<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<?xml-stylesheet type="text/xsl" media="screen" href="/~d/styles/atom10turkishfull.xsl"?><?xml-stylesheet type="text/css" media="screen" href="http://feeds.feedburner.com/~d/styles/itemcontent.css"?><feed xmlns="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:openSearch="http://a9.com/-/spec/opensearch/1.1/" xmlns:georss="http://www.georss.org/georss" xmlns:gd="http://schemas.google.com/g/2005" xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0" xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0" gd:etag="W/&quot;CEEGSX4zcCp7ImA9WhRUGEg.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-7035262680933797932</id><updated>2012-01-29T17:57:08.088+02:00</updated><category term="Mim kutusu" /><category term="Ejderha Mızrağı" /><category term="Serbest öykü" /><category term="Epikoloji" /><category term="Drow Fısıltıları" /><category term="HiKaYe" /><category term="Haber" /><category term="T.F.B-Site Tanıtımları" /><category term="Geniş Açı" /><category term="Okuyuculara notlar" /><title>Aykırı Çağrışım</title><subtitle type="html" /><link rel="http://schemas.google.com/g/2005#feed" type="application/atom+xml" href="http://arka-sokak.blogspot.com/feeds/posts/default" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://arka-sokak.blogspot.com/" /><link rel="next" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default?start-index=26&amp;max-results=25&amp;redirect=false&amp;v=2" /><author><name>Hazal</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10635638823482125549</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="23" src="http://1.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/SYX9FKadhiI/AAAAAAAABB4/Os-8tm9qnTI/S220/MTGgameday_reya.jpg" /></author><generator version="7.00" uri="http://www.blogger.com">Blogger</generator><openSearch:totalResults>172</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>25</openSearch:itemsPerPage><atom10:link xmlns:atom10="http://www.w3.org/2005/Atom" rel="self" type="application/atom+xml" href="http://feeds.feedburner.com/arkasokak" /><feedburner:info uri="arkasokak" /><atom10:link xmlns:atom10="http://www.w3.org/2005/Atom" rel="hub" href="http://pubsubhubbub.appspot.com/" /><feedburner:emailServiceId>arkasokak</feedburner:emailServiceId><feedburner:feedburnerHostname>http://feedburner.google.com</feedburner:feedburnerHostname><feedburner:feedFlare href="http://add.my.yahoo.com/rss?url=http%3A%2F%2Ffeeds.feedburner.com%2Farkasokak" src="http://us.i1.yimg.com/us.yimg.com/i/us/my/addtomyyahoo4.gif">Subscribe with My Yahoo!</feedburner:feedFlare><feedburner:feedFlare href="http://www.newsgator.com/ngs/subscriber/subext.aspx?url=http%3A%2F%2Ffeeds.feedburner.com%2Farkasokak" src="http://www.newsgator.com/images/ngsub1.gif">Subscribe with NewsGator</feedburner:feedFlare><feedburner:feedFlare href="http://feeds.my.aol.com/add.jsp?url=http%3A%2F%2Ffeeds.feedburner.com%2Farkasokak" src="http://o.aolcdn.com/favorites.my.aol.com/webmaster/ffclient/webroot/locale/en-US/images/myAOLButtonSmall.gif">Subscribe with My AOL</feedburner:feedFlare><feedburner:feedFlare href="http://www.bloglines.com/sub/http://feeds.feedburner.com/arkasokak" src="http://www.bloglines.com/images/sub_modern11.gif">Subscribe with Bloglines</feedburner:feedFlare><feedburner:feedFlare href="http://www.netvibes.com/subscribe.php?url=http%3A%2F%2Ffeeds.feedburner.com%2Farkasokak" src="http://www.netvibes.com/img/add2netvibes.gif">Subscribe with Netvibes</feedburner:feedFlare><feedburner:feedFlare href="http://fusion.google.com/add?feedurl=http%3A%2F%2Ffeeds.feedburner.com%2Farkasokak" src="http://buttons.googlesyndication.com/fusion/add.gif">Subscribe with Google</feedburner:feedFlare><feedburner:feedFlare href="http://www.pageflakes.com/subscribe.aspx?url=http%3A%2F%2Ffeeds.feedburner.com%2Farkasokak" src="http://www.pageflakes.com/ImageFile.ashx?instanceId=Static_4&amp;fileName=ATP_blu_91x17.gif">Subscribe with Pageflakes</feedburner:feedFlare><feedburner:feedFlare href="http://www.live.com/?add=http%3A%2F%2Ffeeds.feedburner.com%2Farkasokak" src="http://tkfiles.storage.msn.com/x1piYkpqHC_35nIp1gLE68-wvzLZO8iXl_JMledmJQXP-XTBOLfmQv4zhj4MhcWEJh_GtoBIiAl1Mjh-ndp9k47If7hTaFno0mxW9_i3p_5qQw">Subscribe with Live.com</feedburner:feedFlare><entry gd:etag="W/&quot;DEEFSHs-eip7ImA9WhdSEEU.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-7035262680933797932.post-2150006816811751572</id><published>2011-07-19T17:34:00.006+03:00</published><updated>2011-07-19T17:43:39.552+03:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2011-07-19T17:43:39.552+03:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Serbest öykü" /><title>Ölümsüz Hatıralar Salonu</title><content type="html">&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-WTZv6mOuY8E/TiWXNyaodpI/AAAAAAAABds/6j-L51oGc5s/s1600/640x390_148_Renaissance_ballroom_2d_environment_ballroom_fantasy_picture_image_digital_art.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 244px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-WTZv6mOuY8E/TiWXNyaodpI/AAAAAAAABds/6j-L51oGc5s/s400/640x390_148_Renaissance_ballroom_2d_environment_ballroom_fantasy_picture_image_digital_art.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5631073172224243346" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Tercihe bağlı eşlik &lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=GW59R6DoJl4"&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;şarkısı&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Yılların eskitemediği kahkahalar, rakslar, flörtler ve dedikodular balo salonunun tozu ve çürümüşlüğünün içinde bile hala canlıydı. Ne ellerini hafifçe ağzına kapatarak gülen, dantelli eldivenli nazik hanımefendiler, ne de kusursuzluk abidesi fırfırlı gömlekleri ve fraklarıyla centilmen beylerden eser vardı şimdi. Ama yine de, o ihtişamını kaybetmiş, sıvaları dökülmüş ve rutubetin salgın hastalık gibi dört bir yanını sardığı koca gövdesinde halen daha anılar taptazeydi. Şişman bir hanımın yağlı belindeki, oval, pulları dökülmüş bir kuşak gibi sarmalıyordu ziyaretçilerini. Belki tavanlarındaki altın varaklar çalınmıştı, duvarlarındaki tablolar tanınmaz haldeydi ve hatta koca dans pistinde ölü hayvanların leşleri vardı; ne fark ederdi? Geçen zaman içinde muhafaza ettiği anılarını şimdi iki ziyaretçisine sergiliyordu balo salonu. Asillerin dedikodularını, centilmenlerin flörtlerini ve küçük hanımların kıkırdamalarını taşıyordu onlara. Yaşıyordu. Asla ölmemişti ki.&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt; &lt;br /&gt;Dans pistinin ortasında kendi rakslarını sergileyen çiftin gözleri birbirinden başkasını görmüyor gibiydi;  ya da en azından erkek için bu böyleydi. Sıkıca kavradığı partnerini adeta pist boyunca taşıyordu. Dansı yöneten ve eşiyle bir bütün olmuş adımlarını hızla, kendinden emin bir biçimde atıyordu. Kadını her dizine doğru yatırdığında koyu renk saçları ölü dalgalar gibi yer dökülüyor ve kadının gözleri kısık bir biçimde tavana odaklanıyordu. Hızla atılan birlikte geriye doğru adımlarla tekrar birlikte olunuyor ve müziğin efsunlu yapısıyla anılarla dolu dans pistinde, salonun onlara getirdiği hayalet kahkahalar ve fısıldanmalar arasında kendi aşklarını vücut dilleri ile sergiliyorlardı. Kendi etraflarında dönerlerken geriye doğru atılan başları ve durduklarında adamın kadını göğsüne bastırışındaki sahiplenme değildi de neydi? O, Tanrıçası’na tapan aciz bir kuldan başka bir şey değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dans bitti, müzik kesildi. Adam, eşini fare pisliği dolu salondaki tek masaya götürüp nazikçe oturmasına yardım etti. Ardından her beyefendinin yapacağı şeyi yapıp orkestrayı canı gönülden alkışladı. Sevgilisinin yanına otururken onu ilk defa gördüğündeki kadar heyecanlıydı. Kırık ve tozlu kadehe, üzerindeki markası silinmiş bir şişeden şarabı koyarken gözlerini ondan alamıyordu. Durmadan konuşuyordu. Salonun hayaletimsi varlıklarını inkâr edip yaşayanların reddedilemez benliklerini hatırlatmak için konuşuyordu. Sevgilisi de onun gibi bu anı doyasıya yaşasın diye konuşuyordu. Hatta belki de, ondan ufacık bir tepki görmek için bunca anlamsız sözü dilinde şekillendirip kadının boş bakışlarına doğru meltemler gibi yolluyordu. Ama sözleri sadece kadının ifadesiz yüzünü yalayıp geçmekle kalıyordu. Adam pes etmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şarabı koyduktan sonra şişeyi özenle masanın altına koyarken, yerdeki tozla lime lime olmuş dantelli gömlek manşetlerini özenle kirden sakındı. Yer yer dikişleri sökülmüş cesedinin kollarını dikkatle çekiştirdi ve kadehini tüm salona kaldırdı. İnsanların hayaletimsi yüzleri ona gülümsüyor, herkes ona ve sevgilisine hayranlıkla bakıyordu. Ama adam ne kadar mutlu olmaya çalışırsa çalışsın, aciz kulu olduğu tanrıçası onun duygularını paylaşmıyordu. Kalbi yeterince kırılmıştı. Dizleri üzerine çöküp kadının, üzerinde derin yırtıklar bulunan kabarık eteğine kapandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Sevgilim, sana yalvarıyorum böyle yapma. Neden mutlu değilsin bir tanem? Neden sen de benim gibi mutlu olmayı denemiyorsun?"&lt;br /&gt;Ama kadın gözlerini tavana dikmiş, ona cevap vermeyi reddediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"O dolgun dudaklarında neden adım şekillenmiyor hayatım? Neden nefesinle o eşsiz sesin birleşip 'Faust' diye kulaklarıma çalınmıyor?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadın buna da cevabını tepkisizliğiyle vermişti. O eskiden de burayı sevmezdi, adam hatayı kendinde aradı. Buranın bir kibir yuvası, çirkinliklerini süslü giysilerle saklayan asillerin günah yuvasıydı.&lt;br /&gt;Adam başını olumsuzca iki yana salladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Sen bilirsin bir tanem. İstiyorsan şimdi gidebiliriz, biliyorsun." Ardından kadının üzerine doğru eğilip ölüm kadar soğuk dudaklarına bir öpücük kondurdu. Öpücüğüne karşılık gelmedi. Ancak aşkı fazla ağır gelmiş olacak ki kadın oturduğu sandalyeden, hareketsizce kayıp yere düştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam yine başını iki yana salladı ve kadını sandalyeye geri oturttu. Sevgilisinin boş, manasız gözleri şimdi öne düşmüş kafasının altından ayaklarına dikilmişti. Adam yılmadı, başını yukarıya doğru kaldırdı ve yine düşmesin diye eliyle çenesini kavrayarak sordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bir dansa daha ne dersin?"&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7035262680933797932-2150006816811751572?l=arka-sokak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/arkasokak/~4/mTujilzy2lU" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://arka-sokak.blogspot.com/feeds/2150006816811751572/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7035262680933797932&amp;postID=2150006816811751572&amp;isPopup=true" title="3 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/2150006816811751572?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/2150006816811751572?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/arkasokak/~3/mTujilzy2lU/olumsuz-hatralar-salonu.html" title="Ölümsüz Hatıralar Salonu" /><author><name>Hazal</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10635638823482125549</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="23" src="http://1.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/SYX9FKadhiI/AAAAAAAABB4/Os-8tm9qnTI/S220/MTGgameday_reya.jpg" /></author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://3.bp.blogspot.com/-WTZv6mOuY8E/TiWXNyaodpI/AAAAAAAABds/6j-L51oGc5s/s72-c/640x390_148_Renaissance_ballroom_2d_environment_ballroom_fantasy_picture_image_digital_art.jpg" height="72" width="72" /><thr:total>3</thr:total><feedburner:origLink>http://arka-sokak.blogspot.com/2011/07/olumsuz-hatralar-salonu.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;A04HRHk6eyp7ImA9WhdTFk8.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-7035262680933797932.post-435352102878547324</id><published>2011-07-14T10:47:00.004+03:00</published><updated>2011-07-14T10:52:15.713+03:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2011-07-14T10:52:15.713+03:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Geniş Açı" /><title>Ne Okuyorum? #4: Rüyanın Öte Yakası</title><content type="html">&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-S_p7m31Pha4/Th6f9Rt6iJI/AAAAAAAABdk/AOvevzyMxpg/s1600/ruyanin-ote-yakasi-top.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 137px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-S_p7m31Pha4/Th6f9Rt6iJI/AAAAAAAABdk/AOvevzyMxpg/s400/ruyanin-ote-yakasi-top.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5629112459336517778" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bu yazı ilk olarak &lt;a href="http://www.kayiprihtim.org/portal/incelemeler/ruyanin-ote-yakasi-inceleme/"&gt;KayıpRıhtım&lt;/a&gt;'da yayınlanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Yalnız kendi varlıklarını yadsımış olanların oynamaya can attığı bir oyundur Tanrıcılık.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;Söz konusu rüyalar olunca klişeleşmiş konuların hücumuna maruz kalma ihtimali biz okurları korkuturken, rüyaların o bilinmez ve tekinsiz âleminde gezip görebileceklerimiz de aynı oranda meraklandırır. Rüyalar âleminin kabus sosuna batırılmış pembe kapılarının ardından ne geleceğini asla bilemediğiniz ve gündelik hayatımızda da kâh boğuştuğumuz kâh uyanmak istemediğimiz o rüyalarımızın bir de gerçek çıkmak gibi muzip huyları vardır. Hele bir de egomuza sağladığı o “üstün insan” olma hissi yok mudur… Ama bu durum ne kadar ürkütücü veya üstünlük hissi uyandırsa da hiç kimse George Orr’un yeteneğine ve onunu bilinçaltı ile durmaksızın yıkılıp yeniden inşa edilen dünyasına sahip olmamıştır. Yine de George’un şöyle bir sorunu vardır: onun düşüncesine göre, o kimdir ki dünyanın düzenine böyle etki edebilecek bir hakka sahiptir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın derinlerine dalıp, rüyalar ile gerçeklerin aynı tezgâhta yoğruluşuna değinmeden önce, kitabın orijinal adı ve başarılarına değinmek en iyisi olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt; &lt;br /&gt;Kitap dilimize Mart 2011’de kazandırılmış olsa da, ilk olarak 1971’de basılmıştır. Ne kadar üzücü ki bizler ancak 40 yıl sonra bu kitaba kavuşma şansına eriştik… Üzücü diyorum çünkü gerek yapısı gerek ise adaylıkları ve ödüllerine bakacak olursak ne demek istediğimi daha iyi anlayacağınıza eminim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitap künye bilgisi için resme tıklayın!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yayınlandığı sene (1971) en prestijli bilimkurgu ödüllerinden bir olan Nebula’ya, ardından 1972’de Hugo Ödülü’ne aday gösterilmiştir. Hugo’ya aday olduğu aynı yıl En İyi Roman dalında Locus Ödülü’nü kazanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orijinal adı ise neden bu kadar önemli? Kitabın orijinal adı Lathe of Heaven’dır ve yazarın Mülksüzler kitabının sonunda hoş bir yazı yayınlamış olan üstat Bülent Somay, Cennetin Torna Tezgâhı olarak çevrilebileceğini ifade etmiştir. “Cennet ve torna tezgâhı?” dediğinizi duyar gibiyim. Bu kadar benzersiz ve bir o kadar ilk duyuşta anlamsız gelen bir isme sahip bir eser nasıl olabilir ki? Böyle bir ad ile neyi anlatmak istemiştir? O zaman kapılar açılsın ve rüyalar ile gerçeklerin çakıştığı o dünyaya hep birlikte dalalım!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;George Orr ortalama bir adamdır. Her anlamda tam ortada duran ve sırf bu yüzden tuhaf karşılanabilecek biridir. Ama onun başı rüyalarıyla ciddi anlamda derttedir. Çünkü ne zaman “etkili” rüya görse (kendisi böyle tanımlamaktadır) dünya onun rüyalarına göre yeniden şekillenmektedir. Bu yüzden yıllar yılı, farklı evlerde oturmuş, farklı işlerde çalışmış ve dünya düzeni onun bilinçaltı ile tekrar tekrar şekillenmiştir. Başlayan veya biten savaşlar, yıkılan ya da kurulan ülkeler, kıtlık veya bolluk… Her şey onun zihni ile değiştirilebilir. Ama George Orr bu durumdan şiddetle rahatsız olmaktadır. Dünyanın bir parçası olmayı, ona hükmetmeye yeğe tutan kahramanımız bu yeteneğini ciddi bir sorun olarak görmektedir. Öyle ki, onun bilerek görmediği ve hükmedemediği rüyaları yüzünden yeni bir formda sunulan dünyada yok olan ve hiç var olmamış insanların yitişi ona vicdan azabı çektirmektedir. George Orr’un rüya görmeme çözümü ilaçlarla bastırmak olsa da kendinden geçtiği ve başında bir doktorla uyandığı bir gün hikayemiz de başlamış olur. Gönüllü Terapi’ye yollanan kahramanımız bu ilaç bağımlılığından kurtulmalıdır. Kendisi de bu durumda hevesli olsa da… doktoru ile karşılaşması sadece onu değil dünyayı da tehlikeye atacak bir kaostan başka bir şey değildir. George Orr, tedavi olmaya giden bir hastadan öte, celladına giden bir idam mahkumu ve sahibi tarafından aşırı sevgi ile boğulmayı bekleyen bir yavru kedinin karşımıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doktor Haber, yeni hastasının yeteneğini keşfetmesi ile dünyayı “daha iyi bir yer” yapmak için nasıl değiştirebileceğini de keşfetmiş olur. Artırıcı adını verdiği ve kendi icadı olan makine ile George Orr’un “etkili rüya” görmesini sağlayarak, ona uykusunda verdiği telkinler ile dünyayı çok daha iyi bir yer yapmaya başlar. Artık kontrol George’un hükmedemediği bilinçaltında değil, doktorunun iyi niyetli ama tartışmalı uzman ellerindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurguya bakacak olursak, her Le Guin kitabında olduğu gibi, asla göründüğü kadarı ile kalmayan bir yapıya sahip olduğunu göreceğiz. Dünyayı iyileştirmeye çalışırken bir yandan yapıp diğer yandan yıkan Doktor Haber ve yeteneği ile adeta bir köle konumuna geçen George Orr’dan öte şeyler var bu kurgunun ardında. Derinlere indiğimizde çok çarpıcı bir konu ile burun buruna geliyoruz: Tanrıcılık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rüyanın Öte Yakası, dünyaya müdahale ederek onu daha iyi bir yer yapmanın ne derece iyi olacağını sorgularken, insanın Tanrı rolüne bürünmesi ile ortaya çıkan şüpheli düzenin de bir gösterisini sunuyor bize. Ama şunu söylemekte fayda var, kendisi bir ateist olan Le Guin burada Tanrı inancını savunmuyor. Tamamen tarafsız bir açıdan bakarak, düzene yön vermeye çalışan insanların yapabileceği hataları ve o her zaman arzu ettiğimiz eşitlik, barış, bolluk ve egomuzu tatmin edecek unsurlara kavuşmanın sanıldığı kadar parlak bir geleceği gözler önüne seremeyeceğine dair ufak göndermelerle bizleri sorgulamaya itiyor. Bunu yaparken de bir yanda dünyanın iyiliğini kendince isteyen Doktor Haber’ı kullanırken onun karşısına bu güce asıl sahip olan kişi olmasına rağmen düzene karışmayı reddeden ve bununla acı çeken George Orr’u karşımıza çıkartıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konu hakkında daha fazla bilgi verip okuma keyfinize gölge düşürmemek adına, gelin Le Guin’in bu kitapta kullandığı bir güzelliği ele alalım: göndermeler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın Orijinalde Basılan İlk Kapağı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer George Orwell’ın 1984 adlı eserini okuyup sevdiyseniz, bu kitapta düzinelerce göndermeye rastlayacaksınız. Ana karakter George Orr’un isminden tutun da 1984 yılında hayata geçirilmiş “mahremiyet” yasalarına kadar. Giderek farklı şekillere bürünen yenidünyanın bir yandan da distopikleşen çehresi ile 1984’e bir başka açıdan selam çakmayı da unutmuyor yazar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece bu kadar mı? Elbette hayır! Cesur Yeni Dünya ve Dostoyevski göndermeleri de cabası oluyor ve okuyucuların bunları fark etmesi ile yüzlerinde bir tebessüm yaratmayı başarıyor. Ama elbette onları okumuş olmak size birkaç puan daha kazandıracaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şüphesiz ki en çok gönderme alanını kaplayan 1984’e olanlar ama Cesur Yeni Dünya ve Dostoyevski’nin adını duyduysanız bile yeter, çünkü o göndermeleri kaçırmamak elde değil. Ancak, 1984 için böyle diyemeyeceğim. Şu an açıklayıp keyfinizi kaçırmak istemediğim bazı ayrıntılarda (bunların bir kısmı düpedüz önünüze sunulmuş bir satırda karşınıza çıkıyor) Le Guin’in ustasına verdiği selamı sizlere de göstermiş oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eleştirilerime gelecek olursak, kitabın başlarının fazla terimsel olduğunu söyleyebiliriz. Rüya bilimi (oneiroloji) ile ilgili pek çok bilgiye sahip oluyoruz fakat bu bazı okurları sıkabilir. Ancak birkaç sayfa sabrederseniz konunun bir anda hızlı bir tempoya girdiğini göreceksiniz.&lt;br /&gt;Başka bir eleştirim ise bazı olayların çabuk geçtiğine dair olacaktır. Rüyalar ile değişen dünya sebebiyle sürekli bulunduğumuz koşullar değişse de bu rahatsızlık vermiyor. Ancak bazı durumlar var ki (söylemek istemiyorum) üzerlerinde biraz daha durulsa eşsizlik mertebesine erişebilirdi diye düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlatım diline de değinecek olursak Ursula Le Guin’in bilinen tarzı burada da gündeme geliyor. Yalın ama etkili dili ile okuyucuyu sıkmadan, lafı dolandırmadan gediğine koyuyor. Süslü cümlelerle okuyucunun gönlünü kazanmak yerine basit ama etkili cümlelerle anlatmak istediğini süsten yoksun ama dürüst bir biçimde kaleme alıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toparlarsak, ütopik ve distopik bir dünyanın karışımını okuyucuya sunan Rüyanın Öte Yakası, bir anlamda zoru başarıyor. Değişen bir dünyayı hem iyi hem de kötü yanları ile ele alarak tarafsızlığını korurken okuyucuyu başarılı bir biçimde sorgulatmak istediğine doğru yönlendiriyor da. Kısacası, sadece bir kurgudan ibaret olmayan ve her Le Guin kitabında olduğu gibi kendi içinde bir felsefesi ve vermek istediği mesajını bulunduran dolu dolu bir kitaptan söz ediyoruz burada. Eğer bir Le Guin hayranı iseniz bu kitabı kaçırmayın! Eğer hiç Le Guin okumadıysanız bu kitap başlangıcınız için çok güzel bir adım olacaktır.&lt;br /&gt;Bilimkurgu ve fantastiği hoş bir karışımı duruyor karşınızda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keyifli okumalar.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7035262680933797932-435352102878547324?l=arka-sokak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/arkasokak/~4/OZG2GF2byWo" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://arka-sokak.blogspot.com/feeds/435352102878547324/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7035262680933797932&amp;postID=435352102878547324&amp;isPopup=true" title="0 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/435352102878547324?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/435352102878547324?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/arkasokak/~3/OZG2GF2byWo/ne-okuyorum-3-ruyann-ote-yakas.html" title="Ne Okuyorum? #4: Rüyanın Öte Yakası" /><author><name>Hazal</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10635638823482125549</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="23" src="http://1.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/SYX9FKadhiI/AAAAAAAABB4/Os-8tm9qnTI/S220/MTGgameday_reya.jpg" /></author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://4.bp.blogspot.com/-S_p7m31Pha4/Th6f9Rt6iJI/AAAAAAAABdk/AOvevzyMxpg/s72-c/ruyanin-ote-yakasi-top.jpg" height="72" width="72" /><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://arka-sokak.blogspot.com/2011/07/ne-okuyorum-3-ruyann-ote-yakas.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;A0cNSX88eSp7ImA9WhdTEEw.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-7035262680933797932.post-6848579629432494204</id><published>2011-07-07T08:51:00.010+03:00</published><updated>2011-07-07T09:11:38.171+03:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2011-07-07T09:11:38.171+03:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Okuyuculara notlar" /><title>Biz Bunu İstiyoruz: “The Kingkiller Chronicle”</title><content type="html">&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Biz Bunu istiyoruz ne midir? Bir &lt;a href="http://www.kayiprihtim.org/portal/"&gt;Kayıp Rıhtım&lt;/a&gt; projesi olmasının dışında, size burda gereksiz laf uzatmaları ile meşgul etmeyeceğim. Onun yerine, ne olduğu ve ilk adımı ile hangi seriyi gündeme getirdiğimizi anlatan haber yazımı sizlere sunarak yazı ile başbaşa bırakıyorum :).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.kayiprihtim.org/portal/"&gt;Kayıp Rıhtım&lt;/a&gt; yinedur durak bilmiyor!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-A0H0fJaiDRE/ThVM2zkbQnI/AAAAAAAABdc/z0GRI6OeByw/s1600/the-kingkiller-chronicle-top.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 146px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-A0H0fJaiDRE/ThVM2zkbQnI/AAAAAAAABdc/z0GRI6OeByw/s400/the-kingkiller-chronicle-top.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5626487813908939378" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Fantazyanın büyülü dalgalarında sürüklenen bizler, asla elimizdekiyle yetinmedik. Hayır, hayal gücünün sınırlandırılmasına katlanamadık ve her zaman daha fazlasını istedik. Ve bir gün, nisan ayının başında, tüm bunların sonucu olarak “&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;Biz Bunu İstiyoruz!&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;” doğdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Biz Bunu İstiyoruz&lt;/span&gt;, hep uzaktan baktığımız ve dilimize çevrilse bile o vakte kadar yılların geçtiği kitapları okumanın bizim de hakkımız olduğunu haykıran, baş kaldıran ve sizlerin, herkesin, isteğini özgürce dile getiren bir projedir. Ama tek başına bir duruş olmaktan öte, bizlerin sizlere sunacağı çeşitli bilgilendirmeler, arka kapak yazıları, yabancı okurların incelemeleri, yorumları ve en önemlisi kitapların ön okumaları ile bütünleşen bir çalışmadır bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan sonra, sizler ve bizler, okumak istediklerimizi bu proje altında duyuracak, o kitaplardan haberdar olmayanları bilgilendirecek ve her daim tek bir bütün olarak fantastik ile bilimkurgunun, ebedi diyarlarında sessimizi duyuracağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü: “&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Biz Bunu İstiyoruz!&lt;/span&gt;”&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt; &lt;br /&gt;Projemiz için o kadar çok seçenek vardı ki ilk önce hangisini yayınlayacağımıza karar verememiştik. Ama aralarında öyle bir tanesi vardı ki, onu atlamamız mümkün gibi gözükmüyordu!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;Kralkatili Destanı&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;’nın &lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;(The Kingkiller Chronicle)&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; ilk kitabı olan &lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;Rüzgârın Adı (The Name of the Wind)&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;, 2007’de yayımlanarak fantazya dünyasını yerinden oynatmıştı. Yayımlandığı yıl bir anda dünya çapında çok satanlar listelerinin en tepesine tahtını kurmuştu. Bu öyle gelip geçici bir zafer de değildi, bunu gelişinden hissedebiliyordunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha ilk kitap ile ABD’nin Fantastik/Bilimkurgu dalındaki en kayda değer ödüllerinden biri olan Quill ödülüne layık görüldü. Seriyi kaleme alan &lt;a href="http://www.kayiprihtim.org/portal/biz-bunu-istiyoruz-1/patrick-rothfuss/"&gt;Patrick Rothfuss&lt;/a&gt;, daha yazarlığının tomurcukları açarken &lt;span style="font-style:italic;"&gt;J.R.R. Tolkien&lt;/span&gt; ve &lt;span style="font-style:italic;"&gt;George R.R. Martin&lt;/span&gt; gibi ustaların tahtına varis olarak gösterilmeye başlanmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dile kolay, 32 dile çevrilmiş bir seriden bahsediyoruz burada. Biz de dedik ki, neden Türk okurları, dünya bu kitapla çalkalanıyorken geri kalsın? 2011 yılında ikinci kitabı olan &lt;span style="color:#990000;"&gt;The Wise Man’s Fear&lt;/span&gt; da piyasaya çıkmışken neden daha fazla geride kalalım!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Ve işte karşınızdayız…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak biz bu haberi hazırlarken müthiş bir sürprizle kapımızı çaldı İthaki http://www.blogger.com/img/blank.gifYayınları. Onların da gözünden kaçmayan bu seri, ilk kitabı olan Rüzgârın Adı ile birlikte ağustos ayında bizlerle buluşacakmış!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ellerimiz kollarımız inceleme, röportaj, biyografi, tanıtım ve ön okumalarla dolu. Ve uzun bir süre bu şekilde karşınızda olmaktan geri durmayacağız!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak bu ilk adımımızda bizleri yalnız bırakmayan dostlarımıza sonsuz &lt;a href="http://www.kayiprihtim.org/portal/biz-bunu-istiyoruz-1/the-kingkiller-chronicle-tesekkurler/"&gt;teşekkürler&lt;/a&gt;!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi gelin hep beraber projenin o giriş sayfasına gidelim ve bu yeni seriye adım atalım.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;FONT SIZE=5&gt;&lt;a href="http://www.kayiprihtim.org/portal/biz-bunu-istiyoruz-1/"&gt;&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;BURADAN BUYRUN&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/center&gt;&lt;/FONT&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7035262680933797932-6848579629432494204?l=arka-sokak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/arkasokak/~4/TaXYtCg3Gdc" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://arka-sokak.blogspot.com/feeds/6848579629432494204/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7035262680933797932&amp;postID=6848579629432494204&amp;isPopup=true" title="0 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/6848579629432494204?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/6848579629432494204?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/arkasokak/~3/TaXYtCg3Gdc/biz-bunu-istiyoruz-kingkiller-chronicle.html" title="Biz Bunu İstiyoruz: “The Kingkiller Chronicle”" /><author><name>Hazal</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10635638823482125549</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="23" src="http://1.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/SYX9FKadhiI/AAAAAAAABB4/Os-8tm9qnTI/S220/MTGgameday_reya.jpg" /></author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://2.bp.blogspot.com/-A0H0fJaiDRE/ThVM2zkbQnI/AAAAAAAABdc/z0GRI6OeByw/s72-c/the-kingkiller-chronicle-top.jpg" height="72" width="72" /><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://arka-sokak.blogspot.com/2011/07/biz-bunu-istiyoruz-kingkiller-chronicle.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;CUQCR3oyeip7ImA9WhZaGEs.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-7035262680933797932.post-1527362699272923122</id><published>2011-07-05T13:55:00.000+03:00</published><updated>2011-07-05T13:56:06.492+03:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2011-07-05T13:56:06.492+03:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Geniş Açı" /><title>Kitapların Kısaltılması ya da Sadeleştirilmesi Ne Kadar Doğru?</title><content type="html">&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;Baştan söyleyeyim, burada söyleyeceklerim çocuklar için sadeleştirilmiş kitapları kapsamamaktadır.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün pek çok kitap çeşitli sadeleştirmelere ve kısaltmalara uğramakta. Bazı kısımları atlanıyor ya da dili ağır bulunup sadeleştiriliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi soruyorum, bunu değerlendirebilecek ölçüde miyiz? Biz kim oluyoruz ki bir yazarın eserini, belki onun göz nuru olan o yazılı sevgilisini yargılayıp, adeta o esere tecavüz ediyoruz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söz gelimi dili halk tarafından ağır bulunur diye bir kitabı sadeleştirmek yazara yapılan bir saygısızlık değil midir? Ya da bazen şöyle yapılıyor (belli kitapevlerince), kitabın içinde geçen bazı unsurlar bizim kültürümüze ters olduğu için daha uygun hale getirilerek basılıyor (birkaç yayınevinin politikasıdır, isim vermek istemiyorum). Ancak, yazarın yazdığı dili sırf okuyucuya hitap etmez ya da ağır gelir diye sadeleştirmek veyahut kültürel etmenlerden ötürü değiştirmek gibi bir kararı, kişi nasıl verebilir?&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt; &lt;br /&gt;Bundan en çok etkilenenler, şüphesiz ki, en başta dünya klasikleridir. Gariptir, bizi yıllarca korkuttukları üzere de ağır bir dilleri yoktur bana göre. Bizi korkutmaları ise aslında direk değil, tamamen bilinçaltımıza işleyerek olur. O kapaklarda düşülen "sadeleştirilmiştir" notunu göre göre beynimizin derinlerine doğru kara bir yol çizilmeye başlar. Dünya klasiklerinden kaç kişi kaçmıyor şu anda?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir başka durum ise, kitabı kısaltmak. Bunu yaşadığım bir olay ile anlatmak istiyorum. Savaş ve Barış adlı eseri 4 kitap halinde, her biri 500-800 sayfa arasında değişen bir 1970li yıllardan kalma baskısıyla okumuştum. O kitabı yıllar sonra "tek cilt" olarak bile gördüm. O tek cilt en fazla 500 sayfaydı, belki daha az.&lt;br /&gt;Aynı durumu fantastik ve bilimkurgu eserleri de yaşıyor. Özellikle ilk çevirilerinde ciddi bir kısaltmaya uğruyorlar ve bunun sonucunda bazı yerleri atılıyor. Yazara saygıyı geçtim, okuyucuya saygı da yayınevinin ellerinde katledilmiyor mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözlerimi toparlayacak olursam, bana göre, değiştirilen, kısaltılan ya da dilinin "ağır" olduğu yargısına varılıp okuyucular için sadeleştirilen kitaplar onu yazan yazara ait değildir. Hayır, çünkü o aynı kurguyu başka bir biçimde ifade etmiş ve bazen de bizim okuma şansını elde edemediğimiz (atılmış sayfalar yüzünden) birkaç şeye daha değinmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki sizin bu konuya bakış açınız nedir?&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7035262680933797932-1527362699272923122?l=arka-sokak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/arkasokak/~4/Pd1WRC_3x9s" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://arka-sokak.blogspot.com/feeds/1527362699272923122/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7035262680933797932&amp;postID=1527362699272923122&amp;isPopup=true" title="3 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/1527362699272923122?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/1527362699272923122?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/arkasokak/~3/Pd1WRC_3x9s/kitaplarn-ksaltlmas-ya-da.html" title="Kitapların Kısaltılması ya da Sadeleştirilmesi Ne Kadar Doğru?" /><author><name>Hazal</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10635638823482125549</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="23" src="http://1.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/SYX9FKadhiI/AAAAAAAABB4/Os-8tm9qnTI/S220/MTGgameday_reya.jpg" /></author><thr:total>3</thr:total><feedburner:origLink>http://arka-sokak.blogspot.com/2011/07/kitaplarn-ksaltlmas-ya-da.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;D08NQ307fip7ImA9WhZaEks.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-7035262680933797932.post-5088179651267025971</id><published>2011-06-28T14:01:00.003+03:00</published><updated>2011-06-28T15:58:12.306+03:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2011-06-28T15:58:12.306+03:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Geniş Açı" /><title>Ne Okuyorum? #3: Amerikan Tanrıları</title><content type="html">&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-mG0lyZI9Wn4/Tgm0sbpOT4I/AAAAAAAABdM/QR15qduSnb0/s1600/amerikan-tanrilari-onkapak.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 206px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-mG0lyZI9Wn4/Tgm0sbpOT4I/AAAAAAAABdM/QR15qduSnb0/s320/amerikan-tanrilari-onkapak.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5623224285176680322" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;İlk olarak 2002 yılında İnkılap Kitabevi tarafından basılmıştı ancak baskısı tükendi ve arkası gelmedi. Neil Gaiman hayranları için büüyk bir yıkım oldu bu ve kitabı okuyamayanlar yıllarca diillerinde bu kitabın adıyla dolaştı. Sonra bu yılın (2011) Nisan ayında İthaki imdadımıza yetişti ve kitabı yeniden çevirerek bizlere sundu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edebiyatın rock yıldızı olarak tabir edilen Neil Gaiman'ın, Sandman'den sonra en önemli eseri olarak kabul edilen Amerikan Tanrıları'ndan başka bir şey değil bu söylediklerim.