<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<?xml-stylesheet type="text/xsl" media="screen" href="/~d/styles/rss2turkishfull.xsl"?><?xml-stylesheet type="text/css" media="screen" href="http://feeds.feedburner.com/~d/styles/itemcontent.css"?><rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" version="2.0"><channel><title>Ahmet Turan Alkan.net</title> <link>http://ahmetturanalkan.net</link> <description>Gayr-i Resmi Ahmet Turan Alkan Sitesi</description> <lastBuildDate>Thu, 11 Mar 2010 23:57:27 +0000</lastBuildDate> <generator>http://wordpress.org/?v=2.9.2</generator> <language>en</language> <sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod> <sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency> <atom10:link xmlns:atom10="http://www.w3.org/2005/Atom" rel="self" type="application/rss+xml" href="http://feeds.feedburner.com/ahmetturanalkan" /><feedburner:info xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0" uri="ahmetturanalkan" /><atom10:link xmlns:atom10="http://www.w3.org/2005/Atom" rel="hub" href="http://pubsubhubbub.appspot.com/" /><feedburner:emailServiceId xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0">ahmetturanalkan</feedburner:emailServiceId><feedburner:feedburnerHostname xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0">http://feedburner.google.com</feedburner:feedburnerHostname><feedburner:feedFlare xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0" href="http://www.plusmo.com/add?url=http%3A%2F%2Ffeeds.feedburner.com%2Fahmetturanalkan" src="http://plusmo.com/res/graphics/fbplusmo.gif">Subscribe with Plusmo</feedburner:feedFlare><feedburner:feedFlare xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0" href="http://www.thefreedictionary.com/_/hp/AddRSS.aspx?http%3A%2F%2Ffeeds.feedburner.com%2Fahmetturanalkan" src="http://img.tfd.com/hp/addToTheFreeDictionary.gif">Subscribe with The Free Dictionary</feedburner:feedFlare><feedburner:feedFlare xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0" href="http://www.bitty.com/manual/?contenttype=rssfeed&amp;contentvalue=http%3A%2F%2Ffeeds.feedburner.com%2Fahmetturanalkan" src="http://www.bitty.com/img/bittychicklet_91x17.gif">Subscribe with Bitty Browser</feedburner:feedFlare><feedburner:feedFlare xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0" href="http://www.newsalloy.com/?rss=http%3A%2F%2Ffeeds.feedburner.com%2Fahmetturanalkan" src="http://www.newsalloy.com/subrss3.gif">Subscribe with NewsAlloy</feedburner:feedFlare><feedburner:feedFlare xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0" href="http://www.live.com/?add=http%3A%2F%2Ffeeds.feedburner.com%2Fahmetturanalkan" src="http://tkfiles.storage.msn.com/x1piYkpqHC_35nIp1gLE68-wvzLZO8iXl_JMledmJQXP-XTBOLfmQv4zhj4MhcWEJh_GtoBIiAl1Mjh-ndp9k47If7hTaFno0mxW9_i3p_5qQw">Subscribe with Live.com</feedburner:feedFlare><feedburner:feedFlare xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0" href="http://mix.excite.eu/add?feedurl=http%3A%2F%2Ffeeds.feedburner.com%2Fahmetturanalkan" src="http://image.excite.co.uk/mix/addtomix.gif">Subscribe with Excite MIX</feedburner:feedFlare><feedburner:feedFlare xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0" href="http://download.attensa.com/app/get_attensa.html?feedurl=http%3A%2F%2Ffeeds.feedburner.com%2Fahmetturanalkan" src="http://www.attensa.com/blogs/attensa/WindowsLiveWriter/BadgeredintoBadges_10C02/attensa_feed_button5.gif">Subscribe with Attensa for Outlook</feedburner:feedFlare><feedburner:feedFlare xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0" href="http://www.webwag.com/wwgthis.php?url=http%3A%2F%2Ffeeds.feedburner.com%2Fahmetturanalkan" src="http://www.webwag.com/images/wwgthis.gif">Subscribe with Webwag</feedburner:feedFlare><feedburner:feedFlare xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0" href="http://www.podcastready.com/oneclick_bookmark.php?url=http%3A%2F%2Ffeeds.feedburner.com%2Fahmetturanalkan" src="http://www.podcastready.com/images/podcastready_button.gif">Subscribe with Podcast Ready</feedburner:feedFlare><feedburner:feedFlare xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0" href="http://www.flurry.com/pushRssFeed.do?r=fb&amp;url=http%3A%2F%2Ffeeds.feedburner.com%2Fahmetturanalkan" src="http://www.flurry.com/images/flurry_rss_logo2.gif">Subscribe with Flurry</feedburner:feedFlare><feedburner:feedFlare xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0" href="http://www.wikio.com/subscribe?url=http%3A%2F%2Ffeeds.feedburner.com%2Fahmetturanalkan" src="http://www.wikio.com/shared/img/add2wikio.gif">Subscribe with Wikio</feedburner:feedFlare><feedburner:feedFlare xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0" href="http://www.dailyrotation.com/index.php?feed=http%3A%2F%2Ffeeds.feedburner.com%2Fahmetturanalkan" src="http://www.dailyrotation.com/rss-dr2.gif">Subscribe with Daily Rotation</feedburner:feedFlare><item><title>Şeriatta ayıp yoktur</title><link>http://ahmetturanalkan.net/seriatta-ayip-yoktur/</link> <comments>http://ahmetturanalkan.net/seriatta-ayip-yoktur/#comments</comments> <pubDate>Wed, 10 Mar 2010 00:15:16 +0000</pubDate> <dc:creator>Ahmet Turan Alkan</dc:creator> <category><![CDATA[Zaman Gazetesi]]></category><guid isPermaLink="false">http://ahmetturanalkan.net/?p=4349</guid> <description><![CDATA[Rahatsızlığımın üçüncü gününde yatak odasından zorla taburcu edilerek sürgüne gönderildiğim salonda, yarı baygın yarı uyanık ama daha çok kerhen televizyon seyrediyorum. Faydası oluyor, daha önceleri gördüğüm şeyler arasında ilgi kurmaya, yurt ve dünya gerçeklerini yeni bir bakış açısıyla (ekrana göre 45 derece eğik) seyretmeye başladım. Gördüğüm parça bölük şeyleri zihnimde kabaca yapıştırıp bir araya getirdiğimde [...]]]></description> <content:encoded><![CDATA[<p>Rahatsızlığımın üçüncü gününde yatak odasından zorla taburcu edilerek sürgüne gönderildiğim salonda, yarı baygın yarı uyanık ama daha çok kerhen televizyon seyrediyorum. Faydası oluyor, daha önceleri gördüğüm şeyler arasında ilgi kurmaya, yurt ve dünya gerçeklerini yeni bir bakış açısıyla (ekrana göre 45 derece eğik) seyretmeye başladım. Gördüğüm parça bölük şeyleri zihnimde kabaca yapıştırıp bir araya getirdiğimde şöyle bir manzara ortaya çıktı ki, meşhur meseldir; &#8220;Şeriatta ayıp yoktur.&#8221;<br
/> <span
id="more-4349"></span><br
/> Halkımız hukuk öğreniyor. Hayır; darbeydi, Ergenekon&#8217;du, yargıydı vesaire gibi siyasi hakları ilgilendiren yüksek hukuk meseleleri değil, nasıl boşanırsınız, aldatılan eş ne yapmalı; hangi dava hangi mahkemede açılır şu bu. Adam vurup üfürükçüye gitmektense, hukuka başvurmak elbette iyidir ve biz de bunun inceliklerini öğrenmekteyiz.</p><p>Halkımız sağlığı keşfediyor; harıl harıl sağlık programı tüketiyor her gün; bir ara duyduğuma göre tabiblerden üste para verip TV&#8217;lere çıkanlar oluyormuş. &#8220;Halkıma hizmet edeceğim, bırakın beni&#8221; diye bazı tabiblerin üste para vererek helâk olurcasına çalışması bana çok dokunuyor ama anlayabiliyorum. Galiba şöyle bir kriter gelişmiş halkımızda; şeyler ikiye ayrılır, sağlıklı şeyler, sağlıksız şeyler. Doktor milletine bakarsan bir bardak suyla iki kök çiğ ıspanaktan gayrı her şey &#8220;sağlıksız&#8221;. Halbuki eskiden şeyler &#8220;helâl-haram&#8221; diye ikiye ayrılmaz mıydı yahu?</p><p>Tamam, helâle harama da bakılıyor ama cumadan cumaya; diğer günler din ağırlıklı şeyler pek hitab etmiyormuş seyirciye. Seyirci, eyvallah dinibütün bir halk, inancı var; meselâ astrolojiye, büyüye, fala ilgi duymaya başlamış; ötelerle ilişki ihtiyacı içinde olduğu açık ama bu dünyayı da boşlamış değil hepten. Gurme sözünü dağdaki çoban bile biliyor artık, tabii dağda çoban kaldıysa!..</p><p>Halkımız, tekstil sanayiimiz sayesinde görüntüyü hayli düzeltmiştir, şimdi yemek programlarından anlıyoruz ki mutfağına da yarı bilimsel, yarı sanatkâr ilhamıyla güçlenen ama mutlaka &#8220;sağlıklı&#8221; bir vizyon getirecektir ve öyle yapmaktadır.</p><p>Derken ikinci gün Elazığ depreminin haberi geliyor. Ekran rutinleri sarsılıyor; medyumların, biyorezonatörlerin, gurmelerin, avukatların ve detektiflerin yerini ânında, vaktiyle elbirliği ile başardıkları bilgi ve kanaat kirlenmesi yüzünden itibarlarının yivi-seti kalmamış deprem mütehassısları alıyorlar ve Körfez harekâtı öncesinde bazı e-Generallerin yaptığı gibi bölge haritası üzerinde oradan oraya koşarak korkularımızın sinir uçlarıyla oynuyorlar.</p><p>Bilanço ve fail kısa zamanda belli oluyor: Can kaybımız azdır, sebebi kerpiçtir. Aynen benim yaptığım gibi Türkiye gündemini koltuğa yan gelip yatarak ve ekranla 45 derecelik bir açıyla (benim açım öteki 45 derece!) takip eden gazetelerimiz kerpiçin yoksullukla aynı şey demek olduğunu tespitte birleşiveriyorlar: &#8220;Kerpiç evler değil, ihmal ve yoksulluk öldürüyor, Yoksulluk Depremi, Fukaralığın Bedeli, Fakirlik öldürdü&#8221; vesaire&#8230; Anladık kerpiç öldürdü ama ilk darbede kesmeşeker gibi eriyiveren kerpiçin üstündeki çatı teşkilatı hayli mazbut görünüyor üstad; hatta güneş ısıtma sistemi bile var. Ne mânâ bu? Mânâsı şu; yapıyı ayakta tutar düşey (kolon) elemanlarla iktifa ederken, yapıya yatay esneklik ve metanet kazandıracak kiriş ve bağlantıları &#8220;ilerde bakarız bir çaresine&#8221; diyerek savsaklıyoruz. Bunun adı yoksulluk değil amcalarım; sizin o manşetleriniz 1966&#8242;daki Varto, Hınıs Depremleri için doğruydu; şimdi değil. Binalara kolon kiriş yapacak paramız var aslında fakat harcama önceliklerimiz değişti; az önce arz ettimdi&#8230; desem, kırk yerden itiraz gelir; en iyisi şöyle diyorum:</p><p>Devlet, bütün kerpiç evleri yıktırıp yerine TOKİ standartında binalar yaparak bedava dağıtmalı, eli değmişken yoksulluğu da yasaklamalıdır.