<?xml version="1.0" encoding="UTF-8" standalone="no"?><rss xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:blogger="http://schemas.google.com/blogger/2008" xmlns:gd="http://schemas.google.com/g/2005" xmlns:georss="http://www.georss.org/georss" xmlns:itunes="http://www.itunes.com/dtds/podcast-1.0.dtd" xmlns:openSearch="http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/" xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0" version="2.0"><channel><atom:id>tag:blogger.com,1999:blog-1704911421933597242</atom:id><lastBuildDate>Thu, 19 Dec 2024 03:15:06 +0000</lastBuildDate><category>Güncel</category><category>aklıma bişi geldi</category><category>Ya tutarsa</category><category>Teşekkürler</category><category>Gizemli Medeniyetler</category><category>Çevre</category><category>İlgimi çekti</category><category>Gizemli Mısır Güncesi</category><category>Gerçeğin Peşinde</category><category>İmam Çıplak</category><category>Atatürk Olmasaydı</category><category>Salıverdim Çayıra</category><category>Kibele'nin köşesi</category><title>Fasulyenin Günlüğü</title><description>Bir fasulyenin aklından geçenler...</description><link>http://fasulyeningunlugu.blogspot.com/</link><managingEditor>noreply@blogger.com (Fasulye)</managingEditor><generator>Blogger</generator><openSearch:totalResults>244</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>25</openSearch:itemsPerPage><language>en-us</language><itunes:explicit>no</itunes:explicit><itunes:subtitle>Bir fasulyenin aklından geçenler...</itunes:subtitle><itunes:owner><itunes:email>noreply@blogger.com</itunes:email></itunes:owner><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-1704911421933597242.post-1354000693482108019</guid><pubDate>Thu, 03 May 2012 06:25:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-05-03T09:29:12.208+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Atatürk Olmasaydı</category><title>TARİH YAZILANLAR MI YAŞANILANLAR MIDIR? (4)</title><description>&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi yeniden Serdar Kaya'nın çalışmasına dönelim ve Nutuk eşliğinde ilerlemeye devam edelim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mustafa Kemal Nutuk'da TBMM'nin açılış hikayesini anlatırken "HÜKÜMET KURMA İŞİ" başlığı altında aşağıdaki cümleleri kuruyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Osmanlı Devleti ve halifelik yıkılmıştı. Artık, yeni temellere dayalı, yeni bir devlet kurmak gerekiyordu. Ama bu düşüncemi o zaman söylesem, ortalık büsbütün karışabilirdi. Çünkü milletvekillerinden bir çoğu, padişah ve halifenin suçsuz olduğuna inanıyordu. Hatta bir kısmı, halifelik ve padişahlık makamı ile bağlantı kurup İstanbul hükümeti ile uzlaşmak niyetindeydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hükümet kurmakla ilgili bir öneri de bulunmadan önce, Meclis'in genel eğilimini göz önünde bulundurma zorunluluğu vardı. Bu yüzden asıl düşüncemi gizleyerek bir önerge verdim"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu önergeye göre kurulacak hükümette bir padişah vekili ya da dengi olmayacaktı. Padişah ve halife zordan kurtulduğu zaman, meclisin koyacağı yasal kurallar uyarınca durumunu alır notu ile önerge tamamlanmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;
Kurulan hükümete rağmen henüz tabanın padişahı gözden çıkaramayan Mustafa Kemal acaba gerçekten Serdar Kaya'nın belirttiği gibi Sultan Vahdettin'in kızı Sabiha Sultan ile evlenme talebinde bulunup rededildiği için mi sonrasında Vahdettin hakkında sakınmadan düşüncelerini sarf ediyordu, yoksa daha önce de söylediğimiz gibi koşullar mı bunu gerektiriyordu? Resmi bir belge ile ispatlanabilir olmayan bu durum için küçük bir araştırma yapalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1894 yılında Ortaköy Sarayında doğan Sabiha Sultan'ın evlenme çağının gelmesiyle bir çok talibi çıkmıştı. Hatta bu talipliler arasında İran Şahı Ahmet Kaçar Han'da vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Harbiye Nazırı Enver Paşa'da Vahdettin'in kardeşlerinden Süleyman Efendi'nin kızı Naciye Sultan ile evlenmiş ve böylelikle saraya damat olmuştu. O dönem başarılı askerlerin Osmanlı hanedanına katılmaları bir gelenek olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Salih Fansa, Mustafa Kemal'in yakın arkadaşlarındandı. Paşa, Fansa ve eşinin Beyoğlu'ndaki konağına sıkça misafir oluyordu. Fansa bir gün dost konuşmaları sırasında Mustafa Kemal'e evlilik konusunu açar, artık iyi bir izdivaç yapıp, yuva kurmasını söyler. Yıllardır cepheden cepheye koşmuş artık yaşı 40'a yaklaşan ve hala yanlız yaşayan Mustafa Kemal'in kulağına zaman zaman Sabiha Sultan ile yakıştırıldığı da geliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün Vahdettin'in yeğenlerinden Muhibe Hanım, Selma Fansa'yı ziyaret eder ve Padişah'ın kızını Mustafa Kemal Paşa'ya vermeyi istediğini iletir. Paşa'nın fikrinin sorulmasını istediğini söyler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fansa'la konuyu Paşa'ya açar, Mustafa Kemal ise "O halde Sabiha Sultan buraya gelsinler" der. Tabi ki bu mümkün değildir. Paşa'nın cevabını öğrenen Muhibe Hanım "Bir sultan saraydan çıkar da, buraya nasıl gelir? Padişah kızı ayağa gitmez" der gülerek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mustafa Kemal ise netdir : "Ben bu memlekete büyük hizmetler ettim. Yarın daha da büyük hizmetler edeceğim. Saraydan bir başka yerde görsem ne çıkar?" (Gazeteci yazar Yılmaz Çetiner'in "Son Padişah Vahdettin" adlı kitabından alıntıdır)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mustafa Kemal'inde, Sabiha Sultan'ı beğendiği düşünülüyordu. Paşa yakınlarına Sabiha Sultan hakkında "Zeki ve çok güzel bir kız. Keşke bir sultan olmasaydı." der.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mustafa Kemal konuyu doktor Rasim Ferit Talay'a açar, evlenme işini sorar. Talay ise Sabiha Sultan ile evlenmesine karşıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bir sultanla evlilik hayatı sana ağır gelecek merasimlere tabidir. Yanına girebilmek için izin istemelisin veya onun davetini beklemelisin. Eğer bir sultanla evlenirsen ta'n ettiğin Enver Paşa'ya benzersin" (Osmanlı tarihçisi Çağatay Uluçay, "Padişahların Kadınları ve Kızları " kitabından alıntıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu iki alıntıdan sonra tekrar Serdar Kaya'nın bahsettiği durumu onaylayan bir başka tarihçinin kitabı Şahbaba'ya bakalım. Yazar, Murat Bardakçı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;"Mustafa Kemal Atatürk'ün Vahdettin'in kızı Sabiha Sultan'ın "Önümde hiç iyi bir örnek olamayan Enver Paşa ve Naciye Sultan'ın hayatı vardı. Enver Paşa'nın neler yapabileceğine şahit olmuştum. Mustafa Kemal Paşa daha fazlasını yapar diye korktum ve buna alet olmak istemedim" açıklaması Murat Bardakçı'nın Sabiha Hanım'ın yıllar sonra yaptığı bir kısa açıklamadayı anlatan anekdotudur. Bu enakdot ilgili evlilik meselesinden 40 yıl sonra, Türkiye Cumhuriyetinde başbakanlık yapmış ve ortanca kızı Hanzade Sultan'ın dünürü olan Suat Hayri Ürgüplü'ye yazdırdığı kısa hatırattan alınmaktadır. Atatürk'ün manevi kızının adının "Sabiha" olması da bu anlamda oldukça manidar bulunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;
Murat Bardakçı'nın Mustafa Kemal ve Vahdettin arasındaki konulara meraklı olduğu ortada olmakla beraber ne yazık ki ne yazılan mektup/telgraf ne de hatıratlar oluşmamış bir sonuç üzerine polemik yapmaktan başka bir işe yaramamaktadır. Aynı yorumumu Bardakçı'nın kitabından yola çıkarak Mustafa Kemal'in rededildiğini söyleyen Serdar Kaya içinde geçerlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;Mustafa Kemal'in anadoluya geçisini Milli Mücadele görevi ile Vahdettin'in verdiği ve bu görev için kendisine geniş yetkilerle beraber 40.000 altın verdiği, ikisi arasındaki yakınlığın yegane sebebinin Enver Paşa'dan duydukları hoşnutsuzluk olduğu söylenmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslına bakarsanız Mustafa Kemal, padişahın yaverliğini yapmış ve başarılarından dolayı çeşitli nişanlar almış başarılı bir askerdir. Ancak Cumhuriyet'e dair fikirlerini saklamadığından güvenilir görülmemektedir. Henüz Osmanlı adına varılmış kesin bir son olmadığını o dönemde Vahdettin ve Mustafa Kemal'in öncelikli olarak işgalcilere karşı bir savunma da olduğu da açıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazılanlardan gerek Sabiha Sultan'ın anlattıklarından Vahdettin'in sadece Mustafa Kemal'i değil dönemin tüm başarılı paşalarına görevlendirme yaptığı görülmektedir.Her ikisinin kafasındaki gelecek planlarının gerçekleşmesi için öncelikli denenecek yöntem işgale karşı mümkün olduğunca direnmektir. Sarayda yaşayan bir Padişah'ın istihbaratını ise çevresindekiler vasıtasıyla aldığı açıktır ki, saray entirkaları ile ilgli yeterince yazılı ve görsel yayın bulunmaktadır. Mustafa Kemal ve Vahdettin'in o aşamada en azında işbirliği içinde görünmemeleri için herhangi bir neden bulunmamaktadır. Ancak bu mecburi işbirliği sonunda Vahdettin başarısız olmuş, Mustafa Kemal başarılı olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mustafa Kemal'in toplum önünde o tarihten önce Vahdettin hakkında olumsuz yargılarını dile getirmemesi bana soracak olursanız oldukça normaldir. Mustafa Kemal Vahdettin'in kişiliğine karşı değil, makamına ve Osmanlı'nın tarihi şanına yakışmayan aciz davranışlarına yani Padişah kimliğine eleştiride bulunmuş ve yargılarını açıklamıştır. Bu Vahdettin'i insan olarak "kötü" diye yaftaladığı anlamına gelmez..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;
Bahsedilen kişiler tarihi birer kimlik olmakla beraber, birer insandır ve bence bu hikayelerin bir çoğunda karşılıklı hırlsanmış iki insan olarak imgelenmişlerdir. Oysa bunu hiç birimiz bilemeyiz. Mustafa Kemal'in Vahdettin'in saray entrikalarına kurban gitmiş özünde iyi ama vasıfsız bir padişah olduğu kararında olduğunu düşünüyorum ben okuduklarım ışığında. Bu noktada yeniden henüz Vahdettinin onu hain olarak damgalanmasına neden olan davranışların hiç birinde bulunmadığını hatırlatmak isterim. Vahdettin'in ise Mustafa Kemal kadar yürekli olmayan sarayın içine hapsolmuş çaresiz bir insan. Her ikisinin karşılıklı ilişkilerinde hissedilenleri bilemeyiz elbette, ancak görünen o ki her ikisi de yürüdükleri yolda birbirlerinin varlığına öyle ya da böyle ihtiyaç duymuşlardır. Mustafa Kemal Osmanlı tarihi, başarılarını yok saymamış, sadece padişahlığın ki Osmanlı'nın en parlak dönemlerinde olmadığını da düşünerek ülke için doğru bir yönetim olmadığı kanaatine varmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Yeni Türkiye'nin kuruluşu sırasında kaderin Vahdettin ve Mustafa Kemal'i aynı sahneye koyması da onların tercihi değildir. Mustafa Kemal'in eğer olduysa Sabiha Sultan'ı beğenmiş olması, Vahdettin'in kişiliği ile bir sorunu olmadığının en açık göstergesi olabilir bana göre. Ben Vahdettin'in kızını istemem dememiştir sonuç olarak. Demek ki o sadece makama karşıdır ve o makamın işleyişine. Ayrıca sonuç olarak Sabiha Hanım ve Mustafa Kemal evlenmemişler ve birbirleri hakkında kişisel bir karalama da bulunmamaışlardır. O halde Mustafa Kemal Sabiha'ya evlenme teklif etmişti ya da rededilmişti tartışmaları kesinlikle insani değil iki taraf içinde farklı kişilerce yaratılmış bir polemiktir. Bir televizyon dizisinde pasişahın mahremiyetine girildiği hassasiyetine düşenler umarım bunun da farkındadır.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabiha Hanım'ın evlendiği ve üç çocuk doğurduğu Faruk Bey'e boşandıktan sonra bile saygı ve sevgi duyduğu yine anlatılanlar arasındadır. Mustafa Kemal'in saraydan bir umudu olarak padişah kızına talip olması ve bu konunun bu kadar gündemde olması hep Mustafa Kemal'in hırsına bağlanırken, Vahdettin'in de gerçekleşseydi bu evlilikten kazanacakları küçümsenmeyecek kadar fazladır bana sorarsanız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki birbirlerine can düşmanmış izlenimi verilen Vahdettin ve Mustafa Kemal neden sonradan çıkıp da "Kızımı istedi ama vermedim" ya da "Kızını bana vermeye çalıştı ama almadım" tarzında atışmalarda bulunmadılar hiç düşündünüz mü? Peki bize ne oluyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(devam edecek)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;fasulye&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;</description><link>http://fasulyeningunlugu.blogspot.com/2012/05/tarih-yazilanlar-mi-yasanilanlar-midir_9632.html</link><author>noreply@blogger.com (Fasulye)</author><thr:total>2</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-1704911421933597242.post-5368379208539777585</guid><pubDate>Thu, 03 May 2012 06:23:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-05-03T09:25:10.940+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Atatürk Olmasaydı</category><title>TARİH YAZILANLAR MI YAŞANILANLAR MIDIR? (3)</title><description>Murat Bardakçı'nın, Mustafa Kemal' tarafından&amp;nbsp;Vahdettin'e yazdığını söylediği mektubun hangi koşullar altında yazılmış olduğu konusunu açıklığa kavuştururken, aynı zamanda Mustafa Kemal'i Samsun'a Vahdettin mi göndermişti sorusuna da cevap bulduğumuzu, Nutuk'da Mustafa Kemal'in kendi ağzından görevlendirilmesi ile ilgili açıklamadan aldığımızı düşünüyorum şimdilik. Evet Mustafa Kemal'i Samsun'a Vahdettin göndermişti, Samsun'daki kargaşayı bastırması için ve bu da O'nun Anadolu'ya geçiş hedefine hizmet eden oldukça şanslı bir tesadüfe dönüşmüştü.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mustafa Kemal hakkında "en ufak bir araştırma yapmadan" demek belki haksızlık olacaksa da, zamanın koşullarıyla ilgili en ufak bir empati yapma ihtiyacı duymayarak dar bir çerçeveden sürecin tamamı yerine, süreç içerisindeki anlardan yola çıkarak yapıldığına inandığım saptamaların ne yazık ki bir sonu yok. Ama ben "hayır öyle değildi" demeden önce kendime ispatlama ihtiyacında yaşayan bir insan olduğumdan, elimden geldiğince bu saptamaların herbirine kendi araştırma ve düşüncelerimle karşılık vereceğim. Bu benim O'na kişisel borcum. Neden sorusunun yegane cevabını ise yüreğimde hissettiklerim veriyor ve bende saklı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aralık 2007 tarihli &lt;a href="http://www.derinsular.com/"&gt;www.derinsular.com&lt;/a&gt; adresinde Serdar Kaya tarafından hazırlanan ve yayınlanan "Kemalizm" adlı çalışma, Atatürk düşüncesini en başından bir ideoloji olarak ele alıyor ve aşağıdaki cümlelerle konuya girişini tamamlıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
"Cumhuriyet Halk Partisi ideolojisini 1925-1945 yılları arasındaki tek sesli dönemde aşama aşama oluşturdu ve uygulamaya koydu."&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu cümle çalışmanın Kemalizm anlayışının diğer herşeyden soyutlanan, temelde bir parti ideolojisi olduğunu vurguluyor. Günümüzde özellikle Liberal kesimin Atatürkçüler ve Kemalistler diye sınıflandırdığı Atatürk düşüncesinin peşinden giden insanlar arasında kimi zaman ciddi farklılıklar olduğunu düşündüğümden şimdilik bu vurguya dair bir açıklama yapmayacağım. Tek söylemek istediğim Atatürk düşüncesinin bir ideoloji, hele ki CHP ile sınırlandırılacak bir ideoloji olmadığıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yazının bir sonraki cümlesinde bu ideolojinin kurucusunun Mustafa Kemal olduğu söylense de, yazar buna rağmen O'nun bu uygulamaları bir kitap ya da manifesto ile kaleme almadığının altını çizerken, bu düşüncenin ithal olduğunu ve Mustafa Kemal'in açıklama gereği bile duymadığını ifade etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Neden yazarın aklına Mustafa Kemal'in bir ideoloji oluşturmak peşinde olmadığından ve Kemalizm adının kendisi tarafından konulmadığından böyle olmuş olabileceği düşüncesinin gelmediğini elbette bilmem mümkün değil.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kemalizm adına bir eser yazmadan altı ilke konseptinin anlaşılma formülü için ise birincil kaynak olarak aşağıdakiler listelenmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1. CHP parti programları&lt;br /&gt;
2. Partinin Atatürk dönemindeki uygulamaları&lt;br /&gt;
3. Atatürk'ün söz ve demeçleri.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hemen ardından bu söz ve demeçlerin tamamen zıt yönde ve tutarsız olduğuna değinilmiş ve O'nun hakkındaki temel karmaşanın bu nedenle yaşandığı açıklanmıştır. Bunun sonucu olarak kafalarda birden çok Mustafa Kemal modeli oluştuğunu belirten yazara bu modellerin çeşitliliği konusunda katıldığımı itiraf etmek zorundayım. Ancak, bir insan hakkında bunca modelin oluşturulmasının altında yatanların neler olduğu konusunda da hepimizin düşünmesi gerektiği inancındayım.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Millet olarak her duyduğumuza araştırmadan ve sorgusuz kapılarımızı açmamız bana soracak olursanız sadece O'nun değil bugün Türkiye'de yaşadığımız kaosun başlıca sebebi.Günümüzde nasıl ki internette dolaşan her mesajı gerçek sanıp, Google yazılan her kelime ile ilgili gelen bilginin doğruluğundan şüphe dahi etmeyen insanlarımız olduğu gerçeğini&amp;nbsp;kabul ediyorsak, bu kadar&amp;nbsp;farklı modeller algılanmış olmasını da anlamak hiç&amp;nbsp;zor olmasa gerek.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Konuyu daha fazla dağıtmadan Serdar Kaya'nın Mustafa Kemal'in tutarsız söz ve demeçleri ile ilgili açıklamalarına elimden geldiğince cevap vermeye çalışacağım.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yazarın kaleminden anlatılan birinci örnek :&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
"Mustafa Kemal, 23 Nisan 1920'de TBMM'nin açılmasından dört gün sonra 'Padişahı azam, Halife ve Hakanı akdesimiz Efendimiz' olarak hitap ettiği Sultan Vahdettin'e sadakatlarini bildirdiği telgraftaki ifadeleri dikkate alınabilir"&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Telgrafın tamamıyla devam eden yazıyı merak edenler internet üzerinde bulabilir diye düşünerek bu yazıya dahil etmiyorum. Ancak 19 Ocak 1920 de yazıldığı Murat Bardakçı tarafında iddia edilen mektubun bir benzeri yazarın ifadesine göre 27 Nisan 1920 tarihinde bir telgrafla tekrarlanmıştı. Bu ilginç tesadüf&amp;nbsp; henüz yolun başında Vahdettin'in adamı olduğuna ispata dair ihtiyacı ortaya seriyordu. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Peki neden buna ihtiyaç vardı?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Diyelim ki, Mustafa Kemal özünde bir padişah sevdalısıydı. Bu hangi sonuçları doğururdu elbette tarihçiler benden iyi bilecektir. Ancak benimde kendimce bir kaç maddem var.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1. Biz O'nu vatan haini sayardık.&lt;br /&gt;
2. Osmanlıcılar belki o zaman O'nu bağrına basardı&lt;br /&gt;
3. Kurtuluş Savaşı diye bir savaşın olmadığı sonucuna varılabilirdi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İki numaralı olasılığı pek inandırıcı bulmasam da birinci ve üçüncü olasılıkların hangi kesimlerin amaçlarına hizmet edeceğini kestirmek bence hiç de zor değil.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tarih 28 Kasım 2011, haber aşağıdaki gibi ;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
"TBMM İnsan Hakları komisyonunda konuşan AKP'li İlhan Şener 'İstiklal Savaşı olmadı, şehitlikler semboliktir" dedi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Belki bunlar tartışılacak ama mesela Yunan tarihinde bir Ege savaşı yok. Bunu biliyor musunuz? Yunan tarihinde Ege'de Türklerle bir savaş yok.Bizim tarihimizin en önemli savaşlarından biri Yunanlılara karşı verilmiş savaştır. Biz Milli Güvenlik Akademisinde oralardaki şehitlikleri dolaştık. Bütün şehirlikler temsili"&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
"TARİH YAZMAK, TARİH YAPMAK KADAR ÖNEMLİDİR. YAZAN YAPANA DOĞRULUKLA BAĞLI KALMAZSA, DEĞİŞMEYEN GERÇEK İNSANLIĞI ŞAŞIRTICI BİR NİTELİK ALIR. M.K. ATATÜRK"&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İlhan Şener AKP Ordu milletvekili ve Inkılap Tarihi doktorudur. Türk şehitliklerinin Ankara'daki yönetimin meşruluğunu göstermek için yapıldığını söylemiştir. Şehitler üzerinden prim ya da politika üretmek ne yazık ki bu ülkede son on yılın zihniyetidir ve bu cümleler bu zihniyetin bir ürünüdür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi izin verirseniz Orhan Çekiç'in "Mondros'tan İstanbul'a" adlı kitabının giriş cümlesindeki Kurtuluş Savaşı tanımıyla devam etmek istiyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
"Türk Kurtuluş Savaşı, Birinci Dünya Savaşı'nın getirdiği kabul edilemez koşulların zorlamasıyla ortaya çıkan bir ulusal başkaldırının, onurlu bir direnmenin topyekün adıdır."&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yani bu savaş bir hücum değil, defans mücadelesidir. Topraklarımızda uluslararası antlaşmalar neticesinde paylaşım niyetiyle girmiş işgal kuvvetlerine teslim olmayışın adıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Peki savaş nedir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
TDK'nın Güncel Türkçe Sözlüğünde savaş kelimesi aşağıdaki gibi tanımlanmıştır&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1. Devletlerin diplomatik ilişkilerini keserek giriştikleri silahlı mücadele&lt;br /&gt;
2. Uğraşma, kavga, mücadele&lt;br /&gt;
3. Bir şeyi ortadan kaldırmak, yok etmek amacıyla girişilen mücadele&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Orhan Çekiç'in tanımı ve TDK sözlüğünde verilen savaş tanımını kıyaslayabilecek bir meclisimiz &lt;br /&gt;
olduğuna inanıyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mustafa Kemal Nutuk boyunca bu mücadelenin adımlarını anlatırken defalarca "kurtuluş yolları" ifadesine yer vermiştir. İsminin nasıl ortaya çıktığı konusunda bir fikir vereceğini umarım.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Oysa Mustafa Kemal'in ateşlediği ve örgütlediği bu mücadele O'nun Vahdettin'in adamı olması gerçeği bir ispatlanabilse, belki de işgal devletleri tarihinden de silinebilir ve işgal O ruhun yok sayılması ve kalan kıvılcımların söndürülmesi ile kaldığı yerden devam edebilir. Zira Anadolu doğumlu olmayışı, veled-i zina oluşu ve alkolik oluşu ile ilgili iddialar beklenen sonucu vermemiştir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ölümünün üzerinden bunca yıl geçmesine rağmen hala o ateşten kıvılcım alan insanların olması, "ateşin söndürülmesi ile mümkün olur" inancı bir kandırmacadan ibarettir. Yurt sevgisi ve Atatürk sevgisi kardeş ancak ayrılmaz parça değildir. Bu ülke Kurtuluş mücadelesini yurt sevgisi sayesinde kazanmış, bu sevgiyi örgütleyişinden dolayı Mustafa Kemal'e minnet, hayranlık, saygı ve sevgi duymuştur. "Sahip olduğunuz kudret, damarlarınızdaki asil kanda mevcuttur" ifadesi bu durumu en güzel tanımlayan cümledir bana göre.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(devam edecek)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
fasulye</description><link>http://fasulyeningunlugu.blogspot.com/2012/05/tarih-yazilanlar-mi-yasanilanlar-midir_03.html</link><author>noreply@blogger.com (Fasulye)</author><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-1704911421933597242.post-1904141797787030213</guid><pubDate>Thu, 03 May 2012 06:15:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-05-03T09:15:39.640+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Atatürk Olmasaydı</category><title>TARİH YAZILANLAR MI YAŞANILANLAR MIDIR? (2)</title><description>Sayın Çekiç çalışmasında o günleri aşağıdaki gibi anlatmaya devam ediyordu.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;“NUTUK NEDEN ve KİME HİTABEN YAZILDI?&lt;br /&gt;
Gazi, Nutuk’ta Millî Mücadele’yi anlattığı bölümden hemen sonra bu soruyu soruyor ve gene kendisi yanıtlıyordu:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;"…Maksadım, inkılabımızın incelenmesinde tarihe kolaylık sağlamaktır. Bütün bu olguların ve olayların cereyanında TBMM ve hükümeti başkanı, Başkomutan ve Cumhurbaşkanı olmaktan çok, teşkilâtımızın Genel Başkanı olarak bu görevi yapmaya kendimi mecbur sayarım.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük Nutuk, Gazi’nin eseri olan Türkiye Cumhuriyeti’nin eseridir. Her sayfasında, cumhuriyete giden o “uzun ince yol” Gazi’nin ağzından tüm ayrıntısıyla ve bütün dünyaya hitaben anlatılmaktadır. İşgalciler, Saray, İstanbul Hükümeti, Kuvvacılar, işbirlikçiler, komutanlar, yakın arkadaşları, sonradan yolları ayrılan arkadaşları, dost – düşman herkes bu anlatılanlardan kendilerine bir pay çıkarabilmektedir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;O nedenle, özellikle İngiliz Büyükelçisi ve sefaret mensupları büyük bir merak ve dikkatle dinliyorlardı. Sultan Vahdettin’in İngilizlerle olan gizli temaslarını, Sadrazam Damat Ferit’in aşağılık ilişkilerini ve onursuz politikalarını, İngiliz Severler Derneğini, Anadolu’daki kutsal isyanı bastırmak için Vahdettin’in İngilizlerden aldığı para ve silahla donatıp, Ankara’yı ezmek üzere sevk ettiği Hilafet Ordusu’nu, şimşek bakışlarını kordiplomatiğin oturduğu locaya dikmiş, gürül gürül anlatıyordu. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;Anlattıkça da yan masaya bir belge veriyordu. Oturum sona erdiğinde tüm diplomatların en büyük merakı, “acaba yarın ne anlatacak?” sorusuydu. “&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Ardından yaşadığımız bugünlerde yine aklımızda benzer bir soru yok mu hepimizin “acaba yarın ne olacak?” &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;Bu noktada yeniden Nutuk’a Mustafa Kemal’e kulak verelim.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;“Yeni bir Türk Devleti kurmak için kesin kararım şuydu : Türk ulusunu ve ordusunu, yurdumuza girmiş olan düşmanlara karşı olduğu kadar, Osmanlı hükümetine, padişahına, halifesine karşı ayaklandırmak, örgütlemek. Verdiğim kararın tümünü uygulamaya koymak imkansızdı, Çünkü bazı sorunların konuşulması için daha erkendi....&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;... İlk kararın çizdiği çizgidenve yöneldiği amaçtan hiç ayrılmadım. Başarı için pratik ve güvenilir yolu, zamanı geldikçe uyguladım. İleride olabilecekler üzerinde konuşmak yerine, içinde bulunduğum sorunların çözümüyle uğraştım. Ulusumuzun gelişmesi ve yükselmesi için esenlik yolu buydu. Ben de öyle yaptım.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;Söylediklerimi özetlemek gerekirse şöyle diyebilirim : Ben, ulusun vicdanında ve geleceğinde sezdiğim büyük gelişme yeteneğini, bir ulusal giz gibi vicdanımda taşıyarak yavaş yavaş toplumumuza uygulatmak zorundaydım.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;Bu noktada yine Nisan 2012 tarihinde Murat Bardakçı tarafından ortaya atılan Mustafa Kemal’in Vahdettin’e yazdığı mektuba değinmek istiyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;19 Ocak 1920 tarihli olduğu ve 50 yıl gizlenmek suretiyle bir müzeye bağışlanmış mektubun içeriği aşağıdaki gibi ;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"AMACIMIZ PADİŞAHIMIZI MÜSLÜMAN DÜNYASININ TEK HÂKİMİ YAPMAKTIR"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Padişah hazretlerinin yaveri Naci Beyefendi’ye: Muhterem Beyefendi, Varlığını korumak ve geleceğinin selâmetini sağlamak için maddî ve manevî bütün kuvvetlerini birleştirmek suretiyle Allah’a hamdolsun genel siyasî vaziyetimiz üzerinde şükredilmesi gereken iyi etkiler yaratmış ve özel anlaşmalarla defalarca getirilen taksim arzularını gerçekleşme zemîninden uzaklaştırmaya muvaffak olmuş bulunan Kuvâ-yı Milliye’nin asıl hedefi ile gayet kutsal gayesi, Osmanlı milletinin en büyük ve en muhterem gerçek temsilcisi olan heybetli padişah hazretlerini istiklâlinin ve hâkimiyetinin üzerine gelebilecek her türlü etkiden ve kusurdan korumaktır. Temsil hey’etimiz, Türkiye’nin padişahı olan ve mukaddes İslâm’ın halifesi sıfatıyla bütün İslam âleminin vicdanî bağlılığını yüce makamında birleştiren efendimiz hazretlerinin değil yalnız Anadolu ve Rumeli’deki, sınırlarımız içerisinde bulunan vatanın her yerinde, hatta bütün İslâm dünyası üzerinde madden ve mânen hâkim ve söz sahibi olmasını bütün Asya’nın geleceği adına yegâne kurtuluş çaresi olarak düşünerek çalışmalarını geniş bir ‘ümmet’ siyasetine çevirmiş, doğrudan doğruya Hilâfet makamının korunmasını ve bağımsızlığını gaye kabul eylemiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şahsen, zât-ı âlîlerinin vicdânını temsil heyetimizi meydana getiren şahıslardan her birine ve özellikle de bu sarsılmaz kanaatimize şahit olarak gösteririm. Vaktiyle padişahımızın ayak toprağına bizzat kabul şerefine erdiğim zaman arzettiğim bu düşünce ve bağlılık, Anadolu’da ortaya çıkan ve bütün şerefi ile gücü padişahın namlı ismi ile münasebeti bulunan çalışmalarla kuvvetlenmiştir.Meslek ve kanaatimin değişmesinin sözkonusu olmadığı esasen yüksek bilgileriniz dâhilindedir. Dolayısı ile bu hususu da padişahımızın ayağının toprağına humâyuna tekrar arzedip ulaştırmanızı faydalı görüyorum. Anadolu’da büyük bir itimat ile arz ettiğim kutsal gaye etrafında teşkilâtını düzenleyip yoğunlaştıran Kuvâ-yı Milliye’nin artık tamamen ve bütün köyleri de içerisine alacak biçimde şekillendiğini, dolayısı ile padişahın dokunulmazlığı ve hâkimiyeti uğrunda canını fedâ etmeye istisnasız bütün milletin güçlü bir anlayışla hazırlanmış olduğunu arz edip müjdelerim. Başta vicdanlarındaki dinleri ve nihâyetsiz bir kölelik duygusu ve sadakatle hâkim padişahları olduğu halde milletin tamamının bugün gösterdiği birlik ve uyum, gelmesi yakın olan barışın şartları hakkında ümitler vermekte olduğu gibi, bilhassa gelecek için de büyük gelişmeler vaad etmektedir. Bir haftadan bu yana toplantı hâlinde olan İstanbul’daki Meclis’te de aynı gaye ve emeller etrafında kuvvetli bir çoğunluk hâlinde dayanışma birliği ortaya çıkmıştır. Bütün millî teşkilâtların bu çoğunluğa kuvvetle bağlılığı, hilâfet makamının sahibi olan heybetli padişahımızın devletle ilgili düşüncelerini, tebâsının mevcudiyetini ve Allah tarafından korunmakta olan memleketinin bütünlüğünü her zamandan ziyade emniyet altında bulundurmaktadır. Millî teşkilâtımızın yüzyüze bulunduğu amaçlarla millî ve siyasî konulardaki genel durumumuza ve padişahın isteklerine bağlı olan temel düşüncelerimize dair ayrıntıyı ve açıklamaları padişahımızın ayağının toprağına yakından arzetmek üzere eski Denizcilik Bakanı Rauf Beyefendi ile padişahımızın valilerden Bekir Sami Beyefendi, İstanbul’a gittiler. Padişah tarafından kabul edilme şerefine nâil olmalarının sağlanmasını istirhâm ederim. Âcizleri, halife hazretlerinin gökyüzü seviyesindeki sarayının eşiğine bizzat yüz sürmek şerefinden mahrum kalmanın daha fazla devam etmeyeceği ümidi ve her zaman tekrarladığım sadakat ve bağlılık duygularımın sonsuz olduğunu padişahın huzuruna bir defa daha sunmayı başarma fikriyle bahtiyâr olarak yüksek ululamalarımı ve kuvvetlendirilmiş saygılarımı takdime aracılık etmenizi rica eylerim efendim. Mustafa Kemal”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1927 yılı Ekim ayında meclis kürsüsünden, Vahdettin hakkında olumsuz ifadeler dile getiren Mustafa Kemal 1920 yılının Ocak ayında, Vahdettin’e tabiri caiz ise tam bir padişah sevdalısı bu mektubu yazmıştı Murat Bardakçı’ya göre. Amacım burada yazmıştı-yazmamıştı gibi bir polemiğe girmek değil. Yazmışsa 50 yıl saklanması isteği geri çekilip derhal yayınlanmalı, ortada ispat edilecek bir kanıt yokken gereksiz polemikler yaratılmamalıdır bana soracak olursanız. Yine de yılların deneyimi Bardakçı’ya güvensizlik göstermeyip yazdığı varsayımı üzerinden bir kaç şey söylemek istediğim için bu noktada mektubu gündeme getirme ihtiyacı hisettim.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;1927 yılında meclis kürsüsünden okunan Nutuk’un hemen ilk saatlerinde, Mustafa Kemal’in amacını ve yöntemini açıklayışını az önce hep birlikte okuduk. Ne diyordu Mustafa Kemal ?&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;“Yeni bir Türk Devleti kurmak için kesin kararım şuydu : Türk ulusunu ve ordusunu, yurdumuza girmiş olan düşmanlara karşı olduğu kadar, Osmanlı hükümetine, padişahına, halifesine karşı ayaklandırmak, örgütlemek. Verdiğim kararın tümünü uygulamaya koymak imkansızdı, Çünkü bazı sorunların konuşulması için daha erkendi....”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;Böyle bir mektup yazmışsa da, bunun nedenini oldukça net bir biçimde nutukda açıklamıştı. Niyetini başından belli edip daha Anadoluya geçmeden kendini ele vermesinin zeka ürünü bir davranış olmayacağı açıkça ortada iken, bunu Mustafa Kemal’in bir tutarsızlığı olarak yorumlayanlar olması, belki de benim aklımın almayacağı konular olması yüzündendir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Murat Bardakçı yazıyı tam olarak aşağıdaki cümlelerle okuyucuna takdim ediyor, tarih 22 Nisan 2012.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;“Yarın Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışının 92. yıldönümü. Bu münasebetle, Mustafa Kemal Paşa’nın Meclis’in açılışından üç ay önce Ankara’dan Sultan Vahideddin’e iletilmek üzere padişahın başyaveri Naci Bey’e gönderdiği ve az bilinen bir mektubunu yayınlamak istedim. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mustafa Kemal Paşa, 1920’nin 19 Ocak’ında kaleme aldığı mektubunda Kuvâ-yı Milliye’nin tek çabasının padişahın kurtarılması ve halife sıfatıyla bütün İslam dünyasında hâkimiyet kurmasını sağlamak olduğunu söylüyor. Daha sonra, arkadaşı Rauf Bey’i yani “Hamidiye Kahramanı” diye bilinen ve Meclis hükümetinin ilk başbakanlarından olan Rauf Orbay ile eski valilerden Bekir Sami Bey’i bütün bunları anlatmak üzere İstanbul’a gönderdiğini yazıyor ve padişahın bu iki kişilik heyeti kabul etmesi ricasında bulunuyor&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
HATİMLER İNDİRİLDİ &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük Millet Meclisi, bu mektubun yazılmasından üç ay sonra açılacak ve Anadolu, 23 Nisan 1920 Cuma günü tarihinin belki de en büyük dini merasimlerine sahne olacaktı... İşgale uğramamış bütün vilâyetlerde hatimler indirildi, Buharî-i Şerîfler okundu, dualar edildi ve asıl büyük merasim, Ankara’da yapıldı. Cuma namazı Hacı Bayram-ı Velî Camii’nde kılındı, namazdan sonra sakal-ı şerif ile sancak-ı şerif çıkartıldı ve daha sonra “İlk meclis binası” olan İttihad ve Terakki Klübü’ne kadar bunlarla beraber yüründü. Binaya girişten önce yeniden dualar edilip kurbanlar kesildi. O gün sabahtan itibaren indirilen hatimlerle okunan Buharîler klüp binasının önünde tamamlandı ve binaya kesilen kurbanların kanları üzerinden sekilerek girildi. Anadolu, Malazgirt’ten o güne kadar gerek Selçuklu, gerek Osmanlı zamanlarında hiçbir vesileyle bu derece tantanalı dinî merasime şahit olmamıştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;
BİR MÜZEYE BAĞIŞLADIM &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mustafa Kemal Paşa’nın Sultan Vahideddin’e iletilmek üzere başyaver Naci Bey’e gönderdiği ve son derece ağdalı bir Osmanlıca ve saygılı bir ifade ile kaleme aldığı mektubun günümüz Türkçesi’ne nakledilmiş şekli, bu sayfada yeralıyor...&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;Orijinali daha önce bende olan ve şimdi Türkiye’nin önde gelen müzelerinden birine 50 sene boyunca açılmamak kaydıyla bağışladığım belgeler arasında bulunan bu mektup, Ankara ile İstanbul arasında İstiklâl Harbi senelerinde çok kısa bir müddet devam eden iyi ilişkilerin son örneklerindendir ve taraflar sonraki günlerde gayet iyi bilinen sert çatışmalar içerisine gireceklerdir.”&lt;br /&gt;Bundan sonra 50 yıl açılmasın istemiş olduğu halde yine de kabına sığamayarak yayınladığı mektubun içeriğine yer veriyor. Meclisin açılışındaki dini mesarimin şeklini ve hanedan ile cumhuriyet arasındaki son bağ olduğu yorumunu getirmiş olmasına rağmen bu mektubun yazılış sebebi hakkında olumlu ya da olumsuz herhangi bir yoruma yer vermeyerek, yılların gazetecilik tecrubesiyle polemik denizine bir yenisini ekliyor. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Tarihçi kimliği ile keşke konunun hic bir bölümünü yorumlamasaydı da okuyucuya bıraksaydı daha saygıyla yaklaşacağım bu davranış, nedense bende hiç de olumlu düşünceler yaratmıyor.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Elbetteki bu yazının başından beri benimde oldukça taraflı ve tamamen Mustafa Kemal tarafından bir bakış açısıyla yazmış olduğumun altını çizmeye gerek yok. Ama ben gazeteci ya da tarihçi değilim. Bu yazıyı sade ve sıradan bir vatandaş olarak tamamen beni bağlayacak düşüncelerim ve sonuçlarım çerçevesinde yazıyorum. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Ocak 1920 yılında Mustafa Kemal, Nutuk’da ne yaptığını söylüyordu ve bu mektubu nerede, nasıl yazmıştı sorusunun cevabını bulmak için Nutuk’un sayfalarını karıştırmaya başlıyorum. Bu mektubun gizli bir ihanet belgeseymiş gibi sunulması adil gelmiyor bana çünkü. Öyleyse de bile buna önce ben ikna olmalıyım.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;Nutuk içerisinde Aralık 1919 tarihinden başlayarak anlatılan bölüm Ankara’ya Geliş başlığını içeriyordu. Yani 19 Ocak 1920’de yazılan bu mektup Ankara’dan yazılmıştı. Ama onun öncesinde Mustafa Kemal’in Anadoluya geçişini sağlayan durumlara değinmekte fayda görüyorum. Bu nedenle Nutuk da anlatılan giriş bölümüne yeniden geri dönüyoruz ve bu durumu Mustafa Kemal’den dinlemeye devam ediyoruz.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;“Benim Görevim&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;Ben Samsun’a Üçüncü Ordu Müffettişi göreviyle çıkmıştım. Başkent İstanbul’dayken, bazı arkadaşlarımla buluşup durumu tartışmıştık. Osmanlı Devleti’nin çöküşünü önlemek için bazı çözüm yolları aramıştık. Yöneticilerin düşüncelerine katılmıyorduk. Bu nedenle bizden, özellikle benden kuşkulanmışlardı. Yöneticiler beni İstanbul’dan uzaklaştırmak istiyorlardı. İşte bana ordu müffetişliği görevini bu yüzden verdiler. Anadolu’ya bir yetkiyle gidiyordum. Emrim altındaki ordu birliklerine bildirimlerde bulunacak, Samsun ve çevresindeki kargaşalığı yerinde görüp önleyecektim.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;
Şunu belirteyim ki bana bu görevi verenler bilerek vermediler. Amaçları benden kurtulmaktı. Bende onlardan umudu kestiğim için, Anadoluya geçmenin yollarını arıyordum. Böylece benim için iyi bir fırsat doğmuş oldu. Anadolu’ya gidip şaşkınlık içinde bulunan halkımıza durumu anlatacaktım. Onları ulusal bir amaç çevresinde toplayacaktım.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;Şimdi Murat Bardakçı’nın mektubunda adı geçen kişilerin kim olduklarına bakalım.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Bekir Sami Bey (1867-1933) : Eski vali, Sivas’ta seçilen Temsilciler Kurulu üyesi. Milletvekilliği ve Dışişleri Bakanlığı yapmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;Rauf Bey (Orbay) (1881-1967) : Osmanlı Meclisi Üyesi, Eski Donanma (Bahriye) Bakanı, TBMM İstanbul üyesi, Bayındırlık Bakanlığı, Başbakanlık yapmıştır. Daha sonra büyükelçi olmuştur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;19 Ocak 1920 yılına kadar gelişen olayları da atlamamak gerektiğini düşünüyorum;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;23 Temmuz 1919 ‘da toplanan Erzurum Kurultayın üç numaralı kararı aşağıdaki gibiydi ;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;“Yurdun ve bağımsızlığın korunmasına ve güvenliğin sağlanmasına İstanbul Hükümetinin gücü yetmezse, amacı gerçekleştirmek için geçici bir hükümet kurulacaktır.Bu hükümet üyeleri ulusal kurultayca seçilecektir.Kurultay toplanmamışsa bu seçimi temsilciler kurulu yapacaktır”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;Sivas ve ardından Amasya Kongresi yapılırken bu arada Damat Ferit Paşa hükümetinin yerini Ali Rıza Paşa hükümeti almıştı. Ali Rıza Paşa hükümetinin değerlendirmesini Nutuk’a dönerek Mustafa Kemal’den dinleyelim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;“Ali Rıza Paşa’nın başkanlığında kurulan yeni hükümetin, öncekilerden bir ayrımı yoktu....&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;....Bununla birlikte, Erzurum ve Sivas Kurultaylarında saptadığımız ulusal amaçlara bir an önce ulaşmak için, Ali Rıza Paşa hükümetiyle ilişkimizin sürüdürülmesini gerekli gördüm. Karşımızda yurdumuzu zorla parçalamak isteyen bir düşman vardı.Onu bırakıp hükümetle uğraşmak bize boşu boşuna zaman yitirtiyordu. Şimdilik hükümeti karşımıza almak doğru olmazdı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;Bu düşüncemi temsilciler kurulundaki arkadaşlarıma açıkladım. Onlar da uygun gördüler. Böylece hükümeti tutma kararı aldık. Bu kararımızı da kendilerine bildirdik.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaklaşık Kasım 1919 yılında alınan bu karar, ilgili mektuptan ortalama iki ay önce alınmış bir karardı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kurultay sonucu kurulmasına karar verilen meclisin nerede toplanacağı kararsızlık yaratmıştı. Mustafa Kemal işgal riski gerekçesi ile İstanbulda toplanmasını istemiyor olsa da yapılan toplantılarda ulusal çıkarlar açısından İstanbul’un doğru karar olduğuna karar verildi ve meclis 12 Ocak 1920’de İstanbul’da açıldı. Mustafa Kemal Ankara’da kalmıştı ve gerekirse sonradan gidecekti. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yani ilgili mektuptan bir hafta önce yeni meclisin açılışı sağlanmıştı. Görünür de İstanbul hükümeti ile dayanışma anlayışı sürdürülmekte ancak, özünde kopuş yaklaşmaktaydı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;21 Aralık 1918 tarihinde Vahddettin’in buyruğu ile kapatılan son Osmanlı Mebusan Meclisi 170 mebus sayısına rağmen açılış günü gelebilen 72 mebus ile yeniden açılmıştı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;Bu arada 8 Temmuz 1919’da Erzurumda askerlikten istifa edip, kendi ifadesi ile “sine-i millete” dönen Mustafa Kemal, Damat Ferit’in önerisi ve Vahdettin’inde 9 Ağustostaki onayı ile askerlik mesleğinden tümüyle çıkartılmış, sahip olduğu nişanlar geri alınmış, üzerindeki “Fahri (onursal) Padişah Yaverliği” de kaldırılmıştı. Aradan dörtbuçuk ay geçmiş ve bu süre zarfında çok şey değişmişti. İstanbul Hükümetleri O’nu temsilciler kurulunun başkanı olarak tanımak zorunda kalmışlar ve kendisiyle resmi görüşmelere girmişlerdi. Dahası Mustafa Kemal “mebus” seçilmişti. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu ortam içinde nişanlarının geri verilmesi gerekmişti. Ancak bu konuda evvelden verilmiş bir Padişah buyruğu olduğundan, yine Padişah’ın iradesine başvurma zorunluluğu doğmuştu. Vahdettin bu öneriyi bir ay sonra 3 Şubat 1920’de onaylamıştı. Yani öneri ortalama 3 Ocak civarında verilmiş ve mektubun yazıldığı soylendiği dönemi içinde almaktaydı. O günkü resmi gazete olan Takvimi Vekayide yayınlanması gereken bu irade, İngilizleri kızdırmamak için yayınlanmış ve gizli tutulmuştu.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;Benim elimdeki baskıda Nutuk içerisinde bu mektuptan bahsedilmiyor olsa da, zamanın gerektiği tutumlar açıkça anlatılıyordu. Zaten Kurultayı gerçekleştiren kişilerce onaylanmış bir hükümetle iş birliği görüntüsü neticesinde ilgili tarihte Mustafa Kemal’in Vahdettine yazmış olduğu söylenen mektubun gerekçesini anlamak bu anlamda zor olmasa gerek diye düşünüyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;Ayrıca Mustafa Kemal’e nişanlarının geri verdildiğini anlatan Orhan Çekiç’in “Sivas’tan Ankara’ya” adlı kitabından yaptığım alıntı benim nezdimde mektubun içeriğini oldukça net bir şekilde anlatmaktadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;(devam edecek)&lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; fasulye&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;</description><link>http://fasulyeningunlugu.blogspot.com/2012/05/tarih-yazilanlar-mi-yasanilanlar-midir.html</link><author>noreply@blogger.com (Fasulye)</author><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-1704911421933597242.post-7281496007125109708</guid><pubDate>Mon, 30 Apr 2012 18:28:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-05-03T09:25:23.952+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Atatürk Olmasaydı</category><title>TARİH YAZILANLAR MI YAŞANILANLAR MIDIR? (1)</title><description>“... Verdiğim kararın tümünü hemen uygulamaya koymak olanaksızdı. Çünkü bazı sorunların konuşulması için daha erkendi...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Doğan Yayıncılık tarafından, "Tarih Dizisi" grubunda Ocak 1998'de 14.baskısı yapılan Nutuk isimli kitapta, Mustafa Kemal bu cümlelerle başlıyordu Samsun’a çıkmadan önceki düşüncelerini anlatmaya. “Bazı sorunların konuşulması için erkendi” demişti ve nedenini şöyle açıklamıştı ;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Örneğin halkımın büyük bir bölümü padişaha ve halifeye bağlıydı, saygılıydı. Onları padişaha ve halifeye başkaldırmaya zorlamak, amacımıza zarar verebilirdi. Şimdilik ulusça birlik içinde olmaya ve görülmeye gereksinimimiz vardı. Verdiğim önemli kararların bütün gereklerini ve isterlerini ilk günlerde açıklamak ya da söylemek, elbette yerinde olmazdı.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nutuk, Mustafa Kemal’in 15-20 Ekim 1927 tarihleri arasında Ankara’da, TBMM salonunda milletvekillerine yaptığı uzun bir konuşmanın metnidir. M. Kemal Atatürk bu uzun konuşmayı kendi el yazısı ile yazmış, sabah üç saat, öğleden sonra üç saat olmak üzere altı gün içinde toplam otuz altı saatte okumuştur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu uzun ve ayrıntılı konuşmasıyla, 19 Mayıs 1919’da başlayan Ulusal Kurtuluş Savaşımızın nasıl ve hangi koşullar altında yapıldığını ve Cumhuriyetimizin nasıl kurulduğunu anlatır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
T.C. Maltepe Üniversitesi, Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Bölüm Başkanı Yrd. Doç. Dr. Orhan Çekiç tarafından hazırlanan "80. Yılında Nutuk" adlı çalışmada Nutuk’un hazırlanış süreci şöyle anlatılmaktadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Gazi Mustafa Kemal 80 yıl önce, 15 Ekim 1927 Cuma günü  toplanan Cumhuriyet Halk Partisi’nin 2. Büyük Kongresi’nde,  Büyük Nutku’nu okumaya başlamıştı. Gazi CHP’yi 9 Eylül 1923 tarihinde kurmuştu. Kuruluştan sonraki ilk büyük kongre yapılıyordu ama  Sivas Kongresinde alınan bir kararla  “Anadolu” ile “Rumeli” Müdafaa-i Hukuk Dernekleri  birleştirilmiş, böylece verilecek mücadelede bir bütünlük sağlanmıştı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte ortaya çıkan bu  “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği”, &amp;nbsp; ileri yıllarda siyasal bir hareket olarak  CHP’nin 1. Büyük Kongresi kabul edilmişti. O nedenle şimdikine “2. Büyük Kongre” denmişti. 20 Ekim Çarşamba gününe kadar, tam 36 saat 33 dakika süren Gazi’nin bu sunumu, sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada beklendiği gibi çok büyük yankılar uyandırmıştı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cumhuriyet henüz 4 yaşındaydı ama öylesine olağanüstü dönemlerden geçilmişti, öyle dar boğazlar aşılmıştı ki, bunu birinci ağızdan yazıp söylemekte gelecek kuşaklar açısından büyük yarar görmüştü. O nedenle de, uzun zamandan beri  hazırlamakta olduğu bu nutku okumak için, Gazi, parti genel kurulunun daha uygun bir ortam olacağına karar vermişti. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Böylece orada sadece milletvekillerine ve hükümet üyesi bakanlara hitaben değil, aynı zamanda tüm illerden gelecek CHP delegelerine, parti ileri gelenlerine, bürokraside yer alan üst düzey yöneticilere, komutanlara, kordiplomatiğe mensup tüm büyükelçilere hitaben bu uzun konuşmasını yapabilecekti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Öyle de oldu. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
TBMM Genel Kurul Salonu sonuna kadar doluydu ve insanlar adeta nefeslerini tutarak 6 gün boyunca Gaziyi dinlemişlerdi. “&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mustafa Kemal neden böyle bir şeye gerek duymuştu, tek amacı gelecek nesillere sesini duyurmak mıydı yoksa payidar kalacağını söylediği Cumhuriyet’i  daha o yıllarda bile emanet edeceği kimseyi bulamadığını mı düşünüyordu bilmek mümkün değil. Ancak, onun hayattan ayrılmasının ardından onun yaptıkları ve söylediklerinin başkaca amaçlara hizmet etmek üzere&amp;nbsp;kullanılmamasının yegane yolu bana sorarsanız buydu. Nutuk’un yayın hakkını Türk Hava Kurumu’na vermişti, Nutuk o tarihte mecliste okunmasa bile yeni nesillere ulaşabilirdi, ama O, altı gün boyunca hazırlarken bile büyük enerji sarfettiği Nutuk’u bizzat kendi sesinden milletin temsilcileri önünde mecliste okumayı tercih etmişti. O salonda bulunan herkes bu altı gün boyunca daha sonra yayınlanacak olan Nutku doğrudan onun sesinden dinlemişlerdi. Aslında bu bir hesap veriş olmakla birlikte yaptıklarının ve soylediklerinin daha sonra çarpıtılmaması içinde akıllıca uygulanmış bir yontemdi benim düşünceme göre. O salondaki hic kimse diğer kulaklarla birlikte duyduğu cümleleri çarpıtarak aktaramazdı, Nutuk basıldıktan sonra ilk ağızdan meclis önünde okunduğundan değiştirilemezdi. Bütün bunlar onun gelecek nesillere ilk ağızdan seslenmesinin birer garantisiydi. Mustafa Kemal gerçekten bir dehaydı, ancak onun dehasını çözemeyenler, söyledikleri ve davranışları arasındaki farkı göremediklerinden ardından gelen yıllarda yazılı koca bir metne rağmen, binbir karmaşaya neden oldular.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Keşke Cumhuriyet’in kurulduğu dönemden bu yana gelenekselleşebilen bir hareket olsaydı bu hareketi de, halktan uzak, halktan gizlenmesi gereken yönetim şekillerini ve yaptıklarını nedenleriyle bir bir meclis önünde doğrudan halka anlatabilme cesaret ve özgüvenine sahip hükümet yöneticilerimiz olsaydı.  Ama bunun yerine, kendi yaptıklarını halktan gizleyerek her yaptığını nedenleriyle ortaya koyan ve arkasında duran bir liderin yaptıklarını çarpıtmaya çalıştılar bir çoğu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elbette bir dahinin ardından yeni şekillenmiş ve henüz özümsenmemiş bir Cumhuriyet ülkesini devralmak  çok büyük bir riskdi. Yapılacak her yanlış davranış halk tarafından tepki alabilirdi. Nitekim paraların üzerinde ki Atatürk resimlerinin kaldırılması denemesi bu tepkiye maruz kalınca derhal geri adım atılmıştı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Halk dahinin ardından gelecek her liderde aynı çıtayı arayacak ve eylemler bu çıtanın altına indiğinde tepkisini ortaya koyacaktı.  Mustafa Kemal’in doğrudan halka hitap etmesi ve düşüncesinin özü ile birlikte yapılanları bir bir ortaya dökmesi, arkasından gelen siyasi liderler için birer  yaptırım da sağlıyordu bu anlamda. Halk neyin neden yapıldığını bildiğinden, aksi bir harekete tepki gösteriyordu. Bu da Cumhuriyet’in en azından onun ardından bir süre daha korunabilmesinin garantisini sağlıyordu. Ancak O’da biliyordu ki bu yıllara şahit olan nesillerin ardından gelen nesiller için bu otokontrol işe yaramayacaktı. Kulaktan kulağa efsaneleşecek tüm yapılanlar sonunda etkisini kaybedecek ve hayat yavaş yavaş eski haline geri dönmeye başlayacaktı.  Bu yüzden Nutuk o devri yaşanılanlar için değil daha sonra gelecek nesiller için bir kaynak ve başvuru kitabı olarak hazırlanmıştı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Böylesine açık bir itirafnamesi elllerinde dururken Mustafa Kemal’in üzerine yapıştırılan etiketlerden yine de kurtulamıyor olmasının nedeni neydi o halde? Milletimizin kulaktan dolma bilgi ile hazıra konmaya bu kadar alışkın olması mı, yoksa bu sesin millete ve gelecek nesillere ulaşmasını doğrudan olmasa da dolaylı yollardan engellmeye çalışanların çabaları mı?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Orhan Çekiç tarafından hazırlanan çalışmaya yeniden dönelim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Kürsüde son derecede şık ve yakışıklı, yaptıklarından müthiş gururlandığı her halinden belli, kimi zaman sesini yükselterek kimi zaman alçaltarak, dost düşman tüm dünyaya sesleniyordu:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“…1919 yılı Mayısı’nın 19’uncu günü Samsun’a çıktım. Genel durum ve görünüş:”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ülkenin o günlerde içinde bulunduğu durumu tüm çıplaklığıyla anlatıyor, Millî Mücadele günlerinin zor koşullarına değinirken sesi titremeye başlıyor, hele sonlara doğru, bütün bu mücadelenin muzaffer sonucu olan cumhuriyeti Türk Gençliği’ne armağan ettiği bölüme geldiğinde, “ Ey Türk Gençliği… “ derken artık daha fazla dayanamıyordu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ertesi gün İngiliz gazeteleri &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Gazi gözyaşlarını tutamadı…”diye manşet attılar. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Doğruydu.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yıllardır bez afişler, yağlı boya tablolar, beton, mermer, bronz büstler ve daha nice şekillerde cansız yüzünü seyrettiğimiz Mustafa Kemal ağlıyordu. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Peki neden? &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Günümüzde ki gazete başlıklarını, düşüncelerin çeşitliliğini ve kendi öz düşüncesinden ne kadar uzaklaşıldığını, bu düşüncesinin sonuna eklenen “-izm” eki ile nasıl ırkçı bir soyleme dönüştüğünü mü getiriyordu gözünün önüne de ağlıyordu, yoksa artık omuzunda taşıdığı yükün ağırlığından yorulmuş gençlerden bu yükü omuzlamalarını mı istiyordu bilemeyiz. Bunlar biraz ajitasyon gibi dursa da birer tahmin. Sonuçta o gözyaşlarını tutamayan bir insandı. Ne o bez afişlerde gözleri çakmak çakmak olmuş asker, ne o soğuk beton büstlerde yüzünün şekil şekil olduğu bir heykeldi. O bir insandı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hayatta elinde kalan tek varlığı annesini bu vatan uğruna ardında bırakmış, yoluna çıkan her zor durumdaki Anadolu insanına elini uzatmış, bu halkın hakettiğini düşündüğü daha iyisi için yaşamını adamış, ne bir aile ne bir çocuk sahibi olamamıştı.  bu topraklarda yetişen her çocuk onun evladı, her aile onun ailesiydi. Onlardan biri olmayı başarmıştı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Neden bütün bunlara katlandı, kim ondan böyle bir şey istemişti ki? Yapmasaydı. Başkaları için en doğru kararı verdiğini düşünüp, bu kararı göz yaşları içerisinde milletine anlatan bir lider miydi o gerçekten. Arkasından onu tartışmamızı istemediğine dair bir cümlesi var mıydı tarihe geçen. Onu tartışmadan tanıyabilmemize imkan var mıydı? Yoktu. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O da bize ipucu olarak sadece Bir Nutuk bıraktı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2 Şubat 2012 tarihli gazetelerde aşağıdaki haber yayınlanıyordu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, halen çeşitli medya organlarında tartışılmakta olan Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi ve andımız konularında önemli açıklamalar yaparken, Atatürk'ü Koruma Kanunu'na da eleştiriler getirdi. Gençliğe hitabe ve andımızın kaldırılması tartışması için "Bunlar ayet mi?" sorusunu yönelten Çelik, Atatürk'ü Koruma Kanunu için de "Kimseyi kanunla sevdiremezsiniz. Atatürk gibi Cumhuriyeti kuran birisinin kanunla korunuyor olması ne büyük hüsran ve garip bir durum” dedi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
"ATATÜRK KANUNLA SEVDİRİLEMEZ"&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kanunla kimseyi sevdiremezsiniz. Neyi ideolojik hale getirirseniz onu dogmatik hale getirirsiniz. Siz eğer Atatürk’ü bir ideolojinin sığ çerçevesi içine hapsederseniz, Atatürk’ü kimsenin tartışmasına müsaade etmezseniz bu Atatürk’e yapılabilecek en büyük kötülüktür&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
"KANUNLA KORUMAK NE BÜYÜK HÜSRAN"&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kendi ülkesinin Milli Kurtuluş Hareketini idare etmiş olan, bir imparatorluğun külleri arasından bir Cumhuriyet kuran, o ülkenin kurucusu olan bir insanın kanunla korumak zorunda bırakılması ne büyük bir hüsrandır öyle değil mi? Ne kadar garip bir durum. DP, CHP’nin ithamlarından dolayı bir kompleksin neticesinde bu kanunu çıkartmıştır. Bir insan kendi milli liderini kanunla korur mu? Böyle bir şeye gerek var mı? Siz onu insanların gönlüne yerleştirmediğiniz sürece, silah zoruyla, devlet zoruyla kimseyi kimseye kabul ettiremezsiniz. Kenan Evren Paşa şunu demedi mi: 'Biz Atatürk’ü herkesin kafasına sokacağız.' Tüm okullara Atatürk İlke ve İnkılap Tarihi dersi konuldu. Tıp Fakültesine de bu konuldu, ilkokuldan başlıyorsunuz üniversiteyi bitirinceye kadar. Bu sefer ne oluyor? Adeta bir zorlamayla, dikte ettirmeyle verildiği için sevilmiyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
"GENÇLİĞE HİTABE AYET Mİ?"&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gençliğe hitabe konusunu da kamuoyunun oturup tartışması lazım. Şimdi, Reşit Galip andımızı getirmiş değil mi? Ayet mi bunlar? Reşit Galip böyle bir şey yapmamış olsaydı olmayacaktı. 12 Eylülcüler hatırlar mısınız Andımız’a ilavelerde bulundular. Sonra tekrar değiştirdiler. Böyle bir şey olmaz. Türkiye’de yaşayan yabancılar vardır. Mesela Bodrum’da yaşayan İngilizler var. Alanya’da oturan Almanlar var. Yabancılar bana mektuplar yazdılar, bakanlığımın ilk aylarında. 'Biz Türk değiliz, biz Türkiye’de yaşıyoruz ve çocuklarımız Türk okullarına gidiyor. Her sabah çocuklarınızı sıraya geçiriyorsunuz ve onlara and içiriyorsunuz' dediler. İnsani mi bu peki, doğru bir şey mi? &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
"PEYGAMBERİ KORUMA KANUNU YOK"&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hz. Peygamberi ele alalım. Atatürk’ü bir kenara bırakalım. Hz. Peygamberle alakalı bir ton hakaretamiz şey yazılıp çizilmemiş mi bugüne kadar. Hz. Peygamberi korumakla ilgili herhangi bir şey var mı? Netice şu: Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. Maddesine bakarsanız, bir görüş sarsıcı, altüst edici, rahatsız edici olabilir. Şiddete yönelmediği sürece siz ona saygı duymak orundasınız. Birisi çıkıp der ki Atatürk dünyanın en demokrat insanıdır. Birisi de der ki Atatürk diktatördü.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu açıklamanın yapıldığı 2012 yılının Şubat ayında, bu ülkenin yüzde kaçı Atatürk’ün bir kanunla korunduğunu biliyordu merak ediyorum doğrusu. Neydi bu kanun peki, neyi kapsıyordu, kimler tarafından ne zaman çıkarılmıştı?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Oda Tv nin Nisan 2012 tarihli bir yazısında bu sorulara cevap olarak aşağıdaki cümleler yer alıyordu:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Atatürk'ü Koruma Yasası'nı Demokrat Parti çıkardı! Yani Adnan Menderes yasayı hazırlattı, Celal Bayar onayladı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Peki niye?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
DP 1950'de hükümet olunca dinciler "dinimizde heykel günahtır" diye Atatürk heykellerine, büstlerine saldırdılar. Yıktılar. Tahrip ettiler. Bunun üzerine bu yasa çıkarıldı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve biliniz ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu yasa Türkiye'ye özgü değildir. ABD'den Avrupa'ya kadar hemen her ülkede "Lese Majeste" yasası vardır. Bir ülkeyi temsil eden tarihsel kişilere cahillerin söz söylemesini engelleme kanunudur bu.“&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi bu açıklamanın ışığında kanunun maddelerine bir göz atalım.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Atatürk aleyhine işlenen suçlar hakkında kanun: &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yayın : Resmi Gazete &lt;br /&gt;
Yayım tarihi ve sayısı : 31/07/1951 - 7872 &lt;br /&gt;
Numarası : 5816 &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Madde 1- Atatürk'ün hatırasına alenen hakaret eden veya söven kimse bir yıldan üç yıla &lt;br /&gt;
kadar hapis cezası ile cezalandırılır. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Atatürk'ü temsil eden heykel, büst ve abideleri veyahut Atatürk'ün kabrini tahrip eden, kıran, bozan veya kirleten kimseye bir yıldan beş yıla kadar ağır hapis cezası verilir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yukarıki fıkralarda yazılı suçları işlemeye başkalarını teşvik eden kimse asıl fail gibi cezalandırılır. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Madde 2- Birinci maddede yazılı suçlar; iki veya daha fazla kimseler tarafından toplu olarak veya umumî veya umuma açık mahallerde yahut basın vasıtasiyle işlenirse hükmolunulacak ceza yarı nispetinde artırılır. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci maddenin ikinci fıkrasında yazılı suçlar zor kullanılarak işlenir veya bu suretle işlenmesine teşebbüs olunursa verilecek ceza bir misli artırılır. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Madde 3- Bu kanunda yazılı suçlardan dolayı Cumhuriyet Savcılıklarınca re'sen takibat yapılır. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Madde 4- Bu kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Madde 5- Bu kanunu adalet bakanı yürütür.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1950’li yıllarda yaşamında devam etme şansı olmayan Mustafa Kemal, arkasından böyle bir kanuna ihtiyaç duyulabileceğini&amp;nbsp;düşünmüş olsaydı, Nutuk’ta Cumhuriyeti değil kendini emanet ederdi herhalde yeni nesillere. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mustafa Kemal düşüncesini yok eden ve bu düşüncenin özüne tamamen zıt bu yamalar neticesinde zaman içinde oluşan tüm tepkiler ona mal edildi. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hüseyin Çelik’in yaptığı açıklamanın ardından, bu kanunun yürütmekle görevli olduğu söylenen Adalet Bakanı çıkıp, kanunun tarihçesi, içeriği hakkında en ufak bir açıklama yapmadı. Bu ülkede kanunlar meclisten milletinvekilleri tarafından geçiriliyorken, geçmişte oluşturulmuş temel hakları içerek kanunlar haricinde vatandaş olarak hemen hiç kimsenin bilgisi yoktu. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu kanun metni Cumhuriyet’i değil, onu düşünceden yaşama geçiren bir dahinin bedeninden geriye bir şey kalmadığı için şekillendirilmiş resim ve heykellerini koruyordu. O betonlaştırılmış soğuk büstün içinde olmayan zekanın ürettiği düşünceyi korumakla uzaktan yakından bir ilgisi yoktu.  Bu tamamen dönem hükümetlerinin Cumhuriyet ve Atatürk düşüncesini korumaktaki acizliğinin bir göstergesiydi ki, günümüzde Atatürk düşüncesinin karşısına alay edercesine dikilmesine neden olmuştu. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ancak, Hüseyin Çelik bu eleştirisini gündeme getirirken bu kanunu çıkaran Demokrat Partiyi değil doğrudan, Atatürk düşüncesine inanları hedef alıyordu. Bu kanun kapsamında dahi olmayan ve düşüncenin ürünü olan hitabeyi “ayet mi?” diye nitelerken onu dinleyenler veya bu haberi okuyanlar arasında ne yazık ki bu ayrıma varmış bir dehaya rastlanmıyordu.  Rastlansaydı da zaten konu düşünceyi en temel yasayla bağlayan Anayasa’daki Atatürk Milliyetçiliği sözcüklerine gelecekti. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Buraya kadar şunu söyleyebiliriz ki ne Demokrat Parti ne de Ak Parti Atatürk düşüncesini hiç anlamamıştı. Dolayısıyla Nutuk amacına hizmet edemiyor gibi görünüyordu. Emanet korunamamıştı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gazi, "Ey Türk Gençliği" derken ağlıyordu. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(Devam edecek)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
fasulye</description><link>http://fasulyeningunlugu.blogspot.com/2012/04/tarih-yazilanlar-mi-yasanilanlar-midir.html</link><author>noreply@blogger.com (Fasulye)</author><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-1704911421933597242.post-6648756508732953506</guid><pubDate>Sat, 28 Apr 2012 16:25:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-04-28T19:29:54.087+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">aklıma bişi geldi</category><title>EDEBİ SERÜVENLER - 1</title><description>&lt;br /&gt;
Uzun bir zamandır ara verdiğim yazılarıma nihayet geri dönme fırsatı bulduğum bu yer İstanbul’un biraz dışında kendimle olmasa da doğayla başbaşa kalabildiğim bir yer. Hayatımda süregelen ve bedenimde ve ruhumda kalan tüm enerjmi tüketen bir yaşam diliminin ardından, en azından önümde uzanan sessiz nehir ve yeşil örtüye bakarak dinlenmeye çalışıyorum. Hayata vereceğim bu kısa molanın ardından ve yeniden bir koşturmacaya dalacağım ve yine antisosyalleşen yaşam düzenme ancak akşamları yapabildiğim kısa kitap okuma seansları ile devam edeceğim. Tıpkı bu bol oksijenli soluğu almadan önce yaptığım gibi. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;
Aslında oldum olası bir deniz veya nehir kenarında günlerce hayattan uzak tek başıma kitap yazmak gibi bir hayalim vardır. Ama artık beni tek başına bir hayattan uzakta tutan yaşam kaynağım oğlumun yaşam düzeni nedeni ile bir süre daha mümküm görünmeyen bu hayat düzeni, en azından bir iki günlüğüne de elime geçmişken en azından bir yazı yazmaktan kendimi alıkoyamıyorum. Gelecek için planladıkalrımın bir provası sayılabilecek bu düzene henüz bir kaç saattir kavuşmuş olmama rağmen alışmakta hiç zorluk çekmeyeceğimi biliyorum. Bulunduğum yerin güzelliği ve tanıtımı ile ilgili bir yazıyı henüz yolun başında olduğumdan başka bir zamana bırakarak, önce de söylediğim gibi son dönemlerde bana farklı bir soluk aldırarak yaşamdan uzaklaşmamı sağlayan kitaplara biraz değinmek istiyorum. Aslında anlatmak istediğim kitap tanıtımı ya da öyküleri olmasından çok farklı bir şey olsada yine de en azından bu kitapların okuyucuya ulaşmasında belki benimde küçük bir payım olabilir diye düşünmeden de edemiyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;
Dediğim gibi ortalama iki aylık bir süreyi nerdeyse sosyal hayattan tamamen kopuk yaşamsal kesintiler, sorunlar ve iş yoğunluğu içerisinde geçirmiş olmama rağmen, güneş geceyle barıştıktan sonra kendimi bambaşka ve heyecan dolu bir serüven içerisinde bulmamı sağlayan ve gün içinde neredeyse bir an önce akşam olsada serüvenime devam edebilsem dediğim kitaplardan bahsedeceğim şimdi size. Elbette bu kitapların hayatımda bıraktığı izler ve damağında bıraktıkları tat benim yaşam koşullarımdan kaynaklı olabilir olsa da yine de kitap severler için olumlu birer referans olabileceğime inanıyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bundan yaklaşık iki ay önce oğlumla artık mahalle bakkalına dönmüş olmak sonucu batmanın eşiğine gelmiş avm lerden birine gittik. Aslında amacımız alışveriş olmadığı için avm nin neredeyse terkedilmiş görüntüsü bizi çok etkilemedi. Bizim ilgilendiğimiz ve hedefimize oturan asıl yer, rakiplerinden farklı bir temayla ortaya çıktığını düşündüren yeni bir oyun alanını ziyaret etmekti. Bir cuma akşamı olması neticesinde olduğunu düşündüğüm oyun alanındaki boşluk, avm nin terk edilmiş havasının bir kopyası gibi duruyordu. Hatta o kadar müşteri beklemiyorlardı ki soğuk bir kış günü olmasına rağmen belki de avm nin kotu mali koşullarından dolayı buz gibiydi. Bu boş ve buz gibi oyun alanı tüm caf cafına rağmen oğlumun ilgisini çekmeyi başaramadı ve gerçekten çok zavallı bir iz bırakarak sadece anılarımızda yer aldı. En azından elimiz boş çıkmayalım diye düşündüğümden avm deki neredeyse açık tek dükkan olan ünlü bir kitabevine daldık. En azından bir kitapçının tekstillin başedemediği avm deki krizle başetmiş olması oldukça sevindiricydi bana sorarsanız. Bu başarının devamnı sağlamak için elbette bende ufak bir katkıda bulunmayı planlıyordum. Aslında aklımda belirgin bir kitap yoktu. Sadece beni kapağı ya da adıyla heyecanlandıracak bir şey bulabilir miyim diye goz gezdirirken oğlum çoktan çocuk kitaplarının olduğu bölüme ulaşmış her gördüğü yeni kitaba hayretler içinde sarılarak bana sesleniyordu. Ona cevap yetiştirme telaşı içinde aslında düşündüğüm gibi sakin bir seçim yapamıyor olsamda raflardan birinde geçtiğimiz yaz arkadaşlık kurduğumuz birinin plajda gün boyu elinden düşürmediği için dikkatimi çeken kitaba rastlamış olmak bende belirli bir tanıdıklık hissi yaratmıştı. Kitabın en dikkat çekici yanı beyaz kapağı üzerinde ilkin 1 den 9 a kadar dizildiğini sandığınız sayılardı. Oysa dikkatli baktığınızda sayılar 1 den 9 a kadar dizilmiyordu. Kocaman sayıların üzerinde daha az dikkati çekcek bir büyüklükte “Aklından bir sayı tut” yazıyordu. Yazar John Vennon. Sayılar öylesine büyük ve göz alıcıydı ki kitabı bana hatırlatan yegane şeyler onlardı ve kitabın adının bu sayılar olduğunu düşünmeme sebep olmuştu. Oysa kitabın adı daha küçük harflerle yazılmış olan “Aklından bir sayı tut”du. Kitabın hemen yanında aynı tasarımda bu defa harfler olan bir başka kitap yer alıyordu. Kardeş oldukları belli olan bu iki kitaba uzandım ve artık oğlumun sorularına uzaktan bağırarak cevap vermenin uygun olmayacağını düşünerek onun yanına gittim. Aslında amacı kitap okumaktan çok hepsini ellemek ve ilginçliklerini daha eve varmadan burada tüketmek olduğu her halinden belli olan oğlum, bu nedenden bir türlü kitap seçemiyordu. Sonunda onu ikna edebileceğim ve okumasına faydası olacağını düşündüğüm daha az resimli bir kitap önerime razı oldu ve oradan ayrıldık. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;
Plajda okunan bir kitap imajıyla kafamda yer etmiş olan “Aklından bir sayı tut” un beni dinlendireceğini düşünüyorken daha kitabın ilk sayfalarından başlayarak beni içine sürükleyen ve her satırdan sonrasını merak ettiğim bir serüvene dönüşmesi uzun sürmedi. Her gece bir kaç sayfa daha okuyayım diyerek gece yarılarını bularak kitabı kısa zamanda bitirmiştim. Akıcı anlatım iki üç gece de kitabın kahramanı dedektif gibi hissetmeme neden olmuştu sanırım. Çünkü kitabı bitirdiğim gecenin ertesi günü kendimi içimden yazarın cümlelerine benzeyen cümlelerle bir olayın üzerinde fikir yürütürken yakaladım. Bu keyifli bir duyguydu yine de benim için. Hayatın içinde kendi başınıza uydurduğunuz küçük oyunlar gibi. Bittiğini sandığım hikayeyi yaratan yazarın ikinci kitabını okumak içinde sabırsızlanmaya başlamıştım. Ancak yoğunluk gecelerimi de ele geçirmeye başlayınca bu hemen olamadı. Ortalama bir hafta sonra ikincisine başlayabildim. Aslında kapak ve tasarımlarındaki tüm benzerliklerine rağmen aynı baş kahramanlarla her bölümünde başka olaylar yaşanan dedektif dizilerinin bir ikincisi ile karşılaşacağımı hiç düşünmemiş olacaktım ki, ikinci kitabın daha ilk sayfasında bir süredir kendisi gibi düşünmeye başladığım dedektifle karşılaşmak beni şaşırttı. Ama daha önce bu maceranın tadını aldığım için aynı öncesinde olduğu gibi kitabı bırakmak zorunda kaldığım gecelerin ardından gelen günler bir an önce akşam olsun diye beklemeye başlamıştım. Aslında bu ruh halimin büyük bir bölümü kendimce hayattan kaçışlarından kaynaklansa da kitaplar bana bu konuda gerçekten yardımcı olmuşlardı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kitabı elime aldığım andan itibaren bu dünyadan ayrılıyor ve yazarın yarattığı heyecanlı serüvene dalıyordum. Aslında film ve kitapları genellikle boyle tüketmek gibi bir huyum olduğundan filmler daha ekranda göründüğü anda adlarını hatırlamıyor olsamda başından sonuna kadar eksiksiz anlatabiliyor olmam evdekileri pek memnun etmiyordu. Çünkü daha ilk yazıları ekranda beliren her filme “bunu izlemiştik” diyor olmam filmi izlemeye hevesli aile fertleri mutluluk kaynağı olmadığı kesindi. Üstelik evde televizyona en uzak yaşayan kişi olmama rağmen seyrettiğim sayılı şeyleri onların saatler harcadıkları bu işleme rağmen hatırlayamamaları sanırım sinirlerine dokunuyordu. Ama beni hayattan yegane uzaklaştıran öyküler ya da uykuydu ne yazık ki. İstediğim zaman uyumanın mümkün olmadığı hayat koşulları içerisinde rüyalarımın kurgusu olmayan başka hikayelere kaçmak ise benim yapabildiğm en guzel beynimi boşaltma durumuydu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;