&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt; &lt;br /&gt;Adında geçen "tanrılar" kelimesini hiçbir şekilde yadırgatmayan bir kitap olduğunu söylemeliyim. İskadinav mitolojisinden, eski Amerikan yerlilerinin inanışlarına, Mısır, Japon, Hindu ve çok daha fazlasının tanrılarına kadar giden, benim tabirimle, "çağlar boyunca tanrılar" kataloğu var önümüzde. Sadece bu mu? Hayır! Bir de o dönemlere ait sihirli yaratıklar da cabası. Garip olan tek şey Yunan ya da Roma mitolojisinin olmaması. Herkes var bir onlar yok desem yeridir :). Bunun nedenini anlayabilmiş değilim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitap bildiğimiz anlamda bir fantastik mi peki? Yukarıdaki sözlerime aldanmayın, çünkü burada bahsettiğim bir low fantasy eseri. Bu da demektir ki, fantastik öğelerin çok da gün yüzünde olmadığı bir kitaptan bahsediyoruz burda. Kitabın en farklı yanlarından biri de bu aslında. İçinde bunca hayali karakter bulundurmasına rağmen fantastik seviyesi düşük(kalitesi değil, fantastik olma oranı). Bu da şu demektir ki, tanrılarımızı türlü güçlerini kullanırken göremiyoruz. &lt;br /&gt;Bu durum beni açıkçası üzdü. Kitabın sonlarına doğru onları daha bir aktif görsek de, aktif derken güç kullanma bakımından, genel olarak normal bir insandan farkları yok. Ama işte, kitabın konusu da bunu oluşturuyor. O zaman gelin bir konuya değinelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuya bakacak olursak:&lt;br /&gt;Gölge, 3 sene hapiste yatmış ve hapisten çıkacağı gün deli gibi aşık olduğu eşinin öldüğü haberini alacaktır. Dahası, 3 sene boyunca özlemle kavuşmayı beklediği karısının ölümü öyle çok da masum değildir. O hapistayken karısı ona pek sadık kalmamıştır. Gölge, karısının kaybı ve ihaneti ile savrulurken Çarşmaba adında bir adam karşısına çıkar ve onun için çalışmasını söyler. İşte bundan sonra Gölge'nin yolu türlü tanrılar ve onların savaşına düşecektir. Çünkü fırtına yaklaşmaktadır ve yeni dönemin tanrıları ile eski tanrıların savaşı kapıdadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuyu böyle özetleyebiliriz. Bunun ardından ise bazı detaylara girmek istiyorum. Mesela Çarşamba'nın adının neden Çarşamba olduğu. İngilizcedeki haftanın günlerinin nereden geldiğini bilir misiniz? Hepsi bir tanrıya ithaf edilmiş günlerdir ve isimlerde zamanla değişip son halini almış durumudur. Meselw Wednesy olan Çarşamba'nın eski İngilizce'deki hali nedir :)? Söyleyeyim: Woden's Day, yani Odin's Day (Odin'in günü).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurgunun karakterleri ise bir hayli farklı. Tüm karakterler için bir anti-kahraman benzetmesi yapmak yerinde olacaktır. Tüm karakterler derken, tanrılar da bu işin içine dahil :). Saf iyi ya da saf kötü bir karakterimiz hiç yok. Herkes kendi kusurları olan bireyler ve kahramanlar bile bilindik kahramanlar değil.&lt;br /&gt;Ayrıca, tanrılar normal insan gibi demiştim ya, konuyu daha da açacak olursak tanrılarımız Amerika'ya göç eden halkları tarafn unutulmuş durumdalar ve yeni tanrılarla başları dertte. Yeni tanrılar kim mi? İşte buna inanamayacaksınız :). Yeni tanrılar internet, televizyon, karayolları... gibi modern çağın araçları.Artık onlara inanan olmadığı için de tanrıları, benzincide pompacı ya da pasaklı bir restorantta garson olarak görmeniz pek mümkün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlatım tarzına gelecek olursak, kitabı elime aldığımda 100 sayfa okuduğumu söylemeliyim. Kitap gerçekten çok akıcı ve sizi kendine bağlıyor. Her ne kadar olan olaylar, alışık olduğumuz fantastik düzeyin daha alt seviyesinde, daha normale yakın olaylar olsa da merak içinde sayfaları çevirirken buluyorsunuz kendinizi. Ayrıca, emin olun olan olaylar hiç de sıradan değil. Belki fantastik değil ama "tuhaf" :).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eleştirim ise kitabın uzuluğuna olacak. 615 sayfa olan bu kitap bence fazla uzatılmış. Kitabın bir yerinde sıkıldığımı söylemeliyim. Çünkü siz bir beklenti içindesiniz ama sayfalarda sadece gidilen yollar var. Elbette bu gidilen yollarda çok türlü türlü olaylar oluyor ve kitabın sonlarında, aslında o sıradan olayların arkasında bile neler olduğunu görüp şok geçiriyorsunuz. Ancak yine şöyle bir 500 sayfa kadar olsa benim için tam tadında olacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir başka eleştirim ise İthaki yayınlarına gidiyori. İtalik (eğik) yazı ile yazdıkları yerlerde kelimelerdeki harfler hep ayrı ayrı basılmış. Alışana kadar okumayı epey zorlaştırıyor. Mesela şöyle, "gidiyorlardı" yerine "gidi yo rlardı" gibi. İthaki'ye pek yakıştıramadım bu durumu. Baskı hatası ama sonuç olarak :). Birkaç yazım yanlışı vardı, onu da belirteyim. Bunun dışında pek çok dipnot ile güzel açıklamalarda bulunmuşlar. Çeviri de bir o kadar iyiydi ki zaten çevirmen Niran Elçi gibi isim :).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın sonuna da değinmek istiyorum. Sonu, daha doğrusu sonlara doğru şok üstüne şok geçiriyorsunuz. Kafanızdaki her ne ise, emin olun sonuç o olmayacak. Hatta kitabın en güzel kısmı sonlarına doğru olan 100 sayfalık dilimdi benim için. Sanki ayrı bir kurgu gibi. Gerçekler ortaya çıktıkça okuyucuyu hayrete düşürüyor.&lt;br /&gt;İşte tam bu noktada Neil Gaiman'ın kurgusuna hayran oluyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toparlayacak olursam, alıştığımız bir fantastik yok ama günümüzde geçen yapısı ve tanrılara, dünyaya ve modern çağa farklı bakış açısı ile de çok ama çok farklı bir eserden söz ediyorum. Aslında low fantasy olduğu kadar urban fantasy olduğunu da söyleyebiliriz; onu da hemen ekleyeyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki kitabı yere göğe sığdıramayanlar kadar çok beğenmedim ama, dediğim gibi, o son 100 sayfa ile ağzımı açık bırakıp hayranlığımı kazandı. Tek tavsiyem, kitabı okurken her sayfada yeni bir olay beklemeyin. Durgun seyrediş sergilediği yerler çoğunlukta.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7035262680933797932-5088179651267025971?l=arka-sokak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/arkasokak/~4/3tKgCqHSjiI" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://arka-sokak.blogspot.com/feeds/5088179651267025971/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7035262680933797932&amp;postID=5088179651267025971&amp;isPopup=true" title="2 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/5088179651267025971?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/5088179651267025971?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/arkasokak/~3/3tKgCqHSjiI/ne-okuyorum-3-amerikan-tanrlar.html" title="Ne Okuyorum? #3: Amerikan Tanrıları" /><author><name>Hazal</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10635638823482125549</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="23" src="http://1.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/SYX9FKadhiI/AAAAAAAABB4/Os-8tm9qnTI/S220/MTGgameday_reya.jpg" /></author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://3.bp.blogspot.com/-mG0lyZI9Wn4/Tgm0sbpOT4I/AAAAAAAABdM/QR15qduSnb0/s72-c/amerikan-tanrilari-onkapak.jpg" height="72" width="72" /><thr:total>2</thr:total><feedburner:origLink>http://arka-sokak.blogspot.com/2011/06/ne-okuyorum-3-amerikan-tanrlar.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;CEUMRXs7eyp7ImA9WhZbF0o.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-7035262680933797932.post-7644816269138443857</id><published>2011-06-22T22:39:00.005+03:00</published><updated>2011-06-22T22:51:24.503+03:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2011-06-22T22:51:24.503+03:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Serbest öykü" /><title>Çamaşır Yıkayan Şövalye</title><content type="html">&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-kW9IjfvAVqA/TgJFMI4FaeI/AAAAAAAABdE/17XtroTqz6E/s1600/baby_knight.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 275px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-kW9IjfvAVqA/TgJFMI4FaeI/AAAAAAAABdE/17XtroTqz6E/s400/baby_knight.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5621131359755266530" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Okuyacağınız bu hikaye Komik Fantastik (Comic Fantasy) türündedir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kötülerin uslu durmadığı zamanın birinde, adına Uzak Uzak Ülke* dedikleri bir yerde bir kahraman yaşardı. Saçları lav kızılı, gözleri okyanus mavisi ve kılıcı ölümün ta kendisiydi. Yardıma koşarken rüzgârları peşine takar, kılıcını savururken etrafa adalet dağıtırdı. Savaşın şiddeti saçlarını kızıl dalgalar halinde savurur, emrindeki adamları güzelliğine hayran olurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak her cesur kahramanın bir de en az onun kadar azılı bir baş düşmanı olur ya, bu kahramanımızın da bir baş düşmanı olmazsa olmazdı. Kader onu yalnız bırakmadı ve ona ortalığı karıştırmaya meraklı, hınzır kötülerin en güçlü büyücüsünü sundu. Adaletin kızıl şafağının karşısına, gecenin kuzguni siyah karanlığını koydu hayat ve onlar yıllar boyunca savaştı durdu.&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt; &lt;br /&gt;Gerçek hayat, savaş değildi oysaki. Ne zaman ki savaş bitti ve huzur geldi işte o zaman kader son gösterisini sergiledi: gerçekleri. Masallar ve destanlar tozlu raflara kaldırılırken, kılıçlar ve asalar ketenlere sarılıp dolapların üzerlerine saklandı. Onlara uzatılan küçük eller tahta kaşıklar ile uzaklaştırıldı, terlikler ile kovalandı. Tüm bunlar olurken de, efsaneler bile ait oldukları yere döndüler. Erkekler tarlalara, kadınlar ev işlerine… Savaş meydanlarının sembolleri, ister iyi olsun ister kötü, sıradan hayatın tozu toprağı içinde bir hayat kavgasına girişti. Artık göğüs göğüse çarpışan yiğitler yerine, üç beş kuruş kazanmaya bakan sıradan kişilerdi onlar. Ve işte bunlardan biri olan atan kızıl şafağın, umudun, cesaretin ve güzelliğin temsili, kadınların idolü ve erkeklerin hayallerinin kadını Sonja Kızılşafak da teklifleri değerlendirdi. Ama o, ne kralın oğlunu seçip tahta çıkacak varisler vermeyi seçti ne de zengin lordların şımarık oğullarına katlanabildi. Onun kalbinde yatan, en az kendisi kadar büyük bir efsaneydi ve o, onun kadını oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaman geçti, yıllar annelerinin eteğinin etrafında fır dönen çocuklar gibi birbirini kovaladı. Ancak, muzır kötüler yerinde durmadı ve bir kez daha Uzak Uzak Ülke’nin kahramanlara ihtiyacı oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonja Kızılşafak ve kocası Caraborn* halktan ve gürültüden uzak yaşamak için seçtikleri dağın tepesinin, birkaç gün sonra Sonja’nın baş düşmanı olan Kittyn ve yeni kocası (kendisi aynı koca ile fazla zaman geçirmiyordu), herkesin korkulu rüyası Kumandan Morgothius* ile istila edilmesi sonucu aradıkları huzuru bulamamışlardı. Önce çıkan büyük kavga ile her iki taraf da birbirini oradan sürmek istese de, tıpkı savaşta olduğu gibi, birbirine denk güçleri yüzünden yenişemediler ve her iki taraf da birbirleri ile yaşamayı kabul etti. Eh, elbette Kittyn ve Morgothius rahat durmadı ve Sonja ile Caraborn'un evine türlü haşaratları musallat edip, çatılarını havaya uçurup, keçilerini köye kadar kaçırtmışlardı. Ama komşular arası kavgalar her yerde olan şeylerdi; bunlarınkinin boyutu farklı olsa da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte o hızla akan, pervasız zaman içerisinde her iki taraf da çoluk çocuğa karıştı ve yavaş yavaş savaşçılıktan uzaklaşarak sıradan birer insan olmaya başladılar. Caraborn göbek bağladı, Sonja'nın doğruduğu 4 çocuk yüzünden kalçaları genişledi. Kittyn ise doğurduğu 5 çocuk ile adeta bir yarım dünya olmuştu. Morgothius aralarında en şanslısıydı. Çapa yapmaktan aşınan elleri dışında pek bir değişikliği yoktu. Tamam, belki biraz daha fazlası vardı ama insan çocuğunu kusurlarını görmezden gelmeli, öyle değil mi? Karısı ve kendisi kadar kötü yürekli olan çocukları yüzünden, oturduğu koltukta patlayan ufak bir patlayıcı sayesinde artık oturamıyordu.  Ama bunların hiçbiri önemli değildi, kötülük yeniden yükseliyordu ve her iki taraf da yeniden kozlarını paylaşmak için arenaya inecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nefes nefese bir ulak hızla çiftliğin kapısını savurdu ve koşarak kapıyı çaldı. Ardı kesilmeyen vuruşlarının sonucunda, gözlerini ovuşturan bir çocuk açtı kapıyı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Öfff, ne var?" diye sordu. Uykusu bölünmüştü ve bu yüzden ağladı ağlayacak bir haldeydi. Alt dudağı sarkıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ah, siz Sonja Kızılşafak ve Caraborn'un oğlu olmalısınız! Anneniz ya da babanız burada mı? Çok ama çok önemli haberlerim var." dedi kendisi de heyecandan yerinde duramayarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bir saniye."dedi çocuk esneyerek ve çıplak ayaklarla evin arkasına gitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Anneeeeeee! Geeeeel!" diye seslendi, ciğerlerindeki tüm sesle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulak, üstünü başını düzelterek, hazır ola geçti. Çok heyecanlıydı. Az sonra, adını çok duyduğu ve erkeklerin kalbinin sahibi Sonja ile yüz yüze gelecekti. Evin köşesini bir kadın döndü ve…işte oradaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Sana kaç kere bağırma dedim! Biz sana hiç terbiye veremedik mi! İçeri gir, içeri!" dedi geniş kalçalı, kızıl saçları beline kadar gelen ve gözlerinin altı uykusuzluktan çökmüş bir kadın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadın, ulağın beklediği gibi değildi. Ulak hayal kırıklığına uğramıştı. Karşısında, koca göğüslü, basenleri epey genişlemiş, kolları tombullaşmış bir kadın duruyordu. Ama yine de yüz hatlarında keskin bir dik duruşun izleri vardı. Belki de o kadar da değişmemişti…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Hanımım! Ulu Kızıl Sonja! Size kralımızdan acil haberler getirdim!" dedi ulak gösterişli bir reverans yaparken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bana bak çocuk, seni bir ayağımın altına alırım, aklın şaşar!" diye ani bir öfke ile, kızıl kızıl parıldadı Sonja.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ö-özür dilerim hanımım. Bir kusurum mu oldu?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yahu kim bu Kızıl Sonja?! Bana savaş meydanlarında bile Kızıl Sonja denmedi! Siz muhallebi çocukları orda burada okuduğunuz karakterleri gerçek hayata uyarlamaya çalışıyorsunuz! Hayır efendim, benim adım Kızıl Sonja değil! Kimse o taklitçi zilli, gördüğüm yerde bacaklarını kıracağım zaten!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Öhöm…Kusuruma bakmayın değerli savaşçı Sonja. Bu ara herkes sizi öyle tanıyor da… Ama mühim değil!&lt;br /&gt;Size çok önemli haberlerim var. Kralımız acilen sizi çağırıyor. Diyor ki..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Gel, ben de çamaşır yıkıyordum. Orada anlatmaya devam edersin."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulak itaat etti ve kadın ile evin arkasına geçti. Geniş bir bahçede, yerde bir sepet dolusu çamaşır ve bir leğenin içinde ıslak giysiler vardı. Kadın çamaşırları çitilemeye başladı ve devam etmesi için ulağa işaret etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Dedim gibi, kralımız diyor ki..." ama sözleri yarıda kaldı. Bir anda yoktan var olmuş gibi fırlayan çocukların bağırışları ile sesi bastırıldı. Çocuklar koşarak annelerinin etrafında döndü, ve ayakları ile yıkanan çamaşırları şapırdattı. Annelerinin onları terlik ile kovalamasından kaçarlarken bile gülüyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Sizi gidi Kittyn'ın çocukları! Ben böyle çocuk doğurmuş olmam! Tanrı bilir, o kedi suratlı Kittyn ve kocası olacak o domuzun oyunuydunuz siz!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklar hiçbir şey demeden neşe ile kaçıştılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadın sakinleşti ve bu defa yıkadığı çamaşıları asmaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Hanımım dediğim gibi…"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Aman neyse, az laf çok iş. Şimdi şu çamaşırları uzat, o sırada anlatmaya devam et." dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulak denileni yaptı ve çamaşırları bir bir uzatmaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ulu Sonja, kralımız sizi ve eşiniz Efsane Caraborn’u acilen çağırıyor. Karanlık yeniden yükseliyor ve..."&lt;br /&gt;Ama sözleri yine yarıda kalmıştı. Bir çığlık ile karşı evden çırıl çıplak bir erkek çocuk fırladı ve hemen arkasından, kuzgun siyahı saçlı, aşırı şişman bir kadın, paytak paytak koşarak elinde bir sopa ile onun peşinden fırladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Seni gidi arsız velet! Seni yakaladığımda dilini koparıp şeytanlara yeme edeceğim!" diye bağırıyordu. Çocuk ise bu sözler zerre umurunda değil şekilde, çıplak bir biçimde zıplıyor ve kadına dil çıkarıyordu. Duruma bakarak annesi olduğunu anladığı kadın, çocuğu kovalaya dursun, çocuk çıplak biçimde Sonja’nın bahçesine atladı ve Sonja panikle yanındaki kızının gözlerini kapadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Terbiyesiz!" diye bağırdı şok içinde. Çocuk ise şımarıkça sırıtıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bana bak kızıl, sen kimin çocuğuna terbiyesiz diyorsun! O bugüne bugün iki efsanenin oğlu! Geleceğin karanlık güçlerinin lideri!" Kittyn, elini beline koymuş tehditkâr bir biçimde Sonja'ya bakıyordu.Sonja da aynı tehditkar bakışlarla karşılık verdi. Şimdi iki ezeli düşman birbirlerini tartıyordu. Ulak, bir an onları savaş meydanındaki halleri ile hayal etti. Belinde kılıcı ile biçimli vücudu ve kızıl saçları eşliğinde güzel Sonja, karşısında ise akılları baştan alan gülümsemesi ve çekiciliği ile kara yürekli Kittyn. Ama ulak olumsuz anlamda başını salladı. Şimdi ise hamlaşmış iki ev kadınından başka bir şeyler değillerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Hadi orda Kitty*! Sen önce anne ol da çocuklarına biraz terbiye öğret. Hah! Kime diyorum ki! Gel pisi pisi pisi!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulak güldü. Sonja yıllar önce de Kittyn'ı böyle sinir ederdi. En azından ona anlatılan hikayeler bu yöndeydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Hiii! Kızıl fahişe! Morgothius! Çabuk buraya gel ve şu kadına dersini ver!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Caraborn! Buraya gel! Komşularımız olacak iki iblis yine bize saldırmaya karar verdi."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Morgothius'un homurdanması ve küfürleri dışında bir şey duyulmadı. Anlaşılan kalkıp gelmek için zahmet etmeyecekti. Ama Caraborn geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ne oldu hayatım?" diyen o güçlü, tok ve sevecen sesi duyan ulak, elleri titreyerek arkasını döndü ve onu gördü. Güçlü, boylu poslu Caraborn... Şimdi ise biri bacağını var gücü ile çeken, diğeri ise omzundan sarkan iki erkek çocuk tarafından alt edilmeye çalışan göbekli bir adamdan başka bir şey değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Sen bittin soyu bozuk! Şimdi diz çök ve merhamet dilen!" diye bağırdı babasının bacağını çekmeye çalışan ama hiçbir ilerleme kaydedemeyen çocuk. Ondan daha küçük kardeşi ise, babası ile güreşmeyi bırakmış onun omzundan sarkarak kendi kendine eğleniyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"O nasıl laf öyle! Bir daha böyle konuşursan ağzına biber sürerim!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ama anne! Sen de hiç savaşçılık oynatmıyorsun bize!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Caraborn bacağını çekiştiren oğluna göbeğini hoplatarak güldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Eh bir gün bizi çağırdıkları gibi sizi de çağıracaklar. O zaman 'savaşçılık' oynamak için çok vaktin olacak."&lt;br /&gt;Konun savaştan açıldığını fark eden ulak hemen atıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ah, efendim! Ben de bunun için buradayım! Yüce kralımız sizi ve eşinizi acilen saraya çağırıyor. Dedi ki, karanlık yeniden yükseliyor ve sizin gibi kahramanlara ihtiyaç var!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulak derin bir nefes verdi. Sonunda tüm haberi söyleyebilmişti. Caraborn ise onu ilk defa fark etmiş gibi ulağa baktı ve geniş bir gülümseme ile göbeğini hoplatarak kahkaha attı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ne biçim bir ülke burası yahu, bizden sonra hiç mi kahraman çıkmadı?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ama efendim siz..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kittyn’ın zehirli sesi çınladı ansızın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Hah! Bu salak ülke yine bu tiplerden mi medet umuyor! Bir kez daha yenilmeye mahkûmsunuz!" dedi bilmiş bir tavırla. Bu esnada, tekrardan komşu bahçede ortaya çıkan çıplak oğlunu görünce, ansızın yaptığı bir büyü ile onu bacaklarından yakaladı ve ellerinden fışkıran örümcek ağı ile kapana kıstırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Seni çağıran bile yok Pisi pisi!" dedi Sonja ve lafı uzatmadan ulağa döndü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ne zaman gitmemiz gerekiyor?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama Kittyn pes etmemişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Beni de çağırmaya gelecekler! Muhtemelen yolu bulamadılar. Böyle hatalar hep olur." dedi başını yana çevirerek ve hışımla evine girdi. Eve girerken, örümcek ağına hapsettiği ve şu anda tepinerek ağlayan oğlunu da büyülü eli ile peşinden sürükledi. Ama herkes biliyordu ki, kötüler çabuk unuturdu. Muhtemelen kimse o ikisini hatırlamıyordu bile.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Mümkün olan en kısa zamanda hanımım." dedi Ulak hevesle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Eh, yapacak bir şey yok. Rolf, dolabın üzerinden baltamı getir! Ryan,yatağın altından annenin kılıcını getir. Savaşa gidiyoruz!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün çocuklar sevinçle zıp zıp zıplarken, Sonja ve Caraborn onları da peşlerine takarak yola çıktı.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;*Uzak Uzak Ülke:&lt;/span&gt; Shrek animasyonundaki aynı adlı, masal kahramanlarının yaşadığı ülke.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;*Sonja:&lt;/span&gt; Bir çizgiroman karakteri olan Kızıl Sonja'ya (Red Sonja) göndermedir. &lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;*Caraborn:&lt;/span&gt; Ejderhamızrağı'ndaki Caramon'a göndermedir. Ayrıca, İkizleri Zamanı'nı okuyanlar bilir ki; SPOILER -Caramon o kitapta göbek yapıyordu- SPOILER             &lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;*Kitty:&lt;/span&gt; İngilizcede "kedicik" anlamına gelmektedir.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;*Morgothius:&lt;/span&gt; Orta Dünya'daki Morgoth'a göndermedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Ulak fikrini verdiği için &lt;a href="http://yorgun-savasci.blogspot.com/"&gt;mit&lt;/a&gt;'e çok teşekkürler.&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7035262680933797932-7644816269138443857?l=arka-sokak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/arkasokak/~4/Xh3YkOWLF_I" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://arka-sokak.blogspot.com/feeds/7644816269138443857/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7035262680933797932&amp;postID=7644816269138443857&amp;isPopup=true" title="4 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/7644816269138443857?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/7644816269138443857?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/arkasokak/~3/Xh3YkOWLF_I/camasr-ykayan-sovalye.html" title="Çamaşır Yıkayan Şövalye" /><author><name>Hazal</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10635638823482125549</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="23" src="http://1.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/SYX9FKadhiI/AAAAAAAABB4/Os-8tm9qnTI/S220/MTGgameday_reya.jpg" /></author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://2.bp.blogspot.com/-kW9IjfvAVqA/TgJFMI4FaeI/AAAAAAAABdE/17XtroTqz6E/s72-c/baby_knight.jpg" height="72" width="72" /><thr:total>4</thr:total><feedburner:origLink>http://arka-sokak.blogspot.com/2011/06/camasr-ykayan-sovalye.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;DUMBSHg5fyp7ImA9WhZbE08.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-7035262680933797932.post-6313757815007609313</id><published>2011-06-17T15:40:00.009+03:00</published><updated>2011-06-17T19:17:39.627+03:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2011-06-17T19:17:39.627+03:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Geniş Açı" /><title>Çizgiromandan Sonra Sıra Karikatür Atölyesinde!</title><content type="html">&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-Kjk8y3becXw/TftL1QQr-PI/AAAAAAAABck/uwae5_4nsOQ/s1600/intro.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 316px; height: 400px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-Kjk8y3becXw/TftL1QQr-PI/AAAAAAAABck/uwae5_4nsOQ/s400/intro.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5619168338344933618" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Geçen sene Eylül-Ekim döneminde Çizgiroman ve Manga Atölyesi ile oldukça keyifli anlar yaşamış ve tadı damağımda kalmıştı. Ümit Kireççi ve beraberindeki iki çizerle birlikte hem çizgiroman tarihine değinilmişti (esprili anlatım ve herkesten yükselen kahkahalara değinmiyorum bile!) hem de daha sonra manganın gelişi ve sonradan gelen bir tür olmasına rağmen çizgiroman dünyasını etkileyişi anlatılmıştı. Ufak çizimler de yapmıştık, ayrıca :).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O gün çıkarken Ümit abiye (Ümit Kireççi) bunun devamını istediğimi söylemiştim. Gerçekten halen daha o günü büyük bir tebessüm ile anıyorum. Dualarım kabul oldu sanırım...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;br /&gt;21, 22, 23 Haziran&lt;/span&gt;'da &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Karikatür Atölyesi ile geri geliyorlar! Yine Ümit Kireççi ve beraberinde arkadaşları ile bakın neler yapacaklarmış:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt; &lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;"Ümit Kireççi ve Necmi Yalçın yönetiminde gerçekleşecek Karikatür Atölyesi, çizgi roman tarihinin incelenmesiyle başlıyor, etkinlik, çizim ve teknik bilgilerin anlatımıyla sürüyor, karikatürde espri ve mizah üretme üzerine çalışmaların da yapılacağı atölye, karikatür tiplemeleri ve taslak çizimleriyle sona eriyor. "&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Hemen size nerde, ne zaman, nasıl ulaşırız bilgilerini de vereyim ki siz de bu gelecek olan etkinlikten mahrum kalmayın!&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Yer:&lt;/span&gt; Pera Müzesi / İstanbul&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;Zaman:&lt;/span&gt; 21-22-23 Haziran 2011&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Saat:&lt;/span&gt; 11.00-13.00 veya 13.30-15.30&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;İletişim:&lt;/span&gt; info@peramuzesi.org.tr&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Adres:&lt;/span&gt; Meşrutiyet Caddesi No.65&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;34443 Tepebaşı - Beyoğlu - İstanbul&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tel. + 90 212 334 99 00&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fax. + 90 212 245 95 11&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;Bu etkinlik için kendilerine teşekkürlerimi bir kez de buradan sunuyorum. Bir aksilik olmazsa ben de orada olacağım ve eğer gidebilirsem görüşlerim de bu sayfalarda olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Etkinliğin duyurulduğu çizgiroman kokan, eşsiz sayfa için &lt;a href="http://cizgiromanokurlariplatformu.blogspot.com/"&gt;ÇROP&lt;/a&gt; bloguna bakabilirsiniz.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7035262680933797932-6313757815007609313?l=arka-sokak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/arkasokak/~4/m37sqQ_udag" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://arka-sokak.blogspot.com/feeds/6313757815007609313/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7035262680933797932&amp;postID=6313757815007609313&amp;isPopup=true" title="6 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/6313757815007609313?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/6313757815007609313?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/arkasokak/~3/m37sqQ_udag/cizgiromandan-sonra-sra-karikatur.html" title="Çizgiromandan Sonra Sıra Karikatür Atölyesinde!" /><author><name>Hazal</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10635638823482125549</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="23" src="http://1.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/SYX9FKadhiI/AAAAAAAABB4/Os-8tm9qnTI/S220/MTGgameday_reya.jpg" /></author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://2.bp.blogspot.com/-Kjk8y3becXw/TftL1QQr-PI/AAAAAAAABck/uwae5_4nsOQ/s72-c/intro.jpg" height="72" width="72" /><thr:total>6</thr:total><feedburner:origLink>http://arka-sokak.blogspot.com/2011/06/cizgiromandan-sonra-sra-karikatur.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;D08MQH88fSp7ImA9WhZbEUg.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-7035262680933797932.post-185433261058107373</id><published>2011-06-15T16:15:00.005+03:00</published><updated>2011-06-15T19:38:01.175+03:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2011-06-15T19:38:01.175+03:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Okuyuculara notlar" /><title>Radyoda Epik Müzikler ve BKF Sohbetleri</title><content type="html">&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-yI-8vTDEfxs/Tfi9qwfQ7YI/AAAAAAAABcU/riFI0yTBmPU/s1600/yanyana.png"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 141px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-yI-8vTDEfxs/Tfi9qwfQ7YI/AAAAAAAABcU/riFI0yTBmPU/s400/yanyana.png" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5618449077412883842" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Bahsettiğim şey tam olarak başlıkta ifade ettiğimdir. Ama size daha fazla detay vermek de bana düşüyor elbette :).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KayıpRıhtım sitesi ile olan bağlantılarımı biliyorsunuz ve bizler site olarak yaklaşık 6 ay önce bir radyo kurduk. Bu radyoda, üyelerimizin çeşitli konularda, çeşitli programları var. Ama benim size anlatacağım hem Kayıp Rıhtım'ın hem de blogumun temasını oluşturan iki adet programdır: &lt;span style="color:#990000;"&gt;Kahramanın Yol Türküsü&lt;/span&gt; ve &lt;span style="color:#990000;"&gt;Son Gulyabani'nin Yeri.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt; &lt;br /&gt;İlk önce kendi programımdan başlayayım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;Kahramanın Yol Türküsü- Her Cumartesi, Saat: 21.00&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalınan müzikler tamamıyla fantastik ya da bilimkurgu eserlerine ithaf edilmiş ya da tematik olarak içinde bu türe ait şeyler taşıyan şarkılardan oluşuyor. Power metal'in pek çok melodik ve epik şarkısı ile zaman zaman BKF filmlerinin soundtrackleri bu programda can buluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kadar mı? Elbetteki hayır :)!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca, her hafta bir konu üzerine tartışma dönüyor bu programda. Zamana zaman bilgilendirici anlatımlar, zaman zaman ise bilinen bir konuda sıkı tartışmalar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsterseniz bugüne kadar bu programda neler konuşmuşuz birazcık başlıklara değineyim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Distopyalar&lt;br /&gt;Fantazyada Kadın&lt;br /&gt;Eski ve Yeni Kahramanlar&lt;br /&gt;Kötü Adam Kavramı ve Geçirdiği Değişimler&lt;br /&gt;Ejderhalar&lt;br /&gt;Neden Fantazya? Fantastik, Bilim-kurgu ve Türevlerinden Ne Anlıyoruz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunların dışında, (program kapsamında) Özel Yayın adı altında, bir de hikaye seslendirmesi yapıldı.Liste böyle uzayıp gidiyor. Ayrıca, ses kayıtlarımız da bulunmakta :D! Yakın zamanda geri kalan ses kayıtları da yüklenecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Programın sayfasına ve bugüne kadar hangi konularda konuştuğuma ulaşmak için &lt;a href="http://www.kayiprihtim.org/forum/kahramanin-yol-turkusu-cumartesi-2100-t9448.0.html"&gt;buradan&lt;/a&gt; buyrun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi gelelim benzer konularda ama içinde her yerde bulamayacağınız bir başka yayına!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;Son Gulyabani'nin Yeri - Her Cuma, Saat: 23.00&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehmet Berk Yaltırık, Tarih bölümünde okumuş ve aynı alanda yüksek lisans yapan bir arkadaşımız. Hal böyle olunca, onun anlattıkları tarihten fırlayan efsaneler gibi :). Onun pek çok kaynağa dayanan, gözkamaştıran ve çok farklı konularda aktardığı bilgiler eşliğinde Türk efsanelerinden, tekinsiz yerlere, perili ev inancının temellerinden, batı şövalyelerine kadar sayısız şeyin içinde sürükleniyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendisi bu günlerde konuşacağı ve bilgiendireceği konuların bir kısmı ise aşağıda. Ama şunu da belirteyim, bu yayının da ses kayıtları bulunmaktadır!&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;br /&gt;Büyü İnancı&lt;br /&gt;Tolkien’in Tarihsel Kaynakları&lt;br /&gt;Batı’nın Şövalye Efsaneleri&lt;br /&gt;Perili Ev İnançları&lt;br /&gt;Popüler Halk İnançları&lt;br /&gt;Osmanlı Kaynaklarında Metafizik ve Korku&lt;br /&gt;Şamanizm Üzerine&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha fazlası için programın &lt;a href="http://www.kayiprihtim.org/forum/son-gulyabaninin-yeri-t9510.0.html;msg97708#msg97708"&gt;kendi sayfasına&lt;/a&gt; buyrun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şeyi anlattık ama radyoya nasıl gireceğinizi merak mı ediyorsunuz? O zaman buyrun &lt;a href="http://radyo.kayiprihtim.org/"&gt;Kayıp Rıhtım Radyo&lt;/a&gt;'ya!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Not:&lt;/span&gt; radyodaki diğer programlar için &lt;a href="http://www.kayiprihtim.org/forum/index.php"&gt;Kayıp Rıhtım Forum&lt;/a&gt;'a &lt;/span&gt;bakabilirsiniz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7035262680933797932-185433261058107373?l=arka-sokak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/arkasokak/~4/v0Bsh2i3nh0" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://arka-sokak.blogspot.com/feeds/185433261058107373/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7035262680933797932&amp;postID=185433261058107373&amp;isPopup=true" title="7 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/185433261058107373?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/185433261058107373?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/arkasokak/~3/v0Bsh2i3nh0/radyoda-epik-muzikler-ve-bilimkurgu.html" title="Radyoda Epik Müzikler ve BKF Sohbetleri" /><author><name>Hazal</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10635638823482125549</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="23" src="http://1.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/SYX9FKadhiI/AAAAAAAABB4/Os-8tm9qnTI/S220/MTGgameday_reya.jpg" /></author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://2.bp.blogspot.com/-yI-8vTDEfxs/Tfi9qwfQ7YI/AAAAAAAABcU/riFI0yTBmPU/s72-c/yanyana.png" height="72" width="72" /><thr:total>7</thr:total><feedburner:origLink>http://arka-sokak.blogspot.com/2011/06/radyoda-epik-muzikler-ve-bilimkurgu.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;D0QAR3gyeSp7ImA9WhZUGUs.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-7035262680933797932.post-1380257204566719988</id><published>2011-06-12T21:33:00.007+03:00</published><updated>2011-06-13T14:42:26.691+03:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2011-06-13T14:42:26.691+03:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Geniş Açı" /><title>Ne Okuyorum? #2: Deliliği Beklerken</title><content type="html">&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-k-_70Vyqt6k/TfURID-C3XI/AAAAAAAABb0/p-zOyALMV0E/s1600/deliligi-beklerken-top.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 151px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-k-_70Vyqt6k/TfURID-C3XI/AAAAAAAABb0/p-zOyALMV0E/s400/deliligi-beklerken-top.