<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<?xml-stylesheet type="text/xsl" media="screen" href="/~d/styles/atom10full.xsl"?><?xml-stylesheet type="text/css" media="screen" href="http://feeds.feedburner.com/~d/styles/itemcontent.css"?><feed xmlns="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:openSearch="http://a9.com/-/spec/opensearch/1.1/" xmlns:georss="http://www.georss.org/georss" xmlns:gd="http://schemas.google.com/g/2005" xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0" xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0" gd:etag="W/&quot;DE4GRXc4fCp7ImA9WhRaEU8.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-20212783</id><updated>2012-02-13T01:55:24.934-08:00</updated><category term="Toronto" /><category term="Lenin Tepesi" /><category term="Sn. Sofia" /><category term="CN Tower" /><category term="Alfama" /><category term="Aşk Çeşmesi" /><category term="Portekiz" /><category term="Gorki Parkı" /><category term="Onda Cafe" /><category term="club" /><category term="Piza" /><category term="Tiverskaya" /><category term="Bulgaria" /><category term="Nata" /><category term="Panteon" /><category term="ByTheWay" /><category term="Italya" /><category term="Kremlin" /><category term="Bulgaristan" /><category term="Niagara" /><category term="yemek" /><category term="Fado" /><category term="İspanyol Merdivenleri" /><category term="Porto" /><category term="Moskova Metrosu" /><category term="gece" /><category term="Sintra" /><category term="Pacha" /><category term="Lizbon" /><category term="Sofya" /><category term="eğlence" /><category term="Kızıl Meydan" /><category term="Roma" /><category term="Bairo Alto" /><category term="Tarihimiz ve Biz" /><category term="By The Way" /><category term="Sofia" /><category term="Floransa" /><category term="Club Che" /><category term="Vitosa" /><category term="Ilber Ortayli" /><category term="Seven Sisters" /><category term="Arbat Sokağı" /><title>gezi notlarım</title><subtitle type="html">yediğin içtiğin senin olsun, gördüklerini anlat!</subtitle><link rel="http://schemas.google.com/g/2005#feed" type="application/atom+xml" href="http://gezi-notlarim.blogspot.com/feeds/posts/default" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://gezi-notlarim.blogspot.com/" /><author><name>Şenol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16152105859959761654</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="16" height="16" src="http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif" /></author><generator version="7.00" uri="http://www.blogger.com">Blogger</generator><openSearch:totalResults>17</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>25</openSearch:itemsPerPage><atom10:link xmlns:atom10="http://www.w3.org/2005/Atom" rel="self" type="application/atom+xml" href="http://feeds.feedburner.com/blogspot/NVHB" /><feedburner:info uri="blogspot/nvhb" /><atom10:link xmlns:atom10="http://www.w3.org/2005/Atom" rel="hub" href="http://pubsubhubbub.appspot.com/" /><entry gd:etag="W/&quot;D0cARH84eyp7ImA9WhRaEU8.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-20212783.post-3410871623512366709</id><published>2011-12-12T23:58:00.000-08:00</published><updated>2012-02-13T01:24:05.133-08:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2012-02-13T01:24:05.133-08:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Portekiz" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Fado" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Lizbon" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Alfama" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Bairo Alto" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Nata" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Porto" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Sintra" /><title>Lizbon</title><content type="html">&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Akdeniz tadında bir okyanus şehri!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir haftalık bir Lizbon seyahatinden sonra yazıyorum bu yazıyı. Lizbon denince ilk aklıma gelecek olan ne olur diye düşündüğümde herhalde “sessizlik”  olur. Trafikte korna ve uğultunun yokluğu, cafe  ve mağazalardan dışarıya sarkan müzik/ses kirliliğinin olmaması size ve şehre kendi halinde bir dinginlik veriyor. 