<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><feed
	xmlns="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0"
	xml:lang="en"
	>
	<title type="text">Amerika B&uuml;lteni</title>
	<subtitle type="text">T&#252;rk&#231;e Amerika gazetesi</subtitle>

	<updated>2025-11-20T20:57:05Z</updated>

	<link rel="alternate" type="text/html" href="https://amerikabulteni.com" />
	<id>https://amerikabulteni.com/feed/atom/</id>
	<link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://amerikabulteni.com/feed/atom/" />

	<generator uri="https://wordpress.org/" version="6.8.3">WordPress</generator>
<icon>https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2018/09/ab2.jpg?fit=32%2C20&#038;ssl=1</icon>
	<entry>
		<author>
			<name>Amerika Bülteni</name>
					</author>

		<title type="html"><![CDATA[Trump ne yapmak nereye varmak istemektedir?]]></title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://amerikabulteni.com/2025/11/20/trump-ne-yapmak-nereye-varmak-istemektedir/" />

		<id>https://amerikabulteni.com/?p=44924</id>
		<updated>2025-11-20T20:57:05Z</updated>
		<published>2025-11-20T20:44:03Z</published>
		<category scheme="https://amerikabulteni.com" term="CEMAL TUNCDEMİR" /><category scheme="https://amerikabulteni.com" term="MANŞET" /><category scheme="https://amerikabulteni.com" term="MANŞETLER" />
		<summary type="html"><![CDATA[<p><img data-tf-not-load="1" fetchpriority="high" loading="auto" decoding="auto" width="1180" height="784" src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?fit=1180%2C784&amp;ssl=1" class="attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" fetchpriority="high" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?w=1180&amp;ssl=1 1180w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?resize=300%2C199&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?resize=1024%2C680&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?resize=150%2C100&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?resize=768%2C510&amp;ssl=1 768w" sizes="(max-width: 1180px) 100vw, 1180px" /></p>Kongrenin denetiminden çıkmış devlet gücünü yargıdan da özgürleştirmek isteyen ve Orta Çağdaki gibi tek erkli hale getirmek isteyen bu iddianın, sadece demokrasi ile değil, modern devlet konseptinin kendisi ile sorun yaşadığı açık. ]]></summary>

					<content type="html" xml:base="https://amerikabulteni.com/2025/11/20/trump-ne-yapmak-nereye-varmak-istemektedir/"><![CDATA[<p><img data-tf-not-load="1" width="1180" height="784" src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?fit=1180%2C784&amp;ssl=1" class="attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?w=1180&amp;ssl=1 1180w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?resize=300%2C199&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?resize=1024%2C680&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?resize=150%2C100&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?resize=768%2C510&amp;ssl=1 768w" sizes="(max-width: 1180px) 100vw, 1180px" /></p><h2><b><img loading="lazy" data-recalc-dims="1" decoding="async" class="aligncenter wp-image-44925" src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?resize=754%2C501&#038;ssl=1" alt="" width="754" height="501" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?resize=1024%2C680&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?resize=300%2C199&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?resize=150%2C100&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?resize=768%2C510&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?w=1180&amp;ssl=1 1180w" sizes="(max-width: 754px) 100vw, 754px" /></b></h2>
<h2><b>Trump’ın Altın Çağı &#8211; 4</b></h2>
<p><strong>CEMAL TUNÇDEMİR</strong></p>
<p>20 Kasım 2025</p>
<p style="font-weight: 400;">2010’lara kadar bir demokrasiyi rayından çıkarabilecek en büyük tehdit askeri darbeydi. Özellikle Soğuk Savaş yılları askeri darbelerin altın çağı oldu. Oxford Üniversitesi politik bilim profesörü Nancy Bermeo, sonradan çokça atıf yapılan 2016 tarihli demokrasilerin tahrifi <a href="https://muse.jhu.edu/article/607612" data-saferedirecturl="https://www.google.com/url?q=https://muse.jhu.edu/article/607612&amp;source=gmail&amp;ust=1763756482013000&amp;usg=AOvVaw03WnzT7szT00AkBbkHvH2g">makalesinde</a>, askeri darbelerin 2010’larda tahtını kaybettiğini belgeliyordu. Bermeo’nun derlediği veriler, anayasal hukuk düzenlerinin artık sıklıkla demokrasiyle iş başına gelmiş siyasi liderlerce askıya alındığını gösteriyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Demokrasilerin mafyatik düzenlere dönüşmesi trendi 2020’lerde daha da hızlandı. İsveç merkezli küresel demokrasi araştırma projesi <strong>V-Dem</strong>’in <a href="https://www.v-dem.net/documents/61/v-dem-dr__2025_lowres_v2.pdf" data-saferedirecturl="https://www.google.com/url?q=https://www.v-dem.net/documents/61/v-dem-dr__2025_lowres_v2.pdf&amp;source=gmail&amp;ust=1763756482013000&amp;usg=AOvVaw0IWf2bmn0dQlXObMv1-LUe">2025 raporuna göre</a> sadece 2024 yılında adil seçim standartları 25 ülkede, ifade özgürlüğü 44 ülkede, barışçıl protesto ve toplanma hakkı 18 ülkede bir yıl öncesine göre daha da kötüleşti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Rapora göre günümüzde her dört insandan üçü artık otoriter düzende yaşıyor. Bu oran 2004’te bile yüzde 49’du. V-Dem’in gözlem altında tuttuğu 202 devlet arasında liberal demokrasi standartlarını asgari düzeyde taşıyan ülke sayısı 29’a gerilemiş durumda.</p>
<p style="font-weight: 400;">2020 yılında ölen Brezilyalı düşünür Ruy Fausto, demokrasi içinde yükselip otoriterleşen liderleri, demokrasiyi araç olarak kullanarak iktidarı ele geçirmiş diktatör anlamında “<strong>democratura</strong> (demokratör)” diye adlandırmıştı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Günümüzde birçok dünya demokrasisinin art arda demokratör üretmesi, yeni bir durumla karşı karşıya olduğumuz algısına yol açıyor. Vakıa, demokratör, demokrasinin antik çağlarından beri yüzleşmek durumunda kaldığı bir hastalığı&#8230; Antik Yunan demokrasileri bu tür liderlere ‘demagog’ adını vermişti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Alman Sosyolog <strong>Max Scheler</strong>, 1900’lerin başında, demagog lideri, “<em>demokrasinin otoimmün hastalığı</em>” olarak tarif edecekti. Otoimmün hastalık, vücudun bağışıklık sisteminin kendi sağlıklı hücrelerine ve dokularına saldırmasıyla oluşur. Yani, normalde bedenimize koruma sağlaması gereken bağışıklık sistemi, kendisi hastalığa dönüşerek organ ve dokuları koruyan hücreleri tahrip eder.</p>
<p style="font-weight: 400;">Aynen öyle de devlet gücünü millet adına denetlemekle görevli demokratik liderler de milleti devlet gücünün suistimalinden koruyan organlara, toplum adına devleti denetleyen dokulara saldırıyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Günümüz demokratörleri seçim zamanı demokrasinin başarısızlıklarını dillendirerek bu başarısızlıkların kurbanlarının desteğini alıp, iktidara geldiklerinde ise demokrasinin avantajsız insanlara güvence teşkil eden en başarılı yanlarını yok ediyorlar.</p>
<p style="font-weight: 400;">İleri demokrasi inşa etme iddiasıyla gelip demokrasinin bütün kapsayıcılığını ortadan kaldırıyorlar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yasakları sona erdireceğim diye gelip, kendi çıkar ve keyiflerine aykırı her şeyi yasaklayan bir otorite yaratıyorlar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yolsuzluğu sona erdirecekleri vaadiyle gelip, yolsuzluk ve yağmadan ganimet dağıtımı üzerine kurulu bir düzene dönüştürüyorlar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Adaletsizliğe tepkiyle yükselip, eskinin adaletsizliklerini bile aratacak çok daha adaletsiz bir düzen yaratıyorlar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Elitlere karşı milletin evlatları olarak iktidara gelip, son yüzyılın en güçlü elit sınıfını, en büyük gelir eşitsizliğini en hiyerarşik toplumsal yapısını yaratıyorlar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Politikbilim profesörü <strong>John Keane,</strong> 2009’da yayınlanan ‘Demokrasinin Doğumu ve Ölümü’ adlı kitabında, Antik Yunanlıların, demagogun egemen olduğu demokrasiyi, bir isim olan ‘<strong>demokratia</strong> (demokrasi)’ kelimesi yerine bir fiil olan ‘<strong>demokrateo</strong>’ sözcüğüyle isimlendirmesindeki erken bilgeliğe dikkatimizi çekiyor. Günümüzde maalesef unutulmuş “demokrateo” fiili, çocukların evcilik oyunu gibi, “demokrasicilik oynamak” anlamına geliyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Görüntüde demokrasi devam ediyor. Seçimler yapılıyor. Meclis yerinde duruyor. Mahkemeler yerinde duruyor. Ama hiçbiri artık sahih değil. Hepsi, oyun oynayan kişi veya zümrenin istediği yöne hareket ettirebildiği, manipüle edebildiği oyuncaklar. Halkta, elitlere karşı milli iradenin egemen olduğu, milletin gerçek egemen hale getirildiği algısı yaratılan bu demokrasicilik oyununda, aslında bütün millet çocukluktan hiç çıkamamış bir narsistin ve onun elit çevresinin güdümüne, çıkarına ve keyfine mahkûm hale getiriliyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Atina’daki demagogların ilki ve en ünlüsü <strong>Kleon</strong>’du. Roma cumhuriyetini yıkan <strong>Sezar</strong> ise tarihin belki de en ünlü demagogu olacaktı. Cumhuriyetin temel kurumu olan Senato’nun yasağını çiğneyerek M.Ö 49 yılında Rubicon’u geçtiğinde halk onu ayakta alkışlıyordu. Sadece dört yıl sonra kendisini “ömür boyu diktatör” ilan edecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">2023’te yayımlanan kitabına “<strong>Büyük Sezarlar Küçük Sezarlar</strong>” adını koyan İngiliz yazar <strong>Ferdinand Mount</strong> da kitabına “günümüz dünyasında Sezar pazarına nur yağıyor” mealinde bir tespitle başlıyor:</p>
<blockquote>
<p style="font-weight: 400;">“Sezarlar geri döndü. Büyük Sezarlar, küçük Sezarlar… Büyük ülkelerde küçük ülkelerde… Gelişmiş ülkelerde geri kalmış ülkelerde… Dünya demokrasileri, kerameti kendinden menkul yüce liderlerle dolmuş durumda. Kimi çalımlı yürüyüşüne başlamış, kimi tetikte bekliyor kimi de alçaltıcı bir düşüşün neden olduğu yaralarını sararak yeniden sahneye döneceği anı kolluyor”.</p>
</blockquote>
<p style="font-weight: 400;">Mount bunları yazdığında, birinci dönem başkanlığı kaybeden <strong>Donald Trump</strong>, Florida’ya çekilmiş yaralarını sarmakla meşguldü. Dönemdaşı birçok Sezar müsveddesinin yaptığı gibi, kaybettiği 2020 seçimini kazanmış göstermeyi başaramamıştı. ABD’nin ne ulusal ne de eyalet çapında seçim kurulu olmaması, ülke çapında seçim sonucuna etki edebilecek seçim hilesini imkânsız kılıyordu. Trump, seçim sonucunun resmileşmesini fiili zorbalıkla durdurmaya yeltenmiş ama kendi başkan yardımcısının, bakanlarının, kendi partisinin Kongre üyelerinin, kritik eyaletlerin kendi partisinden olan yöneticilerinin anayasal düzene sadık kalmayı, siyasi liderlerine sadık kalmaya tercih etmesiyle bu zorbalığı sonuçsuz kalmıştı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Birinci dönemi başarısız bir darbe girişimi ile sona eren Trump, dört yıl sonra ikinci dönem başkanlığına daha organize bir rejim darbesiyle başlayacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Trump’ın ikinci kez işbaşına gelişiyle ABD’nin sadece yönetim (administration) değil bir rejim değişikliği yaşamaya başladığı, sadece muhaliflerinin değil, Trump’ı destekleyenlerin de daha ilk günden övünerek mutabık olduğu bir tespit.</p>
<p style="font-weight: 400;">Peki Trump’ın ‘Altın Çağ’ diye adlandırdığı bu yeni dönemde ABD hangi rejime geçiyor?</p>
<p style="font-weight: 400;">Atlantic dergisi yazarı <strong>Jonathan Rauch</strong>, şubat ayında çokça ses getiren “Trump’ı anlamaya yarayacak tek terim” <a href="https://www.theatlantic.com/ideas/archive/2025/02/corruption-trump-administration/681794/" data-saferedirecturl="https://www.google.com/url?q=https://www.theatlantic.com/ideas/archive/2025/02/corruption-trump-administration/681794/&amp;source=gmail&amp;ust=1763756482017000&amp;usg=AOvVaw1ii_truH9InSz0aCs8JRih">yazısında</a>, bu soruya, “<em>Hemen akıllara geldiği gibi klasik otoriteryanizm değil</em>” diye karşılık verecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Siyaset bilimci<strong> Francis Fukuyama</strong> da 2025 mart ayında yayımlanan “<em>Dünyayı suçlular için güvenli bir yer yapmak</em>” başlıklı <a href="https://www.persuasion.community/p/making-the-world-safe-for-criminals" data-saferedirecturl="https://www.google.com/url?q=https://www.persuasion.community/p/making-the-world-safe-for-criminals&amp;source=gmail&amp;ust=1763756482017000&amp;usg=AOvVaw16ZiXNrBV2wQjHnHD3Rd34">makalesinde</a> ‘Trump faşizm inşa ediyor’ iddiasına, ‘şimdilik’ şerhi düşerek Rauch ile benzer bir itirazı dile getirecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Faşizm, nihayetinde bir ideolojiye, aynı ideolojiye adanmış bir kadroya ve sisteme dayanır. Çağımızın çoğu demokratörü gibi Trump’ın kendi şahsını da bağlayacak bir ideolojiye, sistemli bir yönetime bir kadro hareketine heves etmeyeceği açık.</p>
<p style="font-weight: 400;">Peki Trump yeni bir sistem kurmaya çalışmıyorsa ne yapmaya çalışıyor?</p>
<p style="font-weight: 400;">Hem Rauch’a hem de Fukuyama’a göre Trump’ın sahip olmak istediği şey bir sistem değil bir otorite tarzı. Ve bu otorite tarzının da akademide bir adı var: Patrimonyalizm.</p>
<p style="font-weight: 400;">Aslında, Jonathan Rauch ve Fukuyama’nın her ikisi de aynı kitaba referans vererek, Trump’ın kurmaya çalıştığı şeyi “patrimonyalizm” üzerinden konuşmanın daha doğru olacağı sonucuna varıyor. Siyaset bilimi akademisyenleri <strong>Jeffrey Kopstein</strong> ve <strong>Stephen Hanson</strong>’un, 2024 yılı ağustos ayında yayımlanan “<em>modern devlete küresel hücum geleceğimizi nasıl tehdit ediyor</em>” alt başlıklı “<strong>Devlete Saldırı</strong>” kitabı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kopstein ve Hanson, birçok gazeteci ve akademisyenin, Putin’den Modi’ye Orban’dan Netanyahu’ya dünya demokrasilerine musallat olmuş ve Trump’ın ikinci dönemi ile zirvesine ulaşan dalgayı sadece ‘demokrasiye saldırı’ olarak görülmesine itiraz ediyorlar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Onlara göre bu bakış önemli bir nüansı gözden kaçırıyor. Demokrasiyi aşındıran liderlerin çoğu seçimle işbaşına geliyor, seçimlerle güçlerini artırıyorlar. Bu liderleri sadece ‘antidemokrat’ olarak nitelendirmek, onlara oy veren kitlelerin, “<em>solcuların/liberallerin seçim kaybettikleri için kazananı antidemokrat olmakla suçlayan iki yüzlüler olduğu</em>” iddiasına kanmalarını kolaylaştırıyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Nihayetinde demokrasi, bir süre de olsa patrimonyalizm ile yola devam edebilen bir rejim. Asıl sorun, devlet gücünün, hukuka bağlı yasal ve kurumsal yapıdan, bütün sadakat ve duygusal bağın bir şahsa yöneldiği patrimonyal otoriteye transferi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Hanson ve Kopstein’in, ‘demokrasi – otokrasi’ tartışmasının dışına çıkıp resme öncelikle, “anayasaya bağlı bürokratik hukuk devleti-patrimonyal otorite” ekseninde bakma daveti bugünlerde manipülatif şekilde ‘seçimlerin yapıldığı ve muhalif partilerin olduğu bir rejime diktatörlük denir mi’ çıkmazına hapsedilen tartışmayı da doğru mecrasına taşıyor. Elbette ki demokrasinin de savunulması gerek ama ondan daha fazla, hukuk devletinin ve legal rasyonel devlet yapısının müdafaası gerekiyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Patrimonyal kavramını literatüre <a href="https://amerikabulteni.com/2025/08/28/yikilmakta-olan-devlet-duzeni/" target="_blank" rel="noopener" data-saferedirecturl="https://www.google.com/url?q=https://t24.com.tr/yazarlar/cemal-tuncdemir/yikilmakta-olan-devlet-duzeni,51329&amp;source=gmail&amp;ust=1763756482017000&amp;usg=AOvVaw1edVJhoe2X_iq-bor9epZF">Alman sosyolog <strong>Max Weber</strong> kazandırdı</a>. Bütün devlet otoritesi bir şahsa aittir. Kendisini, milletin babası gibi gören bu lidere biat üzerine kurulu bu otorite, kralların, padişahların, feodal beylerin ağaların, mafya babalarının otorite tarzıydı. Sezar’ın Rubicon’u geçerek sahip oluğu otorite tarzıydı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Muhafazakâr Siyasi Hareket Komitesinin (CPAC) bu yıl başındaki toplantısında, Trump’ın 2028’de anayasanın iki dönem sınırını tanımayıp yeniden başkan adayı olması gerektiği savıyla kendilerine “Üçüncü Dönemciler” adını veren bir muhafazakâr grup, Trump’ı Sezar kılığında gösteren bir heykeli, konferans salonunda coşkulu alkışlar arasında dolaştıracaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Destekçilerinin Sezar’ın akıbeti hakkındaki cehaletini görmezden gelsek bile bu performatif absürtlük, Trump’ın ve Trumpist kitlenin, devlet başkanlığından ne anladığı ve ne beklediğini sergilemesi açısından anlamlıydı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Max Weber&#8217;e göre sanayileşme ve kentleşmenin getirdiği karmaşık modern sorunlar ile yaygın eğitimin ve vatandaşlık konseptinin yükselttiği yeni hak ve eşitlik taleplerine, merkezinde tek bir adamın yer aldığı ve bu şahsın bütün önemli kararları belirlediği sistemin yanıt verebilmesi mümkün değildi. Nitekim parlamentoların 19. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren yükselişi de bunu gösteriyordu. Ancak, modern yaşamın karmaşıklığı, parlamentoları oluşturan 300-500 kişilik heyetlerin bile ilgi bilgi gücünün çok üzerindeydi.</p>
<p style="font-weight: 400;">İşte Weber’in patrimonyalizmin karşısına konumlandırdığı otorite olan ‘<em>rasyonel ve legal otorite</em>’ böylece doğacaktı. Yani, hukuka bağlı bürokratik işleyişe sahip gayrişahsi devlet düzeni. Kurumlar ve kurallar düzeni… 10 sene öncesine kadar “devlet” dendiğinde hepimizin aklına öyle ya da böyle gelen şey buydu. 20 Ocak 2025 gününe kadar ABD’de de iyi veya kötü hala işlemekte olan düzen buydu.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>‘Kamu’nun yükselişi</strong></p>
<p>20. Yüzyıl boyunca dünyadaki birçok demokrasi, modern devlet otoritesinin değişik dozlardaki uygulama biçimleri üzerine kuruldu. Weberyan bürokratik değerleri başarılı şekilde yaşama geçirebilen demokrasiler 1930’lardan itibaren tarihte benzeri görülmemiş ölçüde müreffeh, eşitlikçi, özgür toplumsal düzenler ile istikrarlı kamu otoriteleri yarattı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kamu sözcüğünün 20. Yüzyılda, devlet konseptinin merkezi haline gelmesi boşuna değil. Günümüzde, ‘kamu’ kavramının sadece ‘otoriteye ait’ anlamında algılanır hale gelmesi geldiğimiz noktanın bir yanılsaması aslında. Padişahlıkta da mafyada da bir otorite var. Modern devlet konseptinde ‘kamu’, basitçe ‘devlete ait’ anlamına gelmekten ziyade, herkesin gözlemine, sorgulamasına açık olmayı ve demokratik hesap verebilirliği ifade eden bir kavram. İngilizcede ‘kamu’ anlamına gelen ‘public’ sözcüğünün yüzyıllarca ‘<em>herkesin gözlemine veya kullanımına açık</em>’ anlamında kullanılmış olması bunun hatırlatıcısı. Kamu da sözcük olarak, ‘herkese ait’ anlamına geliyor ki benzeri bir açıklığı ima ediyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Anayasal kamu düzeninden farklı olarak patrimonyal otoritede ise, devlet, halkın ne gözlemine ne de sorgulamasına açık değil. Devlet, sarayın kapalı kapılarının arkasındadır. Devlet işi tamamı ile sadece hükümdarın ve yakın çevresinin nezdindedir. Resmi işlemler hakkında bilgi talep edilmesi, hesap sorulması bozgunculuktur. Resmi yanlışları hakkında halka bilgi verilmesi algı operasyonu, düşman işbirlikçiliği veya devlet düşmanlığıdır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Anayasal kamu otoritesi anlayışının doğurduğu denetim ve şeffaflık, 20. Yüzyılda, özellikle de Weberyan bürokratik değerleri başarıyla uygulayan gelişmiş ülkelerde bürokrasiyi yolsuzluğa, usulsüzlüğe, yasadışılığa bulaşmaya korkar hale getirdi. Yolsuzluk, hukuksuzluk ve yasadışılığa bulaşmaya korkan devlet bürokrasisinin varlığı ise başta politikacılar, zenginler ve şirketler olmak üzere muktedirleri çok daha dikkatli olmaya zorladı. Bu dengenin en büyük kazananı da geniş toplum oldu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yani 20. Yüzyılı, insanlık tarihinin en eşitlikçi çağı, 20. yüzyıl modern devletini de tarihteki en halk dostu devlet modeli haline getiren nedenler arasında belki de en önde geleni hukuka bağlı bürokratik kurum ve kuralların işlediği kamu otoritesiydi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Peki ne yanlış gitti?</p>
<p style="font-weight: 400;">İlk sorun bürokrasinin doğasından kaynaklanıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Bürokratik legal devletin gözden düşüşü</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Bürokrasi de tıpkı demokrasi gibi statik bir mekanizma değil. Amacına, toplumsal ve siyasi kültüre, zamanın ruhuna, siyaset, yargı ve toplumun denetimine açıklık düzeyine göre şekillenir.</p>
<p style="font-weight: 400;">İnsanları özgürleştirmeye yarayabileceği gibi insanları, robotik bir labirente hapsedip yabancılaştıran bir düzene de evrilebilir. Eşitliği yayabileceği gibi kilit bürokratik kurumların aynı elit sosyal kesim içinde kuşaktan kuşağa geçtiği yeni bir tür aristokrasi de oluşturabilir. Tocqueville’in “<em>yetkisi büyük yetkilisi küçük düzen</em>” tanımıyla özgürleştirici olabileceği gibi, hiçbir savcının yargıcın gazetecinin kapısını çalıp soru soramayacağı devletlu sınıfı oluşturarak mafyatik veya despotik bir rejimin aparatı da olabilir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Aslında bürokrasiye yüklediği bütün olumlu anlama rağmen Weber bile, denetimsiz ve sorumsuz kaldığında bürokrasinin bireysel özgürlüğü tehdit edebileceği ve insanları gayrişahsi, mantıksız ve esnek olmayan kurallardan oluşan bir “demir kafese” hapsedebileceği uyarısı da yapmıştı.</p>
<p style="font-weight: 400;">20. Yüzyılın erken dönemlerinde Çek Romancı Kafka’nın romanlarındaki karakterlerin yaşadığı çaresizliğe atıfla oluşan &#8220;Kafkaesk&#8221; teriminin anlattığı gibi…</p>
<p style="font-weight: 400;">Resmi masa ve kurumlarla dolu bir labirente hapsolmuş hissi veren işleyiş; kimsenin nüanslar için inisiyatif alamadığı gayrişahsi otorite; insana kendisini kolayca ezilebilir böcek gibi hissettiren büyük bir çark; bireysel olarak muhatap olması güç dev bir sistem&#8230;</p>
<p style="font-weight: 400;">Nazi, İtalyan ve Sovyet bürokrasilerinin ‘devletin dışında hiçbir şey olamaz’ faşizmi de Batı demokrasilerinde anti-bürokratik paranoyaları besledi.</p>
<p style="font-weight: 400;">ABD’nin 1930’larda başlayan Yeni Sözleşme (New Deal) koalisyonu çağında bürokrasinin muazzam bir hızla büyümesi ise bürokrasi eleştirilerini, hicivlerini, aleyhtarlığını daha kulak verilir hale getirdi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Örneğin İngiliz mizah yazarı <strong>Northcote Parkinson</strong>’un 1955 yılında Economist dergisinde yayınlanmış ve ‘bürokrasi neden sürekli büyüyor’ sorusuna yanıt aradığı mizahi yazının giriş cümlesinin kazandığı ani ve kalıcı şöhret gibi…</p>
<p style="font-weight: 400;">“<em>Her iş, tamamlanması için belirlenen sürenin tamamını kapsayacak kadar uzar</em>” diye yazmıştı Parkinson. Bu aslında, kimyada her gazın, mevcut hacmi dolduracak kadar genişleme eğilimini ifade eden ideal gaz yasasından esinlenmiş bir şakaydı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bugün “Parkinson İlkesi” diye anılan bu ünlü tespitini, uzun yıllar bulunduğu kamu görevinden edindiği deneyime dayanarak yapmıştı. Ona göre bürokrasiyi sürekli büyüme eğiliminde tutan iki faktör vardı. İlki, bürokratların, rakiplerinin sayısını değil kendilerine bağlı memurlarının sayısını çoğaltmak isteğiydi. İkincisi ise, memurların birbirlerine iş çıkarma eğilimi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu bağlamda bürokrasinin büyümekten asla kaçınamayacağı iddiası da gündeme geldi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Buna göre, bir sorunu çözmek için bir bürokratik yapı kurduğunuzda, bu yeni bürokratik yapının sorunu çözerken yaratacağı yeni problemler için de yeni bir bürokratik yapı daha kurmanız gerekiyordu. Akademi dünyası bu döngüyü genellikle, “<em>neden çok fazla komisyon var sorusuna yanıt bulmak için bir komisyon kurmak</em>” şakasıyla özetleyecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Büyüme eğilimi, bazı durumlarda bürokratik süreci, amacının aksine oldukça karmaşık hale getiriyor ve bazı durumlarda kendisini bir soruna dönüştürüyordu. OECD’nin <a href="https://www.oecd.org/content/dam/oecd/en/publications/reports/2010/09/why-is-administrative-simplification-so-complicated_g1g10bce/9789264089754-en.pdf" data-saferedirecturl="https://www.google.com/url?q=https://www.oecd.org/content/dam/oecd/en/publications/reports/2010/09/why-is-administrative-simplification-so-complicated_g1g10bce/9789264089754-en.pdf&amp;source=gmail&amp;ust=1763756482018000&amp;usg=AOvVaw26npTjyd0HO2O2TIHyUQhL">bir raporuna</a> başlık yaptığı, “Devlet idaresini basitleştirmek neden bu kadar karmaşık bir iş?” sorusu da bu açmazın bir ifadesi gibiydi…</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Bürokrasi de insanlardan oluşuyor</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Bürokratik işleyişe dayalı düzene tepkileri yükselten ikinci neden ise bürokratın doğasıydı. Bürokratlar da insan. Güç sahibi politikacıların ezici çoğunluğu gibi bürokratların ezici çoğunluğu da yetkisini suistimale açıktır. Çürütücü iklimini bulduğunda hemen yozlaşmaması mümkün değil.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yine, yapılacak işin kalitesi de bürokratın donanımı ile yeniden öğrenme kabiliyetiyle, değişimi anlama kapasitesiyle doğru orantılıdır. Yaşam boyu öğrencilik ve kendini sürekli yenileme, maalesef, herkesin sahip olduğu bir kalite değil. Paterson İlkesi ile aynı dönemde gündeme gelen “<strong>Peter İlkesi</strong>”, bu açıdan bürokratik düzene dönük en popüler hicivlerden biri olacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Peter İlkesi, kendisini ‘hiyerarşiyolog’ olarak tanıtmayı seven Kanadalı eğitmen <strong>Laurence Peter</strong>’ın, “<em>Hiyerarşik bir organizasyonun her üyesi, kifayet etmeyeceği seviyeye kadar terfi eder</em>” tespitine dayanıyordu. Bu ilkenin kastettiği şuydu ki hiyerarşik bir organizasyonunda işinde başarılı her görevli bir üst mevkiye terfi eder. Ta ki, bir mevkide başarısız olana kadar. Artık terfi etmeyip o mevkide kalmaya devam eder. İşte bundan dolayı da her organizasyon, zamanla, organizasyondaki her birimin başında, kendi konumunda başarısız olduğu için bir üste terfi etmeye ehil olmayan ayrı bir kifayetsizin oturduğu bir yapıya dönüşmekten kaçınamaz.</p>
<p style="font-weight: 400;">Amerikalı sosyolog <strong>Robert Merton</strong> da 1957 yılında yayınlanan Sosyal Teori ve Sosyal Yapı kitabındaki birçok eleştirisiyle ‘bürokratların insan olması’ gerçeğinden doğan sorunlara dikkat çekiyordu. Örneğin, ‘eğitimli yetersizlik’ kavramını gündeme taşıyordu. Sadece belli bilgi ve şartların eğitimini almış bürokrat, ufku bu mevcut bilgi ve bakışla sınırlı olduğu için değişen şartlar ve yeni durumlar karşısında yetersiz kalırdı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Merton’un gündeme getirdiği sorunlardan biri ise, hepsi aynı eğitimin filtresinden geçmiş bürokratların “aşırı uyum” körlüğü yaşamalarıydı. Bu körlük, farklı sosyal grupları görmezden gelmekten alternatif bakışlara kapanmaya kadar çok sayıda soruna yol açabilirdi. Ama en önemlisi bürokratların bir bürokratik işleyişe aşırı odaklanarak o bürokratik işleyişin kurulma amacını sıklıkla gözden kaçırabilmesine, araçları amaç gibi görmelerine neden olabilirdi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Katı kuralları ve inceleme prosedürleri nedeniyle, bürokrasinin değişen sosyal ekonomik koşullara uyum ağırlığı da bir başka eleştiri konusuydu. Bu yavaşlık, aslında istikrar ve öngörülebilirliğe neden olmayı amaçlayan planlı bir tasarımdı. Ama teknolojik, ekonomik ve sosyal değişim hızının 1970’lerden sonraki olağanüstü artışı bu yavaşlığı belli alanlarda dezavantaja dönüştürdü.</p>
<p style="font-weight: 400;">Hantallık, kaynak israfı, yeniliklere kapalılık, nüansız işlemlerin mağdur ettiği kesimler büyüdükçe akademide, medyada, sosyal kültürde bürokratik devlete dönük eleştirilerin sesi de yükseldi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Weber ile hayat ve saygınlık bulan “bürokrat” terimi, daha 20. Yüzyılın ortalarında bir tenkit nitelemesine dönüşmeye başlamıştı bile.</p>
<p style="font-weight: 400;">Örneğin, Ludwig Von Mises, 1944 tarihli ‘Bürokrasi’ adlı çalışmasında, bürokratı, “<em>rekabete dayalı bir düzende asla başarılı olamayacak kifayetsiz uzman</em>” şeklinde genelleştirerek aşağılıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bürokratı aşağılama yarışı 1970’lerde, ‘bürokratların yatakta bile berbat oldukları’ iddiasına kadar ulaştı. Siyaset bilimci Ralph Hummel, 1977’de yayınlanan Bürokratik Deneyim kitabında, yaptıkları işin kişiliklerine etkisinden dolayı bürokratların sevme veya sevişme yeteneklerinin köreldiğini, yatakta da robotlaştıklarını iddia ediyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bazen bel atına inse de bürokrasiye karşı bütün bu entelektüel, akademik, siyasi ve toplumsal teyakkuz hali aslında bürokrasinin gücünü dengeleyici ve denetleyici bir işlev görmesiyle oldukça yararlı bir işleve sahipti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Örneğin ABD Kongresi, böylesi tepki ve eleştirilerin tetiklemesiyle 1946 yılında, 20. Yüzyılda çıkardığı en dönüştürücü reformlarından ikisini kabul edecekti. Bunlardan <strong>İdare Hukuku Usul Yasası (APA)</strong> idarenin bütün iş ve kararlarına yargı denetimi getirecekti. <strong>Yasama Faaliyetini Yeniden Organize Yasası</strong> ise, Kongre’ye hemen her konuda bürokratik kurum ve yöneticileri, ilgili oldukları Kongre komitesi önünde mülakata, sorgulamaya ve hatta soruşturmaya tabi tutma yetkisi vererek güçlü bir Kongre denetimi getiriyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Sonraki on yıllarda Bilgi Edinme Hakkı Yasasından, Whistleblower Yasasına (<em>devletteki yanlışları, yasadışılıkları, suistimalleri medya veya savcılara sızdıran memurların kariyerini ve kişiliğini koruma yasası</em>) kadar farklı düzenlemelerle medyanın denetim gücü de tesis edilecekti. Buna sendikalardan barolara kadar hak örgütlerinin güçlendirilmesi de eklendiğinde bürokrasi üzerinde sivil toplumun doğrudan denetimi daha da pekişecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Modern devlet düzenine karşı kutsal ittifak</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Ne var ki 1970’lerde bürokratik modern devlet düzeni karşıtlığında yıkıcı bir ittifak yapısı oluşmaya başladı. Birbirinden farklı amaçları ve çıkarları olan bazı sosyal, siyasal ve ekonomik çıkar grupları, ortak düşman gördükleri ‘bürokratik işleyişe sahip modern devleti’ sona erdirme gayesinde buluştu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu ‘kutsal ittifak’, motivasyon kaynakları itibarı ile kabaca üç gruba ayrılıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Birincisi bürokratik işleyişe sahip devlet düzenine ideolojik saiklerle karşı olan liberteryanlardı. Onlara göre bürokratik regülasyon ve denetim insanın ve piyasanın özgürlüğüne bir prangaydı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Modern devlet otoritesine karşı kutsal ittifakın ikinci grubunu, vergi, denetim ve regülasyondan kurtulma peşindeki milyarderler ve şirketler oluşturuyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Modern devlete karşı kutsal ittifakın en gürültülü ve kalabalık grubu ise bağımsız bürokratik işleyişe sahip demokratik düzene dini ve sosyo-kültürel saiklerle karşı olan gruptu. Hristiyan dincilerden, kültür milliyetçilerine ve beyaz ırkçılara kadar uzanan bir yelpazeye sahipti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Irkçı ve kültür milliyetçisi grupları besleyen en önemli şey sosyal değişimlerin neden olduğu korku ve paranoyalardı. 20. yüzyılda bürokratik işleyişe sahip devlet düzeni sayesinde demokratik vatandaş eşitliği topluma yayıldıkça 1960’lardan itibaren dünya demokrasileri daha heterojen kimlikli hale gelmeye başladı. Önce köylerden kentlere, ardından az gelişmiş ülkelerden çok gelişmiş ülkelere kitlesel göç de bu heterojenliği hızlandıran bir etki yaratıyordu. Daha önce toplum içinde olup da karanlıkta kalmış yerli (indigenous), etnik, inanç kimliklerinin vatandaşlık yetkilerini kullanmaya başlayarak kamusal alanda daha görünür hale gelmesi de çoğunluk kimliği mensuplarının iptidai asabiyet korkularını depreştiriyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">“Bizden bir lidere, bizimle aynı inancı, soy kimliğini, dili, kimliği, sosyal sınıfı paylaşan dışlayıcı bir babaya sarılma” fikri, herkesin hakkını koruyan bir devlet fikrinden, vatandaş eşitliğine gerçekten inanan kapsayıcı hukuk devleti fikrinden daha cazip hale geldi.</p>
<p style="font-weight: 400;">1960’larda temeli atılan Çoğulcu-Eşitlikçi-Kapsayıcı (DEI) politikaların koyduğu kotalar nedeniyle, kadınların ve eşcinselliğini saklamayanların da önce iyi üniversitelerde ardından önemli kamusal görevlerde görünmesine yol açması da 19. Yüzyıl sonunda kadınların oy hakkı mücadelesi sırasında olduğu gibi ‘erkeklik kayboluyor’, ‘aile yok oluyor’ korku dalgasını bir kez daha yükseltecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Hristiyan dincilerin, bürokratik işleyişe sahip devlet düzenine duyduğu antipatinin ana nedeni ise laiklikti. Kamu yetki ve hizmetlerinin hiçbir dinin lehinde kullanılamaması ilkesi, çoğunluk inancını kamusal alanda resmi otorite olmaktan çıkarıyordu. Kamu yetki ve hizmetlerinin hiçbir dinin aleyhinde kullanılamaması ilkesi ise çoğunluk inancından veya dini yorumundan farklı inançların da kamudan çoğunluk inancıyla eşit muamele görmesine yol açıyordu. Devletin, çoğunluğun dini olan Hristiyanlığı kayırmaması, kamuda diğer inançlarla eşit muamele görmek, Hristiyancı çevrelerde ‘mağduriyet’ söyleminin mâkes bulmasına yol açacaktı. “<em>Kamu kurumları veya kamu personeli açıktan ‘Hayırlı Noeller (Merry Christmas)’ bile diyemiyor, bu Hristiyanlık düşmanlığıdır</em>” veya “<em>Amerika bir Hristiyan ülkesi ama okullarda çocuklarımız açılış duası bile yapamıyor</em>” gibi söylemlerle “<em>öz yurdunda garipsin öz vatanında parya</em>” temalı ağıtlarla gelişen bu laik devlet karşıtlığı son 50 yılda önemli bir sosyal taban kazandı. Laiklikten kurtulup ABD’yi yeniden Hristiyan ülke yapmanın yoluysa laikliğin uygulayıcısı olan legal bürokratik düzenden kurtulmaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>‘Küçük devlet’ fikrinin yükselişi</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">ABD’de modern devlet karşıtı ittifakı oluşturan bütün gruplar, 1970’lerde ‘modern devlete’ karşı cihada başladıklarında hala nicelik olarak azınlıktaydılar. Geniş toplumda hala saygınlığa ve güvene sahip bürokratik devlet düzenini yok etme iddiası yerine, toplumda daha kabul görecek ‘devleti küçültme’ söylemine sarıldılar. Muhafazakâr kanaat önderi <strong>Grover Nordquist</strong>’in o günlerde ifadesiyle, “<em>küvette boğulabilecek kadar küçük bir devlet</em>” iddiasındaki bu kutsal koalisyon, 1980’lerin başında Reagan’ın başkanlığıyla hayalini kurdukları momentumu nihayet yakaladı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Reagan yönetimi, ABD’nin yedinci Başkanı Andrew Jackson’un kuvvetler ayrılığına iptidai yorumunu (bir önceki yazıda detayını okuyabilirsiniz), ‘<strong>yürütme erkinin birliği teorisi</strong> (Unitary Executive Theory) adıyla yeniden gündeme getirdi. Yani yargı erki mahkemelerden, yasama erki Kongreden oluşur. Devletin geri kalan tamamı yürütme erkidir dolayısıyla da yürütme erkinin başı olan başkanın tam emrinde olmalıdır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yürütme Erkinin Birliği teorisi sonraki onyıllarda, yargıdan, özerk kurumlara kadar birçok kurumu siyasallaştırmaya, taraf haline getirmeye başladı.</p>
<p style="font-weight: 400;">1980’lerde yükselen özelleştirme ve regülasyonsuz hale getirme politikaları ise, birçok kamu hizmetini, sonraki on yıllarda orta sınıflar için erişilebilir olmaktan çıkaracaktı. Orta sınıf eridikçe, gelir uçurumu derinleştikçe ve fırsat eşitsizliği yaygınlaştıkça kamusal düzene güven de eriyecekti. Yüzyılın başında halk yığınları, kendilerine fayda getirmeyen bu düzeni yıkmayı vaat eden popülist seslere kulak kabartmaya başlayacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">2000’lerde dünyada medya teknolojisi ve düzeninin radikal şekilde değiştiği bir dönem olması da böylesi popülist seslere avantaj sağlıyordu. Sosyal medyanın, denetimsiz, önyargılara hitap eden kısa mesajları, nüansları ve ilkeleri olan geleneksel gazeteciliğin yerini alıyordu. Bu yeni iletişim kültürü, basit açıklamaya, siyah beyaz netliğine sahip, iptidai, duygusal retoriklere dayalı söylemlere sahip mesajları öne çıkarırken, rasyonel, derinlikli, uzun vadeli program ve politika konuşmalarını duyulmaz hale getirecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Devletin yapıbozumu</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">‘Küçük devlet’ iddialı mahcup söylem 2010’ların sonunda yerini modern devletin tamamen bitirilmesi açık vaadine bıraktı. Trump’ın en önemli danışmanlarından biri olan <strong>Steve Bannon</strong>’un, Muhafazakâr Siyaset Aksiyon Komitesi’nin (CPAC) 2017 yıllık toplantısında yaptığı konuşmada “<em>asıl hedefimiz devletin yapıbozumu</em>” diye konuşmasından beri ‘devletin yapıbozumu’ olarak adlandırılan süreç başladı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bütün bu hoşnutsuzluk, paranoya ve öfke dalgasında yükselen popülist liderler gibi Trump’ın da bürokratik legal devlete duyduğu antipatinin, bu hareketi doğuran kutsal ittifakın “küçük devlet”, “liberteryanizm”, “milliyetçilik” vs gibi sistemsel veya ideolojik motivasyonlarıyla bir ilgisi yok. NY Times yorumcusu Ezra Klein’in “<em>devlet başkanlığı yapamayacak kadar zayıf karakterli oldukları için hükümdar olmaya çalışıyorlar</em>” dediği tüm demokratörler gibi Trump da iki temel motivasyonla bağımsız bürokratik işleyişe sahip devlet fikrinden nefret ediyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Birincisi, hukuk, regülasyon ve denetim, iktidardaki gücün dostları olacak konseptler değil. Devlet gücüne siyasi çıkardan bağımsız hukuk, regülasyon ve denetim uygulandığı sürece kendisini asla güvende hissedemez.</p>
<p style="font-weight: 400;">İkincisi ise ailesini ve sadık arkadaşlarını iktidar nimetlerinden ölçüsüzce yararlandırmak, muhaliflerini ise göstere göstere cezalandırmak istiyor. Trump’ın, başkan olmaktan bütün anladığı işte bu güce sahip olabilmek. Siyasi etkiden bağımsız denge denetleme sisteminde bunu yapamaz.</p>
<p style="font-weight: 400;">Peki Trump neden ilk döneminde değil de şimdi yapabiliyor?</p>
<p style="font-weight: 400;">Aslında yapmak istedi. Örneğin, memurları topluca tasfiyenin yollarını araştırdı. Ancak Devlet Memurları Kanunu gibi kanunları aşamadı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Elbette ki o kanunlar bugün de yürürlükte ama bugün artık yerinde olmayan bir şey var: “Kanuna toplumsal saygı”. Kanunlar, bir yerde yazılı oldukları için kendiliğinden güçlü faktörler değil.</p>
<p style="font-weight: 400;">Mark Twain’in Gilded Age romanında karakter Philip Sterling’in dediği gibi, “<em>Kanun bütün gücünü, kanuna herkesin uymasını dini bir farz gibi görecek vatandaştan alır. Hiçbir hukuk düzeni, vatandaşlar, kanunun asıl muhafızının kendileri olduğu düşüncesini akıllarında tutmuyorsa ayakta kalamaz</em>”.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kanunlara uyulması, 2010’ların sonunda siyasetin ve halkın çoğunluğunun hala duyarlı olduğu bir endişeydi. Trump beş yıl sonra ikinci kez başkanlığa yürüdüğünde ise arkasında, kanunların sadece muhalifler ve göçmenler için var olduğuna inanan, kendilerinden olanların her türlü kanunsuzluğunu ise vatansever cesareti olarak alkışlamaya hazır bir seçmen tabanı, parti grubu ve kifayetsiz muhterislerden oluşan bir kadrosu vardı.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Bakanların öncelikli görevi bakmamak</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Her demokratör gibi Trump da kurumlara değil sadece şahıslara güven duyabildiğinden, danışmanlarının, bakanlarının sadık bürokratlarının görev aldıkları alanda birer derebeyi gibi güçlenmesine kapı aralıyor. Yeni rejimde bu yüzden bakanlık yok artık sadece bakan var.</p>
<p style="font-weight: 400;">Şahsı dışında bir ‘kamu otoritesi’ istemeyen Trump’ın bakanlardan öncelikli beklentisi ise bakanlıklarının bakmamalarını sağlamaları.</p>
<p style="font-weight: 400;">Trump’ın ikinci döneminde bakan olarak seçtiği isimlerin en ortak özelliğinin, ya görev yaptıkları bakanlığın yapması gereken işleri sevmeyen, ya da bu işleri yapmayacağına dair söz vermiş ve hatta bazılarının, bakanı oldukları bakanlığın var olmasını bile istemeyen insanlar olmaları tesadüf değil.</p>
<p style="font-weight: 400;">Çalışanların haklarını korumak için kurulmuş Çalışma Bakanı, bakanlık çalışanlarının dörtte birini gerekçesiz işten kovarak başladı. Çalışanları, iş sözleşmesinin iki bağımsız tarafından biri olarak tanımlayan çalışan dostu yönetmeliği hem de 1 Mayıs günü iptal etti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Adalet Bakanı, koltuğunu, adalet terazisinin bir kefesine yerleştirerek bakanlığını Trump’ın şahsi avukatlık bürosuna dönüştürmüş durumda.</p>
<p style="font-weight: 400;">Eğitim Bakanı, eğitim bakanlığının varlığına karşı. Bakanlığı tamamen kapatmaya çalışıyor. Büyük ölçüde de başardı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Sağlık Bakanı, sadece aşılara değil, modern tıbba ve bilime de karşı. Aynı anda hem gıda, ilaç ve sağlık endüstrisi etrafında her türlü komplo teorisine sözcülük yapıyor, hem de bu endüstrilere dönük bütün regülasyon ve denetimi kaldırıyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Savunma Bakanı Pete Hegseth, ‘savunma’ sözcüğünden nefret ediyor. Bakanlığının adını anayasaya aykırı şekilde ‘Savaş Bakanlığı’ şeklinde adlandırıyor. Cenevre Sözleşmesi veya ABD’nin Savaş Suçları Yasası gibi uluslararası veya ulusal savaş kurallarını “savaş kazanmamızı imkânsız hale getirdiği için kurtulmamız gereken yükler” olarak nitelendiriyor. Modern devlet zamanında oluşmuş legal güç &#8211; ölümcül güç (lethal) dengesinden vazgeçilmesi ve feodal dönemde olduğu gibi sadece ölümcül bir güç olmaya odaklanılması gerektiğini Senato mülakatında bile gizlemiyor: “<em>Askerlerimiz, düşmanlarımızı ezip geçmeli ve yollarına yasaların hukukçuların çıkmayacağından emin olmalı</em>”.</p>
<p style="font-weight: 400;">Siyasi ve akademik kariyeri, görev yaptığı bakanlığın kurumsal hafızasını, uluslararası hukuku görmezden gelemeyeceğini düşündüren Dışişleri Bakanı Marco Rubio bile, 200 yıllık modernleşme çağında oluşmuş bütün uluslararası hukuk ve diplomasi kurallarını tehdit ilan eden anlayışa itirazsız biat etmiş durumda. “Bizim başkan manyak, ne yapacağı belli olmaz, ona göre” tehdidi üzerine kurulmuş sığ, öngörülemez ve kabadayı bir dış politikanın sözcüsü konumunda. Amerikan diplomasisinin, Oval Ofis’te “Ne vereceksin abine! Ne vereyim abime!” amiyane pazarlığına indirgenmesini izlemekle yetiniyor.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>‘Derin devlet’in tasfiyesi!</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Bürokratik işleyişe sahip modern devlete karşı savaşan kutsal ittifak, daha önceleri ‘administrative state (idari devlet)’ veya ‘establishment (müesses düzen)’ diye andığı devlet düzenini, 2010’larda ‘bürokratik oligarşi’ diye isimlendirmeye başlamıştı. İktidara gelip devlete dönüştükleri Trumpian çağda ise ‘<em>derin devlet</em>’ adını kullanmaya başladılar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Trumpist jargonda ‘derin devlet’, askeri, istihbari veya finans güçlerini ifade etmiyor. Nitekim bu odakların Trump döneminde tarihlerinin en denetimsiz, en keyfi, en yolsuz dönemlerini yaşayacağı görülüyor. Trump ve yandaşları ‘derin devlet’ derken, bağımsız soruşturma, denetim ve regülasyon kurumları ile bağımsız federal yargıçları kast ediyorlar. Yani modern hukuk devletini var eden kurumları…</p>
<p style="font-weight: 400;">IRS, FBI, FED, SEC, FCC gibi kurum ve kurullar, zaten, varlık nedeni olan görevlerini yerine getirmesi, sadece ve sadece, siyasi iktidardan veya partizan görüşten bağımsız olmalarıyla mümkün olabileceği için özerk şekilde kurulmuşlardı. Bu kurumları, devlet yetkililerinin, büyük şirketlerin, bankaların suistimallerine karşı halkın güvencesi ve dostu haline getiren de bu özerk yapılarıydı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Örneğin, soruşturma ve inceleme başlatma yetkisine sahip iki kurum, Gelir Vergisi Dairesi (IRS) ile Federal Soruşturma Dairesi (FBI).</p>
<p style="font-weight: 400;">IRS bağımsız olduğunda, mali bilgilerinizin, devletin diğer kurumlarından ve siyasi iktidardan gizli tutulacağını bilirsiniz. İktidarı eleştirdiğinizde maliyecilerin işyerinizin kapısına dayanmayacağından emin olabilirsiniz.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu iki kurumun soruşturma ve inceleme yetkilerinin siyasi iktidarın değil yasaların hizmetinde olduğundan herkesin emin olması ve böylece kamusal düzene güvenin devam etmesi ancak bu kurumların siyasi tarafgirlikten korunmalarıyla mümkün.</p>
<p style="font-weight: 400;">Hatta kendi kariyerlerini belli bir siyasi kadronun iktidarda kalmasına bağlı görmesinler diye bu iki kurumun başına atananlara, kabine üyelerinden farklı olarak başkan değişimi ile sınırlı olmayan bir görev süresi getirilmişti. Normalde FBI Başkanları 10 yıllık ve IRS başkanları ise 5 yıllık süre için göreve geliyor. 60 yıla yakın süredir Demokrat veya Cumhuriyetçi başkanların tümü bu norma uydu ve kendilerinden önceki başkanın seçtiği FBI veya IRS başkanıyla çalışmayı sürdürdü.</p>
<p style="font-weight: 400;">ABD tarihinde FBI Başkanının 10 yıllık görev süresi dolmadan kovulması sadece iki kez gerçekleşti. İkisinde de Başkan, Donald Trump’tı. Trump, ilk başkanlığında, görev süresi hala dolmamış olan James Comey’i kovup yerine Christopher Wray’ı atayarak, federal soruşturmaların siyasetten bağımsızlığı teamülünü yerle bir etti. 2020’de başkan seçilen Joe Biden, Trump’ın teamüle aykırı şekilde FBI Başkanı olarak atadığı Wray çalışmayı dört yıl boyunca sürdürerek teamüle yeniden hayat vermek istedi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ne var ki Trump, ikinci başkanlığına da 5 yıl önce kendisinin bu göreve getirdiği Christopher Wray’ı kovarak başladı. Yerine, 2020 seçiminin hileli olduğunu ilan ettiği kitabına ‘<strong>Kral’a Kumpas</strong>’ adını koyan, kitabında Trump’tan ‘<strong>King Donald</strong>’ diye bahseden, komplo teorisyeni <strong>Kash Patel</strong>’i FBI Başkanı olarak atadı. Trump Patel’den beklentisinin kendisine muhalif olanları soruşturmak olduğunu sosyal medyadan açıkça ifade edebiliyor. Patel ise buna uyacağını yine adeta trol gibi kullandığı sosyal medya hesabından açıkça sergileyebiliyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yine bizdeki RTÜK’ün mukabili olan Federal İletişim Komisyonu da (FCC), ABD Başkanının, bu kurulu, muhalif TV kanallarını cezalandırma aparatı haline getirememesi veya hükümet çizgisinde tek sesli bir medya düzeni kuramaması için başkandan bağımsız, partiler üstü bir kurul olarak tasarlanmıştı. FCC’nin, iktidardan bu bağımsızlığı sayesinde, Amerikan halkı, resmî açıklamaların gizlediği gerçeklere, farklı düşüncelere, perspektiflere ve bilgilere erişim imkanına sahip olabiliyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Trump ise kurulun başkanlığına, “2025 Projesi” adlı muhafazakâr eylem planında FCC Dosyasının yazarı olan Brendan Carr’ı atadı. Muhafazakâr aleyhtarı yayın yapan medya kurumlarının cezalandırılması gerektiğini açıktan savunan Carr, kurum tarihinde görülmemiş şekilde yayınlarını beğenmediği kanalları frekans iptali ile tehdit ederek yayınlarını Trump’ın istediği doğrultuda yapmaya zorluyor. Yüksek Mahkeme’nin hukuka sahip çıkacağından emin olmadıkları için de birçok ana akım medya kurumu frekans, lisans iptali gibi tehditlerle yapılan baskıya boyun eğmeye başlamış durumda.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yine Merkez Bankası (FED) başkanın ekonomik politikalarının imajı için günü kurtarma aparatı değil, ülke ekonomisinin ve parasının uzun vadeli istikrarını koruması için bağımsızdır. Trump ise, aldığı bir kararın hemen bolluk bereket yarattığı algısı yaratabilmek için FED’in yetki ve rezervlerini kullanmak istiyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Trump, daha başkanlığı devraldığı hafta, bir gecede, kamu kurumlarında yolsuzluk, usulsüzlük ve israfı denetleyen 17 sayıştay müfettişini topluca işten kovarak, büyük ihaleler açan kamu kurumlarını her türlü yolsuzluk ve israfa açık bir karanlığa boğdu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Herhangi bir soruşturmada kendi istediği yönde karar almayan federal savcıları aynı gün meslekten kovuyor. Atadığı savcılar, göreve başlar başlamaz Trump’ın hedefe koyduğu şahıslar aleyhine soruşturma başlatmaktan çekinmiyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Trump, kendisine, bakanlarına ve politikalarına karşı açılmış davalarda karşı tarafa avukatlık hizmeti veren avukatlık şirketlerine devlet ambargosu koydu. Bu firma avukatlarının kamu kurumlarına bilgi almak için girişlerini veya kamu kurumlarına hukuk hizmeti sözleşmesi yapmalarını yasakladı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yine Trump, modern devleti ayakta tutan denetim, inceleme ve soruşturma kurum ve kurullarının yanı sıra bütün kamu bürokrasisini, ‘devleti küçültme’, ‘verimliliği artırma’, “devlete yerleşmiş ‘woke’çu haşere sürülerini tasfiye” gibi somut olarak belirlemesi güç iddialarla gerçekleştirdiği tasfiyelerle her geçen gün eritiyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bürokrasi, sadece ‘memurlar’ demek değil. Onların yaptığı iş ve işlemleri de kapsayan bir terim bu. Dolayısıyla toplu memur tasfiyesi, devletten sadece bir grup insanı değil, onların yaptığı bütün işi de tasfiyedir. Buradaki nüans, kamuoyunun dikkatini o işin ne olduğundan çok, DEI torpillileri, Woke’çular, lunatik solcular, komünistler, dinsizler, milletin düşmanı küreselciler gibi söylemlerle yaftalanan memurların kendisine odaklamak.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Bürokrasinin eskisinden çok daha güçlü ve dokunulamaz olması</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Bir diğer gözden kaçan nüans ise, “devletin küçültüldüğü” ve “vatandaşın atanmışların sultasından kurtarıldığı” yalanı. Trump da tüm demokratörler gibi, bürokratik oligarşiyi yıkıyorum iddiasıyla gelip, halk için, eskisi ile kıyaslanamayacak oranda dokunulamaz ve güçlü bir bürokrat sınıfı oluşturuyor. Örneğin düne kadar FBI hakkında her türlü aşağılayıcı mizahı yapabilen komedyenler, her türlü iddiayı çekincesiz hemen haberleştiren gazeteciler bugün iki kez düşünüyor. ABD’de ilk kez vatandaşlar federal devlet kurumlarını sosyal medyada eleştirmeye çekiniyor. Vatandaş, kendisine kimlik soran maskeli ve üniformasız şahıslara kim olduklarını soramıyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Milletvekilleri ve Senatörler, Kongre önünde mülakata veya sorguya çağırdıkları bakan ve bürokratlara sordukları hiçbir somut soruya yanıt alamıyor. Atanmış bakan ve bürokratlar, halkın temsilcisi milletvekili ve senatörleri hem de kameralar önünde aşağılayıp, polemiğe girebiliyor. Göçmenlik polisleri (ICE) bile milletvekillerini itip kakıp yerlere atabiliyor ve hatta tutuklamaya kalkabiliyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Trumpist düzende üst düzey bürokrat olmak, Kongre üyesi olmaktan çok daha güçlü bir konuma geldi. Dünyanın en zengin adamının bile siyasete girmeye karar verdiğinde ‘senatör’, ‘milletvekili’ olmak yerine, yasal mevzuatı bile olmayan nevzuhur bir kurumda (DOGE) danışman unvanlı bir bürokrat olmayı tercih etmesi yeni rejimin çarpıcı göstergelerinden biriydi.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Patrimonyal rüya: Tek erkli devlet</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">ABD Anayasası, modern devlet konseptine uygun olarak, milli iradenin tecelligahı olan Kongreyi devletin merkezine yerleştiriyor ama yeni rejimde yasama erki, üyelerinin, sosyal medyaya içerik üretme peşinde olduğu bir performans sahnesine dönüşmüş durumda. Öyle ki Trump, kendinden önceki bütün başkanların aksine yemin töreni konuşmasına Kongre’den tek bir yasa beklentisini bile dahil etmemişti. “Başkanlığın ilk 100 günü” geleneği, 1933’te göreve başlayan F.D. Roosevelt’in ilk günde Kongre’den her biri çıkarması yıllar alabilecek dev reformlar getiren 15 yasa çıkarmasına öncülük etmesiyle başlamıştı. Trump ise ilk 100 gününde sadece kararnameler yayınladı. Bütçe gibi zorunlu yasalar dışında Kongre üyeleri ile muhatap olmak istemiyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">9 üyesinden 6’sı muhafazakâr olan Yüksek Mahkeme’nin çok büyük oranda Trumpist yönde kararlar vermesi nedeniyle şimdilik yüksek yargıya açıktan savaş açmış değil. Ama çoğu anayasa ve yasaya açıkça aykırı kararnamelerini iptal eden federal mahkemeleri, solcu lunatik yargıçların egemenliğinde, milli iradeyi hazmedemeyen odaklar olarak yaftalamaktan çekinmiyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yeni rejimin koridorlarında “mahkeme kararlarını tanımama” sesleri bile yükseliyor. Başkan Yardımcısı JD Vance şubat ayında X platformunda, “<em>yargıçlar, yürütme erkinin meşru gücünü denetleme yetkisine sahip değil</em>” diye yazarak 1803’te tesis edilen yargısal denetimi reddetme cüreti gösterecekti. Vance yine aynı günlerde, “<em>Başkan Trump bütün orta düzey bürokratları da kovup yerlerine bizim arkadaşları yerleştirmeli. Eğer mahkemeler bunu iptal etmeye kalkarsa da Yedinci Başkan Andrew Jackson gibi mahkemelere, “buyurun kararınızı uygulayın, bakalım nasıl uygulayacaksanız!” diye meydan okumalı</em>” diye konuşabilecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kongrenin denetiminden çıkmış devlet gücünü yargıdan da özgürleştirmek isteyen ve Orta Çağdaki gibi tek erkli hale getirmek isteyen bu iddianın, sadece demokrasi ile değil, modern devlet konseptinin kendisi ile sorun yaşadığı açık.</p>
<p style="font-weight: 400;">İşte Jonathan Rauch’tan Hanson ve Kopstein’e kadar birçok gazeteci ve akademisyenin, patrimonyalizmin karşıtının demokrasi değil, &#8220;bürokratik sürece sahip modern hukuk devleti&#8221; olduğunu savunması bundan. Dolayısıyla bu dalgayla yüzleşmek, yalnızca sandıkta kazanmaya çalışarak değil, aynı zamanda demokrasinin sıklıkla ihmal edilen üç ön koşulu etrafında yeniden birleşmekle mümkün: Hukukun üstünlüğü, liyakate dayalı bağımsız kamu hizmeti ve vatandaş eşitliği.</p>
<p style="font-weight: 400;">Hanson ve Kopstein, bürokratik işleyişe sahip hukuk devletini müdafaanın, Trump’tan hemen önceki statükoyu muhafaza şeklinde anlaşılmamasının önemine de dikkat çekiyorlar. Bu yüzden de devlete veya bürokrasiye son yarım yüzyılda getirilen haklı eleştiri, itiraz ve isyanların hepsini ‘modern devlet karşıtlığı’ olarak görmüyorlar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Hanson bir röportajında, “Sovyet planlama ekonomisi üzerine yıllarca akademik çalışma yapmış insanlar olarak aşırı bürokrasinin hem ekonomik büyümeye hem de bireysel özgürlüklere oluşturabileceği tehdidi biliyoruz” diyor ve ekliyor:</p>
<p style="font-weight: 400;"><em>“Ama sorun şu ki, devlet gücünün kötüye kullanılmasını dizginleme yönündeki anlaşılır talep, dünya çapında modern devletin kendisini devirmeyi amaçlayan bir harekete dönüştü. Bu yönelim, itirazlarımızın umduğu sonuçlara ulaştırmaz bizi. Aksine devlet gücünü, devleti şahsi mülkleri olarak gören hanedanlıklara teslim edecek. Bu da uzun vadeli sosyal güvenliğimiz, refahımız ve emniyetimiz üzerinde hesaplanamaz büyüklükte tahribe yol açacak.”</em></p>
<p style="font-weight: 400;">Hanson’a göre bürokrasinin performansı, çapı, başarısızlığı her zaman tartışmaya açık olmalı. Ama anayasaya bağlı tarafsız bürokrasinin varlığı ise, eğer istenen padişahlık değilse, tartışmaya asla açık olmamalı.</p>
<p>20. Yüzyıl boyunca hiçbir siyaset bilimci patrimonyal otorite tarzının kamu idaresine böylesine ciddi bir geri dönüş yapacağına ihtimal vermiyordu. Amerikan devlet düzenindeki çözülmenin hızının şaşkınlık verici olmasının nedenlerinden biri de bu. Stephen Hanson ise bu hızlı demokratik çözülmeye hem kamu düzenlerinin hem de toplumların hazırlıksız yakalanmalarının en önemli nedeninin, modernleşme hakkında algı yanlışlığı olduğunu kaydediyor: “<em>Bir devlet, bir toplum ve bir kamu düzeni bir kez modernleşti mi, bu bir daha geri döndürülemez yanılgısı.</em>”,</p>
<p style="font-weight: 400;">Hanson, tarafsız bürokrasiye sahip modern devleti, soluduğumuz havaya benzetiyor. Sadece bir kez nefes alamasak öleceğimiz halde havanın öneminin hiç farkında olmuyoruz. Bir şeyler ters gitmedikçe varlığını unutuyoruz.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bazı tarihçiler 19. Yüzyılın 1914 yılında bittiğini kabul eder. Economist dergisinin, &#8220;Trump’ın ikinci kez seçilişiyle 20. Yüzyılın bittiği&#8221; tespiti bu atfıyla ilginçti. Eski düzen yıkıldı ama yeni bir düzene geçildiği de yok. Dönemin ABD Başkanı <strong>Franklin D. Roosevelt</strong>’in 1930’larda demokrasilerin art arda faşist lider üretmesine yeni dünya düzeni denmesine itirazındaki gibi, “<em>Bu ne yeni ne de düzen!</em>”.</p>
<p style="font-weight: 400;">Trump ilk başkanlığında ‘Altın Çağ’ olarak 1980’li yılları gördüğünü söylüyordu. 2020’lerin başında Amerika’nın yeniden dönmesi gereken harika dönem, 1950’li yıllar oldu. Ardından 1920’leri övmeye başladı. İkinci başkanlığına başladığında “o harika dönemin” 1890’lar olduğunu söyledi. Yani Gilded Age’ın (Altın Kaplama Çağın) en zirvede yaşandığı yıllar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ancak son 10 ayda tanık olduklarımız 1890’lar yani Gilded Age çağı Amerika’sının bile Trump’ın sahip olmak istediği patrimonyal otorite için yeterli olmayacağını gösteriyor. “Trump’ın altın çağı” düzeni, diğer bütün demokratörlerin rüyası gibi, modern devletten önceki düzeni ifade ediyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Küresel demokrasi üzerine çalışmalarıyla bilinen Stanford Üniversitesi Profesörü Larry Diamond, Francis Fukuyama ile katıldığı bir podcast sohbetinde, “Önümüzdeki dört yıl içerisinde, 19. yüzyılın sonlarından, yani Gilded Çağından bu yana görmediğimiz türden, şaşkınlık verici boyutlarda bir yolsuzluk ve ahbap-çavuş kapitalizmi orjisine tanık olacağımız görülüyor” diye konuştuğunda Fukuyama şerh düşmekten kendisini alamayacaktı:</p>
<p style="font-weight: 400;">“Gilded Age çağından çok daha beter olacak”.</p>
<p><strong>Cemal Tunçdemir</strong>&#8216;i <a href="https://x.com/CemalTdemir" target="_blank" rel="noopener">Twitter&#8217;dan takip edebilirsiniz</a></p>
<h2><strong>SERİNİN DİĞER YAZILARI</strong></h2>
<p><a href="https://amerikabulteni.com/2025/03/31/trumpin-altin-cagi/" target="_blank" rel="noopener">Trump&#8217;ın Altın Çağı -1</a></p>
<p><a href="https://amerikabulteni.com/2025/04/10/trumpin-altin-cagi-2/" target="_blank" rel="noopener">Trump&#8217;ın Altın Çağı -2</a></p>
<p><a href="https://amerikabulteni.com/2025/04/27/trumpin-altin-cagi-3/" target="_blank" rel="noopener">Trump&#8217;ın Altın Çağı &#8211; 3</a></p>
<p><a href="https://amerikabulteni.com/2025/08/28/yikilmakta-olan-devlet-duzeni/" target="_blank" rel="noopener">Yıkılmakta Olan Devlet Düzeni</a></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content>
		