Okuduğum kitaplar John Vennon’un başarılı bir reklamcılık kariyerinden sonra doğayla başbaşa kalabileceği yeni evinde yazdığı hayatının ilk iki kitabıydı. Kitapların arkasındaki kısa açıklamaları okumak ancak onları bitrdikten sonra aklıma gelmişti. Gerilim ve heyecan dolu sayfalarla beni ortalama bir hafta oyalayabilen bu kitaplar damağımda garip bir şekilde daha önce okuduğum iki kitabın tadını bırakmıştı. Üstelik tıpkı onlarda bu iki kitap gibi gerilim ve serüven üzerine kurulu, beyaz kapaklı ve neredeyse benzer tasarımlı kapaklara sahiptiler ve bildiğim kadarıyla iki taneydiler. Aslında düşününce bu dort kitapta neredeyse işlenen suçlara sizi hayran bırakacak zeka ürünü hikayelerdi. Bir çeşit suça övgü olmalarına rağmen sonunda tam olarak gerçek hayattan beklediğimiz gibi polisler galip geliyor ve ne kadar övgüye deger bir zeka ürünü olurlarsa olsunlar iyilerin tarafında da en az onlar kadar zekiler olabileceğine inancımızı kuvvetlendiriyorlardu. Daha önce okuduğumu söylediğim iki kitap Adam Fawler’ın Olasılıksız ve Empati isimli kitaplarıydı. Henüz bakmamış olsamda peşine düştüğümde Adam Fawler ında neredeyse başarılı bir kariyerin ardından kendini doğayla başbaşa kalabileceği bir ortamda emekliye ayırıp kitap yazdığına yemin edebilirdim bu benzerlik neticesinde. Hatta bu benzerliği farkettiğim ilk anda acaba yazarın iki farklı isimle bu dört kitabı yazmış olabileceğine dair bir de paranoya üretmeyi başardım. Bunun akla yakın gelmediğini bilsemde yine de düşünmemek elimde değildi. Akıcılık anlatım şekli ve zeka ürünü hikayeler bu anlamda birbirine çok benziyordu. Adam Fawler ve Joh Vennon tanışmalıydılar belki bu yüzden bana göre. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra bir diğer gün çok satan kitaplar raflarının önünde dolanırken benzer kapaklı ve adından benzer içerikli olduğunu düşündüğüm başka kitaplar gördüğümü hatırladım. Bunlardan mümkün olan kadarını alıp okumayı düşünsemde aklımda okumak istediğim bunca kitap varken, bu tezimi ispatlamak için biraz daha bekleyeceğime karar verdim. Ama aranızdan okuyanlarınız olması ihtimaline dayanarak belkide biriniz bunu benden önce ispatlayabilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nedense bu kitaplarda suç işlemek adına işletilen üstün zeka kafama takılmıştı. Eskiden Agatha Cristhe kitapları okuyarak polisiye kitap açlığımızı bastırırken şimdi yerli ve yabancı pek çok kitap bulmak mümkündü. Özellikle Ahmet Ümit’in tarihle içiçe macearalar üreten zekasına hayrandım. Ancak bahsettiğim bu dört kitap Ahmet Ümit in kitaplarından suçu işleyenin zekası ile biraz daha farklı bir yol çiziyordu. Sonra her gün haberlerde izlediğimiz ve gazetelede okuduklarımız geldi aklıma. Suç o kadar olağan ve gündelik hayatımızın bir parçasıydı ki artık. Alelade bir cinayet veya benzer bir hikayeyi anlatan bir kitabı kim okumak isterdi ki, hayat zaten hemen her alanda başlı başına suç üzerine kurulmuştu. Bu da polisiye yazarlarını artık farklı bir yola itmiş olmalıydı, her suçlunun sahip olamadığı özelliklere sahip yeni suçlular yaratmak. Hiç de mantıksız bir sav değildi bana göre bu. Bunu düşünür düşünmez annemin sürekli söyleyip durduğu mikroplar ve antibiyotikler konulu söylemi aklıma geldi. Ona göre antibiyotikler kuvvetlendikçe mikroplar güçlenmek zorunda kalmış ve mikroplar güçlendikçe daha güçlü antibiyotikleri üretilmeye başlanmış ve nihayetinde bu bir kısır döngüye girmişti, henüz bir kazanan ilan edilmediğinden ilerleyen yıllarda değişim gösteren hastalıklar veya ilaçların miligram ve dozajları hakkında fikir yürütmek imkansızlaşıyordu. Acaba tıp daha az ilerlese hastalıkalrda bir şekilde mücadeleden vazgeçer miydi diye düşünmekten edemiyordu insan. Polisiye kitaplarda suçlular için çıtayı her geçen gün biraz yükseltiyor ve öte yandan da ilham kaynağı olmaya devam ediyorlardı sanki. Yazarların kariyer eğitim vb özellikleri hayalgüçleri ile birleşince ortaya inanılmaz suçlar ve üstün zekalı katil ve suçlular çıkıyordu. Üstelik bu suçlular edebiyat , tarih ve bir çok konuda sıradan bir insanda çok daha fazla bilgiye sahiptiler ve bu nedenle işledikleri suçları bunlardan yaptıkları alıntı ve göndermelerle oldukça şıklaştırabiliyorlardı. Suç neredeyse bir sanat eserine dönüşüyordu bu yazarların elinde. Potansiyel suçluların bu çizgiye varması için bile eğitim şarttı. Belkide bu da fena bir yan ürün sayılmazdı. En azından suçluları suça iten sebepleri ortadan kaldırmak daha kolay olurdu belki bilmiyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;
Tamamen bir ütopyanın içine daldığım bu benzerlik üzerine düşünürken bu defa bir üçleme ve filmi vizyonda olan “Açlık Oyunları” na bulaşmıştım bile. Gerilim dolu bir polisiyeden insana dair tüm çirkinliklerin orata çıktığı bir dünya düzenini anlatan bu üç kitap beni yeniden akşam olmasını dilediğim bir gerilimin içine sürüklemişti. Bir gerilimi bu kadar hevesle bekliyor olmam da sanırım benim psikolojim hakkında değiişik ipuçları veriyor olabilir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;
Yine bir haftayı biraz geçen bir sürede bu üç kitabıda yine bu dünyadan ayrılıp yazarın yarattığı dünyanın içine sürüklenerek okuduktan sonra bir kaç günde kitabın kadın kahramanının düşünce yapısını çözmekle vakit harcamak zorunda kaldım. Çünkü nedense onunla benim aramda bir benzelik olup olamayacağı fikrine takılmıştım. Ama garip bir şekilde yine bu kitabın ardından bana tanıdık gelen bir şeyler olduğunu düşününce beynimde başka bir kitabın ya da filmin izlerini taramaya başladım. Garip bir şekilde iki yaz önce okuduğum bir başka üçlemede bu arayış son buldu. Alacakaranlık üçlemesi. Kitabın ardından tadı kaçmasın diye izlemediğim film gibi Açlık Oyunları nın henüz birincisi vizyona giren filmlerini de seyretmeyi düşünmüyordum. Ama her iki kitabında alışılmadık dünyalarında kahramana dönüşen kadın kahramanları yine bana yazarların geldiği noktayı düşündürmüştü. Oldukça talep alan kitap ve filmlerin kahramanı olan bu kadınlar yeni dünya düzeninde kadınların beklentisini mi, yoksa geldikleri noktayı mı temsil ediyordu acaba? Her ikisi de kafası karışık olmalarına rağmen kendi başlarına hareket eden, rutine, tabuya ve kurallara karşı dik başlı kadınlardı. Her ikiside iki farklı erkek tipinde ama kahraman ruhlu iki erkek erasında kalmışlardı. Her ikisinin etrafındaki erkeklerde biri cesur, gözükara ve deli gibi aşık olmasına rağmen ona sonsuz saygı duyan ve onu değil kendilerini yok etmeyi seçen tipler olmasına rağmen, diğer iki erkek kahraman olduğunu bile kabul edemeyecek kadar mütevazi ama yine de aslında diğerine göre gölgede gibi kalmış olsa da, kadın kahramanın vazgeçemediği ve koruma iç güdülerini harekete geçiren tiplerdi. Bu kitapların kahramanlarının bu kadar benziuyor olması da bir tesadüf müydü acaba, yoksa ben bilmeden bu benzerlikleri yakalayacağım kitaplara mı denk gelmiştirm. Bir kadının hayatındaki sonsuza dek sürecek bir sevgili fikrinin yerini iki erkeğinde sevilebileceği fikrine itiyordu insanı. İster istemez geçmişe nazaran silinmeye yüz tutan ailevi değerler, üstün sanılan duygular, fedakarlık ve benzeri şeyler hakkında düşünmek zorunda kalıyordunuz. Ama garip bir şekilde her iki kadın kahramanda bir ölçüde bencildiler ve zaman zaman bu açıdan kendilerini sorguluyor olsalarda içlerinden geleni yapmaya ve düşünmeden göz kara hareketlerde bulunmaya devam ediyorlardı. Millenium un kadın tipi bu muydu gerçekten. Aşağı yukarı aynı yaşlarda olan bu iki kadın gençliğin yeni ilahları olurken erkeklere de nasıl olmaları konusunda bir ipucu sunsa da genelde ataerkilden anaerkil bir yaşam düzenine doğru yol aldığımızın kanıtı olabilir miydi?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;
Her iki kitabında bende yarattığı bu garip etkilerden henüz bir sonuca varmış olamasam da, şu an yanı başımda bir Ahmet Ümit kitabı beni bekliyor. Yazdığım bu yazıyı kaydettikten sonra bir süreliğine Ahmet Ümit’in önüme açtığı yeni kapıdan girip bu defa yerli bir yazarın dünyasına yeniden konuk olacağım. Bakalım bu defa beni neler bekliyor ? Tam bu noktada Bab-ı Esrar ve Elif Şafak’ın Aşk kitabının kadın kahramanlarını düşünüyorum ve ardından beni Mevlana ve Tebrizi hakkında daha gerçekçi olmaya zorlayan Kimya Hatun kitabının kahramanını. Sanırım bir süreliğine siyasi dünyadan ziyade edebiyat dünyasının mesajlarına kulak vermeye devam edeceğim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
fasulye</description><link>http://fasulyeningunlugu.blogspot.com/2012/04/edebi-seruvenler-1.html</link><author>noreply@blogger.com (Fasulye)</author><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-1704911421933597242.post-4070730938029593153</guid><pubDate>Fri, 10 Feb 2012 18:18:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-02-10T20:18:36.422+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Ya tutarsa</category><title>YA TUTARSA (19) EK -1 FOTON KUŞAĞI</title><description>Yazı dizisi boyunca adından bahsedilmesine rağmen ve paylaşılan son videoda anlatılan üç gün karanlık hikayesinin bilinen adı olmasına rağmen Foton Kuşağı ile ilgili herhangi bir bilgi paylaşımında bulunmadığımızı hatırladığımdan yazı dizisine bir ekleme yapma ihtiyacı duydum. Bu defa alıntı yapacağımız yer Akaşa Yayınlarından çıkmış olan "Galaktik İnsan" kitabı. Merak edenler internet kitabevlerinden araştırabilirler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi kitabın Foton Kuşağı ile ilgili söylediklerine kulak verelim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;span style="font-size: 130%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color: #cc0000;"&gt;GALAKTİK  İNSAN&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size: 78%;"&gt;AKAŞA  YAYINLARI&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/span&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;Washta, Siriuslu yükselmiş bir  üstat olarak dünyaya bir kitap yazdırmakla görevlendirilmiştir. Ona bu görevinde  bilim ve tarih konusunda uzman olan Aumtron ve Teletron adlı iki Siriuslu yardım  etmektedir. Kitap boyunca bu üç kişilik grubun sözcülüğünü Washta  yapmaktadır.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Güneş sisteminiz büyük olasılıkla 1996 yılından sonra foton kuşağı denen büyük bir ışık kuşağına girecektir. Foton kuşağı yeniden bilinçlenmenizi, DNA ve çakra sistemlerinizin değişmesini sağlayacaktır. Bu inanılmaz kuşak sadece sizi değil gezegeninizi ve güneş sisteminizi de ebediyen değiştirecek, üçüncü boyuttan beşinci boyuta aktararak Sirius yıldız sistemine daha yakın bir konuma geçmenizi sağlayacaktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Işık parçacıklarından oluşan ve şekli dev bir simiti andıran foton kuşağı, bilim adamlarınız tarafından ilk kez 1961 yılında Pleiades yakınlarında keşfedildi. Bir foton ışık parçacığı, anti elektronla (pozitron) elektronun çarpışması sonucunda oluşur. Bu anlık çarpışmanın sonucunda ortaya çıkan kütle foton olarak bilinen enerjiye dönüşür. Bilim adamlarınız her parçacığa karşılık bir anti parçacık olması gerektiğini düşündüler, 1950’lerde anti- protonlar ve anti-nötronlar artık sizce de bilinir hale geldi. Bilim adamlarınızın ileri sürdüklerine göre bir anti-parçacıkla parçacığın, örneğin bir anti-protonla protonun çarpışması sonucu ortaya çıkan şey foton enerjisidir. Bu enerji gelecekteki tüm gereksinimlerinizi karşılayan ana kaynak olacaktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Foton kuşağı üç kısma ayrılabilir. Önce kör bölgeden geçeceksiniz, bu işlemin tamamlanması kabaca 5-6 gün alacak ve bu sürenin 3 günü tamamen karanlıkta geçecek. Bunu takiben kuşağın ana bölümüne girecek ve hiç sona ermeyen bir ışığı yaşayacaksınız, yani hiç gece olmayacak, günün 24 saati gündüz olacak. Foton kuşağındaki bu yolculuk genellikle 2 bin yıl sürer ve güneş sisteminizin yine kör bölgeden geçerek kuşağın öteki ucundan dışarı çıkışıyla sona erer.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bununla birlikte, Büyük Yaratıcı Güç (Tanrı) bu devrede güneş sisteminizin boyutlar arası bir “kurtarma baloncuğuna” alınmasına karar vermiştir. Bu baloncuk güneş sisteminizi iterek beşinci boyut yoluyla foton kuşağının dışına çıkaracak ve Sirius yıldız sisteminden 3 ışık yılı uzaklıktaki bir konuma (şu anda Sirius dünyadan 8,3 ışık yılı uzaklıktadır) geçirecektir. Baloncuğa 2012 – 2013 yılı civarında ulaşacaksınız. Bu devre bitip baloncuğa ulaştığınızda 24 saatlik gündüz deneyimi sona erecek ve yeniden yaklaşık 12 saat gündüz, 12 saat gece programına geri döneceksiniz.&lt;br /&gt;
20-30 yıldan beri dünyanın manyetik alanı derece derece neredeyse sıfıra doğru azalıyor. Birçok dünyalı bu fenomeni, yüzyılın sonunda meydana gelecek büyük bir kutup değişiminin kanıtı olarak kullanıyor. Ancak, Konseyin Siriuslu bilim adamları bir kutup değişiminin meydana gelmeyeceği konusunda size güvence verebilirler. Dünyanın manyetik alanındaki bu değişiklik, foton kuşağının güneş sisteminize yaptığı basıncın bir yan ürünüdür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Foton kuşağı tezahür ettiğinde hiçbir elektrikli aygıt çalışmayacaktır. Bu pillerin ve elektrik devrelerinin çalışmayacağı anlamına gelir. Kör bölgeye yaklaşırken meydana gelmesi beklenen bir başka büyük gelişme de gezegenin atmosferindeki ve yüzeyindeki basıncın artmasıdır. 1960’lardan günümüze dek uzanan depremsel faaliyetlerdeki artışın da işaret ettiği gibi bu basınç şimdiden gerçekleşmeye başlıyor. Dünya halen dört bir yanda depremlerin arttığı bir devir yaşıyor, aynı şey yanardağ faaliyetleriyle ilgili olarak da söylenebilir, ayrıca hava koşullarınızda da geleneksel su devrelerine basınç yapan çarpıcı bir değişim olmuştur. 1970’lerin başında ortaya çıkan ozon delikleri, kısmen foton kuşağının yaklaşmasının neden olduğu bir başka kritik değişikliği işaret etmektedir. Daha da önemlisi, yaklaşan bu olay güneşinizdeki lekelerin artmasına sebep olmuştur. 1987 ve 1988 yıllarında Siriuslular güneşinizin süptil bedenlerinin kutbiyetini değiştirdiler. Eğer bu yapılmasaydı, güneş foton kuşağının kör bölgesi tarafından yok edilir, dünya da buharlaşır giderdi. Değişiklik boyutlar arası bir hologram (ışık zarfı) kullanılarak gerçekleştirildi. Bu hologram daha sonra güneş sisteminizi Sirius’a yakın bir konuma taşımakta kullanılacaktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi foton kuşağı senaryosunu tekrar gözden geçirip neler olacağını görelim. Büyük bir olasılıkla bu 1996’dan sonra yer alacak bir zamanda vuku bulacak. Eğer bir değişiklik olmazsa, şu anda görüldüğü kadarıyla gezegeniniz kör bölgeye girerken bir karanlık deneyimleyeceksiniz, aniden alaca karanlık yerini tam bir karanlığa bırakacak. Bu tıpkı gezegen bir dolaba sokulup kapı arkasından kapatılmış gibi olacak. Güneş gözden kaybolacak ve zifiri karanlık gökyüzünde yıldızları göremeyeceksiniz. Kör bölgenin basıncı güneşin ve yıldızların ışığını tamamen emecek ve gündüz geceye dönüşecek.&lt;br /&gt;
Karanlıkla birlikte kör bölgeye girdiğinizi anlayacaksınız, değişim dönüşüm süreci başlayacak. Karanlığın yarattığı şoku kabullenmeye başlarken bir başka şeyin daha vuku bulduğunu fark edeceksiniz. Elektrikli aygıtlarınız artık çalışmayacak, düğmeye bastığınızda elektrikler yanmayacak ve arabalarınız çalışmayacak. Bu inanılmaz zorluklara rağmen bedenlerinizde harikulade şeyler olacak. Gezegenin manyetik alanları çöktüğünde dünyadaki tüm atomlar değişim geçirmeye başlayacak. Bedeninizdeki atomlar da yarı eterik bir beden oluşturmak üzere değişecek ve bilincinizi kuşatan perde kalkacak. Artık sınırlı üçüncü boyut realitesinde değil, galaktik ışık realitesinde yaşayan insanlar olacaksınız. Lyra takımyıldızını terk ettiğiniz günden bu yana sahip olmanız gereken fiziksel ve psişik yeteneklere tekrar kavuşacaksınız. Artık beşinci boyuta, yani Yuva’ya dönüş süreciniz başlayacak.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci gün, atmosfer sıkışmaya başladığında kör bölgenin dünyanın yerçekimi üzerinde yaptığı basıncın etkisiyle sıkıştığınızı ve şiştiğinizi hissedeceksiniz, bu şişkinlik yalnızca iki gün sürecek. Atmosferiniz sıkışıp basınç artacak, tüm maddeler basınç yüzünden yoğunlaştığında en büyük tehlike nükleer maddelerden gelecek, çünkü zincirleme reaksiyon sonucunda öldürücü radyoaktif ışınlar ortalığa yayılacak. Öte yandan zincirleme nükleer reaksiyonlar muazzam yangınlara da yol açabilir. İşte bu yüzden Galaktik Federasyon nükleer tehlikeleri önlemek için teknik personelin ve gemilerin gezegeninize inişine izin verecektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hissedeceğiniz bir sonraki değişiklik güneşin tümden ortadan kaybolmasının yol açtığı soğuk hava olacak. Bu çok büyük bir ısı düşüşü, bir tür buzul devri soğuğu olarak deneyimlenecek. Değişimin üçüncü gününde şafak sökmesini andıran hafif bir ışığın gezegeninizi kuşatmaya başladığını görecek, sonra da foton etkisinin başlangıcını deneyimleyeceksiniz. Foton etkisi çok önemlidir, çünkü yeni bir enerji kaynağına sahip olmanızı sağlayacak ve dünyanızın fosil yakıta olan bağımlılığına son verecektir. Bu enerji ayrıca uzay yolculuğu yapabilmenizi de mümkün kılacaktır, çünkü Galaktik Federasyonun uzay gemilerinde bu enerji kullanılmaktadır. Üçüncü ve dördüncü günden itibaren zayıf da olsa foton enerjisiyle tanışacaksınız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncü gün sona erip beşinci gün başladığında hava ısınmaya başlayacak ve yeniden gün ışığına kavuşacaksınız. Üçüncü günün sonuna doğru başlayan foton etkisi artık tamamen egemen olacak ve foton ışın enerjisini kullanabileceksiniz. Dünyanızdaki her canlı foton kuşağından akan fotonlar tarafından canlandırılıp zindeleştirilecek. Yeni bir bedenle yeni bir çağa gireceksiniz. Buna ek olarak dünya dışı varlıklar ya da uzaylılar diye adlandırdığınız abi ve ablalarınız da artık aranızda olacaklar. Üçüncü boyuttan beşinci boyuta geçiş müthiş bir armağandır, çünkü bu değişimin bir sonucu olarak Pleiades kontrolünden çıkıp Sirius etkisine gireceksiniz. Bu Lyra- Sirius kültürünü benimseyeceğiniz, 25 bin yıl önce Lemurya zamanında olduğu gibi artık Sirius koruması altında olacağınız anlamına gelir. Sonuç olarak, insanlık iki bin yıldır çeşitli dinlerde kehanet edilen tarif edilemez güzellikteki Altın Çağa yaklaşmaktadır. (Sayfa: 40-53)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
FOTON KUŞAĞININ İNSAN BEDENİ ÜZERİNDEKİ ETKİSİ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Daha önce de söylediğimiz gibi dünyayı etkisi altına alacak foton kuşağı tüm dünya insanlarının fizik bedenlerini değişime uğratacaktır. İnsanların kaba fizik bedenleri ya yarı eterik ya da daha az yoğun bedenlere dönüşecektir. Şimdiki durumda tüm beden tipleri bu alandaki araştırmacılar tarafından üç kategoriye ayrılmıştır. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Kaba ya da fiziksel beden, yani şimdiki üçüncü boyut beden tipiniz. &lt;br /&gt;
2- Eterik beden. Auralara, hayaletlere ya da yüksek boyut bedenlerine benzer. &lt;br /&gt;
3- Spiritüel beden (ruh beden).&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Et ve kandan meydana gelen şimdiki bedeniniz gelecek galaktik uygarlıkta aynı yetenek ve görünüme sahip olacak, ama tamamen yarı eterik bir bedene dönüşecektir. Bu değişim dönüşüm, bedeninizin kendini tekrar gençleştirebileceği ve gerçekten yaşlanmaz olabileceği anlamına gelir. Yarı eterik bedeniniz bir düşünce formu gibi karşılık verecektir, çünkü zihniniz düşüncelerinizi nasıl kolaylıkla değiştirebiliyorsa, bedeninizi de kolayca değiştirebilecektir. Bununla birlikte bu beden size şimdi sahip olduğunuz fizik beden gibi görünecektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Daha önemlisi, bedeniniz çarpıcı bir DNA değişikliği geçirecektir. Tüm dünya insanları halen 2 DNA sarmalına sahiptir. Oysa “düşüşten” önce sizler 12 sarmallı bir DNA’ya sahiptiniz. Şimdi DNA sarmallarınızın yine 12’ye çıkarılmasına yardımcı oluyoruz. Bu değişim bedenin hücresel yapısını orijinal haline döndürecek ve hücrelerinizin boyutlar arası öz bedenle (ruhla) ilişkiye girmesini sağlayacaktır. Böylece hücre, ruhun DNA’ya verdiği mesajı kolayca alıp derhal işlemden geçirebilen çok boyutlu bir yönsüz dalga antenine sahip olacaktır. Yönsüz dalgalar, yayılırken bilgi taşıma yeteneğine sahip elektromanyetik olmayan dalga formlarıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ayrıca bedeninizdeki çakralar da (enerji girdapları) değişecektir. Bu enerji merkezleri şu anda 7 adettir, omurganın dibinden başlayıp başınızın üstüne kadar uzanırlar. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci çakraya kök merkezi denir, o bedenin temeli ya da elektriksel zeminidir, bedenin elektromanyetik enerji hatlarını yerküreye bağlar, kırmızı renkle temsil edilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci çakra cinsel merkezdir, zevk ve esrimenin yüksek halleri olan cinsel, duygusal merkezi oluşturur, bedenin cinsel organlarının bulunduğu bölgede yer alır, turuncu renkle temsil edilir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü çakra güneş sinirağı (göbek) üzerinde yer alır, bedenin temel duygusal (nefret, öfke, sevinç, kahkaha) merkezidir, sarı renkle temsil edilir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncü çakra kalptir, sezgilerin ya da sevginin merkezidir, kalp ve akciğerler bölgesinde yer alır, yeşil renkle temsil edilir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Beşinci çakra iletişim merkezidir, boğazda gırtlak bölgesinde yer alır, mavi renkle temsil edilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Altıncı çakra üçüncü göz merkezidir, çeşitli vizyonlar görme ve görsel psişik yetenekleri kullanma merkezidir, kaşların arasında yer alır, çivit rengiyle temsil edilir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yedinci çakra başın arka kısmında yer alan taç merkezidir, yüksek benlikle bağlantı kurmanızı sağlar, menekşe rengiyle temsil edilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aura ya da bedenin enerji alanı bu yedi merkezi kuşatır ve merkezlerin genel durumu hakkında bilgi edinmenizi sağlar. Aslında aura renkleri çakraların sağlığını yansıtır, aynı zamanda bedenin o bölgelerinin iyi çalışıp çalışmadığını da gösterir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yeni yarı eterik bedeninizde çakralarınız şimdi sahip olduğunuz 7 merkezden 11 merkeze çıkarılacak. İlave edilen 4 merkez, aura alanınızın tepesindeki galaktik erkek ve galaktik dişi denen boyutlar arası ya da eterik iki merkeze bağlanacak. Aslında toplam olarak 13 çakraya sahip olacaksınız, 2’si tamamen eterik, 11’i ise fiziksel bedeninize ait olacak. Bu 13 çakra şunlardır: &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci çakra, daha önce olduğu gibi kök merkez olarak kalacak. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci çakra, yine cinsel merkez olarak kalacak. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü çakra, yine güneş sinirağı merkezi (göbek) olarak kalacak. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncü çakra, ilk büyük değişikliği oluşturacak ve artık ona diyafram merkezi denecek. Bu yeni çakra bedenin prana ya da solunum enerjisini yeniden canlandıracağı için strese hakim olma ve sağlığa zararlı unsurları bedenden atma işlevi de görecek. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Beşinci çakra, yani kalp merkezi sadece sevgi ve yüksek duygular merkezi değil, düşük duygulardan arınmış meleksi sevginin de ifade merkezi haline gelecek. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Altıncı çakra ya da timüs bezi tüm faaliyetin odağı olacak. Timüs halen insan bedeninin en yanlış anlaşılmış salgıbezidir, çünkü radyasyona en duyarlı bezdir. Yaşlanmaya sebep olan dünyanızın atmosferindeki yüksek radyasyon, atmosfer yaklaşık 6 bin yıl önce (tufandan önce) parçalandığında ortaya çıkmıştı. Bu radyasyon çocukluk yıllarından başlayarak timüs bezinin hızla küçülmesine, kalp büyüklüğünde bir organdan bezelye büyüklüğünde bir organa dönüşmesine neden olur. Foton kuşağına girdikten ve insan bedeni yeni galaktik formuna dönüştükten sonra timüs bezi tekrar büyüyecektir. Bu timüs bezinin bir yetişkin bedeninde yeni doğmuş bir çocuk kadar aktif olacağı anlamına gelir. Bu yüzden insanoğlunun hastalıkları önleme yeteneği son derece gelişecek ve timüs artık büzülüp küçülmeyecektir. Başka bir deyişle, yeni timüs merkezi galaktik insanda yaşlanmayı ortadan kaldıracaktır. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yedinci çakra gırtlak, yani iletişim merkezidir, başınızdan girip bedene yayılan enerjiler için bir kanaldır. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sekizinci çakraya rüyalar kaynağı denir. Körelmiş bir çakra olan bu merkez aşağı yukarı kafatasının alt kısmına yakın, boynun tam üzerinde yer alır, bilinçli bir varlığın çeşitli rüya ve vizyonları deneyimleyebilmesi için gereklidir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dokuzuncu çakra, bilinç için bir kontrol merkezine dönüşecek ve galaktik insanda tam anlamıyla gelişecektir. Beynin alt orta kısmında yer alır, sözde ilkel beyin ve hipofiz bezinden oluşur. Galaktik bir insanda bedenin kendini gençleştirmesine yol açacak şekilde ışığa ve radyasyona karşılık vermesini sağlayacaktır. Altıncı çakra, yani timüs bezi ve hipofiz, bedeni iyileştirecek ve canlandıracak şekilde birbirini etkiler. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Onuncu çakra, üçüncü göz ya da vizyon merkezi (epifiz) olarak bilinecektir. Zihnin yüksek titreşimlerinden gelen vizyonları ve diğer mesajları yorumlamak için sekizinci çakrayla (rüyalar kaynağı) birleşir. Onbirinci çakra, taç çakra görevini üstlenir, fizik bedenin dinçleşmek için spiritüel enerjiyle bağlantı kurduğu yerdir. Taç çakra, bedenin aura alanlarının bir araya gelerek on ikinci ve on üçüncü çakra merkezleriyle bağlantılar kurabileceği yerdir. Bu son iki çakraya galaktik erkek ve galaktik dişi enerji merkezleri denir. Böylece beynin üst 11, 12, 13 ve alt merkezleri 8, 9, 10 birbirleriyle şu anda anlayamayacağınız şekilde iletişim kuracaktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çakra sistemindeki bu değişiklikler sayesinde, Atlantis devrinde yapılan genetik deneyler sonucu dumura uğrayan beyin bölümleri eski şekil ve büyüklüklerine geri dönecektir. İki kuşak sonra insanoğlu tam bilinçli insanların mirası olan daha büyük beyin boşluğuna sahip olacaktır. Bu yönsüz dalga anteninizin tam anlamıyla kullanılabilmesini ve tüm psişik enerjilerin uygun tarzda işlemden geçirilmesini sağlayacaktır. Ayrıca dünya insanı sadece görme yeteneğine mahkum olmayacak, telepati, telekinezi, durugörü ve duruişiti gibi birçok psişik yeteneğe de kavuşacaktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Galaktik Federasyon eğer fikrini değiştirmezse foton kuşağına girmeden altı ay önce kitlesel bir iniş gerçekleştirecek ve meydana gelecek değişikliklerden zarar görmemeniz için sizi eğitecektir. İnecek grupta danışmanlar, şifacılar ve diğer personel bulunacak, ayrıca size Federasyon üyeleriyle nasıl iletişim kuracağınız da öğretilecektir, çünkü ilerde bu tür iletişime duyacağınız gereksinim çok artacaktır. Yeni bilinç sürecinizi düzene sokmayı öğrendikten sonra düşünce formlarını nasıl kontrol edeceğinizi, daha önce ölmüş kişilerle nasıl iletişim kuracağınızı ve bu bilgiyi kendinize ya da başkalarına yardım etmek için nasıl kullanacağınızı bilmeniz gerekir. Tüm bu yöntemler Federasyon danışmanları tarafından size öğretilecektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;nbsp;DÜNYANIN UNUTULMUŞ TARİHİ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yaklaşık 35 milyon yıl önce, Zamanın Efendileri ve güneş sisteminizin Spiritüel Hiyerarşisi dünyayı ve güneş sistemini koruyacak eterik bir yaşam formu yaratmaya karar verdi. Bu melek benzeri yaşam formu, fiziksel yönden gelişmiş akıllı ve duygulu bir primat evrimleşip ortaya çıkana kadar görev yapacak, evrimleşen primat ise gezegeninin karada yaşayan koruyucusu olacaktı. Gerçekten de 8 milyon yıl içinde dünyada primat bazlı bir yaşam formu gelişti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dünyadaki ilk yaşam Yaradan tarafından planlandı ve Zamanın Efendileri tarafından çeşitlilik içerecek şekilde yerine getirildi. Birden fazla kara yaratığının eninde sonunda yüksek akıl ve duygu düzeyine ulaşarak gezegene sahip çıkacağına inanılıyordu. Sonunda, yaklaşık 26 milyon yıl önce iki insan olmayan uzay uygarlığı dünyaya geldi ve koloniler kurdu. İnsan olmayan bu zeki uygarlıklardan biri Sagittarius (yay ) takımyıldızındaki az bilinen yıldızlardan gelen sürüngenimsi bir ırk, diğeri ise Orion takımyıldızındaki Bellatrix sisteminden gelen dinozorumsu bir ırktı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu iki uygarlık, güneş sisteminizi kendi mülkleri gibi gören bir manda yönetimi kurdular. O sırada dünyada bulunan eterik uygarlık ve onların meleksi rehberleri, düşman tavırlı bu iki uygarlığa katlanma kararı aldılar, mandacıların tavrında er geç bir yumuşama olacağını umuyorlardı. Nitekim 8 milyon yıl boyunca onlara daha fazla sevgi enerjisi yolladıkça bu iki uygarlık dünyanızdaki memeli hayvanların akıl ve duygu kazanıp bilinçlenmelerine izin verdi. Bu tür ilk yaratık, şimdiki yunus ve balinaların atası olan bir kara memelisiydi. İlkel bir tarım toplumu oluşturdular ve diğer iki uygarlığı da besleyecek gıda ürünleri yetiştirmeye başladılar. Dinozorumsu ve sürüngenimsi uygarlıklardan teknolojik yardım almakla birlikte, onlarla pasif bir ilişki içindeydiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu üç uygarlık uzun süre birlikte yaşadı. 10 milyon yıl kadar önce üç uygarlık da boyutlar arası yolculuk yapmak için teknoloji geliştirmekle meşguldü. Bu arada farklı yıldızlardan varlıklar alışveriş yapmak için dünyaya gelmeye başladılar. Zamanla dünyadaki yaşam formu çeşitliliğinin varlığı tüm yıldız sistemlerine yayıldı ve Orion’daki çeşitli dinozorumsu ve sürüngenimsi ittifak gruplarının dünyanızı ziyaret etmelerine yol açtı. Yeni gelenler, dünyada koloniler kuran ırkdaşlarının kendilerinden izin almaksızın kara memelileriyle ilişkiye girmesini hoş karşılamıyorlardı, çünkü Yaradan’ın tüm dinozorumsu ve sürüngenimsi uygarlıkları kendi suretinde yarattığına, galaksideki yaşamı istedikleri gibi idare etmelerine izin verdiğine inanıyorlardı. Bu üstünlük fermanını kullanan dinozorumsu ve sürüngenimsi ittifak, 16 milyon yıl boyunca dünyanın her yanında şiddet ve terör uyguladı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Orion’dan gelen dinozorumsu grup, dünyada koloni kurmuş dinozorumsu gruba baskı yapmaya ve ordusunda özel olarak eğitilmiş silahlı bir birlik oluşturması için onu zorlamaya başladı. Amaçları memeli dünyalı varlıkları yok etmekti. Memeli deniz yaratığı öncellerinin liderleri, psişik yeteneklerini kullanarak Orionlu ve dünyalı dinozorumsu gruplar arasında tehlikeli bir birliğin meydana geldiğini anladılar. Kahinlerini görevlendirerek dinozorumsu ve sürüngenimsi varlıkların kendilerine bir komplo hazırlayıp hazırlamadığını öğrenmeye çalıştılar. Danıştıkları Spiritüel Hiyerarşi de komployu doğruladı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonunda Orionlu gruplar memelilerin hepsini yok edecek, ama uygarlıklarına zarar vermeyecek psikolojik bir silah geliştirdiler. Memeli grubun yaşlıları, düşmanın niyetini anlayınca onlardan evvel davranıp anayurtlarının ortasına yerleştirilmiş füzyon jeneratörlerini kullanmaya karar verdiler. Bu anayurt orta Asya’dan doğu Avrupa’nın ortalarına dek uzanıyordu. Füzyon jeneratörlerini havaya uçurarak dünya çapında bir felaket yaratmaya, böylece diğer iki uygarlığı yok etmeye karar verdiler. Dünyanın Spiritüel Hiyerarşisi ve Leydi Gaia (Dünya Ana) memeli grubunun planını onayladı. Memeliler toplumlarını ikiye bölerek savaş stratejilerini uygulamaya koydular. Buna göre, uygarlıklarının yarısı dünyadan tahliye edilerek güneş sisteminin dışına götürülecek, geri kalanlar da karaları terk edip okyanuslara sığınacaklardı. Plan gerçekleştirildi ve jeneratörler patlatıldı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dinozorumsu ve sürüngenimsi grupların % 98’i yok edildi, geri kalan azınlık Mars ve Jüpiter arasındaki Maldek gezegenine kaçtı. Memeli grubun yaklaşık yarısı ( 30 milyonu) okyanuslara sığındı. Bilinçlerini kullanarak 4 milyon yıl içinde kendilerini yavaş yavaş suda yaşayabilen yaratıklara dönüştürdüler. Uygarlığın geri kalanları Pegasus ve Cetus takımyıldızına kaçtılar ve güneş sistemine tekrar dönecekleri kehanet edilen zamanı beklemeye başladılar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Böylece dinozorumsu ve sürüngenimsi ittifak yaklaşık 8 ila 10 milyon yıl önce yok edilmiş oldu. Bir kısmının Maldek’e kaçmasından sonra dünyanın Spiritüel Hiyerarşisi gezegenin koruyuculuğunu gezegende kalan memeli deniz yaratıklarına bıraktı. Memeli deniz yaratıkları ve uzak takımyıldızlara giden kardeşleri boş kalan karaların koruyuculuğunu üstlenecek bir grup bulmaya karar verdiler. Dünyanın Spiritüel Hiyerarşisinin de yardımıyla bir aday bulabilmek için güneşten 80 ışık yılı uzaklıktaki bir bölgeyi taramaya başladılar. Bu araştırma 2 ila 3 milyon yıl sürdü. Sonunda Vega yıldız sisteminin dördüncü gezegeninde okyanuslardan yeni çıkmaya başlayan bir primat keşfettiler. Bu primatlar mitler yaratmak, dil oluşturmak, avlanma ve devşirme kültürü geliştirmek türünden uygarlığın ilk adımlarını henüz atıyorlardı. Memeliler primatların gelişimlerinin hızlandırılması için Vega yıldız sisteminin Spiritüel Hiyerarşisinden izin istediler, böylece primatlar çok kısa bir süre içinde kara koruyuculuğu yapabileceklerdi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Genetik değişim konusunda anlaşmaya varıldı ve işe başlandı. Suda yaşayan primatlardan Vegalı insanlara dönüşme süreci hızlandırıldı. Bundan 4,5 milyon yıl önce dinozorumsu ve sürüngenimsi ittifakın ileri keşif kolları dünyaya tekrar müdahale ettilerse de Leydi Gaia ve memeli deniz yaratıklarının azimle karşı koymaları yüzünden başarı sağlayamadılar. Vega’dan başlayan göç 2,5 milyon yıl boyunca sürdü. Sonunda insanlar güneş sisteminizin uçlarına kadar yayılıp bir federasyon çatısı altında birleştiler. Federasyon güneş sisteminizde koloniler oluşturmaya karar verdi. Leydi Gaia (Dünya Ana) planı onayladı, böylece Hiborniya (Hiperborea olarak da bilinir) adlı ilk dünya kolonisi kuruldu. Hiborniya aşağı yukarı 1 milyon yıl sürdü ve tam bir Lyra/Sirius tipi uygarlık oldu. Yaklaşık 1 milyon yıl önce dinozorumsu grup yenik düşmüş kardeşlerine yardım etmek için güneş sistemine geri döndüğünde, artık sistemin büyük bir kısmına insanların egemen olduğunu gördü. Kendilerine kala kala Maldek’deki koloni ve güneş sisteminin kenarına dağılmış küçük bir ileri karakol personeli kalmıştı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dinozorumsu ve sürüngenimsi ittifak yine de güneş sistemine ve komşu yıldız sistemlerine saldırmaktan vazgeçmedi, Maldek’deki koloni de kendilerine yardım ediyordu. Galaktik Federasyonun Mars, Venüs ve Dünyada yarattığı insan kolonilerini sürekli taciz ediyorlardı. Bu saldırlar Mars’ın atmosferini ve hidrosferinin (okyanus ve nehirler) büyük kısmını yok etti. Venüs keskin gaza dönüşen atmosferin neden olduğu ısınmadan dolayı sera etkisi içinde hapsoldu. Dünya’daki Hiborniya kolonisi ise tüm uygarlığı mahveden bir saldırıyla yok edildi. Sonunda dinozorumsu ve sürüngenimsi ittifak tüm güneş sisteminizin kontrolünü yeniden ele geçirdi. Yaklaşık 80 bin yıl boyunca güneş sisteminiz bu grupların ileri karakolu oldu. Sonunda Galaktik Federasyon bu ittifakı güneş sisteminden uzaklaştırmak için bölgeye büyük bir savaş gezegeni getirdi. Bu gezegenin amacı, ittifakın yönetim merkezi olan Maldek gezegenini yok etmekti. Maldek yok edildikten sonra ittifakın dünyadaki güçlerini yenmenin daha kolay olacağı düşünülüyordu. Bu acımasız plan çabucak gerçekleştirildi ve dünyanız 900 bin yıl önce yeniden insanların kontrolü altına girdi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dünya insanları bu kez yeni kolonilerinin Lemurya denen kıtada kurulmasına karar verdiler. Burada, hayatın her düzeyinde demokratik ilkelerin geçerli olduğu bir Lyra/Sirius uygarlığı yarattılar. Sonraki 850 bin yıl boyunca Lemuryalılar şimdi Pasifik Okyanusunun bulunduğu yerdeki ana kıtadan tüm gezegene yayıldılar. Bir dizi yavru imparatorluklar kurdular. Bu imparatorlukların en önemlisi Atlantik Okyanusunun ortasında büyük bir ada olan Atlantis’ti. Bir diğer önemli koloni bugün Çin ve Tibet denen bölgede kurulan Yü İmparatorluğuydu. Uygarlıklarını geliştirirken kültürlerinin eşsiz olduğu duygusuna kapılan Atlantisliler, kendilerini Lemurya’nın diğer yavru imparatorluklarından üstün görüyorlardı. Ana imparatorluk olduklarına inanıyor, Lemuryayı ve onlara sadık kalan diğer küçük imparatorlukları yok etmeyi tasarlıyorlardı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonunda Atlantisliler, aslen Alpha Centauri ve Pleiades’deki uygarlıklar tarafından oluşturulmuş çeşitli asi savunma kumandanlıklarında bazı müttefikler buldular. Sonraki 25 bin yıl boyunca bu savunma kumandanlıkları ve çeşitli yıldız sistemlerinin ileri karakollarıyla ittifaklar geliştirdiler. Bu gruplar Lemurya’nın yok edilmesini ve Atlantis’in egemenliğini amaçlayan planlar geliştirmeye başladılar. Uygun fırsat kollayan Atlantisliler yaklaşık 25 bin yıl önce Alpha Centauri ve Pleiadesli asilerle Lemurya’yı yok etmeye karar verdiler. Yaptıkları plan başarılı oldu, ama bu arada dünyanın aylarından birini de yok etti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O zamanlar dünya bir değil iki aya sahipti, her biri şimdiki ayınızın dörtte üçü büyüklüğündeydi. Asilerin yapmaya niyetlendikleri şey, güç alanlarını kullanarak aylardan birini aşağı doğru spiral çizen bir yörüngeye sokmak ve ay dünyayla kritik kütle konumuna (Lagranj Noktası) erişmeden havaya uçurmaktı, böylece muazzam bir meteor sağanağı Lemurya kıtasını yok edecekti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Planı gerçekleştirdiler, ay parçalarının büyüklüğü tektonik tabakalarda bir dizi felakete yol açtı. Lemurya kıtasının altındaki büyük gaz odaları çöktü ve koca kıta sulara gömüldü. Yaklaşık 25 bin yıl önce Atlantisliler ve asi müttefikleri büyük Lemurya kıtasını işte böyle yok ettiler. Sonunda Lemurya gözden kayboldu ve bir efsaneye dönüştü. Yakınlarda bilim adamlarınızın Pasifikte yaptığı okyanus sondajları deniz dibinde geniş vadiler ve dağ yükseltileri bulunduğunu ortaya koydu ve bir zamanlar dünya harikası olan batık kıtanın bir kısmının haritası çıkarıldı. Lemurya uygarlığının yok edilmesinden sonra hiçbir şey güç açlığı içindeki Atlantis’in yükselişini ve her yere nüfuz edişini önleyemedi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ATLANTİS’TEN BÜYÜK TUFANA KADAR&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Lemurya’nın sulara gömülmesinden sonra Atlantisliler ve onlara yardım eden asiler, kendi hiyerarşik yorumlarının Galaktik Federasyonun daha demokratik yorumundan üstün olduğunu ileri sürdüler. Lemurya’yı ana imparatorluk gibi gören diğer yavru imparatorluklar şok olmuş, yarınların ne getireceği konusunda endişeye kapılmışlardı. Kuzey Afrikadaki Libya- Mısır İmparatorluğu, Atlantis’e kendi toprakları üzerinde bir dereceye kadar yetki veren bir anlaşma yapmayı başardı, ama varlığını koruyabilmek için Atlantislilerin istediği değişiklikleri kabul etmek zorundaydı. Asyadaki Yü imparatorluğu ve kolonileri Atlantislilere boyun eğmeyi reddettiler. Birkaç emir yayınlayarak Atlantislilerin yavru imparatorluklardan özür dilemesini ve şiddet eylemlerine son vermesini istediler.&lt;br /&gt;
Atlantisliler, Libya-Mısır İmparatorluğunun da desteğiyle Yü’den bu emirleri derhal kaldırmasını talep ettiler, karşı taraf bunu da reddetti. Sonunda Atlantis’in ve asi müttefiklerinin silahlı güçleri Yü İmparatorluğuna saldırıp yıkıma giriştiler. Yülüler yer altına inmek zorunda kaldılar ve bugün hala varlığını sürdüren Agarta ve Şambala uygarlıklarını kurdular. Onların bu şevk dolu eylemleri, Lemurya’nın şanlı mirasının, yani gerçek Lyra/Sirius uygarlığının yeniden oluşturulma zamanı gelene dek devam edecektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Atlantis’in yükselişi ve çöküşü arasında üç imparatorluk tarih sahnesine çıkmıştır. İlk imparatorluğa Eski İmparatorluk denir. MÖ. 400 binden MÖ. 25 bine kadar uzanan bu imparatorluk Lemurya ile aynı dönemde var oldu ve Lemurya’nın yıkımını planladı. İkinci imparatorluğa Orta İmparatorluk denir. MÖ. 25 binden MÖ. 15 bin yılına kadar uzanan bu imparatorluk dünyanın ilk hiyerarşik yönetimine sahne olmuştur. Üçüncü imparatorluğa ise Yeni İmparatorluk denir. Atlantis tarihinin son 5 bin yılını kapsayan bu dönem çatışmaların ve yıkımın öyküsünü içermektedir. MÖ. 15 binden MÖ. 10 bine dek uzanan son dönem, dünya insanlarını bugün hala acısını çektiğiniz genetik mutasyona uğratma dönemidir. Ama bu genetik mutasyon bizlerin de yardımıyla yakında düzeltilecek geçici bir durumdur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi Orta İmparatorluk dönemine bir göz atalım. Lemurya battıktan sonra Atlantis’in seçkin sınıfı imparatorluğun yeniden nasıl inşa edileceği sorunuyla karşı karşıya kalmıştı. Hem tam hakimiyet kurmak, hem de diğer imparatorlukları bünyeleri içinde tutmak istiyorlardı. İlk girişimleri, Lemurya klan yapısını değiştirerek Lemurya’nın geleneksel kavramlarını seçkin sınıfın hakim olacağı bir devlet şekline dönüştürmek oldu. Bu değişiklikler başlangıçta hiç de başarılı olmadı ve gezegenin her yanında bir dizi çetin iç savaşın yaşanmasına yol açtı. Atlantisliler, daha önce dünyayı fizik anlamda dengelemek için kullandıkları yapay bir Maldek ayı getirmişlerdi. Askeri üstünlük elde etmek, iç savaş ve isyanları sona erdirmek için bu ayı kullanmaya kalkıştılar. Ama isyanlar 10 bin yıllık Orta İmparatorluk boyunca devam etti. İleri karakollardaki bazı kurnaz asiler, Atlantisli seçkin sınıfın yeni oluşturduğu klanların yönetim konseylerine sızıp yönetimi ele geçirmeleri için adamlarını yolladılar. Yönetimlere sızan asiler, Lemurya yanlısı hizbe karşı sert tedbirler alınmasında ısrar ediyorlardı. Sonunda bu ısrar Atlantisli seçkinlerin bir terör ve işkence dönemi başlatmasına yol açtı, bu da toplumsal bölünmelere sebep oldu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Atlantisin nasıl düzene sokulacağı, gezegenin nasıl yönetileceği sorusu hala geçerliliğini koruyordu. Devleti egemen kılmak için birçok talihsiz girişimde bulunuldu. Kullanılan en başarılı yöntemlerden biri, Tanrı gücü dedikleri şeye inanç yaratmaktı. Atlantis’in asil yönetim konseyi, yetkilerini Tanrıdan alan bir hükümet modeline şiddetle ihtiyaç duyuyordu. Oysa bu yönetim şekli, ülkenin 10 özerk yönetime bölündüğü Eski İmparatorluk dönemindeki uygulamaya ters düşüyordu, çünkü 10 bölgenin kralları Atlantis’in yönetim konseyini oluşturuyorlardı. Yeni düzenleme bu krallardan birini en yüce hükümdar olarak seçmeyi öngörüyor, diğer dokuz kralın da hükümdarın kabinesini oluşturması isteniyordu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Otokrasi yükselişteydi. Orta İmparatorluğun sona erişiyle birlikte sıkıyönetim Atlantis’e tam anlamıyla egemen olmuştu. Öte yandan, Orta İmparatorlukta yetişen yeni kuşaktan birçok insan ülkeyi yöneten seçkin sınıftan memnun değildi. Yönetimin başarısız olduğuna inananlar Lemurya sistemine dönülmesini talep ederek büyük bir isyan başlattılar. Yönetim sert tedbirler alarak isyancıları İyonya ve güney Avrupa’ya sürdü. İsyancı liderler Atlantisli egemenlere boyun eğene dek İyonya’da kalmaya mahkum edildiler. İsyancılar sadece seçkin sınıfın üyelerinden değil, aynı zamanda gayrı memnun bilim adamlarından ve diğer yöneticilerden oluşuyordu. Sonunda bir yer altı direniş örgütü oluşturarak hareketi Atlantis’e taşımaya başladılar. Bu yer altı hareketi, Lemurya’ya uygarlığı getiren Siriusluların onuruna Osiris (Osirius) mezhebi denen bir mezhep yarattı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Osiris hareketinin etkin hale gelebilmesi için Yeni İmparatorluk boyunca 3-4 bin yılın geçmesi gerekti. Sonunda Atlantisli yöneticiler İyonya’yı yok ederek bu mezhebin kökünü kazımaya karar verdiler. Pleiadesli ve Centauruslu asilerin de yardımını almaya çalışan seçkin sınıfın yaptığı hazırlık İyonyalı isyancıların gözünden kaçmadı. Bilimsel birikimleri sayesinde kendilerini yok etmek için kullanılabilecek herhangi bir ay’ın devinimlerini saptayan bir erken uyarı sistemi geliştirdiler. Bir saldırıya hemen karşı koyacak durumdaydılar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Atlantis yıkımdan evvel Atlas adlı bir kralın yönetimindeydi. Seçkin sınıf, İyonya’ya yapılacak saldırının yer altı hareketine son verip vermeyeceği konusunda endişeliydi. Bu hazırlıklar, İyonya saldırıya uğrarsa neler olacağı konusunda endişelenmeye başlayan Libya-Mısır İmparatorluğunun seçkin sınıflarını da alarma geçirmişti. Kral Atlas Lemurya uygarlığının yeniden ihya edilmesinin gizli taraftarıydı. Hatta Kralın İyonya’daki yer altı hareketinin onuruna Osirius ya da Osiris adını verdiği bir oğlu bile vardı. Yıkımdan hemen önce Atlas kendini öldürmek isteyen komplocuları atlatmak için karısı Kraliçe Mu’yu ve oğlu Osirius’u iki farklı yöne yolladı. Kraliçe Mu ve kraliçenin kardeşi Prens Mayam’ı Atlantis ordusunun çoğunluğuyla Orta Amerika’ya gönderdi. Osirius ile rahiplerin ve kayıt tutucuların çoğunu ise Libya-Mısır İmparatorluğuna yolladı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Atlas, Atlantis’in yıkımından sonra Lemurya İmparatorluğunu yeniden kuracak imparatorluk bölgeleri yaratmayı düşünüyordu. Ne yazık ki Osirius’un erkek kardeşi Seth’in eylemleri bu umudu boşa çıkaracaktı. Seth, Libya-Mısır İmparatorluğunun atanmış yöneticisi olarak gerçek Atlantis İmparatorluğunu yeniden kurmaya karar vermişti. İki zıt inanç Osirius ve kardeşi Seth arasında büyük bir çatışmaya yol açtı. Prens Osirius’un ordularının başında ilerdeLibya-Mısır İmparatorluğunun başına geçecek olan büyük oğlu Horus vardı. Horus amcası Seth’in niyetini sezdi ve babasını uyardı. Ama Osirius kardeşi Seth’in olumlu bir insan olduğuna ve babaları Atlas’ın vasiyetine sadık kalacağına inanıyordu, bu yüzden oğlunun uyarılarına kulak asmadı. Nitekim Seth, kardeşi Mısır’a geldiğinde onun Libya-Mısır İmparatorluğunun yeni kralı olmasına izin verdi, çünkü yasaya göre büyük oğlun kral olması gerekiyordu. Kendi krallığını kuramayacağını anlayan Seth sonunda Osirius’a saldırmaya karar verdi. Silahlı güçlerini Nil Nehrinin ötesine, bugün Ortadoğu (Sümer toprakları) denen yere götürdü.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Horus ise ordusunu Sina Yarımadasında konumlandırdı. Bu arada yeni bir oyuncu önemli bir güç olarak oyuna katılmıştı. Şambala ya da Agarta İmparatorluğu, otoritesini yeniden kurmak için Hindistan’da Agarta Kralının oğlunun yönetimi altında bir yüzey imparatorluğu kurmaya karar vermişti. Bu Agarta Prensinin adı Rama idi, imparatorluğu bugüne kadar onun adıyla anıldı. Rama İmparatorluğu başlangıçta İndus Nehri vadisinde yerleşmişti. Agartalılar, yeni imparatorluğun Seth’e ve Sümer ordusuna karşı savaşması gerektiğine karar verdiler. Agarta uygarlığı hava kuvvetleriyle Horus’u korudu, Sina Yarımadasında ileri karakollar kurmasına ve Seth’in ordusuna saldırmasına olanak sağladı. Sonunda Horus Sina Yarımadasının doğu ucunda yapılan zorlu bir savaşta Seth’i yendi ve onu öldürdü. Seth’in oğulları kutsal topraklardan geçerek bugün Ortadoğu denen bölgeye kaçtılar ve orada Sümer uygarlığının temellerini attılar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Seth’in oğulları ve Sümerler, Mısırda yeniden egemenlik kurmaya azmetmiş, kendilerini Lemurya’dan kalan her türlü mirası tamamen yok etmeye adamışlardı. Horus’u yenebilmek için ustaca bir plan geliştirmeye başladılar. Bu tehlike, Horus’u Rama İmparatorluğuyla yeni anlaşmalar yapmaya yöneltti. Seth’in oğullarının Rama İmparatorluğuna yaptığı bir dizi saldırı, Horus güçlerinin Sümerlere karşı saldırıda bulunmalarına yol açtı. Bu yıkıcı saldırılar Avrupa, Afrika ve Asyanın, yani uygar dünyanın büyük bir kısmını mahvedecek gibi görünüyordu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonunda savaşan imparatorlukların yöneticileri, kristal tapınaklara saldırmaya karar verdiler. Tapınaklar, gökkubbeyi (donmuş kristalize su tabakası) yerinde tutan kristal ağını barındırıyordu. Bu donmuş kristalize su savaşan taraflarca son çare olarak düşünülüyordu. Dahası, üç imparatorluk da sadece düşman bölgesinin sular altında kalacağına, kendi bölgelerine bir şey olmayacağına inanıyordu. Ne yazık ki kristal tapınaklara saldırılar aynı zamanda yapıldı ve gökkubbeyi çatlatacak ölçüde kristal ağ yok edildi. Böylece gökkubbe parçalandı ve milyonlarca galon suyun gökten yere inmesine sebep oldu. Kutsal metinlerinizde bu olaydan Büyük Tufan (Nuh Tufanı) diye söz edilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi kısaca bu gökkubbenin neden oluştuğuna bir göz atalım. Gökkubbe, biri dünyadan yaklaşık 15 bin ila 18 bin kadem, diğeri ise yaklaşık 35 bin ila 38 bin kadem yükseklikte iki katmandan oluşan dev bir kristalize su kalkanıydı. Katmanlar çok iyi inşa edilmişlerdi, gezegene yaşam bahşeden bir atmosfer sağlıyorlardı. Gökkubbe çöktüğünde atmosfer açılacak, bu da tehlikeli radyasyonların dünyaya nüfuz etmesine sebep olacaktı, sonra da kaçınılmaz olarak iklim değişiklikleri meydana gelecekti. Oysa gökkubbe varken yağmur yoktu, rüzgar çok azdı ve mevsim değişiklikleri yaşanmazdı. Savaşanlar aynı anda kristal tapınaklara saldırınca kristal ağın büyük bölümü yok oldu, bu da gökkubbede muazzam büyüklükte bir deliğin açılmasına yol açtı. Delik gökkubbenin dengesini bozunca şiddetli yağmurlar başladı. Bu ani tufan sonucunda Rama, Mısır ve Sümer uygarlıkları yok oldular, sonra tufan dünya çapında yayılarak Amerika kıtalarını, Asya, Avrupa ve Afrika’nın diğer kısımlarını ve okyanus havzalarını da kapladı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kırk gün süren şiddetli yağmurlardan sonra dünya tamamen değişti. İnsanlığın tüm tarihi kayıtları tufan sırasında yok oldu, geriye ağızdan ağıza aktarılan öykü ve efsanelerden başka bir şey kalmadı. Dünya insanları bu efsanelerin ne anlama geldiği konusunda düşünmelidir. Tufandan sonra şimdi üzerinde yaşadığınız dünya ortaya çıktı. Bu kadim zamanın halkları ve hükümdarları, sizin tanrı ve tanrıçalarınız haline geldiler. Sonuç olarak onların çağı sizin efsanevi Altın Çağınızı oluşturdu. Yapmanız gereken şey, anlattığımız olayların yakında gezegeninizde meydana gelecek olaylarla bağlantısını ortaya koymaktan ibarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
TUFANDAN SONRA&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tufan sona erip sular çekilmeye başladığında insan nüfusu iyiden iyiye azalmıştı. Geride kalanlar uygarlığı nasıl onaracaklarını düşünerek sığınaklarından çıkmaya başladılar. Dünyanın seçkin insanları, gezegene hükmeden Pleiadesli ve diğer asi gruplardan yardım istediler. Tufan sırasında Atlantisli seçkinler ve uzaylı işbirlikçileri Hadar yıldızına (Beta Centauri ) kaçmışlardı. Felaketi dünya insanlarının hak ettikleri karmik bir yıkım olarak görüyorlardı. Hatta Hadar 3. kolonisinin yönetim konseyi, asi Pleiadeslilerden bu çökmüş uygarlığa müdahale etmemelerini, onu düşük bir kültür ve teknoloji düzeyinde tutmalarını önerdi. Kısaca, Hadarlılar bu yaklaşımın tufanın neden olduğu yıkıma saygılı davranmak anlamına geldiğini düşünüyorlardı. Ama uzun tartışmalardan sonra asiler çıkarlarını düşünerek dünya insanlığına yardım etme kararı aldılar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Pleiadesli asiler sadece dünyanın dört bölgesinde koloniler kurmak için bir plan hazırladılar. Bu bölgelerden ilki Ortadoğu idi, Sümer kolonisi burada kuruldu. İkinci koloni Meksika’nın orta bölgesindeki vadide kuruldu ve Olmek öncesi orta Amerika uygarlığı haline geldi. Üçüncü koloni Rama İmparatorluğunun eski topraklarında, Çin’in bugünkü Xian kentine yakın yerde kuruldu. Dördüncü koloni Libya-Mısır İmparatorluğunun merkez bölgesinde oluşturuldu. Sümer uygarlığını kurmakla görevli asiler, buradaki devlet sistemini kendilerinin denetleyici Tanrılar rolünü oynayacakları hiyerarşik bir yapıya dayandırdılar. Asiler, dünyanın mutasyona uğramış insanlarına kendilerine saygıyla tapınılması gerektiğini vurgulayan bir yaratılış miti sundular. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sümer uygarlığı bu mit çerçevesinde gelişti. Tufandan yaklaşık yüz yıl sonra bir başka asi grup Mısır’a geldi ve bir uygarlık kurmaya başladı. Bu Pleiadesli ve Centauruslu asiler, Büyük Piramidin simgelediği Lemurya mirasını yok etmenin bir yolunu bulmaya azmetmişlerdi. Bir Tanrı Kral figürünü kullanarak hükmetmek ve halktan eski teknolojik sırlarla tarihi gerçekleri gizlemek istiyorlardı. Meksika vadisinde yaşayanlar, Lemurya döneminden kalmış ve daha sonra Kraliçe Mu ve kardeşi Prens Mayam tarafından desteklenmiş eski uygarlıkları yeniden yaratmaya çalıştılar. Ancak bunu başaracak teknolojiye sahip değillerdi, bu konuda uzaylı asilerden yardım istediler. Bir süre sonra Pleiadesli ve Centauruslu bir grup geldi ve Meksika’da kendi hiyerarşik yapılarını ve mitolojilerini yansıtacak birkaç uygarlık kurdu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir başka asi grubu da Asya kıtasına gitti. Rama İmparatorluğunun eski topraklarında, bugünkü Xian kenti yakınlarında bir koloni kurdu. Bu grup eski baş düşmanlarının kültürünü baştan aşağı değiştirmek istiyordu, ama Rama İmparatorluğunun bölgedeki etkisi hala güçlüydü. Asiler imparatorluğun birçok gizli arşivinin hala kullanıldığını biliyorlardı. Bu yüzden Lemurya-Rama kültürüyle kendi kültürlerini ustalıkla meczederek ve eski öğretileri kısmen saptırarak amaçlarına ulaşmayı planladılar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tufandan sağ kurtulan ve nerdeyse bilinçlerini yitirmiş olan bu insanları kolaylıkla gütmenin bir yolunu bulan asiler, spiritüel olmayan bir dini sonunda insanlara kabul ettirdiler. Öte yandan Spiritüel Hiyerarşi hala mutasyona uğramış insanların dünyanın koruyucusu olabileceğine inanıyordu. Bu yüzden insanların dünyayı yeniden iskan etmesine izin verdi ve kısıtlı ölçüde müdahale etme kararı aldı. Müdahaleler, ara sıra değişik varlıkları temsilci olarak göndermeyi ve seçilmiş bazı uygarlıklara vizyonlar göstermeyi içeriyordu. Bu vizyonlar, belirli çekirdek inançları toplumlarına sunacak spiritüalize olmuş bazı insanları yaratmaya yardımcı oldu. Yeni inançlar toplumların ruhsal evrimini sağlayacaktı, uygulama bugüne kadar sürdü. Dünya insanlarının iyiyle kötüyü ayırt etmelerine ve daha adil bir yönetim biçimine ihtiyaç duymalarına bu müdahaleler çok yardımcı oldu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tufandan sonraki iki bin yıl boyunca hiyerarşik imparatorluklar hüküm sürmüş ve çeşitli kent devletleri arasında pek çok savaş yapılmıştı. Kent devletleri daha sonra birleşip imparatorluklar kurdular ve daha kanlı savaşlara neden olacak teknolojileri kullanmayı öğrendiler. Bu korkunç savaşlar dünya insanlarını şimdiki atom bombaları ve nükleer başlıklar zihniyetine kadar getirdi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Uzaylı asiler, büyük binalar inşa etmeyi unutmuş insanlara eski yapıların projelerini kullanarak bina inşa etmeyi öğrettiler. Ancak yapılan büyük binalar kendilerini bir tanrı gibi sunan uzaylılara tapınma yeri olarak kullanılıyordu. İtaatsizliği asla hoşgörmüyor, insanları ilahi yetkiyle yönettiklerini söylüyorlardı. İlahi yetki kavramı insanlara Spiritüel Hiyerarşi tarafından değil, negatif eğilimli varlıkların kurduğu hiyerarşi tarafından aşılandı. Bu yüzden kadim “tanrıların” gerçek tanrı değil, sadece asi insanlar olduklarını söyleyebiliriz. Federasyon kaçkını asiler mutasyona uğramış insanları kendilerine biat ettirdiler ve seçkin sınıfa köle gibi hizmet eden, boyun eğen bir uygarlık yarattılar.&lt;br /&gt;
Bununla birlikte, MÖ. 15. yüzyıldan 12. yüzyıla kadar ışığın ve karanlığın güçleri arasında yapılan galaktik savaşlar ve boyutlar arası müdahaleler asilerin gezegen üzerindeki hakimiyetlerini sürdürmelerini zorlaştırdı, giderek otoriteleri zayıfladı. Bu ani geri çekilme insanlar arasında yeni bir bilincin ortaya çıkmasını sağladı. Pleiades Yıldız İttifakının yaptığı bir girişimle dünyadan ayrılmak zorunda kalan asiler, dünya insanlarının semavi bir dinin ve felsefenin temelini atmasını istemeyerek de olsa kolaylaştırmış oldular.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Öte yandan, gökkubbenin çökmesiyle dünya atmosferine rahatça giren zararlı kozmik ışınlar insan ömrünü bin yıldan birkaç on yıla, 8-10 kadem uzunluğundaki normal galaktik insan boyunu 5-6 kademe (1 kadem =28 cm) kadar indirmişti. Bu ufalma insan bilincini çok sınırladı ve sözde tanrıların etkisine açık kıldı. Ama Spiritüel Hiyerarşi eninde sonunda insanlığın gerçek Tanrı yoluna, ışığın yoluna gireceğini biliyordu. Çünkü ne kadar mutasyona maruz kalırsa kalsın az sayıdaki insanda yeterince genetik madde korunmuştu. Semavi vizyonlardan en çok etkilenenler kahinler ve medyumlardı, onlara verilen bilgi günümüze kadar insan uygarlığına yardımcı olmayı sürdürdü.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dünya insanının karantinadan ve mutasyondan sıyrılıp galaktik insan olmasının zamanı artık geldi. Bu süreç şimdi gezegeninizin her tarafında yaşanıyor, bizler bu konuda size yardımcı olmaya çalışıyoruz. Tarihinizle ilgili bilmeniz gerekenleri anlatıyor, şu andaki durumunuzu daha iyi anlamanıza yardımcı oluyoruz. Bugün dünya insanı için harikulade bir model gerçekleşiyor, bu model yeryüzünün şarkısıdır! Spiritüel Hiyerarşilerle yeni bir bağlantı oluşturmanın ortasındasınız. Artık eski barbar uygulamalardan kurtuldunuz, birbirinize davranışlarınız olumlu yönde gelişiyor. Ama 20. yüzyıldaki uygulamalarınız birçok yönden eski barbarlığınızı gölgede bırakmıştır. Fakat yine de dünyada bilincin geliştiği çok açık bir gerçek, şimdi yeni bir çağın eşiğindesiniz. Eğer insanlar enerjiyle bir olmayı sürdürürlerse içlerinde bir yükseliş, ışık bedene dönüş ve ölümsüzlüğe kavuşma potansiyeli olduğunu keşfedecekler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
TANRI VE KORUYUCULUK&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Güneş sisteminin tüm diğer gezegenleri gibi dünya da melekler, başmelekler ve yükselmiş üstatlar denen bir Spiritüel Hiyerarşi tarafından kuşatılmıştır. Onların amacı, sekiz boyutlar arası evrim enerjisi için aracılık yapmaktır. Bu semavi aracılar boyutlar arası uygun girişleri kullanarak enerjileri üçüncü boyut enerji kalıplarınıza aktarırlar. Söz konusu yaratıcı ve evrimleştirici enerji kalıpları, güneş sisteminizi ve gezegeninizi de içeren fizik evreni yaratır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yaratılışın Tanrı dediğiniz En Yüce Yaratıcı Güç tarafından nasıl gerçekleştirildiğini açıklamamız gerekir. Yaratılış doğası gereği süreklidir ve evrimleştiricidir. Belirli bir yaratılışın her veçhesi önemli ve kendine özgü bir devreye sahiptir. Şimdiki yaratılış altıncı devredir ve 50 milyar yıldan 100 milyar yıla kadar sürecektir. Şimdi bu altıncı yaratılışa bir göz atalım.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evreninizin fizik yaratılışı 50 milyar yıl kadar önce En Yüce Yaratıcı Gücün yönetimi altındaki Zamanın Efendileri tarafından başlatıldı. Şimdiki yaratılış, zamanın başlangıcından beri süren altı yaratılışın sonuncusudur. Her bir fiziksel yaratılış kendi devresine ve kendi modeline sahiptir. Bu yaratılış, en yüce sevgiden oluşan daha yüce bir ışık üretebilmek için karanlığın nasıl ışığa dönüştürülebileceğini göstermek üzere meydana getirildi. Bu sevgi galaksinizi değişime uğratacak ve onu En Yüce Yaratıcı Güce ve onun baş temsilcileri olan Zamanın Efendilerine yükseltecektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zamanın Efendilerine fizik yaratılışın tanrısal çobanları denebilir. En Yüce Güç fizik yaratılışı ilk başlattığında önce Zamanın Efendileri yaratıldı, çünkü zaman tüm fizik yaratılışı yöneten birimdir. Zamanın Efendileri sonsuz sayıdaki her boyutta vardır, görevleri fizik yaratılışı tanrısal amaca göre düzenlemek ve denetlemektir. Zamanın Efendileri önce fizik yaratılışın sekiz boyutunu yarattılar, sonra da her bir boyut arasındaki spiritüel enerji alışverişini düzenleyen boyutsal Spiritüel Hiyerarşilere yardım ettiler. Üçüncü boyutsal galaksiyi oluşturabilmeleri için Zamanın Efendilerine “zamanın yaratıcı nabız atışı” verilmiştir, bu enerji vasıtasıyla herşey mümkündür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zaman ilahi planda birçok anlama sahiptir, yaratılış ışığını fizik evrende tesis eden süreçtir, ayrıca zaman yaratılışın tüm yasalarını ve yöntemlerini mümkün kılan mekanizmadır. Bununla birlikte işlevi özel gereksinimlere göre değişir. Zaman her şeydir, ama aynı zamanda hiçbir şeydir. Zaman büyük bir bilmecedir, dünyanızdaki su gibi zaman da kendi düzeyini arar. Büyük bilginlerimiz, görücülerimiz ve mistiklerimiz milyonlarca yıldır zamanın nabız atışını inceliyorlar, ama henüz zamanın sırrını çözemediler. Foton enerjisinin gerçek bilimi ve felsefesi sizi yaratılışın sonsuz devreleriyle ilgili yeni bir anlayışa götürecektir. Aslında yaratılışın büyük bir patlamayla başladığı ya da ani bir şekilde sona ereceği kuramı yanlıştır. Zamanın Efendileri ve boyutsal hiyerarşiler yaratılışı yeni bir realiteye dönüştürürler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tüm spiritüel sistemler birinciden sekizinci boyuta kadar düzenlenmiştir. Sekizinci boyutun ötesinde Tanrılığın doğasıyla ilgili çok sayıda yüksek spiritüel boyut vardır. İlk yedi boyutun her biri fizik yaratılışın çeşitli veçhelerini ifade etmek için yaratılmıştır. Sekizinci boyut tüm bu alt boyutların kaynağını oluşturur. Sekizinci boyutun üstünde büyük ve sonsuz Tanrılık (Zamanın Efendileri, Başmelekler vs) vardır. Birinciden üçüncüye kadar olan boyutları zaten biliyorsunuz. Onların üzerinde üçüncü boyutun beşinci boyuta geçtiği bir zaman girişi (kapısı) olan dördüncü boyut bulunur. Beşinci, altıncı ve yedinci boyutlara yüksek boyutsal alemler denebilir. Dünya bilim ve fiziğinin yasaları orada geçerli değildir. Öz’ün bilimini anlamayanlar için bu boyutlar kendi boyutunuza kıyasla büyü ve mucize alemleri olarak görünebilir. Bu alemlerde Tanrılık Melekleri ve Başmelekler Spiritüel Hiyerarşinin çeşitli düzeylerinde bulunur ve dünyayı korumak için 5. 6. ve 7. boyutlarda yer alırlar. Başmelek ve meleklerin başlıca misyonu, yaratılışın sevgi ve ışık enerjisini alıp fizik evren boyunca dağıtmaktır. Zamanın Efendilerinin sorumluluğu ise fizik evreni gözlemek ve Spiritüel Hiyerarşi tarafından verilen sevgi ve ışık enerjisini kullanarak fizik evreni sürekli yaratmaktır. Spiritüel Hiyerarşi üyelerinin boyutlar arası alışverişi gerçekleştirmek için izledikleri bir yöntem vardır, fizik alemde özellikle de üçüncü boyutta enerji alışverişini yerine getirecek fizik bir koruyucuya ihtiyaç duyarlar. Bu yüzden herhangi bir gezegenin fizik koruyucuları hem fizik hem de spiritüel varlıklar, başka bir deyişle tam bilinçli fiziksel varlıklar olmalıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Spiritüel Hiyerarşilerin deva veçhesi, fizik dünyayı mümkün kılan sevgi ve ışık enerjilerini tezahür ettirmiştir. Aslında bu deva ruhları biyosfer dediğimiz bir yaşam sistemi kurmuşlardır. Tüm hayvanlar, bitkiler, kayalar, su ve gökyüzü yaşam enerjisine ve bilince sahiptir. Yaşam sınırlı değildir, yaşam her şeyde vardır. Daha yüksek spiritüel bir bilimin var olduğunu anlamalısınız. Şimdiki durumda dünyada koruyucu grup olarak seçilmiş iki büyük tür var. Birinci tür memeli deniz hayvanlarıdır, ikinci tür ise çok uzun bir süre önce diğer yıldız sistemlerinden getirilen insanlardır. Memeli deniz hayvanları ritüelleriyle, sonar şarkılarıyla ve yolculuklarıyla biyosferi canlandırırlar. Balina şarkısı dünyanın tüm okyanuslarında ve gökyüzünde yankılanır. Bu şarkıların oluşturduğu enerjiler yaşamı sürdüren rezonansı yaratır. Bu yüzden balina avlamak cinayetten farksızdır, dünyaya yapmak ve başarmak için geldiğiniz her şeyi ihmal etmenin ve ona saygısızlık göstermenin son perdesidir! Balina avcılığına derhal son vermenizi istiyoruz. Koruyucu bir türe yapılan bu saygısızlığa, bu iğrenç durumun sürmesine izin veremeyiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
GALAKTİK İNSAN UYGARLIĞI&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İlk insan uygarlığı yaklaşık 6 milyon yıl önce Lyra takımyıldızındaki en parlak yıldız olan Vega yıldız sisteminde kuruldu. Bu zaman zarfında Vega’nın insan sakinleri gezegenler arası bir kültürün başlıca ilkelerini geliştirdiler. Bu kültür, dört asli toplumsal yasa olarak sunulan iki ana prensibe dayalıydı. Bu iki prensipten ilki, bireyin kişisel evriminin önemiydi. Uygarlığın temel inancı, bireyin bilincinin bir yandan kendi ruhunu keşfederken bir yandan da başkalarına hizmet ederek tam anlamıyla gelişebileceği şeklindeydi. İkinci prensip, her insanın ruh ışığının kendine özgü biçimde parladığını söylüyordu. Her ruh ışığı birleşik insan ailesini oluşturan bilmecenin bir parçasını taşıyordu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Galaktik uygarlığın kökeni boyutlar arası Spiritüel Hiyerarşilere dayanır. Zamanın ve uzayın spiritüel efendileri, galaksiler ve yıldız sistemleri içinde bir dizi fiziksel varlık oluşturdular. Bu gerekliydi, çünkü gezegen ve yıldızların evren boyunca yaratılışın beyaz ışığını oluşturmak için fizik koruyuculara ihtiyacı vardı. Bu amaçla Spiritüel Hiyerarşiler özel yaşam formları, çeşitli insanlar ve insan olmayan varlıklar yarattılar. Dünya insanının farkındalığı arttıkça hizmet etme ve koruyuculuk hakkındaki bilgisi de artacak ve galaktik bir uygarlığı başarıyla yaratabilecektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Spiritüel Hiyerarşinin başlangıçta tüm insanlara verdiği bu koruyucu doğa büyük bir armağandır, çünkü o dört demokratik ve toplumsal yasaya dayandırılmıştı. İlk yasa Bir’in Yasasıdır. Bu yasaya göre her varlığın hedefi kendi ruhsal evrim ve hizmet yolunu keşfetmesidir. İkinci yasa, yaratılışın gücünün ancak bir başka varlıkla kurulan sevgi dolu bir ilişki vasıtasıyla kullanılabileceğini söylüyordu. Başka bir insanla ilgilenip ona bakmak insanı koruyuculuğun daha derin bilgisine ulaştırıyordu. Üçüncü yasa, insanın kendisi, dostları, ailesi ve klanıyla kurduğu yakın ilişkiyi, küresel dayanışma ağını geliştiriyordu. Dördüncü yasa, klanın klanla ve gezegenin yıldız sistemiyle ilişkisini öngörüyordu, yani üçün yasasının genişletilmiş şekliydi. Her dört yasanın da kendine özgü ritüelleri vardı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Her birey, kendini adamanın ve ruh enerjisinin anahtarının klan danışmanlarının verdiği talimatlarda olduğunu öğrenirdi. Danışmanlar klanların saygıdeğer üyeleriydi. İçsel evrimleri ve ruh güçleri onlara diğerlerini yönlendirme yetkisi veriyordu. Danışmanlar aracılığıyla verilen kültür çocukluktan yetişkinliğe kadar devam edip gidiyordu. Her bireye insanın bir amacı yerine getirmek için enkarne olduğu anlatılıyor, diğer yaşamlarının anısını unutmamaları öğretiliyordu. Bunu sağlamak için yeni doğan bebeklere ve ana babalarına özel danışmanlar atanıyordu. Lyra-Sirius kültüründe ana baba olmak, asla bitmeyen bir yaşam devresinin başlamasına olanak vermek ve buna tanık olmak demekti. Bebeğin amaçları klan tarafından da paylaşılırdı. Her bireye çocukluk döneminden itibaren gezegen ve yıldızların koruyucusu ya da idarecisi gibi davranması öğretiliyordu, bu kutsal bir görevdi.&lt;br /&gt;
Benlik, ayrı düşmüş ya da yabancılaşmış bir ego olarak değil, bir bilinç ağının ayrılmaz parçası olarak görülürdü. Odak her zaman sadece benliğin gelişmesini teşvik etmek değil, aynı zamanda bu benliği yaratan bağları da araştırıp keşfetmekti. Her insanın koruyucu rolünü keşfetmesi çok önemliydi, çünkü bu ruh gücünde derinlere uzanan bir süreçti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
LYRA-SİRİUS KÜLTÜRÜ VE KADERİNİZ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Lyra-Sirius kültürü yaklaşık 2 milyon yıl önce dünyada Hiborniyalar denen bir grup yarı eterik varlık tarafından başarıyla uygulandı. Bu Lemurya uygarlığı kurulmadan çok önceydi. Hiborniya uygarlığı dört temel toplumsal yasayı izledi ve yaklaşık bir milyon yıl süreyle bu yasalara sadık kaldı. Aynı yasalar daha sonra Lemurya uygarlığı tarafından da uygulandı. Hiborniya, Orion takımyıldızından gelen sürüngenimsi ve dinozorumsu ittifak tarafından bir milyon yıl önce yok edildi. Dünya gezegenini harabeye çeviren bu yıkımdan sonra, 900 bin yıl önce Lemurya uygarlığı tarih sahnesine çıktı. Lemurya çok farklı yıldız sistemlerinden gelen kolonilerden oluşuyordu. Bu koloniler arasında koruyuculuk sistemini tam anlamıyla kabul etmeyen ve hiyerarşik bir toplum düzenine inanan asi gruplar da vardı. Bu asiler zamanla Atlantik Okyanusunda yer alan Atlantis kıtasına yerleşerek Lemurya’yı yok etme planları hazırlamaya başladılar. Sonunda başarılı oldular, bu son yıkım yaklaşık 25 bin yıl önce meydana geldi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bugün göklerinizi kuşatan Galaktik Federasyon ve Spiritüel Hiyerarşi, dört temel toplumsal yasayı yeniden oluşturmanız için size yardım etmektedir. Dünyanızdaki memeli deniz yaratıklarının uzak yıldızlardaki kardeşleri yeni uygarlığı kurmak için gezegeninize geri dönmektedir. Koruyucu üçgenin iki ayağı olan Spiritüel Hiyerarşi ve deniz yaratıkları görevlerine sadık kalmışlar, şimdi sıra koruyuculuğun üçüncü ayağı olan insanlara gelmiştir. Lyra-Sirius kültürüne yeniden dönebilmek için değişim ve süreklilik kavramlarını çok iyi anlamalısınız. Bunları size öğretmek için birçok danışman gezegeninizde görevlendirilmiştir. Bu danışmanlar daha evvel sözünü ettiğimiz temel modeli izleyeceklerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Galaktik Federasyon Sirius sistemindeki klan yapısını öğrenmeniz için çaba harcamaktadır. Sirius klan sisteminde 6 klan vardır: &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Spiritüel savaşçı klanı. &lt;br /&gt;
2-Bilim klanı. &lt;br /&gt;
3- Bilim mühendisliği klanı. &lt;br /&gt;
4- Yönetim klanı.&lt;br /&gt;
5- Yaşam bilimleri klanı.&lt;br /&gt;
6- Yaşam bilimi mühendisliği klanı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu klanlar yıldız sistemi yönetim konseylerinin temelini oluştururlar. Her klan kendi içinde birtakım özel görev ve hedeflere sahiptir. Örneğin yaşam bilimleri klanı, herhangi bir gezegendeki bitki ve hayvan yaşamını anlamak ve sürdürmekle görevlidir. Yaşam bilimi mühendisliği klanının işi o gezegendeki yaşam formlarının gezegenle ve spiritüel hiyerarşiyle birliğini sağlayan işlem ve teknolojileri uygulamaktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şu anda çevrenizde bulunan her şey değişim halindedir. Gereken tek şey bilincinizi genişletme ve yeni realiteyi kabul etme yeteneğidir. Bu yeni realite birçok çatışma noktasını ortadan kaldıracak ve size mucizevi yeni bir teknoloji getirecektir. Artık sadece hayatta kalabilme kavramını aşarak onurlu ve amaçlı bir biçimde yaşama kavramına ulaşmalısınız. Yeni realiteyle birlikte günbegün yeni bir uygarlık oluşmaktadır, bu Lyra-Sirius kültürünün dört temel toplumsal yasasıdır. Kim ve ne olmanız murat edilmişse o olmak üzere güçlendirileceksiniz. Sevinin, çünkü dünyanız bir kez daha galaksinin çeşitli varlıklarının ziyaretinize gelecekleri bir vitrin olacaktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
