<?xml version="1.0" encoding="UTF-8" standalone="no"?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><rss xmlns:itunes="http://www.itunes.com/dtds/podcast-1.0.dtd" version="2.0"><channel><title>Kayıp Paylaşımlar Koleksiyoncusu</title><description>♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı...</description><managingEditor>noreply@blogger.com (bodakedi)</managingEditor><pubDate>Sat, 17 Oct 2026 01:19:20 +0300</pubDate><generator>Blogger http://www.blogger.com</generator><openSearch:totalResults xmlns:openSearch="http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/">6928</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex xmlns:openSearch="http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/">1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage xmlns:openSearch="http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/">25</openSearch:itemsPerPage><link>http://www.bodakedi.com/</link><language>en-us</language><itunes:explicit>no</itunes:explicit><itunes:subtitle>♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı...</itunes:subtitle><itunes:category text="TV &amp; Film"/><itunes:owner><itunes:email>noreply@blogger.com</itunes:email></itunes:owner><item><title>Doing Life: Sal Gitsin</title><link>http://www.bodakedi.com/2026/10/doing-life-sal-gitsin.html</link><category>Film Kritik</category><category>Kritik</category><author>noreply@blogger.com (bodakedi)</author><pubDate>Mon, 12 Oct 2026 18:32:38 +0300</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-37189619.post-4950744356967718725</guid><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjSH-A0gAtk0zcKelo6RblSixzy7W7-T6X6ALbeaKtCmDXJXsdBpEDSbEXTKp7jvPKDr_2Vu4zcBiLq6_4nZ67nwoMGFVSNl3_UlVeb2GT9QHL_1NlGV0-FPjMJLnwECEUK0BjVAKCp11jn_24zNCj2ehqduwPSfHK3JxUUEJqDSAOJQvJXqSNGjw/s640/Doing%20Life.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" data-original-height="640" data-original-width="431" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjSH-A0gAtk0zcKelo6RblSixzy7W7-T6X6ALbeaKtCmDXJXsdBpEDSbEXTKp7jvPKDr_2Vu4zcBiLq6_4nZ67nwoMGFVSNl3_UlVeb2GT9QHL_1NlGV0-FPjMJLnwECEUK0BjVAKCp11jn_24zNCj2ehqduwPSfHK3JxUUEJqDSAOJQvJXqSNGjw/s1600/Doing%20Life.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Siyahi kanadın en önemli temsilcisi olarak sivrilen Tyler Perry hız kesmeden üretmeye devam ediyor. Siyahilerin dünyasını, karşılaştıkları sorunları işleyerek seyircisine kamu spotu tadında umut fişekleri yakıyor. Yazdığı, yönettiği, finanse ettiği derken imparatorluğa dönüşen Perry imzasının şimdilik son halkası bir mahkumun hayata katılmaya çabasını konu alıyor. Ülkemizde “Hayata Mahkûm” adını alan “Doing Life” bize hayli tanıdık gelecek konusu ve işleyişiyle 2 Ekim itibariyle Netflix’te izleyicisini bekliyor.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İmzası yüze yaklaşan Tyler Perry’nin yazıp yönettiği filmin kadrosu da tanıdık hayli mütevazı. Perry yıldızlar yerine yıldız adaylarını tercih etmiş. 2018’de başlayan hit dizi “All American”dan tanıdığımız Jay Reeves ve bir bölümlüğüne de olsa yolu aynı dizinin spin-off’undan geçmiş Naomi Baker başrollerde yer alırken onlara “Brilliant Minds”ın doktor Carol’u Tamberla Perry, bağımsız kanadın ödüllü ismi Karen Obilom, “G.R.I.T.S” ile parlayan Jasmine Sargent, simaen bilinen oyunculardan Lucky Johnson ve “Law &amp;amp; Order: Organized Crime”ın yıldızı Danielle Moné Truitt eşlik ediyor.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Filmin konusunu direk Netflix’ten alalım: “Hayat mücadelesi veren bekâr bir anne. Hayatını yeni baştan kuran eski bir hükümlü. Parmaklıkların arkasında buldukları aşk dışarıda da devam edebilir mi?” Bir yeni başlangıç fişeği var karşımızda. En umutsuz anlarından yükselişe geçebilip geçemeyeceklerini anlatan duygusal bir drama. Önce Anika ile tanışıyoruz. Çalıştığı hapishanede isyan çıkınca tecavüze uğramak üzereyken bir mahkum tarafından kurtarılıyor. Hem de canı pahasına kurtaran bir mahkum. Hamileyken bunlara maruz kalan Annika’nın kurtarıcısı Carousel ile de böylece tanışmış oluyoruz. Aralarında kurulan bağı mektuplar ve telefonlaşmalarla sürdürüyorlar. Ta ki Carousel şartlı tahliye ile de olsa özgür kalana dek. Tam da bu noktada Anika’nın açmazları giriyor devreye. Kanser hastası ve baskıcı bir anne, ilgisiz iki abla arasında sıkışan hayatını kızıyla sürdürmeye çalışan Anika aradığı çıkışı bulmanın peşinde. Tüm bu zorlukların içinde aşka, ilişkiye hayır diyen Anika ile 14 yaşında girdiği hapishaneden çıktığında tüm ilkleri gecikmiş Carousel’in macerası zorluklara birlikte göğüs germe masalına dönüşüyor.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İşin ilginç yanı filmin konusu ve işleyişi tamamen yeşilçam melodramları gibi. Anaakım sinema izleyicisinin burun kıvırabileceği her şey gerçekleşiyor. Aslında modern sinema dönemi için eski kafalı ve çok ezber yapısı herkesin aşağılaması, eleştiri yağmuruna tutması için yeterli ama böyle bir durum yok. Siyahi izleyiciler gerçek hayattan bir kesit izlediklerini söyleyerek övgü yağmuruna tutuyor. İmdb puanı 6.6, Netflix’te top 10 film listesinde altıncı sırada. Belki de izleyici artık gerçek bir şeyler izlemek istiyordur. Sürekli yeşil perde önünde çekilen o büyük prodüksiyonların bilgisayarda yaratılmış evrenlerinde efektlerle süslü yeni gerçekliğinden sıkılmış olamazlar mı? Ya da en yakın hikaye her zaman içe işler diyebilir miyiz? Ne kadar içselleştirilirse o kadar sevilir…&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Hayatları kırık dökük iki kişinin birbirini bulmasıyla sevgiye, umuda yürümelerinin öyküsünü anlatıyor “Doing Life”. Hedef bu kadar basit olunca Perry hiç kasmıyor ve bildik arketiplerle donattığı karakterlerini bildiğimiz tüm klişelerin içinden geçiriyor. Klişe manyağına dönüşen izleyicisine beklediği finali vererek kapanışı da yapıyor, daha ne olsun? “Hayata Mahkûm”sanız çok düşünmeyin, kasmayın salın gitsin diyor Doing Life. İyilerin eninde sonunda kazanacağını düşünenler umut ışığı arıyorsa fazlaca bulacaktır. Böyle gelmiş böyle gider diye düşünenlerse başka kapıyı çalsınlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;</description><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjSH-A0gAtk0zcKelo6RblSixzy7W7-T6X6ALbeaKtCmDXJXsdBpEDSbEXTKp7jvPKDr_2Vu4zcBiLq6_4nZ67nwoMGFVSNl3_UlVeb2GT9QHL_1NlGV0-FPjMJLnwECEUK0BjVAKCp11jn_24zNCj2ehqduwPSfHK3JxUUEJqDSAOJQvJXqSNGjw/s72-c/Doing%20Life.jpg" width="72"/><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>Sekiro Evreninin Ölümsüz Samurayı Hanbei’nin Hikâyesi Türkçede</title><link>http://www.bodakedi.com/2026/10/sekiro-evreninin-olumsuz-samuray.html</link><category>Kitap</category><author>noreply@blogger.com (bodakedi)</author><pubDate>Thu, 8 Oct 2026 19:05:37 +0300</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-37189619.post-750425240234747093</guid><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhrmI7T6NcrISD8w72RRMn_etzxsEFe_UbIzSZKXhz_RzxIS8MQQp24xmfvOJzJCPR9UA_m9uFgJktEJBewR8gPeZSt6jdi3c2aWp37XlGqI3yPBSl_E_lby2VoHtllMV177VaEPXiokpGo8TJHKrh9K_M3LwJTa_2qacxqx-KtSRTLA0VvjjB4nw/s640/Sekiro%20%E2%80%93%20Yan%20Hik%C3%A2ye%20%C3%96l%C3%BCms%C3%BCz%20Hanbei%20%20Shin%20Yamamoto.png" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" data-original-height="320" data-original-width="640" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhrmI7T6NcrISD8w72RRMn_etzxsEFe_UbIzSZKXhz_RzxIS8MQQp24xmfvOJzJCPR9UA_m9uFgJktEJBewR8gPeZSt6jdi3c2aWp37XlGqI3yPBSl_E_lby2VoHtllMV177VaEPXiokpGo8TJHKrh9K_M3LwJTa_2qacxqx-KtSRTLA0VvjjB4nw/s1600/Sekiro%20%E2%80%93%20Yan%20Hik%C3%A2ye%20%C3%96l%C3%BCms%C3%BCz%20Hanbei%20%20Shin%20Yamamoto.png" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Oyuncuların Sekiro: Shadows Die Twice’dan tanıdığı Ölümsüz Hanbei, bu kez kendi mangasının başkahramanı. Shin Yamamoto’nun çizip kurguladığı, FromSoftware denetimindeki Sekiro – Yan Hikâye: Ölümsüz Hanbei, Hanbei’nin Kurt’la karşılaşmadan önceki geçmişini anlatıyor. Manga, Athica etiketiyle Türkçede.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ölümün gelmemesi bir savaşçı için armağan mı, ceza mı? Ölümsüz Hanbei, bu soruyu kılıcını kullanmak için bir neden arayan samurayın hikâyesinin merkezine yerleştiriyor. Ashina’nın savaşlarla şekillenen dünyasında geçen manga, oyundaki yan karakterlerden birine kendi bakış açısından yaklaşarak Sekiro evrenini genişletiyor.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Japonya’da 2020’de yayımlanan eser, Ahmet Göksel Kurşunlu’nun çevirisiyle ve Japon mangalarına özgü sağdan sola okuma düzeni korunarak okura sunuluyor. Oyunun hayranları için Hanbei’nin geçmişine açılan bir kapı, mangaya yeni başlayacaklar içinse karanlık bir samuray hikâyesi.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Mart 2019’da piyasaya çıkan ve yılın en başarılı konsol oyunlarından biri olan SEKIRO: Shadows Die Twice bu manganın yan hikâyesine ilham vermişti ve oyun toplamda 10 milyon kopya dağıtıldı.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;The Game Awards 2019 Yılın Oyunu Ödülü ile Japan Game Award Mükemmellik Ödülü dahil olmak üzere birçok ödül kazandı.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Oyunda keşfedilmeyen geçmişe odaklanan SEKIRO Yan Hikâyesi: Ölümsüz Hanbei, ana karakterin geçmişi hakkında zengin bilgiler sunuyor.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Hanbei tam olarak kimdi? FromSoftware’in sevilen oyunu SEKIRO: Shadows Die Twice hayranları için mutlaka okunması gereken bu hikâyede cevabı öğrenin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ARKA KAPAK YAZISI&lt;br /&gt;SENGOKU DÖNEMİ... SAVAŞTA MAĞLUP OLANLARIN HER ŞEYİNİ YİTİRDİĞİ O DÖNEM. KILIÇ USTASI İSSHİN ASHİNA, BİR ÜLKE KURMAYA ÇALIŞIRKEN, BAŞIBOŞ BİR SAMURAY İLE KARŞILAŞIR... NE KADAR KESİLİRSE KESİLSİN ÖLMEYEN BU SAMURAY “ÖLÜMSÜZ HANBEİ” OLARAK ANILMAKTADIR.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;BU HİKÂYE, SEKİRO’NUN ANA KAHRAMANI “WOLF” İLE HANBEİ’NİN KARŞILAŞMASINDAN ÖNCESİNİ KONU ALIR.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sekiro – Yan Hikâye: Ölümsüz Hanbei / Shin Yamamoto&lt;br /&gt;Orijinal Adı: SEKIRO: Side Story of Hanbei the Undying&lt;br /&gt;Japonca’dan Çeviren: Ahmet Göksel Kurşunlu&lt;br /&gt;Tür: Manga&lt;br /&gt;Yayınevi: Athica Yayınları&lt;br /&gt;Sayfa sayısı: 216&lt;br /&gt;Fiyatı: 280 TL&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;</description><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhrmI7T6NcrISD8w72RRMn_etzxsEFe_UbIzSZKXhz_RzxIS8MQQp24xmfvOJzJCPR9UA_m9uFgJktEJBewR8gPeZSt6jdi3c2aWp37XlGqI3yPBSl_E_lby2VoHtllMV177VaEPXiokpGo8TJHKrh9K_M3LwJTa_2qacxqx-KtSRTLA0VvjjB4nw/s72-c/Sekiro%20%E2%80%93%20Yan%20Hik%C3%A2ye%20%C3%96l%C3%BCms%C3%BCz%20Hanbei%20%20Shin%20Yamamoto.png" width="72"/><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>İngiltere’de Çok Satan Japon Polisiye Klasiği “Fuji Dağı’nda Cinayet”, Özgün Hâliyle Türkçede</title><link>http://www.bodakedi.com/2026/10/ingilterede-cok-satan-japon-polisiye.html</link><category>Kitap</category><author>noreply@blogger.com (bodakedi)</author><pubDate>Thu, 8 Oct 2026 18:56:29 +0300</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-37189619.post-2207641335065807249</guid><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjqZFgkNYJhB2RcrIKt1uoOd5KLzGLG_Er1jjnbNfA9et48g_KimFcZdoXYMaM1_WmqXR2yapJpKQqnJBFFWXh-JAJqup3TBXNAA5THvHrW1-TtxzVVzqiS1A9TdfubipOpIhEE8eX4EeTeBCqWHdNxxJfTc5ie9EjYVux0Uqpxkq0QtxEwGn4zlg/s640/Fuji%20Da%C4%9F%C4%B1%E2%80%99nda%20Cinayet%20%20Shizuko%20Natsuki.png" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" data-original-height="320" data-original-width="640" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjqZFgkNYJhB2RcrIKt1uoOd5KLzGLG_Er1jjnbNfA9et48g_KimFcZdoXYMaM1_WmqXR2yapJpKQqnJBFFWXh-JAJqup3TBXNAA5THvHrW1-TtxzVVzqiS1A9TdfubipOpIhEE8eX4EeTeBCqWHdNxxJfTc5ie9EjYVux0Uqpxkq0QtxEwGn4zlg/s1600/Fuji%20Da%C4%9F%C4%B1%E2%80%99nda%20Cinayet%20%20Shizuko%20Natsuki.png" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Shizuko Natsuki’nin Sunday Times çok satanlar listesine giren Fuji Dağı’nda Cinayet romanı, Nox Yayınları etiketiyle Türkçede. Fuji Dağı yakınlarında bir aile buluşmasını sarsan cinayeti konu alan kitabın Türkçe baskısı, İngilizce edisyondaki değiştirilmiş karakterler yerine doğrudan Japonca özgün metni esas alıyor.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Japonya’nın önde gelen ilaç şirketlerinden birinin sahibi olan Watsuji ailesi bir araya geldiğinde, aile reisi Yohei Watsuji öldürülür. Aile, cinayetin ardından gerçeği ortaya çıkarmaktan önce kendisini korumaya yönelir. Natsuki, klasik “katil kim?” sorusuna aile içindeki güç ilişkilerini, sırları ve örtbas çabasını ekleyerek gerilimi büyütür.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Romanın yurt dışı yolculuğu da kendi başına dikkat çekici: Murder at Mount Fuji adıyla yayımlanan İngilizce edisyonda bazı karakterlerin adları ve kimlikleri değiştirilmiş, Japon özel öğretmen Harumi Ichijo’nun yerini Amerikalı bir öğrenci almıştı. Sena Taşkın’ın Japonca aslından çevirdiği Türkçe baskı ise okuru Natsuki’nin 1982’de kurduğu Watsuji ailesinin dünyasıyla buluşturuyor. Sinema ve televizyona da uyarlanan roman, İngiltere’de yeniden keşfedilerek çok satanlar arasına girdi.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İlk kez 1980’lerde yayımlanan FUJİ DAĞI’NDA CİNAYET, onlarca yıldır baskısı bulunmayan kült bir klasiktir. Şimdi ise çeviri Japon edebiyatına ilgi duyan 21. yüzyıl okurlarından oluşan yeni bir kuşak tarafından keşfediliyor.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Shizuko Natsuki, yaşadığı dönemde Japonya’nın en büyük ve en üretken polisiye yazarlarından biriydi ve “Japon Agatha Christie” olarak anılıyordu.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Atmosferik ve nostaljik bir ortamı karanlık, sert bir gizemle birleştiren FUJİ DAĞI’NDA CİNAYET, iki önemli eğilimin kesişim noktasında yer alıyor: Japoncadan çevrilen kurgu ve cozy polisiye.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Japonya'nın en çok satan polisiye yazarlarından birinin, sürprizlerle dolu klasik polisiye romanını keşfedin.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Japonya’nın suç romanı kraliçesinden klasik ve sevimli bir gizem romanı.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;W'nin Trajedisi adıyla Japonya'da yayımlanan bu kitap, İngilizce'ye çevrilirken yabancı okurların yakınlık kurabilmesi adına pek çok değişim geçirmiştir. Ancak Türkçe baskısı, tamamen orijinal metne sadık oluşuyla dünyada bir ilktir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ARKA KAPAK YAZISI&lt;br /&gt;HERKES AYNI YALANI SÖYLESE DE BAZI GERÇEKLER ASLA SAKLI KALMAZ&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Varlıklı Watsuji ailesi, her yıl olduğu gibi Fuji Dağı’nın eteklerindeki dağ evinde toplanmıştı. Ancak bu kez gece, aile reisi Yohei Watsuji’nin odasında ölü bulunmasıyla sona erecekti.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ailenin en genç üyesi Mako kendini cinayetin merkezinde bulduğunda, Watsuji ailesi onu korumak için tehlikeli bir karar almak zorundaydı: O gece yaşananları yeniden kurgulayacak, izleri ortadan kaldıracak ve polise kusursuz bir hikâye anlatacaklardı. Fakat polis soruşturması ilerledikçe ifadelerdeki küçük çatlakların büyümesi ve aile üyelerinin yıllardır sakladığı sırların birer birer ortaya çıkması kaçınılmazdı.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kusursuz cinayet diye bir şey gerçekten var mıydı?&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Japon polisiyesinin en önemli isimlerinden Shizuko Natsuki, yıllar sonra özgün dilinden çevirisiyle okurla buluşuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fuji Dağı’nda Cinayet / Shizuko Natsuki&lt;br /&gt;Orijinal Adı: W no Higeki&lt;br /&gt;Tür: Edebiyat / Roman&lt;br /&gt;Yayınevi: Nox Yayınları&lt;br /&gt;Sayfa: 264&lt;br /&gt;Fiyat: 380 TL&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;</description><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjqZFgkNYJhB2RcrIKt1uoOd5KLzGLG_Er1jjnbNfA9et48g_KimFcZdoXYMaM1_WmqXR2yapJpKQqnJBFFWXh-JAJqup3TBXNAA5THvHrW1-TtxzVVzqiS1A9TdfubipOpIhEE8eX4EeTeBCqWHdNxxJfTc5ie9EjYVux0Uqpxkq0QtxEwGn4zlg/s72-c/Fuji%20Da%C4%9F%C4%B1%E2%80%99nda%20Cinayet%20%20Shizuko%20Natsuki.png" width="72"/><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>Özgür Uysal’dan Ebeveynlik Klişelerine Mizahi Bir Bakış: Bizimki Çok Zeki</title><link>http://www.bodakedi.com/2026/10/ozgur-uysaldan-ebeveynlik-kliselerine.html</link><category>Kitap</category><author>noreply@blogger.com (bodakedi)</author><pubDate>Thu, 8 Oct 2026 18:30:28 +0300</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-37189619.post-5266411195698276908</guid><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjt83e6R54FxErVlrcKzJI9EeT1QhdMbTMmTJqGRxe2RjTe27cI3_-6qyTBIAgMb_sJB1Xu3FZ868B0T7i9k70PrzkRB7mNMZWE4IFRD-uVGIb6D4t6F6b8nNIi9ycnqEtRIiQIn5HvUn-KH6haqmLAKYOOQqhiaN5BKcGRlacJPtPHwQivs7AD0g/s640/Bizimki%20%C3%87ok%20Zeki%20%20%C3%96zg%C3%BCr%20Uysal.png" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" data-original-height="320" data-original-width="640" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjt83e6R54FxErVlrcKzJI9EeT1QhdMbTMmTJqGRxe2RjTe27cI3_-6qyTBIAgMb_sJB1Xu3FZ868B0T7i9k70PrzkRB7mNMZWE4IFRD-uVGIb6D4t6F6b8nNIi9ycnqEtRIiQIn5HvUn-KH6haqmLAKYOOQqhiaN5BKcGRlacJPtPHwQivs7AD0g/s1600/Bizimki%20%C3%87ok%20Zeki%20%20%C3%96zg%C3%BCr%20Uysal.png" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Özgür Uysal, Destek Yayınları’ndan çıkan Bizimki Çok Zeki kitabında çocuk yetiştirmenin kaygılarını ve ebeveynlik klişelerini mizahi bir dille anlatıyor. Kendi deneyimlerinden yola çıkan yazar, çocukların sürekli yönlendirilmekten çok oyuna, ilgiye ve kendilerine alan açılmasına ihtiyaç duyduğunu vurguluyor.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;“Benim çocuğum diye demiyorum...” cümlesinden okul seçimine, ekran süresinden uykuya kadar ebeveynlerin sıkça karşılaştığı konular, kitapta kısa ve yer yer hicivli anlatılarla ele alınıyor. Uysal, anne ve babaların çocuklarını başkalarıyla kıyaslama, her anlarını planlama ve kusursuz yetiştirme baskısını sorguluyor.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bizimki Çok Zeki bir çocuk gelişimi rehberi olma iddiası taşımıyor. Uysal, babalık deneyimini ve gözlemlerini paylaşırken çocukla oyun oynamanın, birlikte geçirilen zamanın ve ona kendi olabileceği alanı bırakmanın önemini hatırlatıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;ARKA KAPAK YAZISI&lt;br /&gt;Her şeyi doğru yapmaya çalışan ebeveynlere, biraz da yanlış yapabilme özgürlüğü.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Çocuğun aile ve toplum içindeki yeri sürekli değişiyor. İlk çağlarda bir detay, bir uzantı gibi görülen çocuk, bugün çoğu ailenin merkezinde yer alıyor. Pek çok karar çocuğa göre veriliyor; hatta zaman zaman kararın doğrudan çocuğa bırakılması bekleniyor. Değişmeyen tek şey ise çocuğu olan herkesin çocuk yetiştirme konusunda kendini fazlasıyla uzman görmesi.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Herkes çocuğu için en iyisini ister; ancak bazen bu istek ölçüsünü aşabiliyor. Çocuğun modern ailedeki merkezi konumu, ebeveynlik ve çocuk yetiştirme alanını giderek büyüyen bir sektöre dönüştürüyor. Çok gerekliymiş gibi sunulan kurslar, eğitimler ve yöntemler arasında ortaya, “en özel” malzemelerden hazırlanmış bir söğüş salata çıkıyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Bizimki Çok Zeki, bir babanın gözünden çocuğun toplumdaki yerini ve iyi mi kötü mü olduğuna karar veremediğimiz modern ebeveynlik klişelerini özgün, samimi ve mizahi bir dille ele alıyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Bugüne dek romantik ilişkiler üzerine kitaplar kaleme alan Özgür Uysal, bu kez çocuklarla kurduğumuz ilişkiye odaklanıyor. Kitap; sürekli kendilerine bir şeyler öğretilmesinden yorulan, kendisiyle dalga geçebilen, “Biraz salsak çocuk kendi yolunu bulur” diyebilen ve okurken eğlenmek isteyen ebeveynlere sesleniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizimki Çok Zeki / Özgür Uysal&lt;br /&gt;Tür: Anlatı&lt;br /&gt;Yayınevi: Destek Yayınları&lt;br /&gt;Sayfa: 224&lt;br /&gt;Fiyatı: 380 TL&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;</description><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjt83e6R54FxErVlrcKzJI9EeT1QhdMbTMmTJqGRxe2RjTe27cI3_-6qyTBIAgMb_sJB1Xu3FZ868B0T7i9k70PrzkRB7mNMZWE4IFRD-uVGIb6D4t6F6b8nNIi9ycnqEtRIiQIn5HvUn-KH6haqmLAKYOOQqhiaN5BKcGRlacJPtPHwQivs7AD0g/s72-c/Bizimki%20%C3%87ok%20Zeki%20%20%C3%96zg%C3%BCr%20Uysal.png" width="72"/><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>Ayrıntı Yayınları’ndan Ekim Yenileri</title><link>http://www.bodakedi.com/2026/10/ayrnt-yaynlarndan-ekim-yenileri.html</link><category>Kitap</category><author>noreply@blogger.com (bodakedi)</author><pubDate>Thu, 1 Oct 2026 19:10:49 +0300</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-37189619.post-2731798087672000192</guid><description>&lt;div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;span style="font-family: inherit;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhzOS95ThTsZ9DIPTqyMhBJSqpTXYkduxzQBeyjE6k-J42hk2FAUMQU1MLdz13z707Su3wFHr_6M7trok9AwitSTnSE1VKZMkxYBVOO3AplVtrBtjvm3KQ9Dq2zDUNmGre1J30ltIAp7NE5Eafzhve92j03j0YaOkETf1wWAln9DvB8kX-oZkkGCA/s640/Ayr%C4%B1nt%C4%B1%20Ekim.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" data-original-height="480" data-original-width="640" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhzOS95ThTsZ9DIPTqyMhBJSqpTXYkduxzQBeyjE6k-J42hk2FAUMQU1MLdz13z707Su3wFHr_6M7trok9AwitSTnSE1VKZMkxYBVOO3AplVtrBtjvm3KQ9Dq2zDUNmGre1J30ltIAp7NE5Eafzhve92j03j0YaOkETf1wWAln9DvB8kX-oZkkGCA/s1600/Ayr%C4%B1nt%C4%B1%20Ekim.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Ayrıntı Yayınları Ekim ayını sekiz kitapla karşılıyor. Kısacık ömrüne yenilikçi duruşuyla Arap Şiirinin simge isimlerinden biri haline gelerek güçlü bir direnç sığdıran Riyad Salih el-Huseyn’in seçilmiş şiirlerinden oluşan “Su Gibi Sade Kurşun Gibi Kesin” ayın en özel kitaplarından. Şiir dizisinin yenisini merak ve heyecanla bekliyoruz. Bir diğer heyecan verici kitap da yeni dizi Atölye’nin ilk kitabı. Florence Hazrat’ın ünlemin köklerini araştırırken bir yandan da tarih boyunca karşımıza çıkan her ünlemi (!) sorgulamamızı isteyen ve okura belki de bugüne kadar hiç düşünmediği soruları sorduran çalışması “Saygıdeğer Bir İşaret: Ünlemin Kısa Tarihi”. Ahmet Bozkurt’un “Bellek ve Labirent: Burhan Sönmez’de Trajik Görünü ve Yazı”sı da Schola dizisinin bu ayki yenisi. Nietzsche’nin, dönüşüm, başkalaşım ve oluş kapasitesi dışında insanın bir özü yoktur anlayışına yeni bir yaşam soluğu getiren Vanessa Lemm imzalı “Homo Natura: Nietzsche, Felsefi Antropoloji ve Biyopolitika” felsefe dizisinin yeni kitabı olurken, Stuart Elden’in Foucault’ya dair yeni bir okuma yapmayı vaat ettiği “Foucault’nun Arkeolojisi” inceleme dizisinin yenisi. Erden Akbulut çapıyla emsallerinden ayrılan özel çalışması “Türkiye Komünist Partisi Kurucularından Süleyman Nuri: Hayatı ve Hatıraları” içerdiği fotoğraf albümüyle de tarihe düşülen not niteliğinde önemli bir kaynak. Konsantre bilgi kaynağımız Mini Kitaplar dizisinin yeni kitabı “Normal”de M. Enes Özel okuru “Bizim en normalimiz ne?” sorusunun cevabının peşine düşmeye çağırıyor. Anna Claybourne imzalı “32 Sayfada Her Şeyin Tarihi” meraklı çocukları heyecanlandıracak kitaplardan. Riyad Salih el-Huseyn’in sesini ıskalamayıp çoğaltmanız, “Ünlemin Kısa Tarihi”ni de kurcalamadan geçmemenizi dileyerek sizi detaylara alalım.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;span style="font-family: inherit;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;&lt;b&gt;Su Gibi Sade Kurşun Gibi Kesin * Riyad Salih el-Huseyn&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;span style="font-family: inherit;"&gt;Yirmi sekiz yıla sığan kısa yaşam serüveniyle dikkat çeken Riyad Salih el-Huseyn’in sesi 2011’de başlayan Suriye savaşının ilk yıllarında duvarlara yazılan sloganlar arasında, trajik ölümünden otuz yıl kadar sonra yeniden gündeme geldi. On üç yaşındayken yanlış tedavi sonucunda işitme duyusunu ve büyük ölçüde konuşma yetisini yitirmiş olan Riyad Salih yaşamı boyunca çevresiyle sadece kâğıt kalem ve zorlukla çıkardığı seslerle iletişim kurdu. Örgün eğitim almamasına karşın bütünüyle özgür tavrı, gündelik hayatla şiir arasındaki sınırları kaldıran yaşama biçimi ve yenilikçi duruşuyla erken yaşlarda Arap şiirinin simge isimlerinden biri hâline geldi. Riyad’ın güçsüz ve “baştan yenilmiş” sıradan insan iradesinin karmaşasını irdeleyen şiirleri kimi eleştirmenlere göre “André Breton ve César Vallejo’dan süzülen sürrealist kalıtın” kişisel bir sese dönüşmüş hâlidir. Şairin dört kitabından derlenmiş şiirlerden oluşan Su Gibi Sade Kurşun Gibi Kesin aradan geçen kırk yılı aşkın zamana karşın iyi şiirin bir mucizesi olarak Riyad Salih el-Huseyn’in sesini bugünlere taşıyor. Evrensel şiirin büyük umudunun ölüm karşısındaki güçlü direncine yaşayan bir kanıt.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Seçilmiş Şiirler / Orijinal Adı: el-A‘mâl el-Kâmile / Çevirmen: Mehmet Hakkı Suçin / Dizi Adı: Şiir / 112 sayfa / 250 TL&lt;br /&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;span style="font-family: inherit;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;span style="font-family: inherit;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;span style="font-family: inherit;"&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;&lt;b&gt;Saygıdeğer Bir İşaret: Ünlemin Kısa Tarihi * Florence Hazrat&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Sosyal medyada bir gönderinin sonundaki o beş !!!!! sizi hiç sinirlendirdi mi? Ya da tam tersi: Şu fazladan !, gereğinden fazla sert mi kaçtı, yerini mütevazı bir noktaya (.) mı bırakmalıydı diye hiç düşündünüz mü? Öyleyse Saygıdeğer Bir İşaret: Ünlemin Kısa Tarihi tam size göre.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;span style="font-family: inherit;"&gt;&lt;br /&gt;Ayrıntı Yayınları’nın yeni serisi Atölye’nin ilk kitabı Saygıdeğer Bir İşaret: Ünlemin Kısa Tarihi, ünlem işaretinin (!) 14. yüzyıldan günümüze uzanan yolculuğunu farklı kültürler, metinler ve mecralar üzerinden izliyor. Noktalama işaretlerinin asi prensi, dilbilgisi kitaplarında kınanıp dışlanıyor ama yeri geldiğinde siyasi sloganlardan reklamlara, seferberlik çağrılarından sosyal medyaya pek çok alanda kuşanılan bir silaha da dönüşüyor. Asırlardır üstlenmekten vazgeçmediği görev ise bizi tetikte tutmak, hayranlığımızı ve hayretimizi ifade etmek.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;span style="font-family: inherit;"&gt;Yazar, araştırmacı ve akademisyen Florence Hazrat, ünlemin köklerini araştırırken bir yandan da tarih boyunca karşımıza çıkan her ünlemi (!) sorgulamamızı istiyor ve okura belki de bugüne kadar hiç düşünmediği soruları sorduruyor. Edebiyat klasiklerinde karşımıza çıkan noktalama işaretlerinin ne kadarı yazarın kendisine ait? 600 yıldır kullandığımız noktalama işaretleri okuduğumuzu tam anlamıyla kavramak için yeterli mi? Yeni işaretlere ihtiyacımız olabilir mi? Yoksa yazı, jestlerden, ses tonundan ve mimiklerden yoksun olduğu için anlaşılamamaya mahkûm mu?&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;span style="font-family: inherit;"&gt;Eleştirmenler, yazarlar ve dil bilgisi polisi tarafından noktalama ailesinin yüz karası ilan edilmiş olsa da fazla duygusal, feminen ve ciddi edebiyata layık görülmeyen bu işaret, aslında bize “Burada duygu var!” diyor.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Orijinal Adı: An Admirable Point: A Brief History Of The Exclamation Mark! / Çevirmen: Ceren Han / Dizi Adı: Atölye / 144 sayfa / 200 TL&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;span style="font-family: inherit;"&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;&lt;b&gt;Bellek ve Labirent: Burhan Sönmez’de Trajik Görünü ve Yazı * Ahmet Bozkurt&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bir adam Boğaz Köprüsü’nün korkuluklarından boşluğa bırakır kendini; uyandığında adı, yüzü ve geçmişi silinmiştir. Geriye bir beden kalır, bir de o bedenin çevresinde yeniden kurulmayı bekleyen koca bir dünya. Burhan Sönmez’in anlatısı bu sıfır noktasından başlar. Ahmet Bozkurt’un Bellek ve Labirent’i ise tam orada duran soruyu üstlenir: Geçmişinden koparılan insan, hâlâ kendisi midir?&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;span style="font-family: inherit;"&gt;Bir labirent her şeyden önce bir imajdır; ama imajların en tuhafı, çünkü ona bakılmaz, onda yürünür. Daire seyredilir, labirent katedilir ve katetme bir bakış meselesi olmaktan çıkıp bedenin bir duygulanışına dönüşür. Ahmet Bozkurt bu kitapta labirenti mekânsal bir imge olmaktan çıkarıp zamansal bir biçim olarak yeniden düşünüyor. Umberto Eco’nun saydığı geleneksel, modern ve postmodern üç labirent tipine dördüncüsünü ekliyor: Mekânsal bir yapıdan değil, çökmüş bir bellekten doğan, öznenin kendisiyle örtüşen labirent.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;span style="font-family: inherit;"&gt;Modern dünyada trajik kahraman çıkışı boşuna arar; çünkü aradığı şey bir kapıdan önce, yitirilmiş bir zamandır. Zamanın dışına düşen için her yer labirente dönüşür. Bellek ve Labirent belleği bir arşiv gibi düşünmenin konforunu elimizden alıyor. Bellek kaybolduğunda labirent doğar; yazı ise çıkışı göstermek yerine çıkışın imkânsızlığının kaydını tutar. Proust’tan Benjamin’e, Kafka’dan Borges’e, Eco’dan Blanchot’ya, Bergson’dan Sartre ve Derrida’ya uzanan bir güzergâhta firari yazının, trajik görünün, varlık fazlalığının izini süren bu eleştirel yapıt, Burhan Sönmez anlatısının trajik çevrimini, sessizlikte yatan varlık paradoksunu ve çıkışsızlığın bir varoluş kipine dönüşmesini arayüzler aracılığıyla çözümlüyor.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Dizi Adı: Schola / 144 sayfa / 200 TL&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;span style="font-family: inherit;"&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;&lt;b&gt;Homo Natura: Nietzsche, Felsefi Antropoloji ve Biyopolitika * Vanessa Lemm&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bu donanımlı ve kışkırtıcı kitap; Nietzsche’nin, dönüşüm, başkalaşım ve oluş kapasitesi dışında insanın bir özü yoktur anlayışına yeni bir yaşam soluğu getiriyor. Doğa-kültür karşıtlığını dinamik bir süreklilik dahilinde yerinden eden Nietzsche, insan olmanın ne anlama geldiği hakkında bizi farklı bir biçimde düşünmeye davet ediyor. Lemm, yeni materyalizm, posthümanizm ve felsefenin yeniden doğallaştırılmasına ilişkin çağdaş tartışmalarda Nietzsche’nin ilham verici rolünü güçlü biçimde ortaya koyuyor. Aydınlatıcı ve vaktinde bir müdahale. / RosiBraidotti, Utrecht Üniversitesi&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;span style="font-family: inherit;"&gt;Vanessa Lemm, Homo Natura’da, Nietzsche’nin muamma ve çoğunlukla yanlış anlaşılmış “insanı tekrar hayvanların arasına yerleştirme” teşebbüsünü derinlemesine inceliyor. Titiz araştırmaları ve özgün çözümlemeleriyle Lemm, bizleri, “natüralizm”in ne olduğuna ilişkin bir anlayışa taşıyor. Biyolojik bir indirgemeciliği sürdüren bir natüralizm değil bu; aksine, herhangi bir mevcut düzenin üzerinde, bir yaşam fazlasına sahip olan yaratıcılık ve üretkenlik ilkelerini bizzat doğada bulan ve böylece doğayla birlikte insanın da kendisini aşabilmesine imkân tanıyan bir natüralizm. Birçok marifetinin yanı sıra, Lemm’in, Nietzsche’nin posthümanizmi bağlamında bedeni yeniden yorumlaması, Nietzsche düşüncesinin en radikal yönleri açısından toplumsal cinsiyetin ve cinselliğin merkezi konumu hakkında kışkırtıcı bir okuma sunuyor. Homo Natura, Nietzsche felsefesinin çağdaş feminizm ve Antroposen düşüncesi açısından ne ifade edebileceğini merak edenler için anahtar bir metin. / Brian Massumi, Değerin Yeniden Değerlendirilmesi İçin 99 Tez: Postkapitalist Manifesto’nun yazarı&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;span style="font-family: inherit;"&gt;Bu kitap, Nietzsche’nin felsefi antropolojiyle ilişkisine dair bugüne kadarki belki de en iyi değerlendirmeyi sunuyor. Müthiş derecede kışkırtıcı bir kitap. Lemm, Nietzsche’yi, insan doğasının tarihselliğinin düşünürü olarak okumak için güçlü bir zemin sunuyor ve bunu yaparken Nietzsche’ye ilişkin dar görüşlü ve pozitivist değerlendirmelere önemli bir meydan okumaya kalkışıyor. Kitap yepyeni görüşlerle dolu, hatta düşünce için yeni ve özgün istikametler öneriyor. Kitap, hem biyopolitikayla ve posthümanist düşünmenin imkanlarıyla ilgili meselelerle hem de Nietzsche’nin düşünme biçimlerinin günümüzdeki geçerliliğiyle ilgilenen herkese hitap ediyor. / Keith Ansell-Pearson, Felsefe Profesörü, Warwick Üniversitesi&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;span style="font-family: inherit;"&gt;Lemm’in kitabı son derece özgün bir metin ve çağdaş Nietzsche çalışmalarına müstesna bir katkı sunuyor. Gerçekten de bu kitap, Nietzsche’nin çağdaş felsefe üzerindeki etkisinin sanılanın daha ötesine geçtiğini gösteriyor. Nietzsche’nin düşüncesini ve mirasını anlamak konusunda ciddi bir tutumu olan herkesin mutlaka okunması gereken bir kitap. / Kelly Oliver, Vanderbilt Üniversitesi&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Orijinal Adı: Homo Natura: Nietzsche, Philosophical Anthropology and Biopolitics / Çevirmen: Sercan Çalcı / Dizi Adı: Felsefe / 176 sayfa / 275 TL&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;span style="font-family: inherit;"&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;&lt;b&gt;Foucault’nun Arkeolojisi * Stuart Elden&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Stuart Elden, Foucault’nun entelektüel tarihini tamamlayan dört kitap yazmıştır.