			</entry>
		<entry>
		<author>
			<name>Amerika Bülteni</name>
					</author>

		<title type="html"><![CDATA[“Yıkılmakta olan devlet düzeni”]]></title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://amerikabulteni.com/2025/08/28/yikilmakta-olan-devlet-duzeni/" />

		<id>https://amerikabulteni.com/?p=44725</id>
		<updated>2025-10-05T22:29:12Z</updated>
		<published>2025-08-28T17:41:03Z</published>
		<category scheme="https://amerikabulteni.com" term="ARŞİV" /><category scheme="https://amerikabulteni.com" term="CEMAL TUNCDEMİR" /><category scheme="https://amerikabulteni.com" term="MANŞETLER" />
		<summary type="html"><![CDATA[<p><img loading="lazy" width="2040" height="1344" src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?fit=2040%2C1344&amp;ssl=1" class="attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?w=2040&amp;ssl=1 2040w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?resize=300%2C198&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?resize=1024%2C675&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?resize=150%2C99&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?resize=768%2C506&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?resize=1536%2C1012&amp;ssl=1 1536w" sizes="(max-width: 2040px) 100vw, 2040px" /></p>Ego’nun id ve süper ego arasında dengeleyici rolü oynaması gibi bürokrasi de siyasi irade (id) ile hukuk devleti (süper ego) arasında dengeyi sağlayan mekanizmaydı. Ego yok olduğunda süper ego’nun id üzerindeki yönlendirici gücü de yok olurdu.]]></summary>

					<content type="html" xml:base="https://amerikabulteni.com/2025/08/28/yikilmakta-olan-devlet-duzeni/"><![CDATA[<p><img loading="lazy" width="2040" height="1344" src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?fit=2040%2C1344&amp;ssl=1" class="attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?w=2040&amp;ssl=1 2040w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?resize=300%2C198&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?resize=1024%2C675&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?resize=150%2C99&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?resize=768%2C506&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?resize=1536%2C1012&amp;ssl=1 1536w" sizes="(max-width: 2040px) 100vw, 2040px" /></p><p><img loading="lazy" data-recalc-dims="1" decoding="async" class="wp-image-44726 aligncenter" src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?resize=824%2C543&#038;ssl=1" alt="" width="824" height="543" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?resize=1024%2C675&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?resize=300%2C198&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?resize=150%2C99&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?resize=768%2C506&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?resize=1536%2C1012&amp;ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?w=2040&amp;ssl=1 2040w" sizes="(max-width: 824px) 100vw, 824px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>CEMAL TUNÇDEMİR</strong></p>
<p>28 Ağustos 2025</p>
<p style="font-weight: 400;">2025 yılı başında Davos Zirvesinin bir katılımcısı, insanlığın ulaştığı noktanın konuşulduğu zirvenin iki gündeminin ‘<em>yapay zekâ (AI) teknolojisi</em>’ ve ‘<em>Trump</em>’ olmasının ironisine dikkat çekmişti. Türümüzün ateşi evcilleştirmesinden beri gezegende sahip olduğu zekâ tekelini gönüllü olarak paylaşacak düzeyde ilerlemenin ve özgüvene erişmenin somut göstergesi ile, türümüzün toplu yaşamayı öğrenmesinden beri dönem dönem hep aynı uçuruma yuvarlanmasına yol açmış evrimsel paranoyanın, iptidai korkuların, asabiyyetin vücut bulmuş hali iki gündem.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu baş döndürücü ilerlemenin ve bu baş döndürücü irticanın yollarının kesişmesi, ironisine yakışır bir hamakat üretmekte gecikmedi. ABD Başkanı, yapay zekâ marifetiyle üretilmiş ve kendisini “Kral”, “Papa” veya “Süpermen” gibi gösteren fotoğraf ve videoları hem de Beyaz Saray resmî hesaplarından paylaşmaya başladı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Trump’ın yeniden Beyaz Ev’e yerleşmesiyle Amerikan başkanlığında tuhaflıklarla karşılaşacağımızı herkes bekliyordu. Buna rağmen son sekiz ayda tanık olduklarımızın düzeyini çok az kişi tahmin edebilirdi.</p>
<p style="font-weight: 400;">ABD Başkanı, modern bir cumhuriyette olması gereken bir cumhurbaşkanı gibi değil. “<strong>Game of Thrones</strong>” dizisindeki <strong>Kral Joffrey</strong> gibi hareket ediyor. Canı ne isterse, şahsi çıkarına ne uygunsa onu çekinmeden yapıyor. Çocukça kaprisleri, anlık öfkesi, anlık neşesi, egosunu okşayacak bir fotoğraf karesi ülkenin en hayati kararlarına yön verebiliyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ağzına geleni çekinmeden konuşabiliyor. Örneğin aralarında kadın ve çocukların da olduğu binlerce kişilik muhafazakâr dinleyici grubuna dakikalarca golf efsanesi Arnold Palmer’ın penisinin büyüklüğünü anlatabiliyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">NY Times yorumcusu Ezra Klein’in tespitiyle, “<em>ilk döneminde egosunu sergileyen” </em>Trump<em>, “ikinci döneminde artık tam bir pervasızlıkla bilinçaltını sergiliyor</em>”.</p>
<p style="font-weight: 400;">İkinci Trump’ın zihin dünyası, “<em>Unutma, ben istediğime istediğimi yapabilirim</em>” diye konuşan Roma’nın gaddar imparatoru <strong>Caligula</strong>’nın zihin dünyasından da farklı işlemiyor. Onu bağlayabilecek hiçbir anayasa maddesi, yasa, ahlak ilkesi, mahkeme kararı, uluslararası hukuk veya diplomasi teamülü, protokol kuralı, centilmenlik gereği olamaz.</p>
<p style="font-weight: 400;">Trump’ın ağzından şu anda ağzından çıkan şey, dün söylediğinin tam tersi de olsa, herkesin kabul etmesi gereken yegâne gerçek. Fermanları (kararnameleri) yargı dahil herkesin uyması gereken ilahi kanun niteliğinde. Kabinesinde, önemli önemsiz herhangi bir sözüne, kararına, sosyal medya paylaşımına itiraz bir yana Kuzey Kore’yi anımsatacak bir coşkuyla alkışlamayanı bile tutmuyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ona çelişkilerini hatırlatmak hadsizlik, politikalarını sorgulayacak soruları gündeme getirmek algı operasyonu, aldığı kararın veya politikalarının yanlış olduğu savunmak devlete, millete, ülkeye ve tabii ki Allah’a düşmanlık…</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu ölçüde bir dizinhibisyona hiç tanık olmamış Amerikan Cumhuriyeti, tarihinin belki de en yaşamsal sınavı ile yüz yüze.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Dizinhibisyon</strong>, son yıllarda psikoloji sözlüğünden hızlıca Amerikan politik literatürüne transfer olmuş bir kavram.</p>
<p style="font-weight: 400;">Beynin düşünme, algılama, ortama uygun konuşma gibi fonksiyonların yönetildiği serebral korteksin icra ettiği kontrolün fark edilir düzeyde azalması veya tamamen yitirilmesi hastalığı. Hastalığın düzeyi oranında, sosyal, insani, kültürel, yasal normlar anlamını kaybeder. Hastanın utanma, ciddi görünme endişesi olmaz. Yaptığı şeyin, aldığı kararın, ettiği lafın doğurabileceği sonuçlarından kaygı duymaz.</p>
<p style="font-weight: 400;">Biyolojik dizinhibisyonun, ileri düzeyde yaşlanma, beyin travması, demans, tourette sendromu kaynaklı sebepleri olabilir. Alkollü içecekler de beyinsel fonksiyonda kısmi dizinhibisyona neden olarak kişiyi ayıkken yapamayacağı davranış ve konuşmaları yapabilir hale getirir. İnsanların fiziksel bir ortamda birisinin yüzüne asla söylemeyeceği şeyleri sosyal medyada rahatlıkla söyleyebilmesine “<em>online dizinhibisyon</em>” denmesi bu benzerlikten&#8230;</p>
<p style="font-weight: 400;">79 yaşındaki Trump aşırı ihtiyarlığın neden olduğu biyolojik bir ‘dizinhibisyon’ sorunu yaşıyor olabilir mi?</p>
<p style="font-weight: 400;">Neredeyse bütün önemli muhalif siyasi yorumcular ‘hayır’ diyor bu soruya.</p>
<p style="font-weight: 400;">Trump hep aynı Trump’tı. 2016’da başkan olduğunda da aynı karakterdi. Asıl dizinhibisyonu Amerikan sistemi ve toplumu yaşıyor. Kürenin çoğu demokrasisini de boğmakta olan bir sosyo-politik dizinhibisyonu, kürenin hala yaşayan en eski demokrasisi de yaşıyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Sosyo-politik dizinhibisyonun en üst örnekleri ‘taht’ yani ‘mutlak iktidar’ ile vasatını bulur. Padişahlar, krallar, sultanlar, tekfurlar, çarlar tarih boyunca bunun sayısız trajik örneğini oluşturmuşlar. Çünkü onların keyfi, ‘<strong>mülk</strong>’ün tek kanunudur.</p>
<p style="font-weight: 400;">Başka bir yerden olmasa bile ‘adalet mülkün temelidir’ sözünden dolayı çoğumuzun malumu ki eski zamanlarda devlet yerine ‘<strong><em>mülk</em></strong>’ terimi de kullanılırdı. Türkçe’de şahsi mülke ise ‘<strong><em>emlak</em></strong>’ diyoruz. Günlük dilde yüklediğimiz anlamlarını bir yana bırakırsak aslında ikisi de aynı sözcük. Sadece biri diğerinin çoğulu. İngilizce başta olmak üzere önemli Batı dillerinde de benzeri bir durum var. Latince ‘<strong><em>status</em></strong>’ sözcüğünden gelen‘<strong><em>state</em></strong>(devlet)’ sözcüğü ile ‘<strong><em>estate</em></strong> (emlak)’ sözcükleri, modern zaman hariç çoğunlukla birbirlerinin yerine kullanıldılar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Çünkü, son iki asra kadar “mülk”, üzerinde yaşayanlarla beraber her zaman bir adamın veya bir ailenin (hanedan) emlakıydı. ‘<em>Statu</em>’ sahibi olmak, mülk sahibi olmak demekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Tarihte iyi ‘melik’lerin olduğu anlar da oldu ama çoğunlukla bu güç bir dizinhibisyon kaynağı olageldi. İşte Aydınlanma Devrimi, milyonlarca yıllık evriminde edindiği iptidai savunma mekanizmalarını ketlemeyi öğrenmekle olgunlaşan ve uygarlaşan insanlığın, başka her şeyden çok bu kadim dizinhibisyona karşı haysiyet devrimiydi. İnsanlık on bin yıllık yerleşik yaşam uygarlığı macerasında nihayet meselenin ‘<em>iyi melik – kötü melik</em>’ meselesi olmadığını öğrenecek kemâlâta erişmişti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bir melikin, kralın, padişahın, sultanın, derebeyin, ağanın keyfinden, beyanından, düşüncesinden, inancından, din anlayışından, şahsi fermanından özgür olma hakkı arayışının başlattığı Aydınlanma düşüncesi, insanı ‘memluk’ olmaktan korumanın yolu olarak, modern devlet fikrinin doğmasına yol açtı.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>“Tiranlık, kuvvetler ayrılığının ortadan kalkmasıdır”</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Farklı kaygı ve çıkarlara sahip ABD Kurucu babalarının en ortak korkusu, tiranlık, yani böylesi bir dizinhibisyondu. İlk modern cumhuriyet olan ABD bu yüzden, ülkenin ikinci başkanı <strong>John Adams</strong>’ın ifadesi ile, “<em>şahıs ve talimat (ferman) devleti değil, kanun ve hukuk devleti</em>” olarak şekillendirildi. Bunu korumanın yolu da Aydınlanma düşünürü Montesquieu’nun ‘kuvvetler ayrılığı’ sisteminden geçiyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Hepsi Aydınlanma Devriminin talebeleri olan kurucular, Aydınlanma Çağının en büyük politik belgesi olan Amerikan Anayasasını, yasayı yapanın, yasayı uygulayanın ve bu uygulamanın yasaya uygun olup olmadığını denetleyen üç gücün de aynı iradeye bağlı olmasını engelleyecek frenlerle donatmaya özen gösterecektiler.</p>
<p style="font-weight: 400;">ABD Anayasasının oluşumu ve şekillenmesindeki rolü nedeniyle “Anayasa’nın Babası” diye de anılan <strong>James Madison</strong>, Federalist Makaleler’in 47’ncisinde tiranlığı, “<em>kuvvetler ayrılığının ortadan kalktığı düzen</em>” şeklinde tanımlayacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Demokrasinin en büyük düşmanı demokrasinin kendisi</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">“<em>Tiran</em>” sözcüğü antik Yunancadaki ‘<em>tiranos</em>’tan geliyor. Yunancaya ise Lidya dilinde ‘<em>efendi</em>’ anlamına gelen ‘<em>tûran</em>’dan geçtiği tahmin ediliyor. Antik Yunan şehir demokrasilerinde, cumhuriyetin ve demokrasinin ilkeleri yerine keyfine ve çıkarına göre hareket ederek diktatörleşen demagogları tanımlamak için olumsuz anlamda kullanılmaya başlanmıştı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Çoğunluğun uzun süre açıktan dile getiremediği bastırılmış hınçlarını, nefretini, ırkçılığını veya aşağılamaları açıktan dillendirerek halk desteği kazanıp iktidara geldikten sonra düzeni yıkıp, şahısları etrafına örgülenmiş yolsuz ve zalim bir düzen kuruyorlardı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yani, ‘tiran’ sözcüğünün, Roma Cumhuriyetinin ve Atina Demokrasisinin, demagog tiranların elinden yaşadığı trajedisine oldukça vakıf Amerikan kurucu babalarının literatürünün her yerinde karşımıza çıkması boşuna değil.</p>
<p style="font-weight: 400;">Hepsi iyi birer demokrasi tarihi öğrencisiydi ve tarih boyunca bütün demokrasi denemelerinin yeniden öğrettiği şu önemli gerçeğin farkındaydılar: Demokrasiye en büyük tehdit yine demokrasinin kendisidir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bİşte bu yüzden bir demokrasinin gerçek anlamıyla yaşaması, sadece kurum ve kurallarla dizginlenmesine bağlıdır. Güvensizlikleri o kadar üst düzeydeydi ki, tek başlarına kaldıklarında tiranlaşabileceği endişesiyle üç gücü, Montesquieu’nun öngördüğü gibi birbirinden ‘net’ şekilde ayırmak yerine, üç gücün birbirini denetleyebildiği, etkileyebildiği, franleyebildiği içiçe geçmiş bir devlet düzeni kurdular. Yani ‘denge-denetleme’ sistemi dediğimiz düzen.</p>
<p>Yüzyıl Fransız hukukçusu <strong>Alexis Tocqueville</strong>, 1831’de ABD’yi ziyaret ettiğinde, Amerika’nın demokrasi ile yönetilmesinden daha fazla, Amerika’nın dizginlenmiş bir demokrasi yaratabilmesine hayran kalacaktı. Ona göre Amerika’nın temel başarısı, “<em>devlet</em> <em>gücünü parçalayıp birbirini dengeleyecek farklı odaklar arasına dağıtabilmesindeydi</em>”.</p>
<p style="font-weight: 400;">Amerikan demokrasisi, böylece, Tocqueville’in deyimi ile “<em>yetkisi büyük yetkilisi küçük bir düzen</em>” kurmayı başarabildiği için, aynı anda hem asayişe hem de özgürlüğe güvence sağlayabiliyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Tocqueville, demokrasinin, kurum ve kurallarla tedibi yerine, tamamen siyasi liderlerin veya toplum çoğunluğunun keyfine terk edilmesini, bir çocuğun, okul ve ebeveyn terbiyesi yerine sokağa terkedilip orada rastgele büyümesine benzetecekti:</p>
<blockquote>
<p style="font-weight: 400;">“Demokrasi böylece en iptidai içgüdüleri ile baş başa bırakılmış olur. Sokağa terk edilmiş çocuk gibi, sadece toplumun en pespaye en sefil yönleri ile şekillenir”.</p>
</blockquote>
<p style="font-weight: 400;">Tocqueville, seyahatinden 4 yıl sonra 1835’te ilk cildini yayınladığı ve günümüzde bir siyaset bilimi klasiğine dönüşmüş <strong>Amerika’da Demokrasi</strong> adlı kitabı ile, aslında, demokrasiden fazlasıyla ürken ülkesi Fransa’yı yeniden demokrasiye ikna etmeye amaçlıyordu. Çünkü, Krallığın despotluğuna karşı 1789’da başlayan Fransız Devriminin kurduğu ilk demokrasinin, krallık rejimini mumla aratacak bir despotluğa ve kanlı bir giyotin rejimine dönüşmesinden beri Fransız halkında demokrasiye karşı bir antipati gelişmişti.</p>
<figure id="attachment_44727" aria-describedby="caption-attachment-44727" style="width: 858px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" data-recalc-dims="1" decoding="async" class="wp-image-44727 " src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/alexis-tocqueville.jpg?resize=858%2C572&#038;ssl=1" alt="" width="858" height="572" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/alexis-tocqueville.jpg?resize=1024%2C683&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/alexis-tocqueville.jpg?resize=300%2C200&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/alexis-tocqueville.jpg?resize=150%2C100&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/alexis-tocqueville.jpg?resize=768%2C513&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/alexis-tocqueville.jpg?w=1518&amp;ssl=1 1518w" sizes="(max-width: 858px) 100vw, 858px" /><figcaption id="caption-attachment-44727" class="wp-caption-text">(Alexis de Tocqueville)</figcaption></figure>
<p style="font-weight: 400;">Tocqueville halktaki bu demokrasi korkusunu ve antipatiyi hissetmeyecek durumda değildi. Kendi dedesi, nenesi, amcası ve halası da 1794 yılında Robespierre’in giyotininde kafalarını kaybedenler arasındaydı. Giyotin sırasını bekleyen anne ve babası ise, aynı yıl Robespierre’in bir iç darbeyle iktidardan düşüp kendi kurduğu giyotinde kafasını kaybetmesi ile hayatta kalabilmişti. 11 yıl sonra Tocqueville’in doğduğu ev hala giyotinin dehşet hikayelerinin canlı olduğu bir haneydi</p>
<p style="font-weight: 400;">Tocqueville’in 26 yaşında Amerika seyahatini çıkarken arkasında bıraktığı Fransa ise, bir yıl kadar önce gerçekleşen 1830 Temmuz Devrimi ile Bourbon Hanedanlığının bir kez daha tahtan indirilmesinden beri Orleans Dükü <strong>Louis-Philippe</strong>’in başında olduğu yeni bir meşruti monarşinin egemenliğindeydi. Her grup, ülkenin “kendi” diktatörleriyle düze çıkacağı yanılgısındaydı. Fransa’nın Bourbonistler, Orleanistler ve Bonapartistlerin taht mücadelesinden bunaldığı o yıllarda yeniden demokrasiye dönülmesi yanlılarından olan Tocqueville, Amerikan demokrasisi hakkındaki kitabıyla ülkesi Fransa’ya demokrasinin, en ideal rejim olduğunu hatırlatmaya, Amerikan deneyimini tanıtarak Fransa’nın nerede hata yaptığını açıklamaya çalışıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Tocqueville’e göre demokrasi, istikbalin dalgasıydı. Geleceğin dalgasına direnmek yerine bu dalgayı rafine etmek gerekirdi. Tocqueville’in kitabını, modern tarihin aynı anda hem en önemli demokrasi savunmalarından hem de en önemli demokrasi eleştirilerinden biri haline getiren de bu bütüncül bakışıydı.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>“Demokrasi sadece form değil, muhtevası varsa demokrasidir”          </strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Tocqueville’e göre, Fransa’nın en büyük hatası 1789 Devriminde olduğu gibi demokrasiyi, muhtevasından bağımsız olarak sadece bir form olarak görmesiydi. Muhtevadan kastı ise, dengeleyici güç (kuvvetler ayrılığı), hukukun üstünlüğüne inanan hesap sorucu bir toplum (vatandaşlık), böylesi bilinçli bir topluma ifşa olma olasılığı (özgür medya, protesto), hesap verme kaygısı (yasama ve yargı denetimi), sorumlu tutulma endişesi (muhalefet, sivil toplum ve özgür seçim) gibi dizginlerdi. Bunların tesisi öncelenmeden ve önemsenmeden demokrasinin sadece siyasi yönetim değişikliğine indirgenmesi, 1789 Fransız Devrimini, krallığın tiranlığını aratacak ölçüde zalim bir demokratik tiranlığa savurmuştu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Tocqueville’e göre “<em>bir tiranlığa karşı devrim yapıp özgürlük ilan etmek ile özgürlüğü gerçekleştirip koruma altına almak iki farklı şeydi</em>”. Özgürlüğü gerçekleştirecek ve garanti altına alacak şey, tek başına yeni bir siyasi lider olamazdı. Bu yüzden de zihinsel, kültürel ve en önemlisi kurumsal değişimi önemsemeden sadece siyasi değişim, hiçbir zaman özgürlüğün ve adaletin güvencesi olamazdı. Yani devletin en yetkili ağzının “ülkemizde demokrasi var” ilanı veya “ülkemiz bir hukuk devletidir” ilanı bunların varlığının delili olamaz. Çünkü demokrasi söylem değil, uygulamadır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Nitekim, 1789’da yürürlüğe giren ABD Anayasası ‘kuvvetler ayrılığı’ ilkesine göre bir devlet öngörse de ABD’nin kuvvetler ayrılığına gerçekten geçişi ancak Yüksek Mahkeme’nin 1803 tarihli Marbury vs. Madison davasında yargı denetimi kararını alması, dönemin ABD Başkanının da aleyhinde alınmış bu karara uymasıyla gerçekleşecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kitabından sonraki iki asırda dünyadaki birçok demokrasi deneyiminin veya ‘demokrasi baharının’ başına gelenler, Tocqueville’in ‘dizginlenmiş demokrasi’ gözlemlerini hep haklı çıkaracaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Günümüzde bile, halkına özgürlük ve refah yaratan demokrasileri, halkına hep kriz ve sefalet üreten yoksul demokrasilerden ayıran en ortak özellikleri, bir ‘<em>kurum ve kurallar demokrasisi</em>’ olmalarıdır. Yoksul demokrasiler hep bir şahıstan kurtuluş beklerken, müreffeh ve eşitlikçi demokrasiler kurum ve kurallara güven üzerine kurulu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Müreffeh ülkelerin tamamında önce mutlak ifade ve basın özgürlüğü, vatandaşlık bilinci, devletin başından en alttaki memura kadar herkesin uymak zorunda kaldığı anayasal kamu düzeni, hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı oluştu. Hepsinde demokrasi sonradan geldi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Amerikan Cumhuriyetinin de, kuruluşu ile demokratik dönüşümünü tamamlaması arasında neredeyse yarım yüzyıl vardı. Tocqueville, 1831 Mayıs ayında seyahatine başladığında bile ABD için demokrasi hala çiçeği burnunda bir deneyimdi. ABD, Tocqueville’in ziyaretinden iki buçuk yıl önce başkan seçilmiş Andrew Jackson’un önderliğinde ‘Jacksonian Demokrasisi’ diye anılacak süreci yeni yaşamaya başlamıştı. Bu pür demokrasinin geleceği de yol açacağı sonuçlar da hala müphemdi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Tocqueville, Mayıs 1831’de başlayıp 9 ay süren ve 24 eyaleti kapsayan yolculuklarında ülkenin en büyük kentlerinden vahşi batının ücra kasabalarına kadar Amerikan toplumunu tepeden tırnağa gözlemleme fırsatı bulacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bir hafta ABD Başkanı ile yemek yiyip sohbet ederken ertesi hafta aynı Başkanın tehcir yasalarıyla yurtlarından çıkarıp Mississippi’nin batısına sürmek istediği Cherokee’lerin uğradıkları mezalimi onların ağzından dinleme imkânı buluyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Önemli muhataplarının kamusal alanda konuşmadıklarını onunla açıkça paylaşması Tocqueville’e demokrasinin büyük resmini görme şansı veriyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Tocqueville, ‘misafir bir ecnebi’ olmanın avantajının, ABD seyahatinde tanıştığı insanlarla sohbetlerine olumlu yansımasından şu şekilde bahsedecekti:</p>
<blockquote>
<p style="font-weight: 400;">&#8220;Yabancı misafir, ev sahibinin çoğu dostundan bile gizlediği önemli düşüncelerini öğrenme imkânı bulabilir. Bazı konulardaki mecburi suskunluğunuzun yükünü bir yabancı ile paylaşarak hafifletmek insana daha kolay gelir. Çünkü gelip geçici bir kişinin gerçek düşüncelerinizi öğrenmesinden korkmazsınız.&#8221;</p>
</blockquote>
<p style="font-weight: 400;">O günlerde ülkenin son derece popüler Başkanı <strong><em>Andrew Jackson</em></strong> ile tanışıp sohbet ettiğinde Amerikan Başkanının entelektüel sığlığı karşısında büyük şaşkınlık yaşayacaktı. Tocqueville, sorun gördüğü şeyleri şiddetle çözme, kontrolüne alamadığı herkesi ezme fıtratına sahip bu dar düşünceli adamın, ülkede böylesine popülarite ve halk desteğine sahip olmasını demokrasi için bir tehdit olarak görecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Nitekim, bu halk çoğunluğu desteğinin verdiği cüretle Başkan Jackson, devlet idaresinin kurumsal yapısını, ‘<em>elitlerin düzenini yıkıyorum, milletin iradesini egemen hale getiriyorum</em>’ iddiasıyla tahribe başlamıştı. İlk hedefi ise devletin memur kadrosuydu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Andrew Jackson’a göre ‘kalıcı devlet memurluğu’, ‘elit bir sınıf’ yarattığı için demokrasiye aykırıydı.</p>
<p style="font-weight: 400;">‘Ganimet galiplerin hakkıdır’ diye özetlenen ve devleti bütünüyle seçimi kazanan siyasi lidere ve adamlarına kiraya verme diye özetleyebileceğimiz <em>ganimet sistemi</em>ni (spoils system), federal memur kadrosu için ilk uygulayan da Başkan Jackson olacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ganimet sistemi, ‘kuvvetler ayrılığı’ ilkesinin iptidai ve lafzi yorumuna dayanıyordu. ABD’nin kurucu babalarını endişelendiren yoruma…</p>
<p style="font-weight: 400;">Kuvvetler ayrılığının amacını göz ardı eden bu yoruma göre yasama erki Kongre, yargı erki ise Yüksek Mahkeme’ydi. Devletin geri kalan tamamı yürütme erkiydi. Yani Başkan Jackson’a göre ABD Başkanı, yargı ve yasama dışındaki bütün devletin mutlak ve tek amiriydi. Bu mutlak otorite, başkana bütün devlet memurlarını istediği zaman işten çıkarma, istediğini memur yapma yetkisi veriyordu. Demokrasinin gereği olarak memurların halkın seçtiği Başkana sadakati esastı, uzmanlığı ve liyakati değil. Milletin seçimdeki iradesinin gerçekleşmesi ancak böyle mümkün olabilirdi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Andrew Jackson’un, bu “pür demokrasi” anlayışı, kuvvetler ayrılığını savunuyor görünse de gerçekte uygulanamaz hale getiriyordu. Çünkü başkana sadık kamu memuru düzeni, devlet başkanının, memurlara, Kongre’nin çıkardığı yasaya uymama veya beğenmediği mahkeme kararlarını yerine getirmeme talimatı verme gücü sağlıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Nitekim Jackson, bu güçle beğenmediği bazı yargı kararlarına yürütmenin uymayacağını açıkça ilan edebilecekti. Örneğin, “Kızılderilileri kendi toprağında egemenlik hakkına sahip dahili ulus” olarak tanımlayarak bugüne kadar gelen yerli uluslar düzeninin (rezervasyon) kurulmasına yol açan Yüksek Mahkeme içtihadına tepki gösterirken, “<em>Yüksek Mahkeme karar almış, buyursun bu kararını uygulasın bakalım, nasıl uygulayacak</em>” şeklinde meydan okuyabilecek cüreti bulacaktı. Yüksek Mahkeme nihayetinde 9 yüksek hâkim, birkaç asistan ve birkaç yazıcıdan oluşuyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Amerikan düzeni, ‘memurlar uygulamadığında’ ne mahkeme kararları ne de Kongre’nin çıkardığı yasaların bir anlamı olmadığı gerçeğiyle ilk kez o düzeyde yüzleşiyordu. Yani, devlet memurlarını sadece Başkanın talimatlarına tabi kıldığınızda kuvvetler ayrılığı uygulamada fiilen rafa kalkıyordu. Hangi yasanın ve hangi mahkeme kararının uygulanacağına hangilerinin uygulanmayacağına başkan karar verebilirdi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ganimet sistemi, demokratik siyaseti, politikaların, çözüm önerilerinin yarıştığı bir mecra olmaktan çıkararak, sosyal ve bölgesel grupların kamu kadrolarını ve ihalelerini ele geçirme savaşına dönüştürmek demekti. Bu da devlet başkanlığını kaybetmeyi, mevcut memur kadrosu başta olmak üzere taraftarları için tahammül edilebilir bir siyasi sonuç olmaktan çıkarırdı. Çıkar çatışmasının ölçüsüzce körüklediği kimlik kutuplaşmaları nedeniyle seçimlerde halk, “bir de bunu deneyelim” diyerek muhalefete oy verme lüksünü kaybederdi. Sadece seçilen için değil seçmen için de ‘seçim’, demokrasinin bütün muhtevasından daha değerli hale gelirdi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bunun ipuçları daha Jackson döneminde görülecekti. Nitekim Tocqueville, daha bir buçuk yıl varken ABD’nin tamamen ve çılgınca başkanlık seçimine kilitlenmiş olmasına şaşkınlığını da şöyle paylaşacaktı:</p>
<blockquote>
<p style="font-weight: 400;">“Başkan devletin işleriyle değil, yeniden seçilme derdiyle meşgul. Çoğu zaman, görevinin gerektirdiği gibi çoğunluğun tutkularını gemlemek yerine, çoğunluğun kaprislerine sözcülük yapıyor. Ülkede bütün yaşam siyasi hararetin girdabında; seçim gazetelerin günlük haberi, bireysel konuşmaların ana mevzuu, her hamlenin yegâne gayesi, tüm düşüncelerin konusu, anın tek ilgi odağı”.</p>
</blockquote>
<p style="font-weight: 400;">Bu Jacksonian düzenin Amerikan demokrasisinde kırılma yaratmaması iki nedenden oldu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Birincisi Jakson’un, yorum farkına rağmen devleti kuran kadroya olan saygısıydı. Pekâlâ ölünceye kadar devlet başkanlığında kalıp bir despota dönüşme imkanına rağmen (o dönemde iki dönem sınırı yasal bir zorunluluk değildi) ikinci dönemi sonunda, Başkan Washington’un başlattığı geleneğe saygı göstererek emekli olarak Tennessee’deki çiftliğine dönmeyi tercih edecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ganimet sisteminin yıkıcı sonuçlarının görülmesini geciktiren asıl önemli neden ise Jakcsonian dönemde ABD’nin hala büyük ölçüde tarım ülkesi olması ve kamu kurum ve personelinin de oldukça az olmasıydı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Sonraki 30 yılda ülke coğrafyasının güneye ve batıya doğru 10 kat genişlemesi, İç Savaş sonrası şehirleşme ve sanayileşmenin baş döndürücü bir hızla gelişmesi ile ganimet sistemine dayalı kamu düzeninin, Amerikan sisteminde yarattığı arıza da belirgin hale geldi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ülkenin genişlemesine ve bu sosyo-endüstriyel değişime paralel olarak kamunun amiral gemisi olan Posta İdaresi başta olmak üzere federal kurumlar ve kadrolar da hızla büyümek zorunda kalmıştı. Konumlarını siyasi torpille kazanmış, günlük çıkarının peşindeki kifayetsiz memurlar, ülkenin yüzleşmeye başladığı çok karmaşık ve devasa sorunlara uzun vadeli hiçbir çözüm üretemiyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kamuda kural, denetim ve regülasyondan yoksun talimat sistemi, parası olana siyasete ve ekonomiye hükmetme gücü verdi. Amerikan Demokrasisi, “Gilded Age (Çakma Altın Çağ)” diye anılacak siyasi ve ekonomik yolsuzluk sarmalına, yeni bir eşitsizlik ve ırkçılık girdabına sürüklendi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yani Jacksonian demokratik devrim, nihayetinde, Andrew Jackson’un öngördüğü gibi milletin elitlere karşı söz sahibi haline gelmediği aksine ultra zenginlerin çıkarlarının bütün ülkeye hükmettiği kısmen oligarşik bir devlet düzenine kapı aralamıştı.</p>
<p style="font-weight: 400;">İç Savaş’tan sonra 1896’da seçilen William McKinley’i saymazsak Gilded Age döneminde seçilen altı başkan da mevcut düzenden, yani bir avuç zenginin her şeye karar verdiği ve kifayetsiz kamu personelinden oluşan düzenden rahatsız başkanlardı. Ama 30 yıl boyunca A şahsı yerine B şahsının başkan seçilmesi de pek bir şey değiştirmeyecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu karanlık tünelin ucunda ışığın görülmesini sağlayan ise, kamu düzeninde siyasetin para ile ensest ilişkisinin kesilmesine neden olacak iki dizginleyici kurumun kurulmasıydı. Tesadüfi şartların dayatmasıyla Kongreden geçme şansı bulan iki ayrı yasa ile kurulan bu kurumların çekişen demokratik sisteme olağanüstü pozitif etkisi demokrasinin kötü gidişatına çözüm arayanların dikkatlerinden kaçmayacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bunların ilki 1873 yılında, kamuya memur alımları için gayri siyasi Kamu Hizmetleri Komisyonunun kurulmasıydı. Bu komisyon, ganimet sistemine önemli ölçüde son verdi. Memur istihdamının siyasi torpil egemenliğinden görece özgürleşmesi, sadece kamu görevlilerinin ve hizmetlerinin niteliğinde ani bir artışa yol açmakla kalmayacak, şahıslarına sadık memur kadrosundan beslenen ‘yolsuz siyasi ağalık’ düzeni de çökmeye başlayacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu reformdan beş yıl sonra 1878’de ülkenin en büyük endüstrisi olan demiryolu endüstrisine ilk kez federal standart ve regülasyon getiren Eyaletlerarası Ticaret Komisyonu (ICC) kuruldu. O günün algoritması ‘demiryolu ağlarıydı’. O güne kadar demiryolu hatlarının sahiplerinin yol vermediği ticaret büyüyemiyor, onların yol vermediği bilgi ve haber topluma yayılmıyor, onların desteklemediği politikacı kazanamıyordu. Bu paylaşımdan kazandıkları para ile siyaseti de ceplerine almışlardı. ICC’nin kurulması ile, demiryolu hattı sahibi süper zenginlerin siyaset ve ekonomi üzerindeki bu tekelci gücü hızla erimeye başladı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Günlük siyasetten bağımsız iki denetim ve regülasyon kurumunun eşitlik yaratan etkisi, demokrasideki erozyona siyasi çözüm arayan bakışların odağını değiştirdi.</p>
<p style="font-weight: 400;">İşte bu ortamda New Jersey Üniversitesinde (sonradan okulun adı Princeton olarak değiştirilecekti) siyaset bilimi dersleri veren Profesör <strong>Woodrow Wilson</strong>’un, <em>Political Science Quarterly</em> adlı dergide 1887’de yayınlanan <a href="https://faculty.fiu.edu/~revellk/pad3003/Wilson.pdf">‘<em>Devlet İdaresi Üzerine İnceleme</em>’ başlıklı makalesi</a>, “kamu idaresinin” demokrasinin alacağı şekil üzerindeki belirleyici etkisine dikkat çeken ilk akademik çalışma oldu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Sonradan en fazla atıf yapılan siyaset bilimi çalışmalarından birine dönüşecek bu makale, o güne kadar siyaset biliminin bir başlığı gibi görülen ‘<strong><em>kamu yönetimi</em></strong>’nin ayrı bir bilimsel disiplin olmasının başlangıcı kabul ediliyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Wilson, memurların kim olduğuna fazla odaklanmanın asıl sorunu gözden kaçırdığına dikkat çekiyordu. Devletin sorunu, ‘çürük personeli’ tasfiye ve yerlerine ‘bizim adamları doldurma’ ile düzeltilebilecek bir sorun değildi. Asıl incelenmesi gereken, kamu yönetiminin objektif amacı ve bu amaca uygun organizasyonuydu. Gerçek, tarafsız, adil, eşitlikçi bir devlet idaresi ancak kamu hizmetlerinin günlük siyasetle bağının koparıldığı, memurların işe alımında sadece niteliklerinin ve uzmanlıklarının belirleyici olduğu, memurların sözlü talimatlara değil önceden ilan edilmiş mevzuata sadık olduğu bir yapıda oluşurdu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Wilson’un da belirttiği gibi kamu hizmeti ve personeli, sadece yürütme erki ve başkan ile ilişkili değildi ve “başkanın memurları” olmaktan çok daha fazla bir fonksiyona ve hayati öneme sahiptiler. Memurlar, hem başkanın hem Kongrenin hem de mahkemelerin memuruydu. Üçünün de alanlarına girecek fonksiyonları vardı. Amerikan düzeni konusunda en uzman siyasetbilimcilerden biri olan Richard Neustadt’ın sonradan, “kurumların kuvvet paylaşımı sistemi” diye özetleyeceği bir iç içelik sözkonusuydu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu yönüyle Wilson’un kamu yönetimi teorisi, Jacksonian Devrimin, lafzi kuvvetler ayrılığı yorumunun yasama ve yargı erklerinin gücünde yarattığı gizli tahribatı da nihayet teşhis ediyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Profesör Wilson’un, bu çığır açan makalesinden yaklaşık çeyrek yüzyıl sonra ABD Başkanı seçileceği 1910’larda, modern sosyolojinin kurucu babalarından Alman sosyolog <strong>Max Weber</strong> de <a href="https://ia804503.us.archive.org/32/items/weber-max.-the-theory-of-social-and-economic-organization-1947_202106/Weber%2C%20Max.%20-%20The%20Theory%20of%20Social%20and%20Economic%20Organization%20%5B1947%5D.pdf">20. yüzyılın kamu yönetimi anlayışını şekillendirecek görüşlerini</a> geliştiriyordu</p>
<p style="font-weight: 400;">Weber, kamu yönetiminin, modern devletin başarısındaki hayati rolü konusunda Wilson ile benzer yaklaşıma sahipti. Çünkü her ikisinin de en önemli esin kaynağı Hegel’in ‘<em>rasyonel devlet</em>’ konseptiydi. Hegel’e göre, etik ve özgür bir yaşam için insanın kendisi hakkındaki kararları kendisinin vermesi gerek ve bu self determinasyonu en üst düzeyde gerçekleştirebileceği tek nizam ‘rasyonel ve gayrişahsi devlet’ düzenidir. Siyasi otoritenin aracı olmayan, muktedir veya muhalif, çoğunluk veya azınlık herkese aynı yaklaşan bir kamu idaresinde sadece, insan, kendisini tamamlama imkanına sahip olabilirdi. Diğer devlet düzenlerinde insanın kendine ‘yabancılaşması’ yani ‘nifak’ kaçınılmazdı.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>‘Bürokrasi’nin doğuşu </strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Weber, kamu personeli ve kamu idaresi için, ilk kez 18. Yüzyıl Fransa’sında uydurulmuş ve sonradan unutulmuş ‘<strong><em>bürokrasi</em></strong>’ terimini canlandırıp kullanmayı tercih edecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">‘<em>Bürokrasi</em>’, Fransızcada ‘<em>masa</em>’ sözcüğünden türetilmiş bir terimdi. Fransa’da kralın temsilcilerinin ve vergi memurlarının kraliyet işlerini görüşmek veya vergi toplamak için ülke içinde seyahat ettikleri kasabalarda resmi işleri yapmak için hazırlanan makam masalarına ‘büro’ deniyordu. Fransız Devrimine giden yıllarda bu ‘masaları’ eleştiren Fransız ekonomist Vincent de Guray, bir arkadaşına gönderdiği mektupta ‘demokrasi’ sözcüğünden esinle ‘bürokrasi’ sözcüğünü oluşturacaktı. Yunanca <strong><em>demo</em></strong>(halkın)-<strong><em>krasi</em></strong>(yönetimi) nitelemesine atıfla, <strong><em>büro</em></strong>&#8211;<strong><em>krasi</em></strong> de ‘<em>masaların yönetimi’</em>ni kastediyordu.</p>
<figure id="attachment_44732" aria-describedby="caption-attachment-44732" style="width: 207px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" data-recalc-dims="1" decoding="async" class="wp-image-44732" src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/max-weber.jpg?resize=207%2C271&#038;ssl=1" alt="" width="207" height="271" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/max-weber.jpg?resize=783%2C1024&amp;ssl=1 783w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/max-weber.jpg?resize=229%2C300&amp;ssl=1 229w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/max-weber.jpg?resize=115%2C150&amp;ssl=1 115w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/max-weber.jpg?resize=768%2C1004&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/max-weber.jpg?resize=1175%2C1536&amp;ssl=1 1175w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/max-weber.jpg?w=1457&amp;ssl=1 1457w" sizes="(max-width: 207px) 100vw, 207px" /><figcaption id="caption-attachment-44732" class="wp-caption-text">(Max Weber)</figcaption></figure>
<p style="font-weight: 400;">Weber, 150 yıl boyunca bir kitabın dipnotunda kalıp fark edilmeyen bu ‘bürokrasi’ terimini, yeniden canlandırıp olumlu bir anlamla dünya literatüründe kullanıma sunuyordu. İsimlendirmeden çok daha önemlisi, bürokrasinin modern çağın ihtiyacı olan otorite anlayışındaki hayati rolüne de küresel farkındalık yaratıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Peki Weber’in “bürokratik sürece sahip rasyonel devletten” kastı neydi?</p>
<p style="font-weight: 400;">Weber’e göre genel olarak meşruluk iddiasına sahip iki otorite tipi vardı. (<em>Konumuzla alakalı olmadığı için Weber’in üçüncü ayrımı olan ‘karizmatik otoriteyi’ bu yazıda görmezden geleceğim</em>).</p>
<p style="font-weight: 400;">Birincisi ‘<strong><em>patrimonyal otorite</em></strong>’ydi. Patrimonyal yönetimde bütün devlet, hükümdarın şahsında vücut bulur. Bütün devlet hükümdarın uzantısıdır. Memurlar, halkın hizmetlisi değil majestelerinin hizmetlisidir. Weber bu mutlakiyetçiliğin en aşırı formunu ‘sultanism (padişahlık)’ diye de isimlendirir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Patrimonyalizm, modern anlamda bir devlet idaresi şekli değil, aslında bir hükmetme tarzı. Bu yüzden bu otorite tarzına sadece devletlerde değil, feodal beylik, ağalık ve mafya örgütlerinde de rastlarız. Weber’in, ‘<em>ezeli dünün otoritesi</em>’ diye de bahsettiği bu kadim otorite tarzı, sosyal kimlik gruplaşmalarını, ekonomik eşitsizlikleri, sınıfsal hiyerarşiyi bilerek üretir ve korur. Bu gruplaşmalar üzerinden hükümdara sadık olacaklara yerel iktidar alanları (feodalite/ağalık) açar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Patrimonyal otoritede dış politikadan ekonomiye, düşmandan dosta hemen her şey hükümdarın o günkü ihtiyacına, çıkarına ve hatta ruh haline göre değişebilir. Bu otorite düzeninde değişmez tek bir görev (lidere biat), değişmez tek bir suç (<em>lese majeste</em> yani krala hakaret suçu) vardır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Weber’e göre ikinci otorite ise modern çağın gereği olan ‘<strong><em>rasyonel legal otorite</em></strong>’dir. Çerçevesini anayasa ve yasalardan alır. Patrimonyal otoritedeki gibi ‘fermanlardan (kararname)’ değil. Kamuda itaat makama ve yasal yetkiyedir, makam sahibinin şahsına ve sözlü talimatlarına değil. Kamu yetkilileri ‘anayasaya bağlılık’ yemini eder, bir şahsa bağlılık yemini değil.</p>
<p style="font-weight: 400;">İşte Weber’e göre yetkisini kurucu ilkelerden ve yasal çerçeveden alan gayri siyasi bürokrasi, <em>rasyonel yasal otorite</em>yi ideale yakın şekilde yaşama geçirmenin tek yoludur.  Yani Weber’e göre ancak rasyonel, tarafsız ve yetkin bürokrasi ile demokratik bir sistem ayakta tutulabilir. Çünkü, demokrasi, devamlılığa, istikrara, tarafsızlığa ve vatandaş eşitliğine ihtiyacı olan bir yönetimdir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yine vatandaş eşitliği, hükümdarın ve çoğunluğun kimliğinden düşüncesinden inancından kültüründen bağımsız olma hakkı nedeniyle çoğulculuğu açıktan yaşayacak modern toplumu bir arada ulus olarak tutabilecek tek şey de böylesi tarafsız bürokratik işleyişe sahip devlettir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Weber’in legal rasyonel bir bürokrasiyi mümkün görmesinin nedeni, gözünün önünde somut bir örneği olmasıydı. Alman bürokrasisi…</p>
<p style="font-weight: 400;">Görece liyakate dayalı, kural ve ilkeler çerçevesinde hareket eden 19. Yüzyıl Prusya merkezi bürokrasisi, başarısı ve etkinliği ile 20. yüzyılda birçok modern bürokratik yapının da ilham kaynağı olacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Prusya bürokrasisinin amiral gemisi ise Posta İdaresi’ydi. O kadar başarılı bir organizasyondu ki hem Sovyet Bürokrasisinin oluşmasında Lenin’e hem de terakkiperver politika çağında (Progressive Era) kamu sektörünün oluşmasında Amerikan kapitalizmine ilham kaynağı olacaktı. Öyle ki Amerikan literatürü, terakkiperver dönemde, metro ve tren hatları gibi bazı büyük hizmetlerin şirketlerden alınarak kamu eliyle yapılması fikri başladığında bunu ‘<em>kamulaştırma</em>’ diye değil, Alman posta idaresine müsbet atıfla ‘<em>postalizasyon</em>’ diye isimlendirecekti. Bugün hala çoğu Amerikan şehrinde toplu taşımanın, Amerikan geleneğine aykırı olan özel sektör yerine ‘kamu kurumu’ tekelinde olması, erken 20. yüzyıl ‘postalizasyon’ sürecinin sonucudur.</p>
<p style="font-weight: 400;">Alman bürokrasisinin küresel etkisini, 20. Yüzyıl dünyasında “devletin” fiziksel görünümünde bile gözlemlememiz mümkün. ‘Saray’, ‘adliye sarayı’, ‘nazır köşkü’, ‘vali konağı’ türünden ihtişamdan itibar devşirme kompleksli süslü devlet binası anlayışına sahip patrimonyal otoritenin aksine; kurumun vereceği hizmeti en iyi, adil ve etkin şekilde verme amacına odaklı, fonksiyonel ve teknolojiye entegre tasarlanmış, basit, abartılı süslemeden kaçınan, minimalist bir mimariye sahip, inşasında çelik, cam, beton gibi endüstriyel materyal kullanılan, “yüksek modernizm” stiline uygun ‘kamu kurumu binası’ geleneğini de Alman bürokrasisi başlatacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Demokrasinin varlığı bağımsız bürokratik sürece bağlıdır </strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Sonuçta bütün otorite türlerinin memurlara ihtiyaç vardır. Yani demokrasinin, gerçek demokrasi olabilmesi için bir memur kadrosunun varlığı tek başına yeterli değildir. Bu yüzden Weberyan anlayışta “bürokrasi” sadece bir kurum ve personel sistemi değil, ondan daha fazla olarak bir değerler sistemidir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Weber’e göre, vatandaşların özgürlük ve eşitlik güvencesine, ülkenin de geleceğin öngörülebilir olduğu bir istikrara kavuşabilmesi için bürokrasinin mutlaka sahip olması gereken karakter özellikleri vardı.</p>
<p style="font-weight: 400;">İlk olarak bürokrasi açık ve yasal bir hiyerarşiye sahip olmalıydı. Bu başarı veya başarısızlıktan kimin sorumlu olduğunun herkesçe hemen tespiti için çok önemlidir. Böylece örneğin bir kamusal ihmalin sonucu olarak bir kaza olduğunda kamuoyu da medya da anında sorumlusuna hesap sorabilir. Patrimonyal talimat düzeninde ise, alt düzeyde memurlar talimatı veren üst otoriteyi işaret edemeyeceği, talimatı veren de kendisine sadık memurları cezalandırmayacağı için genellikle hiçbir sorunda gerçek sorumlu tespit edilemez. Halkın galeyana geldiği kazalar ihmaller bile en fazla ‘<em>inceleme veya soruşturma başlatılmıştır</em>’ denilerek kolayca savsaklanabilir.</p>
<p style="font-weight: 400;">İkinci olarak bürokraside iş bölümü olur. Bu kamu hizmeti verilen alanda bilgi, deneyim ve çözüm potansiyeli birikimi oluşturur. Böylece sorunlara daha hızlı daha doğru çözüm bulma gücü, karmaşık sorunlarla baş edebilme yeteneği kazandırır. Yetkisi ve müdahalesi bütün kamu kurumlarına teşmil eden istihbarat, propaganda bakanlığı, danışman gibi tanımsız, keyfi, mistik odaklar olmaz.</p>
<p style="font-weight: 400;">Üçüncüsü her devlet işi mevzuata tabidir. Bürokraside sadece resmi olarak belirlenmiş yasa, tüzük ve yönetmelikler çerçevesinde hareket eder. Bu, bütün devlet işlerine standardizasyon, teklik ve adalet kazandırır. Memurlar örneğin, önceden ilan edilmiş genel şartları yerine getirmiş herkesin işini önceden ilan edilmiş süre, sıra ve usullerde yapmak zorundadır. Bu örneğin rüşvetçiliği zeminsiz bırakır. Böylece hem vatandaşlar hem de ekonomi devlet ile ilgili işlerinde gelece dair öngörülebilirliğe sahip olur. Bu da istikrara yol açar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Dördüncüsü, kamu bürokrasisi özünde ve amelinde gayrişahsidir. Bu gayri şahsiliğin bürokrata/memura bakan yönü, “makam” ve “şahıs” ayırımıdır. Yani memurun yetkisi, makamında, koltuğunda oturduğunda ve fiziki olarak yetkilendirildiği bina veya sahada geçerlidir. Örneğin bir Osmanlı Paşası, askeri birliğinden çıkıp evine doğru giderken çarşı pazarda hala ‘paşa’dır. Hala ayrıcalıklı paşa muamelesi görür. Herkese uygulanan kurallar ona uygulanmaz. Ayrıcalığı ve önceliği vardır. Ama legal rasyonel otoritede, o paşa, yetkili olduğu kurum dışında herkes gibi vatandaştır. Trafikten sosyal ve hukuksal düzene kadar herkesin uymakla yükümlü olduğu kurallara o da tabidir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Gayrişahsiliğin ikinci ve önemli yüzü ise kamusal hizmete dönüktür. Yani, devletteki bütün kurallar, hizmetler ve kararlar açıkça tanımlanmış objektif amaçlara tabidir. Bürokratın gayrişahsi doğası hepimize soğuk gelir ama bu &#8220;soğukluk&#8221; tasarım gereğidir. Hiçbir devlet işi herhangi bir dini inancın lehinde veya aleyhinde bir amaç taşımaz örneğin. Kamu hizmeti mutlak laik olmak zorundadır. Laikliğin olmadığı yerde ne hukuk ne eşitlik ne de demokrasi olur. Ayrıca, devlet işlerinde soy, etnik köken, ırk, renk, dil, kıyafet, sosyal grup gibi özellikler üzerinden mistifikasyon, kayırma veya ayrım yapılamaz. Bu anayasal kamu hizmetinin ve anayasal vatandaşlık kavramının açık ihlalidir. Yine, bürokrasi, siyasi olarak da kör olmak zorundadır.  Devlet başkanını açıktan eleştiren bir muhalifin devlet dairesinde işleminin aksayacağı korkusu, devlet başkanı taraftarının ise öncelik ayrıcalık görme beklentisi olmaz.</p>
<p style="font-weight: 400;">Beşincisi kamu personel seçiminde ve kariyerinde liyakat esastır. Kamu hizmetinde görev alacak kişiler, söz konusu işi yapabilecek eğitim düzeyine sahip adaylar arasından, ekonomik, siyasi veya sosyal grup dayanışma etkilerine karşı korumalı şeffaf bir sınav organizasyonuyla objektif olarak seçilir. Kamu personeli seçiminde, soy, ırk, cinsiyet, din, mezhep, cemaat, tarikat gibi kimlik ve aidiyetlerin belirleyici olması, bürokrasiyi ‘legal devlet bürokrasisi’ olmaktan çıkarır. Devlet içi çeteleşmeler oluşur. Yine bu çerçevede kamu hizmet kariyerinde kıdem esastır. Yani kariyer hiyerarşisinde her göreve sadece bir alttaki görevde belli bir süre deneyim edinmişler atanabilir. Paraşütle torpille kimse müdür, genel müdür, daire başkanı yapılamaz.</p>
<p style="font-weight: 400;">Altıncısı ise kamu hizmetinde her türlü emir talimat ve iletişim mutlaka yazılı olarak ve yasal gerekçeli yapılmalıdır. Yazılı emir hem şeffaflık hem kurumsal hafıza yaratma ve hem de yasal sorumluluk için olmazsa olmazdır. Bir devlette sözlü telefonlu talimat telkin olmaz.</p>
<p style="font-weight: 400;">Weber’in çerçevesini çizdiği bu değerler, bürokrasiyi, rasyonel legal otoriteyi ayakta tutan güce dönüştürdü. Bürokrasi adeta devletin egosuydu. Ego’nun id ve süper ego arasında dengeleyici rolü oynaması gibi bürokrasi de siyasi irade (id) ile hukuk devleti (süper ego) arasında dengeyi sağlayan mekanizmaydı. Ego yok olduğunda süper ego’nun id üzerindeki yönlendirici gücü de yok olurdu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Weber’e göre patrimonyal otorite toplumun çoğulculaştığı, ekonomilerin karmaşıklaştığı ve güvenliğin girift bir karakter kazandığı bir çağ için fazlasıyla kaprisli ve kifayetsiz bir yönetim tarzı olduğu için, bürokratik işleyişe dayalı legal devlet karşısında başarı şansı yoktu. Bu nedenle de patrimonyal otorite tarzını nesli tükenmekte olan bir yönetim tarzı olarak görüyordu. İlkinde haklıydı. İkincisinde, maatteessüf, yanılacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">(NOT: Trump’ın Altın Çağı serisini son bir yazı ile bitireceğini söylemiştim. “Donald ne yapmak nereye varmak istemektedir?” sorusuna, tarihsel arka planı hatırlamadan yanıt aramanın eksik olacağı endişesiyle yazı uzadı. Devamını sonraki yazıya bırakmak zorunda kaldım. Hem dördüncü yazının gecikmesi hem de seriyi uzattığım için özür dilerim.)</p>
]]></content>
		