GALAKTİK FEDERASYON&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Galaktik Federasyon 4,5 milyon yıl önce boyutlar arası karanlık güçlerin bu galaksiye hükmetmelerini ve onu sömürmelerini önlemek için kuruldu. Karanlık güçler Samanyolu Galaksisini katı kalpli varlıklarıyla tohumladılar. Sürüngenimsi ve dinozorumsu bu varlıklar galaksiye yayılarak binlerce yıldız sistemini kolayca fethettiler ve sonunda benzer teknolojiye sahip akıllı ve duygulu varlıkların bulunduğu bir bölgeye ulaştılar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bundan yaklaşık 4 milyon yıl önce kısa ama barbarca bir yıldız savaşları dönemi yaşandı. Sınırlı bir kapsamda da olsa bu savaş ve barış dönemleri zamanımıza kadar sürdü. Galaksi boyunca saldırılar sürerken bizler daha organize hale geldik, hem galaksiyi savunmak hem de insan ve insan olmayan uygarlıklar arasındaki koordinasyonu sağlamak için örgütlenmemizin gerekli olduğunu anladık. Galaktik Federasyonun bünyesinde 100 binin üstünde yıldız sistemi vardı. 1988 ile 1993 yılları arasındaki yeni katılımlarla üye sayısı yaklaşık 200 bine yükselmiştir. Federasyonun, galaksiyi savunmanın yanında keşif, teknoloji değiş tokuşu ve kültürel ilişki gibi görevleri de vardır. Galaktik Federasyon bilim adamlarını henüz birliğin parçası olmayan yıldız sistemlerine de göndermekte, 14 bölgesel konseyi vasıtasıyla gezegenleri, yıldız sistemlerini kontrol etmekte, bir yandan da üyelik kriterlerini karşılayacak yeni uygarlıklar aramaktadır. Üyelik kriterleri teknolojik ve ruhsal düzey, kültürel gelişim gibi birçok alanı kapsar. Yapılan bilimsel değerlendirmelerden sonra üyeliğe kabul edilecek uygarlıkla temas kurulur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sirius Yönetim Konseyi ve Spiritüel Hiyerarşinizin çabaları sayesinde gezegeniniz ve güneş sisteminiz üyelik kurallarından muaf tutulmuştur. Çünkü güneş sisteminiz hem önemli bir vitrindir, hem de özel bir konumu vardır. Bu yüzden dünyanız 5 Mart 1993 tarihinde Galaktik Federasyon üyeliğine kabul edildi. Bu kabul, Galaktik Federasyonun kurtarma misyonunu yasal olarak oluşturmasına ve dünyaya iniş için ilk temas takımını görevlendirmesine olanak sağladı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Galaktik Federasyonun uzay misyonu iki bölümden meydana gelir. İlk bölüm bilim ve keşif takımlarından, ikinci bölümse savunma güçlerinden oluşur. Bilim ve keşif güçlerinin üç amacı vardır. Galaksinin çeşitli bölgelerine yeni üyeler bulabilmek için keşif ve inceleme takımları göndermek, Federasyona kabul edilecek üyeleri değerlendirmek için bilim heyetini görevlendirmek ve yıldız sistemlerinde yaşayan varlıkların bilinç ve teknoloji düzeylerini değerlendirmek. Bu kriterler bilim adamları tarafından Federasyonun yetkili konseylerine rapor edilir. Bilim adamlarına her zaman savunma güçlerinin bir birimi eşlik etmektedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Son zamanlarda galaksinin Siriusa yakın bölgelerindeki dinozorumsu ve sürüngenimsi gruplar bizimle yaptıkları tüm savaşlara ve düşmanlıklara son vermek istediklerini bildirmiş, hatta Galaktik Federasyona üyeliğe kabul edilmeleri için ricada bulunmuşlardır. Bu son derece şaşırtıcı olay, galaksinin her yanına ışığı yayma misyonumuzun başarıya ulaştığının ve şimdiki yaratılışın amacı hakkındaki kadim kehanetlerin artık gerçekleşmekte olduğunun bir kanıtı olarak kabul edilmektedir.&lt;br /&gt;
Galaktik Federasyonun irtibat gruplarında iki milyarı aşkın görevli çalışmaktadır. Bu bölüm Federasyonun akıllıca kararlar verebilmesi için gerekli bilgileri toplar. Federasyonun en küçük biriminden en büyüğüne kadar her yerde irtibat görevlileri bulunur. İletişim ağları kendi içlerinde konseylere veya forumlara ayrılırlar. En yüksek irtibat konseyi Vega yıldız sisteminde yerleşmiş olan Ana Galaktik Federasyon Konseyidir. İkinci düzeydekiler çeşitli bölgesel konseylerdir, federasyonda halen 14 bölgesel konsey vardır, bizi ilgilendiren en önemli bölgesel konsey Sirius Bölgesel Konseyidir. Güneş sisteminiz er geç bu konseye üye olacaktır. Bölgesel konseyler çeşitli zorlukları çözen bir mahkeme olarak görev yapar, bölgelerindeki politikayı saptarlar. Ayrıca yıldız sistemleri arasındaki sorunları çözer, kültürel ve teknolojik alışverişe aracılık ederler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bölgesel konseylerin dışında bir de yerel yönetim konseyleri vardır. Bunlar ya basit bir yıldız sisteminin ya da 20 veya daha fazla yıldız sisteminin oluşturabileceği yerel konseylerdir. Siz dünyalılar ve güneş sistemindeki diğer üyeler eninde sonunda yerel bir yıldız sistemi konseyi oluşturacaksınız. Katılacağınız Sirius Bölgesel Konseyindeki en büyük yıldız ittifakı, yaklaşık 50 farklı yıldız sisteminden oluşan Pleiades Yıldız İttifakıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Galaktik Federasyon dünya insanlarını sömürmek için burada değildir. Biz insanları yüksek bilinç düzeyine ulaştırmak, kuşatılmış bir gezegeni kurtarmak için buradayız. Yaşadığınız bunca zorluktan sonra yaşamın ve sevginin ihtişamını sadece günlük yaşamınızda deneyimlemeyi değil, bu olumlu enerjiyi galaksinin her yanındaki diğer varlıklara ulaştırmayı da hak ediyorsunuz. Şimdi Galaktik Federasyonun dünyayla kurduğu temas sürecini gözden geçirelim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Galaktik Federasyonun güneş sisteminizdeki rolünü yeniden belirlemesi, 1950’lerde Agarta ya da Şambala dediğiniz büyük uygarlığa tayin edilen özel bir irtibat ve kültür grubuyla başladı. Daha sonra Galaktik Federasyon tarafından bu gruba bazı dünyalıları uyandırmak için ilk geniş çaplı teması gerçekleştirme görevi de verildi. İlk seçilen ve temas kurulan dünyalılar bilimsel eğitime ve birikime sahip olanlardı. Bunların olası bir medya teması için iletişim görevi yapacakları umuluyordu. Federasyon ayrıca gezegeninizdeki devletlerle ve Birleşmiş Milletlerle temas kurmanın zorluklarını yenmek için irtibat ve kültür takımları oluşturmaya başladı. Uygarlığınız dünyayı çevresel bir yıkıma sürüklediği için yapılacak bir tahliyeyle insanları yıkımdan kurtarmak, sonra dünyada insan ırkını yeniden tohumlamak için 1960’ların sonunda bir temas takımı kuruldu, ancak sınırlı denetleme rolüne sahip bir takımdı bu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1980’lerde Galaktik Federasyon dünyada olan bitenleri sadece bir kıyamet süreci olarak değil, ama bir değişim dönüşüm ve aydınlanma süreci olarak da görmenin gerekli olduğunu anlamaya başladı. Bu gelişmeler yeni tip bir organizasyona ihtiyaç gösterdi. 1980’lerin başlarında oluşturulan organizasyona İlk Temas Takımı dendi. Takımın misyonu 1950’lerde, 1960’larda ve 1970’lerde ilk temas takımını yaratan kavramlara kıyasla çok genişletilmişti. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Son temas takımı kitlesel bir teması yapabilecek nitelikteydi. Aynı dönemde Siriuslular yeni bir gelişmeden haberdar oldular. Memeli deniz yaratıkları ve dünyanın Spiritüel Hiyerarşisi, Federasyona ilk temas senaryosunu kitlesel yükseliş işlemini de içeren bir senaryoyla değiştirmelerini bildirdi. Bu yeni realite Siriusluların, Sirius Bölgesel Konseyini siyaset değişikliğine ikna etmek için geniş bir kulis faaliyeti yapmasına sebep oldu. Bu siyaset değişikliği 1980’lerin sonlarında etkisini göstermeye başladı ve Siriusluların güneşin kutbiyetini değiştirerek yükseliş sürecinin gerçekleşmesi için yöntemler araştırmasına olanak sağladı. Yapılan araştırmalar, güneş sisteminizi Lemurya zamanındaki haline döndürmek için buraya birçok bilimsel grup getirmenin gerekli olduğunu gösterdi. Daha sonra bu onarma işlemi gezegeninizle ilgili tüm bilim ve uzay misyonları için başlıca yol gösterici prensip haline geldi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu değişikliğin sonucu olarak 1980’lerin sonlarında çok güçlü bir ilk temas takımı resmen kuruldu. İsmi temasın başlangıcına kadar açıklanmaması gereken yeni bir lider atandı. Bizi şimdi gerçekleştirmeye hazırlandığımız kitlesel iniş sürecine götüren de onun iki yılda kaydettiği önemli ilerleme oldu. Sirius Bölgesel Konseyi oluşturulan bu ilk temas takımına tam yetki vermiştir, temas takımının kumanda kurulu 50 üyeden oluşmaktadır. Bu takımın görevleri şunlardır: Dünyanın Spiritüel Hiyerarşisiyle bağlantı kurmak, gezegenin çevresini yeniden düzenleyip iyileştirmek, kültürel yardım yapmak, gezegene inişi sağlamak, dünyanın biyosferini yeniden düzenleyerek eski haline getirmek ve Galaktik Federasyonla dünya arasında irtibat kurmak.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kitlesel inişler gerçekleştiğinde dört gruptan oluşan geçici bir yönetim konseyi oluşturulacaktır. Bu gruplar şunlardır: &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Rab Metatronun Merkezi Güneş Konseyinden seçilmiş üyeler. &lt;br /&gt;
2- Agarta (Şambala) Yönetim Konseyinden birçok üye. &lt;br /&gt;
3- Galaktik Federasyonun temsilcileri olarak seçilmiş Siriuslu kültür ve irtibat danışmanları.&lt;br /&gt;
4- Gezegensel savunma grupları. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu konseyin yerini ne zaman kalıcı bir konseye bırakacağı konusunda son sözü ise Rab Metatronun Merkezi Güneş Konseyi söyleyecektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sevgili dünyalılar, Galaktik Federasyonun ilk temas takımının sizden istediği tek şey insan bilincinde büyük bir değişimin meydana gelmek üzere olduğunu kabul etmenizdir. Siz dünya insanları dini metinlerinizdeki kehanetlerde bildirilen hayranlık verici bir kader yoluna girmek üzeresiniz!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
KİTABA KONULAN EKLER&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu kitapta okuduğunuz foton kuşağıyla ilgili bilgileri zenginleştirmek ve bakış açınızı genişletmek için bu konuda yayımlanmış çeşitli kaynaklardan alıntılar yapmayı uygun bulduk. Aşağıdaki alıntı 1991 yılında yayımlanan “Tanrı-Ben” adlı eserden alınmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Güneş sistemimiz yaklaşık olarak her 25-26 bin yılda bir Pleiades’in merkezi güneşi Alcione çevresindeki bir dönüşünü tamamlar. Bu yörünge Alcione’a en yakın ve en uzak iki noktaya sahiptir. Merkezi güneşe en uzak noktada insanoğlunun bilinci “karanlıktadır.” Merkezi güneşe en yakın nokta ise uyanış ve aydınlanma noktasıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1961 yılında bilim adamları uydular vasıtasıyla Pleiades’i kuşatan foton kuşağını keşfetti. Güneşimizle birlikte dünyamız her 25.860 yılda bir Pleiades’in çevresindeki dönüşünü tamamladığından, yaklaşık her 12.500 yılda bir bu foton kuşağının orta noktasına ulaşır. Foton kuşağını bir ucundan öteki ucuna geçmesi ise aşağı yukarı 2 bin yıl alır. Yani kuşağı terk ettikten sonra güneş sistemimizin ona tekrar girmesi için 10.500 yılın daha geçmesi gerekecektir. Bu devre de bir takım daha büyük devrelerin içinde yer alır. Son devreyi diğerlerinden ayıran şey, bunun (tüm devreleri kapsayan 206 milyon yıllık büyük devre de dahil olmak üzere) tüm diğer devrelerle birlikte tek bir “uyumlu hizalanma” noktasında sona ermesidir. (Harmonic Convergence)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1962 yılında foton kuşağının etki alanına girdik. Yapılan hesaplar 2011 yılında kuşağın ana akış bölgesine gireceğimizi gösteriyor. (St. Germain, gerçek geçişin Aralık 2012’de olacağını bildiriyor) Bu evrenin azami genişleme noktasına ulaşacağı zamandır. Doğu mistisizmi evrenin bu büzülme ve genişleme ritmini “Tanrının soluk alıp vermesi” olarak tanımlıyor. Her soluk bu boyutta 11.000 yıllık bir süreyi kapsıyor. Bu zaman çerçevesinin büyük devrelere, güneşimizin merkezi güneş Alcione çevresindeki dönüşüne denk gelmesi bir rastlantı değildir. Süper bilince geçiş ya da Mesihin İkinci Gelişi foton kuşağına girişle paralel bir biçimde, tam da genişlemeyle büzülme arasında, yani hareketin durduğu anda vuku bulacaktır. Yapılan hesaplar foton kuşağına 208 bin kilometre hızla gireceğimizi göstermektedir. Bu giriş göz açıp kapayıncaya kadar gerçekleşecektir. Foton kuşağının enerjisi spiritüel ve eterik yapıdadır, fiziksel değildir, ama fizikle etkileşime girip onu etkiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İnsanlığın büyük çoğunluğu asıl kaynağını ve dünyadaki amacını unuttuğu için ışık devreleri ikili bir amaca hizmet eder, “olgunlaşmış” ruhları Öz’ün ışığına alır, zayıf ve henüz olgunlaşmamış olanları bir erteleme devresine sokar. Bu bir ayıklama sürecidir, yani 10.500 yıllık enkarnasyonlar devresinde yüce sevgiyi varlıklarının özü olarak tanıyıp kabul edemeyen bireylere bir şans daha verilir. Yalnızca bu anlamda bir “Hüküm Günüdür.” Ama kendini yargılayıp hüküm veren insanın kendisidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bilim adamları evrenin ufkunda görünen bu altın nebulanın ne olduğunu bir türlü anlayamıyorlar. Bu altın öz Mesihin İkinci Gelişinin fiziksel tezahürüdür, o Yeni Çağdır. Eşiği geçip altın nebulayla bir olduğunuz zaman artık süper bilinçle bir olacaksınız. O paralel evrendir, gelmekte ve bu evreni kucaklamaktadır. Geçmişe kıyasla şimdi daha yüksek bir rezonansta titreşmektedir. Davut Peygamber zamanından bu yana ışığa geçişle ilgili kehanetler iki noktada doğrudur. Bitiş zamanına yaklaşıyor ve Tanrı çağına giriyoruz. Ancak korkunç kıyamet kehanetleri konusunda şu açıklamayı yapmak zorundayız. Korkular, insanoğlunun düşünce ve davranışlarını değiştirmeye direnmesinin direkt yansımasıdır. Eğer insan sevgi enerjisiyle uyum içine girerse korkunç durumlarla ilgili kehanetlerin gerçekleşmesi gerekmez. Karanlıktan ışığa geçiş sadece dünyayla ilgili değildir, evrensel bir geçiştir. Bu yüzden ışık ve karanlık güçleri kendi taraftarlarına yardım etmek üzere evrenin her köşesinden dünyaya akın etmektedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Griler olarak da bilinen güçlerin dünyalı egemenlerle işbirliği yaptığını artık herkes biliyor. Ama içiniz rahat olsun planları başarısızlığa uğrayacaktır. Onlar İsyankar Işının ve egonun uşaklarıdır, en korktukları şey Işık Ailesidir. Işık Ailesi yüksek boyutlardan gelen ve binlerce yıldan beri size hizmet eden varlıklardan oluşur. Onlar geçişten önce korkunun maskesini düşürmek için gelen dev bir gücün ancak yarısıdır, diğer yarısı ise Sevgi Ailesidir. Onlar da şimdi buradadır, ama büyük bölümü henüz çocukluk çağındadır. Işık Gücü eğitir, Sevgi Gücü ise alışılmadık yöntemlerle olayları etkileyip değiştirir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Geçişin nispeten yumuşak olacağına dair her türlü işaret var. Bizi bazı değişikliklerin, yer yer de büyük çalkantıların beklediği aşikar, ama bunlar görünürdeki olumsuzluklarına karşın yapıcı değişiklikler olacaktır. Eski intikam, nefret, korku, baskı, hırs ve bağışlamazlık duygularını bırakmayanların Işık Çağında yerleri olmayacağı için buradan ayrılacakları kesin. Hiç değişim vaat etmeyecek kadar maddeciliğe gömülmüş binlerce ruhu bu kattan ayıran her deprem, sel felaketi ve kasırgayla bu süreç zaten başlamış durumda, bu minval üzere de devam edecek. İlahi Sevgiyle uyum içine giren her birey doğru zamanda doğru yerde olacaktır, onlar bulundukları yeri hiç umursamayabilirler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bitiş zamanı aslında zamanın sonudur, yaşamın sonu değil. O aslında yeni bir başlangıçtır, hayatı gerçekten olduğu gibi sonsuz bir şimdi olarak deneyimleyeceğiz. Maya takvimi de 2012 yılında sona eriyor. Bu takvimin son katununa (1 katun= 20 yıl) 1992 yılında girdik. İncil bitiş zamanından “Büyük sevinç günü” diye söz eder, Mesihin İkinci Gelişi diye! Sayısız kehanet de bu bilgiyi onaylıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kutuplar değişmeyecek, dünyanın ekseni bir yana yatmayacak, ama manyetik kutupların elektromanyetik yükleri tersine çevrilecek. Foton kuşağı atom altı düzeyde çalışarak her bir atomun aura ışınımını görülebilir şekilde yaymasına neden oluyor. Bu yüzden tüm dünyanın biyosferi parlayacak, insan bedenleri de parlayacak! Tüm dünya üzerinde tek bir karanlık yer, bir gölge bile kalmayacak. Her yer Öz’ün ışığının parlaklığıyla aydınlanacak. Gündüz ve gece ikiliği sona erecek, dünya dönmeye, güneş parlamaya devam edecek, ama yıldızlı gökyüzü geçmişe ait bir anı olacak, çünkü ışık her yanı kaplayacak. Gelecek olan şey ışığın karanlıkla, dünyanın cennetle evliliğidir. Gerçek BENLİĞİMİZ tam anlamıyla bu boyuta girecek, böylece gerçek anlamda ilk kez burada olacağız. Zaman sona ereceği için yaşlanma da olmayacak, hastalıklar geçmişe ait rüyalar haline gelecek.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Foton kuşağı Manasik Halka olarak da adlandırılır. Manasik sözcüğü Manaseh kökünden gelir ve “unutturan” demektir. Bedeninden ayrılan ruhun anıları nasıl bir süre sonra silikleşirse, insanlık da üçüncü boyuttan dördüncüye geçtiğinde geçmişini unutacaktır. Foton kuşağının atmosferimizle etkileşimi başlangıçta gökyüzünün kayan yıldızlarla doluymuş gibi görünmesine neden olacaktır. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İncilde yer alan şu kehanet pek yersiz görünmüyor. “Tüm yıldızlar gökyüzünden dökülecek ve artık gökyüzü olmayacak…” Bunlar Manasik ışımanın etkilerinden birkaçıdır. İnsanlar arası iletişim o zaman doğrudan doğruya olacak, en küçük kibir veya reddetme auramızın büzülüp donuklaşmasına neden olacak ve sözcük ışık haline gelecek. Üçüncü boyuttan dördüncüye, fizikselden eteriğe geçeceğiz, ama fiziksel olanın farkındalığını yitirmeyeceğiz. Bedenlerimiz daha hafif olacak. Birçok varlık bedenini canlı besinlerle (taze sebze) beslerken, birçoğu da direkt eterden beslenecek. Maddenin yönlendirilmesi ve yaratılması da mümkün olacak.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Uzaylı kardeşlerimizin sunduğu yardım sayesinde gerçekleştirilen teknolojik ilerlemelerin yanında, “Üçüncü Türden Karşılaşmalar” gibi filmler çocuklara söylenen ninniler gibi kalacak! Ulaşım sistemi öyle gelişecek ki bugünün jet uçakları hantal kağnılar gibi kalacak. Bazı varlıklar ruhsal gelişim düzeylerine göre düşünce gücüyle yolculuk yapabilecekler. En büyük değişim sınırlı farkındalıktan süper bilince geçiş olacak, geçişten önce dünya dışı varlıklar bizi ziyaret edecekler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Foton kuşağına dünyanın mı, güneşin mi önce girdiğine bağlı olarak ya önce birkaç gün karanlık olacak ve onu aydınlık günler izleyecek ya da bunun tersi olacak. Son zamanlarda medyumlar kanalıyla bilgi veren bazı varlıklar önce 12 gün aydınlık olacağını, bunu 12 günlük karanlık bir devrenin izleyeceğini, bunun da “işi ağırdan alıp oyalananları” düşünce ve davranışlarını değiştirmeye, korku yerine sevgiyi seçmeye yöneltmek için bir tür “gözdağı” olarak tasarlandığını söylüyorlar. Ancak bu bir tasarı olarak el altında bekletiliyor, bu konuda asıl belirleyici etkenin insanlığın bilinç düzeyi olduğu söyleniyor. Geçmişte her 10.500 yıllık karanlık devrenin sonunda meydana gelen küresel temizlik ruhsal ve fiziksel tüm kirliliğin ortadan kaldırılmasını garantiliyordu. Ancak aktarılan mesajlar geçişten önce kapsamlı fiziksel değişikliklerin gerekli olmadığını, çünkü insanlığın şimdiki kadar yüksek bir anlayış ve idrake daha önce asla erişmediğini bildiriyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1987 yılında görünmeyen alemdeki kardeşlerimiz, yani Beyaz Kardeşlik gezegenin çevresine özel bir enerji bandı yerleştirdi. Bu enerji bandının amacı duyguları büyütmek ve hızlandırmaktı. Böylece baskı ve zulüm yapanların daha baskıcı, korkanların daha korku dolu, sevecen insanların ise daha sevgi dolu hale geldiklerini gördük. Başka bir deyişle bilinçteki bölünme giderek daha çok vurgulandı. Bu seçimi teşvik etmek için tasarlanmıştı, çünkü yalnızca ışığa uyumlanmış olanlar ışığa geçecek, korkuları yüzünden geride kalanlarsa ışığa katılamayacaktı. Bunun nedeni şudur: Korktuğumuz şeyi reddederiz, her neyi reddediyorsak onu yargılarız ve yargılanan her şey hayatın büyüsünden dışlanır. Bu yüzden o şey yargılanmadan kabul edilene kadar kendini tekrar tekrar sunmak zorundadır. Er geç herkes seçim yapacaktır, sevgiyi seçmekte isteksiz olanlar bu seçimi ancak hor görülmez ve yargılanmazlarsa yapabilirler. Aksi takdirde onları korkuyu bırakmaya değil, korkuya marazi bir düşkünlüğe itersiniz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aşağıda yer alan mesajlar, ABD’de önde gelen bir Yeni Çağ dergisinde yayımlanmıştır. Önce 20 Şubat 1995’te ruhsal rehber Zoosh tarafından bir medyum aracılığıyla verilen mesajı sunuyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Foton kuşağı şu anda yaşanıyor. Şu anda foton kuşağının aurası dünyaya tamamen nüfuz etmiş durumda, tüm duyarlı kişiler bu alanı hissedip etkileniyorlar. Bu durum 12 Şubat 1995’te başladı. Şimdi kısıtlayıcı ve yıkıcı tutum içindeki tüm bireyler, kuruluşlar, örgütler ve hükümetler bu enerji tarafından silkeleniyorlar. Eğer aniden ortaya çıkan bir rahatsızlık yaşıyorsanız kesinlikle paniğe kapılmayın, çaresiz bir hastalığa yakalandığınıza sakın inanmayın. Bu çözümlenip halledilmemiş duygularınızın, eğer şimdi halledilemezse hayatınızın sonuna doğru bir hastalık olarak tezahür edeceğini gösteren bir uyarı, ama fiziksel rahatsızlık şeklinde gelen bir uyarı. Foton kuşağı dünyanızı tam anlamıyla sarıp ona nüfuz ettiğinde, ister duyarlı olun ister duyarsız hepiniz etkileneceksiniz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Foton kuşağı dünyanıza tam anlamıyla nüfuz ettiğinde bazı değişikliklere tanık olacaksınız. Bu kuşak hayvanları nasıl etkileyecek? Aura alanı şimdiden hayvanlar üzerinde belirli etkiler yarattı. Onlar daha sık doğum yapmaya, türlerini azami düzeye çıkarmaya çalışıyorlar. Bir şeyin yaklaşmakta olduğunu ve ne olursa olsun sayılarını artırmaları gerektiğini hissediyorlar. Hayvanlar giderek daha çok bölgeci olacak ve insanları daha az umursayacaklar. Eğer bir zamanlar hayvanların bulundukları bir bölgeyi şimdi bir ev ya da işyeri işgal ediyorsa, hayvanlar o yer için arazi savaşları yapabilirler. Sabah işe gittiğinizde park yerinde bir geyik sürüsüyle karşılaşabilirsiniz. Aç, susuz kalmadıkları halde kasabalara ayıların, dağ aslanlarının indiklerini görebilirsiniz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dünya Ana’nın “Başım dertte yardım gönderin” çağrısına cevap olarak foton kuşağı yollanmıştır, dünyanın kendini onarmasına yardım edecektir. Ayrıca olumlu ve olumsuz her şeyi büyütme özelliğinden ötürü sadece dengeli varlıkların sağlıklı kalmasını sağlamaktadır. Foton kuşağı sanki bir felaket ya da musibet getiriyormuş gibi görünebilir, ama kesinlikle öyle değil. Kuşak sadece kendine karşı yıkıcı davranan insanların yaşam devrelerini kısaltabilir. Eğer söz konusu yara duygusalsa aynı şey geçerli değildir, ama eğer bir takım fiziksel eylemler de yer alıyorsa geçerli olabilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Foton kuşağı dünyadaki her şeyi ta atom altı düzeye kadar etkileyecek. Belirli parçacıklar, hatta kuark gibi sahte parçacık sayılanlar bile daha belirgin hale gelecek, bu bir fizikçi için heyecan verici bir zaman olacak. Toprak ana petrolünü ve gazını yıkıcı şekilde kullandığınızı biliyor, bu yüzden dış kabuğunu değiştirecektir. Dış kabuk derken sadece yer kabuğunu (üst tabakayı) kastetmiyorum, kısmen bir sonraki tabakayı (en dıştaki 100 mili) kastediyorum. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Siz 75 milden sonrasına nüfuz edecek araçlara sahip değilsiniz, olamayacaksınız da. Dünya belli kısımlarını adeta emer gibi içine çekecek, o şimdi üzerine bir zırh geçirmek ve saldırıya uğrayan yumuşak karnını merkezine doğru çekmek zorundadır. Foton kuşağı belirginleşip yoğunlaşırken dünyayı da yoğunlaştırıyor. Dünya ana imalat sanayiinde kullandığınız unsurları, örneğin molibdeni, demiri, gazları, petrolü ve kömürü içeri çekecektir. Mevcut tüm yer altı gölleri ve suları korunacak ama tedrici bir şekilde içeri çekilecektir, bu konuda endişelenmeyin. Ama dünya aşikar bir enerji kaynağını, güneş enerjisini kullanmanız için ısrar edecektir. Uranyumunu içeri çekecek ve onu bulmanızı güçleştirecektir. Atom enerjisiyle vedalaşabilirsiniz!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dünya elektriksel bedenini kullanmanıza izin verecektir, ama giderek azalan bir ölçüde, yani eskisinin yarısı kadar. İşte bu yüzden alternatif enerji kullanımını öğrenmeniz gerekecek. Elektrik şirketleri size eskisi gibi elektrik sağlayamayacak, çünkü elektrik dünyanın bedeninin bir parçasıdır ve şimdi o bu elektriği geri alıyor. Geri alıyor, çünkü bedeninin atomik yapısını yönlendirebilmek için bu elektriğe ihtiyacı var. Bu değişiklikler bir gecede olup bitmeyecek, o yüzden telaşa kapılmayın. Ama gelecek 50 yıl içinde bunlara tanık olacaksınız, bazı işaretler dikkatinizi çekmeye başlayacak. Petrol şirketleriniz % 99 petrol var sanılan yerde petrol bulamadıkları zaman işlerin artık değiştiğini anlayacaksınız. Elektrik elde etmek tedricen güçleşecek ve önümüzdeki 12 yıl içinde fark edilir derecede azalacak, sonra süreç hızlanarak yaklaşık 48 yıl sonra elektrik üretme kapasiteniz yarıya kadar inecek, çünkü dünya size ancak o kadarını verebilecek.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tüm bunlar foton kuşağının etkisiyle meydana gelecektir. Foton kuşağı çok önemlidir, o her şeydir. O bir anlamda değişimdir, dönüştürmedir, yanıt vermedir ve eylemdir. Ona sorun çözücü bir Hızır da diyebilirsiniz, ondan kaçış yoktur. Foton kuşağı insanların değil gezegenlerin çağrısına yanıt verir, siz onun gelmesini sağlayamazsınız. En azından bir gezegen, bir yıldız ya da yıldız sistemi olmanız gerekir. Foton kuşağı, geçmişte gezegenlerini yıkıma götüren varlıkların yaşadığı yerlerdeki tüm yaşamı sona erdirmekte kullanılmıştır. Ama telaşa kapılmayın, sizin için böyle bir olasılık yok. Kısaca bu büyük bir değişim zamanıdır, siz ve dünyanız foton kuşağının yardımıyla mutasyon geçireceksiniz.&lt;br /&gt;
Foton kuşağını göremeyeceksiniz, o bir parçacıklar bulutudur. Uzunluğu Ayın bulunduğu yerden Pluto gezegeninin 50 mil dışına kadardır, eni ise Satürn’ün tüm yörüngesine eşittir. Şekil değiştirebilir, ama şimdiki şekli ve büyüklüğü görevini yerine getirebilmesi için yeterlidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aşağıda, aynı medyum tarafından 22 Şubat 1995’te bizzat Foton Kuşağından alınan bir mesajı sunuyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Benim işim gezegenlerin, yıldızların hatta evrenlerin yardımına koşmaktır, çünkü onları başlangıçtaki dengelerine yeniden kavuşturabilirim. Dünyanız da kendini başlangıçtaki dengesine kavuşturma yeteneğine sahiptir. Bunu sellerle, depremlerle, yanardağ patlamalarıyla yapabilir. Ama üzerindeki canlılara mümkün olduğunca az zarar vererek bu işi başarmak istiyor, beni de bu yüzden yardıma çağırdı. Bir gezegen insanlar gibi yardım istemez, belirli bir ışıma yayarak yardım çağrısında bulunur. Kısa dalga tutkunları gezegenden yayılan çıtırtı şeklindeki seslerin yardım çağrısı olduğunu tespit edebilirler. Bu seslerde benim ihtiyacım olan bilgiler de yer alır, bana içinde bulunduğu durum hakkında gerekli bilgileri aktarmaktadır. 1947 yılında yaptığı ilk çağrıdan sonra derhal onun yardımına koşabilirdim. Ama o “Yavaş gel ki gelişini yumuşak biçimde hissedeyim, üzerimdeki canlılar aniden yıkıcı gücüne maruz kalmasınlar” dedi. İsteğine uyarak 1947’den beri ona çok yavaş bir şekilde yaklaşıyorum. Dünya, insanlarınızla birçok dünya dışı uygarlık arasında temaslar başladığında ilk kez yardım çağrısında bulundu, çünkü bu temasların mahvına sebep olacak bir yıkımı başlatacağını hissetmişti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eğer hızlı gelseydim atmosferiniz aniden değişir, % 89’u azot, geri kalanı ise metan olurdu, oksijen soluyan tüm varlıklar yok olurdu. Dünya hem kendini, hem de sizi iyileştirmemi istedi. Hastam, içinde bulunduğu ıstırap içinde bile sizi düşünmekten geri kalmadı. Şu anda aura alanımın dış kısmıyla kuşatılmış durumdasınız. Birçoğunuz değişmek için acil bir gereksinim içindesiniz. Fizik kütlem gezegeninize yaklaştıkça en az bilinçli olanlarınız bile daha yüksek bir bilince doğru hızla ilerleyecek. Fiziksel, duygusal hatta ruhsal değişim geçireceksiniz. Birçok yıl boyunca yavaş yavaş oluşacak bir şeyin artık birkaç hafta içinde meydana geldiğini göreceksiniz. Bu hiçbir uyarı olmadan gerçekleşen ani bir olay olacak, sonra başladığı gibi hızla ortadan kaybolacak.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gezegeninizi bireylerin değişime gösterecekleri dirence bağlı olarak en az 12 ila 37 yıl arasında etkileyeceğim. Dünyanın maden damarlarını, petrolünü, gazını yeniden entegre etmesine yardımcı olacağım, ondan aldığınız her şeyi ona geri vereceğim. İnsanlarınızın artık onun bedenini su çıkarmak için bile kazmadığını görene dek bırakıp gitmeyeceğim. Kömürün dünyanın bilinçaltını oluşturduğunu biliyor muydunuz? Onun bilinçaltını alıp yakıt olarak kullanıyorsunuz, sizin bilinçaltınızı çıkarıp alsalardı ne yapardınız? Hayır, artık kömürsüz sanayiler geliştirmeniz gerekecek. Yaradan artık yıkıcı teknolojileri geride bırakmanızı istiyor. Dünyada yapacağım birçok şeyi hissetmeyeceksiniz bile, çünkü onlar yerin epey altında cereyan edecek.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Beş ila yedi yıl içinde kuzey ışıkları alt paralellerde belirgin biçimde göze çarpacak, daha renkli hale gelecek. Gün batımları da şaşırtıcı biçimde daha güzel, şimdi olduğundan daha renkli hale gelebilir, belki gün doğumları bile öyle olacak. Solunum yöntemlerini uygulayanlar 5-6 yıl içinde kullandıkları havanın onları daha çok desteklediğini görecekler. Benim bir ismim yok, ama nabız atışı biçiminde bir imzaya sahibim. Sizin boyutunuzda kütle dönüşüme uğratılabilir, ama yaratılamaz. Ama ben bana bahşedilen yaratıcı güçle yeni kütleler, yani madenler yaratabilirim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dünya benden gezegeni oksijenlendirmemi de istedi. Şu anda oksijen diğer varlıkların faaliyetleriyle yaratılıyor. Dünya oksijen oranını bir zamanki düzeyine, yani % 40’lara çıkarmak isteyebilir. Şu anda ortalama oran % 19’dur, hatta bazı kentlerde % 10-12 ya da en fazla % 15 oranında oksijen var. Oysa 1,5 milyon yıl önce, yani dünya iyi durumdayken bedeniniz % 40 oksijenli bir çevrede işlev görmesi için tasarlanmıştı, kendinizi yorgun ve depresyon içinde hissetmenizin nedeni budur. Oksijen oranı % 40 olsaydı, aslında duygusal rahatsızlık olan tüm zihinsel hastalıklar ortadan kalkar, kanser gibi hastalıklar da son derece azalırdı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dünyayı bedenimin içine aldığımda bir Yaradan rüyası görebilirsiniz. Uyku halinde Yaradan rüyası görmek, rüya içinde birçok tabaka olduğu için size biraz karmaşık gelebilir, çünkü Yaradan için herşey aynı anda vuku bulmaktadır. Rüya halindeyken her şeyin aynı anda meydana geldiği bir zamansızlık duygusu hissedeceksiniz. Uyandığınızda zamanlı dünyanızla, yani olayların zaman içinde birbirini izlediği dünyanızla tam senkronize olamadığınızı hissedebilirsiniz, bu da kendinizi tuhaf hissetmenize yol açabilir. Adeta yanlış bir yerde bulunduğunuzu hissedebilirsiniz, bu dikkatinizi çekecek bir etkidir, hayır delirmiyorsunuz! Dünya ve ben çok dikkatli biçimde etkileşimi sürdürürsek bu durum maddi ve ruhsal üstatlık derslerinizi hızlandırabilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Benimle ilgili karanlık ve aydınlık günlerden söz ediliyor, bunun gerçekleşeceğini sanmıyorum. Gerçekleşebilirdi, ama dünya ana birçok insanın korku ve dehşete kapılarak panik içinde yanlış şeyler yapmasından çekindiği için bunun gerçekleşmemesi konusunda ısrar etti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aşağıda, 23 Şubat 1995’te Thenan, Atlanto, Lenduce ve Vywamus adlı ruhsal rehberlerden alınan mesajları sunuyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Foton kuşağı öyle parlak bir ışıktır ki birçoğunuzun gözlerini kamaştırıp adeta kör edecek. Körlük bir karanlık yaratacak, ama bu karanlık geçici olacak. Bu ışık potansiyelini tanıdıkça ve onunla bütünleştikçe ışığın aslında bir parçanız olduğunu, sevginizin bir parçası olduğunu idrak edeceksiniz. Uyumlu hizalanma (17 Ağustos 1987) tarihinden beri onun enerji alanı içindesiniz. Işığa açık olanlarınız içlerinde bir genişleme ve yaratıcılık hissediyorlar, büyük şeylerin meydana geleceği yönünde bir beklenti içindeler. Onu hissedenler ama tüm anlamını henüz kabul etmeye hazır olmayanlar belki biraz yorgunlar, hangi yöne gideceklerini henüz bilmiyorlar. Çoğunluk hızla onu kabul etmeye hazır hale gelecek. Genişlemeyi reddedenler, eski düşünce biçimlerine sıkı sıkıya sarılanlar, fizik realitenin her şey olduğunu sananlar bu marazi bağlılıklarına daha çok gömülecek ve içe doğru bir patlama yaşayacaklar, kara bir delik tarafından emilir gibi çekip gidecekler. Bu tür varlıklar, kendilerine daha yavaş gelişme fırsatı tanıyan boyutlara gitmek üzere kaza ve doğal afetler sonucunda bu dünyadan ayrılacaklar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Foton kuşağına henüz kullanmayı öğrenemediğiniz yeni bir sevgi düzeyi olarak bakabilirsiniz. Bazılarınız için bu yeni enerji kalpte bir hayli genişleme, bazıları içinse anormal ritimler yaratacak. Anormal kalp ritimleriyle ilgili yeni hastalıklar ve belirtiler ortaya çıkacak. Bunlar nadiren öldürücü olacak, ama bir hayli telaş ve heyecan doğuracak. Bu olgu, hayata sadece fiziksel düzeyde bakmaya meyilli kişilerin kalplerini daha çok incelemelerine yol açacak. Metafizikçiler için sevginin nasıl şifa verici olduğu, gruplar içinde nasıl enerji düzenleri sağladığı konusunda birçok yeni idrak ortaya çıkacak. Ayrıca fizik ve kimyacıları, sevginin yaşamı ve beden kimyasını nasıl etkilediğini anlamalarını sağlayan yeni keşifler yapmaya zorlayacak.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Foton kuşağının etkisi önümüzdeki birkaç yıl içinde daha aşikar hale gelecek ve 20 yıl içinde zirveye ulaşacak. Bu süre zarfında dünya onun içinden geçmiş olacak, ama etkileri onunla bütünleşip özümsemeniz için kalıcı hale gelecek. Ardışık (birbirini izleyen) zamanınız içinde o içinden geçmekte olduğunuz bir şeydir, çünkü bir sonraki şeye geçmeden evvel farkına vardığınız bir şeydir, oysa sonsuz şimdi’de o daima var olagelmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İnsanlarla nasıl iletişim kurduğunuza çok dikkat edin. İletişiminizin kalpten mi yoksa ikinci ve üçüncü çakradan mı geldiğini değerlendirmeyi öğrenin. İnsanları olduğu gibi kabul edin ve onları koşulsuz sevin. Karşılaştığınız yeni deneyimlerin sunduğu dersleri kabul etmeye hazır olun, çünkü birçok yeni deneyim yaşanacak ve insanlık kendine yeni bir gözle bakmaya zorlanacak. Bu bir süre rahatsızlıklara, kuşkulara ve benlik içinde kimlik kaybına neden olacak. Yeni enerji bazılarının kendilerini fizik dünyadan kopmuş gibi hissetmelerine neden olabilir. Güçlü olanlarsa bu sevgi sayesinde kendilerini sağlam biçimde dünyaya demirleyecekler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yeni enerjiden etkilenenlerin sayısı giderek artıyor ve birçok varlık uyanıyor. Önümüzdeki yıllarda birçok insan, hayatın gereksinimlerini tatmin etmekten daha fazla şey içerdiğini anlayacak. Bu enerji bireyi kendinin dışına taşıyor, genişlemiş bir iletişime ve daha büyük grup farkındalığına götürüyor. Bu nihai birliğe ilerleyişin bir parçasıdır, bundan böyle nihai birliği hissedebileceğiniz deneyimler daha sık tekrarlanacak. Meditasyonlarınızda yüce varlıkların mevcudiyetini hissetmeniz daha kolay olacak.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Foton kuşağı uzayın ve galaksinin enerji düzeninin bir parçasıdır, galaktik merkezden gelen bir enerji akımı, spiral çizen kollardan birinin parçasıdır, yani ışığın galaksi boyunca süren manyetik akışının bir parçasıdır. Enerji olarak galaksinin manyetik şekli dev bir halkaya benzer, merkezinde güç o kadar büyüktür ki manyetik etki sıfırlanır. Ama halkanın çevresini kuşatan, galaktik merkezi çevreleyen spiral bir enerji vardır, o bir anlamda galaksinin uzayını belirler. Foton kuşağı, galaksideki belli var oluş düzeylerini belirleyen halka şeklindeki uzayın etrafında devinen spiralin bir veçhesidir. Farklı titreşim hızlarında farklı halkalar vardır, bunlardan biriyle uyumlandığınızda bir anlamda o boyutla bütünleşirsiniz. Böylece dünyanın bir parçası dördüncü boyut farkındalığıyla bütünleşmektedir. Bu üçüncü boyuttaki perdenin tamamen değil, ama büyük ölçüde kalkacağı anlamına gelir. Bu yüzden dünyadaki medyumların sayısı en az on kat artacaktır. Yerküre değişiklikleri konusunda söylememize izin verilenden daha çok şey gördüğümüzü söyleyebiliriz. Söylememize izin verilmez, çünkü gördüğümüz şeyi yaratmış da oluruz, siz de gördüğünüz şeyi yaratırsınız. Medyum kanalıyla aldığınız bilgileri mutlak doğru olarak kabul ediyor ve onları yaratmaya başlıyorsunuz. Bu yüzden ne tür fikirler ektiğimize çok dikkat etmek zorundayız. Ayırt etmeyi öğrenene kadar size bir çocuk gibi davranmak ve çocukların işitmesinde sakınca olmayan şeyleri söylemek zorundayız. Bu sizden bilgi esirgediğimiz anlamına gelmez. Yeni fikirlere açık olanlar ve satır aralarını okuyabilenler başkalarının işitemedikleri şeyleri işitebilirler! (Sayfa: I-XXIII)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tamamı bahsedilen kitaptan alınan bu metin Isac Asimov'ın Vakıf adlı serisindeanlatılanlara benzemektedir bana sorarsanız. Aynı zamanda bu yazı dizisinde anlatılan her şeyi daha öncesinden başlayarak ve daha boyutlu olarak kapsamaktadır. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İnanması kesinlikle güç olan bu son metin Japon Prensesinin anlattıkları ile de örtüşmektedir görünüşe göre. Bakalım zaman bizlere neler gösterecek.. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İnanılması zor da olsa insanın aklında soru işareti bırakmaya yetecek kadar çok gariplikler olduğu kesindir dünya üzerinde. Bu nedenle yazı dizisinin ana başlığı "Ya tutarsa" olarak seçilmiştir. O halde şimdilik duyun da inanmayın demekle yetinebiliriz. Bahsedilen zamanlar çok uzak olmadığına göre bir çoğumuz zaten anlatılanlara şahit olacağız gibi duruyor "Eğer tutarsa.."&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
sevgiler&lt;br /&gt;
fasulye</description><link>http://fasulyeningunlugu.blogspot.com/2012/02/ya-tutarsa-19-ek-1-foton-kusagi.html</link><author>noreply@blogger.com (Fasulye)</author><thr:total>1</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-1704911421933597242.post-2934706809191385243</guid><pubDate>Thu, 09 Feb 2012 21:19:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-02-09T23:19:02.598+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Ya tutarsa</category><title>YA TUTARSA (18) SON BÖLÜM</title><description>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEi_J9GquPiib6SQuRzAg6T17S55UqT06wr9qMuYfUL88NMXPXALP74s6NGGac_PmaT7p8CbOk_lB7VMXmcHleF2gcrNCoobIQoPNukdg2buR9E1k3yx4somtbpJvQ2DOtMmLzAXi_i5BGs/s1600/picture2.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="230" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEi_J9GquPiib6SQuRzAg6T17S55UqT06wr9qMuYfUL88NMXPXALP74s6NGGac_PmaT7p8CbOk_lB7VMXmcHleF2gcrNCoobIQoPNukdg2buR9E1k3yx4somtbpJvQ2DOtMmLzAXi_i5BGs/s320/picture2.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Agarta hakkındaki tüm bilgileri değişik varyasyonları ile bu yazı dizisine almaya kalkarsak bunun bir sonu olmayacağı ortadadır. Ortaya çıkan şudur ki her medeniyetin efsaneleri inanç sistemleri bilimsel gelişmeler ve siyasi gelişmeler varlığına inananlarca Agarta'ya bağlanmaktadır. İddialarda söylenenler bir tesadüf müdür yoksa bir gün ispatlanacak olan bir&amp;nbsp;gerçek midir bilmek zor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu yazı dizisi umuyorum ki size konunun 2012 Maya Kehanetleri ile ilgili olmadığını anlatmak hedefini gerçekleştirmiştir. Çünkü anlatılanlardan anladığımız kadarıyla Mayalarda Agarta'nın bir parçasıdır ve yine parçası olduğu söylenen her medeniyette doğrudan olmasa da ikibinli yıllarda olacak felaketlere dair kehanetler yer almakta çünkü altın çağın yıkımlarla başlayacağına inanılmaktadır. Günümüzde bu tezden yola çıkılarak arka planda neler olduğunu ve ne gibi önlemlere başvurulduğunu bilmek de mümkün değildir. Ancak bir çok insanın yaklaşan felaketlerden korunmak amacıyla titanyum sığınaklar yaptığına dair iddialar bulunmaktadır. Bu sığınaklar sanıyorum 2012 filminde gösterilen sığınaklara benzemektedir diye düşünüyorum. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ancak bir şekilde Kur'an'la bağdaştırılan bu iddialar sonucu şunu söylemek isterim ki Kur'an'da kıyamet kelimesi bölgesel ya da toplumsal felaketler için kullanılır, yani düşünüldüğü gibi kıyamet dünyanın sonu veya insan ırkının yok olması demek değildir. Dünyanın sonu veya insanlığın sonu olarak bahsedilen Kur'an'da "Din Günü" olarak anlatılır. İlginç olan şudur ki kehanetlerde olacağı söylenen felaketlerde insan ırkı yok olmayacak altın çağın başlaması ile tıpkı Agartalılar gibi ışıklı insanlara dönüşülecektir, bu da yine İslami öğretilerde kullanılan Nur ile özdeşleşmektedir diye düşünüyorum. Bu insanların yanlış hatırlamıyorsam Tevrat'da alınları işaretli kişiler olarak tanımlanmasından dolayı alın şakrası açık olan insanlar için söylendiği iddiası da yer almaktadır. Altınçağ'ın başlamasının ardından bin yıl süreceği yine iddialar arasındadır. Ondan sonrası ile ilgili bir varsayım yoktur. Belki de "Din günü" bin yolun sonunda yaşanacak bir durumdur. Bilim adamları 1997 den beri dünyanın artık ısınmasının durduğu ve soğumaya başladığı iddiasında bulunmaktadırlar. Kimbilir belkide bu çağın sonunda bir buzul çağı ile insanlık tıpkı dinazorlar gibi tarihten silinecek olabilirler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şunu&amp;nbsp;da ifade etmek isterim ki kıyamet alametleri ile kastedilen şeyler kutsal kitaplarda daha önce ki toplumların başına gelen anlatılardaki olaylardan oluşur. Ancak bu olaylar ya da felaketler bir kerede tüm insanlığa değil farklı zamanlarda farklı toplumların başına gelmiş durumlardır. Dolayısıyla kıyamet dünyanın sonu değildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu yazı dizisinin içeriğinde yer almayan bir diğer konu Mu kıtasının varlığı peşinde 50 yılını geçiren James Churcward'dır günümüzde Türkçe'ye çevrilmiş eserleri kitabevlerinde bulunmaktadır. Churcward'dan başka nedense bu konuda sürekli bir araştırma yapan bilim adamı ya da başka bir araştırmacı olmamış gibi durmaktadır. Yani kıtanın varlığını ispatlama yolunda fiziksel bulgular araştıran bir başkası. Churcward'da tıpkı kitapları büyük ilgi gören Daniken gibi bir araştırmacıdır. Bulduğu her ipucunun peşinde dünyayı dolaşmıştır. Ancak her ikisininde elde ettiği bulgular veya teoriler bilim dünyasında pek destek görmüşe benzememektedir. Bilim insanlarının muhafazakar gerçekçiliğinden mi yoksa araştırmaya değer bulmadıklarından mı bilinmez.&amp;nbsp; Ama bu ikisinide yıldırmamış ömürlerini meraklarının peşinde tüketerek bir çok kitap yazmışlardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu yazı dizisinin içerğinde karmaşık olarak anlatılsa da aslında binlerce yıldır dünyayı ziyaret ettiği iddia edilen uzaylılar üstün ve galaktik bir ırka aittir. Gezegenler arası yolculukta yapabilmekdirler ve bu bir çok medeniyetin tarihinde yer alan ve yine Kur'an'da da bahsedilen Sirius yıldızı ile ilişkilendirilmektedir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hatta üstün medeniyetlerin yanısıra ilkel kabilelerin mitlerinde bile bu konuya değinilmesi ilginçtir. Mali Cumhuriyetinde yaşayan Dagon yerlilerinin söyledikleri oldukça şaşırtıcıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dagonlar "Dünyaya kelamın hepsi açıklanmadı, daha gelecektir" demişler ve "Emirler Akyıldız - B'den, Akyıldız - A'ya, Akyıldız - C vasıtasıyla aktarılmaktadır" demektedirler. Akyıldız Sirius'tur ve Sirius biri ölü 3 gezegen grubundan oluşmakta ve bunlar A, B, C harfleri ile ifade edilmektedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nommo'nun Gemisi , Dagonların mitolojisinde Sirius yıldız sisteminden dünya gezegenine gönderilenleri ifade eden bir terimdir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mısır mitolojisinde de ölümden sonra bir gemiye ya da tekneye bilinerek sorgulanılacak yere gidilmektedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;nbsp;"Aslında insanlar açısından ölümden uzak kalmak kötüdür." (3)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gerçekte bir iyi ve bir kötü ölüm vardır. Eski bir şiire göre iyi bir ölüm hastalıktan iyileşmeğe veya uzun sürgün senelerinden sonra tekrar baba ocağına dönmeğe benzer. Bir hayat ağacının kalbinde şaheser bir Tanrıça olarak karşımıza çıkan ve Güzel Batı diye anılan iyi ölüm günah işlememişlerin limanı olarak tarif edilir. Bilge Petosiris iyi ölümü şöyle tanımlıyor : &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Ne mutlu oraya varabilene. Oraya ulaşmak, ancak Maat kanunlarını tamı tamamına uygulayan kalplere mahsustur. Burada zenginle fakir arasında bir fark yoktur.” (4) &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;nbsp;Her insanın bir Ka yani kendi tanrısı vardır. Birden fazla tanrıya tapınmasına rağmen sadece içinde bir tanrıyı varedebilir. Ruhun yolculuğunda ölüye bu Ka eşlik edecektir. Ka kimi zaman Anubis, kimi zaman İmhotep olabilir. Ancak genelde Horus’tur. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1) Maat Salonu&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ka, ruhun elinden tutarak onu ilk önce Maati salonuna getirir. Burada tanrıların babası Osiris ve adaletin sağlayıcısı Maati haricinde 42 tanrı oturmaktadır. Bu tanrılar doğru konuşmak, cesaretli olmak, tövbekar olmak gibi soyut kavramların somut halini simgeler. İlk olarak ruhun kalbi tartılır. Terazinin bir koluna kalp diğerinede Maati’nin adaleti, doğru olanı temsil eden devekuşu tüyü konur. Tüy burada temizliği temsil eder. Bu aşamadan geçen ruh Osiris’in önüne getirilir. Osiris’in karşısında ruhun geçmişteki davranış ve sözlerinin gözden geçirilmesi gerçekleştirilir. Bu aşamada ruh yaşamı boyunca yaptıklarını ve yapmadıkları sıralar. İşlediği günahları ifrazat ile ağzından atarak temizlenir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Buradan sonra ruh özgürdür. Eğer ruh yücelmiş ise, Sekhet Gemisi’ne bindirilir. Değil ise Güneş Kayığı ile yola çıkar. Güneş Kayığı’ndaki yolculukta ölünün yanında Ka’sı, Maati ve Ra bulunur. Sekhet Gemisi’nde ise bunlara 42 tanrı ile Osiris’te eklenir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2) Aritler &lt;br /&gt;
Güneş Kayığı ölüyü buraya getirir. Kabul Salonu’dur. Kapısında Sekhet-her-ast-aru adı verilen nöbetçiler bulunur. Ruh bu bölümde yedi kabul salonundan geçer. Her salonda tanrılarına taparak ilerler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3) Tuat&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tuat’ta ölülerin karanlık bölgelerden ışıklı bölgelere kayıkla geçirildiği bir ırmak akar. Ölü temiz ise bu ırmaktan istediği kadar su içerek yeryüzüne geri döner ve yeni bir bedende yaşama başlar. Eğer ölü temiz değilse sudan içmesine izin verilmez ve acı çekmesi için Tuat’ın farklı bir bölümüne atılır. Burada kaynayan sular ve zehirli yaratıklar bulunur. Güneş Kayığı’nın yolu buraya kadardır. Sekhet Gemisi ise 6. bölüme kadar ilerler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
4) Busiris&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Osiris’in Evi anlamındadır. 21 pilona ayrılır. Pilonlar ruhun devam edeceği diğer dünyadaki farklı safhalardır. ( Nasıl Anubis, ölülerin koruyucusu, İmhotep, sağlığın bekçisi pilonunu seçmiş ise Yücelmiş ruhda bir pilon seçer. ) Her pilonun kapısında Sekhet-her-ast-aru bulunur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
5) Aatler&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bölümler anlamına gelir. 15 bölüm bulunur. Bölümlerden geçen Yücelmiş ruh pilonu hakkında bilgi ve deneyim sahibi olur. Bu bölümden sonra ölüye Sirius Yıldızı’nın kapıları açılır ve Sekhet-Hetep’e girmesine izin verilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
6) Sekhet-Hetep&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eve hoş geldiniz. Barış ve bereket tarlası anlamına gelir. Ölüm yargılamasının son aşamasıdır. Tarladan geçen ölü Sekhet Gemisi ile Tanrıların ve maiyetinin yaşadığı yer olan Sekhet-aau’ya götürülür. Eğer tanrılık mertebesine ulaşacaksa, tanrıların oturduğu yere, Sekhet-hatebet’e götürülür. Sekhet-Hetep’te Ennead ismi verilen bir konseyde bulunur. Tanrıların toplanma yeridir ve başkanı Horus’tur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mısır ölüler kitabında anlatılanlar içeren bu metinler Dagonlar daki gibi bir gemi ve kayık ile ruhun yolculuk ettiğini ve Sirius'a varıldığını anlatmakta ve ayrıca son bölümeki konsey ve yer Agartalıların tarifine bana sorarsanız çok benzemektedir. Yolculuk boyunca Kur'an'daki cehennem tanımına benzeyen bir yerde ruhsal arınma yaşanır. Yazı dizisinin daha önceki bölümlerinde ateşin ezoterik öğretilerde arınmanın sembolü olduğu ve Kur'an'da bahsedilen cehennem ateşinin aslında ruhun arınması anlamına geldiğinden bahsetmiştik.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu yazı dizisi daha bir çok anlatı, efsane ve hikayeyle uzatılabilir ki zaten şu ana kadar yeterince uzadığını ve artık bir sona ermesi gerektiğini düşünüyorum. Başında da belirttiğim gibi ben bu yazı dizisi boyunca bir anlatıcıyım. Alıntılar ve okuduklarımdan öğrendiklerimin özetiyle size Mu ve Atlantis'den başlayarak Altınçağ'a varış hikayesini ve bu varış yolculuğunda insanların inandıkları bilgilerin neler olduğunu ve bu bilgilerin kutsal kitaplar, öğretiler ve efsanelerle nasıl desteklendiğini açıklamaya çalıştım.Anlatılanlara inanmak ya da inanmamak sizin tercihinizdir. Ben kendi adıma bu hikayenin doğruluğunu ispatlamaya yükümlü elbette değilim. Daha öncede söylediğim gibi günümüzde Maya Kehanetleri ile gündeme gelen 2012 bilgilerinin nerelere dayandığını bir kurgu üzerinde derlemeye çalıştım. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hollywood filmleride de çoğu zaman bu hikaye de geçen konularla ilgili gönderiler bulunmaktadır. Kıyamet filmlerinin ötesinde Harry Potter serisinde anlatılanlar maji öğretisini hatırlatmaktadır. Ayrıca Harry Potter alnında işareti olan seçilmiş kişidir. Avatar filmindeki hayat ağacı yine binlerce yıldır var olan Hayat Ağacı anlatımına benzemekte ayrıca Sirius gibi dünya dışı bir gezende geçmekte ve burada Agarta insanlarının özüne benzeyen dev ve iyi varlıklar yaşamaktadır. Ayrıca bu filmin hikayesinin Kur'an'daki Fil suresine dayandırıldığına dair iddialar da bulunmaktadır. Benim ilk anda aklıma gelen bu ikisidir. Danzel Washington'un başrolünü oynadığı Eli'nin Kitabı filmi altınçağdan önceki yıkım dönemini anlatmakta ve filmin sonunda dünyadaki bütün bilgilerin toplandığı dev bir kütüphaneye ulaşılmaktadır. Bu yolculuğun tüm amacı ise yeryüzünde tek kopyası kalmış olan kutsal kitabın kütüphaneye ulaştırılmasını sağlamaktır. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Oldukça uzun bir yazı dizisinin sonuna doğru gelirken umarım okuduklarınızdan aklınızda kalanlar olmuştur. Çünkü geçtiğimiz günlerde haber kanallarında da yer alan aşağıdaki video da söylenenler, hikayemizin başından beri söylenenlere gerçekten çok benziyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu nedenle yazı dizisini bu video ile tamamlamak istiyorum. Sabırla bu bölüme kadar geldiğiniz için teşekkür ederim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;iframe allowfullscreen="" frameborder="0" height="315" src="http://www.youtube.com/embed/29pnvpoRV1A" width="560"&gt;&lt;/iframe&gt;</description><link>http://fasulyeningunlugu.blogspot.com/2012/02/ya-tutarsa-18-son-bolum.html</link><author>noreply@blogger.com (Fasulye)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEi_J9GquPiib6SQuRzAg6T17S55UqT06wr9qMuYfUL88NMXPXALP74s6NGGac_PmaT7p8CbOk_lB7VMXmcHleF2gcrNCoobIQoPNukdg2buR9E1k3yx4somtbpJvQ2DOtMmLzAXi_i5BGs/s72-c/picture2.jpg" width="72"/><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-1704911421933597242.post-753816252037993922</guid><pubDate>Thu, 09 Feb 2012 20:26:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-02-09T22:26:21.111+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Ya tutarsa</category><title>YA TUTARSA (17) HERKES AGARTA HAKKINDA BİR ŞEYLER BİLİYOR</title><description>Konunun peşine düştükçe Agarta hakkındaki iddialar sonsuz bir deniz gibi duruyor. Büyük bir çoğunluğu aynı şeyi söylüyor olsa da bunca insan binlerce yıldır kayıp bir uygarlığın peşinde bunca bilgiyi nasıl bir araya getirmiş gerçekten şaşırtıcı. Agarta hakkında bulduklarımızdan özetlere devam edelim. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mısır’daki Gize Piramidi'nin altında bulunan gizli odaların da yeraltı dünyası  ile ilişkisi olduğu iddia edilir. Firavunların, bu tüneller aracılığıyla  yeraltında tanrılar veya üstün varlıklarla temas kurabildiği iddia  edilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mısır tanrıları ve krallarının dev heykelleri ile doğudaki Buda  heykellerinin, insan ırkına yardım etmek üzere yerüstüne çıkan bu üstün ırkı  temsil ettiğine inanılır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bu cinsiyetsiz  Agarta temsilcileri, aynı zamanda yeraltındaki ütopik cenneti temsil  ederler.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İddialara göre, Hz. Nuh gerçekte bir Atlantisli idi ve  Atlantis sulara gömülmeden önce kurtarılmaya değer bir grup insanı bu felaketten  kurtarmıştı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İnanışa göre, Atlantislilerin çıkardığı 'nükleer savaş' sonucu  meydana gelen tufan felaketinden kurtulan bu grup, önce Brezilya’nın yüksek  platolarına gelmişler daha sonra da radyasyondan korunmak için, yüzeyle  bağlantılı tünelleri olan yeraltı şehirlerine yerleşmişlerdi.&lt;br /&gt;
(Daniken'in teorisindeki nükleer ısı matkabı bu bilgiye dayanıyor olabilir)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Agarta medeniyeti, Atlantis medeniyetinin bir devamı  niteliğindeydi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Geçmişteki korkunç nükleer savaştan ders aldıkları  için, devamlı barış içinde yaşamaktaydılar. Bu insanlar bilimde yeryüzü  insanlarının binlerce yıl ilerisindeydi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yeraltındaki bilim adamları, bizim  bilim adamlarımızın bilmediği enerji türlerini bilmekteydiler. Bu enerjiler hem  uçan, hem de karada giden taşıtlarda kullanılmaktaydı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tarihin birçok döneminde Agartalı üstün varlıklar yeryüzüne çıkarak, insan  ırkına rehberlik etmişler ve onları savaşlardan, felaketlerden ve yok oluşlardan  kurtarmışlardı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hiroşima’ya atılan ilk atom bombasından sonra, ortaya çıktığı  söylenen uçan dairelerin bu nedenden dolayı geldiği iddia ediliyordu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hint  destanlarından “Ramayana”da, Rama’nın Agarta’dan uçan bir araçla geldiği  anlatılır. Aynı şekilde İnka İmparatorluğu'nun kurucusu Manco Copac da uçan bir  araçla geldiği söylenir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Amerika kıtasında ortaya çıkan Agartalıların en önemlilerinden birisi de Maya,  Aztek ve genel olarak Kuzey ve Güney Amerika’daki yerlilerin en büyük efsanevi  önderi Quetzalcoatl’dır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Başka bir ırktan (büyük olasılıkla Atlantis’ten)  gelen bu beyaz adam, Meksika, Yukatan ve Guatemela’daki yerliler tarafından  “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;büyük kurtarıcı&lt;/span&gt;” diye anılmaktadır.  Aztekler ona “Sabah yıldızı” ve “Bereket tanrısı” derlerdi. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Quetzalcoatl, “Tüylü Yılan”, yani yılan şeklinde sembolize edilmiş “öğretici  bilge” anlamına geliyordu. Bu isim ona uçan bir araçla geldiği için  verilmişti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mısır inançlarındaki Osiris başka bir yer altı tanrısıdır. Bazı  araştırmacılar da, Yunan mitolojisinde geçen tanrıların Atlantisli yöneticiler  olduğunu ileri sürer. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ehil olmayan ellerin açamadığı Agarta ülkesinin kapılarını Tibetliler, kendini  bu yolun yolcusu sayan Hitler'in adamlarına bile göstermemiş, yanlış yerlerde  oyalamışlar. İşte size Tibet'te, Nepal'de, hatta Rusya'da bile okulları olan  Agarta mitinden efsanevi satırlar:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Cennetin basamağı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Lama ezoteriklerine  (belirli bir insan topluluğunun dışında kimseye bildirilmeyen, yalnızca sınırlı,  dar bir çevreye aktarılan batıni bilgi, öğreti) göre Agarta (Agarti veya  Agartha) cennetin ilk basamağı anlamına geliyor. Bazı kaynaklarda Agarta, Tibet  veya Himalayalar'da, bazı kaynaklarda ise Moğolistan'da.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Beyaz Ada, Şambala...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Beyaz Ada, Agarta,  Şambala... Bu üç mit adından Avrupa daha çok Şambala Efsanesi'ni biliyor. Bu ad  Tibet elyazmalarında geçiyor. Agarta miti Şambala'ya göre daha az biliniyor.  Agarta mitini Fransız Aleksandr Sent-İv d'Alveydr ortaya çıkarmış. Ferdinand  Ossendovski ise "Vahşiler, İnsanlar ve Tanrılar" kitabında anlatıyor Agarta'yı.  Kitap, Moğol lamalarının anlattıkları efsanelerden oluşuyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hükümdarı Brahitma&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Moğol lamalarına göre  insanların hayatını yöneten bir yeraltı ülkesi var. Bu ülke Agarta diye  adlandırılıyor. Agarta'da yaşayan bilge insanlar gizli yollarla dünya işlerini  idare ediyorlar. Agarta hükümdarının adı Brahitma'dır. Onun iki yardımcısı var:  Gelecekten sorumlu Mahitma ve olmuş olaylardan sorumlu Mahinga.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İnsanlık bankası&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
F. Ossendovski'ye göre  "Yeryüzünde insanlık mahvolduğu, ölüm ve karanlık hüküm sürdüğü zaman" bu  ülkenin insanları, yani Agarta'nın insanları yeryüzüne çıkacak. Ve Agartalıların  sayesinde insanoğlu yeryüzünde yaşamını devam ettirebilecek.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İki asır uyuyabiliyorlar&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Seyyah Ernest  Muldaşev, Tibet mağaralarında yaşadığını öne sürdüğü bu uygarlık mensuplarının  200 yıl boyunca uyuduğunu ve uyudukları zaman vücut ısılarının sıfırın altında  olduğunu yazıyor. "Bu bilge insanlar çok farkı uygarlığı ve kültürü taşıyorlar.  Onların beyni tam çalışıyor. Bunun dışında üçüncü gözleri açık. Müthiş bir beyin  gücüne sahipler."&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(Foton kuşağı sırasında dönüşeceğimiz iddia edilen tanıma oldukça benziyor)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kun-Lun'un  altında&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ossendovski'nin anlattığı Moğol efsanesine göre Cengiz Han,  Kun-Lun Dağı'nı (Çin'in batısında, Doğu Türkistan'ın güneyinde) geçerken  mağaralarda yaşayan insanlara rastlamış. Bu olayı Orta Asya'yı gezen Marko Polo  da günlüklerinde anlatıyor: "Cengiz Han'ın ordusu, Kun-Lun Dağı'na varmak için  bir ay kadar yol giderek büyük sahrayı geçiyor. Ve karşılarına bir patika yol  çıkıyor. Ama etrafta hiç insan gözükmüyor. Israrlı arayışlardan sonra yol  kenarında bir erkeğe rastlanıyor. Cengiz Han'ın huzuruna getirilen adama kim  olduğu, ne olduğu soruluyor. O da, 'Ülkemin insanları dağın altındaki derin  mağaralarda yaşıyor' yanıtını veriyor."&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yerin gerçek sahipleri&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span style="color: red;"&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Agarta'da yerin gerçek sahipleri yaşıyor. Onlar bütün  bilgilere sahip bilge insanlar. Yüksek bilgisi olmayan kimse Agarta'ya gidemez.  Bugüne kadar da kimse Agarta'nın kapılarını bulamamış.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; Bu gizemli ülkeyi  bulmak için Orta Asya'ya birkaç seyyah grup çıkmış. XIX. yüzyıldan itibaren biri  gitmiş, biri gelmiş. N.M. Prjevalski, G.N. Potanin, P.K. Kozlova ve N.K.  Rerih'in önderlik ettiği keşif grupları Orta Asya'yı Agarta arayışları için  boydan boya gezmiş. Ve aşağı yukarı hepsinin günlüğünde yerli halkın anlattığı  ziyarete yasak olan sırlı yerler not edilmiş. Yerli halk buradaki bilgelerin  Gobi ve Hangay bozkırlarında saklı olduğunu anlatıyor ve ekipleri onlara  götürmekten sürekli kaçıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Meğer o da  onlardanmış&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Agarta gerektiği zaman insanlığı doğru yönlendirmeleri  için yeryüzüne kendi bilgelerinden bazılarını göndermiş. Onlardan biri de  Apollon'muş. Yunan mitolojisinde müziğin, sanatların ve şiirin tanrısı...  Kehanetlerde bulunan bilici tanrı. Zeus ve Leto'nun oğlu, Artemis'in  kardeşi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yerin anası&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
N.K.  Rerih, Hindistan'da yaşadığı sıralar Agarta'nın sırları için Himalaya Dağları'nı  sık sık aşındırmış ve bir resim 1924 senesinde onun tarafından yapılmış.  Rerih'in, "Yerin anası" adını verdiği bu tablonun dışında Himalaya Dağları'nı,  Tibet'i andıran sıra dışı resimleri var.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Agartalılar Sovyetler'e  hayranmış&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Agarta yöneticileri, N.K. Rerih'le, 1926 yılında Sovyet Sosyalist  Cumhuriyetler Birliği yöneticilerine haber yollamış: "Biz Himalayalar'dan sizin  yaptıklarınızı biliyoruz. Siz dindeki cehaleti yıktınız ve ona yeni anlam  getirdiniz. Siz yanlış inançları kaldırdınız. Siz yalanı mahvettiniz ve  insanları aklın yoluna getirdiniz. Siz gece canavarlarına, karanlığın  sahiplerine kapıları kapattınız. Yeryüzünü para için satılmışlardan kurtardınız.  Siz örümcekleri diri diri ezdiniz. Siz çocuklara Kozmos'un gücünü getirdiniz.  Devriminizi kabul ediyoruz ve Asya'nın bütünlüğü için size yardım gönderiyoruz.  Biliyoruz kurduğunuz yeni sistem 1928-36 senelerinde tamamlanacak. Topluma yarar  sağlamak isteyen sizlere selamlar!"&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sol kol Şambala kötüyü  barındırıyor&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Rene Genon'a göre de, "Gobi felaketinden sonra yüksek bilgi  sahipleri olan bu uygarlık Himalaya Dağları'nın altındaki mağaralara yerleşiyor.  Bu mağaraların merkezinde onlar iki "yola" ayrılıyorlar: Sağ ve sol kola.  "Birinci yol" kendini "Agarta" olarak adlandırıyor (iyiliğin saklandığı yer) ve  dünya işlerine karışmıyor. Bu sağ kol. "İkinci yol" Şambala'yı yaratıyor. Rene  Genon'a göre bu kötülüğü kendinde barındıran ve dünya işlerini idare eden sol  koldur. Ve yerüstündeki maglar, káhinler yalnız Şambala'yla ilişkiye  girebiliyor, bilgi alıyor ve işbirliği yapıyorlar. Bunun için ona yeminler  ediliyor ve kurbanlar kesiliyor. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Agarta ise  bütün kapılarını şimdilik yerüstü insanlarına kapalı tutuyor. Zamanı geldiğinde  o kötüyle savaşmak için yerüstü insanına kendi askerlerini  gönderecek.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEiiVcZHgl9u8UpwU9CMdDuakrce222O9TE0zbJ8fifCcXRcGTC481uFZrVIHLxgwn7hywqERLinB7Y4QCzmYWntUTS7PO6Jwu6sdluEKO5qfznCCzLSbwPiaS7u0ONLYv1sf9h6Hm0AkhQ/s1600/sshot1bu3.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEiiVcZHgl9u8UpwU9CMdDuakrce222O9TE0zbJ8fifCcXRcGTC481uFZrVIHLxgwn7hywqERLinB7Y4QCzmYWntUTS7PO6Jwu6sdluEKO5qfznCCzLSbwPiaS7u0ONLYv1sf9h6Hm0AkhQ/s320/sshot1bu3.jpg" width="218" /&gt;&lt;/a&gt;Geleneksel olarak Agarta'nın dört girişi vardır: Bir tanesi Giza'daki Sfens'in  pençeleri arasında, diğeri Saint-Michel Tepesi'nde, bir üçüncüsü Broceliande  Ormanı'ndaki bir yarın içinde ve ana kapı da Tibet'teki Şamballa'dadır. Kadim  Gizemler'de, Argonotlar, Ark (Nuh'un Gemisi) ve Agarta hakkında sırlar  çözülmemiş gibidir ve hepsinin de aynı etimolojiye dayandığı görülmektedir:  Argha; uzun bir gemi, ve buradan türetilen Agarta: bir yeraltı mabedi anlamına  gelir. Bir yeraltı krallığı fikri çok eski olup şüphesiz, tanrılar ile  görünmeyen kozmik güçlerin yaşadığı göksel şehirlere karşılık olarak  düşünülmüştür. Cehennem fikri ile bir alakası yoktur. Ancak, hem yeraltı  krallığı hem de cehennem fikri, dünyanın içindeki ateşin ve ayrıca yeraltı  inisiyasyonunun kişileşmesi olan Yunan Mitolojisi'nden Hefaisos ve Vedalar'daki  (Vedic) Yavishtha ile ilgilidir.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gizli güçleri olgunlaştıran ve gölgeleri  uzaklaştıran ışığın bazı parıltıları, beşer seviyesindeki her varlığın içinde  mevcuttur. En ufak bir delik açın ve gizlenmiş olan görünür hale gelir, ezoterik  olan olağan hale gelir.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
Dünyamız, yerin yüzünün, güneş, don ve yağmurla  aşınmasından, içsel güçlerce yeniden inşa edilmeye kadar uzanan sabit döngülere  (cycle) maruzdur. İşte, dünyanın kabuğunun temeli olan granit bu şekilde oluşur  bu, ancak yakın zamanlarda ortaya çıkmış bir gerçektir.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yalnızlık içinde,  sessizce, görülmeden yürütülen (ezoterik) çalışma hemen her zaman en verimli  olandır. Dışsal güçlerin yıkıcı, yıldırıcı olmalarına karşın içsel güçler  yenileyicidir ve doğal gelişmeyi temin ederler.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
İnsan yaşamı, önce  annenin rahminde tezahür eder ve bebek ışığı önce, Kara Bakire (Black Virgin)  kültünde inisiyasyon mağarasıyla (grotto) sembolize edilen, rahim boşluğundan,  geldiği şekilde görür.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İsa, İbraniler'ce aşağılanan Venüslü Bakire'nin  (Venusian Virgin) enkarnasyonu olan günahkâr Mary Magdelena tarafından kendisine  teklif edilen inisiyasyonu kesinlikle reddetmişti. Yine de Kara Bakire (Black  Virgin) ve magara (grotto) ile ilgili putperest kült öylesine insanın bilinçaltı  egosunun derinliklerinden geliyordu ki üzerine yöneltilen saldırılar altında  çöküp gitmedi.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu düşüncelerin, Agarta gizemi açısından, okültle  çalışanların gözünden kaçmayacak bir anlamı vardır.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
b - Bilge Zalmoxis'in  Yeraltı Mahzeni:&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
Prof. Doru Todericiu'ya göre -ki kendisi de muhtemelen  Alcide d'Orbigny'den aktarıyordu- Pisagor'un bir öğrencisi olan Zalmoxis,  Üstad'dan öğrendiğini öğretmek üzere Alesia'ya gelmişti. Bu ifadeyi ele alırken  oldukça ihtiyatlı olmamız gerekir, çünkü bazı kişilerce bir filozof ve  bazılarınca bir tanrı olarak kabul edilen Zalmoxis'in, Pisagor'dan daha önceki  bir tarihte yaşadığı sanılıyor. Trakya'lı bir kabile olan Getaeler'i  medenileştirdiği düşünülmektedir.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir rivayete göre, Samos'ta Pisagor'un  kölesiyken onun tarafından serbest bırakılmış ve kendi halkına dönerken onlara  ruhun ölmezliğini öğretmiştir.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
Herodot'un onun hakkında tuhaf bir  hikayesi vardır:&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
"Yerin altında inşa edilmiş bir evi vardı.  Trakyalılar'ın gözleri önünde kaybolarak aşağıda kendi inzivasına çekildi ve üç  yıl orada kaldı. Herkes öldüğüne hükmederek ağladı. En sonunda, dördüncü yıl  içinde tekrar ortaya çıktı ve bu stratejisi sayesinde de vazettiği öğretiye  inanmaları için insanları ikna etti."&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
"Zalmoxis ve onun yeraltı  ikametgâhı üzerinde anlatılanları reddedecek ya da kabul edecek değilim (diye  devam ediyor Herodot); ancak, kanımca, o Pisagor'dan çok seneler önce  yaşamıştı."&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
"Yerin altındaki ikamet yeri" neydi? Üstadlar'a göre  Zalmoxis, Atlantisliler'ce yurt edinildiği iddia edilen ve bazı Hassas  Kişiler'ce (Sensitives) UFO'ların kaynağı olduğuna inanılan yeraltı medeniyeti  Agarta'ya inmiş olabilir. Getaeler'ler ona bir tanrı olarak tapıyorlardı ve  ölümden sonra başka bir hayatta onunla birlikte olacaklarına inanıyorlardı. Her  yıl, onun Öbür-Dünya'ya ait krallığına bir haberci gönderme yöntemi olarak,  havaya fırlattıkları bir savaşçıyı mızraklarının ucunda yakalarlar ve böylece  "ona, asil bir ölüm kazandırırlardı."&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tarihçiler, Zalmoxis mezhebinin  keltik (celtic) dinleri ile Yakın Doğu halklarının dinleri arasında doğal bir  bağ teşkil ettiğini kabul ederler.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tarih kayıtçılarının hikayelerindeki  tutarsızlıklara rağmen, meditasyon yapabilmek için yeraltındaki bir inziva  yerinde yaşamış olan ve ruhun ölmezliğini, muhtemelen Pisagor'dan önce vazeden  Zalmoxis, muhakkak ki bir bilge kişi ve bir inisiyeydi. Böylelikle, o Pisagor'un  öğrencisi değil de spiritüel üstadıydı ve O'nun hatırasına hürmetendir ki  Pisagor, Drüidler'in dünyadaki en bilge kişiler olduğunu söylemişti.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
c- 'Vara  'İsimli Yeraltı Kenti&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
Bazen, en büyük gerçekler, ispat edilmediğine  inanmalarına rağmen, insanlara, kendi bellek-kromozomları (memory-chromomes)  kanalıyla ulaşan gerçeklerdir. Çok zaman önce olmuş ya da gelecekte olacak bir  şeye inanmaya her zaman hazırız. Sorun, bu gerçeklerin şimdiki zamanın dalga  boyu ile temasta bulunmamalarından ibarettir. Böylece, insanlar kendilerinin ve  tüm İnanlığın kaderine müdahale edebilecek bir yeraltı gizemine inanmaya  isteklidirler.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir pusulanın üzerindeki ibreyi düşünün: Dünyanın manyetik  güçlerinin nerelerde konsantre olduğunu gösterir ve yine de buraları görünürde  hiçbir şeyin oluşmadığı yerlerdir.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
Böylelikle, düşünebiliriz ki; Agarta  ya Kuzey Kutbu'nda ya da Himalayalar'ın altındadır. Her halükârda, insanın,  yerin altında bulunan inisiyasyon merkezleri tahayyül etme eğilimi vardır ve  yüksek teknik bilgilere dayalı bir çeşit ışıklandırma sistemi de her zaman buna  dahildir.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İran edebiyatından Kralların Kitabı "Şehname" deki bir hikaye,  Dünyanın Efendisi olan Tahmuras'ın oğlu Jam ya da Yima'nın, kendi halkının en  safkanlıları ile çevrili olarak "Vara" adı verilen bir yeraltı kalesinde her  zaman nasıl yaşadığını tarif eder. Tufan'ın geleceğini önceden gören tanrı  Ahura, Yima'nın mabed-sığınağının inşa edilmesi hakkında ona en kesin  talimatları verdi:&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
"Vara'yı bir koşu pisti kadar uzun ve genişliği  uzunluğuna eşit olarak yap. Oraya, insanların, köpeklerin, kuşların, koyun ve  sığırların, büyük ya da küçük bütün hayvan türlerinin temsilcilerini  götür..&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
"Ayrıca, yanına en güzelinden ve en tatlı kokulusundan her çeşit  bitkinin örneklerini, bütün meyvelerin en lezzetlilerini al. Bunlar Vara'da  kaldıkları sürece hiç ölmeyeceklerdir. Bozuk biçimli ya da kuvvetsiz, kirli ya  da kötü hiçbir şey olmasın, yalancı ya da kinci ya da kıskanç hiç kimse olmasın;  çürük dişli ya da cüzamlı hiç kimseyi kabul etme. En üst kısımda dokuz, merkezde  altı, en alt kısımda da üç cadde tanzim edilsin. Erkek ve kadın, bin çift en üst  kısımda, 600 merkezde, 300 en altta yaşasın. Işığın gelmesi için Vara'da bir  pencere yapılsın."&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tradisyonel tarih üzerine yazan Henry Corbin'in  dediğine göre "Vara"nın, kendi kendine "hem yaratılmış, hem de yaratılmamış"  ışık saçan kapıları ve pencereleri vardı.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
d- Şamballa, Agarta ve  Lusifer&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
İnisiyasyon çevrelerince düşünüldüğüne göre, sarı ırkların hâkimiyeti  yakın ve kaçınılmazdır ve bu da beyaz ırkların yükselişinin sonu demektir. Bir  kez daha, sadece, yüksek yerlere sığınmış olanlar kurtulacaktır. Ancak, -kısmen  spiritüel, kısmen de politik amaçlarla faaliyet gösteren- "Vril'in Büyük Locası"  ("Grand Lodge of Vril") adında, Batı ile Doğu arasında bir çeşit kardeşlik  birliği yaratmaya çabalayan bir mezhep bulunmaktadır. Bunlar, bilinmeyen bir  nedenden dolayı, İskandinavyalıların Odin adını verdikleri eski Cermen tanrısı  Wotan'i "Kambala" ya da Şamballa dedikleri bir çeşit Agarta'ya  yerleştirmişlerdir.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Görülüyor ki Ferdinand Ossemdowski ve Rène Guenon,  Şamballa ile Agarta arasında bir benzerlik keşfetmişlerdir. "Hayvanlar, İnsanlar  ve Tanrılar" (Beast, Men and Gods) kitabının yazarı Ossendowski'ye göre  Agarta'nın yeraltı insanları, Dünya'nın Efendisi'nin idaresi altında yaşayan  sekiz milyon kişi kadardır ve bilginin en üst derecesine erişmişlerdir. "Vril'in  Büyük Locası", Doğu'nun Hint-Tibet okült güçlerini en eski Ari tradisyonlarının  biricik toplayıcısı olarak kabul eder. K.B.L. ya da Şamballa'daki tahtında  oturan Üç Dünya'nın Efendisi'nin adı Lusifer ya da Odin'dir. Prensipleri  Vedalar'da ve Tibet'in Ölüler Kitabı'nda (Bardo Thödol) belirlenen K.B.L.  güçleri, "sayıları en fazla olan sarı ırkları, en yetenekli olan sarışın kuzey  ırkları ile kötülük güçlerine karşı birleşik bir mücadele içinde kaynaştıracak"  bir sinarşi (synarchy) şeklinde faaliyet göstereceklerdir.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
