<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<?xml-stylesheet type="text/xsl" media="screen" href="/~d/styles/rss2turkishfull.xsl"?><?xml-stylesheet type="text/css" media="screen" href="http://feeds.feedburner.com/~d/styles/itemcontent.css"?><rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" version="2.0">

<channel>
	<title>Atatürkçü Düşünce Derneği Isparta Şubesi</title>
	
	<link>http://www.addisparta.org</link>
	<description>ADD Isparta Şubesi</description>
	<lastBuildDate>Mon, 09 Nov 2009 20:17:47 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.8.4</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<atom10:link xmlns:atom10="http://www.w3.org/2005/Atom" rel="self" href="http://feeds.feedburner.com/addisparta" type="application/rss+xml" /><feedburner:emailServiceId xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0">addisparta</feedburner:emailServiceId><feedburner:feedburnerHostname xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0">http://feedburner.google.com</feedburner:feedburnerHostname><feedburner:feedFlare xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0" href="http://add.my.yahoo.com/rss?url=http%3A%2F%2Ffeeds.feedburner.com%2Faddisparta" src="http://us.i1.yimg.com/us.yimg.com/i/us/my/addtomyyahoo4.gif">Subscribe with My Yahoo!</feedburner:feedFlare><feedburner:feedFlare xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0" href="http://www.newsgator.com/ngs/subscriber/subext.aspx?url=http%3A%2F%2Ffeeds.feedburner.com%2Faddisparta" src="http://www.newsgator.com/images/ngsub1.gif">Subscribe with NewsGator</feedburner:feedFlare><feedburner:feedFlare xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0" href="http://feeds.my.aol.com/add.jsp?url=http%3A%2F%2Ffeeds.feedburner.com%2Faddisparta" src="http://o.aolcdn.com/favorites.my.aol.com/webmaster/ffclient/webroot/locale/en-US/images/myAOLButtonSmall.gif">Subscribe with My AOL</feedburner:feedFlare><feedburner:feedFlare xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0" href="http://www.bloglines.com/sub/http://feeds.feedburner.com/addisparta" src="http://www.bloglines.com/images/sub_modern11.gif">Subscribe with Bloglines</feedburner:feedFlare><feedburner:feedFlare xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0" href="http://www.netvibes.com/subscribe.php?url=http%3A%2F%2Ffeeds.feedburner.com%2Faddisparta" src="http://www.netvibes.com/img/add2netvibes.gif">Subscribe with Netvibes</feedburner:feedFlare><feedburner:feedFlare xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0" href="http://fusion.google.com/add?feedurl=http%3A%2F%2Ffeeds.feedburner.com%2Faddisparta" src="http://buttons.googlesyndication.com/fusion/add.gif">Subscribe with Google</feedburner:feedFlare><feedburner:feedFlare xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0" href="http://www.pageflakes.com/subscribe.aspx?url=http%3A%2F%2Ffeeds.feedburner.com%2Faddisparta" src="http://www.pageflakes.com/ImageFile.ashx?instanceId=Static_4&amp;fileName=ATP_blu_91x17.gif">Subscribe with Pageflakes</feedburner:feedFlare><atom10:link xmlns:atom10="http://www.w3.org/2005/Atom" rel="hub" href="http://pubsubhubbub.appspot.com" /><item>
		<title>TÜM İNSANLIĞIN VE BİZLERİN YOLU,  YÖNÜ, IŞIĞI OLDU</title>
		<link>http://www.addisparta.org/tum-insanligin-ve-bizlerin-yolu-yonu-isigi-oldu.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/tum-insanligin-ve-bizlerin-yolu-yonu-isigi-oldu.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 09 Nov 2009 20:07:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Basın Açıklamaları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2123</guid>
		<description><![CDATA[Sömürgecilik ve emperyalizme karşı açılan savaşların ilk lideri, “Türk Ulusu aleyhine, yüzyıllardan bu yana hazırlanmış ve Sevr Antlaşması’yla tamamlandığı sanılmış, büyük bir suikastı yıkan, Sevr dayatmasını, “ya İstiklal, ya ölüm”  azim ve kararlılığıyla tarihin karanlıklarına gömen, aydınlık bir Türkiye  Cumhuriyeti kuran, Olağanüstü bir devrimci, Kurtarıcımız, kurucumuz ve ulusal onurumuz Mustafa Kemal ATATÜRK’Ü, aramızdan ayrılışının 71. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sömürgecilik ve emperyalizme karşı açılan <a href="http://www.porttakal.com/haberleri/savas/">savaş</a>ların ilk lideri, <strong>“Türk Ulusu aleyhine, yüzyıllardan bu yana hazırlanmış ve Sevr Antlaşması’yla tamamlandığı sanılmış, büyük bir suikastı yıkan, </strong>Sevr dayatmasını, <strong>“ya İstiklal, ya ölüm”  </strong>azim ve kararlılığıyla tarihin karanlıklarına gömen, aydınlık bir Türkiye  Cumhuriyeti kuran, Olağanüstü bir devrimci, Kurtarıcımız, kurucumuz ve ulusal onurumuz Mustafa Kemal ATATÜRK’Ü, aramızdan ayrılışının 71. yılında özlemle anıyoruz.</p>
<p>Geldiğimiz bu günde; Atatürk Cumhuriyeti yaşmasal sorunlarla boğuşmakta. Dün Türk ulusu aleyhine suikast planları yapanlar 71 yıl sonra, içimizdeki ihanet odakları ile iş ve güç birliği içinde, Atatürk cumhuriyetine karşı hazırladıkları Suikast Plan ve senaryolarını tek-tek uygulamaya koymaktalar.<span id="more-2123"></span></p>
<p>Atatürk’ün yeniden kurtuluş savaşı öncesine dönülmemesi için kurduğu, koruduğu, yaşama sunduğu, cumhuriyetimizin güvenceleri kurum ve kuruluşlarına karşı 86 yıldır içlerinde kin besleyenler, diş bileyenler siyasal iktidardan aldıkları destek, koruma,  güç ve cesaretle Cumhuriyetin tüm kurumlarıyla hesaplaşma içindeler. Türk ulusunu Atatürk devrimlerinden koparmak, Atatürk’ten uzaklaştırmak için düşmanların bile yapamayacağı hayınlıklar tezgâhlanmakta, bin bir düzenbazlık ve cambazlıklarla Atatürk neyi yaptıysa yıkmak, sahte Atatürkçülük türeterek,  onu bilinçlerden kazımak için çaba göstermek bulunulan makamı korumanın ve yükselmenin güvencesi sayılmaktadır.</p>
<p>Atatürk tarafından demokratik rejimde meşru yeri olmadığı için kapatılan tarikat, tekke, türbecilik&#8230; gibi çağdışı, baskıcı, cahillik yuvaları yeniden açılmakla kalmayıp siyasal iktidarca himaye ve destek görmektedir. Okullarda yalnız demokrasi ve bilim  kültürüyle yetiştirilmesi gereken çocuk ve gençlerimiz Cumhuriyetin eğitim kurumlarına seçenek olarak ihya edilen  çağdışı kurumlara itilmektedir.</p>
<p>Atatürk&#8217;ün, halka dayanmayan <strong>&#8220;iktidar sahiplerinin, aymazlık, sapkınlık, hatta  hainlik yapabileceklerini, kendi kişisel çıkarlarını saldırganların siyasal emelleriyle birleştirebileceklerini&#8221; </strong>uyardığını, ulusal bilincimizi ulusal direncimizi hep yüksek düzeyde tutmanın gerekliliğini yazıp, söylemek <strong>“marjinallik”</strong> sayılırken, devrimin en büyük güvencesi olan ve Cumhuriyet’in emanet edildiği gençlerimizi gizli evlerde, özel yurtlarda ve kurslarda eğiterek tam bir Atatürk düşmanı haline getirenler takdir belgeleri ile ödüllendirilmektedir.</p>
<p>Asıl yıkım, en büyük dokunca da Atatürk diye diye&#8230; Atatürk ün yalnızca laik ve aydınlanmacı yönünü öne çıkararak, Atatürkçülüğün içini boşaltanlardan, batı emperyalizmine karşı başkaldıran devrimci, halkçı, tam bağımsızlıkçı Atatürk’ü özenle gizleyenlerden, böylece Atatürk’ün ulusumuza açtığı tam bağımsızlık yollarını küllendirenlerden, ulusal bilinci ve direnci çamurlayanlardan gelmiş ve gelmektedir. Bunlar Atatürkçülerin Atatürkçülük yapmalarının önünde aşılması güç engel oluşturmaktadırlar.  </p>
<p>Tüm bu olumsuzluklara karşın biz biliyoruz ki;  tam bağımsızlık, ulusal birlik, Özgürlük, vatan bir kez elde edildikten sonra içinde uykuya dalınacak  yerler değil, tam tersine uğruna her gün yeniden mücadele verilmesi gereken değerlerdir.   Bu nedenle sömürgeciyi ve maşalarını yıldıracak kararlılıkla, gerçekleri ulusumuzla paylaşarak,  ulusal bilincimizi, direncimizi hep diri tutacağız.  </p>
<p>Türkiye Cumhuriyetini, tümüyle uygar insanlığa örnek olacak değerde bir Uygarlık Tasarımı üzerine kuran, tüm insanlığın özgür, bağımsız, barış ve gönenç içinde yaşamasının yollarını gösteren, insanlığın bu eşsiz seçkin evladının anısına gösterilecek her bilinçli saygı,  O&#8217;nun ülküsü doğrultusunda ileriye atılmış bir adım, sömürgeci kötücüllüğünün yenilgisini hazırlayan bir bilenme olacaktır.  </p>
<p>Tüm insanlığın ve bizlerin Yolu,  yönü, ışığı oldu. Hep öyle kalacaktır.  </p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>YÖNETİM KURULU ADINA :                                   Mahmut ÖZYÜREK</strong></p>
<p align="center"><strong>                                                                                 ADD. Isparta Şube Başkanı</strong>    </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/tum-insanligin-ve-bizlerin-yolu-yonu-isigi-oldu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İHANET AÇILIMLARI!</title>
		<link>http://www.addisparta.org/ihanet-acilimlari.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/ihanet-acilimlari.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 09 Nov 2009 10:00:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazarlardan Gelenler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2119</guid>
		<description><![CDATA[Daha fazla demokrasi daha fazla özgürlük sloganına sığınan AKP, Türk Milletinin ortak dokusunu parçalıyor. Devlet kurumları arsındaki güvensizliği körüklüyor. Devleti çatırdatıyor.
Wilson prensipleri hayata geçiriliyor. ABD’nin yüzyıllık rüyası, İngilizlerin hayali gerçekleşiyor. Önce çekiç güç adıyla Irak’ın kuzeyinde tampon bölge oluşturuldu. Peşmergeler, Guam adalarına götürülüp eğitildi. İsrail İstihbarat örgütü Mossad eğitti. Yetmedi, işgal sonrası bölgede devlet oluşumu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Daha fazla demokrasi daha fazla özgürlük sloganına sığınan AKP, Türk Milletinin ortak dokusunu parçalıyor. Devlet kurumları arsındaki güvensizliği körüklüyor. Devleti çatırdatıyor.</p>
<p>Wilson prensipleri hayata geçiriliyor. ABD’nin yüzyıllık rüyası, İngilizlerin hayali gerçekleşiyor. Önce çekiç güç adıyla Irak’ın kuzeyinde tampon bölge oluşturuldu. Peşmergeler, <strong>Guam adalarına</strong> götürülüp eğitildi. İsrail İstihbarat örgütü <strong>Mossad</strong> eğitti. Yetmedi, işgal sonrası bölgede <strong>devlet oluşumu</strong> için eğitim verildi, lojistik destek sağlandı.<span id="more-2119"></span></p>
<p>Sonrası mı? <strong>Sıra Türkiye’ye geldi.</strong></p>
<p>Bu kez  AKP; ABD, İsrail ve İngiltere <strong>şer üçgeninin</strong> dediğini yapmak zorunda bırakıldı. Birbiri ardına açıklamalar yapılıyor.</p>
<p><strong>Ekonomi geriliyormuş, küçülme varmış, daralma tehlikeli boyuttaymış, bütçe açık veriyormuş, yatırımlar durmuş, yabancı sermaye gelişi kesilmiş, cezaevlerinde tutuklu sayısı katlamalı artıyormuş, suç işleme oranı</strong> yükseliyormuş deniliyor. <strong>Deniliyor da deniliyor</strong>&#8230; Bunların AKP’liler için hiç ama hiç önemi yok.</p>
<p>Terör örgütünün <strong>taleplerinin yumuşatılarak</strong> kabul edilerek çözülmesi yoluna gidiyorlar.</p>
<p>Ülkenin dört bir yanı sorunlar yumağı içinde iken, uğraştıkları işe bakın.</p>
<p>Gazetelerin çokbilmiş, her konunun uzmanı  <strong>köşe yazarları</strong>, <strong>TV bülbülleri</strong> ahkâm kesiyor akıl veriyorlar  Sırça köşklerinde yol gösteriyorlar.</p>
<p>Terörle mücadele edenler, birer birer <strong>terörist damgası</strong> ile süresi belirsiz tutuklanırken, <strong>teröristleri baş tacı ediyorlar</strong>, gizli aşikâr görüş alıverişinde bulunuyorlar. Üç beş çapulcu <strong>itirafçı gizli tanıkların</strong> verdikleri ifadelerle silahlı kuvvetlerin yıllarca mücadele eden askerleri suçlanıyor.</p>
<p>Kemikler, silahlar belgeler bulundu <strong>iddialarıyla</strong> kamuoyuna haberler pompalanıyor. <strong>Sivil PKK’lılar, </strong>mecliste, bürokraside görev alırken, medyada yer alırken, <strong>silahlısı</strong> dağda kıs kıs gülüyor. Öldüremedikleri, yakalayamadıklar <strong>askerler</strong>, bizzat iktidar tarafından ele geçiriliyor, terörist olduğu iddiasıyla suçlanıyor, etkisizleştiriliyor. Mücadele eden silah arkadaşlarına ise <strong>psikolojik çöküntü</strong> yaratıyorlar.</p>
<p>Cumhurbaşkanının, Ermeni ve Kürt konusu var, başka bir konusu yok. Başbakan işi gücü bırakmış, çocuğunun nikâhının konuğu, seçkin dostu <strong>İtalyan başbakanının</strong> çapkınlıkları üzerine suskunluğa bürünmüş, muhalefet liderine cevap verme çabasında!</p>
<p>Yüzde birlik bir topluluk, Büyük <strong>Türk Devletinin</strong> en öncelikli konusu oluyor..</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Asimetrik psikolojik savaş, tüm şiddetiyle sürüyor. Yazık hem de çok yazık</strong>..</p>
<p>Bakın; Guardian&#8217;dan ilginç yorum</p>
<p>Abdullah Gülün eğitim gördüğü İngiliz istihbarat okulu Exterin ve şövalye nişanını takan İngiltere’nin gazetesi <strong>The Guardianın</strong> köşe yazarı Simon Tisdall, Türkiye’de Bir barış süreci kökleşirse, bunun bazı çevrelerde Atatürk’ün tek dil ve tek bayrak altındaki tek halk idealini baltaladığı gibi görülecek diye savunduğu yorumunda Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün aşınan ultra milliyetçi mirasına şimdiye kadar <strong>en büyük darbe vurmak üzere</strong> olabilir iddiasında bulunuyor.</p>
<p>Açıkça, alenen pervasızca, <strong>tek dil ve tek bayrak altındaki tek halk ideali</strong> baltalanıyor.</p>
<p>Lozan Antlaşmasının 86 yıl sonra Atatürk’ün şekil verdiği gömleğin gevşemesine yönelik karşı konulması zor baskılar iç ve dış ihanet şebekelerince oyun içinde oyun oynanıyor..</p>
<p>Yalan yanlış iddialarla, tek direnç gücü Türk Silahlı kuvvetleri hırpalanırken, ülkenin birliği sarsılıyor, <strong>devletin varoluş-kuruluş ilkeleri</strong> tahrip ediliyor.</p>
<p>Türk Milletinin refahı ile birlik ve beraberliği için, Türk devletinin saygınlığı için <strong>anayasa ve yasalara </strong>uyacağına, namusu ve şerefi üzerine yemin etmiş cumhurbaşkanı, başbakan, bakanlar, milletvekilleri <strong>her şeyi bırakmış </strong>var da yok da Kürt açılımı üzerine konuşuyor, kafa yoruyorlar..</p>
<p>Ekranlarda ise pişkinlikle sırıtan tipler, ülke üzerinde yorumlar analizler yapıyor.</p>
<p>Yani anlayacağınız… mışlarla ülke yönetiliyor. <strong>Terörle mücadele bırakılmış, terör örgütünün taleplerine uygun, halkın tepkisini izole edecek projeler geliştirilmeye çalışılıyor..</strong></p>
<p>Tarih affetmeyecek. Vicdanlar affetmeyecek..Türk Milleti affetmeyecek.. Bu da böyle biline..</p>
<p>Gaflet, dalalet ve hıyanet hiç bir zaman karşılıksız kalmamıştır.</p>
<p><strong>Prof.Dr. Nurullah Aydın</strong></p>
<p><strong>Gazi Üniversitesi</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/ihanet-acilimlari.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>EYALET YASASI YÜRÜLÜKTE!</title>
		<link>http://www.addisparta.org/eyalet-yasasi-yurulukte.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/eyalet-yasasi-yurulukte.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 09 Nov 2009 09:54:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazarlardan Gelenler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2115</guid>
		<description><![CDATA[Sonunda bunu da yaptılar! Demirel ve Özal savundu, Gül-Erdoğan da hayata geçirdi 
Kalkınma Ajansları marifetiyle eyaletleşme projesi, AKP iktidarından önceki iktidarlar döneminde de savunulmuştu.
Hani Turgut Özal, daha DPT’DE çalışırken Güneydoğu için ABD’deki Tennesse Eyaletinde uygulanan kalkınma projesini önerince dönemin Başbakanı İsmet Paşa, Bayrak da verelim mi? diye sormuştu ya!
Hani Turgut Özal, Cumhurbaşkanı iken Federasyonu tartışalım [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sonunda bunu da yaptılar! <strong>Demirel ve Özal savundu, Gül-Erdoğan da hayata geçirdi </strong></p>
<p>Kalkınma Ajansları marifetiyle eyaletleşme projesi, AKP iktidarından önceki iktidarlar döneminde de savunulmuştu.</p>
<p>Hani <strong>Turgut Özal</strong>, daha DPT’DE çalışırken Güneydoğu için ABD’deki Tennesse Eyaletinde uygulanan kalkınma projesini önerince dönemin Başbakanı İsmet Paşa, Bayrak da verelim mi? diye sormuştu ya!</p>
<p>Hani Turgut Özal, Cumhurbaşkanı iken <strong>Federasyonu tartışalım</strong> demişti ya!</p>
<p>Hani Recep Erdoğan Hükümeti, ülke içindeki bütün siyasi veya sosyal gruplara kendi kaderlerini tayin ve kendi bölgelerindeki ekonomik varlıklara sahip çıkma hakkı tanıyan <strong>ikiz yasaları</strong> kabul ettikten sonra, kamu yönetimi reformu ile Türkiye’yi <strong>81 ile 81 devlet</strong> dediğimiz bir yönetim tarzına doğru sürüklüyor ve bunu <strong>Kalkınma Ajansları</strong> adı altında ve Melih Gökçek’in Ankara’ya davet ettiği MOSSAD Başkan Yardımcısı David Kimchenin (asıl adıyla David Kamhinin) Globalleşme projesi ile tamamlamaya çalışıyor ya!<span id="more-2115"></span></p>
<p><strong>Eyaletlere bölündük</strong>!</p>
<p>Avrupa’nın, Osmanlıya dayattığı federalizm, AKP hükümetince de resmen uygulamaya konuldu. Hükümet, 23 ili kapsayan 8 bölgede Kalkınma Ajansı kurdu. Merkezi idare, güç kaybediyor&#8230;</p>
<p><strong>Kendi meclisleri olacak!</strong></p>
<p>Avrupa’nın, Osmanlıya dayattığı federalizm, AKP tarafından <strong>Kalkınma Ajansları</strong> adı altında resmen uygulamaya konuldu. Proje kapsamında Türkiye, 8 ayrı bölgeye bölündü. Bu bölgelerde 100 üyeli kalkınma kurulları oluşturulacak ve <strong>kalkınma için</strong> yabancı ülkelerle bile direkt temasa geçilebilecek.</p>
<p><strong>Mahkemeler de sırada&#8230;</strong></p>
<p>Türkiye’yi şimdilik 8e bölen proje kapsamında İstanbul, Konya, Samsun, Erzurum, Van, Gaziantep, Diyarbakır ve Mardin merkez iller seçildi. Ülkeyi eyaletleştirme planının bir başka ayağını ise İstinaf Mahkemeleri oluşturuyor. Bu mahkemelerin ilki de Diyarbakır’da <strong>AB parasıyla</strong> kuruldu!</p>
<p><strong>Ayrı bütçelerle ayrı devletçikler</strong></p>
<p>Bu ajansların bütçe statülerinde çelişki var. Bütçeler birbirinden ayrılırsa, bu ayrışıklığın siyasal sonuçları kaçınılmaz olur. Anayasa Mahkemesine başvuruda bulunduk.</p>
<p><strong>Devlet tasfiye sürecine girdi</strong></p>
<p>Bu, asla Türkiye’ye hizmet edecek bir anlayış değil; tam tersine devletin tasfiyesi anlamına geliyor. O bölgelerde baro bile olmayacak. Bu kadar vahim bir tablo oluşuyor.</p>
<p><strong>Federalizm hortlayacak</strong></p>
<p>Bölgeler arası rekabet, federalizm taleplerinde bir araç olarak kullanılabilir. Yerel güçlerin etkinliğine bırakılacak ajanslar, ayrışma taleplerini kaçınılmaz olarak getirir.</p>
<p><strong>Osmanlıya da dayatılmıştı </strong></p>
<p>Kalkınma Ajansları, uzmanlar tarafından  Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerin de Avrupa tarafından dayatılan bir genelgeye benzetiliyor. Merkezi iradenin etkisini zayıflatıp, yerel yönetimleri kısmen bağımsız kılan genelgeyle  <strong>20.06.1913 t</strong>arihinde Sadrazam Sait Halim Paşa tarafından yayınlanan <strong>Geçici vilayet kanunu</strong> ile devam eden parçalanma ve çöküş süreci daha da hız kazanmıştı.</p>
<p>Şimdi siz bu zihniyetin; ülkenin <strong>birlik ve beraberliğini</strong> koruyacağına, devletin ve milletin bölünmez bütünlüğüne sadakatle hizmet ettiğine edeceğine inanıyor musunuz?</p>
<p>Biliyorsunuz, Kalkınma Ajansları Türkiye’yi önce 26ya sonra 12ye böldü.</p>
<p>Paflagonya Projesi sırasında ortaya çıkan bir belgede ise Türkiye 16 bölgeye bölünmüş ve isimleri de tek tek sayılmıştı. <strong>RTE</strong>, Esenboğa havaalanının yeni terminaline <strong>Anatolia</strong> adını vererek bu projeyi de başlatmış durumda!</p>
<p>Amacı ulusal devletlerin <strong>iç federasyonu</strong> (devletler federasyonu) şeklini gerçekleştirmek olan, Avrupa karakterli bir görüngü geliştiriliyor.</p>
<p>Peki, bu görüngü yeni mi? Hayır, 20nci yüzyılın başında <strong>İngiliz gizli servisinin</strong> kontrolünde olan <strong>Prens Sabahaddinin</strong> görüşleri doğrultusunda proje önce Lübnan’da uygulandı ve Lübnan elden gitti! Abdülhamit, projeyi rafa kaldırınca halledildi ve gerisini savaşla tamamladılar!</p>
<p>Şimdi elimizde kalan vatan parçasını yine aynı yöntemle parça parça etmeye çalışıyorlar&#8230;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Tarih; kahramanı da haini de işbirlikçiyi de vatanseveri de yansıtan bir aynadır</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/eyalet-yasasi-yurulukte.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SEVR’DEN- BOP’A TÜRKİYE (Banu AVAR)</title>
		<link>http://www.addisparta.org/sevrden-boba-turkiye-banu-avar.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/sevrden-boba-turkiye-banu-avar.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 06 Nov 2009 22:09:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyuru]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2108</guid>
		<description><![CDATA[Link&#8217;açın ve izleyin
http://video.google.com/videoplay?docid=-7548543120460393751
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Link&#8217;açın ve izleyin<a href="http://www.addisparta.org/wp-content/uploads/untitled4.bmp"><img class="aligncenter size-full wp-image-2109" title="untitled" src="http://www.addisparta.org/wp-content/uploads/untitled4.bmp" alt="untitled" width="414" height="260" /></a></p>
<p><a href="http://video.google.com/videoplay?docid=-7548543120460393751">http://video.google.com/videoplay?docid=-7548543120460393751</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/sevrden-boba-turkiye-banu-avar.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sakarya’ya Kadar Geri Çekildik</title>
		<link>http://www.addisparta.org/sakarya%e2%80%99ya-kadar-geri-cekildik.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/sakarya%e2%80%99ya-kadar-geri-cekildik.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 06 Nov 2009 21:46:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazarlardan Gelenler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2104</guid>
		<description><![CDATA[Savaşların bir strateji meselesi olduğunu söylemeye gerek yok. Tarih okuyan herkes, stratejiler konusunda, istemese de birçok bilgi edinir.
Kurtuluş Savaşında milli mücadele ordumuz, Sakarya’ya kadar çarpışarak geri çekilmişti. Hatta bu geri çekilme, iç cephede büyük kaygılar yaratmış, Mustafa Kemal’i eleştirenlere de, bu fırsatı iyi değerlendirmişlerdi.
Savaşlarda geri çekilme, eğer strateji gereği ise, anlaşılabilir. Yeniden, başka bir mevzide [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Savaşların bir strateji meselesi olduğunu söylemeye gerek yok. Tarih okuyan herkes, stratejiler konusunda, istemese de birçok bilgi edinir.</p>
<p>Kurtuluş Savaşında milli mücadele ordumuz, Sakarya’ya kadar çarpışarak geri çekilmişti. Hatta bu geri çekilme, iç cephede büyük kaygılar yaratmış, Mustafa Kemal’i eleştirenlere de, bu fırsatı iyi değerlendirmişlerdi.</p>
<p>Savaşlarda geri çekilme, eğer strateji gereği ise, anlaşılabilir. Yeniden, başka bir mevzide savunma yapmak için geri çekinilebilir. Buna stratejik geri çekilme diyebiliriz.</p>
<p>Bir de çarpışmadan, herhangi bir amaç olmadan geri çekilme vardır. Buna belki de kaçmak denebilir.<span id="more-2104"></span></p>
<p>Kaçarak geri çekilmeye örnek de, Osmanlı Ordusunun Güney Cephesinden, Gazza’den Şam’a kadar çekilişidir.</p>
<p>Sürekli savunma yapmak ve sonunda kaçmak varlık yitimidir.</p>
<p>Hiçbir ordu ila-nihaiye savunma yaparak, varlığını sürdüremez. Sonunda bir taarruz barındırmayan, geri çekilmeler varlık yitimi ile son bulur.</p>
<p>Atlantik ötesinin, iç işbirlikçilerin ve bazı resmi kurumların Orduya yaptıkları saldırı artık “<strong><em>yıpratma sözcüğü</em></strong>” ile karşılanamaz.</p>
<p>Kurum topyekûn saldırı altındadır. Ergenekon Tertibi üzerinden, orduya havan topları atılmakta, milli kuvvetler içinden kişiler rehin alınmaktadır.</p>
<p>Karşı tarafın stratejik ana noktası,” <strong><em>cunta suçlamas</em></strong>ıdır”. Ordu bir terör örgütü gibi konulmakta, gayri meşru ilan edilmektedir.</p>
<p>Bunun demokrasi, hukuk gibi konular ile ilgisi yoktur.</p>
<p>Bir başka devletin projesinde görevli Eş Başkan, ordudan esir alınacak komutanları, kamuya açık çağrılar ile teslim olmalarını istemektedir.</p>
<p>Milli kuvvetler, eğer şunu bekliyorlar ise, yanlış bir strateji içindedirler.</p>
<p>Halk muhalefeti öyle bir yükselecek ve iktidara dalga dalga çarpacak ki, iktidar bu gayri kanuni saldırıları durduracak.</p>
<p>Milli kuvvetlerin NATO içinde kalarak, stratejisiz kaldığı gibi, muhalefette AB’ye tam üyelik hedefi içinde kalmıştır.</p>
<p>Halka önderlik etmek yerine, sözlü muhalefet yaparak(sözün bittiği yerdeyiz) düzen içinde çare aramaktadır.</p>
<p><strong><em>Düzen içinde kalarak, düzenin mantığında hareket ederek alınacak her yol, dışarıdan Türkiye’ye saldıranların işine gelmektedir.</em></strong></p>
<p>Sonunda, Türkiyeci güçler savunmada kalmaktadır.</p>
<p>İlânihaye savunma yok olmadır. Bu gün irtica ile mücadele edemez konuma düşürülen milli kuvvetler, yarın bölünme ile ilgili saldırılar karşısında, ülkeyi savunamaz duruma düşecektir.</p>
<p>Milli kuvvetlerden istenen, sadece, ama sadece Anayasa’da belirtilen görevlerini yapmalarıdır.</p>
<p>4.11.2009, bulentesinoglu@gmail.com</p>
<p><strong>Bülent Esinoğlu</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/sakarya%e2%80%99ya-kadar-geri-cekildik.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Islak İmza Tertibi</title>
		<link>http://www.addisparta.org/islak-imza-tertibi.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/islak-imza-tertibi.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 03 Nov 2009 19:59:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Basın Açıklamaları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2101</guid>
		<description><![CDATA[           Anayasa Mahkemesi tarafından “Laiklik karşıtı eylemlerin odağı” yani “Cumhuriyet yıkıcısı” olduğu hükme bağlanmış olan siyasal parti iktidarda kalmak ve iktidarını sürdürmek adına, sözde “ıslak imzalı” olduğu söylenen  “kâğıt parçası” üzerinden  Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı operasyon yapıyor.