</p> ]]></content:encoded> <wfw:commentRss>http://ahmetturanalkan.net/?page_id=0?</wfw:commentRss> <slash:comments>-11</slash:comments> </item> <item><title>Mustafa Kemâl Paşa, asker-siyaset ilişkisi için iyi bir örnek midir?</title><link>http://ahmetturanalkan.net/mustafa-kemal-pasa-asker-siyaset-iliskisi-icin-iyi-bir-ornek-midir/</link> <comments>http://ahmetturanalkan.net/mustafa-kemal-pasa-asker-siyaset-iliskisi-icin-iyi-bir-ornek-midir/#comments</comments> <pubDate>Sun, 07 Mar 2010 23:55:40 +0000</pubDate> <dc:creator>Ahmet Turan Alkan</dc:creator> <category><![CDATA[Aksiyon Dergisi]]></category><guid isPermaLink="false">http://ahmetturanalkan.net/?p=4351</guid> <description><![CDATA[Mustafa Kemâl, 1893 senesinde Selânik Askerî Rüşdiyesi’nde ilk üniformasını giydiğinde henüz 12 yaşındaydı. Üniformasını çıkarıp ordudan emekliliğini istediğinde ise hem başkumandan, hem reisicumhur sıfatlarını taşıyordu ve tarih 1927 idi. Bu duruma göre tam 35 sene bilfiil asker sıfatını taşımıştır.Elbette bu durumda askerlikten ilişiğini reisicumhur seçildikten dört sene sonra kesmiş olmasının anlamı üzerinde durmak gerekiyor. Sözünü [...]]]></description> <content:encoded><![CDATA[<p>Mustafa Kemâl, 1893 senesinde Selânik Askerî Rüşdiyesi’nde ilk üniformasını giydiğinde henüz 12 yaşındaydı. Üniformasını çıkarıp ordudan emekliliğini istediğinde ise hem başkumandan, hem reisicumhur sıfatlarını taşıyordu ve tarih 1927 idi. Bu duruma göre tam 35 sene bilfiil asker sıfatını taşımıştır.<br
/> <span
id="more-4351"></span><br
/> Elbette bu durumda askerlikten ilişiğini reisicumhur seçildikten dört sene sonra kesmiş olmasının anlamı üzerinde durmak gerekiyor. Sözünü ettiğimiz dört yıl, Türkiye’de yeni rejimin oturma, yerleşme (stabilizasyon) yıllarıydı ve Mustafa Kemâl Paşa bu dönemde hem devlet başkanlığı, hem Cumhuriyet Halk Fırkası genel başkanlığı ve hem de ordunun başkumandanı sıfatlarını üzerinde taşımanın lüzumuna inandığı için çağdaşı demokrasilerde görülmeyen bir uygulamada ısrar etmişti. Bu gerçek, askerlerin siyasetle uğraşmaması varsayımını sarsıyor; nitekim resmî Atatürk kronolojilerinde ve hemen her yerde rastlayabileceğiniz “Atatürk’ün hayatı” metinlerinde bu gerçeğe yer verilmiyor. Kaldı ki bu gerçek dahi kitâbî değil ama Cumhuriyet’in “fiilî esasları”ndan birini teşkil ediyor; fiilî bir gerçek.</p><p>ADBÜLHAMİD’İN OSMANLI ORDUSUNDA ASKER OLMAK</p><p>Atatürk’ün biyografisi söz konusu olduğunda onun, daha önce üyesi olduğu İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin 1912’de yaptığı kongrede asker kişilerin siyasi faaliyetten tamamen uzaklaşması yolunda bir görüş ileri sürdüğünü görüyoruz. Bu arzusunun fiilen kaale alınmadığını sonraki gelişmeler de teyid ediyor. İttihat ve Terakki (İT) için sadece halkoyuna dayanan, açık bir örgüt hâline gelmek intihar kabilinden bir davranış olurdu; bilakis cemiyet, bir siyasi teşkilat olarak görünürlüğünü uzun zaman gizlemekte fayda ummuştu.</p><p>Mustafa Kemâl ve askerî tâbirle onunla aynı “devre”ye mensup olan askerler arasında siyasetle uğraşmak, askerlik sanatının kendisi kadar tabii ve geçerli bir eğilimdi. II. Abdülhamid’in modernleştirdiği, güçlendirdiği askerî eğitim kurumlarında siyasi eğilimleri kontrol altına alma çabası tam bir iflâsla sonuçlandı. Geriye ise askerî okullarda ve birliklerde siyasetle uğraşılmasını istemeyen Abdülhamid’in baskıcılığı, sansürcülüğü, hür düşünceye tahammül etmemesi gibi o devrin meşhur efsâneleri kaldı. Abdülhamid, Osmanlı askerî gücünü ve zabitlerini, İmparatorluk ideolojisine göre doktrine etmek istiyor fakat bu niyeti, Jöntürkler aracılığı ile askerî okullara sızdırılan hürriyetçilik, ihtilâlcilik, anayasacılık gibi karşı doktrinle çatışıyordu.</p><p>Abdülhamid bu çatışmayı kaybetti. Genç subaylara hitap edebilecek ideolojik donanımı ve kadroları yoktu; o sadece yüksek rütbeli zabitleri Yıldız’ın kontrolünde tutarak orduyu zabt ü rabt edebileceği hesabındaydı. Bu hesabı, 1908’de Meşrutiyet’le sonuçlanan askerî ayaklanmalar boşa çıkarmıştır.</p><p>MUSTAFA KEMÂL: SİYASETLE ASKERLİĞİN BAŞABAŞ KOŞTURDUĞU BİR KARİYER</p><p>Mustafa Kemâl’in henüz 1905 yılında tayin olunduğu Şam’da, “Vatan” adlı gizli bir ihtilâl komitesine üye olduğu biliniyor. İttihat ve Terakki’ye katılması ise 1907 veya ertesi yıl gerçekleşmiş, bazı yazarlara göre 1912’deki kongreden sonra İT ile yollarını ayırdığı ileri sürülmüşse de bazılarına göre Mustafa Kemâl Paşa, Cemiyet’ten asla ayrılmamıştır. Resmî biyografilerde M. Kemâl Paşa’nın Cemiyet’e küskün olduğu yolundaki ayrıntıyı, Enver Paşa ile M. Kemâl arasındaki çok bilinen çekişme ve rekabetle açıklayabiliriz.</p><p>İT Cemiyeti ile arasındaki soğukluğa rağmen, Mustafa Kemâl Paşa’nın siyasete ilgisi harp yıllarında da devam etmiş görünüyor; Balkan Harbi ertesinde onun Fethi Bey’le birlikte Sofya’ya ataşemiliterlik gibi sıradan bir bürokratik görevle gönderilmesini, ordu içindeki siyasi kamplaşma ve gerginlik eserine bağlayan ciddi kaynaklar vardır.</p><p>Paşa’nın 1918 yılında güney cephesinden döner dönmez yeni kurulan İzzet Paşa Kabinesi’nde Harbiye Nazırlığı görevini üstlenmek için teşebbüste bulunduğu, İstanbul’a bu yolda mektuplar yazdığı biliniyor. Ne var ki İzzet Paşa, sallanan bir imparatorluğun son sadrazamlarından biri olarak hükûmetine M. Kemâl’i değil, onun yakın çevresinden ve dostlarından Rauf (Orbay) ve Fethi (Okyar)’yi tercih etmişti; nitekim M. Kemâl Paşa’nın Nutuk’ta İzzet Paşa’yı sert dille eleştirmesi gözden kaçmıyor.</p><p>Mütarekeyle birlikte İstanbul’a dönen M. Kemâl Paşa, Kasım 1918’den, Mayıs 1919’a kadar geçen yaklaşık yedi aylık dönemi, tamamen siyasi temaslarda bulunarak geçirdi ve hatta bu esnada can dostu Fethi Bey’le birlikte İstanbul’da “Minber” isimli bir gazete yayınlayarak politik yazılar kaleme aldı. Samsun’a çıkışından sonra Erzurum Kongresi’nde siyasi rol üstlenmek için inisiyatif kullandı ama burada karşılaştığı güç durum, onu, kendi tâbiriyle “silk-i askerî”den yani askerlik üniformasından ayrı düşürecekti; bu, Osmanlı Ordusu’nun üniformasını çıkarmak anlamına geliyordu fakat bu uzun boylu bir ayrılık olmamıştır. 1921’de Ankara’daki Meclis’in kararıyla BMM ordularının başkumandanlığına getirildi; bu görevini  M. Kemâl Paşa “şart”la kabul etmişti: Büyük Millet Meclisi’nin askerî konulardaki bütün yetkilerini şahsı adına üstleniyordu.</p><p>Zaferden sonra M. Kemâl Paşa’nın tartışmasız otoritesi ve liderliği altında biçimlenen yeni rejim, her şeye rağmen kendini güvende hissetmedi. 1926’ya kadar geçen süre zarfında M. Kemâl Paşa, önce Mecliste II. Grup diye adlandırılan ideolojik muhaliflerini, daha sonra İttihat ve Terakki mensubu oldukları hâlde yeni rejimi tehdid etmesi muhtemel kişileri ve en sonra da Millî Mücadele’de silah arkadaşlığı yaptığı yakın askerî kadroyu ve arkadaşlarını etkisiz hâle getirdi. İşte Mustafa Kemâl Paşa’nın Mareşal rütbesiyle taşıdığı askerî üniformasını çıkararak sadece CHF genel başkanlığı ve cumhurreisliği ünvanı ile siyasi kariyerine devam etmesi bu süreçten sonra mümkün olabildi. Atatürk’ün siyasi müdafaanamesi anlamına gelen meşhur “Nutuk”unu Meclis’te okuması bu sürecin sonuna konulan bir zafer çelengini andırır. İnkılaplar da bu süreçte ana hatları itibariyle tamamlandığı için rejim güvende sayılabilirdi.</p><p>ÖZETLE&#8230;</p><p>Harp okullarında ve askerî eğitim kurumlarında Atatürk’ün genç subay adaylarına her mânâda ideal bir önder olarak tanıtılması, onun askerî kimliğiyle yaptığı siyasi faaliyetleri de tabiatıyla kapsamaktadır; buna rağmen genç askerî öğrencilere doğrudan doğruya siyasetle uğraşmaları elbette öğütlenmemektedir. Atatürk’ün şahsında çizilen “rol model”in, genç Harbiyelilere gösterdiği örnek, Cumhuriyet’in tehlikeye girdiği anda her birinin aynen Atatürk gibi mevcut ahval ve şeraite bakmaksızın görev ve inisiyatif üstlenmeleri tarzında tezahür ediyor; karşılaştığımız örnekler bize bunu gösteriyor. Soru şudur: Mustafa Kemâl Paşa, askerlerin siyasetle uğraşmamaları gerektiği istikametindeki ortak kabul için ne derecede elverişli bir örnek teşkil ediyor?</p> ]]></content:encoded> <wfw:commentRss>http://ahmetturanalkan.net/?page_id=0?</wfw:commentRss> <slash:comments>-11</slash:comments> </item> <item><title>Çakılar ve Çinliler</title><link>http://ahmetturanalkan.net/cakilar-ve-cinliler/</link> <comments>http://ahmetturanalkan.net/cakilar-ve-cinliler/#comments</comments> <pubDate>Sun, 07 Mar 2010 00:27:54 +0000</pubDate> <dc:creator>Ahmet Turan Alkan</dc:creator> <category><![CDATA[Pazar Keyfi]]></category> <category><![CDATA[Zaman Gazetesi]]></category><guid isPermaLink="false">http://ahmetturanalkan.net/?p=4347</guid> <description><![CDATA[Bir ara evde o kadar çakı birikti ki, bunlarla bir dükkân açıp, ufaktan lüks hırdavatiye işine başlamayı bile düşündüm.