15’ler Avrupasının en yoksulunda trafikteki bu sessizlik, “gelişmekte olan”ların en büyüklerinden! biri olan bizdeki kargaşayla karşılaştırınca farklılığımız ortaya çıkıyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçinden deniz geçen tek şehir İstanbul sanırdım, ama öyle değilmiş:( Lizbon diğer yönleriyle olduğu kadar Tagus Nehri-Boğaziçi benzerliği ile de İstanbul’a benziyor. Ancak Boğaziçi’nin güzelliğini yakalayamaz tabii. Siz Praça de Commercia’da otururken Atlas Okyanusu’na bakmıyorsunuz aslında, baktığınız Tagus nehri. Ve nehre kuzeyden bakıyorsunuz. Belem’e, 25 Nisan Köprüsü’ne doğru gittikçe nehrin ağzına, Okyanus’a yaklaşmış olacaksınız.  Birazcık coğrafya bilgisi Lizbon’u kafaya oturtmak için faydalı olur diye düşündüm:)&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-igwCJZ3Ak6E/TueMB_h95YI/AAAAAAAABi8/7sVc6IAdDuU/s1600/DSC_5608.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 213px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-igwCJZ3Ak6E/TueMB_h95YI/AAAAAAAABi8/7sVc6IAdDuU/s320/DSC_5608.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5685667020440200578" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Hava/sıcaklık&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Havadan başlayalım. Kasım 21-27 arası Lizbon’daydık. İlk geldiğimiz gün bizi karşılayan sağanak yağmur sonrası hiç yağmur yağmadı ve sıcaklık 15-20 dereceler arasında dolaştı. Sakın kışlıklarınızı alıp gelmeyin buraya. Evlerde bizim güney illerimizde olduğu gibi kalorifer sistemleri yokmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Nerede kalınır?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baixa (Baça diye okunur) ve Rossio bölgesi şehrin tarihi ve turistik merkezidir. Kalacağınız otelin bu bölgede olması size rahatlık sağlayacaktır. Bu bölgede gördüğüm otellerden aklımda kalan Hotel Mundial. Biz şehrin biraz yukarısında bir otelde kaldık. Baixa’ya taksi ile 5 dakika mesafede. Shereton, İbis, Ritz, Terra otelleri bu bölgede. Metro ile şehir merkezinden otellere yolculuk 10-15 dakika sürse bile ancak aktarmalı olarak  varabilirsiniz. Liberdade Caddesi ve Avenida bölgesi otellerle Baixa arasında kalan yerler. Liberdade Caddesi üzerindeki oteller de tarihi bölgeye yürüme mesafesinde. Bu arada taksi ücretlerinin İstanbul ile aynı olduğunu söylemeliyim. Şehrin merkezi yerlerindeki ulaşımlarımızda 5-6 avrodan yüksek bir ücret hiç ödemedik. Havaalanından şehir merkezi de 10 avro civarında. Bagajların her biri için 1 avro ekstra ödersiniz, taksimetre fiyatına sonradan manuel ilave ediliyor, şaşırmayın).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Nerede ne yenir, ne içilir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lizbon’da en çok hoşlanacağınız şeyin yeme  içme olduğunu şimdiden söyleyebilirim. Ancak doğru yeri buluncaya kadar bizim gibi epey vakit kaybederseniz, yazık olur; sonra bizim yaptığımız gibi geçmiş günleri telafi etme yoluna gidip mide spazmlarına yol açabilirsiniz:) Öncelikle şunu söylemekte fayda var, Rossio meydanı ve Rua Agusto (trafiğe kapalı tursitik cadde) üzerindeki restoranlardan uzak durun. Şimdi diyeceğim mekan &lt;a href="http://www.tripadvisor.com.tr/Restaurant_Review-g189158-d1192805-Reviews-A_Licorista_O_Bacalhoeiro-Lisbon_Estremadura.html"&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;A Licorista E O Bacalhoeiro&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;, yüzünüz denize dönükken turist caddesi Rua Agusto’nun sağdan bir sokak paralelinde, Rua dos Sapateiros sokağının hemen başında. Yemekler inanılmaz güzel, garsonları inanılmaz sıcak ve kitlesi sadece turist kitlesi değil, Lisbon’un yerli halkı. Fiyat-lezzet olayında daha iyisini bulamadık Lisbon’da. Kendinize A Licorista E O Bacalhoeiro’nin fiyatlarını ve lezzetini endeks yapabilirsiniz. Tüm deniz ürünlerini yiyin. Ahtapot salatası mutlaka ama mutlaka isteyin. Günlük taze balık (Fresh fish) ne varsa deneyin. Codfish (morina balığı) Türkiye’de bulamayacağınızdan burada yemekte fayda var. Portekizlilerin milli balığıymış. Karadeniz’de hamsi neyse orda da codfish o. Binbir çeşidini yapıyorlar; kurutulmuş tuzlu olanı bacalhau diye adlandırılıyor. Bairo Alto 28’de (uzak durmanız gereken bir restoran)Lizbon yerli halkına özgü bir türünü (bacalhau Braz- Braz yemeği icat edenin soyadıymış!) denedim, tamamlayamadım. İnce kızarmış patates, soğan, çırpılmış yumurta vs ve codfish karışımından oluşan bir yemek. İçinde codfish ara ki bulasın. Onun için A Licorista E O Bacalhoeiro’de grilled codfish’i denedim. Daha iyiydi, ancak sarımsak yoğun geliyor, kokusu ağır geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tek başına ayrı bir paragrafı hakeden  A Licorista E O Bacalhoeiro’ye gidin, gidin ve tekrar gidin:) Bu arada restoran 10:00-15:00 ve 19:00-22.00 saatleri arasında açık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bairo Alto 28” demişken bu Bairo Alto’da bir tapas restorantı. Aman uzak durun.