Açılımların tıkanmasıyla, hızla baş aşağı gitmekte olan, &#8220;deliğe süpürülme&#8221; tehdidi ile karşı karşıya kalan siyasal iktidar,  Türk Ordusu&#8217;na karşı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>           Anayasa Mahkemesi tarafından <strong>“Laiklik karşıtı eylemlerin odağı”</strong> yani <strong>“Cumhuriyet yıkıcısı”</strong> olduğu hükme bağlanmış olan siyasal parti iktidarda kalmak ve iktidarını sürdürmek adına, sözde <strong>“ıslak imzalı”</strong> olduğu söylenen  “<strong>kâğıt parçası” </strong>üzerinden  Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı operasyon yapıyor.</p>
<p>Açılımların tıkanmasıyla, hızla baş aşağı gitmekte olan, <strong>&#8220;deliğe süpürülme&#8221;</strong> tehdidi ile karşı karşıya kalan siyasal iktidar,  Türk Ordusu&#8217;na karşı açıkça tertiplere girmekte, ülkeyi bölen ve milleti parçalayan bir senaryoda pervasızca rol almaktadır.<span id="more-2101"></span></p>
<p>Türkiye&#8217;deki Anayasanın, hukuk sisteminin ve laik cumhuriyetin temeli Atatürk Devrimi’dir. Türkiye’de Atatürk Devrimini yıkmaya yönelik her girişim, her eylem yasa ve hukuk dışıdır.  Bir siyasal partinin halkı aldatıp kandırarak İktidarı ele geçirmiş olması,  O partiye  <strong>“Cumhuriyeti yıkma”</strong> ve <strong>“ülkeyi pazarlama”</strong> yetkisi vermez.</p>
<p>Türk Ordusu&#8217;nun <strong>&#8220;İrticaya Karşı Eylem Planı&#8221;</strong> yapması hazırlanması ve uygulanması, Ordu’nun kendisine yasa ile verilmiş görevleri arasındadır.  Anayasa Mahkemesi&#8217;nce <strong>&#8220;irtica faaliyetinin odağı&#8221;</strong> olduğu saptanmış olanların “Cumhuriyet yıkıcılığı” yapmalarına karşı görevleri arasında <strong>“Cumhuriyet rejimini korumak”</strong>da bulunan Türk Silahlı Kuvvetlerinin seyirci kalmasını kimse beklemez ve bekleyemez. </p>
<p>Mevcut iktidar Partisi yöneticilerinin boyunlarında, bir yandan Anayasa Mahkemesi&#8217;nin &#8220;Cumhuriyet yıkıcılığı&#8221; hükmü, diğer yandan da milyarlarca doları bulan yolsuzluk suçlamaları vardır. Bu nedenle bu gün Türkiye’de uygulanan  esas plan <strong>&#8220;İrticaya Karşı Eylem Planı&#8221; </strong>değil, <strong>“yolsuzluk ve cumhuriyet yıkıcılığı bataklığındaki iktidar partisini kurtarma” </strong>planıdır<strong>.  </strong></p>
<p>Bu plan gereğidir’ki, “<strong>Islak imzalı kâğıt parçası”</strong>  tertibiyle komutanları, subayları sindirerek,  Ordu&#8217;da kargaşalık yaratarak, hem ordunun görevini yapmasını engellemek, hem de halkın Ordu&#8217;ya olan güvenini sarsmak amaçlanmaktadır.</p>
<p>Türk Silahlı Kuvvetleri aleyhine, bölücü, irticacı ve AB uşaklarının koalisyonunun, yandaş ve yemdaş medyayı da kullanarak  topyekûn saldırıya geçmesi,  eş zamanlı olarak TSK’nin “Yeniçeri Ocağı”na benzetilmesi ve yerine “Nizamı Cedit” gibi yeni bir ordu kurulmasının istenmesi de asıl hedefin Türk Silahlı Kuvvetleri olduğunu tüm açıklığı ile göstermektedir.</p>
<p>Açılımları meydanlardan nasıl geri döndüyse, Türk ulusu Ordusuna da sahip çıkacak, Bu planın figüranları “<strong>deliğe süpürülmekten</strong>” kurtulamayacaklardır.</p>
<p><strong>YÖNETİM KURULU ADINA :                         Mahmut  ÖZYÜREK</strong></p>
<p><strong>                                                                                      ADD.Isparta Şube Başkanı</strong>                                                           <strong></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/islak-imza-tertibi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Biyo-Silah: Terminatör Tohumlar</title>
		<link>http://www.addisparta.org/biyo-silah-terminator-tohumlar.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/biyo-silah-terminator-tohumlar.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 03 Nov 2009 10:06:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazarlardan Gelenler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2097</guid>
		<description><![CDATA[Anımsatma: &#8220;Küresel yiyeceği kontrol etme plânı” 1930&#8242;ların başlarına, savaşın patlak vermesinden öncesine dayanır. Bu organizasyon belli başlı bazı ailelerin servetlerini korumak amacıyla seçilmiş özel kuruluşların yardımlarıyla maddi olarak destek görmüştür.
George Kennan, Henry Luce, Averell Harriman ve hepsinden önce Rockefeller kardeşlerin tarım sektöründe başlattığı &#8216;yeşil devrim&#8217; sayesinde Petro-kimyasal gübre, petrol ve enerji ürünlerine bağımlılık arttı. Onların [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Anımsatma: </strong>&#8220;Küresel yiyeceği kontrol etme plânı” 1930&#8242;ların başlarına, savaşın patlak vermesinden öncesine dayanır. Bu organizasyon belli başlı bazı ailelerin servetlerini korumak amacıyla seçilmiş özel kuruluşların yardımlarıyla maddi olarak destek görmüştür.</p>
<p>George Kennan, Henry Luce, Averell Harriman ve hepsinden önce Rockefeller kardeşlerin tarım sektöründe başlattığı &#8216;yeşil devrim&#8217; sayesinde Petro-kimyasal gübre, petrol ve enerji ürünlerine bağımlılık arttı. Onların o günlerde yaptıkları, bugünün “genetiği değiştirme” tarihinin ayrılmaz bir parçasıdır.</p>
<p>Geçtiğimiz yüzyılın başında “dört çokuluslu dev şirket” birleşerek, dünya üzerindeki çoğu insanın temel besinlerinin (pirinç, soya fasulyesi, buğday, mısır ve hatta bazı sebze ve meyveler ile pamuk) kontrolünü ellerine geçirdiler. Hastalığa dayanıklı kümes ürünleri, genetiği değiştirilmiş, güya kuş gribine dayanıklı ürünler ve genetiği değiştirilmiş domuz ve sığır üretimi için çaba sarf etmişlerdir.<span id="more-2097"></span></p>
<p>“Dört özel şirket”in üçünün Pentagonla kimyasal savaş araştırmaları konusunda sıkı bağları vardır. Dördüncü şirket aslen İsviçre kökenli olmasına rağmen İngiliz kontrolü altındaydı. Petrolde olduğu gibi GDO tarım projesi de bir Anglo-Amerikan küresel plânıdır.</p>
<p>Uluslararası şirketler, tüketicinin mutfağına, yerel üretici için sağlanan haklardan faydalanarak giriyor. Çünkü yukarıda bahsettiğimiz, tohumların genleriyle oynanmasına imkân veren tekniklerle yetiştirilen tarım ürünleri, PBR (Bitki Üreticileri Hakları) yasasına göre geleneksel üretimle aynı kefeye konuyor!</p>
<p><strong>Değerli okur</strong>,</p>
<p>Genetiği ile oynanmış tohumlar konusu, öncelikle sizlerin, çocuklarınızın, çekirdek ailenizin, içinde bulunduğunuz toplumun ve tüm insanlığın sorunudur. İnsanlığın sağlığı, üremesi, bedensel ve zihinsel gelişimi, yaşam süresi GDO&#8217;lu ürünler nedeniyle tehdit ve tehlike altındadır!</p>
<p>GDO&#8217;lu ürünler sadece toplum sağlığını tehdit etmemekte, yetiştirildikleri tarım alanlarını da kısırlaştırmaktadır! Böylece GDO&#8217;lu tohum kullanan ülkelerin tarım yaptıkları toprak alanları da küçülerek azalmaktadır. Bu tür tarım alanlarına yakın olan ve doğal tohum kullanmakta olan diğer tarım alanları da rüzgâr ve arılar ile benzeri canlılarca taşınan polenlerle döllenmekte, doğal ürünler ve yetiştiği topraklar da zaman içinde bozulmaktadır.</p>
<p>Ülkemizde ise, işbaşında bulunan AKP hükümeti bu konuda toplum sağlığını ve tarım ile tohumlarımızı koruyucu kanunlar çıkartmamakta ve gereken önlemleri almamaktadır! Market raflarında manavlarda GDO&#8217;lu tohumlardan üretilmiş sebze, meyve ve bunların yan ürünleri, denetim olmadığı için rahatça satılmaktadır!</p>
<p>&#8220;Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi&#8221; isimli Sivil Toplum Örgütü bu konuda duyarlı davranmakta olup, Terminatör tohumlara ve ürünlerine karşı toplumu bilinçlendirici çalışmalar yapmaktadır. Bu konuda Necdet Bayhan tarafından yazılmış olan bir makaleyi sunuyorum;</p>
<p>“Ölüm Tohumları” kitabının yazarı Gazeteci F. William Engdahl’la birlikte Ulusal Biyo Güvenlik Yasa Tasarısı’nı değerlendiren Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi Genel Başkanı Kemal Özer; “Genetiği değiştirilmiş ürünlerin ülkemizde üretilmesi ve tüketilmesine izin veren yasa tasarısının bu haliyle yasalaşması ülkemizin ve insanlığın lehine değildir” dedi.</p>
<p>Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi Başkan&#8217;ı Kemal Özer&#8217;le birlikte basın toplantısı düzenleyen Ölüm Tohumları&#8221; kitabının yazarı Amerikalı Gazeteci F. William Engdahl de, &#8220;Türkiye henüz tohumlarını kaybetmemiş olan bir ülke. Ulusal Biyo Güvenlik Yasa ile bu kaynaklarını bütünüyle kaybedebilir&#8221; dedi.</p>
<p><strong>F. William Engdahl’in GDO’lu tohumlar ile ilgili açıklamaları</strong></p>
<p>“Bu tohumlar insanlığı ve insanların davranışlarının kontrol edilmesi için kullanılıyor. Kimileri bunlara bir komplo teorisi demektedir. Bunlar bir komplo teorisi değil komplodur. Rockfeller&#8217;in yeşil devriminin sadece adı yeşil kendisi dünya nüfusunu kontrol etmek ve bazı ırkları ortadan kaldırmak için çalışmaktadırlar. Genetik tohum üretici ve pazarlayıcısı mahşerin dört atlısı olarak tanımladığı Monsanto, DuPont, Dow AgroSciences ve Syngenta gibi uluslar arası şirketlerin tüm insanları ve diğer canlıların sağlık ve güvenliğini tehdit etmektedir.</p>
<p>GDO sureci bir kıyamet projesidir. 1974 yılında Henry Kissenger hazırladığı çok gizli raporda “Yiyeceği kontrol edersen insanları kontrol edersin&#8221; önerisini gündeme getirmiştir. GDO projesi ile ilgili tüm olumlu söylemler sinsi ve yanıltıcıdır, Cartagena Biyogüvenlik Protokolü bu uluslararası şeytan şirketlerin ve özellikle Monsanto&#8217;nun bir tezgâhıdır.</p>
<p>Henry Kissenger&#8217;in, dönemin Amerikan başkanına hazırladığı bu raporun belki de en önemli noktalarından bir tanesi ise; aralarında Türkiye&#8217;nin de bulunduğu, A.B.D için bir yüksek tehdit unsuru olarak tespit edilen 13 ülkede gıdalar aracılığıyla kısırlığın arttırılması ve yaşlı nüfusun sistematik olarak bu ülkelerde egemen olmaya başlamasının planlanması var.</p>
<p>GDO&#8217;lu tohumların ekimi için başta devlet başkanlarına olmak üzere birçok çevreye büyük rüşvetler vererek ülkelerinde GDO&#8217;lu tohumların ekilmesi için ikna edilmektedir. GDO&#8217;lu ürünlerin insan ve diğer canlıları olumsuz etkilediği ile ilgili GDO&#8217;lu tohum üreticileri başta olmak üzere GDO&#8217;yu savunan tüm taraflar bu tohumların insan ve diğer canlıları olumsuz etkilediği ile ilgili halka açık televizyonlarda her türlü belge ile tartışabilirim.</p>
<p>GDO&#8217;nun faydalı olduğuna dair güçleri ve belgeleri yetiyor ise beni de ikna etseler ya? Benimle hiç bir ortamda tartışmaya imkânları yok.&#8221;</p>
<p>Engdahl, konuşmasında özellikle bir takım rüşvet ve uygunsuz yollarla bazı ülkelere bu GDO üreticicilerinin girmeye çalıştığına da işaret etti. Özellikle Almanya ve Fransa gibi ülkelerde halktan gelen direniş hareketlerinin ve baskıların neticesinde bu ülkelerde GDO&#8217;lu ürünlere itibar edilmediğini ve bunun da Türkiye, Macaristan gibi yeni pazarlara yönlenilmesine sebep olduğunu ifade etti.</p>
<p>GDO&#8217;lu ürünlerin hamile kadınların bebeklerini düşürmesine bile sebep olduğunu belirten Engdahl, konuşmasında ilginç bir örneğe de yer verdi. GDO&#8217;lu ürünler üreten bir firmanın kafeteryasında, çalışan personele GDO içeren ürünlerin satışının yasak olduğunu ifade etti.</p>
<p>F. William Engdahl basın toplantısında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, TBMM Başkanı Köksal Totan, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Tarım Bakanı Mehdi Eker, Dış İşleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, CHP lideri Deniz Baykal, MHP lideri Devlet Bahçeli, Saadet lideri Numan Kurtulmuş gibi siyasetçilere ulaştırılmak üzere Ölüm Tohumları kitabını imzaladı.</p>
<p><strong>Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi Genel Başkanı Kemal Özer ise şu görüşleri dile getirdi:</strong> “Siyasi iktidar bir süredir, ‘Ulusal Biyogüvenlik Yasa Tasarısı’ kanunlaştırılması çalışmalarını yürütüyor. Ancak söz konusu yasa tasarısının paylaşılması bir yana kamuoyundan ve talep edenlerden gizleniyor. Bu durum demokratik geleneğe aykırıdır ve işlemekte olan bu süreç, yasanın kendisi gibi doğru değildir.</p>
<p>Bazı çıkar çevrelerinin iddia ettiği gibi ülkemizin ve dünyanın hibrit, transgenik, modifiye olarak da adlandırılan genetiği değiştirilmiş gıda ürünlerine asla ihtiyacı yoktur. Çünkü GDO’lu ürünlerin -iddia edildiği gibi- açlığa çözüm olmadığı ve daha fazla verim getirmediği bugün için inkârı imkânsız bir gerçektir.</p>
<p>GDO’lu ürünlerde gizlenen asıl gerçek; insanlığın ortak mirası olan tohumların sayıları on dolayındaki şirketin mülkü haline getirilerek, tüm insanlığın birkaç şirketin insafına terk edilmesidir. Bu terk ediş, bağımlılık, sömürü ve çağdaş köleliğin habercisidir.</p>
<p>Arjantin, Meksika, Bangladeş, Kanada, Çin, Etiopya, Almanya, Fransa, Kenya ve Türkiye gibi ülkelerde resmi ya da gayri resmi olarak (yıllardır) ekimi yapılan GDO’lu tohumlar; ürünlerin lezzetini bozmuş, tozlaşma gibi yöntemlerle bazı bitki türlerini imha etmiş, kimi böcek türlerini yok etmiş, bazılarını ise “kene” de olduğu gibi, ölüm makinelerine dönüştürmüştür.</p>
<p>Verimliliği artırdığı iddia edilen, yeni kısır tohumlardan ekilen bir buğdayın başağından 16 dane elde edilebilirken, halen bir daneden en az 300 dane verebilen buğday türleri mevcuttur. Şayet amaç açlığa çözüm üretmekse -ki bu sadece bir gerçeği örtmek için uydurulmuş yalandır- bire 16 veren tohum değil bire 300 veren tohumların ekilmesi gerekmez miydi?</p>
<p><strong>Asıl amaç:</strong> İnsanı değiştirmek, yönlendirmek ve yönetmek, dahası “terbiye etmektir.” Bu nedenle GDO çalışmalarının reddedilmesi ve bütün canlı neslinin devamı için olmazsa olmaz doğal tohum kaynaklarının korunması bütün insanların ortak görevidir.</p>
<p>Zira bizler bu tohumları, dedelerimizden sağlam olarak miras aldık ve yine sağlam şekilde çocuklarımız ve torunlarımıza devretmekle mükellefiz. Aksi halde bu ağır yükün hesabını veremeyeceğimiz ortadadır.</p>
<p>Biz inanıyoruz ki iktidar, muhalefet, bilim adamı, bürokrat, basın, sivil toplum örgütü mensupları kısacası herkes; Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası, Dünya Tarım Örgütü, BM ve IMF’nin dayattığı ve yasalaşması için uyguladığı baskıya karşı dik duracak, bu tasarının yasalaşmaması ve GDO’lu tarım yerine doğal (organik) tarım yapılması için güç birliği yapacaktır.</p>
<p>Bu güç birliği şarttır. Sözde uluslararası bu örgütler, iddia ettikleri gibi insanlığın değil, emperyalist küresel sermayenin çıkarları için çalışmakta, hatta bu sermaye tarafından atanan kişilerce yönetilmektedirler. Bütün insanlık, bu güçlerin düzenleme ve baskıları ile küresel kölelere dönüştürülmek istenmektedir ve hatta büyük oranda dönüştürülmüştür.</p>
<p>Bütün insanlık ve insanlığın besin kaynağı gıdalar hatta hayvanlar, bu kişi ve kurumların elinde birer ilaç maymununa dönüştürülmüştür. Şimdi yapılan, ‘açları doyurma’ kılıfıyla bütün insanlığı açlığa mahkûm etme ve bağımlı köleler haline getirme projesidir. Bu çirkin proje bütün bir insanlığı kıyamete sürüklemektedir.</p>
<p>Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek son yaptığı açıklamada &#8221;Ulusal Biyogüvenlik Kanun Tasarısı”nın imzaya açıldığını belirterek, tasarıyı hazırlama gerekçelerini “dünyada gelişen teknolojiler sebebiyle ulusal biyogüvenlik konusunun yeni baştan ele alınması gerektiği” şeklinde açıklamıştı. Çiçek açıklamasında, “Kanunun yürürlüğe girmesiyle genetiği değiştirilmiş bitkilerin üretimine izin verilmesinin önü açılmış olacak. Genetiği değiştirilmiş bitkiler ancak üretim hakkını elde edebilecektir. Bebek mamaları ve küçük çocuk ek besinlerinde kullanımı yasaklanacaktır” demişti.</p>
<p>Burada sorulması gereken soru şudur?</p>
<p>GDO’lu ürünler tüketen bir annenin sütü ile beslenen bebeği, GDO’lu ürünlerin zararından nasıl koruyacaksınız? Anne babasıyla aynı sofradaki GDO’lu ürünleri tüketen bebek ve çocukları, bu kötü etkilerden uzaklaştırabilecek misiniz? Bunu nasıl yapacaksınız?</p>
<p>Bebekleri koruma söylemi de açıkça göstermektedir ki, GDO’lu ürünlerin zararlarını siyasetçiler de gayet iyi bilmektedirler. Ancak şu iyi bilmelidir ki: bebekler, korunuyormuş gibi gözükülerek korunamazlar. Unutulmamalıdır ki GDO’lu ürünler, midemize gıdalarla atılan misket bombalarıdır.</p>
<p>Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi olarak genetiği değiştirilmiş hiçbir organizmanın bırakınız ülkemizde ekilmesini, dünyanın hiçbir yerinde de ekilmesine rıza göstermemekteyiz. İnsanlığın ortak mirası olan tohumları, uluslararası şirketlerin insafına ve tekeline asla bırakamayız. Çünkü kısırlaştırılmış GDO’lu katır tohumlar ve bunlardan elde edilen ürünler, insanlığın geleceği için büyük bir risk ve tehdittir!</p>
<p>Aynı tehdit, bu dünyayı birlikte paylaştığımız ve onlar olmaksızın insanın yaşamının mümkün olmadığı doğa, bitkiler ve hayvanlar için de geçerlidir. Yine tohumlar da bir ülkenin tek başına mülkü değildirler. Herhangi bir tohumda, bütün insanlığın hakkı, hatta bütün canlıların hakkı vardır. Örneğin yalnızca bir yaban hardalından beslenen bir bitkinin, nesepsiz kanola tarafından tozlanarak, bütünüyle ortadan kaldırılması sebebiyle bazı canlı türleri yok olup gitmekte ve bu sayede zincirin belki de çok önemli bir halkası koparılarak, dünya felakete sürüklenmektedir. Kaldı ki koparılan halkanın sayısını tahmin etmek bile güçleşmiştir.</p>
<p>Türkiye’nin yapması gereken şey, genetiğe müsaade etmek değildir. Hatta Türkiye kimilerinin ifade ettiği gibi, ‘bizde ekilmesin de nerede ekilirse ekilsin’ de diyemez. Bu sorumlu bir davranış olmaz. Onun zararı sadece bizi değil, bütün dünyayı bulur ve bulmaktadır. Düşününüz, Amerikalı çocuklar kanser olurken, bizim çocuklarımız olmuyor mu? Amerikalılar obeziteye dûçâr giderken, gidişat bizde de aynı değil midir?</p>
<p>Bu konuda, ‘GDO’lu ürünlerin ürün etiketlerine ürünün menşei yazılsın ve böylece tüketici istediğini tercih etsin’ diyenler bile, ömürlerinde tükettikleri hiçbir ürünün etiketini baştan sonra okumamışlardır. Peki, okudukları takdirde bir şey değişecek midir? Kaç kişi bu etiketlerde yazan ifadelerin anlamını ya da kaynağını bilmektedir?</p>
<p>Artık gıdaların herhangi bir ülkesi yoktur. Hemen her türlü gıda, aynı gün dünyanın bir başka köşesine seyahat edebilmektedir. Bu yüzden yapılması gereken tek şey, GDO&#8217;yu bütünüyle yasaklamaktır. Aksi durum tartışmasız ülkenin ve insanların birkaç şirketin kölesi haline getirilmesi demektir.</p>
<p>Öte yandan 5179 sayılı Gıda Kanunu hakkında açılan davayı değerlendiren Anayasa Mahkemesi, söz konusu kanunun bazı maddelerini iptal edip yürürlüğünü durdurduğu ve Resmi Gazete’nin 11 Haziran 2009 tarihli nüshasında yayınladığı gerekçeli kararında; ‘GDO&#8217;lu ürünlerin kanser, hipertansiyon, osteoporoz, dolaşım ve sindirim bozuklukları hastalığına sebep olduğu’nu belirterek tarihi bir karar imza atmıştır. Yüksek mahkeme, bu kararıyla GDO&#8217;yu yasalaştıran, Ulusal Gıda Biyogüvenlik Yasa Tasarısı&#8217;nın da önünü kapatmaktadır.</p>
<p>İnanıyoruz ki, siyasi irade Ulusal BiyoGüvenlik Yasa tasarısında ısrarcı olmayacaktır. Başbakanın GDO’nun zararlarını göz ardı edeceğine ihtimal dahi vermiyoruz. Her şeye rağmen yasalaştırılsa bile, biliyoruz ki muhalefet partileri ortak bir kararla konuyu Anayasa Mahkemesi’ne taşıyacaklardır. Anayasa Mahkemesi’nin görüşü bellidir ve 7 kamu görevlisinin kararlarına mahkûm edilecek bir yasal düzenlemeye Anayasa Mahkemesi vize vermeyecektir.</p>
<p>Türkiye’de akliselimin galip gelerek, bu kirli oyunun bir parçası olmayacağına ve dünyanın en zengin tohum ve florasını küresel güçlerin emrine vermeyeceğine inanmak istiyoruz. Bunun engellenmesi için de var gücümüzle mücadele ediyoruz ve mücadelemizi sonuna kadar sürdüreceğiz.</p>
<p>Türkiye’ye bir çağrıda bulunarak diyoruz ki: Geliniz uzun süre tartıştığımız dünyanın en bakir ve verimli arazisi olan mayınlı bölgeyi; devlet, çiftçi, sivil toplum işbirliği ile “doğal tohum üretim çiftlikleri”ne dönüştürelim. Hem siyasi tartışmalar bitsin, hem ülke rahat etsin, hem de ülkemiz tohum şirketlerinin kölesi olmaktan kurtarılsın. Böylece bütün ülkeye hatta insanlığa örnek bir model sunalım. Haydi Türkiye, şimdi sana yakışanı yapma zamanı!”</p>
<p>Naci KAPTAN</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/biyo-silah-terminator-tohumlar.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>‘PAVYON’ TARAF VE ORDU</title>
		<link>http://www.addisparta.org/%e2%80%98pavyon%e2%80%99-taraf-ve-ordu.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/%e2%80%98pavyon%e2%80%99-taraf-ve-ordu.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 02 Nov 2009 22:24:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derneğin Yayınladıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2094</guid>
		<description><![CDATA[             İngiltere’de üniversite öğrencilik yıllarımdan biliyorum. İngiliz Komünist Partisi’nin günlük gazetesi ‘Morning Star’ fabrika önlerinde ve üniversitelerde bedava dağıtılırdı.