			</entry>
		<entry>
		<author>
			<name>Amerika Bülteni</name>
					</author>

		<title type="html"><![CDATA[Trump&#8217;ın Altın Çağı &#8211; 3]]></title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://amerikabulteni.com/2025/04/27/trumpin-altin-cagi-3/" />

		<id>https://amerikabulteni.com/?p=43648</id>
		<updated>2025-05-02T16:28:59Z</updated>
		<published>2025-04-27T12:48:46Z</published>
		<category scheme="https://amerikabulteni.com" term="CEMAL TUNCDEMİR" /><category scheme="https://amerikabulteni.com" term="MANŞET" /><category scheme="https://amerikabulteni.com" term="MANŞETLER" />
		<summary type="html"><![CDATA[<p><img loading="lazy" width="1581" height="1054" src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?fit=1581%2C1054&amp;ssl=1" class="attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?w=1581&amp;ssl=1 1581w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=300%2C200&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=1024%2C683&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=150%2C100&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=768%2C512&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=1536%2C1024&amp;ssl=1 1536w" sizes="(max-width: 1581px) 100vw, 1581px" /></p>&#8220;Özgürlük servet yaratır, servet özgürlük yıkar&#8221;  CEMAL TUNÇDEMİR 27 Nisan 2025 Haklı veya hak sahibi olmanın hiçbir öneminin olmadığı bir toplum bu. Güçlüler, yakınları ve güce irtibatı olanlar her türlü dokunulmazlığın keyfini yaşıyor. Zulümlerini, yolsuzluklarını, suçlarını ve sömürülerini kolayca görünmez hale getirebiliyorlar. Ne pahasına olursa olsun büyümek herkesin tek amacı. Utanma duygusundan arınmış pervasız bir [&#8230;]]]></summary>

					<content type="html" xml:base="https://amerikabulteni.com/2025/04/27/trumpin-altin-cagi-3/"><![CDATA[<p><img loading="lazy" width="1581" height="1054" src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?fit=1581%2C1054&amp;ssl=1" class="attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?w=1581&amp;ssl=1 1581w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=300%2C200&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=1024%2C683&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=150%2C100&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=768%2C512&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=1536%2C1024&amp;ssl=1 1536w" sizes="(max-width: 1581px) 100vw, 1581px" /></p><figure id="attachment_43649" aria-describedby="caption-attachment-43649" style="width: 1024px" class="wp-caption aligncenter"><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='1024'%20height='683'%20viewBox=%270%200%201024%20683%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" data-recalc-dims="1" decoding="async" class="tf_svg_lazy wp-image-43649 size-large" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=1024%2C683&#038;ssl=1" alt="" width="1024" height="683" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=1024%2C683&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=300%2C200&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=150%2C100&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=768%2C512&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=1536%2C1024&amp;ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?w=1581&amp;ssl=1 1581w" data-tf-sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><noscript><img data-recalc-dims="1" decoding="async" class="wp-image-43649 size-large" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=1024%2C683&#038;ssl=1" alt="" width="1024" height="683" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=1024%2C683&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=300%2C200&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=150%2C100&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=768%2C512&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=1536%2C1024&amp;ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?w=1581&amp;ssl=1 1581w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></noscript><figcaption id="caption-attachment-43649" class="wp-caption-text">(Ülkenin en zenginleri olan Musk, Bezos, Zuckerberg gibi milyarderlere Trump&#8217;ın yeminde töreninde hemen arkasında ailesinin arasında yer verildi)</figcaption></figure>
<div></div>
<h2><b><span lang="TR">&#8220;Özgürlük servet yaratır, servet özgürlük yıkar&#8221; </span></b></h2>
<p><strong>CEMAL TUNÇDEMİR</strong></p>
<p>27 Nisan 2025</p>
<p style="font-weight: 400;">Haklı veya hak sahibi olmanın hiçbir öneminin olmadığı bir toplum bu. Güçlüler, yakınları ve güce irtibatı olanlar her türlü dokunulmazlığın keyfini yaşıyor. Zulümlerini, yolsuzluklarını, suçlarını ve sömürülerini kolayca görünmez hale getirebiliyorlar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ne pahasına olursa olsun büyümek herkesin tek amacı. Utanma duygusundan arınmış pervasız bir sahtekarlık toplumun karakteri haline gelmiş. Nasıl göründüğün, neyi dillendirdiğin nasıl bir insan olduğundan ve ne yaptığından çok daha önemli.</p>
<p style="font-weight: 400;">Farklı sosyal gruplara, komşularının acılarına umarsız bu toplum, toplumun genel akıbeti hakkında umursamaz insanların yönetim dahil her şeyin sahibi olmasıyla lanetlenmiş.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Scott Fitzgerald</strong>’ın, önceki hafta 100 yaşına giren <strong>Muhteşem Gatsby </strong>romanının arka fonunda da tanık olabileceğimiz 1920’ler Amerikası bu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Muhteşem Gatsby hakkında en yetkin isimlerden biri olan Amerikan edebiyatı profesörü <strong>Sarah Churchwell</strong>’den öğreniyoruz ki, Fitzgerald 1924 yazında bu romanı yazarken, bir yandan da yoğun şekilde <strong>Oswald Spengler</strong>’ın “<em>Batı’nın Çöküşü</em>” kitabını okumakla meşgulmüş.</p>
<p style="font-weight: 400;">Spengler, herkesin her durumda sadece şahsi kazancının hesabını yaptığı ve diğer herkesi de kendisi gibi güvenilmez gördüğü sinik toplumların, kifayetsiz muhterislere hiç olmadığı kadar yükselme olanağı yaratan bir toplum olacağını açıklıyor. Fitzgerald, başka bir yerde, Spengler’in çöküş toplumunu, “<em>dünyayı gücü yetenin hakkı bir ganimet olarak gören mafyatik çetelerin yönetimindeki toplum”</em> şeklinde tanımlıyor.</p>
<h3>İlerici politikanın gerilemesi</h3>
<p style="font-weight: 400;">100 bini aşkın askerin öldüğü Birinci Dünya Savaşı ve bir milyona yakın Amerikalıyı öldüren İspanyol Gribi virüs salgınının sona ermesi, 1920&#8217;lere girilirken, aynı anda hem bütün toplumsal paranoyaları hem de hedonist dürtüleri tetiklemeşti. Bu da Amerikan toplumsal zihniyle son 20 yılın ilerici reformları arasındaki makası yeniden açmaya başlamıştı. Bu da milyarderler ve ırkçı muhafazakârlar için ‘Gilded Age’ın mafyatik düzenine yeniden dönme olanağı veren bir iklim oluşturmuştu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Nihayetinde 1920&#8217;ler boyunca, şirketler yeniden her türlü regulasyon, denetim ve vergi sorumluluğundan kurtarılarak vahşi bir özgürlüğe salındı. Şirketlere, zenginlere, beyaz erkeklere tanınan sınırsız özgürlük, beyaz olmayanlara, işçilere, kadınlara, gazetecilere ise fazla görüldü.</p>
<p style="font-weight: 400;">Örneğin şirketlere gelince ‘bırakınız yapsınlar’, ‘devlet özel işlere karışamaz’ özgürlükçüleri, alkollü içkileri dini retorikler taşıyan heybetli hitaplarla, gösterişli kanunlarla yasaklayacaktılar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Örneğin, bir kadının ne giyeceği o kadın dışında herkesin derdi oluyordu. Bazı kadınların o güne kadar olduğu gibi yere değen etek yerine ayakkabılarını gösteren etekler giymeye başlaması, bazı zihinlerde &#8220;Nuh Tufanına götürecek&#8221; felaket fırtınaları koparıyordu. Ücra bir eyalette siyah bir adamla beyaz bir kadının birbirlerini sevip evlenmeye karar vermesi bu &#8220;özgürlükçü&#8221; düzenin beka sorunu olabiliyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">1865 yılında ilk kez kurulduktan sonra onlarca yıl yerel bir terörist organizasyonu olmaktan öteye geçmeyen Ku Klux Klan, Birinci Dünya Savaşı yıllarından itibaren görkemli bir geri dönüş yaşıyordu. 1920’lerde üye sayısı milyonlara ulaşacaktı. Eylem alanı bütün ülkeydi. Maine’den Oregon’a bütün kuzey Amerika’ya bile yayılacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Göçmenlere karşı yeniden yükselen histeri ise, 1925’te ABD’nin kapılarını Avrupalı olmayan herkese 40 yıl boyunca kapatacak göçmenlik yasasının çıkmasına neden olacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Sendikalar da bu gerilemeden nasibini alıyordu. Sonradan ‘Red Scare (Kızıl Paniği)’ diye anılacak ve her yerde komünist ajanı arayan korku kampanyasının ana hedefi oldular. Sendikaların, terakki döneminde kazandığı birçok hak ve yetki 1920&#8217;ler boyunca peyderpey tırpanlanacaktı. İşçilerin her türlü ücret, iş güvenliği ve hak talebi, komünizm propagandası veya toplumsal barışa kasteden anarşizm diye yaftalanarak polis şiddetiyle bastırılıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">1920&#8217;lerde canlanan bütün bu sömürü, muhafazakâr ve ırkçı reaksiyon, ilerlemeye inanan Amerikan zihnine ‘dejavu’ yaşatacaktı. <strong>Mark Twain</strong>’in 1873’te yayınladıktan sonra unutulmuş <strong>Gilded Age</strong> adlı romanının 1920’lerde yeniden keşfedilmesi ve ‘dejavu’nun kaynağı olan 19. Yüzyılın son çeyreği için “Gilded Age” nitelemesinin dönem adı olarak ilk kez kullanılmaya başlanması bundan dolayıydı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Mark Twain, orijinal Gilde Age’ın hakikat tellalıysa, Fitzgerald da Amerikan literatüründe Gilded Age’ın artçı dönemi gibi olan ve yine Fitzgerald’ın taktığı isimle ‘<strong>Caz Dönemi</strong>’ diye anılacak 1920’lerin tellalı olarak görülüyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Fitzgerald’ın 10 Nisan 1925 günü satışa sunulan <strong>Muhteşem Gatsby</strong> romanı da Twain’in Gilded Age romanı gibi ilk yılında hiç ilgi görmeyip onlarca yıl boyunca unutulacaktı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında bu romanın, 1920’ler Amerika’sını yansıtma gücü yeniden keşfedildiğinde Muhteşem Gatsby okul müfredatlarında kütüphanelerde Amerikan klasikleri arasına yerleşecek ve filmlere konu olacaktı. Fitzgerald 1940 yılında öldüğü için romanının popülerleştiğini göremeyecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Fitzgerald, Muhteşem Gatsby romanında, Trump’ı değil ama nasıl bir toplumsal kültürün Trump türü birini başkan seçebileceğini öngörüyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Aslında bu erken öngörüsünde yalnız değildi. Dönemin ‘Baltimore Bilgesi’ lakaplı efsane gazetecisi, kültür ve toplum eleştirmeni <strong>Henry L. Mencken</strong>, 26 Temmuz 1920 günü <a href="https://digitaledition.baltimoresun.com/tribune/article_popover.aspx?guid=6e2ca187-eda2-4af9-ae7d-a3b477e9a8d7">Baltimore Sun gazetesinde</a>, şu kehanette bulunacaktı:</p>
<blockquote>
<p style="font-weight: 400;">“Demokrasi kemaline erdikçe, başkanlık makamı da halkın ruhundaki gerçeği daha fazla yansıtır hale gelecek. Platonun (İç Amerika Bölgesi-CT) yığınları en iptidai arzularının hayata geçeceği o şanlı güne nihayet kavuşacak; Beyaz Saray tastamam bir moronla taçlanacak.”</p>
</blockquote>
<p style="font-weight: 400;">Mencken’i de devrin bütün aklı başındaki insanları gibi dehşete düşüren, 1920 seçimindeki her iki başkan adayının da olağanüstü kifayetsizliğiydi. Kifayetsiz muhterislere özgü şekilde, avamın üniversitelere, okumuşlara, hak ve hukuk hareketlerine, aktivistlere, entelektüellere içgüdüsel düşmanlığına yüksek sesle tercüman olan <strong>Warren Harding</strong> seçimi kazanacaktı.</p>
<h3 style="font-weight: 400;"><strong>“O  kadar zengin ki kimse onu rüşvetle satın alamaz” </strong></h3>
<p style="font-weight: 400;">Ülke yönetiminin nihayet elitlerden kurtarılarak yeniden milletin eline geçtiğini iddia eden Harding’in yemin töreninde etrafında, her zamanki gibi milletin temsilcileri olan milletvekilleri ve senatörler değil, ülkenin en zengin adamları oturuyordu. Bu zenginler, entelektüel kapasitesi son derece kısıtlı Harding’in içi boş sloganlardan oluşan vasat konuşmasını çocukça bir coşkuyla alkışlıyorlardı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Birinci Gilded Age’ın harami baronlarının ve düzeninin sembol ismi <strong>J.P. Morgan</strong>’dı. Gilded Age’ın artçı döneminin sembol ismini, çiçeği burnunda Başkan Warren Harding yemin töreni konuşmasında ABD’ye takdim ediyordu: Yeni Hazine Bakanı <strong>Andrew Mellon</strong>.</p>
<figure id="attachment_43650" aria-describedby="caption-attachment-43650" style="width: 292px" class="wp-caption alignleft"><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='292'%20height='380'%20viewBox=%270%200%20292%20380%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" data-recalc-dims="1" decoding="async" class="tf_svg_lazy wp-image-43650" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/MELLONANDREW.jpg?resize=292%2C380&#038;ssl=1" alt="" width="292" height="380" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/MELLONANDREW.jpg?resize=787%2C1024&amp;ssl=1 787w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/MELLONANDREW.jpg?resize=230%2C300&amp;ssl=1 230w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/MELLONANDREW.jpg?resize=115%2C150&amp;ssl=1 115w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/MELLONANDREW.jpg?resize=768%2C1000&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/MELLONANDREW.jpg?w=1024&amp;ssl=1 1024w" data-tf-sizes="(max-width: 292px) 100vw, 292px" /><noscript><img data-recalc-dims="1" decoding="async" class="wp-image-43650" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/MELLONANDREW.jpg?resize=292%2C380&#038;ssl=1" alt="" width="292" height="380" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/MELLONANDREW.jpg?resize=787%2C1024&amp;ssl=1 787w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/MELLONANDREW.jpg?resize=230%2C300&amp;ssl=1 230w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/MELLONANDREW.jpg?resize=115%2C150&amp;ssl=1 115w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/MELLONANDREW.jpg?resize=768%2C1000&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/MELLONANDREW.jpg?w=1024&amp;ssl=1 1024w" sizes="(max-width: 292px) 100vw, 292px" /></noscript><figcaption id="caption-attachment-43650" class="wp-caption-text">(Andrew Melon)</figcaption></figure>
<p style="font-weight: 400;">ABD’nin o günlerde en zenginlerinden biri olmasına rağmen, hayatı boyunca hep gölgede kalma tercihinden dolayı iş dünyası dışında tanınmıyordu. Mellon, ABD yönetiminde Başkan Harding’ten bile daha etkili olacak ve bütün 1920’lere damgasını vuracaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Başkan Harding, Mellon’u Hazine Bakanı olmak için seçtiğinde, “<em>o kadar zengin ki kimse onu rüşvetle satın alamaz</em>” diye gerekçelendirmişti. Bu, rüşvetin iki yönlü trafiği olan bir suç olduğu gerçeğini örten çocuksu bir iddiaydı tabii ki&#8230;</p>
<p style="font-weight: 400;">Rüşvet suçunu sadece rüşvet alacak kadar muhtaç olmak doğurmaz, başkan da dahil herkese rüşvet dağıtabilecek kadar zengin olmak da doğurabilir. Nitekim Mellon, Harding’in kampanyasına o dönem için astronomik rakamlarda para bağışlayarak başkanlığı kazanmasını sağlamış yani rüşvetle ABD yönetiminin pilotluğunu almıştı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Mellon, bankacı olarak bilinse de iş yapmadığı sektör yoktu. Bazılarında ise dünyanın en büyüğüydü. Örneğin sadece ABD’nin değil dünyanın bütün alüminyum üretimini tekelinde tutan Alcoa onundu. Başta çağın yeni yükselen sektörü olan havacılık olmak üzere alüminyuma ihtiyacı büyük bütün sektörlere de hükmediyordu böylece.</p>
<p style="font-weight: 400;">Peki böylesine zengin bir adam niye günlerini politikada geçirmeye karar vermişti?</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>“<em>Golyat: Tekelci Güç ve Demokrasinin 100 Yıllık Savaşı</em>”</strong> kitabının yazarı <strong>Matt Stoller</strong>’a göre Mellon, “<em>Sadece aşırı zengin bir insan olmaktan sıkılmıştı”. </em>Mellon’un, sıkıcı süper zengin hayatında, kendisine insanlığın kaderine liderlik yaptığı duygusu verecek bir değişime ihtiyacı vardı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Harding Yönetimi, işe Mellon’un fabrikalarının ürettiği malların değerini ve pazar hakimiyetini pekiştirecek gümrük vergilerini yükseltmekle başladı. 1913’te çıkarılan yasadan geri adım atılarak şirketlerden alınan vergiler yok denecek seviyeye indi. Dahası son 20 yılda tekelleşmenin önüne konan bütün bariyerler yeniden kaldırıldı. Başta finans dünyası olmak üzere iş ve ticaret dünyasına getirilmiş bütün denetim ve regülasyon mekanizmaları zayıflatılmaya başlandı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Mellon’un rakiplerini zayıflatacak, kendisinin şirketlerine ve bankalarına yarar sağlayacak her şey ‘ekonominin özgürleştirilmesi’ olarak sunuldu. Yabancı heyetlerle görüşmelerde bile Mellon’un ticareti ve şahsi işleri öncelikli konuydu. Örneğin sadece ilk yıl İngiltere ile bütün görüşmelerde en öncelikli konu, Birleşik Krallığın yeni petrol bölgesi Kuveyt’te Mellon’un şirketi Gulf Oil’e ruhsat verilmesi konusuydu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Her kabine toplantısı Başkan Harding’in değil Hazine Bakanı Melon’un kişisel şovuna dönüştü. ABD Başkanı ikinci eleman konumundaydı. Kabinede konuşulan neredeyse her konuda her alanda Mellon’un bir ticari işi veya bağlantısı olması Başkan Harding’i bile şaşkınlığa düşürüyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Dönemin Adalet Bakanının anılarından, bir Kabine toplantısında Çin’de inşa edilen Doğu Çin Demiryolu gündeme geldiğinde ABD Başkanı Harding’in, Adalet Bakanının kulağına “nihayet Mellon’un işinin olmadığı bir konu” diye fısıldayıp güldüğünü öğreniyoruz. Harding, dakikalar sonra Mellon’un bu demiryolu şirketinde de 1,5 milyon dolar hisseye sahip olduğunu şaşkınlıkla öğrenecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Milyarder hazine bakanı Mellon, 1924’te, ‘zenginden vergi almamanın ülke ekonomisine faydalarını anlatmak için yazdığı kitapta, “<em>Uygarlığımız sermayenin belli ellerde birikimi üzerine kurulu. Sermaye birikimi, tarihin en zengini haline gelmiş uygarlığımızın yaşaması için hayati derecede önemli</em>” diye yazacaktı. Hazine Bakanı Mellon bir yıl sonra, Rockefeller ve Henry Ford’u geçerek ABD’nin en zengin ismi haline gelecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ülke 1920’den 1932’ye kadar üç Cumhuriyetçi Partili başkan değiştirdi ama Mellon hep yerinde kaldı. 12 yıl boyunca ABD Hazine Bakanı olarak ülkenin vergiden gümrük vergisine, faiz oranlarından vergi politikalarına kadar her konuyu yönlendiren asıl isim oldu. Dönemin muhalif senatörü George Norris, “<em>Mellon art arda üç başkanın kabinesinde görev yapmadı, art arda üç ABD başkanı onun kabinesinde görev yaptı</em>” diye hicvedecekti sonradan.</p>
<p style="font-weight: 400;">Mellon, yarattığı denetimsiz kuralsız ekonomi düzeninin ülkeyi 1929 krizine taşımasına rağmen kriz patladıktan sonra da görevinde kaldı. Dönemin ABD Başkanı Herbert Hoover’ın krizi küçümsemesinde ve zamanında gerekli adımları atmamasında en önemli faktör yine Mellon’un telkinleriydi. 1930 yılında krizin pik noktasının geride kaldığı ve toparlanma aşamasına geçildiği iddiasıyla gümrük vergilerini, ABD tarihinin en yüksek oranlarından birine çıkaran yasal düzenlemeye önayak oldu. Hesapta, gümrük vergileri olağanüstü yükseltilerek federal hükümete vergiden bile daha büyük bir gelir kaynağı yaratılacaktı. Ama tam aksi bir felakete yol açtı. 1929 krizi, bu yüksek gümrük vergisi politikasının etkileriyle Büyük Buhrana dönüştü.</p>
<p style="font-weight: 400;">Başlamasından üç yıl sonra 1932 başında bu krizin ABD tarihinin en büyük ekonomik bunalımı olduğu artık aşikâr hale geldiğinde Kongre, Mellon’u görevden azli için girişim başlattı. Başkan Hoover, onu, başına gelebilecek yargı kazalarından uzak tutmak için bakanlıktan alarak İngiltere’ye büyükelçi olarak gönderdi. Birkaç ay sonra seçimi kaybettikleri için Mellon, İngiltere’den dönmek zorunda kalacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Mellon, ahir ömrünü memleketi Pittsburgh’ta geçirmek istedi. Ama, onu 10 yıl boyunca çılgınca alkışlamış hemşerilerinin bile ekonomik bunalımdan dolayı kendisine derin bir nefret duyduğunu görünce bunu yapamadı ve pek de hazzetmediği Washington DC’de yaşamak zorunda kaldı. Usulsüzlükleri nedeniyle açılan davalarda suçunu kabul edip astronomik para cezaları ödemek zorunda kaldı. Hapse girmesine neden olacak vergi kaçakçılığı davaları sürerken 1937’de kansere yakalanıp ölecekti.</p>
<h3 style="font-weight: 400;"><strong>Yeni Sözleşme Koalisyonu ve sosyal demokrasi çağı</strong></h3>
<p style="font-weight: 400;">Terakkiperver (progressive) politikalar, Gilded Age’ın artçısı olan 1920’lerdeki gerilemeden sonra 1932 seçimi ile iktidara yeniden geldi. Kaderin bir cilvesi, aynı New York ailesinden bir Başkanın liderliğinde. 1932’de başkanlığı kazanan Demokrat Partili New York Valisi <strong>Franklin Delano Roosevelt</strong>, namı diğer <strong>FDR</strong>, birinci terakkiperver çağı başlatan <strong>Theodor Roosevelt</strong>’in kuzeniydi.</p>
<p style="font-weight: 400;">FDR’ın başkanlığı ile ABD, ‘bırakınız yapsınlar’ vahşi kapitalizmini bir kez daha terk ederek ‘Yeni Sözleşme’ diye anılacak yeni bir kapitalizm düzenine geçti.</p>
<figure id="attachment_43651" aria-describedby="caption-attachment-43651" style="width: 545px" class="wp-caption aligncenter"><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='545'%20height='285'%20viewBox=%270%200%20545%20285%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" data-recalc-dims="1" decoding="async" class="tf_svg_lazy wp-image-43651" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/fdr.jpeg?resize=545%2C285&#038;ssl=1" alt="" width="545" height="285" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/fdr.jpeg?w=310&amp;ssl=1 310w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/fdr.jpeg?resize=300%2C157&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/fdr.jpeg?resize=150%2C78&amp;ssl=1 150w" data-tf-sizes="(max-width: 545px) 100vw, 545px" /><noscript><img data-recalc-dims="1" decoding="async" class="wp-image-43651" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/fdr.jpeg?resize=545%2C285&#038;ssl=1" alt="" width="545" height="285" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/fdr.jpeg?w=310&amp;ssl=1 310w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/fdr.jpeg?resize=300%2C157&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/fdr.jpeg?resize=150%2C78&amp;ssl=1 150w" sizes="(max-width: 545px) 100vw, 545px" /></noscript><figcaption id="caption-attachment-43651" class="wp-caption-text">(Franklin Delano Roosevelt)</figcaption></figure>
<p style="font-weight: 400;">Yeni Sözleşme reformları ile finans piyasalarına denetim mekanizması yapacak Sermaye Piyasası Kurulu (SEC) oluşturuldu. Bankacılık Kanunu ile bir firmanın aynı anda hem yatırım bankacılığı hem de ticaret bankacılığı yapması yasaklandı. Böylece şirketlerin ticari bankalarının piyasadan topladığı parayı, yatırım bankaları aracılığıyla kendi şirketlerinin hisselerini yükseltme, rakip firmaların hisselerini batırma gücü yok edildi. Bir banka sahibine, diğer sektörlerdeki bütün şirketlerine de sermaye piyasası kanunlarına tabi olma zorunluluğu getirilerek, banka sahibi olmak olağanüstü zorlaştırıldı. FED’in hem bankerlere karşı ‘kamu kurumu’ niteliğini tahkim eden, hem de siyasi otoritenin FED üzerinde etkili olmasına engel olan yasal bariyerler inşa edilerek piyasaya ve dolara istikrar getirildi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Zenginlerden ve şirketlerden alınan federal gelir vergisi artırıldı. İlk defa emeklilik, sosyal güvenlik ve işsizlik sigortası sistemi tesis edildi. Sendikalara hukuksal korumalar ve toplu sözleşme yetkileri kazandırıldı. İlk kez federal zorunlu asgari ücret belirlendi. Fazla mesaiye ek ücret zorunluluğu getirildi. Çocuk işçiliği tamamen yasaklandı. Madencilik başta olmak üzere bütün sanayi işyerlerinde işçi güvenliği standartları yasal zorunluluk oldu. Vergi kanunları değiştirilerek, yüksek gelirlilerin ve şirketlerin gelir vergisi artırıldı. Ve Hatch Kanunu gibi kanunlarla, memurları ve kamu kurumlarının yetki ve imkanlarının siyasi amaçlarla veya seçimlerde kullanımını tamamen yasaklanarak, ‘ganimet sisteminin’ son kalıntıları da yok edildi. Bu demokratik devrimin gücü o kadar büyüktü ki bu reformların bazısı FDR’a rağmen yapılacaktı.</p>
<h3 style="font-weight: 400;"><strong>‘Solcu’ yerine ‘liberal’ ifadesinin doğuşu</strong></h3>
<p style="font-weight: 400;">FDR, Cumhuriyetçilerin Birinci Dünya Savaşından itibaren ‘terakkiperver (progressive)’ ifadesi etrafında oldukça negatif bir algı oluşturmaları nedeni ile bu sözcük yerine politikalarını ‘liberal’ olarak isimlendirdi. ABD Başkanı FDR’ın konuşmalarında sık sık bu nitelemeyi tercih etmesi, günümüze kadar gelen Amerikan literatüründe, dünyanın geri kalanının aksine ‘liberal’ sözcüğünün ‘solcu’ anlamında kullanılmasına yol açacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">36 yıl boyunca tek Cumhuriyetçi Partili başkan olan Eisenhower dönemindeki kısmi yavaşlamayı hesaba katmazsak 1970’lerin başına kadar sürecek Yeni Sözleşme Koalisyonu, oldukça büyük ve güçlü bir orta sınıf ortaya çıkardı. ABD tarihinin en eşitlikçi toplumsal düzenini yarattı. Ortalama bir çalışan, maaşıyla, kendisine ‘Amerikan Rüyası’ ile özdeşleştirilen müstakil ev ve araba alabiliyor, çocuklarını üniversitede maaşıyla okutabiliyordu. En zenginler ile en yoksullar arasındaki gelir farkı tarihin en düşük seviyesine geriledi. Politik istismardan bağımsız kamu bürokrasisi, denetim mekanizmaları, regülasyonlar, ABD tarihinde kamu yolsuzluğunun en düşük olduğu döneme yol açtı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Şeffaflık, denetim ve regülasyonlar, sadece ekonomiyi değil, medyadan hukuka her alanı dönüştürdü. Yüksek Mahkeme, 40 yıl boyunca, tarihinin en ilerici içtihatlarını kabul etti. Güney eyaletlerinde okullardan toplu taşıma kadar kamusal alanda siyahlarla beyazların bir arada olmasını engelleyen Jim Crow ayrımcılık çağı sonlandırıldı. İç Savaş sonrası Yeniden Yapılanmanın gerçekleşememiş projesi olan Sivil Haklar Reformu 100 yıl sonra nihayet gerçekleşeceği politik iklimi buldu. Basına, kamunun asla müdahale edemeyeceği bir ifade özgürlüğü alanı yaratıldı. Basının bu gücü, şeffaflığı artırdı, yolsuzluğu ve yetki suistimallerini oldukça azalttı. ABD’ye göçmen alımında ‘beyazlık’ şartı ortadan kalktı ve ABD dünyanın her yerinden göçmenlere kapısını yeniden açtı. Üniversiteden yargıya bürokrasiden medyaya kadar kadroları neredeyse tamamen beyaz erkeklerden oluşan nitelikli işlerde, siyahların, kadınların kariyer yapmasını engelleyen bariyerler ortadan kaldıracak pozitif ayrımcılık zorunlulukları getirildi.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Beşinci Cadde’deki malikanelerin yıkılışı</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Bu ekonomik ve kültürel değişiminin en çarpıcı göstergesi, süper zenginlerin Gilded Age döneminde doğmuş bulvarı Beşinci Cadde’ydi. New York’un bu ünlü caddesinde Gilded Age ve 1920’ler boyunca inşa edilen saray yavrusu dev malikaneler, 1940’lardan sonra teker teker yıkıldı ve yerlerine apartmanlar yükseldi. Elbette ki yine şehrin diğer yerlerine göre daha pahalı apartmanlardı ama ülkenin en zengin insanlarının artık benzerinde başkalarının da oturabildiği dairelerde yaşama tercihi, zenginlik hakkındaki kültürel değişimi göstermesi açısından ilginçti. Şehirde ayakta kalabilen bazı malikaneler ise müze, kütüphane gibi kültürel kurumlara dönüştü.</p>
<h3 style="font-weight: 400;"><strong>Yeni Gilded Age’ın başlaması</strong></h3>
<p style="font-weight: 400;">Yeni Sözleşme Koalisyonu, 1970’lerin başında dağılmaya başladı. Vietnam Savaşının neden olduğu travma, 1960’lar gençlik hareketi, feminizm ve Sivil Haklar Reformları muhafazakâr bir karşı dalgayı yükseltti. Bu dalgayı kendisine platform olarak seçen Cumhuriyetçi Partili Nixon’un başlattığı, 1980’de seçimi kazanan Ronald Reagan döneminde daha da artan bir ivme ile sürdürdüğü politikalarla regülasyonlar kaldırılmaya, şeffaf denetim mekanizmaları yok edilmeye başlandı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bağımsız bürokrasi, ‘bürokratik oligarşi’ olarak yaftalandı. 1883 yılında kuruluşu ile bağımsız bürokrasi devrini başlatan Eyaletlerarası Ticaret Komisyonu’nun (ICC) 1995’te kaldırılması, adeta bağımsız bürokrasi çağının bitişinin de başlangıcı oldu. Bürokrasinin kendisini yenilememesinin bazı kamu yatırım ve hizmetlerinde neden olduğu hantallık, bürokrasi karşıtlığına toplumsal destek yarattı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yine 1980’lerden itibaren üniversiteler, aydınlar, gazeteler, ‘millet düşmanı elitler’ olarak nitelenmeye başlandı. Regülasyon ve denetim mekanizmalarını savunmak, şirketlerin suistimallerini eleştirmek ‘serbest piyasa düşmanlığı’ olarak lanse edildi.</p>
<h3 style="font-weight: 400;"><strong>Piyasada ‘gizli el’ yok, ‘aşikâr el’ var!</strong></h3>
<p style="font-weight: 400;">Sonradan bir galat-ı meşhurla tamamı ‘neoliberal’ olarak nitelendirilecek bu politikalar, kitaplarda kapitalizm ve serbest piyasa başlığında anlatılan bütün yararları da tehdit eden anti-liberal bir yönelimdi aslında.</p>
<p style="font-weight: 400;">Örneğin, ünlü ‘görünmez el’ varsayımı. Şirket ekonomisi tarihçisi <strong>Alfred Chandler</strong>, 1977’de yayınladığı ve kendisine Pulitzer Ödülü kazandıran ‘<strong>Aşikâr El</strong>’ kitabında, Gilded Age’tan itibaren şirket yönetimlerinin, piyasayı kendi çıkarları için nasıl şekillendirdiğini çarpıcı şekilde sergiliyordu. <strong>Adam Smith</strong>’in piyasayı yöneten ‘görünmez el’ kavramında ifade ettiği gibi üretim ve ticaretin doğal dengesi değildi bu. Şirketler eliyle yürütülen bir ‘planlı ekonomiydi’ bu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kaldı ki regülasyon ve denetim ortadan kalktığında politika, ekonomiden el çekmiş olmuyor aksine çok daha rahat müdahil olabileceği bir ortam oluşuyordu. Çünkü bir şirketin piyasanın dominant gücü haline gelmesi sadece rekabet gücü yüksek nitelikli üretim şartına bağlı değil. Şirketin lehine izinler, muafiyetler, teşvikler, ihaleler, vergi afları ve regülasyondan bağımsızlık gibi unsurlar da istenen şirketleri zirveye taşıyıp, istenmeyenleri batırabilir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Nitekim, Gilded Age döneminin efsane gazetecilerinden Henry D. Lloyd bile daha 1890’lardaki ‘bırakınız yapsınlar’ kapitalizminden, <em>“bu servet yaratan değil, servet transfer eden bir sistem”</em> diye yakınacaktı. Teknolojik yenilik, rekabet ve demokratikleşmenin yarattığı servet birkaç kişinin eline transfer ediliyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Nitekim regülasyon ve denetimlerin erozyona uğramaya başladığı 1970’lerin sonundan itibaren, ulusal servet yeniden çok küçük bir azınlığın elinde toplanmaya başladı. Orta sınıf hızla erimeye başlarken, yüzde 1’lik kesimin zenginliği devasa boyutlara ulaştı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Data General firmasının 1960’ların sonunda, bilgisayarı, özel kişiler ve şirketlerin de sahip olabileceği taşınabilir boyuta getirip pazarı yaratmasından sonra bilgisayar teknolojisi, ekonomiyi, sosyal yaşamı ve günümüzde politikayı şekillendiren güç haline geldi. Bu yeni teknolojide tekel haline gelen şirketlerin sahipleri ise birinci Gilded Age’ın tekellerinin rüyalarında göremeyeceği bir parasal, politik ve dikkat yönetimi gücüne kavuştular.</p>
<p style="font-weight: 400;">İnternet teknolojisi, tıpkı Gilded Age dönemindeki demiryolu gibi, müthiş bir rant ekonomisi yarattı. Rant ekonomisi, sadece Amazon, UBER gibi platformların doğrudan başkalarının emeğinden para kazanmasıyla sınırlı değil. Google, Facebook, Instagram, X gibi platformlar bedava edindikleri data üzerinden milyarlarca dolar kazanıyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Nihayetinde sadece Elon Musk, Jeff Bezos ve Mark Zuckerberg’in toplam serveti, ülke nüfusunun yüzde 40’ının yani 160 milyon Amerikalının toplam servetinden daha büyük hale gelmiş durumda.</p>
<p style="font-weight: 400;">Walmart’ın kurucusu Sam Walton, ABD’nin en zengin ismiyken öldüğü 1992 yılında 8 milyar dolarlık servete sahipti. Bugün, servetinin büyüklüğü 350 milyar dolar eşiğine yaklaşmış Elon Musk, 30 yıl öncenin en zengini Walton’un toplam servetinden daha büyük parayı tek bir günde borsada kaybedip kazanabiliyor.</p>
<h3 style="font-weight: 400;"><strong>Kapitalizm ve demokrasinin çatışması</strong></h3>
<p style="font-weight: 400;">Tarihçi H. W. Brands, 1865-1900 arasındaki 35 yılın kapitalist öyküsünü anlattığı ‘American Colossus’ kitabında, Amerikalıların genellikle kapitalizm ve demokrasinin doğal şekilde iyi geçinecek iki ortak olduğu yanlış kabulüne sahip olduğuna dikkatimizi çekiyor. Özellikle de bu yanılgıya kör inançları, Cumhuriyetçi Partililerin kendilerini aynı anda hem serbest piyasasının hem de özgürlüklerin şampiyonu görmesi vehmine neden oluyor. Oysaki Amerikan siyasi tarihi, bir yönüyle bu ikisi arasındaki çekişmenin ve tansiyonun da tarihi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Tarihçi H. W. Brands, kitabında, kapitalizmin, eşitsizlik olmadan varlığını sürdüremeyeceğini yazıyor:</p>
<blockquote>
<p style="font-weight: 400;">“Demokrasi eşitliğe, kapitalizm eşitsizliğe dayanır. Demokrasideki vatandaşlar kamusal alana her biri bir oyla gelir; kapitalist ekonominin katılımcıları pazara eşit olmayan imkân ve kaynaklarla gelir ve pazardan eşit olmayan getirilerle ayrılır.”</p>
</blockquote>
<p style="font-weight: 400;">Bu yüzden de kapitalizm, sadece güçlü yasal denetim, genel regülasyon ve işlevsel etik kurallar içinde işlediğinde verimi, rekabeti ve yeniliği güçlendiren bir motivasyona dönüşebilir. Yasal ve etik dizginlerden salındığında ise hırsları, açgözlülüğü ve yolsuzluğu tetikleyecek bir motivasyon olacağı, sayısız deneyimle görüldü.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Henry Demarest Lloyd</strong> da daha 130 yıl önce, 1894 yılında yayınlanan Servetin Ortak Yarara Karşı Savaşı kitabında, “<em>özgürlük servet yaratır ama servet de özgürlüğü yıkar</em>” diye benzeri bir uyarıda bulunuyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Büyük miktarda sermayenin belli bir kontrol altında birikmesi, artış gücünden farklı olan yeni bir tür güç yaratır. Ülkede sermaye artışının gücü, doğası gereği yapıcıdır. Sermayenin belli ellerde birikimden gelen güç ise yine doğası gereği yıkıcıdır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Sermayenin belli ellerde birikmesi sadece endüstrideki diğer rakipleri tehdit edecek bir güç değil, kaçınılmaz olarak herkesin özgürlük ve haklarını da tehdit edecek bir güce dönüşecektir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Çünkü, sadece ‘piyasada tekel olmak’ yetmez, ‘her şeye sahip olmak’, tekelcinin nihai rüyasıdır. Şöyle açıklıyor Lloyd:</p>
<blockquote>
<p style="font-weight: 400;">“Kültürün, tecrübenin, onurun her türlü sınırını aşmış hatta dahil oldukları sınıf veya statünün geleneksel ihtiyatını önemsemeyecek kadar güç ve servet sarhoşu bu adamlar, kendilerinin yükselen dalgada sörf yapanlar değil dalganın kendisi olduklarını sanıyorlar. Kendilerini yaratan işi de kendilerinin yarattığı yanılgısı yaşıyorlar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Onlara göre bilim, doğanın onlar için biriktirdiği sonsuz bir yatırım repertuarı, devlet bir imtiyaz çeşmesi, uluslar müşteri birlikleri ve ‘milyon’ da sadece onlar için yazılmış yeni bir zenginlik aritmetiğinin ölçü birimi. Anonim, denetimsiz, mütemadi bir güce ve lükse sonsuz bir tamah içindeler. Bu gücün onları belli bir noktada doyuma ulaştırma olasılığı, &#8211; kesintisiz olarak önlerinde genişleyen imkân dünyası nedeniyle- imkânsız. ‘Milyar’ rakamına ulaşsalar bile doygunluk hissetmeyecekler ve artık yeter diyecekleri bir nokta olmayacak.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kendilerini toplumun bir parçası olarak görmüyorlar. Kendileri dışındakilere insani duyguları kötürüm hale gelmiş. Toplumun sürekli korkutularak dizginlenmesi gereken bir tehdit olduğuna inanıyorlar.”</p>
</blockquote>
<p style="font-weight: 400;">ABD, Lloyd’un tasvir ettiği bu açgözlü duyarsızlığın en çarpıcı örneklerinden birine 2008 krizinden sonra tanık oldu. Federal Hükümet, kendi hataları ve açgözlüleriyle batma noktasına gelmiş şirketlere, finans kurumlarına bir trilyon dolarlık yardım sağladı. Zararlarını telafi için aktarılan bu kaynağı, bu şirketlerin CEO’ları ile yönetim kurulu üyeleri, kendi astronomik yıllık ikramiye ve maaşlarına harcamaktan çekinmediler. Hem de açıktan. Hem de Amerikalı çalışanların çoğunun, bu CEO’ların neden olduğu 2008 krizinde ya gelirinin önemli bir kısmını ya işini ya da evini kaybettiği günlerde.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kongre’de çoğunluk olan Cumhuriyetçi Partililer ise bir yandan bu CEO’ları, ‘iş dünyasını koruma’ adı altında savunurken, krizde evini işini kaybedenlere yapılacak yardımları ise ‘sosyalizm’, ‘anti-Amerikanizm’, ‘devlet eliyle refah paylaşımı’ diyerek engelleyecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">2012 yılında Kongre’de çoğunluk olan Cumhuriyetçilerin parti grubu lideri Eric Cantor’un, İşçi Bayramında (Labor Day) attığı Tweet’te, işçilerin değil, girişimcilerin ve iş insanlarının ‘emeğini’ kutlaması, yeni Gilded Age’ın bu politik pervasızlığının en ibretlik göstergelerinden biri olacaktı.</p>
<h3 style="font-weight: 400;"><strong>43 yılda CEO geliri yüzde 1460, işçi geliri yüzde 18 arttı</strong></h3>
<p style="font-weight: 400;">Zenginlerle yoksullar arasındaki gelir eşitsizliği 1970’lerin sonundan itibaren yeniden açılmaya başladı ve 2010’larda orijinal Gilded Age dönemini de aşan oranlara ulaştı. Ekonomik Politikalar Enstitüsünün 2022 raporuna göre 1978 ile 2021 arasında ortalama CEO yıllık geliri yüzde 1460 oranında arttı. Aynı 43 yıllık dönemde ortalama çalışanın maaşı ise sadece yüzde 18 oranında arttı. Reagan döneminin başında bile işçiler CEO’ların 60’ta biri kadar yıllık gelire sahipti. Günümüzde 60 binde biri kadar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Şirketlerin kârının artmasının, otomatik olarak yeni yatırımlara yol açacağı ve ekonomiyi büyüterek herkesin refahının artıracağı öngörüsü de teorideki gibi gelişmedi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bazıları trilyon dolar değerine ulaşan olağanüstü gelirler kazanan şirketler çok düşük oranda vergi ödedikleri için bu büyüme ‘ortak kamusal refaha’ gerektiği ölçüde katkı yapmadı.</p>
<p style="font-weight: 400;">ABD’nin en fazla istihdam yaratan şirketleri, en büyük şirketleri değil. Kaldı ki, bu en büyük şirketler kâr ve gelirdeki astronomik büyümelerini, şirketlerin çalışanların maaşlarına da yansıtmıyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ve hepsinden önemlisi bu olağanüstü kar ve gelirin çok azı yatırıma dönüşüyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Peki bu para ne oluyor?</p>
<p style="font-weight: 400;">ABD’nin en büyük birkaç şirketinin sadece ABD bankalarında yatan ve hiçbir yatırım için kullanmadıkları para 2 trilyon doları geçiyor. Google, Apple, Amazon gibi şirketlerin ne yapacaklarını bilmedikleri, bankalarda tozlanan muazzam büyüklükte para rezervleri var yani. Çoğu milyarderin parası da böyle.</p>
<p style="font-weight: 400;">Üstelik bu âtıl sermayeden vergi de alınamıyor.</p>
<h3 style="font-weight: 400;"><strong>Çalışanın her kuruşuna vergi var ama zenginin milyarına vergi yok </strong></h3>
<p style="font-weight: 400;">Trump’ın ilk başkanlığının tek yasal reformu, şirketlerin ve zenginlerin vergisini daha da aşağı çekecek reform oldu. New York Times’ın 2024 Nisan ayında yayınladığı rapora göre, tarihte ilk kez 2018 yılında ülkenin en zenginlerinin fiili vergi oranı, çalışanların fiili vergi oranlarının bile altına düştü.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bunun en önemli nedeni, milyarderlerin gelirlerini maaş, kâr veya ücret olarak değil borsa hissesi gibi ‘menkul kıymetler’ olarak edinmesi. CEO’lar bile şirketlerinden maaş yerine hisse senedi gibi diğer menkul kıymet seçeneklerini tercih ediyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Mevcut yasaya göre, menkul kıymetler, sadece son bir yıl içinde işlem görmüşse oldukça düşük oranda vergilendirilebiliyor. İşlem görmediği sürece menkul kıymet şeklinde servet, kazanç vergisine tabi olmuyor. Bu da maaşlı çalışanın, esnafın kazandığı her kuruş için vergi vermek zorunda olduğu sistemde, yüzmilyonlarca ve milyarlarca dolar kazananların vergiden muaf olduğu bir düzen yaratıyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Amazon’un sahibi ve 200 milyar dolardan fazla serveti olan, bir hesaba göre saat başına geliri 7.9 milyon dolar olan Jeff Bezos’un bazı yıllar ‘yıllık maaş kazancı’ 150 bin doların altında kaldığı için çocuk desteği vergi kredisi aldığı ortaya çıkacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">ProPublica’nın milyarder beyannameleri üzerinde yaptığı araştırma dünyanın en zengini Elon Musk’ın 2014 ile 2018 arasında yüzde 3,27 oranında gelir vergisi ödediğini belirlemişti.  O günlerde ABD’nin en zengini olan Warren Buffet ise vergi oranı ise yüzde 0,1 gibi gülünç bir düzeyde kalmıştı. En düşük maaşlı çalışan vergi oranı ise yüzde 10.</p>
<p style="font-weight: 400;">Nobel ödüllü ekonomist <strong>Paul Krugman</strong>, bu durumu, NY Times’taki yazılarında sık sık, “bu tür kapitalizm, sadece yüzde 1 için kapitalizm. Toplumun en az yüzde 80’inin kapitalizmin nimetlerinden yararlanmasını engellemek için kurulmuş bir sistem bu.” şeklinde eleştiriyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Milyarderler, servetlerini vergiden korumak için yatırımlarını bile borçlanma ile yapıyorlar. Musk, Twitter’ı Tesla hisselerini ipotek olarak gösterip, 13 milyar dolarlık vergiden muaf kredi edinerek alacaktı örneğin.</p>
<h3 style="font-weight: 400;"><strong>Milyarderleri korkutan seçim vaadi</strong></h3>
<p style="font-weight: 400;">Joe Biden’ın, son bir yıl içinde işlem görmemiş olsa bile menkul değerden yıllık vergi alınması yönünde son yıllarda gündeme getirdiği reform isteği, Kamala Harris’in kampanyasında somut bir projeye dönüştü. Projeye göre 100 milyon dolardan büyük servet, son bir yıl içinde işlem görmemişse bile yüzde 25 vergiye tabi olacaktı. Bu seçim vaadi, teknoloji devlerinin ve milyarderlerin Trump’ın safına geçmesinin en önemli nedeni olarak görülüyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Politik bilimci Adam Bonica’nın, kampanya bağış kayıtları üzerinde yaptığı çalışma bu kırılmayı çarpıcı şekilde ortaya koyuyor. Cumhuriyetçi Parti’ye 10 milyon doların üzerindeki bağışlar önceki yıllarda Cumhuriyetçi Parti kampanyalarına yapılan toplam bağışın sadece yüzde 4’ünü oluşturuyordu. 2024 yılında bu oran yüzde 56’ya çıktı. Yani partiyi büyük ölçüde milyarderler finanse ediyor artık. Bu mega bağışçılar 2008’de sadece 58 milyon dolar siyasi bağışta bulunmuştular. 2024 seçiminde mega bağışçıların bağış toplamı 2.4 milyar doları geçti. Bunun yüzde 10’u ise tek başına Musk’a ait.</p>
<p style="font-weight: 400;">Adam Bonica bir ironiye dikkat çekiyor. Cumhuriyetçi Başkanlar dönemi neredeyse istisnasız olarak ekonomik krizle ve büyük gelir kaybıyla bitiyor. Demokrat Başkanların dönemi borsaların ve ekonominin toparlandığı, gelirlerinin yükseldiği dönemler oluyor. Ama milyarderler birkaç istisna dışında neredeyse topyekun Trump&#8217;ı desteklediler.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu tercihe yol açan psikolojinin önemli bir nedenine ise, 2013’te yayınlanan “<strong>21. Yüzyılda Sermaye</strong>” adlı klasiğiyle kapitalizm içi tarihi bir sorgulamayı alevlendiren Fransız ekonomist <strong>Thomas Piketty</strong>’nin analizlerinde denk geliyoruz. İnsanlar, mevcutlarını korumayı, olası kazançlarına önceler. Milyarderler de farklı değil.</p>
<p style="font-weight: 400;">Piketty, anti kapitalist bir tartışma başlatmıyor. Kapitalizmin, olması gereken rayından çıktığını, sermayenin getiri oranının, ekonominin büyüme oranından yüksek hale geldiğini sergileyerek tartışıyor. Servetin çok küçük bir azınlığın elinde birikmesinin, politikanın ana gündemi haline gelmesi gerektiğini savunuyor.</p>
<h3 style="font-weight: 400;"><strong>İkinci Trump dönemi Yeni Gilded Age’ın zirvesi</strong></h3>
<p style="font-weight: 400;">Yeni &#8216;Gilded Age&#8217;, Donald Trump ile başlamış değil. 1970’lerin sonundan itibaren, çoğu Cumhuriyetçi ama Demokratların da içinde olduğu politik kadrolarca adım adım inşa edilmiş bir düzen bu. Yeniden Gilded Age düzenine dönüşte vitesi yükselten ise orijinal Gilded Age dönemindeki gibi Yüksek Mahkeme oldu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Reagan döneminden itibaren üye atanan muhafazakâr üyelerin çoğunluğa geçmesiyle ABD Yüksek Mahkemesi, 20. Yüzyılın büyük bölümünde savunucusu olduğu ilerici, özgürlükçü ve eşitlikçi Anayasa yorumu çizgisini terk ederek Gilded Age Yüksek Mahkemesinin süper zengin dostu, dinci ve beyaz ırkçısı çizgisine geri dönmeye başladı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bunun kaçınılmaz sonucu olarak da ABD tarihinin, saygınlıktan en uzak en yolsuz yüksek mahkemelerinden birine dönüştü. Mahkemenin en kıdemli muhafazakâr üyesinin, mahkemede dosyaları olan milyarderlerle, onların sağladığı parayla tatile çıktığı ortaya çıktı. Trump’ın atadığı bir üyenin, mahkemedeki görevine başlamadan birkaç ay önce yıllardır satamadığı evini, mahkemede dosyası önüne gelecek bir şirketin astronomik bir fiyata satın aldığı ortaya çıktı. Yüksek Mahkemenin muhafazakâr başkanı art arda patlayan skandallara, bağlayıcılığı olmayan bir etik kural listesi yayınlamaktan başka bir adım atmadı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Mahkemenin ABD demokrasisine en büyük darbesi ise 2010 yılında “<strong>Citizen United v. Federal Election Commission</strong>” adlı davadaki içtihadı ile geldi.</p>
<p style="font-weight: 400;">İlerici Dönemde, 1907 yılında, şirketlerin seçim kampanyalarına bağış yapması yasaklanmış ve sonraki yasalarla paranın seçimleri etkileme gücü frenlenmişti. 2000’lerin başında bile seçim kampanyalarına sadece gerçek insanlar, kişi başına en fazla 2400 dolar olarak bağış yapabiliyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yüksek Mahkeme, şirketlerin ve Cumhuriyetçilerin 30 yıldır sürdürdüğü kampanyaya 2010 yılı içtihadında hak verdi ve şirketlere bağış yasağını ortadan kaldırdı.  Mahkeme, şirketleri, tıpkı Gilded Age döneminde olduğu gibi yeniden anayasal anlamda ‘kişi’ olarak kabul ediyordu. Dolayısıyla bu ‘kişilerin’, seçim kampanyalarına bağış yapmasının engellenmesini de anayasal ifade özgürlüğünün ihlali olarak değerlendiriyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Daha da ötesi, şirketler, adayların resmi kampanyası ile kâğıt üstünde resmi bağı olmayan politik destek kampanyalarına (Super PAC) sınırsız bağış yapma imkanına da kavuştular.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bugün bu içtihat sayesinde, Elon Musk, satın alıp adını X diye değiştirdiği Twitter üzerinden, yani aleni şekilde, Cumhuriyetçi Kongre üyelerini, “<em>Trump’ın istediğinin aksine oy verenin karşısına milyonlarca dolarlık kampanya ile çıkar, önseçimi kaybettiririm</em>” tehdidiyle susturabiliyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kendisi başlatmamış olsa da Trump’ın başkanlığı özellikle de ikinci dönem başkanlığı bu yeni yozlaşma çağının zirvesini temsil ediyor. Milli irade şampiyonu Trump’ın yemin törenindeki oturma düzeni bile nasıl bir düzene geçildiğinin çarpıcı bir göstergesiydi. Amazon, Facebook, Google, X (Twitter) başta olmak üzere teknoloji devlerinin milyarder CEO’ları, eski ABD başkanlarının tam karşısına, Trump hanedanlık üyesinin arasında oturuyordu. Milletin temsilcisi Kongre üyeleri ve eyalet valileri ise arkaya ve balkonlara gönderilmişti.</p>
<h3 style="font-weight: 400;"><strong>Elitlere karşı, milletin milyarder evlatları</strong></h3>
<p style="font-weight: 400;">Para ile siyaset, son birkaç ayda, 19. Yüzyılda bile görülmemiş bir pervasızlıkla açıktan ilişkiye girmiş durumda. Sadece Trump ABD tarihinin en zengin başkanı olmakla kalmıyor, ABD tarihinin en zengini olan Elon Musk da bu yönetimin fiili iki numarası durumunda. &#8220;Elitlere karşı milletin evlatları&#8221; iddiasıyla kurulmuş Trump Kabinesi, ABD tarihinin en zengin kabinesi. Trump yönetiminde tam 13 dolar milyarderi var. Örneğin milyarder Howard Lutnick Ticaret Bakanı, milyarder Linda McMahon Eğitim Bakanı, milyarder Scott Bessent Hazine Bakanı. Silikon Vadisindeki işleriyle dolar milyoneri olan Başkan Yardımcısı J.D. Vance, yönetimin en &#8220;fakir&#8221; üyelerinden biri.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bir önceki Başkan Joe Biden ve kabine üyelerinin toplam servetlerinin 118 milyon dolar olması, Yeni Gilded Age düzeninin ulaştığı hızı göstermesi açısından çarpıcı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Tesla’yı devletin alternatif enerji kullanımı teşvikleri ve yardımları sayesinde büyüten, Space X başta olmak üzere milyarlarca dolarlık kamu ihalesiyle zengin olan Musk, ihale almak istediği federal kurumları, kamudan aldığı paraları nasıl kullandığını incelemekle görevli daireleri denetleyen kamu yetkilisi konumunda. Şirketlerine inceleme başlatmış bütün denetim kurumlarını, ‘bürokratik oligarşiye savaş’ adı altında susturuyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Eski Senatör Max Baucus, şubat ayında şirket yöneticilerine konuşurken, “sarayda sizi Trump’a ulaştıracak bir bağlantınız yoksa artık büyük çaplı iş yapamazsınız” tavsiyesinde bulunarak yeni düzenin gerçeğini sergiliyordu. Örneğin, milyarlarca dolarlık kamu ihalelerine talip olan Jeff Bezos, Melania Trump’ın yapımcısı olduğu özyaşam belgeseline 40 milyon dolar ödeyerek satın alıyordu. Bu açık birer rüşvetti. Ama bu tür haberler artık günlük hale geldiği için kanıksanır olmuş durumda.</p>
<p style="font-weight: 400;">Gazeteler, milyarder CEO’ların şimdiden Başkent DC’de Beyaz Saray’a yakın köşkler satın aldıkları haberleriyle dolu. Tarihte ilk kez bu kadar çok milyarder ABD başkentinde yaşamaya başlıyor.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>İki Gilded Age’ın benzerlikleri</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Birinci Gilded Age, artçısı 1920’ler ve günümüzdeki (aslında kısmen küresel bir Gilded Age de diyebiliriz) Gilded Age arasındaki benzerlik sadece para ile politika arasındaki ensest ilişkiden ibaret değil.</p>
<p style="font-weight: 400;">Beyaz ırkçılığı, göçmenler ülkemizi ele geçiriyor korkusu, din ve bayrak hamaseti, fetihçi dış politika hortlamış durumda. Köeliliği savunmuş bunun için Güney Ordusunda savaşmış generallerin isimleri siyah yerleşim birimlerinde binalara veriliyor, heykelleri ‘tarihimize sahip çıkma’ adı altında yeniden dikiliyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Beşinci Cadde ise 2000&#8217;lerin başından itibaren adeta küllerinden yeniden doğuyor. Art arda içinde ultra lüks malikaneler barındıran gökdelenler inşa ediliyor. Konak ve daire fiyatları akıl almaz derecede yükseliyor. Bunların sahiplerinin arasında dünyanın her yerinden yolsuz politikacıların olması, yeni Gilded Age çağının sadece ABD eksenli olmadığını, küresel bir Gilded Age düzenine girdiğimizin çarpıcı bir göstergesi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ve kambersiz düğün olmaz misali, “aile yok ediliyor” paranoyası da kutuplaşmanın baş köşesine yeniden yerleşmiş durumda…</p>
<p style="font-weight: 400;">Kadınlar ve kadın eşitliği hareketinin yanı sıra, eşcinsellerin eşitlik hareketine karşı muhafazakâr tepki, yeniden devlet politikası haline geliyor. Gilded Age ve 1920’lerde olduğu gibi, ‘erkekliğin tehdit altında olduğu’ iddiası, yeniden mâkes buluyor. En trajik olanı ise, kamu okullarında akran zorbalığı, dinsel, cinsel, ırksal ayrımcılık oluşmasını engellemeye matuf kuralların, sırf trans çocuklar da yararlanıyor diye kaldırılması. 360 milyonluk ülkede, dört milyon kamu okulu öğrencisi arasında sayısı birkaç bini geçmeyen cinsel kimliği belirsiz çocuktan, ‘kötülüğünü etrafındaki çocuklara bulaştıracak şeytanlar’ gibi bahsediliyor. Bu çocuklar korkunç bir yalnızlık ve çaresizliğe terk ediliyorlar.</p>
<h3 style="font-weight: 400;"><strong>Günümüz ile orijinal Gilded Age arasındaki en büyük fark</strong></h3>
<p style="font-weight: 400;">Bununla beraber iki dönem arasında bazı temel farklar da var. Bunlardan bazıları ana aktörlerin kişisel özellikleri gibi detay konular. Örneğin iki dönemin harami baronlarının kültürel nitelikleri. Birinci Gilded Age’ın baronları, iş dünyasındaki bütün açgözlülük ve zalimliklerine rağmen, kültüre, sanata, bilime ve entelektüel üretime saygıları ve destekleri olan insanlardı. Halk kütüphaneleri sisteminin kurulmasından dünyaca ünlü birçok müzeye ve üniversiteye kadar çok sayıda kurumun sponsoru oldular.</p>
<p style="font-weight: 400;">Günümüzün Musk, Bezos, Trump gibi harami baronları ise, kültürel, sanatsal ve entelektüel üretimi aşağılamalarıyla, &#8220;millet düşmanı elitizm&#8221;, &#8220;marjinallik&#8221;, &#8220;solcu lunatizmi&#8221; gibi ifadelerle nitelemeleriyle biliniyor. Trump’ı veya Musk’ı herhangi bir kültür sanat oluşumuna veya hayır organizasyonuna ilgili görmek neredeyse imkânsız. Trump, New York tarihinde, hayatı boyunca bir kültür sanat veya hayır kurumunun yönetim kurulunda üye olmamış tek milyarder.</p>
<p style="font-weight: 400;">İki dönem arasındaki en büyük farka ise tarihçi <strong>Steve Fraser</strong> dikkatimizi çekiyor. Fraser, birkaç yıl önce PBS’e verdiği röportajında, 19. Yüzyıl son çeyreği ile günümüzdeki Gilded Age arasındaki en büyük farkın, ‘<em>günümüzdeki büyük sessizlik</em>’ olduğunu belirtiyor.</p>
<p>19. Yüzyılın son çeyreğinde paranın ve siyasi gücün bir avuç insanın elinde toplanmasına karşı muazzam bir direniş gerçekleşmişti. Yıllar içinde artan direnç muazzam bir toplumsal hareketliliğe dönüşmüştü. Bazıları ülke geneline yayılan grevleriyle sendikalar, anarşistlerin, kadınların, siyahların, göçmenlerin ardı arkası kesilmeyen protestolarının neden olduğu sosyal baskı, önce eyalet kongrelerinin arından federal kongrenin Gilded Age’ın sonunu getirecek reformlar yapmasına yol açmıştı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Günümüzde ise sendikalardan üniversitelere kadar genel bir kabullenmişlik ve acizlik egemen. Bunda günümüz Gilded Age düzeninin, 19’uncu yüzyıldaki ilham kaynaklarının rüyasında göremeyeceği bir medya, algı ve dikkat yönetme gücüne erişmiş olması rol oynuyor olabilir. Orijinal Gilded Age döneminin gazetecisi <strong>Henry Demarest Lloyd</strong>, o günlerde lokomotifin bütün seçim sandıklarından daha güçlü hale geldiği tespiti yapmıştı. Günümüze erse, lokomotif yerine ‘algoritma’ diyeceğine hiç şüphe yok.</p>
<p style="font-weight: 400;">Beyazlara karşı ırkçılık olduğu, göçmenlerin, kentli kadınların, siyahların, Müslümanların, eşcinsellerin kayırıldığı gibi paranoyalar etrafında oluşturulan keskin kültür savaşı, özellikle de beyaz Amerikalının zihnini, neden “şahlanan ekonomilerden”, “altın çağ”dan, refahtan pay alamadıklarını sorgulayacak kafa dinginliğine ulaşamayacak kadar meşgul ediyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Trump’ın ikinci döneminde, federal kurumdaki işini ve az da olsa gelirini kaybetme korkusu da bu ‘yel değirmenlerine’ eklenmiş görünüyor. Gilded Age düzeninin muhalif aydınlarından Upton Sinclair’ın da o dönemde yakındığı gibi, “<em>Bir adamın bir gerçeği anlamasını sağlamak, eğer geçimi o şeyi anlamamasına bağlıysa, çok zordur</em>”.</p>
<h3 style="font-weight: 400;"><strong>Timsahın suyuna gidenlerin trajedisi</strong></h3>
<p style="font-weight: 400;">Ana akım medya kurumları, düzenden zarar göreceği açık şirketler, büyük hukuk şirketleri, birkaçı dışında üniversiteler, ‘timsahın’ suyuna gitmeyi tercih ediyor. İngiliz Başbakan Churchill’in sık kullanımıyla meşhur olmuş benzetmedeki gibi. “<em>Suyuna gidersek bizi yemeyi en sona bırakır. Sıra bize gelinceye kadar da düzen değişir</em>” hesabı. Churchill’in de dediği gibi tarih bu hesabı yapanların trajedileriyle dolu.</p>
<p style="font-weight: 400;">İtirazın, beklentiyi kaybetmemenin ve umudun, gidişatı frenleme gücü unutulmuş gibi.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Alexis de Tocqueville</strong>’in yaklaşık iki asır önce dikkat çektiği gibi, biz insanlar refahımızı ve yaşam kalitemizi, genel standartlar üzerinden değil bir eğri üzerinde derecelendirme eğilimine sahibiz.</p>
<p style="font-weight: 400;">Tocqueville, bu yüzden, devrimci duyguları, kitleselleşen yoksullaşmanın değil, beklenti ve iyimserliğin artmasının kabartabildiğini yazıyor. Çünkü kendisini, adaletsizliğin ve eşitsizliğin kurbanı görmesi bir insanın pratikte adaletsizliğin ve eşitsizliğin kurbanı olmasından başka sonuç doğurmaz. Kendisinde bu gidişata dur deme gücü görmek, kurban olmayı reddetmek, daha iyisi mümkün deyip bunu istemek, bunun mücadelesini vermek ise gerçekten gidişatı değiştirecek şeydir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Amerikan toplumu şimdi böylesi bir yol ayrımına gelmiş durumda. İtiraz ve dirençle karşılaşmazsa, bu yeni Gilded Age düzeninin, bütün Gilded Age düzenlerinin nihai gayesine, yani monarşiye yeltenmesi kaçınılmaz.</p>
<p style="font-weight: 400;">NOT: Trump’ın Altın Çağı dizisini, son bir yazıyla tamamlayacağım.</p>
<!--themify_builder_content-->
<div id="themify_builder_content-43648" data-postid="43648" class="themify_builder_content themify_builder_content-43648 themify_builder tf_clear">
                    <div  data-lazy="1" class="module_row themify_builder_row tb_646m672 tb_first tf_w">
                        <div class="row_inner col_align_top tb_col_count_1 tf_box tf_rel">
                        <div  data-lazy="1" class="module_column tb-column col-full tb_w4aq673 first">
                    <!-- module link_block -->
<div  class="module module-link-block tb_714558 icon-center solid " data-lazy="1">
        <a href="https://amerikabulteni.com/2025/03/31/trumpin-altin-cagi/" class="tb_link_block_container ui tb_default_color">