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alfama’da Rest Sol Nascente açık havada turistik bir mekan, ağaç altında güzel bir mekan, gözünüze çarpacaktır, çay kahve için oturulabilir ama yemeğinizi orada yemeyin;  20-30 mt ilerisinde solda kapalı bir mekan var: Casa Madeira. Deniz ürünlerini deneyiniz. Masanıza konan peynir, küçük balık konserveleri ve diğer şeylerin bizim adana kebapçılarının ikramlarından olduğunu düşünmeyin, hepsinin bir fiyatı vardır, bunlara kuver (couvert) diyorlar ve size sormadan ve ücretli olduğunu söylemeden önünüze ikram olarak koyuyorlar. Bu mekan da bunu yapacaktır. Onun haricinde yemek fiyatlarında bir problem yok. (Sardinhas Assadas endeksi 5,80 Euro)  Deniz ürünlerinin tadını çıkartın.&lt;br /&gt;Casa Madeira'nın menüsü aşağıda&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-l8XncGVg0zE/TudHOjBX8oI/AAAAAAAABiM/VJCpXmXKIso/s1600/DSC_6297.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 213px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-l8XncGVg0zE/TudHOjBX8oI/AAAAAAAABiM/VJCpXmXKIso/s320/DSC_6297.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5685591369823285890" /&gt;&lt;/a&gt;Grilled sardalya en sık tüketilen deniz ürünü. Lizbon’a gitmişken en az bir öğününüzde yemezseniz Lizbon halkı gücenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cafe Nicola Rossio meydanında bir cafe. Orda oturup meydandan geçenleri seyredebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pastane yoğunluklu bir şehir ve daha çok tatlı pasta yoğun. Nata geleneksel tatlı pastaları. &lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-N9hcNtSeHTA/TuchMq2Wc0I/AAAAAAAABhQ/Urd9eGEn18Q/s1600/DSC_5468.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 213px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-N9hcNtSeHTA/TuchMq2Wc0I/AAAAAAAABhQ/Urd9eGEn18Q/s320/DSC_5468.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5685549556122940226" /&gt;&lt;/a&gt;Milföy hamuru içerisine muhallebi konularak hazırlanan bir pasta. Orjinali Belem’de Pastais de Belem pastanesinde yenir ama şehirdeki pastanelerde satılanlar da tıpatıp aynısı. Pastais Belem’de kapıya varan bir sıra olur. Siz sıraya aldanmayın, içeri girip masalardan birine oturun. Sıradakiler al-götür müşterisidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alfama’daki küçük bar/restoranlar da keyifli molalar için denenebilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tavuk tüketimi çok yaygın. Bu konuda deniz ürünlerinden gitmeye vaktimin olmadığı Rei Dos Frangos restorantı çok meşhur. Bunun için tripadvisor’a bakılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ginjina yerel likörlerinin adı. Rossio meydanının köşelerinde bulabilirsiniz bu likör dükkanlarını. Eve dönerken güzel bir hediyelik olabilir.&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-s2pMb6COhaY/TudApKgjr3I/AAAAAAAABh0/oRW9TyGbnUw/s1600/DSC_6267.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 213px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-s2pMb6COhaY/TudApKgjr3I/AAAAAAAABh0/oRW9TyGbnUw/s320/DSC_6267.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5685584130518265714" /&gt;&lt;/a&gt;Kokteyllerden caprinha ve sangria en yaygın olanı. Bolca kokteyl içecekseniz bunu Bairo Alto gecelerine bırakın. Bairo Alto kokteyl fiyatları ve lezzeti sizi turist mekanlarından uzaklaştıracaktır.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii ki Porto şarapları. Restorantlarda içeceğiniz ev şaraplarının da çok güzel olduğunu söylemeliyim. Bu arada şarap dükkanlarından şarap alırken fişinizi alınız ve aldığınız ürünleri kontrol ediniz. Size verilen şarap yerine farklı bir şaraptan fiyatlandırma yapabilirler. Kazıklanmayın.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Ulaşım&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulaşım için en akıllı yol Metro istasyonlarından alacağınız günlük seyahat kartı (4,60 euro) olacaktır. Bununla 24 saat boyunca metro, otobüs ve tramlerden yararlanabilirsiniz. İlk başta bir kereye mahsus kart için 50 cent verirsiniz, sonrasında kartınıza yükleme yaparsınız. Makinelerde 20 euro üzeri para kullanamazsınız.