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;span style="font-family: inherit;"&gt;İlk iki kitap Foucalt’nun son on yılına ve İktidarın Doğuşu çalışmasına yoğunlaşan Foucault’s Last Decade (2016) ve Foucault: TheBirth of Power (2017) Polity yayınlarından çıkmıştır. Sonrasında Foucault’nun öğrencilik günlerinden, Deliliğin Tarihi ve 1960’lardaki çalışmalarına uzanan erken dönem çalışmalarına odaklanan The Early Foucault 2021 yılında yine aynı yayınevinden yayımlanmıştır.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;span style="font-family: inherit;"&gt;Elinizdeki kitap bu dörtlemenin sonuncusu olan 2023’te yayımlanan The Archeology of Foucault’nun çevirisidir. Kronolojik olarak bakıldığında ikinci sırada yer almaktadır. 1960’ların kayıp yıllarını ele alarak erken dönemi tamamlar. Foucault’nun 1963’te yayımlanan Kliniğin Doğuşu, 1966’da yayımlanan Kelimeler ve Şeyler ile 1969’da yayımlanan Bilginin Arkeolojisi kitapları da bu döneme denk düşmektedir. Foucault’nun 60’lı yıllarda üniversitelerde verdiği dersler ve konferanslardan günümüze ulaşmış müsveddeler, el yazmaları ve öğrenci notları gibi açığa çıkan arşiv materyallerinden yararlanan bu kitap, yazarın Türkçe okurlar için kaleme aldığı önsözde de vurguladığı gibi Foucault’nun düşüncesinin katmanlarını ortaya çıkarmak için yapılan bir kazı çalışmasıdır ve adını Foucault’nun kullandığı terimden almıştır. Foucault’nun Arkeolojisi, delilik, tıp, edebiyat, sanat, cinsellik, dilbilim, bilgi gibi birçok konuda zengin arşiv alıntılarıyla Foucault’ya dair yeni bir okuma yapmayı vaat ediyor.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Orijinal Adı: The Archaeology of Foucault / Çevirmen: Duygu Yurttaşen / Dizi Adı: İnceleme / 352 sayfa / 450 TL&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;&lt;b&gt;&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;span style="font-family: inherit;"&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;&lt;b&gt;Türkiye Komünist Partisi Kurucularından Süleyman Nuri: Hayatı ve Hatıraları * Erden Akbulut&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;1920’de Bakü’de Türkiye Komünist Partisi kurucularından olan Süleyman Nuri’nin hayatı ve hatıraları birçok bakımdan ilginçtir. Mustafa Suphi ve arkadaşlarının TKP merkezini Türkiye’ye taşıma kararına karşı çıkan tek MK üyesi olan Süleyman Nuri’nin 1930’ların sonlarına dek yaşadıkları Hatıralar’da kaleme dökülmüştür.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;span style="font-family: inherit;"&gt;Bu derlemede Süleyman Nuri’nin kaleme aldığı Hatıralar’ın yanı sıra Rusya Devlet Siyasi-Sosyal Tarih Arşivi’nde (RGASPİ) bulunan şahsi dosyası, Süleyman Nuri’nin daha sonra kaleme alacağını belirttiği döneme ilişkin çok özel belgelere de ulaşan değerli hocamız Ali Birinci’nin “Bolşevik Süleyman’ın Serencâmına Zeyl” makalesi ve Ahmet Kardam’ın bu kitabın önemine ilişkin kaleme aldığı değerlendirme yazısı yer alıyor. Ayrıca Süleyman Nuri’nin Kasım 1920’de Abid Alimov ile yazdığı bir rapor ve 1921 sonlarında kaleme aldığı bir takririyle 1960’lı yıllarda Hatıralar’da sözü geçen Adil ve Cemile Nevşirvanova ile mektuplaşmalarından ulaşabildiklerimizi yayımlıyoruz. Kitabın sonunda Süleyman Nuri’nin kızı Svetlana Nuri-Şen’in bağışladığı bir fotoğraf albümü de bulunuyor.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;span style="font-family: inherit;"&gt;O dönem Türkiye Komünist Partisi yöneticilerden bir başkasının bu çapta hatıratı yoktur.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Dizi Adı: Yakın Tarih / 496 sayfa / 500 TL&lt;br /&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;span style="font-family: inherit;"&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;&lt;b&gt;Normal * M. Enes Özel&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Her ne yapıyorsanız, onu yapmak normal mi? Çocuk yapmak normal mi? Peki çocuk yapmamak? Evlenmek normal mi (her bayram beni darlayan akrabalarıma bakarsak, evet)? Peki evlenmemek normal mi? Yapay zekâya kitabın özetini hazırlatabilecekken kitabı okumak normal mi? Kitabı okuduğunuz için ince bir teşekkürü araya yerleştirmeme izin verin. Yine de kitaptan kafanızı kaldırın ve karşınızdaki şeye bakın. O her neyse, normal mi?&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;span style="font-family: inherit;"&gt;Gün içinde ne kadar çok “normal” dediğimizi hiç düşündünüz mü? Bizim için bir şeyi normal ya da anormal yapan nedir; normal nasıl belirlenir ve dayatılır?&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;span style="font-family: inherit;"&gt;Tarih boyunca, kültürdenkültüre değişen, bazen aynı kişi için bile gündengüne değişebilen bir kavrama neden bu kadar sıkı sıkı sarılıyoruz?&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;span style="font-family: inherit;"&gt;Bu kitap, hepimizi bir yerinden yakalayan “normal”i psikolojik, biyolojik ve sosyolojik boyutlarıyla ele alıyor. Aynı zamanda psikiyatrist olan yazarımızın peşine düşüp bize dayatılan yapay ve hastalıklı normalleri sorgularken buluyoruz kendimizi. Sonunda ise belki de en zor soruya geliyoruz: Başkalarının bize öğrettiği normallerin arasından kendi normalimizi nasıl bulacağız? Bizim en normalimiz ne?&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;span style="font-family: inherit;"&gt;Bu sorunun peşine düşerken şaşıracak, düşünecek ve sık sık gülümseyeceğiz.&lt;br /&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;Dizi Adı: Mini Kitaplar / 140 sayfa / 180 TL&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;span style="font-family: inherit;"&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;&lt;b&gt;32 Sayfada Her Şeyin Tarihi * Anna Claybourne&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;13,8 MİLYAR YILLIK TARİH&lt;br /&gt;Evren nasıl oluştu?&lt;br /&gt;Dinozorlar neden hayatta değil?&lt;br /&gt;Dünya nasıl meydana geldi?&lt;br /&gt;İlk insanlar kimlerdi?&lt;br /&gt;İnsanlar ilk ne zaman sanat yapmaya başladı?&lt;br /&gt;Gezegenimizi nasıl kurtarabiliriz?&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Resimleyen: Jan Van Der Veken / Orijinal Adı: The History of Everything in 32 Pages / Çevirmen: Gökçe Alper / Dizi Adı: Dinozor Çocuk / 32 sayfa / 250 TL&lt;br /&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;span style="font-family: inherit;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;</description><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhzOS95ThTsZ9DIPTqyMhBJSqpTXYkduxzQBeyjE6k-J42hk2FAUMQU1MLdz13z707Su3wFHr_6M7trok9AwitSTnSE1VKZMkxYBVOO3AplVtrBtjvm3KQ9Dq2zDUNmGre1J30ltIAp7NE5Eafzhve92j03j0YaOkETf1wWAln9DvB8kX-oZkkGCA/s72-c/Ayr%C4%B1nt%C4%B1%20Ekim.jpg" width="72"/><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>George Saunders'ın merakla beklenen yeni romanı “Nöbet” DeliDolu’dan raflarda!</title><link>http://www.bodakedi.com/2026/09/george-saundersn-merakla-beklenen-yeni.html</link><category>Kitap</category><author>noreply@blogger.com (bodakedi)</author><pubDate>Tue, 29 Sep 2026 18:58:15 +0300</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-37189619.post-1962858141581841808</guid><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjrBHg4yesBvM5iceGqZJ9HSqa8Nu107Ee_ydlUSZ4u-EA1Mp7VzFO4-LSrKivAkhSky1EmGP4R1ypQidbz85uD851LOWyiFUQ8-kBoONG7wHwEXEGRV9b_z4d6ZWI6aoCBfAnIg0HEpocLHDzoPHtU21D8NFvhB9IVZ-kVPAEZhA6TGjSY1PP-cw/s640/N%C3%B6bet%20George%20Saunders.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" data-original-height="640" data-original-width="444" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjrBHg4yesBvM5iceGqZJ9HSqa8Nu107Ee_ydlUSZ4u-EA1Mp7VzFO4-LSrKivAkhSky1EmGP4R1ypQidbz85uD851LOWyiFUQ8-kBoONG7wHwEXEGRV9b_z4d6ZWI6aoCBfAnIg0HEpocLHDzoPHtU21D8NFvhB9IVZ-kVPAEZhA6TGjSY1PP-cw/s1600/N%C3%B6bet%20George%20Saunders.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Vee beklediğimiz gün sonunda geldi. George Saunders'ın yeni romanı “Nöbet” DeliDolu etiketiyle raflarda yerini alıyor. Yaşayan en iyi kalemlerden Sunders deyince akan suları durduran okurlardansanız merak etmeyin bizi iyi bir roman bekliyor. Tüm tepkiler olumlu. Her zamanki gibi övgüler yağmur, dolu kıvamında. “İkna Ulusu”, “Aralığın Onu”, “Phil’in Dehşet Verici Kısa Saltanatı” derken her kitabıyla okurunu kendine hayran bırakan Saunders’ın etkisine henüz girmediyseniz de şanslısınız. Sizi bekleyen on bir şahane kitap var. “Nöbet” için meraklı ve heyecanlıyız dememek zor. Zira “Saunders’tan karanlık, komik ve sarsıcı bir soru: İnsan değişmek için ne kadar geç kalabilir?” cümlesiyle başlayan başlayan basın bülteni fazlasıyla merak uyandırıyor. Ayın en önemli kitabı olduğunun altını çizerek sakın ola ıskalamayın diyor ve pası bültene atıyorum.&amp;nbsp;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;2017 Booker ödüllü George Saunders'ın yeni romanı Nöbet, ölüm döşeğindeki güçlü bir petrol patronu ile ona son anlarında eşlik etmekle görevli Jill ''Bebek'' Blaine'i karşı karşıya getiren karanlık, komik ve sarsıcı bir roman.&amp;nbsp;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ölmek üzere olanlara huzur vermekle görevli bir ruh olan Jill, bu kez 87 yaşındaki K. J. Boone'un son saatlerine tanıklık eder. Ancak geçmişten gelen beklenmedik bir ziyaretçi ve peş peşe ortaya çıkan başka ruhlar, Boone'un başarı hikâyesinin ardındaki karanlık mirası görünür kılınca, bu son nöbet basit bir vedadan çok daha büyük bir hesaplaşmaya dönüşür.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Hayatı boyunca ilerleme ve başarı adına yaptıklarından kuşku duymayan Boone, iklim krizinin büyümesindeki rolüyle yüzleşmek zorunda kalırken Jill de merhamet ile yargı, teselli ile adalet arasındaki sınırları sorgulamaya başlar.&amp;nbsp;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Arafta ile ölüm ve öte dünya fikrini kendine özgü bir hayal gücüyle işleyen Saunders, Nöbet'te bu dünyayı günümüzün en yakıcı meselelerinden biri olan iklim kriziyle buluşturuyor. Jill'in ölülerin anıları ve yaşamları arasında dolaşan anlatımı; grotesk ayrıntılar, kara mizah ve dokunaklı anlarla iç içe geçerken, Saunders büyük ahlaki soruları şaşırtıcı bir hafiflik ve insani sıcaklıkla ele alıyor.&amp;nbsp;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Nöbet, bir insanın hayatının sonunda kendisiyle yüzleşip yüzleşemeyeceğini ve belki de en önemlisi, değişmek için gerçekten hiçbir zaman geç olup olmadığını soruyor.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;“Saunders bu sınır tanımayan yapıtıyla kendini bile aşıyor.”&lt;br /&gt;Publishers Weekly&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nöbet / George Saunders&lt;br /&gt;Orijinal Adı: Vigil&lt;br /&gt;Türkçeleştiren : Arif Cem Ünver&lt;br /&gt;Türü : Roman&lt;br /&gt;184 sayfa&lt;br /&gt;500 TL&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;</description><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjrBHg4yesBvM5iceGqZJ9HSqa8Nu107Ee_ydlUSZ4u-EA1Mp7VzFO4-LSrKivAkhSky1EmGP4R1ypQidbz85uD851LOWyiFUQ8-kBoONG7wHwEXEGRV9b_z4d6ZWI6aoCBfAnIg0HEpocLHDzoPHtU21D8NFvhB9IVZ-kVPAEZhA6TGjSY1PP-cw/s72-c/N%C3%B6bet%20George%20Saunders.jpg" width="72"/><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>Büyüklere Masallar, 10. Yıl Edisyonuyla Yeniden Okurla Buluşuyor</title><link>http://www.bodakedi.com/2026/09/buyuklere-masallar-10-yl-edisyonuyla.html</link><category>Kitap</category><author>noreply@blogger.com (bodakedi)</author><pubDate>Tue, 29 Sep 2026 18:37:15 +0300</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-37189619.post-8562488140378395816</guid><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEibCXCB_jJ37GjgVibEEOq1m9zcAR0cjAhXXL0i8pdM1pj-CbLAmdHPjxRvKC0GiNRI5nCt5p1SMkqy8pLnptGDWMRcTC-RukQkx-ptysIOxQ4p2ftT8kt0dojOdb_vUzv3otwUq5t8ehj8w0XPIq-LbYBFbVOv7g3bNlzaiJmw2gVh8PBzQj7H0Q/s640/B%C3%BCy%C3%BCklere%20Masallar%20%E2%80%93%20%C3%96zel%20Edisyon%20%20M.K.%20Perker.png" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" data-original-height="427" data-original-width="640" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEibCXCB_jJ37GjgVibEEOq1m9zcAR0cjAhXXL0i8pdM1pj-CbLAmdHPjxRvKC0GiNRI5nCt5p1SMkqy8pLnptGDWMRcTC-RukQkx-ptysIOxQ4p2ftT8kt0dojOdb_vUzv3otwUq5t8ehj8w0XPIq-LbYBFbVOv7g3bNlzaiJmw2gVh8PBzQj7H0Q/s1600/B%C3%BCy%C3%BCklere%20Masallar%20%E2%80%93%20%C3%96zel%20Edisyon%20%20M.K.%20Perker.png" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;M. K. Perker’in ilk kez 2016’da yayımlanan Büyüklere Masallar kitabı, 10. yılına özel edisyonuyla KaraKarga Yayınları’ndan çıktı. Perker, çizgileriyle anlattığı kısa öykülerde yalnızlık, karşılaşmalar ve hayatın beklenmedik yönlerini kendine özgü bir mizahla ele alıyor.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Büyüklere Masallar, okuru gündelik görünen anların içinden çıkan şaşırtıcı hikâyelerle buluşturuyor. Perker’in kısa anlatımları ve çizimleri, kimi zaman hüzünlü, kimi zaman ironik bir bakışla insan ilişkilerine odaklanıyor.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İlk iki baskısı 2016’da yayımlanan kitap, 10. Yıla özel baskısıyla yeniden raflarda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arka Kapak Yazısı:&lt;br /&gt;“Kısa öyküleri hep sevmişimdir. Kısa, fantastik öyküleri daha çok severim. Hele bu kısa öyküler resimli roman olarak yayınlanmışsa bayılırım. Evet, sevgili M. K. Perker, bu kitapta son derece zor bir işi keyifli bir hale getirmiş. On iki karede bize olağanüstü hikayeler anlatıyor. Hayatın içinden derlenmiş, hayatın sırlarıyla efsunlanmış sıra dışı hikayeler. Kısa öykünün sırrı, çarpıcılığındadır. Hikaye sona erdiğinde, şahane bir masal dinlemiş gibi öylece kalırsınız. O öylece kaldığınız anda, bütün hikayeyi bir kez daha düşünürsünüz. “Öyle miydi? Yok yahu aslında yazar-çizer bize şunu demek istemişti.” diye. Perker işte okuruna bunları hissettiriyor, bunları düşündürtüyor. Evet, Perker, sadece ülkemizde değil dünyadaki en önemli çizgi romancılardan biri. Onun çizgilerinde sadece mizah, sadece ironi yok, aynı zamanda hem edebiyat, hem de sinema var. Onun kalemi, bizlere hayatın ve sanatın derinliklerinde benzersiz bir yolculuk vaat ediyor.”&lt;br /&gt;Ahmet Ümit&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyüklere Masallar – Özel Edisyon / M.K. Perker&lt;br /&gt;Türü: Çizgi Roman&lt;br /&gt;Yayınevi: KaraKarga Yayınları&lt;br /&gt;Sayfa Sayısı: 72&lt;br /&gt;Fiyatı: 700 TL&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;</description><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEibCXCB_jJ37GjgVibEEOq1m9zcAR0cjAhXXL0i8pdM1pj-CbLAmdHPjxRvKC0GiNRI5nCt5p1SMkqy8pLnptGDWMRcTC-RukQkx-ptysIOxQ4p2ftT8kt0dojOdb_vUzv3otwUq5t8ehj8w0XPIq-LbYBFbVOv7g3bNlzaiJmw2gVh8PBzQj7H0Q/s72-c/B%C3%BCy%C3%BCklere%20Masallar%20%E2%80%93%20%C3%96zel%20Edisyon%20%20M.K.%20Perker.png" width="72"/><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>Sağlık, hastalanınca değil hastalanmadan önce başlar: Dr. Esra Çavuşoğlu’ndan Ayık Kafa</title><link>http://www.bodakedi.com/2026/09/saglk-hastalannca-degil-hastalanmadan.html</link><category>Kitap</category><author>noreply@blogger.com (bodakedi)</author><pubDate>Tue, 29 Sep 2026 18:28:46 +0300</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-37189619.post-8907973677687886106</guid><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhu-QZUk0dTXG88MA4-p2bwW-y8dEdT1nvWCsfOy1yERIpioqOmW5HZwr4aHocl6rCme40f9YQLb8j2c_tC-Ez_xINLahliQRVOlZmzsEWMS7GoQnMBOxjopKw8FhmgVoyPYfdiJDWLWymJrCTNk6iBH-KUDo5UkrxvWxWpBBLmyYEXFQjRt6y_2Q/s640/Ay%C4%B1k%20Kafa%20%20Esra%20%C3%87avu%C5%9Fo%C4%9Flu.png" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" data-original-height="320" data-original-width="640" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhu-QZUk0dTXG88MA4-p2bwW-y8dEdT1nvWCsfOy1yERIpioqOmW5HZwr4aHocl6rCme40f9YQLb8j2c_tC-Ez_xINLahliQRVOlZmzsEWMS7GoQnMBOxjopKw8FhmgVoyPYfdiJDWLWymJrCTNk6iBH-KUDo5UkrxvWxWpBBLmyYEXFQjRt6y_2Q/s1600/Ay%C4%B1k%20Kafa%20%20Esra%20%C3%87avu%C5%9Fo%C4%9Flu.png" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Dr. Esra Çavuşoğlu, Ayık Kafa’da sağlığa “şikâyet ortaya çıktığında müdahale etmek” yerine bedeni önceden tanımak, değişimleri izlemek ve kök nedenleri anlamak üzerinden bakıyor. Dünyanın farklı ülkelerinden hekim ve bilim insanlarıyla yaptığı görüşmeleri bir araya getiren kitap; sağlıklı yaş almanın güncel bilimsel tartışmalarına kapsamlı bir pencere açıyor.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Dr. Esra Çavuşoğlu’nun yeni kitabı Ayık Kafa, Destek Yayınları etiketiyle okurla buluşuyor. Kendi bağımlılıktan çıkış ve iyileşme deneyiminin ardından fonksiyonel tıp, nörobilim, biohacking ve longevity alanlarına yönelen Çavuşoğlu, yıllardır Ayık Kafa podcast’inde konuştuğu uzmanlardan edindiği bilgileri, araştırmalarını ve kendi deneyimlerini bu kitapta bir araya getiriyor.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kitabın çıkış noktası, sağlık anlayışına yöneltilen temel bir soru: Neden harekete geçmek için hastalanmayı bekliyoruz? Çavuşoğlu, kronik hastalıkların önemli bir bölümünün belirtiler ortaya çıkmadan yıllar önce gelişmeye başlayabildiğine dikkat çekerek, sağlığı yalnızca “hastalığın yokluğu” olarak gören reaktif yaklaşımın karşısına önleyici ve kişiye özgü bir bakış koyuyor. Kitabın temel önermesini ise “Sağlık, kırılmayı beklemek değil; kırılmadan önce müdahale edebilmektir” sözleriyle ifade ediyor.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ayık Kafa’yı benzer sağlık kitaplarından ayıran yönlerden biri, tek bir yöntemi ya da reçeteyi savunmaması. Hormonlardan beslenmeye, bağırsak sağlığından çevresel maruziyetlere; uyku, menopoz ve metabolizmadan longevity bilimine, rejeneratif tıp ve yeni sağlık teknolojilerine kadar geniş bir alan, farklı uzmanların görüşleri üzerinden ele alınıyor. Çavuşoğlu’nun yaklaşımı ise net: Okura “şunu yap, bunu yapma” demek yerine, kendi biyolojisini tanıyabileceği ve sağlık kararlarını daha bilinçli verebileceği bir düşünme zemini oluşturmak.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kitap aynı zamanda “uzun yaşamak” ile “sağlıklı yaş almak” arasındaki farkı merkeze taşıyor. Longevity’yi ölümsüzlük arayışı olarak değil, yaşamın mümkün olduğunca fazla yılını güçlü, enerjik, zinde ve zihinsel olarak berrak geçirebilme hedefi olarak ele alıyor.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Teknoloji ve yeni tedavilere eleştirel bir mesafeyi de koruyan Çavuşoğlu, verinin ve teknolojinin bedenin önüne geçirilmemesi gerektiğini vurguluyor. Kitapta yer alan sağlık, tedavi ve uygulamalara ilişkin görüşlerin konuk uzmanlara ait olduğu ve kişisel tıbbi öneri niteliği taşımadığı da özellikle belirtiliyor.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Dr. Esra Çavuşoğlu’nun Ayık Kafa adlı yeni kitabı, Destek Yayınları etiketiyle raflarda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ARKA KAPAK YAZISI&lt;br /&gt;Dr. ESRA ÇAVUŞOĞLU PhD&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu kitap tek bir doğru sunmuyor. Sana düşünmeyi, sorgulamayı ve kendi biyolojini okumayı öğretmeye çalışıyor.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sağlık hakkında her gün yeni bir gerçek söyleniyor; ertesi gün bir başkası onu çürütüyor.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Peki bu bilgi kalabalığında neye güveneceksiniz?&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Esra Çavuşoğlu dünyanın önde gelen bilim insanlarıyla yaptığı söyleşilerden, kendi iyileşme yolculuğundan ve bilimsel araştırmalardan süzdüğü bilgileri bir araya getirerek sağlıkla ilgili ezberleri bozan güçlü bir rehber sunuyor.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Longevity’den fonksiyonel tıbba, hormonlardan beyin sağlığına uzanan Ayık Kafa, size yalnızca daha uzun yaşamanın yollarını anlatmıyor; bedeninizi anlamayı, değişen dünyaya uyumlanmayı, doğru soruları sormayı ve sağlığınızın sorumluluğunu üstlenmeyi öneriyor.&amp;nbsp; Çünkü asıl mesele yalnızca uzun yaşamak değil; hayatın son anına kadar iyi yaşayabilmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayık Kafa / Esra Çavuşoğlu&lt;br /&gt;Zihnini Sislerden Kurtar&lt;br /&gt;Tür: Güncel&lt;br /&gt;Yayınevi: Destek Yayınları&lt;br /&gt;Sayfa: 544&lt;br /&gt;Fiyatı: 880 TL&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;</description><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhu-QZUk0dTXG88MA4-p2bwW-y8dEdT1nvWCsfOy1yERIpioqOmW5HZwr4aHocl6rCme40f9YQLb8j2c_tC-Ez_xINLahliQRVOlZmzsEWMS7GoQnMBOxjopKw8FhmgVoyPYfdiJDWLWymJrCTNk6iBH-KUDo5UkrxvWxWpBBLmyYEXFQjRt6y_2Q/s72-c/Ay%C4%B1k%20Kafa%20%20Esra%20%C3%87avu%C5%9Fo%C4%9Flu.png" width="72"/><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>Tayvanlı yazar Jiu Ba Dao'dan “Aşk Demlenirken” Athica etiketiyle raflarda!</title><link>http://www.bodakedi.com/2026/09/tayvanl-yazar-jiu-ba-daodan-ask.html</link><category>Kitap</category><author>noreply@blogger.com (bodakedi)</author><pubDate>Mon, 28 Sep 2026 18:57:35 +0300</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-37189619.post-5166343256638336923</guid><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjPw2eybqBs5EFAUvPTKDpUqXxxVx7clOoI27Upt30dgZ0UNbhIIHRBT-QTOlVojWKdfq2Mb93N_ZNVStuYxLTrlB9D3IDqupb4_WvqDoEZiyEZyQ0Pr0yBxGwM-kSkwqiUlQj02x7gtJSGj_YObevD0NU6MPqz1owZ_6bLG6KQFXnmr3u72BFqcg/s640/A%C5%9Fk%20Demlenirken%20%20Jiu%20Ba%20Dao.png" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" data-original-height="427" data-original-width="640" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjPw2eybqBs5EFAUvPTKDpUqXxxVx7clOoI27Upt30dgZ0UNbhIIHRBT-QTOlVojWKdfq2Mb93N_ZNVStuYxLTrlB9D3IDqupb4_WvqDoEZiyEZyQ0Pr0yBxGwM-kSkwqiUlQj02x7gtJSGj_YObevD0NU6MPqz1owZ_6bLG6KQFXnmr3u72BFqcg/s1600/A%C5%9Fk%20Demlenirken%20%20Jiu%20Ba%20Dao.png" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Tayvanlı yazar Jiu Ba Dao, Aşk Demlenirken’de bir kafede çalışan lise öğrencisi Si-Ying’in ilk aşkını, karşılıksız duygularını ve zamanla değişen ilişkilerini anlatıyor. Kahve dükkânının renkli karakterleri etrafında gelişen roman, gençlik, arkadaşlık ve aşkı mizahi ve sıcak bir dille ele alıyor.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bazen aşk, doğru kişiyi bulmak değil, kimi beklediğini anlamaktır.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Jiu Ba Dao’nun Aşk Demlenirken adlı romanı, Feyzanur Öner’in çevirisiyle Athica etiketiyle Türkçeye kazandırılan hikâye, 2000 yılında Tayvan’ın Hsinchu kentinde, lise son sınıf öğrencisi Si-Ying’in yarı zamanlı çalışmaya başladığı “Aşk Demlenirken” adlı küçük bir kahve dükkânında başlıyor.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kahve yapmayı bile bilmeden işe başlayan Si-Ying’in çevresi kısa sürede birbirinden renkli insanlarla doluyor: Müşterilerin istediği her türlü kahveyi hazırlayabilen sıra dışı barista Albus, gizemli Patron Hanım ve Si-Ying’in ilk görüşte âşık olduğu Ze-Yu… Ancak genç kız “doğru kişiyi” beklediğini düşünürken hayat, karşısına aşkın hiç hesapta olmayan başka ihtimallerini çıkarıyor.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Aşk Demlenirken, klasik bir aşk hikâyesinin kalıplarıyla yetinmiyor. Jiu Ba Dao; ilk aşkı, karşılıksız duyguları, arkadaşlığı ve büyümeyi absürt mizah ve gündelik hayatın canlılığıyla iç içe geçiriyor. Romanın asıl meselesi ise daha en başında ortaya çıkıyor: İnsan bazen aradığı mutluluğun çok uzağında olmadığını ancak kendisini ve gerçekte kimi beklediğini anladığında fark ediyor.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kahve, roman boyunca yalnızca bir dekor değil; insanların birbirine yaklaşmasının, beklemenin ve duyguların yavaş yavaş demlenmesinin de parçasına dönüşüyor. Çünkü bazı aşklar ilk bakışta başlamıyor; insanın yanı başında, fark edilmek için kendi zamanını bekliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arka Kapak Yazısı:&lt;br /&gt;Her kahvenin bir ruhu, her kalbin beklediği özel bir kişi vardır.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Üniversite öğrencisi Si-Ying, yarı zamanlı olarak küçük bir kahve dükkânında çalışmaktadır. Çeşit çeşit kahvelerin ve nefis tatların servis edildiği bu sıcak mekâna her gün farklı insanlar gelir: Öğrenciler, profesörler ve sessizce tek başına oturan müşteriler… Her biri bambaşka bir nedenle oradadır. Kimisi yalnızca iyi bir fincan kahve, kimisi aşk, kimisi ise hayattan ikinci bir şans arar.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kahve kokusuna karışan duygular arasında Si-Ying de yavaş yavaş kendi kalbinin sesini duymaya başlar. Üniversiteye dair hayaller kurarken çevresindeki insanların yaşamlarına tanıklık eder ve bazen en sıradan karşılaşmaların bile bir insanın kaderini değiştirebileceğini keşfeder.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ne de olsa beklemek, bazen kendini bulmanın yeni bir yoludur…&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Aşk Demlenirken / Jiu Ba Dao&lt;br /&gt;Orijinal Adı: Cafe.Waiting. Love&lt;br /&gt;Japoncadan Çeviren: Feyzanur Öner&lt;br /&gt;Türü: Edebiyat/Roman&lt;br /&gt;Yayınevi: Athica Yayınları&lt;br /&gt;Sayfa Sayısı: 344&lt;br /&gt;Fiyatı: 420 TL&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;</description><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjPw2eybqBs5EFAUvPTKDpUqXxxVx7clOoI27Upt30dgZ0UNbhIIHRBT-QTOlVojWKdfq2Mb93N_ZNVStuYxLTrlB9D3IDqupb4_WvqDoEZiyEZyQ0Pr0yBxGwM-kSkwqiUlQj02x7gtJSGj_YObevD0NU6MPqz1owZ_6bLG6KQFXnmr3u72BFqcg/s72-c/A%C5%9Fk%20Demlenirken%20%20Jiu%20Ba%20Dao.png" width="72"/><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>The Bay: Kim Daha Canavar?</title><link>http://www.bodakedi.com/2026/09/the-bay-kim-daha-canavar.html</link><category>Film Kritik</category><category>Kritik</category><author>noreply@blogger.com (bodakedi)</author><pubDate>Tue, 22 Sep 2026 19:30:53 +0300</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-37189619.post-1318253927703266161</guid><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhMKUuRXYeGiGnD48uJzakVOE7O0oRhQR1XYEr9PNMVF_KqwPVSUY7EUNxGA0cIo9KVqy6JeGbkfhBs3hk-DFZopDgKOl0DUhzCyjCAqRAP_LX35BJDvQH08nltthCebVuNZ4yUwSGvs3vYtABh34x4n42sgUfSOoj25qxmEddku1Ov-_cqy1t8bw/s640/The%20Bay.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" data-original-height="640" data-original-width="423" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhMKUuRXYeGiGnD48uJzakVOE7O0oRhQR1XYEr9PNMVF_KqwPVSUY7EUNxGA0cIo9KVqy6JeGbkfhBs3hk-DFZopDgKOl0DUhzCyjCAqRAP_LX35BJDvQH08nltthCebVuNZ4yUwSGvs3vYtABh34x4n42sgUfSOoj25qxmEddku1Ov-_cqy1t8bw/s1600/The%20Bay.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Yaz dönemi sinema salonları için korku/gerilim şölenine dönüşür. İsterse kötü olsun yeter ki korku olsun diyerek kemik bir kitleyi salonlara çekmek isteyen sinemaların tercihi de hep kötüdür. Ev sineması için üretilmiş filmleri bile gördüğümüz bir vasatlığa ulaşır. Bu dönemin sonunda şaşırtıcı bir filme denk gelmek o yüzden ilginç oldu. Bilerek mi oldu bilinmez ama 11 Eylül itibariyle vizyona giren “The Bay / Kanlı Körfez” köpekbalığı terörü filmi gibi görünse de bambaşka bir noktadan işleyerek konulan türkçe adıyla alakası olmadığını da gösteriyor. Adına kanıp izleyecekleri adeta tokatlayacak film beklentilerin çok uzağına konuşlanıyor.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Dağıtımcılar nerden bulmuş, kimin aklına gelmiş sorularını sorduran “The Bay” küçük ölçekli bir film. Yönetmen koltuğunda hiç duymadığımız bir isim, Phil Volken oturuyor. İki kısa filmin ardından ilk uzun metraj sınavını 2012’de “Garbage” ile vermiş Volken. Festivallerde gezinen komedi dört ödülle taçlanmış ama kim izlemiş bilmiyoruz. Beş yıl sonra tür harmanı “Extortion” ile nispeten daha iyi iş çıkarmış. 2018’de kısa metraj “Martyrdom” ile beklediği ilgiyi görememiş. Sonrası suya ilgi desek yeridir. 2024’de suç gerilimi “Dead Sea” ile girdiği sulara iki yıl sonra “The Bay” ile yeniden girmiş. Bu kez dört oyunculu küçük bütçeli bir filmle dönmüş suya. Oyuncu kadrosunu da kolayca toparlamış olmalı. Zira Francesca Eastwood ile sevgilisi Alexander Wraith başrolleri kapmış. Onlara Dani Oliveros ve Ta'imua eşlik ediyor. Bir de küçük bir tekne.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Son derece klişe bir konusu var “Kanlı Körfez”in. Taylan’da bir düğüne katılan iki arkadaş ile tanışıyoruz: Emma ve Lani. İkilinin gezi planlarının değişmesini ise Emma ile flört eden Mandal bozuyor. Buraya kadar gelmişken kaplan köpekbalıklarının yaşadığı gizli bir körfezde tekne turu atmadan dönmemeliler. Mandal’ın rehberliğinde çıktıkları turda elbette bir aksilik olur ve motor bozulur. Teknenin su alması da cabası olur. Tam da köpekbalıklarının agresif oldukları dönemde alanlarının ortasında kalması işi hayatta kalma mücadelesine çevirir.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bunca klişeyle başlayan Volken’in seyircinin artık şov başlasın köpekbalığı saldırsın diye düşündüğü anda yaptığı ise şaşırtıcı. Köpekbalıklarının saldırdığı kanlı bir gerilim yerine onların yanında olan bilgi veren bir tavır takınıyor. Teknik imkanların ve paranın yetersizliğinden midir bilmiyoruz ama minareye göre doğru kılıfı hazırlamış Volken. Mandal’ın verdiği bilgilerle birlikte kimin daha canavar olduğu sorgulanıyor. Köpekbalığı saldırmaz diyor “The Bay”. Saldıran, yaralayan, zarar veren insandır. Dolayısıyla ortada gezinen köpekbalıkları var sadece. Saldırıp kopardıkları bir şey yok. Haliyle çok kanlı bir sahne de yok. Tekne batarken bile bir tehdit halini almıyorlar. Denizin ortasında batmak üzere dört kişi olmaları daha büyük tehdit. Volken de bu hayatta kalma mücadelesini dörtlü üzerinden kuruyor. Ölüm gelecekse köpekbalıklarından değil kurtulmak üzere birbirlerine karşı ne kadar ileri gideceklerinden gelecek. Vasat senaryo bazen kamu spotuna kayarken bazen mantığın dışına çıkıyor ama fazla sarkmadan ilgiyi diri tutmayı başarıyor Volken. Zira bir köpekbalığı terörü filminde yaptığı bu ters köşe tercihi ne kadar sürdüreceğini merak ediyor insan. Ki bu konuda da harika tercihlerle çok iyi bir final yaparak alkışı hak ediyor.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;87 dakikaya olabildiğince az köpekbalığı ve kan sığdıran “The Bay”, asıl canavarın insan olduğunu anlatarak köpekbalıklarına saygılı davranarak beklentilerin çok uzağında seyreden eleştirel bir seyirlik. Körfezdeki kanın müsebbinin köpekbalığı olmadığı bilerek izlemenizde fayda var. Adına aldananların yarım saat bile dayanması mucize olur.