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5617414940416728434" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Pek çok Türk fantastik/bilikurgu okurunun kendi milletinin yazarlarına dair önyargıları vardır. Evet, benim de var. Sırf bu yüzden yıllarca Türk yazarlara burun kıvırdım, elimi bile uzatmadım. Nerede övgür gördüysem hep bir "acaba?" ile yaklaştım ve param daha kıymetli geldi, almadım. Herkese hak veriyorum bu konuda, kimse parasını boşa harcamak istemez. Ama, yakın zamanda ben bu önyargılarımı kırdım ve göğsün kabararak söylüyorum ki &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Ülkemin Yazarları İle Gurur Duyuyorum&lt;/span&gt;!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki bu kadar konuştum ettim de, neden tüm bu tantana? Çünkü, &lt;a href="http://arka-sokak.blogspot.com/2011/05/ne-okuyorum-1-dublorun-dilemmas.html"&gt;Dublörün Dilemması&lt;/a&gt;'ndan sonra yine bir Türk yazarın kitabı ile geldim karşınıza. Ama bu defa esprili bir dil ve konu beklemeyin. Çünkü Deliliği Beklerken'in konusu, açıkçası bir hayli ürkütücü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın arkasından bir söz ile başlamak istiyorum yazıma; çünkü o söz bence kitabı en iyi özetleyen vurguya sahip. Diyor ki; "Canavarlarınızla yüzleşmediğiniz sürece, hangi taraf daha çok korkuyor, bilemesiniz..." &lt;br /&gt;Gerçekten etkileyici bir cümle ve buram buram merak kokuyor. Dahası, bu söz tüm kitap boyunca bana şunu düşündürdü: "Ne yani? İnsanın kabusları ondan korkabilir mi?". Ama kitabı okurken de böyle bir şeyle karşılaşmıyorsunuz bir türlü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuya gelecek olursak;&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;   &lt;br /&gt;Kasım, baş kahramanımız, antika dükkanı ve evi arasında mekik dokuyan bir insan ve biz tüm kitap boyunca onunla oluyoruz. Babasının geçirdiği bir cinnet sonucu annesi ve kız kardeşi gözlerinin önünde babası tarafından katledilmiş. Kendisi kaçmayı başardıysa da ufak bir hatırası onunla. Bacaklarından biri aksıyor diyebiliriz bu hatıra için. Kendisi sık sık rüyalar görüyor ve düzenli olarak gördüğü bir rüyasında kendisini bir mezarlık kapısının önünde buluyor. Kapının ardında ise birçok insan var. İşte her şey böyle başlıyor. Kasım'ın düzenli gördüğü bu rüya, karşısına çıkıp kendisinin Cenazeevi Yöneticisi olduğunu söyleyen adam ve rüyalar aleminden sökün edip gerçek dünyaya ayak basan kabuslar... Dehşet kapıda :).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deliliği Beklerken'in türü için karanlık fantazi demek bence hayli uygun. Kitabı okurken aslında bir korku romanı gibi geliyor size. "Fantastik bunun neresinde?" diye içimden sık sık geçmirmiştim. Ayrıca, kitabın gotik tarzda olduğu da söylenebilir. Ancak içindeki o fantastik yanı son bölümlerde görüyoruz ve roman bir anda o karanlık yanının ardından çok farklı şeyler sunuyor size. Tahmin etmek gerçekten zor :). Bu da kitabın farklı ve okunası bir yanı.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlatım tarzına bakacak olursaki sıkmayan ve akıcı bir dili olduğunu söyleyebiliriz. Anlatım bazı yerlerde boğucu oluyor ancak bunu kötü bir eleştiri olarak söylemiyorum. Çünkü kendi karanlık ve gotik atmosferinden ötürü anlatımın size böyle hissettirmesi bence gayet normal. Bu boğuculuk, sizi içine çeken karanlığın sesi aslında. Bu noktada tek eleştirim, tek karakter üzerinden gidildiği için karakterin attığı her adımı bilmemiz oluyor. Okurken bazı yerlerde birkaç satır atlayarak okudum. Karakterin gündelik ve rutin hayatının her detayı, olacakları merak ederken bana olduğu gibi sizi de zorlayabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitaba dair yapacağım en büyük eleştiri "eski ev" klişesine dair olacak. İçinde korku ve gerilim bulunduran pek çok yapımda (ister film olsun ister kitap), "eski ev", "anılarla dolu, kötü hatıraların yuvası eski ev" olgusunu görüyoruz. Bu kitapta açıkçası ben böyle bir şey beklemiyordum, ama buldum. Kitabın bana göre tek kötü yanı bu eski ev olgusunun kullanılması olmuş ve okurken bununla karşılaşmak açıkçası biraz canımı sıktı. Kitabın kurgusu içinde sürüklenirken bununla yüz yüze gelmek, pek de hoşuma gitmedi. Dahası, eski eve bir de geri gitmek gerekir. Karakterimizin, bana göre, sudan bir sebeple o kötü anılarla dolu eve gitmesi pek mantıklı gelmedi. Canım sıkıldı, bir eski eve gideyim durumu oluyor ki kardeşi ve annesinin katledildiği eve bu nedenle gitmesini yadırgadım. Ancak şunu söylemekten mutluyum ki, kitabın tüm dehşetini eski evde görmüyoruz. Yani ev, bizim için kurguda köşeyi bucağı kaplamıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak, okurken bazı yerlerde ürktüğümü itiraf etmeliyim. Benim gibi korku filmi izleyemeyen, görünce arkasına bakmadan kaçan biri için şaşılacak şey değil :). Ama kitabın ürkütmeyi de başardığı bir gerçek. Tamam, gece uyurken de azıcık tedirgin olmuş olabilirim. Azıcık değil mi? yahu siz orda mıydınız? İyi peki, azıcıktan birazcık daha fazla u_u. Ama daha fazlası değil!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okuması zevkli, anlatımı akıcı ve kurgusu ile tahmin edilmesi zor, gerçekten güzel bir eser. Kasım'ın kabusları ve hayatına giren dehşet ile deliliğin sınırlarında gezinmesini izlemeyeceğiniz karanlık bir hikaye. Ayrıca, 159 sayfa olması nedeni ile benim gibi bir günde bitirebilirsiniz. Kitabın fiyatı da bir hayli uygun. Piyasada 10 lira olmasına karşın internette daha ucuza bulabiliyorsunuz. Sizin için sorun olabilecek tek şey, bence, kitapta fazla karakter olmamasıdır. Genelde ana karakter ile temastayız ve Kasım içine kapanık biri olduğu için de bir sevgili ve bir arkadaşı dışında kimsesi yok. Karakter alanı dar olduğu için, herhangi bir Türk fantastik okuru (mesela ben) hayli bocalayabilir. Bizler, böyle topyekün maceralara koşup 8 kişiden aşağı olan ekiplere burun kıvırdığımız için, böyle sınırlı bir kadro başlarda size garip gelebilir :). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son sözüm ise Onat Bahadır için gelsin. Kendisi ile yüz yüze tanışma imkanı bulduktan sonra kitabını aldım. Kayıp Rıhtım olarak katıldığımız, Giovanni Scognamillo için yapılan &lt;a href="http://www.kayiprihtim.org/portal/2011/04/26/beyoglu-kontu-giovanninin-dogum-gunu/"&gt;doğum gününde&lt;/a&gt; tanıştığım pek çok değerli yazardan biriydi. Kendisinin hoş sohbeti ve esprili tavırları ile hem yeni tanımama rağmen sevdiğim hem de yazarlığını merak ettiğim bir kişi olmuştu. Kitabını okuduğum için gerçekten memnunum. Ayrıca, bu türde çok az eser veren Türk yazarları için de bir katkı olmuş diye düşünüyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keyifli Okumalar :).&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7035262680933797932-1380257204566719988?l=arka-sokak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/arkasokak/~4/SXO53XCd_l0" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://arka-sokak.blogspot.com/feeds/1380257204566719988/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7035262680933797932&amp;postID=1380257204566719988&amp;isPopup=true" title="4 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/1380257204566719988?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/1380257204566719988?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/arkasokak/~3/SXO53XCd_l0/ne-okuyorum-2-deliligi-beklerken.html" title="Ne Okuyorum? #2: Deliliği Beklerken" /><author><name>Hazal</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10635638823482125549</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="23" src="http://1.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/SYX9FKadhiI/AAAAAAAABB4/Os-8tm9qnTI/S220/MTGgameday_reya.jpg" /></author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://2.bp.blogspot.com/-k-_70Vyqt6k/TfURID-C3XI/AAAAAAAABb0/p-zOyALMV0E/s72-c/deliligi-beklerken-top.jpg" height="72" width="72" /><thr:total>4</thr:total><feedburner:origLink>http://arka-sokak.blogspot.com/2011/06/ne-okuyorum-2-deliligi-beklerken.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;A0EEQn4-eip7ImA9WhZVF0o.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-7035262680933797932.post-6296498852247526211</id><published>2011-05-30T21:12:00.006+03:00</published><updated>2011-05-30T21:20:03.052+03:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2011-05-30T21:20:03.052+03:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Geniş Açı" /><title>Ne Okuyorum? #1 : Dublörün Dilemması</title><content type="html">&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-e25NE5IrNIs/TePeceMwJzI/AAAAAAAABbo/TZPRFEvgM_A/s1600/dublorun_dilemmas%25C4%25B1_entelektuel_com.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 266px; height: 400px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-e25NE5IrNIs/TePeceMwJzI/AAAAAAAABbo/TZPRFEvgM_A/s400/dublorun_dilemmas%25C4%25B1_entelektuel_com.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5612574141358024498" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;br /&gt;"Dublörün Dilemması ilginç, heyecanlı, eğlenceli, derinlikli... bir roman. Ama galiba en önemli özelliği, bize sözcüklerin gücünü hatırlatması. Hiperaktif bir zekanın ürünü, bu baş döndürücü macerayı okumak büyük keyif! Ben sevdim eller alsın"&lt;/span&gt;- &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Alper Canıgüz&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;İhsan Oktay Anar ile Türk edebiyatının gücüne hayran olup, Alper Canıgüz ile hicvin tadına vardıktan sonra son durağım Murat Menteş'ti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dublörün Dilemması, yazarın ilk kitabı. Söylenene göre ikinci kitabı olan Korkma Ben Varım çok daha güzelmiş. Ama ben bu kitaptan bu kadar keyif alırken, henüz diğerine geçmek için acele etmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuya girmeden önce, kitabın güzelliklerinden bahsetmek istiyorum. Öncelikle isim seçimleri gerçekten harika! Her biri ayrı bir gönderme dolu ve karakterlerle oldukça örtüşüyor. Ana kahraman Nuh Tufan'dan, Umur Samaz ve eşi Su Samaz'a, İbrahim Kurban'dan Ruhi Bebe'ye kadar türlü türlü isim ve karakterlerle karşılaşıyoruz. Kitabın bir başka güzelliği ise, sadece anlattığı olayla kalmıyor ve her bölümün başında çeşitli filozof, tarihi kişiler veya filmlerden ve kitaplardan yapılan alıntılara kadar pek çok alıntı söz konusu. Hatta bunlardan biri Büyü İçin Gereken Enerji adlı başlıklı bölümde yapılan Yüzüklerin Efendisi alıntısıydı ve gerçekten o bölüme ancak o söz uyardı sanırım:&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;br /&gt;"Yaşlı bir adamı bastonundan mı ayıracaksın?"&lt;/span&gt;- Gandalf&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunların yanı sıra, anlatım dili de bir o kadar "beni oku!" diye haykırıyor. Kelimelerle adeta raks ederek okuyorsunuz ve yazarın kelime haznesi ve onları kullanışına hayran olmamak elde değil. Gerçekten ifadelerini, özellikle ana karakter Nuh Tufan'ın sözlerini ince eleyip sık dokuyarak kaleme almış. Esprili anlatımını da söylemezsek çok ayıp olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;Peki nedir bu kitabın konusu?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nuh Tufan, atipik şizofreni ve aynı zamanda albinodur. Ama durun, bu onun için hiç sorun değil. Atipik şizofrenisini hiç dert etmiyor, sadece birkaç halüsinasyon gördüğünü düşünerek gayet mutlu. Ortalığı velveye vermiyor. Bir şey gördüğünde bakıyor ki kimsede tepki yok, eh diyor o zaman gerçek değil ve görmezden geliyor. Kendisi güzel sanatlar fakültesinde tiyatro öğrencisi ama gerçekten de okuması çok zevkli bir karakter. Zehir gibi bir aklı ve yılanı deliğinden çıkartacak sözleri ve bir o kadar sivri iğnelemeleri var. Nuh Tufan'ı pek çok iş ile görüyoruz. Şant-ajans adında bir şantaj ajansı, Çöplük adında bir dükkan ve en son, en yakın arkadaşı İbrahim Kurban ile yaptıkları iş olan başkalarının yerine geçme. Hikayemizin ana konusu da bu son iş oluyor. Zenginlerin kılığına girerek onların yapmak istemediği sıkıcı işleri yapıyorlar ve İbrahim'de kendi geliştirdiği gerçeğe çok benzeyen maskelerle bu durumu sağlıyor. Ancak, Ferruh Ferman adında bir bebek bezi imparatorunun yerinde geçtiği günler, Nuh'un başına giderek daha fazla iş açıyor. Peşindeki mafya babaları, hayatına giren ve Ferruh Ferman'a aşık (ama Nuh'un deli gibi sevdiği) Dilara Dilemma, gizli servisten bir ajan ve İbrahim Kurban'ın arkadaşı için verdiği uğraş ile aksiyonu, eğlencesi ve lezzeti bol bir hikaye çıkıyor ortaya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konu size klişe gelmiş olabilir. Ama kitabı okursanız aslında klişe olmaktan çok uzak bir hikaye ile karşı karşıya kalacaksınız!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak, kitap 4 bölümden oluşuyor. İki bölüm Nuh'un ağızından anlatılırken, diğer iki bölüm biri İbrahim Kurban biri de bir ajan tarafından dile getiriliyor ki bu da kitaba ayrı bir özgünlük katmış. Olayın ana kahramanlarının duruma müdahalelerini ve bakış açılarını görmek ve olaya dair daha fazla şey öğrenmek açısından güzel bir düşünce.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son sözüm, mutlaka okuyun olsun :).&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7035262680933797932-6296498852247526211?l=arka-sokak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/arkasokak/~4/z8d9Qfxhe2E" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://arka-sokak.blogspot.com/feeds/6296498852247526211/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7035262680933797932&amp;postID=6296498852247526211&amp;isPopup=true" title="1 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/6296498852247526211?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/6296498852247526211?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/arkasokak/~3/z8d9Qfxhe2E/ne-okuyorum-1-dublorun-dilemmas.html" title="Ne Okuyorum? #1 : Dublörün Dilemması" /><author><name>Hazal</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10635638823482125549</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="23" src="http://1.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/SYX9FKadhiI/AAAAAAAABB4/Os-8tm9qnTI/S220/MTGgameday_reya.jpg" /></author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://3.bp.blogspot.com/-e25NE5IrNIs/TePeceMwJzI/AAAAAAAABbo/TZPRFEvgM_A/s72-c/dublorun_dilemmas%25C4%25B1_entelektuel_com.jpg" height="72" width="72" /><thr:total>1</thr:total><feedburner:origLink>http://arka-sokak.blogspot.com/2011/05/ne-okuyorum-1-dublorun-dilemmas.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;A0AAQng6fSp7ImA9WhZWEE4.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-7035262680933797932.post-3735285662934461463</id><published>2011-05-10T15:05:00.010+03:00</published><updated>2011-05-10T18:02:23.615+03:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2011-05-10T18:02:23.615+03:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Geniş Açı" /><title>Masalların Arkasındaki Tarih ve Gerçekler</title><content type="html">&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-SyuiH2fwnUE/Tcktl9h1u6I/AAAAAAAABbg/2CTTNf8sxKQ/s1600/fairy-tale.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 350px; height: 284px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-SyuiH2fwnUE/Tcktl9h1u6I/AAAAAAAABbg/2CTTNf8sxKQ/s400/fairy-tale.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5605061341434198946" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Hepimiz masallarla büyüdük. Evde, okulda, ninelerimizin ve dedelerimizin dizleri üzerinde masallar dinleyerek büyülendik ve onların ağızlarından çıkan her kelimeyi duymak için sessizce bekledik. Peki, dünyaca ünlü masalların arkasında gerçek olaylar olabileceğini ya da tarihsel farklar içerdiğini hiç düşündünüz mü? Hayır mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte o meşhur masallar, esinlenildiği gerçek olaylar ve farklı tarihlerdeki şok edici versiyonları:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;   &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Grimm Kardeşlerin halk öyküleri:&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; Pek çok favori masalımız, Grimm Kardeşler tarafından, Alman komşuları ve civar halklarının yöresel öykülerinin bir yeniden uyarlamasıdır. Pek çoğumuzun bildiği üzere, günümüz uyarlamalarına nazaran, Grimm Kardeşler'in öyküleri çok daha karanlık ve çok daha uğursuzdur. Ama buna rağmen onların birçok masalı, nesilden nesle geçen orijinallerine göre çok daha hafif kalmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-8r3pRwJR9vY/Tckse3ORZYI/AAAAAAAABbI/U5LmsM5yfU8/s1600/pamuk.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-8r3pRwJR9vY/Tckse3ORZYI/AAAAAAAABbI/U5LmsM5yfU8/s320/pamuk.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5605060119970801026" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Pamuk Prenses:&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; Eckhard Sander adındaki bir Alman bilim adamı, 1994'te yayınladığı teorisinde, Grimm Kardeşler'in Pamuk Prenses masalının aslında 16. yüzyılın başlarında yaşamış olan Kontes Margarete von Waldeck'in gerçek hikayesi olduğunu iddia etmiştir. Abisi tarafından yürütülen bir madenci kasabada yetişmişti ve etrafı Margarete madenlerde çalışan çocuklarla doluydu- ağır iş ve yetersiz beslenme yüzünden yeterince büyümemiş çocuklar. O zamanlarda kasabanın halkı bu kişilere madenci yerine ve o dönemde çocuklara zehirli elma dağıttığından süphelenilen gerçek bir suçluya, Sander'ın teorisini destekler biçimde, "cüce" demişti. Margarete, 16 yaşına geldiğinde üvey annesinin öfkesini üzerine çektiği için, geleceğin İspanya'nın 2. Philip'ne aşık olacağı Brussels'a gönderilmişti.&lt;br /&gt;Sander ve diğer bilim adamları, Margarete'in üvey annesi ve Philip'in babasının kızı zehirlemek için komplo kurduğuna inanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Alice Harikalar Diyarında:&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; masal, gerçek adı yerine Lewis Carroll adını kullanarak öyküsünü yayınlayan Charles Dodgson tarafından yazılmıştır. Tam anlamıyla kanıtlanmamasına rağmen, pek çok bilim adamı Dodgson'un, bir arkadaşının üç kızı ile -Lorina, Edith ve Alice Liddell- bir süre vakit geçirdikten sonra bir hikaye ile çıka geldiğine inanır. Söylendiğine göre Dodgson, kızları eğlendirmek için bir hikaye anlatmış ve sonra Alice Liddell, bu hikayeyi onun için yazmasını istemişti. Bir kere yazmaya başladığında, Dodgson hikayenin potansiyele sahip olduğunu farketmiş ve tüm yazıyı Alice's Adventures Under Ground adıyla tamamlamış ve gerçeğini küçük Alice Liddell'a verdikten sonra ise bu hikayeyi yayınlamıştır. Diğer bilim adamları, Alice'in babası ve diğer gerçek kişilerin, öykünün ana karakterlerine - Beyaz Tavşan da dahil olmak üzere- ilham kaynağı olduğuna inanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-Ntxmk0TUkv0/TcksnJRnEWI/AAAAAAAABbQ/i42xKlgNnIQ/s1600/kurba%25C4%259F.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 305px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-Ntxmk0TUkv0/TcksnJRnEWI/AAAAAAAABbQ/i42xKlgNnIQ/s320/kurba%25C4%259F.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5605060262255595874" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Kurbağ Prens:&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; Kurbağ Prens'in bugünkü versiyonu, prensesin bir kurbağayı öpeceği için yüzxünü buruşturmadını duyduklarında küçük çocukların yerlerinde kıpırdanmasına neden olabilir. Ama gerçeği daha da umutsuz. Hikaye, Grimm Kardeşler'in öykü derlemesinin ilki de dahil, prensesin kurbağayı duvara fırlatmasının yerine kullanılmıştır, bu davranış ise şekil değiştirmeye ilham veren eski halkların geleneksel bir davranışıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Sindirella:&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; Grimm Kardeşler, kendi Sindirella versiyonlarını 1884'te yayınlamıştır ve günümüzde bile zavallı bir kızın köleliği üzücü olsa da onların versiyonu çok daha kanlıdır. Sindirella'nın balodan kaçması ve ayakkabısının prens tarafından bulunmasından sonra, hepimizin bildiği üzere, bir gece önceki baloda aşık olduğu kızı bulmak için aramaya başladığında Sindirella'nın evine gelir. Sindirella'nın üvey kız kardeşinin ayağı ayakkabıya giremeyecek kadar büyük gelince, Sindirella'nın üvey annesi topuğunu kesmesi için onur zorlar. Kız, annesinin dediği gibi yapar, ayakkabıyı tekrar giyer, acıyı içine atar ve Kral'ın oğlu ile oradan ayrılır. Prens, gelini olarak onu atının arkasına alıp gider ancak güvercinler ayakkabıya dolan ve üvey kız kardeşin çorbanı tamamıyla kirleten kana dikkat çekmek için şiddetle ötünce prens gerçeği anlar ve kızı eve geri götürerek Sindirella'ya kavuşur.&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-jyoAm8E7z3E/TcksvSo1-vI/AAAAAAAABbY/J_y15ev99Io/s1600/k%25C4%25B1rm%25C4%25B1z%25C4%25B1.jrp.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 246px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-jyoAm8E7z3E/TcksvSo1-vI/AAAAAAAABbY/J_y15ev99Io/s320/k%25C4%25B1rm%25C4%25B1z%25C4%25B1.jrp.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5605060402207914738" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kırmızı Başlıklı Kız:&lt;/span&gt; Grimm Kardeşler tarafından Küçük Kırmızı Başlık ve İtalyan ile Avusturya masallarında Küçük Kırmızı Şapka olarak bilinmektedir. Halk hikayeleri yazarı Charles Perrault tarafından Little Red Riding Hood adını almıştır. Aslında hikayenin sonu bildiğimiz gibi bitmemektedir. Halk öykülerinde, zalim kurt Kırmızı Başlıklı Kız'ı da yemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Uyuyan Güzel:&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; Masalların arkasındaki şok edici gerçeklerden biri de Uyuyan Güzel'e ait. Charles Perrault'un 1697'de kaleme aldığı öyküsünde bir çocuk masalında olmayacak şeyler görüyoruz. 1967'de kaleme alınan öyküde, Talia adında bir kızı olan bir kral bulunmaktadır. Bilge bir adamın uyarmasına rağmen, Talia parmağını zehirli bir iğne ile yaralar ve ölür. Babası onun ölü bedenini sarayda bırakır ve gider. Ama bir gün prens onu bulur ve... ölü bedenle sevişir.Üstelik bunun sonucunda kız hamile kalmıştır. Bir şekilde fetüs Talia'nın vücudunda gelişir ve Talia, periler tarafından büyütülecek olan, ikiz bebekler doğrur. Ve büyülü bir günde, oğlu annesinin -Talia'nın- parmağındaki zehri emer ve onu hayata döndürür. Elbette prens, o zamanlarda çoktan evlenmiştir, Talia'ya geri döner, ama karısı bu ilişkiyi öğrenir ve Talia'nın ikizlerinin akşam yemeği için pişirilmesini emreder. Aşçı çocukları öldürmeye cesaret edemez ve prensin karısı bunu öğrendiğinde Talia'yı kazıkta yakmaya çalışır. En sonunda ise, prens Talia'yı kurtarır.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Hansel ve Gretel:&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; Hansel ve Gretel'in- orijinali Küçük Erkek Kardeş ve Küçük Kız Kardeş olan- pek çok versiyonu vardır, ama en şaşırtıcı gerçek hayat olaylarından birinin arkasında kardeşlerin bir yere terk edilmesi yatmaktadır. Hikaye, çocukları koruya yollayarak cezalandıran kötü üvey anneyi suçlasa da, o zamanlar masalın esinlenildiği halk anlaşıldığı kadarıyla, az bir sıklıkla çocuklarını tıpkı hikayedeki gibi açlıktan ötürü terk etmekteydi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7035262680933797932-3735285662934461463?l=arka-sokak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/arkasokak/~4/Exq2Q_3018A" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://arka-sokak.blogspot.com/feeds/3735285662934461463/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7035262680933797932&amp;postID=3735285662934461463&amp;isPopup=true" title="3 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/3735285662934461463?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/3735285662934461463?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/arkasokak/~3/Exq2Q_3018A/masallarn-arkasndaki-tarih-ve-gercekler.html" title="Masalların Arkasındaki Tarih ve Gerçekler" /><author><name>Hazal</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10635638823482125549</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="23" src="http://1.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/SYX9FKadhiI/AAAAAAAABB4/Os-8tm9qnTI/S220/MTGgameday_reya.jpg" /></author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://4.bp.blogspot.com/-SyuiH2fwnUE/Tcktl9h1u6I/AAAAAAAABbg/2CTTNf8sxKQ/s72-c/fairy-tale.jpg" height="72" width="72" /><thr:total>3</thr:total><feedburner:origLink>http://arka-sokak.blogspot.com/2011/05/masallarn-arkasndaki-tarih-ve-gercekler.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;CEENQnk5eSp7ImA9WhZQGUw.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-7035262680933797932.post-6009236723331343794</id><published>2011-04-27T16:52:00.003+03:00</published><updated>2011-04-27T16:58:13.721+03:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2011-04-27T16:58:13.721+03:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Okuyuculara notlar" /><title>Yeni, Yine, Yeniden</title><content type="html">&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-EWQTtA11Y9U/TbggqwxWiCI/AAAAAAAABao/QAqcYLvZOgY/s1600/Person_Reading_Book_clip_art_hight.png"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-EWQTtA11Y9U/TbggqwxWiCI/AAAAAAAABao/QAqcYLvZOgY/s320/Person_Reading_Book_clip_art_hight.png" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5600262055653705762" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Blogspot'un yeniden açılması ile, uzun zamandır boşladığım bloguma yavrusundan ayrılmış bir ana, çölde susuz kalmış bir yolcu, karanlıkta kalmış bir çocuk gibi koşuverdim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle, belki fark etmişsinizdir, artık bir "&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Devamını Oku&lt;/span&gt;" butonuna sahibim. Bu sayede, tüm yazılarım anasayfada metrelerce uzuntuluk kaplamayacak :).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dahası, yeni bir fikir ile karışınızdayım. Bundan böyle, "&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Ne okudum?&lt;/span&gt;" tarzı bir başlık ile size okuduğum kitaplara dair bilgiler verme taraftarıyım. Ben son zamanlarda hangi kitapları okudum, ne derece beğendim, kısaca konusu gibi. Bu sayede, "Yahu ben ne okusam?" diyen kişilere bir nebze yardımcı olmak hem de beğendiğim ya da şiddetle kaçılamsı gereken kitapları okuyuculara duyurmak amacındayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eh ne diyelim, yeni yazılarda görüşmek üzere :D.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7035262680933797932-6009236723331343794?l=arka-sokak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/arkasokak/~4/okBD8bpfFFM" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://arka-sokak.blogspot.com/feeds/6009236723331343794/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7035262680933797932&amp;postID=6009236723331343794&amp;isPopup=true" title="3 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/6009236723331343794?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/6009236723331343794?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/arkasokak/~3/okBD8bpfFFM/yeni-yine-yeniden.html" title="Yeni, Yine, Yeniden" /><author><name>Hazal</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10635638823482125549</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="23" src="http://1.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/SYX9FKadhiI/AAAAAAAABB4/Os-8tm9qnTI/S220/MTGgameday_reya.jpg" /></author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://4.bp.blogspot.com/-EWQTtA11Y9U/TbggqwxWiCI/AAAAAAAABao/QAqcYLvZOgY/s72-c/Person_Reading_Book_clip_art_hight.png" height="72" width="72" /><thr:total>3</thr:total><feedburner:origLink>http://arka-sokak.blogspot.com/2011/04/yeni-yine-yeniden.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;DU8DR3o_cCp7ImA9WhZQF0k.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-7035262680933797932.post-5016066771300566238</id><published>2011-04-25T19:05:00.003+03:00</published><updated>2011-04-25T19:11:16.448+03:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2011-04-25T19:11:16.448+03:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Okuyuculara notlar" /><title>Kayıp Rıhtım Aylık Öykü Seçkisi - Seçkide 22. Ay</title><content type="html">&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-clvah_Qo7sU/TbWcpOjT6pI/AAAAAAAABag/9AAwMa7zq9k/s1600/cokus-top.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 147px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-clvah_Qo7sU/TbWcpOjT6pI/AAAAAAAABag/9AAwMa7zq9k/s400/cokus-top.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5599553943799851666" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Ben her ne kadar aksatsam da, &lt;a href="http://www.kayiprihtim.org/portal/"&gt;Kayıp Rıhtım&lt;/a&gt; sitesi hızında hiçbir eksilme göstermeden; aksine büyük bir artış ile&lt;/span&gt; Aylık Öykü Seçkisi'ne &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;devam ediyor. Çok yakın zamanda 2. yaşını kutlayacak olan Aylık Öykü Seçkisi'nin Nisan ayı teması &lt;span style="font-style:italic;"&gt;ÇÖKÜŞ&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;'tü&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Bu ayın öykülerine geçmeden önce hemen ekleyeyim, gelecek ayın teması ise &lt;span style="font-style:italic;"&gt;DİRİLİŞ&lt;/span&gt; &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;olarak belirlendi.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- &lt;a href="http://oyku.kayiprihtim.org/cokus-melahat-yilmaz/" target="_blank"&gt;&lt;strong&gt;Çöküş&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt; adlı öyküsü ile &lt;em&gt;&lt;strong&gt;Melahat Yılmaz&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- &lt;a href="http://oyku.kayiprihtim.org/metafor-umut-karagoz/" target="_blank"&gt;&lt;strong&gt;Metafor&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt; adlı öyküsü ile &lt;em&gt;&lt;strong&gt;Umut Karagöz&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- &lt;a href="http://oyku.kayiprihtim.org/kader-daphne-ariana-evans/" target="_blank"&gt;&lt;strong&gt;Kader&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt; adlı öyküsü ile &lt;em&gt;&lt;strong&gt;Daphne Ariana Evans&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- &lt;a href="http://oyku.kayiprihtim.org/zindan-cuneyt-ucman/" target="_blank"&gt;&lt;strong&gt;Zindan&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt; adlı öyküsü ile &lt;em&gt;&lt;strong&gt;Cüneyt Uçman&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- &lt;a href="http://oyku.kayiprihtim.org/aykiri-mahzen-bodrum-kati-sun/" target="_blank"&gt;&lt;strong&gt;Aykırı Mahzen: Bodrum Katı&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt; adlı öyküsü ile &lt;em&gt;&lt;strong&gt;Sun&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- &lt;a href="http://oyku.kayiprihtim.org/cokusun-kokusu-mumin-can/" target="_blank"&gt;&lt;strong&gt;Çöküşün Kokusu&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt; adlı öyküsü ile &lt;em&gt;&lt;strong&gt;Mümin Can&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- &lt;a href="http://oyku.kayiprihtim.org/ruh-gezen-mit/" target="_blank"&gt;&lt;strong&gt;Ruh Gezen&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt; adlı öyküsü ile &lt;em&gt;&lt;strong&gt;mit&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- &lt;a href="http://oyku.kayiprihtim.org/noksansiz-alpi/" target="_blank"&gt;&lt;strong&gt;Noksansız&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt; adlı öyküsü ile &lt;em&gt;alpi&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- &lt;a href="http://oyku.kayiprihtim.org/namtarin-lambasi-wyern/" target="_blank"&gt;&lt;strong&gt;Namtar’ın Lambası&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt; adlı öyküsü ile &lt;em&gt;&lt;strong&gt;Wyern&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Nisan ayının katılımcıları oldu. Gelecek ay, DİRİLİŞ temalı öykülerle görüşmek üzere!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kim bilir, belki o seçkide sizin öykünüzü de okuruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son katılım tarihi 5 Mayıs. Katılım için öykülerinizi herzamanki gibi &lt;/span&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;kayiprihtim@gmail.com&lt;/span&gt; &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;adresine yollamanız yeterli olacaktır :).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keyifli okumalar...&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7035262680933797932-5016066771300566238?l=arka-sokak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/arkasokak/~4/fu9LrF3_Bfg" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://arka-sokak.blogspot.com/feeds/5016066771300566238/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7035262680933797932&amp;postID=5016066771300566238&amp;isPopup=true" title="2 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/5016066771300566238?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/5016066771300566238?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/arkasokak/~3/fu9LrF3_Bfg/kayp-rhtm-aylk-oyku-seckisi-seckide-22.html" title="Kayıp Rıhtım Aylık Öykü Seçkisi - Seçkide 22. Ay" /><author><name>Hazal</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10635638823482125549</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="23" src="http://1.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/SYX9FKadhiI/AAAAAAAABB4/Os-8tm9qnTI/S220/MTGgameday_reya.jpg" /></author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://3.bp.blogspot.com/-clvah_Qo7sU/TbWcpOjT6pI/AAAAAAAABag/9AAwMa7zq9k/s72-c/cokus-top.jpg" height="72" width="72" /><thr:total>2</thr:total><feedburner:origLink>http://arka-sokak.blogspot.com/2011/04/kayp-rhtm-aylk-oyku-seckisi-seckide-22.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;C0UGRH85fSp7ImA9WhZQFUs.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-7035262680933797932.post-323122420274867332</id><published>2011-04-23T15:15:00.005+03:00</published><updated>2011-04-23T15:20:25.125+03:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2011-04-23T15:20:25.125+03:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Drow Fısıltıları" /><title>Sakat Rahibe //  9.Bölüm</title><content type="html">&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-eRNMrlyFOFs/TbLDVgVMhVI/AAAAAAAABZo/b6j9Tv-udoA/s1600/Underdark_by_anez_erynlis.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 306px; height: 400px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-eRNMrlyFOFs/TbLDVgVMhVI/AAAAAAAABZo/b6j9Tv-udoA/s400/Underdark_by_anez_erynlis.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5598752060998452562" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Menzoberranzan’ın sonsuz karanlığında yıkımın fısıltıları kol geziyordu. Sokaklarda iki düşük mertebeli evin çatışmasının sesleri uğursuz söylentiler gibi yayılıyordu. Herkes sonucu biliyordu. Kimin kazandığı önemli değildi. Yıkım, kaçınılmaz olandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baenrelerin yüksek balkonunda, kollarını korkuluklara dayamış bir drow kızı dışarıdaki çatışmayı eğlenerek seyrediyor, gecesini renklendiriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“O ses de ne?” dedi, balkona aniden gelen kız kardeşi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Korkuluklara dayanmış duran drow kızı ise kardeşinin yüzüne bakmadan cevap verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hiç. Sadece sinekler vızıldıyor.”&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;                                          ***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ern’dal!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sesin sahibinin yüzünde bariz bir alay vardı. Ama her zamanki ciddiyetinden de ödün vermemişti. Bakışları küçümseyici olsa da iğnelemesini ufak bir gülümseme ile sınırlı tutmuştu Harrdelin evinin silah ustası Jerran Harrdelin. Ern’dal, önünde duran abisine cevabını, silahını çekerek verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Demek beceriksizliğini herkesin içinde göstermekte kararlısın.” dedi Jerran ve o da kendi silahını çekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ern’dal’ın uzun zinciri hızla ellerinden kaydı ve uçlarındaki kancalar ortaya çıktı. Zincir, o tiz sesi ile ölümcül bir şekilde şıngırdarken, kancalar ise karanlık gülümseyişleri ile az sonra yaşanacaklardan bir hayli memnundular. İki kardeş de hiç vakit kaybetmedi ve uzun zamandır beklenen karşılaşma, etraflarındaki savaşın tüm şiddetini hiçe sayarak başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zincir, Ern’dal’ın ellerinden fırlayıp ileriye doğru atıldı. Rakibinin üzerine atlayan bir yılanmış gibi atağa geçen silah, aniden sahibinin çekişi ile sağ doğru savruldu. Bu hamleyi zaten beklemekte olan Jerran ise belindeki hançerleri çekip üzerine atılan zincirin ucundaki kancaya vurarak yere düşmesine neden oldu. Ern’dal zinciri geri çekmek zorunda kaldı ve Jerran bundan yararlanıp, o daha zinciri çekişinin tamamlayamadan üzerine atıldı. Ern’dal ise gerileyerek zincirin diğer ucundaki kancayı eline alarak kendini savundu. Abisinin hareketleri seriydi. Ern’dal, elinde orağa benzeyen kanca ile üzerine inen hançerleri savuşturmaya uğraşıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Beni bu kadar mı hafife alıyorsun? Sence o hançerlerle beni öldürebilir misin?” saldırıları savuşturmaktan yorulan sesi ile nefret kustu Ern’dal.