Bu gazete, diğer İngiliz gazetelerine hiç benzemezdi. Morning Star, baştan sona sadece komünizm propagandası yapan bir gazeteydi. İngiltere’nin ve dünyanın o günkü önemli sorunları bu gazetede ele alınmaz, irdelenmezdi. Morning Star’ın tüm yazarları, her Allah’ın günü hemen hemen [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>             </strong>İngiltere’de üniversite öğrencilik yıllarımdan biliyorum. İngiliz Komünist Partisi’nin günlük gazetesi ‘Morning Star’ fabrika önlerinde ve üniversitelerde bedava dağıtılırdı.</p>
<p>Bu gazete, diğer İngiliz gazetelerine hiç benzemezdi. Morning Star, baştan sona sadece komünizm propagandası yapan bir gazeteydi. İngiltere’nin ve dünyanın o günkü önemli sorunları bu gazetede ele alınmaz, irdelenmezdi. Morning Star’ın tüm yazarları, her Allah’ın günü hemen hemen aynı şeyleri yazar, aynı sloganları tekrarlayıp dururlardı.</p>
<p>Propagandada temel ilke, aynı sloganları sürekli tekrarlamaktır.</p>
<p>Sözünü ettiğim dönemde İngiliz Komünist Partisi’nin yirmi bin kayıtlı üyesi olduğu söylenir, ancak genel seçimlerde en çok on beş bin oy alınca da medyada alay konusu olurlardı. İşte Morning Star, böyle bir partinin propaganda aracıydı.</p>
<p>Şimdi ben durup dururken size, niçin Morning Star’ı anlatıyorum?</p>
<p>İki yıla yakındır yayımlanmakta olan günlük Taraf gazetesi, bana Morning Star’ı anımsatıyor da ondan.<span id="more-2094"></span></p>
<p>Gazetenin kurucusu, Genel Yayın Yönetmeni ve köşe yazarı Ahmet Altan, bir süre önce kendi gazetesini ‘Pavyon’ olarak niteledi. Yazarlarından Oya Baydar gazeteden ayrılınca, ona kızıp, ‘Pavyon’un Namuslu Kadını’ diyerek tepki gösterdi.<a href="http://www.addisparta.org/wp-admin/#_ftn1">[1]</a></p>
<p> Namuslu kadınların terk ettiği ‘Pavyon’ Taraf gazetesi, tıpkı kırk yıl önceki İngiliz komünist gazete Morning Star gibi, bir propaganda gazetesidir.</p>
<p>Ve bu gazetenin yazarları, başta Ahmet Altan olmak üzere, propaganda yapmakla <strong>‘görevlidirler’.</strong></p>
<p><strong> </strong>Peki, ‘Pavyon’ Taraf, neyin propagandasını yapmakla görevlendirilmiştir?</p>
<p>Bu soruya cevap vermek için, Ahmet Altan’dan başlayalım.</p>
<p>Ahmet Altan’ın 12 Haziran–29 Ekim 2009 tarihleri arasında, yani dört aydan fazladır yazmış olduğu köşe yazılarının hepsini dikkatle okudum, her yazısında geçen <strong>‘ordu’ </strong>sözcüğünü saydım, Türk ordusunu aşağılayan cümlelerinin altını çizdim.</p>
<p>İşte sonuçlar:</p>
<p><strong> </strong><strong>12 Haziran 2009 </strong></p>
<p>Ahmet Altan köşe yazısında 16 kere <strong>‘ordu’ </strong>sözcüğünü tekrar etmiş ve şunları söylemiş:</p>
<p>“…bu ordu bu ülkeye rahat vermeyecek.”</p>
<p>“…ordunun suç işleme özgürlüğü yoktur.”</p>
<p>“Ergenekon örgütünün bir parçası ordunun içine uzanıyor.”</p>
<p><strong>18 Haziran 2009</strong></p>
<p>13 kez <strong>‘ordu’ </strong>sözcüğünü tekrarladığı yazısında Ahmet Altan şu ifadeleri kullanmış:</p>
<p>“Ordu, sivilleri kenara iterek şaibeden kurtulamaz.”</p>
<p>“…çok uzun yıllar ordu, denetim dışı kaldı…”</p>
<p> <strong>23 Haziran 2009  </strong></p>
<p>Yazıda <strong>‘ordu’ </strong>sözcüğü 6 kere tekrarlanıyor ve şu ifadeler yer alıyor:</p>
<p>“Askerî yargı denilen ucubeyi, ‘cumhuriyeti koruyup kollama’ denilen tuhaflığı…”</p>
<p>“Başbakan Erdoğan, orduya karşı en dik duran yönetici…”</p>
<p> <strong>25 Haziran 2009 </strong></p>
<p>Yazıda<strong> ‘ordu’ </strong>sözcüğü 11 kere tekrarlanıyor ve Ahmet Altan şunları diyor:</p>
<p>“Türkiye’de ordu, çok hukuksuz işler yaptı.”</p>
<p>“Ordu, kendisinin hukuk dışı bir güç olduğuna inandı.”</p>
<p><strong>26 Haziran 2009  </strong></p>
<p>Yazıda <strong>‘ordu’ </strong>sözcüğü 9 kere tekrarlanıyor ve şu ifadeler yer alıyor:</p>
<p>“Bu ülke, ‘iyi bir paşa’ değil, ‘iyi bir ordu’ istiyor artık.”</p>
<p>“Mafyayla ilişkisi olduğu saptanan albayı generalliğe terfi…”</p>
<p><strong>27 Haziran 2009</strong></p>
<p>Ahmet Altan yazısında <strong>‘ordu’ </strong>sözcüğünü 9 kere tekrarlamış ve şunları söylemiş:</p>
<p>“<strong> </strong>…ordu içinde bir cunta ortaya çıktı.”</p>
<p>“Kimsenin Genelkurmay Başkanı’ndan korkmaya niyeti yok.”</p>
<p>“…ordu kendi halkına karşı psikolojik savaş yürütüyor.”</p>
<p><strong>12 Temmuz 2009 </strong></p>
<p>Ahmet Altan köşe yazısında tam 19 kere <strong>‘ordu’ </strong>demiş. Bir köşe yazısında aynı sözcük 19 kere tekrarlanır mı diye sormayınız, sabrediniz, onun iki katına da tanık olacaksınız! Bu yazısında Ahmet Altan fetva veriyor:</p>
<p>“Toplumun gelişebilmesi ancak ordunun baskısından kurtulmasıyla mümkündür.”</p>
<p><strong>13 Temmuz 2009 </strong></p>
<p>9 kere <strong>‘ordu’ </strong>sözcüğünü tekrarlayan Ahmet Altan, emir veriyor:</p>
<p>“Ordu kışlasına çekilecektir.”</p>
<p> <strong>27 Ağustos 2009 </strong></p>
<p>Yazısında 20 kere <strong>‘ordu’ </strong>sözcüğünü tekrarlayan Ahmet Atan, propagandayı sürdürüyor:</p>
<p>“Bizim ordunun doğru söylememek gibi bir alışkanlığı var.”<strong> </strong></p>
<p>“Türkiye ordusunu düzeltmek zorunda.”</p>
<p>“…bizimki gibi bir ordu kalmadı gelişmiş ülkelerde.”</p>
<p><strong>29 Ağustos 2009 </strong></p>
<p>Ahmet Altan bu köşe yazısında <strong>‘ordu’ </strong>sözcüğünü tam 38 kere tekrarlamış!</p>
<p>Gelişmiş ülkelerin gelişmiş gazetelerinde böyle bir yazıya da, böyle bir yazara da yer vermezler! Ama unutmayın, Taraf gazetesi sıradan bir gazete değil, Ahmet Altan da sıradan bir gazeteci!</p>
<p>Bakın neler söylüyor.</p>
<p>“Eğer Türk ordusu ‘ulus devlet’in savunucusu olmak istiyorsa yapabileceği tek şey ‘ayaklanmaktır’; çünkü Türkiye’nin resmi politikası ‘ulus-devletten’ çıkıp ‘ulus ötesi’ bir örgütleme olan Avrupa Birliği’ne girmektir.</p>
<p>Hem Avrupa Birliği’ne üye olup hem ulus-devleti nasıl savunacaksınız?</p>
<p>Eğer Avrupa üyesi olursak Avrupa’nın parasını, anayasasını, bayrağını kullanacağız.</p>
<p>Başka ülkelerle ortak parası, ortak anayasası, ortak bayrağı olan ulus-devlet olur mu?</p>
<p>Eee, ordu Avrupa Birliği’ne karşı mı?</p>
<p>Karşıysa ordunun dediğini mi yapacağız, halkın iradesiyle seçilen parlamentosunun dediğini mi?”</p>
<p><strong>2 Eylül 2009</strong></p>
<p>10 kere <strong>‘ordu’ </strong>sözcüğünü tekrarladığı yazısında Ahmet Altan şunları söylüyor:</p>
<p>“Ordu bağımsız olmaz, olamaz.”</p>
<p>“…bu ülkenin ordusu, devletten ve devleti yöneten hükümetten bağımsızlığını ilan etmiş…”</p>
<p> <strong>27 Ekim 2009 </strong></p>
<p>16 kere <strong>‘ordu’ </strong>sözcüğünü tekrarladığı yazısında Ahmet Altan propagandasını sürdürüyor:</p>
<p>“Bizim ordu disiplinden kopmuş.”</p>
<p>“Bizim ordunun her yanından hukuksuzluk fışkırıyor.”</p>
<p><strong>28 Ekim 2009 </strong></p>
<p>Ahmet Altan köşe yazısında 14 kere <strong>‘ordu’ </strong>sözcüğünü kullanıyor ve propagandanın şiddetini artırıyor:</p>
<p>“ordu suçüstü yakalandı.”</p>
<p>“…halk, generallerin saygısız ve aldırmaz tavırlarından bıktı.”</p>
<p>“kendi halkını fişleyen, korkutan, sürekli darbe planları yapan, siyasetçileri tehdit eden bir ordu.”</p>
<p><strong>29 Ekim 2009 </strong></p>
<p>10 kere <strong>‘ordu’ </strong>sözcüğünü kullandığı yazısında Ahmet Altan, üniter devlet yapısının korunmasında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin görev ve yetkisi olmadığını buyuruyor:</p>
<p>“Darbeciliğin hesabını vermek yerine biz ‘üniter devletin teminatıyız’ demek de nereden çıktı?”</p>
<p> “Devletin idari yapısının nasıl olacağına Parlamento karar verir. Uygun görüyorsa ‘üniter’ bir yapı sürdürür, uygun görürse federasyona geçer.”</p>
<p>“Gücünüz, kendi halkınızla çatışmaya yetmez…”</p>
<p> Eğer Ahmet Altan ezelden beri orduya ve darbelere karşı koyan bir tutum izlemiş olsaydı, bu tavrını beğenmesek de, görüşünde tutarlı olduğu için bugün kendisinin <strong>‘görevlendirilmiş’ </strong>bir propagandacı olduğunu söyleyemezdik.</p>
<p>Oysa Ahmet Altan, geçmişte ordu karşıtı da değildi, darbe karşıtı da!</p>
<p>İşte bugün onun <strong>‘görevlendirilmiş’ </strong>ordu karşıtı<strong> </strong>bir propagandacı olduğunun en yalın kanıtı budur.</p>
<p>Açıklıyorum.</p>
<p>12 Eylül 1980 darbesi sırasında Ahmet Altan, 30 yaşındaydı.</p>
<p>30 yaşında, aklı başında Ahmet Altan, 12 Eylül faşist darbesinden yanaydı!</p>
<p>Ahmet Altan, faşist darbeye karşı direnen Şener Yazar ve Özbil Aras gibi 18–20 yaşlarındaki gençleri <strong>‘seksomanyak’ </strong>ilan etmişti.<a href="http://www.addisparta.org/wp-admin/#_ftn2">[2]</a><strong> </strong></p>
<p>Ahmet Altan kalemini, 12 Eylül’e yaranmak için kullanıyordu.</p>
<p> Tunceli’nin Hozat ilçesi, Taşıtlı köyünde 1958 yılında doğan Hıdır Aslan, Devrimci Yol üyesi olduğu için 12 Eylül 1980 tarihinde tutuklanır. 12 Eylül mahkemelerinde yargılanır, 4 yıl hapis yattıktan sonra idama mahkûm edilir. Bu karar, TBMM’de Turgut Özal’ın emriyle ve ANAP’lı milletvekillerinin oylarıyla onaylanır.</p>
<p>Hiçbir şekilde adam öldürmediği ve öldürmeyle sonuçlanan bir olaya katılmadığı gerçeği yalnız mahkeme dosyalarına değil, TBMM’nin tutanaklarına da geçen Hıdır Aslan, sadece siyasi nedenlerle, 24 Ekim 1984 tarihinde asılır.</p>
<p>Bu idamın hemen ertesinde, tüm Altan sülalesi, Çetin Altan, Ahmet Altan, Mehmet Altan, dönemin başbakanı Turgut Özal’a, <strong>“yaşa, varol” </strong>diyerek övgüler yağdırır.</p>
<p>Şimdi söyler misiniz, 12 Eylül 1980 faşist darbesini alkışlayan, faşist generallere övgüler dizen, 12 Eylül darbesine karşı çıkıp direnen gençlere ‘seksomanyak’ sıfatını takan, hiç kimseyi öldürmediği ve öldürmeyle sonuçlanan bir olaya katılmadığı resmen saptanan 26 yaşındaki Hıdır Aslan’ın idamından sonra, sorumlu generalleri ve devrin başbakanını sevinç çığlıkları atarak alkışlayan Ahmet Altan’ın, bugün ordu ve darbe karşıtlığı yapmasının nedeni, böyle <strong>‘görevlendirilmiş’ </strong>olması değildir de ya nedir?</p>
<p> 30 yaşında, aklı başındayken faşist darbeyi öven, alkışlayan Ahmet Altan için  12 Eylül 1980 tarihi, yaşamında bir dönüm noktası olmuştur. O tarihten sonra Ahmet Altan paraya, şöhrete ve üne kavuşmuştur.</p>
<p>Ahmet Altan’ın velinimeti, 12 Eylül’dür!<a href="http://www.addisparta.org/wp-admin/#_ftn3">[3]</a></p>
<p> 30 yaşında, 12 Eylül faşist darbeyi alkışlayarak, överek paraya, şöhrete ve üne kavuşan Ahmet Altan, bugün 59 yaşında, orduya karşı yalana dayalı bir propaganda yürütmekte, darbelere karşıymış gibi yaparak demokrat rolü oynamaktadır..</p>
<p>Dün kendisine, 12 Eylül faşist darbeden yana olma <strong>‘görevi’ </strong>verilmişti.</p>
<p>Bugün de orduya karşı propaganda yürütme <strong>‘görevi’ </strong>verilmiştir.</p>
<p>Dün, 12 Eylül’ü övme <strong>‘görevini’ </strong>başarıyla yerine getirme karşılığı olarak Ahmet Altan; paraya, şöhrete ve üne kavuşturulmuştur.                                                                                   Bakalım, bugün de orduya karşı propaganda yürütme <strong>‘görevi’</strong> nedeniyle Ahmet Altan nasıl ödüllendirilecek? Tabii, eğer bu <strong>‘görev’ </strong>başarıyla sonuçlanırsa!</p>
<p> ‘Pavyon’ Taraf gazetesinin orduya saldırmakla <strong>‘görevlendirilmiş’ </strong>köşe yazarlarından biri de, Rasim Ozan Kütahyalı.</p>
<p>‘Pavyon’un bu <strong>‘görevli’ </strong>çığırtkanı, 28.10.2009 tarihli yazısında şöyle diyor:</p>
<p>“27 Mayıs’ta alçak bir darbe ile indirilen Başbakan Menderes asılırken…”</p>
<p>‘Pavyon’un bu çaylak <strong>‘görevlisi’,</strong> 27 Mayıs 1960 ihtilâlını, ‘alçak bir darbe’ olarak niteliyor.</p>
<p>Neden mi bu<strong> ‘görevli’ </strong>yazara çaylak diyorum?</p>
<p>Bu <strong>‘görevli’</strong> yazarın gazetedeki patronu kim? Ahmet Altan.</p>
<p>Peki, Ahmet Altan’ın babası kim? Çetin Altan.</p>
<p>Bugün, oğlu Ahmet Altan gibi, orduyu karalama propagandası yürüten, darbelere karşı olduğunu vurgulayan Çetin Altan’ın, 27 Mayıs 1960 ihtilalını övenlerin başında geldiğini ‘Pavyon’ <strong>‘görevlisi’ </strong>Rasim Ozan Kütahyalı bilmiyor, yani acemi çaylak! </p>
<p>Çetin Altan, 27 Mayıs’ı, <strong>“Yaşasın Türk milleti, yaşasın Türk ordusu” </strong>diye biten Milliyet’teki yazısında aynen şöyle selamlamıştı:<a href="http://www.addisparta.org/wp-admin/#_ftn4">[4]</a></p>
<p>“Bütün Türk vatanperverleri bu muazzam ve şanlı günün sevinci ve heyecanı içindedirler. Çürümüş, sufli politika tertiplerinin şahsi ihtiraslarla Türkiye’yi en tehlikeli badirelere, kardeş kavgalarına sürüklemekte olduğu bir sırada, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin medeni bir şekilde devlet idaresine el koymaları ve memleketi karanlık bir akıbetten kurtarmaları milletimize hür ve İnsan Hakları’na uygun yeni ufuklar açmaktadır… Atatürk inkılâplarına bağlı olarak demokratik bir memlekette Türklüğün şerefine yakışan bir nizamın temelleri atılmaktadır.”</p>
<p>Öyleleri vardır ki, yüzlerine tükürseniz, ‘Oh ne güzel, Nisan yağmuru’ derler!</p>
<p>Yukarıdaki yazısından hemen bir gün sonra, Ahmet Altan’ın babası Çetin Altan şöyle yazıyordu:</p>
<p>“Bize bu güzel günleri taddıran ve bir milletin haysiyetine konmaya çalışan tozları bir üfleyişle temizleyiveren Türk Silahlı Kuvvetleri sağ olsunlar. Kardeşkanı dökülmeden yapılan bu hareketin aynı vakar içinde gerçek demokrasinin temellerini atmasını bekliyor, <strong>seviniyor, övünüyor, övünüyor, seviniyoruz.”</strong></p>
<p> </p>
<p>Yukarıda yazmış olduklarımı okuyup; Ahmet Altan’a, Çetin Altan’a ve Rasim Ozan Kütahyalı’ya sakın ola, <strong>‘namussuz, şerefsiz, onursuz, ahlâksız, uşak, satılmış!’ </strong>demeye kalkışmayınız.</p>
<p>Böyle demeniz hem yersiz hem de yanlış olur, asıl fotoğrafı görmenizi engeller.</p>
<p>Bu kişiler, sadece ve sadece <strong>‘görevli’ </strong>kişilerdir.</p>
<p>Onların görevli kişiler olduğunu bilelim ve duyuralım, şimdilik yeter.</p>
<p>Kemalist devrimciler hükümet olduklarında, bu görevlilerin ne sesi ne de nefesi çıkacaktır. Çoğu sus pus olup kuyruklarını kıvırıp oturacak, bazıları da herkesten önce devrimcileri övme yarışına başlayacaktır.</p>
<p>Böyle olacağını Kurtuluş Tarihimizden bir örnek vererek gösterelim.</p>
<p>Kemalist devrimcilere karşı çıkanların başında gelen mandacı yazar Ali Kemal, 25 Nisan 1920 tarihinde şöyle yazar:</p>
<p><strong>“İdam, idam, idam! Mustafa Kemal cezasını bulacak!”</strong></p>
<p>Kemalist devrimciler savaşı kazanır, 9 Eylül 1922 tarihinde Türk ordusu İzmir’e girer. Hemen ertesi günü, Ali Kemal şöyle yazar:</p>
<p><strong>“Gayeler bir idi ve birdir.”</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Yılmaz Dikbaş</strong></p>
<p><strong>29 Ekim 2009 </strong></p>
<p><strong><a href="mailto:dikbas@kalinka.com.tr">dikbas@kalinka.com.tr</a></strong></p>
<p><strong><a href="http://www.kalinka.com.tr/">www.kalinka.com.tr</a> </strong><strong> </strong></p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<hr size="1" /><a href="http://www.addisparta.org/wp-admin/#_ftnref1">[1]</a> “Pavyondaki Namuslu Kadın”, Hürriyet, 12.05.2009</p>
<p><a href="http://www.addisparta.org/wp-admin/#_ftnref2">[2]</a> Tayfun Er, “Yalıdakiler”, Destek Yayınları, Ankara, Eylül 2009, sf. 81</p>
<p><a href="http://www.addisparta.org/wp-admin/#_ftnref3">[3]</a> A.g.e.</p>
<p><a href="http://www.addisparta.org/wp-admin/#_ftnref4">[4]</a> A.g.e.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/%e2%80%98pavyon%e2%80%99-taraf-ve-ordu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SEVR, YENİDEN!   “Dün Yeniden Yaşanıyor”</title>
		<link>http://www.addisparta.org/sevr-yeniden-dun-yeniden-yasaniyor.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/sevr-yeniden-dun-yeniden-yasaniyor.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 02 Nov 2009 21:58:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazarlardan Gelenler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2091</guid>
		<description><![CDATA[Prof.Dr.Çetin YETKİN
 “Tarih tekerrür eder mi, etmez mi?” Başka bir deyişle tarihsel olaylar yeni baştan yaşanır mı, yaşanmaz mı? Tartışmalı bir konu bu. Ancak, kuramsal olarak şunu kesinlikle söyleyebiliriz ki, bir ülkede geçmişte var olan ekonomik, toplumsal ve siyasal koşullar, şu ya da bu nedenle, pek benzer bir biçimde yeniden ortaya çıkarsa bunların sonuçları da benzer [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof.Dr.Çetin YETKİN</strong></p>
<p align="center"><strong> “Tarih tekerrür eder mi, etmez mi?” </strong>Başka bir deyişle tarihsel olaylar yeni baştan yaşanır mı, yaşanmaz mı? Tartışmalı bir konu bu. Ancak, <em>kuramsal olarak </em>şunu kesinlikle söyleyebiliriz ki, bir ülkede geçmişte var olan ekonomik, toplumsal ve siyasal koşullar, şu ya da bu nedenle, pek benzer bir biçimde yeniden ortaya çıkarsa bunların sonuçları da benzer bir biçimde yeniden yaşama geçer. Ne var ki, bunun için tarihten hiç ders alamayacak denli bilgisiz olmak ya da geçmişte yaşananları bilerek ve isteyerek şimdiki zamana taşımayı istemek gerekir. İşin bir başka yönü daha var: Emperyalizmin boyunduruk altına almak istediği ülkelere karşı izlediği siyasa dünden bugüne <em>özünde </em>değişmiş değildir. Bu nedenle, emperyalist devletler, eğer planlarını gerçekleştirmekte bir engelle karşılaşmış iseler, ilk olanakta bu planlarını yeniden uygulamaya koyarlar. Bu durumda da bu çerçevede olaylar yeniden yaşanmaya başlar.</p>
<p>Bugün Türkiye’de yaşananlar tam anlamı ile budur. <strong>Sevr Antlaşması </strong>ile <span id="more-2091"></span>Türkiye’yi bölüp parçalayan, Osmanlı Devleti’ni bütünüyle buyrukları altında olan ve devlet demeğe bin tanık isteyen küçücük bir toprak parçasında tutsak kılarak sonunda amaçlarına ulaştıklarını sanan emperyalist devletleri <strong>Mustafa Kemal Paşa</strong>’nın önderliğindeki <strong>Millî Mücadelemiz </strong>hüsrana uğratmıştır. Osmanlı Devleti’nin yıkıntıları üzerinde kurulan ve hızla gelişen Türkiye Cumhuriyeti Devleti ise, bu hüsranı onlar için daha da dayanılmaz yapmıştır. Ama emperyalistler engellenen Türkiye’yi bölüp parçalama planlarından vaz geçecek değillerdi. Uygun zamanı bekleyeceklerdi. Yalnız beklemek de yetinmeyecek, Sevr’e götüren koşulları yeniden yaşama geçirmek için ellerinden geleni yapacaklardı. İşte, onlara göre, gün bugündür; yeni bir Sevr için koşullar kotarılıp pişirilmiştir!&#8230;</p>
<p>Ne ki, içimizden kimileri tarihten ders almayacak denli cahil ya da tıpkı o günlerin kimi Osmanlı önde gelenleri gibi işbirlikçi olsalar da Türk ulusu bu dersi almıştır. Kaldı ki, izlememiz gereken yolu da bize <strong>Atatürk </strong>göstermiş bulunuyor.</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">SEVR GÜNLERİNDEKİ ORTAM VE GÜNÜMÜZ</span></strong></p>
<p>Sevr’e giden yol, 1838 yılında önce İngiltere ile imzalanan, arkasından da başka Avrupa devletlerinin katıldığı <strong>Balta Limanı Ticaret Antlaşması </strong>ile çizilmiştir. Bu antlaşmayı izleyen gelişmeler ile Türkiye’yi bugünkü içler acısı duruma getiren gelişmeler arasında büyük bir koşutluk vardır. Bu gelişmeler üzerinde duracağım, ama önce <strong>Sevr Antlaşması</strong>’nın imzaladığı günlerde yaşananlar ile günümüzde olup bitenler arasında nasıl bir benzerlik olduğunu kısaca belirtmek aydınlatıcı olacaktır.</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">SEVR’E KARŞI ÇIKACAK AYDINLARA SÜRGÜN VE HAPİS</span></strong></p>
<p>Ne ilginçtir ki, Sevr’e karşı çıkacak olan içlerinde gazeteciler, düşün adamları ve subaylar bulunan ve ayrıca <strong>Ali Çetinkaya </strong>gibi Yunan’a karşı silahlı direniş başlatan, <strong>Ali İhsan Sabis </strong>gibi komutasındaki birliklerin silahlarını teslim etmemekte direnen subaylar İngilizler’in emri ile önce tutuklanmışlar, sonra da Malta adasında toplanarak bir esir kampına kapatılmışlardır. Bu kişilerin kimileri de işbirlikçilerin, Ermeniler’in ve Rumlar’ın ihbarları ile belirlenmiş bulunuyordu. Sayıları 144’ü bulmuştu. Böylece, <strong>Vural Savaş</strong>’ın da belirttiği gibi,<strong> </strong>bu vatanseverler ülkeden soyutlanarak, ulusal bir direniş için herhangi bir girişimde bulunmaları engellenmiş oluyordu. Bir bölümü için ise Ermeniler’e karşı kıyım yaptıkları öne sürülmekteydi.</p>
<p>Önce Limni adasında esir kampına kapatılanlar ve arkasından Malta’ya gönderilenler arasında <strong>Ziya Gökalp </strong>de vardı. Bu tutsaklık süresince <strong>Ziya Gökalp </strong>eşine ve çocuklarına mektuplar yazıp göndermiş bulunuyor. Bunlardan 11 Ağustos 1919 tarihli olanında yer alan şu satırlar, bugün Silivri’de tutuklu bulunanların duyguları ile tam bir koşutluk gösterse gerektir:</p>
<p><strong>“….Burada vakit kendi kendine geçer. İnsan yaşamasını bilirse, hayat zor bir şey değildir. Yaşamak için, önce insanın bir mefkûresi </strong>[ideali, ülküsü] <strong>olmalı! Mefkûre tükenmez heyecanların, ümitlerin kaynağıdır. Mefkûreler millî felaketler zamanında doğar. Bugün, Türkler’in en mefkûreli olacakları zamandır…. Mefkûreli nerede olsa vaktini duygu ve heyecan içinde geçirir. Dış etkenlerin hiçbiri, onu millî ümitten yoksun bırakamaz.”</strong><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn1#_ftn1">[1]</a><strong> </strong></p>
<p> <strong><span style="text-decoration: underline;">BASINDA ULUSALCI SUBAYLARA KARALAMA KAMPANYASI</span></strong></p>
<p>O günlerde basının büyük bölümü işbirlikçi ve mandacıydı. Bunların yayınlarında ulusalcı subaylara karşı bir kampanya başlatılmıştı. Örneğin, <strong>Hukuk-u Beşer </strong>gazetesinin (ne ilginç değil mi, gazetenin adı “İnsan Hakları!”) 24 Mart 1919 günlü sayısında ordu komutanlarına <strong>“haydutlar”, “sefiller” </strong>deniliyor ve komutanlara milyonlarca altın ve gümüş akçe verildiği öne sürülmüş bulunuyordu. Haklarında bu iftirada bulunan komutanlardan biri de <strong>Mustafa Kemal Paşa </strong>idi.<a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn2#_ftn2">[2]</a></p>
<p>17 Nisan 1919’da bu kere <strong>İkdam </strong>gazetesi şu savı ortaya atacaktı: Hareket Ordusu 31 Mart isyanını bastırmak üzere İstanbul’a geldiğinde subaylar Yıldız Sarayı’na girmiş ve <strong>II.Abdülhamit</strong>’in mücevherleri ve parasına el koymuşlar ve bunları kendi aralarında paylaştırmışlarmış. Anımsatayım ki, <strong>Mustafa Kemal </strong>de Hareket Ordusu’ndaydı!<a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn3#_ftn3">[3]</a></p>
<p>Boğazlıyan Kaymakamı ve Yozgat Mutasarrıfı <strong>Kemal Bey</strong>’in Ermenileri öldürttüğü savı ile 10 Nisan 1919’da idam edilmesi üzerine cenaze töreninde bu haksızlığa karşı duyulan tepki açığa çıkacak ve törendeki protestolara bazı subaylar da katılınca <strong>Alemdar </strong>gazetesinde <strong>Refi Cevat (Ulunay), </strong>devletin suçlu bulduğu bir “haydut”un cenazesine katılarak tepkilerini dile getiren ve devletin üniformasını taşıyan subayların yakalanarak <strong>Kemal Bey </strong>gibi yargılanmalarını isteyecekti.<a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn4#_ftn4">[4]</a></p>
<p>Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı gün, 23 Nisan 1920’de, <strong>Peyam-Sabah </strong>gazetesinde şöyle deniyordu:</p>
<p><strong>“Teşkilat-ı milliye sergerdeleri </strong>[önderleri] <strong>bir türlü idrak edemediler ve hâlâ edemiyorlar ki mütarekeden beri biz bu kûşe-i şarkta </strong>[Doğu’nun bu köşesinde] <strong>bir âmil-i sulh ve selâh </strong>[barış ve düzen etkeni] <strong>olma itibariyle beyneddüvel </strong>[devletler arasında] <strong>az çok muteber bir mevki kazanabilir ve mazideki siyaseti vesaire bütün hatalarımızı unutturabilirdik. Böyle yapmak tabiatı ile saçlarını harp ve darp değirmelerinde ağartan zorbaların elinden gelmezdi….. bu mahlûklar kadar başları ezilmek ister yılanlar tasavvur edilemez. Göze görünür, açıktan açığa düşmanlar onlara bin kere müreccahtırlar </strong>[yeğdirler]<strong>.”</strong><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn5#_ftn5">[5]</a><strong> </strong></p>
<p><strong>Refi Cevat</strong>, ayrıca <strong>Alemdar </strong>gazetesinde çeşitli yazılarında başta <strong>Mustafa Kemal Paşa </strong>olmak<strong> </strong>üzere<strong> </strong>ulusalcı subaylara ağır hakaretler savurup durmuştu. Bunlardan birkaç örnek:</p>
