoyu öldürmekle bir doktoru öldürmek arasında ahlaki bir fark görmediler. Tek fark, bu embriyonun, onların gözünde, suçsuz ve masum bir 'bebek' olmasıydı. Bir consequentialist dünyadaki tüm farklılıkları görür. Başlangıç embriyo, hem görünüş hem de bilinç açısından bir kurbağa yavrusuna benzer. Bir doktor, umutları, aşkları, istekleri, korkuları olan bilinçli bir varlıktır ve insan hakkında çok geniş bir bilgi birikimine, derin duygusallaşma kapasitesine, büyük ihtimalle ölümünün ardından harap olmuş bir dula ve yetim kalmış çocuklara, belki de evlatlarına düşkün olan yaşlı ebeveynlere sahiptir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia; color: rgb(0, 0, 0);"&gt;Paul Hill, acıya duyarlı sinir sistemleri olan varlıklara gerçek, derin, kalıcı acılar çektirmiştir. Doktor kurbanıysa böyle bir şey yapmamıştır. Sinir sistemi olmayan başlangıç embriyolar pek tabi acı çekmezler. Ve eğer sinir sistemi gelişmiş ve geç kürtaj edilmiş embriyolar acı çekiyorlarsa (ki her acı üzücüdür) bu acı çekişin sebebi insan olmaları değildir. Herhangi bir evredeki insan embriyolarının aynı gelişim evreindeki bir inek ya da koyun embriyosundan daha fazla acı çektiği yönünde genel bir mantığın doğruluğunu varsayamayız. Ve ister insan embriyosu, ister başka bir varlığın, tüm embriyoların bir mezbahadaki yetişkin ineklerden çok daha az acı çektiği kaçınılmaz bir gerçektir, özellikle de bu inekler dinsel tören eşliğinde kesiliyorlarsa. Dinsel nedenlerden ötürü gırtlakları seremoni eşiliğinde kesilen ineklerin bilinçlerinin tamamen açık olması gerekir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia; color: rgb(0, 0, 0);"&gt;Acı miktarını ölçmek zordur ve ayrıntılar tartışılabilir. Ancak bu benim vurgulamak istediğim önemi etkilemez çünkü ben laik consequentialistlerle dinsel eğilimli, saltçı ahlak felsefecileri arasındaki farkları açıklamaktayım. Bir düşünce tarzı, embriyoların acı çekip çekmediğiyle ilgilenir, bir diğeriyse embriyoların insan olup olmadığıyla. Dindar ahlakçıların şu tarz soruları tartıştıklarına rastlarız, 'Gelişme sürecindeki bir embriyo ne zaman bir birey olur; bir insan?'&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia; color: rgb(0, 0, 0);"&gt;Laik ahlakçılar ise büyük olasılıkla şöyle sorarlar, 'İnsan olup olmadığının bir önemi yoktur (küçük bir hücre kümesi için insan denilebilir mi?); asıl önemli olan, herhangi bir türe ait, gelişme sürecindeki bir embriyonun acı çekecek seviyeye ne zaman erişeceğidir'&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia; color: rgb(153, 0, 0); font-weight: bold;"&gt;Richard Dawkins / Tanrı Yanılgısı (Sayfa, 274–280)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia; color: rgb(153, 0, 0); font-weight: bold;"&gt;Kuzey Yayınları / ISBN: 978 - 315 - 11 – 1&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4654294092442757035-7234411596646229253?l=richarddawkins-turkey.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/Z2KLZoBgY2g5txnaMKp9lzsCcDQ/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/Z2KLZoBgY2g5txnaMKp9lzsCcDQ/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/Z2KLZoBgY2g5txnaMKp9lzsCcDQ/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/Z2KLZoBgY2g5txnaMKp9lzsCcDQ/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/RichardDawkins-Turkey/~4/P_pyXVgYB9A" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/feeds/7234411596646229253/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="https://www.blogger.com/comment.g?blogID=4654294092442757035&amp;postID=7234411596646229253&amp;isPopup=true" title="2 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/4654294092442757035/posts/default/7234411596646229253?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/4654294092442757035/posts/default/7234411596646229253?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/RichardDawkins-Turkey/~3/P_pyXVgYB9A/inanc-ve-insan-hayatnn-kutsallg.html" title="İnanç ve İnsan Hayatının Kutsallığı" /><author><name>Richard Dawkins</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17051708469764919869</uri><email>richarddawkins.net@gmail.com</email><gd:extendedProperty name="OpenSocialUserId" value="11596445855858251001" /></author><thr:total>2</thr:total><feedburner:origLink>http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/2009/03/inanc-ve-insan-hayatnn-kutsallg.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;DkUDRXc4eip7ImA9Wx9VF0s.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-4654294092442757035.post-7099399809862661502</id><published>2008-12-21T12:10:00.000-08:00</published><updated>2011-02-03T12:17:54.932-08:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2011-02-03T12:17:54.932-08:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="islam" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="tanrı yanılgısı e-book" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="tanrı yanılgısı e-kitap" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="kör saatçi" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="ahlak" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="iyi huy" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="güzel ahlak" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="ahlakın kökeni" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="yaratılış" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="richard dawkins" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="islamiyet" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="allah" /><title>Ahlakın Kökeni: Neden İyiyiz?</title><content type="html">&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="color: #990000; font-family: georgia; font-size: 130%;"&gt;Ahlakın Kökeni: Neden İyiyiz?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: georgia; font-size: 100%;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span style="color: #333333; font-size: 180%;"&gt;D&lt;/span&gt;indar insanların çoğu, din olmadan bir insanın değil iyi birisi olması, iyi birisi olmaya gerek duymasının bile düşünülmesinin zor olduğunu söylerler. Bu bölümde bu ve buna benzer sorulara açıklama getireceğim. Ne kötüdür ki bu tarz şüpheler bir adım daha ileri giderek şekil değiştirir ve bazı dindarları, inançlarına iştirak etmeyen kişilere karşı öfke nöbetleri geçirtecek kadar etkiler. Bu önemli bir konudur çünkü ahlaki kurallar genelde ahlakla gerçek bir ilişkisi bulunmayan farklı konular üzerinde belirlenmiş dinsel tutumların arkasında gizlidir. Evrim öğretisine karşıtlık büyük oranda evrimin kendisiyle, veyahut bilimsel herhangi bir şeyle alakasızdır fakat karşıtlık ahlaki öfke ile cesaret bulmaktadır. Barbara Forrest ve Paul Gross'un, Yaradılışçının Truva Atı: Akıllı Tasarımın Kesici Silahı isimli kitabında çarpıcı biçimde açığa vurulduğu gibi bu durum naif bir 'eğer çocuklara maymundan geldiğimizi öğretirsen, bir maymun gibi davranırlar'dan 'akıllı tasarım' için uygulanan gizli güdü olan karmaşık 'kama' stratejisine kadar uzanır. Okuyucularımdan çok sayıda mektup alırım. Bunların çoğu bir hayli dostça, bazıları yardımcı ve eleştirel, küçük bir kısmıysa çirkin ve hatta ahlaksızcadır. Ve birkaç istisna dışında en çirkinlerinin hepsi, söylediğim için kusuruma bakmayın ama dindar kişilerden gelen mektuplardı. Hıristiyanlığı kötü emellerine alet etmenin bu canlı örnekleri genelde Hıristiyanlığın düşmanı olarak görülürler. İşte size bir örnek, ateizmi savunan samimi ve etkili bir film The God Who Wasn't There (Orada Olmayan Tanrı)'nın yazarı ve yönetmeni Brian Flemming'e Internet yoluyla gönderilmiş bir mektup.Flemming'e gönderilen bu mektubun başlığı 'Biz Kahkaha Atarken Sen Yan' ve tarihi 21 Aralık 2005. Şöyle diyor:&lt;br /&gt;
&lt;blockquote&gt;Çok cesur olduğuna hiç şüphe yok. Elime bir bıçak alıp seni delik deşik etmek isterdim ve organların gözünün önünde yere saçılırken sevinç çığlıkları atardım. Bir gün, benim ve benim gibi olan diğerlerinin buna benzer eylemler sergilemekten haz duyacağımız kutsal bir savaşın fitilini ateşlemek üzeresin.&lt;/blockquote&gt;Tam bu noktada, mektubu yazan şahıs geç de olsa kullandığı dilin Hıristiyanlıkla bağdaşmadığını fark ederek daha şefkatli bir tavır sergiler:&lt;br /&gt;
&lt;blockquote&gt;Ama Tanrı, bize intikamdan sakınmayı ve sizin gibiler için de dua etmeyi öğütler.&lt;/blockquote&gt;Ancak bu şefkati kısa sürer:&lt;br /&gt;
&lt;blockquote&gt;TANRI'nın sana vereceği cezanın benim katlanacağım cezadan bin kat daha kötü olacağını bilmek içimi rahatlatıyor. En güzeli de, tamamıyla habersiz olduğun tüm bu günahların için sonsuza kadar ACI ÇEKECEK olman. Tanrı'nın gazabı merhamet etmeyecektir. Yine de umarım bıçak kemiğe dayanmadan gerçekleri kavrarsın. İyi NOELLER!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Not: Sen ve senin gibileri ne gibi acılar beklediği hakkında gerçekten de en ufak bir fikriniz yok... Tanrıya şükürler olsun ki sizin yerinizde değilim.&lt;/blockquote&gt;İlahiyatçı düşüncenin biraz değişerek böylesine düşman tavırlar üretebilmesinin hakikaten kafa karıştırıcı olduğunu düşünürüm. İşte Dinden Kurtuluş Vakfı (Freedom From Religion Foundation) tarafından yayınlanan, kilise ve devletin anayasal ayrımına karşı (laikliğe karşı) barışsever mücadeleler veren Freethought Today (Çağdaş Özgür Düşünce) dergisinin editörünün mektup arşivinden bir örnek (bir parça sansürlenmiş hali):&lt;br /&gt;
&lt;blockquote&gt;&lt;br /&gt;
Merhaba aşağılık peynir düşkünleri. Biz Hıristiyanlar, nüfusun çoğunluğu olarak siz kendini bilmezlere yeter de artarız. Kilise ve devlet ayrımı diye bir şey OLAMAZ ve siz kâfirler bu savaşı kaybedeceksiniz...&lt;/blockquote&gt;Bunun peynirle ne ilgisi var? Arkadaşlarım bunun Wisconsin eyaletinin kötü şöhretli serbest fikir anlayışıyla ilgili olabileceğini söylediler (Vakfın evi ve mandıra sanayisinin merkezi) ancak elbette bundan daha fazlası olması gerekmez mi? Ve bu Fransız tarzı 'peynir yiyen aşağılıklar' da neyin nesi? Peynirin semiyotik1 karşılığı nedir? Şöyle devam ediyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;blockquote&gt;Şeytana tapan pislikler... Lütfen ölün ve cehenneme gidin... Dilerim rektum kanseri gibi acılı bir hastalığa yakalanır ve yavaş yavaş, acı çekerek ölürsünüz. Böylece taptığınız ŞEYTANLA tanışırsınız... Hey ahbap bu din özgürlüğü dediğiniz şey bir halta benzemiyor... Bu yüzden siz i....ler ve lezbolar tedbiri elden bırakmayın ve nerelerde dolaştığınıza dikkat edin çünkü Tanrı sizi her zaman görüyor... Eğer bu ülkenin kurulmasına sebep olan temelleri ve bu ülkeyi sevmiyorsanız s....r olup gidin, cehenneme kadar yolunuz var...&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Not: Seni komünist 0....11, cehenneme git...Kara kıçlarınızı Amerika Birleşik Devletlerinden uzak tutun...Hiç bir mazeretiniz olamaz. Yaradılış (teorisi), YÜCE İSA'nın her şeyi yapabilme gücünü kanıtlamaya yeter de artar.&lt;/blockquote&gt;&lt;b&gt;Neden &lt;span style="color: #990000;"&gt;Allah&lt;/span&gt;'ın her şeyi yapabilme gücünü kanıtlamaz?&lt;/b&gt; Ya da Lord Brahma'nın? Hatta Yehova'nın?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;blockquote&gt;Sessizce çekip gitmeyeceğiz. Eğer gelecekte şiddet uygulamaya ihtiyaç duyarsak buna siz sebep olmuş olacaksınız. Tüfeğimi doldurdum bile.