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Öldürmekten bahseden kim?” dedi abisi nefes nefese. “Ben sadece eğleniyorum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abisinin ardı kesilmeyen darbeleri yüzünden gerilerken, zincirin diğer ucu da onla beraber sürükleniyordu. Ern'dal'ın kurtarmaya çalıştığı kuyruğu gibiydi zincir. Çaresizce bağlı olduğu bedeni takip ediyordu. Sanki yerde sürünürken, saldırmak için yalvarıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Jerran Harrdelin’in hançerlerinin biri karın boşluğuna hamle yaptığı anda Ern’dal kancayla bunu engelledi, ama Jerran’ın diğer elinde haince sırıtan hançer tam boynuna doğru inmeye başlamıştı bile. Ern’dal geriye doğru sıçradı ve hançerin ucu boynunu hafifçe sıyırdı. Ufak kesikten biraz kan sızdı. Ama Ern’dal savaşın ısısı ve intikam duyguları ile bunu fark etmedi bile. Kozlarını paylaşan iki drowun mücadelesi, belki de etraflarında süre gelen çatışmadan daha hararetli bir hale doğru gidiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendisini geriye atmasının sonucunda tökezledi ve bu esnada zinciri de kendine doğru çekme fırsatı buldu. Abisi havaya sıçrayarak hançerlerden birini üzerine fırlattı, ama yeniden saldırgan yılan biçimine geçen ucu kancalı zincir ileri atılarak düşmanını savaşın derinliklerine doğru fırlattı. Jerran hırsla diğer hançeri fırlattığı anda zincirin hazırda bekleyen diğer ucu da öne atıldı ve hançer Ern’dal’ı ıskalarken aç yılan keyifle hedefini buldu. Ern’dal’ın çevik çekişi sayesinde yön değiştirmiş olan kanca, Jerran’ın kolundan bir ısırık aldı. Jerran öfkeyle yaralanan kolunu tutarken kardeşine nefretle baktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Beni hafife almamalıydın.”dedi Ern’dal tüm sakinliğiyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Belki öyle. Belki de…” Jerran’ın sözlerini takip eden bir şeyler Ern’dal’ı hazırlıksız yakaladı. Jerran'ın vücudundan fırlayan şeyler her ne ise Ern'dal'ın anlayacak zamanı bile olmamıştı. İşte bunu kesinlikle beklemiyordu. Son anda karanlıkta parıldayan sivri uçlar görmüştü, o kadar. Onun üzerine atılanlar minik oklardı. Keraunzaaların yeni üyesi bunu çok geç anladı, ama daha da geç anladığı, parlayan uçlarında şeytanca ona bakan bir sıvı vardı. Zehir saçan oklar, etrafa yeşil damlalar sıçratarak üzerine doğru gelmişti. Ern’dal ise yapabileceği tek şeyi yapmıştı: kaçtı. Kendini sağına doğru fırlatırken yeterince çevik davranamamıştı. Oklardan biri sol omzuna büyük bir zevkle saplanmıştı ve şimdi zehrini onun damarlarına doğru kusuyordu. Jerran, yüzünde keyifli bir sırıtış ile ona baktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Seni hala hafife aldığımı düşünmüyorsundur umarım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ern’dal sol omzundan vücuduna doğru yayılan zehri an ve an hissediyordu. İçinde kusma isteği uyandıran, üzerine sıcak bir demir basılmış gibi yanan ve bir rahibenin kırbacı kadar sancılı bir etki bırakan zehir giderek tüm bedenine yayılıyordu. Ve biliyordu ki, savaş anındaki adrenalin zehrin daha hızlı yayılmasına neden olacaktı. Bu işi elinden geldiğince hızlı bitirmeliydi. Amacına odaklanmalıydı. Onun olana sahip olmalıydı. Ne Keraunzaalar ne de Harrdelinler umurundaydı o an. Jerran’ın ölüsünü ayaklarının dibine sermekten başka hiçbir amacı yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sol omzunu tutarak ayağa kalktı. Koyu renk, dar zırhının üzerine zehirle kirlenmiş kanı akıyordu. Jerran tekrar güldü:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yavaş yavaş öldürmek bir sanattır Ern’dal. Hızlı ve acısız bir ölümün kime, ne faydası vardır ki?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ern’dal hiçbir şey söylemedi. Söyleyecek ne enerjisi vardı, ne de konuşsa düzgün cümleler kurabilecek bir dili. Ağzının içindeki dilin giderek uyuştuğunu hissediyordu. Bir adım atacakken sendeledi ve durdu. Ama tüm bunlar boyunca gözlerini Jerran’ın gözlerinden hiç çekmemişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onu yenebileceğini biliyorum Ern’dal. Ölmeyeceksin! Orada öylece ölmene izin verecek değilim!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ansızın Ern’dal’ın zihninde yankılanan ihtiras dolu sözlerin sahibi İralde’den başkası olamazdı. Ern’dal sesin sahibini pek seçememişti ama kelimelerin her birine yapılan düzgün vurgular ve cümlenin tamamını bile kontrolünde tutan o güç dolu ses tonu başkasına ait olamazdı. Yüzünde halinden memnun bir gülümseme oluştu. Tek eliyle her daim topladığı saçlarından, terli alnına düşen saç tellerini geriye doğru itti. Bu arada Jerran duracak gibi de değildi. İzlemekten sıkılmış ve kollarını havaya kaldırmıştı. Anlaşılan ceketinin altında bir düzenek vardı, çünkü ceketi okların fırlayışından sonra yer yer delik deşik olmuştu. Ern’dal bir an için bunu kavradı ve bu defa geç kalmaya niyeti yoktu. Jerran yumruklarını sıktığında düzenek ateşlendi ve ceketinin altından yeniden zehirli oklar rakiplerini öldürmek için fırladı. Sıradan bir oka göre daha küçük olan bu oklar, havayı delip geçerken yine etrafa minik, zehirli damlacıklar saçmayı da ihmal etmiyordu. Ern’dal kıpırdamadı. Bekledi ve bekledi… Oklar aç bir biçimde zehirlerini kusacakları yeni etli bölgeler ararken bir zincir şıkırtısı duyuldu ve Ern’dal’ın ellerinden kayan silahı sağ elinden sola doğru sıçradı. Ardından, sol eliyle yukarıya doğru fırlatılan ucu tutan drow erkeği, sol elini sağa doğru savurarak kancalı zinciri sağa doğru döndürmüş oldu. Böylece, hala daha bir ucu sağ elinde duran kancalı zincir tam tur bir dönüş yaparak pervane misali döndü. Her minik, zehirli ok, boynu bükük bir biçimde ve çaresizce yere düştü. Yerde acı dolu sessizlikleri içinde yatarlarken Ern’dal’ın öfkeli ayakları onları ezdi.&lt;br /&gt;Drowun koşuyordu ve koşuşu körlemesine bir saldırıydı. Zira giderek görüntü bulanıklaşıyordu. Önünde bulanık olarak duran şeklin Jerran olduğuna emindi, ama şu da bir gerçekti ki, hata yapmayı da umursamıyordu o anda. Bu esnada, acele bir biçimde belinden yeni bir hançer çeken Jerran’ın onu fırlatmaya vakti olmamıştı. Ern’dal’ın ileri doğru savurduğu ve iki elinden de serbest bıraktığı kancalı zinciri Jerran’ın vücuduna acı verecek bir biçimde yapıştı ve çarpmanın etkisiyle kancalı uçlar zincirin dönmesine yol açtı. Bir anda kendini yerde, bir zincir tarafından sıkı sıkıya bağlı bulan Jerran, tepesinde dikilen Ern’dal’a bir küfür savurdu. Aklına gelen her türlü küfür sayıyordu, ama ona giderek daha da kayıtsız bakan Ern’dal söylediklerini anlamıyordu bile. Kulakları uğulduyordu. Birileri bir şey diyordu ama o kelimeleri seçemiyordu. Sonra ansızın ses kesildi. Etraftaki rutin savaş çığlıkları dışında hiçbir şey duyulmuyordu. Ern’dal Jerran’ın ansızın neden sakinleştiği üzerinde düşünmemişti. Ve bu onun en büyük hatası olmudu. Zehrin etkisiyle bulanmış beyni, Jerran’dan kusar gibi gelen sesi de algılamasına engel olmuştu. Dahası, midesinden ağzına bir şey çıkardığının da farkına varamamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayak bileğinden çektiği küçük bir bıçakla kardeşinin işini bitirecekken, birden bir şeylerin ters gittiğini hissine kapıldı. Jerran'a bakmaya çalıştı, zira görüntü hala bulanıktı. Tek seçebildiği yerde öylece yattığıydı. Sanki fazla sakindi.&lt;br /&gt;Jerran’ın ağzında bir şey vardı. Jerran, aynı Ern’dal’ın ki kadar kayıtsız gözlerle ona baktı ama bir farkla, Ern'dal gibi zehirin etkisi ile karmaşıklaşmış algılarla değil az sonra yapacağı şeyin düşüncesi ile her şey anlamsızlaşmıştı. Sadece yüzünde giderek yayılan bir sırıtış vardı şidmi. Gülümsemesi o kadar genişti ki, dişleri olduğu gibi görünüyordu. Ama göstermek istediği alay dolu bir gülüşten daha fazlasıydı.&lt;br /&gt;Dişlerinin arasında küçük bir top tutuyordu. Koyu gri renkteki, yer yer şeffaf topu gören Ern’dal umutsuzluk içinde kaçmaya çalıştı. Geriye doğru koşacak enerjisi bile yoktu. Yaptığı son hareketler yüzünden zehir yeterince hızlı davranmıştı. Onu tüketmiş ve kurutmuştu. Jerran hırıltılı ve histerik bir kahkaha ile güldükten sonra tam var gücüyle topu ısıracak ve kendileri ile savaş alanının bir kısmını havaya uçuracakken derin bir iç çekti, gözleri bir noktada sabitleşti ve top ağzından salyasına karışmış kan ile beraber dışarı çıktı. Ern’dal, bulanık gözlerle önce Jerran'a sonra da etrafına baktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Jerran?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ses yoktu. Bir şeyler ters gidiyordu. Gardını indirmeden tek dizinin üzerine çöktü. Ona temkinli bir biçimde iyice yüzünü yaklaştırdı ve o zaman görüntü netleşti. Kasılmış bir beden, hareketsiz ve tek bir noktaya sabitlenmiş, irileşmiş gözler ve açık ağızdan süzülen kan... görüntü bundan ibaretti. Ern'dal daha dikkatli bakınca Jerran'ın açık ağzının hemen yakınında gri bir top gördü. Durumu o an anladı. Biri, Jerran'ı ondan önce haklamıştı.&lt;br /&gt;Tekrar etrafına göz gezdirdi. Giderek ağırlaşan göz kapaklarının ardından etrafı görmek neredeyse imkânsızdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Göster kendini!” diye haykırdı nerde olduğunu anlamadığı destekçisine ya da olası rakibine. Biri yerde yatan Jerran’ı arkasından vurmuştu. O her kimse,şu an onun sözlerine uymuş ve Ern’dal’a doğru yaklaşıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sanırım zehir düşündüğümüzden daha hızlı yayılıyor. Sesimi duyabiliyor musun Ern’dal?” dedi oldukça tanıdık bir erkek sesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Evet.”dedi Ern’dal. Hafifçe kamburunu çıkarmış ve yavaş yavaş kafasını çevirerek sağa, sola bakınıyordu. Karşısındakini seçemediği çok açıktı. Tek elini sol omzunun üzerine bastırmıştı. Eli, zehirle kirlenmiş kanının isimsiz rengiyle kirlenmişti. Ern’dal olduğu yerde sendeledi. Ayakta durmak giderek zorlaşıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sen kimsin?” dedi zayıflığı göze alarak. Konuşanın sözlerine ve tanıdık ses tonuna bakılırsa aileden biriydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Merak etme, ben Arnkra. Sana yardım etmeye geldim. Kız kardeşlerim beni yardım etmem için senin yanına yolladı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ern’dal hiçbir şey demedi. Yardım almak gururunu kırmıştı ve içinden rahibelere sayıp sövüyordu. Rahibeler duyduysa bile duymazlıktan geldi. Ne de olsa o anda yapacak daha önemli işleri vardı: Harrdelin rahibelerini alaşağı etmek gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arnkra dostça kolunu Ern’dal’a sardı ve ağırlığını ona doğru vermesini söyledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yaşamak zorundasın Ern’dal. Ailenin çıkarları ve senin iyiliğin için şimdi ölemezsin.” diyordu oldukça eğlenerek. Başına örttüğü kapüşonunun altında ışıldayan bir gülümseme vardı. Ern’dal’a yardım etmesi, onu destekleyeceği anlamına gelmiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ah, sana hatırlatmama izin ver. Eğer şimdi burada ölecek olursan ve biz nihai amacımıza ulaşamazsak, İralde senin ruhunu geri çağırır ve günler ile geceler boyunca tekrar tekrar sana işkence eder. Kulağa pek hoş gelmiyor, öyle değil mi?” dedi aynı eğlenen gülümsemesi ile.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Öyle bir şey olmayacak!”dedi Ern’dal sıktığı dişlerinin arasından. Dili iyice dolanmıştı ve söylediği kelimeleri kendi bile anlayamamıştı. Ama büyücü Arnkra anlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İyi. Aksi takdirde söylediklerimi düşün derim.”dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yürüyorlardı. Savaş alanının çığırından çıkmış çatışmasının içinde, güvenle süzülüyorlardı. Ern’dal, bulanık siluetlere baktıysa da onları net olarak seçemedi. Arnkra’nın desteği ile eski evine doğru yürüyordu. Etraflarında dev bir koruma kalkanı vardı. Bazen üzerlerine oklar ve mızraklar yağıyordu ama kalkan bir an olsun sarsılmıyordu bile. Ern’dal bir an için durup Arnkra’nın yüzüne baktı. Kapüşonun derinliklerinde güçlü bir yüzün çizgilerini seçebildi sadece. O büyüden anlamazdı ama Ankra’nın güçlendiğini fark etmemesi için bulanık bir görüş açısından daha fazlasına ihtiyacı vardı: düpedüz kör olmalıydı.  Bu konu hakkında hiçbir şey demedi. Çok büyük ihtimalle Harrdelin evinin büyücüsünü alaşağı etmiş ve güçlerini son damlasına kadar emmişti. Bir an yerde yatan Felice Harrdelin’in kocasının görüntüsü geldi aklına. Şimdi muhtemelen bir deri bir kemikti. Yanakları içeri çökmüş, göz çukurları olduğu gibi ortada kara deri geçirilmiş bir iskeletti. Zihnindeki bu görüntü ona hiçbir şey hissettirmedi.&lt;br /&gt;Dahası, onları koruyan güç kalkanı Arnkra’nın ayaklarının altında her sakin adım ile oynaşan cübbe etekleri gibi telaşsız ve sağlamdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yürümeye devam ettiler ve en sonunda Harrdelin malikanesinin kapısına sağ salim geldiler. Bu süre boyunca Arnkra halinden memnun bir biçimde Ern’dal’a destek olmuştu. Ona yaptığı son yardım ise, zehrin yayılmasını yavaşlatacak ufak bir şişeyi sunması olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Al.” Dedi şişeyi ellerine fırlatırken. “Bunu iç. Zehrin hızını yavaşlatacaktır. Yüce Anne’den bir armağana.”dedi ciddi bir tonda. İralde’nin ona böyle ilgi göstermesi belli ki onu çileden çıkartıyordu.&lt;br /&gt;“Onca rahibenin arasında pek şansın olmadığı açık.” Dedi eğlenen bir gülümseme ile. Kapüşonun derinliklerinden inci gibi beyaz dişler parıldadı. “Yine de, merak etme cesedini alması için birini yollarım.” dedi ve arkasını dönüp ağır adımlarla yürümeye başladı.&lt;br /&gt;Ern’dal hiçbir şey demedi. Hata söyledikleri tam anlamıyla duyamamıştı bile. Halen zehrin etkisinden dolayı kulakları uğulduyordu. Elini duvara dayayarak merdivenleri ağır ağır çıkmaya başladı. Her adımda vücudu uğursuz bir his ile titriyor, kolları ve bacakları çarpılıyor gibi hissediyordu. Bu zehir değildi, hayır, bu yukarıda sanatlarını ircaa eden eski ailesinin dişilerinin gücüydü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arnkra arkasını dönmüşken bir an durup geriye döndü ve Ern’dal’ın kendini nasıl da acınası bir halde zorlayarak merdivenleri çıkmaya çalıştığını izledi. Bir süre onu iğrenerek izledikten sonra Ern’dal’ın onu fark etmediğine emin oldu. Ardından kapüşonun hırsla geriye doğru attı ve nefretle çarpılmış yüz hatları ortaya çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu evin sadece bir erkeği var!” diye fısıldadı sıktığı dişlerinin arasından ve sol elini havaya kaldırarak bir büyü okumaya başladı.&lt;br /&gt;Ern’dal ise az sonra arkasından vurulacağından habersiz, acı içinde merdivenlere odaklanmıştı.&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7035262680933797932-323122420274867332?l=arka-sokak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/arkasokak/~4/jYovJkFLOQk" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://arka-sokak.blogspot.com/feeds/323122420274867332/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7035262680933797932&amp;postID=323122420274867332&amp;isPopup=true" title="2 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/323122420274867332?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/323122420274867332?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/arkasokak/~3/jYovJkFLOQk/sakat-rahibe-9bolum.html" title="Sakat Rahibe //  9.Bölüm" /><author><name>Hazal</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10635638823482125549</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="23" src="http://1.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/SYX9FKadhiI/AAAAAAAABB4/Os-8tm9qnTI/S220/MTGgameday_reya.jpg" /></author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://3.bp.blogspot.com/-eRNMrlyFOFs/TbLDVgVMhVI/AAAAAAAABZo/b6j9Tv-udoA/s72-c/Underdark_by_anez_erynlis.jpg" height="72" width="72" /><thr:total>2</thr:total><feedburner:origLink>http://arka-sokak.blogspot.com/2011/04/sakat-rahibe-9bolum.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;C0UARXgzfCp7ImA9WhZQFUs.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-7035262680933797932.post-6101018580006131594</id><published>2010-12-29T19:55:00.018+02:00</published><updated>2011-04-23T15:20:44.684+03:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2011-04-23T15:20:44.684+03:00</app:edited><title>Yeni Bir Türk Yazarın Fantastiğe Armağanı- Yemin ve Öç</title><content type="html">&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/TRuKFEodLNI/AAAAAAAABZc/fb8qQKDuD2E/s1600/yemin-ve-oc-kitap-11.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/TRuKFEodLNI/AAAAAAAABZc/fb8qQKDuD2E/s400/yemin-ve-oc-kitap-11.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5556186385039043794" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Fantazyaya gönül veren her Türk, kendi milletinin yazarlarının da bu alanda eserler vermesini ve onları raflarda görmek ister. Ama kendimizi kandırmayalım. Biliyoruz ki Türkiye’de fantastik üzerine bir şeyler basmak zor iş. Sizi ciddiye alacak yayınevlerinin yokluğu dışında (varlar ama yeni yazarlara ne kadar açıklar, tartışılır), her ne kadar okuyucu Türk yazar görmek istese de karşısına gelince bir çekince ve önyargı ile yaklaşıyor. Birazdan okuyacaklarınız ise, zoru başaran bir Türk fantastik yazarının kitabıdır ve ben sizin önyargılarınızı yıkmak için bu yazıyı yazıyorum :). Öncelikle gelin, kitap nasıl ortaya çıktı onu kısaca anlatayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://yorgun-savasci.blogspot.com/"&gt;Yorgun Savaşçı&lt;/a&gt; bloğunun yazarı ve aynı zamanda &lt;a href="http://www.kayiprihtim.org/"&gt;Kayıp Rıhtım&lt;/a&gt; sitesinin bir sakini olan &lt;span style="font-style:italic;"&gt;mit&lt;/span&gt;, ya da gerçek adıyla &lt;span style="font-style:italic;"&gt;M.İhsan Tatari&lt;/span&gt;’nin Kayıp Rıhtım &lt;a href="http://oyku.kayiprihtim.org/"&gt;Aylık Öykü Seçkisi&lt;/a&gt; için yazdığı bir hikâyeyle başlıyor her şey. Öncelikle Köle teması için Yemin ve Öç adıyla yazdığı hikâyesi beğeni toplayınca diğer ayın teması olan Kül için de bir devam öyküsü geliyor. Sonra nerden nereye… Önce e-kitap olarak çıkan Yemin ve Öç, daha sonra muhteşem bir sürpriz ve gizli yardımsever yurdum insanlarının ortaya çıkıp günü kurtarmasıyla (Vildan Ceyhan’dan bahsediyorum) daha sonra gerçek bir kitap olarak okuyucularına ulaştı. Ama bunu ben değil, yazarı anlatsın. Yazarın kitabın hikayesini anlattığı yazısı için &lt;a href="http://yorgun-savasci.blogspot.com/2010/10/yazarnn-kaleminden-yemin-ve-oc.html"&gt;buraya&lt;/a&gt; tıklayın.&lt;br /&gt;Ama şunu demezsem de çatlarım: Önsözü, ya da kendi deyimiyle Ön(süz)söz’ü kıymetli yazarımız Aşkın Güngör yazmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Şimdi gelelim kitabın incelemesine!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yemin ve Öç, bir barbar kabilesi olan Sıçrayan Geyik Kabilesi ve o kabilenin değişen kaderi ile başlıyor. Kabile reisinin oğlu iken bir saldırı ile hayatı alt üst olan ve sonucunda köle olarak satılan Brann ve her cüce gibi inatçı, bileği bükülmez ve aynı derecede iyi kalpli bir cüce olan Korban’ın macera dolu hikâyesi karşı karşıyayız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şunu mutlulukla söylüyorum ki, kitabın ilk cümlesi ile kitap sizi kendine çekiyor ve adeta ateşin başına bir sandalye çekip size bir masal anlatmaya başlıyor. Sıkıcı bir girişle karşılaşacağınızı sanıyorsanız o düşünceyi hemen kafanızdan def edin. Çünkü bu kitabın ne başlangıcı ne de gidişatı hiç de sıkıcı unsurlar taşımıyor. Dahası, sizi maceraya atılmadan önce bekleme salonlarında çürütmek yerine ani bir baskın ile maceranın ortasına atıveriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Brann’ın köle olarak düşmesi, korsanlara satılması ve bir çatışma anında başka bir gemide olan Korban Boltforger ile tanışması ile maceraya adım adım gidiyoruz. Fakat burada şöyle bir nokta var, kitabın ilk iki bölümü Aylık Öykü Seçkisi’nde yayınlanan öyküler olduğu için ilk iki bölümde olaylar bir kitaba göre hayli hızlı ilerliyor. Bir kitap diye elinize almış ve belli bir seyirde gideceğinizi düşünürken her şey bir anda olup bitiveriyor. O nedenle, kitabın ilk iki bölümünü birer hikâye gibi düşünmek en iyisi. Kitaba çevrildiğinde Brann’ın kölelik hayatı ve esir hayatı yaşadığı korsan gemisinden kaçışı daha uzun süreli bir biçimde anlatılsa daha hoş olabilirdi. Her neyse ikinci bölümde Kül teması için yazılan öyküyü de okuyup Korban ve barbar Brann’ın korsan gemisinden kaçarken aldıkları hazine haritaları ile hazineye giderken yolda başlarına gelen bir olayı, daha doğrusu bir kasabadaki esrarengiz bir olaya dâhil oluşlarını görüyoruz.&lt;br /&gt;Üçüncü bölümden itibaren ise “asıl” kitap başlıyor. Öykülerden sıyrılıp hazine peşine tam anlamıyla düşmüş oluyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın Unutulmuş Diyarlar evreninde geçtiğini söylemeden geçmeyelim. Ama sadece mekan adları Unutulmuş Diyarlar evrenine ait. Karakterler ve konu ise tamamen yazarın kendi kurgusundan oluşuyor. Ah tabii Harkle Harpell hariç :). Yazarın mizahi yönü ağır bastığı için onu hikâyeye ufak bir yerde ekleyerek okuyucuya bir selam çakıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın konusuna devam etmeden önce anlatımı için bir şeyler söylemek istiyorum. Öncelikle dili oldukça akıcı ve hepimiz biliyoruz ki bu bir okuyucu için velinimet! Bazen kitap okurken sıkılıp bazı satırları, hatta bazen paragrafları atlıyor olabilirsiniz ama durun, bu kitapta benim başıma hiç böyle bir şey gelmedi. Gereksiz detay ve uzatılan cümleler yok. Her cümle okuyucuyu bir sonraki adıma en hızlı biçimde götürecek türden. Betimlemeler ise kararında ve oldukça güzel. Sizi sıkacak kadar detaya inmeden kafanızda oluşmasını sağlayacak ölçüde olmuş bu tasvirler. Ancak şunu da eklemeliyim ki kitabın bazı yerleri, özellikle son kısımlarında, gözüm daha fazla detay aradı. Her ne kadar detay derinliklerini kararında bulsam da bu bazen böyle olmuyor. Dediğim gibi, özellikle sonlara doğru daha çok detay istedim şahsen. Ama şunu unutmayalım ki, anlatımın akıcılığı büyük ölçü de önemli. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, bu kitap rahatlıkla bir günde bitecek türden. Okuyucuyu yormayan dili, sözleri uzatmayan yapısı ve macerada düşmeyen temposu ile bir çırpıda okunabilecek bir kitaptan söz ediyorum burada!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuya dönecek olursak, inatçı cüce Korban ve Brann’ı izlemek oldukça keyifli. Daha sonradan ekibe katılan Largo ise hikâyedeki neşeyi ikiye katlıyor. Esprili bir anlatıma sahip olan M. İhsan Tatari, kitabında da bu yönünden vazgeçmemiş. İyi de etmiş! Kitabı okurken tüm dertlerinizden uzaklaşabilirsiniz. Zaten Korban’ın herkese isim takarak hitap etmesi ve Largo’nun gelişi ile katlanan kahkahalar ile keyifli bir atmosferde hazine arıyoruz. Bir diğer hoşuma giden yönü hemen Largo demişken söylemek istiyorum: ilk defa Neverwinter Nights 2 oyununda gördüğüm buçukluk türlerini bu kitapta görmekten mutluluk duydum. Yumuşak Ayak ve Güçlüyürek olarak ikiye ayrılan buçukluklardan Largo bir Güçlüyürek. Kendisi bildiğimiz buçukluklar yerine macera aşkı ile yanıp tutuşan bir hırsız.&lt;br /&gt;Hırsız demişken, hikâyeye sonradan dâhil olan ve tüm hikâyenin gidişatını değiştiren Gölge Hırsızlar Loncası’nı da unutmamak lazım. Onların gelişi ile kitabın kazandığı hava okunmaya değer bir başka önemli nokta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolculuğa beraber başlayan ve kitabın iki ana karakteri olan Korban va Brann’ı okurken aklıma Ejderha Mızrağı’ndan Tanis ve Flint gelmedi değil. Flint’in babacan tavrı ve Tanis’in liderliğini görebiliyoruz bu ikilide. Fakat Brann bazı yönlerden bana Tanis’i andırsa da direk olarak o diyemiyorum. Bu güzel bir şey elbette. Brann'ın özgünlüğünü görüyoruz burada. Karakterleri birilerine benzetmeyi de kötü anlamda söylemiş değilim. Okuduğumuz kitapları anımsatması, aksine hoş bir şey benim için. &lt;br /&gt;Brann üzerine konuşacak olursam, kendisi oldukça sevimli ve sakin bir karakter. Kitapta sık sık “diğer barbarlar gibi olmadığı” başka karakterlerce şaşılarak söyleniyor ki, bu doğru. Kendisi kölelik yaşamında pek çok değişim geçiriyor. O zamanlar boyunca sabretmeyi ve daha pek çok şeyi öğreniyor. Ama şunu da söylemeden geçemeyeceğim, gönülüm isterdi ki Brann’ın barbarlık yönünün zaman zaman ağırlığını koyduğu anları görelim. Kendisi gayet hoş ve okuması zevkli bir karakter olmasına rağmen iyi bir savaşçı olmasının dışında bazı durumlarda özündeki barbarın devreye girdiğini görmeyi çok istedim. Fakat bu olmadı. Yazarın takdiri :).&lt;br /&gt;Korban ise belkide okuması en zevkli karakter. Bir cüce olarak cüceliğin tüm özellikleri ile karşımızda kendisi. Hatta öldürdüğü düşmanlarını sayarken sanki Yüzüklerin Efendisi’nde Gimli göz kırpıyor size :). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitapta bir karakter var ki, o geldiğinde tüm seyir değişiyor. Eğlenceli bir hazine avından dikenlerle dolu bir yola sapıyoruz aniden. Bahsettiğim kişi Garlock adında bir yarı-orc ve pek çok melez gibi hem insan hem de orclar tarafından yıllarca kabul görmeyişinin, aşağılanmanın ve dışlanmanın intikamını istiyor. Kendisinin hikâyeye girişi ve hikâyenin seyrini bir anda tepe taklak edişi okurken sizi oldukça keyiflendirecektir, eminim. Kitabı okurken Garlock’un olduğu yere gelirseniz işte o zaman değişim rüzgârlarını ensenizde hissetmeye başlayacağınızı unutmayın. Eğlenerek ilerlediğiniz maceralı bir yolda, ansızın konunun hiç de tahmin ettiğiniz yere doğru gitmediğini fark ediyor ve merak içinde daha çok okuma aşkı ile devam ediyorsunuz. Garlock için ise ufak bir eleştirim var: kendisinin bir melez olarak çektiği sıkıntılara biraz daha değinilebilirdi. Daha önceden bahsetmiş olduğum detay ihtiyacı burada devreye giriyor örneğin. Onun gibi tüm seyri değiştiren bir karakter hakkında daha çok bilgi edinmek isterdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitapta sizi şaşırtacak unsurları da unutmamak gerek. Yarı-orc ile değişen seyir, Gölge Hırsızlar’ın asıl ortaya çıkış nedeni ile hız kazanıyor ve yazar sizi bir kez daha şaşırtmayı ustalıkla başarıyor. Hele hele kitabın sonlarına doğru ise olan bir olay ile hayretler içinde kalmanız içten bile değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine en başta belirttiğim detay eksikliği hissetmem özellikle kitabın sonlarında oluyor demiştim. Kitabın bitirilişi ve aradaki zaman geçişi bana biraz hızlı geldi. Keşke kitap daha uzun olsaydı ve keşke bir takım olaylar daha uzun anlatılsaydı. Ama şunu da unutmayalım, bunu dememin tek nedeni beğendiğim bir kitap hakkında daha fazla bilgi edinme ihtiyacımdandır!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son eleştirim ise silah isimleri üzerine olacak. Brann’ın devasa kılıcının adı Türkçe bir isim, &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Biçici&lt;/span&gt; iken, bir başka karakterin silahının adı &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Sharkclaw&lt;/span&gt;. Bu durum biraz göz tırmalıyor açıkçası. Bir yanda Türkçe bir isim diğer yanda başka bir karakter için yabancı bir isim kullanılmış. Belki anlamadığım bir gönderme diye düşündüm en başta ama böyle olsa bile Türkçesi’nin de bulunması gerektiğine inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Samimi, esprili ve macera dolu bir kitaptır Yemin ve Öç. Ülkemizin yazarları okunmalı ve okutulmalı! Çünkü çoğu kişi bihaber olsa da onlar da öyle büyük cevherler var ki, sadece okuyanlar bilir. Eminim ki eğer İhsan Tatari yazmaya devam ederse çok daha güzel bir eserle karşımıza gelecektir. Ne diyelim, fantastiğin dipsiz ve engin sularında bir Türk gemisinin daha yüzdüğünü görmek onur verici!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabı okumak isteyenlere ise inanamayacakları bir bilgi vermek istiyorum. Kitap tam tamına &lt;span style="font-style:italic;"&gt;10 lira&lt;/span&gt;! Kitabı almak isterseniz tek yapmanız gereken &lt;span style="font-style:italic;"&gt;kayiprihtim@gmail.com&lt;/span&gt; adresine “Kitabı istiyorum!” benzeri bir mail atmanız ve dönüş olarak vereceğimiz hesap numaralarından bir tanesine 10 TL yatırmanız. Kitap maliyetine satılmaktadır ve Kayıp Rıhtım sitesi bu kitaptan hiçbir kar elde etmemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bitirirken size son bir haber vermek istiyorum. Eğer kitaba göz atmak isterseniz bu imkana da sahipsiniz! Kitabın ön-okumasına &lt;a href="http://www.4shared.com/document/ymTU9e8i/Yemin_ve_Oc_-_On_Okuma.html"&gt;buradan&lt;/a&gt; ulaşabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben elimden düşürmeden okudum. Umarım hepiniz bu keyifli macerada yerinizi alırsınız…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7035262680933797932-6101018580006131594?l=arka-sokak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/arkasokak/~4/b5OZkDyJaX8" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://arka-sokak.blogspot.com/feeds/6101018580006131594/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7035262680933797932&amp;postID=6101018580006131594&amp;isPopup=true" title="4 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/6101018580006131594?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/6101018580006131594?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/arkasokak/~3/b5OZkDyJaX8/yeni-bir-turk-yazarlarn-fantastige.html" title="Yeni Bir Türk Yazarın Fantastiğe Armağanı- Yemin ve Öç" /><author><name>Hazal</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10635638823482125549</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="23" src="http://1.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/SYX9FKadhiI/AAAAAAAABB4/Os-8tm9qnTI/S220/MTGgameday_reya.jpg" /></author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://3.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/TRuKFEodLNI/AAAAAAAABZc/fb8qQKDuD2E/s72-c/yemin-ve-oc-kitap-11.jpg" height="72" width="72" /><thr:total>4</thr:total><feedburner:origLink>http://arka-sokak.blogspot.com/2010/12/yeni-bir-turk-yazarlarn-fantastige.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;CkMHQns_fSp7ImA9WhZQFUs.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-7035262680933797932.post-7430012136758986465</id><published>2010-09-25T01:02:00.001+03:00</published><updated>2011-04-23T15:07:13.545+03:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2011-04-23T15:07:13.545+03:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Serbest öykü" /><title>Deli ve Ejderha</title><content type="html">&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/TJr8rKJQwAI/AAAAAAAABZI/9lW54dWGHso/s1600/Black_Dragon_by_Tyrus88.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 300px; height: 382px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/TJr8rKJQwAI/AAAAAAAABZI/9lW54dWGHso/s400/Black_Dragon_by_Tyrus88.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5520002111683739650" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;Not:&lt;/span&gt; Bu öyküm de &lt;a href="http://oyku.kayiprihtim.org/deli-ve-ejderha-firtinakiran/"&gt;Aylık Öykü Seçkisi'nde &lt;/a&gt;yayınlananlardandır. Kendimi övmüş gibi olacağım fakat, o ay gerçekten bu hikayemle ilgili çok güzel yorumlar almıştım. Yazarken ki düşüncelerimi insanlara bir resimmiş gibi gösterebilmek harika bir his. Kasım 2009'da yazdığım bu hikayemi, umarım keyifle okursunuz. &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bu hikaye, deli büyücü Morllan’ın, güneydeki dağlık yörelere kan kusturan siyah ejderhayı önce lanetleyip sonra tekrar lanetlemesini anlatmaktadır. Deli büyücü Morllan’ın da adı bu olayla birlikte aklanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Morllan, delirip de kendine kısaca Mo demeye başlamadan önce de sıradan bir adam değildi. O zamanda yaşayan birçok genç büyücünün idolü, meslekte söz sahibi olanların çoğununda takdir ettiği bir büyücüydü. Kıskananı da çoktu elbet ama onun delirmesi bir lanet ya da uğursuzluk değildi; aksine isteyerek olduğu söylense pek de yalan olmaz.&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt; &lt;br /&gt;Dünyanın dört bir yanından halklar ona ulaşmak için canlarını verdiler ki sırf o halklarının imdadına yetişsin diye. Krallar ondan korunma büyüleri istedi ki ülkelerinde huzur hüküm sürsün. Ve Morllan onları hiç geri çevirmedi. Ta ki, onun kadar meşhur başka biri onu yenene kadar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneyin dağlık yörelerine kan kusturan siyah ejderha Magnus ile yüzleştirdi bir gün onu kaderi. O kadar muazzamdı ki bu ejderha, gerçek adı Magnus olmasa da ihtişamı ve büyüklüğünden dolayı her yerde bu isimle bilinirdi. Yüzyıllardır halkı ateşiyle alazlayan, önüne geleni yıkıp geçen ve her türlü zenginliğin üzerine konan Magnus aptal bir ejderha değildi. Halkın mutlaka bir kısmını hayatta bırakırdı ki onlar kendilerini toparlayıp kalkınsın ve yeni zenginliklere kavuşsun. Böylece aradan yıllar geçer ve o yeniden gelerek her şeylerini ellerinden alırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her gün, acaba Magnus geri döner mi diye ömürlerini geçirdi dağlık yörelerin halkı ve içlerindeki bu bitmek tükenmek bilmez korkuyu çocuklarına devrettiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güney dağlık yörelerde bir gün altın damarları keşfedildi. Şans bu ya, haberin kokusunu havanın her zerresinde alan ulu Magnus madene konmak için saklandığı yerden çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneşli bir günde, içlerinde kimseye söyleyemedikleri bir korkuyla, mutlu görünmeye çalışan halkın korkuları gerçek oldu. Dev bir gölge üzerlerine düştü ve gökyüzüne kalkan her çift göz onu gördü: Magnus geri dönmüştü. Zar kaplı kanatlarının arasından korkutucu derecede bulanık bir güneş ışığı sızıyordu. Umudu tümüyle silip, yerine dehşeti eken bu bulanık, çarpık güneş ışınları aydınlatmak yerine insanların yüzündeki çaresizliği resmediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Magnus, her geri dönüşünde olduğu gibi gülüyordu ancak, dev bedeni kızıl güneşin altında muhteşem ve değerli bir mücevher gibi çekici bir siyahlıkla parıldarken sanki bütün vücudu gülüyordu. Kara beden, güçle ve muazzamlıkla dolu varlığın tek bir gülümseyen ağzı gibiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halk ise, o havada asılı kaldığı sürece kaçmadan, umutsuzlukla ona baktı, baktı ve baktı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Magnus altın madenine konup, halkın yarısını gövde gösterisi olarak katlettikten sonra, yanıklar içinde kurtulan bir haberci Morllan’a gitti ve “Magnus!” dedikten sonra feci yaralarına dayanamayarak can verdi. Morllan’ın başka bilgiye ihtiyacı yoktu ve tüm kararlılığıyla yollara düştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulu Magnus Morllan’ı karşısında görünce:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Morllan! Adını duymuştum, kokunu almıştım fakat benim topraklarıma girecek kadar aptal olabileceğini hiç varsaymamıştım!” dedi tüm hiddetiyle. Böylece savaşları günler, haftalar ve aylar sürdü. Tüm dualar Morllan ile olsa da büyük büyücü dev ejderhaya yenildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evine dönerken aklında ölümcül yaraları, ona fiziksel acılar çektiren yanık izleri yoktu. Sadece ilk defa tattığı bu yenilginin ve kalbini sırtına yapıştıran, bir halkın umutsuzluğunun ezici yükü vardı üzerinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte böyle karar verdi Morllan Büyünün Yasak 7 Kuralı’na sahip olmaya ve böyle delirdi. Ama bu, son değil aksine sonun başlangıcı oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Magnus’u yenmeyi o kadar kafasına takmıştı ki, başarısızlığın hazımsızlığı yutamadığı bir lokma gibi yaşamla tüm bağını kesiyordu. Oradaki halkın acı haberleri geliyordu durmadan her geçen haberciden, ama o yenilmişti bir kere. Günler ve geceler boyunca, bitip tükenene kadar büyüler üzerinde çalıştı, daha önce ejderhaları yere sermiş ustalarına danıştı. Ama Magnus başkaydı. O, ejderhaların en ulusu, bencilliğin tek merkezi ve gücün büyük bir sembolüydü. Aldığı cevapların hepsi olumsuz ve tüm çalışmaları da boşa çıkınca Morllan’ın aklına öyle bir fikir geldi ki herkes onun delirdiğini düşündü. Ama hayır, daha o zaman aklıselim biriydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yollara düştü Morllan. Kimse nasıl Büyünün Yasak 7 Kuralı’na ulaştığını bilmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyünün Yasak 7 kuralı, topu topu 7 sayfadan oluşan kadim bir irfandır. Ancak, bugüne kadar sadece bir kişi ilk sayfasının tamamını okuyabilmiştir ve daha da ileri gidememiştir. İşte tam bu kişi de Morllan’dan başkası değildir. Morllan, ilk sayfayı okumuştur okumasına ancak böyle paha biçilmez bir değer için de insanın en büyük hazinesini, aklını feda etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazılarına göre Morllan başına geleceği bilmeden, daha ilk sayfayı eline alır almaz bir çekim gücü sayfadan çıkıp, Morllan’ın beynine hücum ederek çekip almıştır aklını. Ama güvenilir kaynaklara göre, Morllan kendi özgür iradesiyle feda etmiştir aklını.