<p><strong>“Para için memleketi satan bu herifler, para için babalarını bile satarlar.”</strong><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn6#_ftn6">[6]</a><strong> “….dört baldırı çıplağın yaptığı bu delilik için memleketin tamamen mahvolmasına göz yummak doğru olmaz.”</strong><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn7#_ftn7">[7]</a><strong> “….serseriler…. lânet olsun.”</strong><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn8#_ftn8">[8]</a><strong> </strong></p>
<p>Bu sözler bugün “yandaş medya”nın yayınlarından hiç de farklı değildi.</p>
<p> </p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">“SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİ”</span></strong></p>
<p>Tıpkı bugün olduğu gibi o günlerde de yabancıların buyruğunda, onlardan beslenen ve ülkeyi bölüp parçalamak amacını güden dernekler, bugünkü deyişle de “sivil toplum örgütleri” vardı. Rum ve Ermeni Patrikhaneleri de bu amaçla hareket ediyorlardı.</p>
<p><strong>Atatürk, Nutuk</strong>’da bu konuda şöyle der:</p>
<p><strong>“….memleketin her tarafında, anasırı Hıristiyaniye </strong>[Hıristiyan unsurlar] <strong>hafî [</strong>gizli<strong>], celî </strong>[açık] <strong>hususî emel ve maksatlarının temini istihsaline, devletin bir an çökmesine sarfı mesai ediyorlar.</strong></p>
<p><strong>…..Ermeni Patriği Zaven Efendi de, Mavri Mira heyeti ile hemfikir olarak çalışıyor….”</strong></p>
<p>Ama <strong>Atatürk</strong>’ün şu saptaması daha önemli:</p>
<p><strong>“İstanbul’dan idare olunan Kürt Teali Cemiyeti vardı. Bu cemiyetin maksadı, ecnebi tahtı himayesinde </strong>[yabancı koruması altında], <strong>bir Kürt hükümeti vücuda getirmekti.”</strong></p>
<p>Kürtler, aynı amaçla, Kürt kadın derneği gibi başka dernekler de kurmuşlardı.</p>
<p>Bu “sivil toplum örgütleri”inden biri üzerinde, günümüzde tıpatıp benzerleri bulunduğu için, ayrıca durmak gerekiyor: <strong>İngiliz Muhipleri Cemiyeti</strong>, yani İngilizleri Sevenler/Dostları Derneği!&#8230; Bu dernek, ister istemez, bugün Avrupa Birliği’ne âşık olanlarca kurulan dernekleri ya da vakıfları çağrıştırıyor.</p>
<p>Cemiyet’in ne olduğunu yine <strong>Nutuk’</strong>tan izleyelim:</p>
<p><strong>“Bu cemiyetin iki cephe ve mahiyeti vardı. Biri alenî cephesi ve medenî teşebbüsatla, İngiliz himayesini talep ve temine matuf idi. Diğeri hafî </strong>[gizli] <strong>ciheti idi. Asıl faaliyet bu cihette idi. Memleket dahilinde teşkilât yaparak isyan ve ihtilâl çıkarmak, şuur-u millîyi felce uğratmak, ecnebi müdahalesini teshil etmek </strong>[kolaylaştırmak] <strong>gibi hainane teşebbüsat, cemiyetin bu hafî kolu tarafından idare edilmekte idi.”</strong></p>
<p>İngilizce adı <strong>The Friends of England Association </strong>olan Cemiyet’in kuruluş tarihi, 20 Mayıs 1919. Yani, <strong>Mustafa Kemal Paşa</strong>’nın vatanı kurtarmak için Samsun’a çıkışından bir gün sonra! Kurucuları <strong>Sait Molla </strong>ile İngiliz rahip <strong>Frew. </strong>Bu rahip, İngiliz istihbarat ajanıydı ama padişah onu Osmanlı Devleti’nin nişanını vererek ödüllendirmişti.<a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn9#_ftn9">[9]</a> <strong>Tarık Zafer Tunaya</strong>, bu Cemiyet için şöyle der: <em>“İngiliz parasıyla, İngiliz kontrolu altında İngiliz politikasının savunuculuğunu üstlenmiş Türkler tarafından kurulmuştur.</em><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn10#_ftn10">[10]</a><em> </em>Demek ki, Avrupalılar’dan para alınarak sivil toplum örgütü kurmak yeni bir şey değilmiş!&#8230;</p>
<p>Fransız gazeteci <strong>Gaulis </strong>1921 yılında İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin faaliyetlerini öyle özetliyor: <em>“….Anadolu’da karışık unsurlar arasında taraftar bulabiliyor. Bu tahrikçi ajanlar birçok insanı öldürtüyor. Hadiseleri hep milliyetçilere mal etmek isteyecek, Adapazarı isyanını onlara karşı tertipleyecekler. Çerkesler nezdinde, Kürdistan dedikleri yerde, ayrıca feodallik ve klan rejiminin bulunduğu her yerde faaliyet gösterecekler.”</em><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn11#_ftn11">[11]</a><em> </em></p>
<p> <strong><span style="text-decoration: underline;">MÜTAREKE BASINI VE AYDINLAR = “YANDAŞ” MEDYA VE “AYDINLAR”</span></strong></p>
<p>Bugün görüyoruz ki kendilerine her nedense “aydın” diyenler bağımsız ulusal devletlerin modasının geçtiğini, Türkiye’nin demokratikleşmesi için özellikle Avrupa Birliği’nin isteklerininin yerine getirilmesi gerektiğini yazıp çiziyorlar. Kimileri de açıkça Amerika’nın süper güç olduğu, ona karşı konulamayacağı, bu nedenle de onun dümen suyunda gidilmesi gerektiği görüşünde.</p>
<p>Avrupa Birliği’nin dayatmalarının ülkeyi ne duruma getirdiği ortada. Bu konuda ayrıca bir şey söylemeye gerek yok. Ne ki, Avrupa Birlikçilerinin düşleri bir gün gerçekleşecek ve bu arada AB de siyasal ve hukuksal örgütlenmesi tamamlayacak olsa, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin varlığının son bulacağını bir sır gibi saklıyorlar. Ama kimi zaman ister istemez bu gerçeği dile getirmek zorunda kaldıkları da oluyor. Örneğin; AKP’nin <strong>Ergun Özbudun </strong>başkanlığındaki kurula hazırlattığı Anayasa taslağının genel gerekçesinde <strong>“egemenlik yetkisi” </strong>için şöyle denilmektedir: <strong>“Türkiye’nin Avrupa Birliğine üyelik statüsü elde etmesi halinde, Türkiye Cumhuriyetinin sahip olduğu bazı yetkilerin Birliğin yetkili organ ve makamlarına devri kaçınılmaz olacaktır.” </strong>Bu, şu demektir: AB Parlamentosu tam anlamıyla bir yasama meclisi niteliğini kazandığı, oluşacak federal bir AB’nin de başkenti Brüksel olduğunda, bu parlamentonun çıkardığı yasalar, Türkiye’de doğrudan uygulanacak, Brüksel’deki iktidarın buyrukları ülkemizde geçerli olacaktır. Türkiye’nin bu parlamentoda nüfusu oranında temsil edilmesi de hiçbir şeyi değiştirmeyecektir. Çünkü, Türk temsilciler her durumda Hıristiyan büyük çoğunluk karşısında azınlıkta kalacaklardır. Bunun adı, Türkiye’nin Avrupa’nın vesayeti, emir ve komutası altına sokulmasıdır. Daha açık bir deyişle, manda yönetiminden başka bir şey değildir, hatta ondan daha da ileridir.</p>
<p><strong>Halide Edip Adıvar</strong>’ın Sivas Kongresi’ne <strong>Mustafa Kemal Paşa</strong>’ya yolladığı ve <strong>Nutuk</strong>’da yer verilen telgraftan okuyacağımız şu satırlar mandacı kafanın o günden bugüne özünde pek de değişmediğini kanıtlayacaktır:</p>
<p><strong>“…. lâzım gelen para, ihtisas ve kudrete malik değiliz ….. Tarafgirlik, cehalet ve çok konuşmaktan başka müspet bir netice veren yeni bir hayat yaratamıyoruz….</strong></p>
<p><strong>….Filipin gibi vahşi bir memleketi bugün kendi kendini idareye kadir asrî bir makine haline koyan Amerika, bu hususta çok işimize geliyor….</strong></p>
<p><strong>….Kendimizi Amerika’ya müracaata mecbur görüyoruz….</strong></p>
<p><strong>….Sergüzeşt ve cidal </strong>[kavga] <strong>devri artık geçmiştir….”</strong></p>
<p>Bu sözler Amerikan mandası yandaşlarının görüşüydü. Bir de İngiliz mandasını isteyenler vardı. <strong>Refii Cevat </strong>bunlardan biriydi ve o da örneğin şöyle diyordu:</p>
<p><strong>“Hasta vücudumuzu iyileştirecek olan doktor, Anglo-Sakson ırkıdır, İngiltere’dir.”</strong><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn12#_ftn12">[12]</a><strong> “Türkler’in kendi güçleri ile adam olmalarına imkan yok, yatağımıza serilmeden önce bir kere daha ellerimizi İngiltere’ye uzatalım.”</strong><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn13#_ftn13">[13]</a><strong> </strong></p>
<p><strong>Atatürk, Nutuk’</strong>da mandacıları şu sözlerle niteler:</p>
<p><strong>“Esas, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu esas ancak istiklâl-i tamme </strong>[tam bağımsızlığa] <strong>malikiyetle temin olunabilir. Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun istiklâlden mahrum bir millet, beşeriyet-i mütemeddine </strong>[uygar insanlık] <strong>muvacehesinde </strong>[karşısında] <strong>uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye kesb-i liyakat edemez </strong>[hak kazanamaz.]<strong>”</strong></p>
<p>Ne acıdır ki bugün de yabancılara uşaklık edenler var.</p>
<p> <strong><span style="text-decoration: underline;">KÜLTÜR EMPERYALİZMİ</span></strong></p>
<p>Amerikan ya da İngiliz mandasını isteyenler, bunu sağlamak için Amerika’ya başvuranlar, bir gerçeği ya görememişlerdi ya da gördükleri halde gizlemişlerdi. Oysa, bu gerçek çok açıktı: En başta Amerika, Anadolu’da bir Kürt ve bir de Ermeni devleti kurulmasını planlamış bulunuyordu. O zaman nasıl oluyordu da, kurulması planlanan bu kukla devletlerin harita üzerinde yerleri ve sınırları da açıkça gösterilmiş iken Amerika kurtarıcı olarak görülebiliyordu? Bu soruya yanıt vermeden önce bugün Amerikalılar’ın ve Avrupalılar’ın aynı doğrultuda çizip dağıttıkları haritaları, buna karşın düzlüğe çıkmayı yine Amerikalılar’ın ve Avrupalılar’ın isteklerine boyun eğmede gösterilenleri anımsamak gerekir!</p>
<p>Sorunun bir yanıtı, “<strong>kültür</strong> <strong>emperyalizmi</strong>”dir. Bir başka yanıtı ise, <strong>“hıyanet”</strong>tir. Hainler üzerinde durmaya değmez. Buna karşılık, Türk ulusunu Tanzimat’tan başlayarak <strong>Atatürk</strong>’e kadar hedefine alan kültür emperyalizmi, uzunca bir süredir yine etkisini yoğunlaştırmıştır.</p>
<p>Kültür emperyalizmi, emperyalistlerin kaba kuvvetten de öte en güçlü silahlarıdır. Amacı, hedef ülkelerin insanlarını kendiliğinden emperyalizmin çıkarlarına hizmet eder duruma getirmektir. Kültür emperyalizmi, Batılılar’ın yenilmezliği ve üstünlüğü düşüncesini, üstün Avrupalı karşısında aşağılık duygusunu, ulusun kendine özgü değerlerinin anlamsızlığını, Batılılar’a benzeme isteğini, onların her zaman haklı olduğu kanısını v.b. insanlara aşılamaktır. Hedef ülkenin dili ve dini yozlaştırılır, tarihine yabancılaştırılır, etnik yapılar ön plana çıkarılır. Bunun da yolu, açtıkları okullar, kültür merkezleri, misyonerlik faaliyetleri, öğrencileri kendi ülkelerinde eğitmek, okullarda ve üniversitelerde yabancı dilde eğitim yapmak ve emperyalistlerin bakış açısını kökleştirmek, her türlü kitle iletişim aracını kullanmaktan geçer. Günümüzde bunların tümünü yeniden yaşıyoruz.</p>
<p>Tanzimat’tan başlayarak Osmanlı Devleti, tıpkı bugünkü gibi, kültür emperyalizminin uygulama alanı olmuştu. Osmanlı’da Sevr ve Mütareke yılları bu uygulamanın ne denli başarılı ve can alıcı olduğunu ortaya koymuştur. Bugün eğer kültür emperyalizminin aynı uygulamalarına bir son verilmeyecek olursa, Mütareke yıllarını yeniden yaşayacağımız kuşkusuzdur.</p>
<p> <strong><span style="text-decoration: underline;">YENİ BİR SEVR’E DOĞRU</span></strong></p>
<p>Sevr Antlaşması uygulanabilseydi, antlaşmanın başlıca hükümlerine göre, Osmanlı Devleti’nin elinde kalan topraklar üzerinde Kürdistan ve Ermenistan devletleri kurulacak, İzmir ve yöresi Yunanistan’a verilecekti. Ayrıca, Osmanlı Devleti’ne bırakılan toprak üzerinde de İngiltere, Fransa ve İtalya’ya nüfuz bölgeleri tanınıyordu. İstanbul uluslararası açık kent olacak, Boğazlar kendi bütçesi, yönetimi ve silahlı gücü olan bir komisyon tarafından yönetilecekti. Azınlıklara ayrıcalıklar tanınacak, askerlik yapmayacaklardı. İsterlerse Osmanlı vatandaşlığından çıkabilecekler ama yine bulundukları yerlerde yaşayabileceklerdi. Ordu, en fazla 50.700 kişi olacak, ağır silahları, uçak ve denizaltısı olmayacaktı. Donanma ise 13 küçük gemiden oluşacaktı. Fransız, İtalyan ve İngilizler’den oluşan bir malî komisyon devletin gelir ve giderlerini denetleyecek ve düzenleyecekti.</p>
<p>Bilindiği üzere, TBMM bu antlaşmayı imzalayanları ve onaylayanları 19 Ağustos 1919’da <strong>“vatan haini” </strong>ilan ederek, antlaşmayı tanımadığını belirtecektir.</p>
<p>Bugüne gelelim.</p>
<p>Bir kere bir Kürdistan devletinin kurulma süreci başlamış bulunmaktadır.</p>
<p>Çıkarılan kimi yasalarla neredeyse Türkiye’nin tümü bir bakıma Avrupa Birliği’nin nüfuz bölgesi durumuna gelmek üzeredir.</p>
<p>Yeni yeni azınlıklar yaratılmakta ve bunlara ayrıcalıklar tanınması istenmektedir.</p>
<p>TSK’nın mevcudunun azaltılması gündeme getirilmiştir.</p>
<p>Devletin gelir ve giderleri IMF’nin denetimi altındadır.</p>
<p>Açıkçası, Sevr’in kapısı bir kez daha aralanmıştır!&#8230;</p>
<p>Ne var ki, AB’nin bazı dayatmaları, Sevr’de yer almayan yeni yapılanmaları da gündeme getirmiş bulunuyor.</p>
<p>Osmanlı Devleti, hangi süreçten geçerek yaşamını Sevr ile sonuçlandırdı?</p>
<p>Bu soruya verilecek yanıt, ibret verici olduğu kadar, son çeyrek yüzyıldır Türkiye’de yaşananlara da ışık tutacaktır.</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">BALTA LİMANI TİCARET ANTLAŞMASI</span></strong></p>
<p>1838 yılına gelinceye değin, Osmanlı Devleti’nin daha da sömürgeleştirilmesini engelleyen bazı kısıtlamalar vardı. Bunların başında da Osmanlı toprakları üzerinde yabancıların iç ticaret yapamamaları, ithal edilen malların iç pazarda satışının ancak Osmanlı vatandaşlarınca yapılması geliyordu. Bir başka engel ise, “yed-i vahit” denilen tekel yöntemiydi. Buna göre bazı malların üretim, alım-satım hakkı yerli tacirlere bir tekel olarak verilmekte ve bu doğal olarak en başta İngiliz çıkarlarını engellemekteydi. Ayrıca, İngiltere gümrük resimlerinden de yakınmaktaydı. İşte, İngiltere’nin isteği ve <strong>Mustafa Reşit Paşa’</strong>nın çabaları ile 16 Ağustos 1838’de bütün bu engelleri kaldıran ve gümrük resimlerinde indirimler yapan ya da bazılarını kaldıran <strong>Balta Limanı Ticaret</strong> <strong>Antlaşması</strong> önce İngiltere ile imzalanacak, arkasından buna öteki Avrupa devletleri de katılacaktı.</p>
<p>AB’ne gireceğiz diye imzaladığımız <strong>Gümrük Birliği Antlaşması </strong>ile bu antlaşma fazlasıyla benzerlik göstermektedir.<a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn14#_ftn14">[14]</a> Sonuçları da hiç farklı olmayacaktır.</p>
<p>Bu antlaşma ile devlet ekonomik bağımsızlığını yitirmiş, devletin bağımsız dış ticaret politikası izlemesi olanağı ortadan kalkmış, sanayileşme engellenmiş, ticaret yabancı egemenliğine geçmiş, tarımsal üretim yabancı sanayi malları karşısında gerilemiş, işçi ve tüccar yoksullaşmış, hazine gelirleri azalmış ve dış borçlanmanın yolu açılmıştır.<a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn15#_ftn15">[15]</a></p>
<p>Antlaşma sonrası yaşanan bu gelişmeleri doğrudan gözlemlenerek <strong>Eugene Morel </strong>tarafından yazılan ve 1866 yılında yazılan <strong>Türkiye Ve Reformları </strong>adlı kitapta durum şöyle dile getirilmiş bulunuyor: <em>“1838 Antlaşması’nın sonucu üretimi felce uğratmak, çiftçinin gelirini azaltmak, kısacası tarıma zarar vermek oldu.”</em><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn16#_ftn16">[16]</a><em> </em><strong>Prof.Dr.Yusuf Kemal Tengirşek </strong>de, Osmanlı yöneticilerinin, <em>“….bu muahedenin neticede memleketin sanayini belini doğrultamaz hale getireceğini, devletin başına Düyûn-u Umûmîye idaresi gibi bir bela musallat edeceğini” </em>sezememiş olduklarını belirtmektedir <strong>Prof.Dr.Niyazi Berkes</strong>’e göre ise, bu antlaşma, <em>“tarihimizdeki ilk satılık memleket vesikasıdır.”</em><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn17#_ftn17">[17]</a><em> </em></p>
<p>Gümrük Birliği Antlaşması’nın <strong>Tansu Çiller</strong>’in Başbakan, <strong>Murat Karayalçın</strong>’ın da Dışişleri Bakanı olduğu dönemde imzalandığını belirtmeden geçmeyelim.</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">1839 GÜLHANE HATTI </span></strong></p>
<p>Bilindiği gibi, Tanzimat adı verilen dönem 1839 Gülhane Hattı ile başlamıştır. Bu Hat’ta birtakım iyileştirilmeler yapılacağı bildirilmekte, ayrıca can ve mal güvenliği ile vicdan özgürlüğünün tanınacağı açıklanmaktadır. Müslüman olsun ya da olmasın bütün Osmanlı vatandaşlarının bu hak ve özgürlüklerden eşit olarak yararlanacağı da öngörülmekteydi. Vergilerin yükümlülerin gelirlerine göre alınacağı, kanunsuz vergi toplanmayacağı açıklanmaktaydı. Tüm Osmanlı vatandaşları da ayırımsız olarak askerlik yapacaklardı.</p>
<p>Hatt’ın metni okunduğunda bunun kişi hak ve özgürlükleri açısından son olumlu ve yerinde olduğu düşünülebilir. Ancak, bu Hat ile birlikte, bir kere bundan böyle yapılacak tüm “Islahat”ın Türk halkı için değil, gayrimüslim uyruklar için olmasının temeli atılmış olmaktadır. İkincisi, Hat, Avrupa devletlerinin İstanbul’da bulunan elçileri çağrılarak onlara okunmuş, bildirilmiştir. O kadar ki, Hat’ta eski düzenin değiştiğine ve Osmanlı uyruklarına yeni haklar tanındığına yabancı devletlerin elçilerinin tanık olmaları gerektiği açıklanmış bulunmaktadır:</p>
<p><strong>“….düvel-i mütehabbe dahi </strong>[dost devletler de] <strong>bu usulün inşallah-ı Taalâ ilelebed bekasına şahid olmak üzere Dersaadetimizde mukim bilcümle süferaya </strong>[sefirlere / elçilere] <strong>dahi resmen bildirilsin.”</strong></p>
<p>Yabancı devlet elçilerinin devletin kendi vatandaşlarına tanıyacağı hak ve özgürlüklere tanık olmaları istemek, devleti küçük düşürmek olması bir yana, devleti yabancı devletlerin ipoteği altına sokmak demekti.</p>
<p>Bugün ikide birde AB devletlerinin elçilerine ziyafet verip de AB yolunda Türkiye’nin ne güzel ilerlediğini anlatmanın bundan bir farkı var mıdır?</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">1856 ISLAHAT FERMANI</span></strong></p>
<p>1853-1856 Kırım Savaşı bitiminde, başta İngiltere olmak üzere Osmanlı Devleti’nin bu savaştaki müttefiklerin isteği üzerine 1839’daki gayrımüslim Osmanlılar’a tanınan hakları pekiştiren ve dahası bunlara ayrıcalıklar ekleyen <strong>Islahat Fermanı </strong>ilan edilmiştir. Ferman’da:</p>
<p><strong>“Devlet-i âliyyemizin şanına muvaffak </strong>[uygun] <strong>ve milel-i mütemeddine </strong>[uygar uluslar arasında] <strong>bihakkın </strong>[hakkı ile] <strong>haiz olduğu mevki-i âli ve mühime </strong>[yüksek ve önemli yere] <strong>lâyık olan hâlin kemale isâli </strong>[yetkinliğe / olgunluğa ulaştırılması] <strong>için şimdiye kadar vaz’ ve tesisine muvaffak olduğum nizamat-ı cedide-i hayriyenin </strong>[hayırlı yeni düzenlemelerin] <strong>ez ser-i nev tekit ve tevali </strong>[yeni baştan iyileştirip pekiştirmek<strong>….” </strong>için bu fermanın çıkarıldığı açıklanmakta ve hemen arkasından da, <strong>“….müttefik-i hass-ı bahir-ül-ihlâsımız olan </strong>[parlak kurtuluşumuzda öz müttefikimiz olan] <strong>düvel-i mufahhamanın </strong>[ulu / büyük devletlerin] <strong>himmet ü muâvenet-i hayırhâhaneleri eseri olmak üzere </strong>[hizmet ve iyiliksever yardımlarının eseri / sonucu olmak üzere] <strong>Devlet-i âliyyemizin bu kere binâyetillâhî Taalâ haricen hukuk-ı seniyyesi bir kat daha teekküt eylediğine </strong>[dışta yüksek hukuku bir kat daha pekiştiğine göre]<strong>….” </strong>ülke içinde de Osmanlı uyruklarının durumlarının daha da iyileştirileceği belirtilmekteydi.</p>
<p>1856 Fermanı’nın en dikkate değer yönü, Osmanlı Devleti’nin <strong>“Avrupalı sayılmak” </strong>isteğidir. Ferman’ın yukarıya alınan ilk bölümü bunu açıkça ortaya koymaktadır. Artık, bir Avrupa devleti olmak, Osmanlı yöneticilerinin başta gelen bir amacıdır ve bunun için de her türlü ödünün verilmesinden kaçınılmayacaktır. Tıpkı bugünkü gibi…</p>
<p>İkinci bir yön de, Osmanlı Hıristiyanları’na ve bu arada Yahudileri’ne tanınan ayrıcalıklar ve toplum olarak örgütlenme hakkıdır. Bir kere, patrikler görevlerini ölünceye değin sürdüreceklerdir. Bundan böyle, patriklere, ruhban sınıfından olanlara ve <strong>“cemaat başıları”</strong>na devletçe aylık bağlanacaktır. Ayrıca, bu cemaatlere devletçe uygun bir gelir sağlanacaktır. En önemlisi ise, Ferman’da gayrımüslim cemaatlerin cemaat işlerinin yönetiminin ruhbanı ve halkı arasında seçilmiş temsilcilerden oluşan bir meclise bırakılmış olmasıdır. Bu hak ve ayrıcalık, Türkler’e tanınmış değildi. Bu nedenle, Türkler ile Osmanlı Hıristiyan ve Yahudileri arasında tam anlamıyla bir eşitsizlik demekti. Bu nedenle, <strong>Sadri Maksudî Arsal, </strong>Tanzimat fermanları karşısında Türkler’in ve Osmanlı’daki öteki halklarının durumlarını karşılaştırırken Türkler’in <strong><em>resmen </em></strong>ikinci sınıf insan durumuna indirildiğini belirtir. Şunu da ekleyeyim ki, Osmanlı gayrımüslimlerine tanınan bu ayrıcalıklar onların ulus olarak örgütlenmelerini ve bilinçlenmelerini sağlamış, buna karşılık Türkler’e bu olanak verilmemiştir. <strong>Prof.Dr.Bülent Tanör</strong>, bu fermanı Osmanlı gayrımüslimlerinin <em>“kendilerinin ilan etmediği bir ‘bağımsızlık bildirisi’”</em> olarak nitelendirmektedir.<a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn18#_ftn18">[18]</a></p>
<p>Bugün kimi Kürt kökenli vatandaşlarımıza tanınan ayrıcalıklar ve henüz ne olduğunu bilmediğimiz <strong>“Kürt açılımı” </strong>da ola ki, bu vatandaşlarımızın kendilerinin değil, ama Türkiye Cumhuriyeti yöneticilerinin onlar adına ilan ettikleri bir bağımsızlık bildirisinin hiç olmazsa ön hazırlığı mıdır acaba!?</p>
<p>Tanzimat’ın mimarı <strong>Mustafa Reşit Paşa</strong>’dır. Bakın o bile kendi eserinden yakınacak ve diyecektir ki:</p>
<p><strong>“Hıristiyanlar bir şey yapmamış iken bu kadar imtiyazata </strong>[ayrıcalığa] <strong>nail oldukları halde ben bu Millet’ten ve Devlet-i âliyyenin bunca senelik vükâlasından </strong>[vekilinden / bakanından] <strong>bulunduğum halde efkârımı </strong>[fikirlerimi / düşüncelerimi] <strong>serbest söyleyecek kadar imtiyazım olmasın mı?”</strong><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn19#_ftn19">[19]</a><strong> </strong></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">YABANCI DEVLETLERİN OSMANLI’NIN İÇİŞLERİNE KARIŞMALARI</span></strong></p>
<p>Osmanlı Devleti’ni Sevr’ götüren süreçte önemli bir gelişim de Avrupa devletlerinin, devletin içişlerine burunları sokmaları, elçilerin devleti yönetir duruma gelmeleridir.</p>
<p>Bir kere Tanzimat döneminde elçilerin Osmanlı yöneticileri ile nasıl içli dışlı olduklarına ilk önemli örnek, dönemin ünlü devlet adamı <strong>Mustafa Reşit Paşa</strong>’nın birkaç kez görevden alınıp yeniden göreve getirilmesidir. Paşa’nın 1841’de görevden alınmasında İngiliz elçisi <strong>Ponsonby</strong>’nin, 1846’da yeniden Hariciye Nazırlığı’na getirilmesinde de o tarihteki İngiliz elçisi <strong>Canning</strong>’in belirleyici olduğu bilinir. En iyisi, bu iş nasıl kotarılmış <strong>Canning</strong>’in kendisinden dinleyelim:</p>
<p><strong>“Reşit Paşa’nın işbaşına getirilmesinin bu bakımdan çok hayırlı olacağına inanıyordum. 1845’te Baltalimanı’nındaki görüşmelerimizde sık sık buluşmayı kararlaştırmıştık. Gelgelelim açıkta bir devlet adamı Türkiye’de ayağını denk almayı bilmeliydi; yabancı bir diplomatla münasebeti şüpheye yol açacağından başka birinin evinde gizlice buluşuyorduk. Bu görüşmelerin sonucu olarak kabinede değişmeler yapıldı….”</strong><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn20#_ftn20">[20]</a><strong> </strong></p>
<p><strong>Canning, </strong>1845 yılı içinde eşine yazdığı bir mektupta da şöyle diyordu:</p>
<p><strong>“Paris’ten ayrılmadan bu mektup eline geçecek olursa, Reşit Paşa’ya bir haber yollayıver! Onun için elimden geleni yapıyorum. Son değişikliklerden sonra dönmesi mümkün olacak galiba. Şimdilik ihtiyatlı davransın.”</strong><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn21#_ftn21">[21]</a><strong> </strong></p>
<p><strong>Canning</strong>’in 9 Temmuz 1853’te de yine eşine yazdığı mektupta şu satırlar yer alacaktı:</p>
<p><strong>“Osmanlı hükümeti apansız değişiverdi. Reşit’le Sadrazam azledildi. O saat padişaha çıktım, yeniden vazifeleri başına getirildiler.”</strong><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn22#_ftn22">[22]</a><strong> </strong></p>
<p>Aynı elçinin 15 Nisan 1854 tarihli mektubundan:</p>
<p><strong>“….iki paşanın cezalandırılmasında ısrar ettim, Vazifelerinden geri çağrıldılar, ceza da görecekler….”</strong><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn23#_ftn23">[23]</a><strong> </strong></p>
<p>Günümüzdeki değişiklik, İngiltere’nin yerini Amerika’nın almış olmasıdır!&#8230; Ama bu arada DSP, MHP ve ANAP koalisyonunda AB’nin dayatmalarına karşı çıktıkları için MHP’li iki bakanın görevlerinden ayrılmak zorunda kaldığını da unutmamak gerekir…</p>