K. B. L.  güçleri majik karakterdedirler ve dünyanın dört ana tradisyonundan ortaya  çıkmışlardır. Bunlar Tibet, Hind, Mısır ve Cermen tradisyonlarıdır ki hepsi de  Şamballa ya da yeraltı Masonluğu (Free Masonry) olan beşinci tradisyon üzerinde  kutuplandırılmışlardır.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dünya yüzeyindeki dış temsilci ise "Vril'in Büyük  Locası"dır. Robert Charroux, bu mezhebin inisiyatik iddiaları ile, hele  politikası ile hiçbir şekilde aynı düşüncede değildir. "Vril'in Büyük Locası",  hakikiliği şüpheli olan dokümanlara güvenmekte ve Charroux'un fikirlerine  temelde aykırı düşen fikirler iddia etmektedir. Charroux, sadece bu öğreti  kendisinin gerçek olduğuna inandığıyla kökten farklı olduğu için dahi olsa, yine  de "Vril'in Büyük Locası"nın öğretisini gözler önüne sermeyi doğru  bulmaktadır.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
e-Aydınlık Irk ve Ortaya Çıkışı:&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
"Adının baş harfleri  K.R.T.K.M. olan üç Dünya'nın Efendisi, Şamballa'da Tchun-Yung kozmik sinarşisini  ya da Direkt Orta Yol'u oluşturan bir Yeşil Adamlar, Maj topluluğuna  hükmetmektedir." Venüslü ataların neslinden gelen bu maj topluluğu, Zerdüşt ile  Hz. Muhammed'in halefi olduklarını iddia etmektedirler. Görevleri, "Kara Taş'ın  Âyini"ni yeniden canlandırmaktır.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
K. B. L. ifadelerine göre Şamballa  mabedinin tesisi, Lusifer devrinin 701, 969 yılına kadar dayanmaktadır. (Tabii,  Lusifer adı burada "Işık getirici" anlamında kullanılmıştır.)&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
"Gelecek  Buddha Batı'dan ve Kuzey'den çıkacak ve parmağında Cengiz Han'ın metal yüzüğünü  taşıyan bu kişi, Hinduların Kalki-Avatar ya da Kundalini Avatar'ı olacaktır.  Gelişi, Altın Çağ'ın geriye dönüşünü belirleyecektir. Mu ya da Tao-Ülkesi'nin  yeniden canlanmasıyla çağdaş olan Aydınlık ırk'ın ortaya çıkışından önce  gelecektir. " "Bu, hem Demir-Çağ'ın (Kali-Yuga) sonu, hem de jotün ile  iblislerin (cacodaemons) dünyanın hükümet merkezlerinden dışarı atılması ve  Atlantis'in karanlığından miras kalan 100, 000 yıllık kötü karmanın da  temizlenmesi olacaktır." İnsanın bu fikirler ve görüşler labirentinde yolunu  bulması zor olduğu gibi, "sarı adamlar kitlesince oynanacak rolün ne olduğunu  kestirmek de kolay değildir.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dahası, eğer inisiyasyon merkezi  Himalayalar'daki Şamballa'daysa burasının, Kuzey'in "Büyük Beyaz Atalar"  (Hyperborean) Locaları'nın ve ayrıca, çevresi duvarlarla çevrili olmadığı halde  geçit vermeyen İngiltere'de ki bir yerin de rızaları ile seçilmiş olması  gerekir.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
Ezoterik cinsel maji üzerine çalışan Paul Greor'un da yeraltı  insanları üzerinde söyleyeceği bazı şeyler vardır: "bunların, belirli olmayan  nedenlerinde dolayı muazzam sunaklar inşa ettikleri ve dünyanın iç kısımlarında,  dünyanın tüm ateş ve suyunun kökenini bulduğu ve içinde bütün volkanların lav  akıntılarının indifa ettiği çekirdeğe inmek için tüneller kazdıkları  söylenmektedir. Aşağıda, tüm evrenin loş temelleri arasında, Gizemli İnşaatçılar  (Mysterious Builders) adı verilen bir insan topluluğunun yerleştiğine  inanılmaktadır."&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tuhaf olan, spiritüalizmin beyaz majisine bağlı bir  ideali benimseyeceklerini düşünemeyeceğimiz Teozofistler de Dünya'nın Efendisi  olarak kabul ettikleri varlığın Asya'ya ait bir Şamballa'da yaşadığına  inanmaktadırlar.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
"Teazofi öğretmenleri'nin dediğine göre Venüs  Senyörleri, dünyaya varır varmaz Büyük İnisiyasyon Locası'nı tesis etmişlerdir.  Şimdiki ikametgâhları, sembolik olarak eski Şamballa adı ile anılmakta olan ve  Gobi Çölü'nde bulunduğu söylenen bir astral kenttir. Dünya'nın Efendisi'nin  idaresi altında bulunan bu kutsal şehir, inisiye olmayanlarca görülemez... Gizli  mâbet olan bu yer, küremizin okült hükümetinin merkezidir. Üstatların ve  dünyanın gizli arşivlerinin içinde güvence altında bulunduğu bu yeraltı  ülkesinin destanı muhteşem bir realitedir."&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
f- Meru Dağı:&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
Ossendowski'nin  Agarta'sı ve "Vril'in Büyük Locası" ile Teozofistler'in Şamballalar'ı bunlar  aynı mıdır, yoksa muhtemelen birbirlerinin karşıtı olan farklı mabetler midir?  İkinci şık daha ihtimal dahilinde görülmektedir. Swami Matkormano'ya göre,  Asya'nın inisiyasyon merkezi Meru Dağı'dır ve burası Şamballa'nın bulunduğu  yerdir. Hint teolojisinde burası, neslinden geldiklerini iddia ettikleri  insanların üzerinde türetildiği dağdır. Tibet'in Lamalara ait kozmolojisi der  ki:&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
"Meru Dağı yer kürenin merkezinde yükselmektedir. Zirvenin, kistial,  azür, yakut ve altından oluşan dört kenarında cin (Demon) halkarı ile birlikte  dünyanın dört kralı yaşamaktadır." Vril'in Büyük Locası"nın düşüncesine  göre:&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
"Meru Dağı, Şamballa'nın merkezi ve aynı zamanda hem maddesel, bem  de madde ötesi olan iki var oluş plânının kesişme  noktasıdır."&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Türkistan'da, jeofizik realitesi, bilinç-ötesi ya da  duyu-dışı algılamaya ait olan bir geometrik şekil vardır. Bu şekil, bir tanesi  tersine çevrilmiş iki adet piramitten oluşmaktadır. Yukarı bakan piramit Pamir  Dağı ve aşağı bakan piramit de Meru Dağı olup bunlar, fizik-ötesi ve jeofizik  düzlemleri temsil ederler. kesişme noktasında, hem Arîler, hem de sarı ırklarca  kutsal sayılan ve üzerinde Dünya'nın Kralı'nın kalesi yükselen bir dağ, Meru  zirvesi-mikrokozmos ile makrokozmosun göbek merkezi (omphalos) )  bulunmaktadır.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
Bu merkezden dört ana pusula yönüne doğru dört adet yol  uzanır; güneye doğru Sion kutbuna, batıya doğru Sale Gölü kutbuna, kuzeye doğru  Thule kutbuna ve doğuya doğru Pamir kutbuna ki bu Himalaya uzantısı olup en uç  noktası Darciling'dir (Darjeeling). Muazzam manyetik enerji odakları olan bu  kutuplar, periyodik olarak, milletleri ve tarihlerini etkilerler… Meru  zirvesinde, yeraltı dünyasının hükümran varlığının bir çeşit ikâmetgahı olan  Glasburg adlı Elmas Saray yükselir. Saray'ın dört köşesinde, Mecusîlik'te  Sessizlik Kuleleri denilen ve dünyasal kutuplarca üretilen manyetik enerjinin  akümülatör pillerini çevreleyen kuleler vardır. Bu enerjiyi, değiştirilme  (transmutation) işleminden geçirdikten sonra yıldızlar uzayımızın galaksilerine  doğru saptırırlar. Böylece, Elmas Saray, evren için enerji merkezi  olur…&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kuleler, "büyük sessizlik" denilen bir perdeye ulaşan ultrasonik  titreşimlerden oluşmuş manyetik dünya dalgalarını alır ve naklederler. Bu  "ağırlık" dalgaları, bölünemeyecek kadar küçük bir zaman dilimi sırasında  kurşunda bulundukları gibi, Satürn'ün halkaları tarafından neşredilen ve her 14  yılda bir dünyayı etkisi altına alan manyetik fotonlarda da bulunurlar. Bunlar,  A1 protonlarının türevleridir (dünyanın akkor halindeki merkezinin atom altı  enerjisi.).&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;(Siz de bir efsaneden öte Nikolai Tesla'nın araştırmalarından ya da deneylerinden bir parça okuyormuşsunuz gibi hissediyormusunuz bilmem ama ben bu satırları okurken aynen böyle hissediyorum ve ne yazık ki bu noktada aklıma yine KMA mektupları geliyor)&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
"Vril'in Büyük Locası", dünya üzerindeki hâkimiyetini "Vril"  diye bilinen gücün kontrolü ile perçinleyeceğini ummaktadır. Bu gizemli güç,  Butwer Lytton tarafından keşfedilmiş, daha doğrusu icat edilmiştir. "Vril'in  Büyük Locası"na göre, Lytton'un "The Coming Race" ("Gelecek Irk") adlı bir  romanında tanımladığı bu güç, "Vril-Ya" olacaktır.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
g- Kozmik Bir Güç  'Vril':&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
İnsana tüm güçleri elde etme yeteneğini vereceğinden, Vril'in  kontrolü başlı başına bir amaçtır. Buna ulaşmak için iki yol vardır. "Bilimsel  Yol" kurşunda bulunan Proton A 1 partiküllerinin, Satürn'ün fotonsal  manyetizminde ya da etkin bir yanardağdan fışkıran lavda hapsedilmek üzere  kimyasal olarak tecrit edilmelerine dayanır. Wotan'ın ve bazı Alşimistlerin  -simyacıların- izledikleri yol buydu. Erkek cinsiyet guddeleri, bu şekilde elde  edilen radyasyonların etkisi altında tüm "Korlos" u etkin hale getirerek "ego"yu  kendi fiziksel ağırlık merkezi içinde geçerli kıldırırlar. "Mistik yol" ise,  yüksek düzeydeki majiden aktardığı bir ritüeli kullanır. Bu ritüel için gerekli  olan unsurlar şunlardır: K harfinin ses titreşimleri, Satürn işareti, menekşe  rengi, bir amatist, kurşun, eski İskandinav şiirleri (runes), K.B.L. üzerine  merkezlenmiş bir Mandala ve zamanda sembolik bir geriye gidiş etkisini yaratan  bir inisiyasyon sayılan "Ankh". Bu, Tutankhamon'un yeniden dirilişi, metapsikoz  (metempsychosis) için gerekli olan yaşam kelimesidir. Luxor Kardeşliği'ne  inisiye olan Bulwer Lytton Vril'i, hastalığı iyi eden, ama bir ölüm-ışını da  neşredebilen bir tür maji yüzüğü olarak görmüştü. Bu enerjiyi kontrol edebilen  herhangi bir kişi, depremler ya da yanardağı indifaları oluşturabildiği gibi,  sönmüş yanardağları da etkin hale dönüştürebilir.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;(Burası da nedense HAARP projesini çağrıştırdı bana)&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İnsanların, çok eski  zamanlardan beri, Dünya'nın Efendileri olmayı ve tüm ulusları, hatta dünyayı  bile yok etme gücünü ele geçirmeyi düşlemeleri çok tuhaf bir şeydir. Bu çeşit  düşünceleri beyaz majiden sayabilir miyiz? Muhakkak ki hayır.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Büyücüler,  bu çeşit güçlere sahip olduklarını iddia ede gelmişlerdir. Ancak, bu,  hüsnükuruntudan öteye bir şey değildi. Modern bilim adamları sorunu  çözümlediler: Nükleer Fizyon, kadim (eski) majinin araştırma ve  arzu-hayallerinin cehennemî sonucudur.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Peki, bilim adamlarımızın  çalışmaları beyaz maji midir?&lt;br /&gt;
Maalesef, hayır.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
Bu yok edici buluşlara  karşıt olarak, bunlardan farklı mizaçtaki kişiler, yeni bir Altın Çağ'ı kurmayı  düşlemekte ve arzu-hayallerini, kara majisyenlerin hayallerini uzakta tutacak  güçleri harekete geçirmek için kullanmaktadırlar. "Işık İnsanlığı"nın En Yüksek  Efendileri, şüphesiz Agarta, Şamballa ya da Meru Dağı gibi adı olmayan görünmez  yerlerde ve belki de Yüksek Yıldız'da düşünmekte ve  çalışmaktadırlar.[1]&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
Kaynaklar&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[1] "Agarta-Yeraltı Devleti", Bilim  Araştırma Merkezi.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;Nükleer enerjiye karşı olanların aklına elbette bu şekilde bir savunma gelmeyecektir. Ancak belki bu yazılanları okuduktan sonra onlarda benzer bir iddia içine girebilirler kimbilir? Dünya üzerinde bunca insanın birden bira Agarta konusuna yeniden dönüyor olmasının bir sebebi olmalı. &lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;</description><link>http://fasulyeningunlugu.blogspot.com/2012/02/ya-tutarsa-17-herkes-agarta-hakkinda.html</link><author>noreply@blogger.com (Fasulye)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEiiVcZHgl9u8UpwU9CMdDuakrce222O9TE0zbJ8fifCcXRcGTC481uFZrVIHLxgwn7hywqERLinB7Y4QCzmYWntUTS7PO6Jwu6sdluEKO5qfznCCzLSbwPiaS7u0ONLYv1sf9h6Hm0AkhQ/s72-c/sshot1bu3.jpg" width="72"/><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-1704911421933597242.post-8500990608954444595</guid><pubDate>Thu, 09 Feb 2012 19:54:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-02-09T21:57:01.699+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Ya tutarsa</category><title>YA TUTARSA (16) AGARTA KONUSUNA DÖNÜŞ</title><description>Türkiye'de Hitler nazizmi ve ari ırk peşinde olan gruplar mevcuttur Türk Nazi Partisi bunlardan bir tanesidir. Google üzerinde yapacağınız bir araştırma sonucunda sitelerine ve Hitler'in görüşlerini ve ari ırk meselesini Türkiye'ye nasıl uyarladıklarına şahit olmanız mümkündür. Türk Nazi Partisinin hedefinde Kürt kökenliler yer almaktadır ve sitenin hemen girişinde "Köpekler ve Kürtler" giremez başlıklı kocaman bir ibare yer almaktadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu sitede nazi ufoları ile ilgili anlatılan bilgiler bizim bu yazı dizisinde yayınladığımız kaynakla aynı yerden alınmış olmalı ki satırı satırına aynıdır. Tek farkı bu yazıların videolarla desteklenmiş olmasıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu videolardan bir tanesini bende paylaşmak istiyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;iframe allowfullscreen="" frameborder="0" height="360" src="http://www.youtube.com/embed/v-Y2OzDPy4s?feature=player_embedded" width="640"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;iframe allowfullscreen="" frameborder="0" height="360" src="http://www.youtube.com/embed/B8Wi59oKaJ4?feature=player_embedded" width="640"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;iframe allowfullscreen="" frameborder="0" height="360" src="http://www.youtube.com/embed/2Xj_noNvgZw?feature=player_embedded" width="640"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sitede kesinisiz çalan İstiklal Marşı eşliğinde Mustafa Kemal'in Türk milliyetçiliğine dair sözleri faşist bir yaklaşımla alıntılanırken,&amp;nbsp;İsrail aleyhtarı yazılar yer almaktadır. Benim ilgimi çeken Hitler'in Atatürk hakkındaki düşüncelerini anlattığı aşağıdaki bölümdür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hitler, Gizli Karargahındaki Sofra Sohbetlerinde Atatürkten de Söz Ediyordu! İkinci Dünya Savaşı Son Hızla Sürerken Hitler Atatürk'ü Hangi Özellikleriyle Anıyordu? İşte Adolf Hitler'in Atatürk'le İlgili İddiaları!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Adolf Hitlerin hayranlık beslediği devlet adamı ve askerler arasında Mustafa Kemal Atatürk de vardı. Hitler, Atatürke hediye ettiği zırhlı bir Mercedesle de gösterdiği bu hayranlığını çeşitli vesilelerle hep yinelemiştir. Versailles Anlaşmasını yırtarken, Sevri kastederek `Atatürkün 10 yıl önce yaptığını biz şimdi yapabiliyoruz deyişi ünlüdür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ancak, Hitlerin Türkiyede pek bilinmeyen bir kitabında da (macerası ve aldığı onay dikkate alındığında kitap onun sayılır!) Atatürk hakkında söyledikleri çok dikkat çekici. `Hitlerin Sofra Sohbetleri adlı bu kitap, Alman devlet adamının 2. Dünya Savaşı tüm hızıyla sürerken gizli karargahındaki akşam yemeklerinde yaptığı konuşmalardan oluşuyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hitler 1941-44 yılları arasında gizli karargahlarındaki konuşmalarında, kitaplaştığı kadarıyla dört yerde Atatürkten söz ediyor.Hitler'in Atatürkle ilgili iddiaları son derece ilginç. Hayalhanesi güçlü bir kişilik olarak bilindiğinden, tabii ki ona göre okunmalılar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
"ORDUSUZ KUMANDAN AYAKTA KALAMAZ"&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
`Arkasında ordusu olmayan bir kumandan uzun süre ayakta kalamaz. Atatürk de iktidarını Halk Partisi sayesinde güvenceye aldı. İtalyada da aynı şey geçerli. Eğer Antonescu bugün ortadan kaybolacak olsa, ordu içinde onun yerine talip olacaklar arasında korkunç bir mücadele başlar. Ama onun yerine geçecek kişiyi belirleyecek bir örgüt olsa, bu olmazdı.&lt;br /&gt;
Hitler burada, Atatürkün ölümünden sonra büyük gerilimler ve çatışmalar olmaksızın iktidarın İsmet İnönüye geçişini övüyor. Bunun, Halk Partisinin disiplini içinde mümkün olduğunu gösteriyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
"ATATÜRK CERMEN'Dİ"&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Adolf Hitlerin kitapta Atatürkten söz ettiği ikinci yer 230. sayfa. Burası gerçekten ilginç, çünkü Hitlere göre Atatürk Türk değil, Cermen! Şöyle diyor Almanyanın Führeri:&lt;br /&gt;
`Cermenlerimizden bazılarını kaybettik! Kuzey Afrikanın Berberilerini, Küçük Asyanın Kürtlerini. Bunlardan biri de, ırki açıdan yurttaşlarıyla bir alıp vereceği olmayan Kemal Atatürktü.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Adolf Hitler, Türk değil de Cermen, yani neredeyse Alman saydığı Atatürkten bir de kitabın 391. sayfasında söz ediyor. Siyasi suikastların soz konusu olduğu bir bağlamda şunları söylüyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
"ANKARA'YI SUİKASTLERDEN KORUNMAK İÇİN BAŞKENT YAPTI"&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
`Balkanlarda suikastın bu kadar önemli ve güçlü bir silah olmaya devam etmesinin nedeni, oraların halklarının kan dökerek intikam almak fikrinin etkisinde olmalarıdır. İşte bu nedenle Kemal Paşa, iktidarı ele geçirir geçirmez yeni bir başkent ilan etmekle çok bilgece davrandı. Çünkü böylece polisin denetim sağlaması etkin bir biçimde başarılabildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
AYASOFYA NASIL MÜZE OLDU? HİTLER'İN YAKLAŞIMI...&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hitler, Atatürkün liderlik vasıflarına ve azmine hayran. Bunu her fırsatta vurguluyor. Karargahtaki sofra sohbetlerinin kayıtlara geçmiş halindeki son bahis de yine bu bağlamda. Kitabın 607. sayfasında şunları söylüyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
`Mustafa Kemal Atatürkün din adamlarından kurtulmak konusundaki hızı tarihin en dikkate değer bölümlerinden biridir. 39 tanesini astı, diğerlerini aşağıladı, ve Konstantinapoldeki Aya Sofya şimdi bir müze!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Türkiye'deki Faşist ve Dinsiz Mustafa Kemal anlayışına bu sözlerden sonra şaşırmamak lazım sanırım. &lt;br /&gt;
Konumuz dışında olmasına rağmen Atatürkçülüğün yaftalandığı konulara örnek olması açısından paylaşma ihtiyacı hissettim. Şimdi konularımıza geri dönelim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Emre Özyumartıcaların yazdığı "Hitlerin Yükselişi Ardındaki Sır ve Nazi Ufoları" isimli kitapta konuya dair pek çok ayrıntıya yer verilmekte olduğu söyleniyor. Kitabın önsözü olduğunu tahmin ettiğim yazı kısaca aşağıdaki gibi :&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
"&lt;br /&gt;
&lt;div style="text-align: left;"&gt;I.Dünya Savaşından sonra Almanya sokaklarında açlık ve hastalık kol geziyor, halk Versay Anlaşmasının ağır yükleri altında eziliyordu. 1919 yılında Münih’te Alman halkını bu sefaletten ve açlıktan kurtaracak bir parti doğuyordu; Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi. Görünüşte sadece aşırı milliyetçi bir partiydi. Ama bu perdenin arkasında yıllardır yer altında faaliyetlerini sürdüren okült Pan-Cermenist ve Aryan örgütlerin son halkası olan Thule Tarikatı vardı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Partinin ön planında Adolf Hitler gözükse de partiyi eline alan örgüt Guido von List, Helena Petrova Blavatsky, Lanz von Libenfels gibi okültlerin etkisi altında kalmıştı ve perde arkasında da Baron Rudolf von Serbottendorf, Dietrich Eckart, Alfred Rosenberg, Heinrich Himmler ve Hans Hörbiger gibi gizli öğretilerle uğraşan isimler vardı.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;1933 yılında NSDAP’ın Almanya’nın başına geçmesiyle ülkede her şey değişmişti. Kısa sürede bilim ve sanayi alanın da öyle gelişmeler yaşandı ki ülke tüm dünyaya kafa tutar hale gelmişti. Nasıl olmuştu da savaştan sonra ekonomik yıkıma mahkum olmuş ve her türlü savaş makinesini üretmekten men edilmiş bir ülke, II.Dünya Savaşı sırasında ilk jet motorlu savaş uçaklarını, hayalet uçağın atası olan Horten’ı, Tomahawk, Cruise,Skut füzelerinin atası olan V-I ve V-II roketlerini, en önemlisi de atom bombasını nasıl yapabilmişti?&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;En ilginci de Almanya’yı işgal eden müttefikler Thule örgütünden bazılarının ayrılarak oluşturduğu Vril örgütünün ismi ile Haunebu adını taşıyan üzerlerinde Nazi sembolleri olan UFO fotoğraflarına ve çizimlerine rastlamışlardı.&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;III.Reich’ın sır dolu tarihi bunlarla da sınırlı değildi. Adolf Hitler 1924 yılında Landsberg Hapishanesinde mahkum olduğu yıllarda yazdığı Kavgam’da bahsettiği ve dünyanın kurucusu olarak işaret ettiği Ari Irk kimlerdi? Irksal miraslarını araştıran Ahnanerbe örgütü başta Tibet olmak üzere dünyanın dört bir yanında ne aramıştı ve ataları olduklarını iddia ettikleri Ari Irk’ın kökenleri neresiydi? Naziler neden kendilerine binlerce kilometre uzaklıkta bulunan buzlarla kaplı Antarktika kıtasına bir çok keşif gezisi düzenleyip buraya sahip olmak istemişlerdi? Ve Nazilerle ilgili tarihin tozlu raflarında saklanmış birçok sır neydi…"&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;Peki üzerine bunca kurgu yapılan ve zaman zaman liderleriyle görüşmeler yapıldığı iddia edilen ve dünyanın bilimsel gelişimine büyük katkısı olduğu iddia edilen bu ışıklı insanlar gerçek miydi? Işıklı mı yoksa nurlu mu demek gerekir acaba?&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;Zigzag ve Thule Örgütlerini burada bırakıp yeniden Agarta hikayesine dönelim. Hitler'in anlatımı sırasında Agarta'dan başka bir de Şamballa ibaresinin yer aldığını okudunuz. Bir çok kaynağa göre Agarta ve Şamballa aynı olmakla beraber, diğer bir çok kaynağa göre ise Agarta enerjiyi iyi kullanan, Şamballa ise enerjiyi kötüye kullanan ışıklı insanları ifade etmektedir.&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;Şimdi konuyla ilgili bir başka alıntıya yer vereceğiz, ama ne yazık ki bu tür bilgilerin çoğunda olduğu gibi yine kaynak belli değil.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEj9hw8dqI0nAE9tFtsmGvO5uzqxqCqzFF4cisue85-pvAESMvzsPfqOhYsh3YotC49yfV5yrIFNcrfk0GGsIUh2sqxKC22SoGjk4043EjCUWA9T2VtlQLrLzdsVU5gBL-G7-eahfCAJjSM/s1600/hohle2.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEj9hw8dqI0nAE9tFtsmGvO5uzqxqCqzFF4cisue85-pvAESMvzsPfqOhYsh3YotC49yfV5yrIFNcrfk0GGsIUh2sqxKC22SoGjk4043EjCUWA9T2VtlQLrLzdsVU5gBL-G7-eahfCAJjSM/s1600/hohle2.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;Şambala" (Shambhala), "Dünyanın Kalbi", "Yüce Ülke", "Bilgeler Ülkesi" gibi  çeşitli adlarla belirtilen Agarta, teozofik ve ezoterik kaynaklara göre, önceki  devrenin sonlarına doğru Mu ve Atlantis'ten göç eden bilim-rahipleri tarafından  kurulmuş bir organizasyondur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Önceleri beşeriyetle açık temas halinde  olan bu organizasyon, bu devrenin koşullarından ötürü gizlenme gereği görmüş ve  ikamet yeri olarak birbirlerine tünellerle bağlanan, dağlar içindeki yeraltı  kentlerini tercih etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Agarta, dünya insanlığının tekamülünde  sorumluluk sahibidir. İlahi Hiyerarşi'ye hizmet eder. Dünyanın Efendisi ve  "Kutup" olarak ifade edilen ve "Brahatma" veya "Brahitma" adıyla belirtilen  Agarta'nın lideri, Dünya'yı sevk ve idare eden İlahi Hiyerarşi'nin fizik  alemdeki temsilcisidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1912'de Müslüman olduktan sonra Abdül Vahid Yahya  adını alan; ezoterik, okült ve mistik konularda çok sayıda yapıtı bulunan  Fransız asıllı Mısırlı düşünür ve yazar Rene Guenon'a göre tradisyonlarda  "Kutsal Dağ", "Dünyanın Merkezi" olarak ifade edilen yer, O'nun mekânıdır.  Kimilerine göre, dünyanın tüm geçmişi, yitik kıtalara indirilmiş dinler ve  kozmik öğretiler, Agarta arşivlerinde kayıtlıdır ve birçok peygamber (Musa,  İsa), dinlerini kurmadan önce, bu arşivleri incelemişlerdir ki, bazıları burada  'inisiyasyon'dan da geçmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Agarta'nın yeryüzüne açılan 7 (kimi  kaynaklara göre 4) ana çıkış noktası bulunmakla birlikte, mağaralarda inzivaya  çekilen bilgelerin ve mağaralarda etkinliklerini sürdüren bazı inisiyatik  toplulukların Agartalılar ile ilişki içinde oldukları ileri sürülür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Rene  Guenon'a göre bu durum, en çok, Türklerin yaşadığı Orta Asya'da görülmektedir.  Kimi yazarlara göre, Göktürk, Uygur ve Hun masallarındaki, "ataların kutsal  mağaraları" ve bir mağaradan geçilerek ulaşılan "gizli ülke" inanışında  Agarta'nın sembolizmi bulunmaktadır. Tibet tradisyonlarına göre, Agartalılar  şimdiki devrenin sonunda dışarı çıkacak ve Agarta'nın lideri yeryüzündeki  menfiliği yenecektir. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;Agarta’nın ne olduğuna ilişkin en yaygın, internet ve ansiklopedik  kaynaklarda kullanılan tanım, “Tibet ve Orta-Asya tradisyonlarında sözü edilen,  Asya’daki sıradağların içinde bulunduğu ileri sürülen efsanevi bir yer altı  Organizasyonu”dur. &lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;Ancak bu tanım, ivedilikle not düşülmeli ki, “Agarta”yı anlamak ve çözmek  için tamamıyla yetersiz. Ne bu kadar basit ne de bu denli sığ. Ancak bir açılış  tanımı olarak kullanılabilir. &lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;Günümüze değin “Agarta”nın ne olduğunu inceleyen bir çok yayın ve yazar  bulunuyor. Bunlar içinde en ünlüleri ve kaynak olarak en itibar edilenleri üç  tane. Bunları meraklıları için öncelikli olarak-konunun daha başında-yazalım.  Saint-Yves d'Alveydre, Ferdinand Ossendowsky ve René Guénon.&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;Agartha kelimesi; “Agharta” ve “Agarthi” olarak da kullanılabiliyor. Agarta  veya Agarti sözcükleri Sanskritçe de “ele geçirilemeyen, ulaşılamayan, her  şeyden korunmuş, şiddetin yakalayamayacağı, anarşinin erişemeyeceği” anlamlarına  gelmekte.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir de “Şambala” (Shambalah) kelimesi var. Bunu da söylemek  gerekiyor ki, meraklıları için şaşırtıcı olmasın. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;Kimi kaynak ve kişilere göre Şambala, Agarta'ya karşıt olarak kurulmuş, gizli  bir menfi merkez. Ancak genel ve yaygın kanı, Şambala’nın Agarta’nın bir diğer  adı olduğu. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;Agarta ismi ilk kez “Saint-Yves d’Alveydre” tarafından kullanmış. d’Alveydre  bir simyacı. Metalleri altın ve gümüşe dönüştürme formülleri düzenlemiş.  Martinist tarikatının (Tours piskoposu Aziz Martin (MS.. 316-397) tarafından  kurulmuş tarikat) mürşitlerinden. Topluluğun bir diğer adının, “yeşil adamlar  topluğu” olduğu da kayıtlar da mevcut. &lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;strong&gt;Agarta’nın sembolü: Gamalı haç!&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;Agarta'nın hakimi, “dünyanın kralı” rütbesini taşıyor. Yardımcıları  durumundaki iki rahip kral bulunuyor. Sembollerinden biri bugün günümüzde hala  Hint ve Tibet tapınaklarını süsleyen gamalı haçtır. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;Bu sembol Mu 'dan kaynaklanıyor. Güneşi ifade eden kadim bir sembol. Dünyanın  en eski sembollerinden biri sayılıyor. Bu haç, yaradılışın dört kuvvetini ve  dört büyük enerjiyi sembolize eder. Zamanla “yönü çevrilerek” II. Dünya  savaşında Nazilerin kullandıkları haline gelecektir.&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;strong&gt;Mu ve Atlantis…&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;Bu teknik ama açıklayıcı tanımlamalardan sonra Agarta’yı biraz daha açmaya  başlayalım. Bir başka tanım, Agarta’nın “Mu ve Atlantis’ten göç eden bilim  rahiplerince ya da inisiyelerce kurulmuş, sonradan gizlenme gereği görüp dağ ve  mağara içlerine çekilmiş” bir grup olduğunu ileri sürüyor. &lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;Bu açıklama da Agarta ile ilgili yaygın bilgiler arasında. Neredesye  “mutabakatla kabul edilmiş” bir yaklaşım. &lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;Buradan Agarta ile ilgili ilk ve en bilinen “tartışma” konusuna gelebiliriz.  Agarta’nın “bir yer altı ülkesi”mi veya “gizli bir dernek (oluşum)”mu olduğuna  ilişkin bir tartışma bulunuyor. &lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;Agarta üzerindeki hemen tüm çalışmalarda bu ayrışmaya rastlanıyor. Ancak  ortak nokta, bir “gizlilik” olduğu yönünde. Yani ister “yer altı” olsun ister  “örgüt, dernek, oluşum” gizlilik var. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;Burada bir uzlaşma noktası da zamanla ortaya çıkmış. Her ikisinde de doğruluk  payı olduğu varsayılıyor. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;strong&gt;Agarta’nın adamları kim, misyonu ne?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Peki Agarta ne  yapar? Amacı nedir? Kimlerden oluşur? Burada kesin yargılarla ayrışan bir farklı  okuma yok. Değişik “görev” tanımları varsa da genel olarak amaç ve araçlar  belli. Agarta, “sahip bulunduğu binlerce yıllık sırları uygulamak suretiyle  insanlığı büyük bir spiritüel ilhama (illumination/aydınlanma/ışık) kavuşturmayı  amaçlayan bilge ve filozoflardan oluşuyor”. &lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;Saint-Yves d’Alveydre’den sonra Agarta isminin ilgi çeken biçimde sunuluşu,  Fransız konsolosu olan Jacoliot’un "Hint’teki Tevrat” adlı eserinde ve  teozofinin kurucusu H. P. Blavatsky’in "Gizli Doktrin ve Gün lşığına Çıkarılmış  İsis" adlı eserinde oluyor. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;Bundan sonra en bilinen ve en sık gönderme yapılan “Rene Guenon” oluyor ve  "Dünyanın Kralı" adlı çalışmasıyla Agarta hakkında en geniş bilgileri kamuoyuna  veriyor. &lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;strong&gt;‘Öteye Ait Zekâların Oğulları’ Nerede?&lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;Peki Agarta nerede? Agartalılar nerede? Bu konu üzerinde asla mutabakat yok.  Hemen her kaynak kendine göre bir adres gösteriyor. Böyle olmakla beraber,  “geniş coğrafi” tanım açısından bir harita çıkarmak mümkün. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;Guenon’a göre, çok eski bir tufan bugünkü Gobi bölgesinde çok gelişmiş bir  uygarlık yok olmuştur. Burada yaşamakta olan “spiritüel mürşitler” Himalayaların  altında yer almakta olan büyük bir mağara şebekesine sığınmışlar. &lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;Bu tezin bir devamı var. Coğrafi bir tanım verip, siyasi bir bilgiyi de  içeriyor. Yukarıda “Agarta ve Şambala” ilişkisine değinmiştik. “Ayrı-rakip”  olduklarına ilişkin bilgi burada bulunuyor. &lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;Bu göçten sonra, iki gruba ayrılıyorlar ve "sağ elin yolu” diye anılan grup  Agarta’ya, yani dünya hayatından uzak “murakabe ve mükaşefe”de bulunma ülkesine,  "sol elin yolu" diye anılan diğer grup ise “Şambala”ya yani kaba güç ülkesine  yerleşiyor.&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;(Zigzag örgütünden bahsederken Bagdadi'nin kendi öğretisini benzer bir şekilde doğu ve batı diye ayırdığını da hatırlayacaksınız)&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;Bir diğer Agarta adresi Ferdinand Ossendowski’den gelmekte. Ossendowski,  Bolşevim ihtilaline direnmiş Polonyalı bir bakandır ve başarısız olunca  Moğolisten ve Çin’e kaçmıştır. &lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;Sığındığı bir Lama manastırında kendisine, “altı bin yıldan fazla bir zaman  önce kutsal bir insanın bütün bir halkıyla bir mağarada kayıplara karıştığı, ve  yitik bir bilim yardımıyla, Agarti adlı yeraltı krallığının temelini attığı  anlatılmış. Ossendowski bu bilgileri 1924'de yayınladığı "Hayvanlar, İnsanlar ve  Tanrılar" kitabında derlemiş. &lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;strong&gt;Agarta’ya katılım şartları!&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;“Agartalı olmak”, günümüz değerleriyle pek mümkün gözükmemekte. Kut Humi’ye  göre, "Agarta’ya girmek, katılmak, atanmak, seçilmek” söz konusu değil; “Ancak,  spiritüel anlamda olmak üzere, bileğinin hakkıyla Agartalı olunabilmektedir;  kişi, ancak ulûhiyetle tekrar bütünleşip özdeşleşebilecek seviyeye ulaştığı  takdirde Agartalı olabilmektedir, ki bu seviyeye ulaşmanın yolu da tatbikat ve  tahakkuk sürecinden geçmektir, çünki beşer varlığını en tam ve en aşkın biçimde  değişime uğratan ve güçlendiren tek şey ancak spiritüel bilimdir.”&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;(Nirvanaya ulaşmak deyimini hatırlatıyor. Yunus Emre’yi hatırlayın. Yunustaki Tanrıya ulaşma arzusu VUSLAT, burada NİRVANA. Sınırsız arzularına gem vurabilirsen Nirvana’ya ulaşabileceksin. Buddha’nın anlamı ise “Aydınlanmış” tır. Çevresine ışık saçan bir aydınlanmış.)&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;Yani Agartalılık; Yogiler’e veya ilk İbranilerdeki "semavî insana" özgü en  derini hal ile mümkün. “Agartalılar dünya sakinlerinin şuurlarında genişleme ve  açılma meydana getirmek ve kendilerinin spiritüel anlamda ulaşmış bulundukları  duygu ve düşünce birliğine onları da ulaştırmak amacıyla kendi aralarında  işbirliği yapmaya her an hazır durumda bulunmaktalar”. &lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;strong&gt;Naziler-Hitler ve Agarta…&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;Agarta’nın nerede bulunduğuna ilişkin bir diğer adres ise bize oldukça yakın.  Kapadokya. Bölgenin yer altı dehlizleriyle bilinen mimarisi ipucu oluşturuyor.  Geniş ve büyük tüneller yapısı bölgeyi Agarta’nın olası adresi haline getirmiş.  &lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;Tabii bu da bir iddia. Zaten Agarta’ya ilişkin tüm bilgiler çeşitli ve renkli  iddialara dayanıyor. Tünellerin kaynağı Daniken gibi araştırmacılar tarafından  uzay uygarlıkları olarak gösterirken, bazıları Atlantis ve Mu kıtalarının  batışlarından sonra kurtulan kimseler olarak gösteriliyor. &lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;Elbette bu iddiaların en büyüğü, Agatha sakinlerinin insanlarla çok az  iletişim kurarak günümüze kadar yaşadıklarıdır. &lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;Popüler ve çok ilginç hatta inanılası bilgiler içeren yakın tarihli  söylencelerin başında ise Adolf Hitler’in, Agarta rahipleri tarafından  yönlendirilen bir medyum olduğudur. Bu nedenle bir çok araştırmacı Agarta ile  ilgili konulara Naziler ve Hitler ile başlanmasını önerir. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;strong&gt;Dabbe’tül Arz yeraltında değil mi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bazı kaynaklarda,  Agarta(lıların) dünyayla iç içe yaşadığı, ancak 4. boyutta olduğu için  görünmediği söyleniyor. Göründükleri zaman dilimi ise “kıyametle”  ilişkilendiriliyor. &lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;“Bizlerin şu an göremediği, ancak iç içe yaşadığımız, bu Medeniyet Mensupları  (Agartha) dünya insanlarının dördüncü boyuta geçişi sürecinde onları  karşılayacak, kendilerini tanıtacak ve insanlara bilgi aktaracaklardır. Kuran'ın  Neml Suresi'nde bahsedilen Dabbetül Arz, yani ‘yerden çıkacak’ ve hakikatleri  anlatacak olan canlı varlıklar, bu medeniyetlerin mensupları olan  varlıklardır”&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;Agarta, popüler kültüre de defalarca konu olmuş bir figür; Umberto Eco,  'Foucault'nun Sarkacı' kitabında Agarta’dan bahseder. Abel Posse'nin meşhur  romanının ismi: “El viajero de Agartha”dır. “Agarta: Hollow Earth” adıyla bir  bilgisayar oyunu da var. Bir başka meşhur oyun “Final Fantasy IV”te de Agart  şehrinden cücelerin yaşadığı bir yeraltı ülkesiyle bağlantı kuruluyor. Miles  Davis 'in bir albümünün adı da Agarta. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;Agarta hakkındaki popüler bilgileri bir arada özetleyen bu yazıdan sonra Ergenekon iddianamesinde örgütün Agarta'ya bağlı olduğuna dair bir iddia yer aldığınıda burada hatırlatmak istiyorum.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;(devam edecek)&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;</description><link>http://fasulyeningunlugu.blogspot.com/2012/02/ya-tutarsa-16-agarta-konusuna-donus.html</link><author>noreply@blogger.com (Fasulye)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://img.youtube.com/vi/v-Y2OzDPy4s/default.jpg" width="72"/><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-1704911421933597242.post-1033162158517929336</guid><pubDate>Tue, 07 Feb 2012 20:58:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-02-07T22:58:25.822+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Ya tutarsa</category><title>YA TUTARSA (15) ALMAN UFOLARI GERÇEK Mİ?</title><description>O dönemde, bugün UFO adını verdiğimiz dairesel biçimli taşıt araçları inşaa edildi, kullanıldı ve tanıklar tarafından sayısız gözlem yapıldı. Şimdi bu tanıklardan birini orjinal Almanca metinden yapılan çeviriyle yeniden gözden geçirelim. Çok gizli askeri belge özelliği taşıyan gözlemde tanığın adı ve kimliği açıklanmamıştır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Almanya’nın Bavyera bölgesindeydim. Cumartesi öğleden sonra, akşam olmak üzereydi. Karşı taraftan yüksekliği pek de fazla olmayan uçan bir cismin yaklaştığını gördüm. Çapı 8 ila 20 metre arasındaydı. Çevresine ıslık sesi yayıyordu ve cisim hafif bir titreşim ile sarsılıyordu. Cismin alt kısmında üç yarım küre bir tanede mavi nokta vardı. Ortadaki gamalı haç resmi hemen dikkatimi çekti. Pencere benzer bir şey yoktu sadece delikler vardı. Bu ıssız mekanda ve çevrede artık çalışmayan eski fabrikalardan başka bina yoktu. Garip cisim alçaldı ve görebildiğim kadarıyla bir duvarın arkasında yere indi. Az sonra ortaya çıkan kamyon cisme yaklaştı ve uzaktan pek de seçemediğim şeyler olmaya başladı. Sadece insan formunda iki silüet görebildim. Biri uçan cismin alt tarafında diğeri ise üstündeydi. Uçan disk yüzeyi metal plakalarla kaplanmışa benziyordu. Hem alttaki üç küre hemde üst tarafta çıkış borusuna benzeyen bölümler dikkatimi çekti. Az sonra ‘NSU 80 Solingen’ plakalı bir araba geldi. Bunu yeşil bir volkswagen izledi. Gidip yakından bakmaya karar verdiğimde ise, uçan cisim çoktan ortadan kaybolmuştu.Yaptığım gözlemden bir hafta sonra, bu bölgede pek çok kişinin UFO gördüğüne dair raporlar verildi. Benimle aynı cismi yada benzerlerini görmüş olabileceklerini düşündüm. Benzincide çalışan bir adamla konuştuğumda onunda aynı cismi gördüğünü öğrendim.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“UFO teknolojisi konusunda çalışmalar yapan ”Nazi Almanyası” görünmezlik teknolojisi, zamanda yolculuk ve boyut atlaması konularıyla da yakından ilgilenmişlerdir .Hatta bu ve benzeri teknolojilerin araştırılması için Tibet ve Hindistan taraflarına VİMANA adı verilen, destanlarda adı geçen uçan araçların tarih öncesi kayıtlarının incelenmesi yönünde bir ekip gönderildiği speküle edilmektedir. Benim kanımca o dönemdeki NAZİ bilim adamları elektromanyetik gücün bir çok doğa üstü gibi görünen fenomenlere yol açabileceğini biliyorlardı.Ve bahsi geçen teknolojilerin elektromanyetizmin gizemli yapısı içinde çözülebileceğini her nasılsa bir şekilde biliyorlardı.Ve elektromanyetizmin prensiplerini kullanarak yerçekimine karşı gelebileceklerini düşünüyorlardı.”(Çetin BAL)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hitler OKÜLT bilimlerlede ilgileniyordu. Alman ırkının geçmişteki büyük bir uygarlığın (ATLANTİS’in) devamı olan üstün bir ırk olduğunu düşünüyordu. Adolf Hitler spiritüel (ruhsal) bilgilerle ve bu kanaldan yapılan dünya dışı bağlantılarla da ilgilenmekteydi. Her ne kadar da bilinen alışıldık tarih kayıtları içinde yer almasa da Hitler’in ufolar ile ilgili bir takım çalışmalar yaptığı ve hatta UFO’ları kullandığı doğrudur. İnanması hayli güç bir spekülasyona göre o zamanlar Adolf Hitler’in sağ kolu Genaral Himmler’e bu görev verilmişti. O da son derece negatif bir varlık olduğu için düşünce formu şeklinde negatif Orion’lu uzaylılardan yardım alarak çok gelişmemiş UFO araçları yaparak kullandıkları söylenebilir ama gelişmiş UFO’ları kullanmalarına ”Dünya Dışı Konfederasyon” tarafından izin verilmemiştir… Eğer dünyaya koruyucular ve Satürn Konseyi tarafından karantina uygulanmamış ve özgür irade yasası olmasaydı, Hitler gelişmiş Ufo’ları devreye alacak ve tüm dünyayı 1 hafta içinde denetim altına alabilecekti…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEiAYxgpc6SP6sA7PQAxRgY70gfPyYZA4ZrZnykEFuWNVAZ5dxYqQAqelTFVuN88dKte7MdApluupQ88txS86RNHUP8FSJOHiuDofzaJP1eDcOnGZaBr2ZoE46C4KiZyGMmgMZEx6VRGHKc/s1600/34385_1510516491625_1495741469_31386303_1109210_n.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="217" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEiAYxgpc6SP6sA7PQAxRgY70gfPyYZA4ZrZnykEFuWNVAZ5dxYqQAqelTFVuN88dKte7MdApluupQ88txS86RNHUP8FSJOHiuDofzaJP1eDcOnGZaBr2ZoE46C4KiZyGMmgMZEx6VRGHKc/s400/34385_1510516491625_1495741469_31386303_1109210_n.jpg" width="400" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;Almanya’da ortaya çıkan yeni tarihi kaynaklar Hitler’in savaşın son döneminde UFO’lara benzeyen uçaklar geliştirdiğini ortaya koydu. Alman belgeseline göre 1943 yılında Naziler Avrupa’da üstünlüğünü korumaya devam ediyordu. Ancak diğer bölgelerde orduları gerilemeye başlamıştı. Bunun üzerine Hitler çareyi Pseudonym 7 adı verdiği kanatsız uçaklar üretmekte buldu. Andreas Epp adlı bir mühendisten çalınan planlarla hazırlanan prototip uçaklar, radarlara yakalanmıyor ve kendi çevrelerinde dönerek hareket ediyordu. Hazırlanan 15 prototip uçağın görünüşü UFO’lara benziyordu.&lt;br /&gt;
Mussolini’ye tanıttı.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEgmea56hOwQdy2Jl2RukfUif9mkJc46kocoih0Ab30c4ENI6KU4BY6EcNhO2IiCYqAaYc2Q_akb90gl7RiOCSI2Ns7GbLvLlTevPPuMjIZ9UZ0pwy6jcHuqNXQ5drVDU6AmTltVDZ8EWb4/s1600/34846_1510516771632_1495741469_31386304_7124991_n.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEgmea56hOwQdy2Jl2RukfUif9mkJc46kocoih0Ab30c4ENI6KU4BY6EcNhO2IiCYqAaYc2Q_akb90gl7RiOCSI2Ns7GbLvLlTevPPuMjIZ9UZ0pwy6jcHuqNXQ5drVDU6AmTltVDZ8EWb4/s1600/34846_1510516771632_1495741469_31386304_7124991_n.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;Hitler test uçuşları başarıyla sonuçlanınca bunları dostu İtalya lideri Mussolini’ye de tanıttı. Mussolini’nin silah danışmanlarından Luigi Romersa (84) Almanlar’ın UFO’sunu “Yuvarlaktı, ortasında çevresi tamamen camla kaplı bir kokpiti, kenarında jet motorları vardı” diyerek tarif ediyor. Fabrika hataları nedeniyle uçaklar üretilemedi. Savaşın son aylarında da Prag’da Skoda fabrikası ile beraber çizimleri ve prototipleri de yok edildi.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
ADOLF HİTLER, EMELLERİNE ULAŞABİLMEK İÇİN BİLİMİN EN UÇ SINIRLARINA GİTMEYİ DE İHMAL ETMEDİ. KUSURSUZ IRK İÇİN GENLERLE OYNADI, DÜNYAYI FETHETMEK İÇİN UFO İMAL ETTİRDİ.”&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
Haziran 1937”de, Hitler ve Goering”inde aralarında bulunduğu Nazi ordusunun başta gelenleri, birliklerinden özel olarak seçilmiş kuvvetleri ülke dışına yolladılar. Bu birliklerin görevi, uzay ve uzaylılarla ilgili bilgi toplamaktı. Araştırmalar sırasında Türkiye sınırları içinde Nuh”un Gemisinin bulunduğu farz edilen Ağrı Dağı”nda bazı hikayeler dinlediler.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEgfvB7O8VbuE2nQ-Yy2krMYo9c1VgojkTm-eCvoP3QDzAwPA_89ouDI1bMm4-eQigUDxQSrgQ7wHr45x_v3PA8nHtC-Rz0EUG5gplMke_2raXvLcprIOVEgFef6Z_19V-AGl_za7ppRm80/s1600/34340_1510517131641_1495741469_31386305_5924796_a.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="302" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEgfvB7O8VbuE2nQ-Yy2krMYo9c1VgojkTm-eCvoP3QDzAwPA_89ouDI1bMm4-eQigUDxQSrgQ7wHr45x_v3PA8nHtC-Rz0EUG5gplMke_2raXvLcprIOVEgFef6Z_19V-AGl_za7ppRm80/s400/34340_1510517131641_1495741469_31386305_5924796_a.jpg" width="400" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;Bu hikayelere göre 200 nesil önce, gökyüzünden büyük ve de çok gürültülü bir ev yeryüzünüze indi. Ev olarak adlandırılan uçan nesnenin çıkardığı gürültü, köyde bulunan herkes tarafından duyulmuştu. Daha sonraları köy halkından biri; bu nesneyle karşılaşmış. İçinden çıkan insana benzeyen varlıklar adamı selamlamış. Adama gemiye gelmesini söylemiş. Adam köylülere geminin dışının dokunulmayacak kadar sıcak ve parlak olduğunu, ayrıca içeri girdikten sonrada geminin havalanıp bir kuş gibi uçtuğunu, adamların içeri girdikten sonra taştan yapılmış şapkalarını çıkarıp onunla konuştuğunu anlatmış.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
Resimlerin çekildiği tarih: 1944&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEgjAVQrBTBQIOY3poqXTri_HhawqMpq5Z5bAWiS9ahIHIm0G8218nyt_WfTAHXFXyrtSgXauYTJVR3gpjX_VqqQgxU6uTCkO_J00KQYEvPE_UiKxXu5qgFFxOJ49aL3jpZi-0NV9H3ZL1s/s1600/35861_1510517291645_1495741469_31386306_7442809_n.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEgjAVQrBTBQIOY3poqXTri_HhawqMpq5Z5bAWiS9ahIHIm0G8218nyt_WfTAHXFXyrtSgXauYTJVR3gpjX_VqqQgxU6uTCkO_J00KQYEvPE_UiKxXu5qgFFxOJ49aL3jpZi-0NV9H3ZL1s/s1600/35861_1510517291645_1495741469_31386306_7442809_n.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;Anlatılan hikaye Almanya”ya bildirildi. Bir ay sonra aynı bölgeye iki birlik daha gönderildi. Birinci grupta, Hitlerin ünlü kimyasal ölüm silahlarını üreten bilim adamları vardı. Bu grup, bahsedilen evi bulmak üzere görevlendirilmişti. Bilim adamları, o günün bütün teknolojisini kullanarak bahsedilen evi aramaya başladılar. Sonunda da bu amaçlarına ulaştılar. Bir dağın tepesindeki mağaranın içinde bu gemiyi buldular. UFO, 25 metre genişliğinde ve 8 metre yüksekliğindeydi. Dünyada bulunmayan katı bir maddeden yapılmıştı. Bilim adamları gemiyi çalıştırmayı denediyse de başarılı olamadı.&lt;br /&gt;
Aralık 1938 yılında, bulunan UFO, büyük bir gizlilik içinde Almanya”ya getirildi. UFO araştırması için Almanya”da ki en ünlü bilim adamları Münih’in kuzeyinde kurulan bölgeleye getirildiler. Araştırma laboratuarı, başka kuvvetler tarafından fark edilmemesi için eski tuz madenlerinin bulunduğu bir bölgeye konuşlandırıldı. Fakat bu bölgenin Amerika Birleşik Devletleri ajanları tarafından fark edilmesi uzun sürmedi. Nazi bilim adamları ise, UFO ve bileşenleri hakkında birçok bilgiye sahip olmuşlardı.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
Temmuz 1941”de, Amerika Birleşik Devletleri, Oz kod adını verdikleri bir ajanını bu laboratuara sokmayı başardı. Oz, buranın resimlerini çekmiş, burası hakkında birçok belge almıştı. Fakat bunların Amerika”ya gönderilmesi sırasında, Almanya”da ki Nazi hazinesini toplayan Rus birlikleri tarafından bu belgelere ve resimlere el konulmuştu. Büyük bir Rus birliği bu topraklara gönderilmiş, ondan sonraki zamanlarda da ne bu kurulan UFO üssünden ve ne de belgelerden hiçbiri bulunamamış.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhIQeXjlRg6yzUtNWlHtzsypmR-cRN2_aG6Sph0v5bjcmI-F9blAHv9Osf9oWrK2sTODF115YOY0Prd1cObbtj2qBH4hQ0LEJ3qtYy6A1kFgIvL7GsMrli9Ctq3U2Q5ch6xxmvT3cCpApA/s1600/36750_1510517771657_1495741469_31386307_3334422_n.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="295" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhIQeXjlRg6yzUtNWlHtzsypmR-cRN2_aG6Sph0v5bjcmI-F9blAHv9Osf9oWrK2sTODF115YOY0Prd1cObbtj2qBH4hQ0LEJ3qtYy6A1kFgIvL7GsMrli9Ctq3U2Q5ch6xxmvT3cCpApA/s400/36750_1510517771657_1495741469_31386307_3334422_n.jpg" width="400" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;﻿&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;Nazilerle UFO’ların yakınlığı hakkında birçok belge ve söylenti mevcut. II.Dünya Savaşı”nda Nazi”lerin bu UFO’ları kullandığı söylentisi var.Gerçekten bu teknoloji savaşta kullanılabilmişmiydi? Yada buna fırsat oldumu? Bunu kimse bilmiyor ama bir gerçek varki oda ortalığın bunca dumana boğulduğu bir yerde mutlaka bir gerçek payı olmalı..!&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;(DEVAM EDECEK)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;</description><link>http://fasulyeningunlugu.blogspot.com/2012/02/ya-tutarsa-15-alman-ufolari-gercek-mi.html</link><author>noreply@blogger.com (Fasulye)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEiAYxgpc6SP6sA7PQAxRgY70gfPyYZA4ZrZnykEFuWNVAZ5dxYqQAqelTFVuN88dKte7MdApluupQ88txS86RNHUP8FSJOHiuDofzaJP1eDcOnGZaBr2ZoE46C4KiZyGMmgMZEx6VRGHKc/s72-c/34385_1510516491625_1495741469_31386303_1109210_n.jpg" width="72"/><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-1704911421933597242.post-4216869128701087643</guid><pubDate>Tue, 07 Feb 2012 20:50:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-02-07T22:50:10.664+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Ya tutarsa</category><title>YA TUTARSA (14) HİNT EFSANELERİNDEN GERÇEK HAYATA</title><description>THULE örgütünün temel amacı zamanı saptırıp gelecekteki dünyada NAZİ egemenliğini sağlamaktı.Thule Örgütü’nün Hitler tarafından Nazi’leştirilmesinden sonra, Nazi’lerin, zaman yolculuğu teknolojisini siyasi amaçlarla kullanmak istemişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Örneğin satır aralarında, zaman gezmenliğinin fazla uzak olmayan bir zamanda başlayacağı… Bunun için ışık quantlarının bulunması daha doğrusu anlaşılması gerektiği, bu konuda her şeyin Thule’un yapacağı deneylere bağlı olduğu filan… gibi ilginç bilgilerin varlığındanda bahsedilmektedir.Bu ne demek? Thule’un var ve devam ettiği demek. Zaman üzerine deneyler yaptığı demek!.Thulu örgütüne dahil olan bilim adamları magnetizmal alanlar içinde cisimleri geçmişe ve geleceğe doğru yürütebileceklerini düşünüyor ve iç içe dünyalar ve boyutlar gerçeğinden söz ediyorlardı.&lt;br /&gt;
Kitap kurdu olan çok yönlü araştırmacılar NAZİ bilim adamlarının bu konudaki çalışmalarının Amerika’daki Philadelphia deneyine, Montauk projesine ve ordan da 51.inci UFO araştırma üssüne doğru uzanan ilginç bir bağlantı ağını içerdiğini sezecektirler.Belki bu bağlantı doğrudan planlı bir bağlantı değil ama sonuçta bir şekilde bu bilgiler bir yerlerde kesişiyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir başka araştırmacı yazar Aytunç Altındal'ın Hitlerin Bilinmeyen Yönleri hakkında yazdığı kitap ve makalelerden yola çıkarak Thule hakkında bize aşağıdaki bilgileri aktarıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1. Dünya Savasi sirasinda atesli Alman milliyetçilerini organize eden Germenorden'in ortaya çikardigi en önemli sonuç ise savasin hemen bitiminde kurulan ünlü Thule Dernegi'ydi. Thule Dernegi, ya da Almanca adiyla Thule Gesselschaft, Baron von Sebottendorff adli bir Alman milliyetçisi tarafindan Germenorden'in devami niteliginde olusturulmustu. Sebottendorff ilginç birisiydi. Doguya geziler yapmis, Misir ve Istanbul'da uzun süre kalmisti. Bu gezileri sirasinda simya, astroloji ve Kabala üzerinde çalismis, Gül-Haç felsefesi üzerinde de uzun arastirmalar yapmisti.13 1901 yilinda, Fransiz Grand Orient obediyansina bagli olan bir mason locasina katildi. Sebottendorff'un bagli oldugu loca politik amaçlari olan bir locaydi ve o dönemde Halife Abdülhamid'e karsi devrim hazirligi yapan Ittihat ve Terakki dernegi ile de çok yakin iliskilere sahipti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sebottendorff'un masonik kariyerine Aytunç Altindal da "Hitler Dogmadan Önce" baslikli yazi dizisinde deginmisti. Altindal'a göre, Sebottendorff, "Bursa'da Abraham Termudi adli bir yahudi bankerin delaletiyle Memphis adiyla taninan mason locasina üye yapilmisti."Baron, o yillarda bir de Türk Masonlugu ve Bektasilik adli bir kitap yazmisti. Altindal'a göre&lt;br /&gt;
Sebottendorff, II. Dünya Savasi'nin ardindan Türkiye'de "görünmeyen eller" tarafindan saklanmisti. (Bu "görünmeyen eller", büyük olasilikla Neo-Nazi masonlarin üye oldugu Moral Re-Armament derneginin Türkiye'deki kolu olan Manevi Cihazlanma Dernegi'ydi.)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Anlatıcının notu : &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aytunç Altındal'ın bahsi geçen dernek hakkındaki açıklamaları &lt;a href="http://www.aytuncaltindal.com/makaleler/manevi_cihazlanma_dernegi.html"&gt;http://www.aytuncaltindal.com/makaleler/manevi_cihazlanma_dernegi.html&lt;/a&gt;&amp;nbsp;adresinden takip edilebilir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yine bu derneğin varlığından şüphe edenler için derneğin yayınladığı bir kitap sahaflarda bulunmaktadır. &lt;br /&gt;
&lt;a href="http://www.nadirkitap.com/insanlari-degistirme-sanati-paul-campbel-peter-howard-kitap760135.html"&gt;http://www.nadirkitap.com/insanlari-degistirme-sanati-paul-campbel-peter-howard-kitap760135.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sebottendorff'u bu denli önemli kilan icraati ise kuskusuz kurdugu ünlü Thule dernegiydi. Baron, 1910 yilinda, Istanbul'da bulundugu siralarda, masonluk ve simya prensiplerini anti-komünizm ve asiri sag felsefe ile birlestiren kendine bagli yeni bir örgüt kurmaya karar verdi. 1916 yilinda Germenorden ile baglantiya geçti ve sonraki iki yil içinde örgütün en etkin üyesi haline geldi. Sonuçta, 1918 yilinda Germenorden'in adi Thule Gesselschaft'a dönüstürüldü ve Sebottendorff da örgütün büyük üstadi oldu. Umberto Eco, Thule'nin kurulusunu söyle anlatiyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1912'de Ari irkin üstünlügünü öne süren Germenorden diye bir grup olusuyor. 1918'de Baron von Sebottendorff diye biri buna bagli bir grup kuruyor: Thule Gesselschaft; gizli bir dernek. Tapinakçi Gelenege Baglilik'in çesitlemelerinden biri ama güçlü irksal, pan-Cermenist, Yeni-Arilik egilimleri var. 1933'te de, bu Sebottendorff, kendisinin ektiklerini Hitler'in biçtigini yaziyor. Öte yandan, gamali haç, Thule Gesellschaft çevresinde ortaya çikiyor. Thule'ye ilk katilanlardan biri kimdi? Rudolf Hess, Hitler'in kötü yoldasi. Sonra Rosenberg! Sonra Hitler'in kendisi! Gazetelerde okumussunuzdur, Hess, Spandau'daki hücresinde bugün bile içrek (batini) bilimlerle ugrasiyor... (Thule'nin kurucusu olan) Sebottendorff, 1924'te, simyayla ilgili bir kitapçik yaziyor... Gül-Haçlar'la ilgili bir roman da yaziyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eco'nun anlattiklarindan da anlasildigi gibi "Tapinakçi Gelenege Baglilik'in çesitlemelerinden biri" ya da daha basit bir ifadeyle özgün bir mason locasi olan Thule, Nazi partisinin öncüsü ve hatta gerçek kurucusuydu. Örgüt kurulduktan sonra hizla büyüdü. 1918 yilinda yalnizca Münih kentinde 250, tüm Bavyera'da ise 1.500 üyeye sahipti. Üyeler arasinda; yargiçlar, avukatlar, polis sefleri, aristokratlar, doktorlar, üniversite hocalari, bilim adamlari, subaylar, sanayiciler ve is adamlari vardi. Önde gelen üyelerden Bavyera Adalet Bakani Franz Gurtner, ayni makama Nazi rejimi sirasinda da atandi. Thule üyelerinden polis sefi Wilhelm Frick ise Nazi Almanyasi'nda Içisleri Bakanligi yapacakti. Thule'nin Nazi partisine dönüsümü bir dizi olayin sonucunda gerçeklesti. Örgüt, kuruldugu günden itibaren komünistlerle sürekli çatisma halindeydi. 1919'daki komünist ayaklanma sirasinda Thule yeraltina çekildi ve asiri sagci karsi-devrimcileri organize ederek silahli bir terör gücü olusturdu. Komünistlere karsi halk destegi kazanmak içinse, Alman Isçi Partisi'ni kurdu. Iste bu siralarda Adolf Hitler de Thule'ye katildi. Hitler, savas öncesi dönemde okültizmle yakindan ilgilenmis, özellikle Armanenschafft'in kurucusu Guido von List'in teorilerinden çok etkilenmisti. Bu nedenle, bir&lt;br /&gt;
Tapinakçi örgütü olan Thule'ye kolayca adapte oldu. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Thule'nin siyasi uzantisi olan Alman Isçi Partisi'nin kendisine amblem olarak gamali haçi seçmesi ise Hitler'in etkisiyle olmustu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1920 yilinda Alman Isçi Partisi'nin adi Nasyonal Sosyalist Parti (Nazi Partisi) olarak degistirildi. Partinin lideri ise elbette Hitler'di. Hitler'in bu hizli yükselisi, Thule'nin destegi ile olmustu. Hitler'i kesfeden kisi, Thule'nin önde gelen isimlerinden Deitrich Eckart idi. Eckart, yasli bir okültist kadinin kendisine yillar önce anlattigi "Almanya'yi kurtaracak Mesih" prototipini Hitler'de görmüstü. Bu nedenle bu genç adamin elinden tuttu, onu Thule'nin zengin ve etkili üyeleri ile tanistirdi. Nazi partisini ilk günlerinde finanse edenler zengin Thule üyeleriydi; Thule üyesi polis sefleri de Hitler'e korunma sagladilar. Thule'nin Nazi Partisi'nin çekirdegi olduguna, Aytunç Altindal da deginmisti. "Hitler'in ünlü Nasyonal Sosyalist Alman Isçi Partisi (NSDAP), 1920'de Thule tarafindan baslatilan çabalarla kuruldu" diyen Altindal, Thule'nin özellikleri arasinda da "okültizm, simyacilik ve Kilise karsitligi"ni sayiyordu. Bunlar, bildigimiz gibi Tapinakçi-mason geleneginin basta gelen özelliklerindendir. Katolik ilahiyatçi August Knoll da 1950'de, Hitler'in Kilise aleyhtari görüslerinin asil olarak Thule kaynakli oldugunu dile getirmistir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kisacasi, Theosophical Society'den baslayarak; Viril, Armanenschafft, Ordo Templi Orientis, Ordo Novi Templi, Germenorden ve Thule gibi okült derneklerin birbirlerinden aktararak tasidiklari Tapinakçi-mason gelenegi, Nazi partisinin gerçek kökenini olusturmustu. Naziler, 1314 yilinda kesin olarak yasaklanmalarinin ardindan yer altina giren ve Gül-Haç ve masonluk gibi örgütlerle yeniden ortaya çikan Tapinakçi gelenegin yeni bir varyasyonundan baska bir sey degildiler. Bunu açikça ifade etmekten de çekinmediler. Hitler, Nazi parti sistemini mason localarinin sistemine uygun bir biçimde düzenlemis ve bunu da açik açik söylemisti. 1934 yilinda ise söyle demisti: "Biz bir örgüt kuracagiz, saf kan ilkesinin etrafinda toplanmis Tapinak Sövalyeleri Biraderligi." Bu "Tapinak Sövalyeleri Biraderligi"ni kurmakla görevlendirilen kisi ise kisa zamanda III. Reich'in Hitler'den sonraki ikinci adami haline gelecek olan Heinrich Himmler'di. Himmler, 1920'li yillarda Hitler'in bodyguardlari olarak görev yapmis olan SS (Schutzstaffel) örgütünü Tapinakçi ve mason sistemine göre düzenleme isini üstlendi.19 Himmler, SS'ler içinde özel bir arastirma grubu da olusturdu; bu grup, Tapinakçilar'in ve diger okült derneklerin tarih içindeki yerini arastirmakla görevliydi. SS'ler ayni zamanda Tapinakçilar'in belirgin özelligi olan anti-Hiristiyan ritüellere de sahiptiler. Himmler'in liderliginde yapilan SS törenlerinde Nasyonal-Sosyalist marslar söylenerek Hiristiyan haçi yakilir ve yerine gamali haç yerlestirilirdi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu bölümün basinda, Naziler'in Yeni Düzen'inin seküler olusuna dikkat çekmistik. Bu durum, bizleri, Nazizm ile Tapinakçilar ve yahudi önde gelenleri arasindaki bir Ittifak iliskisi aramaya yöneltiyordu. Nazizmin Tapinakçi kökeni ile ilgili inceledigimiz tüm bu bilgiler ise bize kuskularimizin yersiz olmadigini, gerçekten de Naziler'in Ittifak'la yakindan ilgili, hatta Ittifak'in bir parçasi olduklarini göstermektedir. Bu bilgiler, Naziler'in Yeni Düzen'inin neden seküler ve din aleyhtari oldugunu da açiklamaktadir. Çünkü eger Naziler Ittifak'in bir parçasi iseler, kurmaya çalistiklari Yeni Düzen'in, Ittifak'in kurdugu Novus Ordo Seclorum'un bir türevi olmasini da son derece normal karsilamak&lt;br /&gt;
gerekmektedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ancak bu noktada normal olmayan bir görüntü ile karsi karsiya kaliyoruz. Eger Nazi Partisi Tapinakçi-mason gelenegine bagli bir örgütse, 6 yüzyillik Tapinakçi-mason gelenegine göre, Nazilerin de Yahudi önde gelenleriyle isbirligi içinde olmasi gerekir. Çünkü, 2. bölümde inceledigimiz gibi Tapinakçilar ve onlarin devami olan örgütler, yahudilerle daimi bir ittifak kurmuslar ve basta dini otorite olmak üzere her türlü düsmana karsi ortak bir savas vermislerdir. Ancak, Naziler'e baktigimizda, ideolojilerinin merkezinde fanatik bir antisemitizmin var oldugunu görürüz. Hatta tarih kitaplari, Naziler'in gözü dönmüs birer yahudi düsmani olduklarini ve bu nedenle de 6 milyon yahudiyi II. Dünya Savasi sirasinda kurulan toplama kamplarinda acimasizca imha ettiklerini anlatmaktadir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aytunç Altindal da bu konuya dikkat çekmis ve "Thule'nin bünyesinde hem mason olan hem de yahudilerden nefret eden bir çok soylu" oldugunu yazmisti. Altindal, bunun yanisira Alman localarinin kuruculari arasinda çok sayida antisemit olduguna da dikkat çekiyordu. Bunun ardindan da "günümüzde yanlis bilinen bir olguya" deginmek gerektigini, "mason&lt;br /&gt;
localarini yahudilerin kurduklari ve bunlar araciligiyla dünyada egemenlik saglamak istedikleri gibi bir saplanti"nin var oldugunu yazmisti. Kisacasi Altindal'a göre, Alman localarindaki antisemit egilimler, masonlar ve yahudiler arasinda bir ittifak oldugunu açikça yalanliyordu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Altindal'in yazdiklari ilk bakista dogruydu. Öyle ya, antisemitizmin mason localarinda ve Thule'de bu denli güçlü bir biçimde var olusu, baska nasil açiklanabilirdi?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir başka araştırmacı Thule ile ilgili benzer görüşleri aktardıktan sonra aşağıdaki yorumu da eklemektedir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
"Dünyada var olan düzeni sarsıcı hareketlere girişen hemen her liderin arkasında onu güçlü tutan bir örgüt vardır. Bunu anlamadan liderlerin nasıl ortaya çıktığını ya da korunduklarını anlayamazsınız. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu bağlamda üzerinde çalışılması gereken bir tez konusu da Enver Paşa'dır. Hareketleri ve kararlarıyla neredeyse dünyanın dengesini bozan Enver Paşa'nın da yukarıda anlattığım türdeki örgütlere bağlanabileceği artık ortadadır. 'Bilinmeyen Hitler' adlı kitapta bir resim var. Bu fotoğrafta üç adam gözüküyor. Bunlardan bir tanesi Hitler'in rakibi Baron Heinrich Freiherr, diğeri de Nazi işbirlikçisi Remzi Denker'di. Bu ikisinin ortasında yer alan adamın kim olduğu uzun bir süreden sonra anlaşıldı, bu da Enver Paşa'nın kardeşi Nuri Killigil Paşa'ydı. Yani anlayacağınız bu ipucundan yola çıkarak Enver Paşa'nın da İstanbul'un da alternatif tarihi yazılabilir ve yazılmalıdır da. Ve bilindiği gibi İstanbul'dan yola çıkan Enver Paşa, Almanya'ya geçmiş, oradan da Rusya'yı kendisine savaş alanı seçmiştir. Acaba bu hayatın temelinde de 'Thule' örgütü var mıdır ki? Bu sorulması gerekli meşru sorudur cevap da yakında mutlaka gelecektir."&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Thule hakkında araştırma yaptığınızda kurului hikayesi aynı olmakla birlikte birden çok farklı yorum ve ayrıntıya rastlamak mümkündür. Ancak bir çok yazar alıntı yaptığı yerleri bırakın kendi adını bile vermediğinden bu yazıların kaynaklarını vermek ne yazık ki her zaman mümkün olamamaktadır. Bu tanıma uygun bir başka anlatım detayları açısından farklılıklar gösterdiğinden bilginize sunulmaya uygun bulunmuştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İlk olarak Luis Pauwels ve Jacques Bergier ülkemizde Evrenin efendileri adıyla yayınlanan (orjinal adı Büyücülerin Sabahı olan) kitapla Hitler Nazi Almanyası ile Okültzim arasındaki sıkı bağ ortaya konulmuş daha sonra benzer eserler yayınlanmıştır. Bu eserler içinden kayda değer ve kapsamlı olan yazar Nicholas Goodrick-Clarke’in “Occult Roots of Nazism – Nazizmin Okült Temelleri” adlı çalışmadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Wevelsburg Kalesi Bodrum Katı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İlk bakışta Wewelsburg Kalesinin bodrum katındaki Daire şeklindeki oda size oldukça zararsız gibi görünebilir. Pürüzsüz kesilmiş taşlarla kaplı zemin. Parlak kayadan yapılma duvarları tavana doğru çıkan ve burada birleşen bir kemeri oluşturmaktadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Odanın ortasında artık üzerindeki taşı yanmış ve kırılmış, ancak zamanında cila ile parlatıldığı anlaşılan Güneş Desenli bir Sunaktaşı bulunmaktadır.Burada onüç adet fenerin terek ışığı ile aydınlatılmış olan kavisli duvarları görebilirsiniz. Ayrıca doğrudan doğruya kafanızı kaldırıp tavana dikkatlice bakarsanız sizi şok edebilecek Swastika (Gamalı Haç) motifini görebilirsiniz. Bu sembol kubbenin tam merkezinde yer almaktadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu odada Satanik kültürün merkezinde bulunan Alman Nazi Partisi yönetim toplantıları yapmaktaydı. Üyeleri Henchmen, Bormann ve Hess gibi Hitler’in bir çok has adamı Vril Topluluğu adı verilen bu grubun önde gelen üyeleri arasındaydı. Bu kültün merkezinde Hitler bulunuyordu. Topluluk üyeleri Hitler’in tüm Dünyayı yönetmeye gelecek olan Ari ırkın psişik medyumu olduğuna inanmaktaydılar. Bazıları daha ileri giderek Hitleri “Karanlık Mesih – Dark Messiah” olarak görüyorlardı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tarihçiler Nazizmin temelini oluşturan Gizemli öğretilerin varlığını çok iyi bilmekle birlikte, onların işledikleri suçların geri planda kalması korkusu ile Hitler Almanyasının kalbinde saklı olan ve onun oluşmasını sağlayan bu konuya geldiklerinde sessiz kalmayı tercih ediyorlardı. Ancak son dönemlerde gösterime giren Discovery Channel’ın tarihi belgeseli ile anlıtlamayan öykü yavaş yavaş toplum tarafındanda öğrenilmeye başlanacaktır. Bu gizli din Nazi Almanyasının alt yapısını oluşturmaktadır. Onun ilkeleri ve ilerleyişi bilinmeden İkinci Dünya Savaşının sebepleri ve sonuçlarının ne olduğu tam olarak anlaşılamamaktadır. 19ncu yüzyıldan itibaren bilim kurgu edebiyatında anlatılan Uçan Daireler ve Dünyanın merkezine yerleşmiş olan yabancı gezegenlerden gelen ırklara ilişkin söylenen herşey ile aslında Vril olarak adlandırılan esrarengiz güç ten başkası değildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Nazizmin temelinde Okült mitoljiler önemli rol oynadı” diyor Exeter Üniversitesi Ezoterik çalışmalar merkezi Başkanı Profesör Nicholas Goodrick-Clarke. “Bugün delice olduğunu düşüneceğimiz bu fikirlere göz attığımızda, aslında onların erken nazi dönemi ve 20nci yüzyılın oluşumunda önemli bir rol oynadıkların kolayca görürüz.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Vril topluluğu kötülüğe adanmıştı,” diyor tarihçi Michael Fitzgerald. “Nazi Partisi onun kontrolünde 20nci yüzyılın en büyük kötülük hareketlerini gerçekleştirmiştir”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Vril okültistleri tam bir güç birliği içinde gelmesi istenen Aryan ırkı için çalışıyorlardı. Bu güç siyasi suikastler, ölü ruhların uyandırılması çalışmaları, insan kurban etme ve seks partileri düzenleyerek enerji biriktirme ile hareket kazanıyordu.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Thule Gesellschaft Amblemi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nazilerin satanizm ve okültizme neden bu denli düşkün olduklarının cevabını ancak Viktorya çağına dönerek anlayabiliriz. 19ncu yüzyılın başlarında okültizm gerek alman ve gerekse İngiltere’de ortak saplantı haline gelmişti. İnsanlar akşam yemekleri için etrafında toplandıkları yemek &lt;br /&gt;
masalarını bile seans yapılan toplantılara dönüştürebiliyorlardı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Doğu mistizmine, Bayan Blavatsky gibi okült dinlerin önde gelen temsilcilerine karşı aşırı ilgi vardı. Bu garip kadın Avrupalıların Aryan denilen yarı-melek ırkından geldiklerine inanmaktaydı (Not: Bir dönem Kürtçülük yapmak için Türkiyeye gelen “From The Ashes Of Angels – Meleklerin Küllerinden” isimli kitabın yazarı Andrew Collins de benzer bir yol izlemektedir. Kürtler içinde çok az bir kısmının bu ırkın torunları olduğunu dolayısı ile diğerlerinin yozlaşarak dejenere olduklarını yarım ağız savunan bu okültistin fikirlerinin temelini oluşturan Blavatsky ekolüne göre Aryan ırk ortaya çıkarılarak dejenere olan ırklar ortadan kaldırılmalıdır. Bu şahsın dayandığı fikirleri tam olarak bilinmeden bir kısım ajanlar marifetiyle Güneydoğuda büyük çoşku ile karşılanması ayrıca daha önce sitemdeki yazımızda anlatılan toplumsal cehaletimizin bir göstergesidir. Gerçi Andrew Collins bizzat giderek gezdiği Peri Bacalarını, Güney Doğu’da zannedecek kadar da Türkiye’den bihaberdir ). &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Blavatsky ekolüne göre Aryan ırk mistik güçleri (Vril) sayesinde pramitler inşa etmiş, Atlantis medeniyetini kurmuş ve yeraltından Antartikaya kadar uzanan tüneller ve yeraltı şehirleri inşa etmişlerdir. Böylece yükselişlerinin zirvesini himaliyalarda gerçekleştiren Aryan ırkının ortak sembolü swastika (gamalı haç), bu ulusun gelevceğinin de sembolüydü. Aslında çoğunlukla Orta Asya Türkleri ve Hindular tarafından kullanılan gamalı haç şans sembolü olarak biliniyordu. Aslında Gamalı Haç Dünya yüzeyine göre Güneşin dönüşünün sembolüdür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Madam H. P. Blavatsky&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Edward Bulwer-Lytton&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu mitoloji ve fazlası “The Coming Race – Gelecek Olan Irk” isimli bilim kurgu romanı ile iyice billurlaştırıldı. Edward Bulwer-Lytton isimli romancının kitabına göre Vril-Ya denilen garip insanlar Dünyanın merkezine yerleşmişlerdi. Bu ırk Vril adını verdikleri mistik bir güç sayesinde haberleşebiliyor ve hatta uçan daireleri ile dünyada korkunç hızlarla gezinebiliyorlardı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Coming Race&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eğer Birinci Dünya Savaşı olmasaydı Gelecek Olan Irk ve onu destekleyen mistik öğretiler tarihin karanlığına gömülecekti. Birinci Dünya Savaşından yenik çıkan Almanlar anarşik bir düzen içine düştüler. Politik liderler ve kült grup liderleri güç savaşına girişeceklerdir. Bu mücadelede en iyi durumda olan Thule derneği adı ile bilinen gizli cemiyetti. Bu cemiyetin içinde Vril Locası gizlice çalışmaktaydı. Bu gizlilik aynı matruşka bebeği veya soğan katlanları gibi çalışmaktaydı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu Locada bulunanlar üstün ırkı oluşturacak bireyleri dünyaya getirmek için “orji” adı verilen cinsel toplanmaları düzenliyorlardı. Aslında bu kelime sapkın eski Yunanistan’da oğlancılık yapılan seks alemlerinin adıydı. Güya Nazilerin Orji alemlerinde kadınlar üstel bir ruh tarafından ele geçirelerek başka bilinmeyen bir dilde konuşmaya başlamaktaydılar. Bazen onlara gelen bu vahiyler öldürülmelerine de sebep olmaktaydı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Stormtroopers of Satan – Şeytanın Fırtına Paraşütçüleri” isimli kitabın yazarı Michael Fitzgerald’a göre “Vril Cemiyetini en karanlıkta kalan yanı amaçları için çocuk kurban etme törenleriydi” demektedir. “Çocuklar göğüslerinden bıçaklanmakta ve boğazları kesilmekteydi.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“1920lerin Münih kentinde cemiyetin güç kazandığı bir sırada yüzlerce çocuk kaybolmuştur. Bir çoğunun Vril Kültüne enerji toplamak için öldürüldüğü tahmin edilmektedir. Bu söyleneneler kabulü zor iddialar gibi görünselerde, Üçüncü Reich’ta bulunanlar için hiç de inanılamayacak şeyler değildi.”&lt;br /&gt;
Vril Locasının merkez düşüncesinde Aryan ırkın Dünya hakimiyetini ele geçirebilmesi dejenere olan ırkların (özellikle Yahudilerin) ortadan kaldırılabilmesi için bir Alman Mesih’in gelmesi gerektiği düşüncesi hakimdi. İlginç olan ise onların bu düşüncelerinin temelinde Yahudi din kitabı “Yuhannanın Vahiy“nde anlatılan kehanetler vardı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Alfred Rosenberg ve Dietrich Eckart’ın yönettikleri bir seans sırasında, Vahşi Yaratık! (Şeytan!?) (Ne rastlantıdır ki, Tapınakçılara da Bephomet isimli yarı-insan yarı-hayvan tapındıkları bir yaratık onlara liderlik ederdi) Aryan ırkının Lideri ve “Kader Mızrağı” olarak “Hitler” adını açıkladığı iddia edilmektedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Martin Bormann&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu olaydan bir kaç hafta sonra perişan görünümlü bir genç Thule Topluluğu toplantılarına katılmaya başlayacaktır. Bu gencin adı tahmin edeceğiniz gibi Adolf Hitler’dir. (Hitlerin kominist liderler ile aynı burslardan yararlanması, aynı mekanlarda bulunması ve aynı kiralık evlerde kalmış olmaları onun yükselişin ve toplantılarda adının geçmesin bir rastlantı değil, büyük bir komplonun ön hazırlığı olduğunun göstergesidir)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tabiidir ki Topluluk hemen Hitler’deki potansiyeli fark edecek ve onun dayanılmaz! kişisel yetenekleri karşısında ona biat edecektir. O konuşurken insanların coşmasının, özellikle Alman halkı onu gördüğünde hipnotize olmuşcasına hareket etmesinin arkasındaki mistik güçler bu makalenin konusu değildir. Hitler tarihe bakıldığında gerçekten bir liderden çok mistik yetenekleri olan bir medyum görünümündedir. Ancak kendi sonunu bilemeyen bir medyumdur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hitler ve Gamalı Haç&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hitler çağdaşları gibi okültizm ile ilgilenmiştir. Astroloji, hurufilik, psişik medyumluk, hipnoz ve su arayıcılığı gibi bir çok alana ilgi duymuştur. Kısacası gençliğinde başkaları üzerinde etki yaratabilecek her türlü mistik alan onu cezbetmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Rudolf Hess, Heinrich Himmler, Martin Bormann, Dietrich Eckart, Alfred Rosenberg, ve Hermann Goering gibi Thule Liderlerinin yardımları ile Hitler Almanyayı Birinci Dünya Savaşı yenilgisinden kurtararak tüm Dünyanın hakimi olma yolunda ilerlemeye başlayacaktır. Thule Derneği ve içindeki Vril Locası sayesinde Nazi partisi bir anda Almanyanın tek ve en büyük güçü olacaktır.&lt;br /&gt;