        
        <div class="tf-lb-content">
                            <div class="tb_link_block_heading">Trump'ın Altın Çağı - 1</div>
                                </div>

    </a>
</div>
<!-- /module buttons -->
        </div>
                        </div>
        </div>
                        <div  data-lazy="1" class="module_row themify_builder_row tb_qfx6133 tf_w">
                        <div class="row_inner col_align_top tb_col_count_1 tf_box tf_rel">
                        <div  data-lazy="1" class="module_column tb-column col-full tb_6yca133 first">
                    <!-- module link_block -->
<div  class="module module-link-block tb_t7s5137 icon-center solid " data-lazy="1">
        <a href="https://amerikabulteni.com/2025/04/10/trumpin-altin-cagi-2/" class="tb_link_block_container ui tb_default_color">

        
        <div class="tf-lb-content">
                            <div class="tb_link_block_heading">Trump'ın Altın Çağı - 2</div>
                                </div>

    </a>
</div>
<!-- /module buttons -->
        </div>
                        </div>
        </div>
        </div>
<!--/themify_builder_content-->]]></content>
		
			</entry>
		<entry>
		<author>
			<name>Amerika Bülteni</name>
					</author>

		<title type="html"><![CDATA[Trump’ın ‘Altın Çağı’ &#8211; 2]]></title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://amerikabulteni.com/2025/04/10/trumpin-altin-cagi-2/" />

		<id>https://amerikabulteni.com/?p=43430</id>
		<updated>2025-04-10T13:52:46Z</updated>
		<published>2025-04-10T13:52:46Z</published>
		<category scheme="https://amerikabulteni.com" term="CEMAL TUNCDEMİR" /><category scheme="https://amerikabulteni.com" term="MANŞETLER" />
		<summary type="html"><![CDATA[<p><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='1280'%20height='853'%20viewBox=%270%200%201280%20853%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" width="1280" height="853" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?fit=1280%2C853&amp;ssl=1" class="tf_svg_lazy attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?w=1280&amp;ssl=1 1280w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=300%2C200&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=1024%2C682&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=150%2C100&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=768%2C512&amp;ssl=1 768w" data-tf-sizes="(max-width: 1280px) 100vw, 1280px" /><noscript><img width="1280" height="853" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?fit=1280%2C853&amp;ssl=1" class="attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?w=1280&amp;ssl=1 1280w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=300%2C200&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=1024%2C682&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=150%2C100&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=768%2C512&amp;ssl=1 768w" sizes="(max-width: 1280px) 100vw, 1280px" /></noscript></p>&#8220;Zenginlik Allah&#8217;tan yoksulluk günahtan!&#8221; CEMAL TUNÇDEMİR 10 Nisan 2025 Amerikan işçi sınıfı, kendisiyle ilgili temel gerçeğin farkına ilk kez 1870’lerin başında varmaya başladı. O yıllara kadar, işçiliklerini veya maaşlı çalışmayı bir hayat meşgalesi olarak görmüyorlardı. Fabrikalarda, inşaatlarda çalışmayı, kendi işini kurmadan, kendisine bir tarım arazisi almadan veya zenginleşmeden önce “geçici bir zahmet safhası” olarak görüyordular. [&#8230;]]]></summary>

					<content type="html" xml:base="https://amerikabulteni.com/2025/04/10/trumpin-altin-cagi-2/"><![CDATA[<p><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='1280'%20height='853'%20viewBox=%270%200%201280%20853%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" width="1280" height="853" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?fit=1280%2C853&amp;ssl=1" class="tf_svg_lazy attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?w=1280&amp;ssl=1 1280w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=300%2C200&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=1024%2C682&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=150%2C100&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=768%2C512&amp;ssl=1 768w" data-tf-sizes="(max-width: 1280px) 100vw, 1280px" /><noscript><img width="1280" height="853" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?fit=1280%2C853&amp;ssl=1" class="attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?w=1280&amp;ssl=1 1280w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=300%2C200&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=1024%2C682&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=150%2C100&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=768%2C512&amp;ssl=1 768w" sizes="(max-width: 1280px) 100vw, 1280px" /></noscript></p><figure id="attachment_43431" aria-describedby="caption-attachment-43431" style="width: 1024px" class="wp-caption aligncenter"><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='1024'%20height='682'%20viewBox=%270%200%201024%20682%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" data-recalc-dims="1" decoding="async" class="tf_svg_lazy size-large wp-image-43431" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=1024%2C682&#038;ssl=1" alt="" width="1024" height="682" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=1024%2C682&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=300%2C200&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=150%2C100&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=768%2C512&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?w=1280&amp;ssl=1 1280w" data-tf-sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><noscript><img data-recalc-dims="1" decoding="async" class="size-large wp-image-43431" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=1024%2C682&#038;ssl=1" alt="" width="1024" height="682" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=1024%2C682&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=300%2C200&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=150%2C100&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=768%2C512&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?w=1280&amp;ssl=1 1280w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></noscript><figcaption id="caption-attachment-43431" class="wp-caption-text">(John Pierpont Morgan -ABD Kongre Kütüphanesi Arşivi)</figcaption></figure>
<h2>&#8220;Zenginlik Allah&#8217;tan yoksulluk günahtan!&#8221;</h2>
<p><strong>CEMAL TUNÇDEMİR</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">10 Nisan 2025</p>
<p style="font-weight: 400;">Amerikan işçi sınıfı, kendisiyle ilgili temel gerçeğin farkına ilk kez 1870’lerin başında varmaya başladı. O yıllara kadar, işçiliklerini veya maaşlı çalışmayı bir hayat meşgalesi olarak görmüyorlardı. Fabrikalarda, inşaatlarda çalışmayı, kendi işini kurmadan, kendisine bir tarım arazisi almadan veya zenginleşmeden önce “<em>geçici bir zahmet safhası</em>” olarak görüyordular.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu yanılgıları da kendi sefil çalışma koşulları ve düşük ücretlerini, küçük bir azınlığın muazzam zenginleşmesini veya politikanın yolsuzluk, rüşvet ve torpil şeytan üçgeninde kaybolmasını hoş görmelerine yol açıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">1870’lerin ortasından itibaren, alt sosyal sınıfın kalıcı bir üyesi oldukları ve zenginlikle aralarında görünmez ve aşılmaz bariyerler oluştuğu gerçeği ile yüzleşmeye başladılar. Maaşlarıyla günün birinde kendilerine iş ve ev kurmak bir yana ölünceye kadar günlük temel yaşam ihtiyaçlarını güçlükle karşılamanın ötesine geçemeyeceklerini gördüler. Adorno’nun ‘Minima Moralia’sından ödünç alacak olursam, “yanlış bir yaşamı doğru şekilde yaşayamayacaklarının” farkına vardılar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu farkındalık, işçilerin zihninde radikal bir değişim yarattı. Sınıf bilinci oluşmaya başladı. O güne kadar ‘anarşi’ veya ‘bozgunculuk’ olarak gördükleri hak talebi mücadelesine, düşük ücrete itirazlara ve sendikal hareketlere katılmaya başladılar.</p>
<p style="font-weight: 400;">1877 yılında işçileri, Amerikalı tarihçilerin ‘Büyük Kıyam (Great Upheaval) diye andıkları ilk ulusal greve taşıyan en önemli faktörlerden biri bu zihinsel değişim oldu. ABD tarihinin ilk ulusal grevi, demiryolu işçilerinin maaşlarında kesinti kararından hemen sonra 14 Temmuz 1877 günü, Baltimore şehri ile Ohio eyaletinde başladı ve kısa sürede, New York’tan West Virginia’ya, Missouri’den Illinois’ye kadar çok sayıda eyalete yayıldı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu grev dalgasının tarihçilerce ‘ekümenik grev’ şeklinde adlandırılmasına neden olan sıra dışı bir özelliği daha vardı. Küçük ve orta ölçekli çoğu sanayi şehrinde grev, sadece maaşlarında kesinti yapılan işçi grubunun katıldığı bir eylem olmanın çok ötesine geçmişti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Örneğin Baltimore ve Ohio’da grev başladığında, Baltimore şehrindeki veya Ohio eyaletindeki diğer bütün işçiler, zanaatkarlar ve esnaf da dükkân ve fabrikalarını kapatıp sokağa çıkarak grevcilere destek verdiler. Bunda, esnafın da şehrin hayat kalitesini yükseltecek ve çarşı pazara canlılık getirecek şeyin birkaç aç gözlü işveren ile birkaç politikacının süper zenginleşmesi değil, işçilerin, maaşlı çalışanların alım gücünün artması olduğunun farkına varmış olmasının payı vardı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Zalim bir sömürü düzenini ayakta tutan en önemli güç halkın zihnidir. Bu zihinsel dönüşüm, o güne kadar tamamen Harami Baronların lehine işleyen sistemde dengeyi sarsan bir faktördü. O güne kadar süper zenginlerin etkisinde hareket eden belediye başkanları ve eyalet valilerinin bir kısmı kendi seçmenleri ile karşı karşıya gelmeyi göze alamadı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu fenomen çoğunluğun birbirini tanıdığı, komşuluğun güçlü olduğu yerleşim birimlerinde daha güçlü yaşanıyordu. Bazı büyük şehirlerde demiryolu firması sahipleri, grevlere o güne kadar yaptıkları gibi eyaletin milis orduları veya günün mafyası olan ‘özel dedekliflik grupları’ ile müdahale ettiler. Harami Baronlardan biri olan Thomas Scott, “<em>İşçileri birkaç gün ekmek yerine mermi yemek zorunda bırakalım bakın nasıl hizaya geliyorlar</em>” diyerek bu kör şiddetin amacını özetliyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ülkenin en önemli sanayi kentlerinden biri olan Pennsylvania eyaletinin Pittsburgh kentinde, bu ilkel mantıkla işçilerin üzerine salınan milis ordusunun 20 işçiyi öldürmesi tam tersi etki yaptı. Pittsburgh halkının haftalarca yatıştırılamayacak topyekûn bir ayaklanma başlatmasına neden oldu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Pittsburgh’ta yaşanan vahşet, bazı eyaletlerde, milis ordularının halka karşı şiddet kullanmayı reddederek grevcileri ve halkı korumayı tercih etmesine yol açtı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Halkın zihnini kaybetmekte olduğunu gören demiryolu şirketleri ve onlara bağlı propaganda makinesi, itiraza yeltenmiş bu zihni yeniden kabuğuna çekecek ilkel korku ve paranoyaları tetiklemeye yöneldi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Fransa’da altı yıl önce 1871’de oluşan ‘<em>Paris Komünü</em>’ benzeri ‘<em>dinsizliğin</em>’ ABD’de kurulacağı korkusu pompalanmaya başlandı. ‘Komün’, sonraki yarım yüzyılın politik korku paranoyalarının ve suçlamalarının en sihirli sözcüğü olacaktı. Sömürüye her itiraz, her hak arayışı, “dinsiz bir komün kurmak istiyorlar” denilerek, geniş toplumda duyulmaz, görülmez hale getirmeye çalışılacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Grev yayıldıkça eyalet ve yerel yönetimlerden umudunu kesen Harami Baronların imdadına nihayet federal hükümet koştu. Grevin başlamasından 52 gün sonra ABD Başkanı Rutherford Hayes’in emriyle federal ordu grevci eyalet ve şehirlere girerek müdahale etti ve grevleri askeri güç kullanarak sona erdirdi. Ülke genelinde 100’den fazla işçi ölmüş, binlerce kişi tutuklanmıştı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Grev dalgası bastırılmıştı ama baronlar da sadece bir Pirus zaferi kazanmıştı. Grev sırasında ABD’nin toplam nakliyesinin yarısı tamamen durmuştu. Nitekim Chicago’daki bir demiryolu patronu, “<em>nihayetinde yapmaya çalıştığımız maaş kesintisi, maaşa zamdan daha fazla zarara neden oldu</em>” itirafında bulunacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Dahası, “emeğin hakkı” ilk kez Amerikan ana akım politikanın ve toplumsal gündemin en önemli konularından birine dönüşecekti. Federal hükümet bile kayıtsız kalamayacaktı. ‘Çalışma Dairesi’ kurulacak, böylece işçi hakları ilk kez kendisine federal devlet politikalarında yer bulacaktı. Yeni oluşmakta olan işçi hakları örgütlerinin (sendika) üyeliklerine rağbet görülmemiş ölçüde artacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Gelir ve servet uçurumunu vurgulamak için en zenginlere atıfla sıkça kullanılan ‘yüzde 1’ deyimini ilk kez literatüre kazandıran isim olan ekonomist <strong>Henry George</strong>, 1879 yılında yayımladığı “Terakki ve Yoksulluk” adlı kitabı ile ekonomi ve zenginlik anlayışında çığır açarken, ‘terakkiperver (progressive)’ diye anılacak yeni bir politikacı kuşağının doğmasında da etkili olacaktı. George’un bu önemli kitabı, sonraki yarım yüzyıl boyunca Tolstoy’un romanlarından Emma Lazarus’un şiirlerine kadar geniş yelpazede literatüre tesir edecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">“<em>Bir devrime yol açacak kadar hayal kırıklığı ve öfke birikiyor</em>” uyarısı da yapıyordu kitabında Henry George. Nitekim, Amerikalı işçiler, 1880’lerden itibaren taleplerini daha da yükselttiler. Her gün sabah karanlığından akşam karanlığına kadar aralıksız çalıştırılan işçilerin en öncelikli itirazları ise insanca yaşamayı imkânsız kılan çalışma süresineydi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu itirazın resmi marşı haline gelen ‘Günde Sekiz Saat’ şarkısında şöyle haykırıyorlardı:</p>
<p style="font-weight: 400;"><em>&#8220;Biz de güneşin tadını çıkarmak istiyoruz</em></p>
<p style="font-weight: 400;"><em>Biz de çiçekleri koklamak istiyoruz;</em></p>
<p style="font-weight: 400;"><em>Bunu Allah’ın da buyurduğuna inanıyoruz!</em></p>
<p style="font-weight: 400;"><em>Tersanelerden, fabrikalardan, atölyelerden derlediğimiz </em></p>
<p style="font-weight: 400;"><em>Gücümüzle, </em></p>
<p style="font-weight: 400;"><em>Sekiz saattir talebimiz!</em></p>
<p style="font-weight: 400;"><em>Sekiz saat iş!</em></p>
<p style="font-weight: 400;"><em>Sekiz saat istirahat!</em></p>
<p style="font-weight: 400;"><em>Sekiz saatte de ne istersek o!”</em></p>
<p style="font-weight: 400;"><strong> </strong></p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>1 Mayıs’ın doğuşu</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">1884 yılında ülkenin en büyük sendika federasyonu, ‘günde en fazla sekiz saat çalışmaya’ fiilen geçme kararı aldı ve bu uygulama için başlangıç günü olarak 1 Mayıs 1886 tarihini belirledi. 1 Mayıs 1886’ya aylar kala henüz Kongre’nin bu konuda yasal düzenleme yapmaması üzerine İşçi Federasyonu, bu kez 1 Mayıs 1886 tarihini genel greve gitme günü olarak ilan etti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ülke genelinde milyonlarca işçinin katıldığı greve en büyük katılım ve kitlesel protestolar Chicago’daydı. Grevin üçüncü gününde polisin iki işçiyi öldürmesi üzerine ertesi günü <strong>Haymarket Square</strong> adlı meydanda bir protesto gösterisi düzenlendi. Bu barışçıl eylemi de şiddet kullanarak dağıtmak için toplanan polislerin arasına, kimlikleri bilinmeyen (ve hiçbir zaman da bilinmeyecek) iki maskeli kişi dinamit atınca, polis grevci işçilerin üzerine rastgele ateş etmeye başladı. Yedi polis ve dört işçinin öldüğü Haymarket Katliamı, sonradan olay yerinde bile olmadıkları ortaya çıkacak bir grup anarşist liderin sorumlu tutularak alel acele idama mahkûm edilmesiyle daha trajik bir boyut kazandı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Haymarket Katliamı, işçi hareketinin, toplumdan gördüğü desteği sarstı ama işçiler arasında desteği azalmadı. Amerikan İşçi Federasyonu (AFL), günde sekiz saatten fazla çalışmama talebinde ısrar etti. 1889 baharında, 1 Mayıs 1890 tarihi yeni genel grev günü olarak ilan edildi. AFL Başkanı bu ilandan birkaç ay sonra Paris’te toplanacak İkinci Enternasyonal’e yazı yazarak, en fazla sekiz saat çalışmanın küresel talep haline getirilmesini istedi. İkinci Enternasyonal toplantısında hem bu talep kabul edildi hem de Haymarket Katliamını anmak için de yıldönümü olan 1 Mayıs günü, Uluslararası Emek Günü olarak ilan edildi.</p>
<p style="font-weight: 400;">1894’te ABD’nin muhafazakâr Başkanı Grevor Cleveland, 1 Mayıs’ın sosyalizm fikrinin propagandasına hizmet ettiği korkusuyla Eylül ayının ilk Pazartesi’ni İşçi Günü (Labor Day) ilan eden yasayı imzalayacaktı. İşçi ve Emek Günü, dünyanın büyük bölümünde hala 1 Mayıs’ta kutlanırken, ironik olarak, 1 Mayıs’ın doğduğu ülke olan ABD’de Eylül ayında kutlanmaya devam ediyor.</p>
<figure id="attachment_43433" aria-describedby="caption-attachment-43433" style="width: 1024px" class="wp-caption aligncenter"><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='1024'%20height='707'%20viewBox=%270%200%201024%20707%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" data-recalc-dims="1" decoding="async" class="tf_svg_lazy size-large wp-image-43433" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/1-mayis-newyork.jpg?resize=1024%2C707&#038;ssl=1" alt="" width="1024" height="707" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/1-mayis-newyork.jpg?resize=1024%2C707&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/1-mayis-newyork.jpg?resize=300%2C207&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/1-mayis-newyork.jpg?resize=150%2C104&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/1-mayis-newyork.jpg?resize=768%2C530&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/1-mayis-newyork.jpg?resize=1536%2C1061&amp;ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/1-mayis-newyork.jpg?w=1600&amp;ssl=1 1600w" data-tf-sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><noscript><img data-recalc-dims="1" decoding="async" class="size-large wp-image-43433" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/1-mayis-newyork.jpg?resize=1024%2C707&#038;ssl=1" alt="" width="1024" height="707" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/1-mayis-newyork.jpg?resize=1024%2C707&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/1-mayis-newyork.jpg?resize=300%2C207&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/1-mayis-newyork.jpg?resize=150%2C104&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/1-mayis-newyork.jpg?resize=768%2C530&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/1-mayis-newyork.jpg?resize=1536%2C1061&amp;ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/1-mayis-newyork.jpg?w=1600&amp;ssl=1 1600w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></noscript><figcaption id="caption-attachment-43433" class="wp-caption-text">(New York&#8217;ta 1 Mayıs Yürüyüşü &#8211; 1909)</figcaption></figure>
<p style="font-weight: 400;">İşçi hareketi eylem yaratmada ulaştığı dinamizmi politik güce yansıtmakta ise uzun süre aynı ölçüde başarılı olamadı. Bunda karşılarında halka sürekli ‘komün’ paranoyası aşılayan dev bir propaganda sisteminin işlemesi, eyalet örgütlenmeler arası iletişimsizlik ve koordinasyonsuzluk gibi sebepler rol oynadı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Önemli nedenlerden biri ise sendikaların en azından başlangıçlarında, siyahların, Katolik göçmenlerin ve kadınların üyeliğine kapalı ırkçı ve sosyal ayrımcı zihniyetiydi. Mevhum bir kimlik (beyaz Protestan erkek) üstünlüğü duygusunu, yoksulluğa ve hukuksuzluğa mahkûm yaşama endişesine tercih ediyorlardı. Sigara üreticileri sendikası gibi küçük sendikalar, kadın ve siyah işçileri üyeliğe kabul eden ilk sendika olacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kadın hareketi, sendikalarca başlangıçta iki temel nedenle önemsiz görülüyordu. Öncelikli neden, tamamı erkeklerden oluşan işçi önderlerinin kültürel fobisiydi. Kadın eşitliği hareketini, geleneksel toplum ve aile düzenine marjinal bir başkaldırı ve sapkınlık olarak gören kültürün çocuklarıydılar. Kadınlar ilk kez ‘Kadın Hakları Bildirgesini’ ilan ettiklerinde Amerikan gazeteleri, “böyle giderse bunlar yarın bir gün doktor öğretmen de olmak isterler” başlıkları atmıştı.</p>
<p style="font-weight: 400;">İkinci neden ise kadınların ne seçme ne de seçilme hakkının olmamasıydı. Zaten, politik bir güç olamayacak kadın hareketinin desteğini kazanmak çok da öncelikli bir endişeleri değildi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ancak kadın hakları savunucuları bu dışlanmışlığa ve küçümsemelere aldırmadan, sadece haklılığın sağlayabileceği ahlaki üstünlükle Gilded Age dönemindeki birçok sosyal adalet ve eşitlik reformunun itici gücü oldu. 20. Yüzyılda Nobel Barış Ödülü kazanacak Jane Adams’tan Frances Willard’a kadar birçok kadın lider, genç kızlar için ‘rıza yaşı’ eşiği getiren yasaların çıkarılmasından yoksullara yardım organizasyonlarına, sekiz saatten fazla çalıştırılmama talebinden, çocuk işçi çalıştırma yasağına kadar birçok mücadelenin itici gücü olacaktılar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Aktivist kadınların 1890’larda yaygın şekilde bisiklet kullanmaya başlamaları, onlara ‘erkeklerinden bağımsız’ bir mobilizasyon gücü sağlarken erkek dünyasındaki ‘aile, erkeklik ve içtimai düzenimiz dinsizlerce yok ediliyor’ paranoyalarını da zirveye taşıyacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Sendikal hareketin, Katolik işçilere mesafesi ise kadın hareketi ile olan mesafesinden önce kapanacaktı. Çünkü, işçilerin çok önemli bir kısmını İrlandalı, İtalyan, Yahudi göçmenler oluşturuyordu. Bu göçmenler beraberlerinde Avrupa’da yükselen işçi hakları mücadelesinin fikirlerini de getirmişti.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Ganimet sistemine ilk darbe</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Büyük Kıyam sonrası işçilerin daha da artan huzursuzluğuna paralel olarak, toplumda bir başka grubun daha memnuniyetsizliği artık politikacıların görmezden gelemeyeceği kadar büyüyordu. ‘Ganimet Sisteminin’ mağdurlarıydı bunlar. Yani kamunun ve bütün kamu imkanlarının seçimi kazanmış partiye adeta kiraya verildiği sistemin&#8230;</p>
<p style="font-weight: 400;">Memurların yasalara ve topluma hizmet yerine kendilerini o işe yerleştiren siyasi güce ve partiye hizmet etmek zorunda olduğu ganimet sistemi, neden olduğu ayrımcılık, yolsuzluk ve haksızlıklarla artık toplumsal tepkilerin hedeflerinden biri haline gelmişti. Dahası, ehil olduğu halde torpili veya siyasi tarafgirliği olmadığı için kamuda iş bulamayanların sayısı da oldukça artmıştı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ganimet sisteminin yasaklanması talebi, İngiltere’de Gladstone Hükümetinin 1870 yılında Devlet Memurları Reformu yapması sonrası ABD’de de ana akım politikaya taşınmıştı. Devletin parti referansıyla işe girmiş liyakatsiz ve yolsuz bir memur kadrosu ile sosyal değişimler, sanayileşme ve kentleşmenin getirdiği dev sorunların altından kalkamayacağı aşikârdı. Birçok Demokrat ve Cumhuriyetçi Partilinin uzlaşabildikleri nadir konulardan birine dönüştü bu talep.</p>
<p style="font-weight: 400;">1870’ler boyunca her seçimde siyasetçiler, ganimet sistemi aleyhine ateşli konuşmalar yapıyor ama seçildikten sonra sistemin meyvelerini yemek için hiçbir değişikliğe gitmiyordu. Politikacıların neyi nasıl yaptığından çok neyi nasıl söylediğine daha çok değer veren şuursuz toplumların kaderini yaşıyordu Amerikan toplumu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Tarihçi John Lukacs’ın ‘aşırı demokrasiyi’ anlatırken dile getirdiği gibi toplum bir politikacının söylediklerini kastetmediğini biliyorsa ve bunu da ‘nihayetinde siyasetçi’ diyerek kabullenebiliyorsa, o zaman o politikacının ağzından çıkan sözlerin gereğini veya vaatlerini yerine getirmesi beklentisine de sahip olmuyor. Bu beklentisizlik sadece politikayı serbest atışa çevirmekle kalmıyor, toplum, ağızdan çıkan sözlerin hiçbir değerinin olmadığı bir laneti yaşamaya başlıyor. Bir toplumun başına gelecek en yıkıcı felaketlerden biridir bu. Lukacs’ın dediği gibi Antik Yunanlılar bunu biliyordu. İlk vurguları söze ve kelama olan kutsal kitaplar bunu biliyordu. “Yalanın normalleşmesi tek başına toplumu yıkmaya yeter” diyerek bu kadim gerçeği aydınlanma dünyasına taşıyan Montaigne bunu biliyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">1880 seçiminde <strong>James Garfield</strong> de “<em>Ganimet sistemini kaldıracağım ve yerine liyakat sistemini getireceğim</em>!” vaadiyle ABD Başkanlığını kazandıktan sonra, mevcut düzen aynen devam etti. Ta ki, “<em>seçimde seni desteklediğim halde, desteğimin karşılığında beni kamuda göreve atamayarak hakkımı elimden alıyorsun</em>” diyen ganimet sistemi yanlısı bir kişi tarafından öldürülmesine kadar. ABD Başkanı Garfield’in öldürülmesi, tıpkı Kennedy’nin 1963’te öldürülmesinin ABD’de sivil haklar reformunu tetiklemesi gibi devlet memurları reformunu tetikledi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Başkanın öldürülmesinin neden olduğu psikolojik baskı nedeniyle Kongre, 1883 yılında ABD’nin ilk <strong>Devlet Memurları Kanunu’</strong>nu kabul etmek zorunda kaldı. Kendisi de ganimet sistemi sayesinde başkan yardımcılığına (Garfield öldürülünce yerine otomatik olarak başkan olmuştu) kadar yükselmiş ABD Başkanı Chester Arthur yasayı imzalamak zorunda kaldı. Kamu atamalarında ganimet sistemi yasaklanarak, ‘liyakat sistemi’ne geçildi. Federal memurların, atandıkları iş için en ehil isim olduklarını belirleyecek, sınav, mülakat gibi mekanizmaları yönetecek ve yine devlet memurlarının iktidara gelmiş parti tarafından siyasi nedenlerle işlerinden çıkarılmalarını engelleyecek partiler üstü <strong>Kamu Hizmetleri Komisyonu</strong> kuruldu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ayrıca, ‘performans temelli ücret’ sistemine son verilerek maaş uygulamasına geçildi. O güne kadar memurlara düzenli maaş ödeme sistemi yoktu. Örneğin, postacılar sattıkları pul sayısına, savcılar açtıkları dava sayısına göre komisyon alıyorlardı. Bu da neredeyse bütün kamu memurlarının rüşvetle geçimini sağlamasına yol açıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Devlet Memurları Kanunu, milletvekilleri ve politikacıların kamuya torpille çalışan sokmasının önünü kapattığı, memurlara politik baskılara direnme gücü verdiği için Amerikan politikasının şeklini, dengelerini ve işleyişini tamamen değiştirdi. Parti ağalarının (party boss), Amerikan literatüründe ‘patronage’ diye anılan güçleri erimeye başladı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kamu hizmet ve imkanlarının siyasi ağaların tahakkümden bağımsızlaşmaya başlaması, milletvekillerinin kısmi oy özgürlüğü kazanması, sonradan etkileri devrim boyutunda olacak bir reforma daha yol açtı.</p>
<p style="font-weight: 400;">1887 yılında Eyaletler Arası Ticaret Komisyonu (ICC) kuruldu. Demiryolu şirketlerinin farklı eyaletlerde farklı fiyat tarifeleri, taşıma standartları uygulayarak bu eyaletlerdeki ekonomi ve politikayı yönlendirmeleri engellendi. Demiryolu ağı şirketleri için eyalet kongresi seçimlerine para yatırıp seçimi etkilemeyi gereksiz hale getirmesiyle eyalet politikalarında arınma süreci başlatacaktı. Bu komisyon bir süre sonra telefon ve telgraf şirketlerini de kapsayacak şekilde genişletildi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ama daha önemlisi ICC Komisyonu, 20. Yüzyıl Amerikan kamu düzenine rengini verecek ‘tarafsız bürokratik kurumlar’ çağının başlangıcı oldu. Komisyonun yedi üyesi de komisyonun bütün memur kadrosu da tam zamanlı bu işle görevli kişiler oldular. Yani maaşlarından başka bir kazanç kapılarının olmaması veya denetim yaptıkları sektörlerle hiçbir ekonomik bağlarının olmaması öncelikli şarttı. ICC’nin başarısı ile diğer alanlarda da özerk teftiş kurumu ve regülasyon fikri gelişecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Tekelleri korumak için çıkarılan anti-tekel yasası</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">1890’lar Harami Baronların güçlerinin zirvesine ulaşacağı bir onyıl olurken, ABD’nin en zengin yüzde 1’lik kesimi ile toplumun geri kalanı arasındaki gelir uçurumu da tarihi bir derinliğe ulaşıyordu.1890 yılında ABD’nin yüzde 1’lik en zengin sınıfı ülkedeki bütün servetin yüzde 51’ine sahipken, toplumun en yoksul 44’lük kesimi sadece yüzde 1.2’sine sahipti.</p>
<p style="font-weight: 400;">ABD Kongresi 1890 yılında çıkardığı iki önemli yasa ile Gilded Age zenginlerine istediklerini verirken, bu iki yasanın sonradan felaketleri olacağının farkında değildiler.</p>
<p style="font-weight: 400;">İlki Ohio Milletvekili William Mckinley’nin hazırlaması nedeniyle ‘Mckinley Yasası’ diye onun adıyla anılacak gümrük vergisi yasasıydı. Gümrük vergilerinde harami baronları rekabetten koruyacak alanlarda gümrük vergilerini yüzde 50 gibi rekor oranlarda artıran bu yasa enflasyonu tetikleyecek ve çarşı pazarda büyük bir zam fırtınasına yol açacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Diğer yasa ise hazırlayıcısı Ohio Senatörü John Sherman’a atıfla anılacak ‘<strong>Sherman Anti-Tröst Yasası</strong>’ adlı tekel karşıtı yasaydı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Önde gelen iki süper zengin, John D. Rockefeller ve J.P. Morgan, 1880’lerin başından itibaren bir sektörün tamamını yeniden organize edecek güçte, ‘trust (tröst)’ diye anılacak yeni bir yöntem geliştirmişlerdi. Tröst, merkezdeki tek bir şirketin, sektöründeki neredeyse bütün önemli şirketlerin hisselerini kendi emanetinde tutmasıyla onların bütün faaliyetleri üzerinde egemen olmasıydı. Nihayetinde merkezdeki şirket, ilk krizde diğer şirketleri batma kıyısına getirip hepsinin sahipliğini de kazanıyordu. Merkezdeki bir şirketin, diğer şirketlerin yönetim ve finansal varlıklarını sahibi olduğu ‘Holding’ diye anılan bu yeni formun ilk örneği ise Rockefeller ve J.P. Morgan’ın ülke ekonomisinin kalbi olan kuzeydoğudaki bütün demiryollarını kontrol etmek için 1901’de kurdukları ‘<strong>Northern Menkul Kıymetler Holdingi</strong>’ olacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">1881’de Standard Oil ile başlayan bu tekelci yöntemler, sadece yeni kuşak politikacılar arasında değil iş dünyasının bir bölümünde de ‘tröst’ eğilimine karşı rahatsızlık yaratıyordu. Bu baskının sonucunda Kongre nihayet tekel karşıtı bir yasayı da gündemine almak zorunda kaldı. Ne var ki, bu sözde anti-tekel yasa, New York Times gazetesinin o günlerde dikkat çektiği gibi görüntüsünün aksine Harami Baronların tekellerine karşı direnci hedef alıyordu. Öncelikle, pahalılığı körükleyen Mckinley gümrük vergisi yasasının kabul edilmesinin toplumda oluşturacağı tepkiyi, “bakın tekeller ile de mücadele ediyoruz” diyerek dengelemeyi amaçlıyordu. Ancak daha da önemlisi yasa metnine ustaca eklenen detaylar ile, yasa, Harami Baronların tröst ve tekellerinden çok, sendikaları hedef tahtasına koyuyordu. Sözde iş dünyasındaki tekellere karşı çıkarılan Sherman Anti-Tekel yasası, 1900’lerin başına kadar sadece, ‘tekel haline gelmişler’ iddiasıyla ulusal işçi sendikalarının dağıtılmasına araç olacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Anti-Tekel yasasının şirketlere uygulanmasının önünde siper olan güç ise ABD Yüksek Mahkemesi&#8217;ydi. Nitekim, ABD Yüksek Mahkemesi, Amerikan Şeker Şirketinin ülke şeker üretiminin yüzde 98’ini kontrol eder hale gelmesini sağlayan şirket alımı sonrası, Sherman Anti-Tekel Yasasının ihlal edildiği gerekçesi ile 1895 yılında önüne gelen davada, Federal Hükümetin tröstleri yasaklayamayacağı içtihadı ile yasanın gerçek niyetini deşifre edecekti. Bu içtihadı, Yüksek Mahkemenin Gilded Age düzeni ile tek işbirlikçiliği değildi.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Büyük Çöküşün Yargısı</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">ABD Yüksek Mahkemesinin, Gilded Age dönemindeki önemli kararlarının tamamı, bugün hukuk fakültelerinde bir utanç kataloğu olarak öğretiliyor. Bu utanç kataloğu, tekelciliğin, haksız zenginleşmenin ve politik yolsuzlukların ancak farklı sosyal grup ve kimliklere karşı ayrımcılığı hoş gören toplumlarda mümkün olacağının güçlü bir hatırlatıcısı da olacaktı. Yüksek Mahkemenin ırkçı, ayrımcı veya dinci içtihatları ile toplumdaki desteğini pekiştiriyor sonra da bu destekle halkı sömürenlerin yolsuz politikacıların önünü açıyordu. Halkın sıra kendilerine geldiğinde “ama kurunun yanında yaş da yanmasın” feryadı işe yaramıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yüksek Mahkemenin, 1870’lerin başından 1890’ların sonuna kadar verdiği ve Cumhuriyetin kanun önünde vatandaş eşitliği hedefinden ve temel haklardan keskin bir sapmayı temsil eden bu içtihat serisini, Amerikan hukuk literatürü ‘The Slump Cases (Çöküş Davaları)’ nitelemesiyle anıyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Örneğin, Yüksek Mahkeme, Myra Bradwell’ın adlı hukuk mezunu kadının avukat lisansı için başvurusunu, “<em>Allah insanları farklı işler yapsın diye cinslere ayırmış. Bradwell kadın olduğu için avukatlık yapamaz. Kadının asıl görevi karılık ve anneliktir</em>” diyerek reddeden Illinois Yüksek Mahkemesinin kararını 1’e karşı 8 oyla haklı bulacak ve kadınların avukatlık yapmasının önünü kapatacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">1875 yılında Minor v. Happersett davasında, Virginia Minor adlı kadının, seçmen yazılmak için müracaatını, ‘kadın olduğu için seçmen olamaz’ diye reddeden memur Reese Happersett aleyhine açtığı dava önüne geldiğinde Yüksek Mahkeme oy birliği memuru haklı bularak eyaletlerin kadınların oy hakkını tanınmamasına federal koruma getirecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">1883’te Alabama’da siyahi erkek Tony Pace ile Mary Cox adlı beyaz kadının evliliklerini, ‘ırklar arası evliliğin Allah’ın yasalarına aykırı olduğu için evlilik olamayacağı’ teziyle evlilik olarak kabul etmeyip üstüne de ‘zina suçu’ işledikleri gerekçesiyle hapis cezasına çarptıran Alabama eyaletine karşı açtıkları davada Yüksek Mahkeme eyalet yönetimini haklı bulup, ırklar arası evliliğin suç haline getirilmesine kapı aralayacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">1896’da Plessy v. Fergusson davasında, Louisiana’da beyazlara ait yolcu vagonuna oturduğu gerekçesiyle trenden atılan Homer Plessy adlı bir melezin açtığı davada, ABD Yüksek Mahkemesi, “kamu hizmeti sağladıkları sürece, farklı ırklara farklı yerlerde hizmet sunmaları anayasal eşitliğe aykırı olmaz” tezine dayanan “ayrı ama eşit (separate but equal)” içtihadını oluşturacak ve güney eyaletlerinde siyahlara karşı uygulanan Jim Crow ayrımcılığına sonraki yarım yüzyıl boyunca anayasal koruma getirecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bireysel haklara geldiğinde son derece kısıtlayıcı bakış açısına sahip Mahkeme, şirketlere geldiğinde tavizsiz bir hak ve özgürlük koruyucusu oluyordu. 1872’de Louisiana eyalet kongresinin bütün hayvan kesim işini tek bir mezbahaneye vererek yasayla resmi tekel kurmasına karşı kasapların, köleliği ve rızası dışında çalıştırılmayı yasaklayan Anayasa ek 14. Madde’nin ihlali olarak dava açtıklarında Yüksek Mahkeme, eyaletlerin tekel kurabileceklerine hükmederek, tekelciliğin ve piyasaya şirketler lehine devlet müdahalesinin kapısını açacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yine Yüksek Mahkeme, 1886’da önüne gelen bir davada (Santa Clara County v. Southern Pacific Railroad) ilk kez şirketlerin ‘kişi’ olduğuna ve Anayasa Ek 14. Maddedeki kişi haklarına sahip olduğuna hükmedecek, böylece herhangi bir regülasyonu, ‘kişi özgürlüğünü, ifade özgürlüğünü, hareket özgürlüğünü’ kısıtlayan, ‘rızası dışında iş yaptırılmama’ ilkesini ihlal eden davranışlar olarak görüp şirketlere ne istiyorlarsa yapma özgürlüğü getirecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Terakkiperver politikanın doğuşu</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Yasama ve yargı erkinin on yıllar süren işbirliğinin aksine ABD Başkanları ise, Gilded Age’ın ekonomik düzenine, açıktan eleştirmeseler bile genellikle mesafeli durmayı tercih etmişlerdi. Örneğin Dönemin Başkanı Rutherford Hayes, 1888’de günlüğüne, Lincoln’un “Halk için, halk eliyle, halkın yönetimi” sözüne atıfla, “Şirketler için, şirketler eliyle, şirket devletine dönüştük” serzenişini not edecekti. Ancak Gilded Age ABD başkanlarının toplumda fazla karşılığı olmayan zayıf karakterler olması, Kongre’de fazla müttefikleri olmaması, onları Gilded Age düzeni için tehdit haline getirmiyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ta ki, ganimet sisteminin yasaklanmasının, 1890’lardan itibaren öngörülmemiş bir sonucu ile ilk kez yüzleşilmesine kadar…</p>
<p style="font-weight: 400;">Kamu hizmet ve imkanlarının siyasi ağaların elinden bağımsızlaşmaya başlamasının en önemli sonuçlarından biri daha nitelikli ve daha eğitimli insanların politikaya girip yükselmesine alan açması olacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Gilded Age’ın sona erdirilmesinde en önemli rollerden birini, ABD literatüründe “progressive” diye anılacak bu yeni politikacı kuşağı oynayacaktı. ‘<strong><em>Progressive</em></strong>’, bizde 19. Yüzyıl sonunda “<strong><em>terakkiperver</em></strong>” 20. Yüzyılda ise “<strong><em>ilerici</em></strong>” şeklinde adlandırıldı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yasaları yapacak politikacıların ve onları uygulayacak kamu görevlilerinin eğitimli insanlar olması gerektiğini savunuyorlardı. Ve bu eğitimli insanlar günün şartlarına uygun çözümler üretmeliydi. Bu nedenle, 1876’da Hegelci çizgide bir anlayışa sahip Johns Hopkins Üniversitesinin kurulmasını Batı Yarımkürenin tarihindeki en büyük eğitim olayı olarak gören tarihçiler de var.</p>
<p style="font-weight: 400;">Johns Hopkins Üniversitesi, ABD’nin ilk araştırma üniversitesiydi. O güne kadar üniversiteler sadece geçmişin bilgilerinin öğretildiğini yerlerdi. Johns Hopkins ise bilginin aynı zamanda üretildiği de bir yer olacaktı. Çağın sorunlarına çağdaş çözümler getirecek yeni bilgiler… Kısa süre sonra Harvard’tan Princeton’a kadar bütün önemli üniversiteler Johns Hopkins’in yöntemini benimseyecek bu da ABD’yi modern bilgiye de açık yeni bir eğitimli insan kuşağıyla tanıştıracaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu tür eğitimin meyvesi olan terakkiperver politikacılar, hakların, doğuştan otomatik olarak gelmeyeceğini, mücadeleyle ve devlet politikalarıyla edinilecek şeyler olduğuna inanıyordu. Dahası zenginliğin ve yoksulluğun kader olmadığını, politik ve ekonomik düzenin sonuçları olduğunu savunuyorlardı. Süper zenginler, yasal ve ekonomik düzeni manipüle edebildikleri için bu kadar zengindiler. Yoksullar, işçiler, küçük esnaf ve zanaatkârlar yeteneksiz veya tembel oldukları için değil, haksız servet transferi, fırsat eşitsizliği nedeniyle bu kadar yoksuldular. Toplumun sağlık, yaşam, eğitim koşulları, kamu politikalarıyla ileriye götürülebilir, iyileştirilebilirdi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu savlar, o dönem Amerikan Protestanlığına egemen olmaya başlamış tebliğci Hristiyanlık (Evanjelik) eğiliminde önemli bir çatlağa neden olacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Geleneksel ana akım Protestan öğretisi, yeni oluşan kozmopolit şehir yaşamına, Katolik göçmen akınına, sosyal ve teknolojik değişimlere hitap etmekte zorlanıyordu. Evanjelizm ise, Calvinci kaderciliğe mesafeli Amerikan Protestanizmine yeni bir soluk getirmişti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kabaca, “ilk insanın günahı nedeniyle iradesi elinden alındığı için insan soyundan kimin kurtulacağına, kimin refaha kavuşacağına tanrı karar verir, insan kendisi kurtuluşunu kazanamaz” şeklinde özetleyebileceğimiz Calvinci kaderciliğin tefritine karşı; kabaca, “insanın zenginliği de yoksulluğu da sadece kendi bireysel tercihlerinin, yeteneklerinin, eylemlerinin ve günahlarının sonucudur” şeklinde özetleyebileceğimiz bir Evanjelik ifrat yükseliyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu Evanjelik yorumun öne çıkan lideri, 1877’de Büyük İşçi Kıyamı ile aynı günlerde Chicago’da ‘tebliğ’ faaliyetine başlayan <strong>Dwight L. Moody</strong> oldu. Kamu politikalarının değil bireysel tercihlerin, bireysel günahların, zenginlik ve yoksulluk kaynağı olduğu teziyle Harami Baronlar başta olmak üzere zenginlerin ve yolsuz politikacıların desteğini kazanacak Vaiz Moody, sadece Gilded Age dönemine değil, 20. Yüzyıl Amerikan politik Evanjelizmine de rengini verecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Moody’nin, zenginliği ve muktedir olmayı Allah’ın sevgili kulu olmanın, fakirliği veya iktidar kaybetmeyi günahkarlığın bir sonucu gibi gören inanç çizgisi, dönemin yükselen ideolojisi Sosyal Darwinizm ile de son derece uyumluydu. Sosyal Darwinizmin keskin bir savunucusu olan sosyolog <strong>William Graham Sumner</strong>, 1883 yılında “sosyal sınıfların birbirine ne borcu var?” sorusunu başlık yaptığı kitabında cevabı, özetlersem, “hiçbir şey” olarak verecekti. Yoksullar, yeteneksizlikleri, tembellikleri ve öngörüsüzlükleri yüzünden yoksuldu. Süper zenginlerin ve politikacılar Allah verdiği için zengindi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Moody, 1899’da ölünceye kadar milyonlarca Protestan’ın duygu ve inanç dünyasında derin iz bıraktı. Örneğin, sonradan ABD Başkanı olacak Eisenhower, 1890’da doğduğunda, anne ve babası ona, Moody’nin adını (Dwight) verecekti. Moody’nin 20. Yüzyılda Billy Graham ile devam edecek ana akım çizgisi, en aşırı uçlarında ‘zenginlik ilahiyatı (prosperity theology)’ denen formlar da oluşturacaktı. Özellikle de günümüzde ‘televanjelik’ denen televizyon vaizlerinin, lüks malikanelerde yaşamayı, şahıslarına özel uçaklar satın almayı övünülecek bir şey olarak görüp açıktan paylaşmaları da ‘zenginliği ve gücü Allah sevgisinin ispatı’ gören zenginlik ilahiyatının bir sonucu. Dünyadaki bütün politikacıların aksine Amerikalı muhafazakâr politikacıların zenginliklerini, gösterişli evlerini seçimlerde propaganda aracı olarak göstermelerinde bu kültürel arka plan rol oynuyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Gilded Age dönemine dönersem, dini kesimlerin, yolsuz politikacıları ve toplumdaki korkunç eşitsizliği meşrulaştıran dini görüşleri, özellikle eğitimli Protestanlar arasında bazı Amerikalı tarihçilerin ‘büyük manevi kriz’ diye andıkları kiliseden soğuma eğilimini yükseltecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Moody’nin Evanjelik yorumuna karşı yine Evanjelik Hristiyanlar içinden ‘Hristiyanlık bu değil’ itirazının yükselmesi de çok sürmeyecekti. Yoksulların ve işçilerin sömürülmesini, çocuk çalıştırmayı, adaletsizliği, yolsuzlukla zenginleşmeyi, zenginlerin, politikacıların hukuku kolayca çiğneyebilip hiç sorumlu tutulmamasını ‘sosyal günahlar’ olarak gören bu Evanjelik çizgi, ‘içtimai ilahiyat (social gospel)’ adıyla anılacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Washington Gladden</strong> ve <strong>Walter Rauschenbusch</strong> adlı Protestan din adamları bu yeni ilahiyat yelpazesinin en önemli temsilcileri oldular. Sosyal Darwinizmi reddeden Sosyal İlahiyat hareketi, yoksulları, kendi beceriksizliklerinin ve günahlarının cezasını çeken insanlar olarak görmeyi reddediyordu. Yoksullara bedava yemek dağıtmayı, barınma imkânı, çocuklara eğitim hizmeti sağlamayı, haksız zenginleşmeye politik yolsuzluğa karşı çıkmayı dini görevler olarak görüyordu. Sosyal Öğreti, terakkiperver politikanın manevi zeminini oluşturdu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Evanjelik sosyal ilahiyatın, terakkiperver politikanın ve bu çizgideki aydınların tepkisi zenginliğe değildi. Zenginliğin kazanılması yollarınaydı. Dolandırıcılıkla, işçi istismarıyla, yolsuzlukla kazanılmış zenginlikten ikrah ediyorlardı. Örneğin terakkiperver yazar <strong>Herman Melville</strong>, Gilded Age dervinde zenginleşen karakterlere baktığında, “<em>Bu devirde zengin olmamak, kişiye bir asalet ve ayrıcalık kazandırıyor</em>” demekten kendini alamayacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Modern batı kültürünün en uzun soluklu iddiası olan bireyin kendi kaderi üzerinde hakimiyetini tanıyorlardı. John Locke’tan Voltaire’e ve Rousseau’ya uzanan, bireyin hak ve özgürlüklerini, devlet müdahalesinden koruyan klasik liberalizme bağlıydılar. Serbest Pazar ilkesini vazgeçilmez görüyordular. Ama Gilded Age çağındaki ekonomik düzenin ‘serbest piyasa’ olmadığını savunuyorlardı. Sadece bir grup titanın ‘serbest’ olduğu geri kalan herkesin onlara çalışmaya mahkûm olduğu bir piyasaydı. ‘Bırakınız yapsınlar’ anlayışını piyasanın özgürlüğünü değil, piyasaları nihayetinde tekellerin denetimine sokacak bir aşırılık görüyorlardı. Öte yandan, devleti ezilenlerin, sömürülenlerin, yoksulların, zayıfların, haksızlığa uğrayanların destekçisi olması gerektiğini savunan bir Protestan ahlaktan da besleniyorlardı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Amerikan progresivizminin öncü isimlerinden biri olacak John Dewey’in ‘Amerikan Liberalizmi’ nitelemesi yapacağı bu anlayış, 20. Yüzyılda Amerikan solunun çizgisi olacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">İşte Gilded Age için sonun başlangıcı olacak 1896 ABD başkanlık seçiminde iki başkan adayı, birçok başka ayrımın yanı sıra Evanjelizmin ve liberalizmin bu iki yorumunun da temsilcileriydiler.</p>
<p style="font-weight: 400;">Gilded Age düzeninin adayı Ohio Milletvekili <strong>William McKinley</strong>’di. Demokrat Partinin başkan adaylığını ise, sosyal ilahiyat takipçisi, henüz 36 yaşında, hitabet gücü yüksek ve karizmatik bir politikacı olan <strong>William Jennings Bryan</strong>’ın kazanması Gilded Age zenginleri arasında paniğe neden oldu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Vanderbilt, Carnegie, J.P. Morgan ve John D. Rockefeller gibi süper zenginler bütün çekişmeleri bir kenara bırakıp, McKinley’nin kampanyasına milyonlarca dolar yağdırmaya başladı. Gilded Age düzeninin en önemli savunucularından ve en zengin politikacılarından biri olan Ohio Senatörü Mark Hanna’nın koordinatörlüğünde dev bir seçim kampanyası başlatıldı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kampanyasına maddi destek bulmakta zorlanan Bryan, seçime kadar aylarca kasaba kasaba gezerek insanlara ulaşmaya çalıştı. Mckinley ise evinden bile çıkmadı. Parayla tutulmuş yüzlerce hatip onun adına mitingler düzenliyordu. Her şehirde parası ödenmiş gazeteler onun propagandasını yaparak, ‘radikal ve aşırı Bryan’ın kazanmasının felaket olacağı’ korkusunu yayıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Nihayetinde seçimi harami baronların adayı McKinley kazandı. ABD Başkanlığını adeta satın almak, baronların o güne kadarki en cüretkâr siyasi zaferi oldu. Ama karşılarında artık hiç kimsenin duramayacağı bir güç gibi görünmeleri en büyük zaafiyetlerine dönüşecekti. Kongre’de, yargıda, medyada, politikada, işçi ve hak örgütlenmelerinde güçlü bir itiraz kabarmaya başlayacaktı. Bu partiler üstü bir itirazdı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ne var ki, ABD’nin kendi coğrafyası dışında ilk kez savaşa girmesi, bu itirazı, kısa süreliğine gölgede bırakacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Amerikan İmparatorluğunun doğuşu</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">ABD’nin önemli gazeteleri 1895 yılında Kübalıların İspanya’ya karşı başlattığı mücadeleye abartılı bir destek vermeye başlamıştılar. Öyküsü Yurttaş Kane filmine konu olan William Randolph Hearst ile Joseph Pulitzer’in gazetelerinin, bugün ‘<a href="https://t24.com.tr/yazarlar/cemal-tuncdemir/sari-gazetecilik-ve-savas,13321" data-saferedirecturl="https://www.google.com/url?q=https://t24.com.tr/yazarlar/cemal-tuncdemir/sari-gazetecilik-ve-savas,13321&amp;source=gmail&amp;ust=1744378610085000&amp;usg=AOvVaw2DKZ6yQXQYBHOAmcyeFTfe">sarı gazetecilik</a>’ olarak adlandırılan tiraj rekabeti kamuoyunda savaş taraftarlığının yükselmesinde önemli rol oynayacaktı. 1898’de başlayan ABD-İspanya savaşı, Küba’nın İspanya’dan bağımsızlığını kazanması, Porto Riko, Guam Adası ve Filipinler’in ise ABD tarafından işgali ile sonuçlandı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Emperyalizme karşı isyanla bağımsızlığını kazanmış ilk koloni olan ABD’nin, Avrupalı güçlere katılıp emperyalist lige yükselmesinin asıl motivasyon kaynağı ise ticaretti. Nitekim İspanya-ABD Savaşının asıl kazananı şeker endüstrisi olacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Savaş, tıpkı ekonomik kriz gibi, halka sefaletin, yolsuz politikacılara ve zenginlere ise daha da zenginleşmenin kapılarını açar. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri Porto Riko’ya atanan ilk vali olan Charles Allen’dı. Sadece 15 ay süren valiliğinde Porto Riko’nun bütün önemli konumlarına kendisine sadık adamları atayan Allen, daha sonra J. P. Morgan’ın desteğini alarak Amerikan Şeker Şirketinin yönetimine geçti. Karayiplerdeki şeker kamışı üretim tekeli kurmasıyla Amerikan Şeker Şirketi dünyanın en büyük şeker üreticisi haline gelecekti. Bu şirket günümüzde hala <strong>Domino Sugar</strong> adıyla yoluna devam ediyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">ABD yönetiminin bu yeni emperyalist dış politikayı halka pazarlamada kullandığı retorik ise, dini ‘fetih’ söylemiydi. ABD Başkanı Mckinley, ABD’ye çok uzak, Pasifik’in ortasındaki Filipinler’in işgalini, Beyaz Saray’daki bir toplantıda, “<em>Filipinlilerin hepsini eğitip, Hristiyanlaştırmaktan başka çaremiz yok</em>” diyerek gerekçelendirecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Dini ve hamasi Protestanlık söylemi, 1898 İspanya Savaşını bir yönüyle Katolikliğe karşı savaş olarak da görüyordu. Evanjelizm, uyuşuk, uysal ve tembel Katolikliğe alternatif olarak Protestanlığı canlı, delikanlı, erkeksi ve güçlü bir alternatif olarak tasvir ediyordu. Katolikliğin özellikle de Avrupa’da ‘iktidar işlerine müdahil olmayı bırakıp’ laikliğe alan açmasına tepkiliydiler. Bu zihniyet Evanjelizmin bir kolunu, İktidar ve siyasete düşkünlükleri tanrıya olan düşkünlüklerinden çok daha baskın dinci bir harekete dönüştürecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu ilk emperyal savaşın kabarttığı histerik ve hamasi iklimde gidilen 1900 seçiminde McKinley, William Bryan’ı bir kez daha rahatlıkla yenecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Terakki çağının başlaması</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">McKinley’nin ikinci döneminde Başkan Yardımcısı ise <strong>Theodore Roosevelt</strong>’ti. Devlet memurlarının bağımsızlığını korumak için kurulmuş Kamu Hizmetleri Komisyonu’nun yedi yıl boyunca başkanlığını yapmak Roosevelt’i terakkiperver politik çizgiye yakınlaştırmıştı. Örneğin, ABD Yüksek Mahkemesinin, New York eyaletinin, işçileri günde 10 saatten fazla çalıştırmayı yasaklayan yasasının iptali Roosevelt’i oldukça öfkelendirmiş, “İnsanların kendilerini yönetme hakkı şirketlerce açıktan gasp ediliyor. İşte bu kıyameti koparır!” diye konuşmuştu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Roosevelt, 1898’de New York Valiliğine seçildikten sonra tekellere karşı politika ve kararları ile, ülkenin en kudretli zengini <strong>J. P. Morgan</strong> başta olmak üzere harami baronları rahatsız etmeye başlamıştı. Morgan, New York halkının sevdiği Teddy Roosevelt’i doğrudan karşısına almaktansa terfi gibi görünen pasif bir görevle New York dışına göndermenin daha doğru olacağını düşünmüştü. ABD Başkan McKinley 1900 yılında ikinci kez başkanlık yarışına girdiğinde kendisine başkan yardımcısı adayı olarak Teddy Roosevelt’i seçmesini telkin eden J.P. Morgan’dı. Başkan Yardımcılığı, olağanüstü bir gelişme olmazsa ülkedeki en pasif kamusal görevdi.</p>
<p style="font-weight: 400;">O olağanüstü gelişme ABD Başkanı William McKinley’nin ikinci dönemine başlamasından yaklaşık 6 ay sonra gerçekleşecekti. McKinley&#8217;nin bir anarşist tarafından suikastla öldürülmesi üzerine, 42 yaşındaki Theodore Roosevelt ABD’nin 26. Başkanı (ve bugüne kadarki en genç başkanı) oldu. Roosevelt’in başkanlığı ile terakkiperver hareket ilk kez ABD yönetiminde kendisine müttefik buluyordu. Sonrasında ise Morgan ve Rockefeller’ın korktuğu her şey olmaya başlayacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Roosevelt, göreve başlamasından birkaç ay sonra J. P. Morgan’a, ABD yönetimi olarak, “Northern Menkul Kıymetler Tröst’ünü, anti tekel yasasını ihlal gerekçesiyle dava edeceklerini söylediğinde Morgan büyük bir şok yaşayacaktı. Morgan çok daha büyük bir şoku ise 10 yılı aşkın süredir Sherman Anti Tekel Yasası ihlali davalarında hep şirketler lehine karar veren Yüksek Mahkeme’nin 4’e karşı 5 oyla bu kez aleyhlerine karar verip, Morgan’ın demiryolu tröstünü dağıtması kararıyla yaşayacaktı. Sadece J.P. Morgan ve Rockefeller değil bütün ülke yeni bir dönemin başladığının farkına varıyordu. Nitekim bu dava, Roosevelt yönetiminin sonraki yıllarda tröst ve tekellere karşı açacağı 44 davanın ilkiydi.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>&#8220;Gübre eşeleyicisi&#8221; gazeteciler</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">1900’lerin başında, Harami Baronların başındaki tek bela kendisini kazara başkanlıkta bulmuş Roosevelt değildi. 1890’lar ilk örnekleri ortaya çıkmış yeni bir gazeteci türü düzenleri için artık tam bir tehdide dönüşmüştü. Araştırmacı gazeteciliğin öncüsü bu bir grup bağımsız gazeteci, süper zenginlerin ve politikacıların, toplumun gözünden o güne kadar başarıyla kaçırmayı başardığı manipülasyonları, yolsuzlukları, emek sömürülerini, dolandırıcılıkları belgeleyerek kamuoyuna sunuyor topluma şok üstüne şok yaşatıyordu. Ayrıca, kentlerin gettolarındaki yoksulluktan, fuhuş sektöründeki kadın istismarına, çocuk işçilere yönelik istismardan açlığa ve sağlıksız gıdaya karşı her karanlığa ışık tutuyor, toplumu kendi gerçeği ile yüzleştiriyordular.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu gazeteciler, ‘gübre eşeleyicisi (Muckraker)’ diye anılacaktılar. Bu ismin kaynağı 17. Yüzyıl İngiliz püritan vaiz John Bunyan’ın kaleme aldığı ‘The Pilgrim’s Progress’ adlı bir kıssaydı. Bunyan, ilahi kurtuluş yerine gübre çamurunda debelenen insanı nitelemek için bu tabiri kullanmıştı.<br />
Gazetecilere, ‘sürekli b.k karıştırarak kimin ne yediğini bulmaya çalışıyorlar’ imasıyla bu hakaretamiz ismi takan ise sözde müttefikleri olması gereken Roosevelt olacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Teddy Roosevelt, başkan olduktan sonra ilk kez Beyaz Saray muhabirliğini oluşturmuş, basın sözcüsünü kabine üyeliğine yükseltmişti. Bu tutumu, gazetecilerin saygısını kazanmasına neden olacaktı. Ama politikanın, hükmetmenin doğası gereği gerçek gazeteci ile politikacı arasında asla aşk olamaz.</p>
<p style="font-weight: 400;">En dürüstlük iddialı politikacı bile bağımsız gazeteciliği sevmez. Çünkü dönemin bir editörünün dediği gibi, “<em>gazeteci devlet yönetiminin müdafii değil, devlet yönetimine karşı toplumun savcısıdır</em>”. Nitekim muckraker gazeteciler, yandaşı oldukları Roosevelt’e de diğer haberlere yaklaşıkları gibi yaklaşmakta devam ettiler. Beyaz Saray’a akredite olan gazeteciler, yönetimin her kararı ile ilgili içeriden sorgulamalar yaparak, ‘kontrol edilebilir’ olamayacaklarını gösterdiler.</p>
<p style="font-weight: 400;">Roosevelt 1906’daki bir konuşmasında, kendi yönetimi ile ilgili de araştırmacı gazetecilik yapılmasına ima ile, “Kabul ediyorum, gübre eşelemek (muck-rake) bir toplumun selameti için vazgeçilmez bir iş ama eşelemenin durdurulması gerektiği zaman da bilinirse” diye konuşacaktı. Roosevelt’in bu konuşmasından sonra ‘muckraker’ deyimi oldukça yaygınlaşacak ve bütün 20. Yüzyıl boyunca ‘araştırmacı gazeteciliğin’ yerine isim olarak kullanılacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Rockefeller’ı dize getiren kadın gazeteci</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">McClure Dergisi, muckraker gazeteciliğin amiral gemisine dönüşecekti. En önde gelen muckraker gazetecilerin bazıları kadındı. <strong>Ida Tarbell</strong>, 1902’den itibaren McLure dergisinde kaleme aldığı yazıları, Standard Oil Şirketinin Tarihi adıyla kitaplaştırdığında yer yerinden oynayacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Gazeteci Ida Tarbelll’in Standard Oil kitabının yarattığı fırtına, Yüksek Mahkeme&#8217;nin Rockefeller’ın petrol tröstünün Sherman Anti-Tekel Yasasını ihlal ettiğine hükmederek 34 ayrı şirkete bölünmesine karar vermesinin yolunu açacaktı</p>
<p><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='1024'%20height='621'%20viewBox=%270%200%201024%20621%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" data-recalc-dims="1" decoding="async" class="tf_svg_lazy aligncenter size-large wp-image-43432" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/standard-oil-companies.jpg?resize=1024%2C621&#038;ssl=1" alt="" width="1024" height="621" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/standard-oil-companies.jpg?resize=1024%2C621&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/standard-oil-companies.jpg?resize=300%2C182&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/standard-oil-companies.jpg?resize=150%2C91&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/standard-oil-companies.jpg?resize=768%2C466&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/standard-oil-companies.jpg?resize=1536%2C932&amp;ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/standard-oil-companies.jpg?w=1600&amp;ssl=1 1600w" data-tf-sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><noscript><img data-recalc-dims="1" decoding="async" class="aligncenter size-large wp-image-43432" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/standard-oil-companies.jpg?resize=1024%2C621&#038;ssl=1" alt="" width="1024" height="621" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/standard-oil-companies.jpg?resize=1024%2C621&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/standard-oil-companies.jpg?resize=300%2C182&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/standard-oil-companies.jpg?resize=150%2C91&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/standard-oil-companies.jpg?resize=768%2C466&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/standard-oil-companies.jpg?resize=1536%2C932&amp;ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/standard-oil-companies.jpg?w=1600&amp;ssl=1 1600w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></noscript></p>
<p style="font-weight: 400;">Standard Oil’in her bir parçasından 20. Yüzyılda petrole damga vuracak bir başka şirketin çıkması bile bu tekelin gücü hakkında bir fikir verebilir. Örneğin New York Standard Oil’in adı Mobil olacaktı. Rockefeller’ın kendisinde kalacak New Jersey Standard Oil, 1973’te Exxon adını alacak ve 1999’da Mobil ile birleşerek <strong>Exxon Mobil</strong>’e dönüşecekti. California Standard Oil, <strong>Chevron</strong> adını alacaktı. Indiana’daki iki Standard Oil şirketinden bir <strong>Marathon Oil</strong> diğeri ise <strong>Amoco</strong> adını alacaktı. <strong>Conoco </strong>ve<strong> Philips</strong> <strong>66</strong> da (2002’de birleşerek <strong>ConocoPhilips </strong>adını aldılar) Rockefeller’ın cebinden çıkan petrol şirketleri arasındaydı. İlk firma olan Standard Oil Ohio (<strong>Sohio</strong>) ise 1987’de BP tarafından satın alınacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yüksek Mahkemenin aynı gün parçaladığı bir diğer tekel ise J.B Duke’ün tütün piyasasına hükmeden Amerikan Tobacco Company adlı şirketiydi. Mahkemenin oluşturduğu dört rakip firma arasında Kent, Newport gibi sigaraları üreten Lorillard Şirketi; Camels, Winstons, Salems, American Spirit gibi sigaraları üreten R. J. Reynolds Şirketi ile L&amp;M sigarasını üreten Liggett-Meyers Şirketi vardı. Duke’ün elinde kalacak original American Tobacco Company ise Pall Mall, Durham, Lucky Strike, Fatima, Mecca, Turkey gibi sigaraları ile piyasada varlığını sürdürecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Muckraker gazetecilerin ilk yükseldiği dönemde ABD medyası, sansasyonel sarı gazeteciliğin etkisindeydi. Gazete sayfaları toplumda anlık sansasyona neden olacak yüzeysel ve değersiz tartışmalar, tiraj kazandıracak uydurma haberler ve hamasetle doluydu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Uzun vadeli politikaları tartışmak, topluma egemen kültürün neden olduğu haksızlık ve sömürüyü anlatmak tiraj getirmeyeceği için karanlıkta kalıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">İşte Muckraker gazeteciler, ‘asıl büyük resmi’ ortaya koyacak derinlikli araştırmalar yaparak bu toplumsal kültürde ve devlet politikalarında değişimin kapısını aralayacaktılar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bir önceki yazıda birkaç alıntı yaptığım Lincoln Steffens, “Şehirlerin Utancı (<em>The Shame of the Cities</em>)” yazı dizisi ile yerel yönetimlerdeki yolsuzlukların yol açtığı sefaleti gözler önüne seriyor ve kentsel yönetimlerde reform çabalarını tetikliyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ray Stannerd Baker, Amerikan “Çalışma Hakkı (The Right to Work)” kitabı ile madenlerin durumunu, maden işçilerinin grevini, greve gitmeyeceği garantisi ile işe alınmış niteliksiz madencilerin çoğu zaman ölümle sonuçlanan çalışma koşullarını, ocakların karanlığından aydınlığa taşıyacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">David Graham Phillips, “Senato’nun İhaneti” kitabıyla ABD Senatosunun nasıl süper zenginlerin oyuncağı haline geldiğini, halkı değil şirketleri temsil ettiklerini ifşa edecekti. Bu kitap yarattığı etki ile, Senatörlerin de artık halk oyu ile seçilmesini sağlayan 17. Ek Madde’nin Anayasa’ya eklenmesine neden olacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Phillips&#8217;in seçim kampanyası finansmanına ışık tutan bir başka çalışması ise Kongre&#8217;nin, şirketlere seçim kampanyalarına bağış yapma yasağı getirdiği Tillman Act adlı yasanın 1907&#8217;de Kongre&#8217;den geçmesini sağlayacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Sadece yazı dizisi ve araştırma kitapları değil, roman formatında da gazetecilik yapıyorlardı. Örneğin Upton Sinclair, “The Jungle” romanı ile mezbaha ve et endüstrisindeki işçilerin köleliğinin yanı sıra, halkın sağlığına büyük tehdit oluşturan koşulları da betimleyecek ve bu kitap ABD’nin ilk gıda standartları yasasının çıkmasına neden olacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Muckraker gazeteciler, finans düzeninden, ilaç endüstrisine, işsizlikten, cenaze firmalarının yolsuzluklarına kadar ‘sıkıcı’ konuları, halkın anlayabileceği şekilde halkın gündemine ilk kez taşıyor, her yazı dizisi, her kitap yeni bir reformun kapısını aralıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Nihayetinde kamuda yolsuzluk keskin şekilde azalmaya başladı. Deneyimli ve uzman kamu görevlileri kamu kurumlarına saygınlık ve başarı getirdi. Muhalifler de dahil halkın kamuya güveni yükseldi.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>J.P. Morgan’ın düşüşü</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Harami Baronların tek tek iş dünyasından çekilip, isimlerini temizlemek için hayır, eğitim ve sanat işlerine kendilerini adadığı dönemde en uzun süreli direnen J. P. Morgan oldu. Yüksek Mahkemenin değişik sektörlerdeki tekellerini tek tek kırmasına rağmen hala finansal gücünü koruyordu. ABD’nin bütün ekonomisini uçurumun kenarına getirecek 1907 ekonomik krizinde de henüz böylesi durumlara müdahale edecek bir kamu otoritesi ve merkez bankası olmadığı için bütün gözler bir kez daha ona dönecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Morgan, kurtarılacak tröstler, bankalar, şirketler listesi yaparak bunlara finansman sağlayarak “ekonomiyi kurtardı”. Tabii ki kendisini neredeyse bütün ekonominin patronu haline getiren bir güce kavuşarak. Krizin sönmesi Morgan’a yeniden popülarite sağladı. Dönemin önemli araştırmacı gazetecisi ve entelektüeli Upton Sinclair başta olmak üzere terakkiperver hareket ve politikacılar ise J.P. Morgan’ın krizi bitiren kahraman değil, aslında kendi çıkarı için krizi kasten inşa eden adam olduğunu savunuyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Gücünün doruğu, düşmeye başladığı nokta oldu. Hakkında açılan soruşturmalar nedeniyle çok uzun bir tatile çıktı ve dünyada dolaşmaya başladı. Bu sırada kendisinin de yolcusu olmaktan son dakikada vazgeçtiği Titanik’in batması ile ilgili soruşturma, Titanik’in bağlı olduğu şirketin asıl sahibi olması nedeniyle ona da uzandı. Dünya seyahatinin Mısır durağında hastalanınca getirildiği Roma’da 1913’te öldü.</p>
<p style="font-weight: 400;">Teddy Roosevelt, ABD’de Gilded Age’ı bitirerek terakkiperver çağı başlatan başkanlığında kazandığı popülariteye rağmen, 1908 seçiminde, ‘geleneğe uyacağım’ diyerek üçüncü kez başkan adayı olmadı ve yerine arkadaşı William Taft’ın adaylığını destekledi. Taft döneminde de devam eden terakkiperver reformlar, 1912’de Woodrow Wilson’un seçilmesiyle doruğa çıktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">John Hopkins Üniversitesinin yetiştirdiği ve ABD tarihinde doktora derecesi sahibi tek başkan olan Wilson, siyasi etkiden bağımsız ve yetkin bürokrasinin tahkiminde, bilimsel eğitimin yaygınlaştırılmasında önemli adımlar attı. Devletin ve ekonominin Morgan gibi finansörlere muhtaç olmaması gerektiği, krizlerde finans piyasasına müdahil olabilecek bir kamu otoritesine gereksinim olduğu gerekçesiyle ABD Merkez Bankası (FED) kuruldu. Aynı yıl ABD Anayasası da değiştirilerek federal hükümete gelir vergisi toplama yetkisi getirildi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Donald Trump’ın ‘Altın Çağın’ bitişi olarak 1913 yılını göstermesinin nedeni bu reformlardı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Devam edeceğim</p>
<p style="font-weight: 400;">(Yeni bir Gilded Age)</p>
]]></content>
		