<p>Elçilik ve konsolosluk tercümanlarının hemen tümü ya Ermeni ya da Rum’du. Bunlar, Osmanlı vatandaşı olmalarına karşın diplomatik bağışıklıklardan yararlanıyorlardı ve hizmetinde oldukları elçilerinkine yakın bir etkinlik kazanarak efendileri gibi Osmanlı Devleti’nin içişlerine karışır olmuşlardı. İş o kerte çığrından çıkmıştı ki, <strong>Ziya Paşa</strong>, 12 Temmuz 1869 günlü ve yurt dışında yayınlanan Hürriyet gazetesinde şöyle yazacaktı:</p>
<p><strong>“….bir tercümanın saray-ı hümayuna gidüp birkaç söz söylemesi ile bir sadrazamın azledildiği ve diğerinin bir ifadesi ile aherinin Hariciye Nezaretine tayin olunduğu defaat ile vukubuldu. Bir tercümanın Hariciye Nazırının yazı tepsisi üzerinden kalemi alup nazırın eline vererek istediği kelimeyi yazdığı ….nice kere görüldü.”</strong></p>
<p>Tercümanı böyle yaparsa efendisi elçi ne yapmaz ki: <strong>“….ve bir sefir sadrazamla görüşmek için Babıâli’ye gelerek sadarete </strong>[sadrazama] <strong>mahsus sandalyanın üzerine kurulup oturduğu ve sadrazam olan zat anın karşısındaki misafir sandalyasında ecnebi gibi büzülüp oturduğu….” </strong>da yine “nice kere” görülecekti.<a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn24#_ftn24">[24]</a></p>
<p>Ne var ki, Avrupa devletleri ve onların yerli işbirlikçileri bu kadarla yetinecek değillerdi. Bu nedenle de, <strong>Tanzimat </strong>adlı kitabında <strong>Engelhardt</strong>’ın belirttiğine göre; Rus elçisi <strong>Prens Garçakof</strong>, 1856 Fermanı’ndan 10 yıl sonra bu ferman için <strong>“on yıl önce verilmiş ve hâlâ ödenmemiş bir çek” </strong>demiş bulunuyor.<a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn25#_ftn25">[25]</a> Üstelik, 29 Eylül 1869 günlü Times gazetesi, Osmanlı hükümetlerinin ancak yabancıların malî çıkarlarını korudukları sürece iş başında kalabileceklerini yazmakta hiçbir sakınca görmüyordu.</p>
<p>Tarih, işte böyle “tekerrür” eder.</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">YABANCILARA TOPRAK SATIŞI</span></strong></p>
<p>Açıkça görüldüğü üzere, Osmanlı Devleti yöneticilerinin Sevr Antlaşmasını imzalamakta bir sakınca görmemelerine olanak sağlayan gelişmelerin ve mandacı kafa yapısını ortaya çıkaran sürecin temeli, 1839’da atılmış, 1856’da daha da kök salmıştır. Ancak, olumsuzluklar bu kadar değildir. Tanzimat’ta gerçekleştirilen “reformlar”ın hemen hemen tümü emperyalist devletlerin istekleri ve çıkarları doğrultusunda yaşama geçirilmiştir. Bunlardan biri de, yabancılara toprak satışı ile ilgili olan düzenlemelerdir.</p>
<p>Örneğin;  İngilizler’in 1860’da Babıâli’ye verdikleri bir projeye göre yabancılara yerli halk için söz konusu olan yükümlülüklere bağlı olmaksızın hazine mallarını satın alabilmeleri hakkı tanınması istenmiştir.<a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn26#_ftn26">[26]</a> Fransa da 1867 Şubatında hükümete verdiği bir nota ile vakıf sisteminin kaldırılması ve özel mülkiyetin geliştirilip yaygınlaştırılması bildirilmiştir.<a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn27#_ftn27">[27]</a> 12 Şubat 1856 günlü Times gazetesinde şu satırların yer almış olması döneme ayrıca ışık tutacaktır:</p>
<p><strong>“Ecnebilerin arazi iştirası </strong>[satın alması] <strong>için mevcut bütün manilerin izalesi </strong>[kaldırılması] <strong>ve sağlam bir malî sistemle yollara ve limanlara yatırılan sermayenin temini için karşılık tesisi büyük neticelerini en seri elde ettiren siyasî faaliyetlerdir. Önümüzde zengin ve işlenmemiş bir memleket var, garp sanayi bunu elde edebilir.”</strong><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn28#_ftn28">[28]</a><strong> </strong></p>
<p>Bu ortamda Osmanlı Devleti 1858’de çıkardığı <strong>Arazi Kanunnâmesi </strong>ile toprak üzerindeki devlet mülkiyeti kaldırarak özel mülkiyeti getirecektir. Ancak, yine de yabancıların eskiden devlete ait olan topraklar üzerinde mülkiyeti tanımamıştı. Ne var ki, baskılar sonucu Kanunnâme’de yapılan değişiklikler sonucunda yabancılara bu hak da çok geçmeden tanınacaktır. Sonunda özellikle Ege bölgesinde geniş ve verimli tarım alanları yabancıların mülkiyetine geçecektir.</p>
<p>Cumhuriyet döneminde de yabancıların köylerde (kırsal kesimde) toprak satın almaları yasaktı. Ancak, Arazi Kanunnâmesi’nde sonradan yapılan değişiklikler gibi, AKP’nin yaptığı yasal değişikliklerle onlara bu hak tanınmış oldu.</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">DIŞ BORÇLANMA</span></strong></p>
<p>1838 Balta Limanı Ticaret Antlaşması’nın uygulanması ve kötü yönetim, kaçınılmaz bir biçimde devletin Avrupa devletlerine borçlanması ile sonuçlanmıştır. Ancak, yine de 1854 yılına gelinceye değin bir dış borç yoktu. Kırım Savaşı’na denk  gelen bu tarihten sonra ise dış borçlar çığ gibi büyüyecek; devlet, <strong>Abdülmecit</strong> döneminde 16.540.700, <strong>Abdülaziz </strong>döneminde de 97.708.820 olmak üzere toplam olarak 114.249.520 Osmanlı lirası borç altına sokulacaktır.</p>
<p>Böylece de, Osmanlı Devleti’nin toprakları üzerinde ve onun yanı başında ikinci bir devlet gibi ortaya çıkacak olan <strong>Düyûn-u Umumiye İdaresi</strong>’nin (Genel Borçlar İdaresi’nin) temelleri atılmış olacaktı. Bu kuruluş, alacağını tahsil etmek için devletin gelirlerine el koymuştu. İstanbul’daki genel merkez binası (bugünkü İstanbul Erkek Lisesi), başbakanlık binasından (bugünkü İstanbul valilik binası) daha büyük ve görkemliydi. Bu yolla devletin egemenlik hakkına da ortak olmuş bulunuyordu. Tütün üretiminden elde edilen devlet gelirine de el koyan Düyûn-u Umumiye, tütün kaçakçılığını önlemek için silahlı bir güç de oluşturacaktı.</p>
<p>Bugün Türkiye’nin dış borçlarının ne büyük boyutlara ulaştığını herkes biliyor. Bu açıdan bakılınca, devlete borç veren İMF ile Düyûn-u Umumiye İdaresi arasındaki benzerlik çok açıktır. Şu farkla ki, IMF, henüz devletin gelirlerine el koymamış, emrinde silahlı bir güç örgütlememiş bulunuyor!&#8230;</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">İŞ ÇEVRELERİ</span></strong></p>
<p>Bu dönemde varlık kazanan iş çevrelerine de kısaca değinmek gerekiyor. Ki bunların çoğu işgal yıllarında karşımıza işbirlikçi olarak çıkacaklardır!&#8230;</p>
<p><strong>Prof.Dr.Mümtaz Soysal</strong>, bunların niteliğini özlü bir biçimde belirtmiş bulunuyor:</p>
<p><em>“Fermanların hiçbirinde herhangi bir yatırım bulunmamasına ve hepsinin Padişahla yöneticilerdeki iyi niyete bırakılmış olmasına karşın, gerideki asıl zorlayıcı gücün dış baskı olduğu besbelli. Artık Osmanlı İmparatorluğu iyiden iyiye yarı-sömürge durumuna kararlı bulunan batılı devletler, sömürmeleri için istedikleri iç düzeni ve elverişli ticaret ortamını yaratmaya çalışmakta, batılı sermaye çevreleri, Osmanlı topraklarındaki yabancıların ve onlara bağlı yerli uzantıların güvenlikle iş görmelerini kolaylaştırmak için, en başta İngiltere’nin baskısıyla, çeşitli önlemlerin alınmasını istemektedirler. İlk bakışta birer ‘ıslahat’ önlemi gibi gözüken bütün bu adımların en önemli sonucu, çoğunlukla tatlısu Frenklerinden, Hıristiyan ya da Musevî azınlıklardan oluşan ve ‘komprador’luk yanı ağır basan, yani dış sermayenin yerli işbirlikçisi durumunda olan bir burjuvazinin yaratılması olmuştur</em>.”<a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn29#_ftn29">[29]</a><em> </em></p>
<p><strong>Prof.Dr.Gülten Kazgan</strong>, çok yerinde olarak, Tanzimat’la başlayan dönem için <strong>“Birinci Küreselleşme” </strong>demektedir.<a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn30#_ftn30">[30]</a> Bugün küreselleşmenin ne anlama geldiğini artık yaşayarak öğrendik. O zaman, Tanzimat’la başlayan ilk küreselleşmenin de ne anlama gelmiş olduğunu kolayca kestirebiliriz.</p>
<p>1900’lü yıllara gelindiğinde sermayenin Osmanlı Devleti’ni oluşturan halklar arasındaki dağılımı yüzde olarak şöyle olmuştur: Türk 15, Rum 50, Ermeni 15, Yahudi 10, Yabancı uyruk 10.<a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn31#_ftn31">[31]</a> Öte yandan, Levantenler (Osmanlı ülkesine sürekli olarak yerleşmiş bulunan Avrupalılar) ve Osmanlı Hıristiyanları banka, sanayi ve ticaret kurumlarının %80’ine sahip bulunuyorlardı.<a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn32#_ftn32">[32]</a></p>
<p>Bugün ise sanayi kuruluşlarımızı, büyük işletmelerimizi ve bankalarımızı yabancılara devredip duruyoruz.</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">OSMANLI ÜST KİMLİĞİ VE BUGÜNKÜ ÜST KİMLİK SAVI</span></strong></p>
<p>Bugün <strong>“Türk vatandaşlığı” </strong>yerine <strong>“Türkiyelilik” </strong>ya da “<strong>anayasal</strong> <strong>vatandaşlık</strong>” kavramının geçirilmesini isteyen ve bu kavramları bir “<strong>üst</strong>-<strong>kimlik</strong>” olarak ortaya atan çevrelerin bu girişimleri ile, XIX. yüzyıl boyunca ve XX.yüzyılın başlarında resmî ideolojisi olan <strong>“Osmanlılık” </strong>kavramı arasındaki koşutluk tartışmasız bir durumdur.</p>
<p>Çok etnik guruplu ve çok dinli bir devlet olan Osmanlı Devleti’ni yönetenler ve kimi eli kalem tutanlar, artık çöküş sürecine girmiş olan devleti ayakta tutmak amacı ile <strong>“Osmanlılık” </strong>ideolojisine sıkı sıkıya sarılmışlardı. Bu anlayışına göre; Osmanlı Devleti, çeşitli halklardan oluşmuştu ama, bunlar hep birlikte Osmanlı ulusunu oluşturuyorlardı. Osmanlı olarak çıkarları birdi. Hepsi, Osmanlı ulusunu oluşturan unsurlardı. Aralarında devlet açısından hiçbir fark yoktu. Başka bir deyişle, Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Çerkesler, Boşnaklar, Araplar, Arnavutlar, Türkler v.b. hep birlikte Osmanlı idiler. Böylece, “<strong>Osmanlı</strong>” kavramının <strong>“Türk” </strong>demek olmadığı vurgulanmış oluyor, bu nedenle de bu etnik gurupların devletten kopmayacakları sanılıyordu. Ve eğer bir Türk ulusalcılığı ortaya atılırsa öteki halkların da ulusalcılık yapacakları düşünülüyor, bunun da devletin parçalanması ile sonuçlanacağı varsayılıyordu. Örneğin; İttihat Ve Terakki’nin önde gelenlerinden <strong>Tunalı Hilmi</strong>’ye göre, <strong>“Osmanlılık, Türklük demek değildir. Ne kimseye zarar verir ne de bir milliyete dokunur; böyle olunca, Osmanlı olmayacak kim bulunur?”</strong><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn33#_ftn33">[33]</a></p>
<p><strong>Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları </strong>kitabında Osmanlılık için şöyle der:</p>
<p><strong>“Bu milletin yakın zamana kadar kendisine mahsus bir adı bile yoktu. Tanzimatçılar ona: ‘Sen yalnız Osmanlısın. Sakın başka milletlere bakarak sen de millî bir ad isteme! Millî bir ad istediğin dakikada Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasına sebep olursun’ demişlerdi. Zavallı Türk vatanımı kaybederim korkusu ile ‘Vallahi Türk değilim, Osmanlılıktan başka hiçbir içtimaî zümreye mensup değilim’ demeğe mecbur edilmişti.”</strong><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn34#_ftn34">[34]</a><strong> </strong></p>
<p><strong>Osmanlılık</strong>’ın ne anlama geldiğini işgal sırasında Divan-ı Harb-ı Örfi’de Türkçülük yaptığı suçlaması ile yargılanan <strong>Ziya Gökalp</strong>’e mahkeme başkanının yönelttiği sorular çok daha açık bir biçimde ortaya koyar:</p>
<p><strong>“Bu anâsır-ı gayr-i müslimeyi </strong>[Müslüman olmayan unsurları] <strong>bazı gûna </strong>[değişik] <strong>hissiyata sürüklemez mi?”</strong></p>
<p><strong>“Osmanlılık birçok milletlerden teşekkül ettiği </strong>[oluştuğu] <strong>için onların beynindeki </strong>[arasındaki] <strong>rabıtayı takviye etmek icap eder. Yalnız içlerinden birini intihap edip de </strong>[seçip de] <strong>onların milliyetini meydana koymaya </strong>[yani, Türk ulusu üzerinde durmaya] <strong>say etmek </strong>[çalışmak] <strong>tabiîdir ki diğer anasırın </strong>[unsurların / halkların] <strong>hattâ Müslüman olan diğer unsurların </strong>[yani, Araplar, Kürtler gibilerinin] <strong>inkisâr-ı kalbini mucip olmaz mı? </strong>[kalplerini kırmaya neden olmaz mı?<strong>”</strong><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn35#_ftn35">[35]</a><strong> </strong></p>
<p>Oysa, Türkler dışındaki halklar Osmanlılık ideolojisini hiç de ciddiye almamışlardır, hatta alay konusu bile yapmışlardır. Kaldı ki, bu kavramı devletten kopmanın bir aracı olarak kullanmışlardır. Osmanlı Mebusan Meclisi’ndeki Rum mebuslardan <strong>Boşo Efendi</strong>’nin, <strong>“Benim Osmanlılığım Osmanlı Bankasının Osmanlılığı kadardır” </strong>sözü tarihe geçmiştir. Bilindiği gibi, Osmanlı Bankası bir Fransız bankası idi. Yine örneğin; Rum Patrikhanesi’nin Adliye Ve Mezahip [Mezhepler] Nezaretine gönderdiği bir yazıda açıkça, <strong>“Osmanlı milliyeti bir tabir-i lisanî </strong>[dilde bir deyiş] <strong>ise de hakikati halde gayrımevcuttur </strong>[gerçekte yoktur].” diyebilmiştir.<a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn36#_ftn36">[36]</a></p>
<p><strong>Talat Paşa</strong>, anılarında Osmanlılık anlayışının sonucunu şu sözlerle belirtmiş bulunuyor:</p>
<p><strong>“Bu prensibi temin maksadı ile Jön Türkler, Araplar, Yunanlılar, Arnavutlar, Türkler vesaire gibi yurttaki bütün milletleri birleştirmeyi başarabilecekleri zannediyorlardı. Fakat ihtilali </strong>[1908 devrimini] <strong>takip eden hadiseler maalesef bambaşka bir çehre gösterdi.”</strong><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn37#_ftn37">[37]</a><strong> </strong></p>
<p>Gerçekten de, Osmanlılık anlayışı devleti ayakta tutmak şöyle dursun, dağılmasında önemli bir etken olmuştur. Hele I.Dünya Savaşı sırasında <strong>“Osmanlı vatandaşı”</strong> <strong>Ermeniler’</strong>in,<strong> </strong>savaşın<strong> </strong>bitiminde işgal yıllarında <strong>“Osmanlı vatandaşı” Hıristiyanlar’</strong>ın başta<strong> </strong>Rumlar olmak üzere ihanetleri tarihin sayfalarına yazılmıştır. Türkler, ancak ulusal bir devlet çatısı altında varlıklarını sürdürebilirlerdi. Nitekim, öyle de olmuştur. Bugün ise, devletimizi yönetenler, tarihten hiç ders almamışçasına bir üst-kimlik anlayışını yeniden gündeme taşımış, <strong>Ne mutlu Türküm </strong>sözünden duydukları rahatsızlığı dile getirmiş, okullarda içilen anttaki “<strong>Türküm</strong>” sözcüğünün kaldırılmasını istemiş bulunuyorlar. Şu sözler ise, <strong>Recep Tayip Erdoğan</strong>’ın:</p>
<p><strong><em>“Türkiye Cumhuriyeti’nde 27 etnik gurup yaşamakta. Bu 27 etnik gurubun da varlıklarının tanınması gerekmektedir. ‘Türkiye Türklerindir’ gibi tezler yanlıştır.”</em></strong><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn38#_ftn38">[38]</a><strong><em> </em></strong></p>
<p>Bu noktada anımsamak gerekir ki, Birinci Dünya Savaşı sırasında ordumuzu arkadan vuran ve Türk halkını katleden Ermeni çete reislerinden <strong>Pastırmacıyan </strong>ve <strong>Papazyan </strong>Osmanlı Mebusan Meclisi’nde mebus (milletvekili) idiler. Balkan Savaşı sırasında Osmanlı Devleti’nin Hariciye Nazırı olan <strong>Gabriel Nuradunkyan Efendi </strong>ise, Lozan Barış Görüşmeleri sırasında, Türkiye’den toprak isteyen Ermeni heyetinin başında <strong>İsmet Paşa</strong>’nın karşısına çıkacaktır. Onun içindir ki, <strong>Ziya Gökalp</strong>, Türk ulusalcılığının çarpıcı bir anlatımı olan ve Türk’ün vatanında <strong>“çarşısında dönen bütün sermaye”</strong>nin Türk’ün olmasının özlemini dile getirdiği şiirinde diyecektir ki:</p>
<p><strong>Meb’usanı temiz, orda Boşoların yeri yok</strong></p>
<p><strong>Türkoğlu, işte senin orasıdır vatanın.</strong></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">1876 ANAYASASI</span></strong></p>
<p><strong>“Osmanlı” </strong>üst-kimlik anlayışı, 1876 Anayasası’nda 8. ve 17. maddelerinde anayasal düzeyde anlatımını bulmuştur. Ayrıca, bu anayasa ile Osmanlı gayrımüslimlerine tanınan ayrıcalıklar da genişletilmiştir. Bu anayasa üzerinde ayrıca durmayacağım. Buna karşılık, <strong>Atatürk</strong>’ün bu anayasa için TBMM kürsüsünden 1 Aralık 1921’de söylediklerini, bugünlerde AKP’nin yeni bir anayasa yapmak istediğini de göz önüne alarak, burada anmakla yetiniyorum:</p>
<p><strong>“Artık Avrupalılar bu Devlet-i Osmaniye’nin başlı başına kendisini idareye gayrı muktedir </strong>[iktidarsız / yeteneksiz] <strong>telâkki edilmesi lâzım geldiğini ve binaenaleyh taht-ı vesayete </strong>[vesayet altına] <strong>almak icap ettiğini kati bir surette beyan ettiler …. İşte o zaman, efendiler, bir paşanın taht-ı riyasetinde </strong>[başkanlığı altında] <strong>üçü Hıristiyan olmak üzere on altı memur, on ulema ve iki askerden mürekkep </strong>[oluşan] <strong>bir heyet Babıâli’de toplandı (<em>Elindeki Kanun-u Esasî’yi </em></strong>[Anayasa’yı] <strong><em>irae ile </em></strong>[göstererek]) <strong>ve bu kitabı yazdı! Bu kitap milleti memnun etmek için milletin arzu ve âmal-ı hakikîyesi </strong>[gerçek emelleri] <strong>için müspet, maddî mâkes-i tecelli değildir </strong>[yani, bunları yansıtmamaktadır]<strong>. Efendiler bu kitap düşmanlarımızı muvakkaten </strong>[bir süre için / geçici olarak] <strong>olsun memnun etmek gayesini gözetmiş bir kitaptır …. bu kitabın mahiyetinin, millet ile, hâkimiyet ile, irade-i milliye ile hiç alâkası yoktur …. Efendiler, bu kitap, üstündeki unvan ile milleti senelerce aldatan ve aldattıkça girive-i izmihlâle </strong>[dağılıp çökme yoluna] <strong>sevk eden bir kitaptan başka bir şey değildir. <em>(Paçavra sesleri) </em>Bir paçavradır efendiler.”</strong><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn39#_ftn39">[39]</a><strong> </strong></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">AŞAĞILIK DUYGUSU</span></strong></p>
<p>Kültür emperyalizminin hedef ülke insanları üzerinde nasıl bir aşağılık duygusu yarattığına daha önce değinmiştim. İşte, bu duygu, Tanzimat döneminde Osmanlı yöneticilerinde ve çoğu aydınında kendisini açıkça gösterir. Bu yöneticiler ve “aydınlar”, kendilerini Batılılar’dan aşağı ve değersiz görmeye, onlar karşısında eziklik duymaya, özgüvenlerini yitirmeye başlamışlardır. Bu duygu, üstün ve değerli gördüklerine boyun eğme, onlara elden geldiğince öykünme, onların biçtiği doğruluk, haklılık ve adalet ölçütlerine göre davranma, yaltaklanma v.b. biçimlerde günlük yaşamda anlatımını bulur. Üstün görülenlere teslimiyet içine girilir.</p>
<p>Günümüz açısından konuya bakarsak, Amerika “süper güç”tür, ona karşı konulamaz. Avrupalılar üstün bir uygarlığın temsilcisidirler, o nedenle de onların her dedikleri doğrudur, örneğin Amerikalılar ve Avrupalılar Irak’a saldırdıklarında haklı olan onlardır. Bizim tarihten kopup gelen ulusal kimliğimiz ilkeldir, Avrupalılar’ın değer yargılarına sahip olmalıyız. Batılılar ile aramızda bir sorun çıkacak olsa, suçlu olan biziz. Ermenilere karşı soykırım yaptığımızı söylüyorlarsa, doğrudur. Batı dünyası içinde yer almalıyız, yoksa yitip gideriz. Amerikalılar’ın ve Avrupalılar’ın emperyalist olduğunu öne sürmek büyük yanılgıdır, onlar sadece dünyaya barış ve düzen getirmek için çabalamaktadırlar, v.b..</p>
<p>Öncelikle, bu durum dilimize nasıl yansımış, onu anımsayalım. Tanzimat döneminde iki yeni kavram varlık kazanmıştır: <strong>Alafranga </strong>ve <strong>alaturka</strong>! Alafranga, Frenk gibi, alaturka da Türk gibi olmak demektir. Alaturka sözcüğünü, bir şeyi beğendiğimizde, övdüğümüzde, onun ne denli çağdaş ve ileri olduğunu anlatmak istediğimizde kullanırız. Alaturka sözcüğü ise, tam tersi anlam taşır. Açıkçası, Frenk gibi olmak “iyi”, Türk gibi olmak “kötü” bir şeydir! Bu sözcüklerin dilimizde bu anlamlara gelmesi, utanç verici olmalı.</p>
<p><strong>Prof.Dr.Ziyaeddin Fındıkoğlu</strong> bu konuda şu saptamayı yapmış bulunuyor:</p>
<p><em>“….Tanzimat sıralarına gelinceye kadar, kolektif Türk ruhiyatında, imparatorluk ideolojisinin ve edebiyatının madûnluğu </em>[aşağı olması] <em>hissi henüz vazıh olarak belirmemişti.Tanzimat’tan önceki kanaat, yalnız teknikte üstün bir Avrupa ile karşılaşıldığı merkezinde idi. Tanzimat’la beraber ve daha sonraları hem teknikte, hem tefekkür </em>[fikir / düşünce] <em>ve tahassüs </em>[duygu / algılama] <em>tarzında üstün ve yukarı bir Avrupa hayali, gittikçe büyüdü ve genişledi. Bu hayal karşısında bir ‘parmak ısırma’ halet-i ruhiyesi </em>[ruh hali / psikolojisi] <em>kendini gösterdi…. Tanzimat’ın psikolojisi üzerinde yapılacak ikinci teşhis, edebî ve fikrî madûnluk duygusunun </em>[aşağılık duygusunun] <em>mevcudiyetini göstermektedir.”</em><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn40#_ftn40">[40]</a><em> </em></p>
<p>Tanzimat döneminde yaşananların tanığı olan <strong>Engelhardt</strong>, Tanzimat’ı <em>“Avrupa’nın gerçekleştirdiği manevî bir fetih” </em>olduğunu söyler.<a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn41#_ftn41">[41]</a> Yine aynı yazara göre, birkaçı dışında Tanzimat dönemi yöneticilerinde <em>“az çok belirgin bir aşağılık kompleksi” </em>bulunmuştur.<a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn42#_ftn42">[42]</a> Aynı olguyu <strong>Prof.Dr.Tarık Zafer Tunaya </strong>da, <em>“Osmanlı Devleti, bu hat </em>[1839 Hattı] <em>ile, batının üstünlüğünü resmen tanımıştır. Hatta batı karşısında bir çeşit aşağılık duygusuna kapılmıştır.” </em>diyerek dile getirmektedir.<a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn43#_ftn43">[43]</a></p>
<p>Tıpkı bugünkü gibi.</p>
<p>Bu söylenenleri bir örnekle biraz açalım. Tanzimat’ın ortaya çıkardığı “aydın” tipi, artık Türk yemeklerini bile küçümseyecektir. Bu nedenle de Mekteb-i Tıbbiye hocalarından <strong>Mehmet Kail Efendi, Melceüt Tevahin</strong> adlı bir yemek kitabı kaleme alacak ve kitabının önsözünde, geleneksel yemeklerimizin artık yetersiz kaldığını belirterek Batılılar’dan yeni bir<strong> “cuisine”</strong> (mutfak) almamız gerektiği için kitabını yazdığını belirtecektir.<a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn44#_ftn44">[44]</a></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">TARİH YİNELENİYOR…</span></strong></p>
<p>Osmanlı’yı Sevr’e götüren son yüzyılı ile Türkiye’nin içinde bulunduğu zaman diliminde görülen koşutluklar çok belirgindir.</p>
<p>Osmanlı yöneticileri, Avrupalı sayılmak düşü ile ülkeyi sömürgeleştirmek pahasına ödün üzerine ödün verip durmuşlardı. Bugün de AB düşü ile aynı şey yapılıyor.</p>
<p>Batılılar, Osmanlı Devleti’ni oluşturan Türk ulusu dışındaki  etnik guruplar için ayrıcalık üstüne ayrıcalık tanınmasını dayatıp sağlamışlardı. Bugün de aynı dayatmalar var.</p>
<p>Ermeni sorununda Batılılar’ın dünkü ve bugünkü tutumları arasında hiçbir başkalık bulunmuyor.</p>
<p>Osmanlı-Yunan uyuşmazlıklarında Batılılar hep Yunanistan’ın arkasında olmuşlardı. Bugün de öyle. O dönemde yaşanan Girit sorunu ve sonunda da Girit’in elden çıkarılması ile Kıbrıs sorunu ve buna ilişkin gelişmelerde Batılı devletlerin tutumu ile bugün yaşananlar bütünüyle koşutluk gösteriyor.</p>
<p>Dün de başında Halife olan sözüm ona bir dinci iktidar vardı, bugün de öyle. Tek fark, henüz bir halifemiz yok ama buna duyulan özlem açıkça dile getiriliyor. Ne var ki, dün iktidar, nasıl Hıristiyanlar’ın çizdiği yolda yürümüş ise, bugünkü dinciler de Hıristiyanlar’ın sözünden çıkmıyor.</p>
<p>Bu arada, dün Türkler dışında tüm etnik gurupların sözümona insan haklarının takipçisi olan Batılılar, Türkler’in de insan oldukları hiç uslarına getirmiyorlardı. Bugün de öyle.</p>
<p>Türk toprakları üzerinde bir Kürt devleti kurma planı ise, uygulanmaya konulmak üzere.</p>
<p>Bu aynılıklar neredeyse saymakla bitmez.</p>
<p>Ama kendimize şu soruyu sormalıyız: Neden? Bu sorunun en genel yanıtı, emperyalizmin, küreselleşmenin önünde bir engel oluşturan ulus-devletlerin parçalanıp bölünmesi isteğidir. Bir başka neden ise, Millî Mücadele sonucunda emperyalizme indirilen darbenin öcünün alınmak istenmesidir. Kuşkusuz, daha başka nedenler de var ama tümünü burada anmak bu incelemenin sınırlarını aşmak demek olacaktır.</p>
<p>Ama şu kadarını söyleyeyim ki, “modernize edilmiş” bir Osmanlı eyalet sistemi modeli geçerli kılınmak istenmekte ama bunun önündeki engelin de Atatürkçüler olduğu bilinmekte, bu arada da Osmanlı’nın çok ulusluluğunu ve etnik guruplara tanıdığı haklar ve ayrıcalıklar övülmektedir. Sanırım, bu kadarı bile, AB’nin dayatmalarının, BOP’un, yeni anayasa yapma girişimlerinin, çıkarılan ve giderek federal bir devlet altyapısını hazırlayan yasaların içyüzünü daha bir açıklıkla ortaya koymaktadır. Bu arada, ucu açık iddianamelerle “Atatürkçü engel”in de neden bertaraf edilmek istendiği bu açıdan da açığa çıkmaktadır.</p>