&lt;/blockquote&gt;Tann'nın neden böylesi gaddar bir savunmaya ihtiyaç duyduğu vahim bir merak konusudur. Tanrının kendi kendini korumakta yeterince iyi olduğu açık değil midir? Tüm bu haince küfür ve tehditlere maruz kalan Editörün kibar ve sevimli bir kadın olduğunu unutmayın. Belki de ben Amerika'da yaşamadığım için bana gönderilen öfke mektupları yukarıdakilerle tamamen aynı nitelikte değildir ancak elbette Hıristiyanlığın kurucusunun dikkate değer merhametini yansıtmadıkları aşikârdır. Aşağıdaki bir İngiliz tıp doktorundan gelen 2005 Mayıs tarihli mektup, açıkça kin dolu olmasının yanında, edepsiz demenin hafif kalacağı bir üslupla bana saldırıyor ve ahlak meselesinin ateizm karşıtı düşmanlığın derininde yatan bir kaynak oluşunu gözler önüne seriyor. Bu doktor, evrimi şiddetle eleştiren birkaç giriş paragrafı, Darwin'i kişisel olarak aşağılaması ve Huxley'i bir anti evrimci olarak yanlış tanımlamasının ardından, beni (okuduğum) bir kitabı okumaya teşvik ediyor. (Ayrıca "bir zenci hala evrim sürecinde midir?" gibi alaycı bir soru da yöneltmiş.) Bu arada, tavsiye ettiği kitaba göre dünya yalnızca sekiz bin yaşındadır (Bu kişi gerçek bir doktor olabilir mi?) Ve mektubunu şöyle bitirmiş:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;blockquote&gt;Kitaplarınız, Oxford'taki itibarınız, hayatta sevdiğiniz her şey ve şu zamana kadarki tüm başarılarınız boşunaymış... Bu durumda Camus'un soru düellosu kaçınılmaz hale geliyor: Neden hepimiz intihar etmiyoruz? Dünya görüşünüz öğrenciler ve diğer birçok insana sahiden bu izlenimi veriyor... Size göre hepimiz bir hiç sayesinde tesadüfen evrimleştik ve yine bu hiçe döneceğiz. Eğer din gerçek olmasaydı bile, yaşadığımız sırada aklımıza huzur verebilecek Eflatun'unki gibi soylu bir mite inanmak size inanmaktan iyidir, çok çok daha iyidir. Ayrıca, sizin dünya görüşünüz insanları endişeye, uyuşturucu bağımlılığına, şiddete, nihilizme1, hedonizme2, Frankenstein bilimine ve 3. Dünya Savaşı'na sürükler. Dünyada cehennemi yaşatır... Kişisel ilişkilerinizde nasıl mutlu olabildiğinizi çok merak ediyorum. Boşandınız mı? Yapayalnız mısınız? Gay misiniz? Sizin gibiler asla mutlu olmamışlardır, aksi halde mutluluğun olmadığı ya da hiçbir şeyin anlamı olmadığı gibi düşüncelerinizi ispatlamaya çalışmakta bu kadar diretmezdiniz.&lt;/blockquote&gt;Bu mektuptaki duygu, eğer tavrı hesaba katmazsak, diğer birçok mektuptakiyle aynıdır. Bu kişi, Darwinizmin tesadüfen evrim geçirdiğimizi ve öldüğümüzde tamamen ortadan kaybolduğumuzu bildirdiğine ve dolayısıyla doğasında nihilizm olduğuna inanıyor (sayısız kez söyledim, doğal seçilim bir olasılık sürecinin tam tersidir.) Bu gibi suni olumsuzluklar neticesinde her türlü kötü davranış ortaya çıkabilir. Sanırım dul olmamın Darwinizmci olmamla doğrudan bir ilgisi olduğuna gerçekten inanmıyordur ancak mektubu, bu düşünce itibariyle Hıristiyan yazışanlarım içinde sıklıkla rastladığım aşırı kötü niyet seviyesine ulaşmıştır. Bir kitabın tamamını (Unıveaving the Rainbotv) en son erek, bilimsel şiir ve özellikle uzun uzun anlattığım nihilistik olumsuzluğun çürütülmesine adamıştım. O halde burada kendimi bu konuları tekrar açıklamaktan alıkoymalıyım. Bu bölüm kötülük ve zıttı iyilik hakkındadır; ahlak hakkındadır: ahlakın kaynağı, ahlakı neden benimsemeliyiz ve bunun için dine ihtiyacımız var mıdır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="color: #990000; font-family: georgia; font-size: 130%;"&gt;AHLAKİ EĞİLİMİMİZİN DARWİNCİ BİR KÖKENİ VAR MIDIR?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: georgia; font-size: 100%;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span style="color: #333333; font-size: 180%;"&gt;R&lt;/span&gt;obert Hinde'nin Why Good is Good (İyi Neden İyidir?), Michael Shermer'in The Science of Good and Evil (İyi ve Kötünün Bilimsel İzahı), Robert Buckman'ın Can We Be Good Without God? (Tanrı Olmadan da İyi Olabilir miyiz?) ve Marc Hauser'in Moral Minds (Ahlaki Düşünceler) kitapları, doğru ve yanlış algımızın Darwinci geçmişimizden kaynaklanıyor olabileceği konusunu tartışmaya açmışlardır. Bu bölümde kendi görüşümü savunacağım. Evrimin doğal seçilimle işlediğini açıklayan Darwinci görüş sahip olduğumuz iyilik, ahlak, namus, duygudaşlık ve merhamet gibi eğilimlerimizi açıklamakta yetersiz kalır. Doğal seçilim açlık, korku ve cinsel arzuyu kolayca açıklayabilir ki bunların hepsinin sağ kalmak ya da genlerimizin korunmasında doğrudan payı vardır. Fakat yetim bir çocuğu bir kenarda ağlarken fark ettiğimizde, yaşlı bir dulun yalnızlığına ve umutsuzluğuna tanık olduğumuzda ya da acılar içinde inleyen bir hayvanı gördüğümüzde hissettiğimiz iç burkucu merhamet hissi hakkında ne düşünmeliyiz? Dünyanın öbür ucunda yaşayan, asla tanışmayacağımız ve yüksek olasılıkla yaptığımız iyiliğin karşılığını veremeyecek olan tsunamizedelere giysi, para gibi kaynağı belli olmayan hediyeler göndermemizi sağlayan bu güçlü dürtünün bizdeki kaynağı nedir? İçimizdeki bu Good Samaritan (Merhametli Kimse) nereden gelir? İyilik, 'bencil gen' teorisiyle uyumsuz değil midir? Hayır. Bu uyumsuzluk teorinin yanlış yorumlanmasıyla ortaya çıkar ve çok yaygındır; gerçekte sıkıntı verici (ve tahmin edilebilir) bir yanlış anlaşılmadır. Doğru kelimeyi vurgulamak burada önem taşır. Bencil gen doğru vurgudur çünkü bencil organizma ya da bencil tür ifadeleriyle tezat oluşturur. Açıklamama izin verin. Darwinci mantık, yaşam hiyerarşisinde sağ kalan ve doğal seçilimin filtresinden geçen bir birimin bencil olmayı gözetmesi sonucuna varır. Dünya üzerinde sağ kalan birimler, hiyerarşik düzen içerisinde kendi seviyelerinden olan diğer rakiplerinin arasında sağ kalmayı başarabilen birimlerdir. Bu birimler tam anlamıyla bu bağlam içinde bencildirler. Soru, sergiledikleri eylemin seviyesinin ne olduğudur? Bencil geni, vurgu uygun biçimde son kelime üzerindeyken tanımladığımızda, bir doğal seçilim biriminin (örnek, kişisel çıkar birimi) bencil bir organizmayı, bencil bir grubu, bencil bir türü ya da bencil bir ekosistemi işaret ettiğini düşünemeyiz çünkü bencil olan sadece gendir. Bilgi halinde çok uzun nesiller boyunca sağ kalan ya da kalmayan gendir. Genlerden farklı olarak (ve tartışmaya açık olarak memlerden) organizma, grup organizma, ve türler, nesiller boyunca sağ kalma konusunu açıklamakta bir birim vazifesi görebilecek doğru türden varlıklar olamazlar çünkü kendilerinin birebir kopyalarını türetmez ve kendini kopyalayan varlıkların havuzunda rekabet etmezler. Genler tam olarak bunu yaparlar ve bu, bencilin özgün Darwinci anlamı kapsamında, geni bir 'bencillik' birimi olarak belirlemenin (bütünüyle haklı) gerekçesidir. Genlerin diğer genler arasında 'bencilce' sağ kalmayı sağlama almalarının en açık yolu, bireysel organizmaları bencil olmaya programlamaktır. Gerçekten de, bireysel organizmanın sağ kalmasının, bu organizmanın taşıdığı genlerin sağ kalmasını destekleyeceği birçok koşul vardır. Ancak farklı koşullar farklı taktikleri gerektirir. Bazı koşullar altında genler, bencilce sağ kalmayı organizmalarının özgecil davranmasına etki ederek sağlama alırlar ve bu koşullar hiç nadir değildir. Bu koşullar günümüzde bütünüyle bilinmektedir ve iki ana başlıkta sıralanırlar. Bireysel organizmalarını genetik akrabalığı destekleyecek şekilde programlayan bir genin, kendi kopyalarına yararı dokunması istatistiksel olarak olasıdır. Böylece bir genin bir gen havuzundaki frekansının artabilmesi, akrabalık özgeciliğinin bir standart halini almasıyla mümkün olabilecektir. Kendi çocuklarına karşı iyi kalpli olmak bunun apaçık bir örneğidir ancak tek örnek bu değildir. Arılar, eşekarıları, karıncalar, termitler ve daha sınırlı bir ölçüde, tüysüz kör fareler, çayır köpeği ve meşe palamudu ağaçkakanları gibi bazı omurgalılar, büyük kardeşlerin küçük kardeşlerin bakımıyla ilgilendiği topluluklar geliştirmiştirler ki bu "bakım geni" bu farklı türler arasında ortaktır. Rahmetli meslektaşım W.D.Hamilton'un kanıtladığı üzere, hayvanlar genelde savunma, kaynakları paylaşma ve tehlike uyarısına dikkat gösterme eğilimindedirler ya da diğer taraftan, yakın akrabalığa özgecil bir tavır sergilerler çünkü istatistiksel olasılıklar göz önüne alındığında, akrabalıkta aynı genlerin kopyaları ortak kullanımdadır. Darwinci mantıkla açıklama yaparken üzerinde çokça durduğumuz bir diğer başlıca özgecilik türü karşılıklı özgeciliktir ('Sen benim sırtımı kaşı ben de seninkini.') Bu teorinin evrim biyolojisi çevresine ilk takdimi Robert Trivers tarafından yapılmış, genel hatları oyun teorisinin matematiksel terimleriyle ifade edilmiştir ve ortak genlere tabi tutulamaz. Aslında geniş ölçüde farklılık gösteren türlerin üyeleri arasında gayet yeterli bir seviyede işleyen bu teori, bu çerçevede yaygın biçimde "ortakyaşarlık" olarak tanımlanır. Alım satım ve değiş tokuş ilkelerinden kaynaklanır. Avcının bir mızrağa, demircininse et yemeye ihtiyacı vardır. Asimetri bir alışveriş doğurur. Arının nektara, çiçeklerinse polen yaymaya gereksinimleri vardır. Çiçekler uçamaz dolayısıyla polenlerin dağıtımı için kanatlarını kiraladıkları arılara nektarla karşılık verirler. Bal rehberi olarak bilinen kuşlar arı kovanlarının yerini tespit edebilir ancak içine giremezler. Bal porsukları arı kovanlarına girebilirler ancak kovanların yerini tespit etmelerine yarayacak kanatları yoktur. Bal rehberleri, porsukları (ve bazen insanları) özgün bir ayartıcı uçuş sayesinde kovanlara çekerler ki bu uçuş tekniğinin başka bir amacı yoktur. Her iki taraf da bu işlemden yararlanır. Tek başına kaldırılamayacak kadar ağır bir kayanın altında duran altın bir çömleği fark eden bir kişi, altını paylaşacağını bile bile diğer insanlardan yardım alır çünkü bu yardım olmadan altını elde etmesi imkânsızdır. Hayvanlar âlemi bu gibi karşılıklı ilişkiler yönünden zengindir: Bufalolar ve temizlikçi kuşlar, kırmızı boru çiçekleri ve sinekkuşları, balıklar ve temizlikçi küçük balıklar, kargalar ve bağırsaklarındaki mikro organizmalar. Karşılıklı özgecilik, karşılanması gereken yetenekler ve asimetriler sayesinde işler. Bilhassa farklı iki tür arasında dört dörtlük işlemesinin nedeni budur: asimetriler önemlidir. İnsanoğlu dünyasında, SİV'ler (sana ihtiyacım var) ve para işlemleri erteleme yapmaya olanak tanıyan araçlardır. Ticaretin tarafları malları eşzamanlılıkla teslim etmezler ancak geleceğe yönelik bir borç çizelgesi belirler hatta borcu diğer borçlarla takaslarlar. Bildiğim kadarıyla, vahşi dünyadaki hayvanların parayla doğrudan eşdeğer bir araçları yoktur. Ancak bireysel kimlik hafızası gayri resmi olarak aynı rolü oynar. Vampir yarasalar, borçların ödenmesi konusunda, kaynaşık kümelerindeki hangi bireylerin güvenilir, (geri çıkartılan, kusulan kan ile), hangilerinin hilekar olduğunu öğrenirler. Doğal seçilim, asimetrik gereksinim ve fırsat ilişkilerinde bireyleri, elverişli olduğunda vermeye, elverişli olmadığındaysa almak için karşı tarafı kışkırtmaya yatkınlık kazandıran genleri destekler. Doğal seçilim ayrıca şu eğilimleri de destekler; zorunlulukların hatırlanması, kin gütme, değiş tokuş ilişkilerinin kontrol altında tutulması ve alan ancak sırası geldiğinde vermeyen hilebazların cezalandırılması. Hilebazlar her zaman olacaktır ve karşılıklı özgeciliğin oyun teorisel bilmecelerine karşı kalıcı çözümler üretilmesi için her zaman hilebazların cezalandırılmasına dair bir unsur gerekmektedir. Matematiksel teori, bu tür 'oyunlara' iki ana çeşit kalıcı çözüm getirir. 