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Morllan da tıpkı Magnus gibi geri döndü ve dönüşü yine tıpkı onun gibi hayra yorulmadı. Durmadan kıkırdayan, gözleri her saniye başka bir noktaya bakarak sabit duramayan ve sağı solu belli olmayan bir adama dönüşmüştü. Her daim düzgün bir şekilde taranmış saçları gitmiş, yerine salkım saçak bir halde dağılmış hali gelmişti. Tertemiz giydiği cübbesi yolculuğun ve geçen zamanın şartlarıyla hırpalanmış ama o üzerinden çıkarmaya gerek görmemişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onu tehlikeli yapan en büyük özelliği ise gücünün yerinde olduğu yetmezmiş gibi bir de katlanarak artmasıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkes Morllan’dan çekindi, uzak durdu. İlk sayfayı okuduğunu keşfetti büyük ustalar ve Morllan’ın lanetlendiğine karar verdi. Morllan ise, herkese Mo olduğunu söyleyerek ona Morllan diye hitap edenleri kahkahalarla dinliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Morllan’da kimmiş? Ben Mo’yum! 7 sayfanın ilkinden çıkıp geldim sizlere.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En büyük ustalar dışında kimse gerçeği söylediğine inanmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mo ne zaman bir yere yaklaşsa bir düzine küçük zil sesi duyuldu etrafta. Herkes bu sesi duyunca onun geldiğini anladı ve telaşa kapılmaya başladı. Mo deliydi ya, o da adına yakışır bir sistem kurmuştu kendine göre. Cübbesinin eteklerinin her bir ilmeğine küçük bir zil bağlamıştı. Böylece ne zaman hareket etse küçük ziller şıngır şıngır çalmaya başlıyordu. İşte etekleri zil çalmak deyimi de buradan gelmiştir aslında. Mo’nun geldiğini anlayan kişiler bir heyecana tutuşur ve telaşla ufukta görünüşünü beklerlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aradan yıllar geçti. Bu yıllar sırasında herkes Mo hakkında atıp tutsa da o kimseye zarar vermedi. Morllan gibi siyah ejderhanın acısını taşıyordu aslında hala fakat bunun için hiçbir şey yapmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha fazla zulüme dayanamayan güneyin yöresi halkı dişe diş göze göz mantığıyla Morllan’a ya da yeni adıyla Mo’ya gittiler. Mo onları dinledi tıpkı eskiden olduğu gibi ve görevi kabul etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mo gitti. Geri döndüğünde siyah ejderha çıldırmıştı. Hiç olmadığı kadar öfkeli bir biçimde bulduğu her yerleşim alanına ateşini ve nefretini kustu. Sonra gökyüzüne yükselip öyle bir gürlemeyle yemin etti ki, bu yemini duyan insanoğlu kapısını bacasını örttü ve dehşetli sonu beklemeye başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Magnus, saltanatına ve yıkımına daha bir acımasızlıkla devam ediyor ve sanki bir şeyin hıncını herkesten alıyordu. Ama neden? Buna daha fazla dayanamayan halk, bu defa hesap sormak için Mo’nun kapısına geldi. Kapıyı, simsiyah saçları beline kadar düşen, bal rengi gözlü hoş bir bayan açtı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Siz Mo’yu arıyorsunuz elbet, ama Mo gitti. Yarım kalan bir işi varmış, sizin ejderhayla hesaplaşma vakti gelip çatmış.” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu duyan halkın öfkesi dinmemiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İyi oldu ya, bulsun belasını deli büyücü! Biz ondan yardım istedik o bize daha çok bela getirdi, şimdi çeksin cezasını da dünya iki beladan birden kurtulsun!” dediler ve evlerine döndüler. Ama sadece içlerinden birkaçı, bunca zaman yalnız yaşamış Morllan ve Mo’nun nasıl olup da evinde, hele de böyle güzel bir kadının oluşuna akıl sır erdiremediler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tatlı bir meltem esiyordu Mo’nun Magnus’un önüne çıktığı gün. Tüm siniri hala tepesinde olan siyah ejderha, burnundan ateşler püskürterek altın madeninin başına oturmuş, kölelerinin altınlarını çıkarmasını izliyordu. Bir altın, bir altın daha ve işte bir tane daha… Çıkan her bir altını sayarken göz kapakları iri, sarı gözlerinin üzerine çekilen kadife bir perde gibi düştü ve uykuya daldı. Uykusunda, tatlı bir meltemle kulağına gelen bir düzine sesin ahenksiz şıngırtısını duyuyordu. Meltemin tüm tatlılığını ve okşayışını öldüren bu illet şıngırdamaya pençelerinden biriyle ittirmeye çalışarak karşılık verdi. Ama olmadı, ses giderek daha da yaklaşıyor ve onu uykusundan uyanmaya zorluyordu. Tam ses kesildiği anda birden her şeyin farkına vararak uyandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Morllan!” diye haykırdı ani bir biçimde uykusunda fırlayarak. O kadar delice bir sinirle uyanmıştı ki, kanatları uçmak için olabildiğine gerilmiş bir biçimde arka pençelerine üzerine kalkmıştı. Yaptığı hareketin farkına varınca yılankavi boynuyla sağına soluna bakınarak yeninden dört pençesinin üzerine indi ve kanatlarını büktü. Morllan’ın dönüşü onun tüm sinirlerini alt üst ettiği yetmezmiş gibi, her yanda deli Morllan’ın saldığı dehşet ve yaptığı acımasız kıyımların haberleri tüm sinirlerini yıpratmıştı. Sıra ona gelecekti, biliyordu. Ama sıra ona gelmeden önce Morllan ya da yeni ismiyle Mo öyle bir şey yapmıştı ki ona, işte bunun acısı her şeye bedeldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulu Magnus korkuyordu. Hele de ne yapacağı belli olmayan deli bir büyücünün, yeni güçleriyle geri dönüşü onu iliklerine kadar titretiyordu. Mo hakkındaki söylentilerin deli olmadığı dışındaki tamamının yalan olduğunu bilemezdi elbet ama onun gibi yüce bir canlı bile dedikodulara kanacak kadar bir çekince besliyordu. Magnus hiçbir zaman Morllan’ı hafife almamıştı ve şimdi delirerek geri dönüşü ölümün soğuk nefesini ensesine her gün üfler gibi titremesine neden oluyordu. Evet, acısı büyüktü belki ama korku da orada duruyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gördüğü rüyayı kötü bir kabusa yoran Magnus tam yeniden uykuya dalacaktı ki karşısında onu gördü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sen!” dedi geriye doğru bir iki adım atarak. Duyduğu şıngırtılar rüya değil gerçekti. Mo, gerçekten de ona doğru gelmiş ve o, onun varlığını fark edene kadar orada öylece durmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İşte yeniden ben!”dedi kıkır kıkır gülerek. Bu sırada kesinlikle doğrudan ejderhaya bakmıyordu. Bu sözleri söylerken pençelere, gülerken madene ve cevap beklerken de sayısız birçok yere durmadan fıldır fıldır dönen gözleriyle sadece tek bir bakış atıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ejderha dehşete düşmüş bir biçimde onu inceledi. En başta verecek cevap bulamamıştı. Saçları ne kadar da dağınıktı. Hâlbuki Morllan görünüşüne çok dikkat ederdi. Hem sonra gözleri biraz yuvalarından çıkmış mıydı neydi? Delilik alameti miydi bu? Yok canım, gözleri aynıydı sanki ama kocaman açtığı için öyle duruyordu. Yok yok, biraz yuvalarından fırlamıştı yahu.&lt;br /&gt;Bu esnada Mo, ejderha tarafından hayretler içinde incelendiğinin farkındaydı ve hiç bozuntuya vermiyordu. Ejderha konsantrasyonunu geri kazanıp, Mo’ya bakmaktan vazgeçince konuşmaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Demek geri döndün sümüklü büyücü! Hah! Ama duydum ki delirip gelmişsin. Zaten bir deliden başka kimse ‘onu’ benden almaya cüret edemezdi!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sözler üzerine Mo öyle bir şey yaptı ki ejderha hazırlıksız yakalandı. Mo, birden yerdeki çakıl taşına, ejderhanın toprakta bıraktığı ize ya da herhangi baktığı noktayı bıraktı ve doğrudan, acımadan delip geçen bir ok gibi ejderhanın gözlerinin içine baktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Doğru ve yanlış.” dedi. Dağınık saçları tatlı meltemin son demleriyle titrer gibi oldu. Artık fırtına yaklaşıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Doğru çünkü geri döndüm hem de delirerek.” dedi ve bu noktada gülüp sinir bozucu bir biçimde kahkahalar attı. Ardından devam etti,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yanlış çünkü sadece zeki ve yeterince güçlü biri ‘onu’ senden alacak cesareti kendinde bulabilirdi.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ejderha, Mo’nun delici bakışlarıyla sarsıldı. Çünkü Mo, o deli bakışlarıyla ejderhanın gözbebeklerini delip geçmiş ve içinde gizlediği korkuya temas etmişti. Artık orada bir yerlerde bir korkunun gizlendiğinden haberdardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Küstah! Seni hala daha yenecek güçteyim deli Morllan! Gel de ecelini tat bakalım seni gidi küçük sümüklü büyücü!” Sesi yaklaşan gök gürültüsü kadar gümbür gümbür titretiyordu her yanı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mo bu sözlere pek bir güldü. Rahatsız edici deli kahkahasıyla gülmekten kırıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Morllan da kimmiş? Ben Mo’yum kurnaz tilki.” dedi ve kahkahalarına devam etti. Ejderha tam hiddetle yeni bir söz dalaşı başlatıyordu ki birden adamın doğru söylediğini anladı. Karşısındaki adamı baştan aşağıya süzünce, geçmişte karşısına gelip dikilen ve cesurca ona meydan okuyan Morllan yerine tam bir kaçık duruyordu. Hayır, bu Morllan değildi. Belki ruh hala ona aitti ama karakteri gidip yerine Mo adında bir kaçık gelmişti. Şu da bir gerçekti ki, ondaki deli cesaretiydi. Siyah ejderha bundan rahatsızlık duysa da, bu yeni nedenler onu daha çok telaşlandırıyordu. “Yasak olan bu kadar güçlü mü!” dedi kendi kendine dehşet içinde. Ama Mo’ya hiçbir şey belli etmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mo yine bir noktadan diğerine atlayan bakışlarıyla fıldır fıldır dönen gözlerini sabit tutamıyordu. Bir ıslık tutturmuştu ve kendi kendine gülüp, bazen kendi kendini azarlıyordu. Bu esnada ejderha arka ayakları üzerine kalktı ve şu an ona bakmayan büyücüye gürledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Beni yenmek için geldin deli büyücü Mo! O zaman gör bakalım aptallığın bedeli neymiş!” ve ardından göklere yükseldi. Bu harekete sırıtarak karşılık verdi Mo ve sanki yüzündeki gülümsemeyi silip götürmeye gelmiş gibi bir fırtına koptu. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmur bir anda ortalığı sele verdi. Her bir yağmur damlası, aradaki rekabetin kızışmasını temsil eder gibi inat ve birer çekiç darbesi gibi toprağa indi. Sanki gökyüzünde şimşek çaktıran cüceler bugün çok sinirlenmiş de, öfkeyle vurdukları ayaklarının altından çıkan yıldırımlar yeryüzüne hücum ediyordu. Büyücünün sırılsıklam olmuş cübbesi ve saçları üzerine yapışmıştı ancak ejderha tüm ihtişamı ve kırılmaz kudretiyle göklerde yerini almıştı. Esen sert rüzgârlar zilli cübbeyi ileri doğru savurdu ve çılgınca şıngırdattı bütün zilleri. O kadar tehdit edici ve sınır tanımaz bir şekilde savrularak çalıyordu ki ziller, sanki ejderhanın bu defa hiç şansı olmadığını söylüyorlardı o küçük, tiz sesleriyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ejderha bunların hepsini duydu ve anladı. Ama bu sadece daha çok sinirlenmesine yol açmıştı. Orada, gökyüzünde asılı dururken, çakan her bir şimşekle siyah bedeni aydınlanıyor ve yüzündeki rakip tanımaz ifade daha da belirginleşiyordu. Dev kanatlarını iki yana açmış bir biçimde meydan okurken, dünyadaki gücün, ihtişamın ve güzelliğin temsiliydi adeta. Çünkü yağan yağmur ve çakan şimşekler bile, hatta kontrolden çıkmış fırtına bile, onun korkunç güzelliğini ve duruşundaki asalete gölge düşüremiyordu. Bedeni simsiyahtı belki ama varlığı en karanlık gecede parlayacak türdendi. Ve o, aniden çöken karanlığın içinde bile parlıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hiç kendine güvenme kara ejderha! Bu defa durumlar farklı. Seni saygıyla selamlarım ve gücüne saygı duyarım. Ama bu zaferi de kendinin sanırsan aklına şaşarım!” Ve böyle haykırdı Mo, sesini çılgın fırtınada duyurmak için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç şimşek ejderhanın kalın, pullu derisine çarptı. Zırhlı deriyi pek az şey etkileyebilirdi ve bunlardan biri bir şimşek hiç değildi. Ancak Mo’nun aninden kopan fırtınasından çıkan şimşeklerden hedefe varan birkaçı gerçekten de ejderhanın canını yakmıştı. Derisindeki pulu kaldırmış ve kızaran yaralar oluşturmuştu. Ejderha bu duruma çok sinirlendi ve bu kendini bilmez büyücüye onun kim olduğunu hatırlattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ben ki bu dünyanın en güçlüsü, insanoğlunun tek efendisi ve her şeyden daha büyük, daha ulu Magnus, adım bile sizin benim büyüklüğüm karşısında söylediğiniz bir sözcükken senin gibi bir yeni yetmeden korkacağımı mı sandın! Sen aklını peynir ekmekle yemişsin Mo! Bir iki fırtına çıkarmayı öğrendin diye, beni nasıl alt edeceğini sandın?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve ardından Mo’nun üzerine doğru, ağzında giderek büyüyen alevlerle dalışa geçti. O karanlık ve ıslak fırtına da, çakan şimşeklerden bile daha ışıltılı, fırtınadan bile daha ölümcül ve yağmurun saflığından bile daha saf olan ateşin benliği giderek Mo’ya daha çok yaklaştı, yaklaştı… Gecenin karanlığını kızıl renkte alevler aydınlattı ve ateşin o yakıcı ve çekici oluşumu huzmeler halinde, ölümü de kuyruğuna takarak Mo’ya çarpı ve geçti. Mo ateşi geri savurmak yerine bıraktı alev tüm bedenini kaplasın. Ama ateş onu yakıp kavururken o da konuştu ve ejderhaya bir cevap verdi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sen ki kendini büyük görürsün Magnus! Bundan sonra ne adın Magnus’tur ne de iddia ettiğin gibi büyük ve ulusun! Bu da benim andım olsun! Ne zamanki anahtar kelimeyi bulursun, o zaman bu lanet bozulsun!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ateşler Mo’yu yakmaya devam etti ve ejderha bu terbiyesizliğin karşısında ardı ardına birçok ateş topu yolladı. Alevler sönüp, fırtına dindiğinde, saçlarının uçları ve kaşları dışında hiçbir yeri yanmamış olan Mo’yu gördü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ama nasıl!” dedi ve üzerine pike yaptı. Rüzgârı ok gibi yardı geçti ve jilet gibi pençelerini öne uzattı. Mo ise tek avucunu ona uzattı ve sanki küçük bir şeyi yakalıyormuş gibi bir parmaklarını büzdü. İşte ilk olarak böyle lanetlendi ulu Magnus.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mo’nun avucuna minik, siyah bir ejderhacık düşüverdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hayııııır!” diye viyakladı ejderhacık. Ulu Magnus, artık pek de ulu sayılmazdı. Ama Mo’nun işi onunla henüz bitmemişti. Magnus elinin altında tepinip parmaklarını minik alevler gönderirken, eli yanan Mo ejderhaya bir küfür savurup parmağını ona doğru salladı. Küçük bir çocuğu azarlayan anne edasıyla ona yaklaşması Magnus’u çileden çıkarmıştı. Ejderhacığın çene eklemine bastırdı Mo ve ağzının açılmasını sağladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Uslu dur! Kötü ejderha! Hııı!” diyerek tekrar parmağını salladı ve açılan ağızdan ejderhanın tüm ateşini çekti, aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Eğer uslu bir ejderha olur ve beni dinlersen sana bir şans vereceğim”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İstemiyorum sinin tiklifini!” diye ciyakladı ejderhacık. Tabii ki dediği ”istemiyorum senin teklifini” idi ama o ince sesiyle öyle anlaşılıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bak Magnus, ah bu isim artık sana yakışmıyor ama yeni ismini sana ben vermeyeceğim, eğer anahtar sözcüğü bulursan yeniden dev ve ulu bir ejderha olacaksın. Ama bu zamana kadar seni birinin yanına yollayacağım. Bunu da ödeşmek için yapıyorum. Senden aldığıma karşılık olarak yani. Seni, hayatımın kadının yanına yolluyorum. Ah, ejderhaları pek sever de…” dedi hülyalara dalarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Seni terbiyesiz mahlûk! Ben bir kadının evcil hayvanı mıyım deyyus! Derini yüzerken de benle o tarzda konuşabilecek misin bakalım!” dedi ve bir ateş üflemeye çalıştı. Ancak koyu bir duman dışında ağzından hiçbir şey çıkmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yol boyu her türlü küfrü ve laneti saydı ejderha Mo’ya. Yüzyıllara gömülmüş çeşitli lanet ve küfürler de yeniden can buldu onunla birlikte. Minik bedenindeki nefesi tükenene kadar da hiç durmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mo evine vardığında, ejderha derin bir uykuya dalmıştı. Aslında bayılmıştı demek daha doğru olur. O ki yücelerin en yücesi ve büyüklüğüyle dillere destan olmuş Magnus, küçük bir bedenin küçük çaplı enerji birikimini hoyratça tüketince yorgunluktan bitap düşmüştü. Mo içeri girip evdeki kadınla konuşmaya başladığında Magnus sesler üzerine uyandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şeyin bir kabus olduğunu varsaysa da, karşısında duran iki koca insan karşısında tekrardan umutsuzluğa kapıldı. Güneşi bedeniyle kapatıp, kuyruğunun tek darbesiyle kayaları parçalayan Magnus artık küçük bir süs ejderhasından başka bir şey değildi. Üstelik büyücü ateşini de ondan alarak onu daha da aşağılamıştı. Tepeden baktığı ölümlüler olan insanları şimdi bu kadar büyük görmek kalbine sağlanan bir hançer gibiydi. Sanki kalbi bir mengene de büyücü tarafından acımadan sıkılıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birden hareketlenme oldu ve Mo ejderhayı avucunun içerisinde kadına uzattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İşte söz verdiğim şey.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Mo! Bu çok güzel!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gerçekten beğendin mi?”dedi güçlü büyücü, küçük bir çocuk gibi yanakları kızarıp utanarak. Anlaşılan kadının yanında eli ayağı birbirine dolaşıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ejderhaları ne kadar sevdiğimi biliyorsun!” diye sevinçle haykırdı kadın ve adamın boynuna sarıldı. Artık bir domates kadar kızarmış olan Mo heyecandan saçmalamaya başlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yani evet biliyordum. Ama şey, aslında bilmiyordum. Yani biliyordum ama emin değildim. Şey ya şey, sevineceğini tahmin etmiştim ama bilmiyor gibi davrandım. Yok yok! Sakın bana öyle bakma! Aslında hiçbir şey tahmin etmemiştim de biliyor gibi yaptım!” bu son sözlerle birlikte derin derin nefes alıp vermeye başladı. Uzun mesafe bir koşuya katılsa herhalde bu kadar yoruldu. Pot da kırmıştı üstüne üstlük. Bu da canını iyice sıkmıştı. Şimdi parmaklarının durmadan şaklatıp, kendi kendine konuşarak kendine fırça atıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bal rengi gözlü, kuzgun siyahı saçlı kadın onun bu içsel karmaşasına pek bir güldü ve ardından ejderhayı avucuna alıp sevip, okşamaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ejderha hiddetlendi ve kadının parmağını öyle bir ısırdı ki, narin tenine bir yarık açıldı ve her bir damlası kırmızı elmaslar gibi parlayan kandamlaları döküldü yere.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Aahh!” diye inledi kadın. Bu sesi duyan Mo çileden çıktı. Kendi içsel karmaşasını bir kenara bırakıp ejderhayı kadının avucundan aldı ve boğazını sıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Senin o dişlerini sökeyim mi, ha!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boğulmak üzere olan ejderha bazı garip sesler çıkardıysa da anlaşılan bir kelimesi olmadı. Mo bastırdıkça dünya etrafında dönüyor, gözleri kararıyor ve yolun sonundaki ışığa daha bir yaklaşıyordu. Tam bilincini yitirecekken kadın imdadına yetişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bırak onu!” diyip büyücünün eline bir tane patlattı. “Ejderhalar hırçın canlılardır Mo! Bir daha ona elini sürmeyeceksin!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mo boynu bükük bir biçimde, kafasını öne eğerek olumlu anlamda başını salladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Peki güzel bayan…” dedi kırılmış bir biçimde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece günler geçti. Ejderha kadınla olmaktan her gün şikayet etse de büyücünün ellerinde olmaktan bin kat daha iyiydi bu. Birkaç gün sonra büyücü gidiverdi ve dedi ki:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tatlı hanımım, sizi ve ejderhayı bir süreliğine yalnız bırakıyorum. Ne zaman ki ejderha cevabı bulur o zaman ben de geri dönerim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gitme Mo.” diye dudak büktü kadın. İnce, pembe dudaklarını büzüp küçük bir kız çocuğu gibi şımardı ona, “Sen gidersen ben çok sıkılırım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sıkılmazsın güzel bayan, yo, o varken sıkılmazsın.”diye başıyla ejderhayı işaret etti ve gitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Magnus günler boyunca Mo’dan intikam almayı düşündü. Kafasını anahtar kelimeyi bulmak konusunda nerdeyse hiç yormuyordu. Aslında bunu birkaç kez yapmıştı ancak sonuç bir hiçti. Evde serbestçe dolaşabildiği için Morllan’a ait olan büyü kitaplarını karıştırdı durdu. Hem kendine bir çare arıyordu hem de Mo’nun istediği kelimenin bir büyüde saklı olduğunu düşünüyordu. Ancak ona bakan, her gün sevip okşayan kadın bunun bu kadar kolay olmayacağını söylemişti. Tüm cevapları önünde bırakıp gider miydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günleri, haftalar ve ardından aylar kovaladı. Kadının ejderhaya Minima diye hitap etmesi onu çileden çıkarsa da, kadının ellerini ısırmayı ya da dizlerini tırnaklamayı artık bırakmıştı. Güne, güzel bir dişinin kuzguni siyah saçlarının arasında uyanarak başlamak hoşuna bile gidiyordu. Her gün o, rutin işleri yaparken onla muhabbet ediyor ve giderek kadına daha çok bağlanıyordu. Mo, ondan aldığı şey karşılığında bir ödeşme olarak kadının yanına yolladığını söylemişti ona. Ama bu doğru muydu gerçekten de? Aldığı şeyin yanında bu bir hiçti belki ama Magnus, ya da yeni adıyla Minima, insanların yaşayışlarını, duygularını ve içsel devinimlerini en yakından izleyen kişi konumundaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün bal rengi gözlü kadın oturmuş örgü örerken, Magnus’u da kucağını almış onla muhabbet ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Söylesene Minima, senin hiç eşin falan oldu mu?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadını sevmiş ve bağlanmaya başlamıştı belki ejderha, ama bu söylediği söz onun beyninden vurmaktan farksızdı. Kafasını kaldırıp, puslu, sarı gözlerle kadına baktı. İrileşmiş bal gibi akışkan gözleriyle, merakla bir cevap bekliyordu. İnce, pembe dudakları sanki ufukta bir çizgi gibi dümdüzdü. Beyaz tenine düşen kara, düz saçları ise onun tüm yüz hatlarını daha da belirginleştiriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Oldu…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ya! Peki şimdi nerede?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sözler üzerine Magnus oturduğu kucakta doğruldu ve acıyla, öfkeyle ve gururla kafasını kadına doğru çevirip bağırdı,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Senin o deli büyücü sevgilin onu benden aldı!” dedi tüm benliği sarsılarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ö-özür dilerim… Ben… bilmiyordum.” dedi kadın başını önüne eğerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Magnus kadının bu ve bunun gibi saydığı hiçbir özrü dinlemedi. Aklı nerede olduğunu bilmediği eşindeydi. Tam hayallere dalmışken birde beyninde bir şimşek çıktı. Kadına döndü hışımla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne demiştin sen!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hiçbir şey Minima, lütfen daha fazla sinirlenme. Seni üzmek istemedim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Onu geç kadın! Sen az önce son olarak ne dedin diyorum, çabuk!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Özür diledim ya.” duruma anlam verememişti ve öylece cevap vermesi için ejderhacığa bakıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ejderhanın yüzünde zafer kazanmış bir gülümseme yayıldı. Yere atladı ve başını gökelre dikti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Dinle beni büyücü Mo ve tüm insanlık! Size ve sevdiklerinize yaptığım her şeyden dolayı özür dilerim!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadının hayretler içindeki gözleri önünde, evin yüksek tavanında bir ışık huzmesi girdi ve yerde duran minik ejderhanın üzerine yıldırım gibi düştü. Kadın, çıkan ışıklar yüzünden kolunu gözlerini siper etti. Kör edici parlaklıktaki ışığın içinde, gözleri sürüngenimsi bir sarılıkta parıldayan, sanki ışıktan bir ejderha büyüdü ve yükseldi. Geçen her saniye daha çok büyüdü ejderha ve pençeleri irileşti, tırnakları ölümcül keskinliğe kavuştu. Ateşi gırtlağına göre döndü ve muazzam boyutları yüzünden evin çatısını parçalayarak tam boyutuna kavuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Minima! Sen ne kadar da büyüdün!” dedi sevinçle kadın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Magnus, ona sevinçle bakan kadına döndü. Aslında o da sevinmişti ancak kadına baktıkça artık gücüne kavuşmanın verdiği hazzı yaşadı. Gücüyle birlikte kötülüğü de dönüşmüştü. Ve intikam… ne kadar da tatlı bir duyguydu. İçini kıpır kıpır eden, düşüncesi bile haz duymasını sağlayan ve pençelerinin içlerini kaşındıran o tatlı his… Magnus, deli büyücüden intikamını elbette bu kadın sayesinde alabilirdi. Ve aldı da.&lt;br /&gt;Kadının heyecanlı bakışları altında ağzını kocaman açtı ve kadını yedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mo, tek başına bir kayanın üzerinde oturmuş ileri geri sallanıyordu. Bağdaş kurduğu kayanın tepesinde kendi kendine espriler yapıp sonra da bunlara yine kendi gülüyordu. Birden güneşli hava yağmur yağacakmış gibi karardı. Kafasını kaldırdığında eski boyutlarını geri kazanmış Magnus’u buldu karşısında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Oo! Ulu Magnus teşrif etmiş. Nasılsın yüce ejderha!” dedi alaylı bir tonda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bak bakalım uyduruk büyün hala işe yarıyor mu.” diye cevap verdi Magnus aynı alaylı tonda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Baktım baktım ve gördüm ki sen cevabı bulup her kötülüğün için özür dilemeyi öğrenmişsin. Ne kadar da mutluluk verici.” dedi göz kırparak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ya, evet ne demezsin. Ama bak ne diyeceğim Mo, senin şu güzel kadını var ya, işte onunla ilgili iyi haberler getirmedim sana.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Öyle mi? Neden? Ona bir şey mi oldu?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Aslında korkacak bir yer yok, emin ellerde.”diyerek hain bir sırıtışla karnını ovuşturdu. Mo her şeyi o an anladı. Magnus’un midesine bir ziyafet olan kadını hatırasıyla baş başa kaldı bir an sonra acı bir biçimde gülümseyerek Magnus’a baktı doğrudan doğruya. Yine tam gözlerinin içine bakıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bunu neden yaptın Magnus? Sen de onu sevmiştin!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Magnus bu defa bu gözlerinin içine bakan delici bakışlardan rahatsız olmadı, ne de olsa saklayacak bir şeyi yoktu artık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Onu sevdim mi? Ben sadece tek bir kişiyi sevdim deli adam! Ve o da senin kadının değildi, benden aldığın eşimdi!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“O asla benim olmadı ki. Sen nasıl oldu da kendi paha biçilmez mücevherine kıydın?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ejderha her şeyi anlamıştı ancak inanmak istemiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Açık konuş deli adam!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Pekala, büyünün ilk yasak kuralı der ki, eğer birini cezalandırmak istiyorsan ondan sevdiğini al; eğer birini ikinci kere cezalandırmak istiyorsan ona sevdiğini geri ver. Ben de bunu yaptım işte. Eşine gittim, onu alt ettim, hafızasını sildim ve onu bir insana çevirdim. Yasak olanın ilk sayfası bana burada saydığım şeyleri yapacak tüm gücü ve büyüleri vermişti. Ardından seni yendim ve seni eşinin yanına yolladım. Eğer sen gerçekten pişman olup, bundan sonra iyi bir ejderha olarak kalacak olsaydın onu yemezdin ve eşine kavuşurdun. Ancak sen gücüne geri kavuştuğunda, içindeki kötülüğe de yeniden boyun eğdin ve bu uğurda kim olduğun bakmadan karını yedin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onu sevmiştin değil mi? Sen onu bir ejderhayken sevmiştin, bense dönüştürdüğüm bir kadın olarak. Belki beni üzmeye başardın ama ne kadar üzdün? Tahmin ettiğin kadar mı? Peki ya senin acın? Benimki seninki kadar ıstıraplı mı sence?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sözlerin hepsini yıkılmış, omuzları düşmüş ve cümlede pişmanlıkla toprağı kazıyan pençe darbeleriyle dinledi siyah ejderha. Büyücü sözlerini bitirdiğinde ejderha da bitmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bunu bana nasıl yaptın…” dedi hiçliğe düşüyormuş gibi güçsüz bir tonda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Seni gördüğünde hatırlamıştı Magnus. Ona getirdiğim hiçbir ejderhayı seni sevdiği kadar sevmedi. Hatta ne kadar istesem de beni bile.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sözler üzerine ejderhanın acı dolu feryatları kapladı tüm gökyüzünü ve ejderha büyücüye dönüp bakmadan uçtu gitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte böylece siyah ejderhayı iki kere lanetledi deli büyücü Mo. Hakkındaki kötü söylentileri de farkında olmadan bu zaferiyle temizledi. Magnus bir daha mağarasından çıkmadı, Mo’yu ise tekrar gören olmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama eğer bir gün Magnus nefret dolup geri dönmeye kalkarsa herkes emindi ki onu karşılayacak ilk kişi Mo olacaktı.&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7035262680933797932-7430012136758986465?l=arka-sokak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/arkasokak/~4/7oNJftT8GiA" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://arka-sokak.blogspot.com/feeds/7430012136758986465/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7035262680933797932&amp;postID=7430012136758986465&amp;isPopup=true" title="1 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/7430012136758986465?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/7430012136758986465?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/arkasokak/~3/7oNJftT8GiA/deli-ve-ejderha.html" title="Deli ve Ejderha" /><author><name>Hazal</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10635638823482125549</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="23" src="http://1.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/SYX9FKadhiI/AAAAAAAABB4/Os-8tm9qnTI/S220/MTGgameday_reya.jpg" /></author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://1.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/TJr8rKJQwAI/AAAAAAAABZI/9lW54dWGHso/s72-c/Black_Dragon_by_Tyrus88.jpg" height="72" width="72" /><thr:total>1</thr:total><feedburner:origLink>http://arka-sokak.blogspot.com/2010/09/deli-ve-ejderha.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;CkMMQns5fip7ImA9WhZQFUs.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-7035262680933797932.post-419242107855451849</id><published>2010-09-23T09:23:00.006+03:00</published><updated>2011-04-23T15:08:03.526+03:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2011-04-23T15:08:03.526+03:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Serbest öykü" /><title>Kayıp Aranıyor</title><content type="html">&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/TJr0U_61o7I/AAAAAAAABZA/nrSKfZ-PuSw/s1600/Little-Demon.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/TJr0U_61o7I/AAAAAAAABZA/nrSKfZ-PuSw/s400/Little-Demon.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5519992934888743858" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;Not:&lt;/span&gt; Uzun bir ara verince yazdığım öyküleri de buraya koymamıştım tabii. Bu öykümü &lt;a href="http://oyku.kayiprihtim.org/kayip-araniyor-firtinakiran/"&gt;KayıpRıhtım Aylık Öykü Seçkisini&lt;/a&gt;'nin Ekim 2009 tarihli sayısı için yazmıştım. Diğer yayınlamadığım öyküleri de buraya koymaya devam edeceğim ^^.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Görünmez -ve zorunlu- ortağıyla, dev cüsseli bir adam kaldırımdaki insanları yararak geçti gitti. Durmadan kendi kendine sinirle bir şeyler saydığı için yanından geçtiği insanlar omuzlarının üzerinden geriye bakıp, adamın deli olup olmadığını görmek için izlemekten kendini alamadı.&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt; &lt;br /&gt;Paltosunun yakalarını kaldırıp boynunu içeri çekmişti, kabuğuna çekilmiş dev bir kaplumbağa giydi. Kafasının üstü ve yere bakan gözleri dışında burnunun az bir kısmı görünüyordu. Elleri ceplerinde, kendi kendine sayıp sövüyor gibi mırmır konuşarak yürüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yok, ben durumu anladım! Sen benim bir hayalimsin. Son çatışmada kafama giren mermiden olmalı bu. Şizofren midir ne boksa ondan oldum!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanındaki dehşet, umursamadan cevapladı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Son 3 aydır her gün, en az bir kere bunu tekrarlıyorsun. Sıkıcısın, sıkıcısın!” dedi esneyerek. O esnerken dev boynuzları sırtına temas etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu korku filminden fırlama hayat, son 6 ayda ömrümün yarısını yedi!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Emin ol, bu bir korku filminden daha eğlenceli,”dedi hırıltılı bir gülüş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6 ay önce, bir mafya babasının yanına cehennemden çıkan bir zebani gelmişti. Onun gibi tüm ülkeye nam salmış, polisleri de parmağında oynatan güç sahibi bir adamın küçük bir kız gibi bayılması da o an olmuştu. Eh tabii, tiz çığlığını da unutmamak gerek. Kimse nedenini veya nasıl olduğunu anlayamasa da, büyük patronda bir gariplik başladı ki görenler hayrete düştü.&lt;br /&gt;Kim olsa aynı durumda olurdu. Kimse her gün ölmeden cehennem varlığıyla yüz yüze gelmezdi, ama onun kaderi buydu veya gelen ziyaretçi onu seçmişti. Hiçbir yaşayan insanın iradesinin kaldırmayacağı bu ağır yük, artık kitleleri adıyla bile korkutan, ancak şimdi kendi ıslak bir kedi gibi tir tir titreyen adama kalmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konu ise basitti, cehennemin genç prensi güçleri kötülük amacıyla kullanılmak için yüzeye kaçırılmıştı(sanki kendisi iyilik meleğiymiş gibi, peh!). Dahası, çocuk her neredeyse kim olduğunu unutacak kadar uzun süredir buralardaydı. Bu olay olalı bu kadar uzun zaman geçmişti ve onu bulmaya gelen görevli zebanimiz bu kadar zaman boyunca yerin altında beklemişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Madem bu velet bu kadar zamandır kayıp, sen neden bunca zaman bekledin!” demişti yeni tanıştıkları zaman mafya babası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sen aşağıda her şey kolay mı sanıyorsun! Bu dünya üzerinde ölmeden zebani gören ilk canlı sensin be adam! Ayrıca yüzeye çıkmak için ne işlemlerden geçmek lazım haberin var mı? Bizde bir ahret memuruyuz burada. Oradan o izni al, şuradan şu görevi al… O-hooo! Sen durumun farkında değilsin ama ben cehennemden geldim. Başımıza gelen her yönetici durumu daha da zorlaştırıyor, adamlar kötü anlıyor musun? Yardım edecek değiller ya! Benim için birkaç gün, insan hayatı için yüzlere yıl geçti.