Nazi Partisi’nin arkasında Thule Derneği ve onun arkasında Vril Locası vardır. Pekiyi, bu “soğan katmanı” yapılanmada, Vril’in arkasında, onu yöneten güç mutlak kötülükten başka ne olabilirdi?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kartal ve Gamalı Haç&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Bormann bariz bir satanisti ve bunu söylemekten çekinmezdi” diyor Michael Fitzgerald. “Rosenberg ve Himmler ile birlikte Bormann Hristiyanlığı ortadan kaldırmak istiyorlardı. Onun yerine kendi yarattıkları okült dini koyacaklardı. Ve bu amaçla Thule Cemiyetini kurdular. Bu cemiyet de Nazi Partisini kurdu. Ve az kalsın başarılı oluyorlardı….”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Thule örgütü hakkındaki derlenen bu bilgileri burada kesiyoruz. Şimdiki durağımız yine sizi hayrete sürükleyeceğine inandığımız bir başka konu. Tıpkı Zig Zag grubunun yaptığı gibi örgütün ve Hitlerinde Bilim adamlarıyla yakın temasları vardı. Bu temaslar Almanların Teknoloji dünyasında bakın nerelere gelmesini sağladı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
7 haziran 1945 tarihli New York Times gazetesindeki haber şöyleydi: “uçan daireler bir gizli silahtır. Almanlar tarafından üretilmiş ve ülkenin batı sınırında ortaya çıkmıştır. Amerikan hava kuvvetlerinin verdiği bilgiye göre, Almanya göklerinde uçan gümüş balonlar görülmüştür.bHatta bunların bazıları neredeyse saydam yapıdadır.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEi2c57jagPbsYzuy2IqhTkJaDqJdGysHNWIKAQL9ZtjU5eiKRKXfpaiCwnuNp6oK4Xs-BXbzosw_zm6A6BdFtgzG6wdPa_6HX0QRAnB3NKKPkLXK2JCtHfFJ86CyjZ1L6Xo2DY4DO_Hkr0/s1600/33393_1510515811608_1495741469_31386301_7655939_n.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="180" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEi2c57jagPbsYzuy2IqhTkJaDqJdGysHNWIKAQL9ZtjU5eiKRKXfpaiCwnuNp6oK4Xs-BXbzosw_zm6A6BdFtgzG6wdPa_6HX0QRAnB3NKKPkLXK2JCtHfFJ86CyjZ1L6Xo2DY4DO_Hkr0/s320/33393_1510515811608_1495741469_31386301_7655939_n.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;Haberi izleyen günlerde UFO’ların Alman yapımı silahlar olduğu dedikodusu hızla yayıldı. Alman silah endüstrisinin bu garip nesneleri ürettiğine inanılıyordu. UFO gözlemleri hızla artarken, özellikle İskandinavya gökleri sık sık uçan gemiler tarafından ziyaret ediliyordu. İskandinavya’da Alman garnizonları kurulmuş ve bunlar savaşın sonuna kadar bölgede kalmışlardı. Bu dönemde “SS” ideolojisi, yapılan bilimsel araştırmalar doğrultusunda insanlığın yararına ve çok sayıda kişi tarafından kullanılabilecek yeni enerji kaynakları aramaya yönelikti. Araştırma birimleri U-13 ve E-4, bu yeni teknolojiyi mükemmel hale getirmek için çalışıyordu. Böylece Victor Schönberger ‘in uçandaire taslakları ortaya çıktı. Cisimlere Haunebu-1 ve Haunebu-2 isimleri verildi. Hazırlanan plan ve çizimlerin, ünlü temascı George Adamski’nin 1952 yılında resmini çektiği ufolarıyla inanılmaz bir benzerliğe sahipti…&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
Almanlar 1941 ve 1942 yıllarında daire biçimli uçak üretimine çoktan girmişti bile. Ancak ilk denemelerde çok büyük yapım hataları ortaya çıktı. V-1, V-2, V-4 den sonra, 1942 yılında mühendis Richard Miethe, İtalyan bilim adamı Giuseppe Bellonzo ile V-7 nin yeni modeli üzerinde çalışmaya başladı. Zaman geçerken Hitler’in de desteğini alan Miethe-Bellonzo ekibi, Schriever-Habermohl ikilisiyle ortak araştırmaya girdiler. Böylece inanılmaz efsanevi V-7 ortaya çıktı ilk uçuş denemesi 20.813 metre, ikinci uçuşta ise 24.200 metreye kadar yükseldi.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
Diğer yandan Vril adıyla bilinen uçan diskler projeside devam ediyordu. Bu projenin mimarı Schumann grubuydu ve mucize yaratan silahlar konusunda uzmanlaşmış SS E-4 bölümünden destek alıyordu. Vril-1 serisinde tam17 cismin üretildiği biliniyor. Disklerin çapı 11.56 metre idi ve 2.900 kilometre saat hızına ulaşabiliyorlardı. Garip bir biçimde Vril-1 ve Vril-9 un görünümleri, Amerikalı astronot Edwin Aldrige’in ay yüzeyinde gördüğü nesnelere çok benziyordu!..&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEiKPE04WObV4YbnXZKB7PSQnYNd0EGdcOHsopsNDtB2_y8Jjlte8ttB-ig0T6U4Ar4oBMPn3L_QhlND87eGK-kJ7ivHoQx99qut1xihi3S0yhK0jalR8IEH52w7yhYFDDvl9TC-t1t_ibY/s1600/35769_1510516211618_1495741469_31386302_6609102_n.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEiKPE04WObV4YbnXZKB7PSQnYNd0EGdcOHsopsNDtB2_y8Jjlte8ttB-ig0T6U4Ar4oBMPn3L_QhlND87eGK-kJ7ivHoQx99qut1xihi3S0yhK0jalR8IEH52w7yhYFDDvl9TC-t1t_ibY/s1600/35769_1510516211618_1495741469_31386302_6609102_n.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;Almanlar savaşın sonuna kadar silahlarını mükemmel hale getirmek için çalışmayı sürdürdüler. Yeni projelerine ” ateş topu” adını vermişlerdi. Radyo dalgalarıyla yönlendirilen ateş toplarının tek amacı vardı: yok etmek!.. Düşman uçaklarından çıkan gazı buluyor ve radarlarını işlemez hale getiriyordu. Motorun yada elektrik sisteminin tümüyle çökmesini sağlayan ateş topları ürkütücüydü. Bu özellik, bazı UFO gözlemlerinde, UFO’nun yakın teması sırasında araba motorlarını durdurması, elektrik kesilmesi yada elektrikle çalışan cihazlardaki geçici bozulmayı akla getiriyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;(devam edecek)﻿&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;</description><link>http://fasulyeningunlugu.blogspot.com/2012/02/ya-tutarsa-14-hint-efsanelerinden.html</link><author>noreply@blogger.com (Fasulye)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEi2c57jagPbsYzuy2IqhTkJaDqJdGysHNWIKAQL9ZtjU5eiKRKXfpaiCwnuNp6oK4Xs-BXbzosw_zm6A6BdFtgzG6wdPa_6HX0QRAnB3NKKPkLXK2JCtHfFJ86CyjZ1L6Xo2DY4DO_Hkr0/s72-c/33393_1510515811608_1495741469_31386301_7655939_n.jpg" width="72"/><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-1704911421933597242.post-5410487536685691462</guid><pubDate>Tue, 07 Feb 2012 20:06:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-02-07T22:06:22.664+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Ya tutarsa</category><title>YA TUTARSA (13) THULE VE HİTLERİN BİLMEDİĞİMİZ ÖZELLİKLERİ</title><description>Thule örgütü ile ilgili detaylara geçmeden önce KMA mektupları hikayesi sonucunda kafamda dolaşıp duran bir kaç konuya değinmek istiyorum. Aiberg'in anlattıkları ne kadar inanılması zor gelse de yine de insanın aklına bazı çağrışımlar getirmektedir. Örneğin benim Hızırdan geldiği iddia edilen bilgilerin mektuplar aracılığı ile zamanı geldikçe bilim adamlarına gönderiliyor olması, yani doğrudan olmasa da Allah eliyle medeniyetlerin ilerlemesi, Kur'an'da anlatılan Hz Süleyman'ın babası Davud ile benzeşmektedir. Sebe suresinin on ve onbirinci&amp;nbsp;ayetlerinde "'Ey dağlar onunla birlikte tesbih edin ve ey kuşlar siz de' dedik ve onun için demiri yumuşattık. 'Geniş ve uzun zırlhlar yap, dokumasında titiz davran'" ifadesi yer almaktadır.&amp;nbsp; Bu ayette Davud'un yeryüzündeki demir madeninden haberdar edildiği ve bu madenin savunma aracı olan zırhların yapımında kullanılabileceği yönlendirilmesi yapıldığı söylenmektedir. Ancak bu söylemin doğrudan mı, ilham yoluyla mı yoksa bir aracı yoluyla mı yapıldığı bilinmemektedir. Kur'an'da bu ve benzeri kişiye özel bilgi indirilmesi kavramları bir kaç yerde daha geçmektedir. Yani Hızır aracılığı ile ulaştırıldığı iddia edilen bilgiler de bana soracak olursanız bunu çağrıştırmaktadır. Bunu KMA mektupları fikrini desteklemek amacıyla değil sadece aklıma geldiği için paylaştığımı da ifade etmek isterim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ufak bir araştırma ile Kuantum Fiziği ve Kur'an'ın bağdaştığına dair yayınlanmış bir çok kitap bulabilirsiniz. Ancak bir çok bilim adamının da söylediği gibi Kur'an'ın tefsirini bilimin ulaştığı bilgilerle yapmaya çalışmak da çok doğru bir zihniyet değildir. Çünkü bilimin kabul ettiği gerçekler yeni buluşlarla değişiklik gösterebilmektedir. Kuantum fiziği de bunun en canlı örneğidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi biz hikayemize geri dönelim ve Thule Örgütü hakkında Araştırmacı Çetin Bal'ın derlediği bilgilere bir göz atalım.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aşağıda bahsi geçen Thule örgütüne dair resmi tarih kayıtlar içinde yer almayan ve sadece bir takım söylentilerden ibaret olan ilginç bazı bilgileri siz okurlarımın dikkatine sunmam gerektiğini düşündüm.Çünkü en az bir çok gizemli olay kadar Thlu örgütü ve Nazi teknolojisi ve Nazilerin ilginç araştırmacı yanları ve Nazi bilim adamlarının ilgi alanları hep bir sis perdesi altında kalmış ve bu noktada bir çok spekülasyon üretilmiştir.Bu spekülasyonlar NAZİ lerin Atom bombası yapma girişimlerinden, yerçekime karşı gelen uçan disk teknolojilerine ve zaman yolculuğu araştırmalarına kadar bir çok konuyu kapsamaktadır.Bunlar ne kadar gerçek yada ne kadarı doğru bunu bilmek yada bu konuda net bir fikir beyan etmek oldukça güç ve hemen hemen imkansızdır.Resmi ve bilimsel anlamda tarihe baktığımızda tüm bunlar bir deli saçmasıdır.Ama ben Modern bilimin gelişen serüveni içinde bu NAZİler ve zaman yolculuğu hikayesini en tutarlı konsept içinde kalmaya çalışarak ve en uçlarda gezerek toplamaya çalıştım.Sonuç olarak sizler için biraz fantastik/ bilimkugusal gelebilecek aşağıdaki kısa makaleyi oluşturdum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bizim söz konusu edeceğimiz Thule ise, bir ezoterik öğreti ve örgüt…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div align="left" class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhGSmMwMM9NVPXwIBFQYhxW2sSvJvlFTvPC3nGtk3bOCHWQ7KLJp1SukY8mLlT9yrkiy2tooCVLHCOM2NjjFT0xLatoe-y8Syx6tWA6X6uhNgPzw46ghnr73ylOhPWUlvAgZWe-5c3eA0s/s1600/36377_1510518051664_1495741469_31386308_7462704_a.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhGSmMwMM9NVPXwIBFQYhxW2sSvJvlFTvPC3nGtk3bOCHWQ7KLJp1SukY8mLlT9yrkiy2tooCVLHCOM2NjjFT0xLatoe-y8Syx6tWA6X6uhNgPzw46ghnr73ylOhPWUlvAgZWe-5c3eA0s/s1600/36377_1510518051664_1495741469_31386308_7462704_a.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Şurası hiç de ilginç değildir ki, Thule Örgütünün sembolü, çift boynuzlu Viking miğferidir. Söylemsel kökleri, kayıp kıta Mu’ya dayanan bu öğretinin temel konusu, insan psikolojisinin derinlikleri ve zamandır.Kimileri bu çift boynuzlu migferin bir wormhole tünelini simgelediğini düşünmektedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(…Yanınızdakilerle birlikte bir zamandan başka bir zamana sıçrayabilmektesiniz! Bu yanınızdaki, bir çakmak da bir uçak da bir uzay gemisi de bir fabrika da olabilir!)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Thule örgütü’nün amaçlarına gelince ;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;nbsp;bunlar özetle :&lt;br /&gt;
• Zamanda gidip gelen üstün yaratıklarla ilişkiye geçmek,&lt;br /&gt;
• Üstün bir Âri ırk oluşturmak : (Bunun için de saf bir Cermen ırkı oluşturup pan-Cermenik bir Alman Imparatorluğu’nu kurmak ve bu imparatorluğu Âri ırkın oluşturulmasında kullanmak) ve bu arada,&lt;br /&gt;
• Hıristiyanlık öncesi antik Alman kültürünün yeniden uyandırmak,&lt;br /&gt;
• Böylece dünyanın yazgısını değiştirmek ve&lt;br /&gt;
• Mu uygarlığına ulaşmaktı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gizlici örgüt ve öğreti olarak Thule’un felsefesine gelince; Bunu Eckart, şöyle açıklıyordu: “Tule’un tüm sırları, eski bir kayıp uygarlığa dayanır. İnsanoğlu ile dış zekalar arasında bazı varlıklar, bu sırlara erenlere büyük bir güç kaynağı oluşturmaktadır. İşte bu güçtür ki, Almanya’yı dünyaya egemen kılacaktır”. Bu sözler, Nazizmin de temelini oluşturuyordu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dikkat edilirse bu sıralamada adı geçen öğreti ve örgütlerin, aslında yeterince heterojen bir kök ve geçmişe sahip olmadıkları görülür. Üyelerin çoğunluğunun Hristiyan görünmelerine karşın, Thule için bu bile gerek ve yeter bir koşul değildir. Açıkçası, Thule’un üye ve öğreti olarak içeriğini netleştirmek oldukça zordur. Bu içerik içinde Pagan, Cermen, Gnostik, Kabalacı yani yahudi mistizmi, Âri ırk ve bolca Katolik unsurlar vardı. Yani, Thule’un oluşumu tek tip ve homojen değildi. Bir kök Tötonlara giderken öbürü Cermenlere, bir başkası Mu’ya, bir başkası Hint ve Tibet Aryenlerine, bir başkası Tapınakçılara, bir başkası ise, doğrudan Masonlara gidiyordu. Saydığım ve saymadığım bir çok öğe ve etken, kolayca Thule’da bir araya gelebiliyorlardı ; çünkü ortak ve temel bir konu vardı: Zaman gezmenliği!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
19. yüzyılın başında, Almanya’da aşırı sağ eğilimleri ve birbirleriyle de yakın ilişkileri olan Tapınakçılığa bağlı üç örgüt kurulmuştu: Armanenschafft, Ordo Templi Orientis ve Ordo Novi Templi. Her üçü de Tapınakçıydı.Bu üç örgütün en önemli işlerinden biri, Germenorden (Alman Tarikatı) adlı örgütün kurulmasına katkıda bulunmalarıydı. Bu Alman Tarikatı 1912′de kuruldu ve Âri ırkın varlığına ve üstünlüğüne inanıyordu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1. Dünya Savaşı sırasında ateşli Alman milliyetçilerini organize etmişti. Onu önemli kılan asıl şey ise, Tuhule örgütünün oluşmasına önayak olmasıydı. Thule Derneği ya da Almanca adıyla “Thule Gesselschaft”. Thule Derneği’nin kurucusu “Baron Rudolf von Sebottendorff”tur. Diğer adı, Rudolf Glauer.Yüksek öğrenimini yarım bırakıp, gemilerde üç yıl elektrikçi olarak çalıştı. Böylece bir çok yer gezmiş oldu. Uzak Doğuya, ezoterik öğreti ve gruplara da ilgisi bu sayede oluştu. Bu gezileri sırasında simya, astroloji ve Kabala üzerinde çalışmış, Gül-Haç felsefesi üzerinde de uzun araştırmalar yapmıştı.&lt;br /&gt;
Türkiye’de onu “Gizli Müslüman Baron” olarak biliyorlardı. Sufizmi ayrıntılı biçimde biliyordu. Birçok tarikatla ilişkisi vardı. Güçlü bir Mason kariyerine sahip olarak özellikle, Bektaşilikle ilgilenmişti.Rudolf Hess: Bu topluluğa ilk katılanlardan biri kimdi dersiniz? Rudolf Hess; Hitler’in kötü yoldaşı! Antisemitik düşünceleriyle ünlü, “Oyuk Dünya Kuramı”nın babası, Aryan ırkının varlığına ve üstünlüğüne inanan, ezoterik ve inisiyatik tarikatlarla bağlantılı bir bilim adamıdır.&lt;br /&gt;
Barış görüşmeleri için İngiltere’ye gönderildi ama orada tutuklandı. Spandau cezaevinde ömür boyu hapse mahkum edildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Haushoffer: Thule’un en önemli ve etkili üyelerinden biri. 1869 doğumlu. Bir bilim adamı, Münih üniversitesinde profesör. Profesör ve general. Hitlerle onu tanıştıran Rudolf Hess’ti. Kavgam’ı Hess ve Haushoffer yazdırmıştı Hitler’e. Nazi Partisi için Gamalı Haçı seçen de oydu. Deitrich Eckart’tan sonra Hitleri en çok etkileyen ikinci insandı. 1934′de genç bir general ve çok güvenilir bir kâhindi. Düşmanın saldıracağı yeri, saati ve mermilerin düşeceği yerleri söylüyordu. Hitlere de Parise ne zaman gireceğini, nerede ne kadar dirençle karşılaşabileceğini söylemişti. Rooswelt’in ölüm tarihini de doğru olarak vermişti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Uzak doğuda uzun yıllar resmi görevde bulundu. Japonca biliyordu. Ona göre Alman ırkının kökleri Orta Asya’da idi. Aslında o da bir Gurdjief öğrencisiydi. İkisi de Tibet Locası’na üyeydiler ve bu Tibet Loca’sının dünyanın altında yaşayan ve insandan daha üstün bir tür ile ilişkisinin olduğuna inanıyorlardı. Hitler, Himmler, Goring, fizikçi Morell de aynı locanın üyeleri idiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Thule derneğinin özünü şöyle açıklıyordu: Thule’un tüm sırları eski kayıp bir uygarlığa dayanmaktadır. İnsanoğlu ile dış zekaların arasında bulunan bazı aracı varlıklar bu sırlara erenlere büyük bir güç kaynağı oluşturmaktadırlar. Bu güç Almanya’yı bütün dünyaya egemen kılacaktır. Yine bu güç ve bu gücün kaynağı, geleceğin üstün insanının ortaya çıkması için imkan sağlarken, insan türünün de değişimine yol açacaktır. İşte bu ifadeler özet olarak Thule’un da Nazizmin de temelini oluşturmaktadır.Yaşlı bir okültist kadının kendisine yıllar önce anlattığı “Almanya’yı kurtaracak Mesih” prototipini Hitler’de görmüştü. Bu nedenle bu genç adamın elinden tuttu, onu Thule’nin zengin ve etkili üyeleri ile tanıştırdı. 1923 yılında kurulan Milliyetçi Sosyalist Parti’nin yedi kurucu üyesinden biriydi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aynı yıl öldüğünde, elindeki tüm bilgi birikimini Karl Haushofer’e bırakmıştı. Vasiyetinde ise, şöyle diyordu: Hitler’i izleyiniz. Dans edecektir; ancak müziği ben yazdım. Onlarla temasa geçmesi için gerekli araçları kendisine verdik. Bana da sakın acımayın. Tarihi herhangi bir Alman’dan daha fazla etkilemiş olacağım.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eckart ve Rosenberg 1920′de Hitler’le tanıştılar ve onu üç yıl sıkı bir eğitimden geçirdiler. Hitler’e doğu ezoterizmini, gizli dilini ve bu dille konuşmayı öğreten Eckart’tı. Öğretisini iki bölümde Hitlere aktarmıştı : Gizli öğreti ve propaganda.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu da gösteriyor ki, Hitler üzerinde birinci derecede etkili olan bir isimdir. 1923′de Nazi partisi kurulduğunda Kurucu yedi üyeden biriydi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hiç kuşkusuz, Hitler’in ve Nazi Partisinin Thule’un bir ürünü olduğu söylenebilir. Onun da Thule’a derin ilgi duyduğu, onayladığı, çalışmalarını yakından izlediği, zaman zaman derneği ziyaret ettiği doğrudur. Hiç kuşkusuz, onun akıl hocaları ve yaratıcıları oradaydı. Hitler’i tetikleyen, eğiten, ideolojisini, düşünce yapısını veren, hedeflerini belirleyen onlardı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eckart başta olmak üzere Alfred Rosenberg ve Karl Haushofer Hitlere çok zaman ayırmışlar, ilgi göstermişler ve onu eğiterek hazırlamışlardı. Özelikle Eckart, Hitler’e mistik doğunun gizemlerini öğretmiş ve Thule’un temel değer ve öğretisini benimsetmişti.Thule’de Güneş, Aryanların kutsal sembolü olarak bilinirdi. Bir Tibet söylencesine göre, üç-dört bin yıl önce, Orta Asya’da, Gobi’de çok büyük bir uygarlık vardı. Bu uygarlık yıkıldı ve Gobi de bir çöle dönüştü. Buradan canını kurtarabilenler, Kuzey Avrupa’ya ve Kafkasya’ya göç ettiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Thule Örgütü’nün ermişleri, bu Gobi göçmenlerinin, insanlığın temel ırkını (Âri soyunu) oluşturduğuna inanıyorlardı. Bu yüzden General Haushofer, kaynaklara dönmeyi istiyor, bunun için de Doğu Avrupa’yı, Türkistan’ı, Pamir’i, Gobi’yi ve Tibet’i ele geçirmeyi planlıyordu. Ona göre, bu bölgeleri ele geçiren, Dünya’ya egemen olacaktı.&lt;br /&gt;
Hiç kuşkusuz, Hitler’i siyasete sokan, yükselten ve ona mali destek bulan da Gamalı haçı Nazi bayrağı yapan da Thule idi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tuhule, temelinde, o bir tür Zaman Gezmenleri Derneği idi! Hitler’i seçmesinin temel nedeni, Hitler’in bir çok özelliklerinin yanısıra onun zaman gezmenliğine duyduğu ilgi idi.Bu durum Hitler’de Thule’a karşı direnilemez bir çekim oluşturuyordu. Ayrıca Hitler sıkı bir ezoterikçi idi. Öne çıkmağa, kahraman olmağa meraklıydı ve tipik bir medyumdu! Onun bu özellikleri de Thule’un ona çekilmesini sağlıyordu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi Hitler’in biraz da medyumsal-parapsişik yönünden söz edelim: Zaten tamamı kırklara karışmış bir kasabada doğmuştu. O kasabada ruhlardan, medyumlardan geçilmiyordu! Kendisinin de medyumik yeteneği vardı. Bir çok vizyonlar gördüğü, bir çok bilgiler ifade ettiği bilinmektedir. Hitler’ in çevresindekilerin görmediği fakat kendisinin gördüğü, bir çok varlıktan söz ettiği kayıtlara geçirilmiştir. Hatta bu yüzden şizofren olduğundan bile kuşkulanılmıştır. Onun hitabeti ve kitleleri etkilemesi de bir çok kişilerce parapsişik bir yetenek olarak algılanır. Keza yakın çevresi Hitler’in geceleri ”Büyük Ruh” isimini verdiği bir bedensiz varlıktan geleceğe dair bilgi aldığı söylenir.&lt;br /&gt;
Bu bilgilerden sonra büyü, mitler, Büyük Ruh, Mu, Tuhule, zaman gezmenliği, Şamballa derken, Hitler’in nasıl bir zihinsel karmaşaya sürüklendiğini açıkça görüyoruz. Hess, Oyuk Evren kuramı yanında bir de buzul kozmozdan ve bir Buz Çağı’ndan söz ediyordu. Hitler kendi döneminde bu buz çağının ateş çağına dönüşeceğine inanmıştı. Üstelik bu çağı başlatmak için de kendisi seçilmişti! Rusya buzuluna orduyu yazlık elbiseyle göndermesinin nedeni buydu!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hep bunlar, kara büyünün, Şamballa’nın, Büyük Ruh’un (aslında Einstein’lada bağlantılı olduğu düşünülen bir zaman yolculuğu grubuyla gelen, zaman Volf Messing’in telepati gücünün) marifetiydi.&lt;br /&gt;
Böylece süreç tapınakçılardan başlıyor, Masonlara bulaşıyor Germonerden’i (Alman Tarikatını) doğuruyor ve o da Thule’un doğuşunu hazırlıyordu. Sonra Thule örgütü kendi etkisi altında zaman gezmenliği uğruna Hitler’i ve Nazi Partisini yaratıyor. Âri Irk’la dünyanın kurtuluşu ve zaman gezmenliği uğruna Naziler, Doğu gizliciliğine bulaşıyor ve sonunda II. Dünya Savaşı ortaya çıkıyordu.&lt;br /&gt;
Bir çok başka amaç ve ideallerle kuşatılmasına ya da zenginleştirilmesine karşın Thule’nin merkezî konusu yine de Zaman’dı ve bu durum Hitler’in onlarla daima ilişkide olması için için yeterliydi.&lt;br /&gt;
Hitler’in eski uygarlıklara, mitolojilere olan ilgisi de Thule ile örtüşüyordu. Doğa yasalarının üstüne çıkmak istemesi ve bu yüzden büyü ile ilgilenmesi de öyle. Bir farkla ki, Thule ileri gelenlerinin hiç biri kendini böyle ortaya atmamasına karşın Hitler, güç ve imperium uğruna kırklara karıştığına ve seçilmiş olduğuna inanıyor ve dünya egemenliği fikrine lâpinler gibi atlıyor ve öne çıkıyordu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Peki din ve dindarlık bakımından Hitler’in durumu neydi? O, sağın neresine düşmekteydi? Düz tarih bile, Hitler ve Naziler konusunda, din söz konusu olduğunda, bir garipliğin olduğunun farkındadır. Ortaya konan fotoğraflarda bir tuhaflık vardır gerçekten de… Marksizmle silahlı mücadele, yoğun bir Yahudi katliamı ve kiliseye çok soğuk bir yüz. Sağın da solun da neresine düştüğü belirsiz bir kimlik bu. Bence güce soyunmuş bir ezoterizmin tipik örneği. Tapınakçıların da soğuk ve din dışı bulunmalarının nedeni sanırım buradadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ne ki, sonuçta Hitler de tüm güce soyunan ezoterik öğreti yandaşları gibi, sekülerliğini korumaktadır. Güç isteğinin girdiği yürekte Tanrı yada evrensel sevgi barınamamaktadır. Açık olan budur. Tanrının (evrensel birliğin) çıktığı gönle de genellikle güç isteği egemen olmakta ve bu da eski mısır’ın Tanrı-Kral misyonuna giden yolun kapısını aralamaktadır.Bu ne tapınakçıların ne başka misyonsal eğilimlerin ne de Nazilerin sorunudur…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sekülerleşmenin gerçek kaynağı, ırkçılık değil, güç isteğidir ve bu güç isteği, zamanımızdaki bazı gizlici örgüt ve öğreti yandaşlarını bugün, dünya imparatorluğuna soyunma noktasına getirmiştir. Oysaki demaokratik, katılımcı,daha hoşgörülü ve sevgi dolu bir dünya gerçeği için daha uzun ömürlü bir insan uygarlığı için çoğulcu bir yönetim söz konusu olmalıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu anlamda Devletlerin kendi aralarında savaş kararı alamadıklarını, savaş kararını almada kapitalist dünyada sömürü üzerine dayanan kar ve çıkar hesaplarının tehlikeye girdiği bu güç efendilerinin yani uluslararası büyük finans şirketlerinin bunda etkili olduğunu belirtmek gerekir. Demek ki, sanayileşmenin gündeme geldiği bu dünya arenasında savaş çıkaranlar, terörizmi bir şekilde destekleyenler işte bu güç efendileridir. Rasyonel değil de güdüsel güç isteğinin sonuçları daima savaştır. Bunun artık görülmesi gerekir.Birey bu noktada kendi çıkarlarını toplumun çıkarlarının önüne almaktadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gamalı Haç’ın NSDAP’a Thule Örgütü tarafından yerleştirildiği doğrudur. Ama aslında o, arşetipik bir şeydir. Onda paganik kökler de bulmak olanaklıdır, ama paganlığa mal etmek de yanlıştır. O, yalnızca Kabalacılığın tekelinde de değildir. Onun umulmadık kadar gerilere giden bir tarihi olduğu doğrudur. Söylentiye göre, Thule bu sembolü Mu uygarlığından alıp Nazi Partisi’ne amblem yapmış. Mu tabletlerinde gerçekten de bu sembol vardı ve Mu’ya özgü gizli bilgiler içeren çok önemli bir semboldü. Bu sır, çok sıkı eğitimden geçmiş, eski Mısır ve Tibet rahiplerince de biliniyordu ve onlar tarafından korunuyordu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu sembol bir de iki yeraltı uygarlığı olan Şamballa ve Agartha’da kullanılıyordu. Nazilerin önde gelenleri de (yedi kurucu üye) bu sırrı öğrenmişlerdi ve bu bilgi de doğal olarak Tibet’le olan ilişkileri sayesinde ele geçirilmişti. Onların gamalı haç hakkında edindikleri bilgi Şamballa’dan geliyordu ve Şamballa pek de hırlı bir uygarlık ve güç olarak bilinmiyordu. Temeli şer ve karanlıktı. Bu da bize Hitler’in haklı olarak, nereye yakalandığı ve nereye hizmet ettiği hakkında bir fikir vermektedir.&lt;br /&gt;
Gamalı Haç’ın, Thule’nin Tapınakçı kökenine uygun olduğu da doğrudur ama bu sembol Tapınakçıların da tekelinde değildir. Ona eski Hint mandalalarında da Cengiz Han’ın yüzüğünde de rastlıyoruz! Öbür taraftan, Kabalistik ve Masonik kaynaklarda, Siyon yıldızı ile iç içe kullanıldığı da doğrudur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Haushoffer’ın Hindistandaki çalışmaları sırasında bu sembolü görüp etkilenerek aldığı ve Nazi bayrağı yaptığı da söyleniyor. Aslında Gamalı Haç şekil olarak başka bir şeymiş de o şekli ters çevirerek Gamalı Haç yapmış. Hah! İşte burası ilginçtir. Ters çevirdiği orijinal örnek acaba neydi dersiniz?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Thule ve onun bir uzantısı olan Nazi Partisi, aktüel ve siyasi alanda dünyayı ateşe vermişti ama bunlar başında da sonunda da ezoterik içerikli ve nitelikliydiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hess Oyuk Dünya kuramı geliştirmişti. 1930′larda tümüyle Atlantis gibi kayıp kıta ve toplumları araştırmaya adanmış dergiler çıkıyordu. Otto Rahn 1938′de Güney Fransa’da “Kutsal Kâse”yi aramaya girişmişti. Bu kâse son yemekte kullanılan şarap kabıydı ama olağanüstü bir sırrı da beraberinde taşıyordu. Ahit Sandığı gibi bir güç yaydığına inanılıyordu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Thule’un Tibetli rahiplerle de ilişkileri vardı ve Dalai Lama ile iyi ilişkileri olmuştu.&lt;br /&gt;
Bu uzak doğu ilişkilerinin temelindeki nedenler;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
• Âri ırk&lt;br /&gt;
• Ezoterizm ve&lt;br /&gt;
• Zaman gezmenliği idi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Thule de Nazi ileri gelenleri de tarih öncesi Ariyan ırkının Hindistan ve Tibet’te hâlâ var olduğuna inanıyorlardı. Önce Cermen ırkını saflaştırıp, bu ırkı Âri ırkın ortaya çıkması için hizmete koşacaklardı. Yani doğu ezoterizmini tanımak, oraya bağlanmak ve orayla ilişkide olmak zorundaydılar. İşte o nedenle,Thule Örgütü 1943 yılına kadar Tibet’le yakın ilişkisini sürdürmüş, birbirlerine karşılıklı heyetler göndermişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu ilişki çok derin, anlamlı ve yoğundu; çünkü temelinde Âri ırk, uçandaireler ve zaman gezmenliği vardı! Bu Thule’yi de Hitleri de çok yakından ilgilendiriyordu. Bu ilişki konusunda ümitlenip heyecanlanmamaları olanaklı değildi. Çünkü uzak doğu yalnızca ezoterizm yönünden değil, uçandaireler ve zaman gezmenliği bakımından da görmezden gelinemez bir kaynaktı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hint-Tibet mitlerinde, zaman yolculuğu yapan Dhurakhapalama, Vaidor; UFO benzeri uçan disklere de Vimana denilmekteydi. Hint mitlerinde, Vaidor’ların, Turan Dağı’nda olduğu; Vimana’ların ise, Tor Dağı’ında bulunduğu, daha doğrusu inip, kalktıkları yazılıydı. Hatta, Çinliler’in, Fransızlar’ın (Kont Sédir) ve Ruslar’ın (Çar Nikola) büyük paralar harcayarak kurdukları ekiplerle Dhurakhapalam’ı arattırdıkları söylenir. General Haushofer da Tibet’te bu konuda araştırmalar yapmıştı. Onu Gurdjief bulmuştu ve Kamensky diye birini iki yıl ileri yani zamanda iki yıl geleceğe göndermişti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şu da var, Thule ve Nazi partisinin bu uzakdoğu ilişkisi pek tekin bir şey değildi ve Hitler’e de Almanlara da pahalıya patladı. Çünkü birçok araştırmacı, Nazilerin, aslında çok daha karanlık bir örgütün görünen yüzü olduğuna inanmıştır. Bunun için nedenler yok da değildir. Çünkü bir çok toplantıda, Nazi Partisi’nin ileri gelenlerinin yanında doğulu, şeytani, ucube tipler görülmüştür. Bunların Nazilerin iplerini ellerinde tutan Tibetli rahipler olduğuna inanılıyordu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1840′larda Almanya’da “Agarta”dan söz ediliyordu. Bu söylenceye göre, yer altında bir krallık vardı. Buranın kralı, dünyadaki birçok kralı denetiminde tutuyordu. O, dünyanın efendisiydi ve çok yakında da Dünya krallığını gerçekleştirecekti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yaygın kanıya göre, büyük bir olasılıkla Hitler onun bir numaralı adamıydı. Doğrusu Hitler de buna hiç hayır diyecek gibi görünmüyordu; çünkü elinde Amerika’nın bile işgali ile ilgili planlar vardı. İtalyanlar Afrika’yı, Japonlar Asya’yı yöneteceklerdi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1926′da Berlin ve Münih’e küçük bir Hintli kolonisi yerleştirilmişti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ruslar Berlin’e girdiklerinde ölüler arasında bin kadar alman üniformalı ama kimlikleri olmayan Tibetlili ile karşılaşmışlardı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nazilerin “Odessa” adlı bilim örgütünde, üst rütbeli Tibetliler de bulunuyordu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Thule’nin, Tibet kökenli “Yeşil Ejjder” örgütü ile de bağlantıları bilinmektedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
II. Dünya Savaşı’nın sonunda yıkılan Nazi karargahında 12 Tibetli rahibin ne işi vardı? Önceleri buna bir anlam verilmemişti. Çünkü eylem zamanıydı; kimsenin soru soracak yorum yapacak durumu yoktu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(devam edecek)</description><link>http://fasulyeningunlugu.blogspot.com/2012/02/ya-tutarsa-13-thule-ve-hitlerin.html</link><author>noreply@blogger.com (Fasulye)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhGSmMwMM9NVPXwIBFQYhxW2sSvJvlFTvPC3nGtk3bOCHWQ7KLJp1SukY8mLlT9yrkiy2tooCVLHCOM2NjjFT0xLatoe-y8Syx6tWA6X6uhNgPzw46ghnr73ylOhPWUlvAgZWe-5c3eA0s/s72-c/36377_1510518051664_1495741469_31386308_7462704_a.jpg" width="72"/><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-1704911421933597242.post-2698493822981229917</guid><pubDate>Mon, 06 Feb 2012 21:01:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-02-06T23:01:23.157+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Ya tutarsa</category><title>YA TUTARSA (12) DÜNYA KUANTUM'U KMA MEKTUPLARINDAN MI ÖĞRENİYOR?</title><description>Zigzagcılar insanlık adına yaptıklarını iddia ettikleri&amp;nbsp;bu büyük görevi kendi cümleleriyle aşağıdaki gibi ifade etmektedirler. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
"Yüzyılı aşkın bir süredir Dünya’nın seçkin bilim adamlarına gönderilen, Mevlana Halid-i Bağdadi kaynaklı KMA mektupları, bilim adamları için, gerek uygulamalı bilimlerdeki akıl almaz deneysel teknolojileri ve gerekse bir o kadar da çok güç teorileri içermektedir."&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kuantum fiziğinin temellerini oluşturan konularda çalışmalar yapmış olan bir çok bilim adamının hayat hikayeleri&amp;nbsp;zigzag grubunun hikayesinde KMA mektubu aldıkları ya da almış olabilecekleri konusunda yorumlanarak tek tek anlatılır. Ayrıca bu bilim adamlarının çoğunun gizli müslüman oldukları bilgisi de yer yer değinilen konular arasındadır. Daha da ilginci bu bilim adamlarının bir çoğunun tüm bu özellikleri yanısıra psişik güçlere de sahip oldukları anlatılır ve her birinin psişik gücü hakkında bilgi verilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kuantum fiziği bir çok bilim adamınca henüz tamamlanmış bir teori olarak kabul edilmemekle beraber bu konuda zigzag öğretisinden ilham aldığı iddia edilen bilim adamlarının çok fazla ispatlanmış teorisi olduğu bir gerçektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tüm bunları Hızır'dan alınan mektuplarla sağlanmış olduğuna inanmak gerçekten zordur. Oysa Aiberg ve grup Kuantumun temellerinin bu şekilde atıldığı konusunda iddialıdırlar. Alıntılardan hemen bu konuya örnek gösterilecek bir tanesini seçelim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Max Karl Ernst Ludwig Planck” (1858-1947), Dünya’da ilk kez, içinde bulunduğumuz maddi evrenin en küçük zerrelerinin, “kuant” denilen “enerji paketçikleri” olduğunu açıklayan bilim adamıdır. Aiberg in anlattığına göre bu buluş aşağıdaki şekilde gerçekleşmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1900 yılı başlarında, Planck’a, “zerrecikler” konulu bir “KMA mektubu” gelir. Söz konusu KMA mektubundaki ikinci imza, “Adelberg”dir. Planck, ünlü Kuantum Teoremi’ni, bu mektuptaki verilere dayanarak kurar. KMA mektupları ile Planck’a iletilen Hızır Tezkiresi’nin ilgili bölümünü, günümüz Türkçesi ile aşağıda sunuyoruz: &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Ben, Allah’ın lütuf, kerem ve fazlından ihata ettiği ilmi alarak, cümle alimlerden bilgili kılındım” diyen yoldaşım ve öğretmenim “Hızır”, bana, kapkara, içi boş bir küre, sanki kara bir gülle verdi. Bu güllenin bir tek deliği vardı. Hızır şöyle dedi: “Ey Halid! Sana göstereceğim misali iyi belle. Bu güllenin bir tek tıpası vardır ki, bu, sana, Beytullah’ın “Hacer-ül Esved”i gibidir. Eğer bu tıpayı kaparsan, güllenin içi “zifiridir”. Açarsan, içine, “zerr-i ziya” girer ve tek bir zerre-i ziya, zifiriliği “zulmete” çevirir. Bu kara kürenin dışı ve içi ziftlenecek, içi “zindan” olacaktır. Ey Halid! Ziya iki tertiptir: Biri, “ziya-ı zerre-i zahir”; diğeri ise, “ziya-ı zerre-i zimna”dır. Ümmetimden Müslüman olacak bir çift alime bu sırrı vereceğin zamanı ben işaretle bildireceğim.” &lt;br /&gt;
Günümüz Türkçesi ifadesine rağmen ben bu paragrafta anlatılanları anladığımı söyleyemeyeceğim. Ama Aiberg'e göre Planck anlamış ve bunun sonucunda aşağıda anlatılan şekilde çalışmalarını tamamlayarak Nobel ödülü almıştır. Buyrun bu hikayeyi Aiberg'in anlatımlarından dinleyelim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu ve bunun gibi “misalleri” (sembol ve şifreleri) içeren KMA mektupları, zamanı geldiğinde, gerekli bilginlere gönderilmektedir. Tezkire’nin yukarıdaki bölümünü, kendisine gelen bir KMA mektubu ile alan Planck, 1900 yılı Noel’ini bir başka biçimde kutlar. Zira, bir yıl önce aldığı KMA mektubu uyarınca Müslüman olduğundan, Noel artık ona hiç bir şey ifade etmemektedir. Bunun yerine, o, 1900 yılı Noeli’nde, insanlık tarihinin en yüce, en evrensel teoremini açıklamıştır: &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tezkire’nin yukarıdaki bölümü uyarınca, Planck, “Siyah Cisim” dediği bir kara gülle üzerinde sadece bir tek minik bir delik açar. Bu minik delikten sadece bir tek ışık zerresini içeriye alır ve bunun enerjisini ölçer. Böylece, bir “foton”un (photon) enerjisi hesaplanır ve ortaya Planck’ın “Siyah Cisim Işıma Yasası” çıkar (K57). Gerçekten de kara gülle (Siyah Cisim), “ziftli, zifiri, zindan” gibidir. Fakat, içine alınan bir tek ışık (ziya) zerresi, o zifiriliği, “zulmet”e çevirmiştir. Bu ışık iki tertiptir: Biri, “ziya-ı zerre-i zahir” (optik ışık); diğeri, “ziya-ı zerre-i zimna”dır (sezilgen ışık). &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Planck’a gelen diğer Tezkire metinlerinde de “28 Z harfi” yer almaktaydı. “Z”, Arapça’daki üç “Z” harfinin (Zel, Zal, Zı) ortak simgesidir ve “Üç Karanlığı” gösterir. “Q-Zerre” ise, “Üç Aydınlığın” simgesidir. Tezkire’deki “Q-Zerre Aydınlığı” uyarınca, “Q-Zerre”yi, yani “kuantları” ortaya atan Planck’ın bu teorisi, önceleri bilim dünyasında pek kabul görmez. Ancak, daha sonraları, “Niels Bohr”un 1913&amp;nbsp; yılındaki çalışmaları ve Einstein’in “E=mc2” formülü ve fotonlarla ilgili çalışmaları bu teoriyi doğrular . Böylece, Planck’ın kurduğu Kuantum Teoremi bilim dünyasınca tescil edilerek, kendisine,1918 yılında Nobel Ödülü verilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi Aiberg'in yazdıklarını bir kenara bırakıp vikipediden Planck'ın ilgili çalışması için vikipediden almış olduğum bilgileri sizlerle paylaşmak istiyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
"Planck'ın yetkin örnek olarak aldığı kara-cisim üzerinde yürüttüğü kuramsal çalışması 1900'de yayımlanır. Çalışmanın dayandığı temel düşünce şuydu: Madde her biri kendine özgü titreşim frekansına sahip ve bu frekansla radyasyon salan vibratörlerden ibarettir. Gerçi bu düşüncenin yürürlükteki kurama ters düşen yanı yoktu: Ne var ki, Planck aynı zamanda vibratörlerin enerjiyi sürekli bir akıntı olarak değil, bir dizi kesik fışkırmalarla saldığı görüşünü de ileri sürmekteydi. Bu demekti ki, belli bir frekanstaki bir osilatörün saldığı veya aldığı enerji ancak tam birimler biçimde olabilir; birim kesirleriyle olamazdı. 1900 yılında Kuantum Mekanigini keşfetmiştir. Planck'ın çözüm arayışında başvurduğu istatistiksel yöntemin de, inceleme konusu ilişkilerin sayılabilir olmasını gerektirmesi, radyasyon enerjisinin bireysel bölümlerden oluştuğu varsayımını kaçınılmaz kılıyordu.&lt;br /&gt;
Önerilen çözüm basitti: Gözlem sonuçlarıyla bağdaşmayan sürekli akış varsayımından vazgeçmek! Ne var ki, şimdi oldukça açık ve mantıksal görünen bu çözümün o dönemde hemen benimsenmesi bir yana, akla yakınlığı bile kolayca düşünülemezdi. Doğanın sürekliliği bir hipotez ya da sıradan bir varsayım olmanın ötesinde doğruluğu sorgulanmaz bir inançtı adeta! Newton mekaniği gibi Maxwell'in elektromanyetik teorisi de doğanın sürekliliğini içeriyordu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nitekim elektromanyetik teoriyi deneysel olarak doğrulayan Hertz, ışığın dalga teorisine değinerek bu teoriyle fiziğin değişik kollarının sağlam, tutarlı bir bütünlük kazandığını belirtmekten geri kalmaz.&lt;br /&gt;
Yerleşik bir kuramı sorgulamak kolay değildir gerçekten. Hele yeni bir kuram oluşturmak, üstün zeka ve hayal gücünün de ötesinde yüreklilik ister. Doğrusu, Planck'ın, getirdiği çözümle devrimsel bir gelişmeyi başlattığının farkında olduğu; dahası çözümünün, bağlı olduğu klasik fiziği sarsabileceğini öngördüğü söylenemez. Ama onun yadsınamaz yanı, karşılaştığı soruna gösterdiği olağanüstü duyarlılıktı."&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çeşitli kaynaklarda Planck'ın tutucu ve içine kapanık bir kişi olduğundan bahsedilir ve bu buluşunun tüm kişiliğine rağmen bir devrim olduğu anlatılır. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Planck'ın bu iki farklı kaynaktan alınan bu başarısının hayret verici olduğu açıktır, ancak bu başarının arkasında bir KMA mektubu aramak ne kadar mantıklı veya doğrudur orasını bilemeyiz. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu konuda daha ayrıntılı bilgi sahibi olmak için daha önce verdiğim adresi ya da google books'da online olarak bulabileceğiniz Aiberg kitaplarını okumanızı önerebilirim. Belki bizden başka bir meraklı Aiberg'in söylediklerini ispatlayacak ya da makul gösterecek Aiberg'in yazdıklarından farklı bir kaynak bulabilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhGdvPMiNbtmi538L8AQ4gckm45AzCfow1eAnJuZrCm5TtLR8sVmT6pnvDaPllqN2ykdk7dRQCHms85NdGXlUovEbHceEcbGrVoOVPu4T298puKmFICTrCSjS_4aMiDwKfSHsa1jZxVAE0/s1600/34117_1510518291670_1495741469_31386309_8118842_n.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhGdvPMiNbtmi538L8AQ4gckm45AzCfow1eAnJuZrCm5TtLR8sVmT6pnvDaPllqN2ykdk7dRQCHms85NdGXlUovEbHceEcbGrVoOVPu4T298puKmFICTrCSjS_4aMiDwKfSHsa1jZxVAE0/s320/34117_1510518291670_1495741469_31386309_8118842_n.jpg" width="224" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Şimdilik Zigzag'cıları burada bırakıp bugünde varlığını sürdüren bir başka örgüte Thule Örgütüne geçiyoruz ki, Aiberg kitaplarında bu örgüt hakkında da detaylı bilgiler vermektedir. Neyseki hikayenin bundan sonrası için &amp;nbsp;bu defa elimizde Aiberg dışında kaynaklarda bulunmaktadır. Ancak Aiberg'e göre Thule ve Zigzag örgütünün bu gün devam etmese de geçmişte sıkı bağlantıları bulunmaktadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;a href="http://www.thule-society.org/"&gt;http://www.thule-society.org/&lt;/a&gt;&amp;nbsp;İngilizce&lt;br /&gt;
&lt;a href="http://www.thule-gesellschaft.org/"&gt;http://www.thule-gesellschaft.org/&lt;/a&gt; Almanca&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Thule hakkında yararlanacağımız diğer kaynaklara geçmeden önce bu bölümün sonunda Aiberg'in Thule ve Zigzag arasındaki bağlantıyı kuruşuna kısaca değinelim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tüm bilimsel yasalara karşı amansız bir savaş açan Hitler, acaba bu gücünü nereden almaktaydı?. Bu büyülü ve gizemli gücün adı, Thule Örgütü idi Bu örgütün kurucularından, şair ve gazeteci, Dietrich Eckart, 1920’lerde, mimar Alfred Rosenberg ve Karl Haushofer ile birlikte, Hitler’e, mistik Doğu’nun gizemlerini öğretmiş ve Hitler’in, o yıllarda bu örgüte katılmasını sağlamıştır. 1923 yılında kurulan Milliyetçi Sosyalist Parti’nin yedi kurucu üyesinden biri olan Eckart, aynı yıl içinde öldüğünde, elindeki tüm bilgi birikimini Karl Haushofer’e bırakır. Vasiyetinde ise, şöyle demektedir: “Hitler’i izleyiniz. Dans edecektir; ancak müziği ben yazdım. Onlarla temasa geçmesi için gerekli araçları kendisine verdik. Bana da sakın acımayın. Tarihi herhangi bir Alman’dan daha fazla etkilemiş olacağım"&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Örgüt, adını “Thule Kornen”den almıştı. “Thule (Zul diye okunuyormuş)”, İzlanda efsanelerindeki batık bir kıtanın adıdır. Ayrıca, Grönland’ın batısında, halen bir Thule kenti bulunmaktadır. “Kornen” ise, hem yarımada, hem de “boynuz” anlamına gelmektedir. “Thule Kornen”, Thule Yarımadası anlamına gelmekle beraber, Thule kentinin gerçek adı Qaanaak'tır. İki ismi beraber okuduğumuzda “Zülkarneyn” kelimesi açıkça görülmektedir . Thule Örgütü’nün sembolü, çift boynuzlu Viking miğferidir. Kökleri, kayıp kıta “Mu” uygarlığına dayanan bu öğretinin temel taşları, insan psikolojisinin bilinmeyen yanları ve zaman boyutları idi. Amaçları, “zamanda insan ve taşıt naklini” gerçekleştirerek, Dünya‘nın kaderini değiştirip üstün bir ırk meydana getirmek ve “üst zekalılarla” diyologa geçmekti&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Thule Örgütü’nde, Güneş, “Aryan”ların kutsal sembolü olarak bilinirdi. “Aryan”ın lügat anlamı, “Ari Irk” ve Hint-Avrupa dilini konuşan tarih öncesi kavim (Hint-Avrupalı) demektir. Bir Tibet efsanesine göre, üç-dört bin yıl önce, Orta Asya’da, Gobi’de çok büyük bir uygarlık vardı. Bu uygarlık, bir felaket, belki de bir atom savaşı sonucu yıkılır; Gobi bir çöle dönüşür. Bu felaketten canını kurtarabilenler, Kuzey Avrupa’ya ve Kafkasya’ya göç ederler (Bu olay, tarih kitaplarında okuduğumuz, Orta Asya’daki kuraklık ve göçler konusu ile uyumludur).Thule Örgütü’nün ermişleri, bu Gobi göçmenlerinin, insanlığın temel ırkını (ari soyunu) oluşturduğuna inanmaktaydılar. Haushofer, “kaynaklara dönmeyi”, yani Doğu Avrupa’yı, Türkistan’ı, Pamir’i, Gobi’yi ve Tibet’i ele geçirme gereğini savunmaktaydı. Ona göre, bu bölgeleri ele geçiren Dünya’ya egemen olurdu. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
.....&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
En büyük hedefi, zaman yolculuğunu gerçekleştirerek Dünya’nın kaderini değiştirmek olan Thule Örgütü’nün, bu amaca ulaşacak teknolojiye erişebilmek için, tarih öncesi üstün Aryan uygarlığının yaşadığı Hindistan ve Tibet’e kadar uzandığını görüyoruz Hazreti Hızır’ın öğrencisi olarak zaman yolculuğunun sırrına eren Mevlana Halid-i Bağdadi’nin de, Mekke-i Mükerreme’de kendisine söylendiği üzere, Hindistan yollarına düştüğünü ve Cihanabad’da irşad edildiğini daha önce belirtmiştik.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dolayısıyla, görüyoruz ki, zaman yolculuğunun sırrı, her iki taraftan da Hindistan veTibet taraflarına doğru uzanıyor. Diğer taraftan, Gurdjieff ve Haushofer’in hem Thule, hem de Zig-Zag mensubu olmaları, Thule Örgütü’nün, Bağdadi’nin zaman yolculuğu etkinliğinden haberdar olduğunu akla getiriyor. Zig-Zag Grubu’nun, Thule Örgütü ile ilişkisini kesmesi, belki de Nazi’lerin, zaman yolculuğu teknolojisini siyasi amaçlarla kullanmak istemelerinden kaynaklanmıştır&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet Aiberg'den aldığımız Thule bilgilerinden sonra biz yolumuza devam ediyoruz. Hikayenin bundan sonraki bölümleri sizi en az KMA mektupları ile Kuantum Fiziğinin geliştirilmesi kadar şaşırtacak diye düşünüyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(devam edecek)</description><link>http://fasulyeningunlugu.blogspot.com/2012/02/ya-tutarsa-12-dunya-kuantumu-kma.html</link><author>noreply@blogger.com (Fasulye)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhGdvPMiNbtmi538L8AQ4gckm45AzCfow1eAnJuZrCm5TtLR8sVmT6pnvDaPllqN2ykdk7dRQCHms85NdGXlUovEbHceEcbGrVoOVPu4T298puKmFICTrCSjS_4aMiDwKfSHsa1jZxVAE0/s72-c/34117_1510518291670_1495741469_31386309_8118842_n.jpg" width="72"/><thr:total>3</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-1704911421933597242.post-8372628018694161646</guid><pubDate>Mon, 06 Feb 2012 19:56:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-02-06T22:01:14.112+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Ya tutarsa</category><title>YA TUTARSA (11) İNSANOĞLU GÜCÜN PEŞİNDE</title><description>Hikayenin buraya kadar olan bölümünde sır peşinde olan insanları o sırrı ele geçirmek adına baştan çıkaran ana başlıklara değindik ve bunları Anadolu üzerinden Agarta ile ilişkilendirerek derlediğimiz alıntılarla anlatmaya çalıştık. Agarta ve ezoterizm konusuna hikayenin sonunda yeniden dönmek üzere burada bir nokta koyalım ve şimdi bu bilgileri bizim gibi bir yazı dizisinden değil de farklı kaynaklardan edinenlerce dünya tarihine nasıl müdahale edildiğinin hikayesine geçelim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Her şey ilk başta sıradan gibi gözüken bir efsane ile başlar .&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir Tibet efsanesine göre üç dört bin yıl önce Orta Asya'da Gobi'de çok büyük bir uygarlık vardı. Bu uygarlık bir felaket belki de bir atom bombası sonucu yıkılır. Gobi bir çöle dönüşür. Bu felaketten canını kurtaranlar Kuzey Avrupa'ya ve Kafkasya'ya göç ederler. (bu olay tarih kitaplarında okuduğumuz Orta Asya'da kuraklık ve göçler konusu ile uyumludur)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hikayenin ilerleyen zamanlarında bu efsaneye geri döneceğiz. Şimdi sizi hikayenin bundan sonrasında uğrayacağımız ilk durakta yazdıklarıyla bize kaynak olacak oldukça enteresan biri ile tanıştırmak istiyorum. Bu kişinin adı Hans Von Aiberg. Anlattıklarından alıntı yapacağımız kitabının ismi ise "Zigzag Hızır Tezkiresi". Yazarın ismi ile kitabın ismi arasında ilişki kurmak kitabın adında geçen sözcükler hakkında da bilginiz yoksa oldukça zor gözüktüğünü biliyorum. Hikaye tamamlandığında zihninizde şimdi oluşan karmaşaların yerini çok daha başkalarının alacağını garanti ederim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Anlattıklarına ve onun gerçekte kim olduğu konusuna geçmeden önce hakkında çıkan haberleri sizlerle paylaşmak bu yazı da anlatılanların tarafsız bir bakış açısıyla sunulması adına önemlidir. Bu nedenle konu dışında gibi gözükse de aşağıdaki haberdeki bilgileri okumanızı istiyorum. Bu haber bize Aiberg'in başına gelenlerin en az yazdıkları kadar ilginç olduğunu da gösterecek.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Haberin başlığı şöyle : "Türkiye’deki en ilginç dolandırıcılık skandallarından birine imza atan Bülent Ayberk’in kurbanlarından topladığı paralarla porno arşivi kurduğu ortaya çıktı." Türkiye için oldukça sıradan gözüken bu haber başlığı devamında bizi yazı dizimizle çok ilgili bir noktaya taşıyacak.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Haberin devamı (yıl 2007):&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
"Profesör Hans von Aiberg, ya da gerçek ismiyle Elazığlı lise mezunu Bülent Ayberk, din ile bilimi buluşturduğunu iddia ettiği “Arz’dan Arşa” kitaplarıyla üne kavuşmuştu bir zamanlar. Yıllar sonra gerçek yüzünü ortaya çıkaran polis operasyonuyla, haziran ayında eşiyle birlikte tutuklanarak hapse atıldı. İkisi tutuklu 7 kişilik Aiberg şebekesi, “Teşekkül oluşturmak suretiyle bilişim yolunu kullanarak, İslam dinini istismar edip nitelikli dolandırıcılık yapmakla” suçlanmıştı. Balıkesir Cumhuriyet Savcılığı, aylar süren inceleme ve araştırmalar sonrasında iddianameyi tamamlayarak geçtiğimiz hafta davayı açtı. Yani, yüzlerce kişiyi dolandıran sahte profesör ve şebekesi, yakında hâkim karşısına çıkacak.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
59 yaşındaki Bülent Ayberk’in maskesini düşüren Zig-zag Operasyonu’nda 8’i dizüstü olmak üzere toplam 10 bilgisayara ele konmuş, sahte profesörün evinde 80 porno CD bulunduğu basına yansımıştı. Haziran ayında el konan bilgisayarların bir buçuk yıllık kayıtlarının incelenmesi sonucu ise şebekenin çok daha kapsamlı bir ‘arşivi’ olduğu ortaya çıktı. İncelemelerde, içinde çocuk ve hayvan pornosunun da bulunduğu 1000’den fazla sapık görüntü ortaya çıkarıldı. Bunlar arasında eşcinsel porno görüntüleri ve iğrenç çizgi filmler de var. Ancak bu görüntüler ‘Aiberg İddianamesi’ne dâhil edilmedi; çünkü şebekenin bu görüntüleri internette yaydığı bir türlü kanıtlanamadı."&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Buraya kadar da aslında ülkemizde yaşanan olaylardan farksız gibi görünen bir dolandırıcıcan bahsediyormuşuz gibi durduğunun farkındayım. Ama bu noktada insanın aklına da gelmiyor değil, ülkemizde istenmeyen dosyaların kendi kendilerine bilgisayarlarımıza sızıyor olması gerçeği. Yorum yapmayı bırakıp haberin içeriğine devam edelim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
"Bülent Ayberk’in sanal dünyadaki izlerini takip etmek her ne kadar zor olsa da bilgisayarlardaki kayıtlar, nelerle uğraştığına işaret ediyor. İncelenen banka kayıtları ise Ayberk’in her ay 10-15 bin YTL topladığını ve bu paraları şahsi giderleri için harcadığını ortaya koyuyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cumhuriyet Savcısı Ali Ceylan, Balıkesir Ağır Ceza Mahkemesi’nde açtığı davada “Suç işlemek amacıyla örgüt kurma ile dinî inanç ve duyguların istismarı suretiyle dolandırıcılık” gerekçesiyle Bülent Ayberk ve eşi Mesude Ayberk hakkında Türk Ceza Kanunu’nun 220, 158 ve 43. maddeleri gereğince toplam 224 yıla kadar hapis talep ediyor. Bu rakamın yüksekliği, aldatılan mağdur sayısının çokluğuyla yakından ilgili. Bu sebeple Ayberk çifti 31 kez, ‘Şûra Üyesi’ diğer 5 de kişi de aynı suçtan 26’şar kez yargılanacak.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İddianamede para akışı şu şekilde açıklanıyor: Paralar, doğrudan Ayberk ve eşinin bankadaki ortak hesabına yatırılmamış. Dikkat çekmesin ve kimler tarafından gönderildiği bilinmesin diye önce sahte profesörün ‘Şûra’ dediği 5 kişiden oluşan yakın çevresinin hesaplarında toplanmış; daha sonra aktarılmış. Aylık ortalama 10-15 bin YTL civarındaki para akışının tamamını Bülent Ayberk ve eşinin şahsi harcamalarında kullanıldığı, biri yazlık olmak üzere üç evin kira ve giderlerinin karşılandığı, Kia Cerato marka bir otomobilin taksitinin ödendiği görülmüş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İddianamede Bülent Ayberk’in Edremit Akçay’da ev satın almak için yardım talep etmesi üzerine Mehmet Korut’un tam 100 bin dolar verdiği de kayıtlara geçiyor. Bu yüzden, Akçay’daki evin mağdur Mehmet Korut’a iadesi talep ediliyor. Toplanılan paralarla alınan otomobile ise el konulması isteniyor.&lt;br /&gt;
İnternette ‘mürit’lerine “Brezilya’da yaşayan Jana’ya her ay 1000 dolar gönderiyorum.” diyen Ayberk’in bu ifadesini doğrulayacak banka kaydı da bulunamadı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Böylece dolandırıcı Ayberk’in ‘Jana’ ismini hayranlarından para koparmak için uydurduğu iyice netleşti. İddianamede ‘Jana terimi’ şöyle açıklanmış: “2300 yılından günümüze zaman gezmeni olarak UFO (uçan daire) yoluyla gelen, Brezilyalı anne-baba’dan Amerika’da yeniden doğan, yarı felçli, kendilerine iyiliklerle yardım eden, kötülüklerden koruyan, düşmanlarıyla mücadele eden, bu sebeple çalışmaması gereken, aylık masrafı 1000 ABD Doları olan, Hızır Aleyhisselam ile görüşen kişi olan Hans von Aiberg’e her konuda yardım eden, 23-24 yaşlarında hayalî bir kadın.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet bir dolandırıcılık hikayesinin arkasından Agarta diye anlattığımız hikayenin benzeri bir şey çıkacağını beklemediğinizi düşünüyorum. Bakalım Aiberg veya tam adıyla Bülent Ecevit Ayberk kendisini nasıl savunmuş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
"Bülent Ayberk’in 2002 yılındaki bir chat sırasında kendisine sorulunca “Evet Elhamdülillah, bu Jana… Evet, bu Jana’nın zamanda geriye sardığındaki resmi.” diyerek onayladığı fotoğrafın gerçekte yabancı bir kadın şarkıcıya ait olduğu, biraz oynama yapıldıktan sonra “zaman gezmeni Asket’in resmi” denilerek internete sürüldüğü belirtiliyor. Ayberk’in bazı eski hayranları, bu resmi süren kişinin ise “zaman gezmenleriyle bağlantı kurduğunu” iddia eden Billy Meier adlı bir başka sahtekâr olduğunu duyuruyor sanal âlemde.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İddianamede, Bülent Ayberk’in para istemek için internette uydurduğu diğer tuzak bahanelere de yer veriliyor: Fakir üniversite öğrencilerinin harç paralarını karşıladığı, kendisinin yarı felçli olduğu ve özel hastanelerde tedavi gördüğü, yeni kitaplar yazacağı, kanser tedavisi için keşfettiği Edoferon adlı ilacın hammaddesini yurtdışından getireceği; fakat kredi kartı limitinin dolduğu gibi iddialar. Bu konuda hayranlarına söylediği bir söz savcının dikkatini çekmiş ve altı özellikle çizilmiş: “Sakın ve sakın beni o tarihî üçkağıtçılarla, umut tüccarlarıyla ve akbaba hekimlerle karıştırmayın, ben bir bilim adamıyım ve başarı oranımız 39 hastada 11 fire.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Söz konusu bahaneler arasında daha ilginç olanı ise “CIA, MOSSAD ve MİT gibi istihbarat örgütleri tarafından takip ve taciz ediliyorum. Bu sebepten dolayı sürekli yer değiştirmem gerekiyor ve birkaç ev kiralamam lazım.” şeklinde ifadeler kullanması.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
10 yıla yakın süredir sanal dünyada ‘avlanan’ Bülent Ayberk’in ne kadar para topladığı bilinmiyor. Ancak hesap hareketlerinin incelenmesi sonucu bu miktarın önemli ölçüde netleşmesi bekleniyor. Tutuklandıkları sırada Ayberk çiftinin banka hesabında 158 bin YTL ile 100 bin dolar olduğu ortaya çıkmıştı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tutuksuz yargılanan sözde ‘Şûra Başkanı’ Hülya Üstünkaya’nın bu göreve getirilme gerekçesi de iddianamede yer buluyor. Hülya Üstünkaya’nın Şûra Başkanı olacağını, Ayberk’e güya Hızır Aleyhisselam söylemiş!… &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Savcı, tutuksuz olarak yargılanan ve Ayberk tarafından kandırıldıklarını söyleyip şikayetçi olan ‘Başkan’ ile diğer üyeler Akın Tunca, Ergün Bektaş, Kadir Ümit Asa ve Mehmet Korut hakkında da 185 yıla kadar hapis talebinde bulundu. Yüzlerce kişiyi dolandırmaktan hâkim karşısına çıkacak Bülent Ayberk hakkında şimdiye kadar 24 kişi şikayetçi oldu. Henüz belirlenemeyen mağdurlar içinse önümüzdeki aylarda yeni bir dava daha açılacak.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İddianamede yer alan bilgilere göre Bülent Ayberk, kendisini “Hans von Aiberg” adıyla Danimarka asıllı bir fizik profesörü olarak tanıttı ve gazetelerde fal bakarak tanındı. Uydu, roket, astrofizik ve nükleer fizik dallarında ödül aldığını iddia eden Ayberk, Nobel ödülüne aday gösterildiğini ve yaşayan 6 kara delik ve 2 ak delik uzmanından birisi olduğunu öne sürdü. Ayberk’in, Hıristiyanlık’ın kendisini tatmin etmemesi sebebiyle ateist, daha sonra da araştırmaları sonucu din olarak Müslümanlığı, milliyet olarak Türklüğü seçtiği bilgisinin yer aldığı iddianamede, sahte özgeçmiş inşa ettiği ve 1980’li yıllarda yazdığı kitaplarla üne kavuştuğu ifade ediliyor. Sahte isimle kurduğu internet sitelerinde taraftar topladığı ve görüşlerini yaydığı da belirtiliyor. Ayberk, Allah’ın istediğini öne sürerek bir şûra (jüri) kurdu ve başkanlığına Hülya Üstünkaya’yı seçtirdi. Hızır ile görüştüğünü, ilahi emirler aldığını ve kendisinin Hanif İslam öğretisine bağlı olduğunu söyleyen Bülent Ayberk’in, para toplamak için binbir türlü yalan uydurduğu belirtiliyor. Sahte profesörün eşi Mesude Ayberk, tutuklanmadan önce Balıkesir Üniversitesi’ne bağlı bir meslek yüksekokulunda öğretim görevlisiydi."&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kendimize kaynak olarak seçtiğimiz kişinin hakkındaki bu olumsuz haberin daha en başından sizi hayal kırıklığına uğrattığını biliyorum. Bahsedilen bu dava ortalama iki yıl sonra sonuçlanmıştı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
"HANS" TAKMA ADLI BÜLENT AYBERK HAKKINDAKİ DOLANDIRICILIK DAVASINDA KARAR&lt;br /&gt;
31 Ekim 2008 / 21:05&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Balıkesir Emniyet Müdürlüğünün 2 Yıl Önce, Protestan İslam Grubuna Yönelik Düzenlediği Operasyonda Tutuklanan Sahte Fizik Profesörü İle Suça Ortak Olduğu İddia Edilen Öğretim Üyesi Eşinin Yargılandığı Dava Sonuçlandı&lt;br /&gt;
Balıkesir’de, dolandırıcılık iddiasıyla yargılanan, "Hans" takma adlı Bülent Ayberkv e eşinin yargılandığı dava karara bağlandı. Bugün gerçekleşen 12. duruşmada, mahkeme Bülent A. ile eşini hapis ve para cezasına çarptırdı. &lt;br /&gt;
Hapis cezası 2 yıldan az olduğu için serbest kalan Ayberkler’in gün para cezaları ise adli para cezasına dönüştürüldü. Ayrıca, Balıkesir 1. Ağır Ceza Mahkemesi Bülent-Mesude A. çifti hakkında, "5 yıl denetimli serbestlik tedbiri" uygulanmasına karar verdi. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Buna göre, 5 yıl içinde tekrar suç işlemeleri halinde, "Hükmün açıklanmasının geri bırakılması" kararı işletilecek. Mahkemenin verdiği kararı beğenmeyen Bülent Ayberk’in ceza yediği için üzgün olduğu bildirildi. &lt;br /&gt;
Bu iddiaların ve mahkemenin sonuçlanmasının ardından Aiberg hakkında çok olumlu ve söylediklerini destekleyen bilgiler de yayınlandı. Bunlardan bir tanesinde Aiberg yukarıdaki haberin tam aksine bakın nasıl anlatılıyordu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
"Bilim adamı, düşünür, yazar ve gazeteci olan Profesör Dr. Hans Von Aiberg, 1945 doğumlu, İskandinav asıllı bir Alman teorik fizikçisidir. Freiburg ve Kopenhag Üniversiteleri’nden, kozmoloji ve kozmogoni bilimleri üzerinde öğrenim görerek mezun olmuş; çeşitli üniversitelerde araştırıcı ve öğretim üyesi olarak görev almıştır. Din olarak İslamiyet’i ve milliyet olarak da Türk olmayı seçen Aiberg, kendi uzmanlık konularının yanısıra, İslami bilimleri derinliğine incelemiş ve bugüne kadar 80 dolayında yabancının Müslüman ve Türk olmasında aracı olmuştur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Propaganda ve reklamdan her zaman kaçınan Aiberg’in tamamen Kur’an hedeflerine dayanan teorileri, uluslararası bilim platformunda ilgi görmüş ve bugüne kadar “uydu-roket”, “astrofizik” ve “nükleer fizik” dallarında üç ödül almıştır. Bugün, kozmoloji biliminin yaşayan altı “karadelik” (K136) uzmanından biri olan Aiberg, tek başına kurduğu “Corn Hole” (Sur Borusu) ve “Etherodynamics” (Esir-Nur Dinamiği) teoremleri ile fizik dalında, “Beşinci İşlem” ile matematik dalında. “Alternatif Nobel Ödülü”ne aday gösterilmiştir. “Jorge Luis Borges”in (E1)1986 yılındaki ölümünden sonra, yaşayan tek “akdelik” (S2) uzmanı olarak kalmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bilim-din bilgi birikiminin oluşturduğu 40 yaşlarına kadar geçen süre içinde, İslam tevazuuna ve bilgin mazbutluğuna yakışır bir sadelik içinde, sessiz ve derinden gitmeyi ilke edindiği için, popüler olmaktan her zaman kaçınmıştır. Gizli Müslüman olarak kaldığı süre içinde, çalışmaları uluslararası bilim çevrelerince büyük ilgi görmekteyken, Müslümanlığını açıklamasından sonra, aynı çevreler başarılarından söz etmeye pek yanaşmamış, hatta üstüste Nobel adayı gösterildiği halde, parlak teorileri gözardı edilmiştir. Daha sonra, Alternatif Nobel Ödülü’ne aday gösterilmiş olmasına rağmen, sadece 1986 yılında profesörlüğe taltif edilmekle yetinilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Doktorasını, “Profesör Abdus Salam” (S31) ile birlikte “Birleşik Alanlar” (K57) üzerinde çalışarak veren Aiberg, daha sonra “Dr. Thelma Moss” (G17) ile birlikte “Kirlian Fotoğrafları” ve “Beşinci Boyut: Bilinç” (K80) konularındaki tezlerini vermiştir. Ünlü bilgin “Stephan Hawking” (S27) ile “Kara Delik Buharlaşmasına Bağlı Olarak Evren’in Yaratılışı” sırrının çözümünde birlikte çalışmış; somut sayılar gibi soyut sayıların da dört işlemli matematiğinin yapılabileceğini, “Sonsuz Ötesi Matematik Yöntemi” ile göstererek bilim dünyasında şaşkınlık yaratmıştır. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Oysa, Aiberg’in teorik bulgularının yanısıra, önemli konularda bazı icatları da vardır. Bilgisayarlarda uygulanan “algoritim” ve “anolog” sistemlerinin bulucusudur. Bugün mutfaklarda kullanılan mikrodalga fırınlar, Aiberg’in çizimlerinin geliştirilmesi ile ortaya çıkmıştır. Laser ışını ile “üç boyutlu hologram TV” yapımı için verdiği çizimler ise son aşamalarda geliştirilmek üzeredir.&lt;br /&gt;
&amp;nbsp;Dış basında, “Omni”, “Unexpected” gibi dergilerde, genelde müstear isimlerle yazılar yazmıştır. Ayrıca, basınımızdaki süreli yayınlarda, bilim dergilerinde ve bazı dergilerin bilim köşelerinde yer almıştır. Fen bilimlerinin dört ana dalı yanında, parapsikoloji, psikoloji ve sosyal bilimlere de vakıf olan Aiberg, bu çok yönlülüğünü hemen her dalda yazdığı sayısız makale ile sergilemiştir.&lt;br /&gt;
&amp;nbsp;Aiberg sadece mekanik bir bilim adamı sayılmamalıdır. Gülmece yazarlığından, orkestra şefliğine dek türlü heyecanı dile getirmiştir. Türk edebiyatı ve müziğine yüksek düzeyde vakıf olup, türlü enstrüman çalmaktadır."&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İki kaynağıda okuduğunuzda Aiberg'in ya da Ayberk'in gerçekte kim olduğunu anlamak iyice zorlaşmaktadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tüm bu olumlu ve olumsuz iddiaların içerisinde Aiberg'in rahmetli Cumhurbaşkanı Turgut Özal'a danışmanlık yaptığı da yer almaktadır.Yaşar Nuri Öztürk'ün bir programına da konuk olduğu söylenen Aiberg hakkında olumlu olumsuz pek çok iddianın Türkiye'de uzun uzun tartışıldığı ve hatta onun Fethullah Gülen cemaati tarafından oyuna getirildiği gibi iddalar çeşitli kaynaklardan edinilebilecek bilgiler arasındadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İlginizi çekiyorsa Aiberg hakkındaki tüm bu iddiaların peşine düşmek sizin kararınız olacak bir konudur. Ben bu yazı dizisinin en başında herhangi bir şspat yükümlülüğüne girmeden sadece anlatıcı rolü üstlendiğimi belirtmiştim. Bu nedenle Aiberg hakkında olumlu veya olumsuz bir yönlendirme yapmayacağım ve şu ana kadar okuduklarınızdan edindiğiniz bilgilerle hikayenin Aiberg durağında size eşlik edeceğim. Aiberg'in kitaplarının ise dünyada sadece Türkçe olarak yayınlandığını da bu noktada belirtmem gerek.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aiberg kendi anlatımıyla müslüman olduktan sonra Türkiye de faaliyet gösteren Zigzag grubu ile tanışmıştır. Yine hikayeye devam edebilmek için Zigzag Grubu hakkında kısa bir bilgi edinmekte fayda var.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zigzag grubu ve öğretisinin temeli Mevlana Halid-i Bağdadi'ye dayanmaktadır. Mevlana Halid-i Bağdadi, 1770-1827 yılları arasında Bağdat’ta yaşamış ve Kadiri dergahında eğitim görmüş bir Mevlevi’dir. Bağdadi, “Abdülkadir Geylani”nin el verdiği bir kimse olarak da bilinmektedir. Bu özelliği ile Halidilik ve Geylanilik, Müslümanlık’ta birbiriyle bağıntılı bir tarikat gibi görünmüştür. Ancak, daha sonra, Hazreti Hızır’dan ders aldığını ve onunla “Alemleri, ilahi katları birlikte gezerek öğrendiğini” bildiren Bağdadi, bir tarikat olmayan, ancak bir bilim ve sevgi birliği olarak tanımlanabilecek “Halidi Öğretisi” ile Geylanilik’ten ayrılmıştır. &lt;br /&gt;
Bağdadi, ardında kalanlara , vasiyetinde şöyle sesleniyor: &lt;br /&gt;
“Mümin, ilk önce benim mütevazi dergahıma tenezzül etsin. Sonra hemen dergahımı terk etsin; sırasıyla “Nakşibendi”, “Melami”, “Geylani”, “Halveti” ve bilinen her dergaha feyizlenene kadar girsin. Sonra, gidecek hiç bir dergah kalmayınca, sünnetin dört mezhebine birden girip, dördünün de mensubu olsun. O zaman anlayacaksınız ki, onların bittiği yerde “İslam” başlamıştır. Siz “İslam”a gelince, işte en başta sizi uğurlamış, fakat en sonda sizi ağırlamış olacağım. Buluşmamız o güne kalmıştır.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Ben, Hazreti Hızır’ın müridi ve öğrencisi olmakla “ebediyim”. Bana sakın “mürşid” denilmesin. Sakın ardımdan “Hazret” lakabı kullanılmasın. Eğer beni “evliya” diye anarsanız, sizlere lanet olsun. “İhtiram” (saygı) ve tapınmak ayrı ayrı şeylerdir. Sakın Resulullah’ı Allah’tan çok sevmeyin. Sakın beni hepsinden çok sevmeyin. Ben olduğum gibi göründüm; göründüğüm gibi oldum ve daima onurumla yaşadım. Benden sonra, sakın beni olduğumdan başka türlü göstermeyin. Ne bana, ne Resulullah’a tapmayın; sadece Allah’a tapın. Çünkü, bütün geçmiş “velilerin” ardından baktığımda, o mübarek zatların çevresinde bir takım dalkavuk ve sahtekar grupların çöreklendiğini gördüm. Bu sahte çevreyi, vefatımın ardından, dergahımdan uzaklaştırın. Unutmayın ki, hiç bir “veli”, yaşadığı sürece, kendisi hakkında evliyalık iddiasında bulunmamıştır. Çünkü, “Veli”, Allah’ın adlarından biri olan “El-Veli” olup, kullarına ait olamaz. Bizler sadece “Veli”nin kulları olabiliriz. Bana bunları ve bu lakapları yakıştırmayın.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bağdadi, vasiyetinin, “Mektubat-ı Mağribiyye” (Batı’ya Mektuplar) adını verdiği bölümünde, Hazreti Hızır ve ondan aldığı bilgilerle ilgili olarak şunları söylemiştir: &lt;br /&gt;
“Allah katından şimdiye kadar verilmiş en yüce bilimi almış olan mübarek bir zatın öğrencisiyim. Ondan aldıklarımı, “Mağrip Cemaat”e emanet ediyorum. O bilgiler sizin pusulanız olacaktır. Onda, “Zamanın Efendisi”nin (Hazreti Hızır’ın), bilimin gelişmesi yolunda verdiği ilahi işaretleri bulacaksınız. Zamanın Efendisi, yalnız bana değil, hepinize irşad ediyor. Ben onun öğrencisi ve müridiyim.” &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hazreti Hızır’dan aldığı bilgileri, “Mağrip Cemaat”e (Batı toplumuna) emanet ettiğini bildiren Bağdadi’nin “Mektubat-ı Mağribiyye”si şöyle devam ediyor: &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Doğulu ve Batılı mensuplarım birbirlerinden ayrılsınlar; aralarında manevi kardeşlik ilişkisinden başka bir bağıntı bulunmasın. Çünkü, Doğu’dan mürşid doğar; ancak Batı’da alim olamadan göçer. Batı’dan ise alim doğar. O zaman, Batı’da Güneş de doğar. Ben bir ağaç diktim; büyüdü; bir dalı Doğu’ya, bir dalı Batı’ya ayrıldı. Her ikisi de başka başka meyva verirler. Doğu’nun meyvası tohuma kaçmıştır; Batı’nınki ise tazedir. Batılı, Doğulu’dan uzak duracaktır. Çünkü, Doğulu, müminlerin malı olan ilmi “kaybetmekten” sabıkalıdır. Batıdakiler, bu “kayıp ilmi” bulacaklardır. Emanetlerim Doğu’da kalacak; fakat “Batı’nın” olacaktır. Bunun için, ağacımın gövdesine bir zeval “nöbetçi” bıraktım.” Zigzag grubu öğetinin Bağdadi'den yola çıkarak oluşmasını ise aşağıdaki gibi tanımlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
"Hazreti Hızır’ın “Fatihat-ı Fukara” duası ile belirlediği ve her bir katını Fatiha Suresi’nin bir ayeti ile denkleştirdiği “Yedi Gök” katmanından en alttakinin cifir ismi “Zeğ-Zağ”dır. “Arş”ın bu en alt katında “Levh-i Mahfuz” bulunmaktadır. “Zeğ-Zağ” sözcüğünün Kur’an’daki karşılığı, “Zil-Zal” olup; anlamı, “dalgasal oluşumlar, gel-gitler, zig-zag çizen dinamizmler” demektir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aslında, Fatiha Suresi’nin son ayeti ve Batı alfabelerinin son harfi olan “Z”, Hazreti Hızır’ın simgesidir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hazreti Hızır, “Arş”ın “Zeğ-Zağ” katının ilmini almış ve bu sırrı Bağdadi’ye vermiştir. İrşadda, hem Abdülkadir Geylani’ye, hem de Hazreti Hızır’a bağlı olan Bağdadi, Doğulu öğrencilerine “Kadiriliği” ve “Halidiliği”, Batılı öğrencilerine ise “Hızırıliği”, yani “Zig-Zag Öğretisi”ni bırakmıştır. Aslı “Zeğ-Zağ” olarak bilinen bu öğretinin adı, Batı dillerindeki kullanım kolaylığı bakımından “Zig-Zag Öğretisi” olarak değiştirilmiştir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Allah katından büyük bir bilimin sahibi olduğu” Kur’an’da belirtilen zaman gezmeni Hazreti Hızır’ın “Hızır Tezkiresi” aracılığıyla Bağdadi’ye dikte ettirdiği eşsiz bilgilerin (Zig-Zag Öğretisi’nin), bugünkü resmi bilimin ne kadar üstünde olduğunu ve çağdaş bilim adamlarına nasıl harika ipuçları sağladığını bu yazı dizisinde sunacağız. Örneğin, geçtiğimiz yüzyıl içersinde, tüm evreni tek başına kapsayan en genel kuram olan kuantum fiziğinin (111) tamamına yakın bulguları, Zig-Zag mensuplarınca başarılmıştır. İlerde göreceğimiz gibi, 11 boyutlu kuantum fiziği (D15), birleşik alanlar (D19), dört temel kuvvet birimleri (K57), karadelikler (K39, S22), parelel evrenler (K156, D8) ve bu konular kapsamındaki bir çok buluş, Bağdadi’nin önderliğindeki Zig-Zag mensuplarınca yapılmış ve Zig-Zag Öğretisi, bugüne kadarki sayısız buluşlarıyla çağdaş bilime öncülük etmiştir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Vasiyetinde, Hazreti Hızır’dan aldığı bilgileri Batı toplumuna bıraktığını bildiren Bağdadi, ölümünden önce, tezkirelerinin tamamını, ikinci kuşaktan öğrencisi olan Türk asıllı “Hekim Bey”e (bazı kaynaklara göre, “Ekim Bey”), öğretisinin Doğu Ekolü’nü sürdürmesi ve Batı Ekolü’nün kurulması amacıyla bırakmıştır. Hekim Bey, Bağdadi’nin vasiyeti gereği, Hızır Tezkiresi’nin ilk emanetçisi ve koordinatörüdür. "&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu açıklamadan da anlayacağınız gibi yukarıdaki alıntı bir yazı dizisinin parçasıdır. Bu yazi dizisinde Aiberg'in yazdığı kitaplardan yola çıkılarak ve başka kaynaklara da başvurularak öğretinin detayları ve bilime nasıl ışık tuttuğu iddiaları tüm detaylarıyla anlatılmaktadır. İlgilenenler için bu bilginin internet adresi :http://www.hanifislam.com/zigzag/index.htm'dir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu adrese girdiğinizde anlatılanların içerisinde Einstein, Hitler, Nikolai Tesla, Nikolai Kozyrev, Stephan Hawking ve daha pek çok isimle karşılaşacağınızı şimdiden söylemek isterim. Bir çoğu tanınmış bilim adamlarından olan bu isimlerin Zigzag ve benzeri bir grupla nasıl iş birliği içinde oldukları ve dünya tarihindeki önemli buluşların tıpkı Altınçağ'ın tanımında söylendiği gibi Kur'an'daki ayetleri doğruladığı ve dahası bunların tıpkı Agarta'da söylendiği gibi yer altındaki bir liderle nasıl ilişkilendirildiklerini hayretle öğreneceksiniz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hayalgücünün çok ötesinde olan sonuçların nasıl bilimsellik ve aerkeolojik bulgulara dayandırıldığı konusu doğru veya gerçek tartışmasına girmeden gerçekten okunmaya değer bir kurgu olduğundan bunların bir kısmını sizlerle paylaşmaya devam edeceğim.&lt;br /&gt;