'Daima kötü ol' kalıcı bir çözümdür çünkü eğer herkes kötüyse sadece bir iyi birey, iyi bir çözüm olmayacaktır. Ancak yine kalıcı olan başka bir strateji daha vardır. ('Kalıcının' anlamı, stratejinin kullanımı nüfus içinde ciddi bir sıklığa ulaştığında, hiçbir alternatifin daha iyi bir çözüm getirmemesidir.) Bu diğer strateji şöyledir, 'iyi huylu olarak başla ve diğerlerine kararsızlık hakkını tanı. Sonra, iyi eylemleri iyilikle karşıla ancak kötü eylemlerin intikamını al.' Oyun teorisi dilinde bu strateji (ya da benzer strateji kümeleri) farklı isimlerle tanınır, Kısasa Kısas, Dişe Diş Kana Kan gibi. Bazı koşullar altında bu yöntem evrimsel olarak kalıcıdır çünkü karşılık vermenin hâkim olduğu bir nüfus içerisinde, tek bir kötü birey ve tek bir kayıtsız şartsız iyi birey bundan daha iyisini sunamayacaktır. Kısasa kısasın farklı daha karmaşık değişkenleri vardır ve yerine göre daha olumlu sonuçlar vermektedir. Akrabalık ve karşılıklı etkiyi Darwinci bir dünyanın ikiz direkleri olarak tanımladım ancak bu ana direklerin üstünde duran ikincil yapılar vardır. Dil ve gevezeliğin olduğu sosyal topluluklarda ün önemlidir. Bir birey nezaketi ve soyluluğuyla ünlü olabilir. Bir diğeri kaypaklık, dolandırıcılık ve anlaşmanın kurallarını bozmak gibi özelliklerinden ötürü kötü şöhretli olabilir. Bir başka birey soyluluğuyla ünlüdür ancak içinde yaşadığı toplumda güven hissi, hilekârlığın acımasızca cezalandırılmasıyla kurulmuştur. Karşılıklı özgeciliğin sade teorisinin herhangi bir tür hayvandan beklentisi, hayvanın türünün diğer üyelerinde bulunan bu gibi özelliklere karşı bilinçsiz bir duyarlılıkla davranmasıdır. Sosyal topluluklarda ünlerin yayılması için dilin gücünü kullanırız. Genelde bu dedikodu şeklindedir. X'in barda hesap ödememesinden kişisel olarak zarar görmenize gerek yoktur. X'in pinti olduğunu 'dedikodu gazetesinden' duyarsınız ya da (örneğe ironik bir karışıklık eklersek) bunu size ileten Y aslında korkunç bir yalancıdır. Ün önemlidir ve biyologlar, sadece sağlam bir "karşılık verici" değil ama aynı zamanda sağlam bir karşılık verici olarak bu sıfatın ününü beslemenin Darwinci bir sağ kalma değeri olduğunu onaylayacaklardır. Matt Ridley'in The Origins ofVirtue (Namusun Kökeni), Darwin-ci ahlakın tüm alanının berrak bir açıklaması olmasının yanı sıra, özellikle ün konusunda açıklayıcıdır. Norveçli ekonomist Thorstein Veblen ve farklı bir yöntem seçen İsrailli zoolog Amotz Zahavi bu konuya parlak bir fikirle katkıda bulunmuşlardır. Özgecil bağışlama, egemenlik ya da üstünlüğün bir reklamı olabilir. Antropologlar bu görüşü Potlatch Effect olarak bilirler ki bu, Kuzey Batı Pasifik'teki kabilelerde, kabile reisi adaylarının perişan edici zenginlikte şölen verme düellolarıyla birbirleriyle çekişmeleri geleneklerinden kaynaklanır. Olağanüstü durumlarda, misilleme niteliğindeki eğlencenin süresi taraflardan birinin kaynakları tükenene kadar devam eder, gelgelelim kazananın durumu da pek farklı değildir. Veblen'in 'çarpıcı tüketim' kavramı, çağdaş sahnenin birçok gözlemcisinin hassas yönünü bulur. Zahavi'nin katkısı seneler boyunca biyologlar tarafından önemsenmemiştir. Ancak en sonunda kuramcı Alan Grafen, zekâ dolu matematik modelleriyle onu savunmuş ve Potlatch görüşünün evrimsel bir uyarlamasını temin etmiştir. Zahavi Arap ötleğenlerini inceler. Bunlar küçük kahverengi kuşlardır. Sosyal gruplar halinde yaşarlar ve iş birliği yaparak ürerler. Tıpkı birçok küçük kuş türünde olduğu gibi, ötleğenler uyarı sesleri çıkarırlar ve ayrıca birbirlerine besin bağışlarlar. Bu gibi özgecil eylemlerin klasik bir Darwinci bakış açısıyla incelemesinde, öncelikle kuşlar arasındaki karşılıklı etki ve akrabalık ilişkileri mercek altına alınır. Bir ötleğen bir arkadaşını beslerken daha sonra bu arkadaşı tarafından beslenmeyi beklemekte midir? Ya da iyiliği alan kuş yakın bir genetik akraba mıdır? Zahavi'nin yorumu radikal olarak beklenmediktir. Baskın ötleğenler astlarını besleyerek nüfuz haklarını korurlar. Zahavi'nin hoşuna giden Antropomorfik dili kullanırsak, baskın kuş şuna benzer bir şey söyler, 'Sizden ne kadar üstün olduğuma bakın, yüksek bir dalda oturarak kendimi atmacaların görüş sahasına sokacak kadar güçlüyüm. Yerde beslenen sürünün geriye kalanını uyarmak için bir nöbetçi gibi hareket edebiliyorum.' Zahavi ve arkadaşlarının gözlemleri, ötleğenlerin tehlikeli nöbet görevi için etkince rekabet ettikleri fikrini beyan eder. Ve her ne zaman bir ast ötleğen baskın bir ötleğene besin sunma girişiminde bulunsa, bu aşikâr cömertlik şiddetle geri çevrilir. Zahavi'nin görüşünün özünde, üstünlük bildirilerinin doğruluğunun bildirilerin bedelleriyle kanıtlanması vardır. Sadece ve sadece gerçekten üstün bir birey külfetli bir hediye aracılığıyla üstünlüğünü bildirecek kadar güçlü olabilir. Bireyler, (örneğin eşlerini cezbederken) üstünlüğün pahalıya mal olan gösterileri, gösterişli cömertlikleri ve vatansever atılımlarıyla başarıyı satın alırlar. Şimdi bireylerin birbirlerine karşı özgecil, cömert ya da 'dürüst' olmasını açıklayan dört sağlam Darwinci sebebimiz var. Bir; özgün bir durum olan genetik akrabalık. İki; karşılıklı etki: alınan iyiliklerin karşılanması ve geri ödeneceğini 'umarak' iyilikler sunma. Bunun sonrasında, üçüncü olarak, şefkat ve cömertlikle ün kazanmanın Darwinci yararı. Ve dört, eğer Zahavi haklıysa, dikkat çekici cömertliğin bir tür taklit edilemez, güvenilir bir bildiriye dönüşmesi ve bunun özgün bir ek fayda sağlaması. Tarih öncesi zamanın büyük bölümünde insanoğlu bu dört tür özgeciliğin hepsinin evrimini güçlü bir şekilde desteklemiş koşullar altında yaşadı. Köylerde yaşadık ya da bundan daha önceleri, babunlar gibi ayrık, göçebe topluluklar halinde yaşadık ki bu topluluklar kısmen de olsa komşu köy ya da toplulukların uzağındaydı. Topluluk üyesi arkadaşlarınızın çoğu akrabanızdı ve diğer toplulukların üyelerinden çok daha yakın ilişkideydiniz; böylece akrabalık özgeciliğinin gelişmesi adına birçok fırsat doğdu. Ve, akraba ya da değil, hayatınız boyunca hep aynı kişilerle karşılaşmaya meyilliydiniz; böylece karşılıklı özgeciliğin gelişmesi için ideal koşullar doğdu. Bu koşullar ayrıca özgecilik ününüzü yerleştirmek adına da idealdi ve yine aynı ideal koşullar dikkat çekici cömertliğin ilanı için de geçerliydi. Eski insanlar da bu yollardan herhangi biri ya da dördünü de kullanarak, özgecilik yönündeki genetik eğilimlere önem vermişlerdi. İlkel çağ atalarımızın neden kendi kümeleri içindeki bireylere karşı iyi, diğer kümelerdekilere karşı kötü (Ksenefobi) olduğunu anlamak hiç de zor değildir. Ancak artık çoğumuz akrabalarımızla çevrelenmediğimiz büyük şehirlerde yaşıyoruz ve her gün bir daha asla karşılaşmayacağımız insanlarla tanışıyoruz; o halde neden hala birbirimize ve hatta başka topluluklara ait bireylere karşı iyi huyluyuz? Doğal seçilimin menzilini yanlış tanımlamamak burada önemlidir. Seçilim genleriniz için yararlı olanın kavranabilir bir farkındalığının evrimini desteklemez. Bu farkındalığın kavranabilir bir seviyeye ulaşması için yirminci yüzyıla kadar beklenilmesi gerekir ve günümüzde bile bunu bütünüyle kavrayanlar yalnızca küçük bir grup uzmanla sınırlıdır. Doğal seçilim el yordamlarını (göz kararı, parmak hesabı) destekler ve pratikte bu el yordamlarını inşa eden genleri destekleyerek işler. El yordamları, doğaları gereği, bazen teklerler. Bir kuşun beyninde, 'yuvanda ciyaklayan küçük şeylerle ilgilen ve kırmızı ağızlarına besin bırak' yordamı karakteristik olarak bu yordamı inşa eden genleri koruma etkisine sahiptir çünkü yetişkin kuşun yuvasında ciyaklayan ve ağız açanlar doğal olarak yetişkin kuşun kendi yavrularıdır. Bu yöntem bir şekilde başka bir yavru kuşun yuvaya girmesiyle tekler, bu durum guguk kuşları tarafından olumlu etkiler beklenerek düzenlenen bir ayrıntıdır. Merhametli insan dürtümüz bu teklemelere tekabül ediyor olabilir mi? Bu dürtümüz, yavru bir guguk kuşunu büyütmek için canla başla mücadele eden bir çalıbülbülünün ebeveyn içgüdülerinin teklemesine benzemiyor mu? Daha yakın bir benzetmeyle, bir çocuğu evlat edinme insani dürtüsü. Hemen eklemeliyim ki buradaki 'tekleme' ifadesi sadece Darwinci anlama yöneliktir. Aşağılayıcı bir ima içermemektedir. Benimsediğim, Tekleme' ya da 'yan ürün' görüşü bu şekilde işler. Doğal seçilim, atalarımız zamanında, küçük ve durağan gruplar halinde, tıpkı babunlar gibi yaşadığımız dönemde beynimiz içinde özgecil dürtüler programladı. Bunu cinsel dürtüler, açlık dürtüleri, ksenefobik dürtüler ve benzerleri takip etti. Zeki bir çift Darwinci görüşten faydalanarak cinsel dürtülerine dair en yüce sebebin üreme olduğunu kavrayabilir. Kadının doğum kontrol hapı kullandığı için hamile kalamayacağını bilirler. Ve bu bilgiye rağmen cinsel arzularının bir nebze dahi azalmadığını keşfederler. Cinsel arzu cinsel arzudur ve bireyin psikolojisi üzerindeki etkisi, cinsel arzuyu harekete geçiren temel Darvvinci baskıdan bağımsızdır. Cinsel arzu, temel mantığından bağımsızca varolan güçlü bir dürtüdür. Şefkat, özgecilik, cömertlik, duygudaşlık, merhamet konularında da aynı mantığın geçerli olduğunu iddia ediyorum. Atalar döneminde, yalnızca yakın akrabalık ve olası alış veriş meselelerinde özgecil olma fırsatımız vardı. Günümüzde bu kısıtlama yoktur ancak el yordamı süregelir. Neden böyle olmasın? Bu tıpkı cinsel arzu gibidir. Gözü yaşlı bir bahtsızla (akraba olmayan ve iyiliğin karşılığını veremeyecek) karşılaştığımızda acıma hissimize engel olamayacağımız gibi karşıt cinsten bir bireye karşı (kısır olabilir ya da üremesi başka bir sebeple imkânsızdır) şehvet hislerimizi de engelleyemeyiz. Her ikisi de teklemedir, Darwinci tekleme: Mutluluk veren, değerli teklemeler. Bir anlığına bu tür Darwinci esasların merhamet ve cömertlik gibi yüce duyguları alçaltmadığını ya da küçümsemediğini düşünün. Ve de cinsel arzuyu. Cinsel arzu, dilbilimsel kültürün sınırlarına girdiğinde, önemli şiir ve drama olarak yücelir: John Donne'nin aşk şiirleri ya da mesela Romeo ve Juliet. Ve elbette ki, akrabalığın tekleyen yönünde de aynı durum geçerlidir ve karşılıklı alış veriş temelli merhamette. Borcu olan birisine karşı merhamet, bağlam dışında bakıldığında, başka birisinin çocuğunu evlat edinmek kadar Darwinci değildir:&lt;br /&gt;
&lt;blockquote&gt;&lt;br /&gt;
Merhametin yapısı gereği zoraki değildir.&lt;br /&gt;
Tıpkı gökyüzünden dünyaya&lt;br /&gt;
Damlayan ılık bir yaz yağmuru gibidir&lt;/blockquote&gt;Cinsel arzu, insani tutku ve çabanın büyük bölümünün arkasındaki, harekete geçirici bir etkidir ve bütünüyle bir teklemedir. Aynı görüşün cömert ve merhametli olma arzusu için de geçerli olmaması için hiçbir sebep yoktur. Atalarımız zamanında doğal seçilim için bu iki tür arzuyu inşa etmenin en iyi yolu el yordamlarını beyne yüklemekti. Bu yordamlar bugün de bizi etkilemektedir, şartlar yüzünden esas işlevlerini yitirdikleri zamanlarda bile. Bu tür el yordamlarının üzerimizde hala etkileri vardır, bu etkiler Kalvinist bir kaçınılmazlıkta değil ancak edebiyat, gelenek, görenek ve hukukun uygarlaştıran etkilerinin süzgecinden geçer; ve elbette dinin. Tıpkı ilkel cinsel arzu beyin yönteminin medeniyet süzgecinden geçerek Romeo ve Juliet'in aşk sahnelerinde ortaya çıkması gibi. Bize-karşı-onlar ilkel beyin yöntemleri de Capulet ve Montague aileleri arasındaki kan davası savaşlarında ortaya çıkar; özgecilik ve duygudaşlığın ilkel beyin yöntemleriyse Shakespeare'in son sahnesindeki zoraki barışmayla bizi neşelendirip alkışlatan bir tekleme olarak belirir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="color: #990000; font-family: georgia; font-size: 130%;"&gt;AHLAKIN KÖKENİ HAKKINDA BİR DURUM ARAŞTIRMASI&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: georgia; font-size: 100%;"&gt;&lt;span style="color: #333333; font-size: 180%;"&gt;&lt;br /&gt;