Tamam, mevzu &#8220;çakı&#8221;, fakat, az evvel cümlede geçen şu &#8220;Lüks hırdavatiye&#8221; lâfının gülünçlüğü üzerinde bir miktar durmamı hoş karşılamazsanız dilim şişer; öyle iki kelime ki, yan yana gelmesi, davul zurnayla Chopin&#8217;in cenaze marşı&#8217;nı davul-zurnayla icrâ etmek gibi [...]]]></description> <content:encoded><![CDATA[<p>Bir ara evde o kadar çakı birikti ki, bunlarla bir dükkân açıp, ufaktan lüks hırdavatiye işine başlamayı bile düşündüm.</p><p>Tamam, mevzu &#8220;çakı&#8221;, fakat, az evvel cümlede geçen şu &#8220;Lüks hırdavatiye&#8221; lâfının gülünçlüğü üzerinde bir miktar durmamı hoş karşılamazsanız dilim şişer; öyle iki kelime ki, yan yana gelmesi, davul zurnayla Chopin&#8217;in cenaze marşı&#8217;nı davul-zurnayla icrâ etmek gibi bir tesir yapıyor.<br
/> <span
id="more-4347"></span><br
/> Efendim lux kelimesi, bize Batı&#8217;dan geliyor; Latince&#8217;de &#8220;Luxur, luxus&#8221; kavramları &#8220;aşırılık, israf, gösteriş, debdebe mânâsında. Hırdavat ise Doğu menşeli, aslı &#8220;hurdevât&#8221;, mânâsı ise tahminlerimizin ötesinde: &#8220;Yenmiş şey, yemek artığı, kırıntı-döküntü&#8221; demek. Kelime aslen &#8220;hurde&#8221;den geliyor, yani şu bizim bildiğimiz hurda. Türkçe&#8217;de ufak-tefek, önemsiz, kırıntı gibi bir karşılığı var, fakaat, &#8220;Lüks Hırdavat&#8221; gibi fiyakalı bir beraberlik söz konusu olunca haspanın bahtı açılıveriyor: Aynadan bigudiye, tırnak makasından saç fırçasına, çakıdan kalemtraşa, çakmaktan gaz lambasına, parfümeriden bilumum kırtasiye ürünlerine uzayıp gidiyor.</p><p>Bu mevzudan bahsetmek, belki karizmayı çizdirmemize sebep olacak fakat dayanamayarak itiraf ediyorum; lüks hırdavat neviinden ürünler fevkalade dikkatimi çekmiştir hep. Evde seyrek kullanılan çekmece ve dolaplarda mutlaka bu türden çer-çöpü sakladığım kutulara rastlıyorum hâlâ. Bir süre önce Çin ürünü lüks hırdavatiye malları piyasamızı işgal edip her köşe başına &#8220;Bir milyoncu&#8221; dükkânı açılınca eşimin ve oğullarımın dilinden, takazasından kurtulamaz oldum. Biliyorum, ucuz etin yahnisi yenmez, &#8220;ucuz eşya kullanacak kadar zengin değilim&#8221; filan da derler ama benimkisi sadece kullanıma mahsus bir merak değil ki; bir merak. Geçenlerde iskeleye düştü meselâ yolum. Satıcının biri tenis topu iriliğinde yumuşak lastikten mamul, &#8220;yoyo&#8221; benzeri bir oyuncak satıyor ama her zıplatmanızda ışıl ışıl yanıyor meret; hem de iki renkli.</p><p>E, siz olsanız almaz mısınız, sadece bir liracık yahu!</p><p>Aldım tabii. Eve gelince oturup inceledim. Miniminicik bir devre, içinde pili var, iki tane led lamba var; harekete duyarlı algılayıcıları var (sensör), üstelik zıpzıp gibi oynanabiliyor ve hepsi bir lira. Bunun yarısını iskeledeki seyyar satıcı cebine koysa, elli kuruş kalıyor.</p><p>Ey Çinliler, siz adamı günaha sokarsınız; dünyanın öteki ucunda çoluğu çocuğu, genci yaşlısı, karı-kızanı elbirliği ile köle gibi çalışıp sudan ucuz ürünler yaparak dünya pazarlarının tiftiğini artırmaktasınız ama bizim burada maliyet duygularımız altüst oluyor canım kardeşlerim. Çin malı olmayan her şeye, &#8220;Kim bilir bizi nasıl kazıklıyorlar; Çinliler olsa beşte bir fiyatına âlâsını yaparlardı&#8221; diye artık şüpheyle bakmaya başladık.</p><p>Misâl, bizim evin altındaki Milyoncu mağazasından bir pense aldım; çakısı, tornavidası, çok ağızlı lokma adaptörü, törpüsü, makası, tirbüşonu cabadan&#8230; Geçmiş zaman on küsur lira verdim galiba. Şimdi diyeceksiniz ki, &#8220;Bir kere kullanıp atmışsındır mutlaka!&#8221; Hiç alâkası yok, taş gibi duruyor. Ne zaman bir tamirat gerekse, hemen pırıl pırıl plastik ambalajından çıkarıp kullanıyorum. Daha &#8220;Bana mısın?&#8221; demedi ha!</p><p>Çinliler, lüks hırdavat vâdisinde artık gemi azıya aldılar. İsviçre ordu çakısı diye bilinen çakıların bile &#8220;çakma&#8221;sını üretebiliyorlar. Hani biraz da çeliğine dikkat etseler, gerçeğinden ayırana aşkolsun diyeceği geliyor insanın&#8230;</p><p>Anladık Çin&#8217;de doğru dürüst demokrasi yok; anladık sanayi kuruluşları gerekli sağlık şartlarından bihaber, anladık &#8220;sendika&#8221; diye bir kurumun varlığını bile duymamışlar; hepsini anladık ama üretebilmek, üretmeyi başarabilmek ve bununla da yetinmeyip o malları dünya pazarlarına satabilmekte hiç aferin payı yok mudur?</p><p>Daha başka türlü makina, tezgâh vesaire de yapıyorlarmış ama meraklısı değilim, anlamam; benim anladığım, şu bizim &#8220;Milyoncu&#8221; mağazalarının, (Şimdi 1 Liracı oldular), ayda 50-100 dolar arası ücretle çalışan sefil Çin proleteryası sayesinde evlerine ekmek götürmekte olduğudur; bu mağazalardan Çin malları bir gecede çekiliverse ne olur hiç düşündünüz mü?</p><p>Çakı merakımdan dem vuracaktım, konu nerelere geldi? Nerede güzel ve kullanabileceğime aklım yatan bir çakı görsem behemehal almadan geçmem. İki sene önce Bursa&#8217;da Şehreküstü civarında yolum unutulmuş bir sokağa düştü. Amanin dostlar! Bir sokak düşünün, başından sonuna karşılıklı bıçakçı dükkanıyla dolu ve vitrinlerde neredeyse bütün dünya markalarından enva-i çeşit bıçak parıldayıp durmakta.</p><p>Ben deyim döner bıçağı, siz deyin Samuray kılıcı&#8230; Ben deyim Sürmene, siz deyin Denizli yatağanı; ne ararsanız mevcut.</p><p>Bıraksalar cebimdeki bütün parayı çakıya, bıçağa yatıracağım resmen; neyse ki nefsimi birkaç parça nefis ve hesaplı çakıyla körletmek zorunda kaldım fakat gözüm arkada kaldı desem yeridir.</p><p>Çakı dediğiniz sıradan bir şey değil ki arkadaşlar; Hevayic-i asliye! Şimdiki tâbirle bir erkeğin yanında bulundurması gereken lüzumlu şeylerin başında geliyor. Hakkında Hadis-i Şerif olduğunu duydum fakat sıhhati konusunda emin değilim; mehazını bilenler varsa lütfen haberdar etsinler ki çakı sanayiimize şuradan küçük bir yardımımız dokunsun.</p><p>Birkaç sene evvel yurtdışına çıkıyorum; havaalanında son arama işlerini yapan polis memurunun yüzü asılıverdi, &#8220;Nedir bu?&#8221; diye ters ters bir bakış?..</p><p>Baktım çakı, pirinç gövdeli Sürmene taklidi güzel bir çakı. Beyazıt&#8217;tan 5 liraya almışım, çantanın dibinde kalakalmış. Gafletime mi utanayım, polisin beni potansiyel uçak korsanı zannetmesine mi üzüleyim bilemedim. Ya çakıya sahip çıkıp kös kös eve döneceğim ya da çakıyı oracıkta bırakacağım&#8230;</p><p>Bu güvenlik endişesi yüzünden ne yazık ki artık cebimde, çantamda çakı taşıyamaz oldum dostlar. Bip de bip! Yahu sünnettir, hevâyic-i asliyedendir bahanelerine güvenlikçiler metelik vermiyorlar. Netekim geçenlerde dayım, memlekette bana güzel bir çok ağızlı ve maksatlı bıçak hediye etti. &#8220;Güvenliğe kaptırmayayım&#8221; diye İstanbul&#8217;a getiremedim; olacak iş midir beyler? İçişleri Bakanlığı şu meseleye bir el atsa ne güzel olur vallahi&#8230;</p><p>Ol sebepten evdeki çakı miktarında hayli azalma müşahede ediyorum üzüntüyle; üstelik eşe dosta bıçak hediye etmek gibi -bana hiç yakışmayan- bir cömert tarafım da var.</p><p>Gelelim meselenin kıssadan hisse faslına:</p><p>1- Çinliler, biraz daha pahalıya çıksa da güzel ve kaliteli çakılar da üretsin.</p><p>2- Yerli çakılarımız da fena değildir, fakat pahalıya satıyorlar; Çinlilerden ibret alsınlar.</p><p>3- Halk eğitim merkezlerinde bıçak bileme kursları açılsın; bazen bir çakı fiyatına bileme parası vermekten usandık.</p><p>4- Çakı hediye etmemle Beşir Ayvazoğlu&#8217;nun dalga geçmesinden beri bu cömertliğim sona ermiştir; heveslilere üzüntüyle duyururum.</p> ]]></content:encoded> <wfw:commentRss>http://ahmetturanalkan.net/?page_id=0?</wfw:commentRss> <slash:comments>-11</slash:comments> </item> <item><title>Yazar dayanışması için yanlış adres…</title><link>http://ahmetturanalkan.net/yazar-dayanismasi-icin-yanlis-adres/</link> <comments>http://ahmetturanalkan.net/yazar-dayanismasi-icin-yanlis-adres/#comments</comments> <pubDate>Wed, 03 Mar 2010 14:16:09 +0000</pubDate> <dc:creator>Ahmet Turan Alkan</dc:creator> <category><![CDATA[Zaman Gazetesi]]></category><guid isPermaLink="false">http://ahmetturanalkan.net/?p=4343</guid> <description><![CDATA[İmza ıslak mıydı, yoksa hafif nemli miydi meselesini tam dokuz ay tartışmışız; daha doğrusu bulunan evrakın kâğıt parçası mı, yoksa belge mi olduğuna kanaat getirmek için tam dokuz ay arpacı kumruları gibi düşünüp durmuşuz.