&amp;nbsp;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;</description><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhMKUuRXYeGiGnD48uJzakVOE7O0oRhQR1XYEr9PNMVF_KqwPVSUY7EUNxGA0cIo9KVqy6JeGbkfhBs3hk-DFZopDgKOl0DUhzCyjCAqRAP_LX35BJDvQH08nltthCebVuNZ4yUwSGvs3vYtABh34x4n42sgUfSOoj25qxmEddku1Ov-_cqy1t8bw/s72-c/The%20Bay.jpg" width="72"/><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>Başar Başarır’dan evliliğe, ilişkilere ve akan zamana dair sıra dışı bir roman: Beni Bir Temiz Dövseler</title><link>http://www.bodakedi.com/2026/09/basar-basarrdan-evlilige-iliskilere-ve.html</link><category>Kitap</category><author>noreply@blogger.com (bodakedi)</author><pubDate>Tue, 22 Sep 2026 18:37:36 +0300</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-37189619.post-2624356941127092718</guid><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEi-ffuWHfz80CBnPnrcl6A2-mWyWBy_Tqj3V2OwMYbZFiiYTWCLglq_smcab7b9-Dvbrg_QfiF1fleujW-bm52SVP-1Z0kr-ZE6uZ9USGWHunRt1xMhN2WSaK7dQaf-nV__hhb9AjaPHLPlqXGNRBe8q9NFof5qZPFTZK5Ylxx7SnCj8a8vfVvM7g/s640/Beni%20Bir%20Temiz%20D%C3%B6vseler%20%20Ba%C5%9Far%20Ba%C5%9Far%C4%B1r.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" data-original-height="640" data-original-width="411" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEi-ffuWHfz80CBnPnrcl6A2-mWyWBy_Tqj3V2OwMYbZFiiYTWCLglq_smcab7b9-Dvbrg_QfiF1fleujW-bm52SVP-1Z0kr-ZE6uZ9USGWHunRt1xMhN2WSaK7dQaf-nV__hhb9AjaPHLPlqXGNRBe8q9NFof5qZPFTZK5Ylxx7SnCj8a8vfVvM7g/s1600/Beni%20Bir%20Temiz%20D%C3%B6vseler%20%20Ba%C5%9Far%20Ba%C5%9Far%C4%B1r.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Başar Başarır yeni romanı Beni Bir Temiz Dövseler ile okura hem iyi vakit geçirmeyi hem de hayata dair çok şey öğrenmeyi vaat ediyor. Mizahı, fantastiği ve tarih merakını, eskimiş bir evliliğin ve acılaşmış bir ilişkinin hazin hikâyesiyle bir araya getiren roman, eylül ayında Can Yayınları etiketiyle raflarda!&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Gençlikten yaşlılığa ömür saklamalıymış, bilemedim, dedi kadın. Kütük eskidi şimdi. Ecel yastığına koydum başımı. Halime bak nispet al evladım. Hayat dediğin bu panayır çok sürmez geçer.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Üniversiteden ihraç edilmiş, hayata küsmüş bir tarihçi olan Feridun, evliliğinin ağırlığı altında ezilen Elvan, boşanmanın eşiğindeki Nesrin, aç ve açıkgözlü bacanak Ayhan ve ölümle inatlaşan kayınvalide Hayret Hanım… İstanbul’un yokuşları, sahafları, mezarlıkları ve unutulmuş hikâyeleri arasında dolaşan bu tuhaf aile, geçmişle bugün arasındaki ince çizgide yürürken sürekli kendi ilişkileri ve yaralarıyla yüzleşmek zorunda kalır.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Feridun’un Hayret Hanım’dan işittiği, Rumeli Hisarı’nda geçmişe açılan gizemli kapıyı arama serüveniyle başlayan roman, çok geçmeden evliliğe, karıkoca çatışmalarına ve tarihe dair sıra dışı bir yolculuğa dönüşür. Feridun bu yolda çok şey kaybedecek ama bir kız evlat kazanacaktır.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bazen insanın geçmişe dönmek istemesinin sebebi, kendi kişisel tarihini temize çekmektir.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Yeni romanında pişmanlıkların, kaçırılmış fırsatların, aile bağlarının ve eskimiş evliliklerin hikâyesine odaklanan Başarır; mizahla hüznü, fantastikle gündelik hayatı ustalıkla bir araya getirirken, okuru İstanbul’un ve Roma’nın el değmemiş katmanlarında gezdiriyor.&amp;nbsp;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Beni Bir Temiz Dövseler'in satırları arasında nefes kesen bir yolculuğa çıkacak, Nâzım Hikmet, Suavi Sonar, Sadun Boro ve daha nice tanıdık simayla karşılaşacak, bazen hüzünlenecek ama çok şey öğrenirken aynı zamanda çok eğleneceksiniz!&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;#geçmiş #zaman #tarih #aile #evlilik #şehir #hayalkırıklığı #roma #istanbul&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beni Bir Temiz Dövseler / Başar Başarır  &lt;br /&gt;Dizi: Çağdaş&lt;br /&gt;Tür: Roman&lt;br /&gt;Yayınevi: Can Yayınları&lt;br /&gt;Sayfa Sayısı: 335&lt;br /&gt;Fiyatı: 500 TL&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;</description><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEi-ffuWHfz80CBnPnrcl6A2-mWyWBy_Tqj3V2OwMYbZFiiYTWCLglq_smcab7b9-Dvbrg_QfiF1fleujW-bm52SVP-1Z0kr-ZE6uZ9USGWHunRt1xMhN2WSaK7dQaf-nV__hhb9AjaPHLPlqXGNRBe8q9NFof5qZPFTZK5Ylxx7SnCj8a8vfVvM7g/s72-c/Beni%20Bir%20Temiz%20D%C3%B6vseler%20%20Ba%C5%9Far%20Ba%C5%9Far%C4%B1r.jpg" width="72"/><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>Eray Aydın’dan Kara Mizahla Beslenen Sıra Dışı Bir Suç Romanı: Cam Kafeste 7 Soytarı</title><link>http://www.bodakedi.com/2026/09/eray-aydndan-kara-mizahla-beslenen-sra.html</link><category>Kitap</category><author>noreply@blogger.com (bodakedi)</author><pubDate>Tue, 22 Sep 2026 18:32:00 +0300</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-37189619.post-7891587510448480653</guid><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjXhhCkbmVUIQ3fPQI4kT_wc18ybqS2T4S6Coby3LXKJbBUbB7m0tGUGUHLMEl7YqADxod3DuZpWllqgxpjlkngofmrZ7FPZSdVKorIk9dLYkwdXehzO1fqV7VOpeOHeoCBGwQqXDbCUQDjpZDlEemjoeoCBRf-2UCLsE0JMs8BVkI0QRkc1qSccQ/s640/Cam_Kafeste_7_Soytari.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" data-original-height="427" data-original-width="640" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjXhhCkbmVUIQ3fPQI4kT_wc18ybqS2T4S6Coby3LXKJbBUbB7m0tGUGUHLMEl7YqADxod3DuZpWllqgxpjlkngofmrZ7FPZSdVKorIk9dLYkwdXehzO1fqV7VOpeOHeoCBGwQqXDbCUQDjpZDlEemjoeoCBRf-2UCLsE0JMs8BVkI0QRkc1qSccQ/s1600/Cam_Kafeste_7_Soytari.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Eray Aydın’ın romanı Cam Kafeste 7 Soytarı, polisiye, psikolojik gerilim ve kara mizahı bir araya getirerek okuru gerçek ile delilik arasındaki sınırların bulanıklaştığı özgün bir anlatı dünyasına davet ediyor.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Cam Kafeste 7 Soytarı, klasik suç romanı kalıplarını absürt mizah ve güçlü bir anlatıcı sesiyle yeniden yorumluyor. Cinayet, intikam, sanat, aşk ve insan zihninin karanlık yönleri etrafında şekillenen roman; yalnızca “Ne oldu?” sorusunun değil, “Gerçek kimin anlattığıdır?” sorusunun da peşine düşüyor.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Eray Aydın, trajik olayların ortasına yerleştirdiği alaycı ve kendine özgü mizahla gerilimin ağırlığını sürekli dönüştürüyor. Kusurlu, sıra dışı ve güvenilmez karakterlerin dünyasını hızlı diyaloglar, beklenmedik geçişler ve sinematografik sahnelerle kuran yazar, okuru hem tedirgin eden hem de güldüren bir anlatım benimsiyor.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Suç dünyasından sanat çevrelerine, çocukluk travmalarından saplantılı ilişkilere uzanan roman; delilik ile deha, suçlu ile kurban, adalet ile intikam arasındaki çizgileri sorguluyor. Hikâye ilerledikçe görünenle gerçek arasındaki mesafe açılıyor; her yeni anlatı, okurun bildiğini sandığı şeyleri yeniden değerlendirmesine neden oluyor.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Katmanlı kurgusu, karanlık atmosferi ve ironik diliyle dikkat çeken Cam Kafeste 7 Soytarı, türler arasında dolaşan, temposunu kaybetmeyen ve okurla oyun kuran sıra dışı bir roman olarak Destek Yayınları etiketiyle yayımlandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arka Kapak Yazısı:&lt;br /&gt;Bu hikâyede kimse göründüğü kişi değil. Anlatıcısı bile.&lt;br /&gt;Bazı insanlar yüzlerini saklar.&lt;br /&gt;Bazıları geçmişlerini.&lt;br /&gt;Bazıları ise deliliklerini.&lt;br /&gt;Ahmet Duman hangisini sakladığını artık kendisi de bilmiyordu.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Eski bir gazeteci, başarısız bir yazar ve herkesin kaçtığı bir akıl hastası olarak, dünyanın en gizemli sanatçısı Peyami Recai Son’dan aldığı o mektupla hayata tutundu. Yüzünü yıllardır bir maskenin ardına gizleyen bu dâhi, kendi yaşamöyküsünü yazması için Ahmet Duman’ı seçmişti.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ne var ki bu hikâye daha başlamadan tekinsiz bir karanlığa gömüldü. Peyami’nin zihni, Ahmet’in henüz hazır olmadığı ölümcül bir labirentti.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Geride ise binlerce cevapsız soru bırakan bir yangın, cam duvarların ardına hapsolmuş bir adam ve anlamı ancak kanla çözülebilecek 7 soytarı kaldı.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ahmet artık sadece bir biyografi yazmıyordu; kendi zihninin labirentinde bir katilin ayak izlerini sürüyordu.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Peki ya en büyük delilik, kafanın içindeki seslere inanmak değil de gerçeğin ta kendisiyse?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cam Kafeste 7 Soytarı / Eray Aydın&lt;br /&gt;Türü: Roman&lt;br /&gt;Yayınevi: Destek Yayınları&lt;br /&gt;Sayfa Sayısı: 264&lt;br /&gt;Fiyatı: 380 TL&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;</description><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjXhhCkbmVUIQ3fPQI4kT_wc18ybqS2T4S6Coby3LXKJbBUbB7m0tGUGUHLMEl7YqADxod3DuZpWllqgxpjlkngofmrZ7FPZSdVKorIk9dLYkwdXehzO1fqV7VOpeOHeoCBGwQqXDbCUQDjpZDlEemjoeoCBRf-2UCLsE0JMs8BVkI0QRkc1qSccQ/s72-c/Cam_Kafeste_7_Soytari.jpg" width="72"/><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>Ekranların Deneyimli ismi Faruk Aksoy’dan Tarihin Gölgesinde Büyüyen Bir Aşk Romanı: Batia</title><link>http://www.bodakedi.com/2026/09/ekranlarn-deneyimli-ismi-faruk-aksoydan.html</link><category>Kitap</category><author>noreply@blogger.com (bodakedi)</author><pubDate>Tue, 22 Sep 2026 18:26:34 +0300</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-37189619.post-8854186954360774702</guid><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEgJW60AnhBpHc4KiWp_tu7BcaRXjRcmBRlRgH1r-5V0pCuwwMNkX8RjWIl7nFPgfimZFXjASD5wGIlaySkjwY6xdmxoMIajRE9Dhd3XwVyBkiC6I1DWphggAB-srqiIlsGmEz2R96jLm-UFBmZQ5bpOY4U285tQfTcnSVGFYqWRXWXRGYTzleE9MA/s640/Batia%20%20Faruk%20Aksoy.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" data-original-height="427" data-original-width="640" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEgJW60AnhBpHc4KiWp_tu7BcaRXjRcmBRlRgH1r-5V0pCuwwMNkX8RjWIl7nFPgfimZFXjASD5wGIlaySkjwY6xdmxoMIajRE9Dhd3XwVyBkiC6I1DWphggAB-srqiIlsGmEz2R96jLm-UFBmZQ5bpOY4U285tQfTcnSVGFYqWRXWXRGYTzleE9MA/s1600/Batia%20%20Faruk%20Aksoy.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Gazeteci, yazar ve televizyon programcısı Faruk Aksoy, yeni romanı Batiada Osmanlı’dan Avrupa’ya uzanan tarihsel bir dönemi, yarım kalmış bir aşkın izleri üzerinden anlatıyor. Gerçek kişilerden ve tarihsel gelişmelerden beslenen roman, Destek Yayınları etiketiyle okurla buluşuyor.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Batia, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminden Birinci Dünya Savaşı’nın karanlık yıllarına uzanan geniş bir tarihsel zeminde ilerliyor. Romanın merkezinde, Osmanlı demiryollarının yapımında önemli görevler üstlenen Alman mühendis Heinrich August Meissner ile Heidelberg’de yaşayan genç terzi Batia’nın yolları kesişen hayatları yer alıyor.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Faruk Aksoy, Hicaz ve Bağdat demiryolları üzerinden şekillenen siyasi hesapları, iki imparatorluk arasındaki ilişkileri, savaşın yaklaşan ayak seslerini ve farklı coğrafyalara savrulan insanları büyük bir aşk hikâyesinin çevresinde buluşturuyor. Ancak Batia, tarihsel olayları sıralayan bir dönem romanı olmanın ötesine geçerek tarihin kayda almadığı duygulara, tamamlanmamış hayatlara ve kuşaklar boyunca taşınan kayıplara odaklanıyor.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Şiirsel ve güçlü betimlemelerle ilerleyen roman; Viyana’dan Prag’a, İstanbul’dan Şam, Medine, Bağdat ve Mezopotamya’ya uzanan sinematografik bir dünya kuruyor. Aksoy’un gazetecilikten gelen ayrıntı dikkati, tarihsel gerçeklikle kurmacayı inandırıcı bir zeminde buluştururken anlatının duygusal merkezini aşk, vicdan, aidiyet ve insanın kendi seçimleriyle yüzleşmesi oluşturuyor.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Tarihin döşediği raylarda birbirine yaklaşan fakat aynı istasyonda buluşamayan hayatları anlatan Batia, savaşların ve büyük siyasi projelerin gölgesinde kalan insan hikâyelerine edebiyatın içinden bakıyor.&lt;br /&gt;Faruk Aksoy’un tarih, aşk ve insanlık hâllerini etkileyici bir anlatımla bir araya getirdiği Batia, Destek Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arka Kapak Yazısı:&lt;br /&gt;TARİHİN DÖŞEDİĞİ RAYLARDA, AŞKIN VARACAĞI BİR İSTASYON YOKTU.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;“Sevgili Jantis... Yüreğimi dağlayan, Batia’yı harlayan o kızgın rayları kara yazılar gibi çöle sererken, meğer kendi kaderimi yazıyormuşum. Tanrı’ya inanmadığı için kadere inanan Batia’ya mahcup oluyorum. Dilimde ezberlenmemiş dualarla Ayasofya’nın göğüne bakıyorum.”&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Osmanlı topraklarını baştan başa örecek demiryollarının başmühendisi Heinrich August Meissner, İstanbul’dan Şam’a, Medine’den Bağdat’a uzanan raylarla iki imparatorluğun hayallerini birbirine bağlarken, Heidelberg’deki küçük bir terzi dükkânında Batia’yla karşılaşır.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Batia evli bir Yahudi’dir, Heinrich ise çok geçmeden yeniden İstanbul’a, ardından çöllere dönmek zorundadır. Birlikte geçirdikleri kısacık zamanın ardından geriye iki bakır bileklik, ulaştırılması imkânsız mektuplar ve ömür boyu taşınacak bir aşk kalır.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İmparatorluklar yıkılır, savaşlar çıkar, sınırlar değişir... Heinrich’in bir zamanlar insanları kavuşturacağına inandığı o raylar, zamanla onları ayıran acımasız bir tarihin şahidine dönüşecektir.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Batia / Faruk Aksoy&lt;br /&gt;Türü: Roman&lt;br /&gt;Yayınevi: Destek Yayınları&lt;br /&gt;Sayfa Sayısı: 296&lt;br /&gt;Fiyatı: 400 TL&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;</description><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEgJW60AnhBpHc4KiWp_tu7BcaRXjRcmBRlRgH1r-5V0pCuwwMNkX8RjWIl7nFPgfimZFXjASD5wGIlaySkjwY6xdmxoMIajRE9Dhd3XwVyBkiC6I1DWphggAB-srqiIlsGmEz2R96jLm-UFBmZQ5bpOY4U285tQfTcnSVGFYqWRXWXRGYTzleE9MA/s72-c/Batia%20%20Faruk%20Aksoy.jpg" width="72"/><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>The Devil's Mouth: Mağaraya Saygı Göster</title><link>http://www.bodakedi.com/2026/09/the-devils-mouth-magaraya-sayg-goster.html</link><category>Film Kritik</category><category>Kritik</category><author>noreply@blogger.com (bodakedi)</author><pubDate>Mon, 21 Sep 2026 19:10:05 +0300</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-37189619.post-6417247841394135524</guid><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjq0eHXmH7puhC_5zlcCIIyv1H2XZ05RHjYJBRQZ2eJLNPtItcxZl49kUo6FwjIG-yb3Z2XZ40vjxR4n7ybEsIYCI3mr2GOiN1NFUFZi_KKCWXrz2t2VQ2O2NkFl4u1MB_cLI8X1XpHkUUkR_WslfysdnD0Q_ETfvtD45LFCKnRGEzI_aPR6rZvQA/s602/%C5%9Eeytan%C4%B1n%20A%C4%9Fz%C4%B1.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" data-original-height="602" data-original-width="480" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjq0eHXmH7puhC_5zlcCIIyv1H2XZ05RHjYJBRQZ2eJLNPtItcxZl49kUo6FwjIG-yb3Z2XZ40vjxR4n7ybEsIYCI3mr2GOiN1NFUFZi_KKCWXrz2t2VQ2O2NkFl4u1MB_cLI8X1XpHkUUkR_WslfysdnD0Q_ETfvtD45LFCKnRGEzI_aPR6rZvQA/s1600/%C5%9Eeytan%C4%B1n%20A%C4%9Fz%C4%B1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;1964 yılında Long Island sahilinde bir balıkçının 2,5 tonluk bir büyük beyaz köpek balığı yakaladığı gibi gayet normal bir haber sinema tarihini değiştirdi. Haberi okuyup ya tersi olursa diye düşünen biri vardı: Peter Benchley. İnsanlara saldıran bir köpek balığının yarattığı terörü anlatan romanı “Jaws” çıkar çıkmaz büyük başarı yakaladı. Bir yıl sonra Carl Gottlieb ile birlikte yazdıkları senaryo sinema tarihi için bir dönüm noktası olacaktı. Genç bir yönetmenin, Steven Spielberg’in ellerinde daha da büyüyecekti. O dönem için en ölü dönemde, yaz sezonunda gösterime girmesi de şaşılacak şeydi. Yoğun bir reklam kampanyasıyla 20 Haziran 1975’te çıktığı gişede rekorlar kırarak sonunda "blockbuster" terimini doğuracak kadar başarı kazandı. “Jaws”ın sinemada yarattığı etki o kadar büyük ki halen devam eden benzerlerini doğuruyor. Her yıl mutlaka en az on örneğini seyrettiğimiz köpek balığı filmlerine dair bu küçük bilgiden sonra gelelim filmimize. Amazon Prime Video’nun 29 Temmuz itibariyle kataloğuna eklediği “The Devil's Mouth” sivri dişli canavarların yarattığı terörü yenilemek üzere geldi.&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;“Şeytan'ın Ağzı” adını alarak gelen filmin kadrosu korku/gerilim türünü sevenlerin aşina olduğu isimlerden oluşuyor. Senaryoda bir ikilinin, Aja Gabel ve Myung Joh Wesner’in imzaları var. Gabel, 2020 yapımı “Little Fish / Küçük Balık”ın uyarlama senaryosuna attığı imza dışında pek bilinen ya da türe hakim bir isim değil. İşin psikolojik yönünü doğrulamak için kalem tuttuğu ortada. Wesner içinde aynı şeyi söylemek mümkün. Onun da diziler dışında bir tecrübesi yok. Yönetmen koltuğundaysa türe hakim bir isim, Jeff Wadlow oturuyor. İlk filmine 2005 yılında “Cry Wolf – E-Katil” ile imza atan Wadlow, üç yıl sonra dövüş sporloru filmi “Never Back Down / Asla Pes Etme” ile dönerek herkesi şaşırtmıştı. Beş yıl sonra “Kick-Ass 2” ile iyi iş çıkararak adını duyurması kendisini bir Netflix yapımında bulmasını sağlamıştı. 2016 yapımı “True Memoirs of an International Assassin” vasat bir netflix işi olmakla kalmıyor Wadlow’un yerini de sorguluyordu. 2018’de “Truth or Dare / Doğruluk mu Cesaret mi?” ile yeniden korku/gerilime yaptığı dönüşü iki yıl sonra “Fantasy Island” ile perçinledi. 2022’de yine Netflix için “The Curse of Bridge Hollow”u çekmesi de pek fayda etmedi. Bildik formülü uygulayan formüle filmlerin yönetmeni yaftasını 2024’de “Imaginary / Hayali” ile alan Wadlow yine bir formüle filmde motor diyor. Gelelim oyuncu kadrosuna. Sekiz kişilik bir cast var karşımızda. Korku gerilim izleyicisinin sevdiği sarışınlardan Kathryn Newton filmin hem başrolü hem de konunun tetikleyicisi. 2020 yapımı “Freaky / Sıra Dışı”ndan bu yana türün ihtiyacı olan sarışın afet rolünü üstlenmiş durumda. Ona “To All the Boys / Sevdiğim Tüm Erkeklere” serisiyle genç yetişkin dizi ve filmlerinin yıldız isimlerinden biri haline gelen Lana Condor eşlik ediyor. Nico Hiraga, Gavin Casalegno ve Tommi Rose da kadronun benzer yollardan geçen tamamlayıcıları. Genç sinemaseverler için gayet ilgi çekici bir kadro yani diyerek geçelim filme.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Konuyu Amazon Prime Video’dan ödünç alalım: “Beş arkadaş, gerçek hayata atılmadan önce son bir macera yaşamak için Tayland'daki Şeytanın Ağzı mağara sistemini keşfe çıkar. Ama çok geçmeden su altında hızlı, sessiz ve ölümcül bir şeyin peşlerinde olduğunu fark ederler. Boğucu karanlıkta güven yok olur, panik artar ve her yanlış adım hayatta kalma mücadelesine dönüşür.” Niye böyle bir maceraya atılıyorlar derseniz Sara’nın kaybettiği babasına yakın hissetme çabası. Babasının daha önce gezip anlattığı yerleri gezmek istiyor. Filmin özgün kısmı bundan ibaret. Gerisi beş kişilik grubun beklenen klişelerle savrulmasına çıkıyor. Elbette iki yakın arkadaş Sara ve Max arasında bir tartışma çıkar. Elbette grubun geri kalanı onlara ayak uydurmakta zorlanır. Bir şekilde o mağaraya ulaşıldığında da klişeler devreye girer. Mağarayı gezmek için iki yol vardır. Biri çok kolaydır. Diğer yol tehlikeli ve yasaktır. Bir korku/gerilim filminde olduğumuz için rehbere baskı yapılır ve yasaklar delinir. Filmin kusurları da bu sıralarda başlar. “The Devil's Mouth” beklenen köpekbalığı terörünü başlatmak için çok bekliyor. Kolaycı, sıradan ve klişe giriş için çok vakit harcıyor Wadlow. Vasat senaryonun sonrasında en azından biraz hızlanarak açıkları kapatmasını bekliyoruz ama nafile. Mağarada olmaması gereken Köpekbalığı için gerekli açıklamalar yapıldıktan sonra kedi fare oyununu izlememiz gerekiyor. Lakin film bir türlü o havayı yakalayamıyor. Her şeyin çok sıradan olduğunu düşünüyoruz. Daha da kötüsü bunun bir film olduğunu o kadar çok hissediyoruz ki kim ölmüş kim kalmış umurumuzda olmuyor. Bunda saldırı sahnelerinin kötü olmasının da payı var. Kan yok, gerilim yok, kıyasıya bir mücadele yok. Bir zorluk seviyesi de yok. Sahicilik duygusundan uzakta sadece ekrana bakar halde ne kadar izleyebilirsek o kadar dayanıyoruz. Rehberin “mağaraya saygı göster” cümlesini tekrarlamasına rağmen hiçbir anlamının olmaması kadar anlamsızlık fışkırıyor her yerden. Bir şekilde o mağaraya gidilmiş ve bir köpekbalığı saldırısı ile karşı karşıya kalınmışsa olacaklar bellidir. Atla deve değil. Teker teker gelir saldırır. Karakterler bağırıp çağırıp çığlık atar. Bunu her karakter için tekrarladınız mı finali görürsünüz. Bu kadar basittir ama “Şeytan'ın Ağzı” için bunu söylemek mümkün değil.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Bunca klişeyle yola çıkan filmin bu kadar kötü olmasını anlamak mümkün değil. En azından türün gereklerini yerine getirerek izlenir kılabilecek bir yönetmenlik yok ortada. Oyuncuların çabası da pek yok. Zaten enerjileri de bir hayli düşük. Filmin bu kadar kötü olmasının sebebi de öyle ortaya çıkıyor. Öylesine toplanıp öylesine çekip geçmişler. O halde seyirciye düşen de öylesine pas geçmek ve unutmak. Öldürecek 106 dakikası olanlar içinse yapacak bir şey yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;</description><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjq0eHXmH7puhC_5zlcCIIyv1H2XZ05RHjYJBRQZ2eJLNPtItcxZl49kUo6FwjIG-yb3Z2XZ40vjxR4n7ybEsIYCI3mr2GOiN1NFUFZi_KKCWXrz2t2VQ2O2NkFl4u1MB_cLI8X1XpHkUUkR_WslfysdnD0Q_ETfvtD45LFCKnRGEzI_aPR6rZvQA/s72-c/%C5%9Eeytan%C4%B1n%20A%C4%9Fz%C4%B1.jpg" width="72"/><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>Fabien Toulmé İstanbul'da!</title><link>http://www.bodakedi.com/2026/09/fabien-toulme-istanbulda.html</link><category>Kitap</category><author>noreply@blogger.com (bodakedi)</author><pubDate>Thu, 17 Sep 2026 18:46:09 +0300</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-37189619.post-2500703824227472241</guid><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEg-dC7LDw5F79fWBB_5xAEcvWAyJFfHSnha-zVlSnjlUWgNXzBJhI7-wMVmCTUOVNkUcSoYQlJj8v7qUpmWvoumcglpuG6ADCDYpHyU7Q71jCHf8xLcpWshyCp62GrgWgLz0bghL1ikvjyJ1sKtksKVzLFvXLuqA9oiJNu1xCJqq8I2DhHNK-j_0Q/s640/Toulme.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" data-original-height="343" data-original-width="640" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEg-dC7LDw5F79fWBB_5xAEcvWAyJFfHSnha-zVlSnjlUWgNXzBJhI7-wMVmCTUOVNkUcSoYQlJj8v7qUpmWvoumcglpuG6ADCDYpHyU7Q71jCHf8xLcpWshyCp62GrgWgLz0bghL1ikvjyJ1sKtksKVzLFvXLuqA9oiJNu1xCJqq8I2DhHNK-j_0Q/s1600/Toulme.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;En sevdiğimiz çizerlerden, Fransız çizgi roman üstadı Fabien Toulmé bir kez daha İstanbul’a geliyor. Desen Kitap sayesinde tanışıp hayran kaldığımız Toulmé, 26 Eylül’de imza ve söyleşi, 27 Eylül’de canlı çizim etkinliği ve imza ile Kadıköy Çizgi Festivali kapsamında Yoğurtçu Parkı'nda okurlarını bekliyor olacak. Toulmé deyince iki çift laf etmeden geçemem. Her kitabı aynı keyifle okunan çizerlerden biri olduğunu belirteyim. “Hakim'in Yolculuğu” serisi tam bir klasik diyebiliriz. Zaten dünya çapında tanınmasını sağlayan üç kitaplık seri aynı zamanda. Görece hafif ama iç ısıtan “Büyük Aşk”, her okuru etkileyecek ve kendine dönüp sorgulamasını sağlayacak öyküsüyle “İki Yaşam”, kulağa küpe insan hikayeleri sunan “Unutulmazlar” serisi, toplumcu bakış açısıyla çarpıcı kesitler anlattığı “Dünyadan Yansımalar” serisi ve sıcacık bir ebeveyn hikayesi anlatan “Beklediğim Sen Değildin” harika kitaplar. Son olarak “Ulis” yayımlanmıştı henüz okumadığım için bir şey diyemeyeceğim ama buraya kadar okuduysanız zaten ne kadar önemli bir çizer olduğunu anlamışsınızdır. Hem tanışmak hem de kitaplarını imzalatmak üzere orada olun diyerek pası bültene atıyorum.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Fransız çizgi roman sanatçısı Fabien Toulmé, Kadıköy Belediyesi Karikatür Evi'nin davetlisi olarak 25-27 Eylül tarihlerinde Yoğurtçu Parkı'nda düzenlenecek Kadıköy Çizgi Festivali kapsamında İstanbullu okurlarla buluşacak. Toulmé, güçlü anlatımı, gündelik hayatın içinden hikâyeleri ve insanı merkeze alan çizgileriyle Türkiye'de de geniş bir okur kitlesinin sevgisini kazanan önemli çizerlerden biri.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Özellikle Hakim'in Yolculuğu serisiyle okurlardan büyük ilgi gören Toulmé'nin eserlerini Türkiye'de bu denli özel kılan unsurlardan biri de farklı coğrafyalardan ve deneyimlerden gelen insanların hikâyelerine duyduğu merak ve empati. Bu nedenle İstanbul'daki buluşmaları da yalnızca bir imza etkinliğinin ötesine geçiyor; çizerin okurlarıyla bir araya geldiği, hikâyelerinin ve çizgilerinin konuşulduğu özel anlara dönüşüyor.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Fabien Toulmé'nin çizgileriyle yeniden buluşmak, eserleri üzerine sohbet etmek ve kendisinden imza almak isteyen tüm okurları Kadıköy Çizgi Festival'e bekliyoruz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadıköy Çizgi Festival'de Fabien Toulmé&lt;br /&gt;26 Eylül Cumartesi&lt;br /&gt;14.00 - 16.00 | İmza&lt;br /&gt;16.30 - 17.30 | Söyleşi: Fabien Toulmé &amp;amp; Ömer Şentürk&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolun Sonunda Bir Ev Var mı?&lt;br /&gt;Fabien Toulmé'nin eserlerinde konukseverlik, sürgün ve hafıza&lt;br /&gt;Editör ve çevirmen Ömer Şentürk moderatörlüğünde gerçekleşecek söyleşide, Toulmé'nin eserlerinde önemli bir yer tutan konukseverlik, sürgün ve hafıza kavramları üzerinden ''ev'' fikri ele alınacak. Hakim'in Yolculuğu başta olmak üzere Toulmé'nin eserlerinin izinden ilerleyecek bu buluşma, çizerin hikâye anlatıcılığına daha yakından bakmak için de önemli bir fırsat sunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;27 Eylül Pazar&lt;br /&gt;14.00 - 15.00 | Canlı Çizim Etkinliği&lt;br /&gt;15.30 - 17.30 | İmza&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;</description><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEg-dC7LDw5F79fWBB_5xAEcvWAyJFfHSnha-zVlSnjlUWgNXzBJhI7-wMVmCTUOVNkUcSoYQlJj8v7qUpmWvoumcglpuG6ADCDYpHyU7Q71jCHf8xLcpWshyCp62GrgWgLz0bghL1ikvjyJ1sKtksKVzLFvXLuqA9oiJNu1xCJqq8I2DhHNK-j_0Q/s72-c/Toulme.jpg" width="72"/><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>Death of the Pastor's Wife: Şehvet ve İstismar</title><link>http://www.bodakedi.com/2026/09/death-of-pastors-wife-sehvet-ve-istismar.html</link><category>Dizi Kritik</category><category>Dizi Raporu</category><category>Kritik</category><author>noreply@blogger.com (bodakedi)</author><pubDate>Tue, 8 Sep 2026 18:33:13 +0300</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-37189619.post-7174357167704010453</guid><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEh7ihSkriz1JmvpYsk_keY3_gLo3QDhwxnZwPtiQYzXXuHZC2N_Fdo1G46wiZWKI5hC2fDUrdwJRr_d7EVy0g8SXM8_XPLQe1evEJi9FAGJ96zYE67DVB1vsckpR9aV1kMqPYuyM9VRG5Wl-Al9zqQ9tV78AqOiApoMH2vCoNzyyW_Il71XM7T6OA/s600/Death%20of%20the%20Pastors%20Wife.png" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" data-original-height="600" data-original-width="480" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEh7ihSkriz1JmvpYsk_keY3_gLo3QDhwxnZwPtiQYzXXuHZC2N_Fdo1G46wiZWKI5hC2fDUrdwJRr_d7EVy0g8SXM8_XPLQe1evEJi9FAGJ96zYE67DVB1vsckpR9aV1kMqPYuyM9VRG5Wl-Al9zqQ9tV78AqOiApoMH2vCoNzyyW_Il71XM7T6OA/s1600/Death%20of%20the%20Pastors%20Wife.png" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Nisan 2024'te Kuzey Carolina'daki Lumber River State Park'ta bir kadın ateşli silah yarasıyla ölü bulundu. Resmi makamlar ölümü intihar olarak kaydetti. Boşanma hazırlığında olduğu ortaya çıkan bir kadındı Mica Miller. Ölümünün yarattığı soru işaretleri büyürken, ailesinin verdiği tepki ile dünyanın duyduğu öyküye dönüştü. Soru işaretleri halen sürerken Netflix belgeseli konuyu derleyip toparlayıp önümüze koydu.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;26 Ağustos itibariyle ekranlara gelen üç bölümlük dizi Mica Miller’ın öyküsünü anlatırken gerçeklerin de peşinden koşuyor. Yönetmen koltuğunda tanıdığımız bir ikili var. 2023 yapımı “Murdaugh Murders: A Southern Scandal / Murdaugh Cinayetleri: Güney Carolina’da Bir Skandal” ve 2025 yapımı “American Murder: Gabby Petito”ya imza atan Michael Gasparro ile Julia Willoughby Nason henüz dumanı üstünde olayı anlatmaya soyunmuşlar.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Çocukluğundan itibaren paylaşımcı ruhu ve enerjisiyle dikkat çeken bir kadın var karşımızda: Mica Miller. Erken yaşlardan itibaren kendini tanrıya, isaya ve kliseye adayan bir ruh. Her daim mutlu görünen bir kadın. Yaşıtı bir erkekle evlenip her şeyi tamamladı derken Güney Karolina'daki Solid Rock Kilisesi’ne gitmesiyle her şey değişiyor. Bu sayede pastör John-Paul Miller ile tanışıyoruz. Tanışmaz olaydık dedirten pastör ile Mica’nın gizli ilişkilerinin ortaya çıkması sonrası evliliğe kadar giden yolunda her şey normal diyebiliriz. Sonrası, işte o sonrası sinir bozucu şeylerin, darbelerin peş peşe geldiği bir kabus adeta. Pastörün din kisvesi altında, vaazlarında da sık sık işlediği gibi kadınları erkeğin hizmetine sunulmuş oyuncaklar gibi görmesiyle izleyiciyi beyninden vurulmuşa çevirecek şeyler yağmur gibi yağıyor. JP’nin bitmek bilmez şehveti, Mica’nın üzerine sürekli giden kontrol manyaklığı, say say bitmiyor.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Her kadının izlemesi gereken bir öykü bu. Tüm hayatının kontrolünü partnerine kaybeden her kadının izleyip bugün tamam dediği en küçük şeylerin bile ileride nelere yol açacağını görmesi için izlemesi gerekiyor. Ne olursa olsun öznenin, önemli olanın kendisi olduğunu görmesi için izlemesi gerekiyor. Hiçbir şeyin dünyanın sonu olmadığını görmesi için izlemesi gerekiyor.&amp;nbsp;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Belgeselin bunca sinir bozuculuğu arasında akıllardaki soru şu: Peki bütün bunlar ne kadar doğru. JP ve arkadaşlarından konuşan hiç kimse olmadığı için bilemiyoruz. Mica’nın yaşadıklarına tanıkları, kendi el yazmaları ve mesajları üzerinden tanık oluyoruz. Belgeselin en kötü yanı da bu. Tarafsızlığımızı yitiriyor ve JP’nin hapiste sürünmesini istiyoruz.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İtibarını yitirmiş pastör John-Paul "JP" Miller ve hayatını kaybeden eşi Mica Miller'ın çetrefilli vakasını anlatan “Death of the Pastor's Wife” izleyicisini çileden çıkaran bir belgesel. Öte yandan dava sürüyor. JP, federal dedektiflere yalan ifade verme ve Mica’ya uyguladığı siber taciz suçlarından yargılanıyor. Olayın cinayet olduğuna dair iddialara karşılık FBI’ın bu konuda bir suçlaması yok. Dünyanın her ülkesinde izlenen belgeselin ortak paydası ve sonucu ise JP’nin katil olduğu. Bu derece etkili suç belgeselinin kolay kolay gelmeyeceğini bilerek ekran başına geçmeyi ihmal etmeyin derim.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;</description><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEh7ihSkriz1JmvpYsk_keY3_gLo3QDhwxnZwPtiQYzXXuHZC2N_Fdo1G46wiZWKI5hC2fDUrdwJRr_d7EVy0g8SXM8_XPLQe1evEJi9FAGJ96zYE67DVB1vsckpR9aV1kMqPYuyM9VRG5Wl-Al9zqQ9tV78AqOiApoMH2vCoNzyyW_Il71XM7T6OA/s72-c/Death%20of%20the%20Pastors%20Wife.png" width="72"/><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>Satoshi Yagisawa’dan kalbi kırıkların, geçmişe tutunanların ve yeniden başlamaya çalışanların hikâyesi: Torunka Kafe</title><link>http://www.bodakedi.com/2026/09/satoshi-yagisawadan-kalbi-krklarn.html</link><category>Kitap</category><author>noreply@blogger.com (bodakedi)</author><pubDate>Tue, 8 Sep 2026 17:58:48 +0300</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-37189619.post-8737274422764292500</guid><description>&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhXEh2VV4MJ36rO1OtS3sF6bPZ1Nv2yBjF_JmZwyswhg8z94DOFARA3PIaTg4eO9at0k_t3j89byVrnevLEa9NS_OLO20izqugwWcxsZK6t5eCkySQmhOb0MC68N7Dv5fAN_61uKO92zLXMNVPPIKOLCxdQ9l47sEkfp6A7Wa5ycDvQZYlhJY2Czw/s640/Torunka%20Kafe%20%20Satoshi%20Yagisawa.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" data-original-height="427" data-original-width="640" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhXEh2VV4MJ36rO1OtS3sF6bPZ1Nv2yBjF_JmZwyswhg8z94DOFARA3PIaTg4eO9at0k_t3j89byVrnevLEa9NS_OLO20izqugwWcxsZK6t5eCkySQmhOb0MC68N7Dv5fAN_61uKO92zLXMNVPPIKOLCxdQ9l47sEkfp6A7Wa5ycDvQZYlhJY2Czw/s1600/Torunka%20Kafe%20%20Satoshi%20Yagisawa.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Elliden Fazla Dile Çevrilen “Morisaki
Kitabevi Günlükleri”nin Yazarından "Torunka Kafe” Athica Yayınları
etiketiyle raflarda yerini alıyor. Okurun içini ısıtan, şifa niyetine okunan
kitapları sevenler için biçilmiş kaftan olduğunu belirterek pası bültene
atıyorum.&lt;p&gt;&lt;/p&gt;