E&lt;/span&gt;ğer ahlak yönümüz, tıpkı cinsel arzu gibi, gerçekten dinin ortaya çıkmasından önceki Darwinci geçmişimizin derinliklerinden kaynaklanıyorsa, insan zihni araştırmalarının bazı evrensel ahlaki kuralları gözler önüne sermesini beklemeliyiz ki bunlar coğrafik ve kültürel bariyerleri ve ayrıca daha da zorlu dini bariyerleri aşan kurallardır. Harvard’lı biyolog Marc Hauser kitabı Moral Minds: How Nature Designed our Universal Sense of Right and Wrong (Dürüst düşünceler: Doğanın Evrensel Doğru ve Yanlış Anlayışımızı Tasarlaması) aslen ahlak filozofları tarafından öne sürülen, verimli bir dizi düşünce üzerinde yoğunlaşır. Hauser’in çalışması ayrıca ahlak filozoflarının düşünce yöntemlerini ortaya koyarak fazladan bir görevi yerine getirir. Ahlaki konulu kuramsal bir ikilem sunulur ve buna yanıt vermekte yaşayacağımız zorluk bize doğru ve yanlış algımız hakkında bir fikir verir. Burada Hauser’i felsefecilerin bir adım ötesine taşıyan, fiilen istatistiksel ölçümler ve psikolojik deneyler yapmasıdır. Örneğin, gerçek insanların ahlaki fikirlerini açığa kavuşturmak için Internet üzerinden anketler düzenlemiştir. Güncel bir bakış açısıyla göz atıldığında, ilginç bir durum ortaya çıkar; bu ikilemlerle yüzleşen insanlar çoğunlukla aynı kararda birleşirler ve bu uzlaşmaları öylesine kuvvetlidir ki gerekçelerini açık seçik belirtmekte dahi bu kadar kararlı davranamazlar. Bu sonuç, eğer beyinlerimizde inşa edilmiş bir ahlaki eğilim varsa beklememiz gereken bir sonuçtur, tıpkı cinsel içgüdümüz ya da yükseklik korkumuz gibi ya da Hauser’in deyimiyle dil kabiliyetimiz gibi (ayrıntılar medeniyetten medeniyete farklılık gösterir ancak gramerin temel yapısı evrenseldir.) Göreceğimiz üzere, insanların bu ahlak konulu testleri yanıtlama yöntemleri ve gerekçelerini belirtmekte yetersiz kalma durumları, dinsel inançlarından ya da inançsız olmalarından fazlasıyla bağımsızmış gibi görünüyor. Hauser’in kitabının mesajı ki kanımca bizzat şu sözlerle ifade edecektir, şudur: ‘Ahlaki yargılarımızın kullanılması evrensel bir ahlaki gramerdir ve bu, olası bir ahlaki sistemler dizisini doğuracak ilkeleri barındırabilmek için milyonlarca yıl boyunca evrimleşmiş bir zihin yetişidir. Dilde olduğu gibi, ahlaki gramerimizi oluşturan ilkeler farkındalık radarının kontrol sahasının içindedir.’ Hauser’in tipik ahlaki ikilemleri, birçok insanı öldürme tehdidi bulunan freni patlayan bir kamyon ya da bir demiryolu üzerinde kontrolsüzce ilerleyen ‘tren’ temalarının çeşitlemeleridir. En basit hikâyede, Denişe isimli bir kişi makas kontrolünü sağlayan bir kolun başında hazırda beklemekte ve trenin yönünü değiştirebilecek konumda bulunmaktadır. Trenin yönünü değiştirdiğinde demiryolunun biraz ilerisinde, rayların üzerinde tuzağa düşmüş beş kişinin hayatını kurtarabilecektir. Ne yazık ki emin bölgede de (trenin yönü değiştiğinde gideceği bölge, yan yol) tuzağa düşmüş bir kişi vardır. Ancak burada yalnızca bir kişi vardır ve ana hatta tuzağa düşmüş beş kişi sayıca fazladır. Çoğu kişi Denise’in eğer zorunlu değilse bile kolu çekmesinin ve bu tek başına tuzağa düşmüş tek kişiyi gözden çıkararak diğer beş kişiyi kurtarmasının ahlaken hoş görülebilir olduğunda karar kılar. Bu test sırasında, bu tek adamın Beethoven ya da Denise’in yakın bir arkadaşı olması gibi kuramsal olasılıklara aldırış etmiyoruz. Bu felsefe deneyinin titiz detaylarında, insanı gittikçe daha da kızdıran bir ahlak bilmecesi silsilesi vardır. Eğer demiryoluna biraz ilerideki bir köprüden aşağı ağır bir engel atarak tren durdurulabiliyorsa ne olur? Yanıt basit: elbette bu ağır engeli atmalıyız. Ancak ya eldeki tek ağır engel köprünün trabzanlarında oturmuş gün batımını seyreden şişman bir adamsa? Hemen herkes bu adamı köprüden atmanın ahlak dışı bir davranış olduğunu onaylar; bu ikilem, Denise’nin kolu çekip, bir kişinin hayatıyla beş kişiyi kurtarma ikilemine çok benziyor olsa da. Çoğumuz ayrıntılarıyla ifade edemesek de bu iki durum arasında yaşamsal önemi olan bir fark olduğunu sezeriz. Şişman adamı köprüden itmek, Hauser’in düşündüğü başka bir ikilemi akla getirir. Bir hastanedeki beş hasta ölmek üzeredir, her birinin farklı bir organı tükenmiştir. Eğer tüm bu beş tükenmiş organın yerine kendi organlarını verebilecek tek bir donör bulunabilirse bu hastaların hayatı kurtulacaktır ancak gönüllü donör olmak isteyen birisi çıkmaz. Sonra, cerrah bekleme odasında oturan sağlıklı bir adamı farkeder ki bu adamın gerekli beş organı da düzenli çalışmakta ve transplantasyon için uygundur. Bu durumda, hasta beş insanı kurtarmak için bu sağlıklı adamı öldürmenin ahlaklı bir davranış olduğunu söylemeye hazır hiç kimse bulunamamıştır. Köprüdeki şişman adamda olduğu gibi, topluca paylaştığımız fikir masum sağlıklı adamın birden bire kötü bir durumun içine atılmaması ve bedeni izni olmadan diğerlerinin sağlığı için kullanılmamasıdır. Immanuel Kant’ın kusursuzca ifade ettiği ilkeye göre, mantıklı bir varlık asla razı olmayacağı bir sona doğru sürüklenmemelidir. Bu son diğerlerinin yararına olsa dahi. Bu tanım, köprüdeki şişman adam ile (ya da hastanenin bekleme odasındaki adam ile) Denise’nin yolundaki adam arasındaki kritik farkı açıklar görünüyor. Köprüdeki şişman adam hareket halindeki treni durdurmak için olumlu yönde kullanılıyor. Bu, Kant ilkesini açık biçimde çiğnemektir. Emin bölgedeki adam ise ray üzerindeki beş kişinin hayatını kurtarmak için kullanılmamaktadır. Kullanılan sadece emin bölgedir ve bu adam orada durduğu için kör talihlidir. Peki farkı bu şekilde açıkladığınızda, neden bizi tatmin ediyor? Kant’a göre, bu katışıksız ahlaktır. Hauser’e göreyse, evrim sayesinde beynimize yerleşmiştir. Kontrolden çıkmış trenle ilgili kuramsal şartlar giderek yaratıcılık kazanıyor ve ahlaki ikilemler de artarak dolambaçlı bir hal alıyor. Hauser kuramsal karakterler Ned ve Oscar’ın karşı karşıya kaldığı kuramsal ikilemleri karşılaştırır. Treni emin bölgeye yönlendirebilen Denise’nin çekeceği kolun aksine, Ned’in çekeceği kolun görevi, treni emin bir bölgeye yönlendirmenin ardından, tren tuzağa düşmüş beş kişiye yaklaşır yaklaşmaz tekrar ana patikaya yöneltmesidir. Bu ikilemde yalnızca kolu çekip trenin yolunu değiştirmek yeterli olmayacaktır: tren tekrar ana patikaya çıktığında ister istemez bu beş kişiye çarpacaktır. Ancak, tesadüfe bakın ki, tali patikada treni durdurabilecek kadar ağır bir adam oturmaktadır. Ned kolu çekip, trenin yönünü değiştirmeli midir? Burada çoğunluğun yanıtı, hayır yapmamalıdır. Ancak Denişe ve Ned’in ikilemlerinin arasındaki fark nedir? Büyük ihtimalle insanlar içgüdüsel olarak Kant’ın ilkesini uygulamaktadırlar. Denişe trenin beş insanı ezip geçmesini trenin yönünü değiştirerek engeller ve emin bölgedeki talihsiz kaza Rumsfeldian’ın etkileyici deyimiyle ‘yardımcı zarardır.’ Emin bölgedeki adam Denişe tarafından insanları kurtarmak için kullanılmamıştır. Ned şişman adamı gerçekte treni durdurmak için kullanır ve insanların çoğu, (belki de düşünmeden) Kant ile birlikte (mükemmel ayrıntılarını düşünerek tasarlamıştır), bunun yaşamsal bir fark yarattığında hemfikirdir. Oscar’ın ikilemi yeni bir farkı açığa çıkarır. Oscar’ın şartlan Ned’inkiyle aynıdır, bir farkla, tali yolda treni durdurmaya yetecek kadar ağır büyük bir demir engel vardır. Oscar’ın kolu çekip trenin yönünü değiştirmekte tereddüt yaşamayacağı açıktır. Tabi yürüyüşe çıkan birisi demir engelin önünden geçmeyecekse. Bu kişi eğer Oscar kolu çekerse hiç kuşkusuz ölecektir, tıpkı Ned’in şişman adamında olduğu gibi. Buradaki fark Oscar’ın yürüyüşçüyü treni durdurmak için kullanmamasıdır: bu yürüyüşçünün ölümü Denise’nin ikileminde olduğu gibi bir yardımcı zarardır. Tıpkı Hauser ve Hauser’in denekleri gibi, Oscar’ın kolu çekme izni olduğu, Ned’inse olmadığını hissederim. Ama aynı zamanda kararımı haklı çıkarmanın epey güç olduğunu düşünürüm. Hauser’in bununla ilgili açıklaması, bu gibi ahlaki içgüdülerin genelde ayrıntılarıyla açıklanamadığı ancak her halükarda bunları güçlü bir şekilde benimsediğimiz yönündedir çünkü bu evrimsel bir mirastır. Merak uyandırıcı bir antropolojik girişimle Hauser ve meslektaşları ahlak deneylerini, Kuna isimli bir Orta Amerika kabilesinin yaşantısına uyarladılar. Bu küçük kabilenin Batı Amerikalılarla olan ilişkisi zayıf, dinleriyse resmi değildi. Araştırmacılar “Bir hat üzerindeki tren” felsefe deneyini, kanolara doğru yüzen timsahlar gibi yöreye uygun eşdeğer örneklerle değiştirdiler. Adil küçük farklılıklara rağmen, Kuna kabilesi bizimkilerle aynı ahlaki kararları verdi. Hauser’in bu kitapta yer alabilecek özgün görüşlerinden bir diğeri, dindar insanların ahlaki sezilerinin ateistlerden farklı olup olmadığıdır. Eğer ahlakımız dinden kaynaklanıyor olsaydı hiç kuşkusuz farklı olmalılardı. Ancak görünen o ki böyle bir fark yoktur. Ahlak felsefecisi Peter SingerM7j ile birlikte bir çalışma hazırlayan Hauser üç ikileme odaklandı ve dindar insanların fikirlerini ateistlerin fikirleriyle karşılaştırdı. Her durumda, deneklerden kuramsal bir eylemin ahlaki açıdan ‘zorunlu’, ‘hoş görülebilir’ ya da ‘yasak’ olması özelliklerinden birini seçmeler istendi. Bu üç ikilem şöyle sıralanıyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;1.&lt;/span&gt; Denise’nin ikilemi. İnsanların yüzde doksanı beş kişiyi kurtarma! için bir kişinin hayatını feda edip, trenin yönünü değiştirmeniı hoş görülebilir olduğunu söyledi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;2.&lt;/span&gt; Bir gölde boğulmak üzere olan bir çocuk gördünüz ve etraft; sizden başka yardım edecek kimse yok. Çocuğu kurtarabilirsini ancak bunu yaptığınızda takım elbiseniz berbat olacak. İnsanları] yüzde doksan yedisi çocuğu kurtarmanızın zorunlu olduğun söyledi (ne tuhaftır ki geriye kalan yüzde üç takım elbisenin dah önemli olduğunu söyledi.)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;3.&lt;/span&gt; Yukarıda tanımlanan organ nakli ikilemi. Deneklerin yüzd doksan yedisi bekleme odasında oturan sağlıklı adamı yakalama ve organları için onu öldürmenin, diğer yandan organ içi bekleyen beş kişiyi kurtarmanın, ahlaken yasak olduğund hemfikir oldu.&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hauser ve Singer’in ortak çalışmasının temel sonucu, bu ti kararlar alınmasında dindar kişiler ve ateistler arasında istatistikse belirgin bir fark olmadığıdır. Bu sonuç benim ve diğer birçok kişinin benimsediği şu görüşle uyumlu görünüyor, yani iyi ya da kötü birisi olmak için Tanrıya ihtiyacımız yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="color: #990000; font-family: georgia; font-size: 130%;"&gt;EĞER TANRI YOKSA NEDEN İYİYİZ?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: georgia; font-size: 100%;"&gt;&lt;br /&gt;
Soru bu şekilde yöneltildiğinde elbette alçaltıcı bir izlenim bırakır. Dindar bir insan bu soruyu bana bu şekilde sorduğunda (ki çoğu dindar bunu yapar) hemen şeytana uyar (!) ve şöyle meydan okurum: ‘Gerçekten iyi olmaya çalışmaktaki tek sebebin Tanrı’nın onayını ve ödülü almak ya da kınaması ve cezalandırmasından sakınmak mıdır? Bunun ahlaklı olmakla hiçbir ilgisi yoktur, bu yalnızca yağcılık etmektir, dalkavukluktur. Her hareketini hatta derin düşüncelerini gözleyen gökyüzündeki kontrol kamerası ya da kafanın içindeki çelik küçük ileti cihazını gizliden gizliye kollamaktır.’ Einstein’ın dediği gibi, ‘Eğer insanlar sadece cezalandırılmaktan korktukları ya da ödüllendirileceğini umut ettikleri için iyi kalplilerse, o halde gerçekten çok acınacak haldeyiz.’ Michael Shermer, İyi ve Kötünün Bilimselliği ‘nde (The Science of Good and Evil) bunu “tartışma sonlandırıcısı” olarak isimlendirir. Eğer Tanrının yokluğunda, ‘hırsızlık, tecavüz ve cinayet suçlarını işleyeceğinizi’ onaylıyorsanız, ahlaksız bir insan olduğunuzu ifşa etmiş olursunuz ‘ve sizi gördüğümüzde yönümüzü değiştirmemiz konusunda oldukça tedbirli davranırız.’ Diğer yandan, eğer ilahi gözetim altında değilken dahi iyi bir insan olmayı sürdüreceğinizi söylerseniz, Tanrının varlığının iyi bireyler olmamız için zorunlu olduğu iddianızı kaçınılmazca sarsmış olursunuz. Birçok dindar kişinin dinin kendilerini iyi birer birey olma konusunda motive ettiğini düşündüklerini biliyorum, özellikle de kişisel günahkârlığı sistematik biçimde sömüren inançlardan birinin mensubu iseler. Bana öyle geliyor ki Tanrıya inancımız aniden kayıplara karıştığında, hepimizin duygusuz ve bencil bir hedonist gibi hareket edeceğimizi ve şefkatten uzak, merhametsiz, cimri, iyilik sıfatını hak edecek hiçbir vasıf taşımayan kişilere dönüşeceğimizi düşünmek için oldukça düşük bir özsaygı gerekecektir. Dostoevsky’nin bu görüşte olduğuna geniş ölçüde inanılır. Bunun sebebi herhalde Ivan Karamazov’a laf yapıştırmak için kaleme aldığı şu yorumları olabilir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;blockquote&gt;[Ivan] kutsal gözleminin ardından şöyle bir sonuç çıkardı; doğada insanın insanoğlunu sevmesi için bir kural kesinlikle yoktur ve eğer sevgi şimdiye dek tüm dünyada varolsaydı, bu doğa kanunlarının bir erdemi sayılamaz, bütünüyle insanın kendi ölümsüzlüğüne olan inancından kaynaklanırdı. Ayrıca kesin sözlerle şunu ekledi; doğa kanunlarını oluşturan etmen, ismen, insanın kendi ölümsüzlüğüne olan inancı bir kez yok olduğunda, insan yalnızca sevgi yeteneğini yitirmekle kalmayacak aynı zamanda bu dünyadaki yaşamını destekleyen yaşamsal etkileri de kaybedecek. Bundan başka, artık hiçbir şey ahlak dışı olmayacak, yamyamlık dahil her şey serbest olacak. Ve neticede, sanki tüm bunlar yetmezmiş gibi şunu ilan etti; siz ve benim gibi her birey (örneğin, kendi ölümsüzlüğüne ya da Tanrıya inanmayan birisi) için, doğa kanunu aniden değişerek eski din temelli kanunun tam zıt halini alacak ve egoizm, suç işlemeyi de kapsayarak, yalnızca hoşgörülebilir olmakla kalmayıp aynı zamanda insan yaşantısının en akılcı hatta en asil varoluş sebebi olarak zorunlu kılınacak.&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;