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yönetici mi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“E öyle tabii. Bu adamlar kötü! İşleri kolaylaştırmaları komik olmaz mıydı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte böyle bir tartışma anının sonunda mafya babası daha fazla dayanamayıp yere kapaklanmıştı. Kendisi hazmedemese de, o da sıradan bir ölümlüydü ve bunu kaldıracak iradeye sahip değildi. Belirli süreler boyunca konuşabilmesi ve sonunda şuursuzca günler geçirmesi canına tak ettiği bir zamanda, bu durumun zebaninin de canına tak ettiğini görmüştü. Kendine göre yöntemler geliştirdi. En büyük hatası yüzüne bakmaktı ve bu istemsiz bir refleksti. Geçen 6 ayda bunu yapmamaya kendini alıştırmıştı. Zaten zebaninin boyu 3 metre olduğu için durumu çabuk kurtarmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cehennemden gelen ziyaretçinin, ya da görevli desek daha doğru olur, sivri kulaklarının üzerinden çıkan iki boynuzu vardı. Beline doğru bükülerek aşağı inen bu boynuzlar, beline değmenden içeri doğru kıvrılıyordu. Boyunun 3 metre olduğu düşünülürse, boynuzları da hayli iddialıydı hani. Koyu karanlıktan başka hiçbir rengin ve gözbebeğinin olmadığı çekik gözleri vardı. Diz ve dirseklerinden, sanki dev birer diken gibi bazı kemikler çıkmıştı. Elinin tersinde kalmak tabiri o düşünülünce hayli tehlikeli kalıyordu. Bir keresinde az daha, yanlışlıkla, dirseğindeki sivri dikenimsi kemikle ortağının gözünü oyuyordu. Burnu ve dudakları olmayan, yine de bakılmaya dayanılamayan yüzüyle bu dünyaya ait olmadığı her halinden belliydi. Hiçbir plastik makyaj ne yüzünü ne de vücudunu taklit edemezdi (mafya babası uzun bir süredir bunun ona yapılan bir saldırı, onu delirtip gücünü elinden alma planı olduğunu düşünmüştü de).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son zamanlarda büyük patron hiç bayılmaz olmuştu. Zebani bu durumdan hayli sıkıldığı için onun bayılacağını hissettiği an iradesini kavrayıp bayılmasını engelliyordu. Tabii bu çok acılı ve mide bulandırıcı bir histi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık arkasında sel gibi akan siyah takım elbiseli adamları, altında siyah Mercedes’i olmasa da o yine yanında sağlam bir korumayla hareket ediyordu. Belki de hepsine bedeldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Geldiğinden beri deli damgası yemekten bıktım usandı. Hani yine insan gibi olsan, ama bak sakın o…!” Çok geçti, adam daha kast ettiğini anlatamadan yanında satanist bir genç duruyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İşte bunu bana yapma, yapma! Neden sürekli bu abidik gubidik şeylere dönüşüyorsun! Benim de bir itibarım var” sesi öfkeden titriyordu. Eli istemeden belindeki silaha gittiyse de yanındakinin hiç de onun gibi ölümlü olmadığını hatırlayıp yumruk yapmakla yetindi. Yere tükürdü sinirle ve adımlarını hızlandırdı. Bu durum ise ortağını eğlendirmekten daha öteye gidememiş bir serzeniş olarak kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bilmem, kendime daha uygun bir şey bulamıyorum,” dedi, dev omuzlarını silken zebani.&lt;br /&gt;Adamın anlatmak istediği de buydu aslında, insana dönüş ama yine şu satanist gençlerden birine değil. Ne yazık ki zorunlu ortağı her zamanki gibi lafının sonunu dinlememişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sonuçta dönüşeceğim şeyi ben seçerim, sen sadece konuşursun. Sözlerin havada kalır çoğunlukla. Ben senin o pahalı elbiseler altındaki dandik adamlarına benzemem.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam sustu. Onun öfkesini üzerine çekmek gibi aptallıklar yapmayı uzun zaman önce bırakmıştı. Her ne kadar kabul etmek zoruna gitse de artık büyük patron oydu. Kendisi ise, yıllardır olmadığı bir konumda, patronun işlerini yapan sıradan bir adamdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanında siyahlar içinde, yüzü bembeyaz, dudakları kıpkırmızı, siyah saçları dik dik bir gençle sokakta yürümeye devam eden adamın durumu içler acısıydı. Artık herkes kaçamak bakışlar yerine basbayağı dönüp hayretle ve korkuyla onlara bakıyordu. Birkaç tanesi yanındaki insan taklidine birkaç söz savurduysa da zebani sadece pis pis güldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam tam yeni bir şikâyet için ağzını açmıştı ki satanist görünümlü ortağının yanında olmadığını gördü. Korkuyla etrafına bakındı, nereye gitmişti. Az sonra arkasından ona seslenen bir ses duydu. Dönüp baktığında onu bir duvarın önünde heyecanla ona işaret ederken gördü. Aceleyle yanına gitti, en sonunda bir ipucu bulmuş olmalıydılar. Çünkü ortağı bu olay dışında hiçbir şeyle fazla ilgilenmezdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanına vardığında işaret ettiği ilana baktı. Her sene düzenlenen sonbahar karnavalından başka bir şey değildi bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Karnaval mı? Hayır, hayır! Bunun arkasında zombi jonklörler ve sivri dişli palyaçolar olduğunu söyleme bana! Pamuk şekerden fırlayan uzaylı böcekler ve daha adını bile bilmediğim içine sıçtığımın bin bir türlü belasıyla mı yüzleşeceğiz! Artık adamları, ya da her ne iseler, bulduğuna göre benle işin bitti. Elveda cehennem azabı, merhaba özgür dünya!” Bunu dedikten sonra arkasına bile bakmadan, hızlı adımlarla uzaklaştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak daha az bir zaman olmuştu ki sert bir engele çarptı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu işte hala benimlesiiiin!” diye haykıran karaltılı gözleri gördü- anlaşılan zebani onunla göz göze gelebilmek için epey eğilmişti- ve ardından bayıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlerini açtığında evindeydi. Yatağında yatıyordu. Ona, mecbur olduğu şeyi hatırlatmak için başucuna az önce görüp arkasını döndüğü karnaval ilanı asılmıştı. Bunu kimin yaptığını sormaya bile gerek yoktu. İçeride televizyon açıktı. Gecenin geç bir saatiydi. İçerideki kahkahalara bakılırsa zorunlu ortağı yine bir korku filmi bulmuş kendini eğlendiriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Eğer uyandıysan hadi içeri gel!” diye seslendi ona. Adam üzerindeki yoğun baskıyla (her bayıldığındaki o iğrenç huzursuzlukla) içeri gitti. Koridordan geçerken kendisini boğacak gibi olan gömleğini düğmelerini sökerek çıkartıp attı ve salona geçti. Tam salona girmişti ki zebaninden ilk defa garip bir nida yükseldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Uuuu! Bu çok iğrenç! Defol buradan defol!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olduğu yerde kalakalmıştı. Neye veya kime dediğini bilmiyordu fakat kastedilenin kendi olma durumu daha yüksekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne…?” diyebildi hiçbir şey anlamayarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“O göğsündeki iğrenç şeylerin adı neydi? Hani şu siyah ve kıvır kıvır olanlar!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kıl mı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Her ne zıkkımsa defol git gözümün önümden, midemi bulandırıyorsun!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam hiçbir şey anlamayarak odaya koştu. Biraz düşününce durumu kavramıştı. Şimdi zebani duymasın diye yatağının üzerinde sessiz bir gülme krizine girmişti. Ne kadar da ironikti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hala daha gücü olduğunu bilmek gururunu okşamış, güçlü omuzlarını dikleştirmişti. Başucunda duran ilanı aldı eline ve üzerine temiz bir gömlek giyerek (ama düğmelerini kapamadı) içeri geri gitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlanı zebaninin yanına koydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Burada neler dönüyor ve şu veledi kaçıranlar kim?” dedi. Madem bu işte kaçamayacaktı, o da her zamanki yaptığı şeyi yapıp, kaçanları arayacaktı. Pek çok kişi ondan kaçardı, borçlular, hainler, korkaklar… Bu defaki iş doğaüstü olsa da bunun altından kalkabileceğine inanıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zebani iğrenerek onu baştan aşağı süzdü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şu lanet düğmeleri ilikle be adam!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sen benim istediklerimi yapıyor musun?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Öldüğünde yine benimle yüzleşeceğini ne çabuk unuttun?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bunu öldüğümde düşünürüm.” Çok ciddiydi. Yeni yaktığı sigarasının dumanı odayı kaplarken iki ortağın ve düşmanın enerjisi havada çakıştı ve geriye döndü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Koltuğa, yanıma otur da anlatayım,” dedi hırıltılı ses.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam koltuğa baktı. Üzerinde 3 metrelik bir dev oturduğu için -ona oturmak denirse- bütün ayakları kırılmış ve yayları fırlamıştı. Ayrıca tıpkı bir tahterevalli gibi zebaninin oturduğu kısım yerde, koltuğun diğer ucu havada duruyordu. İçinden yine bir ton küfür sayan büyük patron, seri bir hareketle resmen koltuğa tırmandı ve oturdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkisi de pür dikkat ve ciddiyet içindeyken, koca bir adamla korkunç bir yaratığın bir çocuk parkında gibi oturması akıllara zarar bir durumdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Prensimizi kaçıranlar cin.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mafya babasının uzun süre sessizleşmesi zebaninin aklına yeniden bayılacağı getirdi. Tam yüzünü ekşitmişti ki adam konuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şeytan çıkarma ayini de yapacak mısınız?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam bariz bir biçimde dalga geçiyordu. Bu durum zebaninin canını sıkmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Planımı duyunca bu kadar hevesli olamayacaksın ama,” dedi koltukta bir ileri bir geri sallanmaya başlayarak. Tıpkı sallanan sandalyede olduğu gibi davranıyordu, tek farkla, bu bir koltuktu. Adamda istemsizce onunla birlikte bir ileri bir geri giderken soran gözlerle ona baktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Karnavalları en çok kim sever?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Herkes sever. Beni mi yollayacaksın oraya?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sen zaten gideceksin, çocuk tek gidemez.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Çocuk kim!” durumu anlamıştı ama bir ümitle sordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şu oğlun,” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam hiç düşünmeden tabancayı zebaninin kafasına dayadı. Gözlerinden hırs, derin nefes alışverişlerinde nefret vardı. Zebaninin bir bakışıyla tabanca eridi. Adam elini yakan erimiş yığın bir köşeye attı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Böyle güçlerim olsa ben de senin mahvederdim!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O anda silah yeniden elindeydi. Hiç erimemiş ve köşeye fırlatılmamış bir halde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Buyur büyük patron, durma çek tetiği. Madem adalet istiyorsun.” Zebani oldukça eğleniyordu. Sessiz ve hırıltılı kahkahalar yükseldi boğazından.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam düşünmeden tetiği çekti. Sonucu biliyordu ama en azından hırsını almıştı. Ortağının kafasında iğne deliği kadar bile delik açılmamıştı. Tabancadan tüten duman dışında değişen bir şey yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Cin min! Olay beni aşar artık! Git kendine bir din adamı bul, bunlar onların işi!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tamam, o zaman şu televizyonda çıkan adamı getir yanında. Adı neydi? Dur bak hatırlayacağım. Hımm… Buldum Papaya!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Papaya değil, Papa!” adam çıldırma noktasındaydı ve koltuğun kenarını yumrukluyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Adı her ne ise, çağır onu madem öyle. Al sana yardım.” Umursamadığı her halinden belliydi. Ve her ikisi de biliyordu ki görev zebani ile bu adamdan başkasına verilemezdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Oğlumdan ‘ne’ istiyorsun?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sadece onu karnavala götürmeni. Senin tek başına gitmen her şeyi ele verir. Çocukla gez etrafta, gerisini bana bırak.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne zaman böyle desen olayın göbeğine ben düşüyorum ama! Sana başka çocuklar bulurum, kendi adamlarımı feda ederim ama benden bunu isteme!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Artık çok geç,” dedi ve bakışlarını kapıya kaldırdı. Bunu hisseden adamda kapıya baktı ki, kapı çalındı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bak bakalım kim gelmiş.”dedi pis bir sırıtışla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam aceleyle kapıya gidip baktığında, eski karısı ve yanındaki oğlunu gördü. Zebani çıkan tartışmayı zevkle izledi. Ellerini birbirine kenetlemiş halde, yüzünde mutlu -ve memnun- bir gülümsemeyle seyre daldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gidin buradan be gidin! Al çocuğu da git istemiyorum dedim ya!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“O senin de oğlun! Benim acilen şehir dışına gitmem gerek onu götüremem!” tarzında bağrışlar eşliğinde geçen yoğun tartışmanın galibi kadın olmuştu. Adam yüzlerine kapıyı kapatmayı bile denemişti ama kapının malum güçler tarafından tutulması nedeniyle ne yaptıysa işe yaramadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçeri giren çocuk her haliyle hayli ürkekti. Babası o doğduğundan beri ne kadar korkak bir erkek olduğuyla ilgili aşağılayıp dururdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Baba?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Odana git!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk ağlayarak odasına koştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Cinler nerden çıktı açıkla bana! Bunlar da senin geldiğin yerden mi fırladı yoksa!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Onlar da senle birlikte cehenneme gelecek, sen üzülme,” dedi yalandan teselli eder bir biçimde dev elini adamın geniş omuzlarına koyarken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yalan söylüyorsun!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hayır. Bu yaptıkları hepsinin kökünü bile kurutabilir. Kendi güçleri için öbür tarafın varlığını kaçırmak, bir de onu ellerinden kaçırdılar ve çocuk yüzyıllarca serbest bir biçimde dünyada gezdi durdu. Hiç kurtuluşları yok. Bu senin olduğu kadar onların da belası. Üzülme ki sen onları göremeyeceksin. Bilirsin insanlar böyle şeyleri görmezler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İnsanlar ‘seni’ de görmezler.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu lafın üzerine hırıltılı bir kahkaha odayı doldurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Güzel bir yaklaşım,” dedi göz kırparak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Madem çocuk ellerinden kaçtı neden oraya gidiyoruz?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Karnavalları çocuklar sever dedik değil mi? Ve o hala bir çocuk, hem de kim olduğunu unutmuş bir çocuk. Oraya gelecek. Boşuna oraya konuşlanmadılar. Korkma, dediğin gibi uzaylı pamuk şekerler ve sivri dişli palyaçolar olmayacak. Ama oğluna tam bu noktada ihtiyacımız var. Benim varlığımı hissettiğinde oğluna doğru gelecek. Bir çocuk yabancı bir adamla mı yoksa kendi yaşlarında ki bir başka çocukla mı konuşmak ister?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karnavalın dört bir yanını belinde silahla gezen adamlar çevirmişti. Sıradan insanlar gibi gezseler de bunun büyük bir iş olduğunu biliyorlardı. Ne de olsa emir büyük yerdendi. Büyük patron bu gece her yere kendi adamlarını yerleştirmiş ve oğlundan gözlerini ayırmamalarını tembih etmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar nasıl patrona itaat ediyorlarsa büyük patronda zebaniye itaat ediyordu. Oğlunu denek yerine koymak istemese de başka seçeneği yoktu. Kendini sürekli zebaninin onu koruyacağı yönünde telkin ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Baba ben korkuyorum, burada yanlış olan bir şeyler var…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bok var! Her şeyden korkuyorsun! Erkek ol biraz!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oğlunun huzursuzluğu onu daha da huzursuz ediyordu. Durmadan eli belindeki silaha, gözleri adamlarına gidiyordu. Çocuğun hemen arkasında ilerleyen zorunlu ortağına hiç bakmıyordu. Sanki ona küsmüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siyah ceketi omuzlarındaydı. Kollarını geçirmemiş olduğu için bir mahalle kabadayısını andırıyordu. Elinden sıkıca tuttuğu oğluyla sinirli adımlarla karnavalı geziyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Benim gitmem lazım.” Bu sözler zebaniden gelmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Beni yüz üstü bırakacağını biliyordum! Sen var ya…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Lafına dikkat et! Olayı yakına gelmeden çözmeye çalışacağım. Çocuğu bulmak için yani, ben yokken sakın kimseyle konuşma! Bu fırsatı değerlendireceklerdir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Aman ne düşüncelisin! Burada gördüğün her adamın ciğerini okurum ben!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Karşındakiler de adamdı zaten, değil mi?” dedi ve aşağılayan bir bakış attıktan sonra gitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aradan kısa bir zaman geçmişti ki, çocuğu daha fazla korkutmamak için elini bıraktığı sırada, az ileride bir pamuk şeker arabasının önünde kendi yaşlarında bir kızla konuşurken gördü. Durumdan memnundu. En azından korkaklığı dışında kızları tavlayacak kadar onun oğluydu belki de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Geldim,” dedi hırıltılı ses. Arkasına bakmak için geri döndü adam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gel bakalım. Sen yokken hiçbir şey olmadı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Çocuk nerde?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bak şu pamuk şeker… Az önce buradaydı!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sana ne dedim ben salak herif! Her şeyi mahvettin!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sana bakmak için dönene kadar ordaydılar!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne? Yanında kim vardı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kim olacak küçük bir kız!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sakın bu kızın siyah, düz saçlı ve beyaz elbiseli olduğunu söyleme!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Onu tanıyor musun?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Senin yatacak yerin yok be adam! Sen hiç mi korku filmi izlemezsin! Öyle bir kıza nasıl güvenirsin! Tipine bakıp yorumluyordun hani!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Oğlumu bana geri getir. Allah kahretsin! Nasıl kurtaracağız onu şimdi!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kendi kurtulacak.” Ve ardından zebani kayboldu. Adamı çıldırmış hali ve her adamına oğlunu bulması için emir veren bağırışıyla yalnız bıraktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk gitmişti gitmesine ama yalnız değildi. Yanındaki, zebaninin deyimiyle, tipik korku filmindeki küçük kızın aslında insan olmadığını anlamıştı. Bir anda çöken karanlığı ve etrafında fır dönen binlerce kötü amacı da sezmişti. Hüngür hüngür ağlamasına rağmen onunla alay eden seslere de büyük bir öfke birikiyordu içinde. Korkuyordu ve ona uzanan ellerin vereceği zararı biliyordu. Yine de neden onlardan daha üstün olduğunu düşünüyordu? Ağladı, durmadan saatlerce ağladı. Babasına seslendi, yardım için haykırdı. O küçük bir çocuktu, küçük… Karşı koyacak hiç gücü de yoktu üstelik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Güçlerin artık bizimleee!” dedi tıslayan bir ses ve o an içinde patlayan öfke bedenine yansıdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karnaval halkı görmese de, uzakta bir yerden, 5 metre uzunluğunda bir dehşet yükseliverdi. Onu sadece mafya babasının ölümlü gözleri gördü. Tam ona doğru, oğlunu bulma umuduyla koşacaktı ki, hem onu tutan hem de dostça omzuna vuran bir el hissetti omzunda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Oğluna merhaba de ortak!” dedi hoşnut bir gülümsemeyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne oğlu be ne oğlu! Onu öldürdünüz değil mi! Bunu yanınıza bırakmayacağım!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Saçmalama,” dedi hırıltılı kahkahasıyla.” Oğlun tam karşında duruyor. Hani şu sinirden deliye dönmüş ve ayağının altındakileri ezen var ya. Ah ama neleri ezdiğini göremiyorsun. Halbuki çok eğlenceliydi.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam olduğu yere çökmüştü. Pes etmişti. Yanındaki zorunlu ortağından 2 metre kadar daha uzun ama daha korkunç olan şeklin tepinişini, sadece iki delikten oluşan burnundan baca gibi tüten nefesinin havaya karışmasını izledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu şey nasıl benim oğlum olabilir?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kendini sıradan bir çocuk sandığı için çocuk olmaktan başka bir şey bildiği yoktu. Bu yüzden yüzyıllarca tekrar tekrar doğdu. Ah, selam size yüce efendi!” Bu esnada adamın oğlu olduğu söylenen prens onlara doğru bakmıştı. Yanındaki ortağı gösterişli bir biçimde eğilerek onu selamlamış, bu esnada yine az daha kolundan fırlayan dikenimsi kemikle adamı oyuyordu ve saygılarını sunmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yürü, eve dönüyoruz!”dedi cehennemin genç prensi. Babasının yüzüne bakmamıştı bile. Dev gibi pazıları, aynı zebanininki gibi gözleri, kırmızı teni ve her daim yumruk şeklinde duran elleriyle zebaninin biraz daha değişiğiydi aslında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağzından çıkan ilk ve son sözler bu oldu. İkisi de dünya üzerinde fazla kaldıklarının farkındaydılar ve daha fazla kalmak başlarını belaya sokacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zebani efendisine itaat etti onu takip etti. Tabii, prensin öfkeyle ezdiği yığına bir “cehennemde görüşürüüüz” selamı çaktıktan sonra.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mafya babası çöktüğü yerden olan bitene şuursuzca bakıyordu ki uzaktan ona seslenen birini duydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kıçını kaldırıp biraz iyilik yap! Seni ve o iğrenç kıllarını cehennemde görmek istemiyorum!”&lt;br /&gt;Bu sözlerin kimden geldiğini anlayamadı adam. Zira artık iradesi zebani tarafından bırakıldığı için, sözlerin söylendiği anda bayılmakla meşguldü.&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7035262680933797932-419242107855451849?l=arka-sokak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/arkasokak/~4/_IxIuPAmwpY" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://arka-sokak.blogspot.com/feeds/419242107855451849/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7035262680933797932&amp;postID=419242107855451849&amp;isPopup=true" title="0 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/419242107855451849?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/419242107855451849?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/arkasokak/~3/_IxIuPAmwpY/kayp-aranyor.html" title="Kayıp Aranıyor" /><author><name>Hazal</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10635638823482125549</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="23" src="http://1.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/SYX9FKadhiI/AAAAAAAABB4/Os-8tm9qnTI/S220/MTGgameday_reya.jpg" /></author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://1.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/TJr0U_61o7I/AAAAAAAABZA/nrSKfZ-PuSw/s72-c/Little-Demon.jpg" height="72" width="72" /><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://arka-sokak.blogspot.com/2010/09/kayp-aranyor.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;D0QGSX07fSp7ImA9Wx5XFkk.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-7035262680933797932.post-6518166033027604461</id><published>2010-09-16T16:39:00.006+03:00</published><updated>2010-09-16T16:55:28.305+03:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2010-09-16T16:55:28.305+03:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Haber" /><title>Kayıprıhtım Aylık Öykü Seçkisinde Tam Gaz Devam!</title><content type="html">&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/TJIhV4ngdSI/AAAAAAAABY4/YXVeQE6-LSU/s1600/tavan-arasi-top.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 164px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/TJIhV4ngdSI/AAAAAAAABY4/YXVeQE6-LSU/s400/tavan-arasi-top.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5517509153341338914" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Her ne kadar ben duyurmayı kessem de 2009 Haziran'ında başladığımız Aylık Öykü Seçkisi 1 yaşını geçti! Bu ayın teması "&lt;a href="http://oyku.kayiprihtim.org"&gt;Tavan Arası&lt;/a&gt;"ydı ve inanın birbirinden güzel, sürükleyici ve gerilim dolu 9 hikaye karşılıyor okuyucularını. 15.ayın, yani bu ayın, öyküleri ise şunlar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://oyku.kayiprihtim.org/el-firtinakiran/"&gt;El&lt;/a&gt;- &lt;/strong&gt;Fırtınakıran &lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://oyku.kayiprihtim.org/dilsiz-roman-alpi/"&gt;Dilsiz Roman&lt;/a&gt;- &lt;/strong&gt;alpi&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://oyku.kayiprihtim.org/ormanin-sonundaki-ev-mit/"&gt;Ormanın Sonundaki Ev&lt;/a&gt;- &lt;/strong&gt;mit&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://oyku.kayiprihtim.org/golgelet-kursun-asker-darly-opus/"&gt;Gölgelet: Kurşun Asker&lt;/a&gt;- &lt;/strong&gt;Darly Opus&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://oyku.kayiprihtim.org/valerie-nihbrin/"&gt;Valerie&lt;/a&gt;- &lt;/strong&gt;Nihbrin&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://oyku.kayiprihtim.org/kotucul-bir-masal-bardes/"&gt;Kötücül Bir Masal&lt;/a&gt;- &lt;/strong&gt;Bardes&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://oyku.kayiprihtim.org/dedem-tavan-arasini-niye-kapatti-wyern/"&gt;Dedem Tavan Arasını Niye Kapattı?&lt;/a&gt;- Wyren&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://oyku.kayiprihtim.org/kapi-lola-black/"&gt;Kapı&lt;/a&gt;-&lt;/strong&gt; Lola Black&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ekim ayının teması ise "&lt;em&gt;Kılıç&lt;/em&gt;" oldu! Bu fantastik temayı kaçırmayın derim! Her ne kadar adı seçki olsa da fantastik, bilimkurgu, gotik ya da korku türüne girdiği sürece her öykü koşulsuz yayınlanıyor. Hepsi yayınlanıyor diye burun kıvırmayın sakın! Ne kadar kaliteli bir seçki oluğunu okursanız göreceksiniz :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve bu arada hikayelerden "&lt;a href="http://oyku.kayiprihtim.org/el-firtinakiran/"&gt;El&lt;/a&gt;" isimli olan da benim yazdığım olmaktadır :). Kısa zaman sonra hikayemi burada da yayınlayacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öykülerinizi &lt;em&gt;kayiprihtim@gmail.com&lt;/em&gt; adresine gönderebilirsiniz.&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7035262680933797932-6518166033027604461?l=arka-sokak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/arkasokak/~4/qRFgL1iWFgg" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://arka-sokak.blogspot.com/feeds/6518166033027604461/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7035262680933797932&amp;postID=6518166033027604461&amp;isPopup=true" title="0 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/6518166033027604461?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/6518166033027604461?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/arkasokak/~3/qRFgL1iWFgg/kayprhtm-aylk-oyku-seckisinde-tam-gaz.html" title="Kayıprıhtım Aylık Öykü Seçkisinde Tam Gaz Devam!" /><author><name>Hazal</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10635638823482125549</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="23" src="http://1.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/SYX9FKadhiI/AAAAAAAABB4/Os-8tm9qnTI/S220/MTGgameday_reya.jpg" /></author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://4.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/TJIhV4ngdSI/AAAAAAAABY4/YXVeQE6-LSU/s72-c/tavan-arasi-top.jpg" height="72" width="72" /><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://arka-sokak.blogspot.com/2010/09/kayprhtm-aylk-oyku-seckisinde-tam-gaz.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;DE8CR3ozfSp7ImA9Wx5XFU4.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-7035262680933797932.post-1997859584145498056</id><published>2010-09-15T10:40:00.004+03:00</published><updated>2010-09-15T10:47:46.485+03:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2010-09-15T10:47:46.485+03:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Okuyuculara notlar" /><title>İşte Geldim Burdayım!</title><content type="html">&lt;strong&gt;Biliyorum ve haklısınız ki uzun zamandır buralarda yoktum. Ama geri döndüm sonunda ^^. Hem &lt;em&gt;Aykırı Çağrışım'a &lt;/em&gt;hem de &lt;em&gt;&lt;a href="http://ogrencimsi.blogspot.com/"&gt;Sürünen Öğrenci Modeli&lt;/a&gt;'ne geri döndüm!&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu süre zarfında yazmaya ara versem de &lt;a href="http://www.kayiprihtim.org"&gt;Kayıp Rıhtım&lt;/a&gt;'da çeviri, inceleme ve öykülere(az daha olsa) devam ettim. Şimdi geri döndüm ve yokluğumda duyurmadığım tüm haberler, incelemerim ve öykülerimle karşınızdayım :).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün Sakat Rahibe'nin 2 yeni bölümü ile geldim karşınıza. Ulaşmak için:&lt;br /&gt;&lt;a href="http://arka-sokak.blogspot.com/2010/09/sakat-rahibe-7bolum.html"&gt;7.bölüm&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://arka-sokak.blogspot.com/2010/09/sakat-rahibe-8bolum.html"&gt;8.bölüm&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeniden hoşgeldiniz bloguma ^^.&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7035262680933797932-1997859584145498056?l=arka-sokak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/arkasokak/~4/Cdlk5fpI_UY" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://arka-sokak.blogspot.com/feeds/1997859584145498056/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7035262680933797932&amp;postID=1997859584145498056&amp;isPopup=true" title="2 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/1997859584145498056?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/1997859584145498056?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/arkasokak/~3/Cdlk5fpI_UY/iste-geldim-burdaym.html" title="İşte Geldim Burdayım!" /><author><name>Hazal</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10635638823482125549</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="23" src="http://1.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/SYX9FKadhiI/AAAAAAAABB4/Os-8tm9qnTI/S220/MTGgameday_reya.jpg" /></author><thr:total>2</thr:total><feedburner:origLink>http://arka-sokak.blogspot.com/2010/09/iste-geldim-burdaym.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;CkENQHo4eSp7ImA9WhZQFUs.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-7035262680933797932.post-4241620524087559983</id><published>2010-09-15T10:34:00.004+03:00</published><updated>2011-04-23T15:11:31.431+03:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2011-04-23T15:11:31.431+03:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Drow Fısıltıları" /><title>Sakat Rahibe // 8.Bölüm</title><content type="html">&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/TJB3_vKb0_I/AAAAAAAABYw/O1dcAFs5u08/s1600/black_warrior_elf.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 302px; height: 400px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/TJB3_vKb0_I/AAAAAAAABYw/O1dcAFs5u08/s400/black_warrior_elf.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5517041480404554738" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Ern’dal, bugün burada Keraunzaalar adına yemin ettin. Artık sen de bu ailenin üyesisin. Ailen için her şeyi yapar mısın?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Her şeyi yaparım Yüce Anne. Ailenin çıkarları benim için en önce gelir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tekrar ediyorum her şeyi mi?” dedi İralde oldukça sert bir tonda. Odada hiçbir şey kıpırdamıyordu. Sadece birbirine dikilmiş kırmızı gözler, İralde’nin Ern’dal’dan çok daha yüksekte olan tahtındaki duruşu, ona tepeden bakan ve gücün ona ne kadar yakıştığını gösteren tutumu vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Her şeyi.” dedi Ern’dal bir an bile tereddüt etmeden. İralde arkasına yaslandı ve Ellerini birbirine yasladı.&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt; &lt;br /&gt;“O zaman bugün evini onurlandırmak için büyük bir şans veriyorum sana. Git ve Harrdelinleri yok et.” İralde bu sözleri, evin herhangi bir üyesine söylüyor gibi söylemişti. Arnkra da olsa bu tonda söylerdi. Karşısındaki aile üyesine güvenen ama hatayı kabul etmeyeceğini belli eden o matron tonunda söylemişti. Yani, yeni ailesine itaat edip etmeyeceği koca bir muamma olan biriyle konuşulacak tonda değil. &lt;br /&gt;Ern’dla söyleyecek bir şey bulamadı bir an. Şaşırmıştı. Daha bu aile girerli dakikalar geçmişken şimdi de eski ailesini yok etmesi isteniyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Neden susuyorsun? Hani her şeyi yapardın?” dedi İralde gözlerini öfkeyle kısarak. Bu yapmacık bir öfkeydi. Ern’dal’ın böyle şaşıracağını o da bal gibi biliyordu. Ern’dal ise dili tutulmuş gibi sadece hayretle kadına bakmakla yetiniyordu. İralde bu durumdan oldukça eğlenerek gülümsedi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ern’dal, yoksa azıyla yetinmeyecek kadar açgözlü müsün? Açgözlü olmak ailenin çıkarlarına terstir bunu iyi bildiğini düşünüyorum. Demek sadece savaşa gitmek istemiyorsun ama matrona karşı gelemediğin için de bunu dile getiremiyorsun öyle mi? Bugün iyi günümdeyim ve sana bir teklifim var.”dedi bacak bacak üstüne atarak ve devam etti:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Aile askerlerinin kumandasını sana veriyorum. Evet sen daha yenisin ve bu görev Arnkra’nın olacaktı fakat ben böyle istedikten sonra o da seve seve razı olacaktır. Senin isteklerin büyük çapta çıkınca ben de görevi sana devretmeye karar verdim.”dedi karşısındakiyle gurur duyan bir gülümsemeyle. Ern’dal da İralde de Arnkra’nın çileden çıkacağını biliyordu. Aile ordusunun yönetimi bu savaşta onun olacaktı, Ern’dal’ın değil. Ama İralde anlaşılan tüm planlarını ailesiyle paylaşmamıştı. Elbette Ern’dal’ın bu konuda bir isteği yoktu. O, korkuyla yeni tanışmış bir çocuk gibi donup kalmıştı. İralde’de onun bu halinden yararlanıp olaya böyle bir kılıf uydurarak ona bu sorumluluğu yüklemişti. Artık daha çok baskı altında kalan kocası ise kabul etmekten başka çare bulamadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu teklifinizle onurlandım Yüce Anne İralde. Sizi utandırmayacağım.”dedi, her ne kadar kafası oldukça karışmış bir biçimde konuşsa da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ern’dal, ben senin annen değilim, benimle bu kadar mesafeli konuşman saçmalık.”dedi elini bir sinek kovuyor gibi sallayarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sen benim kocamsın, bu evin yeni erkeğisin ve tek kılıç ustasısın. Bazı ayrıcalıkların olacak elbette. O yüzden bir hizmetçi gibi değil bir eş gibi konuş benimle. Bu sizli-bizli ifadelerin beni çok sıktı. Belki Fellice’in böyle istekleri vardı ama diyorum ya, ben annen değilim.” Son sözlerini tahtından öne doğru eğilerek söylemişti. Ern’dal da onun annesi olmadığının farkındaydı. O çok başkaydı. Ayrıca Keraunzaalar arasında Harrdelinler de yakalayamadığı şansa sahipti. Eski evinde başka erkek kardeşleri de vardı, bu nedenle kendi önemi buradakine kıyasla çok silikti. Fellice’in her daim en çok güvendiği oğlu olsa da bir türlü en çok yetki verdiği oğlu olamamıştı. Ama neden? Ailesi için katıldığı onca savaştan ve aldığı onca candan sonra neden?