&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Bazen insanın ihtiyacı olan tek
şey, sıcak bir fincan kahve ve onu gerçekten dinleyen biridir. Morısaki
Kitabevi’nde Günler ile tanınan Japon yazar Satoshi Yagisawa, bu kez okurlarını
Tokyo’nun arka sokaklarında saklanan küçük bir kafeye davet ediyor. Japon
edebiyatının gündelik hayatın içindeki büyük duyguları yakalayan sıcak
anlatısını taşıyan Torunka Kafe, Athica etiketiyle Türkçede. Kitabın çevirisi
Ahmet Göksel Kurşunlu’ya ait.&lt;/p&gt;

&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Tokyo’nun eski mahallelerinden
birinde, kalabalığın uzağında küçük bir kafe: Torunka. Birkaç masa, özenle
demlenen kahveler, müdavimler ve kapısından içeri giren insanların
beraberlerinde getirdiği yarım kalmış hikâyeler...&lt;/p&gt;

&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Kafede yarı zamanlı çalışan
üniversite öğrencisi Shuichi, ilk aşkının ardından geçmişe tutunurken karşısına
Chinatsu çıkar. Genç kadının “önceki yaşamlarında sevgili oldukları” iddiasının
ardında, ikisinin çocukluğuna uzanan çok daha gerçek bir bağ vardır.&lt;/p&gt;