			</entry>
		<entry>
		<author>
			<name>Amerika Bülteni</name>
					</author>

		<title type="html"><![CDATA[Trump&#8217;ın &#8216;Altın Çağı&#8217;]]></title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://amerikabulteni.com/2025/03/31/trumpin-altin-cagi/" />

		<id>https://amerikabulteni.com/?p=43312</id>
		<updated>2025-03-31T11:44:25Z</updated>
		<published>2025-03-31T11:44:25Z</published>
		<category scheme="https://amerikabulteni.com" term="CEMAL TUNCDEMİR" /><category scheme="https://amerikabulteni.com" term="MANŞETLER" />
		<summary type="html"><![CDATA[<p><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='800'%20height='470'%20viewBox=%270%200%20800%20470%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" width="800" height="470" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/donald-gold.jpg?fit=800%2C470&amp;ssl=1" class="tf_svg_lazy attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/donald-gold.jpg?w=800&amp;ssl=1 800w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/donald-gold.jpg?resize=300%2C176&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/donald-gold.jpg?resize=150%2C88&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/donald-gold.jpg?resize=768%2C451&amp;ssl=1 768w" data-tf-sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px" /><noscript><img width="800" height="470" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/donald-gold.jpg?fit=800%2C470&amp;ssl=1" class="attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/donald-gold.jpg?w=800&amp;ssl=1 800w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/donald-gold.jpg?resize=300%2C176&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/donald-gold.jpg?resize=150%2C88&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/donald-gold.jpg?resize=768%2C451&amp;ssl=1 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px" /></noscript></p>Tarihçi Sean Cashman, 1990’larda yazdığı “Gilded Age Amerikası” serisinde, “Eğer Gilded Age’in bir sloganı olsaydı, “Çoğunluğun oyu ile kabul edilmiştir” şeklinde olurdu” diye yazıyor.]]></summary>

					<content type="html" xml:base="https://amerikabulteni.com/2025/03/31/trumpin-altin-cagi/"><![CDATA[<p><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='800'%20height='470'%20viewBox=%270%200%20800%20470%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" width="800" height="470" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/donald-gold.jpg?fit=800%2C470&amp;ssl=1" class="tf_svg_lazy attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/donald-gold.jpg?w=800&amp;ssl=1 800w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/donald-gold.jpg?resize=300%2C176&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/donald-gold.jpg?resize=150%2C88&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/donald-gold.jpg?resize=768%2C451&amp;ssl=1 768w" data-tf-sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px" /><noscript><img width="800" height="470" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/donald-gold.jpg?fit=800%2C470&amp;ssl=1" class="attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/donald-gold.jpg?w=800&amp;ssl=1 800w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/donald-gold.jpg?resize=300%2C176&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/donald-gold.jpg?resize=150%2C88&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/donald-gold.jpg?resize=768%2C451&amp;ssl=1 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px" /></noscript></p><p>&nbsp;</p>
<figure id="attachment_43328" aria-describedby="caption-attachment-43328" style="width: 1024px" class="wp-caption aligncenter"><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='1024'%20height='683'%20viewBox=%270%200%201024%20683%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" data-recalc-dims="1" decoding="async" class="tf_svg_lazy size-large wp-image-43328" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/President_Donald_J._Trump_and_Japanese_Prime_Minister_Abe_Shinzo_44834623812.jpg?resize=1024%2C683&#038;ssl=1" alt="" width="1024" height="683" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/President_Donald_J._Trump_and_Japanese_Prime_Minister_Abe_Shinzo_44834623812.jpg?resize=1024%2C683&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/President_Donald_J._Trump_and_Japanese_Prime_Minister_Abe_Shinzo_44834623812.jpg?resize=300%2C200&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/President_Donald_J._Trump_and_Japanese_Prime_Minister_Abe_Shinzo_44834623812.jpg?resize=150%2C100&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/President_Donald_J._Trump_and_Japanese_Prime_Minister_Abe_Shinzo_44834623812.jpg?resize=768%2C512&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/President_Donald_J._Trump_and_Japanese_Prime_Minister_Abe_Shinzo_44834623812.jpg?w=1200&amp;ssl=1 1200w" data-tf-sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><noscript><img data-recalc-dims="1" decoding="async" class="size-large wp-image-43328" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/President_Donald_J._Trump_and_Japanese_Prime_Minister_Abe_Shinzo_44834623812.jpg?resize=1024%2C683&#038;ssl=1" alt="" width="1024" height="683" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/President_Donald_J._Trump_and_Japanese_Prime_Minister_Abe_Shinzo_44834623812.jpg?resize=1024%2C683&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/President_Donald_J._Trump_and_Japanese_Prime_Minister_Abe_Shinzo_44834623812.jpg?resize=300%2C200&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/President_Donald_J._Trump_and_Japanese_Prime_Minister_Abe_Shinzo_44834623812.jpg?resize=150%2C100&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/President_Donald_J._Trump_and_Japanese_Prime_Minister_Abe_Shinzo_44834623812.jpg?resize=768%2C512&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/President_Donald_J._Trump_and_Japanese_Prime_Minister_Abe_Shinzo_44834623812.jpg?w=1200&amp;ssl=1 1200w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></noscript><figcaption id="caption-attachment-43328" class="wp-caption-text">(Trump ve dönemin Japonya Başbakanı Abe Shinzo, Trump&#8217;ın, New York Trump Tower&#8217;daki evinde. 23 Eylül 2018.)</figcaption></figure>
<p><strong>CEMAL TUNÇDEMİR</strong></p>
<p>30 Mart 2025</p>
<p style="font-weight: 400;">Doğuştan zengin olmasına rağmen Trump, zenginliği yaşamada, fakirlerin zenginlik fantezilerinin ötesine geçemeyen biri. Bunu, sonradan görme otokratlar gibi geç orta çağ saray şatafatına düşkünlüğünde ama en çok da zenginliğini altın ve altın rengiyle sergileme saplantısında görmek mümkün.</p>
<p style="font-weight: 400;">New York’ta <strong>Trump Tower</strong>’daki veya Florida <strong>Mar-a-Lago</strong>’daki malikanelerinden medyaya yansıyan video ve fotoğraflar gülünç düzeydeki altın saplantısını da sergiliyor.  Evlerindeki perdelerden sütunlara, alçıpanlardan mobilya kenarlarına ve hatta tuvalet klozetlerine kadar çoğu şey ya altın kaplama veya altın rengi.</p>
<p style="font-weight: 400;">2015’te başkanlığa aday olduğunu, ‘göklerden gelir gibi’, Trump Tower’daki altın rengi yürüyen merdivenden inerek açıklayacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kendisine ait bütün gökdelen ve binaların hatta şahsen kullandığı tuvalet klozetlerinin bile en görünür yerine altın kaplama veya altın renginde ‘TRUMP’ adını mutlaka yazdırıyor. İnşaatlarını ziyaret ettiğinde altın kaplama koruyucu başlık giyiyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">İlk kez resmen ABD başkan adayı ilan edileceği Cumhuriyetçi Parti Kurultayında konuşma yapacağı kürsü altın rengi, etrafında altın rengi sütunlar vardı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Geçtiğimiz ocak ayında yeniden yerleştiğinden beri Oval Ofis’i adeta kuyumcu dükkanına çevirdi. Geçen hafta Fox News’den Laura Ingraham’a Oval Ofis’i nasıl Altın Ofise dönüştürdüğünü ‘altın çok önemli’ diyerek gururla gösteriyordu. Altın heykeller, altın dekorasyon, altın rengi perde, FIFA Dünya Kupasının altın kopyası, duvarlardaki eski başkan portrelerinin altın çerçeveli hale getirilmesi, altın kaplama alçıpanlar, altın kaplama bardak altlığı ve hatta altın kaplama televizyon kumandası…</p>
<figure id="attachment_43314" aria-describedby="caption-attachment-43314" style="width: 790px" class="wp-caption aligncenter"><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='790'%20height='527'%20viewBox=%270%200%20790%20527%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" data-recalc-dims="1" decoding="async" class="tf_svg_lazy wp-image-43314 size-full" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/gilded-oval-office-trump.webp?resize=790%2C527&#038;ssl=1" alt="" width="790" height="527" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/gilded-oval-office-trump.webp?w=790&amp;ssl=1 790w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/gilded-oval-office-trump.webp?resize=300%2C200&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/gilded-oval-office-trump.webp?resize=150%2C100&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/gilded-oval-office-trump.webp?resize=768%2C512&amp;ssl=1 768w" data-tf-sizes="(max-width: 790px) 100vw, 790px" /><noscript><img data-recalc-dims="1" decoding="async" class="wp-image-43314 size-full" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/gilded-oval-office-trump.webp?resize=790%2C527&#038;ssl=1" alt="" width="790" height="527" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/gilded-oval-office-trump.webp?w=790&amp;ssl=1 790w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/gilded-oval-office-trump.webp?resize=300%2C200&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/gilded-oval-office-trump.webp?resize=150%2C100&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/gilded-oval-office-trump.webp?resize=768%2C512&amp;ssl=1 768w" sizes="(max-width: 790px) 100vw, 790px" /></noscript><figcaption id="caption-attachment-43314" class="wp-caption-text">(Trump&#8217;ın Aralık 2024&#8217;te Biden&#8217;ı  ziyareti sırasında Oval Ofis ile (solda) üç ay sonra Şubat ayındaki Oval Ofis&#8217;in &#8216;altın&#8217; farkı)</figcaption></figure>
<p style="font-weight: 400;">Üniversite eğitimi almak isteyenlere, akademisyenlere, sanatçılara, aydınlara, bilimcilere ABD’nin kapılarını kapatırken, dünyadaki bütün oligarklara, yolsuz politikacılara ve uyuşturucu baronlarına 5 milyon dolar karşılığında ABD vatandaşlığının yolu açacak vizesine ‘altın kart’ adını uygun görecekti. Bugünlerde George Washington’un portresi yerine kendi fotoğrafının yer aldığı altın renginde özel baskı ‘bir dolar’ görünümlü çakma dolarları tanesini 40 dolardan satarak ek para kazanıyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ve hepsinden ötesi, saçlarını her gün altın rengi boyatıyor ve solaryum ve makyajla yüzünün rengini her gün altın renginde tutuyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">İşte bu Trump, 20 Ocak günü yemin töreninde yaptığı konuşmada başlayan ikinci dönem başkanlığını da ‘<em>Altın çağ bugün başladı</em>’ şeklinde ilan edecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Altın Çağ, aslında Yunan mitolojisinde barış, huzur ve zenginliğin olduğu ütopik bir zaman dilimini ifade ediyor. Tarih boyunca Batı kültüründe ütopyalara, şiirlere, öykülere, felsefi teorilere konu oldu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Trump’ın antik Yunan uygarlığının antik çağlarına uzanabilecek veya bunun Batı kültür ve literatüründeki yansımalarını kavrayabilecek çapta entelektüel bir ilgiye ve dimağa sahip olmadığı açık.</p>
<p style="font-weight: 400;">Zaten kendi yaptığı konuşmaları ve o dönemin kopyası politikaları, onun altın çağının, 19. Yüzyılın son çeyreğindeki Amerika düzeni olduğunu gösteriyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Aslında, Trump’ın yeniden canlandırmaya çalıştığı o çağ Amerika’sının literatürdeki adı da altınla anılıyor. Lakin ‘gerçek altın çağ’ değil. Trump’ın teni, zihni ve mülkiyeti gibi sadece ‘altın rengiyle kaplı’ bir çağ.</p>
<p style="font-weight: 400;">İç Savaşı kazanıp birliği yeniden sağladığı için ABD’nin ikinci kurucu başkanı diye anılan <strong>Abraham Lincoln</strong>’un 1865’te öldürülmesiyle başlayıp, Trump’ın bugünlerde öve öve bitiremediği ABD Başkanı <strong>William McKinley</strong>’nin 1901’de öldürülmesiyle sona eren 35 yıllık dönemi Amerikan literatürü, ‘<strong>Gilded Age’</strong> yani ‘Altın Kaplama Çağ’ şeklinde adlandırıyor. Kastettikleri şeyi dikkate alırsak bizim kültürel dilimize ‘<em>çakma altın çağ’ </em>diye de çevirebiliriz.</p>
<p style="font-weight: 400;">1865-1900 arasında 35 yıllık dönem, ulaşım (<em>tren</em>) ve iletişim (<em>telgraf-telefon</em>) teknolojileri, petrol ve elektrik başta olmak üzere yeni enerji kaynakları, sosyo-ekonomik değişimleriyle (<em>siyahların ve kadınların kamusal alanda görünür hale gelip eşitlik talebini yükseltmeye başlaması, şehirleşme, altyapı, seri üretim patlaması, göçmen akını</em>) radikal ve kaotik bir dönüşüm çağıydı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu 35 yılda değişim o kadar hızlıydı ki bir tarihçinin deyimi ile “<em>sabah bir ülkede uyanıp, akşam başka bir ülkede yatağa girmiş gibi oluyordunuz</em>”.</p>
<p style="font-weight: 400;">1860’ların ortasında Amerikalılar ve ülke ekonomisi hala büyük ölçüde mahalli niteliğe sahipti. Eyaletler arası ticaret bir yana komşu şehirler arası ticaret bile çok kısıtlıydı. Çağın yeni ulaşım teknolojisi olan demiryolu bu kısıtlanmayı aşmaya olanak verdi ve tren bütün ülkeyi dev bir ortak pazara dönüştürdü. Önce telgraf ardından telefon ilk defa ülkeyi aynı gündem ve tartışma konuları etrafında birleştirdi. Elektriğin aydınlatmada kullanılmaya başlaması ve sinema sosyo-kültürel yaşamı yeniden şekillendirdi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Peki Amerikalılar böylesi parıltılı bir çağı neden “altın çağ” değil de “çakma altın çağ” olarak anıyor?</p>
<p style="font-weight: 400;">Dahası o günün düzeni, neden Trump’a gelinceye kadar Amerikan politikasında ve kamuoyunda ‘<em>bir daha asla oluşmaması gereken bir düzen</em>’ muamelesi gördü?</p>
<p style="font-weight: 400;">Çünkü Gilded Age, feodalite ve aristokrasiden uzak, eşit vatandaşlık ve fırsat eşitliğine dayalı bir hukuk düzenine ulaşmayı amaçlayan Amerikan Cumhuriyetinin, 21. Yüzyıla gelinceye kadar bu rotasından en fazla saptığı dönemdi. Gilded Age, cumhuriyet öncesi feodal düzene güçlü bir geri dönüş eğilimiydi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Mafyavari çökmeler, spekülatörlük ve kamu ihaleleriyle tekelleşen bir grup acımasız ve açgözlü sermayeci hiçbir aristokratın hayal edemeyeceği kadar zenginleşip, toplumun algı dünyasının ve ülkenin adeta sahibi oldu. Bütün regülasyon ve denetim mekanizmalarını yok ederek bu sermayedar grubuna yol açan politikacılar, yolsuzlukları, torpilleri ve rüşvetleri sayesinde zengin sınıfına katıldı. Amerikan tarihçi <strong>Charles W. Calhoun</strong>, dönemi anlatan kitabında, 19. Yüzyılın son çeyreğini, “<em>ne zaman biteceği bilinmeyen bir ulusal yolsuzluk ve rüşvet karnavalı</em>” şeklinde niteliyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu yolsuz politikacı ve sermayedarların, kendi adlarına şakşakçılık yapmaları, toplumu “yoksulluğun da zenginliğin de Allah’ın biçtiği kader” olduğuna ikna için beslediği bir grup gazeteci, bürokrat, din adamı da bu düzenden payını alıyordu. Bunlar, anlamlandıramadıkları sosyo-kültürel değişime ve hepsinden önemlisi sefaletlerine günah keçisi arayan yoksul ve işçi çoğunluğun öfkesini, siyahlara, Katolik ve Yahudi göçmenlere, Kızılderililere yönlendiriyorlardı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Hayali düşmanların korkusuyla düzene sarılan toplum, korkunç boyutlarda bir eşitsizlik, sömürü, hukuksuzluk, yolsuzluk ve ayrımcılığın karanlığında yaşama mahkumdu.</p>
<p style="font-weight: 400;">İşçiler, fabrikaların, madenlerin, altyapı inşaatlarının korkunç çalışma koşullarında, çok uzun çalışma süresinde, çok az bir maaş karşılığı çalışmaya mahkûmdular. ‘Fırsat eşitliği’ ülkesinde bir tekstil baronunun deyimi ile “<em>daimî fabrika nüfusu</em>” olmaktan öteye geçemezdi bu insanlar. Haftada en az 60 saat çalışıyorlardı. En yüksek işçi ücreti saat başına 10 cent’ti (günümüz parası ile 3 dolar).</p>
<p style="font-weight: 400;">O günlerde bir süre New York’ta yaşayan müstakbel Fransa Başbakanı <strong>Clemanceau</strong>, gücü olan gücünün yettiğini ezip sömürdüğü bu Sosyal-Darwinizm düzenine bakıp, “<em>ABD’nin toplumuna uygarlaşma safhası yaşatmadan barbarlıktan doğrudan inkıraz (decadence) evresine atladığı</em>” tespiti yapmaktan kendini alamayacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Çağın altuni ışıltısının arkasındaki gerçek paslı yüzünü, daha büyük çoğunluğun o dönemi, ‘ekonomik şahlanış’ olarak gördüğü zamanlarda görenlerden biri de sonradan Amerikan edebiyatının en önemli isimlerinden birine dönüşecek <strong>Samuel Langhorne Clemens </strong>adlı yazardı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Mississippi Nehrinde gemicilerin, derinliğin gemiyi yüzdürmeye yeterli alanlar için kullandığı ‘<strong><em>mark twain</em></strong>’ deyimini kendisine yazar mahlası olarak seçen Clemens, 1873 yılında arkadaşı <strong>Charles Warner</strong>’ın da katkısı ile bu dönemin parıltılı zenginliğinin arkasındaki eşitsizlik ile politik, insani, ekonomik ve etik çürümeyi anlatan ‘<strong>The Gilded Age</strong>’ (Altın Kaplama Çağı) adlı bir hiciv roman yazdı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Mark Twain ve Warner, romanlarının adını, <strong>Shakespeare</strong>’in ‘Kral John’ oyununda geçen, <em>“Som altını altınla kaplamak,</em></p>
<p style="font-weight: 400;"><em> Zambağı boyamak gibi…</em></p>
<p style="font-weight: 400;"><em>Gülünç bir aşırılık ve israf.”</em> mısralarından esinlenmişti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Shakespeare, halktan topladığı fahiş vergileri, gösteriş ve şatafat işlerine harcamasıyla bilinen Kral John’un, taç giyme töreninden dört yıl aradan sonra ikinci kez oldukça maliyetli ve gösterişli bir taç giyme töreni düzenlemesine tepkileri yansıtırken bu ifadeyi kullanıyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Shakespeare, Macbeth adlı oyununda Lady Macbeth’in kralın öldürülmesini sarhoş ederek uyuttuğu nöbetçilerine yıkmak için, nöbetçilerin yüzlerini cinayet aracı hançerdeki kana boyamasını da ‘<em>gild</em>’ sözcüğü ile ifade ederek, suçu örtmeye de gönderme yapıyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Mark Twain ise, Shakespeare’in hem altın kaplamaya (gild) hem suça (guilt) hem de suçu örtmeye (gild) gönderme yapan cinasını daha da katmerlendirir. Organize çıkar grubu anlamında ‘guild’ sözcüğünü de ima ederek, bunun aslında altın yaldızlarla süslenmiş bir organize suç çağı olduğunu yansıtır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Amerikan tarihi, romandan yarım yüzyıl sonra 1920’lerde geriye dönüp 19. Yüzyıl son çeyreğine baktığında, Mark Twain ile hemfikir olacak ve söz konusu dönemi artık Twain’in taktığı isimle, “<strong>Gilded Age</strong> (Altın Kaplama Çağ)” diye adlandırmaya başlayacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Twain’in arkadaşı Warner ile ‘The Gilded Age’ romanını yazdığı 1870’lerin başında Amerikan toplumu ve zihni birbirinden bağımsız görünen üç dönüştürücü sürecin girdabındaydı.</p>
<p style="font-weight: 400;">İlki, İç Savaşta ülkeden duygusal olarak kopmuş beyaz ırkçısı Güney eyaletlerinin yeniden birliğe entegre edilmesi süreciydi. İç Savaştan yenilgiyle çıkan ve köleliğin yasaklanması nedeniyle hala ülkeye yabancılık duyan bu eyaletler, bu eyaletlerdeki siyahların kölelik kadar aşağılayıcı bir beyaz ırkçısı düzene (<strong>Jim Crow düzeni</strong>) teslim edilmesiyle birliğe entegre ediliyordu. Ülkenin bir coğrafyasında veya önemsiz bir sosyal grubuna ayrımcılık ve hukuksuzluğu hoş görmenin, ülkenin geri kalanında da hukuksuzluk ve ayrımcılığı meşrulaştıracağı gerçeğini unutmanın lanetini yaşayacaklarının henüz farkında değildiler.</p>
<p style="font-weight: 400;">Diğer dönüştürücü süreç ise “vahşi batı” coğrafyasının birliğe katılmasıydı. Özellikle İç Savaş öncesindeki birinci Altına Hücum döneminden sonra Batıya dönük büyük bir yerleşimci akını başlamıştı. Atlantik ve Pasifik sahilinin demiryolu ile birbirine bağlanması sonrasında Vahşi Batı, coğrafyanın kadim yerli uluslarına büyük bir maliyet ödetilerek ABD’ye entegre ediliyordu. Batı’ya doğru genişleme, oluşturduğu arsa spekülatörlüğü ve yağma kültürünün yanı sıra Amerikan Cumhuriyetini, ‘emperyal’ düşüncelere savuracak fikirlerin temelleri atılıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Üçüncü ve en önemli süreç ise teknolojik yeniliklerin ve endüstriyel üretimde patlamanın sonucu yaşanan hızlı şehirleşmeydi. Birkaç şehir dışında ülkenin tamamının kasabalardan oluştuğu 1860 yılında her 6 Amerikalıdan sadece 1’i nüfusu 8 binden fazla bir yerleşim biriminde yaşıyordu. 1900’de her üç Amerikalıdan biri buralarda yaşıyor olacaktı. 1840’ta 4 bin kişinin yaşadığı Chicago, 1900’de 1,7 milyon insanın yaşadığı bir metropole dönüşecekti. Kırsal kesimden gelen göçe, Atlantik’in diğer yakasından gelen milyonlarca göçmen de katılınca şehirler büyük ölçüde kaotik ve sefil gettolardan oluşur olmuştu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Şehirlerde kadınların gittikçe yükselen eşit vatandaşlık ve hak talepleri, “Erkeklik ve aile yok ediliyor” paranoyasından beslenen sert bir muhafazakâr tepkiyi besliyordu. Sendikaların kurulması ve işçi haklarının gündeme gelmesi, Kuzeyin sanayi baronlarında köleliğin kaldırılmasına karşı çıkan Güneydeki toprak ağalarınınkine benzer bir öfkeyi yeşertiyordu. Eğitimli siyahların sayısının ve şehirlerde görünürlüklerinin artmasının yanı sıra İrlanda ve İtalya’dan Katolik göçmen akını da hala çoğunluğu oluşturan beyaz Protestan Amerika’da ‘asli unsurun (beyaz protestan)’ üstünlüğüne dayalı ‘<em>kültürümüzü ve inancımızı kaybediyoruz</em>’ korkusunun neden olduğu ırkçı/dinci bir tepki dalgası büyütüyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bütün bu dönüşümün merkezindeki asıl öyküsü ise az sayıdaki insanın aşırı zenginleşmesi ve toplumun bütün geri kalanının yoksulluğa mahkum olmasıydı.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>“Ganimet galiplerin hakkıdır”</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">“Gilded Age” döneminde, alın teri ile çalışıp dürüstçe geçimini sağlama çaresizliğin veya enayiliğin göstergesiydi. Dönemin muhalif gazetecisi <strong>Lincoln Steffens</strong>’ın anlatışıyla, “<em>dürüstlüğü karın tokluğu ile cezalandıran, yolsuzluk ve dolandırıcılığı ise devrin bütün imkanlarıyla ödüllendiren bir düzen” </em>oluşmuştu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Gilded Age, ne pahasına olursa olsun, nasıl olursa olsun fark etmez para kazanmanın yegâne değer ve tek başarı ölçüsü haline geldiği bir zamandı. Mark Twain döneme adını veren romanında yaşadıkları zamanı, bir karakterin ağzından, “<em>Uyanık ol ki zengin ol! Zorunda kalmadıkça dürüst olma</em>” mealinde bir sloganla özetliyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kestirmeden zengin olma hırsının egemenliğine giren her demokraside olduğu gibi, politika, zenginliğe giden en kestirme yol haline gelecekti. Dönemin zenginlerinden ve kudretli politikacılarından <strong>Marcus Hanna</strong>, <em>“Siyasette sadece iki şey önemlidir. Birincisi para. İkincisini unuttum”</em> diye konuşacaktı. Muhalif gazeteci <strong>Lincoln Steffens</strong> ise “<em>bugünlerde politika İngiltere’de spor, Almanya’da profesyonel meslek, Amerika’da ise ticaret</em>” diye yakınacaktı. Gilded Age döneminde yaşamış Meksikalı otokrat <strong>Carlos Gonzales</strong>’in, “<em>Zenginleşmeyen politikacı, politikadan anlamıyor demektir</em>” sözünde anlamını bulan düşünce, dönemin normalini ifade ediyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Politikayı bu hale getiren en önemli etken1820’lerde demokratikleşmeyle birlikte ilk örnekleri ortaya çıkan ve on yıllar içinde Amerikan Cumhuriyetini ve demokrasisini çürüten bir kansere dönüşen <em>Ganimet Sistemi</em>ydi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ganimet sisteminde (spoils system), bir politikacı bir makama seçildiğinde, mevcut memur kadrosunu olduğu gibi işten çıkarıp, yerlerini, kendisine sadık taraftarlarıyla dolduruyordu. İktidara gelen politikacı, makamın yetkisindeki bütün kamu ihalelerini de yine taraftarları veya üyesi olduğu siyasi çete mensuplarına veriyordu. Bunların hepsi yasaldı. Bir politikacının “<em>Ganimet, galiplerin hakkıdır</em>” sözü ile bir diğerinin, “<em>Seçimi kazanmak meyve ağacını silkeleme hakkını kazanmak gibi. Dökülecek bütün meyveler silkeleyenin hakkıdır</em>” sözleri bu keyfi ihale ve kamu personeli düzenini özetleyen en çarpıcı ifadelerdi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Gilded Age çağında kamudaki işine, bir Temsilciler Meclisi milletvekili, Senatör veya parti ağasının torpiliyle sahip olmayan tek bir federal memur bile yoktu. Bunun sonucu olarak bütün kamu yetki ve hizmetleri partici ve ayrımcı bir doğaya sahipti. Mark Twain da Gilded Age romanında bir karakterinin ağzından, “<em>Başkente geldiğinizde öğrendiğiniz ilk şeylerden biri, bu şehirde karşılaştığınız her ferdin, en üst düzey daire başkanından, dairenin salonlarını temizleyen hizmetçiye, gece bekçilerine kadar, iktidardaki siyasi grubu temsil ettiğidir.</em>&#8221; sözleriyle bunu anlatıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Süper zenginlerin doğuşu</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Kestirmeden zengin olma kültürü, herkese aynı fırsatı sunmaz. En acımasız, kurnaz ve sahtekâr olanları, güçlüleri tepeye taşıyacak bir dalgadır bu. Nitekim daha İç Savaş Sırasında böylesi bir grup insan, teknolojik yeniliklerin, toplumun etik değerlere ve başkalarının hakkına duyarsızlaşmasının, hepsinden önemlisi de politik düzendeki yozlaşmanın sunduğu fırsatları kullanmakta gecikmeyecekti. Bu grup, 20 yıl içinde tarihte görülmemiş süper zenginlere dönüşecektiler. İç Savaş’a girilirken, kürk ticaretiyle ABD’nin ilk multimilyoneri olan John Jacob Astor, 20 milyon dolarlık servetiyle ülkenin en zengin ismiydi. 20 yıl sonra John D. Rockefeller ABD’nin ilk milyarderi olacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Amerikan İç Savaşının neden olduğu iki faktör bu grubun hızlı zenginleşmesinde önemli rol oynamıştı.</p>
<p style="font-weight: 400;">İç Savaş sırasında iki milyon askeri destekleme ihtiyacı endüstriyel üretimde dramatik bir sıçramaya neden olmuştu. Bu tedariğin mali finansmanı için Birlik Hazinesinin hızla borçlanmak zorunda kalması ve bu sırada hala herkesin kullandığı İspanyol doları, Kontinental para gibi diğer bütün paraların tedavül aracı olmaktan çıkarılarak ‘yeşil Amerikan doları banknotların’ tedavül aracı olarak piyasaya sürülmesi ise diğer önemli faktördü. İç savaş sırasında tedarik zincirlerinde zenginleşen grup, denetimsiz ve kuralsız finans piyasasında paradan para kazanabilme imkanının oluşmasıyla kısa sürede zenginliğini astronomik boyutlara taşıyacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Harami Baronlar</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Bu nev zuhur süper zenginler, bir teknoloji icat edip geliştiren insanlar değildiler. Fırsatları gören kurnazlık dehasına sahiptiler. Tıpkı bugün internet teknoloji dünyasına hükmeden ‘venture capitalist’ler (yatırım sermayedarı) gibi ‘milyon dolarlık fikirleri’, daha birkaç bin dolar ettikleri günlerde, çeşitli oyun ve baskılarla satın alıp servetlerine servet katıyorlardı. Fikirleri geliştirenler, icatları yapanlar ve üretimde kalanlar ise en zenginler haline gelemiyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu süper zenginlerin favori yatırımları ise demiryolu hatlarıydı. Federal ve eyalet bütçelerinden aldıkları finansman desteğini, inşaat giderlerini kâğıt üzerinde şişirip katlıyorlardı. Dahası hattın inşası için kullanımlarına tahsis edilen devasa arazileri de oldukça yüksek fiyata satıp bir başka rant geliri daha elde ediyorlardı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bir demiryolu hattına sahip olmak da sadece taşımacılıktan para kazanmak değildi. Hattın geçtiği her yerde bütün ticaret ve politikaya hükmetme imkânı veriyordu. Ortaç Çağ’ın feodal ağaları gibi bir bölgenin bir güzergâhın lordu hâline gelmek demekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Birkaç on yılda politikanın, gündemin ve ekonominin sahipleri haline gelecek ve 20 civarında süper zenginden oluşan bu sermayedar grubuna, Atlantic dergisinin 1870 Ağustos sayısında ünlendirmesinden beri ‘<strong><em>Robber Barons</em></strong>’ deniyor.  ‘Harami Baronlar’, ‘Hırsız Baronlar’ veya ‘Eşkıya Baronlar’ diye çevirebiliriz.</p>
<p style="font-weight: 400;">Aslında deyimin kökeni Orta Çağ Avrupası. Başta Ren Nehri üzerindeki geçiş noktaları olmak üzere ticaretin geçtiği mıntıkalarda fiili ağalıklar kurarak buralardan geçenden kafalarına göre vergi alan eşkıya lordlara ‘Robber Baron’ deniyordu. Bir yönüyle bunları Dede Korkut’un anlattığı Deli Dumrul’a benzetebiliriz. Düz bir arazide kuru çayır üzerine kurduğu bir köprüden geçenden 30 akçe, geçmeyenden döverek 40 akçe alan bir eşkıyalık yani&#8230;</p>
<p style="font-weight: 400;">Henry George, 1879’da kaleme aldığı “Terakki ve Fakirlik” adlı göz açıcı kitabında işleyişi şöyle tasvir ediyordu:</p>
<blockquote>
<p style="font-weight: 400;">“Bir demiryolu, küçük bir kasabaya, yol kesen eşkıyanın mağdurlarına yaklaşması gibi yaklaşıyor. &#8220;Şartlarımızı kabul edin yoksa kasabanıza istasyon kurmayıp pas geçeceğiz&#8221; ifadesi, &#8220;ya canınız ya paranız&#8221; kadar etkili bir tehdittir. Eşkıyaların yağma ve ganimet paylaşımı için birleşmesi gibi, demiryolu hatları da kâr oranlarını yükseltmek için risk ve kaynaklarını birleştiriyor. Halk ise, tıpkı bir işgal ordusuna esaretlerinin maliyetini de ödemek zorunda kalan mağluplar gibi, bütün bu işleyişin maliyetini ödemeye de mecbur bırakılıyor”</p>
</blockquote>
<p style="font-weight: 400;">Birinci kuşak Hırsız Baronlar, çok pervasızdı. Sanayiciden veya usturuplu bir finansörden daha çok doğrudan tefeci veya mafya gibi hareket ediyorlardı. Bunların çoğu iç savaş sırasında zenginleşmiş, savaştan sonra da kamusal ihalelerin yanı sıra Wall Street’e dadanmaya başlamışlardı<strong>. Jay Gould</strong>, <strong>Jim Fisk</strong> ve <strong>Daniel Drew</strong> gibi isimler bu kuşaktandı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Jay Gould, Demokrat Parti içinde örgütlü Tammany Hall adlı siyasi ağalığın finansörüydü. Yargıyı, polisi, medyayı kontrolüne alan Tammany Hall, “<em>Kamu bütçesinden para çalmıyoruz. İhaleden, torpilden, imar ve arsa spekülasyonundan para kazanıyoruz</em>” iddiasıyla literatüre ‘<strong><em>dürüst yolsuzluk</em></strong> (honest graft)’ deyimini kazandıracak çeteydi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Gould, daha 1860’larda demiryolu şirketlerinin hisselerini manipüle ederek nasıl onlara sahip olunabileceği konusunda sonradan gelecek birçok hırsız baronun akıl hocası olacaktı. Gould’un, “<em>Yoksulların yarısına para vererek diğer yarısını öldürtebilirim</em>” sözü, harami baronların ve düzenlerinin zihniyetini yansıtan cümlelerden biri olarak tarihe mal oldu.</p>
<p><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='754'%20height='307'%20viewBox=%270%200%20754%20307%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" data-recalc-dims="1" decoding="async" class="tf_svg_lazy aligncenter size-full wp-image-43315" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/gilded-age-robber-barons.jpg?resize=754%2C307&#038;ssl=1" alt="" width="754" height="307" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/gilded-age-robber-barons.jpg?w=754&amp;ssl=1 754w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/gilded-age-robber-barons.jpg?resize=300%2C122&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/gilded-age-robber-barons.jpg?resize=150%2C61&amp;ssl=1 150w" data-tf-sizes="(max-width: 754px) 100vw, 754px" /><noscript><img data-recalc-dims="1" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-43315" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/gilded-age-robber-barons.jpg?resize=754%2C307&#038;ssl=1" alt="" width="754" height="307" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/gilded-age-robber-barons.jpg?w=754&amp;ssl=1 754w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/gilded-age-robber-barons.jpg?resize=300%2C122&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/gilded-age-robber-barons.jpg?resize=150%2C61&amp;ssl=1 150w" sizes="(max-width: 754px) 100vw, 754px" /></noscript></p>
<p style="font-weight: 400;">İkinci kuşak hırsız baronlar ise, ilk zenginliklerini fabrikalar kurarak kazanmış, biraz daha iş insanı görüntüsünde usturuplu hareket edenlerden oluşuyordu. Birinci kuşaktan daha acımasız veya daha dürüst değildiler ama toplumun da yararlandığı belli birtakım mal ve hizmetler de ürettikleri için en azından 1890’lara kadar toplumda saygı görecektiler. <strong>John D. Rockefeller,</strong> <strong>Andrew Carnegie</strong> ve <strong>J.P. Morgan</strong> gibi isimler bu ikinci kuşak hırsız baronların en önde gelenleriydi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu iki kuşak arasında ise her iki grubun da özelliklerini taşıyan birkaç geçiş karakteri vardı ki en ünlüleri <strong>Leland Standford</strong> ve <strong>Cornelius Vanderbilt</strong>’ti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Leland Standford, bugün daha çok kurucu finansörü olduğu Stanford Üniversitesi ile bilinse de en acımasız hırsız baronlardan biriydi. Altına Hücum döneminde California’ya göçüp, burada iş bitiriciliği ile altın hayaliyle coğrafyaya akın edenlerden büyük para kazanarak zenginleşmeye başlamıştı. 1861’de sonradan ABD’nin en büyük demiryolu şirketlerinden biri olacak <strong>Central Pacific Railroad</strong>’u kuracaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Demiryolu hatlarının kamunun arazisi, parası ve teşvikleri ile inşa edildiği dönemdi. Stanford, politikacı satın almak yerine kendisi doğrudan California eyalet valiliğine aday olacaktı. Kampanyasını California’lı beyaz seçmenin en büyük korkusu olan ‘Çinli göçmen’ karşıtlığı üzerine ve bu göçü durduracağı vaadi üzerine kurduğu seçimi kazanacaktı. Valilik döneminin tek büyük icraatı ise kendisine ait Central Pacific Railroad şirketini, eyaletin desteklediği tek şirket haline getirmek ve rekabeti yasaklamak üzerineydi. Eyalet Kongresi üyelerine, kendi şirketinin hisselerinden pay dağıtarak, “<em>bu tasarıyı Kongre’den geçirirseniz sahip olduğunuz bu hisselerin değeri tavan yapacak</em>” diyerek bu Demiryolu Yasasını geçirtecekti. Aynı anda hem kamu kurumlarını yöneten kamu yetkilisi hem de aynı kamu kurumlarından ihalenin tamamını alan kişi olarak Gilded Age yolsuzluk düzeninin çarpıcı örneklerinden biri oldu Stanford.</p>
<p style="font-weight: 400;">Valilik seçimini keskin Çinli göçmen karşıtı söylemle kazanmasına rağmen, kendi demiryolu inşaatında çalıştırmak için Çin’den karın tokluğuna çalışacak onbinlerce sözleşmeli işçi daha getirtecekti. Bu Çinli işçilerin insanca koşullar talebini ise korkunç bir şiddetle bastıracaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Stanford hem federal hükümetin hem de eyaletin desteklediği bu demiryolu projesini ‘kişisel bankaya’ çevirerek muazzam bir servete kavuşacaktı. Örneğin, kamu hazinesinin verdiği tahvilleri nakite çevirecek, bir tür kamu projesi olan demiryolu inşaatına sadece kendi kurduğu inşaat şirketlerinden materyal ve hizmeti fahiş fiyatlara satın alarak kendi cebine aktaracaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Artık valilikle uğraşmasına gerek kalmadığı için New York Senatörlüğünü satın alacak ve New York Senatörü olarak başkent Washington DC’den işlerini yürütecekti. Stanford, demiryolu ağının yanı sıra <strong>Wells Fargo</strong>bankası, <strong>Pacific Mutual Life</strong> sigorta şirketlerinin kurucu başkanı olarak ABD’nin en zengin insanlarından birine dönüşecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>“Milletin canı cehenneme”</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">İlk servetini nehir taşımacılığı ile kazanan <strong>Cornelius Vanderbilt</strong> ise İç Savaş sırasında artık insan taşımacılığının ve mal nakliyesinin nehirden değil, karadan olacağı bir dünyaya girildiğini fark etmişti. Onu ABD’nin en büyük demiryolu baronlarından birine dönüşecek teşebbüslerine ise tamamen ‘Deli Dumrul’ taktikleriyle başlayacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Eyaletlerde, eyaleti elinde tutan siyasi otoriteler, kendilerine rüşvet ödeyen firmalara özel nakliye rotaları veriyordu. Bu yandaş nakliyeciler, çok yüksek ücretle taşımacılık yaparak elde ettikleri olağanüstü kârlarının üstüne bir de ‘maliyetlerimiz çok yüksek’ diyerek eyalet bütçelerinden sübvansiyon alıyorlardı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Vanderbilt, para stokunun gücüyle bu rotalara girip çok düşük ücretlerle nakliyecilik yapmaya başladı. Rotanın orijinal sahibi nakliyeciler sonunda pes ediyor, Vanderbilt’e o rotada taşımacılık yapmaması için haraç ödemeye başlıyordu. Vanderbilt, tam bir Deli Dumrul gibi, (veya günümüzün Amazon’u gibi) üreteni, sahibi, satanı, nakliyecisi olmadığı mallardan, sahibi olmadığı rotalardan haraç alarak zenginliğine zenginlik kattı. Kendisine ‘yanlış yapan’ bir şirkete gönderdiği mektuptaki, “<em>Tepkimi önemsiz görmekle hata yaptın. Tabii ki seni dava etmeyeceğim. Mahkemeler çok yavaş. Seni başka türlü ezip geçeceğim</em>” sözleri iş anlayışının tipik göstergesiydi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Manhattan’da hala varlığını sürdüren ve bir zamanlar dünyanın en büyük istasyonu olan Grand Central Terminal’i kuran Vanderbilt, 1877’de öldüğünde ABD’nin en zengin kişisiydi. Oğlu <strong>William Henry Vanderbilt</strong>babasından sonra sadece 8 yıl süren patronluğu sonunda öldüğünde dünyanın en zengin kişisiydi.</p>
<p style="font-weight: 400;">William Vanderbilt, grevci işçilerine kanlı müdahaleleri nedeniyle ölmeden önce ABD’nin en sevilmeyen insanına dönüşecekti. Bir gazetecinin ‘<em>Milletin hiç hakkı yok mu?</em>’ sorusuna sinirlenerek sarfettiği, (TRT dublajıyla yazayım), “<strong><em>Milletin canı cehenneme!</em></strong>” sözü gazetede yayınlanınca ülkede haftalarca fırtına kopardı. Hatırası, iş dünyası tarihinin en büyük gaflarından biri sayılan bu küfrüyle özdeşleşti ve millet hakkında böyle konuşan biri olarak hatırlandı.</p>
<p style="font-weight: 400;">İkinci kuşak baronlar zenginleşme hızları ve erişecekleri güçle ilk kuşak baronların çok ötesine geçecektiler. İskoçya’da bir köyde doğup, göçmen ailesinin yerleştiği Pennsylvania Pitssburgh’ta büyüyen Andrew Carnegie’nin yoksul bir tekstil atölyesi işçisi olmasıyla ABD’nin en zengin insanı haline gelmesi arasında geçen süre ise sadece 17 yıldı. Carnegie, zenginliğe giden 17 yılda, kendisinin de yakın zaman öncesine kadar üyesi olduğu işçilerin her türlü hak talebini, onları ‘özel dedektif’ unvanlı dönemin mafya gruplarına öldürtmeye kadar varacak kadar zalimliklerle bastırmasıyla tarihe geçecekti. Üretimi artırıp fiyatları oldukça aşağı çekerek rakiplerini şirketlerini kendisine satmaya zorluyordu. Piyasanın hâkimi olduktan sonra ise üretimi kısıp fiyatları artırarak zenginliğine zenginlik katıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Tıpkı, çeliğin demirin tahtını sarsmaya başladığı dönemde çeliğe yönelerek zenginleşen Carnegie gibi, John D. Rockefeller da Ohio Cleveland’ta 1870 yılında <strong>Standard Oil</strong> petrol şirketini kurduğunda Amerika’da evlerde lamba yağı olarak balina yağı yerine gazyağının (kerosen) kullanımının yaygınlaşmasının avantajını yaşayacaktı. Buradan elde ettiği parasal güçle rakiplerine yönelecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Spekülatif ve hatta mafyavari yöntemler kullanarak diğer petrol şirketlerini ‘<em>sabit gelir ve kafa huzuru</em>’ garantisi ile Standard şemsiyesi altında toplanmaya mecbur ediyordu. Standard Oil’i ‘<em>göklerden gelen şefkat meleği</em>’ diye niteliyordu Rockefeller: “<em>Sizi Nuh’un Gemisine binmeye çağırıyorum</em>”.</p>
<p style="font-weight: 400;">Standard Oil, 1890’larda Amerikan petrol üretiminin ve petrol taşımacılığının yüzde 90’ının kontrolünü elinde tutan bir güce dönüştürecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;"> Standard Oil, sadece ‘gazyağı’ değil, zamanla ham petrolün, vaseline, benzin, vernik, boya, parafin mumu gibi yüzlerce yan ürününü icat ederek oldukça farklı alanlarda da pazarın sahibi olacaktı. Muhalif araştırmacı gazeteciler, onu ‘ahtapot’ olarak adlandıracaktı. Bu tür zenginliğin bir doyum noktası olamazdı. Rockefeller’ın da bir noktada durma niyeti yoktu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Dönemin ünlü muhalif gazetecisi <strong>Henry Lloyd</strong>, 1894’te kaleme aldığı Servetin Ortak Kamu Yararına Karşı Savaşı kitabında isimlerini anmadan Rockefeller ve Standard Oil’in manipülasyon ve baskılarının yanı sıra, asıl amacının ‘bütün ulaşımı kontrol altına almak’ olduğunu çarpıcı şekilde kamuoyuna ifşa edecekti. Dönemin ilkeli ve ahlaklı din adamlarından <strong>Washington Gladden</strong>, okuduklarından dehşete düşecek ve “bu kitabın bir toplumsal isyan başlatmamasına çok şaşırıyorum” diye konuşacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Rockefeller ise, servetinin, ABD gayrisafi hasılasının 30’da birine denk gelecek kadar akıl almaz bir büyüklüğe ulaştığı 1900’lerin başında hala, “bana zenginliğimi Allah verdi” diyecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Bankerlerin şahı  </strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Harami Baronların hiçbiri tekelleşmede ‘bankerlerin şahı’ <strong>John Pierpont Morgan</strong>, namı diğer <strong>JP Morgan</strong>kadar cüretkâr olmadı. Dede ve babasından miras kalan servetle finans yatırımı işine giren Morgan, daha erken yıllarda ABD’nin en büyük ve gelecek vaat eden sektörü olan demiryolunda para olduğunu gördü. Sadece finanse eden olmanın ötesine geçerek demiryolu hatları da satın aldı veya inşa ettirdi. Buradan kazandığı parayı ise yatırım alanını çeşitlendirmekte kullandı. 1900’lere gelindiğinde yatırımının olmadığı neredeyse hiçbir sektör yoktu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Örneğin çağın yeni teknolojisi elektrikli aydınlatmayı hemen kucaklayacaktı. <strong>Thomas Edison</strong>’un araştırmalarını ve şirketini başından destekleyecekti. Bu desteği onu, o dönemde ABD’nin nerdeyse bütün evlerinin aydınlatmasını sattığı gazyağı ile sağlayan petrol devi Rockefeller ile karşı karşıya getirecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Edison, Morgan’ın Madison Avenue üzerindeki konağını (bugün bir bölümü Morgan Kütüphanesi ve Müzesi) elektrikle aydınlatılan ilk ev haline getirdi. Rockefeller’ın “elektriğin tehlikeleri” hakkında başlattığı kampanyası toplumu korkutmaya yetmedi ve çok geçmeden çoğu Amerikan şehir evinde gazyağının yerini elektrikli aydınlatma almaya başladı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Morgan tabii ki Edison’a yakınlığını sadece ‘evini aydınlatmasını sağlamak’ için kurmamıştı.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>ABD’nin ilk milyar dolarlık şirketi</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Morgan, Edison’u yönlendirerek New York ve diğer kentlerdeki birçok elektrik firmasını <strong>General Electric</strong>şemsiyesi altında birleştirdi. GE, otomobilde sonradan deve dönüşecek <strong>General Motors</strong>’u bünyesine katacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Çelik endüstrisine hükmeden Andrew Carnegie’yi sıkıştırarak ‘Carnegie Steel’ firmasını ondan satın alacak ve “<strong>U.S. Steel</strong>” adı altında çelik, kömür ve madencilik üretiminin yüzde 75’ine hükmedecek, Amerikan tarihinin ilk milyar dolarlık şirketini kuracaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Tarım ürünleri ve tarımsal aletlerin üretiminin tekelini de <strong>International Harvester</strong> (IH) şirketi ile kendi egemenliğine alacaktı. Atlantik’teki bütün yolcu ve mal gemiciliğini tekeline alma hedefli IMM şirketini kuracaktı. Telgraf ve telefon iletişiminde bir dönem tekel olacak <strong>American Telephone and Telegraph</strong> (AT&amp;T) şirketini kuracaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Morgan da diğer harami baronlar gibi kendisini bir tür Amerikan tanrısı olarak görüyordu. O ve etrafından hiç ayrılmayan yönetici takımı “<strong>Pontifex Maximus ve Havarileri</strong>” şeklinde adlandırılıyordu. “Pontifex Maximus”, Antik Roma’nın pagan Papa’sıydı.</p>
<p style="font-weight: 400;">JP Morgan’ın 1890’lardan itibaren Amerikan ekonomisi üzerinde oluşacak muazzam gücü Wall Street’teki egemenliğinden geliyordu. Etik dışı olsa da o günlerde henüz yasal olduğu için ticari bankacılığı (mevduat, depozit, kredi) ve yatırım bankacılığını (hisse ve tahvil alıp satmak) aynı anda yaparak piyasaları, hisseleri, şirketleri çıkarına gelecek şekilde manipüle edip zenginliğine zenginlik katıyordu. Bu gücünü özellikle iki büyük ekonomik krizde kullanarak ABD Hazinesinin bankeri haline gelecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu krizlerin ilki 1893’te Hazine’deki altın rezervinin erimesinin neden olduğu büyük ekonomik panikti. Aslında paniğin oluşmasında da rolü olan JP Morgan, ABD Hazinesine, 30 yıllık tahvil karşılığı tonlarca altın tedarik ederek paniği bitirecek ve ekonominin kurtarıcısı gibi alkışlanacaktı. Bu sırada batma kıyısına gelen demiryolu şirketlerinden topladığı hisselerle, Vanderbilt ailesini geçip dünyanın en büyük demiryolu şirketi sahibi haline gelecekti. Detaylarını başka bir yazıda paylaşacağım 1907 krizinde ise ekonominin kurtarıcısı rolü başlangıçta alkışlansa da onun için sonun başlangıcı olacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">İkinci kuşak Harami Baronların hepsi, yükselmeye başladıkları 1870’lerde <em>fabrikatör</em>düler (manifacturer). Sonra <em>sanayici</em> (industrialist) oldular. 1890’lara gelindiğinde hepsi <em>iş adamı</em>ydı (businessman). Artık üretim değil, paradan para kazanmak asıl meşgaleleri olmuştu. Hatta çoğu zaman üretimi kısarak kârlarını artırıyorlardı. Asıl servet kaynakları haline gelmiş hisselerin ve tahvillerin sağladığı güçle yaptıkları manipülasyonlarla sadece kendi şirketlerini değil bütün piyasaları da yönetir hale geldiler.</p>
<p style="font-weight: 400;">Örneğin <strong>Andrew Carnegie</strong> çelik, <strong>John D. Rockefeller</strong> petrol, <strong>Cornelius Vanderbilt</strong> demiryolu, <strong>J. P.  Morgan</strong>finans, <strong>Jacob Astor</strong> kürk endüstri, <strong>Gustavus Swift</strong> et üretimi, <strong>Charles Pillsbury</strong> tahıl, <strong>Henry Havemeyer</strong>şeker, <strong>Frederick Weyerhaeuser</strong> kereste, <strong>James B. Duke</strong> tütün, <strong>Marshall Field</strong> departman mağaza piyasasının baronuydu. Potansiyel rakiplerini daha küçük boyutluyken ya satın alıyor ya da politika ve gücü kullanıp ezip geçiyorlardı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Sözde “serbest piyasa” iddialı ekonomide, dürüstçe ve aslan payını harami baronlara ve yolsuz politikacılara vermeden bir şirketin yaşama veya yükselme şansı yoktu. O günlerde düzen muhalifi gazeteler bu işleyişi, “<em>Dolar banknotu neden hep yeşil?”</em> sorusuna, “<em>çünkü harami baronlar, daha olgunlaşmadan topluyor</em>” karşılığı vererek hicvediyorlardı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Her baron yörüngesinde kendisine payını ödeyen daha küçük ‘iş adamlarını’ tutuyor onları da belli bir miktarda zenginliğe taşıyordu. Baronlar milyar dolarlık servetlere doğru yükselirken (J.D. Rockefeller ABD’nin ilk milyarderi olacaktı) o günler için akıl almaz bir rakam olan ‘milyoner’ sayısı da katlanıyordu. 1892’de New York’un ve ABD’nin iki büyük gazetesi World ve Tribune, ‘kim daha çok milyoner keşfedecek’ yarışına girecektiler örneğin. World 3045 milyonerden oluşan bir liste yapacaktı. Yarışı, 4047 milyonerlik liste hazırlayan Tribune kazanacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Çakma aristokrasinin yoksulları büyüleyen şatafatı </strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Belli bir düzeyin üzerinde servet biriktirmişler için artık her şey bir tür oyuna dönüşür. Akıl almaz paraları kazanacakları veya kaybedecekleri oyunlara kolaylıkla girebilirler. Bu da bu türden süper zenginlerin egemenliğindeki ekonomileri sıklıkla kriz yaşayan ekonomiler haline getirir. Gilded Age, her birkaç yılda bir böylesi ekonomik krizlerine ve paniklerin yaşandığı bir çağdı. Örneğin Jay Gould, sırf ülkenin altın piyasasına hükmedip hükmedemeyeceğini test etmek için ülkeyi 1869’da krize sürükleyecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Her kriz, yeni bir işsiz ordusu yaratıyor toplumun yoksulluğunu katlandırıyordu. Ama buna rağmen kitleler her seçimde sandıklara koşuyor ve aynı çizgideki politikacılara yeniden oy veriyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Tarihçi <strong>Sean Cashman</strong>, 1990’larda yazdığı “Gilded Age Amerikası” serisinde, “<em>Eğer Gilded Age’in bir sloganı olsaydı, “Çoğunluğun oyu ile kabul edilmiştir</em>” <em>şeklinde</em> <em>olurdu”</em> diye yazıyor.</p>
<p>20. Yüzyılda görülmeyecek yüksek oranlarda sandığa giden bu aşırı politik tavırda, ırk, din hamaseti ile göçmenlik gibi korkuların sürekli tahrik edilmesinin payı büyüktü. 18. yüzyıl Fransız diplomatı Talleyrand’ın din millet hamaseti üzerine kurulu politikayı, “<em>insanları galeyana getirerek üretilen sosyal enerjiyi çıkarları için kullanma faaliyeti</em>” şeklinde tanımlamasının yaşayan örneğiydi Gilded Age.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ama toplumsal zihniyete sinen tek hastalık bu değildi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ülkenin üretim kapasitesinde ve günlük materyaldeki artış, çoğu Amerikalıyı, servetin belli ellerde toplanmasını piyasa kuralları için gerçekleşmiş doğal ve kalkınmayla uyumlu bir sonuç gibi görmesine yol açıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Devleşen şirketler ve çok kısa sürede zenginleşenler birer başarı öyküsü olarak kitleleri büyülüyordu, kendi yoksulluklarına ve sefaletlerine körleştiriyordu. Toplum, hırsızlık ve yolsuzluktan doğan bu zenginlikten iğrenmiyordu. Hatta bir arzu nesnesi olarak şehvetle izliyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yeni özgürleşmiş siyahlara, Kızılderililere, göçmenlere, hak arayan işçi sendikalarına, kadınlara ve düzen muhaliflerine karşı son derece hoşgörüsüz toplum, ticari spekülasyonlara, rantçılığa, yolsuzluğa, torpile, rüşvete, emeklerinin sömürülmesine son derece müsamahakârdı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Gilded Age’ın yükseldiği dönemin, ABD’de <em>Sosyal Darwinizm</em> felsefesine ilginin yükseldiği bir dönem olması tesadüf değil. İngiliz gazeteci <strong>Herbert Spencer</strong>’ın sözcülüğünü yaptığı bu felsefe, kabaca “<em>hayat, sadece güçlü olanın ayakta kaldığı bir mücadeledir</em>” bakış açısına sahipti. Başkaları kaybetmeli ki sen kazanabilesin. Bu dünya görüşünde, kazan-kazan diye bir şey yok. Bu felsefenin, sosyal ve ırksal hiyerarşiye, tanrı tarafından kendilerine bahşedilmiş bir güce, imtiyaza ve servete sahip olduklarına inanan Harami Baronların zihninde yankısını bulması şaşırtıcı değildi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Şaşırtıcı olan, Sosyal Darwinizmin, ‘güçsüzler’ arasında da “başarıya” götürecek bir sır olarak karşılığını bulmasıydı. Spencer’ın kitapları ABD’de yüzbinlerce satacak, 1882’de gösterişli bir ABD turu yapacaktı. Her türlü yasanın ve etik normun ötesinde kuralsız ve bencil yaşama erişmenin, ezen olmanın fantezisine sahip toplum, Harami Baronların zenginliklerinden çok pervasızlıklarına, ezme güçlerine imreniyordu. Texaslı politikacı John Reagan’ın, “ezmeye, ezen olmaya hayranlık duyduğumuz sürece, ezilmekten kurtulamayacağız” yakınması pek karşılık bulmayacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Toplumun, ABD’nin geleneksel elitlerinden çok, bu nev zuhur zenginlere hayranlık duymasının nedeni de buydu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Örneğin New York’ta, çoğu, şehri 17. Yüzyılda kuran Hollandalı yerleşimcilerin soyundan gelen geleneksel New York elitleri, tıpkı diğer şehirlerdeki geleneksel Amerikan zenginleri gibi, zenginliklerini insanların gözüne sokacak şatafattan kaçınıyorlardı. Evlerinin sokağa bakan cepheleri bile mütevazı bir dekorasyona sahipti. Çünkü feodal dönem Avrupa lordlarının zenginliklerini yaşama şekli ile Amerikan cumhuriyetçiliği iki zıt dünyayı temsil ediyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">20 yıl gibi kısa bir sürede bu geleneksel zenginlerden çok daha büyük servetlere sahip hale gelen harami baronlar ise ne kadar zengin olduklarını saklamak bir yana zenginliklerini ve güçlerini her fırsatta sergilemekten çekinmiyorlardı. Bu şatafat ve debdebe onların toplum üzerinde etki kazanmasının yoluydu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Tarihçi <strong>Steven Fraser</strong>’ın harami baronları “çakma aristokrasi” diye niteleyecekti ve ekleyecekti:</p>
<blockquote>
<p style="font-weight: 400;">“Geleneksel aristokrasi gibi övünecekleri bir soy kütükleri ve kişisel tarihleri olmadığı için sosyo-kültürel meşruiyetlerini kendileri oluşturmak zorundalar. Ve bunu insanları, harcadıkları paranın miktarı, şatafat, debdebe ile büyüleyerek elde etmeye çalışıyorlar”.</p>
</blockquote>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Beşinci Cadde’nin doğuşu</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Bu güç gösterisinin en çarpıcı örneği New York’ta lüksün bulvarı olacak <strong>Beşinci Cadde</strong>’nin (Fifth Avenue) doğuşu oldu. Harami Baronlar, bu caddenin o günlerde şehir merkezinin henüz dışında ve uzağında Central Park’a paralel uzanan kesimine art arda, Orta Çağ Avrupası şatolarını andıran gösterişli malikâneler inşa etmeye başladılar. Hatta bazıları, Avrupa’daki herhangi bir orta çağ şatosunu söküp, taş ve mermerlerini getirip Beşinci Cadde’de yeniden aynen inşa ettiriyordu. Orta Çağ Avrupa’sındaki saray teşrifatçıları gibi renkli ve süslü üniformalar giymiş onlarca teşrifatçı ve odacı çalıştırıyorlardı.</p>
<figure id="attachment_43327" aria-describedby="caption-attachment-43327" style="width: 800px" class="wp-caption aligncenter"><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='800'%20height='624'%20viewBox=%270%200%20800%20624%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" data-recalc-dims="1" decoding="async" class="tf_svg_lazy size-full wp-image-43327" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/gilded-age-vandebilt.jpg?resize=800%2C624&#038;ssl=1" alt="" width="800" height="624" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/gilded-age-vandebilt.jpg?w=800&amp;ssl=1 800w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/gilded-age-vandebilt.jpg?resize=300%2C234&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/gilded-age-vandebilt.jpg?resize=150%2C117&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/gilded-age-vandebilt.jpg?resize=768%2C599&amp;ssl=1 768w" data-tf-sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px" /><noscript><img data-recalc-dims="1" decoding="async" class="size-full wp-image-43327" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/gilded-age-vandebilt.jpg?resize=800%2C624&#038;ssl=1" alt="" width="800" height="624" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/gilded-age-vandebilt.jpg?w=800&amp;ssl=1 800w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/gilded-age-vandebilt.jpg?resize=300%2C234&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/gilded-age-vandebilt.jpg?resize=150%2C117&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/gilded-age-vandebilt.jpg?resize=768%2C599&amp;ssl=1 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px" /></noscript><figcaption id="caption-attachment-43327" class="wp-caption-text">(Vanderbilt Malikanesi)</figcaption></figure>
<p style="font-weight: 400;">Bu saraycıkların ilk örneği ise bugünlerde HBO’da yayında olan “The Gilded Age” dizisine de ilham kaynağı olan Vanderbilt Malikânesiydi. Beşinci Cadde ile 52nci Sokağın köşesinde, Versailles Saray kültürünün ve Avrupa aristokrasinin dekoruna sahip bu göz alıcı malikanenin dekorasyonunu Vanderbilt’in 25 yaşındaki genç karısı Alva yönetecekti. Vanderbiltler 1882’de buraya taşındıklarında New York sosyetesinin bir numaralı konusu bu malikâneydi. Harami Baronların en parlak döneminin sembolü olacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Politik yolsuzluğun altın çağı</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Mark Twain romanında, İç Savaşa kadar egalitaryan olan toplumun nasıl sınıflara bölündüğünü de sergiliyor. Twain, zengin sınıfı ve yoksul sınıfının yanı sıra politikacıları da ‘suç sınıfı’ diye niteliyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Politikadaki bu çürümenin en üst örneği Amerikan Senato’suydu. Senatörler, o dönemde bugünkü gibi doğrudan halk oyu ile değil eyalet kongreleri tarafından bu göreve seçiliyordu. Eyalet Kongreleri ise büyük ölçüde tekelci zenginlerin parasıyla buralara seçilmiş eyalet milletvekillerinden oluşuyordu. Dolayısıyla onlara en yüksek rüşveti veren senatör oluyordu. Bazı harami baronlar doğrudan şahsı için kullanıyordu bu gücü. Örneğin Leland Stanford kendisine New York Senatörlüğünü satın alacaktı. Öyküsü Yurttaş Kane filmine konu olacak gazete patronu William R. Hearst’ün maden baronu olan babası George Hearst, rüşvetle kendisini California Senatörü yapacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Senatörlerin çoğunluğunu ise belli kartel ve tekellerin ödediği rüşvetle Senato’ya seçilmişler oluşturuyordu. Bu da senatörlerin, anayasada öngörüldüğü gibi seçildikleri eyaletin temsilcisi olarak değil, fiilen onları seçilmesini sağlayan sermaye grubunun senatörü olarak hareket etmesine neden oluyordu. Örneğin, New York Senatörü Chauncey Depew, New York’un değil Vanderbilt ailesinin ve demiryolu tekelinin senatörüydü. Bunu herkes böyle biliyordu. Maryland Senatörü Arthur Gorman, Maryland eyaletinin değil ülke genelindeki şeker tekelinin senatörüydü. Gazetelerin, Kongre üzerindeki muazzam gücünden dolayı “ABD Genel Müdürü” unvanı ile andıkları Rhode Island Senatörü Nelson Aldrich’in gücü senatörü olduğu Rhode Island eyaletinden gelmiyordu. Rockefeller’ın ve imparatorluğunun Senato’daki temsilcisi olmasından geliyordu.</p>
<figure id="attachment_43326" aria-describedby="caption-attachment-43326" style="width: 1024px" class="wp-caption aligncenter"><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='1024'%20height='676'%20viewBox=%270%200%201024%20676%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" data-recalc-dims="1" decoding="async" class="tf_svg_lazy wp-image-43326 size-large" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/The_Bosses_of_the_Senate_by_Joseph_Keppler.jpg?resize=1024%2C676&#038;ssl=1" alt="" width="1024" height="676" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/The_Bosses_of_the_Senate_by_Joseph_Keppler.jpg?resize=1024%2C676&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/The_Bosses_of_the_Senate_by_Joseph_Keppler.jpg?resize=300%2C198&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/The_Bosses_of_the_Senate_by_Joseph_Keppler.jpg?resize=150%2C99&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/The_Bosses_of_the_Senate_by_Joseph_Keppler.jpg?resize=768%2C507&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/The_Bosses_of_the_Senate_by_Joseph_Keppler.jpg?resize=1536%2C1014&amp;ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/The_Bosses_of_the_Senate_by_Joseph_Keppler.jpg?w=1920&amp;ssl=1 1920w" data-tf-sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><noscript><img data-recalc-dims="1" decoding="async" class="wp-image-43326 size-large" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/The_Bosses_of_the_Senate_by_Joseph_Keppler.jpg?resize=1024%2C676&#038;ssl=1" alt="" width="1024" height="676" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/The_Bosses_of_the_Senate_by_Joseph_Keppler.jpg?resize=1024%2C676&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/The_Bosses_of_the_Senate_by_Joseph_Keppler.jpg?resize=300%2C198&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/The_Bosses_of_the_Senate_by_Joseph_Keppler.jpg?resize=150%2C99&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/The_Bosses_of_the_Senate_by_Joseph_Keppler.jpg?resize=768%2C507&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/The_Bosses_of_the_Senate_by_Joseph_Keppler.jpg?resize=1536%2C1014&amp;ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/03/The_Bosses_of_the_Senate_by_Joseph_Keppler.jpg?w=1920&amp;ssl=1 1920w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></noscript><figcaption id="caption-attachment-43326" class="wp-caption-text">(Karikatürist Joseph Keppler’ın 1889 tarihli ‘The Bosses of the Senate (Senato’nun Efendileri)’ adlı karikatürü bu tabloyu anlatmasıyla Amerikan politik tarihinin en anıtsal karikatürlerinden birine dönüşecekti.)</figcaption></figure>
<p style="font-weight: 400;">
<p style="font-weight: 400;">Senatörlerin neredeyse hepsi, kendi sektörlerinde rekabeti yok etmek için gümrük vergisini yükseltme türünden tekelcilere hizmet eden yasalar karşılığında aynı şirketlerden rüşvet olarak aldıkları hisselerle milyoner olmuştu. Senato ‘milyonerler kulübü’ şeklinde adlandırılıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Politikacı ve baronların yolsuzlukları ve skandallar o kadar sık yaşanıyordu ki kamuoyu artık bunu ‘normal’ olarak kanıksamıştı. Böyle gelmiş böyle gider zihniyeti çok yaygındı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Halk, seçim zamanı sandıklara koşuyor ama hararetle savunduğu ve seçtirmeye çalıştığı politikacıların halkın sorunlarına çözüm olacağını beklemiyordu bile.</p>
<p style="font-weight: 400;">1890’lar Harami Baronların politika üzerindeki gücünün zirveye çıktığı yıllar oldu. Artık sadece sektörlerinin tekelini elinde tutmakla yetinmiyorlardı. Ülkeye de açıktan hükmetmek istiyorlardı. 1896 Başkanlık seçiminde Vanderbilt, Carnegie, Rockefeller ve J.P. Morgan gibi devler aralarındaki çekişmeleri bir kenara bırakarak ABD Başkanlığını ‘fiilen’ satın almak için bir araya geldiler.</p>
<p style="font-weight: 400;">Twain’in romanından beri yavaş yavaş yayılan fikirlerle, yaygınlaşan grevlerle, Kongre’den bir şekilde geçen reformlarla kendilerine karşı bir dalganın yükseldiğinin farkındaydılar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Hırsız Baronların Başkan adayları, Trump’ın bugünlerde öve öve bitiremediği William McKinley’di.</p>
<p style="font-weight: 400;">Mckinley, altı yıl önce Kongre’de öncülüğünü yaptığı “McKinley Gümrük Vergisi Yasası” ile gümrük vergilerini (tariff) yüzde 50’nin üzerine çıkararak Harami Baronları rekabetten korumuş ve servetlerini katlamalarına yol açmıştı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Demokrat Partinin başkan adaylığını, kendilerine yakın isim yerine 36 yaşındaki <strong>William Jennings Bryan</strong>’ın kazanması ise hepsini korkuttu. ABD’nin en genç başkan adayı olmaya bugün de devam eden Bryan’ın, tekellere, yolsuz düzene, doların değerinin altına bağlanmasıyla zenginler lehine olacak şekilde para arzının kısıtlı tutulmasına meydan okuyan kurultay konuşması, ABD tarihinin en ünlü konuşmalarından birine dönüşecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bryan konuşmasını, “insanlığı altından bir haçta çarmıha germenize izin vermeyeceğiz” cümlesini haykırarak bitirirken, ellerini çarmıhtaki İsa gibi yanlara açıp başını düşürecek ve onu dinleyenlerin duydukları gerçekler ve gördükleri bu manzara karşısında dehşetle gömüldüğü sessizlikle kürsüden inecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Atlantic dergisinin Gilded Age dönemindeki efsane editörü <strong>William Dean Howells</strong>, “Daimi bir gürültüde uyuyanlar, sessizlik olduğunda uyanırlar” diye yazacaktı. Bryan’ın konuşmasının neden olduğu sessizlik, çok geçmeden ulusal bir homurdanmaya ve nihayet ‘yeter artık’ kükremesine yol açacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu ortamda gidilen 1896 seçiminde Mckinley’de, Bryan da kim kazanırsa kazansın, ülkenin bir daha eskisi gibi olmayacağının artık farkındaydı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Tarihçi <strong>Richard White</strong> bir sohbetinde Gilded Age’ı anlattığı “Republic for Which It Stands” kitabını ve dönemi 1896 seçimiyle bitirmesinin nedeninin bu olduğunu belirtecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Nitekim Bryan seçimi, çarmıhta kaybetmiş gibi görünen İsa gibi kaybetti. Ama bu mağlubiyet, en etkili sözcülerinden olacağı terakkiperver hareketin artık durdurulamayacak bir güce dönüşmesinin de kapısını açtı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Vakit, Gilded Age ve Harami Baronlar için bu harami sofrayı toplama vaktiydi.</p>
<p style="font-weight: 400;">(Devam Edeceğim)</p>
]]></content>
		