Bağdadi’den, Hızır Tezkiresi’ni teslim alan “Hekim Bey”, Kahire’ye yerleşmiş ve ölümüne kadar Kahire’de yaşamış olan Türk asıllı bir Mısır yurttaşıdır. Hekim Bey’in ölümünden sonra, Hızır Tezkiresi, yine Kahire’de yaşamakta olan, “torunu” Hekim Bey’e geçmiştir. Bundan sonra, Doğu Ekolü’nde Tezkire emanetini alanlar, “Hekim Bey” müstear adıyla anılmışlardır. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zig-Zag Öğretisi’nin önderlerinden, ilerde sözünü edeceğimiz “George Ivanovich Gurdjieff” (1872-1949), Hekim Bey’in yakın dostlarından olup, yazmış olduğu “Meetings with Remarkable Men” (Karşılaştığım Olağanüstü İnsanlar) adlı kitabında, İstanbul’da tanıştığı Hekim Bey’den uzun uzadıya söz etmiştir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zig-Zag Öğretisi’nin ilk Batılı kurucusu ve koordinatörü, Danimarka asıllı bir Alman olan “Axel Heiberg”dir (1875-1952) Heiberg, Bağdadi’nin ikinci kuşak öğrencilerinden olup, tüm yazışmalarında, “K. M. Allein” (Karl Michael Allein) müstear adını kullanmıştır. “Hekim Bey” gibi bu gelenek devam ettirilerek, Heiberg’in halefleri de “K. M. Allein” adıyla anılmışlardır. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bugünkü Dünya haritasına baktığımızda, Kanada’nın kuzeyinde bir “Axel Heiberg Adası”nın var olduğunu görüyoruz Kanada’nın Franklin iline bağlı olan 43178 kilometrekare yüzölçümündeki bu ada, Otto Sverdrup tarafından 1898-1902 yılları arasında yapılan bir keşif gezisinde keşfedilmiş ve adaya, bu geziyi finanse eden Axel Heiberg’in adı verilmiştir (Anabritannica Ansiklopedisi, c.3, s.66).&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Daha önce ezoterizmin sembolizminden bahsetmiştik ve ezoterik öğretilerde sırların ancak zamanı geldiğinde açıklandığından da bahsetmiştik. Şimdi bakın ZigZag öğretisi kendisini nasıl anlatıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
"Kur’an’ın cifir aritmetiğinden başka, “misal” denilen bir sembolizmi vardır. Kur’an’daki bu ilahi misallerin gizliliğinin açılması ve bilime mal edilmesi, zamanla ve zincirleme bir sırayla olmaktadır. Bu misaller (sembolizm) tüm insanlara verilmekle birlikte, “Bundan sadece alimlerin anlayacağı” Ankebut Suresi’nin 43. ayetinde şöyle bildirilmiştir: &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Hem bu misaller yok mu, biz onları insanlar için veriyoruz; ancak onlara alimlerden başkası akıl erdiremez.” &lt;br /&gt;
Burada kastedilen, bir grup alim değil; alimlerin, çağı, “zamanı geldikçe” bu misalleri anlaması demektir. Bilimsel evrim süreci gereği, zamanı geldiğinde, alimler bu gizliliği kavramaktadırlar. Çünkü Kur’an, “her çağın kitabı” olduğundan, bilimsel evrimin gerektirdiği zaman beklenmekte ve o zamana kadar bu ilahi misaller gizli tutulmaktadır. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir “kapalı devre” yayın olan, yani belirli bir zümreye tahsis edilmiş olan Hızır Tezkiresi, Kur’an “misallerinin” açıklanmasında önemli bir görevi üstlenmiştir. "&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bundan sonra anlatılanlarda Hızırdan zamanı ve yeri geldikçe ilgili bilgilerin Doğu için Hekim Bey'e Batı için ise daha sonra KMA olarak kısaltılacak olan K.M Allein'e geldiğini ve onlar aracılığı ile de bilim adamlarına mektuplar yolu ile iletildiği anlatılmaktadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Özetle bu grup Kur'an'da yer alan bilgilerin bir gün bütün dünya müslüman olacak hadisinden yola çıkarak zamanı ve yeri geldiğinde anlaşılması için Hızır'dan aldıkları bilgileri bilim adamlarına ulaştıran bir çeşit özel ulaktır. Daha da hayret verici olanı bu ulakların gönderdikleri mektuplarda ilgili ilmin sırları bulunmakta ve bilim adamları bu doğrultuda buluşlarına yön vermektedirler. Kulağa oldukça inanılmaz gelen bi hikaye, günümüzde iktidarların ve liderlerin her gün gazete de okuduğumuz kurgu ve hikayelerinden bile daha inanılmazdır. Ama yine de son derece başarılı bulduğum bu kurguyu paylaşmaya devam edeceğim. Son söz okuyucunundur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(devam edecek)</description><link>http://fasulyeningunlugu.blogspot.com/2012/02/ya-tutarsa-11-insanoglu-gucun-pesinde.html</link><author>noreply@blogger.com (Fasulye)</author><thr:total>3</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-1704911421933597242.post-6482277522915949110</guid><pubDate>Sun, 05 Feb 2012 19:36:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-02-05T22:14:11.122+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Ya tutarsa</category><title>YA TUTARSA (10) AGARTA, GELİBOLU, TROYA VE UFOLAR</title><description>Altın Çağ'ın tanımı bile başlayan dizimiz yeraltı şehirleri, mağaralar, agarta ve ezoterizm bilgileri ile ilgili kısa duraklardan sonra şimdi de bir diğer fenomene Ufolar'a değineceğiz. Giderek akıl sınırlarını aşan ve bir çok insana giderek saçma gözükmeye başlayan bu hikayede uğradığımız duraklar daha sonra anlatacaklarımıza temel oluşturması açısından tek tek ele alınmaktadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi Gelibolu'ya uzanalım ve Ufo'larla ilgili fenomenlere kulak verelim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Türkiye’nin en gizemli bölgelerinden biri de, Çanakkale boğazının çevresinde yer alan, kadim Misya bölgesi dâhilinde yerleşik olan ve Çanakkale iliyle, Gelibolu yarımadasını ve kadim Trakya kentini kaplayan alandır. Yer altı Işık Ülkesi Agartanın yer altı galeri ağının kadim girişlerinden birinin de bulunduğu bu bölgenin, tarihin gidişini etkiyecek çapta gizemli fenomenlere sahne olmak gibi bir özelliği vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yaklaşık İ.Ö.1100 yıllarında bu bölgede, Grek Mitolojisinin Tanrıları Kahramanlarının sürekli olarak ortaya çıktıkları ve savaşan ölümlülerin çarpışmalarına katıldıkları efsanevi Troya Savaşı yapılmıştı. İşte Troya Savaşının kaderini tayin eden de, Tanrı denilen varlıkların, ya da daha ziyade Yüce Güçlerin temsilcilerinin ölümlü beşerlere bu şekilde müdahale etmeleri olmuştur. Acaba, Tanrılar ile Kahramanlar; yani Yüce varlıklar doğrudan Agartadan gelmekte ve dış dünyaya okült bir tarzda korunan, Troya girişinden mi çıkmaktaydılar?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bin yıl kadar sonra İ.Ö.72 yılında, Romalı General Lucullus’un emrindeki birlikler, Pontus Kralı 6. Mithridates’in ordusuyla Çanakkale yakınlarında karşı karşıya geldi. Romalı işgalcilerden sayıca çok üstün olan Pontus Kralı, galip geleceğinden kesinlikle eminde. Ne var ki, Grek yazar Plutarch’a göre, 6. Mithridates’in tam Roma ordusuna saldırmaya hazırlandığı sırada, çok tuhaf bir olay meydana geldi: birdenbire gökyüzü açıldı ve iki ordu arasına gökten, parlak, gümüşi renkte silindir biçiminde büyük bir obje indi. Bu fenomen her iki orduyu da şaşkınlığa uğrattı ve hareketsiz bir hale getirdi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yukarısı’nın günümüzde bir ufolojik tezahür olarak tanımlayacağımız bir fenomen vasıtasıyla beşerlere müdahale etmesi anlaşıldığı kadarıyla, Pontus Kralını kaçırtmış ve Lucullus’un galip gelmesini sağlamıştı. Tarihin çizgisi bir kez daha Çanakkale boğazının çevresinde çizilmiş ve beşer tarihinin gerçek mimarları bir kez daha mevcudiyetlerini hissettirmişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yaklaşık 2000 yıl sonra aynı bölgede yapılan ve tarafların kaderini tayin edici mahiyette olan bir diğer savaş ta, bütün bir alayın ortadan kaybolmasına yol açan çok daha tuhaf bir fenomene sahne olan Çanakkale savaşıydı. 28 Ağustos 1915 sabahı bir İngiliz Alayı Anafartalar’daki Suvla Koyunda, 60 No’lu tepe(kayacıkağılı) yakınlarındaki garip bir yer bulutuna girmiş ve bir daha hiç görülmemişti. Daha sonra da bu alayın kayıp olduğu rapor edilmişti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Olayın tanıkları olan Sappers F.Reichart, R.Newnes ve J. L.Newman imzaladıkları bir raporda gördüklerini şu şekilde anlatıyorlardı: “… Güneş doğduğunda hava gayet açıktı, görünürde tek bir bulut yoktu… Ancak 60 No’lu tepe üzerinde, ekmek biçimde altı ya da sekiz adet bulut asılı duruyordu-hepsi de aynı biçimdeydi. Saatte yedi ya da sekiz km.lik bir hızla güneyden esen rüzgâra rağmen bu bulutlar pozisyonlarını hiçbir şekilde ya da biçimde değiştirmedikleri gibi, rüzgârın etkisi altında da sürüklenmediler. Yerden 150m. Yukarıda yer alan gözlem noktamızdan görüldüğü kadarıyla, yaklaşık 60 derecelik bir yükseklikte öylece asılı duruyorlardı. Bu bulut grubunun tam altına rastlayan yerde, arazi üzerinde aynı biçimde olan ve sabit duran yaklaşık 250m. Uzunluğunda 60m. Yüksekliğinde ve 60m. Genişliğinde bir bulut bulunuyordu. &lt;br /&gt;
Bu bulut tamamen yoğundu ve hemen hemen katı bir madde yapısında görünüyordu… Tüm bunlar yerdeki bulutun 2500m. Kadar güneybatısında, Rododendron Dağı üzerlerindeki siperlerimize yerleşmiş bulunan NZE 1.Sahra Bölüğünün 3. Takımının 22 askeri tarafından gözlemlenmişti.Gözle noktamız 60 nolu tepeye 90 m. Kadar yukarıdan bakıyordu. Sonradan anlaşıldığına göre, bu tuhaf bulut kuru bir dere yatağının ya da çökmüş bir yolun(kayacıkdere) üzerinde bulunuyordu. Ve arazi üzerinde böylece dururken yanları ile uçlarını mükemmel bir şekilde görebiliyorduk. Öteki bulutlar gibi açık gri renkteydi. “daha sonra, birkaç yüz kişiden oluşan İngiliz alayı, First Forth Norfolk un bu çökmüş yol ya da dere boyunca 60nolu tepeye doğru ilerlediğini fark ettik. 60nolu tepe üzerindeki birlikleri takviyeye gidiyor gibiydiler. Ancak söz konusu buluta ulaştıklarında hiçbir tereddüt göstermeksizin doğrudan bulutu içerisine ilerlediler. Sonunda, 60 No’lu tepe üzerinde yayılarak savaşmak üzere hiç kimse ortaya çıkmadı. &lt;br /&gt;
Bir saat kadar sonra, yürüyüş kolundaki son erler de bulutun içerisinde kaybolduktan sonra aynı bulut gayet rahat bir şekilde, yerden kalktı ve herhangi bir bulut ya da sis gibi yavaşça yükselerek, raporun başında değindiğimiz diğer bulutların yanına katıldı. Tüm bu süre boyunca bu bulut grubu aynı yerde asılı kalmıştı ve o tuhaf yer bulutu kendi seviyelerine yükselir yükselmez hepsi birlikte kuzeye, yani Trakya’ya doğru ilerlemeye başladılar. Kırk beş dakika içinde, gözden kaybolmuşlardır. “söz konusu alay kayıp ya da yok edilmiş olarak bildirildi. İngiltere Türkiye’den bu alayın geri verilmesini istediğinde, Türkiye bu alayı ne esir aldığını, ne temas ettiğini ve ne de böyle bir alayın varlığından haberi olduğunu belirten bir yanıt vermişti. 1914–1918 yıları arasında, bir İngiliz alayı 800ile 4000 kişi arasında oynayan bir güçten oluşurdu. Bu olayı gözlemlemiş olan bizler, Türkiye’nin söz konusu alayı hiçbir zaman esir almadığını ya da temas etmediğini teyit ederiz…”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Charles Berlitz bu vakayı “özel manyetik alanların ya da sismik fayların yahut her ikisinin birden bulunduğu yerlerin civarda bilinmeyen varlıkların müdahalelerinin söz konusu olabileceğini gösterdiği için ilginç bulmaktadır. Aslıda, Berlitz’in u açıklaması, müdahale kelimesini kullanması açısında önem kazanmaktadır. Çünkü bu ifade, Çanakkale savaşındaki fenomeni, müdahale unsuru taşıyan öteki olaylarla bağlantılandırmaktadır. Berlitz, bu sözleriyle Çanakkale boğazı civarındaki gizemli bir bölgenin varlığına da işaret etmiş olmaktadır. Berlitz’in değindiği üzere, bu bölge bir fay hattının üzerinde yr alır. Ve bu alan dâhilindeki manyetik tesirler sorununa ışık tutabilecek olan bazı hususları açıklığa kavuşturmakta yarar vardır. &lt;br /&gt;
Araştırmacı Robin Collyns, aynı konuyu işlediği bir yazısında, John Hargravein Suvla Koyu çıkarmasına ilişkin olarak yaptığı bir açıklamayı aktarırken, “21 Ağustos 1915 tarihinde birkaç tabur pusula ibresinin aşırı derecede kuzeye doğru sapmasından ötürü bu alanda yönlerini kaybetti,” demektedir. Collyns, olaya yol açan garip bulutların, aslında, İngiliz alayını kaçıran ve manyetik düzensizliklere yol açan uzay gemileri ani Ufolar olup olmadıklarını sormaktadır. Bu, üzerinde düşünülmesi gereken bir husustur. Bu konudan olmak üzere, dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta da, yer altı dünyasına açılan kadim girişim mevcudiyetidir. Bu tür girişlerin, daha başka metotların yanı sıra herhangi bir davetsiz misafire karşı, tecrit edici bir perde işlevini görecek olan bir mayetik alan ile korunduğu söylenir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Grek Mitolojisinde geçen, Tebai Krallığı Athamas’ınilk eşi Nephele’den Phrixus adında bir oğlu ve Hele adında da bir kızı olur. Bir süre sonra Nepheleden bıkan Athamas, Ina adında ikinci bir hanım alır. Ina, sahte bir kehanet öne sürerek, çocuklarını kurban etmesi için Athamas’ı ikna eder. Çocuklar tam öldürülecekleri sırada anneleri Nephele ki bu isim bulut anlamına gelmektedir ortay çıkar, ve onları sisleri ve dumanlarıyla sarıp sarmalayarak, Hermes’in kendine verdiği postu altından olan ve uçan bir koçun sırtına bindirir. Phrixus ile Hele bu uçan koçun sırtında havalanarak Tebai’den kaçarlar. Tam Çanakkale boğazının üzerinden uçarlarken, bir fırtına kopar ve zavallı Helle koçun sırtından düşerek Çanakkale boğazında boğulur- unun üzerine, buraya Helenlin denizi anlamına gelen Hellespont adı verilir. Fırtınayı atlatan Phrixus, altı koç tarafından Colchiz’e götürülür. Koç burada Zeuas’a kurban edilir. Bu koçun altın postu, daha sonra Jason ile Argonotları arayacakları ünlü Altın Post haline gelecektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Görüldüğü gibi bu son derece ilginç bir öyküdür. Bir bulut ortaya çıkmakta ve iki çocuğu sisli perdesiyle sararak çevredeki kişilerce görülmeyecek bir hale getirip böylece bir uçan altın araç nakletmektedir. Gelibolu’da gözlemlenmiş olan kaybolma fenomiyle bu efsane arasında şaşırtıcı bir benzerlik vardır. Belki tüm alay da, Collynsin kuşkulandığı gibi aynı şekilde bir ufoya nakledilmiştir. Acaba buluta girdiklerinde, demateryalize olup sonra ufonun içinde materyalizm mi olmuşlardı? Butür bir ışınlama vakası olabilirdi. Fakat olayda sonra bulutun dağılmayıp tuhaf şekilde öteki bulutlara katılmış olması ve hepsinin birden Trakya yönünde uzaklaşmaya başlaması bulutun kendisinin bir UFO olabileceğini akla getirmektedir. Ufolar iyonlaşma yoluyla bir butlu görüntüsü oluşturabilirler. Ufolojik literatürde bulut görünümde olan ufolara ilişkin gözlemlere sı sık rastlandı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu efsanenin geriye kalan kısmı da çok ilginç bazı unsurlar taşımaktadır örneğin öyküde anlatılan olayın, Gelibolu’da meydana gelen kaybolma vakasıyla benzerliğinden öteye efsanenin odaklandığı yerlerden biri gerçekten de Çanakkale boğazının(kadim hellespont)kendisidir: bu son derece ilginç bir husustur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gözden kaçırılmaması gereken bir diğer okta da, tam Çanakkale boğazı üzerindeyken bir fırtınanın kopmasıdır. Uçmakta olan bir aracın bu saha üzerinden geçişini etkileyen bir fırtına bir manyetik bölgenin yıkıcı mahiyetteki güçlerinin faaliyete geçişini kapsayan bir olay olabilir ki bu tür güçler bu bölgede gerçekten de mevcuttur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu efsanenin bir başka ilginç yanı da altın koçun izlediği Tebai, Çanakkale boğazı, Colchis yoludur. Colchis, Karadeniz’in doğu kıyısında Kafkasların eteklerinde Elbruz dağından pek uzak olmayan bir noktada yer alıyordu: dolayısıyla, ayrıca dünya mitolojilerini en ünlü yolculuğu olan Argonun yolculuğunda varış mahallini de oluşturan kutsal Colchis, Agartanın kadim girişlerinin birinin yakınlarında bulunmaktadır ve Troya ovası da, Çanakkale boğazı kıyılarında uzanır. İşte Hermes’in sağladığı kadim bir uçan aracı izlediği bu rota, iki ayrı kadim Agata girişinin yer aldığı iki gizemli bölgeyi birbiriyle irtibatlandırmaktadır. Şu hususu da hemen hatırlatmalıyız ki kutsa yerleri birbirine bağlayan düz hatları, ufoların uçuş yörüngelerine tekabül ettiği söylenmektedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dahası, Hermesin fizik dünyadan ayrılan canları Hadese, yani yer altı dünyasına götüren Grek Tanrısı olduğunu da biliyoruz. Acaba, Hermes gerçekte, Agartanın Yüce Konseyinin yer altı şebekesinin girişlerine ulaşabilmeleri amacıyla bazı kişilere yol gösteren bir habercisi miydi?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muamma dolu Çanakkale bölgesi, görünüşe göre manyetik kökenli olan düzensizliklerin meydana gelişine paralel olarak yoğun bir UFO faaliyetinin de gözlemlendiği diğer gizemli bölgelerin kesişme noktasını oluşturuyor gibidir. Bu bölgeler iki büyük su kütlesi ile kıyılarına, Marmara denizi ile ege denizine tekabül etmektedir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Egeye Çanakkale boğazı ve Karadeniz’de de İstanbul boğazı vasıtasıyla bağlana bir iç deniz olan Marmara Denizi kadim propontis, denizciler ile balıkçılar arasında önceden herhangi bir belirti olmaksızın, ani deniz hareketleriyle girdaplar gibi üzensizliklerin oluştuğu çalkantılı bir deniz olarak kötü bir şöhret yapmıştır. Tecrübeli denizciler sınırları dâhilinde seyretmekte olan gemiler tekneleri tehdit den belirli tehlike bölgelerinden söz ederler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Marmara üzerinde faal halde olup da, söz konusu düzensizlikleri oluşturan güç her ne ise, ayrıca, uçmakta olan araçlarında etkilemekte ve hiç beklenmeksizin onu tesir alanına giren uçakların düşmesine sebep olmaktadır. Ne ilginçti ki, Marmara Denizi 40 derece kuzey ile 41 derece kuzey enlemleri arasında yer alır ve bu enlemler üzerinde birçok felaketin ve ufolojik fenomeninin kastedildiği diğer iç su kütlesi olan Amerika’daki büyük göllerden Erie gölü bulunmaktadır bu konudan olmak üzere göden kaçırılmaması gereken bir başka hususu da Marmara’nın güney ve doğu kıyılarını hemen akınında dört tatlı su gölünün bulunmasıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1954–1959 yılları arasında  Marmara civarında düşen uçakların aşağıda yer alan listesi hava facialarının  özellikle bu felaket sahası dâhilinde aşırı derecede yoğunlaştığını  göstermektedir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ayrıca, aynı yörede ortadan kaybolan uçaklara ilişkin iki vaka da mevcuttur. 29 Haziran 1956 da, Ulubat gölü üzerinden bir jet uçağının kaybolduğu rapor edilmişti. 19 yıl sonra, 31 Ocak 1975 akşamı, saat 18.41 de, Türk Hava Yollarının bursa adlı jet yolcu uçağı inişe hazır bir halde Marmara’nın kuzeyinde yer alan Yeşilköy havalimanındaki piste yaklaşıyordu. Tam o sırada Yeşilköy’ün ışıkları söndü. Ve hava limanının otomatik no-break sistemi devreye girene kadar, 25 sn.lik bir süre geçti. Ancak, kaptan pilot uçağın reflektörlerini kullanmak suretiyle inişe geçmek istemeyerek kuleye, radyo telsizle dönüşe geçeceğini bildirdi. Undan sonra radyo bağlantısı kesildi ve bursa uçağı bir daha asla görülmedi! Yetkililer pas geçen kaptan pilotun gerekli irtifaya ulaşmadan dönüşe geçtiğini ve dolayısıyla da uçağın kontrolünü kaybederek; Yeşilköy Hava Limanı, Ambarlı, Hayırsızada arasında kalan dar bir üçgen dâhilinde Marmara’ya düştüğünü ileri sürmüşlerdi. Ne var ki, kaptan pilot böylesine aşikâr bir hata yapamayacak kadar tecrübeliydi ne uçağın ne de yolcuların hiçbir izine rastlanamadı. Uçağın denize düşüşünün görülmemiş olmasının yanı sıra, herhangi bir uçak kalıntısı ya da herhangi bir ceste bulunamamıştı. Bir süre sonra aramalara son verildi ve bu olay da unutulup gitti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Marmara denizinin üzerinde ve çevresinde yer alan söz konusu yöre, UFO gözlemlerinin sanki bir araya toplandığı bölgelerden biri olarak tebarüz eder. Ve tabi İstanbul kenti, bu gizemli felaketler saha dâhilindeki UFO faaliyetinin odak noktasını oluşturur. İstanbullular çoğunlukla gökte büyük bir hızla seyreden ve ya Marmara’nın üzerinde gözden kaybolan ya da Marmara’ya dalan gece ışıklarında bahsederler. Bunlara ilişkin bazı örneklere müteakip sayfalarda göreceğiz. Ayrıca daha pek çok kayıtlanmamış olaylar da mevcuttur. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Türkiye’nin ege kıyıları ya da Klasik Çağdaki adıyla İyonya Kıyıları bir diğer komple ufo felaket alanı oluşturmaktadır. Tanrıça Io’nun ülkesi anlamına gelen İyonyada gözlemlenmiş olan en eski ufolojik fenomen olarak sınıflandırabileceğimiz bir olaya, Efesin kutsal taşı diopet hakkındaki efsanede değinilmektedir: “ Efes kentinin yüce Artemis’in mabediyle gökten inmiş olan kutsal taşın koruyucusu olduğunu herkes bilir…” (resullerin işleri: 19/35).&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu sözleri, Aziz Pavlos’un Efes’teki vaazlarına kaşı çıkarak ayaklanan güruhu dağıtan kent yetkilisi söylüyordu. Bahsettiği taş, bir önceki bölümde açıklandığı üzere, İlahi Güçlerin neşrettikleri Spritüel Tesirleri zapt edici bir anten, bir odak noktası olarak işlev görüyordu. Bu bölümde bizi ilgilendiren husus ise, kutsal taşın Efes’e ulaşma şeklidir. Kent yetkilisinin belirttiği gibi, bu taşın gökten geldiğine ya da Greklere göre, Zeus’un kendisinden geldiğine inanılırdı. Bir mabedin odak noktasını oluşturan bu tür bir kutsal taş, genellikle benimsenen yorumun aksine, bir meteorit olamazdı. Her şeyden önce, çağlar boyu etkinlini sürdüren bir kutsal işlevi yerine getirebilecek mahiyetteki bir taşın özel olarak hazırlanması gerekmektedir. Yani uzayda kendiliğinden oluşamaz. Üstelik bu tür objeler, gökten kendiliklerinden düşmezler, daha ziyada yeryüzüne indirilirler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Belirli dinlerin ve tradisyonların inananlarınca ululanan, göksel kökenli daha başka kutsal taşlar da vardır. Bunların en ünlüsü, Kâbe’nin güneydoğu köşesine yerleştirilmiş olan ve Müslümanlarca kutsal addedilen Kara Taştır, yani Hacer-i Esved’dir. İslam tradisyonuna göre en Yüksek Cennetten indirilen Kara Taş, Sirius’tan gelmiştir. Tibet tradisyonlarında, Norbu Rinpoch ya da Sanskrit’te Chintamani denilen ve yeryüzüne Tanrıların habercisi olan bir “kanatlı at” tarafından getirilmiş olduğuna inanılan bir başka kutsal taş daha vardır. Kanatlı at ifadesini, bir uzay gemisinin tanımı olarak yorumlayabiliriz. Andrew Tomas, bu taşın da muhtemelen, Sirius’tan geldiğine işaret etmekte ve yeryüzüne bir uzay aracı ile getirilmiş olabileceğine dikkati çekmektedir. Tibet’in kutsal taşının yeryüzüne nakledilmesinde kullanılan metodun, Efes’teki diopet içi de geçerli olması çok muhtemeldir. Çok uzak bir geçmişte, Efes’in üzerinde beraberinde son derece değerli bir emanet, yani eşsiz özellikleri haiz bir taş getiren bir uzay gemisinin belirmiş olabileceğini tahayyül edebiliriz. Troya’daki Palladium’un da efsaneye göre yeryüzüne Zeus tarafından gönderildiğini hatırlarsak, ufolojik yorum çerçevesinde, bu heykelin de Dardanus’a yıldızlararası bir araç vasıtasıyla iletildiğini düşünebiliriz. Anlaşıldığına göre, Agarta’daki Ana İlahi İstasyonu tesis etmiş olan göksel varlıklar ayrıca yerkürenin her yanında tali istasyonlar da kurmaktaydılar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1975 ve 1976 yıllarında, Anadolu’nun belirli bir bölgesinin üzerinde, birbiri arkasına iki gizemli uçak kazası meydana geldi. Bu vakalarda dikkati çeken husus, kazaların oluştuğu sahanın, birkaç tane tatlı su gölünün bir arada bulunduğu Göller Yöresinin güneyinde yer almasıydı. Gizemli olayları inceleyen kişilerin aklına derhal şöyle bir soru gelmişti: acaba Türkiye’nin Göller Yöresi de,&amp;nbsp; Kuzey Amerika’daki Büyük Göller gibi, yerküremizin karaların iç kısımlarında yer alan felaket bölgelerinden birini mi oluşturuyordu? Bu, pek de boş bir soru değildi, çünkü sivil havacılar arasında yetkili kişilerin her iki kazayı birlikte değerlendirerek ulaştıkları sonuçlar bu görüşü destekler mahiyetteydi.&amp;nbsp; Söz konusu facia alanı, Eğridir Gölü, Burdur Gölü ve Kovada Gölü arasında uzanmakta, Isparta kentini de çevrelemektedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
19 Eylül 1975 günü, saat 23.20 civarında, Türk Hava Yollarına ait bir Boing 727 uçağı, 146 yolcu ve 12 kişilik mürettebatı ile yukarıda tanımladığımız bölgeye düştü. İstanbul’dan havalana uçak, Antalya’ya doğru uçmaktaydı. Daha henüz Isparta’nın güneyinde uçarlarken, kaptan pilotlar her nasılsa varış yerine ulaştıklarına hükmederek alçalmaya başlamışlardı. İşte bu son derece garip bir olguydu. O kadar tecrübe sahibi olan bu sivil havacıların böyle inanılmaz bir hata yapmaları imkânsızdı. Antalya’daki hava limanına yaklaştıkları sırada hava limanından en az 90km.ötede, dağlara çarpmışlardı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
17 Ocak 1976 tarihinde, Ankara’daki Etimesgut Askeri Hava Limanından havalanan C–47 askeri nakliye uçağı, önce Eskişehir’e inmiş, bir saat sonra tekrar havalanarak, bu kez Antalya yönünde uçmaya başlamıştı. Kaptan pilot henüz Kovada Gölü üzerindeyken sivil meslektaşının yaptığı hataya düşmüş ve Kovada Gölünün güneyinde, deniz seviyesinden yaklaşık 900m. Yükseklikteki araziye çarpmıştı. Bu kadar tecrübeli pilotlar, Göller Yöresindeki bu sahayı nasıl oluyordu da Antalya Hava Limanı olarak değerlendiriyorlardı?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Havayolu Pilotlar Derneği(TALPA) yetkililerine göre, uçağı radyo trafik sisteminin Göller Yöresi dâhilindeki yanıltıcı işleyişi, her iki olayda da vaktinden önce alçalarak kaza yapan pilotların görünürdeki hatalı davranışlarına yol açmıştı. Kazaları incelemiş olan bir grup sivil havacı, her iki uçağın pilotlarının, kaynağı Göller Yöresinin güneyindeki bir yerde, muhtemelen de Kovada Gölü yakınında ya da üzerinde buluna bir elektromanyetik düzensizlikten ötürü yanılgıya sürüklenmiş oldukları kanaatine varmışlardır. Dolayısıyla, denilmektedir ki, Antalya Hava Limanının NDB(non-directinal radio beacon) istasyonundan yayınlanıyormuş gibi gözüken ve pilotlara Antalya’ya yaklaştıklarını bildiren yanıltıcı sinyalleri alan pilotlar, kapalı havada yerlerini belirleyebilecek herhangi bir görsel unsura başvuramadan, alçalmaya başlamışlardı. Ne var ki sinyallerin kaynağı gerçek NDB istasyonu olmadığı gibi, Antalya’ya da ulaşmış değillerdi: anlaşıldığına göre, Göller Yöresinin Gizemli manyetik güçleri, harekete geçerek pilotlara ölüm sinyalleri göndermişlerdi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Daha önce de değinmiş olduğumuz gibi, elektromanyetik mahiyette olan ve felaketlere yol açabilen bu tür düzensizliklere rastlanılan yerler, hemen hemen her zaman ufolojik faaliyet bölgesi gibi görülmektedir. Göller Yöresinin güneyinde kalan Antalya kenti, Akdeniz kıyılarında yer alır. Ve Akdeniz’de müteveffa araştırmacı Ivan Sanderson tarafından çok sayıda UFO tezahürlerine paralel olarak olayların meydana geldiği, elektromanyetik anomaliler olarak sınıflandırılmıştı. Akdeniz kaybolan denizaltı vakalarıyla ün yapmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Marmara, Ege ve Akdeniz yörelerinin, gizemli olaylar ve facialar ile muammalı bir ilişkisi varmış gibi görünen önemli ufolojik tezahürlerin sık sık gözlemlendiği bölgeler olarak tebarüz etmelerinin yanı sıra, Anadolu’nun bu sahalar dışındaki çeşitli yerlerinde de daha birçok ufolojik fenomene tanık olunmuştur ve olunmaktadır.&lt;br /&gt;
Ege bölgesi yakın zamanlarda, ege denizindeki deniz hareketlerine ve Anadolu’nun ege kıyılarınca meydana gelen UFO akınlarına ilişkin gözlemlerden ötürü, halkın dikkatini çeker olmuştur. 1981 yılı başlarında, İzmirli bir işadamı ve mercan avcısı olan Refik Tanergün, gazetelerde, ege bölgesinde oluşan muamma dolu fenomenler hakkında açıklamalar yapmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Taner güne göre, Ege denizindeki deniz hareketleri, köşeleri, Midilli, Sakız adaları ile Karaburun’da yer alan, üçgen biçiminde bir saha dâhilinde yoğunlaşmaktadır. Tanergün, kendi deyimiyle bu yeni Bermuda Üçgeninin sınırları içinde birçok kaptanın ve tecrübeli denizcinin gizemli fenomenlere tanık olduklarını belirtmiştir. İzmirli amatör mercan avcısı, bu UFO üçgeni dâhilinde, UFO faaliyeti oluşturdu tehlikeli ir manyetik sahanın bulunduğuna inanmaktadır. Kendisi bu manyetik bölge içinde dev dalgaların birden bire nasıl belirdiğini şöyle anlatmıştır: “ Karaburun açıklarında, derin denizde avlanmaya çıkan çoğu balıkçı, geçtiğimiz (1980 ) Temmuz ayında meydana gelen ilginç olayı halen anımsamaktadır. O aylarda avlanan grubun 300m. Ötesinde, Midilli sahiline bakan tarafta, bir anda denizde, 35- 40m. Yüksekliğinde adeta sudan yapılmış bir perde oluştu. Bu perdenin ardından, hışırtıyı andıran bir sesle parlak bir cismin sulara gömüldüğü gözlendi. Bu bir deniz patlaması değildi. Zira deniz köpürmedi ve etki alanı sadece belirli bir noktada kaldı.” Tanergün, aynı olayın, Ağustos 1980- Ocak 1981 arası altı aylık süre boyunca birçok kez tekrarlandığını ileri sürmüştür: “ bu alanın içine düşen veya rastlantı sonucu giren bir gemi, tekne veya herhangi bir deniz aracı, alabora olmakta, adeta deniz dibine çekilmektedir. Ben, şahsen, Tahsin Kalkavan adlı Türk şilebi ile Tenya 2 adlı Yuna şilebinin bu alan içinde kaza yaptığına inanıyorum. Uzun teorik aştırmalar yapmakla, gerçek ortaya çıkabilir.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sözü edilen şileplerin her ikisi de, geçekten 1980 yılının son aylarında, Tanergünün tarif etti Ege Ufo Üçgeni dâhilinde kaybolmuştu. 21 aralık1980 günü Simeko adlı bir Rus şilebiyle Ertük–2 gemisinin mürettebatı Karaburun açıklarına, Türk-yunan sınırı boyunca seyreden bir geminin birden alabora olarak göz açıp kapayıncaya kadar sulara gömülüşüne tanık olmuşlardı. Daha sonradan, söz konusu geminin, &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tahsin Kalkavan adlı bir Türk şilebi olduğu anlaşılmıştı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ege Ufo Üçgeninin faaliyetinin, sadece yakın zamanlara değil çok eskilere kadar dayandığı belirtilmekte, Tanergün’ün bu konuda bilimsel araştırma yapılmasına ilişkin dileği haklı çıkarılmıştır. Örneğin Cumhuriyet gazetesinin 24 Mart 1958 tarihli sayısında, Karaburun açıklarında Yunan şilebi olduğu söylenen bir geminin hiçbir iz bırakmadan battığına dair bir haber çıkmıştı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dahası, Ege Üniversitesi Astronomi Kürsüsü öğretim görevlilerinden olan ve isimlerini açıklamayan bir grup bilim adamı Tanergün’ün iddialarını onaylamaktadırlar: “ henüz varlığını kanıtlayamadığımız bir gücü inkâr etmek, bilimi inkar etmektir. Zaman zaman gökyüzünde, yabancı cisimleri (ufoların) dolaştığı, artık bilinen bir gerçektir. Bu cisimlerin olağan üstü enerji ve güç taşıdığı da tespit edilmiştir. Örneğin, Atlas Okyanusunda geçtiğimiz(1980) Temmuz ayında görülen bu cisimlerden biri, yaydığı enerji ile dev dalgalara yol açmış, üç teknenin sulara gömülmesine neden olmuştu. Bütün bu gerçekler karşısında, Ege Denizinde meydana gelen iki gemi kazasının da bu tür hareketlerden kaynaklandığını kabullenmek istemeyenler çıkabilir. Ancak, bu, bilinen içinde bulunduğumuz yüzyıl koşulu ile açıklanmak istenmeyen, açıklanmayan gerçeklerden iridir. Egede bir manyetik alanın varlığı her an düşünülebilir. Bunu şiddetini kestirmek mümkün değildir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aynı bilim adamları grubu, 1979 ve 1980 yıllarında Ege kıyılarının çeşitli yörelerinde ufoların sık sık görüldüklerini ve çıplak gözle izlendiklerini belirtmişlerdir. Bu dönemde 1 Mayıs 1979 d ötekide Nisan 1980 de olmak üzere İzmir üzerinde kısa süreli iki UFO akını meydana gelmiştir. Bu arada, birçok İzmirli bu astronomları UFO gösterimleri dedikleri akınları izleme fırsatını bulmuştur. Bilim adamlarına göre İzmir üzerinde yapılan en son UFO gösterisinin tarihi 1981 yılının ilk günlerine rastlanmaktadır: “ geçenlerde iki ayrı yabancı cisim, ..Karşıyaka üzerinde ilginç bir göster yapmıştır. Karanlığı henüz basmaya başladığı dakikalarda iki ayrı yönden gelen ve sürekli ışık saçan bu cisimler, bir hayli alçalmış daha sonra Yamanlar Dağı sırtlarında gözden kaybolmuşlardır. Bu olayın tanığı bir hayli fazladır. Ancak, bu kadar tanık bulmakta güçlük çektiğimi bir başka yabancı cisimden de söz etmekte yarar vardır. Örneğin deniz- dibi yabancı cisimleri(USO’lar). Bu gün kurgu bilim türü filmlere konu olan bu cisimlerin varlığı dayarı yarıya kanıtlanmış gibidir. Etki alanı geniş, enerji küpü bu cisimler, rahatlıkla,&amp;nbsp; deniz-altı ve deniz-üstü hareketlere neden olabilmektedir.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(devam edecek)</description><link>http://fasulyeningunlugu.blogspot.com/2012/02/ya-tutarsa-10-agarta-gelibolu-troya-ve.html</link><author>noreply@blogger.com (Fasulye)</author><thr:total>3</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-1704911421933597242.post-8612440715246313542</guid><pubDate>Sun, 05 Feb 2012 19:21:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-02-05T21:21:17.001+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Ya tutarsa</category><title>YA TUTARSA (9) BU DEFA VAN'DAYIZ</title><description>Yazı dizisinin başında hikayemiz ilerledikçe hızla birden çok yere geçeceğimizi söylemiştik. Şimdiye kadar çoğunlukla Anadolu üzerindeki izleri takip ettik. O halde Kapadokya, Nemrut, Rize, Efes ve diğer küçük ziyaretlerden sonra yolculuğumuzun şimdiki durağı olan Van'dayız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hemen konu ile ilgili alıntılara dönerek Van ve Agarta arasındaki bağlantıyı incelemeye devam edelim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1975 yılında Van dolaylarında yapılan arkeolojik kazılar sırasında, hiç tartışma götürmeyecek bir şekilde mükemmel bir atmosfer içi ve dışı uçuş aracı modeli olan bir heykelcik ortaya çıkarılmıştı. Bariz bir aerodinamik formu olan bu modelde günümüz atmosfer içi ve uzay araçlarında rastlanan şu parçalar yer almaktadır: &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
- Burun konisi,&lt;br /&gt;
- Kokpit,&lt;br /&gt;
- Roket kompartımanı, dikey kuyruk,&lt;br /&gt;
- Çoklu roket lüleleri.&lt;br /&gt;
Kokpitte günümüzde uzay yolcularının kullandıkları türden körüklü bir anti-G elbisesi ve botlar giymiş bir pilot ya da kozmonot oturmaktadır. İki eliyle birden bazı kontrol levyelerini idare ediyormuş gibi bir görünümü olan pilotun oturma şekli çok ilginçtir: bacaklarını yukarıya çekerek karnına doğru bastırmıştır. Bugün ki uygulamalardan biliyoruz ki, pilotlar, karın kaslarını iyice sıkıştırır karınlarını bastıracak şekilde öne doğru eğilirlerse merkez kaç ivmesinin oluşturacağı geçici bayılmaları önleyebilirler. Böylece, modeldeki pilot hem oturuş şekli hem de giydiği ve kanı, alt karın bölgesiyle bacaklarda toplanmasını önleyerek kalbe doğru basıp anti-G elbisesi sayesinde, maruz kalacağı yüksek ivme ve ters ivmelerin bünyesi üzerinde oluşturacağı tesirleri, G-yüküne dayanabilecek durumdadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Araçta kullanılan roket tahrik sisteminin, günümüzde kullanılan türden herhangi bir yakıtı taşıyamayacak kadar sınırlı bir hacim içinde yer aldığı aşikârdır. Dolayısıyla, bunun, vimana denilen kadim uçan araçları sevk etmede kullanılan cıva esaslı bir tahrik sistemi olması çok muhtemeldir. Bu sistemin egzoz çıkışını sağlayan lülelerin biden fazla olması da gerçekten ilginçtir: günümüze ilk kez, insan taşıyan uzay kapsüllerini yörüngeye oturtmak için geliştirilen devasa roketlerde kullanılan çoklu lüle sistemine böyle kadim bir uçan araç modelinde rastlanması, roket uzmanlarının ilgisini çekecek bir husus olsa gerek!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEj9wXj1VyfRRnqRm2lKqlBIRL1wi7DMx4nUxaV3cme0IuPoHxjT-tsVSCyQIThswl13Cy93DUV14G5VI2ZbPoAmS-mPaI0SdoEVcLeGOyIizetkqHy1lccMLCVDFBVDwxzscR7cqOstqVI/s1600/tg21.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEj9wXj1VyfRRnqRm2lKqlBIRL1wi7DMx4nUxaV3cme0IuPoHxjT-tsVSCyQIThswl13Cy93DUV14G5VI2ZbPoAmS-mPaI0SdoEVcLeGOyIizetkqHy1lccMLCVDFBVDwxzscR7cqOstqVI/s1600/tg21.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;İşin ilginç yanı, bu tür bir aracın bir uzay aracından daha başka, bir işlev görmüş olması da mümkündür. Ancak, bunu tartışmazdan öce, bu gizem dolu heykelciğin kökenini araştırmamız gerekmektedir. Arkeoloji bize bu uzay aracının bir Urartu eseri olduğunu söylemektedir. Mevcudiyeti arkeolojik keşifler öncesinde bazı Asur metinlerinden öğrenilmiş olan Urartu Krallığının İ.Ö.9yy.da kuzeydoğu Anadolu’da geliştiğini görüyoruz. İ.Ö.8.yy.da sınırlarını genişletmişler ve kuzeyde Kafkas’ların ötesine, doğuda Urmiya gölüne, batıda da Fırat a kadar ulaşmışlardı. Başkentleri Van’ın güneydoğusunda yer alan ve söz konusu kazıların yapıldığı toprak kale ya da Tuşpaydı. Toprak kale kayalardan oluşmuş doğal bir muhkem mevki üzerinde kurulmuştu. Kente kayalara oyulan bir geçitten geçilerek giriliyordu. Urartu krallığının yer aldığı dağlık bölgeye Urartu adını, Urartuların güney sınırındaki güçlü komşuları olan Asurlular vermişlerdi. Bu ad, daha sonra, İbranicede Ararat şeklini almış ve daha önce de bahsettiğimiz gibi batılıların Ağrı dağı için kullandıkları Ararat adı buradan gelmiştir. Ne var ki ağrı dağı Urartu sınırları içinde kalan gizemli mahiyetteki tek dağ değildi. Kafkas’ların ötesine kadar uzandıklarına göre, Elbruz dağının yani Agartanın gizemiyle direk temasa geçmiş olsalar gerek. Fakat belki de, Anadolu’ya geldiklerinde Agarta hakkında zaten bilgi sahibiydiler. &lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
Arkeologlar, Urartuların Sami ırkından değil de Asya kökenli olduklarını kesin bir dille belirmektedirler. Ve ayrıca, Urartu sanatı özelliklede metal işçiliği ve mimarisi tamamıyla orijinal olan birçok unsur taşımaktadır. Urartu metal işçiliği, Grek dünyası ile Etrurya ve Frigya daki gelişmeleri etkilemiştir. Urartu metinlerinde 25 tonluk masif taş blokların 60m. Yüksekliğindeki dik bir tepeye çıkarılması gibi büyük bir beceri ve bilgi isteyen inşaat mühendisliği işlerinin başarıyla Gerçekleştiğine dair kayıtlar vardır. Urartular, orijinal bir kültür, yaratabilecek ve dahası, aerodinamik bir aracın modelini biçimlendirecek seviyede olduklarına göre, beşer- üstü kökenli bir Yüksek Uygarlıkla temas etmiş ve Onlar tarafından etkilenmiş olmaları gerekir. Ve muhtemelen de, bu Yüksek Uygarlık orta Asya’nın altında uzanan Agarta Işık Uygarlığıydı.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&amp;nbsp;Bazı Urartu eşyaları üzerinde görülen bir sembol bu teoriyi desteklemektedir: söz konusu sembol, Agartanın Amblemi olan Gamalı Haçtır. Üstelik Urartuların kayalardan oyulma geçitler kullanmaları da, Agartadan esinlenmiş olmalarına atfedilebilir. Urartuların, üzerinde Elbruz dağının yer aldığı altında ise Gamalı Haç çizimleriyle bezeli mağaralar ile yer altı geçit sistemlerinin uzandığı Kafkas’lara doğru sınırlarını genişletmeleri, muhtemelen kültürlerinin kurucuları ile aralarındaki, uzun bir geçmişe dayanan teması sürdürme kararında olduklarını göstermektedir. Dolayısıyla, yer altı tünel şebekesiyle irtibat halinde olan Urartuların, kilometrelerce uzanan bu galerilerde nasıl yolculuk yapıldığına da tanık olmaları gerekirdi. Dünyayı agartanın ve tünel sistemlerinin mevcudiyetinden haberdar eden ilk kişilerden olan Br. Ferdinand Ossendowski “Hayvanlar, İnsanlar ve Tanrılar” adlı kitabında Agartalıların yer altı geçitlerinde büyük bir hızla yolculuk yaptıkları olağan dışı arabalara sahip olduklarını yazmıştı. Bu enformasyonun ışığı altında, Urartu heykelciğinin, aslında tünel ağı içinde seyahat etmek için, kullanılan türden bir agarta roket arabasının modeli olup olmadığı sorusu akla gelmektedir.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
Gerçekten de, bu aracın bazı dizayn özellikleri bu tür bir işleve ilişkin olabilir. Örneğin aracın altındaki hafif içbükey eğim, bu aracın, tünellerin içinden yerle temas etmeden bir hat üzerinde sevk edilmiş olduğunu gösterebilir. Ayrıca kokpitin üstüyle yanlarının herhangi bir koruyucu kafes ile örtülmemiş olması çok muhtemeldir. Bu tür bir uygulamanın herhangi bir uzay aracı için imkânsız olmasına rağmen, roket kızağı türünden araçlarda hiçbir sakıncası yoktur. Öte yandan, aracın sol yanında görülen ve A harfine benzeyen şekilde, Agartayla ilişkisini belirliyor olabilir.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
Urartu kazıları sırasında, Erzurum’un İspir kazasında ortaya çıkarılmış olan bu türden diğer bir ilginç eserde yaklaşık 3000 yıllık olduğu sanılan pişmiş topraktan yapılma bir kozmonot heykelciğidir. 1873 yılında Günaydın gazetesinde konuyla ilgili olarak çıkan bir haberde şöyle deniyordu: “arkeologlar bu heykeli ilerlemiş bir uygarlığa sahip kimselerin yapabileceklerini ifade etmişlerdir. Yöredeki bazı kimseler ise, heykelin, odevirde başka dünyalardan geldiği sanılan astronotlardan ilham alınarak yapılabileceğini söylemişlerdir…”&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;
(devam edecek)</description><link>http://fasulyeningunlugu.blogspot.com/2012/02/ya-tutarsa-9-bu-defa-vandayiz.html</link><author>noreply@blogger.com (Fasulye)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEj9wXj1VyfRRnqRm2lKqlBIRL1wi7DMx4nUxaV3cme0IuPoHxjT-tsVSCyQIThswl13Cy93DUV14G5VI2ZbPoAmS-mPaI0SdoEVcLeGOyIizetkqHy1lccMLCVDFBVDwxzscR7cqOstqVI/s72-c/tg21.jpg" width="72"/><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-1704911421933597242.post-4031253169624680896</guid><pubDate>Sun, 05 Feb 2012 19:14:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-02-05T21:14:27.065+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Ya tutarsa</category><title>YA TUTARSA (8) AGARTA'DAN ANKARA'YA</title><description>Kendilerine Bilim Araştırma Merkezi diyen grubun çalışmalarından ve diğer bir çok kaynaktan alınan bilgilerle sizlere aktardığımız Agarta hikayesindeki gizemli üçgen kısmında Ankara hakkında orta atılan iddialara yer verileceğini belirtmiştik. Şimdi bu sözümüzü tutalım ve ezoterik araştırmalaryla ünlü Ergun Candan'ın Gizli Yönleriyle Atatürk adlı kitabında yer verdiği ilginç&amp;nbsp;bir iddaya kulak verelim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhfkIj5BPiarqDpq0TRgaMhFFw9mfqPJm_vYxHObbHDLmpa9E2DxLN2CHKs3TpC8zYtWByu5I7izTqxU0ptih82fANsf7X3nXlfPYjK4_aJXypAYdlXtXEmyeoKbtQ3fIWqpJ3Na3iZ9j8/s1600/ankaraharita.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhfkIj5BPiarqDpq0TRgaMhFFw9mfqPJm_vYxHObbHDLmpa9E2DxLN2CHKs3TpC8zYtWByu5I7izTqxU0ptih82fANsf7X3nXlfPYjK4_aJXypAYdlXtXEmyeoKbtQ3fIWqpJ3Na3iZ9j8/s1600/ankaraharita.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Osmanlı Devleti zamanında başkent İstanbul' du ... Ancak Cumhuriyet'in ilanından sonra Atatürk başkent olarak Ankara'yı seçmiştir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Atatürk'ün böyle bir seçimi neden yaptığı bugüne kadar çok fazla irdelenmemiştir. Belki Vatan'ın kurtarılma mücadelesinde Ankara'nın merkez olarak kullanılması Bunu gerektirmiştir diye düşünülebilir. Bu kuşkusuz ki, doğrudur. Ancak bu konuyla ilgili bilgiler yan yana getirildiğinde ilginç bazı sonuçlarla karşı karşıya kalınmaktadır. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;
&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="stil171" style="text-align: left;"&gt;Cumhuriyet'in ilk yıllarıda neredeyse boş denecek kadar az bir nüfusa    sahipti ve kırsal bir. alanda kuruluydu. Bunun için bazı Batılı Devletler    büyükelçi göndermeyeceklerini açıklamalarına rağmen, Atatürk ve Türk    Hükümeti kararlarından hiçbir zaman vazgeçmediler. Ve 13 Ekim 1923' de    Atatürk'ün isteği üzerine, İsmet Paşa ve dört arkadaşı Ankara'nın başkent olması için Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne yasa önerisi verdiler.    Öneri mecliste oylandıktan sorıra Ankara, Türkiye Devleti'nin yeni başkenti    oldu.&lt;/div&gt;&lt;div class="stil171" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="stil171" style="text-align: left;"&gt;Atatürk Ankara'nın Başkent olmasıyla ilgili görüşlerini şöyle açıklamıştır: &lt;/div&gt;&lt;div class="stil171" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="stil171" style="text-align: left;"&gt;Ben Türk'ün imkansızı imkan haline getiren kudretini bütün dünyaya göstermek için Ankara'yı istedim. Bir gün gelecek şu çorak tarlalar yeşil ağaçların çevirdiği villalar arasından uzanan yeşil sahalar, asfaltlar ve binalarla bezenecek: Hem bunu hepimiz göreceğiz, yakında olacak ... &lt;/div&gt;&lt;div class="stil171" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="stil171" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="stil171" style="text-align: left;"&gt;Atatürk'ün bu sözlerinin de çok kısa bir süre sonra gerçekleştiğini, Batılı devletler büyük bir şaşkınlıkla izlemişlerdir. Ancak bu konunun tamamı değildir... &lt;/div&gt;&lt;div class="stil171" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
Ankara'nın Spiritüel Coğrafya' da önemli bir yeri vardır. &lt;/div&gt;&lt;div class="stil171" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
Ve bize göre Atatürk'ün Ankara'yı Başkent yapmasının en önemli nedenlerinden biri de budur. Konuyu biraz açalım ... &lt;/div&gt;&lt;div class="stil171" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="stil171" style="text-align: left;"&gt;Petrus Vesconte'nin 1311 yılında hazırlamış olduğu bir harita vardır. Bu haritada rüzgar gülleri ile kerte hatlarının belirlediği dış ve içte oluşan iki dairenin de ortak bir merkeze sahip olduğu görülür. &lt;/div&gt;&lt;div class="stil171" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
Petrus Vesconte'nin haritasındaki kerte hatları ile odak noktaları ağının oluşturduğu desene sadık kalmak koşuluyla daireleri haritamızın üzerine yerleştirdiğimizde elde ettiğimiz iki dairenin sınırları içinde kalan alanda pekçok inisiyatik merkez yeralmaktadır. &lt;/div&gt;&lt;div class="stil171" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
İç dairenin üst kısmı Troya'nın, alt kısmı ise Efes'in tam üzerinden geçmektedir. Sardes gibi bir zamanlar önemli inisiyatik merkezler de iç dairenin sınırları içinde yer alırlar. &lt;/div&gt;&lt;div class="stil171" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
İç dairenin bulunduğu bölge bir başka açıdan daha önemli bir olayın geçtiği gizem perdesiyle örülüdür. Aziz Yuhanna'nın bir vizyon halinde aldığı İncil'in Vahiyin bölümü, Ege Bölgesi'ndeki 7 kadim merkezde bulunan topluma hitaben verilmişti. İşte bu 7 merkezden Efes ve Sardes, söz konusu dairenin üstünde, Bergama, Thyatira ve İzmir içinde, Filadelfiya ve Laodicea ise çok yakınında yer almaktadır. &lt;/div&gt;&lt;div class="stil171" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
Dış dairenin geçtiği yerler ise tarihte çok önemli bir yere sahip olan bazı inisiyatik merkezlerin tam üstünden geçmektedir: Cumae, Şam, Nemrut, Giresun ve Gize ... &lt;/div&gt;&lt;div class="stil171" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="stil171" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="stil171" style="text-align: left;"&gt;Cumae: Roma Gelenekleri'ne göre İtalya' daki Cumae denilen yerde "Yeraltı Dünyası "na inişi sağlayan bir geçit vardır. PalIadion'u Troya' dan İtalya'ya götürmüş olan Aeneas, yeraltı dünyasına Cumae denilen yerden inmişti. &lt;/div&gt;&lt;div class="stil171" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
Yine bazı kaynaklara göre, Yunan Mitolojisi'nde ifade edilen Troya'rundüşüşünden sonra, Aeneas'ın yanısıra Erithreia Kahiriesi de İtalya'ya göç etmiş ve Kyrre Merkezi'ni oraya taşıyarak Cumae'yi tesis etmiş olup, ünlü Cumae Kahinesi ile aynı kişidir. Burada gerçekten de, Cumae Kahinesi'nin yaşadığı söylenilen mağarada son bulan 1 km uzunluğunda bir tünel bulunmaktadır. &lt;/div&gt;&lt;div class="stil171" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjT3ywbk8Cl4UN7p4osYOjmofA39F7_tNR5RhTx0mJIs1UgEOBOadRyUhsj84IIywb7AlOZuzfckzAUET28sH5gfUhSpEejsSIidLrLRGYzp4BXojClM9UPRA5iQtQeZDDB78NgodBdnEI/s1600/kitaplikgizliata13_clip_image002_0001.gif" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjT3ywbk8Cl4UN7p4osYOjmofA39F7_tNR5RhTx0mJIs1UgEOBOadRyUhsj84IIywb7AlOZuzfckzAUET28sH5gfUhSpEejsSIidLrLRGYzp4BXojClM9UPRA5iQtQeZDDB78NgodBdnEI/s1600/kitaplikgizliata13_clip_image002_0001.gif" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="stil171" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="stil171" style="text-align: center;"&gt;Petrus Vesconte'nin çizdiği haritasının    sadeleştirilmiş halidir. &lt;/div&gt;&lt;div class="stil171" style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEiNCydIIP-K1oAd-uXeUGsWHcuahJtRmtHmILQkILmlhLmqG3EcdrPkO4sO-vYM93SkIuGkY_l2qr3uIjcoli2tk-t94C_y-5dCDM23v2JO7LXJgxbaIAwMGQ4cnnyyA35YMkyWZGz4Fus/s1600/kitaplikgizliata13_clip_image002_0002.gif" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEiNCydIIP-K1oAd-uXeUGsWHcuahJtRmtHmILQkILmlhLmqG3EcdrPkO4sO-vYM93SkIuGkY_l2qr3uIjcoli2tk-t94C_y-5dCDM23v2JO7LXJgxbaIAwMGQ4cnnyyA35YMkyWZGz4Fus/s1600/kitaplikgizliata13_clip_image002_0002.gif" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;Petrus Vesconte'nin haritasında    ortaya çıkan iç ve dış dairelerin geçtiği bölgeler. &lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;Şam: Şam'ın bir zamanlar Sufi inisiyasyon merkezi olduğu bilinmektedir. Örneğin Batı'nın en önemli inisiyatik ekollerinden biri olan Rosicrucian Tarikah'nın kurucusu olan Christian Rosenkreutz, 15. Yüzyıl' da Şam' daki Bilinmeyen Üstatlar tarafından inisiye edilmişti. &lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;Nemrut: Mitra İnisiyasyonu'nun merkeziydi. &lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;Giresun: Eski adı Cerasus olan Giresun'un açıklarında Karadeniz'de yer alan Ares Adası'nda Rodoslu Apollonius'a göre bir zamanlar mermerden inşa edilmiş olan gizemli bir mabet bulunmaktaydı. Bu mabedin nasıl bir fonksiyon gördüğü ve akıbeti bilinmiyor. &lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
Rize: Mısır İnisiyasyonu'nun merkeziydi. &lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;Petrus Vesconte'nin haritasındaki bu ilginç rastlantılar üzerine, şimdiye kadar yurtdışında birçok araştırmacı, bilima damı ve yazarın yayınladığı makale ve kitaplar bulunmaktadır. Örneğin, 1939 yılında yayınlanan bir makalede Albay A.T. Powel şunları söylemiştir: &lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;Eş merkezli iki dairenin üzerinde çok sayıda merkezin yer alması matematikselolarak tesadüf ihtimalini öylesine azaltır ki, bu durumda sadece kasti bir düzenlemenin araştırılması gerekir. &lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;Petrus Vesconte'nin 1311 yılında hazırlamış olduğu haritadan çıkarttığımız ortak merkezli iki dairesel geometrik şekilden başka, dikkat ederseniz bir başka geometrik şekil daha çıkmaktadır. Troya, Nemrut ve Gize'nin bulunduğu noktaları haritamızda birleştirdiğirnizde mükemmel bir eşkenar üçgenle karşılaşırız. Üçgenin geçtiği bölgeler ise yine Anadolu'nun birçok gizemli yarelerine denk gelir. Haritarnızda nokta nokta çizdiğimiz eşkenar üçgenimizi biraz daha yakınlaştıralım ... &lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEgwEdXxn2UNrBqd7aE5IfMBYNAta-erKEQsgs79G-TBZR1A6WAf6hzhv9evybIsZXO0_YIkYFoVGNUoMPzn-5iOSrAqhGUxUVK8pTNhvPVzcVqkNrl5GTfvoSq7VaCqzb8f-gzc3aYiKDM/s1600/kitaplikgizliata13_clip_image002_0003.gif" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="281" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEgwEdXxn2UNrBqd7aE5IfMBYNAta-erKEQsgs79G-TBZR1A6WAf6hzhv9evybIsZXO0_YIkYFoVGNUoMPzn-5iOSrAqhGUxUVK8pTNhvPVzcVqkNrl5GTfvoSq7VaCqzb8f-gzc3aYiKDM/s320/kitaplikgizliata13_clip_image002_0003.gif" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEiFVwuOH9Uh6AXUDP8av3dLQtIkv95ucb68Km_h1l7OCoHvTSjtsABHmakkEj3XA9FaZVQWmGguMMDdH2Hxlna46tHGQozWkM_SPInWubmzcFEf-UyVSWoe3xv3Rxzukt2E3c3aLWvJBJg/s1600/kitaplikgizliata13_clip_image002_0004.gif" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="201" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEiFVwuOH9Uh6AXUDP8av3dLQtIkv95ucb68Km_h1l7OCoHvTSjtsABHmakkEj3XA9FaZVQWmGguMMDdH2Hxlna46tHGQozWkM_SPInWubmzcFEf-UyVSWoe3xv3Rxzukt2E3c3aLWvJBJg/s320/kitaplikgizliata13_clip_image002_0004.gif" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;Ortaya çıkan üçgenimizin Anadolu üzerindeki geçtiği yerlere biraz daha yakından bakacak olursak, konu daha da gizemli bir hale bürünür. Zira üçgenimizin sınırlarını belirleyen çizgiler, Anadolumuzun en gizemli bölgelerinin üzerinden geçmektedir.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;Troya Nemrut Hattı: Gülşehir ve Zelve Kapadokya yeraltı ketlerinin uzantısı olan yeraltı kentleriyle doludur. Elbistan Hitit kalıntılarının bulundqğu bölgelerden biridir. &lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;Troya Gize Hattı: Troya, Kyme, İzmir ve Efes'ten geçer. &lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;Nemrut Gize Hattı: Nemrut'tan başlayan bu hatta ilk olarak Arsameia Höyüğü karşımıza çıkmaktadır. Daha sonra Belkıs'ta Romalılarca inisiyasyon merkezi olarak kullanılan tüneller ve bir höyük bulunmaktadır. Hemen ardında ise yine bir başka gizemli höyük olan Nizip'te Şehzade Höyüğü yer almaktadır. &lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
Ayrıca Nemrut Troya arasını birleştiren çizgiınizi uzattığımızda ise Cumae ile birleştiği görülür. Evet... Bütun bu veriler bize neyi göstermektedir? Ve bu verilerden çıkan sonuç nedir? &lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
İşte asıl cevaplanması gereken sorular burada düğümlenir ... Bir zamanlar önemli inisiyatik merkezlerin böylesine bir geometrik düzen içinde yer alması sadece basit bir tesadüf.&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;Bu serinin başında da söylediğimiz gibi anlatılanlara inanmak ya da inanmamak tamamen okuyucuya aittir. Bu serideki yazılar ilgili konularda yazılanların mantık kurgusu içinde bir araya getirilmesinden oluşmuştur.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;(devam edecek)&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="stil171" style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="stil171" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="stil171" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="stil171" style="text-align: left;"&gt;﻿&lt;/div&gt;</description><link>http://fasulyeningunlugu.blogspot.com/2012/02/ya-tutarsa-8-agartadan-ankaraya.html</link><author>noreply@blogger.com (Fasulye)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhfkIj5BPiarqDpq0TRgaMhFFw9mfqPJm_vYxHObbHDLmpa9E2DxLN2CHKs3TpC8zYtWByu5I7izTqxU0ptih82fANsf7X3nXlfPYjK4_aJXypAYdlXtXEmyeoKbtQ3fIWqpJ3Na3iZ9j8/s72-c/ankaraharita.jpg" width="72"/><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-1704911421933597242.post-7497443062568790371</guid><pubDate>Sun, 05 Feb 2012 18:59:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-02-05T20:59:38.263+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Ya tutarsa</category><title>YA TUTARSA (7) AGARTA HER YERDE - İSTANBUL</title><description>Tarih özellikleri, Agarta ilişkilerini akla getiren ve doğal olarak da bir anten-mabet bulunduğu, dünyanın bir diğer harika kenti de Efes’ti. Efes ilk kez savaşçı kadınlarda oluşan, Amazonlar tarafından kurulmuştu. Ve Amazonlar, Anadolu’ya Kafkasya’dan gelmişler ve başlangıçta kuzeydoğu Anadolu’da yerleşmişlerdi. Aslında, Amazon adının etimolojik yorumlarında birine göre, bu ad, kadim Kafkas lisanında ‘ay’ anlamına gelen Maza kelimesinden türemiş olup ‘Ay Kadınlar’ anlamını taşımaktadır.&amp;nbsp; Çünkü Amazonlar bir büyük Tanrıçaya, Büyük Ana Tanrıça ve aynı zamanda Ay Tanrıçası olan Kybele ile ilişkili görülen orijinal Artemis’e tapıyorlardı. Daha sonra, Grekler de Artemis’i Ay Tanrıçası olan Selene ile özdeşleştirdiler. Kybele etimolojik olarak, Mağaralar Tanrıçasıydı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir Efes efsanesi olan Yedi Uyurlar, Anadolu’nun mağara tradisyonları ile doğrudan ilişkilidirler. İslam tradisyonunda Eshab-ül Kehf adıyla bilinen Yedi Uyurları öyküsü,250 yılı civarında imparator Decius’un zulmünden kaçarak Kıtmir adındaki köpekleriyle bir mağaraya sığınan yedi müminden söz eder. Yedi Uyurlar bu mağarada 200 yıl kadar uyuduktan sonra, Theodosius’un hükümranlığı sırasında sapasağlam ortaya çıkmışlardır. Bu kişilerin 200 yıl süresince mağarada sağ kalışlarına ilişkin gizem, ancak ve ancak onların Agartanın yer altı dünyasına inmiş olduklarını varsaydığımız takdirde çözülebilir. Az sonra göreceğimiz gibi, yüzyılları aşan uzun ömürlük, Agartada yaşayanlar için sanki hayatlarını doğal bir parçası gibidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Amazonlar, Efesde Tanrıçalarına adadıkları kutsal bir mabet tesis etmişlerdi. Daha sonra, İyonyalılar, burada Artemisin devasa bir heykelini inşa ettiler. Bu heykelin başında, kuleye benzeyen bir taç vardı. Kybelenin başına giydiği kuleden uyarlanmış olan bu taç asıl anten-obje olarak işlev gören bir kutsal taşı içinde taşıyan, piramit biçimindeki üst yapıyı oluşturuyordu. Kökeni bir sonraki bölümde araştırılacak olan söz konusu taşa, diopet deniliyordu. Diopet önceleri bir kutsal ağaç şeklinde Amazonların Büyük Tanrıçasını sembolize eden ve çevresinde orijinal mabedin inşa edilmiş olduğu bir palmiye ağacının üzerine yerleştirilmişti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Orta Anadolu’daki bir Frigya yerleşme merkezi olan Pessinus’ta mağara mabudu olan tanrıça Kybele de piramit biçimindeki kutsal bir taş ile temsil edilirdi. Bu tür taşlardan Anadolu’nun Kadim Kayra ve Likya yörelerinde bol miktarda bulunduğu bilinmektedir. Troyanın güney doğusunda Edremitte yer alan, eski adıyla İda dağı, yeni adıyla Kazdağı’nda da bir zamanlar bir kutsal taşın bulunduğu söylenir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kybele taşları, Artemissunun yani Artemis Tapınağının diopet taşıyan heykeli ve palladium, hepside aynı amaca yöneliktiler: yani, enerji üreten rezervuar ve dağıtım üniteleri olarak kullanılmaları söz konusuydu. Heredotta, kitabında bu tür bir işlev gören sütunlara rastladığında bahseder. Fenike’nin Tyros kentinde yer alan ve Herakles adına yapılmış bir mabette duran bu iki sütunun biri altından, öteki ise zümrütten yapılmıştı ve ‘karanlıkta, çevreye gizemli ışıklar saçıyorlardı’ yüksek enerji ve tesirlerle yüklenmiş olan objelerden ışıkların neşrolması gayet doğaldır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Piramitler ile piramit biçimindeki objelerin bu tür bir işlevi olduğu, son on yılda ortaya çıkarılmış ve bilimsel olarak kanıtlanmış bulunmaktadır. Dünya üzerinde, Keops Piramitinin yanı sıra benzer türden iki büyük piamit daha vardır. Bunlardan biri Tibet’te, diğeri güney Amerika’dadır. Ve her ikisi de hala daha keşfedilmeyi beklemektedir hassas kişiler ile medyumlar, bu tür yapılar ya da objeler vasıtasıyla, Spiritlojik ve Parapsiklojik fenomenler oluşturabilirler. Diopetin yer aldığı Artemesium’um bulunduğu Efes’in bir maji ve okült hünerler merkezi olarak ün yapmasını sebebi de budur. Dahası, yedi kutsal Planetin neşrettiği İlahi Tesir beşeri kitlerle ara istasyonlar şeklinde işlev gören bu objeler yluyla ulaşır. Ve beşeri bedendeki yedi şakra da alıcı üniteler olarak faaliyet gösterir. Sözknusu İlahi Tesir neşriyatı, Sirius tarafından sevk ve idare edilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zaman  zaman, ya Agartanın bazı Üstatları, Işık bedenleri vasıtasıyla dış dünyada  ortaya çıkıp, beşerlerin arasına karışarak misyonlarını yürütürler yahut Agarta  bünyesine dâhil olan Agarta İnisiyeleri, büyük bir önemi haiz olan sn fizik  dünya enkarnasyonlarının bir ya da bir kaçı sırasında beşeri evrimi  hızlandırıcı faaliyetlerde bulunurlar; ya da beşeriyetin evrim yolunda  ilerlemiş olan bazı üyelerine belirli bir sebepten ötürü Agarta dünyası ile  temas etme izni verilir. Bu tür vakaların tespit edilebilmiş lanlarını inclediğimizde.  Türkiyedeki bazı yerlerden sürekli olarak bahsedildiğini görmekteyiz. Örneğin  Agarta üstatlarından üstat Rakoczinin, bu adla tanındığı son fizik dünya  enkarnasyonu sırasında türkiyede uzun yıllar geçirdiğini biliyoruz. 17.  yüzyılda  Macaristan’ın Rakoczi  ve Zrnyi ailelerinden dünyaya gelen Erdel Prensi 2. Francis Rakoczi (1676–1735),  Macaristan kurtuluş savasının önderi olarak ortaya çıkmış ve Kuruez köylü  ihtilalcilerin başına geçerek 1703–1711 yılları arasında Macaristan’ın  bağımsızlığı için savaşmıştır. İmre Thököly nin 1705 de halefi tayin ettiği Prens  Rakoczi savaş sonrasında Macaristan asilleriyle Hapsburglar arasındaki  uzlaşmayı reddetmiş ve bağımsız Macaristan için yaptığı mücadeleyi sürdürmek  için memleketini terk etmiştir. Önce Polonya ya giden prens Rakoczi daha sonra  Türkiye’ye gelmiştir. Türkiye de himaye gören Macar bağımsızlık savaşı önderi  1717 ye kadar İstanbul da ve 1720 den ölümünde kadar da Tekirdağ da kendisine  tahsis edilen evde kamıştır. Mücadelesini Türkiye’de yürüttüğü diplomatik  faaliyetlerle sürdüren prens Rakoczi’nin yaşadığı bu ev günümüze bir müze  haline getirilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ne ilginçtir ki aynı şahıs, artık bir Agarta İnisiyesi değil de, Üstadı sıfatıyla ışık bedenini kullanarak dış dünyada faaliyet gösterdiği ve Agartanın beşeriyet arasında en tanınmış elçisi olan Saint Germein Kontu olarak ilk kez 1745 yılında ortaya çıktığı bir sonraki yaşamında İstanbul’u gene uğrak yeri yapmştır. Fransa’daki ezoterik Rosicrucian grubunun üyelerinden Graffer ‘Viyana hatıralalı’adlı kitabında St. Germain den bahsederken, onun 1790 yılında viyana da kendisine aynen şu sözleri söylediğini yazar:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
'' Senden ayrılıyorum. İstanbul’da beni bekliyorlar, oradan da İngiltere ye gideceğim orada yüzyıl sonra kullanacağınız iki icat üzerinde çalışacağım. Bunlar tren ve buharlı gemidir. Bir süre için Himalayalara çekilip dinleneceğim. 85 yıl sonra tekrar ortaya çıkacağım.''&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
St. Germain Kontu nun sözleri, İstanbul’da Agarta’dan gelen daha başka kişilerle buluşacağını ima etmektedir. Doğu ile Batı arasında bir köprü oluşturan İstanbul, belki de, Agarta’nın temsilcilerine yoğun bir şekilde ziyaret edile gelmekte olup, onların mutat buluşma yeri haline gelmiştir. Nitekim Andre Bouguenec, Robert Charroux’unun ‘Gizemli Bilinmeyen ‘adlı kitabına yazdığı önsözde, bu savı güçlendirecek bir açıklama yapmaktadır: “Villeneuve Üstadı,24 Aralık 1966’da İstanbul’da, Bilinmeyen Üstlerle buluştu. Kendisi bu görüşmeyi sınırlı bir şekilde anlatmıştır. Ya da, daha doğrusu, açıklaması için Bilinmeyen Üstlerce kendisine izin verilenleri yayımlamıştır. Kitabın adı,’Tasavvur Olunmazla Karşılaşma’dır. Bu kitap, yüzyıllarca insanların bahsettiği Görünmeyen’in, şarlatanlar ile hayalperestlerin icadı olmadığını kesinlikle ispat ettiği için çok önemli bir çalışmadır. Villeneuve Üstadı’nın anlattığına göre, kendisi, Saint Yves d’Aalveydre gibi belirli açıklamalar yapmaya izinlidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“D’Alveydre’nin bahsettiği Agarta adı değiştirilmiştir ve Yüksek Meclisin kendi içinde, tarihin ve zamanın hızlanmasıyla uyumlu hale getirilmesi için bazı ufak değişiklikler meydana gelmektedir Agarta’nın yeni adı sadece belirli birkaç kişiye bildirilebilir. Yüksek Meclis, bu dünyanın evrimi içinde ulaşacağı en yüksek noktayı bilen 12 Büyük Üstaddan oluşmaktadır. Bu şahıslar, günümüzün politikasını etkileyecek bir durumda olmalarına rağmen bizler yinede özgür irade sahibiyizdir. Bütün bu 12 Şahsın üzerinde, daha da yüksek bir seviyede, üstün bir hiyerarşi içindeki Görünmeyen Varlıklar yer alır.&amp;gt;&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1932 de yapılan bir diğer Agarta toplantısının da İstanbul da gerçekleştirildiği bilinmektedir. Her yıl dünyanın bir ülkesinde yapılan bu önemli okült toplantılar, on kişisi çeşitli ülkelerdeki bilinmeyen İnisiyelerden diğer iki kişisi de, Agartadan gelen elçilerden oluşan 12 kişilik bir kadro katılır. Örneğin, 1978 yılında G. Afrika’da yapılan toplantıya, Habeşistan’dan Kudüs’ten Japonya’dan Polonya’dan İskoçya’dan A.B.D.neden ve İspanya’dan birer kişi güney Amerika’dan üç kişi ve Agartadan da iki temsilci katılmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Uludağ’ın eteklerinde yer alan tarihi Bursa kenti de himalayaların altındaki Işık Ülkesinden gelen elçileri arada sırada ortaya çıktıları bir diğer yerleşme merkezi olarak tebarüz etmektedir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“14. yüzyılda sahte bir ölümle gömülme olayı düzenlediği ve sonra orta Asya da ortadan kaybolduğu sanılan bir diğer tarihi şahsiyette Nicolas Flameldi… Başrahip Vilain, 18.yy.da, Filamelin Türkiye deki Fransız sefiri Desalleurs u ziyaret ettiğini yazmıştı- yani, Flamelin sözde ölümünden yaklaşık 400 yıl sonra!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“14.Loiz Paul Lucas’ı Ortadoğu Mısır ve Yunanistandan antik eserler toplamakla görevlendirmişti. Lucas 1714 yılıda ,’kralın emriyle, Bay Pul Lucasın gezisi ‘adında bir kitap yayınladı. Bu eserde, bursa da dört dervişle karşılaştığından ve bunlardan birinin Fransızca da dâhil olmak üzere çok sayıda lisan bildiğinden bahseder. Söz konusu derviş, ermişlerin yurdu olan uzaktaki bir yerden geldiğini söylemiştir. Görünüşe göre 30 yaşlarında olmasına rağmen anlattığı uzun yolculular en azında yüzyıllık bir süreyi kaplıyordu. Flamelin adı geçtiğinde derviş şöyle der : ‘ flamelin öldüğüne gerçekten inanıyor musun? Hayır, hayır dostum, kendini aldatma flamel hala daha yaşıyor. Ne o ne de hanımı ölümle henüz karşılaşmış değillerdir. Her ikisini de Hint adalarında bıraktığımdan beri üç yıldan fazla bir süre geçmedi. Hem o, benim en yakın arkadaşlarımdan biridir.’ Bu derviş Asya’daki Olimposun ( Yüce Varlıkların Mekânının yani Agartanın) belirli bir vazifeyle görevlendirdiği bir elçisi olsa gerekti.’&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İstanbul da düzenlenen Agarta Toplantılarına paralel olarak, ayrıca, İstanbul un altında yer altı geçitlerinin mevcut olduğuna dar birçok kanıt vardır:1963 yılında 19 aşındaki oto tamircisi Cavit Cinci, Taşlıtarladaki havuz başı semtinde Bamya Tarlası diye bilinen bir yerde bir delik keşfetmiş ve define aramak için bu delikten aşağıya inmişti. Cincinin kaybolması üzerine yapılan araştırma sonucunda bu deliğin o zamana kadar mevcudiyetini hiç kimsenin bilmediği kadim bir dehlize açıldığı görülmüştü. Olayla ilgilenen Arkeoloji Müzesi yetkilileri dehlize girerek 43 m. Kadar ilerlemelerine rağmen Cincinin izine rastlayamamışlardı. Sürdürülen aramalar sonucunda gencin cesedi bulunduğunda 4 Mart 1963 tarihlim gazetelerde bu konuyla ilgili olarak şu haber çıkmıştı: “dehlizin girişinden 9m. Ötede bir dirsekten sola kıvrılarak yola devam eden 19 yaşındaki oto tamircisi, anlaşıldığına göre 11m gittikten sonra zeminde rastladığı bir aş kapağı elindeki keskiyle parçalamıştır. Bilahare, bu kapağın altında, ilkine dik olara duran su dolu diğer bir kanala inen define meraklısı genç,&amp;nbsp; bir süre ilerlemiş sonuna geldiğinde çıkış yeri bulamamıştır.” bilindiği kadarıyla dehlizde 87m. Adar ilerlenmiş ve daha sonra bir bataklığa rastlanmıştı. Cincinin indiği dik kanal da bir bataklıkta son buluyordu. Burada, gencin üzerine kanalın tavanının çöktüğü görülmüştü.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Günaydın gazetesinin 27 Eylül 1980 tarihli sayısında, bir önceki gece İnönü Stadının çevresinde garip seslerin işitildiğinden bahsedilmektedir. Bu haberin ilginç yanı, söz konusu gizemli seslerin yeraltından gelmiş olmadır. Balyoz sesine benzeyen u gürültülerin, 40m. Çapındaki bir alan dâhilinde net bir şekilde duyulabilmiştir. Sesleri, önce, deviye gezen bir grup asker duymuş ve daha sonra olay yerine gelen yetkililer ne seslerin geldiği yeri ne de mahiyetini belirleyebilmişlerdir. Ve bu ‘kimliği meçhul yeraltı sesleri’ olayı da unutulup gitmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Denildiğine göre, İstanbul un çeşitli yerlerinde bulunan yer altı şebekesi giriş- çıkış noktaları, günümüzde kapalı tutulmaktadır. İstanbul’da, mevcut yeraltı ağı ve ilgili okült enerji sistemine ilişkin olarak üzerinde durulması gereken bir anıt vardır: bu, Çemberlitaş adıyla bildiğimiz sütundur. Bu sütunun özeliği, roma imparatoru Büyük Constantine(?280–337) tarafından, imparatorluğun merkezinin Roma’dan İstanbul a aktarılışı ve buna paralel olarak da Hıristiyanlığın, Roma dünyasının resmi dini haline getirilişi operasyonunun kadim tradisyonlara bağlı bir uygulamayla, odaklanması için yaptırılmış olmasıdır. Constantine, böylece bu operasyonun geçerliliği ile devamlılığını garantiye almak istemişti. Peki, Çemberlitaş’ın bu özelliğini sağlayan faktörler neydi? Çemberlitaş, mabet prototipine uygun bir biçimde yapılmıştır. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Burada orijinal piramit formunun yerini, Herodot’un Fenike’de tapınaktaki gibi bir sütunun aldığını görüyoruz. Sütunun üzerinde, uç noktayı oluşturan bir Apollon heykeli bulunuyordu. Altında ise, bir iç oda vardı. İşte Constantine’in bir iç odaya aynen Artemis heykelindeki diopet gibi, hem Roma Dünyası hem de Hıristiyanlık âlemi için, kutsal sayılan objeleri yerleştirmiş olması söz konusudur. Bu kutsal emanetler arasında yer aldığı söylenen ve araştırmacılarca üzerinde en çok durulan obje, Hz. İsa’nın gerilmiş olduğu Haç’a ait tahta parçalarıdır. Aralarında, Evliya Çelebinin Seyahatnamesi ve Hezarfen Hüseyin Çelebinin 1670 yılında yazdığı Bizans Tarihi gibi Türk eserleriyle, Bizans tarihçisi Heskiuos İllus Trios un 6.yy.da yazdığı Patria Konstantinoupoleus adlı kitap gibi yabacı eserlerin yer aldığı çeşitli kaynaklarda, Haç’ın Constantinenin annesi St. Helena tarafından Kudüs’ten İstanbul’a getirilişinden bahsedilmekte ve önce sütun üzerindeki heykelin içine yerleştirildiği, daha sonrada iç odaya nakledildiği anlatılmaktadır. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kutsal haçın yanı sıra, Hz. İsa çarmıha gerilirken kullanılan çivilerden bazıları, Hz. İsa’nın mesh edildiği yağın kabı, Hz İsa’nın kanının bulaştığı toprak parçaları ve Hz İsa’nın kutsadığı Yedi ekmek gibi birçok kutsal emanetinde Çemberlitaşın altındaki iç odada muhafaza edildiğine inanılmaktadır. Fakat bu objelerin mahiyeti ve adedi ne olursa olsun, hepsi de sadece Hıristiyanlık kurumu ile ilgiliydiler. Peki, Constantine daha önemli bir konu olan, imparatorluğun yeni merkezinin bekası için acaba Çemberlitaşta ne gibi bir uygulamaya gitmişti? Anlaşıldığına göre en mantıki yola başvurmuştu: çükü, denilmektedir ki constantine önceleri Troya’ya, daha sonrada Roma’ya İlahi Güçlerin himayesini bahşeden ve nereye giderse oraya yeni bir uygarlığın merkezi haline getirdiği söylenen Palladiumu Roma’dan getirtmiş ve Çemberlitaşın altındaki iç odaya bu ünlü anten heykeli de yerleştirmişti. İstanbul’un constantineden sonra tam 11 yy. boyunca Bizans imparatorluğunun 500 yıl boyunca da Osmanlı imparatorluğunun başkenti olduğuna hiç şaşmak gerek!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Öte yandan, Mabet prototipine uygun her kutsal yapı gibi, çemberli taşında yer altı Agart sistemiyle ilişkili olması sözkonusudur. Nitekim 1930 larda yapılan bir arkeolojik kazı sırasında Çemberlitaş civarında bir takım labirentvari dehlizlere rastlanmıştır. Üstelik diğer bazı bulgulardan anlaşıldığına göre, Sultanahmetle Aksaray arasındaki düz hat boyunca bu tür yer altı mekânları uzanmaktadır. Bütün bu hususları göz önüne aldığımızda,&amp;nbsp; çemberli taşı, İstanbul’un altında yer alan galeriler ağıyla irtibatlı olan ve belki de bir giriş yerini belirleyen bir enerji odak noktası olarak işlev gördüğü açıkça anlaşılmaktadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu konuya açıklık getirebilecek olan çok ilginç bir kayda, İstanbul un yedi harikası adlı yetmiş küsur yıllık bir kitapta rastlamaktayız. Bu kitapta anlatıldığına göre, çemberli taşın hemen yakınında yer ala Yerebatan sarayı ile Kınalıada arasında, uzun bir yol izleyerek uzanan bir tünel bulunmaktadır. ’köpek öldüren kanalı’ denilen bu dehlizin, Yerebatan sarayındaki gizli bir girişten başlayarak kuzeydoğu yönünde ilerlediği ve boğazın Marmara ya açıldığı yerde denizaltından geçtiği, Üsküdardan itibaren de güneydoğuya doğru bir açı yaparak düz bir hat halinde, önce Üsküdar-Kadıköy sahillerinin ve daha sonra gene Marmara’nın altından uzanıp Kınalıadaya ulaştığı ve buradaki Manastırda son bulduğu belirtilmektedir. Bu dehlizin, söz konusu güzergâh üzerinde, sırasıyla; salacak, Karacaahmet ve Moda da, yüzeyle irtibatını sağlayan giriş- çıkış noktaları bulunduğu belirtilmektedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(devam edecek)</description><link>http://fasulyeningunlugu.blogspot.com/2012/02/ya-tutarsa-7-agarta-her-yerde-istanbul.html</link><author>noreply@blogger.com (Fasulye)</author><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-1704911421933597242.post-2649122464322031943</guid><pubDate>Sun, 05 Feb 2012 18:54:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-02-05T20:54:49.737+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Ya tutarsa</category><title>YA TUTARSA (6) AGARTA VE YERALTINDAKİ DÜNYA</title><description>Ne ilginçtir ki, Baba Burnunun bulunduğu Zonguldak Ereğlisi yakınlarında, Türkiye’nin Cumayanı denilen ve 10km. Uzunluğuna erişen en büyük mağarası yer almaktadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Klasik Yunan-Roma tradisyonlarında yer altı dünyasının Anadolu’daki girişlerinden biri olarak değinilen bir diğer yer de, güneybatı Türkiye’nin kadim kayra bölgesindeki kutsal Akharaka’da bulunuyordu. Yer altı dünyasına açılan bir yolun ağzı sayılan bu yerden, kükürtlü gazlar çıkardı ve hastalar şifa bulmak amacıyla burayı ziyaret ederlerdi. Akharaka ile Agarta adlarının benzerliği de üzerinde durulması gereken bir husustur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Herodot’un, Trakyada yaşayan Getaeleri inisiye den ve Pythagoras’ın spiritüel üstadı olduğu söylenilen, Zalmoxis adındaki bir şahıs hakkında yazdıkları, yer altı dünyasına Trakya’dan da ulaşılabildiğini göstermesi bakımından ilginçtir:&amp;nbsp; “Zalmoxis, Trakyada geniş bir hol yaptırttı. Ve burada topladığı kişilere kendileriyle gelecek kuşakların ölmeyip her şeyin bol ve zengin olduğu başka bir yere gidip daima mutluluk içinde yaşayacaklarını öğretti. Yerin altında inşa edilmiş bir evi vardı yeraltına girip, gözden kayboldu ve üç yıl süreyle orada kaldı. Herkes öldüğüne hükmederek ağladı. 4. yıl içinde tekrar ortaya çıktı ve bu stratejisi sayesinde de vaaz ettiği öğretiye inanmaları için halkı ikna etti.” okült kaynaklara göre, Zalmoxisin indiği yer altı ikamet yeri Yer altı Işık Uygarlığı Agartaydı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Anadolu’nun sözlü gelenekleriyle klasik tradisyonların bu konuda söylediklerine paralel olarak aşağıda belirtilen enformasyon, büyük bir önemi haizdir: orta Doğuda, Agartanın yer altı dünyasına açılan üç kadim giriş,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1-Gize, Mısır;&lt;br /&gt;