Safça denilebilir ancak ben Ivan Karamazov’un insan doğasına bakış açısından daha az alaycı bir bakış açısına yatkınımdır. Bencil ve suça yönelik davranmamızın önünün kesilmesi için gerçekten gerek Tanrı gerekse birbirimiz tarafından kontrol altında tutulmamız gerekli midir? Şahsen bu gibi bir gözetime ihtiyacım olmadığına samimiyetle inanmak isterim ve sevgili okuyucular, siz de böyle düşünmüyor musunuz? Diğer taraftan, özgüvenimizi zayıflatırcasına, Steven Pinker’in The Blank Slate’de (Boş Film Tahtası) tarif ettiği, Montreal’deki güvenlik güçleri grevindeki hayal kırıklığı yaratan deneyimine kulak vermeliyiz:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;blockquote&gt;Romantik 1960′larda, barışçılığıyla övünen Kanada’da genç bir delikanlı olarak, Bakunin anarşisinin sağlam bir taraftarıydım. Ebeveynlerimin, “eğer hükümet kolluk kuvvetlerini bir kenara iterse her yer cehenneme dönecektir” nasihatine gülüp geçmiştim. Rekabet içindeki tahminlerimiz 17 Ekim 1969, sabah saat 8:00′de Montreal kolluk kuvvetleri greve başladığında sınanmaya başlandı. Öğleye doğru saat ll:20′de ilk banka soygunu gerçekleşti. Öğlen olduğundaysa şehir merkezindeki dükkanların çoğu yağmalama yüzünden kapandı. Bu olaylar üzerinden daha birkaç saat geçmemişti ki, taksi şoförleri havaalanı müşterileri için kendileriyle rekabet halindeki bir limuzin kiralama şirketinin binasını ateşe verdiler. Bir keskin nişancı çatılardan birine çıkarak bir polis memurunu öldürdü. İsyancılar bazı otel ve restoranları bastı ve bir doktor banliyödeki evine giren bir hırsızı öldürdü. Günün sonunda, altı banka soyulmuş, neredeyse yüz dükkân yağmalanmış, on iki yangın başlatılmış, kırk araba dolusu dükkân camı kırılmış, şehir otoriteleri orduyu ve elbette Kanada Atlı Polislerini düzeni yeniden sağlamak adına çağırmadan evvel mülk zararı üç milyon doları aşmıştı. Bu belirleyici, deneysel sınav siyasi görüşlerimi sükûtu hayale uğratmıştı…&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;
Belki de, insanların gözetim altında tutulmadıkları ya da Tanrı tarafından yönetilmedikleri zamanda iyi olmayı sürdüreceklerine inanarak Polyannacılık oynuyorumdur. Madalyonun diğer yüzünde, Montreal nüfusunun büyük çoğunluğu muhtemelen Tanrı inancı olan kişilerdi. Yeryüzü üzerindeki kolluk kuvvetleri kısa bir süreliğine sahneden yok olduğunda, Tanrı korkusu bu insanları bu kötülükleri yapmaktan neden alıkoymadı? Montreal grevi Tanrı inancının bizi iyi insanlar yaptığı varsayımını sınamak için oldukça sağlam bir doğal deney değil miydi? Ya da kinik (kötümser) H.L.Mencken keskin bir dille şu görüşünü bildirdiğinde haklı mıydı?: İnsanlar dine ihtiyacımız var dediklerinde asıl imaları kolluk kuvvetlerine ihtiyacımız olduğudur.’ Elbette polis güçleri grevdeyken tüm Montreal kötülük yapma peşinde değildi. Dindarların yağma ve yıkım olaylarına karşı dindar olmayanlara nazaran daha az eğilimli olup olmadığına dair bir istatistiksel sonucun elimizde olmaması üzücü. Bu konu hakkında bilgisiz birisi olarak bir tahmin yaparsam eğer, dindarların yıkıp yağmalamaya daha eğilimli olduklarını söylerim. Sık sık şu iğneleyici yorumu duyarım, ateistler polise karşı direnmekten çekinirlermiş. Kim bilir belki de hapishanelerde çok az sayıda ateist olmasının nedeni budur (ki birkaç küçük kanıt olsaydı, bir sonuç çıkarmak daha basit olurdu elbette.) Ateizmin kesin bir şekilde ahlaklı olmanın seviyesini arttırdığını iddia etmiyorum, ama hümanizm (insancılık) büyük ihtimalle bu noktada başarılıdır (Genelde ateizmin yolunu takip eden ahlaki sistem.) Bir diğer iyi olasılık ateizmin, yüksek eğitim, zekâ ya da özgür düşünce gibi bir üçüncü etmenle bağ kurması ve bunun suç dürtüsünü etkisizleştirebilmesidir. Mevcut bu tür araştırmaya dayalı ispatlar hiç kuşku yok ki dinin ahlakla olumlu yönde bir ilişkisi olduğu ortak görüşünü desteklemeyecektir. Bu gibi bağıntılı kanıtlar asla inandırıcı olamazlar ancak yine de Sam Harris1 tarafından Letter to a Christian Nation’da (Hıristiyan Bir Ulusa Mektup) açığa vurulmuş aşağıdaki şu görüş çarpıcı etkidedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;blockquote&gt;Amerika’daki siyasi parti bağlılığı dindarlığın kusursuz bir göstergesi değilse de, ‘kırmızı eyaletlerin’ [Cumhuriyetçi] kırmızı olmalarındaki birincil sebebin muhafazakâr Hıristiyanların ezici siyasi baskısının olduğu bir sır değildir. Eğer Hıristiyan tutuculuğu ve toplumun sağlığı arasında güçlü bir bağ olsaydı, bunun belli başlı işaretlerini Amerika’nın kırmızı-eyaletlerinde görebilmeliydik. Göremeyiz. “Şiddet içeren suç” oranları en düşük yirmi beş şehrin yüzde 62’si ‘mavi’ eyaletler [Demokrat], geriye (1Sam Harris 1967 doğumlu, din ve nörobilim üzerine kitaplar yazmış Amerikalı bir yazardır.) kalan yüzde 38′i ise ‘kırmızı’ eyaletlerdir [Cumhuriyetçi]. Yirmi beş en tehlikeli şehrin, yüzde 76’sı kırmızı eyaletlerde, yüzde 24′ü mavi eyaletlerdedir. Aslında Amerika’daki eri tehlikeli beş şehirden üçü dindar eyalet Teksas’tadır. “Ev soygunu” oranının en yüksek olduğu on iki eyalet kırmızıdır. “Hırsızlık” oranlarının en yüksek olduğu yirmi dokuz eyaletten yirmi dördü kırmızıdır. “Cinayet” oranının en yüksek olduğu yirmi iki eyaletten on yedisi kırmızıdır.&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;
Sistematik bir araştırma yukarıdaki bağıntılı veriyi desteklemeye hizmet edebilir. Dan Dennett, Büyüyü Bozmak’ta (Breaking the Spell), yalnızca Harris’in kitabını değil ama benzer araştırmaları alaycı bir tavırla eleştirir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;blockquote&gt;Bu sonuçların dindarlar arasındaki en yüksek ahlaki erdemin klasik değerlerine çok sert bir saldırı olduğu aşikardır ve dinsel örgütler bu sonuçları çürütmek için er geç dikkate değer araştırmaları başlatmaya soyunacaklardır… Bu noktada emin olabileceğimiz bir nokta vardır, eğer ahlaki tutum ve dinsel bağlılık, uygulama ya da inanç arasında göze çarpan olumlu bir bağ var ise bu, yakın bir süreçte keşfedilecektir çünkü birçok dinsel örgüt geleneksel inançlarının ahlakla bilimsel bir ilişkisi olduğunu onaylamaya dünden razıdır. (Bu kişiler bilim inançlarını desteklediğinde, bilimin gerçekleri ortaya dökme gücünden oldukça etkilenirler.) Ayrıca bu tür bir bilimsel kanıtın teşhir edilmesi ne kadar gecikirse böyle bir kanıtın olmadığı yönündeki kuşkular da bir o kadar artacaktır.&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;
Mantıklı birçok insan gözetimsiz ahlakın, polis grev yaptığı ya da gözetim kamerası kapatıldığında kayıplara karışan sahte ahlaktan daha doğru olduğunu onaylayacaktır ve ayrıca bu casus kameranın bir polis merkezinde olmasının ya da gökyüzündeki hayali bir kamera olmasının önemi yoktur. Ancak belki de ‘eğer Tanrı yoksa neden iyi olmak için kendimizi kasalım?’ sorusunu alaycı bir tavırla yorumlamak haksızlık olur. Dindar bir düşünür daha içten bir dürüstlükle soruyu yorumlayabilir, ‘Eğer Tanrıya inanmıyorsanız, ortada herhangi kesin ahlaki normlar olduğuna inanmıyorsunuz demektir. Dünyadaki en kusursuz iradeyle iyi bir insan olmaya yönelebilirsiniz ancak neyin iyi neyin kötü olduğuna nasıl karar vereceksiniz? İyi ve kötü normlarınızı size en mükemmel şekilde belirtecek olan sadece dindir. Din olmasa iyi birisi olma yolunda ilerlerken tereddütler yaşar, uyduruk çözümler öne sürerdiniz. Bu u, kural kitabı olmayan bir ahlaktır: Yerli yerine oturmamış bir ahlak. Eğer ahlak sadece bir seçim meselesiyse, Hitler de kendine özgü ırksal ilhamlı normlarına dayanarak ahlaklı olduğunu öne sürebilirdi. Ve ateistlerin hepsi farklı nurlarla (inançlarla) yaşamak adına kişisel seçimlerini bildirip, kolayca işin içinden sıyrılırlardı. Bunun aksine, bir Hıristiyan, bir Yahudi ya da bir Müslüman Hitler’in kesinlikle kötü olduğundan yola çıkarak kötülüğün mutlak bir anlamı olduğunu öne sürebilir ve bu anlam tüm zaman ve mekânlarda geçerlidir. Eğer ahlaklı olmak için Tanrıya gereksinim duyduğumuz doğru olsaydı bile, bu elbette Tanrı’nın varlığını daha olası ya da daha çekici kılmazdı (birçok insan aradaki farkı söyleyemez.) Ancak konumuz bu değil. Kafamda canlandırdığım din savunucusu, Tanrıya yağcılık etmenin iyi yönde olmak için bir dinsel dürtü olduğunu hesaba katmaya gerek duymazdı. Bunun yerine şöyle bir öneride bulunurdu, iyi yönde olma dürtüsü her nereden kaynaklanırsa kaynaklansın, “Tanrı olmadan neyin iyi olduğunun belirlenmesinde bir standart bulunamaz.” Her birimiz doğrunun tanımını kendimizce yapıp, bu tanımlar ışığında hareket edebilirdik. Yalnızca dine dayalı ahlaki ilkeler saltçılık olarak tanımlanabilir (Mesela ‘altın kuralın’ aksine, ki genelde dinlerle birleşir fakat herhangi bir yerden kaynaklanabilir.) İyi iyidir, kötü de kötü ve örneğin, birisinin acı çekip çekmediği gibi özel durumlar hakkında karar vermekle uğraşmayız. Hayali din savunucum sadece dinin neyin iyi olduğunun belirlenmesinde bir temel sunacağını öne sürerdi. Bazı filozoflar, mesela Kant, dinsel olmayan kaynaklardan salt ahlak değerleri türetmeye çalışmışlardır. Kant, bizzat dindar birisi olarak ki bu o zamanda neredeyse kaçınılmaz bir olguydu1, Tanrıya karşı hizmetten ziyade, hizmete karşı hizmet temelli bir ahlaki sistem yaratmayı denemiştir. Bildik açık buyruğu ‘evrensel bir kanuna dönüşmesini istemeyeceğin kanunları uygulamamızı’ bildirir. Bu yalan söyleme meselesiyle birebir örtüşüyor. İnsanların ilke gereği yalan söylediği bir dünyayı hayal edin ve burada yalan söylemek iyi ve ahlaklı bir davranış olarak değerlendirilsin. Böyle bir dünyada yalan söylemek bir süre sonra bir anlam taşımaz hale gelir. Yalan söylemek gerçekleri zan altına almayı gerektirecektir. Eğer bir ahlak ilkesi herkesin benimsemesini istediğimiz bir kavramsa, yalan söylemek ahlaki bir ilke olamaz çünkü bu ilke anlamsızlığıyla kendi kendine yıkılır. Yalan söylemek, bir yaşam kuralı olmakta doğası gereği güvenilmezdir. Konuyu genelleştirdiğimizde, bencillik ya da diğerlerinin güzel amaçlarına yönelik asalaklık beni etkileyebilir ve bana kişisel tatmin sunabilir. Ancak tüm toplumun bencil asalakçılığı bir ahlaki ilke olarak benimsemesini arzulamam, çünkü böyle bir şey olursa asalaklık edebileceğim kimse kalmaz. Kantçı buyruk, doğruculuk ve diğer bazı konularda işe yarar görünüyor. Bunu ahlakın geneline yaymanın nasıl başarılacağını anlamak pek de kolay değildir. Kant’a rağmen, salt ahlaki değerlerin genelde din tarafından güdüldüğü konusunda hayali din savunucumla hemfikir olmak çekicidir. Ölümcül derecede hasta birisinin ızdırabına kendi isteği olmadan son vermek ilelebet yanlış mıdır? Kendi cinsiyetinizden birisiyle sevişmek her zaman yanlış mıdır? Bir embriyoyu öldürmek her zaman yanlış mıdır? Bunların yanlış olduğuna inanan birçok kişi vardır ve dayanakları kesindir. Kanıtlamaya ya da tartışmaya hiç gelmezler. Onlarla aynı fikirde olmadığınızda her kim olursanız olun vurulmanız gerekir: şaka yapıyorum; elbette Amerikan kürtaj kliniklerinde silahlı saldırıya uğrayan birkaç doktoru bunun dışında tutuyorum (bir sonraki bölüme bakın). Gelgelelim, ne mutlu ki ahlak değerlerinin salt olmaları zorunlu değildir. Doğru ve yanlışı belirlemek ahlak felsefecilerinin mesleki görevidir. Robert Hinde’nin az ve öz tanımıyla, ahlak felsefecileri ‘ahlaki kuralların, mantıkla oluşturulmalarının zorunlu olmamakla birlikte, mantığa dayalı savunmalarının yapılabilmesinde hemfikirdirler. Bu bilimciler kendilerini birçok farklı üslupla sınıflandırırlar ancak çağdaş terminoloji ışığında en büyük ayrım (Kant gibi) ‘deontologlar’ ve ‘neticeciler’ arasındadır (buna ‘utilitarian’ [faydacı] Jeremy Bentham da dahildir 1748-1832.) Deontoloji, ahlakın kurallara itaat etmekten ibaret olduğu inancı için kullanılan süslü bir isimdir. Gerçekteyse yükümlülük, görev bilimidir, Yunanca ‘bağlayıcı neden’ den gelir. Deontoloji salt ahlakçılıkla birebir aynı değildir ancak dinle ilgili bir kitaptaki çoğu amaç için bu fark üzerinde durmaya gerek yoktur. Saltçılar salt doğru ve salt yanlışlar olduğuna inanırlar, doğruluğu ispatlanmış buyruklar (yükümlülük, zorunluluklar) bu doğru ve yanlışların sonuçlarını etkilemez. Neticeciler daha bilgiç bir edayla bir eylemin ahlakının bu eylemin sonuçlarıyla değerlendirilmesini geçerli sayarlar. Neticeciliğin bir diğer uyarlaması faydacılıktır, yani Bentham ve arkadaşı James Mili (1773-1836) ve Mill’in oğlu John Stuart Mili (1806-73) özdeşleşmiş olan felsefe. Faydacılık maalesef sıklıkla Bentham’ın şu belirsiz sloganıyla özetlenir: ‘En kalabalık nüfusun en büyük mutluluğu ahlak ve yasamanın kurulmasıdır.’ Her saltçı görüş dinden türememiştir. Bununla birlikte, saltçı ahlakı dinin dışındaki zeminlerle müdafaa etmek epey güçtür. Aklıma gelen tek unsur vatanseverliktir, özellikle de savaş zamanlarında. Tanınmış İspanyol film yönetmeni Luis BunuePin de dediği gibi, Tanrı ve Vatan yenilmesi mümkün olmayan bir ekiptir; tüm zulüm ve katliam rekorlarını ellerinde tutarlar.’ İnsanları silah altına almak önemli ölçüde sevdiklerinin vatani görev duygusuna bağlıdır. Birinci Dünya Savaşı’nda genç erkeklere cesaret verenler askeri üniforma giymeyen kadınlardı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;blockquote&gt;Ah, elbette sizi kaybetmek istemiyoruz ancak sanırız gitmeniz gerekiyor, Kralınız ve ülkenizin size ihtiyacı var.&lt;/blockquote&gt;İnsanlar hem kendi ülkelerindeki hem de düşman ülkelerdeki vicdanlı muhalifleri küçümsediler çünkü vatanseverliğin daima salt erdem olduğuna inanılır. Profesyonel askerin ‘İster haklı ister haksız, benim ülkem’ görüşünden çok çok daha salt bir görüş bulmak zordur, çünkü bu slogan gelecekte bir günün politikacılarının düşman belleyeceği herkesi öldürmenin sözünü vermektir. Neticeci usavarım siyasi kararları savaşa girme yönünde etkileyebilir ancak bir kez savaş ilanı yapıldığında, saltçı vatanseverlik dinin dışında asla görülmemiş bir güç ve etkiyle yeniden bayrağı devralır. Acımasız olmamaya öznel, neticeci ahlaki görüşleriyle ikna olmuş bir asker büyük olasılıkla kendisini askeri mahkemede bulacak ve belki de idam edilecektir. Bu ahlak felsefesi tartışmasının sıçrama tahtası şu kuramsal dinsel iddiaydı ki buna göre bir Tanrı olmadan, ahlak göreceli ve isteğe bağlıdır. Kant ve diğer bilge ahlak felsefecilerinin görüşleri ve vatansever coşkunluğa doğuştan verilen onay hiçbir zaman salt ahlakın kaynakları olamamıştır. Bunun yerine kutsal kitaplar tercih edilmiş ve bu kitapların kayıtlara bakarak doğrulaması mümkün olmayan yorumlarından türetilen ahlaki kurallar daima muazzam bir güce sahip olmuştur. Doğrusu, kutsal kitap otoritesinin yandaşları kutsal kitaplarının tarihsel kaynakları konusunda üzücü seviyede az merak sergilerler (ki bu kaynaklar son derece temelsiz ve belirsizdir.) Bir sonraki bölüm ahlaklarını bu kutsal kitaplardan edindiklerini iddia eden insanların bunları aslında pratiğe hiçbir zaman dökmediklerini gösterecektir. Ve ayrıca bu insanların bile kalplerinin derinliklerinde kabul edecekleri sağlam bir fikir sunacağım.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;span style="color: #990000; font-weight: bold;"&gt;Richard Dawkins / Tanrı Yanılgısı (Sayfa, 198–219)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span style="color: #990000; font-weight: bold;"&gt;Kuzey Yayınları / ISBN: 978 - 315 - 11 – 1&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4654294092442757035-7099399809862661502?l=richarddawkins-turkey.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/5LYOfC19HaSd1VPRPdAtveZICmg/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/5LYOfC19HaSd1VPRPdAtveZICmg/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/5LYOfC19HaSd1VPRPdAtveZICmg/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/5LYOfC19HaSd1VPRPdAtveZICmg/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/RichardDawkins-Turkey/~4/GS1mFhJbvck" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/feeds/7099399809862661502/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="https://www.blogger.com/comment.g?blogID=4654294092442757035&amp;postID=7099399809862661502&amp;isPopup=true" title="0 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/4654294092442757035/posts/default/7099399809862661502?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/4654294092442757035/posts/default/7099399809862661502?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/RichardDawkins-Turkey/~3/GS1mFhJbvck/ahlakn-kkeni-neden-iyiyiz.html" title="Ahlakın Kökeni: Neden İyiyiz?" /><author><name>Richard Dawkins</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17051708469764919869</uri><email>richarddawkins.net@gmail.com</email><gd:extendedProperty name="OpenSocialUserId" value="11596445855858251001" /></author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/2008/12/ahlakn-kkeni-neden-iyiyiz.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;CUQEQnk7cSp7ImA9WxRaGU0.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-4654294092442757035.post-4635618223604873145</id><published>2008-12-17T09:13:00.000-08:00</published><updated>2008-12-21T15:48:23.709-08:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2008-12-21T15:48:23.709-08:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="tanrı yanılgısı e-book" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="akıllı tasarım" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="tanrı yanılgısı e-kitap" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="indirgenemez karmaşıklık" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="richard dawkins" /><title>Boşluk İbadeti (Bilgi Boşluklarına Tapınmak)</title><content type="html">&lt;div  style="text-align: center;font-family:georgia;"&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0); font-weight: bold;"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;B&lt;/span&gt;OŞLUK İBADETİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(BİLGİ BOŞLUKLARINA TAPINMAK)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;&lt;span style="color: rgb(51, 51, 51);font-size:180%;" &gt;İ&lt;/span&gt;ndirgenemez karmaşıklığın detaylı örneklerini bulmaya çalışmak aslen bilimsel bir ilerleme yöntemi değildir; mevcut bilgisizlikten kanıt çıkarmaya çalışmaktır. İlahiyatçı Dietrich Bonhoeffer tarafından ortaya atılan ‘Boşlukların Tanrısı’ kurnazlığı gibi aynı hatalı mantığa başvurur. Yaratılışçılar günümüzün bilim ya da bilgi birikiminde boşluklar bulmak için can atarlar. Eğer açık bir boşluk bulunursa, bu boşluğu hükmen Tanrı’nın doldurma zorunluluğu olduğu addedilir. Bonhoeffer gibi düşünceli (!) ilahiyatçılarımızı endişelendiren ise bilimin ilerlemesiyle bu boşlukların küçülmesi ve bunun sonucunda Tanrı’nın görevsiz ve sığınaksız kalma tehdidiyle karşı karşıya kalmasıdır. Bilim adamları farklı endişeler duyarlar. Cehaleti kabullenmek bilimsel atılımın başlıca görevlerindendir. Üstelik bilim adamları gelecekte zaferle sonuçlanacak araştırmaları göz önünde bulundurup, bu tür bir cehalete sevinmelidirler. Arkadaşım Matt Ridley’in yazdığı gibi, ‘&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Bilim adamlarının çoğunluğu önceki keşiflerinden sıkılmışlardır. Onları alevlendiren bilgisizliktir.&lt;/span&gt;’ Mistikler gizeme sevinirler ve gizemli kalmasını isterler. Bilim adamları gizeme farklı bir nedenle sevinirler: bu onlara keşfedecek bir şey sunar. Daha genel anlamda, Bölüm 8’de tekrarlayacağım üzere, dinin gerçekten de kötü etkilerinden biri de bize, anlamadan tatmin olmanın bir üstünlük olduğunu öğretmesidir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Bilgisizliğin itiraf edilmesi ve geçici gizem, sağlam bilim için yaşamsaldır. Ancak bu sebepten ötürü, ne yazık ki yaratılış propagandacıların ana stratejisinin, bilimsel tecrübede boşluk arayan ve bu boşlukları hükmen ‘akıllı tasarımın’ doldurması gerektiğini öne sürenlerinkiyle ters düştüğünü söylemeden geçemeyiz. Aşağıdaki ifade kuramsaldır ancak tamamen tipiktir. Bir yaratılışçı der ki: ‘&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Küçük benekli gelincik kurbağasının bacak eklemi indirgenemez karmaşıklıktır. Tüm parçaları yerli yerinde olmazsa, hiçbir parçası işlev getiremez. Bahse girerim gelincik kurbağasının bacak ekleminin, yavaş ve kademeli derecelerle evrimleştiğini söyleyecek görüşte olmazsınız.&lt;/span&gt;’ Eğer bilim adamları hızlı ve anlaşılır bir yanıt vermeyi başaramazlarsa, yaratılışçı hükmen bir sonuç elde eder: ‘&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Tamam o zaman, alternatif teori, “akıllı tasarım”, hükmen kazanır.&lt;/span&gt;’ Buradaki önyargılı mantığı fark ettiniz mi: Eğer A teorisi bazı noktalarda başarısız oluyorsa, teori B doğru olmak zorundadır. Kanıtın ters yüz edilerek uygulanmadığını söylemeye dahi gerek duymuyorum. Sözüm ona yerini alacağı teorinin tıpatıp aynı detay üzerinde verimli olup olmayacağını kontrol etmeden, şipşak zorunlu teoriyi benimsemeye teşvik ediliriz. Akıllı tasarıma (AT) bir Hapisten Çık Kartı bağışlanır ki bu evrimin yarattığı güçlü iddialara karşı sihirli bir dokunulmazlıktır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Ancak burada altını çizmek istediğim nokta, yaratılışçının dalaveresinin bilim adamı için gerçekten elzem olan “(geçici) şüpheden haz almayı” baltalamasıdır. Bütünüyle politik nedenlerden ötürü, günümüz bilim adamları şu tarz ifadelerden kaygı duyarak kaçınırlar: ‘&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Hım, ilginç bir konu. Merak ediyorum, acaba gelincik kurbağasının atalarının bacak eklemi nasıl evrim geçirdi? Ben gelincik kurbağalarının uzmanı değilim, Üniversite Kütüphanesi’ne uğrayıp inceleme yapmam gerekir. Bu bir son sınıf öğrencisi için ilginç bir proje olabilir.&lt;/span&gt;’ Bir bilim adamı böyle bir söz söylediği anda yaratılışçının kitabında zorunlu bir sonuç doğacaktır: ‘&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Gelincik kurbağasını yalnızca Tanrı tasarlamış olabilir.&lt;/span&gt;’&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Ayrıca, bilimin yeni araştırma hedeflerini belirlemek için bilgisizlik alanlarının açığa çıkarılmasıyla ilgili metodolojik gereksinimiyle, Akıllı Tasarım’ın hükmen zaferini ilan etmek için aynı alanları ele geçirme gereksinimi arasında talihsiz bir bağlantı vardır. Bu kesin bir tanımla, Akıllı Tasarım’ın kendi ispatının olmaması ancak bilim tecrübesinin boş bırakıldığı alanlarda tıpkı bir yabani ot gibi serpilmesinden ileri gelir. Ve Akıllı Tasarım’ın bu yönü, bilimin aynı boşlukları tanımlama ve araştırmaya başlama planıyla rahatsız edici şekilde örtüşür. Bu bağlamda, bilim Bonhoeffer gibi bilge ilahiyatçılarla ittifak oluşturmak zorunda kalır ki her iki taraf da naif, popülist ilahiyatın ve akıllı tasarımın boşluk ilahiyatının ortak düşmanlarına karşı birleşmiş olurlar.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Yaratılışçıların fosil kayıtlarındaki ‘boşluklar’ ile olan aşk meselesi tamamen boş olan ilahiyatlarını sergiler. Bir keresinde sözüm ona Cambrian Patlaması’yla ilgili bir konuyu şu ifadeyle açtım, ‘&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Sanki fosiller hiçbir evrimsel geçmiş olmaksızın dünyaya öylece bırakıldılar.