			</entry>
		<entry>
		<author>
			<name>Amerika Bülteni</name>
					</author>

		<title type="html"><![CDATA[Seçim haritasını anlama klavuzu]]></title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://amerikabulteni.com/2024/11/05/secim-haritasini-anlama-klavuzu/" />

		<id>https://amerikabulteni.com/?p=41457</id>
		<updated>2024-11-06T03:44:18Z</updated>
		<published>2024-11-06T02:48:08Z</published>
		<category scheme="https://amerikabulteni.com" term="MANŞET" /><category scheme="https://amerikabulteni.com" term="MANŞETLER" />
		<summary type="html"><![CDATA[<p><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='1869'%20height='1134'%20viewBox=%270%200%201869%201134%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" width="1869" height="1134" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/donkey-elephant.jpg?fit=1869%2C1134&amp;ssl=1" class="tf_svg_lazy attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/donkey-elephant.jpg?w=1869&amp;ssl=1 1869w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/donkey-elephant.jpg?resize=300%2C182&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/donkey-elephant.jpg?resize=1024%2C621&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/donkey-elephant.jpg?resize=150%2C91&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/donkey-elephant.jpg?resize=768%2C466&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/donkey-elephant.jpg?resize=1536%2C932&amp;ssl=1 1536w" data-tf-sizes="(max-width: 1869px) 100vw, 1869px" /><noscript><img width="1869" height="1134" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/donkey-elephant.jpg?fit=1869%2C1134&amp;ssl=1" class="attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/donkey-elephant.jpg?w=1869&amp;ssl=1 1869w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/donkey-elephant.jpg?resize=300%2C182&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/donkey-elephant.jpg?resize=1024%2C621&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/donkey-elephant.jpg?resize=150%2C91&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/donkey-elephant.jpg?resize=768%2C466&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/donkey-elephant.jpg?resize=1536%2C932&amp;ssl=1 1536w" sizes="(max-width: 1869px) 100vw, 1869px" /></noscript></p>AMERİKA BÜLTENİ (5 Kasım 2024) ABD&#8217;de sandıkların kapanmasına saatler kaldı. Önümüzdeki saatlerde büyük olasılıkla önümüzdeki günlerde ve bir ihtimal haftalarda sık sık Amerikan seçim haritası ile karşı karşıya geleceksiniz. Peki bu haritalar ne anlama geliyor? Neden mavi ve kırmızı? Neden eşek ve fil? Rakamlar ne ifade ediyor? İşte Amerikan seçim haritasına yabancı okurlar için kısa [&#8230;]]]></summary>

					<content type="html" xml:base="https://amerikabulteni.com/2024/11/05/secim-haritasini-anlama-klavuzu/"><![CDATA[<p><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='1869'%20height='1134'%20viewBox=%270%200%201869%201134%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" width="1869" height="1134" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/donkey-elephant.jpg?fit=1869%2C1134&amp;ssl=1" class="tf_svg_lazy attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/donkey-elephant.jpg?w=1869&amp;ssl=1 1869w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/donkey-elephant.jpg?resize=300%2C182&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/donkey-elephant.jpg?resize=1024%2C621&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/donkey-elephant.jpg?resize=150%2C91&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/donkey-elephant.jpg?resize=768%2C466&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/donkey-elephant.jpg?resize=1536%2C932&amp;ssl=1 1536w" data-tf-sizes="(max-width: 1869px) 100vw, 1869px" /><noscript><img width="1869" height="1134" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/donkey-elephant.jpg?fit=1869%2C1134&amp;ssl=1" class="attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/donkey-elephant.jpg?w=1869&amp;ssl=1 1869w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/donkey-elephant.jpg?resize=300%2C182&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/donkey-elephant.jpg?resize=1024%2C621&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/donkey-elephant.jpg?resize=150%2C91&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/donkey-elephant.jpg?resize=768%2C466&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/donkey-elephant.jpg?resize=1536%2C932&amp;ssl=1 1536w" sizes="(max-width: 1869px) 100vw, 1869px" /></noscript></p><p><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='1024'%20height='621'%20viewBox=%270%200%201024%20621%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" data-recalc-dims="1" decoding="async" class="tf_svg_lazy aligncenter size-large wp-image-41458" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/donkey-elephant-1024x621.jpg?resize=1024%2C621&#038;ssl=1" alt="" width="1024" height="621" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/donkey-elephant.jpg?resize=1024%2C621&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/donkey-elephant.jpg?resize=300%2C182&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/donkey-elephant.jpg?resize=150%2C91&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/donkey-elephant.jpg?resize=768%2C466&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/donkey-elephant.jpg?resize=1536%2C932&amp;ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/donkey-elephant.jpg?w=1869&amp;ssl=1 1869w" data-tf-sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><noscript><img data-recalc-dims="1" decoding="async" class="aligncenter size-large wp-image-41458" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/donkey-elephant-1024x621.jpg?resize=1024%2C621&#038;ssl=1" alt="" width="1024" height="621" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/donkey-elephant.jpg?resize=1024%2C621&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/donkey-elephant.jpg?resize=300%2C182&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/donkey-elephant.jpg?resize=150%2C91&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/donkey-elephant.jpg?resize=768%2C466&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/donkey-elephant.jpg?resize=1536%2C932&amp;ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/donkey-elephant.jpg?w=1869&amp;ssl=1 1869w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></noscript></p>
<p><strong>AMERİKA BÜLTENİ</strong> (5 Kasım 2024)</p>
<p>ABD&#8217;de sandıkların kapanmasına saatler kaldı. Önümüzdeki saatlerde büyük olasılıkla önümüzdeki günlerde ve bir ihtimal haftalarda sık sık Amerikan seçim haritası ile karşı karşıya geleceksiniz. Peki bu haritalar ne anlama geliyor? Neden mavi ve kırmızı? Neden eşek ve fil? Rakamlar ne ifade ediyor? İşte Amerikan seçim haritasına yabancı okurlar için kısa bir kılavuz:</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Neden kırmızı neden mavi?</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">ABD seçim haritalarına iki renk hâkim. Kırmızı ve mavi. Kırmızı renk Cumhuriyetçilerin sembolü, mavi renk ise Demokratların. Aslında hem kırmızı hem de mavi, birliğin sembolü olan Amerikan bayrağının renkleri. Ama bu partilerin bu renklerle gösterilmesinin bayrakla bir ilgisi yok. Ve sanıldığının aksine bu çok eski bir gelenek değil, 2000&#8217;li yıllarda yani son çeyrek yüzyılda yerleşmiş bir gelenek. O kadar kabul gördü ki artık partiler bile kampanyalarında bu renkleri benimsiyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Öncelikle neden kırmızı ve mavi? Çünkü, ekranda kontrast oluşturabilen iki renk. Yani tamamen teknik bir seçim.</p>
<p style="font-weight: 400;">20&#8217;nci yüzyılın sonuna kadar hemen her seçimde ve hemen her televizyon kanalı kendisine göre bir partiyi kırmızı diğerini mavi ile gösterdi. 1996 seçimi ilk büyük konsensus oldu. Çoğu kanal Bill Clinton&#8217;un ikinci dönemine seçildiği 1996 seçimindeki haritalarda Cumhuriyetçilerin kazandığı eyaleti kırmızı renkte ve Demokratların kazandığı eyaletleri ise mavi renkte gösterdi. Ama bütün basın yayın organları aynı tutumda değildi. Örneğin, Washington Post, Time dergisi gibi birçok önemli yayın organı tam tersi renkleri kulandılar. 2000 yılı seçiminde ise bütün medya organları aynı tercihi yapınca, mavi Demokratların, kırmızı da Cumhuriyetçilerin rengi oldu. 2000 yılında Florida eyaletindeki belirsizlik nedeniyle sonuçların alınması haftalar sürmüş ve bütün ülke haber kanallarında bu konuya kilitlenmişti. O günlerde ülkenin en popüler politik yorumcu Tim Russert&#8217;ın canlı yayın yorumlarında sürekli &#8220;red state (kırmızı eyalet)&#8221;, &#8220;blue state (mavi eyalet)&#8221; tabirlerini kullanmasıyla, herkesin diline bu şekilde yerleşti.</p>
<figure id="attachment_41459" aria-describedby="caption-attachment-41459" style="width: 1024px" class="wp-caption aligncenter"><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='1024'%20height='617'%20viewBox=%270%200%201024%20617%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" data-recalc-dims="1" decoding="async" class="tf_svg_lazy wp-image-41459 size-large" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/2020-election-map.jpg?resize=1024%2C617&#038;ssl=1" alt="" width="1024" height="617" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/2020-election-map.jpg?resize=1024%2C617&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/2020-election-map.jpg?resize=300%2C181&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/2020-election-map.jpg?resize=150%2C90&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/2020-election-map.jpg?resize=768%2C463&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/2020-election-map.jpg?w=1353&amp;ssl=1 1353w" data-tf-sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><noscript><img data-recalc-dims="1" decoding="async" class="wp-image-41459 size-large" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/2020-election-map.jpg?resize=1024%2C617&#038;ssl=1" alt="" width="1024" height="617" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/2020-election-map.jpg?resize=1024%2C617&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/2020-election-map.jpg?resize=300%2C181&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/2020-election-map.jpg?resize=150%2C90&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/2020-election-map.jpg?resize=768%2C463&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/2020-election-map.jpg?w=1353&amp;ssl=1 1353w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></noscript><figcaption id="caption-attachment-41459" class="wp-caption-text">(2020 seçim haritası)</figcaption></figure>
<p style="font-weight: 400;">Mavili-kırmızılı haritaların başladığı 1996 seçiminden beri değişmeyen tek şey ise Atlas ve Pasifik okyanuslarının sahili eyaletleri ile Doğu Kanada sınırına doğru olan Orta Batı eyaletlerinin maviye, ülkenin içindeki büyük boşluğun ve güneyin ise kırmızıya boyanması oldu.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Neden fil neden eşek? </strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Her seçim döneminde olduğu gibi bugün de birçok haberde Demokrat Partiyi ‘eşek’, Cumhuriyetçi Partiyi ise ‘fil’ ile sembolize eden grafiklere denk geleceksiniz. Her iki parti de bu sembolleri benimsemiş durumda.</p>
<p style="font-weight: 400;">Demokrat Partinin kurucu lideri olan Andrew Jackson, görgüsüzlüğü ve nezaketsizliği nedeniyle muhaliflerince, laftan anlamaz adam anlamına ‘jackass (erkek eşek)’ diye nitelendirildi. Jackson ise buna kızacağı yerde benimsedi ve kendisini bu şekilde takdim etmeye başladı. Demokratların eşek ile irtibatlandırılmaları bu şekilde başladı ama bir süre sonra unutuldu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ta ki 19. Yüzyıl sonunda ülkenin en etkili karikatüristi Thomas Nast’ın karikatürlerinde bunu sık sık kullanmasına kadar. Nast’ın karikatürleri, Demokratları eşekle özdeşleştirdi. Cumhuriyetçilerin, fil ile özdeşleşmesini sağlayan da Nast oldu. Karikatürlerinde sürekli iki partiyi fil ve eşekle sembolize edince Amerikan kamuoyu da bu şekilde benimsedi.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>GOP ne demek? </strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Ameirkalı yorumcular ve Amerikan haber kaynakları Cumhuriyetçi Parti yerine sıkça G.O.P. ifadesini kullanıyor. G.O.P., Grand Old Party (Kadim Büyük Parti) ifadesinin kısaltması. 19. Yüzyıl sonunda Cumhuriyetçiler, Lincoln’un partisinin devamı olduklarına atıf yapmak için kendi partilerini bu şekilde isimlendirmeye başladılar. Ve bu tabir yaygın şekilde kabul gördü.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>‘Ticket’ ne demek</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">ABD’nin ilk 50 yılında oy verme, antik Roma ve Yunan’da olduğu gibi sesli beyanla yapılıyordu. Seçmenler yargıç karşısına çıkıyor ve yemin ettikten sonra kime oy verdiklerini herkesin duyacağı şekilde söylüyordu.  ‘Vote (oy)’ sözcüğünün Latince ‘ses (voice)’ sözcüğüyle aynı kökten gelmesi bu yöntemden dolayı.</p>
<p style="font-weight: 400;">1800’lerin ilk çeyreğinde bazı eyaletler yazılı oy vermeyi de kabul etmeye başladılar. Ama seçmen kendisi kâğıdı getirmek zorundaydı. Partiler adayın adı yazılı bir pusulayı seçmenlerine veriyor seçmenler de bunu sandığa atıyordu. Gazeteler, seçilen adayın isim hanesi boş oy pusulaları yayınlamaya başladı.  Seçmenler, gazete sayfasından bu pusula kısmını kesip, boşluğa seçtiği adayın adını yazıp sandığa atıyordu. Gazetelerin bastığı bu dikdörtgen pusulalar, o dönemin tren biletine benzediği için ‘<strong>ticket</strong>’ diye adlandırıldı. Ve ‘ticket’ sözcüğü Amerikan politik literatürüne yerleşti. Bugün bile bazı politik yorumcular, bir partinin başkan ve başkan yardımcısı adayı yerine, örneğin ‘Democratic Ticket’ veya ‘Republican Ticket’ ifadesi kullanmaya devam ediyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">1850’lerde Avustralya, Batı demokrasilerinin de kısa sürede benimseyeceği yeni bir oy verme tekniği icat etti. Artık dışarıdan adayların gazetelerin temin ettiği kağıtları oy sandığına atmak yasaklandı. Devlet, bütün adayların adını içeren ve seçmene hangi adayı istiyorsa onu bu işaret edeceği oy pusulası basacaktı. Bir süre daha, seçmenler seçim masasında bu işaretlemeyi yaptığı için yine herkes kime oy verildiğini görebiliyordu. 19. Yüzyıl sonunda ancak oy vermenin gizli yapılması gereken bir eylem olduğu farkedilebildi ve bu uygulamaya geçildi.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Seçimi kimin kazandığı nasıl anlaşılıyor?</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">ABD’de bütün sonuçların toplanıp açıklandığı merkezi bir seçim kurulu yok. Eyalet düzeyinde bir kontrol bile yok. Eyaletleri oluşturan ‘county’ler kendi sayımını yapıp gayriresmi sonuçları ilan ediyor. Bu sonuçların Washington’a resmen iletilip resmileşmesi haftalar alıyor. Ülkedeki bütün ‘county’lere muhabir yerleştiren AP Haber Ajansı, seçim gecesi kimin kazandığını ilan ediyorsa o kişi kazanmış sayılıyor. En azından Trump’a kadar böyleydi. Örneğin Trump, kazanmadığı her seçimin hileli olduğunu iddia ederek sonuçları reddediyor. Hillary Clinton, 2016 seçiminde daha birçok eyalet sayılmamışken, sonuçta iki milyonu bulacak toplam oy farkı ile öndeyken, AP Haber Ajansı Trump’ın kazanacağını ilan edince aynı gece yenilgiyi kabul konuşması yapmıştı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu seçimde de Trump’ın yenilmesi halinde yenilgiyi kabul konuşması yapması beklenmiyor. Hile iddiaları ve mahkeme süreçleriyle sonuçların alınması günler ve hatta haftalar alabilir.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>270 rakamı nedir? </strong></p>
<p style="font-weight: 400;">ABD’de başkan doğrudan halk oyu ile seçilmiyor. ABD Kongresindeki sandalye sayısı kadar toplam oya sahip ‘electoral college’ denen seçiciler kurulunun oy dağılımı başkanı belirliyor. Toplam 538 oy olduğu için salt çoğunluk oyu olan 270 oya ulaşan başkan seçilmiş oluyor.  Her eyaletin Kongre’deki sandalye sayısı, seçiciler kurulunda kaç oyu olduğunu belirleyen şey.</p>
<p style="font-weight: 400;">Maine ve Nebraska eyaletleri dışında 48 eyalette de toplam halk oyunda çoğunluğu kazanan aday, eyaletin bütün delege oylarını kazanmış sayılıyor. Maine ve Nebraska ise seçim bölgelerine bölerek, her seçim bölgesinde hangi aday çoğunluğu kazanırsa o bölgenin oyunu o aday kazanmış oluyor. Dolayısıyla bu iki eyalette her iki parti de aynı anda delege oyu kazanabiliyor.</p>
]]></content>
		
			</entry>
		<entry>
		<author>
			<name>Amerika Bülteni</name>
					</author>

		<title type="html"><![CDATA[Seçim haritasının küçük mavi noktası: Nebraska]]></title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://amerikabulteni.com/2024/11/05/secim-haritasinin-kucuk-mavi-noktasi-nebraska/" />

		<id>https://amerikabulteni.com/?p=41449</id>
		<updated>2024-12-05T20:51:48Z</updated>
		<published>2024-11-05T19:23:35Z</published>
		<category scheme="https://amerikabulteni.com" term="ARŞİV" />
		<summary type="html"><![CDATA[<p><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='1009'%20height='667'%20viewBox=%270%200%201009%20667%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" width="1009" height="667" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/nebraska-electoral-college.jpg?fit=1009%2C667&amp;ssl=1" class="tf_svg_lazy attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/nebraska-electoral-college.jpg?w=1009&amp;ssl=1 1009w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/nebraska-electoral-college.jpg?resize=300%2C198&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/nebraska-electoral-college.jpg?resize=150%2C99&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/nebraska-electoral-college.jpg?resize=768%2C508&amp;ssl=1 768w" data-tf-sizes="(max-width: 1009px) 100vw, 1009px" /><noscript><img width="1009" height="667" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/nebraska-electoral-college.jpg?fit=1009%2C667&amp;ssl=1" class="attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/nebraska-electoral-college.jpg?w=1009&amp;ssl=1 1009w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/nebraska-electoral-college.jpg?resize=300%2C198&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/nebraska-electoral-college.jpg?resize=150%2C99&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/nebraska-electoral-college.jpg?resize=768%2C508&amp;ssl=1 768w" sizes="(max-width: 1009px) 100vw, 1009px" /></noscript></p>AMERİKA BÜLTENİ (5 Kasım 2024) ABD tarihinin en çekişmeli seçimlerinden biri için sandık başında. Salı akşamı sandıklar kapandıktan sonra ise oldukça tartışmalı ve gergin bir sayım süreci bekliyor ülkeyi. İki adayın birbirine yakın oyları birçok sıradışı olasılığı da oldukça mümkün hale getiriyor. Bunlardan biri ise başkanın kim olacağına Nebraska eyaletindeki tek bir seçim bölgesinin karar [&#8230;]]]></summary>

					<content type="html" xml:base="https://amerikabulteni.com/2024/11/05/secim-haritasinin-kucuk-mavi-noktasi-nebraska/"><![CDATA[<p><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='1009'%20height='667'%20viewBox=%270%200%201009%20667%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" width="1009" height="667" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/nebraska-electoral-college.jpg?fit=1009%2C667&amp;ssl=1" class="tf_svg_lazy attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/nebraska-electoral-college.jpg?w=1009&amp;ssl=1 1009w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/nebraska-electoral-college.jpg?resize=300%2C198&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/nebraska-electoral-college.jpg?resize=150%2C99&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/nebraska-electoral-college.jpg?resize=768%2C508&amp;ssl=1 768w" data-tf-sizes="(max-width: 1009px) 100vw, 1009px" /><noscript><img width="1009" height="667" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/nebraska-electoral-college.jpg?fit=1009%2C667&amp;ssl=1" class="attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/nebraska-electoral-college.jpg?w=1009&amp;ssl=1 1009w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/nebraska-electoral-college.jpg?resize=300%2C198&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/nebraska-electoral-college.jpg?resize=150%2C99&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/nebraska-electoral-college.jpg?resize=768%2C508&amp;ssl=1 768w" sizes="(max-width: 1009px) 100vw, 1009px" /></noscript></p><p><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='1009'%20height='667'%20viewBox=%270%200%201009%20667%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" data-recalc-dims="1" decoding="async" class="tf_svg_lazy aligncenter size-full wp-image-41447" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/nebraska-electoral-college.jpg?resize=1009%2C667&#038;ssl=1" alt="" width="1009" height="667" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/nebraska-electoral-college.jpg?w=1009&amp;ssl=1 1009w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/nebraska-electoral-college.jpg?resize=300%2C198&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/nebraska-electoral-college.jpg?resize=150%2C99&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/nebraska-electoral-college.jpg?resize=768%2C508&amp;ssl=1 768w" data-tf-sizes="(max-width: 1009px) 100vw, 1009px" /><noscript><img data-recalc-dims="1" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-41447" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/nebraska-electoral-college.jpg?resize=1009%2C667&#038;ssl=1" alt="" width="1009" height="667" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/nebraska-electoral-college.jpg?w=1009&amp;ssl=1 1009w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/nebraska-electoral-college.jpg?resize=300%2C198&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/nebraska-electoral-college.jpg?resize=150%2C99&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/nebraska-electoral-college.jpg?resize=768%2C508&amp;ssl=1 768w" sizes="(max-width: 1009px) 100vw, 1009px" /></noscript></p>
<p><strong>AMERİKA BÜLTENİ</strong> (5 Kasım 2024)</p>
<p style="font-weight: 400;">ABD tarihinin en çekişmeli seçimlerinden biri için sandık başında. Salı akşamı sandıklar kapandıktan sonra ise oldukça tartışmalı ve gergin bir sayım süreci bekliyor ülkeyi. İki adayın birbirine yakın oyları birçok sıradışı olasılığı da oldukça mümkün hale getiriyor. Bunlardan biri ise başkanın kim olacağına Nebraska eyaletindeki tek bir seçim bölgesinin karar verme olasılığı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Her eyaletin, ABD Kongresinde milletvekili ve senatör toplam kaç oyu varsa başkanı seçecek ‘Seçiciler Kurulu’nda (Electoral Kolege) o kadar oyu var. Neredeyse her eyalette en çok oyu alan aday o eyaletin ‘Seçiciler Kurulu’ndaki (Electoral Kolege) bütün oylarını kazanmış sayılıyor. Sadece iki eyalet, <strong>Maine</strong> ve <strong>Nebraska</strong>, &#8216;<strong>kazanan hepsini alır</strong>&#8216; sistemini uygulamıyor. Maine ve Nebraska eyaletleri, seçililer kurulu oylarını, Kongre seçim bölgelerine göre ayırıyor ve o seçim bölgesinde en çok kim oy almışsa o bölgenin ‘electoral college’ oyunu o adaya veriyor. Dolayısıyla bu iki eyaletten iki adaya da oy çıkabiliyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Maine eyaletinin toplam dört oyunu geleneksel olarak 3’ü Demokratlar ve 1’ini ise Cumhuriyetçiler kazanıyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Nebraska eyaletinde ise 5 seçim bölgesinden dördünü genelde Cumhuriyetler kazanırken son yıllarda eyaletin en büyük kenti olan Omaha’nın olduğu beşinci bölgeyi Demokrat adaylar kazanmaya başladı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Çekişmeli eyaletlerden Cumhuriyetçi eğilimi daha yüksek Georgia, Arizona ve Nevada’yı Trump’ın, Demokrat eğilimi daha yüksek Pennsylvania, Michigan ve Wisconsin’ı ise Harris’in kazanması Nebraska’nın bu tek seçim bölgesini ABD başkanını belirleyecek pozisyona taşıyacak. Yine iki adayın kritik eyaletlerdeki bazı diğer kazanma olasılıkları da 270 oya ulaşmak için Nebraska&#8217;nın tek oyuna muhtaç hale getirebilir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Eğer, bu bölgeyi son yıllarda olduğu gibi yine Demokratlar kazanırsa bu tek oy Harris’i 270 oya taşıyıp başkanlığı getirecek. Eğer, Trump burayı da kazanırsa, bu tek oy Trump’ı 269’a taşıyacak ve iki aday 269 oy eşit almış olacak.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Seçici oyunda eşitlik olduğunda ne oluyor?</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">ABD Anayasasına göre, eğer seçiciler kurulu oyunda eşitlik olursa veya hiçbir aday salt çoğunluk oyuna ulaşamazsa, seçimi Temsilciler Meclisi yapar. Ancak Başkan seçiminde Temsilciler Meclisinde her eyaletin sadece bir oyu olur. O oyun hangi yönde olduğuna ise her eyaletin kendi Kongresi karar verir.</p>
<p style="font-weight: 400;">ABD’de bugün 50 eyaletin 26’sında Cumhuriyetçi Partililer çoğunlukta olduğu için bu durum Trump için bir avantaj. Trump 26 oyla ABD başkanı seçilebilir.</p>
<p style="font-weight: 400;">ABD tarihinde daha önce sadece iki seçimde eşitlik olmuştu. 1800 seçiminde ve 1824 seçiminde. Yani 200 yıldır böylesi bir durum hiç yaşanmadı.</p>
]]></content>
		
			</entry>
		<entry>
		<author>
			<name>Amerika Bülteni</name>
					</author>

		<title type="html"><![CDATA[ABD Kongresi bugün el değiştirebilir]]></title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://amerikabulteni.com/2024/11/05/abd-kongresi-bugun-el-degistirebilir/" />

		<id>https://amerikabulteni.com/?p=41434</id>
		<updated>2024-12-05T20:52:22Z</updated>
		<published>2024-11-05T14:15:04Z</published>
		<category scheme="https://amerikabulteni.com" term="ARŞİV" />
		<summary type="html"><![CDATA[<p><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='1151'%20height='772'%20viewBox=%270%200%201151%20772%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" width="1151" height="772" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/kongre2024-.jpg?fit=1151%2C772&amp;ssl=1" class="tf_svg_lazy attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/kongre2024-.jpg?w=1151&amp;ssl=1 1151w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/kongre2024-.jpg?resize=300%2C201&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/kongre2024-.jpg?resize=1024%2C687&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/kongre2024-.jpg?resize=150%2C101&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/kongre2024-.jpg?resize=768%2C515&amp;ssl=1 768w" data-tf-sizes="(max-width: 1151px) 100vw, 1151px" /><noscript><img width="1151" height="772" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/kongre2024-.jpg?fit=1151%2C772&amp;ssl=1" class="attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/kongre2024-.jpg?w=1151&amp;ssl=1 1151w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/kongre2024-.jpg?resize=300%2C201&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/kongre2024-.jpg?resize=1024%2C687&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/kongre2024-.jpg?resize=150%2C101&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/kongre2024-.jpg?resize=768%2C515&amp;ssl=1 768w" sizes="(max-width: 1151px) 100vw, 1151px" /></noscript></p>AMERİKA BÜLTENİ (5 Kasım 2024) ABD’de bugün seçim günü. Gündemin çoğunluğunu Başkanlık seçimi meşgul etse de ülkedeki iktidar dengeleri açısından en az onun kadar önemli ve dramatik bir başka seçim daha var. Bugün sandığa giden Amerikan halkı, başkanının yanı sıra 435 sandalyeli Temsilciler Meclisinin 431 sandlayesi ile 100 sandalyeli Senato’nun 34 koltuğu için de oy [&#8230;]]]></summary>