<p>Ne ki, unutmamalıyız: Yinelenen tarihin son aşaması henüz yaşanmamıştır, daha önümüzdedir. Bugün gerçi bir <strong>Gazi Mustafa Kemal Paşa</strong>’mız yoksa da, o, izleyeceğimiz yolu dünden bugüne aydınlatıyor</p>
<p> <strong>Prof.Dr.Çetin YETKİN</strong></p>
<p><a href="mailto:mudafaaihukuk@superonline.com">mudafaaihukuk@superonline.com</a></p>
<hr size="1" /><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref1#_ftnref1">[1]</a> ZİYA GÖKALP: <strong>Hürriyet’e</strong> <strong>Mektuplar</strong>; Toker yyn., İstanbul, 2005, s.34-35.</p>
<p><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref2#_ftnref2">[2]</a> Mustafa Kemal Paşa’nın bu yayına tepkisi ve yanıtı, sonraki gelişmeler için bkz. ÖMER SAMİ COŞAR: <strong>“1919’da Mustafa Kemal Ve İstanbul Basını”</strong>; Milliyet, 19-23 Mayıs 1968.</p>
<p><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref3#_ftnref3">[3]</a> Aynı yerde.</p>
<p><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref4#_ftnref4">[4]</a> ALPAY KABACALI: <strong>“Mütareke İstanbul’unda İşbirlikçi Basın”</strong>; Cumhuriyet, 8-11 Ekim 1995, 9 Ekim 1995.</p>
<p><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref5#_ftnref5">[5]</a> FAİK REŞİT UNAT: <strong>“23 Nisan 1920 Tarihli İki Gazete”</strong>, Ülkü, 1 Mayıs 1942.</p>
<p><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref6#_ftnref6">[6]</a> “<strong>Salâh-ı Mevcudiyet İçün</strong>”; 26 Temmuz 1920.</p>
<p><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref7#_ftnref7">[7]</a> “<strong>Her Şey Mahvoldu, Yalnız Namus</strong>”; 19 Mayıs 1920.</p>
<p><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref8#_ftnref8">[8]</a> <strong>“Korktuğumuz Başımıza Geldi”</strong>; 26 Haziran 1920.</p>
<p><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref9#_ftnref9">[9]</a> MUSA ÇADIRCI: <strong>“İngiliz Muhipler Cemiyeti’ne İlişkin Belgeler”</strong>; Atatürkçü Bilinç, Ocak 1994, sayı 1, s.80-84.</p>
<p><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref10#_ftnref10">[10]</a> <strong>Türkiye’de Siyasî Partiler, </strong>C.II; Hürriyet Vakfı yyn., İstanbul, 1986, s. 474.</p>
<p><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref11#_ftnref11">[11]</a> BERTHE G. GAULIS: <strong>Çankaya Akşamları</strong>; Cumhuriyet Kitapları, İstanbul, 2001, C.I, s.93.</p>
<p><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref12#_ftnref12">[12]</a> <strong>“Kimi İstiyoruz?”</strong>; Alemdar, 19 Mayıs 1919.</p>
<p><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref13#_ftnref13">[13]</a> <strong>“İngiltere’yi İstiyoruz”</strong>; Alemdar, 21 Mayıs 1919.</p>
<p><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref14#_ftnref14">[14]</a> Bu konuda örneğin bkz. SEMİH KALKANOĞLU: <strong>“Osmanlı’da Ticaret Antlaşmaları Ve… Gümrük Birliği”</strong>; Strateji, Eylül 1995.</p>
<p><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref15#_ftnref15">[15]</a> Bkz.Prof.Dr.CİHAN DURA<strong>: “1838 Osmanlı-İngiliz Ticaret Antlaşması Ve Çöküş”; </strong>Gazete Müdafaa-i Hukuk, 2 Şubat 2001.</p>
<p><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref16#_ftnref16">[16]</a> çev. S.Belli, Süreç yyn., İstanbul, 1984, s.115.</p>
<p><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref17#_ftnref17">[17]</a> <strong>Batıcılık, Ulusçuluk Ve Toplumsal Devrimler”</strong>; Yön, 5 Mart 1965.</p>
<p> <a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref18#_ftnref18">[18]</a> <strong>Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri</strong>; 9.basım, Yapı Kredi yyn., İstanbul, 2002, s.97.</p>
<p><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref19#_ftnref19">[19]</a> AHMED CEVDET PAŞA: <strong>Tezakir</strong>; TTK yyn., Ankara, C.I, 1953, s.68.</p>
<p><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref20#_ftnref20">[20]</a> STANLEY LANE POOLE: <strong>Lord Stratford Canning’in Türkiye Anıları</strong>; 3.basım, TVY yyn., İstanbul, 1999, s.98.</p>
<p><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref21#_ftnref21">[21]</a> Aynı yerde, s.140.</p>
<p><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref22#_ftnref22">[22]</a> Aynı yerde, s.104.</p>
<p><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref23#_ftnref23">[23]</a> Aynı yerde, s.163.</p>
<p><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref24#_ftnref24">[24]</a> Aynı gazete.</p>
<p><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref25#_ftnref25">[25]</a> çev. Ayla Düz, Milliyet yyn., İstanbul, 1976, s.194.</p>
<p><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref26#_ftnref26">[26]</a> ENGELHARDT: s.109.</p>
<p><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref27#_ftnref27">[27]</a> Aynı yerde, s.136.</p>
<p><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref28#_ftnref28">[28]</a> DONALD C. BLAISDELL: <strong>Osmanlı İmparatorluğu’nda Avrupa Malî Kontrolü</strong>; çev. Hazım Atıf Kuyucak, İstanbul, 1940, s.45.</p>
<p><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref29#_ftnref29">[29]</a> <strong>Anayasanın Anlamı</strong>; 8.basım, Gerçek yyn., İstanbul, 1990, s.29.</p>
<p><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref30#_ftnref30">[30]</a> <strong>Tanzimat’tan XXI.Yüzyıla Türkiye Ekonomisi – Birinci Küreselleşmeden İkinci Küreselleşmeye</strong>; Altın Kitaplar yyn., İstanbul, 1999.</p>
<p><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref31#_ftnref31">[31]</a> TEVFİK ÇAVDAR: <strong>Osmanlıların Yarı-Sömürge Oluşu</strong>; Ant yyn., İstanbul, 1970, s.115.</p>
<p><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref32#_ftnref32">[32]</a> Aynı yerde, s.110.</p>
<p><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref33#_ftnref33">[33]</a> ENVER ZİYA KARAL: <strong>Osmanlı Tarihi</strong>; C. VIII, TTK yyn., Ankara, 1962, s.530.</p>
<p><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref34#_ftnref34">[34]</a> 3.basım, Varlık yyn., İstanbul, 1958, s.34.</p>
<p><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref35#_ftnref35">[35]</a> Yargılama tutanağı, CELAL BAYAR: <strong>Ben de Yazdım</strong>; 2.basım, İstanbul, 1967, C.II, s.440-443.</p>
<p><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref36#_ftnref36">[36]</a> Tanin, 16 Şubat 1326.</p>
<p><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref37#_ftnref37">[37]</a> <strong>Talat Paşanın Hatıraları</strong>; yayınlayan Hüseyin Cahit Yalçın, İstanbul, 1949, s.15.</p>
<p><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref38#_ftnref38">[38]</a> METİN SEVER – CEM DİZDAR: <strong>2.Cumhuriyet Tartışmaları</strong>; Başak yyn., Ankara, 1993,  s.422.</p>
<p><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref39#_ftnref39">[39]</a> <strong>Atatürk’ün Söylev Ve Demeçleri;</strong> C.I: TBMM’nde Ve CHP Kurultaylarında (1919-1938); Türk İnkılâp Enstitüsü yyn., İstanbul, 1945, s.200-202.</p>
<p><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref40#_ftnref40">[40]</a> <strong>“Fransız İhtilâli Ve Tanzimat”</strong>; Tanzimat’ın 100.Yılı, C.I, s.103.</p>
<p><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref41#_ftnref41">[41]</a> a.g.k.,s.194.</p>
<p><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref42#_ftnref42">[42]</a> Aynı yerde,s.165.</p>
<p><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref43#_ftnref43">[43]</a> <strong>Türkiye’nin Siyasi Hayatında</strong> <strong>Batılılaşma Hareketleri</strong>; İstanbul, 1960, s.32.</p>
<p> </p>
<p><a href="http://mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref44#_ftnref44">[44]</a> HİLMİ ZİYA ÜLKEN: <strong>“Tanzimat’tan Sonra Fikir Hareketleri”</strong>; Tanzimat-I, s.769.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/sevr-yeniden-dun-yeniden-yasaniyor.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>TSK’ya karşı Soros modeli</title>
		<link>http://www.addisparta.org/tskya-karsi-soros-modeli.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/tskya-karsi-soros-modeli.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 01 Nov 2009 21:47:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazarlardan Gelenler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2087</guid>
		<description><![CDATA[Yahudi spekülatör Soros’un fonlarıyla Ukrayna, Gürcistan, Kırgızistan ve İran’da sergilenen oyun Türkiye’de de sahnede
Bir grup sözde sivil toplum kuruluşu, İrtica Eylem Planı’nı bahane ederek, halkı TSK’ya karşı kışkırtmak için harekete geçti 
Son günlere damgasını vuran “İrtica ile Mücadele Eylem Planı” konusundaki tartışmaları fırsat bilen bir grup sözde sivil toplum kuruluşu, milyonlarca dolar para harcayarak Ukrayna, Gürcistan, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yahudi spekülatör Soros’un fonlarıyla Ukrayna, Gürcistan, Kırgızistan ve İran’da sergilenen oyun Türkiye’de de sahnede</p>
<p>Bir grup sözde sivil toplum kuruluşu, İrtica Eylem Planı’nı bahane ederek, halkı TSK’ya karşı kışkırtmak için harekete geçti </p>
<p>Son günlere damgasını vuran “<strong>İrtica ile Mücadele Eylem Planı”</strong> konusundaki tartışmaları fırsat bilen bir grup sözde sivil toplum kuruluşu, milyonlarca dolar para harcayarak Ukrayna, Gürcistan, Kırgızistan ve İran’da gençleri sokaklara döken Yahudi spekülatör Soros’un taktiğini devreye soktu. ’Genç Siviller’ile gayri milli eylemleriyle tanınan bazı sendika ve derneklerin öncülüğünde bir grup sözde sivil toplum kuruluşu, halkı Türk Silahlı Kuvvetleri’ne (TSK) karşı kışkırtmak için dün meydanlara indi.<span id="more-2087"></span></p>
<p><strong>İlk adım başkentte atıldı</strong></p>
<p>Üç gün boyunca Ankara ve İstanbul’da yapılacak mitinglerle, “cuntaya hayır, darbeciler yargılansın” sloganıyla, TSK karşıtı kamuoyu oluşturulacak.  İlk adım dün Ankara’da atıldı. Mazlum-Der, Memur-Sen, Hak-İş, Hizmet-İş, İnsan Hakları Derneği ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) yetkilileri bir otelde basın toplantısı düzenledi. Grup adına açıklama yapan Mazlum-Der Genel Başkanı Ahmet Faruk Ünsal, belge ile ilgili hukuki süreci gözardı ederek Türk Silahlı Kuvvetleri’ni suçladı.</p>
<p>Ortak açıklama yaptılar</p>
<p>Ortak açıklamada, “İrticayla Mücadele Eylem Planı Belgesi” nin ve girişimin “hukuk düzenine yönelmiş açık bir tehdit niteliği taşıdığı” görüşüne yer verilerek, “Belgenin içeriği ve hedeflerinin vahametini konuşmak yerine basına nasıl sızdığını konuşmak, darbe girişimini hafife almaya ya da örtmeye yönelik değilse nasıl izah edilmelidir?” denildi. Aynı açıklamada, şunlar  kaydedildi:</p>
<p>İkinci buluşma İstanbul’da</p>
<p>“Söz konusu belge ve içeriği ile ilgili olarak, Meclis ve Hükümetten, başta Genelkurmay Başkanı olmak üzere, TSK komuta kademesinin konumunun netleştirilmesini istiyoruz.” Bugünkü buluşma ise saat 13.00’te İstanbul Taksim Meydanı’nda gerçekleşecek. “Cuntaya hayır!” sloganıyla yapılacak protesto gösterisinde, Özgür-Der, Mazlum-Der, İnsan ve Medeniyet Hareketi, Akabe Vakfı, Medeniyet Derneği, AKDAV gibi kuruluşlar bir araya gelecek.</p>
<p>Mitingler devam edecek</p>
<p>Gösteriyi, bu kuruluşların oluşturduğu Adalet İçin Dayanışma Platformu organize edecek. Mitingler, pazartesi günü de sürecek. Aralarında Genç Siviller, Devrimci Sosyalist İşçiler Partisi, DTP, Sosyalist İktidar Partisi, Özgürlük Hareketi, Emekçi Hareket Partisi ve Mazlum-Der’in bulunduğu “Darbelere karşı 70 milyon adım koalisyonu” saat 19.00’da İstiklal Caddesi’nde fenerlerle yürüyüş yapacak. Bazı sözde sivil toplum kuruluşları da Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet komutanları hakkında suç duyuruları yaparak mitinglere destek verecekler</p>
<p> </p>
<p>Soros kimdir?</p>
<p> </p>
<p>ABD’nin sözde demokrasi operasyonlarında başrolü oynayan George Soros, el attığı her ülkeyi karıştırmasıyla tanınıyor. Yugoslavya ve Ukrayna gibi Doğu Avrupa ülkelerine yaptığı mali yardımın tutarı BM yardımını aşınca, bu anormal ilginin altında “siyasal” bir çıkar olduğu konuşulmuştu. Bazı kesimlerin ’Kapitalist Lenin’benzetmesi de yaptığı Soros’un adı, önce Sırbistan’da Miloseviç’i deviren ayaklanmada, sonra sırasıyla Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’da yaşanan halk hareketlerinde duyuldu. Son seçimlerin ardından İran’da çıkan ayaklanmalarda da onun imzası vardı. Türkiye’de de birçok sözde sivil toplum hareketine para aktaran Soros, 2006 yılında Türkiye’ye 8 milyon dolar aktardığını itiraf etmişti. TESEV, Liberal Düşünce Topluluğu, Stratejik Araştırma Vakfı (SAV) , Türk Demokrasi Vakfı (TDV), Arı Grubu, Yeni Form Dergisi, Toplumsal Sorunları Araştırma Vakfı (TOSAV), Anadolu Stratejiler Araştırma Vakfı (ANSAV), Açık Toplum Vakfı ve Tarih Vakfı gibi bazı sözde sivil toplum kuruluşlarının Soros tarafından fonlandığı iddia edilmişti.</p>
<p> Haber: Sümeyra YILMAZ 31/10/2009  12:29</p>
<p>Kaynak :</p>
<p>http://www.yenicaggazetesi.com.tr/haberdetay.php?hit=25556</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/tskya-karsi-soros-modeli.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KUTLAMALARA VALİLİK ENGELİ</title>
		<link>http://www.addisparta.org/kutlamalara-valilik-engeli.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/kutlamalara-valilik-engeli.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 30 Oct 2009 12:07:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Basın Açıklamaları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2084</guid>
		<description><![CDATA[BASIN AÇIKLAMASI
Geçtiğimiz yıl Isparta da Atatürkçü Düşünce Derneği üyeleri ve Atatürkçüleri Kutlamalara almayan çağ dışı zihniyetin, Cumhuriyetimizin 86.yılı kutlamalarında başta Denizli olmak üzere yurdun birçok yerinde Atatürkçülerin kutlamalara katılımını engellemeye yönelik davranışlarına tanık olduk.
Cumhuriyetimize karşı yıllardır sürdürülen sinsi yok etme planlarını uygulayanlar, siyasal iktidardan aldıkları güç ve destekle iyice pervasızlaşmışlardır
 Daha birkaç gün önce, PKK terör [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>BASIN AÇIKLAMASI</strong></p>
<p>Geçtiğimiz yıl Isparta da Atatürkçü Düşünce Derneği üyeleri ve Atatürkçüleri Kutlamalara almayan çağ dışı zihniyetin, Cumhuriyetimizin 86.yılı kutlamalarında başta Denizli olmak üzere yurdun birçok yerinde Atatürkçülerin kutlamalara katılımını engellemeye yönelik davranışlarına tanık olduk.</p>
<p>Cumhuriyetimize karşı yıllardır sürdürülen sinsi yok etme planlarını uygulayanlar, siyasal iktidardan aldıkları güç ve destekle iyice pervasızlaşmışlardır</p>
<p> Daha birkaç gün önce, PKK terör örgütü üyelerini Habur sınır kapısında büyük bir utanmazlıkla, Zafer kazanmış bir düşman birliğinin öncüleri olarak coşkun bir törenle, çiçeklerle karşılayan, davul zurna çalınlar,  Atatürk Cumhuriyetini kutlamak, kazanımlarını korumak isteyenlerin üzerine çevik kuvvetle saldırıyorlar.</p>
<p>Sanki tarih tekerrür ediyor.  Kurtuluş Savaşı öncesinde Yunan askerlerini davul zurnayla karşılayan &#8220;<strong><em>Yunan kuvvetlerinin özel bir tören ve saygı ile karşılanması&#8230;.&#8221;</em></strong> için genelge yayınlayan İzmir Valisi Kambur İzzettin’ler, Vahdettin’ler, Ali Kemal’ler yeniden görev başındalar.<span id="more-2084"></span></p>
<p>Türk bayrağı açmak, Atatürk Posteri taşımak, Cumhuriyete sahip çıkmak suç!</p>
<p>Ama PKK bayrağı açmak, Apo posteri taşımak, cumhuriyetin temellerine dinamit koymak serbest!</p>
<p>Bu görüntü çok vahim ve çok tehlikelidir. Türk toplumu barış ve kardeşlik adı altında hızla bölünmeye ve birbiri ile çatışmaya, Atatürk cumhuriyetinden soyutlanmaya sürüklenmektedir.</p>
<p>Laik Türkiye Cumhuriyetine karşı yürütülen gerici,  bölücü, akıl dışı dogmatik ve dinsel kökenli faaliyetlerin arkasında mevcut iktidarın olduğu asla unutulmamalıdır.</p>
<p>Bu eylemler Cumhuriyeti yok etmeye yöneliktir. Ama kimse unutmamalıdır’ki karanlık ve kirli amaçlarına asla ulaşamayacaklardır. Değerbilir Türk halkı bu çağdışı zihniyete gereken yanıtı verecektir.</p>
<p>Bugünkü uygulama geleceğe yönelik bir provadır. Bu uygulamayı yapanları ve yaptıranları şiddetle kınıyoruz.</p>
<p>Bir kez daha haykırıyoruz. Türkiye Cumhuriyeti,  dünya durdukça her türlü <strong>“karanlığın üstüne güneş gibi doğmaya”</strong> devam edecektir. Mustafa Kemal Atatürk’ün  <strong>“Milletin elinden tutmaya lüzum vardır. Devrimi başlayan tamamlayacaktır!”</strong> özdeyişi yolumuzu aydınlatmaktadır!</p>
<p><strong>Yaşasın Atatürk ve Devrimleri,  yaşasın Türkiye Cumhuriyetimi</strong><strong>z!!</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>YÖNETİM KURULU ADINA :                           Mahmut  ÖZYÜREK</strong></p>
<p><strong>                                                                                      ADD.Isparta Şube Başkanı</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/kutlamalara-valilik-engeli.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türk Ulusu, Yurduna ve Varlığına Yöneltilmiş Saldırılara Karşı Protestosunu Dünyaya Duyurmalıdır!</title>
		<link>http://www.addisparta.org/turk-ulusu-yurduna-ve-varligina-yoneltilmis-saldirilara-karsi-protestosunu-dunyaya-duyurmalidir.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/turk-ulusu-yurduna-ve-varligina-yoneltilmis-saldirilara-karsi-protestosunu-dunyaya-duyurmalidir.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 28 Oct 2009 08:41:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazarlardan Gelenler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2082</guid>
		<description><![CDATA[ABD ve AB, Atatürk Cumhuriyeti’ni yıkmak niyetini açıkça ortaya koymaktan hiç çekinmiyor!
Çekinmek şöyle dursun, böyle bir insanlık düşmanlığı politikasını güderken terör örgütlerini kurmak ve/ya da kullanmaktan suçüstü yakalanmayı bile açıkça istiyor:
· ASALA katillerini ulusal kahraman sayan, yalan suçlamalarla Türkiye’ye karşı düşmanlık politikası izleyen Ermenistan’a verdiği açık ve büyük destek teröre destek vermekle eş anlamlı olduğunu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>ABD ve AB, Atatürk Cumhuriyeti’ni yıkmak niyetini açıkça ortaya koymaktan hiç çekinmiyor!</p>
<p>Çekinmek şöyle dursun, böyle bir insanlık düşmanlığı politikasını güderken terör örgütlerini kurmak ve/ya da kullanmaktan suçüstü yakalanmayı bile açıkça istiyor:</p>
<p>· ASALA katillerini ulusal kahraman sayan, yalan suçlamalarla Türkiye’ye karşı düşmanlık politikası izleyen Ermenistan’a verdiği açık ve büyük destek teröre destek vermekle eş anlamlı olduğunu hiç umursamıyor!</p>
<p>· Bir terörist eylemle işgal ettikleri, bir buçuk milyon insanının ölümüne doğrudan ve dolaylı olarak yol açtıkları, tüm halkının namusunu, onurunu, yurdunu pis çizmeleriyle kirlettikleri Irak’ta, bu yaptıklarına ek olarak,   PKK terör örgütünün orada serbestçe barınıp Türkiye’ye karşı cinayetlerini örgütleyerek eyleme dönüştürmesini özendiriyorlar!<span id="more-2082"></span></p>
<p>· Bin yıllık Türk ata yurdunu parçalamak isteğini belli eden harita paçavralarını resmi ortamlarda bile ikide bir ortaya atmak edepsizliğinden geri durmuyorlar!</p>
<p>· Sözde “kayıp” 100.000 Amerikan silahının PKK eline geçmesinden sorumluluk taşımak şöyle dursun,      utanç bile duymuyorlar!   </p>
<p>· Türkiye’yi parçalamak için kurdurup kullandıkları bu terör örgütüne siyasal tanınma sağlamak yolunda Türkiye Cumhuriyeti’ne baskı yapıyorlar!</p>
<p>Bütün bunlar teröristlik değil de nedir?</p>
<p>Şimdi de ABD Başkanı Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanını kendisiyle görüşmeğe çağırırken, tarih olarak da hiç utanç duymadan Cumhuriyetimizin kuruluş yıldönümü gününü seçmiş bulunuyor.</p>
<p>Bu, terörist bir eylem değil de nedir?</p>
<p>2003 yılında da Irak’ta, tam bir terörist eylemle Türk subaylarının başına çuval geçirtmesinden hemen sonra, görüşmek üzere o zamanki Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’e Lozan Antlaşması’nın tam 80. yıldönümü olan 24 Temmuz 2003’te Washington’da görüşme günü vermişlerdi!</p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti’nin o günkü Dışişleri Bakanı bu çağrıyı kabul ettiği gibi, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı da,  ABD Başkanının çalışma takvimi Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş gününü kendi ulusuyla birlikte kutlamak gereğinden daha önemliymiş gibi, görüşme tarihini tümden ABD Başkanının istediği günde kabul etmekte sakınca görmemektedir!</p>
<p>Bu tutum ABD ve AB’yi, Türkiye’ye karşı izledikleri hukuk dışı,   düşmanca politikaları sürdürmede daha da cüretlendirmektedir.</p>
<p>Oysa bu terörist devletlerin 1920’lerdeki temsilcilerini dize getirerek Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Mustafa Kemal’in,  attığı ilk adımlardan birisi saldırganların kötücül niyet ve eylemlerine karşı ulusun tepkisini dile getirecek toplantıların düzenlenmesini ve ulusun sesinin dünyaya duyurulmasını sağlamak olmuştu!</p>
<p>Gerekçesi, bugün de aynı şeyi yapmamızı zorunlu kılacak nitelikteydi:</p>
<p> </p>
<p> “Dikkate değer ki ulus, yurdun işgali ve varlığına vurulan bu korkunç darbe karşısında herhangi bir üzüntü ve yakınma ortaya koymuş değildi.</p>
<p>Bu durum ulus adına olumlu olarak yorumlanamazdı.</p>
<p>Onu uyarıp harekete geçirmek gerekiyordu.</p>
<p>Bu amaçla 28 Mayıs 1919 günü Havza’dan valilere, mutasarrıflıklara ve ordu komutanlıklarına şu genelgeyi gönderdim:</p>
<p>&#8220;ÜLKE BÜTÜNLÜĞÜMÜZÜN KORUNMASI İÇİN ULUSAL TEPKİLERİN DAHA CANLI OLARAK GÖSTERİLMESİ VE SÜRDÜRÜLMESI GEREKİR. BÜTÜN ULUS KAN AĞLAMAKTADIR.   KATLANMASI OLANAKSIZ BU OLAYLARIN HEMEN ÖNLENMESİNİ BEKLEDİĞİMİZİ BELİRTMEK ÜZERE, KÖYLERE VARINCAYA DEK HER YANDA BÜYÜK VE COŞKUN TOPLANTILARLA GÖSTERİLERDE BULUNULMASI, BÜTÜN BÜYÜK DEVLETLERİN TEMSİLCİLERİYLE BABIÂLİ’YE ETKİLİ TELGRAFLAR ÇEKİLMESİ ÇOK GEREKLİDİR.&#8221;</p>
<p>Verdiğim bu yönerge üzerine her yerde gösteriler yapılmağa başlandı.”</p>
<p> </p>
<p>İşte bugün de aynı durumdayız.</p>
<p>Basın ulusumuzun sesini kısmış bulunuyor.</p>
<p>Başta Cumhuriyeti kuran parti olmak üzere Türk ulusunu temsil etmek savında ve yönetme sevdasında olan tüm siyasal partilerin, üniversitelerin, meslek örgütlerinin, …  Yönetimlerine büyük sorumluluk düşüyor:</p>
<p>Derhal harekete geçmeli, tüm ulusu en başta 29 Ekim – 10 Kasım haftalarında olmak üzere CUMHURİYET MİTİNGLERİ’NE çağırarak sömürgeciliği ve teröristliği ayıp saymayan bu ABD/AB saldırılarına karşı ulusun sesinin dünyaya duyurulmasına öncülük etmelidirler.</p>
<p> </p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanını da 29 Ekim günü Washington’da değil,  kendi ulusunun arasında olmaya,  bu mitingde yer alarak Cumhuriyetimizin 86. kuruluş yıldönümünü kutlamaya çağırmalıdırlar.</p>
<p>Yoksa onur tanımayan sömürgeci Batı, kamuoyumuzu uyutup yapacağını yaptıktan sonra, düşkünleştirmiş olacağı Türk ulusuna döner ve: “Mustafa Kemal’in ve kurduğu devletin ilke ve kurumlarının değerini bilmenizi, içinizdeki işbirlikçileri de kullanıp engelledim; böylece sizi çağdaş ve güçlü bir ulus olmaktan alıkoydum; Sevr projemi de en sonunda uygulamaya geçirdim!” diyerek bir güzel nanik yapar!</p>
<p> </p>
<p>Prof. Dr. Özer Ozankaya</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/turk-ulusu-yurduna-ve-varligina-yoneltilmis-saldirilara-karsi-protestosunu-dunyaya-duyurmalidir.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>O “BİR GÜN” BU GÜNDÜR</title>
		<link>http://www.addisparta.org/o-bir-gun-bu-gundur.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/o-bir-gun-bu-gundur.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 28 Oct 2009 07:22:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Basın Açıklamaları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2079</guid>
		<description><![CDATA[BASIN AÇIKLAMASI 
           Türk ulusuna hayat hakkı tanımayan Sevr’i dayatmış emperyalist güçlere karşı, en olumsuz koşullarda  mazlum milletlere örnek ve önder olan bir kurtuluş savaşı ile çağdaş bir devlet kuran inancın, aklın ve faziletin zaferini kutluyoruz. Bu zaferin adı Cumhuriyettir.