&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Torunka Kafe, yalnızca
Shuichi’nin değil, yolu bu küçük kafeden geçen insanların da hikâyesini
anlatıyor. Aşk, aile, yas ve yalnızlık etrafında şekillenen roman, Torunka’yı
geçmişle yüzleşmenin ve yeniden başlayabilmenin sessiz bir sığınağına
dönüştürüyor.&lt;/p&gt;

&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Yagisawa, büyük kırılmaları küçük
anların içinden anlatıyor: bir fincan kahve, yıllar sonra gelen bir karşılaşma,
unutulamayan biri ya da masada bırakılan kâğıttan bir balerin... Chinatsu’nun
her ziyaretinin ardından bıraktığı küçük balerin bile bir insanın ardında
bıraktığı izin simgesine dönüşüyor.&lt;/p&gt;

&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Torunka Kafe, “Bir şeyin değerini
neden çoğu zaman onu kaybettikten sonra anlarız?” sorusunun peşinden giden;
geçmişi değiştiremeyeceğimizi ama onunla kurduğumuz ilişkiyi
değiştirebileceğimizi hatırlatan, sakin ve duygusal bir roman.&lt;/p&gt;

&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/p&gt;

&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Arka Kapak Yazısı:&lt;/p&gt;

&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;ULUSLARARASI ÇOK SATAN YAZAR&lt;/p&gt;

&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;50’den Fazla Dile Çevrilen
Morisaki Kitabevi Günlükleri’nin Yazarından&lt;/p&gt;

&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;GEÇMİŞİ DEĞİŞTİREMEYİZ AMA
YARALARIMIZI BİRLİKTE SARABİLİRİZ&lt;/p&gt;

&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Tokyo'nun dar sokaklarına
gizlenmiş, sadece kedilerin ve tesadüfen yolu oraya düşenlerin bildiği o küçük
kafe… Burası sadece mükemmel demlenmiş kahveler içebileceğiniz bir yer değil;
aynı zamanda hayatın telaşında savrulan ruhların, kırık dökük hayallerin ve
geçmişin gölgelerinden kaçanların sığınağı.&lt;/p&gt;

&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Her ziyaretinde masaya peçeteden
yaptığı bir balerin bırakan gizemli Chinatsu, kaybettiği mutluluğu yıllar sonra
aynı mahallede arayan Hiroyuki ve sessizce yasını tutan genç Shizuku… Yolları
Torunka Kafe’nin ahşap masalarında kesişen bu üç kalp, birbirlerinin acılarına
ayna tutarken, en büyük mucizelerin sıradan günlerin içinde saklandığını
keşfedecekler.&lt;/p&gt;

&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Morisaki Kitabevi Günleri’nin
yazarından, içinizi ısıtacak, her satırında kahve kokusu ve umut taşıyan bir
hikâye…&lt;/p&gt;

&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/p&gt;

&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Torunka Kafe / Satoshi Yagisawa&lt;/p&gt;

&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Orijinal Adı: Days at the Cafe
Torunka&lt;/p&gt;

&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Japoncadan Çeviren: Ahmet Göksel
Kurşunlu&lt;/p&gt;

&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Türü: Roman&lt;/p&gt;

&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Yayınevi: Athica Yayınları&lt;/p&gt;

&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Sayfa Sayısı: 248&lt;/p&gt;

&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Fiyatı: 420 TL&lt;/p&gt;

&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/p&gt;

&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;</description><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhXEh2VV4MJ36rO1OtS3sF6bPZ1Nv2yBjF_JmZwyswhg8z94DOFARA3PIaTg4eO9at0k_t3j89byVrnevLEa9NS_OLO20izqugwWcxsZK6t5eCkySQmhOb0MC68N7Dv5fAN_61uKO92zLXMNVPPIKOLCxdQ9l47sEkfp6A7Wa5ycDvQZYlhJY2Czw/s72-c/Torunka%20Kafe%20%20Satoshi%20Yagisawa.jpg" width="72"/><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>Öngörü: Rüyalar ve Yaralar</title><link>http://www.bodakedi.com/2026/09/ongoru-ruyalar-ve-yaralar.html</link><category>Film Kritik</category><category>Kritik</category><author>noreply@blogger.com (bodakedi)</author><pubDate>Mon, 7 Sep 2026 19:08:30 +0300</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-37189619.post-8192876065235849650</guid><description>&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;span style="mso-ascii-font-family: Calibri; mso-bidi-font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;; mso-bidi-font-weight: bold; mso-fareast-font-family: Calibri; mso-hansi-font-family: Calibri;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEi8y8cWPxw0iewOLz3hasQM4YchkpULtiu9L7JntWwFpmzwF7z1INnPALkJxe0kKux1UyaWMgjZpJWJ204q0YjoVZyf_BENqSth05EqDOVzqBXKzY7hU0Ch_v24UB6aNdRYsK-WOVIapwkSM6mmH-cVqPwJhu79zYxVbiP97RbbRVlQfXyRd9iA6A/s600/%C3%96ng%C3%B6r%C3%BC.png" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" data-original-height="600" data-original-width="480" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEi8y8cWPxw0iewOLz3hasQM4YchkpULtiu9L7JntWwFpmzwF7z1INnPALkJxe0kKux1UyaWMgjZpJWJ204q0YjoVZyf_BENqSth05EqDOVzqBXKzY7hU0Ch_v24UB6aNdRYsK-WOVIapwkSM6mmH-cVqPwJhu79zYxVbiP97RbbRVlQfXyRd9iA6A/s1600/%C3%96ng%C3%B6r%C3%BC.png" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Ülkemizde
beklentilerine pek karşılık bulamayan Disney+ kafa karışıklıkları yaşamaya
başlayıp bir ara tüm yerli projeleri durdurduğunu ve desteğini keseceğini
açıklayarak küçülmeye gitmişti. Pazar payının iyice azaldığını görünce
Televizyon izleyicisine gel gel yaparak tekrar adım atmasıyla başlayan süreç
futbol izleyicisini de Ssport yayınlarıyla kazanma girişimiyle ilerledi. Peşi
sıra yerli projelere dönülmesi sürpriz olmadı. 28 Ağustos itibariyle ekranlara
geleceği açıklanan yerli film “Öngörü” için yapılan hazırlıkların her yeri
sarmasıyla ne kadar büyük oynandığını da gördük. Seçilen proje klasik yerli
film kalıbından uzak, daha evrensel daha batılı bir projeydi. En azından konusu
ve fragmanı itibariyle öyle görünüyordu. Öte yandan çok tanıdıktı.
Benzetilebilecek çok film var gibi görünüyordu. Son dönem filmlerinden bir
karma ile karşı karşıya olabilirdik. Filmin karşısına geçerken bunları
düşünmemek elde değildi. Hele bir de Ay Yapım işi olduğunu düşününce bugünün
yenisine dair düşük beklentiyle de olsa hazırdık nihayetinde.&lt;/span&gt;

&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="mso-ascii-font-family: Calibri; mso-bidi-font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;; mso-bidi-font-weight: bold; mso-fareast-font-family: Calibri; mso-hansi-font-family: Calibri;"&gt;Batılı
görünse de fazlaca televizyon işi gibi görünerek ilk darbeyi alan bir film
“Öngörü”. Fazla temiz, fazla ortalama bir iş olma ihtimali çok fazla. Bunu
doğuran da ortalama işlere imza atan bir künyeye sahip olması elbette. Filmin
senaristi 2005’te “Kapıları Açmak” dizisiyle başlayan uzun bir listeye imza
atan Sema Ergenekon. “Karadayı”, “Yargı”, “Yer Gök Aşk” gibi televizyon
izleyicisinin gönlünde taht kuran dizilere imza atmış ödüllü bir isim. Konfor
alanının dışına ilk kez çıkarak film senaryosuna soyunmuş. Künyenin geri kalanı
da televizyon dünyasından tamamlanmış. Film çekiliyor ama filmci yok gibi tuhaf
bir durum var. Yönetmen koltuğunda yine dizilerden aşina olunan ve Ergenekon
ile birlikte çalışmış Ali Bilgin oturuyor. Neyse ki ilk filmi değil. 2015’te
ilk filmine “Delibal”la imza atan Bilgin fena iş çıkarmamıştı. 2019’da gelen
ikinci film “Bir Aşk İki Hayat”ta da vasatı aşmıştı ama yine dizilere dönerek
devam etti nedense. Şu sıralar Beste Sultan Kasapoğulları ile birlikte “Doğanın
Kanunu” dizisi için motor diyen Bilgin araya da “Öngörü”yü sıkıştırmış diyelim.
Senarist ve yönetmen televizyon dünyasından olursa oyuncu kadrosu nerden olur?
Doğru bildiniz, televizyondan. &lt;/span&gt;Hilal Altınbilek ve Serkan Çayoğlu’nun
başrolleri paylaşırken onlara Olcay Yusufoğlu, Doruk Hasret Arı, Bora Karakul,
Sema Mumcu, Gökcen Gökçebağ, Yiğit Kalkavan ve Sedat Savtak eşlik ediyor.&lt;/p&gt;

&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Rüyalarında geleceği gören bir
kadının aşk ve tehlike dolu sürükleyici hikayesi olarak sunulan film için en
kısa ve öz cümle karşımızda tam bir çorba olduğu. Filmin konusunu resmi
kaynaktan aktaralım: Selen, rüyalarında başkalarının geleceğini görebilen özel
bir yeteneğe sahiptir. Bu sıra dışı güç, hem kendi hayatını hem de
çevresindekilerin kaderini değiştirme arzusunu beraberinde getirir. Ancak
gördüğü bir öngörü, Selen’i beklenmedik bir aşka ve zorlu bir sınavın tam
ortasına sürükler. Kemal ile kesişen yollar, aşk ve tehlike arasında ince bir
çizgide ilerleyen bir mücadeleyi başlatır. Selen’in alacağı kararlar, yalnızca
kendi kaderini değil, Kemal’in geleceğini de kökten değiştirecektir.&lt;/p&gt;