2-Edruselbruz Dağı, Kafkaslar;&lt;br /&gt;
3- Troya, Batı Anadolu’da yer alıyordu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEienOeG63HCuzSoZz6Em2IXTir1RKwZQFnhD3_6KxZ60gcP9wnxXmdp0Orzjk9txeNUUtUz3bEyrgrAkLeuJl7ABVTznrOTqgfh1fL42i50dW8JntlqCFu2hl0wYTRyNTS_0asGlHAalj0/s1600/kitaplikgizliata13_clip_image002_0002.gif" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEienOeG63HCuzSoZz6Em2IXTir1RKwZQFnhD3_6KxZ60gcP9wnxXmdp0Orzjk9txeNUUtUz3bEyrgrAkLeuJl7ABVTznrOTqgfh1fL42i50dW8JntlqCFu2hl0wYTRyNTS_0asGlHAalj0/s1600/kitaplikgizliata13_clip_image002_0002.gif" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;
Bir dünya haritası üzerinde, bu üç yeri birleştirmek suretiyle bir üçgen çizildiğinde, kuzey kenarı tam Baba Burnunun üzerinden geçen bu üçgenin içinde kalan kara kütlesinin Anadolu’dan başkası olmadığını görürüz! Aynı zamanda, bu üç girişin açıldığı başlıca tünel tesislerinin, bir yer altı geçitleri sistemiyle birbirleriyle irtibatlandırılmış olmaları çok muhtemeldir. Eğer böyleyse o zaman Anadolu’nun altında muazzam bir dehliz şebekesi bulunmalı ve Anadolu’da Agarta tünel sistemlerinin en önemli kavşaklarından biri olarak işlev görüyor olmalıdır. Ve Kapadokyanın kendisinin Anadolu’nun tam ortasında yer aldığını da unutmamak gerekir. Dolayısıyla, yer altı ağının Kapadokya altında yoğunlaşması ve bu bölge dâhilinde tünellerin yer altı kentlerine açılması son derece mantıki gibi görünmektedir. Öte yandan, Anadolu’daki dehliz sistemlerinin geriye kalan kısmına ilişkin bazı belirtiler de vardır. Örneğin, Hititlerin başkenti olan ve Kapadokya’nın kuzeyinde olan Hattuşaş’ın günümüzdeki adıyla Boğazköy ün altı dehlizlerle ve tünellerle kaplıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Resimde görülen üçgenin Ankara'nın başkent oluşu ile ilişkilendirildiğini biliyor muydunuz? Agarta ile ilgili bölümün tamamlanmasının ardından bu konu hakkında da bir anlatım hikayemiz içerisinde yer alacaktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi Anadolu’da mağaraları biraz daha ayrıntılı olarak inceleyelim. Anadolu’nun, Elbruz Dağının yer aldığı Kafkaslara yakın olan kuzeydoğu köşesine yaklaştıkça mağaraların adedi ortalama sayının çok üzerine çıkmaktadır. Speleolojik etütler, Türkiye’nin tam kuzeydoğu ucunda yer alan Artvin ilinin mağaralarla dolu bira araziyi kapladığını göstermektedir. Peter Kolosimoya göre, Sovyet bilim adamları, “Azerbaycan’da, Gürcistan’da bulunan ve Kafkasları bir uçtan bir uca kat eden daha başka tünellerle bağlantılı oldukları meydana çıkan komple bir tüneller şebekesinin yer aldığını tespit etmişlerdir… Kafkas tünellerinin, yakınında sık sık rastlanan mağaralarda, dünyanın her yanında görülen motifleri de temsil eden çizimler vardır: bunlar, Gamalı Haç ve Sarmaldır.” kolosimo, daha sonra, bu galerilerin “ İran’a doğru uzanan devasa bir şebekenin ir parçasını oluşturduğunu ve Amu Derya yakınlarında( Türkmenistan’la Rusya- Afganistan sınırında) keşfedilen tünellerle, hatta merkezi ve doğu Çinin, Tibet ve Moğolistan yer altı labirentleriyle irtibatlı oluğunu belirtmektedir”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte, bir yandan da batıya doğru uzanarak, Anadolu’nun altından devam edip, Troya ve Gize’nin çevresinden gelen dallarla birleşen şebeke budur. Bütün bunlar, mantıken, Artvin ile çevresindeki mağaraları aynen komşu Gürcistan mağaraları gibi, söz konusu şebekenin yer altından uzanan bölümüyle sistematik olarak ilişkili oldukları ihtimaline işaret etmektedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Anadolu’nun altında yer alan ağa ilişkin en ilginç kanı, hali hazırda aşina olduğumuz bir yerden, kadim Commagene yöresinden çıkmaktadır. 1954 yılında Commagene bölgesinde kazı yapan arkeologlar, Nemrut dağının yakınında yer alan, Eski Kâhta köyünün altında uzanan bir tünel keşfettiler. Bu tünerlin girişi yek pare bir yazılı kaynın altında yer alıyordu. Kayanın üzerinde, buranın Antiochosun babası tarafından, son uykusuna yatacağı kutsal yer olarak seçilmiş olduğunu belirten bir yazıt bulunuyordu. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Söz konusu tünel, aşağıya doğru eğim yapıyor ve belirli bir mesafeye kadar herk iki yanında basamaklar bulunuyordu. Tünelin başlangıcından yaklaşık 100m. İlerde bir balçık tabakasına rastlanmıştı. On noktadan itibaren tünelin temizlenmesi çalışmalarını durdurmak zorunda kalan arkeologlar, gerekli teçhizatı tedarik ederek, iki yıl sonra, temizleme işlemine kaldığı yerden devam etmek üzere Eski Kâhta’ya döndüler. Prof. Karl Döerner, 1956 yılında gerçekleştirilen Bu kazının öyküsünü, Türk Arkeoloji Dergisinde(1957–7–2) şu şekilde anlatmaktadır: “…bundan sonra tünelin şimdiye kadar açılmış olan, Kısımlarına dekovil rayları döşedik, küçük bir çekme makinesi kurduk. Ve tünelin dibinde çalışan işçilere lüzumlu taze havayı temin ve tazyikli havayla çalışan burgulara çalışma kuvveti sevk eden bir kompresör inşa ettik.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“… Tünelin başlangıcından tahminen 120m. Uzaklıkta zayıf olmakla beraber tekrar merdiven basamaklarına rastlanıyordu. Bu noktada tünel hayret edilecek derecede dik bir meyille aşağıya iniyordu(meyil düşüş açısı51 derece!). bu sebeple ray döşememize imkân kalmamıştı; zira bizim bir motorla çalışan çekme makinemizin çekiş kuvveti bu meyile mukavemet etmeye kâfi değildi… Tünelin bu dikliğinde çalışmalarımızı Almanya’da bu maksatla hazırlanan, doldurma sepetleri sayesinde en iyi bir şekilde devam ettirmemiz mümkün olabildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu şekildeki sabırlı çalışmalarımız sayesinde tünelin 150.m.sine erişebilmiştik… 142–143. m.lerde tünel sol duvarında maden kuyusunu andıran, yuvarlak bir boşluğa tesadüf ettik; 150. m.de buna benzer bir ikinci boşluk daha vardı; her iki boşluk da kayadan oyulmuştu, her ikisinde tünelde bulunan cinsinden baçlı ile doluydu… Bu yuvarlak boşluklar 50cm. Derinliğinde idiler; önlerindeki platform şeklinde genişleyen basamaklarda kül bakiyeleri mevcuttu. Bu boşluklardan hemen sonra, 156.m.de, basamaklardan eser kalmamıştı. Tünelin tavanı gittikçe alçalıyordu; 158. m. De tünelin tavan ve tabanının kemervari bir şekilde birleştiğini müşahede ettik.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Tünelde herhangi bir şey bulamadık. Bu sebeple, bu muhteşem tesisatın ne gibi bir maksada hizmet etmiş olduğunu kendi kendimize sormamız icap etmektedir. Bütün mesai arkadaşlarım için, Eski Çağda suni oksijen imal eden herhangi bir alete sahip olmaksızın bu muazzam tünelin nasıl inşa edildiği ve her şeyden evvel tünelin aydınlatılması meselesinin nasıl halledildiği bir bilmecedir… Mesela, 120.derinlikte kibrit yakmak imkânsızdır ve bu derinlikte hiçbir ateş yakma vasıtası ateş almaz.1956 yılındaki çalışmalarımız sırasında, kompresör bize daimi olarak taze hava gönderdi ve tünelin aydınlatılması işini elektrikle temin ettiğimiz için oksijene ihtiyacımız olmadı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“…[yazılı kaya civarında]9m. Yüksekliğinde bir başlangıç dehlizi vardır. Bunun arkasında kayadan oyulmuş büyük bir mağara bulunmaktadır; her ikisi de merdivenvari bir tünelle bağlıdırlar…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Gerger’deki, Antiochos’un ataları için olan mezarda, kalenin doğu kısmındaki tünel beşlengicinin, Eski Kâhta Kalesindeki merdivenvari kayalı tünel başlangıcı ile aynı teknikle yapılmış olduğunu tespit ettim.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi, Nemrut Dağının neden Commagene’nin kutsal dağı olduğunu ve Yüce Güçler tarafından amaçlarına hizmet etsin diye seçildiğini iyice anlayabiliriz. Çünkü Commagene altında bir tünel sisteminin mevcut olduğuna bakarak Nemrut Dağı Mabedinin, kutsal yerlerin ve yapıların Prototipini yani Agarta mabedini örnek aldığını ve böylece he dünyanın göbeğini temsil eden bir kutsal dağda ki, Agarta için bu Himalayalar’dır, hem de himalayalar’ın altındaki Işık Ülkesi gibi, doğrudan görülemez ve ulaşılamaz olan iç mabetten bir iç adadan, bir yer altı çekirdeğinden oluştuğunu söyleyebiliriz. Kutsal yerler ile yapıların iç eksenlerinin, çoğu kez bir kule ya da tepe noktasıyla belirlendiği söylenir. Bu husus nemrut dağının dorusundaki höyüğün mevcudiyetini bir başka açıdan daha açıklamış olmaktadır. Höyük iç odaya işaret eden bir uç noktası oluşturmaktadır ve höyüğün sırrının bu iç mekânda bulunması da çok muhtemeldir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nemrut dağının yer altı odasına Commagenenin tünelleri yoluyla ulaşmak mümkün olsa gerek ama daima kapalı duran höyük gibi dehlizlere de, riyakatsiz kişilerin nüfuz etmesi imkânsızdır.&lt;br /&gt;
&amp;nbsp;Bütün bu hususlar şu iki ilişkiye işaret etmektedir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
- Nemrut Dağı mabedinin inşaatının perde arkasındaki gerçekleştiricileri olan yüce güçler ile mekânları Agarta olan ve yıldızlardan gelen Göksel Varlıklar arasındaki ilişki: ne ilginçtir ki, Daniken Türkiye’yi ziyaret edip nemrut dağıyla ilgili araştırmalar yaptıktan sonra, Sirius Yıldızının nemrut dağı mabedinden mükemmel bir şekilde gözlemlenebildiğini açıklamıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
- Mithras kültü ile yeraltındaki Ağarta İnisiyasyon Merkezi arasındaki ilişki. Egerton Sykes’în ‘ Klasik Olmayan Mitolojinin Sözlüğü’ adlı kitabında Mithras kültünün bu veçhesine değinilmektedir: “ Zerdüştizmin Yaratılış Efsanelerinde, Yimaya, beşeriyetin korunması için bir ’var’ ya da barınak inşa etmesi söylenir. Ancak, bu daha sonra zerdüştün Kadim İran Dağlarında Mithra’nın şerefine hazırladığı devasa mağara haline gelmiştir. Bu mağarada, dünya unsurlarıyla bölgelerinin sembolleri bulunuyordu; kuzey girişi hayata ve güney girişi de ölüme aitti. Bu öykü, sanki Romalılar zamanında İngiltere’ye kadar yayılmış olan mağara dinlerinin birçoğunun esasını açıklıyor gibidir. Ve bunun kökenini de, muhtemelen beşeri ırktan birçok kişinin, kozmik felaket karşısından mağaralara sığınmak zorunda kaldığı bir döneme dayanmaktadır. Dolmanlar ile geçit mezarları denilen yapıların da, bununla ilişkili olmaları imkân dâhilindedir.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve köşeleri; Troya, Elbruz Dağı Gize girişlerinde yer alan imajinatif üçgeni incelediğimiz takdirde, nemrut dağının Agara tünel ağıyla ilişkisi daha da bariz bir hal almaktadır. Çünkü Nemrut Dağının kendisi, bu üçgenin doğu kenarına oldukça yakın bir yerde bulunmaktadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;nbsp;Nemrut dağında esas alınan mabet Prototipi ayrıca, Büyük Piramit için de geçerlidir. Acaba, Troya kenti de, bütünüyle, bu tür kutsal yerlerin bir başka yerlerini oluşturmuyor muydu? &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hisarlık tepede kurulmuş olan Troya birbiri üstüne inşa edilmiş olan 9 ayrı kent tabakasından oluşuyordu. Böylece çok katlı Troya kenti, Hisarlık tepenin merkezi tepesi çevresinde ve tatlı eğilimi üzerinde tesis edilmiş olan eş merkezi kent surlarıyla, bir piramit biçiminde tezahür etmektedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Grek Mitolojisinde, Tanrıça Athene nin yaptığı ve adına Palladium denilen bir sihirli heykelden bahsedilir. Denildiğine göre, Zeus, bu heykeli, göklerden aşağıya indirmiş ve Troyanın korunması amacıyla, Troyanın kraliyet soyunun geldiği Kral Dardanus’a hediye etmişti. Ve palladium, Ate tepesine, Hisarlık tepeye yerleştirilmişti. Bu sihirli heykelin, Tanrılarım himayesini kenti ilebilme özelliği vardı. Çünkü ‘ dünyanın kralı’ adlı kitabında Rene Gueno nun da belirttiği üzere Palladium, aslında Spiritüel tesirleri zapt den bir anten olarak kullanılıyordu&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hisarlık Tepenin üzerinde yükselen ve piramit biçimindeki Troyanın uç noktasını oluşturan Palladium’la birlikte bir mabet- kent’in dış formunun görüntüsünü tamamlamaktadır. Peki, iç mabet, yani çekirdek hakkında bir bilgimiz yok mudur acaba? Palladium Efsanesinin geriye kalan kısmına göre, Troya kralları, Ate tepesinde bu heykel için bir mabet inşa ettirmişlerdi. Sonra kenti himayesiz kılmak amacıyla bu heykeli çalan Grekler, böylece Troya savaşındaki galibiyetlerini garantiye almış oluyorlardı. Fakat bir rivayete göre de, Dardanus daima, heykelin bir kopyasını teşhir ediyor ve orijinal Palladiumu mabedin iç mekânında saklıyordu. Dolayısıyla, hisarlık tepenin altında asıl objenin saklandığı ve belki de yeraltı geçitlerine açılan girişin bulunduğu bir iç oda yer alıyordu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;nbsp;Orijinal Palladium, Troyanın düşüşünden sonra, Aeneas tarafından İtalya’ya götürülmüştü. Heykel Aeneas’a, yeni merkezi Roma’da kurma görevinde Yüce Güçlerin himayesini bahşetmişti. Unutmamalıyız ki, aynı Aeneas, yer altı dünyasına inmiş ve gizemli yer altı cenneti olan Elysium’u ziyaret etmişti. Acaba Elysium, Agartanın bir yansıması mıydı?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İlyada’da, Troyanın ta karşısına rastlayan denizaltı mağarasına ilişkin olarak geçen satırların yanı sıra, ayrıca, Britanya adalarındaki bir tradisyonda da çalılıklarla çevrelenmiş yollardan oluşan Açıkhava labirentlerine(54) Troya kenti denilmektedir. Çok muhtemeldir ki, bu ad,&amp;nbsp; Troya kentinde Agarta galerilerinin labirent benzeri ağına açılan bir girişin mevcut olduğuna işaret etmektedir. Ve son olarak, Schliemann’ın Troyadaki kazılarda bulduğu çok sayıdaki Gamalı Haç heykelcikleri, Troyanın Agartayla doğrudan ilişkili olduğuna dair bir başka kanıt oluşturmaktadır&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(devam edecek)</description><link>http://fasulyeningunlugu.blogspot.com/2012/02/ya-tutarsa-6-agarta-ve-yeraltindaki.html</link><author>noreply@blogger.com (Fasulye)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEienOeG63HCuzSoZz6Em2IXTir1RKwZQFnhD3_6KxZ60gcP9wnxXmdp0Orzjk9txeNUUtUz3bEyrgrAkLeuJl7ABVTznrOTqgfh1fL42i50dW8JntlqCFu2hl0wYTRyNTS_0asGlHAalj0/s72-c/kitaplikgizliata13_clip_image002_0002.gif" width="72"/><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-1704911421933597242.post-2120711135937536123</guid><pubDate>Sun, 05 Feb 2012 18:42:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-02-05T20:42:56.407+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Ya tutarsa</category><title>YA TUTARSA (5) EZOTERİZME DEVAM - AGARTA'YA GİRİŞ</title><description>Ezoterizm öğretilerde ilerleyebilmek için&amp;nbsp;ruhsal arınmanın yanı sıra zihinsel de bir arınma gerektirmektedir. Zihinsel arınma sağlamak için ise kosantrasyon gücünün artması ve odaklanmanın hızlanması gerekir. Ezoterik eğitimine başlayan bir kişinin eğitimi çeşitli aşamardan geçilerek yıllar sürer. Her kişinin eğer sınavları geçebildiyse ve sırrı saklayabileceğine inanılıyorsa bu eğitimi tamamlama süresi farklıdır. Sır başlayan öğrenciye hemen verilmez aşamalar sona erdikçe kısım kısım verilir. Yeni bir sırra geçilmesinden önce öğrenciyi eğitenin öğrencisinin bu sırra hazır olup olmadığından emin olmak zorundadır. Hazır olmadığını düşünürse içinde bulunulan aşama uzar ve sır beklemeye devam eder. Örneğin bahsi geçen eğitim şekli budizm ve sufizm de aşağı yukarı bu şekilde ilerlemektedir. Biri İslama dayalı diğer herhangi bir semavi dine dayalı olmayan bu iki öğreti aynı amaca hizmet eden ve aynı sırları saklayan iki farklı öğretidir. Bu gün Mevlana'nın öğrettiklerinin sadece İslam camiasında değil dünya üzerinde kabul görüyor olması Altın Çağ insan modelinin bir yansıması olduğundandır. Budizminde bu kadar taraftar topluyor olmasının altında yatan neden aynıdır. Sevgi ve huzura dayalı bir insan model yaratması. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İslami ezoterizmde bu nedenle Kur'an'ın batini bir yönü olduğu söylenir. Ancak şeriata inananlar bunu kabul etmezler ve onlar ayetlerin ilk okunduğunda oluşan anlamı üzerine bir yaşam kurmayı savunurlar. Bu nedenle Mevlana'nın İslamı ile Şeriatçıların İslam'ı arasında derin farklar vardır. Batinilik (İsmailiye) de benzer öğretinin oldunu ayrı bir koldur. İlgili bilgilere farklı kaynaklardan erişilebilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tasavvufun kaynağı olarak İslam peygamberinin Hira mağarasında inzivaya çekilmesi gösterilebilir. Nitekim Peygamber orada nefsini terbiye ile uğraşmış ve halktan uzak durmuştur. Sahabe den bazı kimselerin tasavvufi gerçekleri Peygamber'den doğrudan aldığına ve nesilden nesile aktardığına inanılır. Veliler de peygamberlerin vârisleri olarak bu yolu takip etmiştir. Mağara kelimesinin altını çizelim lütfen.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi aşağıdaki tanımlara bir bakalım :&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;strong&gt;Yoga&lt;/strong&gt; bireyin kendi iç dünyasına yapmış olduğu zihinsel bir yolculuktur. Kişilerin kendi özü ile baş babaşa kalmasını sağlar. Hayata bakış, din, dil, ırk farketmeksizin iyi, kötü; genç, yaşlı; herkes içindir. Yoga zihin ve beden için bir rahatlama tekniğidir denilebilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Neden yoga sorusunun cevabı mutlaka kişiden kişiye değişecektir, fakat nihayetinde bedeninizi, zihninizi ve ruhunuzu rahatlatacağı bir gerçektir. Yoga yaparken kendinizi doğal ortamda hissetmeniz için; dinlenilen müzikler ve rahatlama hareketleri ile rutin ve günlük hayatımızın streslerinden bir anlığına bile uzak kalarak rahatlama hissi yaşarsınız. Her şeyden önce sizi dinlendirir, gevşetir ve huzur duygusu yaşatır. Yoga ile motivasyon algılarınız güçleneceği için hayata bakış açınız değişecektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;strong&gt;Meditasyon&lt;/strong&gt;, bilimsel olarak saf bilinç akışına geçiştir. Bir çok yogiye göre ise meditasyon tam bir özgürlük halidir. İnsanı mutluluğa ulaştıran tek araçtır. Meditasyon kişinin kendi içine dönüşü olduğundan sade ve saftır, huzur kaynağıdır&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;strong&gt;İslam'da namaz&lt;/strong&gt; Peygamber Muhammed (s.a.v.)'e vahiy suretiyle anlatılmış, sınırları ve şekli belirlenmiş özel bir ibadettir. Biçimindeki herhangi bir değişiklik onu hükümsüz kılar. Namaz, formal olduğu kadar, bütün müslümanlara farz kılınmış bir disiplindir. Onu mü'minlere mecbur kılmakla İslam, mensuplarını disipline etmeyi amaçlamış ve Allah'ın varlığının sonsuz bilincini korumuştur. Namaz, zamanı bölümlere ayırarak müslümanı sağlıklı ve düzenli bir hayata alıştırır. Temiz suyla alınan abdestle o, tazeleyici ve temizleyici bir ameliye olarak kabul edilir. Ayağa kalkma, diz çökme, secde ve oturma değişimleriyle, aynı zamanda vücut içinde bir egzersiz görevi görür . Namaz maddi ve manevi itminanı ve ruhi hazzı beraberinde getirir. Zihni günlük işlerden uzaklaştırmak, &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Allah'a ve O'nun emirlerine ve varlığına konsantre olmak, kendini mutlak ve evrensel hükümdarlığa yükseltmektir. İbadet eden kişi, bu gibi uygulamalarla hayata ve onun problemleriyle karşılaşmaya öncekinden daha hazır olarak çıkar. Namazın mahiyeti, dini ibareler yoluyla akla gelen fikirler, insanı arzu dolu kılar; onu hayırlı işlere yöneltir; kötüden kaçınmaya, dünyayı iyilikle doldurmaya olan azmini güçlendirir. Nihayet cemaat halinde eda edildiği zaman, aynı saftaki müslümanı sosyal ve siyasi eşitliğe, evrenselliğe, kardeşliğe ve diğer kardeşleriyle ilgilenmeye, onları desteklemeye teşvik eder&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ezoterizm ile hiç ilişkilendirmeden bile biri&amp;nbsp;&amp;nbsp;dini ve diğeri öğreti modeli olarak bu tanımlar arasındaki benzerlikleri farketmek zor olmasa gerek diye düşünüyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi bir de aşağıdaki tanımlara göz atalım ;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;strong&gt;Reiki,&lt;/strong&gt; şifa ve ruhsal çalışmalara dayanan, 20.yüzyılın başında Japonya’da ve enerji aktarımı ile şifa vermeye dayalı olduğuna inanılan bir tekniktir. Rei “her yerde varolan”, ki “ruhsal yaşam enerjisi” anlamına gelmektedir. Batıya yayılmaya başladığında “Evrensel Yaşam Enerjisi” olarak tercüme edilmiştir. Ancak ezoterik olarak “yüce kaynağın bilincini taşıyan, ruhsal amaçla çalışan yaşam gücü enerjisi” açıklaması anlamını daha iyi ortaya koyar. Yani Reiki bir “Ruhsal Şifa Tekniği”dir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;strong&gt;Feng Shui&lt;/strong&gt;, evrenin, doğanın güçlerini ve titreşimlerini dengeleyerek, hayatınızda başarıyı, sağlığı ve zenginliği sağlayan bir yöntemdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;strong&gt;Uygurca’da &lt;i&gt;şaman&lt;/i&gt;&lt;/strong&gt;, “hastalıkları gideren, acıları dindiren, çılgınlıkları, saraları yatıştıran, hastalara ilaç yapan kimse” anlamında, “otacı” diye anılmıştır. Şamanizmin bütün çeşitlerinde tanrı-doğa-insan arasında sürüp giden kopmayan bir bağlantının bulunduğu inancına rastlanır&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;strong&gt;Maji&lt;/strong&gt;, Kelime anlamında Maji´nin Türkçe karşılığı yoktur; en yakın yaklaşım sihir olarak belki düşünülebilir; büyü sözcüğü ise genelde Maji´nin karşılığı sanılır ama sadece sözlük karşılığıdır. Demek ki, Maji´ye Türkçe karşılık bulamıyoruz ama kavram olarak açıklayabilir ve anlamlandırabiliriz. Maji sözcüğü, Grekçe´dir; Magein; Megas büyük bilim anlamındadır veya en büyük veya ana bilim demektir. Maji Paleolitik çağlardan beri vardır, Fransa´da Aurigignac´da, Güney Afrika´da Buşmenler´de Majikal ayinlerin izleri bulunmuştur. Atlantis, Mu inançları dışında, bilinen tarihte Eski Mısır´da Maji çok geniş biçimde kullanılmıştır. Özellikle de Mısır Panteonu´daki tanrılara çok dikkat etmek gerekir; tümü belli majikal güçleri simgelemektedirler. Yine tüm Mezopotamya uygarlıklarında, Aztek, Maya ve İnkalar´da Majikal yaptırımlar çok geniş ve çeşitlidir. Majinin gücünden korkan ve insanın yeterince bilgilenmesini istemeyen Hristiyan Kilisesi, MS 364 Laodicea Konsülü´nde Maji´yi, matematiği ve Astroloji´yi yasaklamıştı. 525´de Oxia´da, 721´de Roma´da alınan kararlarla Maji Sanatı´nı bilmek ve kullanmak hakkı sadece belli bir rahip sınıfına verildi. Ama sonra, bu hak yanlış yola sapacak ve insanları yakan sapık bir inancın yani engizisyonun temeli olacaktır. Budizm´in tüm kolları majikal deneylerle doludur, Zen Budizm insanın sıradanlığını, kontr tepki olarak ele alır; Yoga her türünde Majikal terbiye enerji birikimini düzenler; Akapünktür bedendeki sağlıklı enerji akımını öğretir; şamanlar geçmişin en güçlü Majisyenleriydiler; Heraklit, Platon, Demosten, Pliny, Pisagor, Agrippina, Marcus Aurelius, Jül Sezar, Bruno, Paracelsus, Nostradamus, Lüther, Calvin, İ bni Sina, İ bni Rüşd, İbni Hud, Cübeyr, İbni Semah, Muhiddin Arabi, Mevlana Rumi, Hallac, Yunus Emre, Casanova, Don Juan, Meyer, Pascal ve daha sayısız isim Majisyen olarak tanımlanabilirler. Onların yaşamlarını okumak okuyucuya daha iyi bilgi verecektir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Majikal Gizem veya Güç, akıllı varlıklar arasında farklı boyutlarda, psiko-fizyolojik olarak bir ilişkinin sağlanması demektir, ilişkinin amacı karşılıklıdır. Maddenin açıklanamayan bir boyutunu varsayarak, normal sınırların dışında algılanması gereken bir yer olarak düşünün ama bu algı nasıl elde edilecektir? Bunun için operatif bir çalışma bilinci ve bilinçdışı uygulamalar gerekir. Fakat herşeyden önce Maji´nin temel sözcüğünü anlamamız ve öğrenmemiz gerekir; bunun adı ise "sır" dır, "sır" ön anlamda, bilginin, öğrenilenin kasıtlı olarak tahdit edilmesi, kısıtlanması ve de bir sistem ve özel bir ekip içinde olabildiğince saf ve doğal halinde korunmasıdır. Biraz daha iyi anlamaya çalışalım; saflık oluşumun ilk koşullarının aynen kalması demektir; yani bir bebek ruhunun ilk anı gibi veya suyun doğadaki saflığı gibi düşünülmelidir. Saflık çok önemlidir ve "sır"ın da giriş kapısıdır, Maji gezegenine buradan gidilebilir ama saflık veya tek bir amaca nötr olarak egemen olmak bu yolu açacaktır; işte büyük mistiklerin, ustaların ve büyücülerin geçtikleri yol budur. Saflık için, temel disiplin Maji öğretisine sadık kalmak ve asla manevi öğretilere bağlanmamaktır ama onların da tam olarak bilinmesi elzemdir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;strong&gt;Kuantum Düşünce&lt;/strong&gt; üst nitelikli bir düşünme biçimidir. Sıradan düşünce biçimleri kendisini tekrar eden, etkisiz ve sınırlı enerjilerdir. Değiştirme ve oluşturma güçleri yoktur. Daha çok vehim, kuruntu, başıboş hayaller biçiminde akar. Oysa Kuantum Düşünce derin düzeyde, atom altı alanda etkili olabilecek tarzda bir yaratıcı düşünme biçimidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Özel bir bilinç düzeyine girerek, özel olarak kurgulanmış sözel ve imgesel oluşumları içerir.&lt;br /&gt;
Bu düzeyde insan, kendi hayatının efendisi durumuna geçer.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kuantum Düşünce daha da ilerisi ortak zeka alanında işlem yapar. Bütün evreni tekamül ettiren enerjiyle işbirliğine girildiğinde siz bir "kişi" olmanın sınırlı olanaklarını aşar, "bütün" ün gücüne ulaşırsınız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O zaman da gücünüz tabii ki bütünün gücüne eşit olacaktır&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tüm bu tanımlarda verilen bilgiler bazılarında doğrudan bazılarında ise dolaylı bir şekilde birbiri ile örtüşmektedir. Oysa hepsi farklı medeniyetlerin farklı inanış ve yaşam şekilleri olan insanların uyguladığı yöntemlerdir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür ve dikkat edilirse hepsinin özünde ezoterik öğretilerin bilgileri veya yöntemleri yatmaktadır. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tüm bu farklı kültür, inanç ve medeniyetlerin bu kadar ortak noktası olmasının nedeni nedir? Tıpkı dünyanın farklı yerlerindeki tünellerin, yer altı şehirlerinin, mağara efsane ve hikayelerinin benzeşmesi gibi inanç sistemlerinde izlenen yol ve yöntemlerinde bu kadar benzer olması şaşırtıcı değil midir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi Kapadokya ile başladığımız tünel yolculuğuna geri dönelim ve bu iki benzerliğin tek bir nedeni olabilir mi düşünelim. Bu amaçla hikayenin ikinci bölümünde alıntılarına yer verdiğimiz Bilim Araştırma Grubunun verdiği bilgileri incelemeye kaldığımız yerden devam edelim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eğer  yer altı kentleri ve tünelleri konusunda, kapsamlı bir araştırma yapmayı göze  alırsak, bu soruların cevapları da bulunabilir. Böyle bir araştırma, dünyanın  her yanında, yer altı geçitleriyle odalarından, oluşan komple bir şebekenin  mevcut olduğunu ortaya koyacaktır. Bir çok kadim ezoterik tradisyonun,  özellikle de Doğuya ait olanların, ve günümüzün güvenilir okültistlerinin belirttiklerine  göre bu yer altı tesislerinde, beşeri ırkın Ağabeyleri yaşamaktadır. Bütün bu  yer altı koridorlarının Himalayalrın civarında yerleşik olan ve evrim yolundaki  Ağabeylerimizin Merkezi Yönetici Hiyerarşisinin ikamet ettiği ve beşeri evrimin  ilerletilmesi için bu fizik plan üzerinde faaliyet gösterdikleri bir ana tünel  sistemiyle irtibatlı olduğu söylenmektedir. Bu Yeraltı Işık Devletine Agarta  denilmektedir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Agarta Himalayaların altında yer aldığı belirtilen ve Büyük İnisiyatörler ile Dünyanın Efendilerinin bu çağda içinde yaşadıkları gizemli bir Yer altı krallığıdır. Agartanın bir İnisiyasyon Merkezi olup Piramitlerinkine benzer bir prensip üzerine işlev gördüğü anlaşılmaktadır. Himalayalar dışsal abideyi teşkil ederken yer altı mekânını da dünyasal ve kozmik kirlenmeden uzak tutulan Krallık oluşturur”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bilgiyi burada kesip daha önce tanımını vermediğimiz İnisiye kelimesinin anlamına bakalım ;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ezoterik İnisiyasyon (Erginlenme, Tekris);"dışarıdaki", "yabancı", "harici", "bigâne" kişinin "içeri" alınması, "mahrem" kılınması, ezoterik topluluğun "üyesi" durumuna getirilmesi, ezoterik bilginin ışığına kavuşmasıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ezoterik İnisiyasyon; bireyde, varlığın bir alt aşamasından bir üst aşamasına geçişi ruhsal olarak gerçekleştirmeye yönelik süreçtir. Burada amaç, bir takım simgesel eylemler ve fiziksel edimler aracılığıyla, bireye yeni bir yaşama "doğmak" üzere "öldüğü" duygusunu aşılamaktır. Bu nedenle, kimi ezoterik örgütlerde inisiyasyona, İkinci Doğuş da denilmektedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İnisiyasyon yoluyla, kişi daha "yetkin" bir tinsel duruma girmekte, "üstün" bir evrene ulaşmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, inisiyasyon, en derin anlamıyla, bir çeşit "tanrılaştırma' dır. Temel işlevi, kişinin, dış yaşamındaki her türlü koşullu durumunun ötesine geçmesidir. Böylesi bir "tanrılaştırma" eylemi, evrenin özündeki "büyük varlığın" bireyde belirmesi olgusunu varsayar. Bu varsayım temelini Panteist düşüncede bulmaktadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evren ile Tanrı'yı bir ve aynı şey sayan öğretilerin ve inanç sistemlerinin genel adı Panteizm'dir. Kamutanrıcılık da denilen Panteizm'in temel ilkesine göre, evrende bulunan her şey tek bir Varlık'tan oluşmuştur. Gerçekte varolan bu tek Varlık'tır ve tüm nesne ve canlılar onun çeşitli görünümleridir. Eski gizemci ve ezoterik toplulukların çoğunda Panteist ilkeler benimsenmiştir. Felsefe olarak Stoacılık ve Neoplatonizm'de panteist anlayışlar vardır. Kabalacılık tümüyle panteisttir. Vahdet-i vücut anlayışı ile Tasavvuf 'ta da panteist olgu benimsenmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birey, inisiyasyon yoluyla, kendinde zaten varolan bir özü canlandırmaktadır. Bu bir "iç" gerçekleşmedir. Bu nedenle, ezoterik inisiyasyon uygulanan kişinin, belirli bir takım özellik ve eğilimlere baştan sahip olması gereklidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İnisiyasyon'nın Batı dillerindeki karşılığı olan "initiation" sözcüğü, Latincedeki "initium" sözcüğünden türemiştir. "Initié" ise aslında "yola koyulmuş, başlamış" demektir. Ezoterizm'de en önemli kavram "İnisiyasyon"dır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İnisyasyon hakkındaki bu kısa bilgiden sonra alıntılarımızı incelemeye kaldığımız yerden devam edelim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Agarta Ülkesi, Yüce İnisiyasyonlar ve Vazifeler Merkezi olmasının yanı sıra, aynı zamanda, milyonlarca ve milyonlarca kitabın korunduğu, binlerce kilometre uzunluğundaki bir kozmik Kütüphane ile eğitim tesislerini kapsayan bir Kozmik Üniversitedir de. Bu kitaplar, bu kitabın önsözünü yazanın gördüğü gibi, çok ileri seviyeden bir holografi, yani üç boyutlu fotoğrafçılık tekniği ile basılmışlardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Tüm büyük ve varlıklı Lamaserilerde, Gonpa ve Ihak Hang’ın dağlarda yerleştikleri yerlerde kayalara oyulmuş yer altı odaları ve mağara kütüphaneleri vardır. Batı Tsaydamın ötesinde, Kuen-lerin ıssız geçitlerinde bu türden bir takım gizlenme mahalleri yer alır. Topraklarına şimdiye kadar hiçbir Avrupalının ayak basmadığı, Altındağ Dağ sırası üzerinde derin bir çukurun içinde kaybolmuş belirli bir köy vardır. Burası ufak bir veler küresi, bir manastırdan ziyade bir köy olup, içerisinden fakir görünüşlü bir mabet ve burayı gözetlemek için yakınında yaşayan ihtiyar bir lama bir keşiş bulunur. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hacıların söylediklerine göre, bu mabedin altındaki yeraltı galerileriyle, hollerinde ihtiva olunan kitapların adedi, verilen rakamlara göre, British Museum’da dahi barınamayacak kadar çoktur. &lt;br /&gt;
Aynı tradisyona göre, kurak Tamin topraklarını, Türkistan ortasında adeta bir sahra olan artık terk edilmiş bölgeleri, eski günlerde, gelişen ve varlıklı kentlerle kaplıydı. Şimdi ise buranın ürkünç ıssızlığını giderecek birkaç yeşil vahadan başka bir şey yoktur. Böyle bir vahada, çölün kumlu toprağı altında gömülü olan büyük bir kentin mezarını halı gibi örmekte ve hiç kimseye ait olmayıp, sıksık Moğollar ve Budistler tarafından ziyaret edilmektedir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tradisyonlar ayrıca, kiremitler ve silindirlerle dolu olan geniş koridorların bulunduğu devasa yer altı ikametgâhlarından bahseder. Dünyanın iç kısımlarının derinliklerinde inşa edilmiş olan, yer altı depoları, emniyettedir ve bunların girişleri bu tür vahalarda gizlendiğinden herhangi birinin bunları keşfetmesinden korkulmaz… Söylediklerimizi özetleyelim. Gizli doktrin, kadim ve tarih öncesi dünyanın, dünyanın her yanına yayılmış olan diniydi. Bu dinin yayılışına ilişkin kanıtlar, tarihe ait gerçek kayıtlar, her ülkedeki özelliğini ve mevcudiyetini gösteren komple bir dokümanlar dizisi ve bunlarla birlikte bütün büyük velilerinin öğretisi, Okült kardeşliğe ait gizli yer altı kütüphanelerinde, günümüze kadar mevcut olagelmişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Agartayı kuran ve Agarta hiyerarşisinin Yüksek Konseyini oluşturan Yüce Varlıkların yıldızlardan geldikleri söylenir: “ Tibet, azametli himalayalardaki bu mistik ülke, Dünyanın Psişik Merkezi olarak saygı görürdü. Üstatlar, gözden uzak manastırlarından diğer gezegenlerdeki Kozmik Efendiler ile telepatik görüşmeler yaparlar, Metafizik Âlemlerde İyilik ve Kötülük Güçleri. Beşeriyetin ruhu için çarpışırlardı. Hint-Tibet tradisyonları, yerin çok aşağılarında saklı olan ve bütün kıtalarda bulunan gizli girişlerden tünellerle yaklaşılan Agartadan söz ederler. Yıldızlardan gelen Uzaylı Varlıklar tarafından kurulan bu yer altı medeniyetinin tarihi anlaşıldığına göre, dünyamızın ilk günlerine kadar uzanmaktadır. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Burası, Uranüs’ün oğullarıyla Satürn arasında çıktığı sayılan Uzay Savaşından sonra Elohim ya da Sikloplar için bir yer altı sığınağı teşkil etmiş olabileceği gibi, muhtemelen bir zamanlar gezegenimizi tehdit ermiş olan, kozmik bir afetten kaçmak içinde kullanılmış olabilir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mu. ve Atlantisten uzaklaşan göçmenlerin yer altına kaçtıkları söylenir. Dünyanın her yanındaki Mistik Kardeşlikler, yerin kilometrelerce altında bulunan psişik bir uygarlık ile Tibet’teki üstatlar arasında bir bağlantı bulunduğunu ileri sürerler. İçi Boş Dünya Teorisinin taraftarları, uçan dairelerin aslında, yeryüzündeki ülkeleri gözlemek üzere Kutuplardaki deliklerden geçerek Dünyamızın içinden çıktılarını iddia ederler. Ezoterik öğretiler, Agartanın Hâkimini, dünyanın Kralı rütbesiyle anarlar. Yardımcıları durumundaki iki rahip- kral ile birlikte,&amp;nbsp; insanlığın geleceğini planladığı söylenir. Sembolü, Hitler tarafından çarpıtılarak kullanılmış olan Gamalı Haçtır.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hitler ve uçan dairelerle ilgili bilgiler ilerleyen bölümlerde sizlerle paylaşılacaktır. Bir dünya savaşının arkasındaki resmi olmayan bu tarihi okuduğunuzda en az benim kadar şaşıracağınıza hiç şüphem yok.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yukarıdaki ezoterik enformasyon ve Anday’ın aktardığı Kapadokya tradisyonu dünya çapındaki yer altı kentler şebekesinin ve bunları irtibatlandıran geçitlerin gerçek yaratıcıları hakkında bize bir fikir verebilir. Kapadokya’daki yer altı kentleri ile bunların arasında uzanan tünellerin keşfi bu tür bilginin ışığı altında oldukça anlam kazanmaktadır. Ve Kapadokya yer altı tesislerinin mevcudiyetini diğer bazı hususlarla birlikte değerlendirdiğimiz takdirde, Anadolu’yla Himalayaların altındaki Agarta İlahi Merkezi arasındaki gizemli bir ilişkiye işaret eden şaşırtıcı bir görüntü ortaya çıkabilir. Söz konusu hususlardan biri de Anadolu’nun, birçok mağaranı bulunduğu bir kara parçası olmasıdır. Anadolu’daki mağaraların toplam adedinin, 40 bin civarında olduğu tahmin edilmektedir. Ve Anadolu halkı arasında bu mağaralarla ilgili birçok ilginç tradisyon dolaşmaktadır. Bu tradisyonları, üç ana grupta toplayabiliriz:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
- Bir grup tradisyon mağaralardan çıkan tuhaf kişilerden yaratıklardan bahseder;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
- Bir diğeri, mağara girişlerinin herhangi bir davetsiz misafirin girişini kesinlikle engelleyen gizemli beklide manyetik mahiyetteki güçler tarafından korunduğunu anlatır;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
- Üçüncü grup ise, Anadolu Evliyalarıyla, Ermişleriyle ilgilidir. Bu tradisyonlara göre Ermişler günün birinde bu dünyayı terk etmek istediklerinde Mağaralardan birinin içine girip sırrolurlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ayrıca, bazı peygamberler ile mitolojik kişilerin hayatlarında önemli bir yer tutan Mağaralardan bahsedilir. Urfa.’nın güneyinde, Hz. Eyüb’e ait olduğu söylenen ve Hz. İbrahim’in doğduğu ve emzirildiği ileri sürülen iki ayrı mağara vardır. Mitolojide de, örneğin, ünlü Erythreia(ıldır) kahinesi, Ege Kıyılarındaki Kıranda ya da Klasik Çağdaki adıyla Koryekos Dağındaki bir mağarada doğmuştur. Bundan başka kutsal olarak kabul edilen çeşitli yerlerde de mağaralara rastlanır: Cudi Dağındaki 1000 kişiyi alabilecek genişlikteki mağara gibi. Kutsal yerlerdeki mağaraların, çoğunlukla halk arasında ziyaret yerleri olarak benimsendiği görülmektedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Benzerlerine dünyanın başka yerlerinde de rastlanan bu tür tradisyonların hepsi de, Agarta’nın yer altı koridorlar şebekesine Anadolu’dan girişler olduğunu güçlü bir şekilde ima etmektedir. Anadolu’nun bu durumunu teyit eden daha başka işaretlere, Klasik Yunan-Roma Mitolojisinin çeşitli yerlerinde de rastlamaktayız. Örneğin Homer’in İlyada adlı eserinin 13. bölümünün başlarında, Bozca Ada(Tenedos) ile Gökçe Ada(Imbros) arasında, denizin dibinde, Dünya Sarcısı sıfatıyla anılan Poseido’nun atlarını bıraktığı geniş bir mağaranın bulunduğunu okuyoruz. Bozca Ada ile Gökçe Ada, tarihi Troya kenti açıklarında yer alırlar ve İlyada’da geçen böyle bir ifadenin ne kadar anlamlı olabileceğini az sonra göreceğiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Rodoslu Apollonius’un Argonautica adlı eserinde, Anadolu’nun kuzeybatı kıyısında, Acherusias Burnunda ya da bugün ki adıyla Baba Burnunda, Zonguldak Ereğlisi yer altı dünyasına açılan bir mağaranın bulunduğundan bahsedilmektedir. Apaollonius, Argo’nun söz konusu kıyı boyunca ilerleyişini lirik bir üslupla anlatmaktadır: “üçüncü gün, günün ağarışıyla birlikte, serin bir batı rüzgârı çıktı ve ulu adayı terk ettiler. Kıyıyı izleyerek sırasıyla, Sangarius Nehrinin ağzını, Mariandyni’nin bereketli topraklarını, Lycus Nehrini ve Anthemoeisian kıyı gölünü gördüler. Hızla yol alırlarken, geminin halatları ve diğer bütün halat takımları, rüzgâr altında titreştiler; fakat geceleyin esinti azalır ve şükrederek, gün ağarırken Acherusias Burnu yakınında demir attılar. Bu ulu kara çıkıntısı, sarp kayalıklarıyla, Bithynian Denizine kadar bakar. Altında deniz seviyesinde, dalgaların çarpıp kükrediği, düz kayadan oluşmuş yekpare bir platform uzanırken, yukarıda, tam tepede, çevreye yayılan dallarıyla çınarlar yer alır. Kara tarafında oyuk bir vadiye bakan bir uçurumla biter. Ürpertici derinliklerinden buz gibi bir soluğun geldiği ve her sabah her şeyi, gündüz güneşi altında eriyen parlak kırağı ile örttüğü Hades Mağarası, üzerini kaplayan ağaç ve kayalarla birlikte burada yer alır. Kaşlarını çatan bu uruna sessizlik hiçbir zaman ulaşmaz; uğuldayan denizden gelen bir mırıltı, sürekli olarak, Hades’in Mağarasında gelen rüzgârların salladığı yaprakların hışırtısıyla karışır.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(devam edecek)</description><link>http://fasulyeningunlugu.blogspot.com/2012/02/ya-tutarsa-5-ezoterizme-devam-agartaya.html</link><author>noreply@blogger.com (Fasulye)</author><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-1704911421933597242.post-8189211001765565559</guid><pubDate>Sun, 05 Feb 2012 16:52:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-02-05T18:52:35.661+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Ya tutarsa</category><title>YA TUTARSA (4) NEMRUT DAĞI VE EZOTERİZME GİRİŞ</title><description>&lt;iframe allowtransparency="true" frameborder="0" id="twttrHubFrame" name="twttrHubFrame" scrolling="no" src="http://platform.twitter.com/widgets/hub.1326407570.html" style="height: 10px; position: absolute; top: -9999em; width: 10px;" tabindex="0"&gt;&lt;/iframe&gt;Atlantisliler, uzaylılar daha önce bahsettiğimiz yer altı tünelleri ve mağaraları ısı matkabı örneğinde anlatılan bir yöntemle açmış olabilirler miydi sahiden? Hadi açtılar diyelim bahsedilen manyetik alan güçleriyle zamanda sıçrama yapmak mümkün müydü?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kapadokya'dan başladığımız yolculuğumuzun şimdi Nemrut durağındayız.Bu bölümde anlatacağımız hikaye Evren ve İnsan isimli çalışmadan alıntılarla sürdüreceğiz. Yazar kod isim kullandığından yazar adı vermek ne yazık ki mümkün değil.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ancak tünel ve mağaraların izini takip ettikçe her birinin inanılmaz bir doğaüstü hikaye ve dini motiflerle eşleştirildiğini görüyoruz. Hatta biraz daha araştırdığınızda anlatılanlar günlük hayatta çok sık duymadığımız ve bir çok insanca saçmalık olarak değerlendirilmesine rağmen sürekli karşımıza binlerce yıllık bir tarihle çıkan ezoterizm ile birleşmektedir. Hikayenin bundan sonraki bölümlerinde sık sık rastlayacağımız ezoterik bilgilerin kısa ne olduklarını bu aşamada açıklamak sanırım daha doğru olacaktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Peki nedir bu ezoterizm?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
"Gönlünü, ne kadar büyük olursa olsun,&lt;br /&gt;
O görünmez nesneyle doldur.&lt;br /&gt;
Yüreğin mutluluktan dolup taşınca,&lt;br /&gt;
Ona istediğin adı ver;&lt;br /&gt;
Mutluluk, Sevgi, Gönül, Işık, Tanrı…&lt;br /&gt;
İsim gürültüden başka birşey değildir.&lt;br /&gt;
Göklerin ihtişamını bizden gizleyen bir sistir…"&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Goethe&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ezoterizmin Osmanlıca karşılığı Batinilik olup, Batın; içyüz-içteki anlamındadır. Bunun Türkçe karşılığı ise İçrek sözcüğüdür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ezoterik bilgiler denildiği zaman, herkese açıklanmayan ancak belli eğitimlerden geçip o bilgileri almaya hak kazanmış kişilere verilen bilgiler kastedilmektedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ezoterik bilgilerin en önemli yönü yazılı olmaktan çok, bir yol gösterici (Mürşit) tarafından öğrenciye(Mürit) belli bir sistem dahilinde aktarılmasıdır. Bu yönteme inisiyasyon veya tekris denilmekte olup Türk-Şaman geleneklerinde de "El Vermek" deyimiyle yer almaktadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ezoterizmin tersi olan sisteme ise Egzoterizm denilmek olup bunun Osmanlıca karşılığı "harici", Türkçe karşılığı "dışrak" dır. Egzoterik bilgiler herkesçe bilinebilen, sıradan başlangıç bilgileri olmaktadır. Ezoterik bilgilere ulaşabilmek için öğrenci eğitimine egzoterik bilgiler ile başlar.&lt;br /&gt;
Zaman içersinde gösterdiği çabalar ile yükselerek daha derin olan ezoterik bilgileri almaya hak kazanır. Ezoterik öğretinin verildiği hiçbir okul veya sistemde harici bilgileri eksik olan adaylara ezoterik bilgiler aktarılmaz. Bunun nedeni, insanın mükemmele ulaşabilmesi için iç ve dış aleminin tam bir bütünlük içinde olması gerekliliğidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi niçin ezoterizm sorusuna yanıt aramaya çalışalım. "Niçin" ve "nasıl" lar meraklı insan doğasının bir gereğidir. İnsanlar normal öğreti sistemi içinde aktarılan bilgiler ile bazı soruların yanıtlarını bulamadıkları zaman arayışa girmektedir. Bunun sonucu materyalist düşünce sisteminden sıyrılmakta, yanıtları kimi zaman "din" kimi zaman ise "panteist" düşünce sisteminde aramaktadır. Felsefi anlamda "Panteizm", islami kültür içinde "tasavvuf" adını alan ezoterik sistemin amacı; varoluşun, ancak sevgi ile algılanabilecek ve akılcılıkla ortaya konulacak sebeplerini savunmak ve tek hedefi insanın tekamül ederek "kamil insan" haline dönüşmesini sağlamaktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ezoterik öğretinin kullandığı dil "semboller dili" olagelmiş ve bu sembollerin, simgesel anlatımlarının imkanlarından yararlanılarak hemen her kavimde, her millette, binlerce sene korunarak, uygarlıktan uygarlığa aktarılması mümkün olmuştur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ezoterizm özünde, bilgi ve görgülerin kapalı bir topluluk içinde ve aşamalı olarak verildiği bir çalışma ve öğreti sistemi olarak tanımlanabilir. Bu tanımda dikkat edilmesi gereken en önemli unsur, ezoterizmde aktarılan bilgiler ve görgülerin ister bilimsel, isterse töresel-dinsel nitelikte olabilmesidir. Ezoterizm bir öğreti sistemidir ve bu sistemle aktarılan öğreti bilimsel ve çağdaş olabileceği gibi, töresel ya da dinsel de olabilir. Ne var ki, Ezoterizmin bu özelliği çoğunlukla göz ardı edilir ve hemen her zaman Ezoterizmi, Gizemcilik (Mistisizm) ya da Gizlicilik (Okültizm) ile karıştırma yanlışına düşülür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ezoterik öğreti sisteminin doğuşu, İnsanoğlunun doğa yasaları üzerinde düşünmeye koyulması ve doğanın ve evrenin gerçeklerini arayıp bulmaya başlaması kadar eskidir. Ulaşılan gerçekleri, insanların büyük çoğunluğu ya anlayamamış, ya tepkiyle karşılamış, ya da bunları kendi çıkarları için kötüye kullanmaya kalkışmışlardır. Bu durum, gerçeklerin araştırılıp doğruların aktarılmasında, kapalılığın insanlar ve İnsanlık için daha yararlı sonuçlar sağlayacağı düşüncesini yaratmış ve böylece Ezoterizm ortaya çıkmıştır. Ezoterizmde, herkese duyurulması sakıncalı görülen bilgilerin, yalnızca belirli bir kültür düzeyine erişen kişilerce anlaşılabileceği gerekçesi kapalılığı zorunlu kılmıştır. Bu anlamda Aristoteles öğretisi de ezoterik sayılmalıdır; Aristoteles sabahları seçkin öğrencilerine ders verirken, akşamları halka ders verirmiş ve öğrettikleri de ayrı ayrı bilgilermiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Binlerce yıldır devam eden bu gizli öğreti güç peşinde olan insanoğlu için inanılmaz bir cazibe kazanmıştır. Hikayenin devamında değineceğimiz ezoterik sırlara erme çabaların dünya tarihini bile etkileyecek sonuçlar doğurduğuna hep birlikte şahit olacağız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Altınçağ tanımı ezoterik öğretinin sonucudur. Yeryüzünde altınçağ tanımı binlerce yıl önce başlamış ve bu nedenle ancak eski medeniyetlerin takvimlerinde karşımıza çıkar durumdadır. Ancak insanların bu gün peşinde neden bu kadar koştukları ve neyin peşinde olduklarını anlamak için öncelikle arkeolojik bulguların tarihsel açıdan değerlendirilmesinin ötesinde ezoterik değerlendirilmesini de bilmemiz gerekir. Bu hikayede gerek yer altı tünelleri ve gerekse diğer arkeolojik bulguya dayalı anlatımların yer almasının nedeni budur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ezoterizm hakkındaki bu kısa bilgilendirmenin ardından şimdi yeniden Nemrut Dağına dönebiliriz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nemrut Dağı hep gizemli iddialara hedef oldu; hatta uzaylıların gizli üssü olduğu bile iddia edildi; kesin olan tek şey dağda bilinmeyen veya henüz keşfedilmemiş tünellerin olduğu ve efsanevi Commagene Kralı I. Antiochos´un kayıp mezarıdır. Dağın gizemi, çok değişik alanlara yöneliyor; Hıristiyanlığın burada başlamasından tutun da, İsa´nın doğumundaki simgesel anlama ve de Noel´in yanlış zamanda kutlanmasına kadar… “The Orion Mystery ve The Mayan Prophecies” kitaplarının yazarlarından araştırmacı Adrian Gilbert, bu sırrı kovaladı, Rusya´dan Fransa´ya ve Mısır´a, Filistin´den Güneydoğu Anadolu´ya uzanan yorucu bir çalışmadan sonra edindiği bilgileri, inanılmaz iddialarla bütünleştirerek, bir kitap yazdı ve gizem büyüdü;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div align="left" class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEirGuMU1iwRhkN7AH-UMd3W0Y1BSL8ZZZEsb5ICLJT55VTCeRpMFUkS48kP1jcnTuGEvaZOV4_z-D1yAuxSa8T9-WmKRdNzB1zdrOPnl2Bwkwc4h-PdUOJ-wfliaBMxhyt8ZBDCjbRIyu4/s1600/Holiday@2005+038.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEirGuMU1iwRhkN7AH-UMd3W0Y1BSL8ZZZEsb5ICLJT55VTCeRpMFUkS48kP1jcnTuGEvaZOV4_z-D1yAuxSa8T9-WmKRdNzB1zdrOPnl2Bwkwc4h-PdUOJ-wfliaBMxhyt8ZBDCjbRIyu4/s320/Holiday@2005+038.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Tarihin neresine bakarsanız bakın, muhakkak dünyanın bir yerinde, özgün bir inanç veya mistik ya da okült bir yaşam biçimi karşınıza çıkacaktır. Bu tür grupların ana ilkesi kardeşliktir, kardeşlik adayı belli bir eğitim, öğrenim ve sınav aşamasını yaşadıktan sonra ezoterik gizemlerle beraber yaşamaya başlar ama bunları dışarıya taşıması yasaktır çünkü bilgi özeldir ve yeterince eğitilmemiş, amacını bilmeyen ve meraktan öteye geçemeyen yani hak etmeyen kişilere verilemez. Yüzyılın sonuna doğru, çoğunluğu Rus olan bir grup okültist veya ezoterist gizemci peşpeşe ortaya çıktı; aralarında Madam H.P.Blavatsky, Alexandra David-Neale, P.D. Ouspensky ve G.I.Gurdjieff gibi çok önemli isimler bulunuyordu. Doğunun tanımıyla bunlar; “Bilgeliğin Ustaları” ydılar. Tümü, uzak geçmişin ezoterik ve gizemci mantığı doğrultusundaydı, kurdukları gizem örgütleri günümüzde milyonlarca insanı yönlendiriyor, yani “Kardeşlik” hala yaşıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
920´de G.I.Gurdjieff, batıya geldi ve Fransa´da kendi adına bir gizem veya ezoterizm okulu açtı, okulun izlediği yol çok eski bir ezoterik okulun yoluydu; bu çok uzak geçmişten gelen okulun adı “Sarmoung Kardeşliği” idi. İpucu izlendiğinde, (Gurdjieff hakkında yazılan otobiyografi de bu yöndedir.) adı geçen örgütün temelinde büyük bir olasılıkla, bir zamanlar Kuzey Mezopotamya´da gelişip, yayılan ama sonra yok edilen Hıristiyan Gnostik Okulu´ndan geriye kalanlar bulunuyordu. İzleri sürdürdüğümüzde bu kez günümüz Türkiye´sinin sınırlarının içine giriyor ve kayıp gizem okulunun Güneydoğu Anadolu´da bulunduğu anlaşılıyordu yani Gurdjieff´in kurduğu örgütün en uzak geçmişinde yer alan kayıp gizem okulu Anadolu´daydı; Ama nerede?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte burada ortaya çıkan bir adam yeri bulduğunu söyledi, adamın adı Adrian Gilbert´ti,1972 yılında, Adrian Gilbert hacı olmak amacıyla, Filistin´e, Hz. İsa´nın doğum yeri olan Bethlehem´e gitmişti, aslında bilgeliğin peşindeydi, bir gizem örgütü arıyor ve eğitilmek istiyordu. Bölgede bir gizli okulun olduğunu duymuştu, kulağına gelenlere göre Matta İncili´nde adı geçen Maji (büyü) Okulu buradaydı, sıkı bir arayışın ve gizem dedektifçiliğinin sonucunda, o da Gurdjieff´in izine rasladı, Filistin´de ortaya çıkan iz, Fransa´da gelen izle Anadolu´da birleşiyordu ve Adrian Gilbert artık sonuçtan emindi; Kayıp “Kardeşlik Okulu” nun liderini ve yerini bulmuştu; Gilbert´e göre örgütün kurucusu Commagene Kralı I. Antiochus, yeri ise Nemrut Dağı´ydı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gilbert, Kral I. Antiochus´un yaşadığı çağda varolan Sarmoung Kardeşlik Örgütü ile yakın ilişkisi olduğu görüşünde, onun Kuzey Fırat bölgesine yayılan küçük krallığının ana simgesi aslandı veya Commagene Aslanı´ydı. Nemrut Dağı´nda bulunan dev mezar anıtta, astrolojik ve Hermetik simgeler kullanılarak, gizem vurgulanmıştı. Nemrut´da bulunan Aslan kabartmasının üzerindeki Astrolojik simgeler aslında bir horoskop yani yıldız haritasıdır ve Gilbert burada belirtilen işaret edilen iki zaman dönemiyle, Kral´ın doğum ve inisiye yani örgütte eğitildiği tarihleri işaret ettiği düşüncesindedir, bu tarih 6 Ocak´tır yani İsa´nın Yahya Peygamber tarafından vaftiz edildiği tarih yani özgün adıyla “epiphanes” günü. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Günümüzde, aynı tarihte Ortodokslar suya haç atarak kutlamalar yapıyorlar. Gilbert, Kral Antiochus´un krallığının henüz bulunmamış bir yerinde 35´ eğiminde, 155 m. uzunluğunda, nereye gittiği bilinmeyen bir tünel olduğunu iddia ediyor. Aslında bu iddia doğru, çünkü arkeologlar uzun zamandan beri bu bulmacanın peşindeler, Kahta´dan Nemrut Dağı´na uzanan tünellerin varlığı biliniyor ama nereye gittikleri henüz anlaşılamadı zira o boyutta kazılar yapılmış değil. Gilbert Commagene Kralı´nın doğum tarihini de hesaplıyor; bu tarih Güneş´in, Regulus yıldızıyla Aslan Burcu´nda buluşum yaptığı tarih yani 29 Haziran. Adrian Gilbert, Urfa´nın da (Eski adıyla Edessa) Orion Bilgeliği ile ilgili bir astrolojik merkez olduğu görüşünde ve bunun kanıtlarının da Eski Ahit´te yani Tevrat´da bulunduğunu belirtiyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hıristiyanlığın ilk yıllarında Urfa, çok önemli bir eğitim merkeziydi ve kutsal kalıntılar hala orada görülür. Haçlılar´ın yıkımlarından sonra bölge, 1145´de İslam Komutanı Zengi tarafından ele geçirilmiş ve 1146´da da Zengi´nin oğlu Nureddin, Haçlıları tamamen uzaklaştırmıştı. Gilbert, araştırmalarında kayıp Kardeşlik Örgütü´nün izlerinin Urfa´da da bulunduğu belirtiyor ve Matta İncili´ndeki “Maji Öyküsü” nü hatırlatıyor. Mesih´in yani İsa´nın doğumu yani Christmas Günü sandığımız gibi 25 Aralık değildir, bu tarih aslında antik bir Pagan festivalini simgeler (Mitralar´ın Doğum Kutlamaları). Gerçek Christmas Milattan önceki 7. yılın 29 Temmuz´udur yani İsa milattan 7 yıl önce doğmuştur ve o gün gök konumu çok özeldir; Güneş her yıl aynı tarihte, “Kral´ın Doğumu” konumuna girer Aslan Burcu´ndaki “Küçük Aslan” veya “Aslan Yürek” de denen Regulus´la buluşur. Bu aynı zamanda da, göğün en parlak yıldızı olan Sirius´un yükseliş döneminin hemen sonrasıdır yani Sirius özgün periyodundaki görünmezlik dönemini bitirerek, yükselmeye başlar. Mısır Mitolojisi´nde Sirius yıldızı, Tanrıça Isis´in özel yıldızıdır, görülmediği dönemde Tanrıça hamiledir, yükseldiğinde yani parlamaya başladığında oğlu Horus doğar, bu da Güneş-Regulus buluşmasıyla simgelenir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(Sirius yıldızı bir çok medeniyetin tarihinde ve hatta Kur'an'da da yer almaktadır. Yeri geldikçe bu yıldız hakkında daha detaylı bilgiler aktarılacaktır)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İlk Hıristiyanlar, bu mitolojik kavramı kullandılar, Sirius´un yükselmesi Meryem´in doğumuydu ama bu kez doğan Horus değildi çünkü Meryem´in oğlu İsa´ydı, aynı anda görülen diğer parlak yıldızlarda önemliydiler, örneğin Orion Isis´in eşi yani kocası olan Osiris´ti, Hıristiyan kültürü, Osiris´e Joseph yani Meryem eşi kişiliğini verdi. Procyon yıldızı da, Sirius gibi Orion´dan sonra yükselir ve Isis´in kızkardeşi Nephthys ile simgelenir ve o da orta eş kişiliğiyle bazı erken Hıristiyanlık söylencelerinde yer alır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zodyak yani Burçlar Kuşağı genelde hayvanlarla simgelenir, Öküz yani Boğa, Koyun yani Koç burçları İsa´nın doğduğu ahırda bulunan ve yemlenen yani beslenen iki hayvandır ve ahır Bethlehem kasabasındadır, kasabanın adının anlamı “Ekmeğin Yeri” dir, Bethlehem kasabası, Judah bölgesinde yani İsrail´in Aslan Kabilesi´nin yaşadığı yerdedir ve bu kabilenin simgesi Aslan Burcu´ndaki veya takımyıldızındaki Regulus´tur, sonuç olarak ezoterik anlamda Güneş-Regulus buluşumu, İsa´nın ahırdaki doğumunu simgeler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div align="left" class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhwqEfYR-Ka2P00HLi6slmcr40Ir1mloVYuT2TZhuJ9FTVn-cqDmt2UDWUf241BgCI9wUC5w4QPJuL2A1gd_jI9f-_l7_Yo9T1uIRi8K734MEOPARTk_Az8Oz7BqxxNE1zXAL1zQCFH7GI/s1600/turkeynemrutdagiworldhesc3.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="215" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhwqEfYR-Ka2P00HLi6slmcr40Ir1mloVYuT2TZhuJ9FTVn-cqDmt2UDWUf241BgCI9wUC5w4QPJuL2A1gd_jI9f-_l7_Yo9T1uIRi8K734MEOPARTk_Az8Oz7BqxxNE1zXAL1zQCFH7GI/s320/turkeynemrutdagiworldhesc3.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Kabartmada görülen yürüyen aslan formundaki yıldız haritası yani horoskop, Yunan astrolojisi tarzındadır ve bir tarih belirlenmiştir. Bu yöntem atalarımız tarafından zaman zaman kullanılmıştır; Seleucidler, Makedonyalılar, Persler, Büyük İskender, Darius I tarafından kullanılmıştır. Antik Yunan´ın ve Persler´den gelen etkilerin ve Nemrut´ta yapılan geleneksel dinsel ritüeller genel anlamda Orta Doğu´dan Avrupa´ya yönlenen Mitra inançları ve dini ile ilgilidir. Commageneler´in Mitraik inancı, doğudan batıya doğru bir yelpaze gibi yayılırken, kesin olarak Hıristiyanlığın temelini oluşturmuştur yani Hıristiyanlığın kökeni Mitraizm dolayısı ile de Kral I. Antiochos´un katıldığı gizemli Kardeşlik Dini´dir. Kral´ın mimarları, tarihsel göndermeyi yapmak amacıyla, yıldız konumlarını bir aslan formuyla oluşturdular.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bebek İsa´yı ziyarete geldiklerine inanılan üç çoban krala Bethlehem´e giden yolu yıldızlar gösterir, yıldızların geleneksel yeri ekliptiğin kuzeyindeki simgesel bir hattı oluşturur, bunlar Sirius´dan önce doğan Procyon, Castor ve Pollux´tur, çoban krallara yol gösterirler yani Sirius´un doğacağı yeri gösterirler. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Adrian Gilbert, İsa´nın doğumunda parlayan ve Bethlehem´den izlenen büyük yıldızın tek olmadığına hatta yıldız olmadığına inanıyor, ona göre parlaklığın nedeni iki dev gezegenin yani Satürn ile Jüpiter´in buluşumuydu, buluşum Balık Burcu´ndaydı ve bu nedenle de Hıristiyanlığın gerçek simgesi balıktı. İki dev gezegen, o konumda akşam göğünün (saat 21:30 civarı) en parlak gök cisimleridirler ve çok net olarak çıplak gözle görülebilirler. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üç çoban kralın ezoterik anlamları da böyledir yani Melchior, Caspar ve Balthasar´ın; Satürn ve Jüpiter, iki kralla simgelenir; Melchior (Altın Kralı Jüpiter) ve Caspar (Mür yani koku kralı Satürn); Jüpiter astrolojik anlamda, sağlığı ve zenginliği simgelerken, Satürn ölüm ve mezarın yanısıra uzun yaşamı simgeler. Mür, Mısır mitlerinde Satürn simgeselliği doğrultusunda, mumyalamada kullanılan bir maddedir. Üçincü Çoban Kral yani üçüncü gezegen Güneş´e en yakın gezegen olan Merkür´dür, bu da Balthasar´dır (veya Belteshazzar), ismin anlamı “Yüce Efendi´nin Öncüsü” veya en yakın yardımcısı şeklindedir. Merkür, Güneş´ten biraz önce doğar yani sultanın veziri gibidir. Bebek İsa´ya altın ve mür´ün yanısıra Balthasar tarafından verilen üçüncü armağan günnük veya buhurdur, günnük simgesel olarak majikal fonksiyonları uyandırır ve Merkür ile astrolojik doğrultuda ilişkilidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Adrian Gilbert, tüm öykünün anlamının farklı olduğu görüşünde, bizlere bu şekilde İsa´nın doğum horoskobunun yani yıldız haritasının anlatılmak istendiğini düşünüyor, eğer okuma doğru yapılırsa kesin zaman belirlenecektir. İsa´da Horus gibi bir kral olarak doğmuştur, gezegenlere uygun armağanlar onun doğumunu simgelerler, Matta İncili´nde armağanların baştan çıkarıcı oldukları ve egosal amaçlarla kullanılabilecekleri vurgulanır. Yani üç gezegenin negatif yönleri vurgulanır, negatif yönler pratik Maji´nin reddedilmesi (Merkür), ölümsüzlük arzusu (Satürn) ve krallık yani iktidar hırsıdır (Jüpiter). Daha sonraki olaylarda benzer anlamlar içerirler, Yahya Peygamber Ürdün Irmağı´nda İsa´yı vaftiz ederken cennetten gelen bir güvercin simgeselliğinde İsa´ya en yüksek armağan verilir, bunun anlamı gezegendeki en yüksek krallığın onaylanmasıdır. Artık o, Logos´un yani Varoluş´un aracı olmuştur. Yani Vaftiz´in simgeselliği ve 6 Ocak kutlamalarının anlamı göksel buluşmanın gerçekleşmesi daha da ötede İsa´nın göksel doğumudur. Ama daha sonra bu tarih değişecek, 25 Aralık´a kayarak, antik Roma´nın Satürn şenlikleri Mitralar´ın doğumu ile karışacaktır.Bütün bunlardan anlaşılan şey, Kayıp Kardeşlik Örgütü´nün içeriğidir, &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Horus´dan, İsa´ya oradan da Kral I. Antiochus´a uzanan gizemin ezoterik anlamı ve bunun astrolojik metodla, Hermetik Bilgelik düzeyinde simgeselleştirilmesidir fakat tüm anlatılar ve Gilbert´in iddiaları yine de asıl gizemi açıklayamıyor; yıldızların ve gezegenlerin etkinliği ya da önemi acaba kutsallık düzeyinde ezoterik simgesellik midir? Yoksa, dünya dışındaki bir yerler mi ima edilmektedir? Sır, Orion ve Sirius´da saklı gibidir; birgün bunu da öğreneceğiz; ne zaman mı? Kimbilir, belki de Nemrut Dağı´nın altında yatan sırrı çözdüğümüz zaman…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İlk bakışta anlaşılmaz ve karmakarışık görünen bu hikaye daha önce de dediğimiz gibi ezoterik öğretilerin bir sonucudur. İnsanların binlerce kilometre kat ederek bulmaya çalıştıkları şey ezoterik öğretinin eğitimi sonucunda insana katacağı güç ve aydınlanmadır. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Daha önce Nemrut'a hiç bu şekilde bakmışmıydınız bilmiyoruz ama ezoterik öğretilerin gücü peşinde olanlar yeryüzündeki pek çok şeyi bizim gördüğümüz gözle değerlendirmezler. Ezoterik öğreti konusu ve tarihi çok uzun bir öğreti olduğundan, hikaye içinde ancak kısa kısa bilgilendirmelerle yetinilecektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ancak hikayenin bu bölümünde vurgulanmak istenilen şeyin bu öğreti peşinde olanların ya da öğreti sahiplerinin daima gizli bir örgütleşme içinde olmalarıdır. Bu örgütleşme ezoterizmin din ile birleştiği medeniyetlerde genellikle ruhban sınıfının elindedir. İşin ilginç yanı birbirinden binlerce kilometre uzakta ve birbirinden binlerce yıl farkla yaşamış medeniyetlerin mutlaka bir ezoterik öğretisi ve bu öğretilerin kendindne öncekilerle ve sonrakilerle birebir örtüşen sembollerinin olmasıdır. Medeniyet ve zaman değişse bile semboller daima aynı kaldığından, bu sırra sahip olduğunu düşünenler medeniyetlerin kalıntılarındaki bir takım sembolleri kendilerince açıklayarak bir anlamda tarihe ve kutsal inanışlara ışık tutma yolundadırlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yine Kur'an'dan bir örnek verecek olursak, ayetlerde bahsedilenlerden insanları en çok korkutan şey cehennem ateşinde yanmak olacağıdır. Oysa ölümden sonra fiziksel beden yok olduğundan ateşte yanmak gibi bir durumun söz konusu olması beklenemez.  Yine bir çok inanç ve medeniyet öğretisinde insanın sadece fiziksel bedenden ibaret olmadığı düşünülmektedir. En genel adıyla bedenimiz ruhumuzun üzerinde ki bir elbiseden ibarettir. Eğer ömrün sonunda cennet veya cehennem gibi ödül sistemi mevcutsa , buraya bedenimizle değil ruhumuzla yani fiziksel olmayan bir bedenle gitmemiz gerekir. Fiziksel olmayan bir bedenin yine fiziksel olarak tariflenen bir ateşte yanması mümkün müdür? Ezoterizme göre Kur'an ve diğer kutsal kitaplarda anlatılanlarda tıpkı Mısır, Budizm ve benzeri medeniyet ve öğretilerin anlatılarında olduğu gibi semboliktir. Dünya tarihi boyunca ortaya çıkarılmış ezoterik öğretilerde ise ateş "ruhsal arınmanın" sembolü olarak kullanılır. Buradan yola çıkılarak Kur'an'da bahsedilen cehennem ateşi ruhun fiziksel bir ateşte yanması değil, yaşamı boyunca işlediği günahların ruhunda oluşturduğu negatif etkilerden arındırılması sürecidir. Gerçeklerle yüzleşmenin ve bazı şeyleri kabullenmenin  vereceği acı da cehennem ateşi/cehennem azabı olarak sembolize edilmiştir. Arınan ruh huzura kavuşacak ve cennet o zaman kapılarını ona açacak ya da hisettiği bu arınmanın sonucu huzur ve hafiflik ona cennet hissi verecektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu Mısır ölüler kitabında anlatılan Maat'ın Adalet Salonu hikayesiyle birebir örtüşen bir anlatımdır. Kutsal kitapların kendinden önceki medeniyetlerin inanç sistemlerinden  kopyalandığının iddia edilmesine neden olan bilgiler ezoterik öğretilerdir. Ancak ezoterik öğreti Tanrı'nın başından beri var olduğunu ve tek olduğunu savunur. Yani ezoterik öğretiye göre kutsal kitaplardaki bilgiler kendilerinden önce oluşan inanç sistemlerinin kopyası değil, bilginin yaratıcı tarafından tekrar edilerek insanlara ulaştırılma şeklidir. Bu nedenle başından beri aslında hep aynı ve tek bilgi vardır. Ancak bu bilgi öyle bir kerede elde edilen bir bilgi değil, insanın fiziksel yaşamı boyunca ruhunu arındırma çabası ile daha fazlasına erişilen bir bilgidir. Yani bilginin en yücesine ölümü bekleyip ondan sonraki ruhsal arınma döneminde değil, ölmeden önce fiziksel yaşamdayken arınmayı tamamlayıp erişme durumudur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Reenkarnasyon düşüncesi insanın bir ömrü boyunca bu aşamaları tamamlayamadığı için yeniden doğması üzerine kuruludur. Yani ruhun ulaşması gereken bir üst seviye vardır ve insan bu arıma çabalarını bir ömürde tamamlamakla yükümlü kılınmamıştır. Bu nedenle son seviyeye gelene kadar yeniden doğar. Her yeni doğuşunda bir önceki hayatlarında geçtiği seviyeler tekrar edilmez kaldığı yerden devam etmesi sağlanır, ama bu yeni fiziksel yaşamlar boyunca da çoğunlukla önceki tecrübelerinin hatırlanmasına izin verilmez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arınma ve seviye atlamak için ruhun arındırılmasının anlamı aslında belirli erdemlerin kazanılmasıdır.  Bu nedenle kutsal kitaplarda ve öğretilerde hep aynı öğütler tekrarlanır. Bu öğütler neticesinde kazanılan erdemlerle insanoğlu daha üst bir seviyeye ulaşacak ve sonunda altın çağa geçiş sağlanacaktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Örneğin Kur'an'da Allah'ın isimleri olarak verilen doksandokuz isim bu erdemlerin bir listesidir. Yani insanın tanrısallaşma yani arınma yolunda bu erdemleri bir bir kazanması gerekmektedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Peki ama arınma ya da kamil insan olma veya bunu sağlayabilmek için sırlara erişme isteği nedir. İnsanlık bir an önce kamil olma peşinde midir sahiden? Elbette değildir. Bu öğretiyi bir güç savaşı haline getiren yegane şey, arınma başladıkça bunun insan ruhuna kattığı gücün önemi vardır. Peki nedir bu güç? Bu gücün bütün olarak nelerden oluştuğu tam bilinmese de, eski medeniyetlerin gizli öğretilerinde bahsedilen maji (bir çeşit düşünce gücü  ile yapılan büyü) en çok ilgi çeken güçlerden biridir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Günümüzde parapsikolojik yetenekler, durugörü, öngörü veya zihinsel düşünce ile fiziksel cisimlere ya da insan zihnine, olayların akışına müdahale etmek gibi konular majinin konusudur. Adam Fawler'ın Empati kitabını okuduysanız ne demek istediğim size daha anlaşılır gelecektir. Geçtiğimiz yıllarda best seller listesine giren Secret adlı kitapda ticari bir yüzeysellikle bu sırra gönderme yapmaktadır. Oysaki bu yeni bir keşif değil binlerce yıldır uygulanan bir yöntemdir. Kutsal kitaplarda anlatılan peygamber mucizelerinin de bu güç sayesinde yapıldığı iddia edilir. Çünkü bu gücün kaynağı evren ve Tanrıdır. İnsan ruhu onun nefesinden üflenmiştir ve bu nedenle zaten özünde tanrısal özellikler barındırır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ancak bu bilgi insanoğlunun kolay kabul edebileceği bir bilgi tarihin hiç bir döneminde olmamıştır. Bu nedenle sırlar sadece belirli sınavlardan geçirilen kişlere aktarılır ve zamanı gelmeden öncede ne bu kişilere ne de halka asla açıklanmaz. Açıklanması durumda zaten doğan sonuçlar sırrın saklanması gerektiği inancını sağlamlaştırmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aklıma gelen buna dair en iyi örnek Hallac Mansur'un hikayesidir. Kısaca özetleyeceğim bu hikaye ve Hallac Mansur'un kimliği hakkında bilgileri bir çok kaynaktan edinmek mümkündür. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hallac Mansur bir sufiydi. Hemen bilmeyenler için açıklayalım sufizm en genel tanımı ile İslam inancında Allah'a ulaşmanın yollarından biridir. Bir başka tanıma göre, insanın akıl yoluyla erişemediği ilahî hakikatlere ve gayb alemine ait hakikatlere sezgiyle ulaşma yoludur. Yani İslam alemindeki ezoterik bir öğreti sistemidir. Hallac Mansur ruhunun arınması yolunda oldukça yol katetmiş ve Allah aşkıyla kendinden geçmişti. Bu zamanlardan birinde "En hak", "Ben Allah"ım deme gafletinde bulunduğu için korkunç bir şekilde öldürülmüştü. Oysa "Ben Allah"ım cümlesinin altında yatan gerçek Allah'ın nefesinden üflenmiş ruhun, yeniden arınarak Allah'a en yakın olduğu zamanın kastedilmesiydi. Ama hazır olmayanlara zamanından önce açıklanan bu sır yüzünden Hallac Mansur hayatını kaybetmişti. Sufi öğretilerinde zamanından önce sırların açıklanmaması gerektiği anlatılırken bu örneğe sık sık başvurulur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Maji sadece bir güçtü ve sonuç olarak iyi veya kötü amaçlarla da kullanılması mümkündü bu yüzen sırrı onu koruyabileceklerce saklanması gerekiyordu. Öğretinin verileceği kişilerin sınavlardan geçirilerek seçilmesinin altında yatan temel sebep buydu. Maji'nin kötüye kullanılmasına Kara Maji/Kara Büyü deniliyordu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yine eski medeniyetlerin sakladığı sırlardan ezoterik sırlardan bir tanesi daha önceki bölümlerde anlattığımız zamanda sıçrama yapılabildiğine dair bilgilerdi. Yani bu öğretilerin kazandırdığı güçle zamanda ileri veya geriye gitmek mümkün olabiliyordu. Kur'an'da Kehf suresinde anlatılan Zulkarneyn'in hikayesinde de, Zulkarney'nin farklı zamanlara yaptığı yolculuklar anlatılıyordu. Zamanda yolculuk gerçekleştiği durumda dünya için çok tehlikeli sonuçlar doğurabilecek bir güçtü. Bu nedenle sırlar nesilden nesile seçilmiş kişilerce ve sadece sembollerle aktarıldı. Ancak bu sembolleri okumayı bilenler anlatılan, yazılan veya yapılan taş duvarlardaki sırrı çözebilir veya anlayabilirlerdi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Altın Çağın başlayıp yaşayan tüm insanların bu sırra erme vakti gelmeden önce bu sırra erişme hırsı hikayenin devamında öğreneceğiniz gibi insanları çok farklı yollara sürükledi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gücün peşindeki insanların hikayelerine geçmeden önce tünellerle bu konuyu birbirine bağlayarak devam etmemiz çok daha uygun olacak..&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bundan sonraki bölümde yeryüzündeki mağara ve tüneller ile ezoterik öğretinin tarihinin nasıl kesiştiğine bir göz atacağız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(devam edecek)</description><link>http://fasulyeningunlugu.blogspot.com/2012/02/ya-tutarsa-4-nemrut-dagi-ve-ezoterizme.html</link><author>noreply@blogger.com (Fasulye)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEirGuMU1iwRhkN7AH-UMd3W0Y1BSL8ZZZEsb5ICLJT55VTCeRpMFUkS48kP1jcnTuGEvaZOV4_z-D1yAuxSa8T9-WmKRdNzB1zdrOPnl2Bwkwc4h-PdUOJ-wfliaBMxhyt8ZBDCjbRIyu4/s72-c/Holiday@2005+038.jpg" width="72"/><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-1704911421933597242.post-1233992423509292094</guid><pubDate>Sun, 05 Feb 2012 16:50:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-02-05T18:50:28.974+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Ya tutarsa</category><title>YA TUTARSA (3) YER ALTI TÜNELLERİ VE GİZEMLERİ</title><description>Tünellerin açılışları konusunda Daniken öyle binlerce yıl süren şartlar düşünmüyor. Ona göre bu tüneller bir uzay uygarlığı tarafından nükleer enerji ya da benzeri bir şey kullanılarak çok kısa zamanda açılmıştır. Bu iddiası için kanıt olarak da "Der Speigel" dergisinin 3 Nisan 1972 tarihli sayısındaki bir yazıyı göstermektedir. Bu yazıda ısı matkaplarından bahsedilmektedir. Yazıda anlatıldığına göre Los Almos'taki nükleer araştırma merkezindeki bilim adamları tarafından bir buçuk yıllık bir çalışma sonrasında yapılmıştır. Aracın ucu volfrom çeliğidir ve grafitle ısıtılmaktadır. Delme işlemi sırasında, delinen yerden dışarıya hiç bir şey çıkmamaktadır, delici taşları eritip delinen yerlerin iç yüzeylerine preslenmekte, preslenen yerlerde bir süre sonra öylece donmaktadırlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Derginin verdiği bilgilere göre ilk denemesinde dört metre kalınlığında bir taş blok hiç ses ve atık madde çıkartmadan delinmiştir. Los Alamos bilim adamlarının bir askeri tanka benzeyen, köstebek gibi çalışacak olan büyük bir delicinin planlarını hazırladığı ve bununla magma tabakasına inip, örnek almayı düşündüklerini de belirtiyor. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