Kurumun en üst yetkilisi, &#8220;bu bir kâğıt parçası&#8221; diye ısrar ediyor, hatta meydan okuyor, hatta bu kâğıt parçasının birileri tarafından kurumu yıpratmak [...]]]></description> <content:encoded><![CDATA[<p>İmza ıslak mıydı, yoksa hafif nemli miydi meselesini tam dokuz ay tartışmışız; daha doğrusu bulunan evrakın kâğıt parçası mı, yoksa belge mi olduğuna kanaat getirmek için tam dokuz ay arpacı kumruları gibi düşünüp durmuşuz.</p><p>Kurumun en üst yetkilisi, &#8220;bu bir kâğıt parçası&#8221; diye ısrar ediyor, hatta meydan okuyor, hatta bu kâğıt parçasının birileri tarafından kurumu yıpratmak için hazırlandığını ileri sürüyordu. Şimdi ise, &#8220;Söz konusu belgenin ıslak imzalı aslının mevcudiyeti iddialarını doğrulayabilecek bazı delillerin elde edil&#8221;diği yolunda açıklama yapılıyor.<br
/> <span
id="more-4343"></span><br
/> 23 Ocak günü &#8220;Karargâhta neler oluyor?&#8221; başlıklı yazıda şu kanaate yer vermişim: &#8220;Artık emin olmaya başladım: TSK&#8217;ya karşı dışardan asimetrik psikolojik harekât yürütenlerin varlığını tahmin ediyorum fakat içerden -yani dost kuvvetlerden- orduyu yıpratmak isteyenler daha etkili oluyor, kuruma daha çok zarar veriyorlar.&#8221; Önceki gün karargâhtan yapılan açıklama, bu kanaatimi doğruluyor ve samimiyetle söylüyorum, bu konuda haklı çıkmış olmaktan memnun değilim.</p><p>Askerliğimi Genelkurmay&#8217;da yapmadım ama bu kadarını herkes bilir: Her resmî dairede üretilen evrakın kaydı, sayısı, tarihi tutulur, sûreti muhafaza edilir, âmirin bilgisine sunulur; yani bir kamu görevlisi, sadece kendi bilgisi altında kalacak tarzda resmi evrak üretemez. İddia ortaya atıldığında üst komutan, &#8220;Şimdi o belgelere bakıyoruz tuhaf&#8230; İçerik olarak artı hazırlanış şekli olarak farklı&#8230;&#8221; şeklinde bir değerlendirme yapınca biz, bu kâğıdın âmirlerin bilgisi dışında hazırlanmış şahsi bir şey, belki bir fantezi ürünü olabileceğinden şüphelenmiştik. Evrakın kurum içinde sair belgeler gibi işlem görüp görmediğini, mûtad dışı üretilmiş şahsi bir fantezi eseri olduğuna dair bir bilgiye de sahip değiliz; sadece &#8220;ıslak imzalı aslının mevcudiyeti iddialarını doğrulayabilecek bazı deliller&#8221;in varlığından eminiz.</p><p>İyi de, bir âmir, adı gazetelere, savcılıklara düşmüş personelini tenhaya çekip, &#8220;Nedir bu işin aslı evladım?&#8221; diye sormamış mıdır? Sormaması, işin aslını öğrenmemesi düşünülemez bile. Hesab etmeli ki sözünü ettiğimiz kurum, kendi kriterlerine göre &#8220;yaramaz&#8221; gördüğü personelini YAŞ kararıyla sorgusuz, sualsiz, temyizsiz-mahkemesiz kapının önüne koyma yetkisiyle donatılmış bir kurum. Sayısı birkaç binle ifade edilen personelin ve yakınlarının hayatı bazen sadece şüphe üzerine karartılırken bu kadar uzun süre tereddüd geçirilmiş miydi; zannetmem.</p><p>Çürük elmaları ayıklamak bu kadar zor mudur?</p><p>&#8230;&#8230;</p><p>NOT: Kadim okuyucularımdan biri, &#8220;Beğenmediği yazarları işten atamayan patronlara kızdığı için Başbakan&#8217;ı protesto etmeyecek misin?&#8221; yollu bir mektup gönderdi. Cevaben, &#8220;Hayır, çünkü ödüm patlıyor; ya patronum işten atarsa&#8221; diye cevap verdim; bu işin şaka faslı fakat bazı yazarların, &#8220;Bu nasıl nezaketsizliktir; Başbakan böyle söyleyebilir mi, onurum incindi&#8221; yollu tepkilerine katılmıyorum. Başbakan bir patrona, &#8220;Şu yazarı işten atın&#8221; derse ayıp etmiş olur ama &#8220;gücüm yetmiyor&#8221; diye mürâilik edenleri eleştirmeye elbette hakkı vardır. Kimse, &#8220;Görmedim duymadım, söylemedim&#8221; postuna oturmasın: Özel sektörde iş garantisi yok ve yazarlar da ömür boyu maaş garantisi ile çalışan memur durumunda değiller. Başbakan&#8217;ı ayıplayan yazarlar, Tekel işçilerinin haklarını savunurken gösterdikleri celâdeti, kendi gazetelerinde niçin sendika tutunamadığı yolunda bir araştırma dosyasıyla taçlandırırlarsa ve çalıştıkları kurumda köşesi olmayan personelin haklarıyla, ücretleriyle, problemleriyle daha yakından ilgilenirlerse daha iyi yaparlar diye düşünüyorum.</p><p>Yazar dayanışması için yanlış adresim ben; siz buna &#8220;Sınıf şuuru gelişmemiş, işbirlikçi yazar bozuntusu&#8221; da diyebilirsiniz pekâlâ&#8230;</p> ]]></content:encoded> <wfw:commentRss>http://ahmetturanalkan.net/?page_id=0?</wfw:commentRss> <slash:comments>-11</slash:comments> </item> <item><title>Darbeciler değil, yüksek cumhuriyet idealleri kazanacak</title><link>http://ahmetturanalkan.net/darbeciler-degil-yuksek-cumhuriyet-idealleri-kazanacak/</link> <comments>http://ahmetturanalkan.net/darbeciler-degil-yuksek-cumhuriyet-idealleri-kazanacak/#comments</comments> <pubDate>Mon, 01 Mar 2010 14:17:10 +0000</pubDate> <dc:creator>Ahmet Turan Alkan</dc:creator> <category><![CDATA[Aksiyon Dergisi]]></category><guid isPermaLink="false">http://ahmetturanalkan.net/?p=4345</guid> <description><![CDATA[Şöyle bir algının giderek yaygınlaştığına şahit oluyorum: “Biraz fazlaca ileri gidilmiyor mu? Her gün, her sabah, her saat darbecilerle ilgili haber dinlemekten sıkıldık usandık. Acaba gerçekten bir darbe tehlikesi yaşıyor muyuz, yoksa hükümet ve emniyet güçleri, ufak-tefek olayları gereğinden fazla büyütüp dolaşımda tutarak kamuoyunu yanıltıyor mu?”