&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Hızlı bir girişle başlıyor film.
Selen rüyadan uyanıp harekete geçiyor ve gördüğü olaya dahil olarak kaderi
değiştiriyor. Ne kadar haklı olduğunu, yargısız infaz yapıp yapmadığını
bilmiyoruz. Takvime bolca not aldığını görerek inanıyoruz. Zira başka çaremiz
yok. Tek örnekle seyirciye geçmesi beklenen bu özel yeteneğe dair bir sürü
sorumuz var ama hiçbirini cevaplamak istemiyor film. Fantastik kanada
meyletmeyeceğini net bir şekilde gösteriyor. İkinci görüsü bir kabus. Kendi
ölümünü görüyor Selen. Araba çarpıyor ve yakışıklı bir adam yardıma koşuyor. Arabayı
ve adamı bularak kaderini değiştirme çabasını izliyoruz. Bir yapım şirketinde
senarist olması dışında hakkında hiçbir şey bilmediğimiz başrol ile üstü kapalı
laflarla geçiştirilen dublör Kemal’in eşleşmesi üzerinden akmaya çalışan bir
film Öngörü. O kadar kötü bir senaryo var ki karşımızda hiçbir soruyu
cevaplamaya çalışmadığı gibi, açtığı yan öyküleri de öylece bırakıyor. Sağlam
atılmayan temelin üzerine yarım yamalak katlar çıkarak finale yürümeye
çalışıyor. Kilit sahnelerde de klişelere başvuruyor. Damar cümlelerle yağmur
altında gelen itiraflar, “iki yaralıyız tamir ederiz birbirimizi” mottosuyla
dikiş nakışlar, bir anda aşk bıcırığı olmalar derken tamamen aşk filmine
dönüşen Öngörü’nün bir dramaturji ile mantıkla, izlekle, kurguyla da işi yok.
Zira her şey fazlaca hızlı gelişiyor. Mantık dışı bir uzaklaşma, gereksiz
fobiler derken tamamen çorbaya dönüşen filmin finalini de umursamaz hale
geliyoruz. Tüm bu süreç boyunca başka bir görüsü olmuyor Selen’in. Nedenini
bilmediğimiz gibi en ufak bir tahminimiz de yok. Oyuncuların çabasına ve
yönetmenin tertemiz sekanslarına rağmen gittikçe uzaklaştığımız filme çok
parlak bir fikirmiş gibi sunulan güya şaşırtmacalı bir sonla nokta koyarken
adeta gördüğümüz kabustan uyanıyoruz.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Çok özgün olmasa da hikayesi ümit
vaat eden ve her şeye gebe olsa da klişe aşk öyküsü uğruna heba edilmiş bir film
olmaktan öteye geçemiyor Öngörü. Platform için yapıldığının farkında değil
gibi. Sanki tv filmi edasında, mutlaka beğendirme çabasında işleniyor. Farklıyı
kovalamak yerine tanıdık olana gitme tuzağına düşmek evrensel düşün yerel
uygula mottosunun örneği olsa gerek. Anlaşılan platformlarda özgün film izlemek
için daha çok bekleyeceğiz.&lt;/p&gt;