Bağımsızlığını, ulusal onurunu kanı pahasına kazanan Türkiye Cumhuriyeti, 86. yılında;  kurucusu’na ihanetin doruğa ulaştığı,  kanla irfanla [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="center"><strong>BASIN AÇIKLAMASI</strong><strong> </strong><strong></strong></p>
<p>           Türk ulusuna hayat hakkı tanımayan Sevr’i dayatmış emperyalist güçlere karşı, en olumsuz koşullarda  mazlum milletlere örnek ve önder olan bir kurtuluş savaşı ile çağdaş bir devlet kuran inancın, aklın ve faziletin zaferini kutluyoruz. Bu zaferin adı Cumhuriyettir.</p>
<p>Bağımsızlığını, ulusal onurunu kanı pahasına kazanan Türkiye Cumhuriyeti, 86. yılında;  kurucusu’na ihanetin doruğa ulaştığı,  kanla irfanla kazanıp, kurduğumuz <em>Cumhuriyetimizin temellerinin tümüyle yıkılmaya </em><em>çalışıldığı, Lozan Antlaşmasıyla çizilen ülkemizin sınırlarının, ulus-devlet yapımızın iç ve dış ihanet odaklarının ağır saldırıları ile karşı karşıya olduğu bir süreçten geçmektedir. </em></p>
<p>Ulusal onuru, toplumsal namusu, ülkenin ve ulusun bağımsızlığını, ulusal varlık ve değerleri canları pahasına savunanlar, Cumhuriyete kol kanat gerenler karalanıp, suçlanarak “BEKİRAĞA BÖLÜĞÜ” benzeri uygulamalarla tutuklanarak Silivri de çürütülürken, Türkiye Cumhuriyeti’ni güçsüz kılmak için ihanet şebekeleri kuranlar,   soygunculuk ve yağmacılıkta işgal güçlerini aratmayan  <strong>“haramzadeler”, </strong>40 bin yurttaşımızın canına kıyan<strong> katiller </strong>alkışlanmaktadır..<span id="more-2079"></span></p>
<p>Batılı kan emicilerin ülkemizi yağmalama ve bölgemize egemen olma çabaları artarak sürmektedir. Bölgede bu amacın önündeki en büyük engel, <strong>1920’lerde iştahlarını kursaklarında bırakan Mustafa Kemal Atatürk ve onun kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’dir</strong>. </p>
<p>Bu nedenle, bugün Türkiye Cumhuriyeti, <strong>“dâhilî ve haricî bedhahların (kötülük isteyen)”</strong> her zamankinden daha büyük bir kuşatması, saldırısı ve kimsenin adını koymaya cesaret edemediği bölücü, ayrılıkçı bir <strong>“ayaklanma”</strong> ve<strong> “devleti ele geçirme planı”</strong> ile karşı karşıyadır.</p>
<p>Atatürk Cumhuriyeti’ni yıkma davalarında etkisiz kılınacak son mevzi olarak gördükleri Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı saldırılar artarak sürüyor. Anayasa Mahkemesi kararıyla <strong>“Laiklik karşıtı eylemlerin odağı”</strong> olduğu, sabit olanlarla, Ülkeyi irtica batağına sürüklemek isteyenlerle, irticayı önlemeye çalışanları, Cumhuriyeti, ilke ve devrimlerini koruyan kurumları aynı kefeye koyma çabaları her türlü hukuk ve ahlak dışı yöntemlerle sürdürülmektedir.</p>
<p>Tüm bu nedenlerle; Cumhuriyetimizin 86. yılı,   Gazi Mustafa Kemal’in bizi yıllar önce, <strong>“Bir gün, istiklâl ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen…”</strong> diyerek uyardığı o <strong>“bir gün”</strong>dür. </p>
<p>Bir kez daha haykırıyoruz. Türkiye Cumhuriyeti,  dünya durdukça her türlü <strong>“karanlığın üstüne güneş gibi doğmaya”</strong> devam edecektir. Mustafa Kemal Atatürk’ün  <strong>“Milletin elinden tutmaya lüzum vardır. Devrimi başlayan tamamlayacaktır!”</strong> özdeyişi yolumuzu aydınlatmaktadır!</p>
<p>En büyük Bayram, “29 Ekim 1923”ü, 86 yıl sonra coşkuyla <span style="text-decoration: underline;">özgüvenle</span> anıyoruz. Herkese kutlu olsun!</p>
<p><strong>Yaşasın Atatürk ve Devrimleri,  yaşasın Türkiye Cumhuriyetimi</strong><strong>z!!</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>YÖNETİM KURULU ADINA :                         Mahmut  ÖZYÜREK</strong></p>
<p><strong>                                                                                      ADD.Isparta Şube Başkanı</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/o-bir-gun-bu-gundur.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>CUMHURİYETİN BU GÜNÜ</title>
		<link>http://www.addisparta.org/cumhuriyetin-bu-gunu.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/cumhuriyetin-bu-gunu.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 27 Oct 2009 11:17:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derneğin Yayınladıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2072</guid>
		<description><![CDATA[
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.addisparta.org/wp-content/uploads/Cumhuriyet-Bayrami-copy4.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-2075" title="Cumhuriyet-Bayrami copy" src="http://www.addisparta.org/wp-content/uploads/Cumhuriyet-Bayrami-copy4.jpg" alt="Cumhuriyet-Bayrami copy" width="484" height="321" /></a><a href="http://www.addisparta.org/wp-content/uploads/Cumhuriyet-Bayrami-copy3.jpg"></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/cumhuriyetin-bu-gunu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>CUMHURİYET BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN</title>
		<link>http://www.addisparta.org/cumhuriyet-bayramimiz-kutlu-olsun.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/cumhuriyet-bayramimiz-kutlu-olsun.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 27 Oct 2009 10:01:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derneğin Yayınladıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2060</guid>
		<description><![CDATA[
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.addisparta.org/wp-content/uploads/cumhuriyetiboylekazandiqs8-copy.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-2061" title="cumhuriyetiboylekazandiqs8 copy" src="http://www.addisparta.org/wp-content/uploads/cumhuriyetiboylekazandiqs8-copy.jpg" alt="cumhuriyetiboylekazandiqs8 copy" width="408" height="251" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/cumhuriyet-bayramimiz-kutlu-olsun.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>HAİNLER, KAHRAMANLAR GİBİ KARŞILANDI !!!</title>
		<link>http://www.addisparta.org/hainler-kahramanlar-gibi-karsilandi.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/hainler-kahramanlar-gibi-karsilandi.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 20 Oct 2009 14:45:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Basın Açıklamaları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2050</guid>
		<description><![CDATA[        Konu: “Biz Türkler, yenilmedik!”                                                                                      20.10.2009    
HAİNLER, KAHRAMANLAR GİBİ KARŞILANDI !!!
İmralı da beslenen cani,   çetelerine “koşulların olgunlaştığını,  öncü birliklerinin PKK’nın temsilcisi olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile pazarlık yapmaya gitmelerini” emretti.
Çetenin TBMM deki siyasi sözcüsü gerekli hazırlıkları yaptı. Bindirilmiş kıtalar sınıra yığıldı,  Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı kazanılmış zafer görüntüleri eşliğinde 34 hain zafer işaretleri ve büyük [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>        Konu: “</strong>Biz Türkler, yenilmedik!<strong>”                                                                                      </strong><strong>20.10.2009</strong><strong>    </strong></p>
<p align="center"><strong>HAİNLER, KAHRAMANLAR GİBİ KARŞILANDI !!!</strong></p>
<p>İmralı da beslenen cani,   çetelerine “koşulların olgunlaştığını,  öncü birliklerinin PKK’nın temsilcisi olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile pazarlık yapmaya gitmelerini” emretti.</p>
<p>Çetenin TBMM deki siyasi sözcüsü gerekli hazırlıkları yaptı. Bindirilmiş kıtalar sınıra yığıldı,  Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı kazanılmış zafer görüntüleri eşliğinde 34 hain zafer işaretleri ve büyük bir gövde gösterisi ile çiçekler, davul zurnalar eşliğinde Habur sınır kapısından Türkiye’ye girdiler. Ellerinde, Türkiye Cumhuriyeti ile yapılacak pazarlığın koşullarını içeren 9 maddelik belgede yazılanlar ise, ancak zafer kazanmış ordunun öncü birliklerinin dayatabileceği maddelerdi.</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">Pazarlık için ileri sürdükleri ön koşullar aynen şöyle;<span id="more-2050"></span></span></p>
<p>1- Önder Abdullah Öcalan&#8217;ın hazırladığı Kürt sorununun barışçıl ve demokratik siyasi çözümü için yol haritasının ilgili muhataplarına verilmesi ve tüm kamuoyuna açıklanması,</p>
<p>2-Askeri ve siyasi alana dönük operasyonların durdurulması ve Kürt sorununun barışçıl ve demokratik siyasi çözümünün önünün açılması ve bu çözümün Türkiye&#8217;nin gerçek anlamda demokratikleşmesine bağlı olarak Kürt halkının özgür iradesini esas alma temelinde diyalog ve müzakere yöntemiyle gerçekleştirilmesi,</p>
<p>3-Türkiye demokratik ulusunun bir parçası olarak Kürt halk kimliğimiz temelinde ve anayasal güvenceye sahip olarak özgür, eşit ve birlikte yaşamak,</p>
<p>4-Anadilimiz olan Kürtçeyi her yerde özgürce konuşmak, öğrenmek, geliştirmek ve tarihi değerlerimizi, kültürümüzü ve coğrafyamızı anadilimizde yaşamak,</p>
<p>5-Çocuklarımızı Kürtçe adlandırmak, Kürtçe eğitmek ve büyütmek,</p>
<p>6-Kürt halkı olarak tarihimizi, kültürümüzü, sanat ve edebiyatımızı özgürce yaşamak, geliştirmek ve korumak,</p>
<p>7-Kendi kimliğimizle demokratik toplumsal örgütlenmemizi geliştirmek, demokratik siyaset yapmak ve kendimizi özgürce ifade etmek,</p>
<p>8-Kürdistan&#8217;ın köy, kasaba ve şehirlerinde özel harekâtçı, korucu ve polisin baskı ve zulmünden uzak, yeterli imkânlara kavuşmuş ve güvenlik içinde yaşamak,</p>
<p>9-Türkiye&#8217;nin demokratikleşmesini ve bunun için sivil-demokratik bir anayasanın hazırlanması.</p>
<p><strong>Bu koşullar, uzun süren bir savaşın sonunda, sanki yenen tarafın PKK, yenilen tarafın da Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk Silahlı Kuvvetleri olduğunu göstermiyor mu?  </strong></p>
<p>Gerçekten Türkiye Cumhuriyeti ve TSK, PKK karşısında 25 yıldır sürdürdüğü savaşta yenildi mi?</p>
<p>Eğer bir yenilgi varsa bu Türk halkından niçin gizleniyor? Yenilgi yoksa, bu kadar ağır koşullar içeren, Türkiye’nin temellerine dinamit koyacak koşullar niçin kabul ediliyor?</p>
<p>Aktütün de, Şırnak ta, Cizre de, Askerlerimizi katledenler bunlar değimliydi?  Bunlar değimli bebeleri katledenler. Bunlara değilmi Öğretmen, polis, doktor, hemşireleri katledenler? Dünyanın neresinde eli kanlı katiller, hainler  kahramanlar gibi karşılanıyor? Türkiye bir Hukuk devleti değilmi?  Bu katillere karşı yaşamını ortaya koyarak mücadele eden komutanlar  Silivri de hücrelere atılırken, katiller neden zafer kazanmış ordu temsilcileri gibi karşılanıyor?</p>
<p>Terörle Mücadele Yasasının 1. Maddesi terör’ü şöyle tanımlıyor.  “<strong><em>Terör; cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemlerdir.”</em></strong></p>
<p>PKK 25 yılda 40.000 insanımızın ölümüne neden olmuştur. 9 maddelik istemleri <strong><em>“Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek,” </em></strong>amaçlıdır.  Eğer Gerçekten Türkiye Cumhuriyeti ve TSK, PKK karşısında yenilmemişse bu çok ağır ve Türk Ulusunu çok derinden yaralayan koşullar nasıl oluyorda kabul ediliyor?</p>
<p>85 yıl öncesinden sanki bugünleri görmüş gibi, büyük devrimci Mustafa Kemal Atatürk şöyle diyordu:</p>
<p><strong><em>“Eğer size Türk ulusunun yenildiği söylenirse, inanmayınız!</em></strong><strong><em> Yenilen komutanlardır!”</em></strong> Biz Türkler, yenilmedik! Biz Türkleri yenilmiş gibi gösterenlerden hesabın bir gün sorulacağından kimsenin kuşkusu olmasın.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>YÖNETİM KURULU ADINA :                                   Mahmut ÖZYÜREK</strong></p>
<p align="center"><strong>                                                                                 ADD. Isparta Şube Başkanı</strong>    </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/hainler-kahramanlar-gibi-karsilandi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BENZERLİKLERİMİZ  “YOKSULLUKLARIMIZ” MIDIR?</title>
		<link>http://www.addisparta.org/benzerliklerimiz-%e2%80%9cyoksulluklarimiz%e2%80%9d-midir.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/benzerliklerimiz-%e2%80%9cyoksulluklarimiz%e2%80%9d-midir.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 18 Oct 2009 19:42:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derneğin Yayınladıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2045</guid>
		<description><![CDATA[Bilindiği gibi   insanlara, toplumlara  zehir, asla paslı maşrapada verilmez; yaldızlı kâselerde sunulur!
Bir yaldızlı sözdür tutturuldu: “Farklılıklarımız zenginliğimizdir” diyen diyene!&#8230;  
Yayın araçlarının  da, yüksek makam sahiplerinin de bir bölümü,  sorumluluklarını gözardı ederek, bu basmakalıp sözü ağızlarından düşürmüyorlar.
Bu söylem, ya bilgisizliğin, ya da kamuoyunu yanıltma isteğinin ürünüdür.
Böyle olmasa, bu ‘yaldızlı sözü’ dillerinden düşürmeyenlerin, peki “Benzerliklerimiz neyimizdir?” sorusunu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bilindiği gibi   insanlara, toplumlara  zehir, asla paslı maşrapada verilmez; yaldızlı kâselerde sunulur!</p>
<p>Bir yaldızlı sözdür tutturuldu: <em>“Farklılıklarımız zenginliğimizdir”</em> diyen diyene!&#8230;  </p>
<p>Yayın araçlarının  da, yüksek makam sahiplerinin de bir bölümü,  sorumluluklarını gözardı ederek, bu basmakalıp sözü ağızlarından düşürmüyorlar.</p>
<p>Bu söylem, ya bilgisizliğin, ya da kamuoyunu yanıltma isteğinin ürünüdür.</p>
<p>Böyle olmasa, bu ‘yaldızlı sözü’ dillerinden düşürmeyenlerin, peki “Benzerliklerimiz neyimizdir?” sorusunu da en az aynı sıklıkla sorup yanıtını vermeleri gerekmez mi?</p>
<p>Toplumu <em>kavram kargaşasına</em> sürüklemekten kaçınmaları gerekmez m?</p>
<p>Önce uzun süre  “<em>Türk ulusu   bir mozaiktir</em>” diyerek, “<em>mozaik</em>” sözcüğünü  gerçek anlamının tam tersi yönde kullanarak kamuoyumuzu yanıltma bombardımanı uyguladılar.<span id="more-2045"></span></p>
<p>Şimdi de  “Farklılıklarımız zenginliğimizdir” denilerek yine kamuoyu yanıltılmak isteniyor.</p>
<p>Bir toplumda “kavram kargaşası”na yol açılması, orada düzenli, dolayısıyla güvenli yaşama olanak bırakmaz..</p>
<p>Ne “<em>mozaik</em>”, bu post-modern<em> </em>aldatmacıların sunmak istedikleri gibi, değişik renkte çakıl taşlarının aralarında bilinçli-amaçlı herhangi bir organik bağ  kurulmadan,     gelişigüzel fırlatılmasının sonucudur; ne de Türk ulusu, aralarında organik bağ bulunmayan bireylerden ya da aşiret, tarikat, sülale, kabile,    &#8230; gibi ortaçağcıl mekanik   topluluklardan oluşan bir ‘yığın’dır.</p>
<p> </p>
<p>“Farklılıklarımız zenginliğimizdir” diyenler, eğer gerçekten ulus olarak  “zenginliğimiz”den kıvanç duymayı  temel alan niyetler besliyor olsalar, farklılıklarımızdan onlarca kat daha çok olan benzerliklerimizin de  zenginliklerimiz olduğunu   aynı sıklıkla  yinelerlerdi.</p>
<p> </p>
<p>Dahası, asıl zenginliğimizin benzerliklerimiz olduğu gerçeğini unutturmaya kalkışmazlardı.</p>
<p> </p>
<p><strong>“Ne mutlu Türküm diyene!”</strong>, tüm ulustaşların benzerliklerinden, yani ortak değerlerinden duydukları kıvancın türküsüdür!</p>
<p> </p>
<p>“Farklılıklarımız zenginliğimizdir” demek, ulusal birlik ve toplumsal dayanışmaya katkıda bulunur da, benzerliklerimizi   bilinçlerde taze tutmak, birlik ve dayanışmamıza çok daha fazla katkı yapmaz mı?</p>
<p> </p>
<p>İşin özü şudur: Benzerliklerimizi vugulamadan “Farklılıklar zenginliktir” diyenler, gerçekte bölücülüğün  bilinçli, bilinçsiz sözcülüğünü yapanlardır.</p>
<p> </p>
<p>Akıl hocaları, siyasal, yayınsal, parasal &#8230;. destekçileri olan sömgürgeci Batı’dır.</p>
<p> </p>
<p>O Batı, benzerliklerimizi  örtmek, tersine farklılıklar yığını imişiz gibi görüntü yaratıp bizi de buna inandırmak için elinden geleni yapıyor; bunun için bizim    ortak değerlerimizi bilmemizi      hiç mi hiç  istemiyor.</p>
<p> </p>
<p>Eğer   sivili ve askeriyle Türk   yönetici kadroları, Türk kamuoyu oluşturucuları, Atatürk’ün NUTUK’ta  anlattığı olaylardan, örneğin YAHYA KAPTAN olayını bile öğrenmiş ve gerekli dersi çıkarmış olsalardı, sömürgeci Batı’nın ve işbirlikçilerinin, 12 Mart darbesinden buyana, bir yandan   hem  etnik bölücü, hem   faşist-milliyetçi, hem   dinsel baskıcı, hatta hem de    -‘özgürlükçülük’ görüntüsü vermek için- baskıcı-solcu örgütleri desteklerken, bir yandan da  bunları biribirlerine kırdırarak,  ortada “Türk ulusu” diye bir şey olmadığı     görüntüsünü yapay olarak    yaratmak  gibi      şeytanca düzenler kurgulamakta olduğunu anlar, ulusça oyuna getirilmemize engel olabilirlerdi.</p>
<p> </p>
<p>Bilindiği gibi, Kurtuluş Savaşımızın ilk döneminde İngiliz işgalcisi ve onun güdümündeki gerici Osmanlı yönetimi,   halkı  Kuvva-yı Milliye’ye karşı  ayaklandırmak için, kendi gizli adamlarıyla Yalova, Tavşanlı &#8230; dolaylarındaki Hristiyan halka saldırılar düzenletmeye koyulmuştu.  Bu oyunu gören  Yahya Kaptan, Mustafa Kemal’in hizmetine girer ve O’nun onayını alarak adamlarıyla birlikte bu iblisçe oyunu   bozar. İşgalci sömürgecinin güdümündeki Osmanlı hükümetinin tepkisi, Yahya Kaptan’ın evini basmak, silahsız teslim olmasına karşın O’nu eşi ve çocuklarının önünde kurşuna dizmek olur!</p>
<p> </p>
<p>Yahya Kaptan dersi, kalıcı değerdedir,   bugün de yaman biçimde günceldir:  Kürtçülüğü de, Kurtçuluğu da, tarikatçılık, şeriatçılık ve mezhepçiliği de, şiddet kullanan solculuğu da aynı   sömürgeci Batı beslemiştir ve beslemeye  devam etmektedir. Aynı zamanda bunları biribirlerine   de saldırtarak her birine yapay olarak varlık gerekçeleri oluşturmaktadır.  </p>
<p> </p>
<p>Asıl hedef ise    Atatürk Cumhuriyeti’nin ilke ve kurumlarıdır!</p>
<p> </p>
<p>Atatürk Cumhuriyetinin dünyaya örnek, gerçek demokrasiye dayalı ulus, yurt, laiklik, özgürlük,  hukuk, aile, eğitim, ekonomi ve ahlak-sanat kurumlarıdır!</p>
<p> </p>
<p>Asıl hedef Anadolu ve Trakya’yı Türk yurdu olmaktan çıkarmak gibi bir Sevr hainliğidir!</p>
<p> </p>
<p>Ama zafer Atatürk’ün uygarlık projesinin olacaktır!</p>
<p> </p>
<p>Sömürgeci Batı ve maşaları, Atatürk’e yenilmeğe devam edecektir!</p>
<p> </p>
<p>Çünkü Atatürk, çağın özlediği, Batı’ya da, Doğu’ya da kılavuz olacak  <strong>büyük düşüncenin</strong> simgesidir.</p>
<p> </p>
<p>Bu büyük düşünce, “<strong>Tarih, bir ulusu hakkını, varlığını inkâr etmez.</strong>” der!</p>
<p> </p>
<p><strong>“Düşünceler   topla, tüfekle, baskı ve zorbalıkla yok edilemez.” </strong>der.</p>
<p> </p>
<p> Sevr tasarısı yıkılmaya yazgılıydı, yıkıldı.    Bugün de yıkılmaya yazgılıdır ve çökertilecektir.</p>
<p align="center"><strong> </strong></p>
<p align="center"><strong>Prof. Dr. Özer Ozankaya</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/benzerliklerimiz-%e2%80%9cyoksulluklarimiz%e2%80%9d-midir.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>NOBEL BARIŞ ÖDÜLÜ</title>
		<link>http://www.addisparta.org/nobel-baris-odulu.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/nobel-baris-odulu.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 18 Oct 2009 19:35:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derneğin Yayınladıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2042</guid>
		<description><![CDATA[1978 yılında Nobel Barış Ödülü, İsrail’in Siyonist Başbakanı Menahem Begin’e verildi.
Peki, Menahem Begin’in barışa ne tür katkıları olmuştu?
İşte, katkılarının ana başlıkları:[1]

29 yaşındayken, 1942 yılında Siyonist terör örgütü İrgun Çetesi’ne katıldı.
Başında Menahem Begin’in bulunduğu İrgun Çetesi, 1946’da Kudüs’te King David Hotel’i bombaladı, 91 kişi öldürüldü.