Geçenlerde yakınlarımdan birisi, “Yahu bu Ergenekoncular hakikaten çete kurmuşlar mı?” [...]]]></description> <content:encoded><![CDATA[<p>Şöyle bir algının giderek yaygınlaştığına şahit oluyorum: “Biraz fazlaca ileri gidilmiyor mu? Her gün, her sabah, her saat darbecilerle ilgili haber dinlemekten sıkıldık usandık. Acaba gerçekten bir darbe tehlikesi yaşıyor muyuz, yoksa hükümet ve emniyet güçleri, ufak-tefek olayları gereğinden fazla büyütüp dolaşımda tutarak kamuoyunu yanıltıyor mu?”</p><p>Geçenlerde yakınlarımdan birisi, “Yahu bu Ergenekoncular hakikaten çete kurmuşlar mı?” diye sorunca şaşırdım. Demek ki haberdar olmak, bir yer geçildikten sonra hiç haberdar olmamak sonucuna da çıkabiliyormuş. Tarihçiler derler ki “Napolyon ve dönemi hakkında o kadar çok yayın yapılmış, birbiriyle çelişebilen o kadar farklı tez ileri sürülmüştür ki, günün birinde tarihçiler Napolyon diye birinin yaşayıp yaşamadığından bile emin olamayacaklar.”<br
/> <span
id="more-4345"></span><br
/> BÜTÜN SAHAYI GÖRMEK, ANLIK POZİSYONLARI İZLEMEK…</p><p>Öyleyse olup bitene, bir kere daha yukarılardan bakmayı deneyelim. Herhangi bir futbol maçını televizyon naklen yayını esnasında anlatan sunucu ve yorumcuların sıkça dile getirdikleri bir noktayı hatırlatalım. Derler ki: “Sizler ister istemez kameranın bakış açısına mahkûmsunuz ve sadece kameranın gösterdiği alanları görebiliyorsunuz; hâlbuki biz maçı çıplak gözle seyreden seyirciler olarak sizden daha geniş ve elbette daha hür bir bakış açısına sahibiz. Kamera genellikle topun hareket hâlindeki yerleri ekrana taşır; hâlbuki oyun sadece topun oynandığı yerden ibaret değildir.”</p><p>Bu tespit doğru. Futbol sahası 5-6 dönümlük geniş bir alan. Bu alanın tamamını gösterebilecek kameralar da yok değil ama futbol seyircisi, sadece bütün sahayı gösteren açıdan çabucak sıkılır, ayrıntıları görmek ister. O zaman şöyle bir tespit yapabiliriz: Basın, ister istemez ayrıntılarla ilgilenmek ve onları gündeme getirmek zorundadır; tarihçiler ise maç öncesi ve sonrasıyla bütün sahayı görmek ve tespitlerini sıcağı sıcağına değil, çok daha sonradan sâkin bir bakışla yapmak isterler. Tarihçinin bakış açısı, olup bitmekte olan tarihin içinde yaşayanlar bakımından câzip ve heyecanlı değildir. Onlar “ân”ı yaşadıkları için parça-bütün ilişkisini pek önemsemezler. Oysaki hadiselerin gerçek anlamı, parça-bütün ilişkilerinin sağlıklı işlenmesinden sonra netleşebilecektir.</p><p>Yayın organlarında her iki türden haber ve tahlillere yer veriliyor fakat hadiselerin “siyâk u sebâk”ı, yani öncesi ve sonrası, genel tarihî akış seyri içinde gösterdiği karakteristiklerle izah eden değerlendirmeler, ancak dar çapta bir ilgiye mazhar oluyor. Elbette bunda bazen birkaç saat aralığı ile gündeme düşen sıcak gelişmelerin üst üste gelmesinden doğan haber bombardımanının tesiri de var. Genel okuyucu ve seyirci kitlesi, vaktiyle ordu komutanlığı yapmış bir generalin evinde yapılan arama haberini, daha geniş kapsamlı bir analiz yazısına tercih edecektir.</p><p>Bir faktörü de bu tabloya ilave etmeliyiz: Dünyada ve elbette Türkiye’de “haberin altyapısı” çok gelişti. Televizyonlar pek çok gelişmeyi birkaç dakika gecikmeyle, bazen ânında canlı olarak alıcıya ulaştırabiliyorlar. Öyle ki gazete haberciliği internet ve televizyon haberciliği yanında daha şimdiden çaresiz kalmaya başladı ve haberden ziyade olup bitenin yorumunu okuyucusuna ulaştırarak varlık sebebini yaşatmaya çalışıyor.</p><p>OLAĞANÜSTÜ GÜNLER YAŞIYORUZ</p><p>Türkiye’de, başka hiçbir dönemle kıyaslanmayacak derecede çok sayıda, önemli haber cereyan etmeye başladı. “Acaba gerçekten Türkiye’de darbeciler var mı; yoksa kandırılıyor muyuz?” şeklinde şüpheye kapılan insanlara bir noktada hak verilebilir: Haberlerin niteliği, sayısı ve yoğunluğu olağanüstüdür ve bu haberler sayısı yüzlerle ifade edilen gazete, televizyon, internet sitesi ve radyo aracılığı ile ânında tüketici kitleye ulaştırılıyor ve her haber, bunu yayınlayan kuruluşun üslûbu ve yayın karakterinde işlenerek birbirinden farklı çehrelerle yayınlanıyor. Böylece aynı haber, farklı haber kanallarının aynasında birbirinden farklı suretlere bürünerek kamuoyuna ulaşıyor; böyle bir demde Türkiye’de çok sesliliğin hâkim olması güzel bir şanstır. Çok seslilik, ilk adımda kafa karışıklığına sebep oluyor gibi görünüyorsa da çok farklı kanallar aracılığı ile haberin doğruluk kontrolüne imkân vermesi bakımından faydalı ve olumludur.</p><p>Evet, biraz kafa karışıklığı elbette tabiidir. Çünkü sıradışı günler geçiriyoruz. Türkiye makas değiştiriyor. Devletin temel kurumları sorgulanıyor, dünyadaki benzerleriyle mukayese ediliyor ve her seviyede tenkide muhatap oluyor. Esas değişim, ülkemizde milletle devletin arasındaki ilişkileri belirleyen temel hukukun fiilen dönüşmekte oluşudur. Eski ve geleneksel “millet-devlet hukuku”muz, bâriz şekilde devlet ve bürokrasi ağırlıklıydı ve evvelemirde devlet cihazının, millet denilen güvenilmez topluluğa karşı kendini emniyet altına alması esasına dayanıyordu. Devletin hukukunu, milletin hukukundan daha önemli gören bu yaklaşımın gerçekten devlete yapılabilecek en büyük kötülüğü teşkil ettiği artık su yüzüne çıkmış bulunuyor. Halkına güvenmeyen, onu “tehdit ve şüpheli” listesinin başına koyan devletçi anlayış, bir kamu cihazının başına gelebilecek en büyük talihsizliktir; ne yazık ki bu tutum, sanki çok matah ve doğru bir şeymiş gibi yıllardan beri resmî ideoloji ile karıştırılarak oligarşik merkez bürokratları tarafından savunuldu.</p><p>Türkiye bu defa hakikaten (küçük harflerle de yazılabilen) bir cumhuriyet hâline geliyor, yani halkın yönetimi. Bizim büyük harflerle yazdığımız Cumhuriyet, halkın yönetiminden çok halk adına halkı yönetme üstünlüğünü kimselerle bölüşmeye yanaşmayan bir avuç bürokratın rejimi oldu; bu bürokratlar halk temsilcilerini aşağılayıp kendi zümre dayanışmasını güçlendiren “kanuni” yapılanmalarla iktidarlarını sürdürmek için didiniyorlar. Küçük harflerle yazılabilen cumhuriyet yaklaşımı ise millî irâdenin üstünlüğünü, yüksek bürokratlar da dâhil “herkes”in kanunlar önünde eşitliğini ve iktidarların ancak seçimlerle değiştirebileceğini öngörüyor.</p><p>Bildiğimiz ama uygulamasına pek az şahit olduğumuz şeyler bunlar.</p><p>CUMHURİYETİ KÜÇÜK HARFLERLE DE YAZABİLMEK&#8230;</p><p>Cumhuriyetin küçük harflerle yazılabilmesinin anlamı şöyle: Cumhuriyeti, sözlükteki kavram karşılığı ile algılayıp öyle bir cumhuriyeti özlemek. Büyük harflerle yazılan Cumhuriyet ise, 1923’ten başlayıp bugüne kadar sürdüregeldiğimiz arızalı ve abartılı rejimi hatırlatır; o rejim, “siviller işi berbat ederse gelip askerler düzeltir ve darbe meşru olur” zihniyetindeki adamların egemenliğine hoşgörüyle bakan bir idare tarzıdır. Gerektiğinde kanun adamlarının, hukukçuların, polisin, askerin örtülü veya açık diktasını hoşgörüyle karşılarken milletin iradesine tahammül edemez. Hiçbir zümrenin değil, sadece “Hukukun üstünlüğü” ilkesinin egemenliğinden korku duyar.</p><p>Olup bitmekte olan kısaca bu büyük değişim ve dönüşümün işaretleridir ve değişim tabiatı gereği yüksek ateş, hızlı nabız ve yüksek tansiyon belirtileri gösteriyor.</p><p>Geçecektir; bünyemiz sağlam; hukukun üstünlüğü kazanacak, gerçek mânâda yüksek cumhuriyet idealleri kazanacak bu kavgayı.</p> ]]></content:encoded> <wfw:commentRss>http://ahmetturanalkan.net/?page_id=0?</wfw:commentRss> <slash:comments>-11</slash:comments> </item> <item><title>Ö-ze-leş-ti-ri!</title><link>http://ahmetturanalkan.net/o-ze-les-ti-ri/</link> <comments>http://ahmetturanalkan.net/o-ze-les-ti-ri/#comments</comments> <pubDate>Mon, 01 Mar 2010 00:03:24 +0000</pubDate> <dc:creator>Ahmet Turan Alkan</dc:creator> <category><![CDATA[Zaman Gazetesi]]></category><guid isPermaLink="false">http://ahmetturanalkan.net/?p=4341</guid> <description><![CDATA[Dün 28 Şubat&#8217;ın yıldönümüydü; zihin tazelemek için Anadolu Ajansı&#8217;nın yayınladığı, &#8220;Türkiye Cumhuriyeti, 80 Yıl Kronolojisi&#8221; adlı derlemenin 97&#8242;li yıllarına göz attım. Rûhum sıkıldı, içim daraldı, bunaldım.
Bizde hâkim kanaat şudur: &#8220;28 Şubat&#8217;ı askerler yaptı; Müslümanlar mağdur oldu&#8221;. Doğru olmasına doğru fakat vahim derecede eksik.