&lt;/div&gt;</description><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEi8y8cWPxw0iewOLz3hasQM4YchkpULtiu9L7JntWwFpmzwF7z1INnPALkJxe0kKux1UyaWMgjZpJWJ204q0YjoVZyf_BENqSth05EqDOVzqBXKzY7hU0Ch_v24UB6aNdRYsK-WOVIapwkSM6mmH-cVqPwJhu79zYxVbiP97RbbRVlQfXyRd9iA6A/s72-c/%C3%96ng%C3%B6r%C3%BC.png" width="72"/><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>Ayrıntı Yayınları’ndan Eylül Yenileri</title><link>http://www.bodakedi.com/2026/08/ayrnt-yaynlarndan-eylul-yenileri.html</link><category>Kitap</category><author>noreply@blogger.com (bodakedi)</author><pubDate>Mon, 31 Aug 2026 19:08:42 +0300</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-37189619.post-5565986057374875498</guid><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEgUbcbC7XZyCps5Jc5lj20sOO1jhGUD35Cb0cHCn9tBu8wwF8HBOAwZFFB5hq2nlEpM7WaXSsG0OQs1IxmUDqKumN_y0yLn_Kx8hf4xj7A7BThPrynFb8hZDqEqqrppvb4dgs0Fv9jtOPH3YuALiuCzGjV7pIioDRdgECsTn_usvowx57M7DG5Tuw/s640/Ayr%C4%B1nt%C4%B1%20Eyl%C3%BCl.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" data-original-height="419" data-original-width="640" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEgUbcbC7XZyCps5Jc5lj20sOO1jhGUD35Cb0cHCn9tBu8wwF8HBOAwZFFB5hq2nlEpM7WaXSsG0OQs1IxmUDqKumN_y0yLn_Kx8hf4xj7A7BThPrynFb8hZDqEqqrppvb4dgs0Fv9jtOPH3YuALiuCzGjV7pIioDRdgECsTn_usvowx57M7DG5Tuw/s1600/Ayr%C4%B1nt%C4%B1%20Eyl%C3%BCl.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Ayrıntı Yayınları Eylül ayını dokuz kitapla karşılıyor. Ayın en önemli kitabı nihayet yeni çevirisiyle kavuşacağımız eşsiz Michel Foucault kaynağı “Deliliğin Tarihi”. Camilla Barnes’ın edebiyat dünyasına adım attığı ilk romanı “Her Zamanki O Öldürme Arzusu” okura bir tiyatro oyunu izliyormuş gibi hissettirmesiyle öne çıkıyor. Mini Kitaplar’ın bu ayki yenisi Burcu Kapı imzalı “Futbol” tam da tüm haftasonlarını maçla geçirenler için yeni bir bakış açısı çağrısı. Pierre-Marie Morel’in “Atom ve Zorunluluk: Demokritos, Epikuros, Lucretius” Felsefe dizisinin, Nesîmî’nin “Dîvân (Seçmeler)”i Şiir dizisinin, Eugénia Palieraki’nin “MİR Devrimci Sol Hareket [Şili MİR’inin Eleştirel Tarihi]” de Yakın Tarih dizisinin yeni kitapları olarak meraklılarını bekliyor. “Pas” ve “Sapak” ile tanıdığımız Celal Güngördü’nün yeni romanı “Bana Tahir’i Sormayın” da ayın dikkat çekenlerinden.&amp;nbsp; Çağla M. Işın Alemdar’ın büyük bir eksiği ve ihtiyacı giderecek çalışması “Evcil Hayvan Kaybında Yas”ın altını kalın çizgilerle çizmek gerek. Yazar Arzu Başer’in kitap kahramanlarının dünyasına yolculuk yapan üç kardeşin hikâyesinin sonuncusu olan “Zorbalar Ofsayta Düştü” de çocukların ilgisine mazhar. "Deliliğin Tarihi"ni mutlaka kitaplığınıza ekleyin diyerek pası kitapların detayları için bültene atıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;&lt;b&gt;Deliliğin Tarihi - Michel Foucault&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bugün modern psikiyatrinin uzmanlık alanı haline gelmiş “delilik” nasıl doğdu? Bir deneyim olarak Batı düşünce dünyasında nasıl inşa edildi, ne gibi etkiler üretti ve elbette nelerden etkilendi? “Kapatma” fikri hangi sorunları çözmek üzere bulundu ve zamanla nasıl böylesine güç kazandı?&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Foucault’nun klasik mertebesine ulaşmış elinizdeki kitabı, merkezine işte bu soruları koyarak, deliliğin tarihin farklı dönemlerinde akıl ile akıldışı arasında hep yeniden çizilen o çizgiyle beraber nasıl farklı şekillerde tanımlanıp sınıflandırıldığını, neden yeni figürler kazandığını ve bambaşka kurumsal mekanizmalar içinde nasıl farklı muameleler gördüğünü çözümlüyor. Bu bakımdan sadece deliliğin değil, aynı zamanda Batı aklının da tarihini yapıyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Orta çağın sonundan Rönesans’a, oradan klasik döneme ve son olarak deliliği bir akıl hastalığı olarak teşhis eden modern psikiyatriye ilişkin barındırdığı kapsamlı analizleriyle, düşünürün tarihsel laboratuvarını bütün yalınlığıyla takdim ettiği bir eser olarak karşımıza çıkıyor Deliliğin Tarihi. Aydınlanma’nın erken döneminden Paris’teki Genel Hastane’nin kuruluşuna, Goya’dan Nietzsche’ye kadar uzanan muazzam zenginlikteki bir malzemeyi incelikle uç uca ekleyerek, tarih boyunca negatif imalarla ilintilendirilen deliliğin temsil ettiği yaratıcı ve özgürleştirici güçlere de işaret ediyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Yeni Türkçe çevirisiyle yayımlanan bu eser, aklın bugün nasıl kurulduğunu, akıldışılığın hangi yeni biçimlerinden, günümüz bilimleri ve toplumsal kurumları aracılığıyla nasıl ayırt edildiğini, rasyonellik, makullük ve toplumsal makbullük ehliyetinin günümüzde hangi koşullara bağlandığını anlamak için eşsiz bir kaynak.&lt;br /&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;Orijinal Adı: Histoire de la folie à l'âgeclassique / Çevirmen: P. Burcu Yalım / Dizi Adı: Foucault Kitaplığı / 592 sayfa /&amp;nbsp; 850 TL&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;&lt;b&gt;Her Zamanki O Öldürme Arzusu - Camilla Barnes&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Elli yıllık bir evlilikte artık hiçbir tartışma yeni değildir. Söylenecek sözler ezberlenmiş, kırgınlıklar yerleşmiş, alışkanlıklar ise karakterlerin ayrılmaz parçası olmuştur. Ama bütün bunların altında kopmayan bir sevgi bağı vardır.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Camilla Barnes da bu kitabı yazarken kendi ezberlerinden, kendi ailesinden ilham alıyor. Emekli bir felsefe profesörü olan babası,lafını hiç sakınmayan annesi ve yıllarını onları gözlemlemekle geçirmiş kızları. Kızlarının ebeveynleriyle ilgili iğneli yorumlarına, yalnızca okurun erişebildiği, annenin gençlik yıllarından kalan mektuplar eşlik ediyor. Bunlar aracılığıyla okur hem karakterlerin arasındaki sevgi bağına hem de belki herkesin zaman zaman yaşadığı“her zamanki o öldürme arzusu”na şahit oluyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Anne babasının bitmek bilmeyen çekişmelerine yıllar boyunca tanıklık etmiş kızlarının gözünden anlatılan roman, üç kuşağın dünyayı birbirinden ne kadar farklı şekillerde deneyimlediğini incelikle ortaya koyuyor. Geçmişe sıkı sıkıya bağlı ebeveynler, onların arasında sıkışıp kalan çocukları ve değişen dünyanın değerleriyle yetişen torunlar... Aynı aileye mensup bu üç kuşak bambaşka diller konuşuyor; sevgiyi, özgürlüğü ve sorumluluğu farklı biçimlerde tanımlıyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Yıllarını tiyatroya vermiş, sahnenin oyunculuk dışında her aşamasında rol almış Camilla Barnes’ın edebiyat dünyasına adım attığı ilk romanı. Tiyatro tecrübesiyle edebiyatı birleştirdiği bu çıkış kitabında okur bazen kendisini bir tiyatro oyunu izliyormuş gibi hissederken bazen de durup 50 yıllık bir evliliğin portresine bakma fırsatı buluyor.&lt;br /&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;Orijinal Adı: The Usual Desire to Kill / Çevirmen: Didar Zeynep Batumlu / Dizi Adı: Edebiyat / 208 sayfa / 260 TL&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;&lt;b&gt;Futbol * İnsanın Kendiyle Maçı / Burcu Kapu&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Futbolun hepimizi bir şekilde kendine çeken bir tarafı vardır; belki her oyun gibi... İlgilenmesek de ona dair bir şeyler tanıdıktır. Takımların adlarına, bazı oyunculara aşinayızdır, belki oyunun kurallarını bile biliriz; hiç olmasa birkaç maç izlemişizdir. Peki futbolu geniş kitleler için vazgeçilmez kılan nedir? Nasıl ve neden taraftar oluruz, izleyicinin oyundaki yeri ve rolü nedir? Futbolu, diğer tüm sporların arasından sıyrılıp küresel bir endüstriye dönüştüren dinamikler nelerdir?&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Burcu Kapu Futbol kitabıyla bu soruların peşine düşerek okurlara yeni bir bakış açısı sunuyor. Yalnızca futbolun ne olduğunu, oyunun kurallarını anlatmanın ötesine götürüyor bizleri. Tarihle, toplumla, kültürle şekillenen ve hayatın içinde kendine karşılık bulan futbolu tam da burada, insan hayatıyla ve duygularıyla ilişkilendirerek üzerimizde bıraktığı etkiyi anlamaya davet ediyor.&lt;br /&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;Dizi Adı: Mini Kitaplar / 120 sayfa / 160 TL&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;&lt;b&gt;Atom ve Zorunluluk: Demokritos, Epikuros, Lucretius / Pierre-Marie Morel&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Demokritos, Epikuros ve Lucretius antik atomculuğun önde gelen üç figürüdür. Oluşturdukları doğa felsefesine göre her şey boşlukta hareket halindeki atomlardan oluşmuştur. Dolayısıyla dünya ne organize eden bir zekadan ne de amaçları belirleyecek bir niyetten oluşmuştur. O, saf bir zorunluluğun eseridir. Dahası Demokritos, zorunluluğun var olan her şeyin ve tüm olayların ilkesi olduğunu belirtmektedir. Bununla birlikte, Epikurosçular bu elle tutulmaz ilkenin gücünü, zorunlu olanın ne kuvvetini ne de gerçekliğini inkâr etmeden sınırlamaya çabalamışlardır.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Böylesi bir tartışma konusunun zorlukları onun kozmolojik veyahut fiziki boyutlarının ötesindedir. Bu zorluklar aynı zamanda bilgi felsefesi ve ahlak felsefesi alanlarını da ilgilendirmektedir: Eylemlerimiz bir zorunluluğa tabi olsa bile kendi yargımızı yürütebilir miyiz? Mutlu olmaya veya iyi davranmaya çabalayabilir miyiz? Epikurosçuların atomculuğun kurucusuna yönelttikleri itiraz özde yatmaktadır. Öyleyse, Demokritos’un bizi davet ettiği gibi zorunluluğun hegemonyası altına girmek mi gerekmektedir? Ya da tersine, Epikuros ve Lucretius’un da belirttiği gibi her şeyin kendi kuvvetinde olmadığına ve bizlerin bize tabi olan şeyler üzerinde esasen otonom olduğumuza ikna olmak mı uygundur?&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Antik atomculuğun, kendi içsel çatışmalar oyununda, zorunluluk sınavına dünyanın gerçekliği karşısında karar verme talimini bir özgürlük talebi olarak yerleştirerek sorduğu temel sorusu bundan ibarettir.&lt;br /&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;Orijinal Adı: Atome et Nécessité Démocrite, Épicure, Lucréce / Çevirmen: Nil Selin Özkan / Dizi Adı: Felsefe / 112 sayfa / 180 TL&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;&lt;b&gt;Dîvân (Seçmeler) - Nesîmî&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Mende sığar iki cihân, men bu cihânasığmazam&lt;br /&gt;Gevher-i lâmekân menem, kevn ü mekâna sığmazam&lt;br /&gt;Nâra yanan şecermenem, çerḫeçıḫanhacermenem&lt;br /&gt;Gör bu oduñzebânesin, men bu zebânasığmazam&lt;br /&gt;Gerçi bugünNesîmîyem, Hâşimîyem, Kureyşîyem&lt;br /&gt;Bundan uludur âyetüm, âyet ü şânasığmazam&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki dünya bana sığar, ben bu dünyaya sığmam&lt;br /&gt;Mekânsızlık cevheri benim; varlığa, mekâna sığmam&lt;br /&gt;Ateşte yanan ağaç benim, gökyüzüne çıkan taş benim&lt;br /&gt;Gör bu ateşin yalazını, ben bu yalaza sığmam&lt;br /&gt;Gerçi bugünNesîmî’yim, Hâşimîyim, Kureyşîyim&lt;br /&gt;Âyetim bundan yücedir; âyete, şana sığmam&lt;br /&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;Dil İçi Çeviren: Mehmet Kanar / Dizi Adı: Şiir / 208 sayfa / 320 TL&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;&lt;b&gt;MİR Devrimci Sol Hareket [Şili MİR’inin Eleştirel Tarihi] - Eugénia Palieraki&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Köklü bir mücadele tarihine sahip Şili işçi sınıfı hareketi 1960’lara kadar iki ana kitle partisi olan Sosyalist Parti ve Komünist Parti’nin denetimi altındaydı. Latin Amerika’da gelişen ve özellikle 1959 başında Küba’da iktidarı ele geçiren gerilla savaşlarının etkisi yepyeni bir siyasî hareketin doğmasının yolunu açtı. Bağımsız sendikal örgütlenmelerden yaygın öğrenci hareketlerine ve mevcut geleneksel sol parti tabanlarından irili ufaklı radikal topluluklara kadar geniş bir kesim 1965’te MİR (Devrimci Sol Hareket) adı altında bir araya geldi. “Şili’nin ulusal ve sosyal kurtuluşunu arayan işçi sınıfının ve ezilen kesimlerinin Marksist-Leninist öncüsü” olarak örgütlenen bu yeni oluşum, geleneksel siyasî yapı dışında yeni bir siyasî hareket niyetine işaret ediyordu ve hızla ülkedeki siyaset yapma tarzını da değiştirmeye başladı. “Proletaryayı siyasî olarak silahsızlandıran”, iktidarı “barışçıl yol” ile ele geçirmeyi benimseyen anlayışın karşısına “silahlı mücadele” fikrinin kaçınılmazlığını koyan MİR ülkede Halk Birliği döneminde bin gün boyunca yaşanan olağanüstü sosyal ve siyasî devrimin en militan aktörü oldu. Elinizdeki Şili MİR’inin Eleştirel Tarihi kitabı sonraki yıllarda uluslararası sol hareket üzerinde çok önemli etkiler bırakacak olan bu olağanüstü hareketin kökenlerini yeniden ele alıp takip ederek Latin Amerika ve Şili’de 1960’ların tarihsel görünümünü ayrıntılı biçimde ortaya koyuyor. Bu çaba aynı zamanda MİR’in temsil ettiği değerler silsilesinin özgün, evrensel, kapsamlı bir tablosunu da resmetmektedir: Toplumda onurlu bir yaşamı güvence altına alan insanî birlikteliği kurmak için dayanışma, adalet, sadakat, sevgi, özgürlük, yaratıcılık... Etnik-kültürel ve çeşitli kimlikler temelinde davranışları, alışkanlıkları ve değerleri ve genel olarak yeni bir kadın ve yeni bir erkek oluşumuna katkıda bulunan tüm unsurları teşvik... Uluslararası vahşî kapitalizmin zorba küreselliğine karşı dünyada tüm sömürülen ve ezilenlerin enternasyonalizmi... “Halk, bilinç, silah...”: Silinmeyen bir mücadele çığlığı!&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;Orijinal Adı: Naissance d'une Révolution: Histoire critiqe du MIR chilien / Çevirmen: Emirhan Oğuz / Dizi Adı: Yakın Tarih / 256 sayfa / 400 TL&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;&lt;b&gt;Bana Tahir’i Sormayın - Celal Güngördü&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;“Bana bir mezar taşı yap, yoksa öleceğim.”&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Tahir, ölüm haberinin geldiği gece Ezo’nun rüyasına bu sözlerle girer.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Ölüm bir insanın hikâyesini bitirmeye yetmez.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Geride kalanların her biri başka bir Tahir’i hatırlar. Bir fotoğraftaki yüz değişmez belki, ama o yüze bakan göz değişir. Söylenmiş sözler başka anlamlara bürünür, suskunluklar yıllar sonra dile gelir.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Ezo bir heykeltıraştır. Taştan yüzler yontarken bunun onlara yeni bir hayat vermeyeceğini bilir. Yüzlerin hikâyesi çoktan tamamlanmış görünse de onun asıl sorusu başkadır: İnsan, geçmişte gördükleri kadar görmediklerinden de sorumlu mudur? Ezo, bu sorunun peşine düşerken o yüzlerin hiç anlatılmamış hikâyelerine yaklaşır.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Ya insanı asıl anlatan, gördüklerimiz değil de gözden kaçırdıklarımızsa?&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Ya onu en çok, bakmadan geçtiğimiz yerde kaybetmişsek?&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;“Doğmadan önceki yüzünü göster bana.”&lt;br /&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;Dizi Adı: Edebiyat / 208 sayfa / 200 TL&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;&lt;b&gt;Evcil Hayvan Kaybında Yas * Yas Sürecini ve Kendimizi Anlamak / Çağla M. Işın Alemdar&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;“O sadece bir hayvan” cümlesini duydunuz mu hiç?&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Muhtemelen duydunuz. Belki bir yakınınızdan, belki iş arkadaşınızdan, belki komşunuzdan. Muhtemelen o cümlenin ne kadar yanlış olduğunu, içinizde taşıdığınız o ağırlıkla zaten biliyorsunuz.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Yıllarınızı birlikte geçirdiniz. Sabahları sizi ilk o karşıladı, en zor gecelerde yanınızda o vardı. Ortak bir diliniz, ortak sessizlikleriniz, yalnızca ikinizin bildiği küçük ritüelleriniz oluştu zamanla. Hayatınızın o kadar içine işledi ki varlığı sıradan, yokluğu ise akılalmaz geldi.&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Şimdi o yokluğun nasıl bu kadar yer kapladığını anlamaya çalışıyorsunuz.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Çağla M. Işın Alemdar bu kitabı ne acıyı hafifletmek ne de teselli etmek için yazdı. Yas sürecini; inkârı, öfkeyi, utanılan rahatlama duygusunu, suçluluğu olduğu gibi, saklamadan anlatmak için yazdı. Çünkü yaşadığınız şeyi adlandırmak, onu taşımayı biraz daha mümkün kılar.&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Burada cevaplar değil, tanıdık bir ses bulacaksınız. Belki de zaten en çok buna ihtiyacınız var.&lt;br /&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;Dizi Adı: Düşbaz / Kişisel Gelişim / 80 sayfa / 180TL&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;Zorbalar Ofsayta Düştü - Arzu Başer&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Dostluğun rengi olur mu? Berke ile Rüzgar’ın hikâyesini okuduktan sonra bu sorunun yanıtına “evet” diyebilirsin. On yaşında olan her çocuk gibi Berke ve Rüzgar iki tatlı çocuktur. Biri kıvır kıvır saçlarıyla, harika futboluyla tam bir liderdir. Rüzgar’dan bahsediyoruz. Diğeri ise her zaman pek çok konuda ilginç bilgileri paylaşmaktan geri durmayan, kar beyazı saçları ve masmavi gözleriyle görenleri ilk anda etkileyen Berke.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Bu iki arkadaşın okul hayatı, futbol maceraları, arkadaşlık meseleleri ve tabii ki kitapların dünyası olan “kahramanlar dünyası” yolculukları bir okur olarak senin de ilgini çekecektir, bu kesin! Peki “zorbalık” da nereden çıktı diyorsan, bazı anahtar kelimelerle bu zorbalık hikâyesinin ne olduğunu anlayacaksın: kar beyaz saçlar, futbol, kitapların farklı dünyası.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Yazar Arzu Başer’in kitap kahramanlarının dünyasına yolculuk yapan üç kardeşin hikâyesinin sonuncusu olan Zorbalar Ofsayta Düştü, bir devam hikâyesi değil sadece, aynı zamanda yepyeni bir macera sunuyor.&lt;br /&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;Resimleyen: Beyza Başal / Dizi Adı: Dinozor Çocuk / 144 sayfa / 200TL&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;</description><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEgUbcbC7XZyCps5Jc5lj20sOO1jhGUD35Cb0cHCn9tBu8wwF8HBOAwZFFB5hq2nlEpM7WaXSsG0OQs1IxmUDqKumN_y0yLn_Kx8hf4xj7A7BThPrynFb8hZDqEqqrppvb4dgs0Fv9jtOPH3YuALiuCzGjV7pIioDRdgECsTn_usvowx57M7DG5Tuw/s72-c/Ayr%C4%B1nt%C4%B1%20Eyl%C3%BCl.jpg" width="72"/><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>2025 Arthur C. Clarke Ödüllü “Annie Bot” April’den Raflarda!</title><link>http://www.bodakedi.com/2026/08/2025-arthur-c-clarke-odullu-annie-bot.html</link><category>Kitap</category><author>noreply@blogger.com (bodakedi)</author><pubDate>Fri, 28 Aug 2026 18:34:20 +0300</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-37189619.post-4085911003508901758</guid><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEiimtVBVtbPA6167a_TdeVUFaZZDiEF2gr5B8LyFeDcbTjYA4n_oQcXK6IGPQIZYAgIQyNH8cFE-VbrnpIBuqf7CMHTnhkKgaxaERrB_ERQ8NxOX1waEZxe-X1i4jBW1wtqbC7l0ZOmf40a1PIP-DlOkl66rOU50JcqWT4TcwAMz5czfp4PMxl2FA/s640/Annie%20Bot%20%20Sierra%20Greer.png" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" data-original-height="640" data-original-width="411" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEiimtVBVtbPA6167a_TdeVUFaZZDiEF2gr5B8LyFeDcbTjYA4n_oQcXK6IGPQIZYAgIQyNH8cFE-VbrnpIBuqf7CMHTnhkKgaxaERrB_ERQ8NxOX1waEZxe-X1i4jBW1wtqbC7l0ZOmf40a1PIP-DlOkl66rOU50JcqWT4TcwAMz5czfp4PMxl2FA/s1600/Annie%20Bot%20%20Sierra%20Greer.png" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;April Yayınları Eylül ayını bilim kurgu severlerini mutlu edecek bir kitapla karşılıyor. Yılın en çok konuşulan ve seçkilerle ödüllerin gediklisi haline gelen “Annie Bot” raflarda yerini alıyor. Türü sevenlerdenseniz yayınevinin çağrısına kulak verin derim: “Yapay zekâ çağında aşk, erkeklik, kadınlık ve özgür irade üzerine yılın en çok konuşulan romanı raflarda: Sierra Greer'dan 2025 Arthur C. Clarke Ödüllü ANNIE BOT. Çağdaş bilim kurgunun son yıllardaki en dikkat çekici romanlarından Annie Bot, Sierra Greer imzasıyla April Yayıncılık etiketiyle Türkçede.” Konusu ilgi çekici, aldığı övgüler ve tepkiler de merakımızı arttırıyor. Heyecanla bekliyoruz. O halde buyrun daha fazlası için bültene diyerek pası atıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2025 ARTHUR C. CLARKE ÖDÜLÜ KAZANANI&lt;br /&gt;2026 PRIX LIBR'À NOUS ÖDÜLÜ KAZANANI&lt;br /&gt;SCIENTIFIC AMERICAN // NPR YILIN EN İYİ ROMANI SEÇKİSİ&amp;nbsp;&lt;br /&gt;GOODREADS OKUR ÖDÜLLERİ EN İYİ BİLİM KURGU FİNALİSTİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Stella'lar yemek yapan, ev temizleyen, çocuk bakan, sevişen, susan, her duruma uyum sağlayan, sahiplerinin ihtiyaçlarına göre şekillenen yapay zeka harikası dişiler.&lt;br /&gt;Annie de onlardan biri.&lt;br /&gt;Kusursuz bir sevgili olmak üzere tasarlandı.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Sahibi Doug'ın duygusal ve fiziksel ihtiyaçlarını karşılamak, her akşam onu evde beklemek, seçtiği kıyafetleri giymek, ruh haline göre libidosunu coşturmak, sevdiği sıcaklıkta kalmak, fantezilerini gerçekleştirmek üzere programlandı.&lt;br /&gt;Görevi net: Doug'ı mutlu edecek.&lt;br /&gt;Annie çabalıyor, gerçekten çabalıyor. Çabaladıkça insanlık hallerini öğreniyor. Merak etmeyi, sır saklamayı, arzu duymayı, kıskanmayı, utanmayı, korkmayı, istemeyi...&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Doug onun "gerçek bir kadın gibi" davranmasını istiyor. Annie gerçeğe yaklaştıkça, kusurları artıyor. Ne kadar kadınlaşırsa, itaatkar olmaktan o kadar çıkıyor. Ne kadar hissederse, o kadar sorguluyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;2025 ve 2026'nın en çok konuşulan kalemlerinden Sierra Greer, Annie Bot'ta yakın geleceğin teknolojik kabusunu en eski iktidar hikayelerinden birinin içinden anlatıyor. Arzu ile tahakküm, şefkat ile sahiplik, aşk ile zorbalık arasındaki ince çizgiyi cesurca kurcalayan Annie Bot, yapay zeka çağında erkeklik, kadınlık, beden, özgür irade ve iktidar üzerine kışkırtıcı bir roman, benzersiz bir meydan okuma.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Serkan Göktaş'ın çevirisiyle.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;"ANNIE BOT, DUVARLAR ÜZERİNİZE KAPANMAYA BAŞLADIĞINDA KALBİNİZE YAKIN TUTACAĞINIZ O MÜTHİŞ KİTAP."&amp;nbsp;&lt;br /&gt;WASHINGTON POST&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"KIŞKIRTICI... DİJİTAL ÇAĞ İÇİN YENİ FRANKENSTEIN ÖYKÜSÜ... İKTİDAR, ÖZERKLİK VE YARATTIĞIMIZ VARLIKLAR BİZİ AŞTIĞINDA NELER OLACAĞI ÜZERİNE ZENGİN BİR KURGU."&lt;br /&gt;ESQUIRE&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"SÜRPRİZLERLE DOLU, İNCELİKLE KALEME ALINMIŞ... NEFİS VE DÜŞÜNDÜRÜCÜ BİR ROMAN."&lt;br /&gt;NEW SCIENTIST&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sierra Greer Minnesota’da büyüdü. Bir dönem öğretmenlik yapan Greer bugün Connecticut’ın kırsalında yaşıyor ve geleceğe dair hikâyeler yazıyor. Annie Bot, Greer’e bilimkurgu edebiyatının en prestijli ödüllerinden 2025 Arthur C. Clarke Ödülü’nü kazandırdı. Roman ayrıca 2026 Prix Libr’à Nous Ödülü’nün sahibi oldu; Scientific American ve NPR’ın yılın en iyi kitapları arasında yer aldı ve Goodreads Okur Ödülleri’nde En İyi Bilimkurgu kategorisinde finalist seçildi. Greer, Annie Bot’u yazarken robot bir sevgilinin hikâyesinin kendisine arzu, saygı ve özlem kavramlarını yeni ve tuhaf biçimlerde araştırma özgürlüğü verdiğini söylüyor.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Annie Bot / Sierra Greer&lt;br /&gt;Çeviren: Serkan Göktaş&lt;br /&gt;Yayınevi: April, 1. Baskı Eylül, 2026&lt;br /&gt;Türü: Roman&lt;br /&gt;Sayfa: 328&lt;br /&gt;Fiyat: 440 TL&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;</description><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEiimtVBVtbPA6167a_TdeVUFaZZDiEF2gr5B8LyFeDcbTjYA4n_oQcXK6IGPQIZYAgIQyNH8cFE-VbrnpIBuqf7CMHTnhkKgaxaERrB_ERQ8NxOX1waEZxe-X1i4jBW1wtqbC7l0ZOmf40a1PIP-DlOkl66rOU50JcqWT4TcwAMz5czfp4PMxl2FA/s72-c/Annie%20Bot%20%20Sierra%20Greer.png" width="72"/><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>The End of Oak Street: Banliyöde Dinozorlar ve Solucanlar</title><link>http://www.bodakedi.com/2026/08/the-end-of-oak-street-banliyode.html</link><category>Film Kritik</category><category>Kritik</category><author>noreply@blogger.com (bodakedi)</author><pubDate>Thu, 27 Aug 2026 19:21:09 +0300</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-37189619.post-2420336419413164463</guid><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEg_KttzOyRtmo9SfarmHcSFM67ffJppI-BvhCvgHpyvgdX2SFq513miIeN3QnRWAg4dvvleGVwwcovjCmESGWmiGz8SrjwrxX-Ex8CzxHrBRYlhmpl9eGfNXK9PKb3BU10KdhwmCHkgwPD_6NJNVq9uZtu5VNWfoR1S8Fe7KVPecETKEisRqFivnA/s603/The%20End%20of%20Oak%20Street.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" data-original-height="603" data-original-width="480" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEg_KttzOyRtmo9SfarmHcSFM67ffJppI-BvhCvgHpyvgdX2SFq513miIeN3QnRWAg4dvvleGVwwcovjCmESGWmiGz8SrjwrxX-Ex8CzxHrBRYlhmpl9eGfNXK9PKb3BU10KdhwmCHkgwPD_6NJNVq9uZtu5VNWfoR1S8Fe7KVPecETKEisRqFivnA/s1600/The%20End%20of%20Oak%20Street.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Bundan tam on iki yıl önceydi. Bir korku filmi dilden dile dolaşıyor ve türe yeni bir soluk getirdiğinden bahsediliyordu. Ödül avcısına dönüşerek karşımıza gelen “It Follows / Peşimdeki Şeytan” ile böyle tanışmıştık. Yönetmenin adını da bolca tekrarlar olduk. David Robert Mitchell’ın ikinci filmi olduğunu öğrendiğimizde ilk filmine “The Myth of the American Sleepover”a dönüş yaptık. Seyredip onu da sevdik. Sonrası büyük bir merak duygusuydu. Aynı türde devam etmesini bekledik. 2018’de “Under the Silver Lake” ile geri döndüğünde ikiye bölündük. Çok kişisel ve sevilesi bir filmdi. Ben sevenler kısmındaydım ama herkesi tatmin edemeyen film beklentilerin biraz uzağında kaldı. O gün bugündür süren bekleyişimizin sonu da nihayet geldi. Sekiz yıllık bekleyişi bitirecek filmin fragmanı tamam merak duygusu veriyordu ama bir “peeeh” dedirtiyordu. Jurassic Park serisinden bıkmış izleyiciler olarak yine bir Jurassic Park mı izleyecektik? Öyle olacaksa külahları değişiriz diyerek 14 Ağustos’u bekledik.&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Bekleyişin artıları yok değildi. “Kasabamız yer değiştirmiş” cümlesi, evin dışında yürüyen bir dinozor, standart bir Amerikan Banliyösü fragmanın artılarıydı. Yapımcının J. J. Abrams olması da konuyla örtüşüyordu. Anne Hathaway, Ewan McGregor, Maisy Stella ve Christian Convery’nin başını çektiği kadro da iyiydi. Beklentileri düşük tutmak kaydıyla hazırdık artık. En kötü ihtimalle bir Pazar gecesi eğlenceliği olabilirdi karşımızda. Daha kötüsü olmazdı. Aynen öyleymiş diye özetleyerek geçelim filme.&lt;br /&gt;“The End of Oak Street”i David Robert Mitchell’ın seçimleri ve tercihleri üzerinden okumak gerekiyor. En başta filmin geçtiği dönemler çok isabetli seçim. Çok iyi bir açılışla hızlıca giriş yaparak bir taşla birkaç kuş birden vurmuş Mitchell. Yetmişli yıllarda pırıl pırıl bir Amerikan Banliyösünde pırıl pırıl bir açılış yapıyor. Aşırı tanıdık ve yapay görünmenin sınırından. İyi bir görüntü yönetmenliği ve doğru renk paletiyle çok doğru bir seçim yapmış. Daha ilk sahneden karakterlerini ve aralarındaki bağı oturtuyor. İpini, düğümünü hemen sererek kovalıyor. Dört kişilik çekirdek aile ile tanışıyoruz. Platt ailesinde işler karışık. Anne Denise artık boğulmuş. Valizini hazırlamış büyükşehire gideceği günün hayallerini kuruyor. Hatta bunu roman haline getirerek yazıya dökmüş. Baba Greg sorunlarla boğuşuyor. Ek iş olarak arabayla pizza dağıtıyor. Her akşam eve geldiğinde arabanın üstündeki tabelayı kaldırıyor. Çünkü Denise bu durumun komşularca görülmesini istemiyor. Ayrılığa doğru giden, bitmek üzere olan bu evliliğin farkında olan iki çocukları var. Bilime meraklı, yaşıtlarından farklı ve sık sık dışlanan kızımız Audrey bu durumdan memnun gözüküyor ama bir erkek arkadaşı olmamasından muzdarip. Oğul Brian ise yanlışlıkla kolunu kırdığı sınıf arkadaşının azabında. O arkadaşın abisi kısasa kısas diyerek her an karşısına çıkabilir. O korku ile idare ediyor. Bir çırpıda öğrendiğimiz bilgilerle iyi formüle edilmiş senaryonun temelini çok iyi atmış Mitchell. Gerisi aksiyonu başlatmak.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Bir yağmur, bir ışık hüzmesi, bir parlama derken geçen gecenin ardından dışarıda Dinozorların görünmesiyle başlıyor aksiyon. Dışarıda çağlar öncesinin hayvanları cirit atıyor. Hemen toz olmalı burdan diyenler için çıkış yok. Annenin cümlesiyle kabulleniş başlıyor: Sokağımız yer değiştirmiş. Tekrar eve dönülecek ve aile olarak kalınacak, mücadele edilecek. Amerikan filmlerinin en basit formülü burada devreye girerek bizi finale kadar götürüyor zaten. Hiçbir sorun yok. Lakin finale giderken yapılan seçimler yine öne çıkıyor. Ailenin yükünü annenin üzerine yıkmak doğru tercih. Çiftin en mutlu anlarının dinozorların çiftleşmesini gördükleri an olması da çok eğlenceli ve parlak bir fikir.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Mitchell bunun bir blockbuster olduğunun farkında. Güldürmeyi ihmal etmiyor. Salonu kahkahaya boğan sahneler mevcut. Dinozorlar konusunda da çok iyi iş çıkarılmış. Jurassic Park ile hafızamıza kazınanlar gibi değiller. O kadar sevimli yaratılmamışlar. Karşımızda tüylü, sevimsiz ve hayli korkutucu dinozorlar var. Saldırganlar, hızlılar ve öldürücüler. Gerçek bir tehdit unsuru olduklarına bizi inandırmakta hiç zorlanmıyor “The End of Oak Street”. Açılışta gördüğümüz o pırıl pırıl renk paletinin yerini soğuk tonlar alıyor. Doğru seçimlerle kolay görülen bu temelin üzerine uzun planlar ve şahane sekanslar yerleştirmiş Mitchell. Brian ve Audrey konuşurken arkalarından dinozorların yaklaştığını gördüğümüz sahne çok etkili örneğin. Eğlenceyi gazlarken gerilimin ve temponun elde tutulmasını sağlıyor. Dev yılanın sahnesi de filmin zirve noktası olmuş. Çözüm kısmına gelindiğinde aynı detaycılığa başvurulmamış. Seyircinin yeterince şaşırdığını düşünerek tanıdık ve kolay bir çözüme gidilmiş. Sebebi hiç vermeden kapanışını yaparak gizemli bırakmak daha iyi bir tercih olabilirdi. Onun yerine kolayca inanılabilecek tanıdık bir solucan komplo teorisinden medet umuyor.&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Nostalji hissiyle başlayan filmi bir cumartesi gecesi eğlencesine dönüştüren David Robert Mitchell kusursuzun sınırlarında dolaşarak görüyor Oak Caddesinin Sonu’nu. Niye kusursuz değil sorusunun cevapları belli. Her şeyin tahmin edilebilirliği. Bildik dağılmış aile mücadelesini kullanması. Bu konuda fazla risk almadan seyircinin isteyeceği finali allayıp pullayarak yapması. Sinema perdesinde olmasının nimetlerini hiç kullanmaması. Ha sinemada seyredilmiş ha evde televizyonda durumu var filmde. Tüm bunlara rağmen izleyicisini pişman etmeyecek, akıp giden bir eğlencelik.