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ern’dal bu düşünceler içerisindeyken yine İralde’nin onun zihninde gezindiğini fark edemedi. Ern’dal’ın zihninde Fellice’in ailesine bağlılığını tetikleyecek bazı tılsımlar buldu ve onarla hiç dokunmadı. O, Fellice gibi onu kontrol altında tutmaya çalışmıyordu. Sadece zihnine girip bazı anıları uyandırıyor ve geri çekilip izliyordu. Yine de asla kontrolü tam olarak elden bırakmıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İralde daha gelir gelmez ona kendi evinin ordusunun komutasını vermişti. Ern’dal bu yüzden çok müteşekkirdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Dediğin gibi olsun İralde.”dedi kararlı bir biçimde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ansızın İralde’nin yüzünde yaramaz bir ifade oluştu,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Belki Lloth’un önünde kocam oldun ama karı-koca olmanın da kendi içinde bazı kuralları vardır değil mi? Bana gel Ern’dal. Zafere koşmadan önce yanıma gel.”dedi. Ern’dal onun ne kast ettiğini çok iyi anlamıştı. İralde’nin dediğini yaparak yanına gitt ve bir an bile tereddüt etmeden dudaklarını onunkilere bastırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar bu konuşmayı yaparken Elinnya ve Valerrny İralde’nin dediği gibi yapıp yukarı çıkmamışlardı. Elinnya’nın sorusunu cevaplamak için aşağı, evin en ücra köşesine iniyorlardı. Taş merdivenleri en önde hızlı hızlı ilen ablasının arkasından nefes nefese bir halde geliyordu sakat kız. Ayağı halen daha kendi gücünün etkisi altında olmasına rağmen yürümek hiç de kolay değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne olur biraz yavaş ol.”dedi sıktığı dişlerinin arasından acıyla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Fazla vaktimiz yok, arkada sallanıp durma. Her daim böyle arkada mı kalacaksın?”dedi ablası iğneli bir biçimde. Elinnya’nın yürümek de neden zorlandığını bal gibi de iyi biliyordu fakat onun kendisini zorlamasını istiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merdivenler hiç bitmeyecek gibi döne döne inmeye devam etti ve onlar bir meşale bile almadan karanlıkta aşağı indiler. Yere yaklaştıkça bir ses yükselmeye başladı. Derinlerden, acı çeken, haykıran, öfkeli, saldırgan bir ses geliyordu. Ayrı ayrı bir duyguyu belli ettiği söylenemezdi ama aynı anda hepsini kapsıyordu. &lt;br /&gt;“Bu da ne?”dedi Elinnya dikilen kulaklarıyla. Valerrny hiçbir şey demedi. Önden yürümeye devam etti. Artık daha fazla yürüyemeyeceğini düşündüğü bir anda Valerrny ansızın durdu ve ona doğru döndü. Ablasının arkasında bir kapı vardı. Yüzeyi buz gibi, metal bir kapı. Sürgülü bir penceresi vardı. Evin en dibinde, en uğursuz köşesinde bir hapishane gibiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bana neden evimizin bu kadar az erkeği olduğunu sormuştun. Başka evlerdeki erkeklerin sadece erkek kardeşler değil aynı zamanda matronların eşleri de olduğunu söylemiştin. İşte, içerideki de bizim babamız.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elinnya bu sözlere inanmak istemedi. Nasıl bir babaları vardı ve nasıl olup da böyle bir yaratıktan kısmen de olsa sağlam bir drow olarak çıkmıştı. Hayretle Valerrny’e baktı; yoksa onlar iblis tohumları mıydı? Valerrny hiçbir şey demeden sürgülü pencereyi açtı ve o küçük dikdörtgenden içeri bakması için kardeşine işaret etti. Elinnya denileni yaptı ve içeri baktı. Attığı ilk bakışta durumu kavradı. İçeride, belden aşağısı dev bir örümceğin bedeni olan bir drow vardı: bir drider. Drider onu görür görmez 8 bacağıyla, dişlerini göstererek ona doğru koşmaya başladı. Bir yandan da o garip, tiz sesiyle bağırıyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Geri dur ucube!”diye haykırdı o anda Valerrny ve Elinnya’yı kenara çekip kilidi tek hamlede açtı. Ardından buna cüret ettiği için bir an bile düşünmeden belindeki yılanbaşlı kırbacı çıkartıp driderın üzerinde defalarca şaklattı. Yılanbaşlı kırbaç acımasızca dans ederken, driderın üzerinde şaklayan başlar bir yandan da kurbanını ısırarak dehşetli güzellikleriyle güçlerini sergiliyorlardı. Elinnya bir kenarda bu manzarayı izlerken düşünceler içerisindeydi. İçinde bir acıma oluşmuştu. İlk defa gördüğü babasının hazin sonuna üzülüyordu; bir yandan da ona acımayan ablasının eline yapışarak bu cezaya bir son vermek istiyordu. Bunu yapmaması gerektiğini bilse de daha fazla dayanamadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yeter!”dedi farkında olmadan bağırarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne?” Valerrny öfkeyle ona doğru döndü. Elinnya geri adım atamazdı, bu yüzden ciddi bir biçimde devam etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yeter dedim. Onu yeterince cezalandırdın. Bundan sonra bana da itaat etmeyi öğrenecektir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bana karışacak kadar cesaretin var demek. Senin gibi sakat bir kız bana ne yapacağımı söyleyemez.”dedi Valerrny yılanbaşlı kırbacının sapını var gücüyle sıkarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ama ben söylerim…”dedi alaycı bir ses. Tıpkı bugün kızın odasında gördüğü gözler yine kızın arkasında parıldıyordu. Gözlerinin hain kısılışına bakılırsa gülüyordu. Elinnya’nın arkası kör karanlıktı ve o karanlıkta Valerrny’in çok iyi tanıdığı biri onu uyarmaya gelmişti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sen…”dedi drow dehşet içinde. Kaçacak yer aradı ama bulamadı. Arkasındaki drider bile tek ses çıkarmıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne o? Yoksa beni gördüğüne sevinmedin mi? Ben seni gördüğüme çok sevindim drow kızı.”dedi bir kahkaha eşliğinde. Valerrny’in nefesi daralıyordu. Boğazına usul usul bir el yapışıyordu sanki Yavaş yavaş, fark ettirmeden sıkıyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Neden geldin…”dedi drow zorla nefes alarak, fısıldayan bir sesle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Çünkü çağrıldım. Kim mi? Tabii ki de sana karışamayacağını söylediğin sakat kız çağırdı beni. Yoo, bana o irileşmiş gözlerle bakma onun güçlerini hafife alma demiştim sana. Bak sen onu dinlemeyince neler yapabiliyor.” Valerrny bu sözler üzerine önünde duran Elinnya’ya ilk defa baktı. Elinnya bir trans halindeydi. Gözleri dev gibi açılmış ama boş boş bakıyordu. Ağzı da hafifçe aralanmış sanki bir şey söyleyecekken sözü yarıda kalmış gibiydi. Sonra tekrar iblisin kırmızı gözlerine çevirdi bakışlarını.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Seni nasıl çağırabiliyor?”dedi. Etkilenmişti ve derinlerde bir yerde gururlanmıştı da. Yine de bu gücü ona karşı kullanması onu oldukça korkutmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bunu yaptığının farkında değil ki. Güçleri çok dengesiz. Muhtemelen ben gittiğimde olanların hiçbirini hatırlamayacak. Her neyse. Eğer bir daha kıza zarar verme girişimin olursa bu defa bu ufak konuşmayla kalmayız.”dedi ciddiyetini göstermek için Valerrny’i bir anda nefessiz bırakarak. Drow kızı yerde sürünüyordu. Arkasındaki drider dehşet içinde duvarları tırmalıyor, kaçmanın yolunu arıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kıza bir şey yapmayacaktım…”dedi neredeyse hiç duyulmayan bir sesle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Anlaşılan o öyle düşünmemiş.”dedi iblis umursamaz bir tonda gözlerini devirerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Valerrny tekrar nefes alabildiğinde, zorlukla ayağa kalktı. Karşısında Elinnya hayretle ona bakıyordu. Valerrny tam bir şey söyleyecek gibi oldu sonra vazgeçti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Göreceğini gördün, işte hepimizin babası bu adam. Ya da en azından bir zamanlar öyleydi.”dedi ve boğazının ovuşturarak yukarı çıkmaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elinnya olanlardan bir şey anlamamıştı. Valerrny birden bire yürüyüp gitmişti. Olanlara bir anlam veremediği için hiçbir şey demedi ve o da onun arkasından yukarı çıkmaya başladı. Babasını düşünüyordu. Acaba ne yapmıştı da bir dridera dönüştürülmüştü?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İralde, Valerrny ve Elinnya artık savaşa hazırdılar. Matronun kabul salonunun yukarısında, hemen hemen kabul salonu büyüklüğünde bir salondaydılar. Elinnya ve Valerrny oraya dışarıdan girmiş ama matron olarak İralde, kendi kabul salonundan üst kata bağlanan bir merdivenle gelmişti. Tavanda büyük bir avize vardı. Dallanmış bir ağaç gibiydi ve her dalında bir mum parıldıyordu. Duvarlarda Lloth sembolleri ve Lloth rahibelerine özel koruma rünleri vardı. İralde, kardeşlerini odanın merkezinde bulunan savaş rününün etrafına topladı. Bu rün, rahibelerin saldırı gücünü artırması için kullanılıyordu. Onlar artık konsantrasyonlarını sağlamaya hazırlanırlarken kapı birden açıldı ve içeri Arnkra girdi. Yüzünde saklayamadığı bir öfke ve hayal kırıklığı vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yüce Anne İralde, bunu bana neden yaptın!”dedi yumruklarını sıkarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne diyorsun Arnkra? Bizi rahatsız etmek de neyin nesi! Çık dışarı!”diye bağırdı İralde ve yılanbaşlı kırbacının üzerine koydu elini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arnkra bu hareketi görmüştü ama geri durmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Evin askerlerini ben yönetecektim hani? Neden o Harrdelin alçağını benim yerime koydun?” İkinci plana atılmanın dayanılmaz acısıyla kıvranıyordu. Kız kardeşine bakan gözlerinde nefret vardı.&lt;br /&gt;“Sen bir büyücü olarak ön saflarda savaşamazsın. O ise bir savaşçı, bir kılıç ustası. Askerleri önde durarak yönlendirecektir. Sen sadece planımızı uygula gerisine karışma.”dedi İralde sakin bir tavırla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arnkra ikna olmamıştı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ama demiştin ki..!” diye söz başlayacak olduğu sırada Elinnya onu omzundan yakaladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Cevap verildi Arnkra, daha fazla uzatmadan görevine dön. Saldırı başladığında üzerine düşeni yapmazsan dönecek bir evin ya da ukalaca azarlayabileceğin bir matronun olmayacak.”dedi. Arnkra’nın omzunu öyle bir sıkıyordu ki erkek kardeşi acıyla yana doğru bükülmek zorunda kaldı. Hiçbir şey demeden, omzunu tutarak odadan çıktı gitti.&lt;br /&gt;İralde bu durum karşısında hoşnut kalmıştı. Sakat kardeşine gözlerinde bir takdirle bakıyordu. Ona doğru bakarak hafifçe gülümsedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“En küçük kardeşimiz ne çabuk da büyüyor.”dedi sahte bir sevimlilikle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Drow kadınları yeninden konsantrasyonları sağlamak için savaş rününün etrafında toplandılar.  Valerrny Arnkra ile telepati kurdu, İralde ise Ern’dal ile. İralde’nin Ern’dal’a gönderdiği bir komutla evin az sayıdaki askerleri yerlerinden çıktı ve Harrdelinler’e doğru yürüyüşe geçtiler. En önde Ern’dal ve hemen yanı başında cübbesinin başlığını kafasına geçirmiş, başlığın karanlığında yüzü kaybolmuş Arnkra vardı. Ern’dal’a bakmaya tahammül edemiyor ve savaşta onun ayağını kaydıracak bir şey bulmak için dua ediyordu.  Ern’dal eve yaklaştıklarını haber verince Arnkra başını hafifçe salladı ve illüzyon büyüsünü yapmaya başladı. Bir anda evin askerlerinin sayısı 2 katına çıkmış gibiydi. Her birinin bir kopyası yeni bir ordu oluşturmuştu. Askerler ve evin erkekleri Harrdelin evinin önüne geldiğinde karşılarında evin askerlerini gördüler. Anlaşılan rahibeler çatışmaya çoktan başlamış ve saldırı haberini alan Fellice kendilerini korumak için erken davranmıştı. Arnkra’nın büyüsü işe yaramış, illüzyonları gerçekleriyle ayrıt edemeyen düşmanları rakip evin asker gücü karşısında hayrete düşmüştü. Harrdelin evinin askerlerinin başında Ern’dal abisini gördü. Eski evinin en büyük çocuğu ve ne yaparsa yapsın asla ona verilmeyen mevkiinin yıllar yılı tek sahibi.&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7035262680933797932-4241620524087559983?l=arka-sokak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/arkasokak/~4/-ogNK8SFPLg" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://arka-sokak.blogspot.com/feeds/4241620524087559983/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7035262680933797932&amp;postID=4241620524087559983&amp;isPopup=true" title="1 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/4241620524087559983?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/4241620524087559983?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/arkasokak/~3/-ogNK8SFPLg/sakat-rahibe-8bolum.html" title="Sakat Rahibe // 8.Bölüm" /><author><name>Hazal</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10635638823482125549</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="23" src="http://1.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/SYX9FKadhiI/AAAAAAAABB4/Os-8tm9qnTI/S220/MTGgameday_reya.jpg" /></author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://4.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/TJB3_vKb0_I/AAAAAAAABYw/O1dcAFs5u08/s72-c/black_warrior_elf.jpg" height="72" width="72" /><thr:total>1</thr:total><feedburner:origLink>http://arka-sokak.blogspot.com/2010/09/sakat-rahibe-8bolum.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;Ck8ARHw8eip7ImA9WhZQFUs.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-7035262680933797932.post-724459953696688786</id><published>2010-09-15T10:19:00.007+03:00</published><updated>2011-04-23T15:14:05.272+03:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2011-04-23T15:14:05.272+03:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Drow Fısıltıları" /><title>Sakat Rahibe // 7.Bölüm</title><content type="html">&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/TJB2loOIMGI/AAAAAAAABYg/kgF3XyvHvKQ/s1600/c97094362eece4c196ae3bc48098cedb.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 166px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/TJB2loOIMGI/AAAAAAAABYg/kgF3XyvHvKQ/s320/c97094362eece4c196ae3bc48098cedb.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5517039932352770146" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İralde yüksek merdivenli tahtından inmiş, kardeşleriyle birlikte planlarına yoğunlaşmıştı. Hiç nefes almadan her türlü olasılığı değerlendiriyordu. Elinnya yüzünde büyük bir ciddiyetle İralde’yi dinliyor, Arknar planları gözden geçirirken sıkıntılı bir biçimde başını sallıyor, Valerrny ise elini çenesine dayamış, gözleri İralde’de dalıp gitmişti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ern’dal Harrdelin durumu onu kesinlikle rahatlatmıyordu. Ona güvenmiyor ve onlar Harrdelin evine saldırırken mutlaka onları yüz üstü bırakacağını düşünüyordu. İralde nasıl olurdu da bu kadar kör olabilirdi? Valerrny elbette en büyük rakibinden nefret ederdi, ama söz konusu evin çıkarları olduğunda onun bir hata yapmasına izin veremezdi. Bu yüzden Ern’dal’ın onları satması durumunda İralde’nin yaşayacağı bozgunu ve yüzünün alacağı hali sadece zihninde yaşayarak keyifleniyordu. Ama bu olayın gerçekleşmesi en büyük kâbusu olurdu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de evin matronu Fellice Harrdelin vardı tabii. Düşük mevkideki birçok aile gibi o da onun adını iyi bilirdi. Aslında İralde ile ne kadar da benzer yanları vardı. Fellice’in onlarla bu kadar “yakından” ilgilenmesinin nedenini düşünürken birden İralde’nin kendinde buldu cevabı. Bundan başka bir neden olamazdı. &lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt; &lt;br /&gt;İralde, ablasının ona doğru bakarak dalmış gözlerinin farkında değildi. Her şeyin mükemmel olması için o kadar konsantre olmuştu ki kardeşlerinin onu dinleyip dinlememesine bile dikkat etmiyordu. Kendinde olan tek kişi ise şüphesiz Elinnya’ydı. İralde’nin ağzından çıkan her kelimeyi büyük bir dikkatle dinlemesinin yanı sıra Valerrny’in dalmış gözlerinin de farkındaydı. Silkinerek daldığı düşüncelerden sıyrılan Valerrny ansızın Elinnya’nın anlaşılmaz bakışlarıyla göz göze geldi. Bundan dolayı irkilmişti. Bunca zaman koruyup kolladığı ezik kardeşi yerine ona o garip, anlaşılmaz gözlerle bakan başka birini görmüştü sanki. Elinnya sorguluyordu, bakışlarında olan bu olmalıydı. Ne cüretle? Ama neyi sorguladığına bir anlam veremedi. Ancak ansızın İralde kafasını kaldırdı ve Elinnya’ya baktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Söyle bakalım küçük hanım, koca bir konseyi kandırdığın gibi ailemizin yeni üyesini de kandırabilecek misin?” sözlerinde en ufak bir iğneleme olmamasına rağmen açıkça hesap soruyordu. Başarısızlığı sonucunda onları nasıl bir felakete sürükleyeceklerini kelimelerle ifade etmesine gerek yoktu. Kısılmış kızıl gözleri ve gerilmiş elleriyle her şeyi rahatlıkla anlatıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Evet…elbette.” dedi Elinnya, tereddüt ederek. Tam derin bir nefes alıyordu ki İralde dışında Valerrny’in de ve hatta Arnkra’nın bile şüpheci bir tavırla ona baktığını fark etti. Üçü de ikna olmamıştı. Bunda şaşırılacak ne vardı ki? Elinnya bile söylerken emin değildi. Bir kere paçayı kurtarmıştı ama ikincisi olacak mıydı? Bu defa yalnızdı, bildiği tek şey buydu. İralde ikna olmuş gibi yapmakla yetindi, ama yüzünde Ern’dal’dan çok Elinnya tarafından yüzüstü bırakılacağına dair bir iz vardı. En azından Elinnya böyle algılamıştı. İralde bakışlarını çevirdiğinde Valerrny ile göz göze geldi. Şimdi sorgulanma sırası ondaydı. Valerrny’in ne anlattığı çok açıktı, en ufak hatada onu nasıl utandıracağını anlatıyordu yüz ifadesi. Ve o an Elinnya, aslında yeni tanrıçasından çok Valerrny’i utandırmaktan korktuğunu fark etti. Çünkü ne olursa olsun, onu bunca yıldır koruyan bir kişi vardı. Elinnya itaatkâr bir biçimde bakışlarını önüne çevirdi. Gergin havayı dağıtmak için Arnkra sözü aldı,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Düşünüyordum da, sayıca az olmamızı illüzyon askerlerle telafi etsek? Hiç değilse bir gözdağı vermiş oluruz, ne dersiniz?” Söylediği şeyin oldukça akıllıca olduğunun farkındaydı ama tek kelime bile etmeden, yüzünde en ufak bir değişiklik bile olmadan evin matronu tarafından takdir edilmeyi bekledi. İstediğine kavuştu da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Arnkra, sen bu evin sahip olduğu iyi bir üyesisin.”dedi İralde iğneleyici bir biçimde. Arnkra memnun bir biçimde gülümserken, yan gözle Elinnya ve Valerrny’e bakıyordu. Valerrny çileden çıkmış bir biçimde, tıslayarak Arnkra’ya bazı kötü sözler fısıldadıysa da Arnkra istifini hiç bozmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keraunzaalar’da bunlar olurken, Fellice Harrdelin düşünceler içerisindeydi. İralde’yi düşünüyordu. Valerrny’in fark ettiği benzerliklerini kurcalıyordu. Düşük seviyeli ailelerin ilahıydı o. Evi bir hiçken alıp 18.sıraya kadar getirmişti. Harrdelinler umut vaat eden bir aileydi ve en son ataklarıyla, yani Elinnya Keraunzaa olayı ile, dikkatleri üzerlerine toparlamayı başarmışlardı. İralde için de bu böyle değil miydi? Keraunzaalaar değersiz birer böcekken aileye İralde adında yeni bir üye katılmıştı. Rahibelik okulundan çıktıktan sonra ailesinin yükselmesi için her şeyi yapmıştı. Ne ablası ne de annesi bir o etmiyordu ve o da potansiyelinin farkındaydı. Şimdi tıpkı bir zamanlar Fellice’in yaptığı gibi başa geçmiş ve matronluk ünvanına layık olmuştu. Ama sorunda buydu ya, İralde’nin toplam başarısı Fellice’in bir ömrüne bedeldi. Harrdelinler umut vaat ediyordu, bu kesindi, ama bu yolda bazı kendini bilmezler onu yakın zamanda tehdit edebilirdi. Mesela, o genç sürtük İralde gibi. Bugüne kadar kartlarını akıllıca oynamış olan Fellice bu defa da doğru hamleleri yaptığını biliyordu. Açıkçası Keraunzaalar’ın onlara saldırabileceğini düşünmüş olsa da sayıca üstün olan tarafın onlar olması bu durumu çok da ciddiye almamasına yol açıyordu. İralde ona benziyordu değil mi? O olsa işin içinden kurnazlıkla çıkardı, saldırmakla çok büyük bir risk almış olurdu. &lt;br /&gt;                                                               ***&lt;br /&gt;Düğün günü gelip çatmış ve artık Ern’dal Harrdelin’in bir Keraunzaa olarak yerini almasının vakti gelmişti. Keraunzaalar’ın büyük salonuna adımını attığında onu bekleyen dört yerine üç kişi buldu. Sakat kız yoktu. Ama hiçbir şey belli etmedi ve emin adımlarla ilerledi. Ern’dal her zamanki gibi uzun, beyaz saçlarını sıkı bir biçimde toplamıştı. Yürürken dimdik duruyor ve doğruca karşıya bakıyordu. Beyaz, fırfırlı bir gömleği vardı ve onun üzerinde, önü V şeklinde gelerek gömleğin fırfırlarını dışarıda bırakan siyah bir ceket vardı. Ceketin kolları, modeline uygun olarak dirseğe kadar kıvrılmıştı. Bu nedenle kolundaki yara izleri tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmıştı. Ceketinin yakalarında bazı işlemeler vardı. Bu ona ayrı bir hava katmıştı. Pantolonu ise ceketine nazaran daha koyu renk bir siyahtı. Sanki karanlığın kalbine bakar gibi oluyordu insan o renge baktığında. Yürüyüşünde en ufak bir tereddüt yoktu. Çekik, kırmızı gözleri kararlılıkla ilerleyen bir avcının gözleriydi. Ama avı henüz görüş açısına girmemiş bir avcı… Birkaç kez kırıldığı belli olmasına rağmen hala biçimli sayılabilecek burnu ve kenetlenmiş ince dudakları ile damat adayı Keraunzaaların tam karşısında duruyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Ern’dal aile üyelerine şöyle bir göz gezdirdi ve selam verdi. Ortada duran İralde’ydi hiç şüphesiz. Onu merak ettiği günlerden sonra şimdi tam karşısında duruyordu. Kaslı kolları olmasına rağmen omuzları pek geniş değildi. Drow standartlarına göre ince yapılıydı. Üzerinde simsiyah bir elbise vardı ve iki yanında, kalçasına kadar çıkan yırtmaçlar yer alıyordu. Derin bir göğüs dekoltesinin yanı sıra, dekoltenin bittiği yerde bir Lloth arması yer alıyordu. Bunun dışında hiçbir süse sahip olmayan elbise İralde’nin vücuduna tam oturuyordu. Omuzlarına dökülen saçları Ern’dal’ınkilerden daha kısaydı. Çıkık elmacık kemikli yanakları ve siyah derisi gergindi. Gözlerinde beklenti içinde olan birinin bakışları vardı. Ama bu beklentinin sadece kendisiyle ilgili olmadığını o an bilmiyordu erkek drow. İralde’nin gözlerinde aynı zamanda bir de kan beklentisi vardı. Güzel bir kadındı ve Ern’dal’ın hayal ettiklerinden de oldukça uzaktı. Tabii bu, beklentisinin daha üzerinde biriyle karşılaştığına işaretti. Gözü Valerrny’e kaydı bu sırada. İralde’nin sağında duruyor ve kollarını kavuşturmuş bir biçimde onu izliyordu. Kısık gözlerine ve her an bir şey söyleyecekmiş gibi duran ince dudaklarına bakılırsa Ern’dal’a zerre kadar güvenmiyordu. İralde’ye göre biraz daha uzundu ve kardeşine oranla daha kalıplıydı. Tıpkı Ern’dal gibi sıkıca toplanmış saçları vardı, ancak o topuz yapmayı tercih etmişti. Topuz biçiminde toplana saçı nedeniyle yüzü daha bir ortaya çıkmış ve bu da onu iyice sinirli göstermişti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son aile üyesi de Arnkra’ydı, Ern’dal dışında ailenin tek erkeği. İki kız kardeşinden daha uzun ve ince bir vücudu vardı. Keraunzaa ailesinin üyeleri anlaşılan fazla uzun boylu değildi. Kısa kesilmiş beyaz saçları sol tarafından yana doğru ayrılmıştı. Düzgünce taranmış saçları ve çekik gözleri bir uyum içerisindeydi. İralde gibi çıkık elmacık kemikleri vardı. Yüzünde hoşnut bir gülümseme ile bakıyordu Ern’dal’a. Ama onun yüzünde de bir beklenti vardı. Ern’dal buna bir anlam veremedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hepinizi selamlıyorum Keraunzaa ailesi ve Yüce Anne İralde” dedi ciddi bir tonda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Biz de seni selamlıyoruz Ern’dal Harrdelin.”dedi evin matronu ve devam etti &lt;br /&gt;“Bugün bir Harrdelin olarak son günün ve bir Keraunzaa olarak yeniden doğumun.” Bu sözler üzerine Ern’dal doğrularcasına başını salladı. &lt;br /&gt;İralde oldukça rahatsız bir biçimde Valerrny’e döndü ve o her zamanki kontrollü hareketiyle, sinirini büyük bir başarıyla dizginleyerek sordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Eğer Elinnya hazırsa buraya gelmesini söyle. Herkes buradayken onun burada olmaması yeterince büyük bir zaman kaybı oldu zaten. Bir de onu daha fazla beklemekle vakit kaybetmeyelim.” &lt;br /&gt;Valerrny “tamam” dercesine başını salladı ve gitti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elinnya yalnız başına odasında oturmuş, düşünceler içerisindeydi. Tüm gün tanrıçasına yakarmasına rağmen en ufak bir cevap dahi gelmemişti. Her şeyi eline yüzüne bulaştırmamak için onun gücünden yardım almak istediyse de cevap bir hiç olmuştu. Omuzları düşmüş, elleri kucağında düşünüyordu. Ern’dal geldiğinde diğerlerinin yanına gidememe nedeni de hiç şüphesiz sakatlığının tüm çıplaklığıyla gözler önüne serilmesi olacaktı. Sinirden elleri titriyor, ağlamamak için dudaklarını ısırıyordu. Yapamayacaktı. O drowun karşısına tıpkı evde olduğu gibi sakat bir zavallı olarak çıkacak ve her şey mahvolacaktı. Sürünen bir utaç, ailesinin çöküşü… Ern’dal’ın İralde ve Valerrny sayesinde bastırılacağını düşünse bile tüm gün ona cevap vermeyen tanrıçasının yardımı olmadan nasıl olurdu da Harrdelinlere yapılacak saldırıda yardımı dokunabilirdi? Ern’dal’dan kurtulsa bu defa daha büyük bir sorunla baş başa kalıyordu. Bu büyük ikilemin içinde, köşeye sıkışmış topal bir fare olarak korkak gözlerle sonunu beklerken olabilecek en kötü şey oldu: Valerrny içeri girdi. &lt;br /&gt;Hiçbir şey söylemedi, sadece yatağa oturdu ve gözünü kardeşine dikti. Uzun süren sessizlikten sonra kardeşini çenesinden kavrayarak kendisine bakmaya zorladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bunca yıldır beslediğim, büyüttüğüm ve koruduğum kardeşime bir bakın hele… Sümükleri akmış bir biçimde zayıflığıyla baş başa! Ben seni bunun için mi bu günlere getirdim!” dedi ve ardından kızın yanaklarını tek eliyle öyle bir sıktı ki Elinnya yüzünde tek bir kasını bile oynatamadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İralde aşağıda seni bekliyor. Eh tabii diğerleri de. Diğerlerinden kastım kim sen çok iyi biliyorsun. Başarısızlığa tahammülümüz yok Elinnya! Artık gerçeği gör! Zaten başarısız olduğumuz için bu haldeyiz ve şimdi sen de bizim en büyük yenilgimiz olmak için buradasın. Şimdi odadan çıkıp gideceğim…” Elinnya tam bir şey söylüyordu ki Valerrny elini yukarı kaldırarak kesin bir biçimde onun lafını kesti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sakın bana tek kelime etme! Kelimelerini aşağıdakilere sakla. Ben şimdi gidiyorum ve sende hemen arkamdan aşağıya geliyorsun tamam mı?” bu sözleri söyledikten sonra tek bir cevap bile beklemeden kapıya doğru yürüdü. Bu esnada nedendir bilinmez, sanki bir güç onu Elinnya’ya bakmaya zorluyormuş gibi durup kardeşine bakmak için arkasını döndü. Ve o an, uzun zamandır görmediği ve çok yakından tanıdığı birinin gözleriyle karşılaştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tamam ablam…” dedi kısık bir ses. Elinnya’nın kararlı duruşunun arkasındaki kör karanlıkta birden iki dev gibi kırmızı göz açılıverdi. Valerrny ister istemez titredi. O, oradaydı… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elinnya koridorda yürüdü. Hala daha başarısız olma olasılığı onu yiyip bitirirken o kendine karşı bir savaş veriyordu. Ellerini göğsü hizasına kaldırdı ve yürümesini kesmeden yeni güçlerine başvurdu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İyi drowların tanrıçası yüce Eilistraee! Beni karanlığın gözlerinden sakla ve kötü olanın şerrinden koru.” diye fısıldadı ve ellerini belinden, bacağına oradan da topla ayağına doğru kaydırarak ayağına dokundu. Ayağında bir sıcaklık hisseti, ama ne olduğuna dair hiçbir fikri yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra cesaret bulup devam etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Irkımın ve ailemin utancını, benim ise varlığımın sembolü olan bu kusurumu örtmemde bana yardımcı ol. İzin ver de bu kusuru kötü amaçlar için kullanacak ve senin kutsal emellerine zarar verecek olanların gözleri görmesin.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bir süre öylece kaldı. Ellerini çekip sonucu görmekten oldukça korkuyordu. Gözlerini kapayıp ellerini çektiğinde ise ayağının şeklinin düzelmiş olduğunu gördü. Sevinçle öne doğru, yeni doğmuş bir ceylan gibi atılırken bir terslik oldu. Yürüyüşü tam anlamıyla düzelmemişti. Eskisi kadar olmasa da aksayarak yürüyordu. Korku içinde olduğu yerde kaldı. Ne yapacaktı? Hala daha topallıyordu. Yarı başarı, yarı yenilginin karmaşık hisleriyle düğünün yapıldığı büyük salona girdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elinnya kapıda göründü. İçeri girip girmeme konusunda tereddütlü gibiydi. Onu İlk gören İralde oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ve işte bu da en küçük kardeşimiz Elinnya. Ama sen onu zaten tanıyorsun.” dedi İralde ciddi ama açık bir biçimde iğneleyerek kardeşini yen koca adayına tanıttı.  Ern’dal hiçbir şey demedi, sadece eğilerek selam verdi. Elinnya’da hafifi bir baş hareketiyle bu selama karşılık verdi. Artık büyük an gelmişti. Valerrny, İralde ve Arnkra nefesini tutmuş Elinnya’yı izliyordu. Tereddütlü ama sağlam bir adım attı Elinnya. Bu andan itibaren Keraunzaalar’ın heyecanı doruk noktasına çıkmıştı. Sıra sakat ayaktaydı. Ve Elinnnya diğer adımını da attı. Ayağı içeri doğru dönük değildi, bunu herkes tüm çıplaklığıyla görmüştü. Ama ortada bir sorun vardı ki, Elinnya sakat olan ayağını attığında basışında bir problem var gibi duruyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ern’dal gayet sakin bir biçimde kızı izliyordu. Ayaklarına bakmıyor gibi yapsa da, o da en az Keraunzaalar kadar heyecanlıydı. Söylenenlerin aksine kızın ayağı içeri dönük falan değildi. Gayet sağlam görünüyordu. Ama bir problem olduğu kesindi. Birden ister istemez yüzünde bir sırıtış oluştu. Onları suçüstü yakalamıştı. Sonra kız adımlarını hızlandırdığında sırıtışı gitti. Doğuştan bir sakatlıktan çok ayağını burkan biri gibi yürüyordu. Kafası iyice karışmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Beklettiğim için özür dilerim Yüce Anne ve siz Harrdelin oğlu Ern’dal. Koridorda ufak bir kaza geçirdim. Kendini bilmez bir hizmetçimin yere düşürdüğü Lloth figürlü büyük vazoya takıldım ve düştüm. O yüzden ayağım bana sorun çıkarsa da şu an gayet iyiyiyim. Aaa, bakışlarınıza bakılırsa siz de benim bir sakat olduğumu düşünüyordunuz değil mi?” başını geriye doğru atıp güldü. “Çok üzgünüm maalesef böyle bir gösteri yapamayacağım size. Keraunzaa ailesinde mükemmelik esastır!” dedi son sözlerini çatık kaşlar ve meydan okuyan tipik bir drow dişisi gibi vurgulayarak. Bu sözler üzerine İralde Ve Valerrny’in göğsü kabarmış ve ikisi de Elinnya’ya takdir eden bakışlarla bakıyordu. Ama İralde daha çok “iyi kıvırdın” der gibiydi. Elinnya bunun üzerinde fazla durmadı. Bu küçük oyundan bir hayli hoşlanan Arnkra hemen Elinnya’nın yanına koştu ve ona kolunu uzattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Benden destek alabilirsin Elinnya.”dedi. Elinnya’da bu teklifi geri çevirmedi ve kardeşinin koluna girerek onun yanındaki yerini aldı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ern’dal, Elinnya’nın iğnelemesine kayıtsız kalmıştı. Yerini bilen biri olduğu açıktı ama İralde onda bir şeyler seziyordu ki bu çok hoşuna gidiyordu. Müstakbel kocası, o suskun tavırlarının altında her daim tıkır tıkır işleyen bir zihne sahipti. Her hareketini planlıyor, attığı her adımı tartıyordu. Bu yüzden hata yapma oranı giderek düşüyordu. Elinnya’ya cevap vermemesi kafası içindeki tilkileri de dizginlediği anlamanı gelmiyordu elbette. İralde kendinden geçerek erkek drowun zihninde dolaşırken onun her bir düşüncesi, her bir duygusu onu daha fazla mutlu ediyordu. Bu gösteri ona yetmemişti anlaşılan. Daha fazlasını öğrenmek için pusuya yatmış bir yılandı o. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Daha fazla vakti kaybetmeden düğün törenine geçelim.”dedi Valerrny sert bir tonda. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İralde ve Ern’dal ortada, geri kalanlar ise etraflarındaydı; şimdi sembole göre yerleşme vaktiydi. Oda tamamen karanlıktı ve yerde bir Lloth işareti vardı. Sembolün tam ortasına İralde geçti ve karşısındaki en uzak uca da Ern’dal geçti. Merkezdeki kırmızıya boyanmış nokta evin matronu olan İralde’nin hakkıydı hiç şüphesiz ve evin diğer dişileri de kan kırmızı merkezin etrafındaki diğer uzantılara yerleşti. Valerrny solunda, Elinnya ise sağındaydı. İralde’nin arkasında kalan en uzak uçta Arnkra vardı. Böylece herkes hazırdı. Tek eksik, Lloth’un takdisiydi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İralde kafasını arkaya doğru attı ve haykırdı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Örümcek Kraliçem! Varoluşumuzun, damarlarımızda akan gücün, evlerimizi koruyan tılsımların sahibi! Bu gün bu adamla olan birlikteliğimi kutsa ve izin ver de sana yeni kullar ve rahibeler, evime yeni bireyler kazandırayım!” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce hiçbir şey olmadı. Valerrny ve İralde’nin mırıltılı ayin duaları dışında duyulan bir şey yoktu. Arnkra ve Ern’dal’da kendilerine düşen kısımları sessizce söylüyorlardı. Elinnya’nın ise hiçbir işlevi yoktu burada. İstese de olamazdı. Ama hiçbir şey olmaması onu rahatsız etmişti. Sonra aniden sakat ayağının yer aldığı sol bacağı karıncalanmaya başladı. Etraf karanlıktı karanlık olmasına ama o bir drow olarak her şeyi rahatlıkla görüyordu. Bir şeyler ters gidiyordu. Karıncalanma şiddetini arttırdı ve o artık sol bacağını hissedemez hale geldi. Bu ayin ona göre bir şey değildi. O buraya ait değildi. Tanrıçası onu muhakkak Lloth’un gözlerinden saklıyordu ama karanlık güçler kendilerinden olmayana tepki gösteriyordu. Artık Elinnya sakat bir ayaktan çok bacaksız bir drow gibiydi. Sanki sol bacağı artık yoktu. Karıncalanma yerini büyük bir sızıya bıraktı. “Burada olmamalıyım!” diyordu durmadan ama gitmesi de imkânsızdı. O kendine yoğunlaşmış olduğu için olanların farkına varamamıştı. Yere çizilmiş kırmızı nokta şimdi kan kırmızı parıldıyordu. Sanki camdan bir küre yerleştirilmiş gibiydi ve İralde’de onun tam ortasında duruyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bana gel kocam.”dedi yüzünde çılgın bir gülümsemeyle. Şimdi tek tek, Valerrny, Arnkra, Elinnya ve Ern’dal olduğu yerler de parıldıyordu. Ern’dal yavaş adımlarla İralde’ye yaklaştı ve önünde diz çökerek bundan sonra ruhunun ve bedeninin karşısındaki dişiye ait olduğunu beyan etti. Ern’dal ve İralde’nin etrafını yerden çıkan örümcek bacakları sardı ve İralde’nin alnına dokundular. Tam bu anda Elinnya’nın dudaklarından az daha bir çığlık kopuyordu. Yüzü fena halde acı çeken birine aitti ve tam karşısında duran Valerrny şok içerisinde onu izliyordu. Kardeşinin bu halde olmasına hiçbir anlam veremiyor ve açıkça kıza bir şey olmasından endişeleniyordu. O onun tek şansıydı. Ama şu an daha çok neler olduğunu anlamakla meşguldü. Birden beyninde bir şimşek çaktı “Lloth onu asla kabul etmez!” diye haykırmıştı bir ara, dev kırmızı gözlere doğru. Durumu şimdi anlıyordu. Lloth’un güçleri onun varlığına karşı bir tepki yaratıyordu. Bu durum onu korkuttu. Her an evleri başlarına yıkılacakmış gibi paniğe kapıldı ve şu düğünün bir an önce bitmesi için dişlerini birbirine geçirdi. &lt;br /&gt;Bu esnada İralde’nin alına dokunan örümcek bacakları yavaş yavaş geldikleri yere döndüler ve yeniden karanlıkta kaldılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kalk Ern’dal. Ama bu defa bir Keraunzaa olarak kalk.”dedi İralde büyük bir mutlulukla. Tepkilerini kontrol etmekte çok başarılı olan İralde o an sevincini dizginlemekte bir sakınca görmemişti demek. Bu durum Valerrny’in midesini bulandırdı. Nefretle kardeşini süzüyordu. Matronluğa yakışmadığı konusunda kesinlikle haklı olduğunu düşünüyordu. Sonra gözleri Elinnya’ya kaydı. Nefes nefeseydi. Hafifçe öne doğru eğilmiş ve göğsünü tutuyordu. Hırıltılı sesler çıkarıyordu ve bu durum Arnkra’nın gözünden kaçmadı. Soran gözlerle Valerrny’e döndüyse de hiçbir cevap alamadı. Bir baş hareketiyle Elinnya’nın yanına gitmesini işaret etti ve Arnkra da denileni yaptı. Elinnya yanına gelen erkek kardeşine şöyle bir baktı zorlukla nefes almaya devam ederek. Arnkra ise ne yapacağını bilemeden sadece sormakla yetindi &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ İyi misin Elinnya?” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İyiyim.”dedi sıktığı dişlerinin arasından drow kızı. Arnkra, Elinnya odaya ilk girdiğindeki gibi koluna girmesini önermedi. Kızdan şüphelenmişti. Onda her zaman rahatsız edici bir şeyler vardı ama şu an her şey daha da sinir bozucu bir hal almıştı. Onun kendisine dokunması o an en on isteyeceği şeydi. Kız farklıydı, ama bir gün rahibesi olacağı Örümcek Kraliçe önünde bu duruma düşmesi onun çok başka anlamlarda farklı yapıyordu. Gözlerini Elinnya’ya dikmekten kendini alamıyordu.&lt;br /&gt;Bu esnada İralde ve Ern’dal olanların farkında değildi. Lloth onların zihninde konuşuyordu o sırada-tabii İralde neler söylendiğini anlarken Ern’dal dayanılmaz bir uğultu duyuyordu- ve bu Elinnya ile Valerrny için büyük şanstı. Kutsal sözler sivri kulaklara fısıldandı ve tören bitti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keraunzaalar yeniden sessizliğe bürünmüştü. Herkes İralde’ye dönmüş, saldırı emrinin verilmesini bekliyordu. Pek tabii Ern’dal’ın tepkisi de merakla bekleniyordu. Elinnya’nın uyuşmuş bacağı kendine gelmeye başlamıştı. Yeniden bacağını hissedebiliyordu ve rahat nefes almaya başlamıştı. Kendi kendine İralde’nin bir dahaki düğününde orada olmayacağına dair yeminler ediyor ve tüm ailesini sövüyordu. Saçları ter ve sinirden dolayı önüne düşmüştü. Tek eliyle düşen saç tellerini geriye attı. Çok siniri bozulmuştu. Arnkra’nın dik dik bakan, şüpheci bakışlarının farkındaydı ama ona verecek bir cevabı olmadığı için fark etmemiş gibi yapıyordu. Kardeşi bakışlarını başka tarafa çevirdiğinde Elinnya’nın gerilmiş boyun kasları gevşedi. Rahatlamıştı ama hala daha Arnkra’ya bir cevap verememiş olmanın sıkıntısı vardı üzerinde. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Valerrny ve Elinnya, yukarı çıkın. Arnkra, aşağıya gidip adamlarımızı kontrol et.” Herkes itaatkâr bir biçimde denileni yaptı. Ya da en azından herkes. Valerrny İralde’nin bu emreder tarzı karşısında yüzünü ekşitip kardeşine tehditkâr bir bakış atmaktan kendini alamadı. Anlaşılan İralde, kocasıyla özel olarak konuşmak istiyordu. Tüm ailenin beklentili bakışları ona bakarken belki de adamın gerileceğini düşünmüştü. &lt;br /&gt;Aile üyeleri hızla odadan çıkarlarken, İralde yüksek merdivenli tahtına çıktı. Yapacağı konuşma çok ciddiydi ve iki tarafında kaderini değiştirecekti. Ayrıca artık evin matronu olarak kocasına yerini öğretmesi de gerekirdi. &lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7035262680933797932-724459953696688786?l=arka-sokak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/arkasokak/~4/JiAYLlTNxOY" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://arka-sokak.blogspot.com/feeds/724459953696688786/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7035262680933797932&amp;postID=724459953696688786&amp;isPopup=true" title="0 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/724459953696688786?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/724459953696688786?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/arkasokak/~3/JiAYLlTNxOY/sakat-rahibe-7bolum.html" title="Sakat Rahibe // 7.Bölüm" /><author><name>Hazal</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10635638823482125549</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="23" src="http://1.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/SYX9FKadhiI/AAAAAAAABB4/Os-8tm9qnTI/S220/MTGgameday_reya.jpg" /></author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://1.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/TJB2loOIMGI/AAAAAAAABYg/kgF3XyvHvKQ/s72-c/c97094362eece4c196ae3bc48098cedb.jpg" height="72" width="72" /><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://arka-sokak.blogspot.com/2010/09/sakat-rahibe-7bolum.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;CkAHQ30_fCp7ImA9WhZQFUs.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-7035262680933797932.post-2074403824713401557</id><published>2010-01-01T19:27:00.005+02:00</published><updated>2011-04-23T15:12:12.344+03:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2011-04-23T15:12:12.344+03:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Drow Fısıltıları" /><title>Sakat Rahibe // 6.Bölüm</title><content type="html">&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/Sz4xy0-Ni7I/AAAAAAAABYQ/ceGGb4Ozr4A/s1600-h/3.bmp"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/Sz4xy0-Ni7I/AAAAAAAABYQ/ceGGb4Ozr4A/s320/3.bmp" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5421825750683454386" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Evin yeni ve tarihindeki en güçlü matronu İralde Keraunzaa, karanlık tahtında kurulmuş yeni damadın gelişini bekliyordu düşünceler içinde. Bir yandan da Valerrny ile zorunlu bir düşünce birliğindeydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu kadar saçmalayacağını tahmin etmezdim Yüce Anne!” diye sitem etti Valerrny. Yüce anne, derken sesinde hem kıskançlık hem de alay vardı. O makama yakışmıyorsun, imasını her lafına iliştirmekten çekinmiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Lloth aşkına! Bana birazcık olsun güvensen emin ol daha mutlu bir kardeşlik yaşayacağız.”dedi yeni matron, yüksek tahtın merdivenlerinin dibinde duran ablasına göz kırparak. Sesinden ve hareketlerinden bariz bir yapmacıklık akıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gelen erkek bir Harrdelin! Bizi ele veren evin bir oğlu! Her şey bu kadar açıkken nasıl oluyor da sen bu kadar rahat oluyorsun! Onu evimizi kabul etmemeliydin İralde! Bu yaptığın en büyük aptallıktı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İralde, Valerrny’in sözlerine kulak asmadı, hatta onu aşağılama çabasına bile. Düzgün, siyah derili bacaklarının üst üste atmış, tek elini de yumruk yaparak çenesini altına koymuş dalgın dalgın ilerilere bakıyordu.&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt; &lt;br /&gt;“Onu araştırdım. Ern’dal Harrdelin, kurallara oldukça bağlı bir erkek. Evin gözde erkeklerinden. Ailesine karşı en ufak bir hatası bile olmamış. Birkaç kez yüzeye gönderilme yeterliğine erişmiş ama bu işleri bilirsin işte, sonra başkasını seçmişler. “ İralde’nin ima ettiği elbette ayağının kaydırılmasıydı. Ama yüzeye çıkacak zekâya sahip olmasa da o yeterliliği göstermesi bile onun için yeterliydi. Hele o bağlılığı… İralde geçen gece Örümcek Kraliçe’nin de yardımıyla yeni kocasıyla ilgili oldukça büyük bir bilgiye sahip olmuştu. Ve şundan emindi, şartlar her ne olursa olsun yeni ailesi Keraunzaalar olacağı için onların yanında yer alacaktı. Şartlar ne olursa olsun…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İralde farkında olmadan son cümleyi sesli söylemişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hımm? Yok bir şey, düşünceler dalmışım. Neyse gelelim sevgili gözdemize! Ah çok özür dilerim, senin sakat oyuncağına mı demeliydim?” yüzünde alaylı bir gülümseme oluştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kızın sakat olduğunu görecek mi dersin?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Onu görmek için geliyor değil mi ablacım?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ve içimizden birileri onu yatağına alacak.” dedi en büyük kız kardeş sanki bir lanet okuyormuşçasına.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ona ihtiyacımız var.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Elinnya’ya mı? Bunu anlamana sevindim taze matron.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hayır, hayır ona değil, Ern’dal Harrdelin’e. Elinnya’ya gelince, koskoca konseyi nasıl aldattıysa bunu çok kolay atlatacaktır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bir B planımız olmalı derim. Kızın güçleri son zamanlarda çok dengesiz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Dengesiz ve büyük…” dedi aniden İralde şüpheye düşerek. “Onu boş zamanlarında çalıştırıyor olma ihtimalin nedir Valerrny?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Evin iyiliği için bazı şeyler yapılmalı.”diye kestirip attı Valerrny ve İralde de daha fazla sorgulamadı. Hâlbuki Valerrny bariz bir biçimde yalan söylemişti. Kızın bu kadar güçlenmesinin nedenini o da bilmiyordu ve her şeyi üstüne alarak kardeşini kurtarmak en mantıklısıydı. Ne de olsa, Elinnya bir gün o anlamsız sadakati ve Valerrny’e olan düşkünlüğüyle onun yükselişinin bir numaralı etmeni olacak hatta ve hatta, onu en tepeye kendi elleriyle çıkartacaktı. Bu düşüncelerle durumun ciddiyetini daha iyi kavradı. İralde durumu elbette önemsemeyecek ya da daha da kötüsü sadece öyle görünecekti. Yine de bu Ern’dal isimli evin yeni erkeğinin kızı burada görmesi de İralde’yi konseydeki kadar rahat kurtulma şansı yaratmazdı. Hayır, bu defa evin matronu olarak tüm sorumluluk onun omuzlarına binerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derin sessizlik sanki saatlerdir sürüyor gibiydi. Odanın loş ortamı, iki kız kardeşin etrafında dönen karanlık auralar ve onları dışarıdan izleyen 7 çift göz… kızıl ve kararlı gözler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Planımı açıklamanın vakti geldi.” Sessizliği İralde bozmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Seni dinliyorum.”dedi Valerrny büyük bir ciddiyetle. Kollarını göğsünün üzerinde kavuşturdu ve bekledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Benimle misin Valerrny?” dedi aniden Yüce Anne. Yüzünde aşılmaz bir kararlılık ve durumun önemini yansıtan kızıl hareler vardı sanki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Seninleyim.”dedi ablası bir an bile tereddüt etmeden. Belki birbirlerinin düşmanıydılar ama söz konusu evin geleceği ve yükselişi olunca ihanet kabul edilemezdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Harrdelinlerin sadık oğlu avuçlarımıza düştüğünde artık tamamen bizim olacak. Yeni evine ve ailesine itaatte kusur tanımayacağını garanti ederim. Ama o burnu büyük Harrdelin ve peşimizdeki cadıların asla tahmin edemeyeceği bir şeyi yapacağız.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Nedir o?” Valerrny oldukça heyecanlanmıştı. Kavuşturduğu kollarını daha da sıkmıştı. Ardından ne geleceğini tahmin edebiliyordu ve bu onu korkuttuğu kadar umutlandırıyordu da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“18.ev yıkılmalı!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve bu sözler, amacına ulaşmak için önüne gelen her şeyi delip geçen ateş uçlu bir ok gibi tüm karanlığı deldi geçti.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Ern’dal Harrdelin görevini iyice anlamıştı. Her ne kadar 23.eve gidip oranın bir parçası olmak gururunu kırsa da, Harrdelin matronunun da vaat ettiği gibi bu işten karlı çıkan onlar olacaktı. Belki her şey çok ortadaydı ve bu durum Keraunzaalar’ın karşı planlar geliştirmelerine olanak veriyordu ancak konseyin kararına da hayır diyemezlerdi. Piyon olduklarını evin her üyesi biliyor olsa da, bu kedi fare oyununda kedi olarak avı yutacaklarından emindiler. Kızın foyasını meydana çıkartacak, onu rezil bir hayvanmış gibi zincirlerle Menzoberranzar sokaklarında dolaştıracak ve ardından Keraunzaalar’ı yıkan kuvvetler arasında yerlerini alacaklardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ern’dal gibi örnek bir erkeği kaçırmak istemeyeceklerinden emindi Yüce Anne Fellice. Bu nedenle dün gece İralde’nin oğlu üzerinde araştırma yapmasına hiçbir engel koymamış, aksine bu gidişatı dikkatle takip etmişti. Oğluna da güveniyordu üstelik. Ern’dal’ın birinci önceliği her zaman ailesi olmuştu ve olacaktı da. Düşüncelerinden ani bir kapı çalınmasıyla sıyrıldı. İrkilmişti fakat bunu görecek kimse yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İçeri gir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yüce Anne, beni emretmişsiniz.” dedi oyunun en büyük piyonu Ern’dal, tek dizi üzerine çökerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bugün büyük bir gün oğlum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Evet Yüce Anne.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bizi utandırmayacağını umuyorum.” Bakışlarını aşağısında duran erkek drowu delip geçti. Hiçbir şey söylemesine gerek yoktu, başarısızlığı karşısında evin yeni drider’ı olacağı çok açıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ern’dal da bunu hemen anlamış olacak ki rahatsızca kıpırdandı. Belli etmese de iliklerine kadar titremişti. Bir an sanki belinden aşağısı örümcek bedeniymiş de, o korkunç ve tüylü kara benden sekiz tane uzun bacak fırlamış gibi geldi ona. Kendini çok çaresiz ve aptal hissetti. Evin rahibelerinin kontrolünde beyinsiz bir yarı-adam… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ern’dal! Beni dinliyor musun!” Fellice’in sesi evin içinde korkunç bir ahenkle çınladı. Onun bağırış ve fısıltılarını yıllar içinde özümsemiş kara duvarlar bu sözleri de önce yansıtıp sonra dokusuna ekledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Elbette! Sizin ve emirleriniz karşısında aciz kulunuzum.” Drow kendini çabuk toparlamış ve her zamanki sadakat gösterisiyle göz boyamayı da başarmış gibiydi. Fellice bir süre oğlunu süzdü, bu sürede drow erkeği başını hiç kaldırmadan, ensesinden akan soğuk terlerle omzuna inecek bir kırbaç bekledi. Ancak Fellice ikna olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Güzel. Sana güvendiğimizi unutma Ern’dal Harrdelin! Sen bu evin yükselişinin en büyük ve ilk adımısın. Kendini ve aileni yukarılara taşı oğlum. Şimdi git.” dedi ve tahtın arkasındaki gölgelere çekildi. Odadan hızlı adımlarla çıkan Ern’dal Harrdelin omuzlarındaki yükün ağırlıyla eziliyor gibiydi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Harrdelinlerin oğlu, asla saçları açık gezmezdi. Sıkı bir disiplinle yetiştirilmişliğini hayatının her alanına yansıtırdı. Uzun beyaz saçları her sabah sıkı bir atkuyruğu olarak arkasında toplanır ve güne öyle başlardı. Melee-maghtere’de aldığı eğitimlerde, kendisinin bir uzvu konumuna geçen uzun bir zincir ucuna bağlı iki ucunda kanca bulunan bir silah seçmişti. Bazen bu her yere uzanan iki uçlu zincirden dolayı kollarını birer örümceğe ait gibi hissederdi ve bu onu oldukça korkuturdu. Yine de, kesik içindeki elleri ve zincirlerin saldırı sırasında sürtünüp vurduğu yaralı kolları bunu inkâr edercesine saldırırdı düşmanına.&lt;br /&gt;Ayrıca ailesinin yer aldığı her türlü entrikada vazgeçilmez olmuştu. Bu onu, önce ölecekler listesinde üst sıralara çıkarsa da hala yaşıyordu, öyle değil mi?&lt;br /&gt;Uzun boylu, çekik kırmızı gözlü, sivri bir çenesi ve bir savaşçı için fazla biçimli elleri vardı. Tabii bu avuç içlerini görmeyen gözler içindi. Oradaki savaş yaralarını görenler için, bir de omzunda asit dökülmüş büyük bir bölge vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olanları düşünüyordu erkek drow. Başarısız olursa kendi ailesi onu drider yaparak evin beyinsiz bir kuklası yapacaktı. Fakat onu düşündüren bir şey daha vardı, her şeyin meydana çıktığı bir anda pek ala Keraunzaa kadınları da onu Lloth’un izniyle parçalayabilirdi. Kafasını iki yana salladı. Odaklanamıyordu. Bir yerlerde bir hata vardı sanki. Yüce Anne Fellice yeni matronu çok hafife alıyordu anlaşılan. Ama Ern’dal boş durmamıştı. Her türlü yaltaklanma ve kaçak hizmetler(ailesinden habersiz başkalarının işlerine yardım etmesi) sonucunda bazı bilgiler edinmişti. Ne para ne de güç, o sadece İralde Keraunzaa’yı araştırmıştı. Annesi yanılıyordu, karşısındaki genç bir kadındı ama tecrübesiz değil. Fellice Harrdelin’in uğursuz ve buruşuk yüzünü getirdi gözünün önüne. O yaşlı örümcek yüzyıllardır evin üzerindeki tek güçtü. Sonra İralde’yi hayal etmeye çalıştı. Genç, güçlü ve kurnaz… Hiç görmediği yeni efendisinin yüzünü düşünmek ona her ne kadar saçma gelse de bunu yapmaktan kendini alamadı. Bu eve yeterince sadakat göstermişti. Artık daha yüksek potansiyeli olanlara yönlenme vaktiydi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İralde, kara camdan yapılma örümcek bacakları üzerine oturtulmuş, is kaplı küreden geriye çekildi. Yüzünde zafer kazanmış bir gülümseme vardı ki odanın loş meşale ışıkları altında, uzayan gölgelerin yol açtığı bir korkunçluğa sahipti. Rahatça arkasına yaslandı. Biraz yorulmuştu, ama çok değil. Fellice Harrdelin nihai sandığı zaferinin hülyalarına dalmışken, o gidip biricik oğlunun düşüncelerinde gezinmiş ve dahası kendini ona merak ettirmişti. Günlerdir ektiği tohumlar bugün meyvesini vermiş ve İralde sadece ona varlığını hatırlatarak, başka hiçbir şey yapmadan Ern’dal’ı kendi düşünceleriyle baş başa bırakmıştı. Varsın Fellice Harrdelin geçen geceki olay için kontrolün onda olduğunu sansın. Sanki İralde Ern’dal’ı araştırmış da o da buna göz yummuş gibi… O yaşlı bunak, kartlaşmış ve buruşuk poposu tahtına yapışmış cadaloz tam da İralde’nin istediği konumdaydı. İralde ipleri onun eline vermiş ve gizliden gizleye ördüğü ağlarla ana oğlu tam merkeze çekmişti. Vakti geldiğinde Valerrny’in rahibe güçleri ona yardım edecekti. Ancak tek sorun Elinnya’ydı. Eğer bu işte yer alacaksa bunu evin yeni matronu için yapmayacağı açıktı. Ve yeni gelen damat kızın sakatlığını görürse her şey daha başlamadan biterdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yavaş yavaş yataklarına ve sıcak yataklarındaki ölüme çekilen drowlardan hiçbiri, Lloth’un yeni bir gözdesinin oluştuğunu ve aynı evden başka birinin de onu durdurmak için geliştiğini bilmedi. Ya da en azından şimdilik…&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7035262680933797932-2074403824713401557?l=arka-sokak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/arkasokak/~4/MtgZFbAM8d4" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://arka-sokak.blogspot.com/feeds/2074403824713401557/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7035262680933797932&amp;postID=2074403824713401557&amp;isPopup=true" title="6 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/2074403824713401557?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/2074403824713401557?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/arkasokak/~3/MtgZFbAM8d4/sakat-rahibe-6bolum.html" title="Sakat Rahibe // 6.Bölüm" /><author><name>Hazal</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10635638823482125549</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="23" src="http://1.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/SYX9FKadhiI/AAAAAAAABB4/Os-8tm9qnTI/S220/MTGgameday_reya.jpg" /></author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://1.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/Sz4xy0-Ni7I/AAAAAAAABYQ/ceGGb4Ozr4A/s72-c/3.bmp" height="72" width="72" /><thr:total>6</thr:total><feedburner:origLink>http://arka-sokak.blogspot.com/2010/01/sakat-rahibe-6bolum.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;CkEESHg9eip7ImA9WhZQFUs.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-7035262680933797932.post-1749394357234641384</id><published>2009-11-24T15:12:00.016+02:00</published><updated>2011-04-23T15:10:09.662+03:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2011-04-23T15:10:09.662+03:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Mim kutusu" /><title>Tam Benlik Bir Mim</title><content type="html">&lt;strong&gt;Uzun zamandır yazmadığım gibi mimlenmiyordumda. Şimdi sevgili &lt;a href="http://yorgun-savasci.blogspot.com/"&gt;mit&lt;/a&gt; beni mimlemiş, hem de kitaplar üzerine! Uçarak cevaplamaya başlamadan önce kendisine teşekkürlerimi sunarım ^^.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;1.Şu an okumakta olduğunuz kitap ve kısaca konusu:&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/SwviywOUG_I/AAAAAAAABXo/4Eo4-JL4wbU/s1600/silahsor.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 222px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/SwviywOUG_I/AAAAAAAABXo/4Eo4-JL4wbU/s320/silahsor.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5407665139154689010" /&gt;&lt;/a&gt;Stephen King'in meşhur serisi Kara Kule'nin ilk kitabı, &lt;strong&gt;Silahşor&lt;/strong&gt;. TÜYAP'tan 1.ve 2.sini almıştım bu serinin. Uzun zamandır da merak ediyordum. Okuduğum diğer kitaplara hiç benzemiyor ve benim okuduğum ikinci King kitabı oluyor kendisi.&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt; &lt;br /&gt;Stephen King'in fantastik kitabı diye çıktı zaten her yerde. Kendine ait bir evreni var fakat bu evren çok değişik. Biraz Ravenloft gibi, çünkü başka diyarlardan başka kararkterlerin bu evrene çekilme durumu var. Silahşor ya da gerçek adıyla Roland o diyara isteyerek gelmiş biri. Siyahlı Adam diye hitap ettiği bir büyücünün peşinde. &lt;br /&gt;Hee bir de diyarlar derken mesela bir kahraman New York'tan çekilip bu çarpık boyuta düşmüş. Siyahlı Adam onu bu diyara yollamış.&lt;br /&gt;Kitapta Western filmi havası var aynı zamanda. Etraf bu kitapta upuzun çöllerle çevirili. Orta Dünya'ya da güzel göndermeler var. Zaten King de bir Tolkien hayranıymış ^^. Ayrıca, kitaptaki kasabalar da tam kovboy kasabası şeklinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse neyse çok uzattım cevabı. Kısaca çok farklı bir kitap. Her olay(detaylara girmiyim) sizi daha çok merak ettiriyor. Bir de Roland kara kuleyi arıyor ama onu yok mu edecek koruyacak mı bilmiyorum. King'in tanıtımdaki sözlerinden kuleyi korumak tarzı bir şeyler anlamıştım ben :P. Bakalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;2.En son aldığınız kitap:&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TÜYAP'tan 3 kitap aldım en son. &lt;strong&gt;Mezarlık kitabı&lt;/strong&gt;(Neil Gaiman), &lt;strong&gt;Kara kule-1-Silahşor&lt;/strong&gt; ve &lt;strong&gt;Kara Kule-2- Üç'ün Çekilişi&lt;/strong&gt;(Stephen King).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mezarlık Kitabı'nı bir solukta okudum. Aldığı ödülleri hak eden çok tatlı bir Gaiman kitabı :). Bana okurken feci derecede Küçük Vampir tadını verdi. Ben böyle diyince çocuk kitabı gibi gelir. Çünkü konu, mezarlıkta büyüyen-yaşayan bir çocukla ilgili. Mutlaka okunmalı bu kitap ;).&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/SwvjWbynxZI/AAAAAAAABXw/BpUiXGp4zE8/s1600/96572.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 205px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/SwvjWbynxZI/AAAAAAAABXw/BpUiXGp4zE8/s320/96572.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5407665752145118610" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;3.Şimdiye kadar aldığınız kitaplar arasında en sevdiğiniz:&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birden fazlalar elbette :D! Bir tane olmasına imkan ihtimal yok. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ejderha Mızrağı"nın 14 kitaplık ana serisi benim için apayrıdır. Özellikle 2.kitap olan &lt;strong&gt;"Kış Gecesi Ejderhaları"&lt;/strong&gt; favorim. Bunun dışında Unutulmuş Diyarlar'dan &lt;strong&gt;"Anayurt"&lt;/strong&gt;, çok güzel bir üçleme olan &lt;strong&gt;"Warcraft Serisi"&lt;/strong&gt;, İhsan Oktay Anar'ın &lt;strong&gt;"Puslu Kıtalar Atlası"&lt;/strong&gt;, Ursula Le Guin'den &lt;strong&gt;"Yerdeniz Serisi"&lt;/strong&gt;, çocukluğumdan kalan eski dost &lt;strong&gt;"Küçük Vampir serisi"&lt;/strong&gt;, ödüllü kitap ve beğendiğim tek bilimkurgu kitabı&lt;strong&gt;"Fahrenheit 451"&lt;/strong&gt;, yeni aldığım kitaplardan &lt;strong&gt;"Mezarlık Kitabı"&lt;/strong&gt;, Tolstoy'a saygılarımla ;) &lt;strong&gt;"İnsan Ne İle Yaşar?"&lt;/strong&gt;, klasiklerden devam edeyim &lt;strong&gt;"Monte Cristo Kontu"&lt;/strong&gt;, İpek Ongun'un genç kızlar için mutlaka okunmalı dediğim serisi &lt;strong&gt;"Bir Genç Kızın Gizli Defteri"&lt;/strong&gt;, modern romanlardan &lt;strong&gt;"Koku", Simyacı, "Şeytan ve Genç Kadın"... &lt;/strong&gt;Uzayıp gidiyor işte :D! Daha devam etmeyeyim yoksa uzayıp duracak.&lt;br /&gt;.&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/SwvkqiG3API/AAAAAAAABYA/q2j3A3TXevo/s1600/Kis-Gecesi-Ejderhalari-Ejderha-Mizragi-2__13394381_0.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 141px; height: 200px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/SwvkqiG3API/AAAAAAAABYA/q2j3A3TXevo/s200/Kis-Gecesi-Ejderhalari-Ejderha-Mizragi-2__13394381_0.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5407667196949627122" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;4.Bir türlü bitiremediğiniz, bitirsenizde size illallah ettiren kitap:&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;"Gülün Adı". &lt;/strong&gt;O kadar meşhur kitap, filmi bile var ama ben bitiremedim gitti. Kitapla aramda ilginç olaylar dönüyor. Hem başı pek sarmadı hem de ne zaman elime alsam kötü haber alıyorum korktum artık :S. Daha vardı da sattım bir kısmını şu an kitaplığımda yoklar. &lt;br /&gt;Herkes çok sevmesine rağmen &lt;strong&gt;"Olasılıksız"&lt;/strong&gt;ın başı beni sıktı mesela, bende kendimi kasmadım açıkçası, onu bu şıkka yazmam pek doğru değil. Devam etmeliyim ona da bir ara.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Utanarak şunu diyim &lt;strong&gt;"Silmarillion"! &lt;/strong&gt;İlk okuduğumda bana çok ağır gelmişti :S! Küçüktüm o zaman belki de ondan. Dili beni yormuştu. Uzaklaştım sonra kitaptan. Bir ara yeniden elime almalıyım(o zaman kendimi kasa kasa yarılamayı başarmıştım ama :D. Dili ağır gelmişti napıyım :/).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;5.Elinizdeki kitap bitince okumayı düşündüğünüz kitap:&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Silahşor" bitince serinin devam kitabı "Üç'ün Çekilişi" var. Yalnız keyfim bilir :D. 2.kitaba hemen başlamayıp "Yerdeniz Öyküleri"ni(Yerdeniz Serisinin kendi yazarı tarafından yazılmış öykü kitabı) okuyabilirim. Olmadı İhsan Oktay Anar'ın alıpta yarım bıraktığım "Amat"ını da okuyabilirim. Bilemiyorum ^^.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bende bu mimi &lt;em&gt;&lt;strong&gt;Bedir&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;'e postalıyorum :P. &lt;strong&gt;AMME&lt;/strong&gt;(yok yok dua falan değil xD) adlı bloglarına da ilk mim atana ben oluyorum yehuuu :D!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/Swvlb-h0eBI/AAAAAAAABYI/mhxZwVLGrs0/s1600/91646.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 240px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/Swvlb-h0eBI/AAAAAAAABYI/mhxZwVLGrs0/s320/91646.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5407668046392490002" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7035262680933797932-1749394357234641384?l=arka-sokak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/arkasokak/~4/8lj75Zg9jN8" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://arka-sokak.blogspot.com/feeds/1749394357234641384/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7035262680933797932&amp;postID=1749394357234641384&amp;isPopup=true" title="5 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/1749394357234641384?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/1749394357234641384?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/arkasokak/~3/8lj75Zg9jN8/tam-benlik-bir-mim.html" title="Tam Benlik Bir Mim" /><author><name>Hazal</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10635638823482125549</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="23" src="http://1.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/SYX9FKadhiI/AAAAAAAABB4/Os-8tm9qnTI/S220/MTGgameday_reya.jpg" /></author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://1.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/SwviywOUG_I/AAAAAAAABXo/4Eo4-JL4wbU/s72-c/silahsor.jpg" height="72" width="72" /><thr:total>5</thr:total><feedburner:origLink>http://arka-sokak.blogspot.com/2009/11/tam-benlik-bir-mim.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;A0QCQn46fyp7ImA9WxNXFEo.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-7035262680933797932.post-3015317570993225699</id><published>2009-10-02T13:12:00.012+03:00</published><updated>2009-10-02T13:29:23.017+03:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2009-10-02T13:29:23.017+03:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Haber" /><title>Zaman Çarkı 12. Kitap- Fırtına Toplanıyor ÖN OKUMASI</title><content type="html">&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/SsXUE9b3YmI/AAAAAAAABXg/rHVAxnuS0IU/s1600-h/story_header-490.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 180px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/SsXUE9b3YmI/AAAAAAAABXg/rHVAxnuS0IU/s400/story_header-490.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5387945710894670434" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Zaman Çarkı'nın hayranlarına güzel bir haberim var. Robert Jordan'ın ölümüyle Karısı &lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;Harried tarafından serinin son kitabını yazması için seçilen &lt;span style="color:#990000;"&gt;Brandon Sanderson&lt;/span&gt;'ın daha önce, okuyuculara adeta bir günah çıkrma tadında kendisnini nasıl seçildiğini ve kitabın son durumu hakkında neler söylendiğini dah önceden çevirmiştik.(Olayları Brandon Sanderson'da dinlemek için &lt;a href="http://www.kayiprihtim.org/portal/brandon-sanderson-amol-aciklamasi/"&gt;buyrun&lt;/a&gt;.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi ise, son kitabın üçe bölüneceği haberi bir kenarda dursun, biz size 12.kitabın ilki olan ve &lt;span style="color:#990000;"&gt;27 Ekim 2009&lt;/span&gt;'da piyasaya sürülecek &lt;/strong&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;Fırtına Toplanıyor&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;un (The Gatherin Storm) &lt;strong&gt;ön okumasını Türkçe'ye çevirdik!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bitmedi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu çevirmiz, serinin kendi çevirmeni olan Niran Elçi tarafından okundu ve kendisi onca işinin arasında bize editörlük yaptı! Bir nevi serinin kendi çevirmeninin gözetimi altında, kitabın kendisi tadında bir ön okuma sunuyoruz sizlere :).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;Çevirenler:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Buğra Şenyüz&lt;br /&gt;Hazal Çamur&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;Editör:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Niran Elçi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;İlk okuma:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Hakan Tunç&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;Son okuma- Sayfa tasarımı:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ozancan Demirışık&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen ön okumayı indirmek için &lt;a href="http://www.kayiprihtim.org/dosya/Firtina_Toplaniyor-ON_OKUMA.pdf"&gt;BURADAN&lt;/a&gt; buyrun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu çeviri &lt;a href="http://www.kayiprihtim.org/"&gt;Kayıprıhtım&lt;/a&gt; sitesinin yeni bir çalışmasıdır.&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7035262680933797932-3015317570993225699?l=arka-sokak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/arkasokak/~4/3ukLHq4t7Y4" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://arka-sokak.blogspot.com/feeds/3015317570993225699/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7035262680933797932&amp;postID=3015317570993225699&amp;isPopup=true" title="2 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/3015317570993225699?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/3015317570993225699?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/arkasokak/~3/3ukLHq4t7Y4/zaman-cark-12-kitap-frtna-toplanyor-on.html" title="Zaman Çarkı 12. Kitap- Fırtına Toplanıyor ÖN OKUMASI" /><author><name>Hazal</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10635638823482125549</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="23" src="http://1.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/SYX9FKadhiI/AAAAAAAABB4/Os-8tm9qnTI/S220/MTGgameday_reya.jpg" /></author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://2.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/SsXUE9b3YmI/AAAAAAAABXg/rHVAxnuS0IU/s72-c/story_header-490.jpg" height="72" width="72" /><thr:total>2</thr:total><feedburner:origLink>http://arka-sokak.blogspot.com/2009/10/zaman-cark-12-kitap-frtna-toplanyor-on.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;A0EDRXszcSp7ImA9WxNQEUQ.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-7035262680933797932.post-3236574340694159604</id><published>2009-09-17T17:22:00.008+03:00</published><updated>2009-09-17T18:01:14.589+03:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2009-09-17T18:01:14.589+03:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Geniş Açı" /><title>EjderYürek</title><content type="html">&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/SrJOr9o0dgI/AAAAAAAABW4/rwhlk7pAegk/s1600-h/sinemadevri_com_ejder-yurek.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 150px; height: 220px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/SrJOr9o0dgI/AAAAAAAABW4/rwhlk7pAegk/s400/sinemadevri_com_ejder-yurek.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5382451021848278530" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;Bu filmi ilk izlediğimde 7 yaşındaydım. Eh, film 1996 yapımı ne de olsa :P. Ama önemli olan bu değil. Ejderyürek, benim izlediğim ilk "ejderhalı" filmdi. Ve işte ilk defa o zaman bu muazzam yaratıklara vurulmuştum :).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ejderha avcısı olan Bowen, ejderhalra olan güvenini kaybedip onlara savaş açmıştır. Çünkü bir ejderha tarafından ihnaete uğramıştır vakti zamanında. Dünyada kalan son ejderha olan Draco'nun peşine düşer ve bilmediği şeyi öğrenir: onun son ejderha olduğunu. Bu film, bir ejderha avcısı ve ejderhanın arasındaki dostluğun yapıtıdır. Zaman zaman neşeli, zaman zaman buruk... Ama belki de en önemlisi, ihanete uğramış bir güvenin yeniden ortaya çıkıp, oluşmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avcımız oldukça başarılıdır. Birçok ejderhayı öldürerek nam salmıştır. Dünyada kalan tek ejderhayı da öldürmek için yollara düşer. Ancak onla karşılaştığında Draco ondan çok uzun bir süre bir gerçeği saklar.&lt;br /&gt;Bu ejderha, yani Draco, yıllar önce savaşta yaralanıp ölmek üzere olan genç kral Eion'u kurtarmak için kalbinin yarısını vermiştir. Böylece hastalıklı, genç kral ve Draco artık birbirlerine bağlanmıştır. Ancak Kral Eion kötü biridir ve halka zulüm etmektedir. Draco'da ona kalbini vermekte pişman olduğunu söylüyor zaten filmin bir yerlerinde :D.&lt;/strong&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/SrJOxWAB5mI/AAAAAAAABXA/oyIWq6P61D4/s1600-h/dragonheart-1.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 272px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/SrJOxWAB5mI/AAAAAAAABXA/oyIWq6P61D4/s320/dragonheart-1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5382451114287425122" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Önce savaşıp, sonra dost olan avcı Bowen ile ejderha Draco bir planı yürütmeye başlarlar. Draco, kasabalara saldırıyor gibi yaparak sadece çiftlikleri yakar (insanlara dokunmaz). Böylece ejderhadan korkan halkı kurtarmak için Bowen çıkagelir o anda ve düzmece bir savaş , ardından Draco'nun gösterişli yenilişiyle (yaptığı rol güldürüyor sizi :)) para ve ün kazanmaya başlarlar. Tabii köylüler Draco'nun dünyada son kalan ejderha olduğunu bilmedikleri için her seferinde saldıranın başka ejderha olduğunu sanırlar.&lt;/strong&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/SrJMtv7ZZlI/AAAAAAAABWo/u7fuEUqu_jg/s1600-h/ejder_yurek_2571_c.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 281px; height: 216px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/SrJMtv7ZZlI/AAAAAAAABWo/u7fuEUqu_jg/s400/ejder_yurek_2571_c.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5382448853504583250" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;Olaylar bu biçimde devam ederken genç kral Eion'un bu baskıcı ve kötücül gidişatına dur demeye karar verir ikilimiz. Böylece ona savaş açarlar. &lt;br /&gt;Burda tek bir öenmli durum var, Draco Bowen'ı yolundan alıkoymamak için kral Eion ile birbirlerine bağlı olduklarını, yani aynı hayatı paylaştıklarını söylemez çok uzun bir zaman.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zamanın görsel efektlerine göre ben büyülenmiştim. 7 yaşında bir cimcime olarak filmden sonra bir ejderham olmasını hayal edip durmuştum. Bowen ben olurdum o da ejderha ortağım ;).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonu oldukça hüzünlüydü. Hala içime bir şey oturur filmi tekrar tekrar izlediğimde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki düşman türün oluşan dostluğu, parçalanıp nefrete dönüşmüş bir güvenin yeniden kazanılması ve bu iki olgunun birleşiminden doğan birlik beraberlik duygusuyla baş kaldırış...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer bu filmi izlemediyseniz ve hele de bir fantastik severseniz çok şey kaçırmışsınız demektir. Benim küçüklük gözdem, ejderhalara, hatta fantastiğe ilgi duymamı sağlayan biricik filmimi siz de mutlaka izleyin!&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7035262680933797932-3236574340694159604?l=arka-sokak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/arkasokak/~4/bQcJxqfQeLY" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://arka-sokak.blogspot.com/feeds/3236574340694159604/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7035262680933797932&amp;postID=3236574340694159604&amp;isPopup=true" title="2 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/3236574340694159604?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/7035262680933797932/posts/default/3236574340694159604?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/arkasokak/~3/bQcJxqfQeLY/ejderyurek.html" title="EjderYürek" /><author><name>Hazal</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10635638823482125549</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="23" src="http://1.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/SYX9FKadhiI/AAAAAAAABB4/Os-8tm9qnTI/S220/MTGgameday_reya.jpg" /></author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://4.bp.blogspot.com/_ylD8kE4QU3g/SrJOr9o0dgI/AAAAAAAABW4/rwhlk7pAegk/s72-c/sinemadevri_com_ejder-yurek.jpg" height="72" width="72" /><thr:total>2</thr:total><feedburner:origLink>http://arka-sokak.blogspot.com/2009/09/ejderyurek.html</feedburner:origLink></entry></feed>