28 Şubat sadece askerlerin eseri değil, tırnak içindeki &#8220;Siviller&#8221;in, freni tutmayan erbâb-ı siyâsetin [...]]]></description> <content:encoded><![CDATA[<p>Dün 28 Şubat&#8217;ın yıldönümüydü; zihin tazelemek için Anadolu Ajansı&#8217;nın yayınladığı, &#8220;Türkiye Cumhuriyeti, 80 Yıl Kronolojisi&#8221; adlı derlemenin 97&#8242;li yıllarına göz attım. Rûhum sıkıldı, içim daraldı, bunaldım.</p><p>Bizde hâkim kanaat şudur: &#8220;28 Şubat&#8217;ı askerler yaptı; Müslümanlar mağdur oldu&#8221;. Doğru olmasına doğru fakat vahim derecede eksik.</p><p>28 Şubat sadece askerlerin eseri değil, tırnak içindeki &#8220;Siviller&#8221;in, freni tutmayan erbâb-ı siyâsetin ve onların yüreklendirdiği çevrelerin katkısı ihmâl edilmez. Askerleri ne zaman ve kim, &#8220;Cumhuriyet tehlikede; iktidar olayları seyrediyor, devletin dümeni elden çıkmak üzere&#8221; diye yönlendirirse cihet-i askerîden alâka görür. Doğru-yanlış, askerler böyle algılıyor, böyle düşünüyorlar. İlk tepkileri hemen, &#8220;Yaa, öyle mi; biz bu ülkeyi sokakta bulmadık, yaparız gereğini&#8221; oluyor ve neticede, -kendileri de beğenmese de- bilebildikleri kadarını yapıyorlar.<br
/> <span
id="more-4341"></span><br
/> 28 Şubat döneminde Refah Partisi, DYP ile iktidar ortağı idi; Necmettin Erbakan ise Başbakan. Bugünden düne doğru baktığımızda Erbakan&#8217;ın süreci doğru okuyamadığını daha net şekilde görünce içim sızlıyor; nitekim dün katıldığı, &#8220;28 Şubat ve Ticari Hayata Etkileri&#8221; toplantısında yaptığı açıklamada, &#8220;RP&#8217;nin ekonomi ve dış politikadaki başarılarından rahatsız olunduğu için böyle bir yola girildiğini&#8221; savunuyor ve şöyle devam ediyor: &#8220;Eğer bugün hanımının başı örtülü olan bir bey cumhurbaşkanı oluyorsa, o sizin çalışmalarınızın sonucudur, onların çalışmasının sonucu değil.&#8221; Bu cümlede &#8220;siz&#8221; zamiriye kasdedilen, toplantıyı düzenleyen Esnaf ve Sanatkarlar Derneği mensuplarıdır, &#8220;onlar&#8221; ise galiba bugünkü AK Parti yöneticileri olsa gerek!</p><p>Ben bu değerlendirme biçimine ve mantığına hiç katılmadım; ne dün, ne bugün. Eski okuyucularım, vaktiyle bu sütunlarda kaleme aldığım, &#8220;Müşarünileyh&#8221; ve &#8220;Müflonlu Terlik I, II&#8221; başlıklı yazıları hatırlarlar mı bilmem; arşivde duruyor ama.</p><p>İşte o yazılardan birkaç satır: &#8220;Sizi üslûbunuzdan ötürü değil de peşinen inandıklarınıza saygı duymadıkları için eleştirenlerle aynı safa düşmemek için suskunluğu tercih ettikçe siz bu tavrı, belki de zımnî kabul olarak algıladınız. Doğrusu, vaktiyle bizi ne kadar sıklıkla güç durumlara düşürdüğünüzü hatırlayamazsınız bile. Sözlerinizdeki doğrular eğrilerden çoktu ve biz doğruların hatırı için, eğrileri görmezden geldik. Üstelik ne de çok &#8220;mağdur&#8221; hallere düşüyordunuz? Ne zaman üslûp hatâlarınızı dillendirmeye kalkışsak, ortada mutlaka konjonktürel bir mağduriyet haliniz mevcut bulunuyordu. Bizim mağduriyetlere hürmetimiz, çok defa sizi cepheden eleştirmek arzumuzu bastırmıştır. Galiba bu hâleti biraz da istismar ediyordunuz!&#8221;</p><p>Bu satırlar ki, o zaman Erbakan&#8217;ı samimiyetle seven insanları üzmüştü, ama biz hep aslında sadece onlar üzüldüğü için üzülüyorduk, anlatamadık.</p><p>Sadede gelelim: 28 Şubat sürecinde inananlar, Müslümanlar, süreçten şöyle veya böyle zarar görenler, doğru-dürüst bir özeleştiri cehdi içinde görünmediler, hâlâ görünmüyorlar. O devr-i meş&#8217;umda hatâlar, aşırılıklar, lüzumsuzluklar vardı; ufuksuzluk, acelecilik ve kesin inançlılara (Mü&#8217;min kavramıyla karıştırılmasın!) mahsus, &#8220;işte şimdi bizim devrimiz geldi&#8221; iyimserlikleri vardı; o sert düşüşün kronolojiye kazılmış izleri pek acıdır: 28 Şubat 1997 tarihli MGK&#8217;da Ordu, hükümetin önüne yapılması gerekenlerin listesini koydu; Başbakan Necmettin Erbakan 2 Mart&#8217;ta kararları imzalamayacağını açıkladı; üç gün sonra onayladı. 13 Mart&#8217;ta ise RP içindeki itirazlara rağmen, &#8220;Bunların çoğu zaten yürürlükteki kanunların uygulatılmasıdır. Kimse tereddüd etmesin, bu kararların hepsi uygulanacaktır&#8221; dedi.</p><p>Ve uygulandı; bugünlere böyle geldik ve ben yıllardan beri &#8220;Müflonlu terlik&#8221; yazıları kaleme alıp duruyorum.</p><p>Beş hecelik bir kavram neticede: Ö-ze-leş-ti-ri!</p> ]]></content:encoded> <wfw:commentRss>http://ahmetturanalkan.net/?page_id=0?</wfw:commentRss> <slash:comments>-11</slash:comments> </item> <item><title>Canını yerim senin!</title><link>http://ahmetturanalkan.net/canini-yerim-senin/</link> <comments>http://ahmetturanalkan.net/canini-yerim-senin/#comments</comments> <pubDate>Sun, 28 Feb 2010 00:32:53 +0000</pubDate> <dc:creator>Ahmet Turan Alkan</dc:creator> <category><![CDATA[Pazar Keyfi]]></category> <category><![CDATA[Zaman Gazetesi]]></category><guid isPermaLink="false">http://ahmetturanalkan.net/?p=4339</guid> <description><![CDATA[Salı günü, sizler için ne mânâ ifade ediyor; bu suale herkesin başka başka cevabı vardır ama Ankara gazetecileri için mübârek salı günleri, Meclis&#8217;te grubu bulunan siyasî partilerimiz için grup toplantısı günleri demektir.
Bir zamanlar sadece Ankaralı gazeteci takımını ilgilendiren bu küçük ayrıntı, artık televizyonu olan ve salı günü öğle saatlerinde televizyon seyretme itiyadında bulunan herkesi ilgilendirmeye [...]]]></description> <content:encoded><![CDATA[<p>Salı günü, sizler için ne mânâ ifade ediyor; bu suale herkesin başka başka cevabı vardır ama Ankara gazetecileri için mübârek salı günleri, Meclis&#8217;te grubu bulunan siyasî partilerimiz için grup toplantısı günleri demektir.</p><p>Bir zamanlar sadece Ankaralı gazeteci takımını ilgilendiren bu küçük ayrıntı, artık televizyonu olan ve salı günü öğle saatlerinde televizyon seyretme itiyadında bulunan herkesi ilgilendirmeye başladı.<br
/> <span
id="more-4339"></span><br
/> Yeri gelmişken Ankaralı gazeteci takımının ayrıca başlı başına bir yazı konusu teşkil ettiğini söylemeden geçmeyelim. Neredeyse başkent ilan edildiği günden itibaren, devlet kurumlarının bulunduğu yer olmaktan başka bütün üstünlüklerini İstanbul&#8217;a kaptıran Ankara&#8217;nın gazetecileri, kendi başlarına bir ekol teşkil ederler. Her şeyden haberleri vardır; &#8220;Dedikodu günahtır.&#8221; diye bir sözü hiç duymamış gibi davranırlar, birbirlerini atlatmayı pek severler ama daracık bakanlık ve Meclis koridorunda herkes birbirini gayet iyi tanıdığı için bunda pek başarılı olamazlar. Onları, haber bültenlerinde canlı yayına bağlandıkları zaman, o esnada dünyanın ve Türkiye&#8217;nin en önemli olayına az önce şahit olmuş bir görgü şahidinin bütün heyecanıyla nefes nefese konuşmaları ve söz sırasını bir türlü merkeze devretme eğilimi taşımayan ısrarcı kararlılıkları ile hatırlarsınız.</p><p>Ankaralı tanıdık gazeteci arkadaşlarımıza buradan selam ve sevgiler yolladıktan sonra yeniden grup toplantılarına geçebiliriz. Hemen belirtmek isterim ki, bu satırların yazarı bugüne kadar hiçbir partinin hiçbir grup toplantısına katılmış değildir ve izlenimleri, ekranda gördüklerinden ibarettir.</p><p>Grup toplantısı fenomenini, müsaade ederseniz muhtelif açılardan bakarak tasvir etmeye çalışacağım.</p><p><strong>Lider:</strong></p><p>Lider için salı günü, televizyona çıkma günüdür. &#8220;A efendim, koca siyasî lider, televizyona çıkmak için vesileye ne ihtiyacı var; öksürse haber oluyor zaten.&#8221; deyip geçmeyiniz lütfen! Grup toplantısı lider için, Meclis grubuna, partililere ve seçmenlere yönelik bir &#8220;haftalık istikamet ve gidişat&#8221; belirleme günüdür. Liderin yapacağı konuşma için genel başkan danışmanları ve yardımcıları hafta boyunca çalışarak değinilmesi gereken temaları seçer ve vurgulu cümleler haline getirirler. Salı sabahı lider, bu konuşmayı şöyle bir gözden geçirip telâffuzunda zorluk çekilmesi muhtemel yerlerini yumuşattıktan sonra en şık takım elbisesi ve en favori kravatıyla alkışlar arasında kürsüye gelir. Yağar, eser, gürler, haykırır; düşmanlara dehşet, partili dostlara güven ve muhabbet saçar. Liderlerin en sevdiği ana konu, ülkemizi bekleyen tehlikelerdir ve nedense bu tehlikeden liderden başka kimsenin haberi olmaz!</p><p>Liderler, grup kürsülerinde birbirlerine lâf sokuşturmaya, iğnelemeye, rakiplerini âciz ve beceriksiz göstermeye bayılırlar. Gayet iyi bilirler ki, akıllı-uslu ve usturuplu tesbitlerinden ziyade, birbirlerini sert dille eleştirdikleri cümleler ve kelimeler yarınki gazetelerde yer bulacak ve hafta boyunca tartışılacaktır.</p><p>Bir hayli zaman grup toplantılarını göz ucuyla seyrettikten sonra liderlerimizin partilerarası gerginlik icat etmek için özel olarak danışman istihdam ettikleri gibi kanaate kapılmış bulunuyorum ki inşallah yanılırım.</p><p><strong>Milletvekilleri:</strong></p><p>Vekillerimiz, ekranda görünmek konusunda liderleriyle aşık atamayacakları ve böyle bir tehlikeli fikri akıllarından asla geçirmedikleri için en sevdikleri kravatı, daha önemli günlere saklarlar fakat -hanelerden ırak- başlarına bir şey gelmedikçe grupta haazır ve naazır bulunmaya azami dikkati gösterirler. Liderleri konuşma esnasında alkışlanması gereken yerde küçük ve anlamlı bir &#8220;es&#8221; verdiğinde hemen yüzlerine en muhabbetli bakış ve en sevimli gülücüğü takınarak alkışlarlar. Vekillerin alkışlamaya mecbur olduklarını bildiği halde alkışlanmak liderlerin hoşuna gider ve eğer hızlarını alamamışlarsa alkış tufanının tam ortasında el ve kol hareketleriyle tezahüratı yarıda keserek söze yeniden girip, &#8220;Durun bakalım bende daha ne cevherler var&#8221; izlenimi vermeye bayılırlar.</p><p>Grup başkan vekillerinin bu esnada ön sıralarda oturarak bir nevi takım komutanı edasıyla işlerin yolunda gidip gitmediğini kontrol ihtiyacıyla bir gözleriyle grubu, diğeriyle lideri kesip durmaları görülecek şeylerdendir. Görülecek bir başka şey ise grup toplantısı idare eden ve lider konuşurken onun tam arkasında, yüksekçe bir kürsüde oturan grup yöneticisinin lidere bakışlarındaki şefkat, hayranlık ve cerbeze halleridir ki bu bakışı ben genellikle, &#8220;Canını yerim ben senin; ne büyük adamsın genel başkanım, Allah seni başımızdan eksik etmesin&#8221; şeklinde okurum.</p><p><strong>Seyirciler:</strong></p><p>Eğer o gün grupta hakikaten gizli kapaklı ve dişe dokunur şeyler müzakere edilmeyecekse (ki genellikle öyledir), grup toplantılarına partili üyelerin, sempatizanların ve hatırı sayılır misafirlerin davet edilip arka sıralarda yerlerini almaları mûtaddandır. En candan ve samimi tezahürat da bu sıralardan gelir zaten. Zaman zaman taşra teşkilatından gelen partili üyelerin bir sandık limon, üzüm kurusu, kayısı, pestil, elma, ayva türünden hediyeler getirmesi grubu renklendirir ve hediyelerin önünde liderle fotoğraf çektirmeye, lider tarafından hediye sahibinin &#8220;Cömert adam, aferin buna&#8221; diye mimlenmesine vesile olur.</p><p><strong>Gazeteciler:</strong></p><p>Grup toplantısı gizli kapaklı değilse, toplantıya mutlaka gazeteciler de alınır. Esasen televizyonlar haldır haldır naklen yayın yapmakta olduklarından ve liderin konuşma metni daha önceden dağıtılmış olduğundan tecrübeli gazeteciler dikkatlerini lidere ve konuşulanlara değil, kimselerin fark etmeyeceği sair ayrıntılara yoğunlaştırırlar. Vekillerden kimlerin anlamlı devamsızlık içinde olduğu, kimlerin protesto mahiyetinde lâf olsun kabilinden lideri alkışladığı, birbirleriyle hangi konuları ve esprileri fiskos etmekte oldukları gibi şeylerdir bunlar.</p><p><strong>Ve bizler:</strong></p><p>Bizlerin merakla grup toplantılarını oturup televizyon başında seyretmemiz, arşivin küflü raflarındaki eski gazete koleksiyonlarını kucağına alarak orada yeni haberler bulan ve okuyan iyimser insanların durumuna benzer kısaca.</p><p>Toplantı biter, ziyaretçiler liderle fotoğraf çektirme ve hediye takdim etme telâşesine düşer, vekiller sıraya girerek liderlerine, &#8220;Eşsiz bir konuşmaydı; iktidarın/muhalefetin canına okudunuz, irşad ettiniz, feyiz aldık, müstefid olduk&#8221; yollu iltifatlarda bulunup elini sıkmak şerefine nail olurlar. Liderlerin morali yükselir, keyifleri yerine gelir.</p><p>Gazeteciler, şöyle doğru dürüst haber derlemek için hemen kulislere seğirtirler.</p><p>Biz de, gelecek haftaki grup toplantısına kadar koca bir haftayı nasıl geçireceğimizin sıkıntısı ile oyuncağı elinden alınmış çocuklar gibi mahzunlaşır, televizyonu kapatıveririz. &#8212;</p> ]]></content:encoded> <wfw:commentRss>http://ahmetturanalkan.net/?page_id=0?</wfw:commentRss> <slash:comments>-11</slash:comments> </item> <item><title>Lâle, Hâle, Jâle ve bütün mahalle…</title><link>http://ahmetturanalkan.net/lale-hale-jale-ve-butun-mahalle/</link> <comments>http://ahmetturanalkan.net/lale-hale-jale-ve-butun-mahalle/#comments</comments> <pubDate>Sat, 27 Feb 2010 00:25:09 +0000</pubDate> <dc:creator>Ahmet Turan Alkan</dc:creator> <category><![CDATA[Zaman Gazetesi]]></category><guid isPermaLink="false">http://ahmetturanalkan.net/?p=4337</guid> <description><![CDATA[İnanılmaz bir gündü, olağanüstüydü, müthiş fotoğraflardı!