					<content type="html" xml:base="https://amerikabulteni.com/2024/11/05/abd-kongresi-bugun-el-degistirebilir/"><![CDATA[<p><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='1151'%20height='772'%20viewBox=%270%200%201151%20772%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" width="1151" height="772" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/kongre2024-.jpg?fit=1151%2C772&amp;ssl=1" class="tf_svg_lazy attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/kongre2024-.jpg?w=1151&amp;ssl=1 1151w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/kongre2024-.jpg?resize=300%2C201&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/kongre2024-.jpg?resize=1024%2C687&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/kongre2024-.jpg?resize=150%2C101&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/kongre2024-.jpg?resize=768%2C515&amp;ssl=1 768w" data-tf-sizes="(max-width: 1151px) 100vw, 1151px" /><noscript><img width="1151" height="772" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/kongre2024-.jpg?fit=1151%2C772&amp;ssl=1" class="attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/kongre2024-.jpg?w=1151&amp;ssl=1 1151w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/kongre2024-.jpg?resize=300%2C201&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/kongre2024-.jpg?resize=1024%2C687&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/kongre2024-.jpg?resize=150%2C101&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/kongre2024-.jpg?resize=768%2C515&amp;ssl=1 768w" sizes="(max-width: 1151px) 100vw, 1151px" /></noscript></p><p><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='1024'%20height='687'%20viewBox=%270%200%201024%20687%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" data-recalc-dims="1" decoding="async" class="tf_svg_lazy aligncenter size-large wp-image-41435" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/kongre2024-.jpg?resize=1024%2C687&#038;ssl=1" alt="" width="1024" height="687" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/kongre2024-.jpg?resize=1024%2C687&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/kongre2024-.jpg?resize=300%2C201&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/kongre2024-.jpg?resize=150%2C101&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/kongre2024-.jpg?resize=768%2C515&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/kongre2024-.jpg?w=1151&amp;ssl=1 1151w" data-tf-sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><noscript><img data-recalc-dims="1" decoding="async" class="aligncenter size-large wp-image-41435" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/kongre2024-.jpg?resize=1024%2C687&#038;ssl=1" alt="" width="1024" height="687" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/kongre2024-.jpg?resize=1024%2C687&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/kongre2024-.jpg?resize=300%2C201&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/kongre2024-.jpg?resize=150%2C101&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/kongre2024-.jpg?resize=768%2C515&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/kongre2024-.jpg?w=1151&amp;ssl=1 1151w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></noscript></p>
<p><strong>AMERİKA BÜLTENİ</strong> (5 Kasım 2024)</p>
<p style="font-weight: 400;">ABD’de bugün seçim günü. Gündemin çoğunluğunu Başkanlık seçimi meşgul etse de ülkedeki iktidar dengeleri açısından en az onun kadar önemli ve dramatik bir başka seçim daha var. Bugün sandığa giden Amerikan halkı, başkanının yanı sıra 435 sandalyeli Temsilciler Meclisinin 431 sandlayesi ile 100 sandalyeli Senato’nun 34 koltuğu için de oy kullanacak.</p>
<p style="font-weight: 400;">ABD Kongresine kimin hakim olacağı bir sonraki başkanın ajandasını ne kadar yasalaştırabileceğine, yönetim kademelerine atayabileceği isimlere, ekonomiye ve ABD’nin dış politikasına etkileri nedeniyle oldukça kritik.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Temsilciler Meclisi ilk kez siyah başkana sahip olabilir</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">ABD Temsilciler Meclisinde halen Cumhuriyetçilerin 220-212 üstünlüğü var. Bugünkü seçimde, anketler Demokratların Cumhuriyetçilerden sadece 4              koltuk kapıp çoğunluğa geçmesini daha yüksek bir olasılık olarak görüyor. Çünkü çekişmeli iki tarafa gidebilecek 15 sandalyenin neredeyse tamamı Demokratların güçlü olduğu mavi eyaletlerde.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ancak birçok seçim bölgesinde başa baş yarış, Temsilciler Meclisinde kimin çoğunluğu oluşturduğunun öğrenilmesinin günler hatta haftalar almasına yol açabilir. Özellikle de Meclis’te 52 sandalye ile en fazla üyeye sahip California eyaletinin 6 sandalyesinde çekişme olması bu eyaletteki sayımın 2022’de olduğu gibi uzun sürmesine yol açabilir.</p>
<figure id="attachment_41437" aria-describedby="caption-attachment-41437" style="width: 279px" class="wp-caption alignleft"><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='279'%20height='300'%20viewBox=%270%200%20279%20300%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" data-recalc-dims="1" decoding="async" class="tf_svg_lazy wp-image-41437 size-medium" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/hakeem-jeffries-portre-1.jpg?resize=279%2C300&#038;ssl=1" alt="" width="279" height="300" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/hakeem-jeffries-portre-1.jpg?resize=279%2C300&amp;ssl=1 279w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/hakeem-jeffries-portre-1.jpg?resize=953%2C1024&amp;ssl=1 953w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/hakeem-jeffries-portre-1.jpg?resize=140%2C150&amp;ssl=1 140w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/hakeem-jeffries-portre-1.jpg?resize=768%2C826&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/hakeem-jeffries-portre-1.jpg?w=1000&amp;ssl=1 1000w" data-tf-sizes="(max-width: 279px) 100vw, 279px" /><noscript><img data-recalc-dims="1" decoding="async" class="wp-image-41437 size-medium" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/hakeem-jeffries-portre-1.jpg?resize=279%2C300&#038;ssl=1" alt="" width="279" height="300" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/hakeem-jeffries-portre-1.jpg?resize=279%2C300&amp;ssl=1 279w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/hakeem-jeffries-portre-1.jpg?resize=953%2C1024&amp;ssl=1 953w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/hakeem-jeffries-portre-1.jpg?resize=140%2C150&amp;ssl=1 140w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/hakeem-jeffries-portre-1.jpg?resize=768%2C826&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/hakeem-jeffries-portre-1.jpg?w=1000&amp;ssl=1 1000w" sizes="(max-width: 279px) 100vw, 279px" /></noscript><figcaption id="caption-attachment-41437" class="wp-caption-text">(Hakeem Jeffries)</figcaption></figure>
<p style="font-weight: 400;">Demokratların çoğunluğu ele geçirmesi halinde, halen Demokrat Parti grubunun lideri olan New York Milletvekili <strong>Hakeem Jeffries</strong>’e Temsilciler Meclisi Başkanı olma yolu açılacak. 2022’de Nancy Pelosi’den grup liderliğini aldığında, iki büyük partiden birinin ilk siyahi grup lideri olarak tarihe geçen Jeffries, eğer sonuçlar umdukları gibi giderse ABD Temsilciler Meclisinin ilk siyah başkanı olarak da tarihe geçecek.</p>
<p style="font-weight: 400;">Cumhuriyetçilerin, 2022 seçiminde elde ettikleri Meclis seçimini kaybetmeleri politik olarak oldukça büyük bir hezimet olacak. 1954 yılından beri hiçbir parti, sadece tek dönem sonunda Meclis çoğunluğunu kaybetmemişti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Cumhuriyetçilerin çoğunluğu kazanmasından sonra Trump’a sadık MAGA grubu ile partinin ana akım milletvekilleri arasındaki görüş farklılığı, partinin çoğunluk lideri ve Meclis Başkanı Kevin McCharty’nin başkanlığı kaybetmesine yol açmıştı. Halen Meclisin Başkanlığını Trumpçı gruptan Mike Johnson yürütüyor. Trump’ın ve MAGA grubunun yasama faaliyetlerini engellemesi nedeniyle ABD’nin 118. Kongresi olan bugünkü Meclis, 1930 Meclisinden beri en işlevsiz meclis olarak tarihe geçti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Senato Demokratlardan Cumhuriyetçilere geçebilir</p>
<p style="font-weight: 400;">ABD Senatosunda Demokratların 51-49 gibi oldukça küçük farkla üstünlüğü var. West Virginia senatörlüğünü kaybetmeleri neredeyse kesin. Yani Cumhuriyetçiler, kayıp yaşamadan tek bir sandalye da kazanarak çoğunluğa geçebilir.  Bugün seçime konu olacak 34 koltuğun 15’i halen Demokratlara ve 9’u da halen Cumhuriyetçilere ait.</p>
<p style="font-weight: 400;">Diğer eyaletlerde hangi partinin kazanacağı neredeyse kesin olduğu için Michigan, Ohio, Pennsylvania, Wisconsin, Arizona, Nevada, Montana, Nebraska, Maryland, ve Texas sonucu belirleyecek eyaletler. Demokratlar, Cumhuriyetçi Partinin kalesi olan Texas’ta ilk kez kazanma ümidine bu kadar sahipler. Öte yandan Florida’da bir mucize beklentisi ile diğer eyaletlerdeki olası kayıplarını dengelemeyi ümit ediyorlar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Arizona eyaleti aşırı solcu ve aşırı sağcı iki aday arasında en büyük kutuplaşmayı yaşan eyalet. Demokrat Partiden seçilen Kyristen Sinema bu yıl yeniden aday değil. Onun koltuğu için Trump’ın ve Maga hareketinin gözdesi Kary Lake ile solcu aday Ruben Gallego yarışıyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Michigan’da ise iki merkez adayın çekişmesi var. Başkanlık seçiminde Trump’ın kazanacağına kesin gözüyle bakılan Ohio’da ise Demokrat Partili Senatör Sherrod Brown koltuğunu Trumpçı Bernie Moreno’ya karşı koruyor. Eğer Demokratlar bir sürpriz yapıp Texas’ı kazanamazsa Senato’da dengeleri değiştirebilecek eyaletin Ohio olması bekleniyor.</p>
]]></content>
		
			</entry>
		<entry>
		<author>
			<name>Amerika Bülteni</name>
					</author>

		<title type="html"><![CDATA[İki Amerika&#8217;nın siyasi savaşının tarihine bir yolculuk- Son]]></title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://amerikabulteni.com/2024/11/03/iki-amerikanin-siyasi-savasinin-tarihine-bir-yolculuk-son/" />

		<id>https://amerikabulteni.com/?p=41410</id>
		<updated>2024-11-03T16:26:54Z</updated>
		<published>2024-11-03T16:26:54Z</published>
		<category scheme="https://amerikabulteni.com" term="CEMAL TUNCDEMİR" /><category scheme="https://amerikabulteni.com" term="MANŞET" /><category scheme="https://amerikabulteni.com" term="MANŞETLER" /><category scheme="https://amerikabulteni.com" term="TARİH" />
		<summary type="html"><![CDATA[<p><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='611'%20height='420'%20viewBox=%270%200%20611%20420%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" width="611" height="420" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/amerika-blue-red.jpg?fit=611%2C420&amp;ssl=1" class="tf_svg_lazy attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/amerika-blue-red.jpg?w=611&amp;ssl=1 611w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/amerika-blue-red.jpg?resize=300%2C206&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/amerika-blue-red.jpg?resize=150%2C103&amp;ssl=1 150w" data-tf-sizes="(max-width: 611px) 100vw, 611px" /><noscript><img width="611" height="420" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/amerika-blue-red.jpg?fit=611%2C420&amp;ssl=1" class="attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/amerika-blue-red.jpg?w=611&amp;ssl=1 611w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/amerika-blue-red.jpg?resize=300%2C206&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/amerika-blue-red.jpg?resize=150%2C103&amp;ssl=1 150w" sizes="(max-width: 611px) 100vw, 611px" /></noscript></p>CEMAL TUNÇDEMİR 3 Kasım 2024 &#8220;Kendi içinde bölünmüş bir ev ayakta kalamaz. Amerika sonsuza kadar yarısı köle yarısı özgür şekilde devam edemez. Birliğin dağılacağını veya evin çökeceğini söylemiyorum. Bu bölünmüşlüğün süremeyeceğini söylüyorum. Ülkenin tamamı ikisinden birine dönüşecek.” Yeni kurulmuş Cumhuriyetçi Partinin Illinois Senatörlüğüne aday gösterdiği Abraham Lincoln adlı eski milletvekili bir avukat 16 Haziran 1858 günü, iki [&#8230;]]]></summary>

					<content type="html" xml:base="https://amerikabulteni.com/2024/11/03/iki-amerikanin-siyasi-savasinin-tarihine-bir-yolculuk-son/"><![CDATA[<p><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='611'%20height='420'%20viewBox=%270%200%20611%20420%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" width="611" height="420" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/amerika-blue-red.jpg?fit=611%2C420&amp;ssl=1" class="tf_svg_lazy attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/amerika-blue-red.jpg?w=611&amp;ssl=1 611w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/amerika-blue-red.jpg?resize=300%2C206&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/amerika-blue-red.jpg?resize=150%2C103&amp;ssl=1 150w" data-tf-sizes="(max-width: 611px) 100vw, 611px" /><noscript><img width="611" height="420" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/amerika-blue-red.jpg?fit=611%2C420&amp;ssl=1" class="attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/amerika-blue-red.jpg?w=611&amp;ssl=1 611w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/amerika-blue-red.jpg?resize=300%2C206&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/amerika-blue-red.jpg?resize=150%2C103&amp;ssl=1 150w" sizes="(max-width: 611px) 100vw, 611px" /></noscript></p><p><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='611'%20height='420'%20viewBox=%270%200%20611%20420%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" data-recalc-dims="1" decoding="async" class="tf_svg_lazy aligncenter size-full wp-image-41411" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/amerika-blue-red.jpg?resize=611%2C420&#038;ssl=1" alt="" width="611" height="420" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/amerika-blue-red.jpg?w=611&amp;ssl=1 611w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/amerika-blue-red.jpg?resize=300%2C206&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/amerika-blue-red.jpg?resize=150%2C103&amp;ssl=1 150w" data-tf-sizes="(max-width: 611px) 100vw, 611px" /><noscript><img data-recalc-dims="1" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-41411" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/amerika-blue-red.jpg?resize=611%2C420&#038;ssl=1" alt="" width="611" height="420" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/amerika-blue-red.jpg?w=611&amp;ssl=1 611w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/amerika-blue-red.jpg?resize=300%2C206&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/11/amerika-blue-red.jpg?resize=150%2C103&amp;ssl=1 150w" sizes="(max-width: 611px) 100vw, 611px" /></noscript></p>
<p><strong>CEMAL TUNÇDEMİR</strong></p>
<p>3 Kasım 2024</p>
<blockquote>
<p style="font-weight: 400;"><em>&#8220;Kendi içinde bölünmüş bir ev ayakta kalamaz. Amerika sonsuza kadar yarısı köle yarısı özgür şekilde devam edemez. Birliğin dağılacağını veya evin çökeceğini söylemiyorum. Bu bölünmüşlüğün süremeyeceğini söylüyorum. Ülkenin tamamı ikisinden birine dönüşecek.”</em></p>
</blockquote>
<p style="font-weight: 400;">Yeni kurulmuş Cumhuriyetçi Partinin Illinois Senatörlüğüne aday gösterdiği <strong>Abraham Lincoln</strong> adlı eski milletvekili bir avukat 16 Haziran 1858 günü, iki Amerika’nın aynı anda yaşayamayacağını bu sözlerle ilan ediyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Sonradan “Bölünmüş Ev” adıyla tarihe geçecek bu etkili konuşma ve akabindeki münazaralar Abraham Lincoln’u ulusal gündeme taşıdı. Yeni kurulmuş ve hala sadece kuzeyde destek gören bölgesel bir parti olan Cumhuriyetçi Partinin 1860 seçiminde başkan adayı oldu.</p>
<p style="font-weight: 400;">1860 seçimi kölelik konusunda bir referanduma dönüşünce Lincoln’un desteği arttı ve sürpriz şekilde seçimi kazandı. Demokrat Partinin beklenmedik şekilde kaybetmesi üzerine, kölelik yanlısı 11 güney eyaleti ABD’den ayrılarak başkenti Virginia eyaletinin Richmond kenti olan <strong>Amerika Devletler Konfederasyonu</strong>’nu kurdu. Konfederasyon milis güçlerinin 12 Nisan 1861 günü Virginia’daki federal bir kışlaya saldırması ile kuşaklardır Amerikan liderlerin korkulu rüyası olan ABD İç Savaşı da başladı. 1789’dan beri süregelen, “köleliği yasaklarsak bölünürüz” ve “yasaklamazsak bölünürüz” tartışmasının artık bir anlamı kalmamıştı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Güney eyaletleri iç savaş başladığında sahip olacaklarını umdukları iç ve dış desteği bulamadılar. Onlar farkında değilken dünya, kimsenin köleliğin yanında görünmek istemeyeceği kadar değişmişti. Köleliği artık savaşla bile koruyamayacakları gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kaldılar. ‘Öyleyse batsın bu dünya’ modunda bir süre daha umutsuzca sürdürdükleri savaşta asker veya sivil yaklaşık 1 milyon insan ölecekti. 9 Nisan 1865’te Konfederasyon Ordusu başkomutanı Robert Lee’nin teslim olması ve hemen ardından Konfederal Amerika’nın Devlet Başkanı Jafferson Davis’in kaçmaya çalışırken tutuklanmasıyla iç savaş sona erdi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Lincoln zaferin kesin olduğu zamanda yaptığı bir konuşmasında, “<em>tanrının, günahkâr toplumları cezasız bırakmayacağını</em>” ifade ederek, “<em>kuzey ve güneyin beraber iç savaş yıkımı yaşamasının kölelik günahına ortak olduklarını gösterdiğini</em>” savunacaktı. Kölelik konusunda sadece güneyi şeytanlaştıran bakışa karşı, ‘günah hepimizin’ itirafıyla ülkeyi duygusal olarak birleştirmeye çalışıyordu. Fakat Lincoln’un kucaklaşma çabasına rağmen iki Amerika’nın siyasi savaşı sona ermekten çok uzaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">İç Savaşın ardından Amerikalıların ‘Reconstruction Era’ diye andığı Cumhuriyetin Yeniden Yapılanması Dönemi başladı. Anayasa’ya eklenen üç ek madde ile kölelik yasaklandı, siyahlar vatandaş hale geldi ve siyah erkekler oy hakkı kazandı. Federal Hükümet, Yeniden Yapılanma Yasalarının uygulanmasını denetlemek üzere güney eyaletlerinde askeri sıkıyönetim bölgeleri oluşturdu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yaklaşık 4 milyon kölenin vatandaş haline gelmesiyle ortaya çıkan 700 bin kişilik siyah seçmen, bir anda siyasi savaşta kilit role yükseldi. ABD’nin ilk siyah politikacıları da bu dönemde boy gösterdi. Öyle ki ABD Kongresinin ilk siyah senatörü daha 1870’ta Mississippi eyaletinden seçilecekti. Amerikan tarihindeki ikinci siyah senatörün, 97 yıl sonra 1967’de seçileceğini ve bugüne kadar senatör seçilmiş 2004 kişiden sadece 12’sinin siyah olduğunu (Obama ve Harris dahil) göz önüne alırsak, ABD’nin iç savaştan hemen sonraki 15 yılda nasıl radikal bir açılım yaşadığını daha iyi anlarız.</p>
<p style="font-weight: 400;">Siyah seçmenler İç Savaştan sonraki yüzyıl boyunca büyük ölçüde Lincoln’un partisine yani Cumhuriyetçi Partiye sadık kalacaktılar. İç savaştan sonra iyice küçülen Demokrat Parti ise 1860’tan 1930’a kadar 70 yıl boyunca sadece iki başkan çıkarabilecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Öte yandan kuzeyin İç Savaştaki zaferine rağmen Güneyde beyaz ırkçılığı ve beyaz üstünlüğü anlayışı yok olmadı. Aksine karşı devrimci bir terör dalgasına dönüştü. 1865 yılında Tennessee’de kurulan Ku Klux Klan başta olmak üzere beyazların kurduğu Beyaz Kamelya Şövalyeleri gibi terör örgütleri, siyah liderleri, Cumhuriyetçi Partili politikacıları kaçırıp öldürmeye başladı. Amaçları, siyah seçmenleri ve onların oy verdikleri Cumhuriyetçi adayları terörle korkutup sandıklardan uzak tutmaktı. Önlerindeki tek engel ise yeniden yapılanma yasalarının uygulanmasını takiple görevli federal askeri birliklerdi.</p>
<p style="font-weight: 400;">1870’lerde nihayet bundan kurtulmanın fırsatı önlerine gelecekti. Kuzey eyaletlerinde, “köleleri özgürleştirdik, onlar için daha yapacak bir şey yok” görüşü ağırlık kazanırken, yenilmiş güneye hukuk ve eşitliği askeri güçle uygulama politikasına ilgi ve destek de erimeye başlamıştı. Cumhuriyetçilerin, 1876’da reformların uygulanmasını takiple görevli federal birlikleri güney eyaletlerinden çekmesi ile Yeniden Yapılanma Devrimi de sona erdi. Güneydeki dört milyon siyahın tamamı ırkçı beyazların insafına terk edildi.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Kölelikten kurtulan siyahların ikinci sınıf vatandaş haline gelmesi</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Güney eyaletleri art arda yasalarını değiştirmeye başladılar. Siyahların oy kullanmasını artık açıktan yasaklayamazlardı. Oy kullanabilmek için tamamı yoksullardan oluşan siyahların ödemesi imkânsız ‘kafa vergisi’ ve ‘okur yazarlık testi’ gibi kriterler getirdiler. Siyahların en fazla yüzde 5’inin oy kullanabildiği bu ortamda bütün güney tamamen Demokratik Partinin kontrolüne geçti. Güneyin, “Yekpare Güney (Solid South)’ diye tanımlanacağı dönem başladı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Mahkeme jürileri, seçmen havuzundan seçildiği için ve seçmenler içinde neredeyse hiç siyah kalmadığı için bu dönem boyunca bütün Güney eyaletlerinde mahkemeler tamamen beyaz jürilerden oluştu. Bu ırkçı jüriler, yerel linç çetelerini, ırkçı ve katil şerifleri her türlü cinayetlerinde akladılar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Siyahlar kamusal yaşamdan tamamen dışlandılar. Güney eyaletlerinde ‘<strong>Jim Crow</strong> <strong>Dönemi</strong>’ diye anılan ve siyahlarla beyazların, aynı okullara gidemediği, aynı restoranlarda yemek yiyemediği, trenlerde aynı vagonlarda, otobüslerde aynı koltuklarda seyahat edemediği, araç trafiğinde bile içinde beyaz olan otomobillerin geçiş üstünlüğüne sahip olacağı bir dönem başladı. O günlerde ABD Yüksek Mahkemesi de “ayrı ama eşit” diye anılan ve bugün utançla anılan içtihadında, “herkese hizmet sağlandığı sürece bu hizmetin farklı ırksal gruplara farklı yerlerde yapılması anayasaya aykırı değil” hükmü oluşturarak bu ırkçılığa yasal koruma getirecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Siyahların nüfus sayımına ‘tam insan’ olarak dahil edilmesiyle Güney eyaletlerinin ABD Temsilciler Meclisinde milletvekili sayıları artmıştı. Ne var ki siyahların oy kullanamaması nedeniyle bu milletvekillerinin tamamının ırkçı beyazlardan oluşması ile Demokrat Parti ABD Kongresinde etkili bir güce dönüştü.</p>
<p style="font-weight: 400;">Güney’de beyaz ırkçılarca yeniden toparlanıp organize olan Demokratik Parti, New York gibi bazı kuzey şehirlerinde de güç kazanmaya başlayacaktı. Bunda İç Savaştan sonra uzunca bir süre iktidar tekeli olan Cumhuriyetçi Partinin, tek parti olmanın doğal sonucu olarak yolsuzluklara boğulması, ganimet sisteminin yarattığı küskün ordusunun büyümesi gibi sebepler rol oynadı. Ama en önemli neden, kuzey kentlerine yönelik başta İrlanda ve Almanya olmak üzere Avrupa kıtasından Katolik göçmen akınıydı. Demokratik Parti, Katolik göçmenleri, siyahlara karşı dengeleyici bir oy kitlesi olarak görüyordu. Demokratik Partililer, gemilerle gelen göçmenlerin vatandaşlık işlemlerini takip ediyor ve kendilerine seçmen yapıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>İki ayrı dönemde başkanlık yapan tek başkan </strong></p>
<p style="font-weight: 400;">1884’te ABD’nin 22. Başkanı seçilen New York Eyalet Valisi <strong>Grover Cleveland</strong>, İç Savaştan beri başkanlığı kazanan ilk Demokrat oldu. 1888 seçiminde ikinci dönemi için yeniden seçilemese de Cleveland pes etmeyecek ve 1892’de yeniden aday olup ABD’nin 24. Başkanı da olacaktı. Başkan Cleveland, ABD tarihinde birbirinin devamı olmayan iki dönemde başkanlık yapan tek başkan kalmaya devam ediyor. ABD’nin 45. Başkanı Trump’ın, bu yıl 47. Başkan olmak için yeniden aday olmasıyla Cleveland, bu yıl ülkede hakkında en fazla kitap ve makale yayınlanan eski başkan haline gelecekti.</p>
<p>19. Yüzyılın son çeyreğinde kuzey kentlerinde bir diğer radikal zihniyet değişimini ise iş dünyası yaşıyordu. Kamu yatırımları, sanayi teşviği, korumacı gümrük duvarı gibi Hamiltonyan politikaları kuşaklar boyunca destekleyen başta demiryolu hatları sahibi kuzeyli sanayiciler, yatırımcılar, fabrikatörler, devlete ihtiyaçları kalmayacak kadar zenginleşmişlerdi. Artık devletin denetim kurallarının ve bürokratik kollarının üzerlerinden kalkmasını istiyorlardı. Dolayısıyla, 20. Yüzyıla yaklaşılırken ABD tarihinde ilk kez sanayici, fabrikacı, yatırımcı iş dünyası, kuşaklardır Demokratların savunduğu ‘küçük federal devlet’ anlayışına sempati duymaya başlıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Öte yandan, güney ve Batı eyaletlerindeki çiftçiler, üreticiler ve sanayi kentlerinde hızla büyüyen işçi sınıfı ise, devletin ekonomiye daha müdahil olmasını talep etmeye başladı. Başta demiryolları olmak üzere ekonominin tekellerin kontrolüne girmesine, politik yolsuzluklara tepkiler, hızlanan sanayileşme ile sayısı iyice artmış işçi kesiminin ücret ve çalışma koşulları talepleri partilerin pozisyonunda çok daha büyük bir değişimi besliyordu. Her iki partinin de bu taleplerin sesi olma mücadelesine girmesi politik ayrışmayı ilericilik yarışına dönüştürecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Terakkiperver partiler çağı</strong></p>
<p>19. Yüzyıl son çeyreğinde parti ağalarına ve ganimet sistemine karşı yükselen tepki, çalışma hayatında kötü çalışma koşullarına ve haksız düşük maaşlara yükselen toplumsal tepki ile birleşince her iki partiyi de bu olumsuzluklarla mücadeleyi önceleyen ilerici politikaları savunmaya sevk etti. Orta sınıfın oluşmaya başladığı 1890’lar ABD’de ‘Terakki Çağı (Progressive Era)’ diye anılan sürecin de başlangıcı oldu. Demokratik Partinin güçlenen İşçi Sendikaları ile ittifaklar kurması, bu partinin, bugünkü anlama yakın şekilde solcu parti kimliği kazanmasında ilk adım olacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bununla beraber bu çağın en etkili başkanı 1900’de seçilen Cumhuriyetçi Partili <strong>Theodor Roosevelt</strong> olacaktı. Tekelleri ve monopolleri yasaklayan yasalar onun zamanında Kongre’den geçecekti. 1912’de Cumhuriyetçi Partinin iki aday arasında bölünmesi ise Demokrat Partililere İç Savaştan sonra ikinci kez ABD başkanlığını (Woodrow Wilson) kazanma şansı verdi.</p>
<p style="font-weight: 400;">İlerici politikaların savunucusu olarak başkan olan Wilson’un Birinci Dünya Savaşının başlamasından sonra, beyaz ırkçısı, göçmen karşıtı, komünist cadı avına yol açan paranoyak politikaları, onu ve partisini gözden düşürürken, terakki politikalarına karşı bir dalgayı da besledi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kadınların da ilk kez oy kullanabildiği 1920 seçiminde Cumhuriyetçi Parti, yüzde 26 gibi rekor bir oy oranı farkıyla yeniden Beyaz Saray’ı aldı. 1923 yılında başkanken ölecek Warren Harding’in ve yerine başkan olan yardımcısı Calvin Coolidge’in dokuz yıllık dönemi, ABD’de ekonomik, sosyal ve kültürel iyimserliğin oldukça yükseldiği bir dönem olacaktı. Altı yıldır başkan olan Coolidge, 1928’de yeniden aday olması gündeme geldiğinde, “<em>Aday olursam 10 yıl süreyle başkanlık yapmış olacağım. Benden önce bunu yapan olmadı. Bir sebepten dolayı. Bu bir kişinin başkanlık yapması için çok uzun bir süre</em>” diyerek yeniden aday olmadı.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Büyük Buhran, Demokratların önünü açtı</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Cumhuriyetçi Partinin Coolidge’in yerine aday gösterdiği <strong>Herbert Hoover</strong>, Demokrat Partinin ve ABD’nin ilk Katolik başkan adayı <strong>Al Smith</strong>’i yenerek 1929’da göreve başladığında her şey normal görünüyordu. Kendisinin de kabinelerinde bakan olarak görev yaptığı Cumhuriyetçi seleflerinin, piyasalar ve şirketler üzerinde sıfır denetim politikaları, 10 yıl boyunca piyasa balonlarının şişmesine, emlaktan hisse senetlerine kadar her şeyin gerçek değerinin çok üzerine çıkmasına neden olmuştu. Hoover da selefi iki başkan gibi ekonomistlerin ‘balon patlamak üzere’ uyarısını dikkate almadı.</p>
<p style="font-weight: 400;">29 Ekim 1929 günü piyasalarda panik başladığında bile Hoover bunu geçici bir kriz gibi görüyordu. İki yıl boyunca federal hükümet olarak krize müdahil olmama politikası izledi. “Herkes kendi başının çaresine bakmakla sorumlu” çizgisinde bir bireycilik ile “yapılması gereken bir şey varsa bile eyaletler yetkili” çizgisinde bir federalizmden oluşan işlevsiz bir noktada durdu. Yoksullara ve işsizlere sosyal yardım programlarını ‘kolektivizm’ diyerek reddetti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Her geçen gün büyüyen işsiz ve evsiz ordusu artık görmezden gelinemez boyuta gelince de çözüm olarak “Meksikalıları kitlesel şekilde sınır dışı etme politikası” ile çözüm bulmaya yeltendi. ABD’nin güney eyaletlerinde yüzyıllardır yaşayan, çoğu Amerikan vatandaşı yaklaşık 1 milyon Meksikalı, kitlesel şekilde Meksika’ya sürüldü. Hoover’a göre bu Amerikalılar için oldukça büyük bir istihdam ve barınma alanı açacaktı. Ne var ki Amerikalılar, Meksikalıların yaşadığı yerlerde yaşamaya, çalıştıkları işlerde çalışmaya çok hevesli değildi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu ırkçı başkanının bir diğer politikası ise Lincoln’un partisinin görünür kademelerindeki siyahları görevlerinden alması oldu. “Lily-White” denilen bu “beyazlaştırma” stratejisiyle Cumhuriyetçi Partinin, ırkçı Güney’deki albenisini yükselteceğini ve hala seçimi kazanabileceğini umuyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Hoover, sonradan ‘Büyük Buhran’ diye anılacak ve kuşaklar boyunca unutulmayacak ekonomik krizin Amerikan politikasının bütün dengelerini değiştirmekte olduğunu ancak başkanlığının son yılında 1932’de anlayacaktı ama artık çok geçti.</p>
<p style="font-weight: 400;">1932 seçimini Demokrat Partili New York Valisi <strong>Franklin D. Roosevelt</strong> ezici bir farkla kazandı. Sadece 1932’yi değil sonraki üç başkanlık seçimini daha aynı isim kazanacaktı. Cumhuriyetçiler, İkinci Dünya Savaşı kahramanı Eisenhower’ın 1950’lerdeki iki dönemi hariç, 1968 yılına kadar bir daha başkanlık kazanamayacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>En büyük koalisyonu kuran kazanır</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Demokrat Partili Franklin D. Roosevelt, Demokrat Partililerin kuruldukları günden beri sahip oldukları ‘federal devlet, ekonomiye ve topluma fazla müdahil olmasın’ tavrını tamamen terk etti. Federal hükümeti o güne kadar görülmemiş bir çapta ekonomiye müdahil hale getiren ve ‘New Deal (Yeni Sözleşme)’ diye anılan ekonomik ve sosyal reform programına girişti. Sosyal güvenlik sistemi kuruldu. İşsizlik sigortası ve emeklilik sistemi ilk kez tesis edildi. Sendikaların güçlendirilmesi, toplu sözleşmelerin getirilmesi, üretimin artırılması, işsizliğin düşürülmesi, şirketlere ve finans pazarlarına regülasyon kurumları oluşturularak olası yeni krizlerin engellenmesi gibi birçok düzenlemeye gidildi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Roosevelt’in bu politikaları, orta sınıf beyaz seçmenlerden, ilerici entelektüellere, batı eyaletlerindeki kovboy çiftçilerden, sanayi kentlerdeki sendikalı işçilere, göçmenlerden kentli Protestanlara kadar geniş bir yelpazeyi Demokrat Parti şemsiyesinde birleştirdi. Öyle ki artık kuzey şehirlerine göçmüş ve işçi olmuş siyahların bir bölümü bile vaktiyle köleliği korumak için kurulmuş Demokrat Partiye, sosyal yardım politikaları nedeniyle destek verecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Demokratlar, hükümetin, sosyal ve ekonomik konularda merkezi ve güçlü rol oynaması gerektiğini savunan partiye dönüştükçe, Cumhuriyetçiler ise Demokratların 19. Yüzyıl boyunca savundukları ‘küçük devlet’ tezine savruldular. Lincoln’un başlattığı korumacı politikalar, Eisenhower döneminde tamamen terk edilecekti. Lincoln’un partisi 1950’lerde artık serbest ticaret ve serbest pazarın en büyük savunucusu olacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Güney eyaletlerini Cumhuriyetçilere hediye eden imza </strong></p>
<p style="font-weight: 400;">İşçi ve yoksulların yaşamındaki iyileşmeye rağmen siyahların çoğunluğu vefa duygusunun eseri olarak hala Lincoln’un partisine, Yeni Sözleşme’nin Güney’deki ırkçı sosyal düzenlerini tehdit eden unsurlar da barındırmasına rağmen Güneylilerin çoğunluğu da Andrew Jackson’un partisine sadık kalmaya devam etti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu iki ağır kitleyi yerlerinden kımıldatan sürecin işaret fişeği ise 1948 seçim kampanyasında atıldı. 1948 seçiminde Demokrat Partinin başkan adayı <strong>Harry Truman</strong>, ülke genelinde sivil hakların sağlanmasını vaat edince, Güneyli Demokratların bir kısmı kurultayı terkedecektiler. “Dixiecrats” diye anılan bu beyaz ırkçısı grup Alabama’da topladıkları kurultay ile “eyalet hakları” sloganıyla South Carolina’lı ırkçı senatör Strom Thurmond’u başkan adayı gösterecekti. İç Savaş’tan beri ilk kez 1848 seçiminde güneyin tamamı Demokrat adaya oy vermiyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Öte yandan Truman’ın sivil haklar teklifi de yasalaşmakta başarısız olsa da siyahlar arasında Roosevelt döneminde başlayan Demokrat Parti ilgisini daha da yükseltti. Bu tektonik hareketlenme gittikçe büyüdü ve 1964 yılında atılacak bir imzanın yol açtığı sarsıntı ile güçlü bir siyasi fay hareketine dönüştü.</p>
<p style="font-weight: 400;">Demokrat Partili Başkan Lyndon Johnson’un ırk ayrımcılığını sona erdiren Sivil Haklar Yasası ile güneyde siyahların oy haklarını değişik kanun hileleriyle engelleyen mevzuatları yasaklayan Seçmen Hakları Yasasını imzalaması, güneyi, yani kurulduğu ve büyüdüğü coğrafyayı Demokrat Partiden kopardı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Nitekim Texaslı Başkan <strong>Lyndon Johnson</strong> daha Sivil Haklar Yasasını imzaladığı günün akşamında siyasi danışmanı <strong>Bill Moyers</strong>’a, “<em>Bugün attığım imza ile, güneyi, çok uzun bir zaman için Cumhuriyetçilere sunduk</em>” diye hayıflanacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Abraham Lincoln’a duydukları vefadan dolayı 100 yıldır Cumhuriyetçilere oy veren siyahlar, 1960’lardaki Sivil Haklar reformları nedeniyle büyük ölçüde Demokrat Parti seçmenine dönüşürken, güneyli beyaz ırkçılar ise kuşaklar boyunca kimsenin ihtimal veremeyeceği bir şeyi yaparak Lincoln’un partisine oy vermeye başlıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">1970’lerin başında Cumhuriyetçi Başkan Richard Nixon’un danışmanları, “<em>siyahların oyunu almamıza imkân yok. Öyleyse, ‘bakın siyahlar, Demokrat Partiye oy veriyor’ diyerek güneyli beyazları kazanalım</em>” mantığıyla “güney stratejisi” adını verdikleri bir strateji geliştirdi. Güneye açılma politikası güney eyaletlerini Cumhuriyetçi Partinin kalesine dönüştürmeye başladı. 1980’de Demokrat Başkan Jimmy Carter’ın memleketi Georgia dışında güneyin tamamı Cumhuriyetçi Parti adayı Reagan’a oy verecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">1960’ta 11 güney eyaletinin 22 senatörünün tamamı Demokratik Partiliydi. 1990’ların sonunda ise 1’i hariç hepsi Cumhuriyetçi Partiliydi.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Reagan’ın büyük sağcı koalisyonu</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">1960’lı yılların sosyal ve politik değişimleri, “muhafazakarlık – solculuk (liberal)” ayrımını politikanın ana ayrımı haline getirdi. Soğuk Savaş ikliminde, Vietnam Savaşı karşıtlığına, öğrenci hareketlerine, feministlerin ve eşcinsellerin eşitlik taleplerine reaksiyon olarak gelişen muhafazakâr dalga hızla büyüdü. New Deal ile başlayan sol tandanslı Amerikan koalisyonun sonu oldu bu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kentli Evanjeliklerin önemli bir kısmı Cumhuriyetçi Partiye kaydı. Keskin şekilde Sovyet karşıtı ve müdahaleci anlayışa sahip yeni muhafazakârlar da(neocon), Demokrat Partiden koparak Cumhuriyetçi Partiye geçtiler. Vergi yükü ve regülasyondan kurtulmak isteyen iş dünyası da bu safa katıldı. Koalisyonun en küçük ortağı ise, 1950’lerin sonuna kadar öncülük ettiği cadı avı ile “McCharty’cilik” deyiminin doğmasına neden olmuş Cumhuriyetçi Senatör McCharty’nin izinden gidenlerin kurduğu Birch Cemiyeti, yani “ülkemiz gizli komünistlerin işgali altında” paranoyası ekibiydi. Partinin zihniyet evreninde hızla etkinlik kazanmaya başlayacak bu ırkçı ve paranoyak damar 40 yıl sonra MAGA hareketi adı altında bütün partinin sahibi olacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ronald Reagan, 1980 Temmuz ayında partinin adaylığını kazandıktan hemen sonra ilk ziyaretini Mississippi eyaletinin Philadelphia kasabasına yapacaktı. 16 yıl önce üç sivil haklar aktivistinin ırkçı klan çetesi tarafından öldürülmesiyle ülkenin gündemine yerleşmiş, ‘Mississippi Yanıyor’ gibi ödüllü filmlere konu olmuş kasabaydı bu. Reagan, burada, “ben eyalet haklarından yanayım” diye konuşacaktı. İş Savaş sırasında kölelik yanlısı Konfederasyon tarafının ve o günden sonra da beyaz ırkçısı Demokrat Partinin, beyaz ırkçılığını meşrulaştırmak için sarıldıkları en önemli gerekçeydi bu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Reagan ertesi hafta da bir başka beyaz ırkçısı, marjinal Evanjelik lider Jerry Falwell ile ittifak kurarak onu da ana akıma taşıyacaktı. Ağustos ayında Dallas’ta 4500 Evanjelik vaizin de aralarında olduğu onbinlerce Evanjelik Hristiyana hitap ederek, laiklik ve sosyal eşitlik karşıtı bu eğilimi de koalisyonuna dahil edecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Dindar bir Evanjelik olan Demokrat Partili ABD Başkanı Jimmy Carter, Reagan’ın güneyli ırkçıları ve dinci fanatikleri kucaklamasının ülkeye bedelinin ağır olacağı uyarısı yapacaktı ama o günlerde siyasi medya, Carter’ın belli zihniyetlere meşruluk alanı açmama uyarılarını, halkın bir bölümünü ve dini aşağılama olarak sunacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Cumhuriyetçi Parti, sonraki çeyrek yüzyıl boyunca “dinsizlere, gayri-Amerikalılara (beyaz olmayanlar), komünistlere ve eşcinsellere karşı cihadın” partisine dönüştü. Büyük ve kozmopolit kentler ile nüfusu büyük eyaletlerde eridi. Sadece muhafazakâr beyazların partisine dönüşmeye başladı. Ne var ki çoğunluğun hala muhafazakâr beyazlardan oluştuğu 1980’ler Amerika’sında bunu bir sorun olarak görmedi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Demokrat Parti ise, öğrenci hareketlerinin, yeni sosyal adalet taleplerinin, sosyal değişimin ve çoğulculuğun partisi olmaya başladı. Eğitim düzeyleri ve dünya bilgisi yüksek, çoğulcu nüfusa sahip sahil eyaletlerinin, kozmopolit kentlerin, üniversitelerin partisi haline gelirken, büyük kentlerde yaşayan siyahların ve göçmenlerin de desteğini aldı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Amerikan toplumunun son yarım yüzyıldaki hızlı demografik ve kültürel değişimi, ‘herkesin partisi’ olma eğilimine girmiş Demokratları, ‘beyaz Amerikalıların partisi’ olma eğilimine girmiş Cumhuriyetçi Parti karşısında avantajlı konuma taşımaya başladı.</p>
<p style="font-weight: 400;">1992’den beri 8 başkanlık seçiminden sadece üçünü kazanabilen Cumhuriyetçi Parti bunlardan da sadece birinde, 2004 seçiminde çoğunluk oyunu kazanabildi.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Köleliği korumak için kurulmuş parti ilk siyah başkanı çıkardı</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Köleliği korumak için ırkçı beyazlarca kurulmuş Demokratik Parti, kuruluşundan 180 yıl sonra 2008 yılında ABD’nin ilk siyah başkanının partisi oldu. 15 milyon genç seçmenin sandığa gitmesi ve beyazlar aleyhine değişen demografi ile Obama’nın seçilmesi, beyaz taşra eyaletlerinde travmatik etkiye yol açtı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Sağcı Amerikan evrenini etkisi altına almış komplocu zihniyet bu kez Çay Partisi adıyla, sözde ekonomik politikalara karşı görünen ama özünde ırkçı bir hareket olarak Cumhuriyetçi Parti tabanında hızla yükseldi. Bu grubun takip ettiğim bir mitinginde iki büyük şaşkınlık yaşamıştım. Birincisi “<em>Obama emirlerini Rothschilds ailesinden alıyor</em>” pankartıydı. Diğeri ise İç Savaşta ırkçı güneyin bayrağı olan Konfederasyon bayraklarıydı. 18. Yüzyıl Amerikalıların giydiği elbiseleri kostüm olarak giyip, ‘ırkçılık-dincilik-milliyetçilik’ karışımı garip söylemleri dillendiriyorlardı. Obama Kenya’da doğmuştu ve bir Müslümandı. Aynı zamanda bir Marksistti. Küresel güçlerin Amerika’yı Müslümanlaştırma ve komünistleştirme projesinin truva atıydı. Sarah Palin ve Michele Bachmann gibi bu hareketin yıldızları, Obama’nın Nüfus Dairesi’nin veri tabanında gizli bir çalışma başlatarak, toplama kamplarına tıkacağı milyonlarca beyaz Amerikalının listesini oluşturduğu yalanını bile dile getirebildiler.</p>
<p style="font-weight: 400;">O dönemin Cumhuriyetçi Partili Kongre liderleri ise tıpkı Reagan gibi bu aşırı uçları toleransla karşıladı ve sahip çıktı. Günün birinde rasyonaliteden kopuk bu paranoyak ve ırkçı dalganın duygularına tercüman olacak bir ismin peşine takılarak, kendilerini partinin kapısına bırakacağına o günlerde ihtimal vermiyorlardı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Nitekim 2012’de Obama’nın yeniden kazanması, bu beyaz ırkçısı taban hareketi ile Cumhuriyetçi Partinin elitleri arasındaki bütün duygusal bağları kopardı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Donald Trump, 2015 yılında adaylığını açıkladığında haber ajansları bile bunu, politika haberi olarak değil, magazinel bir eğlence haberi gibi servis edecektiler. Entelektüel açıdan son derece sığ, iş yaşamı şaibelerle iflaslarla, özel hayatı skandallarla dolu, cinsiyetçi ve ırkçı bir TV şovmeninin ülkenin başkan adayı olabileceğine kimse inanmıyordu. Ama, Trump, Cumhuriyetçi Partinin elitlerine hakaret ettikçe önseçimleri kolayca kazandı ve ardından, rakibi Hillary Clinton’dan ülke genelinde 2 milyon oy daha az almasına rağmen ‘Electoral College’ sisteminin azizliğiyle 2016’da ABD Başkanı seçildi.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>İlk siyah başkandan sonra en beyaz ırkçısı başkan</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">ABD, ülkenin ilk siyah başkanının hemen ardından, 20. yüzyılda açık ara en beyaz ırkçısı başkanı seçmişti. Ama asıl ironi bu değildi. Beyaz ırkçısı ve kölelik yanlısı Andrew Jackson’un kurucu lideri olduğu Demokrat Partiden seçilen ülkenin ilk siyah başkanı, görevini, Lincoln’un köleliği yasaklamak için kurduğu Cumhuriyetçi Partinin, Lincoln’u küçümseyen ve favori başkanının ‘Andrew Jackson’ olduğunu söyleyen beyaz ırkçısı adayı Donald Trump’a devrediyordu. Abraham Lincoln ve Andrew Jackson’u mezarında, siyasi analistleri analizlerinde ters döndüren bir eksen kaymasıydı bu. Peki bu nasıl mümkün olabilmişti?</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Ön seçimler demagoglara gücün kapısını araladı</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">ABD’nin George Washington’u başkan seçmesi ile Donald Trump’ı başkan seçmesi arasında geçen süre 227 yıl. Arada başkanlık yapmış 42 kişinin hepsi lider karizmasına sahip değildi. Hatta çoğu vasattı. Ama hiçbiri Trump düzeyinde kifayetsiz değildi. Bunun nedeni, geçmişteki Amerikalıların daha bilinçli seçmen olması değil, geçmişte parti yapı ve filtrelerinin daha güçlü olmasıydı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Amerikan siyasi tarihinin büyük bölümünde parti, her zaman adaydan daha güçlüydü. Bir kişinin başkan adayı olabilmesi, partiyi yöneten elit kadroların ve parti mekanizmalarının da onayından geçiyordu. Partilerin başkan adaylarını başkanlık kurultayında seçtikleri 1972 yılına kadar böyleydi. Ön seçimlerin ise 1972’den önce güzellik yarışması veya anketten pek farkı yoktu. Ki zaten bu yüzden 20. Yüzyılın çoğunda sadece 10 kadar eyalet önseçim yapma zahmetine katlanıyordu. Partilerin adayının kim olacağına parti kurultayında parti delegeleri, yani nihayetinde onları yönlendiren parti elitleri karar veriyordu. Ta ki 1968 yılında Demokratların benzeri görülmemiş bir kaos yaşamasına kadar&#8230;</p>
<p style="font-weight: 400;">Lyndon Johnson’un 1968’de yeniden aday olmaması nedeniyle Demokrat Partide başlayan önseçim yarışı, Vietnam Savaşı konusunda bir referanduma dönüştü. Parti liderlerinin kurultayda, 68 gençlik hareketinin desteklediği ve eyaletlerdeki ön seçimlerde önde çıkan savaş karşıtı <strong>Eugene McCharty</strong> yerine, tek bir ön seçim başarısı bile olmayan <strong>Hubert Humphrey</strong>’i aday göstermesi kurultayın yapıldığı Chicago’da dev protestolara neden oldu. Demokrat Partinin ‘Orta Batı’ bölgesindeki yerel ağası gibi olan Chicago Belediye Başkanı Richard Daley’in emrindeki polisleri kullanarak protestoculara şiddet uygulaması ve sert müdahalesi Chicago’yu günlerce savaş alanına çevirecek, bütün Amerika, Chicago polisinin gençlere karşı şiddetini televizyonlardan izleyecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Taban desteğini kaybeden Humphrey’in Nixon’a ağır şekilde yenilmesi Demokrat Parti yöneticilerini bir sonraki seçimde tabanlarıyla barışma yolları aramaya sevk edecekti. Mecbur kalınan çözüm ise bugün de uygulanan ön seçim sistemi oldu. Yani adayların ön seçim sandığında kazandıkları eyaletlerin kurultaya gönderecekleri delegelerin, eyaleti sandıkta kazanmış adaya oy vermek zorunda olduğu sistem.</p>
<p style="font-weight: 400;">İsteyen herkesin de seçmen olarak katılmasına açık ön seçimler kimin aday olacağında tek belirleyici hale geldi böylece. Partinin eski bakanlar, Kongre üyeleri, eyalet valilerinden oluşan elit delegeleri, sadece hiçbir aday ilk turda salt çoğunluğa ulaşamazsa oy kullanabilecekti artık. Cumhuriyetçiler de rakiplerinden daha az demokratik görünmemek için benzeri bir yöntemi benimsemek zorunda kaldılar.</p>
<p style="font-weight: 400;">ABD işte bu yüzden, 1972 yılında beri, dünyada, siyasi partilerin, başkanlık seçimi başta olmak üzere tüm seçimlerde partinin adaylarının belirlenmesini tamamen seçmenlerine bıraktığı tek demokrasi konumunda. Bu son derece demokratik tavrın ciddi bir zaafı vardı: Genel seçimde oy kullanacak herkes ön seçimlerde oy kullanmıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ama partiler 1970’lerde bunun nasıl ciddi bir sorun olduğunun henüz farkında değildiler. Her iki partinin de ön seçimlerinde sadece organize hareket eden ve ön seçimlere yüksek katılım sağlayan aşırı gruplar ağırlık kazanmaya başladı. Dolayısıyla aday adayları, ortalama seçmene hitap edecek söylem ve politikalar yerine partini aşırı uçlarına hitap edecek söylem ve politikaları seslendirmeye başladı. Amerika’ya ve sorunlarına hitap eden adaylar değil, bu aşırı kesimlere ve onların paranoyalarına hitap eden adaylar kazandı. Aşırılıklar ana akıma taşındıkça ülkedeki politik kutuplaşma da derinleşti. Nitelikli ve makul adayların önseçimlerde kazanması imkânsız hale gelirken, doğrudan kutuplaşmaya oynayan kifayetsiz kariyeristler için fırsat penceresi ardına kadar açıldı.</p>
<p style="font-weight: 400;">1990’lardan itibaren partizan haber kanallarının ve 2000’lerin başında sosyal medyanın etkisinin artması ile bu aşırı kitleyi peşine kolayca takabilecek kifayetsiz demagoglara da adaylık yolunu açacak süreç başladı. Trump, ırkçı beyazların özel ortamlarında konuşup, kamusal alanda dile getirmedikleri her aşağılamayı, nefret söylemini pervasızca kullanmaktan çekinmeyince bu kesimin gözdesi haline geldi. 2015-2016 ön seçim sürecinde Cumhuriyetçi Partili seçmenin, çoğunluğu ırkçılardan ve muhafazakarlardan oluşan yüzde 30’unun oy kullandığı önseçimlerde kolayca partinin adayı oldu.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>“Parti Benim”</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Cumhuriyetçi Parti, Trump’a karşı en ufak itiraz mekanizmasını bile kaybetmiş durumda. Birçok siyaset bilimciye göre partiden çok kült özelliklerine daha fazla sahip. Cumhuriyetçi Partinin ulusal teşkilat başkanlığına, yüz milyonlarca dolarlık bağışı yöneten koltuğa gelinini seçtirme cüretini rahatlıkla gösterdi ve hiçbir tepki almadı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Trump, şahsından başka hiçbir şeye güvenmeyen sadık MAGA kitlesi ile parti ve tercihleri üzerinde benzeri görülmemiş bir diktaya sahip. Trump, parlamentoya “Devlet Benim” diye çıkışan Fransız Kral gibi, partiyi tamamen şahsından ibaret görüyor. Öyle ki takipçilerinde Cumhuriyetçi Partiye ve partinin tarihine olan bağlılığı da yok etti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bunun en çarpıcı göstergesine, partinin geçtiğimiz temmuz ayında Wisconsin’da yaptığı kurultayda tanık olduk. Parti tarihinde ilk defa bir kurultaya, geçmişteki Cumhuriyetçi Partili başkan veya başkan adaylarının tek biri bile katılmadı. Dahası, Trump’ın eski başkan yardımcısı Mike Pence başta olmak üzere kendi kabinesinin çoğunluğu da yoktu. Reagan, Baba Bush ve oğul Bush’un yönetimlerinde üst düzey görevler almış Cumhuriyetçiler yoktu. Partinin Trump’tan önceki iki başkan adayı McCain ve Mitt Romney’nin seçim kampanyalarını yöneten ekipler de yoktu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Demokrat Parti ise, seçmen ve güç odağı çeşitliliği nedeniyle parti reflekslerini hala koruyor. Bunun en çarpıcı örneğine, parti mekanizmalarının ABD Başkanı Joe Biden’ı, ikinci dönemi için ön seçimlerde kazandığı adaylıktan, özellikle de başarısız münazara performansından sonra, çekilmeye zorlayabilmesinde ve başarmasında tanık olduk. Yine, Demokratların Chicago Kurultayında, Clinton çiftinden Obama’ya Al Gore’dan John Kerry’e, Nancy Pelosi’den Joe Biden’a kadar partinin bütün sembol isimleri konuşmacıydı. 100 yaşındaki Jimmy Carter bile mesajla katılacaktı kurultaya.</p>
<p style="font-weight: 400;">İki parti arasındaki tek fark bu yapı farkı değil. İki parti, ‘Amerika’ derken aynı şeyi kastetmiyor. Demokratlara göre Trump’ın ‘Amerika’sı, Cumhuriyetten ve demokrasiye keskin şekilde sapmak, geçmişin bütün günahlarına geri dönmek demek. Trump’a ve MAGA hareketine göre ise Demokratlar sadece oy değil, ülkeyi de gerçek sahiplerinden (beyaz Amerikalılar) çalmaya çalışıyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Lincoln’un ‘Bölünmüş Ev’ konuşmasından 186 yıl sonra Amerika bir kez daha sandık başına keskin şekilde bölünmüş olarak gidiyor. Seçimde kimin kazanacağı ve kimin Amerika’sının egemen olacağı belirsiz. Kesin olan ise İki Amerika’nın siyasi savaşının bitmekten hala uzak olduğu…</p>
]]></content>
		
			</entry>
		<entry>
		<author>
			<name>Amerika Bülteni</name>
					</author>

		<title type="html"><![CDATA[İki Amerika&#8217;nın siyasi savaşının tarihine bir yolculuk &#8211; 3]]></title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://amerikabulteni.com/2024/10/27/iki-amerikanin-siyasi-savasinin-tarihine-bir-yolculuk-3/" />

		<id>https://amerikabulteni.com/?p=41308</id>
		<updated>2024-11-20T13:46:19Z</updated>
		<published>2024-10-27T14:28:19Z</published>
		<category scheme="https://amerikabulteni.com" term="CEMAL TUNCDEMİR" /><category scheme="https://amerikabulteni.com" term="MANŞET" /><category scheme="https://amerikabulteni.com" term="MANŞETLER" /><category scheme="https://amerikabulteni.com" term="TARİH" />
		<summary type="html"><![CDATA[<p><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='2048'%20height='1536'%20viewBox=%270%200%202048%201536%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" width="2048" height="1536" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/cumhuriyetci-parti-wisconsin-1.jpeg?fit=2048%2C1536&amp;ssl=1" class="tf_svg_lazy attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/cumhuriyetci-parti-wisconsin-1.jpeg?w=2048&amp;ssl=1 2048w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/cumhuriyetci-parti-wisconsin-1.jpeg?resize=300%2C225&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/cumhuriyetci-parti-wisconsin-1.jpeg?resize=1024%2C768&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/cumhuriyetci-parti-wisconsin-1.jpeg?resize=150%2C113&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/cumhuriyetci-parti-wisconsin-1.jpeg?resize=768%2C576&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/cumhuriyetci-parti-wisconsin-1.jpeg?resize=1536%2C1152&amp;ssl=1 1536w" data-tf-sizes="(max-width: 2048px) 100vw, 2048px" /><noscript><img width="2048" height="1536" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/cumhuriyetci-parti-wisconsin-1.jpeg?fit=2048%2C1536&amp;ssl=1" class="attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/cumhuriyetci-parti-wisconsin-1.jpeg?w=2048&amp;ssl=1 2048w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/cumhuriyetci-parti-wisconsin-1.jpeg?resize=300%2C225&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/cumhuriyetci-parti-wisconsin-1.jpeg?resize=1024%2C768&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/cumhuriyetci-parti-wisconsin-1.jpeg?resize=150%2C113&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/cumhuriyetci-parti-wisconsin-1.jpeg?resize=768%2C576&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/cumhuriyetci-parti-wisconsin-1.jpeg?resize=1536%2C1152&amp;ssl=1 1536w" sizes="(max-width: 2048px) 100vw, 2048px" /></noscript></p>Van Buren’in mimarlığını Jackson’un liderliğini üstlendiği bu örgütlenme kendisini ‘Demokratik Parti’ olarak isimlendirdi. Dünyanın hala devam eden en eski partisi Demokratik Parti doğmuş oldu.]]></summary>