Filistin’deki İngiliz Manda yönetimi, aranan en azılı teröristlerin başına Menahem Begin’in de [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>1978 yılında Nobel Barış Ödülü, İsrail’in Siyonist Başbakanı Menahem Begin’e verildi.</p>
<p>Peki, Menahem Begin’in barışa ne tür katkıları olmuştu?</p>
<p>İşte, katkılarının ana başlıkları:<a href="http://www.addisparta.org/wp-admin/#_ftn1">[1]</a></p>
<ul>
<li>29 yaşındayken, 1942 yılında Siyonist terör örgütü İrgun Çetesi’ne katıldı.</li>
<li>Başında Menahem Begin’in bulunduğu İrgun Çetesi, 1946’da Kudüs’te King David Hotel’i bombaladı, 91 kişi öldürüldü.</li>
<li>Filistin’deki İngiliz Manda yönetimi, aranan en azılı teröristlerin başına Menahem Begin’in de fotoğrafını koyduğu ‘Wanted’, yani ‘Aranıyor’ posterlerini Tel Aviv’in her yanına astı. Menahem Begin’in yakalanmasını sağlayacak bilgiyi verecek olana 10 bin sterlin ödül vereceğini duyurdu.<span id="more-2042"></span></li>
<li>Başında Menahem Begin’in bulunduğu İrgun Çetesi, 9 Nisan 1948 günü Deyr Yasin’de çoğu çocuk ve kadın olan 250 Filistinli Müslüman sivili katletti.</li>
<li>Albert Einstein, 4 Aralık 1948 günü Menahem Begin’i, <strong>‘terörist’, ‘faşist’, gangster’ </strong>sözcükleriyle tanımladı.</li>
<li>Ortada hiçbir sorun, hiçbir anlaşmazlık yokken, Haziran 1981’de, Irak’ın Bağdat yakınlarında kurulu, elektrik enerjisi üreten, Osirak Nükleer Reaktörünü bombalatıp, yerle bir etti.</li>
<li>Sabra ve Şatila kamplarında, çoğu çocuk ve kadın, 3.000’den fazla Filistinli sivili öldürttü.</li>
<li>İsrail Başbakanı Menahem Begin’in planlayıp uygulattığı ‘Celile’ye Barış Operasyonu’ sonucunda, 04.07.1982–15.08.1982 tarihleri arasında, toplam 29.500 Filistinli ve Lübnanlı ya öldürüldü, ya da ağır yaralandı. Bunların yüzde 40’ı çocuktu.</li>
<li>Menahem Begin, İsrail parlamentosunda yaptığı bir konuşmada şöyle dedi: “Filistinli Müslüman Araplar, iki ayaklı iğrenç hayvanlardır.”</li>
</ul>
<p>Tüm bu yaptıklarından sonra, “Efendi Terörist”  Menahem Begin, sizce Nobel Barış Ödülünü hak etmemiş mi? </p>
<p>1994 yılında Nobel Barış Ödülü, İsrail devletinin Siyonist Başbakanı İzak Rabin’e verildi.</p>
<p>İzhak Rabin’in barışa katkıları say say bitmez:</p>
<ul>
<li>İzhak Rabin, Filistinli Müslümanları topraklarından sürüp atmak, çocuk, kadın, yaşlı, genç dinlemeden katletmek amacıyla kurulmuş yeraltı Siyonist terör örgütü Haganah Çetesi’nin ilk militanlarından biridir.</li>
<li>Tamamı Filistinli Müslüman Araplardan oluşan Lidda ve Ramla kentlerinde, 13 Temmuz 1948 tarihinde, etnik temizlik başlatır. Yaşlı, genç, kadın, erkek, hasta gözetmeksizin binlerce sivil öldürülür, sağ kalanlar da mallarını, mülklerini bırakarak kaçmaya zorlanır. İzhak Rabin’in sorumlu olduğu bu kıyım ve soygun sonrasında, Siyonist askerler Lidda ve Ramla’dan 1.800 (bin sekiz yüz) kamyon dolusu Filistinli Müslümanlara ait olan malları alıp giderler.</li>
<li>İmvas, Yalu, Bayt Nuba Köylerinden etnik temizleme gerçekleştirilir; okulları, kütüphaneleri ve camileriyle bu Filistinli Müslüman köyler yakılıp yıkılıp yerle bir edilir.</li>
<li>Başbakan İzhak Rabin, 25 Şubat 1984 günü İbrahim Camisi’nde 240 kişiyi öldürtür.</li>
<li>Cabaliya’da 6 kişi öldürülüp 49 kişi ağır yaralanırken, Erez Kontrol Noktası’nda 11 Filistinli öldürülüp 200 kişi ağır yaralanırken, İzhak Rabin başbakanlık koltuğunda oturmaktadır.</li>
</ul>
<p>Nobel Barış Ödülü, “Efendi Terörist’ İzhak Rabin’e verilmeyecekti de ya kime verilecekti?</p>
<p>Daha önce başbakanlık yapmış olan, bugün İsrail Devlet Başkanı bulunan Şimon Peres’e de Nobel Barış Ödülü verildi.</p>
<p>İşte, ‘barış güvercini’ Şimon Peres’in dosyası:</p>
<ul>
<li>24 yaşındayken, 1947 yılında Siyonist yeraltı örgütü Haganah Çetesi’ne katıldı.</li>
<li>İngilizlerin, Tel Aviv’de<strong> </strong>kentin her yerinde duvarlar yapıştırdığı ‘Wanted’, yani ‘Aranıyor’ posterlerinde, başına ödül konulan teröristler arasında yer aldı.</li>
<li>David Ben Gurion’un planlayıp uygulattığı şu katliamlara katıldı:                          &#8211; Kibya Katliamı: 67 ölü, çok sayıda yaralı.                                                              &#8211; Kafr Kasım Katliamı: 43 ölü.                                                                                 &#8211; Gazze kenti Katliamı: 60 ölü, 103 yaralı.                                                                - Al-Sammou Katliamı: 18 ölü, 54 yaralı.                                                          &#8211; Han Yunus Katliamı: 315 ölü.</li>
<li>İzhak Şamir’in başbakanlığı döneminde Dışişleri Bakanı oldu ve şu katliamların planlaması ve uygulatılmasında görev aldı:                                         &#8211; Oyon Katliamı: 13 ölü.                                                                                           &#8211; Al-Aksa Camisi Katliamı: 23 ölü, 850 yaralı.</li>
<li>Şimon Peres, “Lübnan Kasabı” unvanlı Ariel Şaron’un tüm katliamlarına ortak olmuş, tüm terörist eylemleri onaylamıştır.</li>
</ul>
<p> Katliamlar ve terörist eylemler düzenleyen Şimon Peres’e Nobel Barış Ödülü verenler sonradan verdiklerine pişman olmuşlardır. Ödül komisyonun üyeleri, Nisan 2002’de, o güne kadar görülmemiş sözlü bir saldırıyla dönemin Dışişleri Bakanı Şimon Perez’i yerden yere vurmuşlar, ona vermiş oldukları barış ödülünü geri alamadıkları için derin üzüntülerini dile getirmişlerdir.</p>
<p>Son pişmanlık yarar getirmez, “Efendi Terörist” Şimon Peres, tarihe, Nobel Barış Ödüllü terörist olarak geçmiştir.</p>
<p> Gelelim günümüze.</p>
<p>2009 yılı Nobel Barış Ödülü ABD Başkanı Barack Obama’ya verilince, çoğu kişi şaşırdı, dokuz ayda bu adam dünya barışına hangi katkılarda bulunmuş, diye sormaya başladı!</p>
<p>Siyonistlerin kuklası, sonra çıkar kokusu!</p>
<p>İşgalden beri Irak’ta Amerikalıların öldürdüğü Müslüman sivillerin sayısı, resmi rakamlara göre, 1.333.578.</p>
<p>2001 yılından beri işgal altında bulunan Afganistan’da, Amerikalıların öldürdüğü Müslüman sivil sayısı, resmi rakamlara göre, 40.000’nin üzerinde.</p>
<p>Bu soykırımların hesabını vermeye hiç yanaşmayan Barack Obama, ‘Üç Kuluvallah bir Elhem’ okuyarak dünya Müslümanlarını kafeslemeye çalışıyor!</p>
<p>Halkının büyük çoğunluğu Müslüman olan Türkiye ve Mısır’da yaptığı konuşmalara, ‘Essalamun aleykum’ diye söze başlayan ve Kuran’dan ayetler döktürerek şov yapan bu Hıristiyan kara deriliye dikkat ediniz!</p>
<p>Sakın en sonunda İslâm dünyasının canına ‘Fatiha’ okumasın!</p>
<p> </p>
<p><strong>Yılmaz Dikbaş</strong></p>
<p><strong>16 Ekim 2009  </strong></p>
<p><strong><a href="mailto:dikbas@kalinka.com.tr">dikbas@kalinka.com.tr</a></strong></p>
<p><strong><a href="http://www.kalinka.com.tr/">www.kalinka.com.tr</a> </strong></p>
<p> </p>
<hr size="1" /><a href="http://www.addisparta.org/wp-admin/#_ftnref1">[1]</a> Yılmaz Dikbaş, “Efendi Teröristler”, Asya şafak Yayınları, İstanbul, Mayıs 2009</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/nobel-baris-odulu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>DIŞİŞLERİ BAKANI’NA AÇIK UYARI</title>
		<link>http://www.addisparta.org/disisleri-bakani%e2%80%99na-acik-uyari.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/disisleri-bakani%e2%80%99na-acik-uyari.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 18 Oct 2009 19:27:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derneğin Yayınladıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2039</guid>
		<description><![CDATA[Bay Ahmet Davutoğlu,
Dışişleri Bakanı
Ankara
Kıbrıs ve Ermenistan konularında gazetelere verdiğiniz demeçlerle, televizyon kanallarında yaptığınızı konuşmalarla halkımızı aldatıyor, kandırıyor ve düpedüz yalanlar söylüyorsunuz.
Bakın, nasıl yalan söylediğinizi anlatayım.
Avrupa Birliği (AB), 6 Ekim 2004 tarihinde Türkiye’ye üç rapor verdi: İlerleme Raporu, Öneriler Raporu ve Etkiler Raporu.
AB bu raporlarda; Kıbrıs’ın Rumlara verileceğini, sözde Ermeni soykırımının tanınacağını, Ermenistan’la diplomatik ilişkiler kurulup [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bay Ahmet Davutoğlu,</p>
<p>Dışişleri Bakanı</p>
<p>Ankara</p>
<p>Kıbrıs ve Ermenistan konularında gazetelere verdiğiniz demeçlerle, televizyon kanallarında yaptığınızı konuşmalarla halkımızı aldatıyor, kandırıyor ve düpedüz yalanlar söylüyorsunuz.</p>
<p>Bakın, nasıl yalan söylediğinizi anlatayım.</p>
<p>Avrupa Birliği (AB), 6 Ekim 2004 tarihinde Türkiye’ye üç rapor verdi: İlerleme Raporu, Öneriler Raporu ve Etkiler Raporu.</p>
<p>AB bu raporlarda; Kıbrıs’ın Rumlara verileceğini, sözde Ermeni soykırımının tanınacağını, Ermenistan’la diplomatik ilişkiler kurulup sınırların açılacağını, Güneydoğu Anadolu’da bir Kürt devletinin kurulmasına giden yolun üzerindeki engellerin kaldırılacağını açıkça yazdı.</p>
<p>Sizin hükümetiniz bu raporların tümünü kabul etti.</p>
<p>Oysa siz, sanki bu gerçeği bilmiyormuşsunuz gibi 1 Eylül 2009 günü Kıbrıs’ta çözümle ilgili<strong> </strong>şöyle diyordunuz:<a href="http://www.addisparta.org/wp-admin/#_ftn1">[1]</a></p>
<p>“Türk diplomasisi esnektir ama nerede ‘hayır’ diyeceğini bilir.”</p>
<p>Bay Bakan,</p>
<p>Siz hangi esneklikten söz ediyorsunuz? Yukarıda sözünü ettiğim raporlardaki tüm koşulları kabul eden hükümetiniz, AB’nin öne sürdüğü hiçbir koşula ‘hayır’ dememiştir</p>
<p>Devam ediyorum.<span id="more-2039"></span></p>
<p>29 Ekim 2004 günü Roma’da, AB’nin 25 üyesi, AB Anayasasını gösterişli bir törenle imzaladılar. Sizin bugünkü cumhurbaşkanınız Abdullah Gül ve bugünkü başbakanınız Recep Tayip Erdoğan bu şatafatlı törene katılıp, ayrı bir belgeye imzalarını koyarak AB Anayasasını kabul ettiler.</p>
<p>Hiç bilmez olur musunuz, AB Anayasasını o gün imzalayan 25 üyeden biri de, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni temsil eden Rum Devlet Başkanı idi! Abdullah Gül ve Recep Tayip Erdoğan, işte o tarihte Kıbrıs’ın Rumlara verilmiş olduğunu kabul ettiler.</p>
<p>Oysa şimdi siz tutmuş şöyle diyorsunuz:</p>
<p>“Yani taktik oyalamalar, zaman kazanma çabaları ve Türkiye’nin üzerinde bir AB baskısı oluşturma gayretleri iyi niyetle bağdaşmaz”<a href="http://www.addisparta.org/wp-admin/#_ftn2">[2]</a></p>
<p>Bay Ahmet Davutoğlu,</p>
<p>Asıl taktik oyalamalarla zaman kazanma çabaları içinde bulunan siz ve hükümetinizdir. Amacınız ‘hazmettire hazmettire’ Kıbrıs’ın Rumlara verilmiş olduğu gerçeğini Türk halkına kabul ettirmektir.</p>
<p>AB belgelerinin tümünde Kıbrıs’tan ‘Republic of Cyprus’ yani Kıbrıs Cumhuriyeti olarak söz edilmekte, yönetimin de Rumlarda olduğu açıkça yazılmaktadır.</p>
<p>AB belgelerinin hiçbirinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) diye bir varlığın adı geçmemektedir.</p>
<p>Bu gerçeği çok iyi bildiğiniz halde, KKTC Dışişleri Bakanı Hüseyin Örgün ile Ankara’da göstermelik bir basın toplantısı yapıyor;</p>
<p>“Rumların anlaşma istediğinden emin değiliz.’</p>
<p>Diyerek gerçekleri birlikte saptırmaya çalışıyordunuz.</p>
<p>Bitmedi, anlatmayı sürdürüyorum.</p>
<p>17 Aralık 2004 tarihinde başbakanınız Recep Tayyip Erdoğan, Brüksel’de AB Başkanlar Konseyi’nin Türkiye ile ilgili aldığı bir dizi çok ağır kararı olduğu gibi kabul etti. Kararlar o kadar ağırdır ki, İsveç’i Konsey’de temsil eden İsveç Başkanı dayanamayıp şöyle demek zorunda kalmıştır:</p>
<p>“Türkler kalıcı kısıtlamaları kendileri kabul ettiler. Biz olsaydık kabul etmezdik. Eğer Türk tarafı karşı çıksaydı, biz de onları desteklerdik!” Kıbrıs’ın Rumlara verilmesi ve Ermenistan’ı tatmin edecek biçimde sınırların açılması bu kararların en başta gelenleriydi. O günkü hükümetiniz bu ağır koşulları içeren kararları kabullenmekle kalmadı, kendisine bağımlı medyanın da çığırtkanlığıyla Ankara’da taraftarlarına davullu zurnalı bayram yaptırdı.</p>
<p>Bay Bakan,</p>
<p>Gazetecilerin, Türk limanlarının Kıbrıs Rum kesimine açılması ihtimaline ilişkin soru sorması üzerine, gündemde şu anda böyle bir konu olmadığını söyleyerek şöyle konuştunuz:</p>
<p>“Biz daha önce de bu konuyu değişik tecrübelerle yaşadık. Parça çözümlerin, parça tekliflerin nihai sonucu elde etmede çok etkili olmadığını gördük.”</p>
<p>Siz, hangi parça çözümlerden söz ediyorsunuz? Hükümetiniz, Kıbrıs’ın tümünü Roma’da ve Brüksel’de Rumlara teslim etmedi mi, imzaları atmadı mı?</p>
<p>Bay Ahmet Davutoğlu,</p>
<p>Hem siz, hangi limanlarımızdan söz ediyorsunuz?</p>
<p>Eski maliye bakanınız Kemal Unakıtan’ın, babalar gibi, “Her şeyi satacağız… Limanları da satacağız” dediğini ne çabuk unuttunuz!</p>
<p>Bakın, Recep Tayyip Erdoğan 5 Şubat 2005 günü İzmir’de neler söylüyordu:<a href="http://www.addisparta.org/wp-admin/#_ftn3">[3]</a></p>
<p>“Artık limanları devlet eliyle yürütme devri kapandı. Buraları özel sektör alsın, gerekli yatırımları yapsın ve işletsin. Biz de engelleri kaldıralım. Hamdolsun, şu ana kadar sattığımız limanlar çok modern hale geldi. Dileriz İzmir limanı da böyle modern hale gelir.”</p>
<p>Bay Bakan,</p>
<p>AKP hükümetleri, devletimizin, yani halkımızın neyi varsa nerdeyse hepsini özelleştirme adı altında satıp bitirdi.</p>
<p>Bakın başbakanınız söylüyor, devletin elinde liman kalmadı! Limanlarımızın yabancıların eline geçmesini sağlamak için hükümetiniz, tüm engelleri kaldırdı!</p>
<p>Bir daha soruyorum, siz hangi limanlarımızdan söz ediyorsunuz?</p>
<p>Bakın limanlarımız nasıl birer birer elimizden çıktı:</p>
<p><strong>Ege Denizi’ndeki Limanlarımız</strong></p>
<p><strong>İzmir Limanı: </strong>1 milyar 275 milyon dolara, Hong Kong merkezli Hutchison Whampoa şirketine satıldı. Türkiye’nin en büyük konteynır ihracat limanı olan İzmir Alsancak Limanı’ndan, yılda ortalama 30–35 milyon TL net gelir elde ediliyordu.</p>
<p><strong>Kuşadası Limanı: </strong>02.07.2003 tarihinde, 24 milyon 300 bin dolara, Siyonist Sami Ofer’e verildi.                                                                                               <strong>Dikili Limanı: </strong>20.11.2003 tarihinde, 4 milyon 250 bin dolara, Dikili Liman ve Turizm İşletmeleri A.Ş.’ye satıldı.</p>
<p><strong>Marmaris Limanı: </strong>26.01.2001 tarihinde, 14.900.000 dolara, Marmara liman İşletme A.Ş.’ye devredildi.</p>
<p><strong>Akdeniz’deki Limanlarımız</strong></p>
<p><strong>Antalya Limanı: </strong>31.08.1998 tarihinde, 29 milyon dolara, Siyonist Ofer’in eline geçti.</p>
<p><strong>Alanya Limanı: </strong>28.11.2000 tarihinde, 1 milyon 600 bin dolara, Alanya Liman İşletmesi Den Tur A.Ş.’ye satıldı.</p>
<p><strong>İskenderun Limanı: </strong>09.09.2005 tarihinde<strong>, </strong>PSA-Tekfen ortaklığına satıldı ancak satış sonradan iptal edildi. O günden bugüne limanda hiçbir yatırım yapılmadı, çürümeye terk edildi. Amaç, sotada bekleyen sansarlara çok ucuza devretmek!</p>
<p><strong>Mersin Limanı: </strong>04.08.2005 tarihinde, Singapur PSA’ya satıldı. Limanın adı, ‘Mersin International Port’ olarak değiştirildi. Eylül 2005’de satış iptal edildi. Akbabalar takipte.</p>
<p><strong>Karadeniz’deki Limanlarımız</strong></p>
<p><strong> </strong><strong>Sinop Limanı: </strong>30.06.1997 tarihinde, 800 bin 944 dolara, Çakıroğlu A.Ş’ye devredildi.</p>
<p><strong>Ordu Limanı: </strong>30.06.1997 tarihinde, 1.607.887 dolara, Çakıroğlu A.Ş’ye satıldı.</p>
<p><strong>Giresun Limanı: </strong>30.06.1997 tarihinde, 3.203.774 dolara, Çakıroğlu A.Ş’ye verildi.</p>
<p><strong>Rize Limanı: </strong>06.08.1997 tarihinde, 5.606.605 dolara, Asım Çillioğlu O.G.G’ye satıldı.</p>
<p><strong>Hopa Limanı: </strong>17.06.1997 tarihinde, 4.004.718 dolara, Park denizcilik ve Hopa Liman İşletmesi A.Ş’ye devredildi.</p>
<p><strong>Trabzon Limanı: </strong>20.11.2003 tarihinde, 20.160.000 dolarla ihaleye çıktı.</p>
<p><strong>Samsun Limanı: </strong>12.06.2006 tarihinde, 5 milyon dolarla ihaleye çıktı.</p>
<p> Burada bir açıklama yapmam gerekiyor.</p>
<p>Büyük çaplı özelleştirmelerde, başta Siyonistler olmak üzere Amerikalılar ve Yunanlılar bazı Türk şirketlerini paravan olarak kullanmışlardır. Tıpkı Siyonist İsrail devleti kurulmadan önce, Filistin’de toprak alımı yapan terörist Siyonistlerin bazı Arapları paravan olarak kullanmış olduğu gibi… Bazı limanlarımızın özelleştirilmesinde Hayyam Garipoğlu ve Alaaddin Çakıcı gibi isimlerin ortaya çıkmış olması bunun en açık kanıtıdır.  </p>
<p><strong>Marmara Denizi’ndeki Limanlarımız</strong><strong> </strong></p>
<p><strong>Zeytinburnu Limanı:</strong> Paravan şirketler aracılığıyla Siyonist Sami Ofer’e satıldı.</p>
<p><strong>Tekirdağ Limanı: </strong>104.923.599 dolara, Akkök Şirketler grubu’na devredildi.</p>
<p><strong>Bandırma Limanı: </strong>175 milyon dolara, Çelebi OGG’ye teslim edildi.</p>
<p>Bay Bakan,</p>
<p>Şimdi size soruyorum. Siz, hangi limanlardan söz ediyorsunuz?</p>
<p>Hem devletin limanlarını birer birer satıyor hem de dönüp, limanlarımıza Kıbrıs Rum bandıralı gemileri sokmamaktan söz ediyorsunuz!</p>
<p>Acaba doğduğunuz kentin limanına mı Rum bayraklı gemileri sokmamakta direniyorsunuz, ama ne yazık ki Konya’nın da limanı yok!</p>
<p>Bay Ahmet Davutoğlu,</p>
<p>Bir televizyon programında yaptığınız konuşmada, hükümetinizin bölgede ciddi bir <strong>‘aktör’ </strong>olduğunu, önemli bir <strong>‘rol’ </strong>oynadığını söyleyip durdunuz.<a href="http://www.addisparta.org/wp-admin/#_ftn4">[4]</a></p>
<p>Aktör, rol ve oyun; çok yüce bir sanat dalı olan tiyatroya özgü sözcüklerdir. Tiyatronun dışında kullanıldığında bu sözcükler ‘sahtecilik’, ‘aldatmacalık’ ve ‘yalancılık’ içerirler.</p>
<p>Sizin partiniz iktidar olmadan önce diplomasi dilinde ‘devlet adamı’ ve ‘onurlu ve şerefli tavır’ kavramları vardı.</p>
<p>Artık devlet adamı yok, aktör var!</p>
<p>Onurlu ve şerefli duruş yok, rol var!</p>
<p>Bağımsızlık ve ulusal egemenlik ilkelerini savunma yok, oyun var!</p>
<p>Aslında bu durum pek de yadırganamaz. Çünkü ABD’nin buyruğunda AB Mandasını kabul etmiş yöneticiler elbette ‘devlet adamı’ olamazlar, onlar senaryosunu emperyalistlerin yazdığı oyunlarda rol alıp sadece sıradan ‘aktör’ olabilirler.</p>
<p>Bay Bakan,</p>
<p>Türk halkının çok küçük bir azınlığını sonsuza dek uyutabilir, yarısına yakınını da en çok on yıl süreyle kandırabilirsiniz. Ama Türk halkının ezici çoğunluğunu sonsuza dek aldatamazsınız!</p>
<p>Bay Ahmet Davutoğlu,</p>
<p>Çok hayranı olduğunuz AB ülkelerinde; aldatarak, kandırarak, yalanla dolanla işler çevirenlere <strong>‘Con Man’ </strong>denilir.</p>
<p>Sizi, açıkça uyarıyorum.</p>
<p>Başta Kıbrıs ve Ermenistan olmak üzere, AB ile ilgili tüm konularda halkımızı aldatmaya ve kandırmaya yönelik yalanlar söylemeyi sürdürürseniz, sizi, Türkiye siyasetindeki <strong>‘Con Man’ </strong>olarak ilan edeceğim!</p>
<p><strong>Yılmaz Dikbaş</strong></p>
<p><strong>Araştırmacı Yazar</strong></p>
<p><strong>6 Ekim 2009  </strong></p>
<p><strong><a href="mailto:dikbas@kalinka.com.tr">dikbas@kalinka.com.tr</a></strong></p>
<p><strong><a href="http://www.kalinka.com.tr/">www.kalinka.com.tr</a> </strong></p>
<p> </p>
<hr size="1" /><a href="http://www.addisparta.org/wp-admin/#_ftnref1">[1]</a> www.tumgazeteler.com/?a=5105362</p>
<p><a href="http://www.addisparta.org/wp-admin/#_ftnref2">[2]</a> A.g.e.</p>
<p><a href="http://www.addisparta.org/wp-admin/#_ftnref3">[3]</a> <a href="http://www.gazeteparc.com/h1302-ket68-izmir-limanina-4-dev-talip.html">www.gazeteparc.com/h1302-ket68-izmir-limanina-4-dev-talip.html</a>        </p>
<p><a href="http://www.addisparta.org/wp-admin/#_ftnref4">[4]</a> Ahmet Davutoğlu, CNN TV’de Cengiz Çandar ve Hasan Cemal’in sorularını yanıtlıyor. 18.09.2009 saat 11.30</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/disisleri-bakani%e2%80%99na-acik-uyari.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>TERÖRİSTLE TOKALAŞMAK</title>
		<link>http://www.addisparta.org/teroristle-tokalasmak.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/teroristle-tokalasmak.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 18 Oct 2009 19:14:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazarlardan Gelenler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2036</guid>
		<description><![CDATA[Ermenistan’la protokol denince bilgiçlik taslamaya hiç gerek yok. “Sıfır sorun”, “uzlaşma”, “barış” , “iyi ilişkiler” vb. sözleri bir yana bırakalım; çünkü asıl konu bellidir:
Batıdan ve kuzeyden kollanıp, korunan bazen da kışkırtılan küçük devlet bizi, ayrımsız cinayetler işleyerek bir ırkı yok etmiş kanlı katiller olarak görüyor.
Görmekle kalmıyor, bizi dava ediyor. Davayı kazanmak için yabancı devletleri kışkırtıyor, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ermenistan’la protokol denince bilgiçlik taslamaya hiç gerek yok. “Sıfır sorun”, “uzlaşma”, “barış” , “iyi ilişkiler” vb. sözleri bir yana bırakalım; çünkü asıl konu bellidir:</p>
<p>Batıdan ve kuzeyden kollanıp, korunan bazen da kışkırtılan küçük devlet bizi, ayrımsız cinayetler işleyerek bir ırkı yok etmiş kanlı katiller olarak görüyor.</p>
<p>Görmekle kalmıyor, bizi dava ediyor. Davayı kazanmak için yabancı devletleri kışkırtıyor, Batılı devletler aracılığıyla şantaj yapmaktan geri kalmıyor.</p>
<p>Şantajcı devletler emrediyorlar; T.C yönetenleri 7 yıl önce söz veriyorlar; uzlaşacağız diyorlar. Alttan alıyorlar, “Siz katilsiniz” suçlamasının bir davada iddianame olduğunu unutup, konuyu tarihçilere bırakalım deme hafifliğini gösteriyorlar.<span id="more-2036"></span></p>
<p>Karşı taraf ve yandaşları, “katil” demekten caymışlar mı?</p>
<p>Hayır!</p>
<p>Siz, buna karşın elinizi uzatıp tokalaşıyor musunuz?</p>
<p>Evet!</p>
<p>Gerisi küçük devletin şantajı karşısında eğilip bükülmek değil de nedir?</p>
<p>Konu, Karabağ’ın işgaliyle değil, “katil” suçlamasıyla bağlıdır.</p>
<p>“katil” suçlaması sürdükçe Karabağ boşaltılsa da bir şey değişmez!</p>
<p>Tokalaşacaksan tek bir koşul var: “Katil” diye suçlamayı, davalar açmayı bırakacaksın!</p>
<p>Bu da yetmez! Terör örgütü kurmuşsun; silahsız devlet görevlilerine kıymışsın. Kısacası “Terörü destekleyen bir devlet” olmuşsun. Suçlusun! Yargılanmayı hak etmişsin. Önce terör suçunu kabul edeceksin.</p>
<p>Yok, hayır, terör suçu yalnızca Taşnak partisini bağlamıyor. Teröristleri devlet olarak bak nasıl desteklemişsin:</p>
<p> </p>
<p>“1981 Paris-Orly katliamı tutuklusu Garabedyan, 23 Nisan’da (2001), Fransız meclisinde alınan “soykırım” kararına dayandırılan Fransız mahkemesi kararıyla salıverilerek Erivan’a gönderildi. Salıverme kararına, Garabedyan’ın eyleminin, yurtseverlik duygularıyla gerçekleştirilmiş olduğu da eklendi….</p>
<p>Türkiye sustu. Türkiye’yi yönetenler de sustu Garabedyan, Erivan’da devlet tarafından ‘kahraman’ olarak törenle karşılandıktan sonra konferanslara katılmak üzere ABD’ne gitti. Türkiye yine suskundu; barışsever olduğunu ileri sürenlerden bile ses çıkmadı.</p>
<p>Oysa Orly’de THY bürosuna bombalar atılmış, birçok insan ölmüş, çoğu sakat kalmıştı.</p>
<p>Son cinayetten hemen sonra Paris’ten Türkiye’deki TV’lere bağlanan Avukat Deveciyan, ağır sözlerle ulusumuzu suçlamaktan geri kalmadı.” (Savaşmadan Yenilmek, UDY, 2007, Sayfa: 203)</p>
<p>Deveciyan şimdi, Fransa hükümetinde Bakan… Ermeni teröristi Garabedyan’ı ulusal kahraman ilan etmiş olan devleti, 5 yıl önce İstanbul’a cenazeye çağıranlar, şimdi protokol imzalıyorlar.</p>
<p>“Soy kıran katiller Türklerdi, ittihatçılardı. (Cumhuriyet devleti kurucularını da onların ardılı sayıyorlar) Gerisi bizi bağlamaz” diye düşünüyor olabilirler.</p>
<p>Ancak son derece yalın bir gerçek var: Soy kırıcılık davası geri alınmadan terörü destekleyenlerle tokalaşmak iftirayı kabullenmektir. Bu davadan caymayan devletin güçlenmesi ve Batı’dan destek alması için hava sahanızı açmak uzlaşmak değil, teslimiyettir.</p>
<p>Her konuda konuşmakta acul davranan TSK yöneticileri nedense bu konuda suskunlar. İyi ki öyle; çünkü yurttaşların yanık bağırlarına bir avuç su serpip konuları duyarlılıkları söndürmekte üstlerine yok! Hem ne de olsa atılan her adım,  NATO genişleme programına uygun! Gerisi boş sözden başka bir şey değil.</p>
<p>12 Ekim 2009</p>
<p> Mustafa Yıldırım</p>
<p>myldrm2008@gmail.com</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/teroristle-tokalasmak.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