10 Haziran 1997 günü Genelkurmay Başkanlığı&#8217;nın konferans salonu, hıncahınç doluydu. Salonda Yargıtay Ceza Dairesi başkan ve üyeleri vardı ve Batı Çalışma Grubu&#8217;nu yöneten generallerden &#8220;brifing&#8221; almak üzere orada bulunuyorlardı.
O günlerde yüksek yargının brifingci mensupları, &#8220;Yargı bağımsızlığı&#8221; kavramını henüz keşfetmiş değillerdi. Brifingde generaller, yüksek hâkimlere &#8220;Roketatar teknolojisindeki gelişmeler&#8221; veya &#8220;Topçu birliklerinin [...]]]></description> <content:encoded><![CDATA[<p>İnanılmaz bir gündü, olağanüstüydü, müthiş fotoğraflardı!</p><p>10 Haziran 1997 günü Genelkurmay Başkanlığı&#8217;nın konferans salonu, hıncahınç doluydu. Salonda Yargıtay Ceza Dairesi başkan ve üyeleri vardı ve Batı Çalışma Grubu&#8217;nu yöneten generallerden &#8220;brifing&#8221; almak üzere orada bulunuyorlardı.</p><p>O günlerde yüksek yargının brifingci mensupları, &#8220;Yargı bağımsızlığı&#8221; kavramını henüz keşfetmiş değillerdi. Brifingde generaller, yüksek hâkimlere &#8220;Roketatar teknolojisindeki gelişmeler&#8221; veya &#8220;Topçu birliklerinin reorganizasyonu&#8221; hakkında değil, &#8220;irtica&#8221; konusunda bilgi verdiler. Veri akışının istikameti açıktı: Bilenler, bilmeyenlere öğretiyorlardı!<br
/> <span
id="more-4337"></span><br
/> Ertesi gün aynı salonda bu defa gazeteciler, evet şu bizim bildiğimiz gazeteciler vardı ama orada haberci olarak değil, &#8220;ders alan, doktrine edilen&#8221; durumundaydılar. Genelkurmay&#8217;dan ateşi alıp, halka dağıtan Prometheus gibiydiler&#8230;</p><p>Genelkurmay&#8217;ın brifing salonu o günlerde harıl harıl çalışıyor, gazeteci, öğretim üyesi, rektör, yüksek hâkim, bürokrat zümresinden heyetlerden geçilmiyordu. Nitekim 12 Haziran günü de, önceki toplantıya katılamadıkları için eriyip kahrolan yüksek hâkimlerimizden gelen yoğun arzu (Kadıköy&#8217;den Lâle, Hâle, Jale ve bütün mahalle!) üzerine dayanılamayarak brifingin tekrarı (Bis!) yapıldı. Brifingde askerlerimiz, yüksek yargı mensuplarına, &#8220;Cumhuriyet tehlikede, baktığınız davalarda dikkatli olun, rejimi ve laikliği koruyun, kararlarınızı buna göre verin&#8221; tavsiyesinde bulundu. Brifingden sonra yüksek hâkimler ayağa kalkarak kendilerine bu bilgileri öğreten komutanı dakikalarca alkışladılar.</p><p>Dönemin YÖK üyelerine ve rektörlere ise emekli albay rütbesinde biri tarafından brifing verilmişti. Emekli Albay&#8217;ın rektörlere ne anlattığını bilmiyorum; tahmin etmek zor değil, sır da değil; o günlerde o brifinglerde yer bulmak için cübbesinin eteklerini yeldire yeldire Ankara&#8217;ya Genelkurmay&#8217;a koşan hâkim, profesör, gazeteci takımının çoğu hâlâ hayatta. Hatırlasınlar; yalanımız varsa düzeltsinler ve şu soruya cevap versinler:</p><p>- Orada, o fotoğrafta ne işiniz vardı? O güne kadar bilmediğiniz ne öğrendiniz o brifinglerde? Hangi yüksek fikri ayağa fırlayarak dakikalarca alkışlamak ihtiyacı duydunuz? Meslek ahlâkınız, size günün birinde meslekî konularda askerlerden talimat almayı hoş gösterecek kertede zagonu geniş bir &#8220;Ethika&#8221; mıydı?</p><p>O fotoğrafa bakınca ne düşünüyorum biliyor musunuz: Bugün darbecilik ithamıyla adliyelere taşınıp duran generalleri çizgiden çıkaran aslında sizlersiniz! Siz, mesleğin gerektirdiği bağımsız ve tarafsız duruşu &#8220;askere yaranmak&#8221; hissiyle ayak altına alan hukukçular; bilim adamı olmanın onurunu askere dalkavukluk uğruna harcayan profesörler; güç odaklarıyla yakın durmak, aferin almak için okuyucusunun vicdanını satan gazeteciler&#8230; Sizler ki bir toplumun vicdanı mesâbesinde ağır görev üstlenmiş sıra dışı adamlardınız; ne işiniz vardı o fotoğrafta?..</p><p>Hattâ bazılarınızı görüyorum; koltuklarda yer kalmadığı için merdiven boşluklarına çömelivermişsiniz; gören de Tûr Dağı&#8217;ndan On Emir&#8217;le inen Hazreti Mûsa&#8217;yı dinleyen Benî İsrail ekâbiri zanneder!</p><p>Yine hatırlıyorum, içinizde pek azı, 250&#8242;de 4 veya 5 kişi &#8220;gönüllü&#8221; esasına dayalı brifinglere katılmayı reddederek &#8220;hâkim mehâbeti&#8221; göstermişti de anlamamıştınız. Hukukun tarafsızlığı, bağımsızlığı oydu işte: &#8220;Herkes kendi işini yapsın, işimi askerlerden öğrenecek değilim&#8221; diyecek kadar cesur ve meslek metâneti taşıyan az sayıdaki adamdı.</p><p>Biz bugünlere böyle geldik: Bilim adamının müdâhinliği, hukukçunun cebînliği (cibinlik değil!), gazetecinin riyâsı, askerimizin saffeti&#8230; Evet, saffet!</p><p>Sivil dikta mı demiştiniz hanımefendi; budur işte!</p> ]]></content:encoded> <wfw:commentRss>http://ahmetturanalkan.net/?page_id=0?</wfw:commentRss> <slash:comments>-11</slash:comments> </item> <item><title>Mürüvvet-mend olalım</title><link>http://ahmetturanalkan.net/muruvvet-mend-olalim/</link> <comments>http://ahmetturanalkan.net/muruvvet-mend-olalim/#comments</comments> <pubDate>Wed, 24 Feb 2010 00:39:40 +0000</pubDate> <dc:creator>Ahmet Turan Alkan</dc:creator> <category><![CDATA[Zaman Gazetesi]]></category><guid isPermaLink="false">http://ahmetturanalkan.net/?p=4333</guid> <description><![CDATA[Onlar bir dönemin çok güçlü insanlarıydı; yönetimi ve lâyıkıyla hazmı büyük kudret isteyen bir özgüvenle kuşatılmışlardı.
Devlet fikri onların şahsında tecessüm ediyor, ete kemiğe bürünüyordu. Davranışları &#8220;güç&#8221;ün tezahürüydü. Yanlışlanmaya, muaheze edilmeye, yapıp ettiklerinden sual olunmasına alışkın değillerdi.