					<content type="html" xml:base="https://amerikabulteni.com/2024/10/27/iki-amerikanin-siyasi-savasinin-tarihine-bir-yolculuk-3/"><![CDATA[<p><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='2048'%20height='1536'%20viewBox=%270%200%202048%201536%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" width="2048" height="1536" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/cumhuriyetci-parti-wisconsin-1.jpeg?fit=2048%2C1536&amp;ssl=1" class="tf_svg_lazy attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/cumhuriyetci-parti-wisconsin-1.jpeg?w=2048&amp;ssl=1 2048w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/cumhuriyetci-parti-wisconsin-1.jpeg?resize=300%2C225&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/cumhuriyetci-parti-wisconsin-1.jpeg?resize=1024%2C768&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/cumhuriyetci-parti-wisconsin-1.jpeg?resize=150%2C113&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/cumhuriyetci-parti-wisconsin-1.jpeg?resize=768%2C576&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/cumhuriyetci-parti-wisconsin-1.jpeg?resize=1536%2C1152&amp;ssl=1 1536w" data-tf-sizes="(max-width: 2048px) 100vw, 2048px" /><noscript><img width="2048" height="1536" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/cumhuriyetci-parti-wisconsin-1.jpeg?fit=2048%2C1536&amp;ssl=1" class="attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/cumhuriyetci-parti-wisconsin-1.jpeg?w=2048&amp;ssl=1 2048w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/cumhuriyetci-parti-wisconsin-1.jpeg?resize=300%2C225&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/cumhuriyetci-parti-wisconsin-1.jpeg?resize=1024%2C768&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/cumhuriyetci-parti-wisconsin-1.jpeg?resize=150%2C113&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/cumhuriyetci-parti-wisconsin-1.jpeg?resize=768%2C576&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/cumhuriyetci-parti-wisconsin-1.jpeg?resize=1536%2C1152&amp;ssl=1 1536w" sizes="(max-width: 2048px) 100vw, 2048px" /></noscript></p><p>&nbsp;</p>
<figure id="attachment_41314" aria-describedby="caption-attachment-41314" style="width: 1024px" class="wp-caption aligncenter"><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='1024'%20height='768'%20viewBox=%270%200%201024%20768%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" data-recalc-dims="1" decoding="async" class="tf_svg_lazy size-large wp-image-41314" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/cumhuriyetci-parti-wisconsin-1.jpeg?resize=1024%2C768&#038;ssl=1" alt="" width="1024" height="768" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/cumhuriyetci-parti-wisconsin-1.jpeg?resize=1024%2C768&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/cumhuriyetci-parti-wisconsin-1.jpeg?resize=300%2C225&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/cumhuriyetci-parti-wisconsin-1.jpeg?resize=150%2C113&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/cumhuriyetci-parti-wisconsin-1.jpeg?resize=768%2C576&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/cumhuriyetci-parti-wisconsin-1.jpeg?resize=1536%2C1152&amp;ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/cumhuriyetci-parti-wisconsin-1.jpeg?w=2048&amp;ssl=1 2048w" data-tf-sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><noscript><img data-recalc-dims="1" decoding="async" class="size-large wp-image-41314" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/cumhuriyetci-parti-wisconsin-1.jpeg?resize=1024%2C768&#038;ssl=1" alt="" width="1024" height="768" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/cumhuriyetci-parti-wisconsin-1.jpeg?resize=1024%2C768&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/cumhuriyetci-parti-wisconsin-1.jpeg?resize=300%2C225&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/cumhuriyetci-parti-wisconsin-1.jpeg?resize=150%2C113&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/cumhuriyetci-parti-wisconsin-1.jpeg?resize=768%2C576&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/cumhuriyetci-parti-wisconsin-1.jpeg?resize=1536%2C1152&amp;ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/cumhuriyetci-parti-wisconsin-1.jpeg?w=2048&amp;ssl=1 2048w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></noscript><figcaption id="caption-attachment-41314" class="wp-caption-text">(1854 kış aylarında Wisconsin eyaletinin Ripon kentinde bir araya gelen bir grup yeni bir partinin gerekliliği üzerinde anlaştı)</figcaption></figure>
<p><b><span lang="TR">Demokratik Parti ve Cumhuriyetçi Parti nasıl kuruldu</span></b></p>
<p><strong>CEMAL TUNÇDEMİR</strong></p>
<p>(27 Ekim 2024)</p>
<p style="font-weight: 400;">ABD anayasasını yaptıktan sonra fiilen iki hukuklu bir ülkeye dönüşmüştü. Güney eyaletlerinde kölelik serbestken, kuzey eyaletlerinde yasaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Çünkü, ABD’nin liderleri, Amerikan birliğini bölme potansiyeli nedeniyle köleliği tartışmaktan kaçınıyorlardı. Ne var ki ülkenin karar alıcıları bir sorunu görmezden geldiğinde o sorun yok olmuyor. Sorun onların kontrolü dışında kendi dinamikleriyle daha da büyümeye, daha da çözmesi zor bir hal almaya devam ediyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Nitekim 1820 yılında yeni kurulan Missouri eyaletinin birliğe katılması onay için Kongre’ye geldiğinde, çözümden çok uzak olunduğu ortaya çıkacaktı. Kuzey eyaletleri birliğe katılma şartı olarak Missouri’de köleliğin yasaklanmasını istiyordu. Güney eyaletleri ise kölelik yanlısı bir eyalet olarak birliğe katılmasında ısrarlıydı. Kongre’de büyük bir gerginlik oluştu. Dönemin ABD Başkanı James Monroe sessiz kalsa da çatlak kabinesine kadar ulaştı. Dışişleri Bakanı John Quincy Adams, Missouri’nin özgür eyalet olması gerektiğini savunurken diğer bakanlar aksini savunuyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Monroe, kendisi gibi konunun ABD’yi bölünmeye sürüklemesinden korkan Meclis Başkanı Henry Clay’ın bulduğu çözüme sarıldı. Sonradan <strong>Missouri Uzlaşması</strong> diye anılacak sözleşmeye göre <strong>Missouri</strong>’nin köleliğin serbest olduğu bir eyalet olarak birliğe katılması karşılığında <strong>Maine</strong> eyaleti de köleliğin yasak olduğu eyalet olarak birliğe kabul edilecekti. Uzlaşmaya göre 36. paralel de artık kölelik sınırı olacaktı. Yani vahşi batıda gelecekte yeni eyaletler kurulursa, 36. paralelin kuzeyinde kalan kısımlarında kölelik yasak, güneyinde serbest olacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">O sıralar, emekliliğini yaşayan eski Başkan Thomas Jefferson, böylesi bir hat çizilmesini, “bu paralel bir gün ülkeyi böler” diye eleştirecekti. Nitekim 1860’ta patlak verecek Amerikan iç savaşında taraflar bu paralele yakın bir hattan bölünecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>“Siyahları ne yapacağız sorununa çözüm: Liberya”</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Kendisi de bir köle sahibi olsa da Başkan Monroe aslında köleliğin sona ermesi gereken bir uygulama olduğunu düşünüyordu. Ama tıpkı idolü Jefferson gibi, siyahlarla beyazların birlikte aynı toplumda yaşayamayacağına da inanıyordu. Amerikan toplumunda özgür siyah nüfusun her geçen gün büyümesini, içtimai düzene ve demografiye büyük tehdit gören beyazların kurduğu Amerikalı Koloniciler Cemiyetinin (ASC) bulduğu çözüme sarılacaktı.</p>
<p><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='714'%20height='446'%20viewBox=%270%200%20714%20446%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" data-recalc-dims="1" decoding="async" class="tf_svg_lazy aligncenter wp-image-41311" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/liberya.jpg?resize=714%2C446&#038;ssl=1" alt="" width="714" height="446" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/liberya.jpg?w=932&amp;ssl=1 932w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/liberya.jpg?resize=300%2C188&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/liberya.jpg?resize=150%2C94&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/liberya.jpg?resize=768%2C480&amp;ssl=1 768w" data-tf-sizes="(max-width: 714px) 100vw, 714px" /><noscript><img data-recalc-dims="1" decoding="async" class="aligncenter wp-image-41311" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/liberya.jpg?resize=714%2C446&#038;ssl=1" alt="" width="714" height="446" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/liberya.jpg?w=932&amp;ssl=1 932w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/liberya.jpg?resize=300%2C188&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/liberya.jpg?resize=150%2C94&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/liberya.jpg?resize=768%2C480&amp;ssl=1 768w" sizes="(max-width: 714px) 100vw, 714px" /></noscript></p>
<p style="font-weight: 400;">ASC, Afrika’da bir Amerikan kolonisi kurulmasını ve ülkedeki özgür siyahların buraya gönderilmesini savunan bir cemiyetti. Sonradan çok daha önemli bir aktöre dönüşecek Henry Clay gibi önemli sözcüleri vardı. ASC, Başkan Monroe’nun sağladığı destekle nihayet 1820’lerin başında Batı Afrika’da ‘Liberya (Özgürlük Yeri)’ adıyla bir ülke kurmayı başaracaktı. Cemiyet, kendilerine en büyük desteği veren Başkan Monroe’ya minnetlerini de bu ülkenin başkentinin adını ‘<strong>Monrovia</strong>’ koyarak gösterecektiler. Sonraki 30 yıllık süreçte 20 bine yakın özgür siyah Liberya’ya yerleştirilecekti. Ne var ki ABD’deki özgür siyahların çoğunluğu, sadece siyahlardan oluşan bir ülkede yaşamayı reddediyordu. Onların beyazlarla beraber yaşama ısrarı sonraki yüzyılda ABD’yi dönüştüren ve şekillendiren en önemli sosyal güçlerden biri olacaktı. Liberya ise, ironik olarak, ABD’den gelen siyahların yerel kabileleri ikna edip örgütleyerek başlattıkları bağımsızlık savaşıyla 1847’de ASC’den bağımsızlığını kazanarak ayrı bir devlete dönüşecekti. Haiti ile birlikte tarihteki ilk iki siyah cumhuriyeti olacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>“ABD tarihinin en başarılı dışişleri bakanı”</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">1820 Missouri Uzlaşmasının potansiyel bir savaş hattı çizdiğini tek düşünen eski Başkan Thomas Jefferson değildi. Monroe’nun Dışişleri Bakanı John Quincy Adams’ın her gün tuttuğu günlükler daha 1820’li yılların başında ülkenin kölelik sorununa mevcut bakışını değiştirmeyi başaramazsa, bir iç savaşa doğru gideceğini öngördüğünü gösteriyor. 40 yıl sonra haklı çıkacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>John Quincy Adams</strong>, sadece uzun vadeli öngörüleri değil, uzun vadeli mücadelesi, uzun vadeli politika ve stratejileriyle de Amerikan tarihinde müstesna bir yer edinecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">1818’de İngilizlerle bir daha bozulmayacak anlaşmayı yaparak, İngiliz coğrafyası (1841’de Kanada adını alacak) ile ABD’nin bugünkü orta kesimi arasında 49. paraleli sınır haline getirecekti. İspanyolların bugünkü Florida’yı ABD’nin kontrolüne bırakmalarına ikna edecek ve karşılığında bugünkü Texas’tan California’ya uzanan coğrafyanın bağlı olduğu İspanya Krallığı ile sınırı netleştirerek, bir başka savaş olasılığını ortadan kaldıracaktı. İspanya Krallığının 42. Paralelin kuzeyinden (bugünkü Oregon ve Washington eyaletlerinin olduğu bölge) vazgeçmesini sağlaması ise çok daha uzun vadeli sonuçları olacak bir başarıydı.</p>
<figure id="attachment_41312" aria-describedby="caption-attachment-41312" style="width: 674px" class="wp-caption aligncenter"><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='674'%20height='400'%20viewBox=%270%200%20674%20400%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" data-recalc-dims="1" decoding="async" class="tf_svg_lazy  wp-image-41312" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/john-quincy-adams.jpeg?resize=674%2C400&#038;ssl=1" alt="" width="674" height="400" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/john-quincy-adams.jpeg?resize=1024%2C608&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/john-quincy-adams.jpeg?resize=300%2C178&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/john-quincy-adams.jpeg?resize=150%2C89&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/john-quincy-adams.jpeg?resize=768%2C456&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/john-quincy-adams.jpeg?w=1200&amp;ssl=1 1200w" data-tf-sizes="(max-width: 674px) 100vw, 674px" /><noscript><img data-recalc-dims="1" decoding="async" class=" wp-image-41312" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/john-quincy-adams.jpeg?resize=674%2C400&#038;ssl=1" alt="" width="674" height="400" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/john-quincy-adams.jpeg?resize=1024%2C608&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/john-quincy-adams.jpeg?resize=300%2C178&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/john-quincy-adams.jpeg?resize=150%2C89&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/john-quincy-adams.jpeg?resize=768%2C456&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/john-quincy-adams.jpeg?w=1200&amp;ssl=1 1200w" sizes="(max-width: 674px) 100vw, 674px" /></noscript><figcaption id="caption-attachment-41312" class="wp-caption-text">(John Quincy Adams)</figcaption></figure>
<p style="font-weight: 400;">Quincy Adams Dışişleri Bakanı olduğunda ABD hala bir Atlantik yakası devletiydi. Adams, ABD’nin Pasifik’e kadar genişleyip iki okyanusa kıyısı olan bir devlet haline gelmesinde kilit rolü oynayan aktördü.</p>
<p style="font-weight: 400;">ABD onun sekiz yıllık diplomasisi ile, Batı Yarımkürenin ana güç odağına dönüşürken, 1823 yılındaki bir konuşma ile bu güç dünyaya ilk kez deklare edilecekti. 1823 yılında ABD Kongresindeki bu tarihi konuşmayı, dönemin ABD Başkanı Monroe yaptığı için tarihçiler ‘<strong>Monroe Doktrini</strong>’ diye anıyorlar. Ama konuşmanın metin yazarı da stratejinin arkasındaki beyin de dışişleri bakanı <strong>John Quincy Adams</strong>’tı. ABD, bu konuşmayla, Avrupa’lı sömürgeci güçlere Batı Yarımkürede sömürgecilik çağının bittiğini ve ABD’nin Avrupa imparatorluklarının artık Latin Amerika başta olmak üzere bu coğrafyada emelleri olmasına göz yummayacağını deklare ediyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Quincy Adams, diplomatik başarıları ve uzun soluklu stratejilerle 19. Yüzyıl boyunca bütün haleflerini etkiledi ve ABD diplomasine damga vurdu. Vizyoner bakış açısı ve entelektüel kapasitesiyle sadece devlet adamlarının değil, <strong>Charles Dickens</strong>’den <strong>Tocqueville</strong>’a ABD seyahatine çıkan edebiyatçıların, bilge isimlerin bile tanışmak sohbet etmek istedikleri ilk isim Quincy Adams’dı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Çoğu tarihçi onu ABD tarihinin en başarılı dışişleri bakanı görüyor. Bugün bile ABD Dışişleri Bakanlığı binasının her yerinde en fazla portresi, ismi olan eski bakan o. Böylesi parlak bir kariyerin bakanlıkla sona ermeyeceği ise neredeyse kesindi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ülkenin ilk yıllarında Dışişleri Bakanlığı koltuğu, ABD Başkanlığına giden yolda son durak gibiydi. Üçüncü Başkan Jefferson, Washington’un kabinesinde Dışişleri Bakanıydı. Dördüncü Başkan Madison, Jefferson’un Dışişleri Bakanıydı. Beşinci Başkan olacak James Monroe ise Madison döneminde dışişleri bakanıydı. Monroe’nun dışişleri bakanı Quincy Adams da altıncı başkan olmak istiyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Hepsi aynı partiden dört adaylı başkanlık seçimi</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Ancak ne var ki Monroe yönetiminde başkan olma sırasının kendisine geldiğini düşünen tek isim Adams değildi. ABD 1824 Başkanlık seçiminde bir ilki yaşıyordu. Dört iddialı aday vardı ve dördü de Demokratik Cumhuriyetçi Partiliydi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Adams’ın yanı sıra Başkan Monroe’nun kabinesinden Hazine Bakanı <strong>William Crawford</strong>, Meclis Başkanı <strong>Henry Clay</strong> ve Savaş Bakanı <strong>John Calhoun</strong> ile eski general yeni senatör <strong>Andrew Jackson</strong> da başkanlığa adaydılar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Quincy Adams New England eyaletlerinin, Crawford Güney eyaletlerinin, Clay kuzeybatının ve Jakcson da güneybatının oylarını kazandı. Kimsenin şans vermediği Andrew Jackson, hem seçiciler kurulu (electoral college) oyunda hem de ülke geneli toplam halk oyunda birinci gelmişti ama seçiciler kurulunda salt çoğunluk oyuna ulaşamamıştı. 1800 seçiminden sonra ikinci kez (bugüne kadar son kez) başkanın kim olacağına Temsilciler Meclisi karar verecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Temsilciler Meclisindeki oylamada halk seçiminde birinci olan Andrew Jackson değil, ikinci olmuş John Quincy Adams başkanlığa seçildi. Meclis Başkanı Henry Clay’ın oylama sırasında yarıştan çekilerek Adams’ı desteklemesi, Adams’ın da başkan olur olmaz ilk iş olarak Clay’ı dışişleri bakanı yapması, Jackson’u ve taraftarlarını kızdırdı. Meclis seçimini ‘kirli pazarlıkla kazanılmış seçim’ olarak nitelemeye başladılar.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Kongre’nin topal ördeğe çevirdiği ilk başkan</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Quincy Adams başkan olduktan hemen sonra o güne kadar görülmemiş büyüklükte kapsamlı bir yatırım ve ekonomik reform paketini yasalaşması için Kongre’ye gönderdi. Eğitimi bütün halka yayacak kamu okulları, yollar, köprüler, limanlar, araştırma merkezleri, askeri akademiler ve daha nice devasa yatırımı içeriyordu. Gümrük vergilerini yükseltiyordu. İdeolojik olarak federal devletin bu tür yatırımlarda rol almasına ve güçlenmesine karşı Demokratik Cumhuriyetçilerden oluşan bir Kongre’nin tüylerini diken diken edecek her şeyi barındırıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Adams’ın en büyük hatası ise Kongre’de aleyhine gelişen havayı önemsememesi oldu. Kendince, başkan seçilmişti ve artık bu siyasi tartışmaların üzerindeydi. Amerika’nın yararına olan konularda Kongre mutlaka başkanın yanında olmakla mükellefti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Quincy Adams, başkanlığında Kongre duvarına çarpan ilk ABD başkanı oldu. Kongre ondan gelen çoğu tasarıyı yasalaştırmayarak, Adams’ın başkanlığını daha ilk yılında büyük ölçüde ‘topal ördek’ yönetimine dönüştürdü. Tuttuğu günlükler üzerindeki psikolojik analizler, Adams’ın Beyaz Saray yıllarında derin bir kişisel bunalım yaşadığını gösteriyor. Bu çaresizliğine rağmen yine de yaptıklarını, “ülkenin hayrına olacak işleri engelleme” ve “vatana ihanet” gibi gördüğü için Kongre’ye gidip onları açıkça muhatap almaya, uzlaşma aramaya yanaşmadı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Quincy Adams bu başarısızlığıyla, başarılı Amerikan başkanlığının yolunun, güçlü karakter sahibi olmaktan değil, Kongre ile çalışma becerisinden, diğer siyasi görüşlerle ortak noktalar bulma yeteneğinden geçtiğinin en görkemli ibreti oldu. Bir bakan yetse de bir hükümet başkanına, entelektüel derinlik, devlet adamlığı, uzun vadeli düşünme yetmiyordu. Demokratik cumhuriyet rejimin doğal sonucu olan politik dalgalarda sörf yapabilme, diğer politikalarla uzlaşma ve siyasi tansiyonu hazmedebilme istidadı da gerekiyordu. Adams bunları hazmedemedi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Öte yandan bu dört yılda tek hazımsızlık yaşayan o değildi. Andrew Jackson da 1824 seçiminde sandıkta birinci olduğu halde Kongre’de kaybedişini bir türlü hazmedemiyordu. Ve gözünü 1828 başkanlık seçimine dikmişti. Seçimi bu kez halkın gücüyle sandıkta kazanıp, sonucun Meclis kararına kalmasına izin vermemeliydi. Her yerde bu gücü organize edebilmenin yollarını arıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Aradığı çare ise, kısa boyu ve son derece renkli takım elbisesiyle Kongre binasının içinde dolaşıyordu. ABD’nin kuruluşundan beri Federalist – Cumhuriyetçi çekişmesinin merkez üslerinden biri olmuş New York eyaletini siyasi dehasıyla birkaç yılda avucuna almış, New York Senatörü <strong>Martin Van Buren</strong>’den başkası değildi bu.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Van Buren Bey’in yeşil kadife ceketi</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Van Buren ismini duyduğumuzda biz dünyalıların aklına TV komedi efsanesi <strong>Seinfeld</strong>’in ‘<strong>Van Buren Boys</strong>’ bölümü geliyor. Tamamen ilgisiz değil. Mümtaz bir New York hazinesi olan Kramer’a azap yaşatan New York sokak çetesi, adını bizim hikayemizin kahramanından almış.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kendi deneyimlerinden biliyorum, <strong>Martin Van Buren</strong> deyince bugün Amerikalıların bile çoğu şöyle bir duraklıyor. Hepsi bir şekilde lisede tarih derslerinde adını duymuş ama çok azı neden önemli bir isim olduğunu hatırlıyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Oysaki bugünkü Amerikan politikasına onun kadar şekil vermiş bir isim yok. Rus edebiyatına selam duran bir benzetmeyle ifade edecek olursam, bugünkü modern Amerikan partileri de iki partili sistem de seçim kampanyası kültürü de Van Buren Bey’in renkli ceketinin içinden çıkacaktılar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Van Buren, New York eyaletinde, Hollanda kökenlilerin yaşadığı ve Felemenkçe konuşulan Kinderhook adlı bir kasabada 1782’de doğmuştu. Babası New York şehri ile eyaletin başkenti Albany yolu üzerindeki kasabanın tavernasını işletiyordu. Kovboy filmi meraklıların ‘saloon’ klişesiyle kafasında şekillendirebileceği tavernalar, yolcular için otel, kasabalılar için bar, lokanta ve sosyalleşme mekanıydı. Çocukluğu bu tavernada mola veren, misafir olan efsane politikacıların sohbetlerini tartışmalarını dinlemekle geçti. Babasının, her etnik, sosyal ve gelir grubundan insanla politik uyum ve dostluk kurabilmesinden çok şey öğrendi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Eğitiminden sonra avukatlığa başladığında hala oldukça gösterişsiz bir giyime sahipti. Yanlarında avukatlık öğrendiği patronlarının, ‘etki kıyafetle başlar’ tavsiyesine uyup gösterişli giyinmeye başlayacak ve bundan hangi konuma gelirse gelsin hayatı boyunca vazgeçmeyecekti. Bu renkli kıyafet tarzıyla, Türkçe argoda ‘kokoş’ olarak adlandırdığımız uyumsuz renklerle son derece süslü giyinmenin, İngilizce adıyla ‘<em>dandy</em>’liğin en sembolik isimlerinden birine dönüşecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Karizmadan ve etkileyicilikten yoksun endamına rağmen gösterişli giyindikçe oluşturduğu etki ve görmeye başladığı ilgi, Van Buren’in sonraki yaşamında ve politik anlayışında belirleyici bir karakter özelliği haline geldi. Politikada da kim olduğun değil, halka nasıl göründüğün çok önemliydi. Sadece kıyafetin değil her konuda imajlar oluşturarak halkın algısını manipüle edebilirdin.</p>
<p style="font-weight: 400;">Daha ergenlik yaşlarından itibaren politikaya büyük ilgi duyan Van Buren’in siyasi yaşamı, Hudson Vadisinde bizdeki muhtarlığa denk sayılabilecek yerel bir makama, yani politik hiyerarşinin en alt basamağındaki koltuğa adaylıkla başladı. Yeteneğiyle, kısa sürede eyalet kongresi senatörlüğüne seçilecek ve eyaletin başkenti Albany’e taşınacaktı.</p>
<figure id="attachment_41313" aria-describedby="caption-attachment-41313" style="width: 691px" class="wp-caption aligncenter"><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='691'%20height='531'%20viewBox=%270%200%20691%20531%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" data-recalc-dims="1" decoding="async" class="tf_svg_lazy  wp-image-41313" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/martin-van-buren.jpg?resize=691%2C531&#038;ssl=1" alt="" width="691" height="531" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/martin-van-buren.jpg?w=966&amp;ssl=1 966w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/martin-van-buren.jpg?resize=300%2C231&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/martin-van-buren.jpg?resize=150%2C115&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/martin-van-buren.jpg?resize=768%2C591&amp;ssl=1 768w" data-tf-sizes="(max-width: 691px) 100vw, 691px" /><noscript><img data-recalc-dims="1" decoding="async" class=" wp-image-41313" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/martin-van-buren.jpg?resize=691%2C531&#038;ssl=1" alt="" width="691" height="531" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/martin-van-buren.jpg?w=966&amp;ssl=1 966w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/martin-van-buren.jpg?resize=300%2C231&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/martin-van-buren.jpg?resize=150%2C115&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/martin-van-buren.jpg?resize=768%2C591&amp;ssl=1 768w" sizes="(max-width: 691px) 100vw, 691px" /></noscript><figcaption id="caption-attachment-41313" class="wp-caption-text">(Martin Van Buren&#8217;in yaşamının son döneminde çekilmiş bir fotoğrafı.)</figcaption></figure>
<p style="font-weight: 400;">Kısa boyuna ve politikacılık yeteneğine atıfla ‘sihirbaz ufaklık’ lakabıyla anıldığı Albany’de politik irtibat kurma ve seçmenleri örgütleme başarısını sürdürecek ve Eyalet Başsavcısı olacaktı. 1816’dan itibaren muhalifi olduğu New York Eyalet Valisine karşı yerel siyasi ittifakları eyalet çapında birleştirerek görülmemiş ölçüde organize ve disiplinli bir siyasi grup ortaya çıkardı. ‘Albany Beyliği (<strong>Albany Regency</strong>)’ diye anılacak bu örgütlenme, seçmenleri de içermesiyle henüz yerel ölçekte de olsa, ABD’de modern parti örgütlenmesinin ilk örneği olacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Albany Beyliği, yerel politikacıların, seçmenlerin kendilerine sadakatinin devamı için bir ‘ganimet sistemi (spoils system)’ oluşturmuştu. Sonradan Albany Beyliği üyesi bir politikacının “<em>ganimet, galiplerin hakkıdır</em>” sözüyle ifade edeceği sistemi…</p>
<p style="font-weight: 400;">Buna göre, beylik üyeleri kazandıkları her kamu koltuğunda ilk iş olarak, memurları işten çıkarıp, kendilerine sadık seçmenleri ve politikacıları o iş ve koltuklara getiriyordu. Ardından da söz konusu kamu makamının bütün ihalelerini destekçilerine sunuyorlardı. Bu rakipsiz çıkar sağlayıcı örgütlenme, New York eyaletindeki güçlerini görülmemiş ölçüde artırdı. Eyaletin tek hâkimi haline geldiler. Ve nihayet, Eyalet Kongresi, ABD Senatosundan New York’u temsil etmek üzere senatör olarak, <strong>Martin Van Buren</strong>’i seçti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Artık ulusal ölçekte bir politikacı olarak Washington’a geldiğinde ‘<em>dandy’</em> tarzını daha da vurgulu şekilde devam ettirdi. Senato toplantı salonuna girdiğinde sarı gömlek üzerine giydiği yeşil kadife takımıyla ilgi odağı olmaması mümkün değildi. Son derece parlak yelekleri, kadınların giydiğine benzer korseleri, renkli puf gömlekleri ve sonradan onunla özdeşleşecek renkli kadife takım elbiseleri. Özellikle de kadife yeşil ceketi&#8230;</p>
<p style="font-weight: 400;">Van Buren, 1824 başkanlık seçiminde dört adayın da sadece kendi coğrafyalarının oylarını kazanmasını, partinin ve ilkelerinin geleceği hakkında alarm verici buluyordu. 1828 seçimine parti mutlaka tek adayla gitmeliydi. Peki bu adayın ülkenin her bölgesinden oy alması nasıl sağlanacaktı?</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Demokratik Partinin kuruluşu</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">O güne kadar, başkan adayları kendileri aday olmuyordu. Hala, bunun ayıp karşılandığı bir kültür egemendi. Bir grup Kongre üyesi, kendi bölgelerinin çıkar ve bakışını yansıtan belli bir ismin başkan olması gerektiğini ilan ediyor, oy kullanma hakkına sahip dar bir seçmen grubu da değer verdikleri Kongre üyeleri kimin ismini anıyorsa ona veriyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Van Buren’e göre ise adaylık Kongre’den neşet eden bir şey olmamalıydı. Sokaktaki normal vatandaş, asıl güç sahibiydi. Ona bu gücünü öğretip, vatandaşın oyunu belirleyici hale getirmek gerekiyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">İki radikal adım atılmalıydı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Öncelikle aday belirlemede en alttan başlayacak katılımcı bir işleyiş olmalıydı. Bütün eyaletlerde seçmenler aday belirlenmesi sürecine katılmalı ve seçmenlerin elemeleriyle daraltılmış aday listesi, düzenlenecek geniş katılımlı bir parti kurultayındaki oylamayla teke indirilmeliydi. Bu demokratik katılım sürecinin yaratacağı psikoloji, farklı bölgelerin seçmenlerinin, kendileri ile aynı bölgeden olmasa da partinin ortak adayına oy vermesini sağlayacaktı. Parti bölgeler koalisyonu değil, böylece, ulusal parti olacaktı. Bu ulusal partinin varlığını ve birliğini sürdürebilmesi ise daha az güçlü bir başka ulusal parti daha olmasına bağlıydı. 1824 seçiminde görüldüğü gibi bir parti rakipsiz kaldığında bölünür ve kendi içinde rakipler oluşturur.</p>
<p style="font-weight: 400;">İkincisi, Federalist politika ve programlarla Jefferson’un Demokratik Cumhuriyetçi Parti değerlerinin içi boşaltan Başkan John Quincy Adams ve arkadaşlarına karşı partiyi koruyacak yeni bir siyasi örgütlenme ile dur denilmeliydi. Albany Beyliği ile New York’ta uyguladıkları siyasi örgütlenme sistemini ulusal çapta gerçekleştirmek istiyordu. Yeni örgütlenme taban seviyesinde başlamalıydı. Halkı örgütleyecek parti temsilcileri olmalıydı. Bunların bağlı çalışacağı vilayet (county) seviyesinde parti başkanları olacaktı. Onların da eyalet çapında teşkilatları ve başkanları… Yani her seviyede seçmenleri belli bir örgütlülükte tutacak parti şeflerinden oluşan disiplinli bir politik mekanizma kurulmalıydı.</p>
<p style="font-weight: 400;">1828 seçimine gidilen süreçte bu düşüncelerini Demokratik Cumhuriyetçilerin okuduğu gazetelerde makaleleri ile yazmaya başladı. Van Buren’in tek ihtiyaç duyduğu ülkenin her köşesinde halkı heyecanlandırabilecek bir öyküye sahip, halkın dilinden konuşan, halka kendilerinden biriymiş hissi yaşatacak karizmatik bir adaydı. Andrew Jackson’un bu aday olduğuna inanıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Andrew Jackson da tek bir bölgeden aldığı oylarla asla başkan olamayacağının farkındaydı. Öte yandan Kongre elitlerini etkileyemeyecek kadar siyasi terbiye ve entelektüel kapasiteden yoksun bir insandı. Jakcson’un da ulusal çapta kazanabilmek için Van Buren’in önerdiği türden bir ulusal koalisyona ihtiyacı vardı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Birbirlerinin yeteneklerine karşılıklı ihtiyaçları bu iki sıra dışı ismi birleştirdi ve bu ittifak Amerikan politikasının tarihini değiştirdi. Van Buren’in mimarlığını Jackson’un liderliğini üstlendiği bu örgütlenme kendisini ‘Demokratik Parti’ olarak isimlendirdi. Dünyanın hala devam eden en eski partisi Demokratik Parti doğmuş oldu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Quincy Adams taraftarları ise kendilerini <strong>Ulusal Cumhuriyetçiler</strong> olarak isimlendirdiler ama bir parti örgütlenmesinden yoksundular. Artık belirleyici olan halka ulaşmakta büyük zorluk çekiyorlardı</p>
<p style="font-weight: 400;">Oy verme süreci başladığında Amerika hiç görmediği iki haftalık bir seçim dönemi yaşadı. Katılım olağanüstü boyuttaydı. Çünkü, Jackson 1824’te kaybettiğinden beri eyaletlerin çoğu, oy vermede ‘mülk sahibi olma’ şartını kaldırmış ve oy hakkını bütün beyaz erkeklere yaymıştı. 1828 seçimine katılım oranı, dört yıl öncesine göre iki katı olacaktı. Halkın seçim sonuçlarını belirleme gücü iyice artmış, Amerikan Cumhuriyetinin demokratikleşmesinde yeni bir aşamanın eşiğine gelinmişti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Van Buren’in inşasına başladığı örgütlenme ülkenin her köşesinde yürüyüşler, propaganda çalışmaları yaparak, halkı oy kullanmaya teşvik ediyordu. En küçük yerleşim birimine kadar halkı başkan seçimi kampanyasının parçası haline getirdiler.</p>
<p style="font-weight: 400;">Jackson açık arayla ABD’nin yedinci başkanı seçildi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yemin töreni, ilk kez halkın geniş çaplı katılımına sahne oldu. Özellikle vahşi batı eyaletlerinden gelen binlerce çiftçinin törenden sonra çamurlu çizmeleriyle Beyaz Saray’ın içine girip dolaşmaları günlerce gündem olacaktı. Jacksoncu gazeteler bunu halkın, Beyaz Saray’ı elitlerin elinden alarak fethetmesinin sembolik ifadesi olarak sunuyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Sonrası ise, ABD’nin kurucu liderlerinin cumhuriyeti kurarken korktuğu her şeyi barındırıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Ülkeyi bakanlarla değil danışmanlarla yönetti</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Bütün kamu görevlileri işten çıkarıldı yerlerine Jackson taraftarları alındı. Andrew Jackson’a göre, devlet gücünü ve devlet yetkililerini bağlayacak tek şey ABD Başkanının talimatları olmalıydı. Çünkü Jackson ne emrediyorsa bu milli iradeydi. Onu başkan seçen milletin emriydi. Halkın desteği tek meşrulaştırıcıydı.</p>
<figure id="attachment_41315" aria-describedby="caption-attachment-41315" style="width: 651px" class="wp-caption aligncenter"><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='651'%20height='366'%20viewBox=%270%200%20651%20366%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" data-recalc-dims="1" decoding="async" class="tf_svg_lazy  wp-image-41315" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/andrew-jackson1.jpeg?resize=651%2C366&#038;ssl=1" alt="" width="651" height="366" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/andrew-jackson1.jpeg?resize=1024%2C576&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/andrew-jackson1.jpeg?resize=300%2C169&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/andrew-jackson1.jpeg?resize=150%2C84&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/andrew-jackson1.jpeg?resize=768%2C432&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/andrew-jackson1.jpeg?resize=1536%2C864&amp;ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/andrew-jackson1.jpeg?w=1920&amp;ssl=1 1920w" data-tf-sizes="(max-width: 651px) 100vw, 651px" /><noscript><img data-recalc-dims="1" decoding="async" class=" wp-image-41315" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/andrew-jackson1.jpeg?resize=651%2C366&#038;ssl=1" alt="" width="651" height="366" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/andrew-jackson1.jpeg?resize=1024%2C576&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/andrew-jackson1.jpeg?resize=300%2C169&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/andrew-jackson1.jpeg?resize=150%2C84&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/andrew-jackson1.jpeg?resize=768%2C432&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/andrew-jackson1.jpeg?resize=1536%2C864&amp;ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2024/10/andrew-jackson1.jpeg?w=1920&amp;ssl=1 1920w" sizes="(max-width: 651px) 100vw, 651px" /></noscript><figcaption id="caption-attachment-41315" class="wp-caption-text">(Andrew Jackson)</figcaption></figure>
<p style="font-weight: 400;">Öte yandan keyfiliğine alet olmaya istekli olmadıkları ve hala anayasa veya yasaları ciddiye aldıkları için kendi bakanlar kurulu üyelerini güvenilmez bulacaktı. Ülkeyi, danışmanları, kendi destekçisi gazete yayın yönetmenleri ve arkadaşlarından oluşan bir ekiple yönetecekti. Bu gayri resmi kabine, Beyaz Saray’ın resmi toplantı odaları yerine gizlice ve rahatça konuşabilecekleri mutfak gibi özel ortamlarda toplandığı için, Amerikan tarihine “Mutfak Kabinesi” adıyla geçecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Jackson’un bu danışman ekibi içindeki tek resmi görevli <strong>Martin Van Buren</strong>’di. Jackson, kendisini 1828’de ABD başkanlığına taşıyan Demokratik Parti örgütlenmesinin mimarı Van Buren’i dışişleri bakanı yapmıştı. Van Buren’in dört yıllık Dışişleri Bakanlığı, iç politika hesaplarının içinde boğulduğu için oldukça vasat geçecekti. Bakan olarak tek kayda değer başarısı 10 yıldır Amerikan diplomatların kapısını aşındırdığı Osmanlı’yı nihayet ABD’yi resmen devlet olarak tanımaya ikna etmesiydi. Osmanlı ile 1830’de imzalanan bu ilk resmi antlaşma ile, ABD diplomatik temsilciliği, Avrupalı muadillerinin statüsünü elde ediyor, Amerikan ticaret gemileri de Rus pazarına erişebilecekleri Karadeniz’e çıkma hakkı kazanıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Kızılderili tehcir yasası</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Andrew Jackson’un başkanlığına damga vuracak asıl icraatı ise Mississippi Nehrinin doğusunu yerli uluslardan (Kızılderililer) arındırma politikası olacaktı. Söz konusu bölgede yüzlerce yıldır yerleşik hayat yaşayan ve tarımla uğraşan beş Kızılderili ulusun önemli bir kısmı tarımsal üretimde daha başarılıydı, beyazlardan daha zengindi. Hatta Çerokilerde okur yazarlık oranı bile beyazlara göre çok daha yüksekti. Yoksul beyazlar arasında tanrının beyazları daha üstün yarattığı inancının konforunu bozan bir huzursuzluktu bu. Beyaz toprak ağalarının gözü ise Çerokilerin mülkleri ve arazilerindeydi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Sosyal entegrasyonları ve barışçılıklarıyla beyazlara hiçbir tehdit oluşturmamalarına rağmen bu ulusların, yüzlerce yıldır yaşadıkları topraklardan Mississippi’nin batısına göç etmelerini öngören tehcir yasası 1830’da Kongre’den geçti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu tehcir yasası, güney ve batı eyaletlerindeki popülaritesini daha da yükseltti. Bu coğrafyadan aldığı yüksek oyla 1832’de yeniden seçilecekti. Bu kez Van Buren’i Başkan Yardımcısı yapmıştı. Bu seçim zaferi ise onu daha da pervasızlaştıracaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Başkan Jackson’un canı ne isterse, neye inanıyorsa memleket için doğru olan oydu. Aksini savunmak vatan hainliğiydi. Bugünden bakınca Jackson’u bu benmerkezciliğe iten şeyin, şiddet, kavga ve istismar dolu yaşam öyküsü olduğunu düşünen analist çok. Bedeninde ve zihninde kalıcı izler bırakmış şiddet deneyimleri onu, “<em>dünya, gücü yetenin gücünün yettiğini sömürdüğü bir yer</em>” algısına hapsetmişti. Moral değerler, ilkeli ve haklı olmak değil üstün olmak ve iktidar sahibi olmak önemliydi. Hayat uzlaşma arenası değil, birinin kazanması için diğerinin mutlaka kaybetmesi gereken savaş arenasıydı. Sahip olacağı her gücü, bu tür despotik zihne özgü “acırsan acınacak hale düşersin” psikolojisiyle, özellikle de dönemin en savunmasız iki topluluğu, köleler ve Kızılderililer üzerinde acımasızca kullanacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kızılderililerin barışçıl direnişleri, hak arama çabaları bu acımasızlık karşısında çaresiz kalacaktı. 1837’de son safhası uygulamaya konacak zorla tehcir sırasında binlerce Kızılderili yollarda ölecekti. Tehcir yasası ABD tarihinin en trajik, en kara lekelerinden birini oluşturuyor.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Amerikan politikası neden iki partiye mahkûm? </strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Jackson karşıtı Ulusal Cumhuriyetçi muhalif hizip Jackson’un hukuk ve teamül tanımaz pervasızlığını eleştirmek için onu, “bay başkan” yerine ‘<em>King Andrew</em> (Sultan Andrew)’ diye isimlendiriyordu. Muhalifler bu saltanatperestliğe vurgu yapmak için de İngiltere’deki monarşi karşıtı partinin adını kendilerine isim olarak seçerek <strong>Whig Parti</strong> adıyla partileştiler. Martin Van Buren’in Demokratik Parti ile Whig Partisinin, sonraki 20 yıla damga vuracak yarışını, Amerikan tarihçiler “<strong>İkinci Parti Sistemi Dönemi</strong>” diye anıyorlar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Peki siyasi sistemi sadece iki partinin mücadelesine kilitleyen formül neydi?</p>
<p style="font-weight: 400;">Tek temsilcili dar bölge sistemi. Yani bir eyaleti küçük seçim bölgelerine bölüp, her seçim bölgesini sadece tek bir milletvekili ile temsil edilir yapmak. Yüzde 51 oy ile yüzde 99 oy arasında hiçbir fark bırakmayan bu sistem, ‘kazanan hepsini alır’ sistemi olarak da adlandırılıyor. Eyalet valiliklerinden başkanlığa kadar hepsinde ‘kazanan hepsini alır’ ilkesi uygulanıyor.  Yüzde 50’ye ulaşanın kazandığı sistemde, küçük partilere oy verecek seçmen, “oyum boşa gidecek” korkusuyla vazgeçip, en güçlü iki partiden birinin adayına yönelmeye mecbur oluyor. Bazı eyaletlerin bu sisteme uymaması üzerine, 1840’ların başında Kongre’den geçirilecek yasayla bütün eyaletlerin ‘tek temsilcili dar bölge sistemi’ uygulaması zorunlu hale gelecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Andrew Jackson, ikinci dönemini tamamlamasından sonra 1836 seçiminde Başkan Yardımcısı Martin Van Buren’i başkanlığa aday göstererek emekli olmaya karar verecekti. Whig Partisinin seçimi 1824’te olduğu gibi Meclise bırakma hedefli stratejiyle çok adaylı girme hatası başarısızlığı sayesinde Demokratik Partinin adayı Martin Van Buren, ABD’nin sekizinci başkanı seçildi.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Ana dili İngilizce olmayan tek ABD başkanı</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Martin Van Buren, sadece ABD tarihinin en kısa boylu başkanı olmayacaktı. ABD tarihinde politikaya en alt makamdan (muhtarlık) başlayıp en üst makama (devlet başkanlığı) çıkan ilk isim olacaktı. Bir başka ilginç özelliği ise Felemenkçe konuşulan bir evde doğup büyümüş Van Buren’in ABD tarihinde ana dili İngilizce olmayan tek başkan olmasıydı. İngilizceyi sonradan okulda öğrenmişti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Van Buren’in sürekli yükselişle geçen parıltılı politik kariyerinin en silik, en etkisiz yılları ise ABD başkanlığı yaptığı dört yıl olacaktı. Jackson’un politikalarının neden olduğu ve başkanlığa başladığı hafta patlayan 1837 ekonomik krizi, toplumdaki itibarını sarsacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Başkanlığında bir başka problemi ise, 10 yıl önce yendikleri eski Başkan John Quincy Adams’tı.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>“Amerika’nın en büyük günahı”</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Altıncı Başkan John Quincy Adams, 1828’de başkanlığı Andrew Jackson’a kaybettikten sonra 1832’de yeniden aday olmamıştı. Ancak kamusal hayattan emekli olmayı da reddetmişti. Milletvekilliğine aday olarak ABD tarihinde, Başkanlıktan sonra Kongre üyeliğine dönen ilk (bugüne kadarki tek) başkan olmuştu.</p>
<p style="font-weight: 400;">18 yıl sürecek milletvekilliği ile, bir politikacının hakkını vereceği bir milletvekilliğinin, ‘mırın kırınla geçmiş devlet başkanlığından’ çok daha önemli ve görkemli olabileceğinin örneği oldu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Milletvekilliğinin neredeyse tamamı, kölelikle mücadeleye adayacaktı. ABD’nin ikinci First Lady’si olan annesi Abigail Adams’ın, “Amerika’nın en büyük günahı” diye nitelediği köleliğe açıktan savaş ilan etmenin vakti gelmişti.</p>
<p style="font-weight: 400;">1830’lar boyunca her fırsatta Kongre’ye kölelikle ilgili yasa teklifleri, kölelerden gelen dilekçeleri sununca, Demokrat Partili meclis çoğunluğu, ona karşı sansür kararı çıkardı. Kongrenin kölelikle ilgili hiçbir teklif ve dilekçeyi gündemine almama kararına rağmen devam edince, Adams’ın kürsü ve oy hakkının iptali (censure) bile gündeme geldi. Adams’ın konuşma metinlerini gazetelere göndermesi üzerine Güney eyaletleri bu konuda her türlü mektup, haber, gazete yazısı ve broşüre yasak getirdiler.</p>
<p style="font-weight: 400;">Devlet başkanlığı yapmış Quincy Adams’ın dışarıdan bakıldığında kabuk bağlamış gibi duran kölelik sorununu bu derece kaşımasının nedeni neydi?</p>
<p style="font-weight: 400;">Adam, Monroe kabinesinde dışişleri bakanı olduğu 1816’dan beri o kabuğun altında bütün bünyeyi öldürebilecek iltihaplanma biriktirdiğini görmüştü. Kölelik, yarattığı moral çürüme ile cumhuriyeti zehirliyor, birliği ise uçuruma sürüklüyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Adams, 1824-1828 yılları arasındaki ABD başkanlığı sırasında, federal hükümetin kalkınma ekonomisine Jackson’cu milletvekillerinin direncinin altında yatanın da aslında kölelik kurumunu muhafaza çabası olduğunu fark etmişti. Kölelik sorunu çözülmeden ülkenin diğer sorunlarını çözmesinin mümkün değildi ona göre.</p>
<p style="font-weight: 400;">“Kölelik sorunu asıl gündemimiz ve bu sorunu demokratik yollardan çözmezsek ülke iç savaşa gidecek” iddiasındaki altıncı 6. Başkan Adams ile “bu sorunu tartışırsak ülke bölünür” iddiasındaki 8. Başkan Van Buren’i asıl karşı karşıya getiren ise bir İspanyol köle gemisi olacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Bir köle gemisi iki Amerikan başkanı </strong></p>
<p style="font-weight: 400;">1839 yılında Batı Afrika’da bugünkü Sierra Leone civarında yaşam alanlarında yakalanarak kaçırılıp bir köle gemisi ile Küba’ya getirilen bir grup Afrikalı Karayip Denizinde isyan başlatarak, kaptanı öldürecek ve gemiyi ele geçirecekti. Kendilerini Afrika’ya geri götürmeleri için sağ bıraktıkları iki İspanyol gemicinin geceleri geminin yönünü kuzeye kırmasıyla gemi New York açıklarına gelmiş ve burada ABD donanması tarafından durdurulmuştu. İki İspanyol gemicinin beyanı üzerine, hiçbiri, anadilleri Mende dışında dil bilmeyen Afrikalılar İspanyollara iade edilmek üzere tutuklanmıştı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Konudan haberdar edilen ABD Başkanı Van Buren, yaklaşan seçimde Güney eyaletlerinin desteğini kaybetmemek ve İspanyollarla sorun yaşamak istemediği için, mahkemenin iade kararı vermesinden hemen sonra temyiz ihtimaline karşı derhal iade işlemini gerçekleştirmeleri için donanmayı görevlendirdi. Ne var ki köle karşıtı aktivist grupların desteğiyle yerel mahkemedeki dava bir anda ülke çapında ilgi odağı oldu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Geminin adı ‘La Amistad (Dostluk)’ olduğu için ‘<strong>Amistad Davası’ </strong>diye ünlenen davada birinci derece mahkemesi Başkan Van Buren’in “dış politikamıza zarar verir” endişesini kaale bile almadı ve kölelerin iade talebinin reddine ve tahliyesine karar verdi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Van Buren yönetimi derhal Federal Bölge Temyiz Mahkemesine başvurdu ama Temyiz Mahkemesi de ilk derece mahkemesinin kararını onadı. Van Buren’in talimatı ile ABD Adalet Bakanı davayı hemen 9 üyesinden 7’si kölelik yanlısı olan ABD Yüksek Mahkemesine taşıdı. Başkan Van Buren’in sarıldığı son çareyi ise eski bir ABD başkanı bozdu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Altıncı Başkan John Quincy Adams, 70’li yaşlarında olmasına ve 40 yıldır avukatlık yapmamış olmasına rağmen Afrikalıların avukatlığını ücretsiz olarak üstlenmeyi kabul etti. İki ABD başkanını karşı karşıya getiren dava, ülkenin en çok konuştuğu konuydu. Van Buren’in en istemediği şey oluyordu, seçim yılında ülke köleliği tartışıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">John Adams, mahkemede savunmasını, “bütün insanlar eşit yaratılmıştır” cümlesini içeren Bağımsızlık Bildirgesi üzerine kurdu. Son derece etkili savunmasının sonunda mahkeme heyetine şöyle seslenecekti:</p>
<p style="font-weight: 400;"><em>“Ulusça, korkularımızı, önyargılarımızı ve kendimizi yenmek için yüce mahkemenin hikmetine ve bilgeliğine ihtiyacımız var. Lütfen, ülkeye doğru olanı yapabilme gücü verin. Eğer bu iç savaşa neden olacaksa, varsın olsun. Öyle bir savaş olsa bile Amerikan Devriminin ertelenmiş son savaşı olur”.</em></p>
<p style="font-weight: 400;">Adams’ın hukuksal temeli sağlam etkileyici savunması, kölelik yanlısı Yüksek Mahkemenin de ilk derece ve temyiz mahkemelerinin kararını onaylamasına yol açtı. Geminin kaptanı öldürenlerin fiili meşru müdafaa sayıldı. 35 Afrikalı serbest bırakıldığı gibi diliyorlarsa ABD’de yaşayabileceklerine hükmedildi. Quincy Adams’ın olağanüstü savunması şiirlere, kitaplara konu oldu. Son olarak 1997 yapımı Amistad adlı filmde Anthony Hopkins’in oyunculuğu ile ölümsüzleşti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Amistad davasındaki kölelik yanlısı tavrına rağmen Martin Van Buren 1840 seçimi Whig Partili rakibine kaybetti ve baba oğul Adams’lardan sonra tek dönemlik ilk başkan oldu. “<em>Başkanlığım boyunca sadece iki mutlu gün yaşadım</em>” diye konuşacaktı sonradan Van Buren, “<em>Başkanlığı devraldığım gün ve devrettiğim gün</em>”.</p>
<p style="font-weight: 400;">1840’ta ilk kez ABD başkanlığını kazanan Whig Partisi sonraki 13 yılda aralıklarla tam dört ABD başkanı çıkaracaktı (İkisi görev başında öldüğü için yardımcıları başkan olmuştu).</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Texas Cumhuriyeti birliğe katıldı partiyi böldü</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Demokratik Parti ile Whig Partisi arasındaki en büyük ihtilaf konusu Texas Cumhuriyeti’ydi. Avrupa kökenli göçmen akınıyla demografisi Meksikalılar aleyhine değişmeye başlayan Texas’ta beyazlar 1836’da ayaklanarak Meksika’dan bağımsızlık ilan etmiş ve Texas Cumhuriyeti’ni kurmuşlardı. Meksika, kendi topraklarındaki bu beyaz devletine karşı çıkıyordu. ABD’de Whig Partisi, Texas Cumhuriyeti’ni desteklemezken, ABD Başkanı Andrew Jackson ise Texas Cumhuriyetini devlet olarak tanıma kararı almıştı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Texas Cumhuriyeti’nin beyaz sakinleri sonraki yıllarda Amerikan Birliğine katılma talebinde bulunmaya başladı. Meksika ise, böylesi bir katılmayı savaş nedeni olarak ilan ettiği için katılım talebi Kongre’de savaş karşıtı Whig Partinin engeline takılıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">1840’ta seçimi kaybeden Martin Van Buren’in de dört yıl sonra yeniden aday olmak istediğinde Texas’ın birliğe katılmasına itiraz etmesi, Andrew Jakcson ile arasını açtı ve 20 yıllık ittifakları sona erdi. Demokrat Partinin hala fiili lideri gibi olan eski Başkan Jackson, 1844 seçiminde Van Buren yerine Texas’ı birliğe kabul edeceğini açıklayan <strong>James Polk</strong>’un adaylığını destekledi. Polk’un başkanlığı kazanmasından sonra Texas, 1846’da 28. eyalet olarak ABD Birliğine kabul edilecek ve bu iki yıl sürecek ABD – Meksika Savaşının başlamasına yol açacaktı. Bu savaş, kuzeyli Demokratlar ile güneyli Demokratların arasını daha da açacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Öte yandan Whig Partisinin de kölelik konusunda gittikçe Demokratik Partinin ‘bu eyaletlerin iç işi’ çizgisine yaklaşması muhalefet içinde de arayışa neden oluyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kendi kurduğu Demokratik Partiden ayrılan <strong>Martin Van Buren</strong> ve arkadaşları, Whig Partisinden ayrılan bir grupla birlikte kölelik karşıtı Özgür Topraklar (<strong>Free Soil</strong>) Partisini kurdular. Martin Van Buren henüz ülke genelinde teşkilatlanması olmayan bu yeni partinin başkan adayı olarak 1848 seçimine katıldı. Whig Partisi Meksika Savaşının kahramanı General Zachary Taylor ile başkanlık seçimi kazanırken (bu partinin kazandığı son seçim olacaktı), Demokratik Parti adayı ikinci oldu. Van Buren’in üçüncü parti adayı olarak aldığı yüzde 10, bugüne kadar bir üçüncü parti adayının aldığı en yüksek oran olarak kalmaya devam ediyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Van Buren, 1848 seçiminde, kendi kurduğu ulusal parti örgütlenmesinin nasıl yenmesi zor bir canavar haline geldiği ile ilk kez yüzleşmişti. ‘Kazanan hepsini alır’ prensibi ve ‘tek üyeli dar seçim bölgesi’ sisteminin ABD’yi iki partili bir sisteme mahkûm kıldığını da görüyordu. Bununla beraber bu ikinci partinin Whig Partisi veya Özgür Topraklar partisi olamayacağının farkındaydı.</p>
<p style="font-weight: 400;">1848’de son kez seçim kazanan Whig Partisi, kurucu liderleri Henry Clay’ın ölümü ve ülkenin en önemli sorunu olan kölelik konusundaki sessizliğiyle 1950’lerde, hızla erimeye başladı ve dağıldı.</p>
<p style="font-weight: 400;">1852’de yeniden iktidara gelen ve siyaseten rakipsiz kalan Demokratik yönetim 1854 yılında birliğe yeni katılacak Kansas ve Nebraska eyaletlerinde, köleliğin serbest olup olamayacağına ‘ulusal egemenlik’ ilkesi gereği kendilerinin karar vermesi gerektiğini savununca Amerikan siyasetinde fay hatları harekete geçti. Çünkü bu, kölelik yanlısı eyaletlerle kölelik karşıtı eyaletler arasında 1820’de varılan ve 36. Paralelin kuzeyinde köleliğin serbest olduğu eyalet olmayacağını öngören Missouri Uzlaşmasının açık ihlaliydi. Demokratik Partinin kuzey eyaletlerindeki kanadı bile ayaklandı.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Cumhuriyetçi Partinin kurulması</strong></p>
<p style="font-weight: 400;"><em>“Onlara, daha önceki politik isimleri ve organizasyonları unutmalarını ve sana Lovejoy’s Hotel’de önerdiğim ismin altında birleşmelerini telkin et. ‘Cumhuriyetçi’ ismi altında…”</em></p>
<p style="font-weight: 400;">1854 yılında, kölelik yanlısı Demokratik Partiye karşı kölelik karşıtlığını merkeze alan yeni bir partinin kurulması çalışmaları başladığında, politikacı ve hukukçu <strong>Alvan Earle Bovay</strong>, Whig hareketinin gayri resmi yayın organı konumunda olan New York Tribune gazetesinin yayın yönetmeni <strong>Horace Greeley</strong>’e gönderdiği mektubunda yukarıdaki telkinde bulunacaktı. Bu mektup, Bovay’ı, sonraki bir buçuk asırda Amerikan politikasına damga vuracak siyasi partinin isim babası yapacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Van Buren’in partisi Özgür Topraklar Partisi, Whig Hareketinden ayrılanlar, Demokratik Partinin kuzey kanadı ve kölelik karşıtı sivil örgütlerin temsilcileri 1854 Temmuz ayında Michigan eyaletinin adını Demokratların fahri liderinden alan Jackson kentinde topladıkları kurultay ile Cumhuriyetçi Parti’yi resmen kurdular. Parti görülmemiş bir hızla ulusallaştı. Aynı yıllarda Katolik göçmen akınına karşı tepkiyle kurulmuş ve hızla yükselmiş “Know Nothing” adlı partinin tabanı da ülke gündeminin en önemli konusu olan kölelik konusunda hiçbir şey söylemeyen partilerinden koparak Cumhuriyetçi Partiye katılacaktılar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yeni kurulan bir parti olarak Cumhuriyetçi Partililer 1856 seçiminde oldukça yüksek oy almalarına rağmen başkanlığı kazanamadılar.</p>
<p style="font-weight: 400;">1857’de ABD Yüksek Mahkemesinin vereceği bir karar, partiyi ve kuzeyi daha da biledi. Dred Scott adlı bir köle, köleliğin yasak olduğu eyaletlerde yaşadığı için özgür hale geldiğini belirterek, Missouri’ye geri döndükten sonra yeniden köle yapılmasının hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle dava açmıştı. Davanın önüne geldiği ABD Yüksek Mahkemesi 2’ye karşı 7 oyla tarihinin en utanç verici kararlarından birini alarak, “ister köle ister özgür olsunlar hiçbir siyah mahkemelerde dava açma hakkına sahip değil. Siyahlar, beyazların yararlandığı hiçbir vatandaşlık hakkından yararlanamaz” içtihadını oluşturdu. Dahası, köle, 36. Paralelin kuzeyinde de yaşasa köle kalmaya devam eder vurgusuyla Missouri Sözleşmesinin hukuksuz olduğuna hükmetti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kuzeylilere ve bütün muhaliflere göre Amerikan demokrasisi artık John Quincy Adams’ın ifadesiyle bir ‘<strong><em>slavocracy</em></strong>’e, ülkeyi yani köle sahibi toprak ağalarının yönettiği bir sisteme dönüşmüştü.</p>
<p style="font-weight: 400;">John Quincy Adams, Kongre yılları boyunca ‘slavocracy’ ve ‘slave power’ terimlerini en fazla kullanan, bu tehlikeye en fazla dikkat çeken isimdi. 40 yıldır görmekten korktuğu şeyi ise görecek kadar yaşamadı. 80 yaşındayken katıldığı Meclis oturumlarında birinde genel kurulda yığıldı. Aralarında Illinois eyaletinden üç ay önce seçilmiş 30’lu yaşlarında bir genç milletvekilinin de olduğu bir grubun yardımıyla, Meclis Başkanının odasına çıkarıldı. Kongre binası içinde iki gün boyunca istirahat ettirilmeye çalışıldığı bu odada 21 Şubat 1848 günü öldü. Son sözü, “Nihayet dünyanın sonu, huzurluyum” oldu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Daha sonra Adams’ın cenaze törenini organize komitesinde de görevlendirilen o genç İllinois milletvekili, yani Abraham Lincoln, 12 yıl sonra, Quincy Adams’ın görmekten korktuğu şeyi, iç savaşı görecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">(Devam edeceğim)</p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-lazy data-secret="Nt4rW3Xtib"><p><a href="https://amerikabulteni.com/2024/10/13/iki-amerikanin-siyasi-savasinin-tarihine-bir-yolculuk/">İki Amerika’nın siyasi savaşının tarihine bir yolculuk</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;İki Amerika’nın siyasi savaşının tarihine bir yolculuk&#8221; &#8212; Amerika B&uuml;lteni" src="https://amerikabulteni.com/2024/10/13/iki-amerikanin-siyasi-savasinin-tarihine-bir-yolculuk/embed/#?secret=PVWOoqnlpb#?secret=Nt4rW3Xtib" data-lazy data-secret="Nt4rW3Xtib" width="600" height="338" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-lazy data-secret="inliYg6vVw"><p><a href="https://amerikabulteni.com/2024/10/26/iki-amerikanin-siyasi-savasinin-tarihine-bir-yolculuk-2/">İki Amerika&#8217;nın siyasi savaşının tarihine bir yolculuk &#8211; 2</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;İki Amerika&#8217;nın siyasi savaşının tarihine bir yolculuk &#8211; 2&#8221; &#8212; Amerika B&uuml;lteni" src="https://amerikabulteni.com/2024/10/26/iki-amerikanin-siyasi-savasinin-tarihine-bir-yolculuk-2/embed/#?secret=Bjz7altFbp#?secret=inliYg6vVw" data-lazy data-secret="inliYg6vVw" width="600" height="338" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-lazy data-secret="qdH4IuP8Jn"><p><a href="https://amerikabulteni.com/2024/11/03/iki-amerikanin-siyasi-savasinin-tarihine-bir-yolculuk-son/">İki Amerika&#8217;nın siyasi savaşının tarihine bir yolculuk- Son</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;İki Amerika&#8217;nın siyasi savaşının tarihine bir yolculuk- Son&#8221; &#8212; Amerika B&uuml;lteni" src="https://amerikabulteni.com/2024/11/03/iki-amerikanin-siyasi-savasinin-tarihine-bir-yolculuk-son/embed/#?secret=ir7tO8tQP6#?secret=qdH4IuP8Jn" data-lazy data-secret="qdH4IuP8Jn" width="600" height="338" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>
]]></content>
		
			</entry>
	</feed>