"... Matkap olağanüstü sertlikteki bazı jeolojik katmanlara gelip dayandığında  bunlar, iyice nişan alınarak birkaç kez ateşlenen tabancayla  parçalanabiliyorlardı. Sonra, zırhlı ısı matkabı, ortaya çıkan blokların üzerine  yöneltiliyor ve yıkıntı yığını ısıtılarak sıvı hale dönüştürülüyordu. Sıvı  halindeki hava soğur soğumaz elmas sertliğinde bir sır tabakası oluşturuyordu.  Bu tünel sistemi su sızmasına karşı emniyetli olacak ve bölmeleri desteklemeye  gerek kalmayacaktı." Von Daniken kitabın sonuna doğru, tünellerinn inşa  edilmelerinin özel nedeni ile ilgili olarak, çok ilginç bir kuram ileri  sürmektedir. Bu, Brinsley Le Poer Trench' in sözünü ettiği ve gerçek bir tehdit  teşkil etmiş olan, sismik faaliyetlerin tehlikelerinden çok daha farklı bir  nedendir. &lt;br /&gt;
Daniken, çok eski zamanlarda bizlere çok benzeyen insanlar arasında bir kozmik  savaş olduğunu iddia etmektedir. Görünüşe göre, kaybedenler bir uzay gemisi ile  kaçmışlardır. Brinsley Le Poer Trench ise, gemi adedinin birden fazla olması  gerektiğini söylüyor. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra, kaybedenlerin, onlara değişik gelen  atmosferimiz içinde taktıkları "gaz maskeleri" nden bahsederek dikkatimizi  mağaralarda görülen çeşitli miğferler ile solunnun aygıtlarına çekmekedir,  Daniken. Von Daniken iddiasını sürdürerek, zafer kazananlar - bunlar bu  gezegende kalanlardır - "oyarak yerin derinliklerine doğru uzandılar ve her  çeşit teknik gereçle donatılmış bulunan takipçilerinin korkusundan tünel  sistemlerini geliştirdiler.", demektedir. &lt;br /&gt;
Sonra, düşmanlarının iyice şaşırtmak için, o zamanlar Mars ile Jüpiter arasında  yer alan Güneş sistemimizin beşinci gezegeni üzerinde yayın istasyonları  kurtular. Bu istasyonlar sürekli olarak şifreli mesajlar yayınlıyorlardı. Von  Daniken' in dediğine göre, bu aldatmacaya kanan düşman, beşinci gezegeni  dehşetli bir infilâk ile imha etti. İnfilâk eden gezegenin döküntüsü şimdi  "Asteroid Kuşağı" dediğimiz alana yayıldı. Bu alan binlerce asteroidden ve ufak  taş parçalarıdan oluşmaktadır. Von Daniken' in belirttiği gibi, "...Gezegenler  kendilerince infilâk etmezler. Onları biri infilâk ettirir." Bu, çok çekici ve  geçerli olabilecek bir fikirdir. Ayrıca, görülüyor ki çok eski zamanlarda  kullanılan silahlar günümüzde ve bu çağda kullanılandan daha da öldürücüydüler.  Bu açıdan bakılırsa, Zeus ve diğer tanrıların atıp durdukları "yıldırımlar" ın  gerçekte ne oldukları konusu da önem kazanır. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
"Timeles Earth" ("Zamansız  Dünya") adlı kitabında, Lima'yı Cuzco'ya bağlayan ve oradan da Bolivya sınırına  kadar uzanan bir tünel sisteminden söz eden Peter Kolosimo şöyle yazıyor :  &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
"Kazanç peşinde koşanlara çekici gelebilecek tüneller, büyüleyici bir  arkeoloji sorunu olarak da gözükürler. Araştırmacılar, tünellerin, bunları  kullanan fakat kökeni hakkında bilgileri olmayan İnkalar tarafından yapılmadığı  üzerinde hemfikirdirler. Aslında, bu tüneller insanı öylesine etki altında  bırakırlar ki, bazı bilim adamlarının yaptığı gibi, bunların bilinmeyen bir  devler ırkının elinden çıkmış olduklarını düşünmek pek de tuhaf kaçmaz."&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Harold T. Wilkins de "Mysteries of Ancient South America" ("Kadim Güney Amerika'  nın Gizmeleri" adlı kitabında, muhtemelen aynı tünel sistemini anlatırken  şunları yazıyordu : &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
"Büyük tünellere yaklaşım yollarından biri de eski  Cuzco' nun yakınlarında bulunuyordu ve halâ daha bulunmaktadır. Ancak,  keşfedilmeyecek bir şekilde kamufle edilmiştir. Bu saklı yaklaşım yolu, doğudan,  380 millik bir mesafe boyunca Cuzco' dan Lima' ya uzanan muazzam bir ' yeraltı  dünyası' na ulaşır! Bu büyük tünel sonra güneye döner ve 9000 millik bir  mesafeyi aşarak 1868 yılına kadar Bolivya olagelen toprakların içlerine doğru  uzanır! ..." &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Wilkins, ayrıca, Batı Hind Adaları' ndaki bazı tünellerden de  söz eder : &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
"Martinik'i ziyaret ettiği zaman Kristof Kolomb'un dikkatini,  inanılmayacak kadar eski bir tarihten kalmış olan ve kökeni bilinmeyen, Batı  Hind Adaları' ndaki garip tünellere çekilmişlerdi. Şüphesiz, Atlantis' li beyaz  ırk, şimdi Batı Hind Adaları olan, fakat çok eski tarihlerde, adının 'Antiller'  kelimesiyle hatırlantığı batık bir orta Amerika kıtasının bir parçasını teşkil  etmiş olabilecek yerde, muhteşem şehirler inşa etmişti. Asya' nın kadim  dünyasının ilginç bir geleneği de, batık ülke ile bir yandan Afrika, diğer  yandan da kadim Brezilya arasındn geçişin mevcut olduğu günlerde eski Atlantis'  in her yönde uzanan bir tüneller, ve geçitler labirenti şebekesine sahip  olmasıydı. Atlantis' te tüneller, ölülerle ilgili kültler ve kara maji klütleri  için kullanılırlardı..." &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kolosimo, tünel sistemlerinin dünyanın her  yerinde bulunduklarını ileri sürüyordu. Listesine, Güney Amerika' nın ışında  Kaliforniya, Virginia, Hawai, Okyanusya ve Asya' yı da katmışştır. Avrupa' da,  isveç ile Çekoslavakya' da ve Akdeniz bölgesinde ise Balear Adaları ile Malta'  da tüneller mevcuttur . &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
"İspanya ile Fas arasında, otuz millik bir  bölümü incelenmiş olan, muazzam bir tünel uzanmaktadır. Birçok kişi, Avrupa' da  bu bölge dışında bulunmayan 'Berberistan Maymunları' nın, Cebelitarık' a bu  yoldan geçmiş olabileceklerine inanmaktadır." Kolosimo şöyle devam ediyor:  &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
"Bu devasa (Cyclopean) galerilerin, gezegenimizin en uzak bölgelerrini  birbirine bağlayan bir şebeke oluşturduğu düşüncesi bile ileri sürülmüştür."  &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Denizin altında uzanan bu tünelleri kimler ve hangi nedenden dolayı inşa  etmişlerdir? Kadim tünel sistemleri üzerinde Wilkins' in, bize söyleyeceği bazı  şeyler daha var : "İç Moğolistan' ın Moğol kabileleri arasında, bugün dahi,  tüneller ve yeraltı dünyaları hakkında, kulağa modern romanlardaki kadar  fantastik gelen gelenekler mevcuttur. Efsanelerden - eğer böyle denebilirse! -  birinin dediğine göre bu tüneller, Afganistan içlerinde bir yerde, ya da Hindu  Kuş bölgesinde bulunan ve tufan öncesi nesilden gelen bir yeraltı dünyasına  uzanırlar... &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Burasının bir ismi de vardır - Agharti. Efsanenin devamı, Agharti' yi benzeri  diğer bütün yeraltı dünyaları ile bağlayan bir bağlantılar silsilesi içinde bir  tüneller ve yeraltı geçitleri labirentinin uzandığını anlatır - ... Söylendiğine  göre yeraltı dünyası, tahıların büyümesini sağlayan ve hayatın uzunluğu ile  sağlığa yararlı olan acayip bir yeşil parlaklıkta aydınlatılmaktadır."  &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kolosimo, dünyanın bir diğer yerinde de bu yeşil floresanın görüldüğüne  dikkati çektiğinden dolayı bu son konu özel bir anlam taşımaktadır. Kolosimo  "Timeless Earth" de, Azerbaycan' daki acayip bir " dipsiz kuyu" dan bahseder.  Görünüşe göre, kuyunun duvarlarından mavimsi bir ışık çıkmakta ve tuhaf sesler  işitilmektedir. Yapılan incelemeler ve keşiflerden sonra bilim adamları en  nihayet, tüm Kafkasya ve gürcistan' daki diğer tünellerle birleşen tam bir  tüneller sistemi buldular. Belirli bir düzene göre biçimlenmiş olan bu tünelleri  tanımladıktan sonra ve bunların Orta Amerika' daki benzerleri ile hemen hemen  aynı olduklarını belirledikten sonra Kolosimo, bu tünellerin İran' la ve dahası  Çin, Tibet ve Moğolistan tünelleriyle bile birleşen devasa bir sistemin bölümü  olduklarından söz eder.&lt;br /&gt;
Şimdi, acaip bir yeşil parlaklıkla aydınlatıldığı söylenen Agharti adındaki bir  yeraltı dünyası üzerine Walkins' in anlattıklarına dönersek, bu konuda Kolosimo'  nun da söyecekleri vardır : &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
"Tibetliler, tünellerin kentler olduğuna  inanırlar. Bunların sonuncusu, muazzam bir afetten sağ kalanlara halâ daha  sığınak vazifesi görmektedir. Bu bilinmeyen kişilerin Güneş' in yerini alarak  bitkilerin üremesi ile insan hayatının uzamasına neden olan bir yeraltı enerji  kaynağını kullandıkları söylenir. Bu kaynağın yeşil bir floresans yaydığı  sanılmaktadır. Bu düşünceye Amerika efsanelerinde de rastlamamız oldukça  ilginçtir..." &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu konudan olmak üzere, Wolfpittes' in Yeşil Çocukları'  nın tuhaf hikâyesinin de anlatılanlarla özel bir ilişkisi olabilir.  &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Görülüyor ki Atlantisliler, çeşitli amaçlar için dünyanın her yanında  tünel sistemleri inşa etmişlerdir. Bu amaçları, öncelikle, sismik faaliyet ile  seller biçimince oluşan ve o zamanlar için çok olağan sayılan doğal afetlerden  ya da uzaydan gelebilecek saldırılardan korunabilmekti. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu fantastik  tünellerin çoğu bizim bugünkü imkânlarımızın ötesindeki yöntemlerle inşa  edilmişlerdir. Senelerdir İngiltere ile Fransa, bir Manş tüneli yapma fikri  üzerinde tatrışmaktadır. Ancak, galiba, atalarımızın devirlerine ait bu  şaşıtrıcı tünelleri doğal bir rahatlıkla ve gerekli nedenlerden dolayı da  oldukça büyük ölçüde inşa etmişlerdir.&lt;br /&gt;
Bir anda Kapadokya'dan Atlantis'e bizi getiren yer altı şehirleri ve mağara hikayelerinin tek değinildiği yer macera peşinde koşan araştırmacıların yazdıklarıyla kalmaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur'an'da anlamı mağara olan Kehf suresi yer almaktadır. Bu sure de anlatılanlar bakın biraz önce okuduklarınızla nasıl ilişkilendirilmektedir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhz7Y8bk5uAQFXYMQo6BRsi-8LIFlefqkblJJyUwEhFUhAaJJFW695jvbep07g7Eu4ln7rYuxD3qaLIZGDuqmRzaM5dL1NCKxYpVS9Fpu77QiGd53zfPA_40n9JFMKClZMeOJCb9no4Nzo/s1600/sanat01.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="267" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhz7Y8bk5uAQFXYMQo6BRsi-8LIFlefqkblJJyUwEhFUhAaJJFW695jvbep07g7Eu4ln7rYuxD3qaLIZGDuqmRzaM5dL1NCKxYpVS9Fpu77QiGd53zfPA_40n9JFMKClZMeOJCb9no4Nzo/s320/sanat01.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Hıristiyanlığın Roma Devleti içine iyice yayılmaya başladığı sıralarda yedi Romalı askerin başından geçen ve “Yedi Uyurlar-Seven Sleepers” olarak bilinen bir anlatı hem Hıristiyanlık ve hem de Müslümanlık inanışlarında ölümden sonra dirilişe örnek olarak anlatılmaktadır. İslam dininde “Eshab-ı Kehf – Mağara İnsanları” olarak bilinen bu efsaneden Kehf süresi söz etmektedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aşağıdaki bilgiler Ali Haydar Aksakal (araştırmacı/yazar/dağcı) isminde bir araştırmacının Atlantis Manisa'da başlıklı çalışmasından alıntılardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hristiyanlığın ilk dönemlerinde, Allah’ın varlığına inanmış insanlar, yönetimden ve baskılardan kaçarak Enjülos Dağı’nda bir mağaraya saklandı. Yanlarında çobanın köpeği Katmir de vardı. Bu yedi kişi, mağarada uykuya daldı. 309 yıl devam eden bir uykudan sonra uyandılar. Hiç birisi, bu durumun farkında değildi. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Karınları acıktı. İçlerinden Maksimilyanus’u ekmek almak için çarşıya, Philadelphia Kenti’ne gönderdiler. Fırıncı parayı tanımadığı ve çok eski olduğu için almadı. &lt;br /&gt;
Söylencelere göre, bu efsane kişilere, Eshab-ı Kehf veya Ashab- Kehf, Yedi Uyurlar denir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’anı Kerimin XVIII. Suresinde anlatılan bu kişiler hakkında Müslüman ve Hıristiyan yazarlar çeşitli bilgiler vermiştir. Sayılarının yedi olduğu rivayet edilmektedir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kehf Suresi, 9. Ayet: “Sen, hikâyeleri kitabelere gecen mağara ehlinin başından geçenleri en meraka değer, en gizemli ayetlerimizden bir olarak görüyorsun, öyle mi ?”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yedi Uyurların uyudukları mağaranın, bir rivayete göre Efes’te, başka bir rivayete göre de Antalya ve Urfa yöresinde olduğu söylenmektedir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Günümüzde ise gözler Philadelphia’ya (Alaşehir İlçesi) çevrilmiştir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eshab-ı Kehf hakkında çevrilen bir filmde Philedelphia, Ürdün Devleti’nin Başkenti Amman’nın eski adı olarak sunulmuştur. Çevrilen bir filme dayanarak hüküm vermenin doğru olduğu kanısında değilim (A Video’nun sunduğu Eshab-ı Kehf filmi).&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Alaşehir’de ki, S.Jean kilisesinin büyüklüğü ve o dönem ki ihtişamı yüzünden ‘Yedi Uyurlar’ olayının araştırmağa değer olduğu kanısındayım. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ammonluların başkenti, Rabbath Ammon’dur. Helenistik dönem Philedelphiası’nın yerini almıştır (İÖ. III. y. yıl). Yöremizdeki Philedelphia ise Manisa İli sınırları içindedir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ashap veya ashab; sahipler, bir özelliğe sahip olan, tanınmış ünlü kişiler demektir. Eshab, çoğul şeklidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hazreti İsa’nın doğumundan 137 yıl sonra, Roma İmparatorluğu’nun 890’ncı yılında Anadolu’nun kuzeyinden, Suriye’nin güneyine kadar uzanan bölge Romalıların kontrolü altındaydı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Roma’dan gelen özel ulaklar, kentin komutanı Diyekletianus’a Roma İmparatoru Adrianus’un Doğu Roma’yı ziyaret edeceğini, Phidelphia’ya da uğrayacağını haber verdi. Bu karşılamanın görkemli olması istendi. Kral, “İmparator dillere destan bir şekilde Phidelphia’da karşılanmalı” der. Mimar Dinasyus’dan imparatora yakışır bir tiyatro yapmasını istedi. Maksimilyanus ise kralın baş danışmanıydı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O dönem, askerler İsevileri yakalayıp tutukluyor ve elebaşılarını çarmıha geriyorlardı. &lt;br /&gt;
İmparator Phidelphia’ya geldi. Görkemli bir şekilde karşılandı. Kral Diyekletianus, sarayda imparatora: “Benim ve Romalıların tanrısı Adrianus’a selam, büyük ve üstün Jüpiter’e selam” diye övgüler düzdü. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Baş Danışman Maksimilyanus ise: “Bu evrende yerin ve göğün yaratıcısından başka bir tanrı yoktur. İbrahim, Nuh, Musa, Davut, Süleyman, İsa ve adı övülmüş olan, cihanın beklediği son peygamberin tanrısı, insanları hidayete erdirmek için insanların içinden seçtiği peygamberleri çıkarmıştır. Allah bütün zalimlerin cehennemde yanacağına söz vermiştir. Biz, Jüpiter, Apollon, Mars, Herkül, Adrianus ve başka başka adlardaki tanrıları tanımıyoruz. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biz ezeli ve ebedi olan gücü her şeye yeten evrenin mutlak hâkiminden başkasına boyun eğmeyiz” deyince İmparator güldü. Kral, ‘Maksimilyanus sen neler söylüyorsun’ diye çıkıştı. Maksimilyanus’un yanına, arkadaşları da geldi, altı kişi oldular. “Bizde onun yanındayız onun söylediği her şeyi onaylıyoruz. İmparatorda hepimiz gibi bir insandır. Daha ne zamana kadar sizin gibi bir insan olan İmparatora yâda taştan, gümüşten veya altından yaptığınız heykellere tapacaksınız. Bizim tanrımızın ne bir ortağı, ne de bir oğlu var. Bu evrenin Allah’tan başka düzenleyiciye ihtiyacı yoktur.” &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Maksimilyanus, “Sizler yaratıcınızı tanıyacak yerde, ellerinizle yaptığınız putlara tapıyorsunuz. İmparator, siz insanların tanrısı olduğunu iddia ediyorsunuz. Peki, kendinizi yemeden içmeden alıkoyabilir misiniz? Veya ölümünüzü önleyebilir misiniz?”&lt;br /&gt;
İmparator, ‘bu kadar yeter’ diyerek ayağa kalktı ve onların hemen tutuklanmasını emretti. Salondakilerin hepsi “ Öldürün onları, öldürün” diye tempo tuttu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Altı kişi işkenceye tabi tutuldu. Kralın kız kardeşi Helen, Maksimilyanus’un eşiydi. Helen’in onları ikna etmesi istendi. Onlar, Helen’e “Bakalım Allah’ın iradesi nasıl tecelli edecek, Allah bizimle bir. Şimdi git ve Diyekletianus’a inandığımız Allah’ı canımıza tercih ettiğimizi söyle.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gardiyon Fidyas, “Asla bu yiğit insanların ölmesine izin vermemelisiniz” diye Helen’e seslendi. Daha sonra Fidyas, altı arkadaşın zindandan kaçmalarını sağladı. Kentin kapıları tutuldu, askerler onları aramaya başladı. Kaçaklar iki üç gün önce tanıştıkları, Çoban Antonyus’un evinde saklandı. Maksimilyanus’un içindeki ses, onların köyün yakınlarındaki Enjülos Dağı’ndaki mağaraya sığınmalarını söyledi. Çoban da onlarla gitmek istedi, kabul etmediler. Tek tek evi terk ettiler... Mağaranın kapısında Çoban Antonyus ve köpeği Katmir’i görünce şaşırdılar. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İmparator, Kral Diyekletianus’a “Ben bugün Uşelime doğru yola çıkıyorum. Onların yakalandıklarına dair haber, ben Uşelime varmadan bana ulaşırsa kurtulursun, aksi takdirde 5’nci Kolordu Komutanı’nın vay haline”.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mağaranın içinde, derinden bir ses duyulur. Hafif bir sis içeriye yayılır. Hepsi, çok yorgun olduklarını, uykuları geldiğini söyledi. Çoban Mağaranın kapısına çıktı, etrafı kontrol etti. İçerdekiler “hiç bu kadar uykuya hasret kalmamıştık” diye söylendiler. Nöbetçi bırakılan çoban da dayanamadı, O’ da kendinden geçti. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Köylülerden birisi, kaçakları gördüğünü 5. Kolordu Komutanı’na anlattı. Askerler mağarayı kuşattı, içeriye giren askerler şaşkınlık ve korkuyla dışarıya kaçtı. En cesur askerler ve komutan uyuyan arkadaşlara yaklaşamadı. “Ölüp ölmedikleri, insan mı tanrımı oldukları belli değil” dediler. Komutan Mağara ağzının taşla kapatılmasını, üzerine bir levha konulmasını emretti. Yedi Uyuyanlar, içerde uyumakta ve dışarıda olanlardan hiç haberleri yoktu. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aradan 309 yıl geçti, hepsi uyandı. Üzerlerinde büyük bir ağırlık ve yılların tozu vardı. “Ne kadar uyuduk ki bu hale geldik” diye söylendiler. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yedi Uyurların ne kadar süre ile mağarada uyur vaziyette kaldıkları bilinmemekle birlikte Kur’an’ın Kehf süresinin 25 nci ayetinde 309 sene olduğu söylenmektedir. Hıristiyan tradisyonları ise 200 sene uyuduklarını iddia etmektedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu süre içinde İmparator ölmüş, Hıristiyanlar üzerindeki baskı kalkmış, herkes yeni dini geliştirmenin yollarını armaya başlamıştır. Gençler bir sonbahar günü (27 Temmuz, 3 Ağustos veya 22 Ekim) uyanılar. Kur’an’da mağara içinde geçen süre söyle anlatılmaktadır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;span style="color: #666699;"&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;“Bakarsan onları uyanık sanırsın. Halbuki onlar uyumaktadırlar. Biz onları sağ ve sol tarafa çevirir ve döndürürüz. Köpekleri de iki kolunu kapı tarafına uzatmış vaziyettedir”&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ancak bu görünüş pek doğal olmamalıydı ki, Kur’an mağara içinde korkunç bir manzaranın yaşandığını şu şekilde anlatmaktadır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;span style="color: #666699;"&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;“Eğer onların bu halini görseydin mutlaka onlara sırtını döner, kaçar; onların bu hallerinden dolayı için korku ile dolardı.”&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Karınları acıktı. Yemek işini halletmek için Çoban Antonyus, köpeği Katmir’le yakın bir köye gitti. Gördüklerine inanamadı. Rakim Köyü harabe halindedir, içinde kimse kalmamıştır. Mağaraya şaşkınlık içinde döndü, gördüklerini anlattı. Mağaradan çıktılar ve uzaktan köyün terk edilmiş halini gördüler. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Maksimilyanus kente gitmeğe karar verdi. Üzerlerinde bir sikke vardı. Kentteki değişikliğin ne olduğunu anlayamadı. Kentin ismini sordu: “Burası Phidelphia, Phidelphia” dediler. &lt;br /&gt;
Maksimilyanus gördükleri karşısında şaşırdı. Ekmek almak için fırına gitti. Fırıncıya üzerindeki parayı (sikke) verdi. Fırıncı bu hazineyi nereden bulduğunu sordu, onu askerlere şikâyet etti ve olaylar başladı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yargıç Stevens ve tarihçi Barnabas’ın huzuruna götürüldü. Barnabas sikkenin 300 yıllık ve Adrianus dönemine ait olduğunu söyledi. Maksimilyanus’un konuşması Tarihçi Barnabas’ı şaşırttı. Maksimilyanus da büyük şaşkınlık içindeydi. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Anlattıklarına inanmadılar ve zindana attılar. Yargıç ve Barnabas, Maksimilyanus’un bazı objeleri ve binaları hatırlaması için Phidelphia’da gezdirdi. Kendi evinin içinde dolaştı.&lt;br /&gt;
Kendi tablosunu gördü, “Bu benim resmim” diye söylendi. Ev sahibi yaşlı Aryus, “O Enjulos Dağı’nda şehit edilen yedi kişiden biriydi” diye cevap verdi. Aryus’un yeğeni Mari’yi de karısı Helen zannetti. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Maksimilyanus, “Ben nerede olduğumu, kim olduğumu bilmiyorum. Eğer siz Helen değilseniz, benim Helen’im nerede? Bunlar, sizleri birkaç yüzyıl önce yitirdiğimi söylüyorlar. Yokluğunuzdan duyduğum acı hala ciğerlerimi yakıyor. Sadece bir geceliğine sizi terk etmiştim. Bu bir gece niçin bu kadar uzun sürdü. Söyleyin bana niçin? Niçin? Yokluğunuza ağlayayım mı yoksa dindaşlarımızın zaferine sevineyim mi? Hakkın batıla üstün geldiğini görmek üzere yeniden dirildik.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Maksimilyanus salondaki kütüphaneyi iter, bir dehliz açılır. Oradan içeriye girerler. Ev sahibi Aryus’a “Bu dehlizde bir oda olduğunu biliyor muydunuz” diye söylenir. İçerden Helen’in resmini çıkarır. “Bu sevgili eşim Helen’in resmi” der. Evin içindekiler şaşkınlık içinde, konuşmaları dinlemektedir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
-Aryus, “Gerçekten siz Maksimilyanus musunuz? Sizin torunlarınızdan biri olduğuma inanayım mı?” &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
-“Uykudan ilk uyandığımda olağandışı şeylerin tecelli ettiğini anlamıştım.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İhtiyar Aryus, Maksimilyanus’un elini öpmek ister ve “sen benim Büyük Atamsın” diye söylenir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
-“Sende, Ak Saçlı İhtiyar benim torunumsun.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birbirine sarılır, ağlamaya başlarlar. Maksimilyanus, oğlu Erekmik’in 250 yıl önce, eşi Helen’in ise, ayrılıktan 20 yıl 7 ay sonra öldüğünü öğrenir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu sırada mağarada bulunan arkadaşları sabırsızlıkla Maximilyanus’u beklemektedir. Onlar aç ve yorgundur, neler olduğunu bilmezler. Aryus ve ailesi, dostlarıyla Ekselansı ziyaret eder. Kral, koltuğuna Maksimilyanus’u oturtur ve ona büyük saygı gösterir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Maksimilyanus, mağaradaki dostlarının ismini Ekselansa tek tek sayar; “Yuanis, Sudinanus, Dinatyus, Timliha, Martinus ve Çoban Antonyus.” Phidelphia halkına haber verilir. Ertesi gün Ekselansla beraber, binlerce insan, Allah’ın ölüleri nasıl dirilttiğini görmek için Enjülos Dağı’ndaki mağaraya doğru yola çıkar. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
-Maksimilyanus, “Ölmediğim doğru. Ancak benim zamanımda yaşayanların hepsi ölmüş. Şimdi de ait olmadığım bir zamana gelmiş bulunuyorum. Vefakâr ve hakikatli eşim Helen artık yok. Minik yavrum Erikmik 250 yıl önce ölmüş. Bütün dostlarım ve düşmanlarım gitmiş. 300 yıl süren bir gece oldu.”&lt;br /&gt;
İhtiyar Aryus, Mari ve Maksmilyanus mağaraya doğru çıkar. Mağaradakiler, gelenleri ve aşağıda gözüken askerleri görünce endişeye kapılır. Maksimilyanus, korkmamalarını ve onların dost olduğunu söyler. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
-Aryus, “Selam size Allah’ın Erleri”&lt;br /&gt;
-Mari, “Sizlersiniz Allah’ın Erleri, bunu sizler dahi bilmiyorsunuz.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yedi Uyurlar şaşırır. Mağaranın içine girerler, arkadaşı onlara Phidelphia’da yaşadıklarını anlatır: &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Biliyorum inanmak kolay değil. Sadece bir örtü hakikatin yüzünü görmemizi önlüyordu. Bu örtü zamandı. Yoksullara Allah’ın verdiği zafer sözünün gerçekleşmesini görmemiz için Allah, örtüyü gözlerimizin önünden kaldırdı.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mağaranın önüne çıkmış olan Yedi Uyurlar, gelenleri şaşkınlık içinde izledi. On binlerce insan akın akın Enjülos Dağı’na doğru gelmekteydi. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ekselans, “Ben bu kutlu insanların, bu Allah Erleri’nin, bu Azizlerin kentimize gelerek bizi şereflendirmelerini rica ediyorum. Hiç kuşkusuz bunların Phidelphia’da bulunması kentimize zenginlik getirecektir. Kutlu Phidelphialılar kente doğru yola koyulmanızı istiyorum. Gidin Phidelphia’yı süsleyin.” &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Maksimilyanus Ekselansa: “Kendimizi bulmak ve mevcut şartları algılamak için benim ve dostlarımın biraz yalnız kalmaya ihtiyaçları var.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Maksimilyanus arkadaşlarını mağaraya davet eder, içeriye girer ve Allah’tan başka dostlarının kalmadığını söyler. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Timliha der ki: “Allah’ım seninle aramızdaki yegâne mesafe ölümdür. Ölüm bu mesafeyi ortadan kaldıracaksa ant olsun ki arzum ölümdür. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Senin aşk göğünde uçmuş kartallar yeryüzünü nasıl kendilerine mekân tutar. Sana varmak için biz, düzmece tanrılara karşı durduk. Eğer dünyaya özlem duymuş olsaydık bu yola baş koymazdık. Yüce Rabbim bizi yanınıza alın. Size yalvarıyoruz.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mağaranın dışında bekleyen Mari, Aryus ve arkadaşları Katmir isimli köpeğin öldüğünü görür, inanmakta zorlanırlar. İçeriye seslenir, Katmirin öldüğünü bildirirler. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Ey Allah’ın Erleri size sesleniyoruz” diyerek mağaranın içine girerler, Azizlerin secdeye eğilmiş vaziyette hareketsiz vücutları ile karşılaşırlar. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mağaranın kapısından bir adam bağırır. “Mağara yarenleri, Allah’ın Azizleri öldü”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ekselans ve yanındakiler tekrar mağaraya döner, şaşkınlık ve üzüntü içindedirler, Allah’ın Azizlerine ne oldu diye sorarlar. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İhtiyar Aryus der ki: “ Allah’ın Erleri Allah’a döndü.”&lt;br /&gt;
Bize bu efsaneyi Kur'an'daki Kehf Suresine gönderme yaparak anlatan Ali Haydar Aksakal'ın tariflediği hikayenin benzerinin Kehf Suresinde de anlatıldığı doğrudur ve ilk benzetmeyi yapan da Ali Haydar Aksakal değildir. Çeşitli kaynaklardan araştırdığınızda benzer anlatımlara rastlamanız mümkündür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aynı kişi İngiliz Arkeolog Peter James ile Manisa'daki diğer tarihi alanları incelemişler ve Peter James bunun üzerine "Krallığın Çöküşü ve Atlantisin Sırları Çözüldü" isminde bir kitap yayınlayarak daha sonra yeniden incelemeler yapmak üzere Manisa'ya gelmiştir. Bu konu hakkında herçekten detaylı bilgiler bulunduğundan buraya hepsini taşımak söz konusu değildir. Konuyla ilgil detaylar atlantismanisa.com sitesinden de takip edilebilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yedi Uyurlar efsanesinin bilindiği ve anlatıldığı her yerde mutlaka bir “Yedi Uyurlar Mağarası” bulunmakta ve buranın gerçek mağara olduğu iddia edilmektedir. İran’da Kiev’de, Fransa’da, İtalya’da, Hindistan’da ve daha bir çok değişik din gruplarının bulunduğu ülkelerde bulunduğu iddia edilen mağaraların en ünlüsü mutlak suretle hikayede adı geçen Efes’deki Panayır Dağı’nın güneyindeki mağaradır. Türkiye’de Afşin, Kahramanmaraş, Tarsus, Antalya ve Urfa’da gene bu efsane ile ilişkilendirilen mağaralar, bölge halklarınca gerçek “Eshab-ı Kehf Mağaraları” olarak kabul edilmektedirler. Yedi Uyurlara ilişkin inanış o kadar etkilidir ki, Çin’de Buddha Tapınağı olarak bilinen bazı mağaralar, burada bulunan Müslüman halk tarafından “Yedi Uyurlar Mağarası olarak sık sık ziyaret edilmektedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kehf Suresinde anlatılanlar sadece Yedi Uyurlar değildir. Ayrıca Zulkarneyn ayetler olarak anılan bir başka hikaye daha anlatılmaktadır. İlerleyen bölümlerde sık sık karşımıza çıkacak olan Zulkarneyn konusuna şimdi girmeyeceğiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eshab-ı Kehf  inanışına benzer daha bir çok inanış vardır. Bunlardan birine göre Havarilerden biri olayın geçeceği kente girmek istediği bir sırada, kapı nöbetçilere tarafından kendisine kapıda bulunan putlardan birine tapması söylenir. Bu teklif üzerin Havari kente girmekten vazgeçer ve civarda bulunan hamamlardan birinde çalışmaya başlar. Etrafına bir çok Hıristiyan toplanır. Bir gün İmparatorun oğlu yanında bir kadınla hamama girmek isteyince, Havari onun bu onursuz davranışını kınayarak kovar. Ama İmparatorun oğlu bir yolunu bularak hamama girecek ve yanındaki kadınla birlikte burada ölecektir. İmparator ölümü bu genç havariden bilir ve peşine öldürmek için adamlarını takar. Havari taraftarlarının bulunduğu bir çiftlik evine kaçar. Burada çiftçi de kendisine katılır. Çiftçi ve havari yanlarında bir köpek ile bir mağaraya saklanırlar. Burada uykuya dalan gençlerin üzerine Tanrı görünmez bir örtü çeker. Askerle mağarayı bulur ancak bir türlü içeri giymeyi başaramazlar. İçerdekileri öldürmek için mağaranın ağzını taşlarla örerler ve çekip giderler. Uzun seneler sonra kaybettiği kuzusunu arayan bir çoban mağarayı bulur girişteki taşları temizler ve içeri girdiğinde gençler uyanırlar. Acıktıkları için içlerinden birini ekmek almak için kente gönderirler. Gerisi bilinen hikaye…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir başka rivayete göre ise Eshab-ı Kehf Hıristiyanlığı kabul eden bir grup Romalıdır. Bir mağarada ibadet ederken uyuya kalmış ve yıllarca uyumuşlardır. Hıristiyanlar arasında ruh ve bedenin nasıl dirileceği konusunda şiddetli tartışmalar yaşandığı bir sırada, hükümdarları işin kötüye gideceğini anlayarak Tanrıya bu tartışmaları kesmek için bir örnek göstermesi konusunda yalvarır. Bunun üzerine Tanrı, Eshab-ı Kehf’i diriltecektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bunun gibi daha bir çok anlatıyı derlemek mümkündür. Kur’an’ın Bakara Suresinin 256 ncı ayetinde yüz sene eşeği ile çöken bir yapının altında kalan ve daha sonra dirilen bir adamdan bahsedilir. Eshab-ı Kehf’in nasıl olur da hiç bozulmadan üç yüz yıl mağarada kaldığı, olayın gerçek olup olmadığı tartışılmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zaman içinde yolculuk yapmak artık bilim çevrelerinde de çok tartışılan konulardandır. Gençler mağara içinde manyetik bir çekimin etkisi ile uykuya dalmışlar ve zaman içinde bir sıçrama yapmış olmalıdırlar. Eskinin bir çok efsanesinde mağaraların bu çeşit yolculuklar için çok müsait yerler olduğu ısrarla vurgulanmaktadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Heredot , İskit rahibi olan Zalmoxis’in yer altında üç yıl boyunca yaşadığını; müritlerinin ondan ümidi iyice kesip yas tutmaya başladıkları dördüncü sene ortaya çıktığını anlatmaktadır ( Tarih IV:95 ). Gılgameş destanında da güneşin hareketine bağlı olarak bir perde ile kapatılmış ağzı olan Meşu Dağından bahsedilir. Eski Hindu, Türk ve Moğol destanlarında mağara ve yer altlarında zamanın bir su gibi hızla aktığı kabul edilmektedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1382 yılında İsviçre’de bir kış mevsimi evinde uyuyan Olaf Bjornson ilkbaharda, tabiat uyanırken uyanmıştır. Kendisinin yıllar önce kaybolduğuna inanan insanlarla karşılaştığında Olaf önceleri olanlara bir alam verememiştir. Çevresindeki insanlardan evi ile birlikte sekiz yıl kadar önce gözden kaybolduğunu öğrenmiştir. Gene bir kış günü Olaf evi ile birlikte ortadan kaybolmuştur. Sekiz yıl son hiç ihtiyarlamadan yeniden uyanan Olaf çevresindeki insanların ilgi kaynağı olacaktır. Ev hiç bozulmamış, Olaf genç kalmıştır. Ancak bir gün sonra Olaf ölür ve olay da unutulur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Almaya’da uykuya dalan bir başka çift Hans Schmidt ve 1723 yılında İngiltere’de Thomas Durst isimli kişiler uyandıklarında üç yıl gibi uzun bir zamanın geçmiş olduğunu görmüşlerdir.&lt;br /&gt;
Evliyaların da uzun süreler mağaralarda ibadete daldıkları, yıllarca yanlarına hiç yiyecek almadan dağlarda yaşadıkları anlatılır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Acaba tüm bu anlattıklarımız Eskilerin bizim bilmediğimiz bilimleri sayesinde zaman içinde ileriye doğru yol alabildiklerinin bir sonucu mudur?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(devam edecek)</description><link>http://fasulyeningunlugu.blogspot.com/2012/02/ya-tutarsa-3-yer-alti-tunelleri-ve.html</link><author>noreply@blogger.com (Fasulye)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhz7Y8bk5uAQFXYMQo6BRsi-8LIFlefqkblJJyUwEhFUhAaJJFW695jvbep07g7Eu4ln7rYuxD3qaLIZGDuqmRzaM5dL1NCKxYpVS9Fpu77QiGd53zfPA_40n9JFMKClZMeOJCb9no4Nzo/s72-c/sanat01.jpg" width="72"/><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-1704911421933597242.post-12609707916421270</guid><pubDate>Sun, 05 Feb 2012 10:11:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-02-05T12:11:49.979+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Ya tutarsa</category><title>YA TUTARSA (2) KAPADOKYA VE YER ALTI ŞEHİRLERİ</title><description>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEiG2W9AKE0Tjkp1LuhSMHHY8pm0eIv-X8PFfyY1OCtUVZo9elLb0IFE4fN03KrVG5VxkZJmqYBN_iklMmBD7NDw6lRoCDSXEu_a1_D0cTZYOaxhj_Ge5Kd5Oz6imn_K2fLa6XvDmym-mVs/s1600/tg18.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEiG2W9AKE0Tjkp1LuhSMHHY8pm0eIv-X8PFfyY1OCtUVZo9elLb0IFE4fN03KrVG5VxkZJmqYBN_iklMmBD7NDw6lRoCDSXEu_a1_D0cTZYOaxhj_Ge5Kd5Oz6imn_K2fLa6XvDmym-mVs/s1600/tg18.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;1960 yılında, Nevşehir’in 30 km.kadar güneyinde yer alan Derinkuyu da,  sahibinden kaçan bir tavuğun yerdeki bir deliğe girerek kaybolduğu görülmüştü.  Görünüşte hiçte önemli olmayan bu olay, bir dizi gelişmeye yol açtı ve en  sonunda, orada muazzam bir yer altı kentinin açığa çıkarılmasıyla noktalandı.  Ankara’dan gelen arkeologlar&amp;nbsp; kısa bir süre sonra, Derinkuyu’nun  10 km.ye kadar kuzeyindeki Kaymaklının altında birincisine benzeyen bir diğer  yer altı yerleşim merkezi keşfettiler.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;Derinkuyu  yer altı kentinin bugüne kadar erişilebilen kısmında, 7 ana kat ve 6 ara kat olmak üzere, toplam 13 kattan  oluşmaktadır.&amp;nbsp; Derinkuyu  yer altı odalarının farklı seviyeleri birbirleriyle dik basamaklar ve dar  dehlizler vasıtasıyla bağlanmışlardır. Girişlerde değirmen taşı büyüklüğünde,  masif değirmi taşlar bulunmuştur: Sürme kapılar şeklinde çalışan bu yuvarlak  taşlar, içerden kolaylıkla yerlerine sürülebilecek ve sürgülenebilecek, fakat  dışarıdan gelebilecek herhangi bir sızma hareketine de geçi vermeyecek şekilde  yapılmışlardır.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;Burada  sağlanan barınma imkânları arasında, iki ya da üç odalı olan ve sıra evler gibi  yan yana duran aile yaşam üniteleri, sütunlu toplantı holleri, ambarlar, büyük  mutfaklar, dinlenme alanları, pazar yerleri ve bir şarap mahzeni de bulunur.  Ayrıca, alt katlarda, mezarlar ve kaçış dehlizleri de vardır. Bu ileri  seviyeden yerleşim mahalli, yaklaşık 30 bin kişiyi rahatlıkla barındırabilecek  kapasitededir. &lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;Yerin altında uzana bu kentin yaratıcılarının maharetini gözler  önüne süren iki tertibatta havalandırma ve su sağlama sistemleridir. Elliden  fazla havalandırma bacası vasıtasıyla, tüm kentte temiz hava dolaşımı sağlanmaktadır.  Bunlardan bazıları, 100 metreden uzundur. Tatlı suya gelince, yedinci kattan  50 metrelik bir derinliğe kadar inen bir kuyu vardır; su, bu kuyudan, bir çıkrık sistemi  ile yukarı katlara basılır.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;Kaymaklıdaki  yeraltı barınak yeri, Derinkuyu’dakine benzer. Kazılar bu güne kadar, Kaymaklı  yer altı kentinin 20 bin kişiye hizmet ettiğini ve 60 metre derinliğe kadar inen 10  kattan oluştuğunu ortaya koymuştur. Kaymaklının altındaki site tünellerden  oluşmuş bir labirent ile çok uzun kaçış dehlizlerine de sahiptir. Bu ana dehlizlerden  çıkan kollar ya dik yamaçlara ya da vadilere açılırlar. Buraları, başka türlü  ulaşılmasına imkân olmayan yerlerdir. Yer altı kentinin kendisi, Kapadokya’nın  altında 30 km. kadar uzanan iki ayrı ana tünelin kavşak noktasında yer alır. Bu  tünellerden biri, Kaymaklıyı Derinkuyu’ya ve öteki de kuzeye doğru ilerleyerek Kapadokya’nın  merkezinde yer alan Göremeye bağlar.&lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;Derinkuyu  ve Kaymaklı sitelerinin keşiflerinin ardından, Türk arkeologları,  Kapadokya’da 10 yer altı kentini daha ortaya çıkarmışlardır. Aslında  yetkililerin bu yer altı yerleşim merkezlerinin toplam adedi hakkında şimdilik  öne sürdükleri tahmini rakam,&amp;nbsp;otuzaltıyı bulmaktadır.&lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;Nevşehir’in  30 km.  kadar kuzey doğusunda yer alan Özkonak da, altında, 9 kilometre karelik bir alanı  kaplayan bir kenti barındırmaktadır. Bu devasa yer altı sitesinden 60 bin  kişinin yaşamış olduğu sanılmaktadır. Henüz belirli bir kısmından öteye  girilebilmiş değildir.&lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;Hepsi de Nevşehir ile Derinkuyu- Kaymaklı  bölgesi arasında yer alan Karacaören, Çardak ve Acıgöl’deki yerleşim  merkezlerinde hâlihazırda kazılar yürütülmektedir. Gülşehir’in yaklaşık 7 km.  Güneybatısında bulunan bir diğer yer altı kentine de, tünellerinden çıkan  zehirli gazlarından ötürü girilememektedir.&lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;Yakın  zamanlarda, Nevşehir’in batısındaki Tatlarin kasabasının Kale ve Karakaya  yörelerinde iki yer altı kenti daha bulunmuştur. Kale yer altı sitesinde geniş  bir hole açılan 20 metre&amp;nbsp;uzunluğunda bir dehliz vardır. Bu merkezi holden itibaren,  kent, dört bir yana doğru açılmaktadır. Bu kentin ilginç bir özelliği de,  Derinkuyu ve Kaymaklıda bulunmayan tuvaletlere burada rastlanmış olmasıdır. Karakaya’daki  yer altı sitesine ise girmek mümkün olmamaktadır. Giriş tünellerinin tıkanmış  olmasından ötürü,100 metreden&amp;nbsp;ötesine nüfuz edilememektedir.&lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
Üç  yer altı kentinin daha yerleri tespit edilmiş olmasına rağmen, henüz buralarda  kazı yapılmamıştır. Bu kentler, Mazı, Sığırlı ve Karaköy ün altında  uzanmaktadır.&lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;Arkeologlar,  Kapadokya’daki tüm yer altı kentlerinin,   kilometrelerce uzanan dehlizlerle ve tünellerle irtibatlandırılmış olan  devasa bir yer altı şebekesinin düğüm noktalarından ibaret olduğunu  belirtmektedir. Acaba bu kentleri, yerin altında kimler oymuşlardır? Bazı  arkeologlara göre, bu yer altı sitelerini Hititler, diğerlerine göre de ilk Hıristiyanlar  açmışlardı. &lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;Derinkuyu’da Kaymaklıda ve bu tür diğer yerlerde bulunan komple  sistemlerin yaratılması için son derece yüksek seviyede bir teknolojinin  gerektiği göz önüne alınınca bu görüşlerin her ikisi de çürütülmüş olmaktadır.  Bu günün teknolojisiyle dahi altından zor kalkılabilecek olan bu işi, ne  Hititlerin ne de ilk Hıristiyanların başarmış olması imkânsızdı. Kapadokya’ya  yerleşen Hıristiyanlar bu yer altı kentlerini kullanmış olabilirlerdi. Fakat bu,  Kapadokya yer altı tesislerinin orijinal mimar ve mühendislerinin onlar olduğu  anlamına gelmez. Yer altı odaları, bunları şu ya da bu şekilde keşfetmiş olan  Hıristiyan topluluklarının mezalimden kaçmak için saklandıkları yerler olarak  işe yaramış olabilirler. Ancak, Daniken , ‘Kanıtlara Göre’ adlı kitabından bu  yer altı sitelerinin, yapılışındaki orijinal amaç olarak ele alındığında bu ‘saklanma  yeri’ teorisini nasıl çürüdüğünü, oldukça ikna edici bir şekilde ortaya koymaktadır: &lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;“…uzun  bir zaman boyunca meskûn ola bu yeraltı tesislerinin vaktiyle 200 bin kişiyi  barındırmakta olduğu sanılmaktadır. Bu kadar kalabalık bir toplum, beslenme  ihtiyacını acaba nasıl karşılayabilmişti? Arkeologlar, bu yer altı kentlerinin,  zulüm görmekten çekinen Hıristiyanlar tarafından, İ.S. ilk yüzyıllar sırasında  oyulduğunu düşünmektedirler. Fakat bu açıklama, bana pek inandırıcı görünmüyor.  Zorunlu olarak toprak üstünde tarım ve hayvancılık yapmaları gereken, bu yer  altı sakinlerinin beslenmeleri için işlenen tarlalar, yerin altında olamazdı.  Çünkü bitkilerin büyümesini sağlayacak olan ışık, yeraltında mevcut değildir.  Tarla ve otlakların toprak üstünden olduğunu düşünürsek, bu durumda da, ekilmiş  tarlaları ve sürüleri kendilerini ele verecek; düşman, yer altı barınaklarının  mevcudiyetini sezecekti. Neticede, bu yer altı kentlerine saklanma söz konusu  olduğunda, açlık, yeraltı sakinlerini eninde sonunda dışarı çıkartacağından,  düşman için, kentlerin, çıkış yerlerine kamp kurarak onların dışarıya  çıkmaklarını ya da açlıktan ölmelerini beklemek yetecek, dövüşmeye bile gerek  görülmeyecekti.&lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;Öte  yandan, böylesine geniş yer altı kentlerinin oyulması, toprak üstünde çıkarılan  taş, topraktan oluşan dağ gibi yığınların ortaya çıkmasına yol açacaktı ki, bu  yığınlarda gene düşmanın dikkatini çekecekti. Bu yer altı sitelerinde  yaşayanlar herkim olursa olsun, şurası muhakkak ki, bu kentler ani bir  mecburiyet karşısından alelacele kazılmış olamazlardı. Çünkü bunların yapım projelerinin  etüdü ve gerçekleştirilmesi, onlarca, beklide yüzlerce yıl sürecek bir  çalışmayı gerektiriyordu.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Daniken,  eğer Kaymaklı kasabası halkıyla, konuşabilme imkânını bulmuş olsaydı, onların,  Kaymaklı yer altı kentinin kurucularına ilişkin olarak anlatacakları inanç,  herhalde kendinse çok ilginç gelecekti. 1978 yılında Cumhuriyet gazetesinde  Melih Cevdet Anday’ın Kapadokya bölgesiyle ilgili olan ve bir hafta süreyle yayınlanan  bir yazı dizisi çıkmıştı ’Kapadokya Yolculuğu’ başlıklı bu dizinin dördüncü  yazısında, Anday Derinkuyu ve Kaymaklıdaki yer altı kentlerini tanımlıyor ve en  sonunda da Kaymaklı halkı arasında yaygın olan söz konusu inanca değiniyordu: “Konu  gerçekten çok düşündürücüdür. Bu yüzden olacak kasabada yer altı kentinin  yıldızlardan gelen bir takım, yaratıkların yaptıkları söylentisi yaygın duruma gelmiştir.  Acaba arada bir gene gökyüzünden inip bize görünmeden Kaymaklı yer altı kentine  giriyor mu bu yaratıklar? Fakat neden orayı seçtiler?”&amp;nbsp; &lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;Yukarıda paylaştığım bilgiler kendilerine Bilim Araştırma Grubu diyen bir grubun anlatılarından alınmıştır. Hikaye ilerledikçe bu grubun anlatılarına yeniden geri döneceğiz. Bilim Araştırma Grubunun, 1977 ile 1984 yılları arasında İstanbul’da etkinlik göstermiş ruhçu grup olduğu bilinmektedir.&lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;Şimdi yine benzer başka bir grubun anlatılarından alınan bilgilerle devam edelim.&lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;Dünyanın pek çok yerinde bu şekilde yer altı tünelleri ve şehirler bulunmaktadır. Güney Amerika'da, Ekvador, Peru, Bolivya civarında eski İnka uygarlığından kalma pek çok tünel olduğu söylenir.&lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;İspanyol yağmacılarından en önemlisi olan Pizarro'nun ordusundaki bir asker-rahip olan Cieza de Leon son İnka imparatoru olan Atahiualpa'nın, Pizarro tarafından öldürülmesinden dört beş yıl sonra yazdığı notlarda, İnkaların, İspanyol soygununda korkarak hazinelerini bugün dahi bulunamamış olan gizli yerlere taşıdıklarını yazar. Bu gizli yerler dağların altına oyulmuş olan tünel sistemleriydi. Bu fikri İngiliz arkeologu Harold Wilkins'inde bulunduğu pek çok bilim adamı desteklemektedir.&lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;Güney Amerika'daki tünel sistemleri çok fazladır ve sadece İnka ülkesinde değillerdir. En fazla bilineni, Lima'yı, Peru'nun eski başkenti olan Cuzco'ya bağlayan ve daha sonra da Bolivya sınırına kadar uzanan bir tünel şebekesidir. Eski belgelere göre bu tünellerde çok zengin kral mezarı vardır.&lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;İnkalar bu tünelleri biliyor ve kullanıyor olsalarda ilk inşaatçılarının kimler olduğunu onlar da bilmiyorlardı. Güney Amerika'dan sonra Kuzey Amerika California ve Virginia'da tünel sistemleri vardır. &lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;En ilginç sistemlerden bir tanesi Hawai'de olduğu söylenendir. Buradaki tünel sistemlerinin bazı adaları birbirine bağladığı iddia edilir. İpek Yolu belgeselinin bir bölümünde Asya'nın altı sonradan sulama kanalı haline getirilmiş tünel sistemleri ile örümcek ağı gibi oyulmuştur. &lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;Tünellere Akdeniz bölgesinde de rastlanır. Malta'da 50 metrelik bir bölümüne girilmiş olan Malta Tüneli, Cebelitarık boğazının altından geçip, İberik yarım adası ve Fas'ı birleştirdiği söylenir. Avrupa'da sadece bu tünelin girişinin olduğu bölgede maymunlar yaşar ve bu maymunların tünel yardımı ile Afrika'dan Avrupa'ya geçtikleri söylenir. &lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;Ayrıca İsveç ve Çekoslavakya'da bilinen tünel sistemleri vardır. Tibet Lamaları Tibetten, Güney Amerikaya'ya giden tüneller olduğunu iddia ederler.&lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;1944'de bir Amerikan dergisinin Ekvador muhabiri olan John Sheppard, Kolombiya sınırında elinde dua değirmeni ile meditasyon yapan tipik bir Tibet rahibi gördüğünü yazar. İddiaya göre bu adam 13. Dalay Lama'dır. 1933'te öldüğü iddia edilen bu kişinin mezarı boştur ve Tibet rahipleri onun ölmeyip, Budizmi benimsemeden önceki yaşamı olan Güney Amerika'ya döndüğünü ve bu iş için tünelleri kullandığını söylerler.&lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;Güney Amerika'daki tünel sistemleri bildiğimiz kadarıyla en son inceleyen kimse Erich Von Daniken'dir. Daniken "Ausstat und Kosmos!" isimli kitabının hemen hemen tamamında Güney Amerika mağaralarından bahseder. &lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;Ekvador Cumhuriyetindeki mağaralar Arjantin uyruklu ve Macaristan doğumlu Juan Mariez tarafından keşfedilmiş ve kendi adına tapusu alınmıştır.&lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;Daniken bu mağaraları 1972'de gezer. Mağaralara dağdaki bir oyuktan girilir. İlk önce 80 metre kadar iple yapılmış bir asansörden diklemesine inildikten sonra sonsuz bir tünel sistemine girilir. Bazıları dar, bazıları geniş olan tünellerden Daniken'in gördüğü hepsi köşelidir.&amp;nbsp; Duvarları dümdüz ve her yanı cam gibi bir maddeyle kaplıdır. İçeride manyetik etki çok güçlüdür ve pusulalar çalışmaz. Daniken girdiği dev bir salondan bahseder. Bu salonda masa, sandalye benzeri olan ve hangi maddeden yapıldığı belli olmayan eşyalar vardır. &lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjJ2AtcbRkgO-fRiJoIlaXEBH9VXw74XJYyZk83RFjarH0M9EZI-nJYNnixwmIEJuMMGw-p4w5qG5DZcyR6DAX-eHhCP0XVkBV5ntczHEadd9wdY9AnrLBRHKPvLaAPe0apPb3Vr02ZIsw/s1600/330px-Teonate.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="237" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjJ2AtcbRkgO-fRiJoIlaXEBH9VXw74XJYyZk83RFjarH0M9EZI-nJYNnixwmIEJuMMGw-p4w5qG5DZcyR6DAX-eHhCP0XVkBV5ntczHEadd9wdY9AnrLBRHKPvLaAPe0apPb3Vr02ZIsw/s320/330px-Teonate.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;Salonun taban ölçüsü 110 x 130 metreye ve bu ölçü Teotihuacan'daki piramidin taban ölçüsü ile aynıdır. &lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;&lt;strong&gt;Teotihuacan&lt;/strong&gt; (ya da okunuşuyla Teotihuakan) günümüzde Kolomb-öncesi K.Amerika’nın en ünlü kenti olarak kabul edilmektedir. Kimler tarafından kurulduğu ve niçin aniden terkedildiği halen açıklığa kavuşmamış bu kadim metropolun kuruluş tarihi hakkında da farklı görüşler ileri sürülmektedir. Kentten söz eden -hiyeroglifik olmayan- hiçbir metin ve belge bulunmamaktadır.&lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;Bu salonda bulunan buluntular M.Ö. 9000 ile 4000 yıllarında bile mevcut olduğunu göstermektedir. Bazı duvarlarda da inşaatçılardan binlerce yıl sonra gelen ilkel insanlarca yapılmış olan dinazor benzeri hayvan çizimleri vardır. Tünellerden bir çok altın ve eşyada çıkarılmıştır. Bu altın levhalarda deşifre edilmemeiş bir alfabe ile yazılmış olan yazılar da vardır. &lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;Daniken burada gördüğü bir altın küre üzerinde çok fazla durmakta ve kürenin uzaylılarla ilgili olduğunu iddia etmektedir ve işin en ilginç yanı da aynı kürenin gerek boyut gerekse üzerindeki yazı ve resimlerle tıpatıp benzeri olan bir taş küreyi de İstanbul Arkeoloji müzesinde gördüğünü ve bu kürenin tasnif edilmemiş eşyalar arasında olduğunu yazmıştır.&lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;Peki ama bu tünellerin ilk inşaatçıları gerçekte kimdir ve bu tüneller neye hizmet etmektedir?&lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;(devam edecek)&lt;/div&gt;&lt;div class="stil9" style="text-align: left;"&gt;Fasulye&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;nbsp;&lt;/div&gt;</description><link>http://fasulyeningunlugu.blogspot.com/2012/02/ya-tutarsa-2-kapadokya-ve-yer-alti.html</link><author>noreply@blogger.com (Fasulye)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEiG2W9AKE0Tjkp1LuhSMHHY8pm0eIv-X8PFfyY1OCtUVZo9elLb0IFE4fN03KrVG5VxkZJmqYBN_iklMmBD7NDw6lRoCDSXEu_a1_D0cTZYOaxhj_Ge5Kd5Oz6imn_K2fLa6XvDmym-mVs/s72-c/tg18.jpg" width="72"/><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-1704911421933597242.post-2193775299257569950</guid><pubDate>Sat, 04 Feb 2012 21:47:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-02-04T23:47:19.111+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Ya tutarsa</category><title>YA TUTARSA (1) ALTIN ÇAĞ</title><description>Bu seriye başlamadan önce, gerçekten adının ne olması gerektiğini uzun uzun düşünmem gerekti. İnsanoğlunun gücün peşinde yaptığı yolculukta, inanılmaz duraklarda durduğunu ve bunların dünya tarihini nasıl etkilediğini okudukça, resmi tarihte yer almayan bu hikayelerin gerçek olduğuna inanmakta güçlük çekeceğinizi düşünüyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hikayenin gelişimi sırasında öyle çok konuya değinmek zorunda kalacağız ki, bu gün bir çoğunuza safsata gibi gözükecek bu hikayeye adı karışmış bilim adamları ve siyasi liderlerin güç peşinde yaptıkları sizi şaşkınlığa sürükleyecek.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Başlangıç noktası inanılması güç olsa da insanoğlunun yaptıkları açısından belgelerle ispatlanabilen bu hikaye farklı kaynaklardan edinilmiş bilgilerin bir derlemesidir. İnanıp, inanmamak tamamen size kalmıştır. Ben bu yazı dizisinde sadece bir anlatıcı olmayı tercih ediyorum ve herhangi bir ispat yükümlülüğü üstlenmiyorum. Yapılan alıntıları sadece bir araya getirmeyi planlıyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bugün Maya Takvimleri ve Kehanetlerini gülünç bulanların, eğer sahip değillerse bu bilgileri okuduklarında ne düşüneceklerini de açıkçası çok merak ediyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yolculuğa başlamadan önce, konudan konuya ve dünya üzerindeki pek çok yere yapacağımız hızlı yolculuklardan dolayı kemerlerinizi bağlamanızı öneriyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ALTIN ÇAĞ&amp;nbsp;HAKKINDA SÖYLENENLERDEN BAZILARI&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hikayeye başlamadan önce, hikayeye kaynak olan Altın Çağ'ın ne olduğu ve nereden geldiği yönünde kısa bir bilgilendirme yapmak gerektiğini düşünüyorum. Bugün sadece Maya Takviminde yer aldığını düşündüğümüz Altın Çağ kavramı bakın farklı medeniyetlerde, farklı çağlarda yaşamış insanlarca nasıl anlatılmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Harun Yahya'nın kendi adıyla açtığı sitesinde Hz. Muhammed'in pek çok hadisinde Altın Çağ'ı tarif ettiği, ahir zaman olarak bahsedilen dönemin Kur'an ahlakının yaşacağı bir dönem olarak yaşanacağını söylemektedir. Harun Yahya peygamberimizin bu dönemi anlatırken cennete benzeyen bir tasvir kullanmasından dolayı Altın Çağ olarak isimlendirildiğini ve döneme ait özellikleri sitesinde uzun uzun anlatır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;nbsp;“Kıyamet –Yeni (Altın) Çağ- Tarihi” olarak ileri sürülen, “2012” iddiaları “ilk olarak”, Amerikalı John Major Jenkins’in; 1997 yılında yayınladığı, ‘Maya Cosmogenesis 2012’ isimli kitapla başlamış.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Astrofizikçi Maurice Coterelli’nin görüşlerini, bir BBC muhabiri olan Adrian Gilbert'in derlemesi sonucu dünya kamuoyu da duymuş.  Şifreci Adrian Gilbert'in yazdığı, “Maya Kehanetleri/2012 ve Ötesi/2001” isimli kitabı Türkiye’de yayınlayan yayınevi ise, ‘Sınır Ötesi Yayınları’, kitaba “sunuş” yazan ise, ‘Ergun Candan’.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu dönemde aynı nitelikte çıkan başka ‘iki çalışma’ ise, Serkan Tekin tarafından yazılan ve içeriğinde yine Kıyamet tarihi ve Hz.İsa’nın yeryüzüne ineceği tarih öngörüleri de bulunan; “Kur’an’da Gizlenen Tarihler/2002” isimli kitap ile, Burak Eldem tarafından yazılan ve yine 2012 yılını Kıyamet yılı gösteren ve yine ‘Altın Çağ’ iddialarından bahseden, “2012: Marduk’la Randevu/2003” isimli kitap.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hint geleneği (Kali/Yuga) Karanlık/Cehalet Çağ olarak adlandırdığı devirden çıkmak üzereyiz ve tüm yalanların meydana çıkıp geçmişte kalacağı (Satya Yuge) Gerçek çağının eşiğindeyiz. Bu iki çağı bağlayan çağa ise (Krita Yuga) Geçiş Çağı deniyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yine Hristiyan geleneğinde genel olarak kabul edilen Milenyumun 2000 yılında başlaması filri vardır. ABD Webster 9. Collegiate sözlüğü 1983 baskısında Milenyum tanımı : "Vahiyler kitabı yirminci bölümde bahsedilmiş olan, Kutsal'ın hakim olacağı binyıl.Büyük saader ya da insanın mükemmelliği devri" olarak verilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Budistlere göre simgesel zaman çarkı, Dharma Tekerliğinin Lord Budha'nın varoluşundan beri ilk kez 2500 yıl sonra dönmeye başlayacaktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
William Blake (18. yy) "Cennet Cehennem Evliliği" adlı kitabında bahsettiği Musevi geleneğinde Altıbinyıl sonra dünyanın ateşe düşürülüp yok edileceğine dair rivayet doğrudur. Melek yanan kılıcı ile yaşam ağacındaki korumsanın bittiği emrini alacağı ve bunu yaptığı zaman her şeyin yol olacağını ve sınırlı ve yoz görünenin kutsal olacağını söylemektedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dünyanın dönüş hızını,bütün Ay ve Güneş tutulmalarını,584 yıllık Venüs döngüsünü neredeyse tam bir doğrulukla hesaplamışlardır.Herbiri 394 yıldan oluşan 13 tane baktun denilen evrenin sonucunda gün döngüsüyle samanyolu galaksisinin kesişeceğini hesaplayan mayalar, takvimlerini bu 13 baktunun tamamlanmasıyla sonlandırmışlardır..Mayalar bu tarihten sonrasını 6.Dünyanın başlangıcı farklı bir boyuta geçiş olarak öngörmüşlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aztekler kendi takvimlerinde Maya uygarlığından farklı olarak daha önce yaşanıldığına inandıkları ve içinde bulundukları çağları birinci,ikinci,üçüncü ve dördüncü güneş çağı olarak isimlendirmişerdir.Bu çağların canlılarını ve yokoluşlarını takvimlerinde anlatmışlardır.Aztekler Mayalar kadar kesin bir tarih öngörememişler fakat içinde bulunduğumuz çağ beşinci Güneş çağı ve son çağdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cherokee yerlileri kutsal takvimlerinde 4.çiçek günü olarak adlandırdıkları 21 aralık 2012 yi devrin sonu olarak belirtmişlerdir.Tiero kızılderilileri 2012 sonrasında zamanın duracağını belirtmekte ve 1990 ile 2012 yılları arasını insanın kendisiyle yüzleşme ve yeniden tanışma dönemi olarak vurgulamaktadırlar.Hopi yerlileri ise 9 kehanet ileri sürmüş bunlar gerçekleştikten sonra beyaz insanlar gelecek ve dünya savaşları başlayacak ,5. zamanın insanları ortaya çıkacak ve zaman bu insanlarla son bulacak diye belirtmişlerdir,İnka uygarlığıda 5.zaman insanlarından söz ederken bu insanlardan ışıltılı parlak insanlar olarak bahsetmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Büyük Fransız kahin Nostradamusa göre de insanlığı çok parlak bir dönem ve altın çağ dediği farklı bir boyut beklemekte ancak bunu 2015 yılından sonra öngörmektedir.Bu dönemden önce özellikle 2010 ila 2012 yılları arasında insanlık için büyük su dalgaları,seller ,kuraklıklar,açlık ve dinsel, ırksal değişmelerle büyük savaşlar öngörmekte ve 2015 yılına kadar karanlık dönem olarak belirtmektedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nostradamus, 1999 yılından yani Milenyumdan itibaren dünya üzerinde tüm sistemlerin değişeceğini gösteren özel kehanetlerde bulunmuştur. 1999 yılının yedinci ayında olmak üzere, gökyüzünde “Dehşetin muhteşem kralı gelecek “ gibi açıklamalar yaparak 11 Ağustos 1999 yılından itibaren uygarlığın eski uygarlık olmayacağını söylemiştir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Altın çağın bu yıkım ile beraber geleceğini, insanların hayali para ile değil, gerçek emek ile uğraşacakları bir döneme doğru hızla gideceğini, doğuda sarı ırkın ortadoğu’da İslam’ın hızla yükseleceğini ve batı uygarlığının da çok büyük çöküntülere uğrayacağını dörtlüklerinde söyler. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Garip ama burada bir dip not düşeceğin annem dedemin daima dünyaya sarı ırkın hakim olacağını söylediğini anlatır. Dedemin Nostradamus okumuş olabileceği hiç aklıma gelmemişti. Ben kendi içimde bunu günümüze bakarak Çin mallarının dünyayı sarması olarak yorumlamıştım.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir diğer büyük kahin Baba lakaplı Bulgar Vanga söylediklerinin büyük çoğunluğunun çıkmasıyla tanınmaktadır.11 Eylül saldırılarını ,Rusyanın Gürcistana gireceğini yıllar önce haber veren Vanga,ABD nin Bushtan sonra siyah bir lider yönetiminde olacağını (Obama) ve bu liderin gelmesiyle ekonomik krizin patlak verceğini söylemiş ve tüm bunların gerçekleşmesiyle şaşkınlık yaratmıştır.Ayrıca Vanga ya göre siyah liderin ABD nin son lideri olacağını ve ölmeden 2 yıl önce de Rusyanın Dünyanın süper gücü olacağını belirtmiştir.Baba Vanganın 2012 kehanetleri de hayli ilginçtir.Net bir tarihte veren Vanga ekim 2010 yılında devletler arasında siyası anlaşmazlıklar ve bunun neticesinde kasım 2010da büyük bir dünya savaşı çıkacağını ve müslümanların hristiyanları kimyasal silahla yokedeceğini belirtmiştir.21 Aralık 2012 tarihini de vurgulayan Vanga bu tarihte zaman dalgası sıfır adını verdiği dönemin sona ereceğini vurgulamıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Edgar Cayce 1998 yılından itibaren batının Dünya üzerindeki üstünlüğü sona ermeye başlayacağını ve doğunun, müslüman devletlerin batıya göre daha üstün hale geleceklerini belirtmiştir.Cayce ye göre bu çok kolay olmayacak ve insanlık açlıkla kıtlıkla,savaşlarla ve büyük felaketlerle karşılaşacaktır.Bunun sonucunda doğruluk yeryüzüne hakim olucak ve insanlık altın çağını yaşayacaktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Necmettin Erbakan Medeniyet Mücadelesi ve Mehdiyet Müjdesi adlı kitabında bakın bu konuda neler söylemektedir."Altınçağ`da hayatın her anına hakim olan bolluk, zenginlik, güzellik ve ilerleme, sanat alanında da kendini gösterecektir. Bu dönemde insanlar hep güzellikle karşılaşacak, ahlakları gibi, yaşadıkları yerler, bahçeleri, evlerinin dekorasyonu, kıyafetleri, dinledikleri müzik, eğlence şekilleri, tiyatroları, resimleri, sohbetleri de güzelleşecektir. Baştan beri üzerinde durduğumuz gibi, Altınçağ`ın en önemli özelliği Kuran`a bağlı ve Kuran ahlakının eksiksiz olarak yaşandığı bir dönem olmasıdır. Dolayısıyla insanlar, Allah`ın Kuran`da inanan kullarına müjdelediği güzelliklerin hepsini bu dönemde yaşayabileceklerdir. "&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu örnekler o kadar çok çoğaltılabilir ki Maya Kehanetleri dışında Altın Çağ fikrinin karşınıza çıkacağı yerler konusunda oldukça şaşırabilirsiniz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu konudaki örneklemeleri burada bırakıyor&amp;nbsp;bundan sonraki yolculuğumuzun ilk durağına geçiyoruz : Kapadokya&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(devam edecek)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fasulye</description><link>http://fasulyeningunlugu.blogspot.com/2012/02/ya-tutarsa-1-altin-cag.html</link><author>noreply@blogger.com (Fasulye)</author><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-1704911421933597242.post-7294589615860442417</guid><pubDate>Thu, 02 Feb 2012 20:30:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-02-02T22:30:41.459+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Güncel</category><title>ATATÜRKÜ KORUMA KANUNUNUN HÜSEYİN ÇELİK TARAFINDAN ELEŞTİRİLMESİ HAKKINDA</title><description>&lt;span&gt; &lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;Tam  da İmam Çıplak yazı dizisini yeni tamamladığım sırada üst üste Başbakan ve AKP  Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik'in açıklamalarının gelmesini ummuyordum  elbette. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;
&lt;div&gt;&lt;span&gt;&lt;/span&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;&lt;span&gt;"Atatürk’ü  koruma kanunu hakkındaki sorulara cevap veren Hüseyin Çelik,&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;
&lt;div&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;“  Kanunla kimseyi kimseye sevdiremezsiniz. Neyi ideolojik hale getirirseniz onu  dogmatik hale getirirsiniz. Siz eğer Atatürk’ü bir ideolojinin sığ çerçevesi  içine hapsederseniz, Atatürk’ü kimsenin tartışmasına müsaade etmezseniz bu  Atatürk’e yapılabilecek en büyük kötülüktür.” &lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;Dedi.  Atatürk’ün kanunla korunmasının garip bir durum olduğunu da savunan  Çelik,sözlerini şöyle sürdürdü&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div id="yui_3_2_0_1_13281924152678688"&gt;&lt;span&gt;&lt;/span&gt;&lt;i id="yui_3_2_0_1_13281924152678687"&gt;&lt;span id="yui_3_2_0_1_13281924152678686" style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;&lt;span&gt;“Kendi ülkesinin Milli Kurtuluş  Hareketini idare etmiş olan, bir imparatorluğun külleri arasından bir Cumhuriyet  kuran, o ülkenin kurucusu olan bir insanın kanunla korumak zorunda bırakılması  ne büyük bir hüsrandır öyle değil mi? Ne kadar garip bir durum.  &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;
&lt;div&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;DP, CHP’nin  ithamlarından dolayı bir kompleksin neticesinde bu kanunu çıkartmıştır. Bir  insan kendi milli liderini kanunla korur mu? Böyle bir şeye gerek var mı? Siz  onu insanların gönlüne yerleştirmediğiniz sürece, silah zoruyla, devlet zoruyla  kimseyi kimseye kabul ettiremezsiniz. Kenan Evren Paşa şunu demedi mi: “Biz  Atatürk’ü herkesin kafasına sokacağız.” Tüm okullara Atatürk İlke ve İnkılap  Tarihi dersi konuldu. Tıp Fakültesine de bu konuldu, ilkokuldan başlıyorsunuz  üniversiteyi bitirinceye kadar. Bu sefer ne oluyor? Adeta bir zorlamayla, dikte  ettirmeyle verildiği için sevilmiyor&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;.”  &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;
&lt;div&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;&lt;/span&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;Annemin bazen  beni gerçekten çok acımasızca eleştirdiğini düşünürdüm. O da bana her zaman  “seni önce ben eleştireyim ki, başkası eleştirmesin o zaman kaldıramassın”  derdi. Ne kadar haklıymış. Bu cümleleri okurken içimde hisettiğim acıyı anlatmam  çok zor. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;
&lt;div&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;&lt;/span&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;Garip ve  oldukça trajik bir durum &lt;span&gt; &lt;/span&gt;ama aklımda dolanan cümle  &lt;span&gt; &lt;/span&gt;“Dinime küfreden müslüman olsa” cümlesi ve cümleler din adına  doğruluğuna inanmadığım bir düşüncenin ağzından doğruluğuna inandığım şekliyle  çıkıyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;
&lt;div&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;Bu  işin içinden çıkmak gerçekten zor. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;Bu  oldukça akıllı bir politika. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;&lt;/span&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;Bir  Atatürkçü’nün bu durumda yaşayacağı karmaşa aşağıdaki durumlardan biri olması  beklenmektedir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;
&lt;div&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;Bu  cümleler beni kışkırtabilir, ama o zaman doğru düşünemem ve muhtemelen öfkeyle  kalkan zararla oturur hesabı bir sonuca ulaşırım ki zaten benim bağırıp  çağırmamın ben dahil kimseye bir faydası olmayacak. Çünkü bu ne yazık ki  toplumun büyük bir çoğunluğunun yıllar içinde birikmiş sesi. Ekilmeyen  tohumların meyvesini yemek kimseye kısmet olmuyor elbette.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;Hayır öyle  değil aslında diye bir savunma yoluna gitsem, Nasıl peki? sorusuna verilecek  cevabım yok, çünkü aynı fikirdeyim.&lt;span&gt;  &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;Evet  kesinlikle katılıyorum desem, doğrunun yanında yer almış mı olacağım yoksa zaten  yok olmakta olan değerime bir darbe de ben mi indirmiş olacağım.  &lt;span&gt; &lt;/span&gt;Çünkü eğer bu düşünceyi desteklersem bu kanun kalıdırlacak,  kaldırılırsa başta tapınak benzetmesine hedef olan Anıtkabir olmak üzere  Atatürk’ün tüm izleri bu ülkeden tek tek silinecek.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;&lt;/span&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;Bu  politika bugüne değin daima işe yaramış ve dikkat ederseniz günler içinde üst  üste farklı şekillerde ve farklı konularda tekrarlanarak uygulanmaktadır. Bu bir  bocalatma politikasıdır. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;
&lt;div&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;İlk  anda kendimi bu bocalamanın içinde bulsam da benim kendi adıma Sayın Çiçek’e  verilecek bir cevabım bulunmaktadır&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;“Evet zamanında  gerek Cumhuriyet’e gerekse Mustafa Kemal’e ve onun düşüncesine zarar verecek  bilinçli ya da bilinçsiz pek çok hata yapılmıştır. Ancak bu hataların sorumlusu  bugün Atatürkçü Düşüncenin doğruluğuna inanan ancak, geçmişte yapılan her  hatanın bedeli alınmak istercesine sorgulanan ve savundukları değerlerin yok  edilmesiyle karşı karşıya kalmaktan hassasiyeti giderek artan bizler ya da  Mustafa Kemal değildir. Kenan Evren Paşa’nın gücü elinde bulundurduğu dönemde  söylediklerinin sorumlusu halk değil kendisidir. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;Bu  ülkede kanun yapıcı da halk değildir ve kanunlar halk oylaması ile kabul  edilmezler. Şu anda en iyi sizin bileceğiniz gibi gücü elinde bulunduran düşünce  kendi döneminde kanunları yapar, onaylar ve uygular. Elbetteki kanun yapıcıları  belirleyen halk iradesidir. Ancak yine sizinde en iyi bileceğiniz şekilde gücü  elinde bulunduran yönetim yüzdeyüz halk oyuyla yönetime gelmezler.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;Böyle  dönemlerde oyunu mevcut yönetimden yana kullanmamış kesimlerin hassasiyetleri ne  yazık ki dikkate alınmaz. Bu geçmişte yapılan hataların bir tanesidir. Mevcut  yönetim kendini destekleyenleri memnun etmek adına daima önceliği onlara verir  ve kendi düşünce sistemine uygun olan düzenlemeleri yapar.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;Bahsi geçen  olayın yaşandığı dönemlerde hatalı bulunan bu tutum, ne acıdır ki şimdi bu  tutumun doğurduğu sonuçları eleştiren yonetim tarafından tekrarlanmaktadır. Yine  kendi düşünce yapısını destekleyen kesimin sesini ön plana çıkararak toplumun  geri kalanının hassasiyetleri göz ardı edilmektedir. Bu da ne yazık ki yapılan  eleştirilerin haklı olduğu noktalarda bile iyi niyetten yoksun olduğu sonucunu  doğurmakla kalmayıp, bir gün güç dengeleri değiştiğinde aynı senaryoların sil  baştan tekrarlanacağının bir işaretidir. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;Oysa  bugünkü dünya koşullarında bu &lt;span&gt; &lt;/span&gt;ülkenin güçler savaşına değil bir  arada olmaya ihtiyacı vardır. Nasıl ki Mustafa Kemal’in ardından Atatürkçü  düşünce yönetimleri sırasında İslam’ın din olmaktan öte bu ülke insanlarının bir  değeri olduğu göz ardı edilmişse, bu günde aynı şekilde İslam ön plana  çıkarılarak Atatürk’ün ve Atatürkçü düşüncenin bir değer olduğu göz ardı  edilmektedir. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;Bu  yıkılanı onarmak değil, yapılanı diğer taraf için tekrarlamakdan başka bir şey  değildir. Eğer eşitlikden söz ediliyorsa, o halde geçmişte yapılmadığı savunulan  eşitliğin var olduğunu halka ispat etmekle yükümlü olan mevcut hükümettir.  &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;Geçmişte  yapılan hataların yükü ne hükümete ne de halka yüklenmeden, telafisi tüm  kesimlere eşit mesafede durularak ve bu ülkede değer olarak sayılan her şeyi tek  şemsiye altında toplayarak ülkede düzen ve barışı sağlamak hükümetin görevidir.  Ancak o halde bütün ülkede ortak bir tavır ve bütünlük  sağlanabilecektir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;Muhafazakar bir  parti olarak elbette dindar nesiller yetiştereceğiz diyen bir hükümet  eleştirdiği eski yönetimlerin “Herkesin kafasına Atatürk’ü sokacağız”  cümlesinden bir farkı olduğunu ispatla yükümlüdür.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;Aksi  durumda yapılan eleştirinin yapıcı olmayacağı ve sadece hassasiyetlere dayanarak  yapılan bir kışkırtma politikası olacağına ve bununda bu ülkede eşitlik ve  bütünlük istenildiği düşüncesine hizmet etmeyeceği açıktır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span id="yui_3_2_0_1_13281924152678684" style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;Saygılarımla”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;
&lt;div&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 11pt;"&gt;&amp;nbsp;Fasulye&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://fasulyeningunlugu.blogspot.com/2012/02/ataturku-koruma-kanununun-huseyin-celik.html</link><author>noreply@blogger.com (Fasulye)</author><thr:total>0</thr:total></item></channel></rss>