Bugün yapıp ettiklerinden sual olunuyor, haklarında kuvvetli deliller derdest olunmuş olsa gerek ki şüpheli sıfatıyla ifade veriyorlar. Acı şeylerdir. Meselenin [...]]]></description> <content:encoded><![CDATA[<p>Onlar bir dönemin çok güçlü insanlarıydı; yönetimi ve lâyıkıyla hazmı büyük kudret isteyen bir özgüvenle kuşatılmışlardı.</p><p>Devlet fikri onların şahsında tecessüm ediyor, ete kemiğe bürünüyordu. Davranışları &#8220;güç&#8221;ün tezahürüydü. Yanlışlanmaya, muaheze edilmeye, yapıp ettiklerinden sual olunmasına alışkın değillerdi.</p><p>Bugün yapıp ettiklerinden sual olunuyor, haklarında kuvvetli deliller derdest olunmuş olsa gerek ki şüpheli sıfatıyla ifade veriyorlar. Acı şeylerdir. Meselenin siyâsi boyutu âşikâr ama insânî boyutu unutulmamalı. Ailelerin, yakınlarının şu günlerde ne kadar derin bir hayal kırıklığı ve üzüntü yaşadıkları görmezden gelinmemeli.<br
/> <span
id="more-4333"></span><br
/> Darbe zanlılarının bile, usûl hukukunun koruyucu himâyesi altında, haklarındaki son mahkeme kararı kesinleşene kadar şahsiyet ve fikir bütünlüğünü koruyabildikleri bir güvenlik rejimidir hukuk devleti ve biz Türkiye&#8217;nin artık böyle bir devlet olmasını arzuluyoruz. Hukuk devletinin egemen olması için mücadele ediyorsak, hukukun nezaket ilkelerine de sonuna kadar riayetkâr davranmak zorundayız.</p><p>Tek tek her birimiz nasıl şahsen vakar sahibi olduğumuz iddiasında isek, darbe zanlılarının bile, son mahkeme kararına kadar vakar sahibi insanlar olduğuna dair ön kabulümüzü kaybetmemeliyiz.</p><p>Vakar, paylaşıldığında mânâ ve kıymet ifade eden bir şahsiyet değeridir çünkü.</p><p>Onların mâzur görülebilecek mühim bir eksiklikleri var: Toplumdan izole yaşamak ve bütün değer hükümlerini o yalıtılmış dünyanın içinde üretmektir o eksiklik. O dünyanın dışında kalan her şeyi tehdit gibi görmeleri, o dünyanın dışında yaşayan bizler için yanlıştı, onlar için doğru. Şimdi o doğruyla o yanlışın muhasebesi yapılıyor. Hakikat ânı! Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin milli ordusu bizim gerçeğimizdir; biz ise ordunun gerçeğiyiz. Türk ordusunun varlık sebebi kendisine dair değildir, bu toplum içindir. Hiçbir kamu düzeninde koruyucu sınıf, koruması gerekenleri hedef tahtasına yapıştıramaz; bunu yaptığı anda varlık sebebini tartışılır hale getirmiş olur. Elliye yakın yüksek rütbeli ordu mensubunun gözaltına alınmasının sebebi budur. Türk milleti, varlığını bürokrasisine adamış bir toplum değildir; doğru olan tam tersi. Bu basit hakikati görünür hale getirmek büyük enerji ve zaman kaybına sebep oldu. Öyleyse bu yanlışlığı eskilerin tâbiriyle sühûlet ve usûletle, kırıp dökmeden, devletle milletin hukukunu çatıştırmadan düzeltmeliyiz.</p><p>Gözaltındaki insanlara peşinen &#8220;kriminal tipler&#8221; muamelesi revâ görmek âdil değildir; bir hatâ, aynı çapta bir başka hatâ ile ıslah edilemez. Bu meselede usûl, esas kadar, hattâ yer yer esastan daha önemli. Hukukun zarâfeti usûlündedir. Aynı hassasiyet kurallarının basın-yayın âleminde adı var da, cismi yok. Basın ahlâkı, bugün sadece bir retorikten ibarettir ve bu vadide hepimiz yeni ve ciddi bir sınavla yüz yüzeyiz. Bugüne kadar basın ahlâkı ve nâmusu adına işlenen şenaatleri örnek göstererek &#8220;Bakın, bugün de size lâzım oldu işte&#8221; diye nobranlık etmek belki yürek soğutur da yanlışın adı her yerde yanlıştır: &#8220;Muzaffer vakt-i fursatta âdûdan intikaam almaz/ Mürüvvet-mend olan nâkâmi-i düşmenle kâm almaz&#8221; diyor Ragıp Paşa. Yargı işini yapsın, biz de kendi işimizi görelim; mürüvvetmend olalım, centilmen olalım, âdil, nâzik ve insaflı olalım. İntikamcılığın ayaküstü lokantasında ucuz nevâlelerle enaniyetimizi avutmayalım. Suimisâlden emsâl olmaz; basında hâlâ itibar ve köşe bulan darbe çığırtkanlarına cevap yetiştirmek için, hukuka hesap vermekte olan insanlar üzerinden yumruklaşmak tasvib görmemelidir.</p><p>Farklıysak, farkımız görünsün.</p> ]]></content:encoded> <wfw:commentRss>http://ahmetturanalkan.net/?page_id=0?</wfw:commentRss> <slash:comments>-11</slash:comments> </item> <item><title>Timsahlarla dans da kural gerektirir</title><link>http://ahmetturanalkan.net/timsahlarla-dans-da-kural-gerektirir/</link> <comments>http://ahmetturanalkan.net/timsahlarla-dans-da-kural-gerektirir/#comments</comments> <pubDate>Mon, 22 Feb 2010 00:43:45 +0000</pubDate> <dc:creator>Ahmet Turan Alkan</dc:creator> <category><![CDATA[Zaman Gazetesi]]></category><guid isPermaLink="false">http://ahmetturanalkan.net/?p=4329</guid> <description><![CDATA[&#8220;Eee şimdi biz onları fişliyoruz. 40 sene onlar bu halka yaptı, inşallah sıra bizde. Yapmaya çalıştığımız bu arkadaşlar&#8230;&#8221;
Hayır, hiç de öyle değil arkadaşlar: Türkiye gibi bir ülkede hiçbir hükümet durup dururken askerlerle, yüksek yargıyla, derin bürokrasi ile yaka-paça olmayı ve siyasi başarısını bu gerginlik üstüne bina etmeyi istemez. AK Parti de istemezdi; ahval ve şerait [...]]]></description> <content:encoded><![CDATA[<p>&#8220;Eee şimdi biz onları fişliyoruz. 40 sene onlar bu halka yaptı, inşallah sıra bizde. Yapmaya çalıştığımız bu arkadaşlar&#8230;&#8221;</p><p>Hayır, hiç de öyle değil arkadaşlar: Türkiye gibi bir ülkede hiçbir hükümet durup dururken askerlerle, yüksek yargıyla, derin bürokrasi ile yaka-paça olmayı ve siyasi başarısını bu gerginlik üstüne bina etmeyi istemez. AK Parti de istemezdi; ahval ve şerait onu gerektirdi. AK Parti, &#8220;Ben bu düzeni değiştireceğim; askeri vesayeti kaldıracağım, icabında generaller bile gözaltına alınıp sorgulanacak ve Türkiye daha demokratik bir ülke olacak&#8221; diye oy istemedi vatandaştan. AK Parti&#8217;nin hikâyesi, biraz da havuza atlayan korkusuz adama benziyor.<br
/> <span
id="more-4329"></span><br
/> Fıkra şöyle: Yeni yetme zenginlerden birisi, bahçesine kocaman bir havuz yaptırdığı saray yavrusu köşküne tanıdığı-tanımadığı herkesi çağırarak büyük bir davet veriyor. Davetliler bakıyorlar ki havuzda kocaman bir timsah gayet asabî kulaçlarla yüzmekte. Ev sahibi diyor ki, &#8220;Büyük fedakarlıklarla yaptırdığım bu havuza, yine büyük fedakarlıklarla Afrika&#8217;dan bir timsah getirttim. İçinizde kim, bu havuza atlayarak timsaha yem olmadan karşıya kadar yüzerse ona beş milyon lira vereceğim.&#8221;</p><p>Para güzel fakat risk büyük. Davetliler kendi aralarında bunu tartışırken adamın biri atlıyor suya; timsah da hemen peşine düşüyor. Nefes nefese bir yarış. Timsah tam adamı yakalayıp yiyecekken bizim kahraman yüzücü son bir kulaçla karşıya çıkıyor. Alkışlar, takdir sesleri, bravolar arasında korkudan felce uğramış davetlinin haykırışı duyuluyor,</p><p>-Kim itti be beni havuza?</p><p>Havuza düşmüşsün veya itilmişsin; yüzeceksin, çare yok!</p><p>AK Parti, öyle devrimci, inkılapçı, çağ açıcı, döğüşken tabiatlı bir parti değil; öyle olsa en azından siyasi partiler ve seçim kanunlarını değiştirir, barajı düşürür, partilerde lider saltanatına son verecek değişiklikleri yapar, ötekilerden çok önemli bir üslûpla ayrı olduğunu gösterirdi. Hayır, onlar da ötekiler gibi en az enerji kaybıyla yönetmek, yönetirken önlerini görmek isterlerdi; olmadı. Gelişmeler, AK Parti&#8217;yi ılımlı ıslahatçılık rolüne razıyken statükoyla boğuşmak zorunda kalan kader kurbanı pehlivan rolüne getirdi. Öyleyse kimsenin, &#8220;Siz bizi fişlediniz; biz de sizi fişliyoruz&#8221; demek lüksü ve hakkı yok. Bu astardan mahrum, çiğ bir kabadayılık gösterisi.</p><p>Bu söz yanlış, bu söz bâtıl, bu söz lüzumsuz; kötü, yakışıksız ve asla onaylanmayacak basit bir intikamcılık rûhunun eseri. Üstelik tabandaki AK Partilileri bile ürkütecek hoyrat bir cedelci tabiatın dışa vurumu. Kaldı ki AK Parti&#8217;nin gerçek tabanı partililer değil, emanetçi oylar! 27 Temmuz sabahı koşa koşa sandık başına gidip, 367&#8242;ci takımına ve onun ardındaki oligarşiye tokat atmak için yanıp tutuşan sıradan insanlar ve bu insanlar, galiba önümüzdeki seçimde de AK Parti&#8217;ye yine lâzım olacak.</p><p>Öyleyse milletin derûnundaki sese kulak vermeli. Onlar evet, askeri vesayet rejimini, hele hele yargının bir kanadında görünür hale gelen zümre oligarşisini tasvib etmiyorlar ama bu esnada ordu gibi, yargı gibi &#8220;mülk&#8221;ün esasını teşkil eden kurumların da arabulucu dayağı yiyerek süreçten perişan çıkmasını da istemiyorlar. Milletin terkibi bu cümlenin içindeki &#8220;ama&#8221; bağlacındadır. Onlar esasta evlerinde huzur, tencerelerinde aş, daha iyi bir hayat ve işsizliği öğütecek sağlamlıkta bir ekonomik düzen istiyorlar. Bu süreci AK Parti, elinde kuyumcu terazisiyle, her riski, her duyguyu, her yönelişi kılı kılına tartarak geçirmeli; kamplaştırıcı, öteleyici, itici davranışlardan kaçınmalı.</p><p>Evet, havuzda timsah olabilir, fakat siz yine de &#8220;nizâmi&#8221; yüzeceksiniz; başka yol yok.</p> ]]></content:encoded> <wfw:commentRss>http://ahmetturanalkan.net/?page_id=0?</wfw:commentRss> <slash:comments>-11</slash:comments> </item> </channel> </rss><!-- This site's performance optimized by W3 Total Cache. Dramatically improve the speed and reliability of your blog!

Learn more about our WordPress Plugins: http://www.w3-edge.com/wordpress-plugins/

Minified using disk
Page Caching using disk
Database Caching 29/44 queries in 0.142 seconds using disk

Served from: server.telve.net @ 2010-03-11 23:57:33 -->