&lt;/span&gt;’ Bu ifadeyi seçmemdeki amacım okuyucuların iştahını kabartıp, hemen akabinde geniş bir açıklamaya yer vermekti. Bunun önemini sonradan kavradım ancak hoşgörülü açıklamam bir yerinden kesilerek ve açılış cümlem sinsice alıntı yapılarak saptırılacaktı. Keşke bunu tahmin edebilseydim. Yaratılışçılar fosil kayıtlarındaki ‘boşluklara’ bayılırlar, tıpkı genel anlamda boşluklara bayılmaları gibi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Birçok evrimsel geçiş, kademeli olarak değişim geçiren ara fosillerin daha kısa ya da uzun süreli serileri sayesinde açıkça belgelenmiştir. Bazıları belgelenmemiştir ve bunlar şu ünlü ‘boşlulardır.’ Michael Shermer’in de zekice belirttiği üzere, ‘eğer yeni bir fosilin keşfi bir ‘boşluğu’ temizce ortadan ikiye ayırırsa, yaratılışçı artık iki kat fazla boşluk olduğunu iddia edecektir! &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Ve her koşulda yersiz bir düşünce olan gıyabında hüküm vermeye yönelecektir. Eğer doğru varsaydığımız bir evrimsel geçiş belgeleyecek fosiller ortada yoksa evrimsel geçiş yok farz edilir ve Tanrı’nın müdahalesi hükmen kazanır.’&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Gerek evrimde gerekse diğer herhangi bir konuda, öykünün her adımının eksiksizce belgelenmesini talep etmek düpedüz mantıksızlıktır. Birisini cinayetten mahküm etmeden önce pekâlâ katili cinayete ilişkilendiren her adımın eksiksiz bir sinematik kaydını hiçbir kareyi atlamadan talep edebilirsiniz. Ölen canlıların bedenlerinin yalnızca küçük bir bölümü fosilleşir ve bulabildiğimiz kadar ara fosil bulduğumuzda şanslı sayılırız. Oysa elimizde hiçbir fosil olmayabilirdi ki bu durumda evrim için moleküler genetik ve coğrafi dağılım gibi diğer kaynaklardan kanıt elde edebilirdik. Bu kanıtlar da karşı konulmaz derecede güçlü olurlardı. Diğer yandan, yalnızca bir fosilin yanlış bir jeolojik katmanda ortaya çıkması halinde, evrim teorisi patlak vermiş olurdu. Bağnaz bir Popperian evrimin yanlışlığını git gide daha ispatlanabilir olduğunu söyleyerek bir tartışma başlattığında, J.B.B.Haldane güçlü bir şekilde kükredi: ‘Precambrian’daki fosil ödlekleri. Yaratılışçıların, yanlışlığıyla bilinen, Coal Measures’daki insan kafatasları efsaneleri ve dinozor ayak izlerinin arasında karışmış insan ayak izleri hikâyelerine rağmen kronolojik açıdan hatalı fosiller asla gerçekten bulunamamıştır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Boşluklar yaradılışçının zihninde, hükmen Tanrı tarafından doldurulur. Aynı tutumu ayrıca Olasılıksız Dağı kitlesinin görünüşte olan boşlukları için de sürdüler; yani kademeli eğimin ayrıntılarıyla keşfedilmemiş olduğunu veya keşfedilmeye gerek duyulmadığı bölgelerde. Bilgi ya da kavrayış eksikliği olan alanların kendiliğinden, hükmen Tanrı’ya ait oldukları addedilir. Pratik bir çareymiş gibi ‘İndirgenemez karmaşıklığın’ etkili bir beyanına başvurmak, gerçekte hayal gücünün başarısızlığını simgeler. Bazı biyolojik organların, mesela bir bakterisel kamçı motorunun ya da bir gözün biyokimyasal bir yol izlememesi durumunda, daha fazla kanıta gerek duyulmadan bunların indirgenemez karmaşıklık olduğu hükmü verilir. İndirgenemez karmaşıklığa delil göstermek için hiçbir girişimde bulunulmaz. Eğitici göz, kanat ve birçok başka organ öykülerinin anlatılmasına rağmen, şüpheli övgüye layık görülen (İndirgenemez karmaşıklık övgüsü) yeni adayların her birinin apaçık biçimde indirgenemez karmaşıklık oldukları varsayılır ve bu konumları hür iradeye bağlı olarak geçerlilik kazanmış olur. Ancak bu konuda biraz düşünmelisiniz. Eğer indirgenemez karmaşıklık tasarımın bir kanıtıysa, bu kanıt ancak ve ancak hür iradeyle sağlanmış olabilir. Siz de bu durumda daha fazla kanıt ya da doğrulamaya ihtiyaç duymadan yalın bir şekilde, gelincik kurbağasının karmaşık yapısının (Bombardıman böceğinin, vs.) tasarımı ispatladığını iddia edebilirsiniz. Bunun bilimsellikle uzaktan yakından alakası yoktur.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Hür irade mantığını aşağıdaki bir metin üzerinde uygulayıp inandırıcılığı sınayalım: ‘Ben &lt;span style="font-style: italic;"&gt;[kendi isminizi yerleştirin] &lt;/span&gt;kişisel olarak &lt;span style="font-style: italic;"&gt;[biyolojik bir fenomeni yerleştirin] &lt;/span&gt;adım adım gelişmiş olabileceği hiçbir gidişatı aklıma getiremem. Bu yüzden bu bir indirgenemez karmaşadır. Dolayısıyla tasarlanmıştır.’ Bu şekilde deneyin ve bazı bilim adamları için bir orta ürün keşfederek ortaya çıkmanın ne kadar tehlikeli olduğunu anlayın; ya da en azından mantıklı bir orta ürünü hayal etmenin. Üstelik bilim adamları ilginç bir açıklamayla ortaya çıkmasalar da, ‘tasarımın’ iyi sonuç verdiği varsaymak su katılmamış kötü mantıktır. ‘Akıllı tasarım’ teorisinin altında yatan düşünce tembel ve bozguncudur; klasik ‘Boşlukların Tanrısı’ düşüncesi. Buna daha önceleri Kişisel Kuşkuculuktan Kanıt ismini vermiştim.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Gerçekten muhteşem bir sihirbazlık numarası izlediğinizi hayal edin. Meşhur sihirbaz ikilisi Penn ve Teller’ın rutin bir gösterisinde, bu kişiler birbirlerine aynı anda tabancayla ateş eder ve her ikisi de mermiyi ağızlarında yakalamış gibi yaparlar. Tedbir almak amacıyla, mermileri silahlara doldurmadan önce üstlerine tanımlayıcı çizgiler atılır ve bu prosedürün tamımı izleyiciler arasındaki ateşli silah tecrübesi olan gönüllülerin yakın şahitliğinde gerçekleşir. Görünürde tüm hilekârlık olasılıkları elimine olmuştur. Teller’ın işaretli mermisi Penn’in ağzını boylar ve Penn’in işaretli mermisi de Teller’ın. Ben [Richard Dawkins] bunun bir hile olabileceği hiçbir durumu akla getirecek yeterlilikte değilim. Kişisel Kuşkuculuktan Kanıt, önsezinsel beyin merkezlerimin derinliklerinden bağırır ve neredeyse beni şunu söylemeye zorlar, ‘Bu bir mucize olmalı. Burada bilimsel bir izah yok. Mutlaka doğaüstü bir güçtür.’ Ancak bilimsel eğitimin sakin sesi farklı bir mesaj iletir. Penn ve Teller dünya çapında nam salmış sihirbazlardır. O halde bunun mutlaka mantıklı bir açıklaması vardır. Belki de ben çok saf ya da çok dikkatsizim. Ya da hayal gücünden yoksunum. Bu, hokkabazlık numarası için uygun bir yanıt olduğu gibi ayrıca indirgenemez karmaşıklık olduğu sanılan bir biyolojik fenomen için de uygun bir yanıttır. Doğal bir fenomene olan kişisel şaşkınlığın karşısında ivedi biçimde doğaüstü bir gücü akla getiren insanlar, kaşığı büken bir hokkabazı gördüklerinde bunun ‘paranormal’ bir olay olduğu sonucuna atlayan delilerden farksızdırlar.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;İskoç kimyacı A.G.Cairns-Smith, kitabı Hayatın Kaynağına Dair Yedi İşaret’te bir su kemeri benzetmesinden faydalanarak ek bir noktaya parmak basar. Yontulmamış taşlardan ve harçsız yapılan bir kemer hiçbir yerden destek almasa da dengeli bir yapı olabilir ancak indirgenemez karmaşıklıktır: eğer taşlardan bir tanesi yerinden sökülürse kemer yıkılır. O halde bunun ilk inşası nasıl yapıldı? Bunun bir yolu, sağlam bir taş yığınının etrafına kazık döşemek ve ardından dikkatlice kazıkları teker teker çıkarmaktır. Daha genel bir tanımla, bir parçasının eksiltilmesiyle ayakta kalamaması anlamında indirgenemez olan birçok yapı vardır ancak bu yapılar sonradan çıkarılan ve bir daha gözükmeyen iskelelerin yardımıyla inşa edilir. Yapı bir kez tamamlandığında, iskele güvenle kaldırılabilir ve yapı sabit kalmayı korur. Evrimde de böyle olur, incelediğimiz organ ya da yapı, canlının atalarında var olan ancak artık gerek duyulmayan bir iskele sayesinde oluşmuş olabilir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;‘İndirgenemez karmaşıklık’ yeni bir fikir değildir ama tabir yaradılışçı Michael Behe tarafından 1996’da uydurulmuştur. Bu zat, yaradılışçılığı biyolojinin yeni bir alanına taşımakla itibar kazanmıştır. (Eğer itibar doğru bir deyişse.) Bu alanlar biyokimya ve hücre biyolojisidir ki bunları boşluklar için gözlerden ve kanatlardan daha keyifli bir avlanma zemini olarak görmüş olabilir. İyi bir örnek vermeye en yaklaştığı an (ki bu hâlâ kötü bir örnektir) bakterisel kamçı motoru konusudur.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Bakterisel kamçı bir doğa harikasıdır. İnsan teknolojisinin dışında, bağımsızca bir eksen çevresinde döndüğü bilinen tek aks örneğidir. Sanırım büyük hayvanlar tekerlekli olsalardı bu durum indirgenemez karmaşıklığa gerçek bir örnek teşkil edebilirdi ki büyük ihtimalle bu yüzden tekerleksizdirler. Sinirler ve kan damarları bir mil yatağının içinden geçseler nasıl olurdu? Kamçı ince bir pervanedir ve sayesinde bakteri suyun içinde oyuklar açarak yol alabilir. ‘Yüzmek’ değil de ‘oyuk açmak’ diyorum çünkü varoluşun bakterisel ölçeğinde su çok daha farklı bir etkidedir. Daha çok, pekmez, jöle hatta kum gibidir ve bakteriler suyun içinde yüzüyor görünmekten ziyade suda tünel açıyor ya da vida gibi kıvrılıyormuş gibi görünür. Daha büyük organizmalar olan tek hücrelilerin sözde kamçılarının aksine, bakterisel kamçı gibi dalgalanmaz ya da kürek gibi çekilmez. Bir mil yatağının içinde gerçekten serbest bir eksende devamlı olarak dönen bir aks vardır ki fevkalade, küçük bir moleküler motorla güç alır. Molekül seviyede, bu motor tıpkı bir kas prensibiyle çalışır ancak aralıklı kasılmalardan ziyade serbest bir rotasyon izler. Kamçı motor, tıpkı minik bir tekne dışı motor olarak tanımlanır. (mühendislik standartlarına rağmen şaşırtıcı derecede yetersiz ve bir biyolojik mekanizma için alışılmadık bir tanım)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Behe tek bir doğrulama, açıklama ya da ayrıntıya rağbet etmeden, bakterisel kamçı motorunun bir indirgenemez karmaşıklık olduğunu açık bir şekilde beyan eder. İddiasının lehine bir kanıt sunmadığından, hayal gücüyle ilgili bir eksiklikten şüphe ederek başlayabiliriz. Bundan başka, ilgili biyolojik literatürün sorunu es geçtiğini iddia eder. İddiasının yanlışlığını ayrıntılarıyla ve (Behe için) utanç verici şekilde, 2005’de Pennsylvania’da Yargıç John E. Jones’un mahkemesinde belgelenir. Bu mahkemede Behe, yerel bir devlet lisesinin fen müfredatına ‘akıllı tasarım’ yaradılışçılığını dayatmaya çalışmış bir grup yaradılışçının namına uzman bilirkişi olarak ifade vermişti. Yargıç Jones’ten alıntı yaparsak bu ‘olağanüstü bir saçmalık’ hareketiydi. (İfade ve ifadenin sahibi kişinin kaderinde kesinlikle uzun süreli şöhret varmış.) Birazdan göreceğiniz üzere, bu Behe’nin duruşma sırasında çektiği tek utanç değildi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;İndirgenemez karmaşayı ispat etmenin kilit noktası, hiçbir parçanın kendi kendine kullanışlı olmayacağını göstermektir. Herhangi bir işlev yerine getirebilmesinden önce tüm parçalar yerli yerinde olmak zorundadır (Behe’nin gözde benzetmesi, bir fare kapanıdır.) Aslında biyologlar, hem kamçı motoru için hem de Behe’nin diğer sözde indirgenemez karmaşıklık örnekleri için, bir bütünün dışında işleyebilen bu bütüne ait parçalar bulmakta zorluk çekmezler. Bu mesele Brown Üniversitesi’inde görev yapan Kenneth Miller tarafından ustalıkla ele alınmış ve böylelikle ‘akıllı tasarım’ın en inandırıcı intikamı alınmıştır. Üstelik bu intikamın önemi küçümsenemez çünkü kendisi dindar bir Hıristiyan’dır. Miller’in, Darwin’in Tanrısını Keşfetmek isimli kitabını, bilhassa Behe tarafından kandırılarak bana mektup yazan dindar kişilere tavsiye ederim.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Bakterisel rotasyonlu (çark gibi dönen) makine meselesinde Miller dikkatimizi (Üçüncü Tip Salgılayıcı Sistem, ÜTSS) isimli bir mekanizmaya çeker. ÜTSS dairesel bir hareket için kullanılmaz. Bu, parazit bakterilerin, içinde bulundukları ev sahibi organizmaları zehirlemek için, zehirli maddeleri hücre çeperinden dışarı pompalamakla kullandıkları birkaç sistemden biridir. İnsan ölçeğinde, bir sıvıyı bir delikten boşaltmak ya da fışkırtmak olarak düşünebiliriz; ancak, bir kez daha, bu durum bakterisel ölçekte farklı görünür. Salgılanan maddenin her molekülü, ÜTSS ile aynı ölçekteki belirli ve üç boyutlu bir yapısı olan büyük bir proteindir: bir sıvıdan ziyade sağlam bir heykelciliği andırır. Her molekül dikkatle biçimlendirilmiş bir mekanizma tarafından, bir borudan çok, oyuncak veya içecek dağıtan otomatların karmaşık kanalları gibi yapılardan tek tek itilir. Molekül dağıtıcısı oldukça az sayıdaki protein moleküllerinden oluşmuştur ki bu protein molekülleri, dağıtılan moleküllerle boyut ve karmaşıklık yönünden karşılaştırılabilir. İlginçtir ki, bu bakterisel otomat mekanizmaları kendilerine yakın akraba olmayan bakterilerle de genel bir benzerlik içindedir. Oluşumlarındaki genler büyük ihtimalle diğer bakterilerden ‘kopyalanmıştır.’ Bu, bakterilerin başarmakta çarpıcı biçimde uzman oldukları bir konudur ve kendi çapında büyüleyici bir meseledir ancak burada kesmek zorundayım.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;ÜTSS’nin yapısını oluşturan protein molekülleri kamçı motorun parçalarıyla oldukça benzeşir. Evrimci için çok açıktır ki ÜTSS bileşenleri (ya da parçaları), kamçı motor evrim geçirdiğinde yeni ama bütünüyle farklı olmayan bir işlevi benimsemek zorunda kaldılar. ÜTSS’nin kendi molekülleriyle uğraştığı bilindiğinden, kamçı motor tarafından kullanılan prensibin ilkel bir türünü kullanması hiç şaşırtıcı değildir ki bu da aks moleküllerine dairesel bir hareket verir. Açıkça görülüyor ki, kamçı motorun yaşamsal önemi olan parçaları kamçı motor evrim geçirmeden önce zaten vardı ve çalışmaktaydı. Var olan mekanizmaları ele geçirmek açık bir yöntemdir ki bu yolla mekanizmanın görünürde indirgenemez karmaşıklık parçası, Olasılıksız Dağı’nın kademeli eğimindeki yerini alabilir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Elbette, daha fazla çalışma yapmak gereklidir ve yapılacağından eminim. Bu gibi çalışmalar, eğer bilim adamları ‘akıllı tasarım teorisi’ gibi zorunlu ve tembel bir sonuçla tatmin olup, cesaretlenmeselerdi asla yapılmazdı. İşte, hayali bir ‘akıllı tasarım kuramcısının’ bilim adamlarına gönderebileceği bir mesaj: ‘&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Bir şeyin nasıl çalıştığını anlamazsanız bunu dert etmeyin: tek yapmanız gereken pes etmek ve bunu Tanrı yapmıştır demek. Sinir içtepilerin nasıl çalıştığını bilmiyor musunuz? Güzel! Hatıraların beyne nasıl yerleştiklerini anlamıyor musunuz? Harika! Fotosentez oldukça kafa karıştıran karmaşık bir süreç midir? Şahane! Lütfen sorunu çözmeye çalışmayın, sadece vazgeçin ve Tanrı’ya başvurun. Sevgili bilim adamları, sırlarınız üzerine gayret sarf etmeyin. Sırlarınızı bize getirin ki onları kullanalım. Değerli bilgisizliği araştırmalarınızla çarçur etmeyin. Bu şanlı boşluklara Tanrı’nın son bir sığınağı olarak ihtiyacımız var.&lt;/span&gt;’ St.Augustine’in epey aleni bir tabiri vardır: ‘&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Günah işlemenin farklı bir yöntemi vardır ki bu yöntem tehlikeyle doludur. Bu, merak hastalığıdır. Bize doğanın sırlarını keşfettirmeye çalışan ve keşfettiren budur ancak bu sırlar bizim kavrayışımızın ötesindedir. Merağın bize hiçbir yararı dokunmaz ve hiçbir insan öğrenmeyi umut etmemelidir.&lt;/span&gt;’ (Freeman 2002’den alıntı yapıldı.)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Behe’nin diğer gözde ve sözde ‘indirgenemez karmaşıklık’ örneklerinden birisi de bağışıklık sistemidir. Hikâyeyi bizzat Yargıç Jones’in sözleriyle aktarıyorum:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Çapraz sorgulama esnasında, Profesör Behe, 1996 senesindeki “bilim bağışıklık için asla evrimsel bir açıklama keşfedemeyecektir” iddiasıyla ilgili sorgulandı. Bağışıklık sisteminin evrimiyle ilgili elli sekiz bilimsel onaylı yayın, dokuz kitap ve birkaç immünoloji ders kitabı kendisine sunuldu; ancak, bunların evrimi kanıtlamakta hala yeterli olmadığında açıkça ısrar etti ve bu savunması bence ‘yeterince sağlam’ değildi.&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Şikâyetçilerin avukatı Eric Rothschild tarafından çapraz sorguya alınan Behe, bu elli sekiz bilimsel onaylı yazının çoğunu anlamadığını itiraf etmeye zorlandı. İmmünolojinin ona ağır gelmiş olması hiç şaşırtıcı değildi. Daha az mazur görülebilen ise Behe’nin bu gibi araştırmaları ‘verimsiz’ görüp, azletmesiydi. Eğer hedefiniz gerçek dünyayla ilgili mühim gerçeklikleri keşfetmekten ziyade kolay aldanan halk ve politikacılar içinde propaganda yapmaksa elbette bunlar verimsiz çalışmalardır. Behe’yi dinledikten sonra Rothschild güzel bir konuşma tarzıyla, mahkeme salonundaki her dürüst insanın mutlaka kavramış oldukları dokunaklı bir özet çıkarır:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;&lt;/span&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Minnettarız ki, bağışıklık sisteminin kaynağının sorgusuna cevap arayan bilim adamları vardır… Bu sistem güçten düşme ve ölümcül hastalıklar karşısındaki savunmamızdır. Bu kitapları ve makaleleri hazırlayan bilim adamları, kitap imtiyazları ya da konuşma sözleşmeleri olmadan gizlilik içinde didinirler. Çabaları ciddi tıbbi koşulları tedavi etmekte ve onlara karşı savaşmakta bize yardım eder. Tüm bunların aksine, Profesör Behe ve akıllı tasarım hareketinin bütünü bilimsel ve tıbbi irfanı ilerletmek adına hiçbir gelişme kaydetmedikleri gibi, gelecek nesil bilim adamlarına kaygılanmamaları gerektiği nasihatini verirler.&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Amerikan genetik bilimci Jerry Coyne, Behe’nin kitabını eleştirirken konuyu şöyle ele alır: ‘&lt;span style="font-style: italic; font-weight: bold;"&gt;Eğer bilim tarihi bize herhangi bir şey ispatlayacaksa bu, cahilliğimize “Tanrı” ismini vererek bir yere ulaşamayacağımızdır.&lt;/span&gt;’ Coyne, benim vasıtamla Guardian’da, akıllı tasarımla ilgili bir makale üzerine yorum yapmıştır,&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;&lt;/span&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Neden Tanrı her şeyin bir açıklaması olarak kabul edilsin? Değildir. Bu bir açıklama noksanlığıdır, bir omuz silkmedir, ‘bilmiyorum’ demenin ruhsal ve ayinsel kılık değiştirmesidir. Eğer bir insan bir şeyi Tanrı’yla ilişkilendirirse genelde bunun anlamı bu kişinin elinde bir ipucu olmamasıdır. Böylelikle bu bilinmezi erişilmez, çözülmez bir gök perisine dayandırır. Bu yaşlı adamın nereden geldiğinin açıklamasını talep edin. Büyük ihtimalle bu yaşlı adamın her zaman var olduğunu söyleyen hayal meyal, sahte felsefi bir yanıt alacaksınız. Lakin bu yanıt elbette hiçbir şeyin izahı değildir.&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Darwinizm bizi farklı yollarla bilinçlendirir. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Evrim geçirmiş organlar, genelde zeki ve güçlüdürler, aynı zamanda açıklayıcı kusurları vardır; bu, eğer evrimsel bir geçmişleri varsa tam da beklememiz gerekendir ancak eğer tasarlanmışlarsa tam anlamıyla beklenmedik bir durumdur.&lt;/span&gt; Diğer kitaplarımda da bazı örnekler üzerine yorum yaptım: mesela yinelenen gırtlak siniri, hedefe doğru ilerlediği müsrif, geniş ve dolambaçlı bir yolda evrim geçmişine ihanet etmiştir. Sırt ağrısından fıtığa, sarkık rahimden sinüs iltihaplarına kadar çoğu insani rahatsızlığa karşı hassaslığımız, doğrudan doğruya şu anda dik yürüdüğümüz bedenimizin, dört ayak üzerinde durmayı terk etmek için yüzlerce milyon yıldan fazla şekil değiştirmiş olmasından kaynaklanır. Ayrıca bilincimiz doğal seçilimin acımasızlığı ve savurganlığıyla artmıştır. Yırtıcılar, kurban hayvanları yakalamak için mükemmelce ‘tasarlanmış’ gibi görünürken, kurban hayvanları da kaçabilmek için en az onlar kadar mükemmelce ‘tasarlanmış’ gibi görünür. Peki, Tanrı kimin tarafındadır?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0); font-weight: bold;font-family:georgia;" &gt;Richard Dawkins / Tanrı Yanılgısı (Sayfa, 122–130)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0); font-weight: bold;font-family:georgia;" &gt;Kuzey Yayınları / ISBN: 978 - 315 - 11 – 1&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4654294092442757035-4635618223604873145?l=richarddawkins-turkey.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/2nNDM1zQCgInKCQaTIa0oSW1X1o/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/2nNDM1zQCgInKCQaTIa0oSW1X1o/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/2nNDM1zQCgInKCQaTIa0oSW1X1o/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/2nNDM1zQCgInKCQaTIa0oSW1X1o/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/RichardDawkins-Turkey/~4/kJFxS_vr8d4" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/feeds/4635618223604873145/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="https://www.blogger.com/comment.g?blogID=4654294092442757035&amp;postID=4635618223604873145&amp;isPopup=true" title="0 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/4654294092442757035/posts/default/4635618223604873145?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/4654294092442757035/posts/default/4635618223604873145?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/RichardDawkins-Turkey/~3/kJFxS_vr8d4/boluk-ibadeti-bilgi-boluklarna-tapnmak.html" title="Boşluk İbadeti (Bilgi Boşluklarına Tapınmak)" /><author><name>Richard Dawkins</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17051708469764919869</uri><email>richarddawkins.net@gmail.com</email><gd:extendedProperty name="OpenSocialUserId" value="11596445855858251001" /></author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://richarddawkins-turkey.blogspot.com/2008/12/boluk-ibadeti-bilgi-boluklarna-tapnmak.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;DEADRng_eyp7ImA9Wx9aEkU.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-4654294092442757035.post-2304249498262143601</id><published>2008-11-03T10:43:00.000-08:00</published><updated>2011-03-04T16:59:37.643-08:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2011-03-04T16:59:37.643-08:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="akıllı tasarım" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="evrim" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="indirgenemez karmaşıklık" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="richard dawkins" /><title>İndirgenemez Karmaşıklık</title><content type="html">&lt;div style="font-family: Georgia,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: center;"&gt;&lt;span style="color: #990000; font-size: large; font-weight: bold;"&gt;İNDİRGENEMEZ KARMAŞIKLIK&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;
&lt;div style="color: black; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt;&lt;span style="font-size: 180%;"&gt;D&lt;/span&gt;arwin ve Wallace’nin çözdüğü sorunun önemini şişirmek imkânsızdır. Yaşayan her organizmanın anatomisi, hücre yapısı, biyokimyası ve davranış özelliklerinden, ayrıntılı örnekler vererek söz edebilirim. Ancak görünürde tasarımın en dikkat çekici ve başarılı örnekleri, (bariz sebeplerden ötürü) elbette yaradılışçı yazarlar tarafından ortaya çıkarılmıştır ve benim kibar ironimi hak eden yaradılışçı kitap şudur: &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Yaşam – Buraya nasıl geldim?&lt;/span&gt; İsimsiz bir yazardır ancak Watchtower Bible and Trackt Society tarafından on altı dilde, 11 milyon kopyası basılmıştır. Ancak bu kitap bana yalnızca yayıncı firma tarafından takdir edilmiş gibi geliyor, çünkü 11 milyon adet basılan bir kitabın dünyanın dört bir yanındaki iyilikseverlerden sadece 6 kişinin, bana istemediğim bir hediye olarak göndermesi bunun en sağlam kanıtıdır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: black; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt;Bu anonim ve savurganca dağıtılmış çalışmanın bir sayfasını rastgele açtığınızda, Venüs Çiçek Sepeti (Euplectella aspergillum) adıyla bilinen süngeri ve beraberindeki Sir David Attenborough alıntısından fazlasını bulamayız: ‘&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Venüs Çiçek sepeti adıyla bilinen ve silikon dikenlerle bezeli karmaşık bir süngerin temel çatısını incelediğiz de, hayal gücünüz şaşkına döner. Birbirinden bağımsızmış gibi görünen mikroskobik hücreler nasıl bir iş birliği yaparak milyonlarca camsı kıymığı ve bu kadar karmaşık ve güzel bir kafesi oluşturur? Bunu bilem