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;</description><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEg_KttzOyRtmo9SfarmHcSFM67ffJppI-BvhCvgHpyvgdX2SFq513miIeN3QnRWAg4dvvleGVwwcovjCmESGWmiGz8SrjwrxX-Ex8CzxHrBRYlhmpl9eGfNXK9PKb3BU10KdhwmCHkgwPD_6NJNVq9uZtu5VNWfoR1S8Fe7KVPecETKEisRqFivnA/s72-c/The%20End%20of%20Oak%20Street.jpg" width="72"/><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>Blodsoffer: Devriyeler Basmadan…</title><link>http://www.bodakedi.com/2026/08/blodsoffer-devriyeler-basmadan.html</link><category>Dizi Kritik</category><category>Dizi Raporu</category><category>Kritik</category><author>noreply@blogger.com (bodakedi)</author><pubDate>Wed, 26 Aug 2026 19:17:29 +0300</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-37189619.post-6341255386736723620</guid><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjdhXPYnaW5coKzAEPIeYXEK_l-JGcpruQeJJ8-eqvT_LnS2-04GQtcV5BebupJwfZnEDkvWbSvh7mjQIbCCGjvRfGAn5NyQ-X-LcztDrwoyFXZHJUVpJXN4ctwN4jDlmsgvnAEBaweqTCISMd5vwltc0Mjx118_sGS5TKvZFHlM1a9dU0CmayRpg/s640/Blodsoffer.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" data-original-height="640" data-original-width="434" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjdhXPYnaW5coKzAEPIeYXEK_l-JGcpruQeJJ8-eqvT_LnS2-04GQtcV5BebupJwfZnEDkvWbSvh7mjQIbCCGjvRfGAn5NyQ-X-LcztDrwoyFXZHJUVpJXN4ctwN4jDlmsgvnAEBaweqTCISMd5vwltc0Mjx118_sGS5TKvZFHlM1a9dU0CmayRpg/s1600/Blodsoffer.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Milenyum çağının en belirgin farkı artık hayatımızda “İskandinav polisiyesi” diye bir tabirin varlığı. İrili ufaklı örnekler ve üçlemeler derken platformların yükselişiyle paralel olarak en tatmin edici tür olarak sivrilen İskandinav polisiyeleri genellikle izleyiciye ne vaat ettiği belli olan ve bunu kolayca yerine getiren sağlam bir zincirin halkaları olarak görünüyor. Bu yüzden merakla beklenir oldular. Ağustos ayının merakla beklenen İskandinav polisiyesi örneği “Blodsoffer” ya da İngilizce adıyla “Blood Sacrifice” 20 Ağustos’ta “Polis Katili” adıyla Netflix’te yerini aldı.&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Beş bölümlük İsveç yapımının künyesiyle başlamadan önce Türkçe adının ne saçma olduğunu belirtelim. Daha izlemeden hem adı hem de konusuyla polisleri öldüren bir seri katilin peşine düşüleceğini anlıyoruz. “Kan Kurbanları” demek çok mu zordu acaba? Neyse gelelim biz dizinin arkasında isme. Dizinin yaratıcısı dünya çapında başarıyı yakalamış bir isim. Hemen her platforma dizi yaratmış ve amiyane tabirle boşu olmayan George Kay. 2004 yılında başlayan senaristliğinde uyarlamalar ve dökümanterler derken “The Hour”, “The Tunnel” ve “Our Zoo” derken yükselişe geçen Kay, ilk sıçramasını Jim Field Smith ile birlikte yaratıcısı olduğu “Stag” dizisiyle 2016’da yapmıştı. Bu ortaklığın ikinci adımı dört ülke versiyonlu “Criminal” daha gösterişli olmuş ve Netflix’in gözde isimlerinden biri olmasını sağlamıştı 2019’da… Adını herkese ezberletmesi ise iki yıl sonra bu kez tek başına ilk dizisiyle oldu. “Lupin” yediden yetmişe herkesin eğlenerek izlediği bir dizi olarak iz bıraktı. 2023’e itv için uyarlama “The Long Shadow” ve yine Jim Field Smith ile birlikte Apple tv için yarattığı “Hijack”ı bırakan Kay, üç yıl sonra yine tek başına iki diziyle karşımızda. İtv için yarattığı “Gone” merak uyandıran bir dram gerilimdi ama fazla formüleydi. Şablonu belli olmasına izleniyordu yine de. Yıla sığdırdığı ikinci dizi “Blodsoffer” ile Netflix abonelerinin İskandinav polisiye açlığını dindirmeye gelmiş. Söz konusu Netflix olduğunda eldeki hikâyeye güveniliyorsa yıldız oyuncudan ziyade tanıdık simalara yer verme kuralı yine işlemiş. İskandinavyanın en karizmatik aktörü denilen Jakob Oftebro başrolde. Ona Milenyum serisiyle tanıdığımız Peter Andersson, meraklısının “Skiftet”ten hatırlayabileceği Electra Hallman, “Snabba Cash”in Salim’i Alexander Abdallah, “Johan Falk” serisinin Lasse Karlsson’ı Henrik Norlén, “Äkta människor”la tanıdığımız Lisette T. Pagler ve Anders Mossling’in başını çektiği kadro İskandinav işlerini izleyenler için hayli iyi kadro. Yönetmen koltuğunda da “Forbrydelsen” ile Bafta adaylığı bulunan, “Taboo” ile şahane iş çıkaran Kristoffer Nyholm var. Teoride doğru isimlerle çok iyi kadro… Peki pratiğe dökülebilmiş mi diye bakmanın vaktidir.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Stockholm yazındayız. Acil yardım hattı 112’ye gelen bir ihbarı duyarız. Bir eve zorla girilmiştir ve olası kurban bıçaklanmak üzere olduğunu söyler. Takımadalardaki bir yazlık eve giden iki devriye polisinden biri eve girer. Dışarıda bekleyen diğer polisin bir süre sonra girişine tanık oluruz. Kimseyi görmezler, görmeyiz. Ertesi gün polis memurlarının kafaları kesik cesetlerinin bulunmasıyla korkunç bir cinayetle şehir çalkalanır. İlk cinayet midir? Polisler mi hedef alınmaktadır? Amaç nedir? Katil ya da katiller kimdir? Bu cevapsız soruların peşinden baş dedektif Thomas Berg ile birlikte gideriz. Natalie Eklund’un yardımıyla iki kişilik ekibimiz için kovalamaca böylece başlar. Kısaca konusu böyle olan Blodsoffer işin içine Thomas’ın sorun yaşadığı emekli dedektif babasını da katarak katili yakalamak üzere ilerliyor. Tam bu noktada akla gelen beklentilere cevap veriyor mu sorusunun cevabı ne beklediğinize göre değişiyor. Benim gibi karanlık ve depresif bir dizi bekleyenler için sonuç hüsran. Lakin amacın bu olmadığını da yapım ekibinin sözlerinde görebiliyoruz.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Diziyi “Blood Sacrifice, işleri sayesinde yeniden bir araya gelen, birbirinden uzaklaşmış bir baba-oğul ikilisinin sevgi hikâyesi” diyerek tanımlayan George Kay, “Tüm bunlar karanlık, adrenalin dolu bir İskandinav noir polisiye dramının içine sarılmıştır. Bu hikâyeyi, İskandinav yazının o tuhaf, akıldan çıkmayan ışığı altında Stockholm’de geçirmek, bize benzersiz bir şekilde İsveç’e özgü ve destansı bir polisiye gerilim yaratma imkânı verdi.” demiş. Lakin İsveç’e özgü bir gerilime rastlamıyoruz dizinin herhangi bir saniyesinde.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Yapımcılar Johannes Åhlund ve Ulf Synnerholm: “Blood Sacrifice’da George Kay ile çalışmak heyecan verici bir deneyim oldu. Stockholm yazının eşsiz atmosferini arka plana alan gergin ve duygusal bir polisiye hikâyeye dair vizyonu, bize hem belirgin bir İsveç havası taşıyan hem de uluslararası bir dokunuşa sahip bir dizi yaratma fırsatı verdi.” diyerek işin duygusal kısmına daha fazla önem verdiklerini söylemişler.&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Vahşi cinayetleri aydınlatmaya çalışırken rahatsız edici görüntülere yer vermeden tertemiz ilerlemeyi seçen biraz fazla temiz bir polisiye “Blodsoffer”. Beş bölüm olmasına rağmen biraz temposuz, ağır kalıyor. Başladığı gibi bir maraton adayı değil. Bildiğimiz İskandinav dizisi karanlığından ve depresifliğinden uzakta seyrediyor. İyi formüle edilmiş, akla mantığa uyan ve saat gibi işleyen bir senaryosu var. Lakin buna rağmen çoğunlukla beklenenlerin çıktığı, tahmin edilebilir bir izle unutan öteye geçemiyor. Benzerlerini daha önce defalarca izlediğimiz için kaçınılmaz olarak fazla ağır aksak ilerleyen bir sığlıkla karşılaştığımızı anlıyoruz.&amp;nbsp;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;</description><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjdhXPYnaW5coKzAEPIeYXEK_l-JGcpruQeJJ8-eqvT_LnS2-04GQtcV5BebupJwfZnEDkvWbSvh7mjQIbCCGjvRfGAn5NyQ-X-LcztDrwoyFXZHJUVpJXN4ctwN4jDlmsgvnAEBaweqTCISMd5vwltc0Mjx118_sGS5TKvZFHlM1a9dU0CmayRpg/s72-c/Blodsoffer.jpg" width="72"/><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>Fırtına Kız: Tabulara Rövaşata</title><link>http://www.bodakedi.com/2026/08/frtna-kz-tabulara-rovasata.html</link><category>Film Kritik</category><category>Kritik</category><author>noreply@blogger.com (bodakedi)</author><pubDate>Sat, 22 Aug 2026 19:10:35 +0300</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-37189619.post-9136795906083115262</guid><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEg3T8fTSXju-FCW10HMNzkagOc8zP1wKn8hWYIvJExWSWend-1DenO84xqxqky_D8-VZLPc_wjFBsZ1jkauEhsvdQi_izKljk4PVvFQlH9TZwhxboAJHG-X-uIsVTTdyN1gFc3jueIxt9fXFAm1_MILdCVWs0IlrwXraMC7_Y1Bm0gPa05zIkdGTA/s640/F%C4%B1rt%C4%B1na%20K%C4%B1z.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" data-original-height="640" data-original-width="448" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEg3T8fTSXju-FCW10HMNzkagOc8zP1wKn8hWYIvJExWSWend-1DenO84xqxqky_D8-VZLPc_wjFBsZ1jkauEhsvdQi_izKljk4PVvFQlH9TZwhxboAJHG-X-uIsVTTdyN1gFc3jueIxt9fXFAm1_MILdCVWs0IlrwXraMC7_Y1Bm0gPa05zIkdGTA/s1600/F%C4%B1rt%C4%B1na%20K%C4%B1z.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Kadın voleybol milli takımımızın başarıdan başarıya koşması hepimizi sevindirirken birilerinin zoruna gidiyor. Ülkenin en popüler sporu futbolda yanına yaklaşamadığımız başarıların küçük kızları voleybola çekmesine katlanamayan bir kitle var. Bir kısmını futbola çekmek için yapılan çalışmaların meyvesi bir film var karşımızda: Fırtına Kız. 2025 yapımı film vizyondan sonra Amazon Prime platformunda yerini aldı. 30 Ocak’ta vizyona giren film yedi haftalık macerasını 19.839 seyirciye ulaşarak noktalamıştı. Seyirciden ilgi görmeyen her filmin kaderini yaşayarak platform kataloğunda yerini almış oldu. Daha fragmanından bile ne kadar kötü olduğu bu kadar belli filmi izleme isteğini yaratan yegane şeyin futbol sevgisi olduğunu en baştan belirteyim de öyle ilerleyelim. Filmin nasıl doğduğu ile başlayalım hatta.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Hikâyenin ardından spor gazetecisi Haluk Kesim var. Tercüman gazetesine verdiği röportajda gerçek bir hikâyeden yola çıktığını belirterek şöyle diyor:&amp;nbsp; “Bu hikâye, bundan iki sene önce Türkiye Futbol Federasyonu’nun kadın futboluyla ilgili düzenlediği bir çalıştayda başladı. Ben de o çalıştaya katıldım. Kadın futboluyla ilgili bir şeyler yapmak istiyordum. Herkes “Kadın futboluna ilgi yok, kadın futbolu için ne yapabiliriz” derken söz aldım ve “Merak etmeyin, ben size söz veriyorum, kadın futboluyla ilgili bir film yapacağım” dedim. O an herkes çok yükseldi, hikâye herkesi heyecanlandırdı ama sonrasında kimse yardım etmedi, kimsenin ilgisi ve alakası olmadı. Bunun ardından bu hikâyeyi yazdım. Yazdıktan sonra ilk olarak sevgili Bilal Kalyoncu’yla temasa geçtim ve hikâyeyi ona götürdüm. Bilal Kalyoncu ve Özgür Bakar sinopsisi okudular ve inanılmaz beğendiler. Beğendikten sonra hikâyeyi biraz daha genişlettik ve bu bir gerçek hikâyeye dönüştü. Biz bunu hem kadın futbolunu anlatan hem de bir kadın hikâyesi olan bir film yapmak istedik. Çünkü kadın futbolunda inanılmaz bir acı, üzüntü, dert ve sıkıntı var; kadınların çektiği çok fazla zorluk var. Kadınların kendini gösteremediği bir alan aslında. Oysa dünyada kadın futbolu hiç de önemsiz bir şey değil. Mesela Amerika’ya gidin; 70 bin kişilik statlar doluyor. Bizde erkek futbolunda bile bu olmuyor. Bu yüzden bu hikâye böyle başladı. Özgür Bakar ve Bilal Kalyoncu’nun da buna inanmasının ardından, bir kadın hikâyesi ve kadın futbolu hikâyesi yazmaya başladık. Hikâye iki ikiz kardeş üzerine kurulu. Babaları futbolcu ve bu genler erkeğe değil, kıza geçiyor. Kız müthiş bir futbolcu. Ama biz orada yaşanan baskıyı, üzüntüyü ve aslında o karmaşayı anlatıyoruz.&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Fırtına Kız, hayali futbolcu olmak olan yetenekli bir genç kızın, kız çocuklarını eve kapatıp erken yaşta evlendiren geleneksel düzene karşı verdiği direnişi konu alıyor. Zeynep, Diyarbakır’ın “en yetenekli ama en şanssız futbolcusu” olarak anılan babası İsmail’in tüm yeteneklerini miras almıştır. Ancak yetenek tek başına yeterli değildir; Zeynep’in hayallerine ulaşabilmesi için önce fırsat eşitliği sağlanmalıdır. Bu mücadele yalnızca onun değil, aynı zamanda bir suçu Zeynep’in yerine üstlenip hayatına son veren kardeşinin de mücadelesidir. Oğlunun değil, kızının futbolcu olmak istediğini öğrenen İsmail’in yaşadığı ikilem, Zeynep’in zorla evlendirildiği düğünden kaçışı ve sonunda Milli Takım formasıyla sahaya çıkışı, sadece onun değil, birçok kız çocuğunun yoluna umut ve cesaret ışığı yakar.”&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Haluk Kesim’in hikâyesiyle başlayan iş adını daha önce hiç duymadığımız Esen Ali Bilen’in senaryosuna dönüşmüş. Yönetmen koltuğundaysa adını vasat filmlerle duyduğumuz Hasan Doğan oturuyor. Çalakalem yazılmış klişe filmlerin yönetmeni olarak aynı yıla üç dört film sığdırabilen Doğan, televizyon izleyicisi için bol müzikli, duygulu filmler üretiyor. 2019’da komedi “Geçmiş Olsun” ile ilk gişe sınavında yaklaşık 35 bin seyirciye ulaşan Doğan, 2025 Temmuz’unda “Gelenek Görenek” ile verdiği ikinci sınavında neredeyse tarihe geçmişti. Bülent Emrah Parlak, Didem Balçın, Bahar Şahin ve Mekin Sezer’li kadrosuyla yalnızca iki hafta vizyonda kalabilmiş ve 3043 izleyiciye ulaşabilmişti. Meğer bunlar iyi günleriymiş. Ağustos 2025’te vizyona giren “Aşk Sokakta” üç haftalık macerasını 2950 seyirciyle noktalamıştı. Bu hezimetlere rağmen halen film yönetmesinin değerlendirmesini size bırakayım. Tüm bunlara rağmen 13 film yönetmiş bir isim Hasan Doğan. Televizyon filmleriyle devam ediyor zaten motor demeye. Hani Now’da yayımlanan şiveli kasaba komedileri var ya, o filmlerle. Senarist ve yönetmenin zayıflığını kadro ile giderme yoluna gidilmiş. Sevilen oyuncular Cihangir Ceyhan ve Burcu Kara kadronun ana çekirdekleri. Genç yetenek Can Bartu Aslan kadronun şaşırtıcı sürprizi. Nasıl ikna olduğunu anlayan beri gelsin. Gerisi vasat filmlerin kadrolu isimleri: Kemal Uçar, Duygu Paracıkoğlu, Timur Ölkebaş, Mehmet Ali Kaptanlar. Filmin başrolündeyse dizilerle tanınan 2001 doğumlu Eylül Ersöz var. Tarihi görevle, önemli misyonla çekilen bir film için hayli zayıf bir künye olduğu aşikâr.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Gelelim filme. Konuyu bültenden alalım: “Fırtına Kız, hayali futbolcu olmak olan yetenekli bir genç kızın, kız çocuklarını eve kapatıp erken yaşta evlendiren geleneksel düzene karşı verdiği direnişi konu alıyor.” Kızımızın adı Zeynep. Ufak bir şov yaptığı sahne ile ekmek alıp eve dönüşüne şahit oluyoruz. Aksak babasını tanıyoruz sonra. Diyarbakır’ın en yetenekli ama en şanssız futbolcusu olarak nam salmış Fırtına İsmail. Şimdinin topal İsmail’i olduğu için işsiz, parasız. Kurtuluşu da sürekli seçmelere götürdüğü, futbolcu olmasını umduğu Ömer’de arıyor. Lakin Ömer hem yeteneksiz hem de futbolcu olmak istemiyor. Derken olaylar gelişiyor. Ömer, aslında yazar olmak istiyorum diyerek kendini asıyor. Acı henüz tazeyken doğunun adetleri gereği Zeynep’i borca karşılık istemeleriyle çıkışsız kalan aile ve Zeynep için tek kurtuluş futbol haline geliyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Fırtına Kız, berbat diyarbakır şivelerinin havada uçuştuğu bir müsamere. Bir türlü o amatörlüğü es geçip filme inanmak mümkün olmuyor daha en baştan. Ceyhan ve Kara çabalasa da geri kalan kadronun berbat oyunculuğunu da üstüne ekleyince korku ve ürperti hissi doluyor insanın içine. Bunlarla da kalmıyor. Diyaloglar o kadar yapay, o kadar mesaj içerikli ki her cümlenin anlamlı olmasına gösterilen çabanın seyirciyi iteceğini kimse düşünememiş. Konu zaten berbat. Çalakalem yazılmış senaryonun mantık dışılığı kahkaha attırıyor artık, o derece. İsmail’in topal diye iş bulamaması, Ömer’in bir anda yazar olma hayali, anne Havva’nın sadece diyaloglarla varolması, Şenol hocanın bir anda kilit role bürünmesi… Say&amp;nbsp; say bitmeyecek bir mantıksızlık deryası… Karakter yaratma denen şeylerden zaten haberleri yok. Diyarbakır deyince aklınıza gelen ne kadar gelenek ve tabu varsa hepsi işleniyor. Kadrajlar, slow motionlar, son ses müzikler derken işleyiş televizyon dizileri gibi. E geriye ne kaldı.&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Berbat senaryosu, kötü oyunculukları, sürekli mesaj verme kaygısıyla ver müziği, ver coşkuyu düsturuyla çekilmiş eski kafalı bir film Fırtına Kız. Yıl 2026 olmuş. Klişelerle dolu kamu spotu ile kimseye ayar vermenin alemi yok. Tabulara rövaşata atmaya gerek yok. Basit bir çalım yeterli. Sadece samimi gerçekler umut ve cesaret ışığı yakar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;</description><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEg3T8fTSXju-FCW10HMNzkagOc8zP1wKn8hWYIvJExWSWend-1DenO84xqxqky_D8-VZLPc_wjFBsZ1jkauEhsvdQi_izKljk4PVvFQlH9TZwhxboAJHG-X-uIsVTTdyN1gFc3jueIxt9fXFAm1_MILdCVWs0IlrwXraMC7_Y1Bm0gPa05zIkdGTA/s72-c/F%C4%B1rt%C4%B1na%20K%C4%B1z.jpg" width="72"/><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>The Last House: Sular Seller Gibi Mahsur</title><link>http://www.bodakedi.com/2026/08/the-last-house-sular-seller-gibi-mahsur.html</link><category>Film Kritik</category><category>Kritik</category><author>noreply@blogger.com (bodakedi)</author><pubDate>Thu, 20 Aug 2026 19:02:15 +0300</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-37189619.post-9174316204712271606</guid><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEiGGVWPcQjjy_-cIJqQgEluuseYb1eF2eFrgptdlNSnPyGdRnY-KZ9ROxkJDLQs7MoWhLNzNOcdgzMPLD3W_vRMpgWjCkCy-i672ExukvH9nKY2vaDYRwoonFBrwztPZD6Pyy3mLjxPjapvrpIx4giHgbD-1416Rmpuas7OqHDSMmZOkHtIVjgq_w/s600/The%20Last%20House.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" data-original-height="600" data-original-width="480" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEiGGVWPcQjjy_-cIJqQgEluuseYb1eF2eFrgptdlNSnPyGdRnY-KZ9ROxkJDLQs7MoWhLNzNOcdgzMPLD3W_vRMpgWjCkCy-i672ExukvH9nKY2vaDYRwoonFBrwztPZD6Pyy3mLjxPjapvrpIx4giHgbD-1416Rmpuas7OqHDSMmZOkHtIVjgq_w/s1600/The%20Last%20House.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Giderek zayıflayan Netflix kataloğunun Ağustos ayı itibariyle ağır topu fragmanıyla yarattığı merak duygusuyla hayli beklenti yarattı. 7 Ağustos’ta yayıma giren “The Last House” bizdeki adıyla “Son Ev” kısır yaz sezonunun etkisiyle kısa sürede top 10 listesine girmekle kalmayıp ilk sıraya demirledi. Bir süre daha ilk sırada kalacak gibi görünen filmin yankıları sosyal medyayı meşgul ediyor. Peki karşısında geçirilen 112 dakika neler vaat ediyor derseniz böyle buyrun…&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle künyeye bakmak farzdır. Bakar bakmaz şaşırıyoruz. Senaryoyu tanıdık bir isim kotarmış. Ricky Gervais ile birlikte çalışan, iyi komedyen olarak bildiğimiz Matthew Robinson. Gervais ile birlikte yazıp yönettikleri “The Invention of Lying / Yalanın İcadı” ile 2009’da tanıştığımız Robinson’un kariyeri komedi ile devam etmişti. İki dizi ile fantastik dramalara göz kırptıktan sonra 2014’de “Jerked” çılgınlığında imzalardan biri onundu. Altın Küre ödüllerinin şakalarındaki payının ardından 2019’da “Dora and the Lost City of Gold / Dora ve Kayıp Altın Şehri”nin kahkaha yükünü de o çekti. Bir yıl sonra gençleri yakaladı diyebileceğimiz “Love and Monsters / Aşk ve Canavarlar”ın ardından verdiği aranın ardından başka biri olarak döndü diyebiliriz. Bunu söyleten de 2025’e bıraktığı imza “Good Luck, Have Fun, Don't Die”. Gore Verbinski’nin yönetmen koltuğunda oturduğu film çok sevilesi bir tür kırmasıydı. Bilim kurgu ve gizeme böylece bulaşmış olmalı Robinson. Huylu huyundan vazgeçmez dedirten “4 Kids Walk Into a Bank”ı analım son olarak. Henüz izleme fırsatı bulamadığımız komedi bu yıla bıraktığı ikinci imza. Yani bir komedyenin mistik, korku, gerilim, bilim kurgu ve psikolojik gerilim harmanı filme imza atmasına şaşırıyoruz. Gelelim yönetmen koltuğuna… Tempolu aksiyonların tercih edilen isimlerinden Louis Leterrier yabancısı olmadığı Netflix için motor demiş. Klip yönetmenliğinden Luc Besson desteğiyle sinemaya geçiş yapan Leterrier, pek alışık olmadığımız bir başlangıç yapmıştı. 2005’te iki uzun metrajla tanışma faslını hızlı geçmişti. “Unleashed / Kır Zincirlerini” ve “Transporter 2” tamam ahım şahım filmler değildi ama tempoyu estetize etmesiyle sivrilmişti. Sonrası yürü ya kulum... 2008’de “The Incredible Hulk”, 2010’da “Clash of the Titans / Titanların Savaşı”, 2013’de “Now You See Me / Sihirbazlar Çetesi” derken gişe blockbuster sınavlarını vermiş oldu. 2016’da kısa film “The Delivery”, vasatlarda kalan komedi “Grimsby”, iki yıl sonra tek sezonda kalan dizi “Tycoon” derken ilk Netflix projesinin yönetmen koltuğuna “The Dark Crystal: Age of Resistance” ile oturması bugünlerin habercisi. İkinci adım “Lupin” oldu elbette. 2022’de “Loin du périph / Zoraki İkili” ile sanki heyecanını yitirmiş gibiydi ya da fazla klişeye bulanmak risk almaktan daha cazip gelmiş olmalı. Bir yıl sonra “Fast X / Hızlı ve Öfkeli 10”da da aynı kafadaydı. Üç yıl sonra kendisini yine Netflix filminde bulması elbette sürpriz değil. Filmin konusu düşünüldüğünde doğru isim olduğunu söylemek mümkün. Ağırlıklı olarak tek mekanda geçen bir film için onun dokunuşlarına ihtiyaç var nihayetinde. Oyuncu kadrosuna gelince de şaşırıyoruz. “O Agente Secreto / Gizli Ajan” ile geçtiğimiz yıla unutulmaz bir performans bırakan Wagner Moura, 20 yıldır tırnaklarıyla kazıya kazıya gözümüzün önünde ödüllük oyuncuya dönüşen Greta Lee çiftine Riley Chung, Noah Alexander Sosnowski ve Emma Ho eşlik ediyor. Nedense uzakdoğu ağırlıklı bir aile tercih edilmiş. Amerika’da olsak da bu tür şeyler beyaz Amerikalıların başına gelmez zihniyeti başrolde. Künyeye de hakim olduğumuza göre gelelim artık filme.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;“The Last House” çok basit bir ana fikirden yola çıkıyor. Sonrası aynı basitlikte geliyor zaten. Daha fazlasına ihtiyaç yok. Olması gerekmediğini de bir şekilde veriyor. Zira hayli basit bir formül bu işte. Şiddetli bir yağmurun yağdığı gün nedeni bilinmeyen bir şekilde herkes evde mahsur kalıyor. Ne kapılar açılıyor ne pencereler. Dışarı çıkmanın imkansız olduğu durumda çekirdek bir aile hayatta kalmaya çalışıyor. Robinson’un senaryosu hayli ritmik ve tempolu. Her şeyi bir gizemle başlatıyor ama üzerine düşünmemizi, teoriler üretmemizi istemiyor. Acaba neler olacak merakı ve dürtüsüyle seyircisini ekrana bağlıyor. Zaten serde pandemi dönemi olduğu için konu aslında hayli tanıdık öte yandan. Hepimiz mecburen evde kaldık ve ruh sağlığımızı korumaya çalıştık o kapalı kaldığımız evlerde sonuçta. Bu tanıdıklık, çocuklar derken ailenin güçlü kalması zorunluluğuyla yarıya kadar hızlıca ilerliyor “Son Ev”. Kusurları da böylece başlıyor. Bir anda kendini bir bilinmezin ortasına bulan dört kişilik bir aile haftalar, aylar, yıllar olmuş mücadele edeceğiz, hayatta kalacağız dürtüsüyle ilerliyor. Hiçbir teori üretmiyorlar. Dışarıya niye çıkamadıklarını hiç sorgulamıyorlar. İçeride olduğu müddetçe, hayattalarsa sorun yok rahatlığıyla yaşıyorlar. Bu sorgulama eksikliği ilk hüsran oluyor. Anlıyoruz ki film bir final yapacak ama hiçbir soruya cevap vermeyecek. Merak ettiğimizle kalacağız. İkinci hüsransa bunca şeyin arasında işin dramatik yanına hiç girişmemesi. Senaryonun aile bağlarıyla, zorluklarla hiç işi yok. Daha pozitif olmayı seçmiş nedense. Olası ihtimal üzerinden bir sahne ile kısaca geçiştirilen ve sonuca bağlanmayan bir yan yol var sadece. Ölen köpekleri üzerine diyerek spoilersız geçip gidelim. Diğer hüsranları da tek başlıkta toplayalım: Klişeler. Zaten bir netflix yapımından yenilik beklemiyoruz ama iki gram şaşırsaydık. Bazı şeyleri mantığımızla onaylasaydık. Tam da burada hakkını verelim. Final için gerekli adımların biraz mantık dışı olmasına itiraz edecek hal bırakmıyor Robinson ve Leterrier. Yarıdan sonra sarkmalar, sünmeler olsa da tempoyu elde tutmayı başarıyor Leterrier. Ve beklendiği gibi soruların hiçbirine cevap vermiyor.&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Basit bir fikirden yola çıkarak klişelerle ilerleyen “The Last House”, soruları cevapsız bırakarak tatmin etmekten uzak bir film nihayetinde. Bunca izledikten sonra en kötü cevap bile iyidir derken bulmayın kendinizi diye ailenin kutsallığına sarılıyor. Cevaplar kimin umurunda canım… Aile mücadeleyi kazanıp sevinçle kucaklaştıktan sonra kimin umurunda…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;</description><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEiGGVWPcQjjy_-cIJqQgEluuseYb1eF2eFrgptdlNSnPyGdRnY-KZ9ROxkJDLQs7MoWhLNzNOcdgzMPLD3W_vRMpgWjCkCy-i672ExukvH9nKY2vaDYRwoonFBrwztPZD6Pyy3mLjxPjapvrpIx4giHgbD-1416Rmpuas7OqHDSMmZOkHtIVjgq_w/s72-c/The%20Last%20House.jpg" width="72"/><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>Ayrıntı Yayınları’ndan Ağustos Yenileri</title><link>http://www.bodakedi.com/2026/07/ayrnt-yaynlarndan-agustos-yenileri.html</link><category>Kitap</category><author>noreply@blogger.com (bodakedi)</author><pubDate>Wed, 29 Jul 2026 19:00:11 +0300</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-37189619.post-8900130152821279789</guid><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhaFPjOXnOl_nR9uyMDrFDlYHizcclV5aJIm46K1X1vUXslYNhqyR5ZTXYUSEeZ_aII1qqTGeyKs8zBvixFnfFHjea5hvMczsgguq-8wkuWNQb0JTIbrnHJoxeokKX1Pf9NEELlKgD5IGPyl40PjxLf29wapFtao5A_ZIt-xFse_6sDWLyzdz9f3w/s680/Ayr%C4%B1nt%C4%B1%20A%C4%9Fustos.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" data-original-height="413" data-original-width="680" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhaFPjOXnOl_nR9uyMDrFDlYHizcclV5aJIm46K1X1vUXslYNhqyR5ZTXYUSEeZ_aII1qqTGeyKs8zBvixFnfFHjea5hvMczsgguq-8wkuWNQb0JTIbrnHJoxeokKX1Pf9NEELlKgD5IGPyl40PjxLf29wapFtao5A_ZIt-xFse_6sDWLyzdz9f3w/s1600/Ayr%C4%B1nt%C4%B1%20A%C4%9Fustos.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Ayrıntı Yayınları Ağustos ayını üç kitapla karşılıyor. Adam Phillips’in arzularımıza ve korkularımıza dair paradoksları ortaya çıkarmak için edebiyatı, masalları, sanat eserlerini ve vaka çalışmalarını incelediği “Aşırılık Üzerine Beş Kısa Sohbet” ayın okunmadan geçilmeyecek kitaplarından biri. Alın listelerinize ve Phillips’in sorduğu sorulara dürüstçe cevap verin. Mini Kitaplar dizisinin yenisi de muzdarip olduğumuz konuya ışık tutuyor: Can Sıkıntısı. David Lodge’un okurunu modern zaman efsanelerinin üretildiği televizyon camiasına buyur ettiği romanı “Terapi” de konusuyla dikkat çekiyor. Üç kitabı da incelemeye buyurun diyerek pası bültene atıyorum.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;Aşırılık Üzerine Beş Kısa Sohbet - Adam Phillips&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;“Hiçbir şey bizi aşırılıktan daha aşırı yapmaz; hiçbir şey bizi diğer insanların yemeğe, alkole, paraya, uyuşturucuya veya şiddete olan aşırı iştahına karşı daha cezalandırıcı, daha onaylamaz, daha fazla iğrenir hale getirmez; hiçbir şey bizi diğer insanların siyasi ideallere veya dini inançlara olan aşırı bağlılığından daha fazla korkutmaz, daha fazla öfkelendirmez, daha fazla umutsuzluğa sürüklemez.”&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Phillips bu çalışmasında arzularımıza ve korkularımıza dair paradoksları ortaya çıkarmak için edebiyatı, masalları, sanat eserlerini ve vaka çalışmalarını inceliyor. Ve şu sorular üzerinde akıl yürütmemizi sağlıyor: Yeterlinin gerçekten yeterli olduğunu nasıl anlarız? Aşırıya kaçmanın doğru olduğu zamanlar var mıdır? Külkedisi’nin en büyük sorunu neden prens değil de diğer kadınlardır? III. Richard’ın kendi çaresizliğine dair öfkesi bize kendi arzularımız hakkında ne anlatabilir? Aşırılıklara karşı çok mu takıntılıyız? Çocukluk bize kötü davranışlar hakkında ne öğretebilir? Ve sadece mutlu mu olmalıyız, yoksa mutlu olmaktan daha fazlası mümkün mü?&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Aşırılık Üzerine, Phillips’in birbirinden farklı fikirleri aydınlatıcı ve temel unsurlara dönüştürme konusundaki ustaca yeteneğini gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Orijinal Adı: On Balance / Çevirmen: Aydın Çavdar / Dizi Adı: Lacivert / 240 sayfa / 320 TL&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;Can Sıkıntısı - Barbara Streidl&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Kim daha önce can sıkıntısıyla boğuşmamıştır ki? Can sıkıntısı tam anlamıyla zaman kaybının en belirgin örneği olarak görülür; “sıkıcı” ifadesi ise çoğu zaman monotonluk ve sıradanlıkla ilişkilendirilir. Oysa can sıkıntısı ilk bakışta verimlilik anlayışımızla çelişiyor gibi görünsede, önemli düşünsel kıvılcımlar yaratabilir ve yaratıcılığımızı besleyebilir.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Üstelik hiçbir şey yapmamak, hayallere dalmak ve dinlenmek arasında bir yerde duran buolumlu can sıkıntısı haline izin verenler, zamanı sürekli en verimli şekilde kullanma baskısınınhükümsürdüğü gündelik yaşam karşısında daha güçlü durabilirler.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Barbara Streidl, yalnızca 100 sayfada, pek de sevilmeyen bu ruh halinin son derece ilham verici bir portresini çiziyor.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Orijinal Adı: Langeweile. 100 Seiten / Çevirmen: Levent Tayla / Dizi Adı: Mini Kitaplar / 100 sayfa / 150 TL&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;&lt;b&gt;Terapi - David Lodge&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;İyi İş’te bizi üniversite kampüsünün kaynayan küçükdünyasında dolaştıran David Lodge, bu kez modern zaman efsanelerinin üretildiği televizyon camiasına buyur ediyor. Milyonlarca kişinin izleyip, kahkaha efektli komutlarla nelere gülmesi gerektiğini öğrendiği bir sitcom’un senaryo yazarının bireysel öyküsü aracılığıyla çağımızdaki yeni insanlık hallerinden bir “terapi” hikâyesi anlatıyor bize.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Laurence “Tubby” Passmore yarışı kazanmış, hiçbir sorunu olmayan başarılı bir adamdır görünüşte. Bol parası, istikrarlı bir evliliği, kendi hayatlarını kurmayı başarmış iki yetişkin çocuğu ve “platonik takıldığı” bir sevgilisi vardır. Ayrıca Londra dışında muhteşem bir eve ve rüyalarının arabasına da sahiptir. Yegâne sorunu bir gün dizine ansızın saplanıveren, bir daha da onu hiç terk etmeyen ve çaresi de bir türlü bulunamayan menşei belirsiz bir ağrıdır... Zira bütün kazanılmış ödüllere rağmen Tubbymutsuzdur; ne fizyoterapi ne aromaterapi, ne bilişsel davranış terapisi ne de akupunktur derdine devadır. Depresyon, anksiyete, panik atak ve uykusuzluk yakasını bırakmamaktadır.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Günün birinde tesadüfen tanıştığı varoluşçu filozof Kierkegaard’ın yapıtlarına gömülür, “tatmin edici düş kırıklıklarını” öğrenir, filozofun memleketi Danimarka’ya bile gider... Yeni saplantısının heyecanıyla yaşarken felaketler silsile halinde dört bir yandan üstüne saldırmaya başlar. Gerek özel hayatında gerek meslek hayatında ansızın patlak veren sorunlar yüzünden Tubby bundan böyle bir de “seksin, tenisin ve kariyerin olmadığı bir hayata” mı mahkûm olacaktır yoksa?&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Orijinal Adı: Therapy / Çevirmen: Meram Arvas / Dizi Adı: Edebiyat / 400 sayfa / 500 TL&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;</description><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhaFPjOXnOl_nR9uyMDrFDlYHizcclV5aJIm46K1X1vUXslYNhqyR5ZTXYUSEeZ_aII1qqTGeyKs8zBvixFnfFHjea5hvMczsgguq-8wkuWNQb0JTIbrnHJoxeokKX1Pf9NEELlKgD5IGPyl40PjxLf29wapFtao5A_ZIt-xFse_6sDWLyzdz9f3w/s72-c/Ayr%C4%B1nt%C4%B1%20A%C4%9Fustos.jpg" width="72"/><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item></channel></rss>