&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-toRBTMitpoE/TudQu0A7SKI/AAAAAAAABik/S5z1WnG-OlQ/s1600/lisboa.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-toRBTMitpoE/TudQu0A7SKI/AAAAAAAABik/S5z1WnG-OlQ/s320/lisboa.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5685601819745274018" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Taksilerin ucuz olduğunu söylemiştim, 4-5 euroya istediğiniz yere gidebilirsiniz.&lt;br /&gt;Yellow Bus turistik tramleri. Buna binmenize hiç gerek yok. Günlük seyahat kartınızla Tram 28’e bindiğinizde aynı misyonu görür. Eski şehir ile yeni şehir arasında tam bir tur yapmış olursunuz. Kaleye de tram 28 veya tram 12 ile çıkabilirsiniz. Ayrıca 735 nolu otobüs de kaleye çıkar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Ve gezi turumuz!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şayet bizim gibi finans merkezi, oteller bölgesinde konaklıyorsanız (Marques Pombal/Avenida bölgesinde) Liberdade Avenue’den aşağıya doğru yürüyünüz, bu cadde sizi Rossio meydanı ve Baixa’ya çıkaracaktır. Lüks mağazaların mevcut olduğu çok geniş bir caddedir bu. Rossio meydanı şehrin kalbidir. Her nereye gidecekseniz buradan geçeceksinizdir. Rossio tren garı da burada olduğu için Sintra ve Cascais’e de buradan gideceksiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Baixa&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rossio ya da 4. Pedro (Praça Dom Pedro IV) meydanı size Baixa kapısını açacaktır. Buradan Rua Agusto sokağı ile deniz kıyısına Praça de Commercia (Ticaret Meydanı)’ya bağlayacaktır. Bu cadde trafiğe kapalı turistik bir caddedir. Paralel caddeleri de sizi aynı yere götürür. Lizbon merkezde cadde ve sokaklar birbirini dikine kestiği için kolay kolay kaybolmazsınız. Rua Agusto’dan deniz kıyısına doğru giderken Santa Justa asansörünü göreceksiniz. Yapılış amacı bizdeki gibi bir Atakule mantığı, şehirde yüksek bir yer olsun mantığı değildir. Daha çok Karaköy Taksim funiküleri mantığıyla yapılmıştır. Şehrin alçaktaki merkezi Baixa’yı şehrin yüksek kesimi Bairo Alto’ya bağlamayı amaçlamıştır. Bu asansörden güzel bir Baixa manzarası ve denizi görürsünüz. Asansörden Bairo Alto tarafına baktığınızda bitişikte göreceğiniz yapı şehrin en eski kiliselerinden 1329’da yapılmış Carmo Convent’tir. Bairo Alto’ya geçtiğinizde sizi küçük bir meydan karşılar, bu meydan bir kahve molası için güzel olabilir. Meydanın sağ köşesinden aşağıya indiğinizde Rossio tren garının oraya çıkarsınız, ki bu tura başladığınız yere geri döndünüz anlamına gelir. Merdivenleri inince küçük bir ginja dükkanı göreceksiniz, burada iki tek atabilirsiniz:)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asansör’e sapmadınız veya asansorden Bairo Alto’ya çıkmak yerine Rua Agusto’ya geri döndünüz. Denize (Tagus nehri) doğru (Praça do Comércio- Ticaret Meydanı) yolunuza devam ediniz. Meydana çıkış kapısı 1755 depremi anısına yapılmış, kapının sağ tarafındaki heykellerden biri Marquis of Pombal’e, sol taraftaki heykellerden biri Vasco da Gama’ya ait. Pombal, Portekiz’in Atatürk’ü. 1755 depreminden sonra ülkeyi tekrar ayağa kaldırmış, laik rejimin temellerini atmış bir aydınlanmacı. Vasco da Gama’yı anlatmaya gerek yok!. Meydandaki cafede oturabilirsiniz. 1755’de büyük bir deprem olmuş, halk bu meydanda toplanmış, bu kez de tsunami büyük bir felakete yol açmış. Meydanı çevreleyen binalar hükümet binaları. Yüzünüz denize dönükken sağdan Belem’e, soldan Alfama’ya gidersiniz. Turistik tram (yellow bus) buradan hareket eder. Dediğim gibi hiç gerek yok. Belem için tram 15’e  bineceksiniz. Alfama için meydandan Tram 12’ye, veya yüzünüz denize dönükken meydanın sol köşesinden tram 28’e bineceksiniz. Alfama’ya yürüyerek de çıkabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Alfama&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alfama muhtemelen Lizbon’da en çok ısınacağınız bölgedir. Küçük dar sokakları, yine küçük dar apartmanları ile sanki cüceler diyarındaymışsınız hissi yaşatacaktır. Ara sokaklara girip kaybolun, herhangi bir rota takip etmenize gerek yok. Evleri görünce bu evlerde yaşamak pek de kolay olmasa gerek diye düşüneceksinizdir. Minyatür kapılar, minyatür sokaklar. Her şey küçültülmüş gibi. Tabii bu evler sokaklar yapılırken bugünkü yaşamın vazgeçilmez parçalarının tahayyül bile edilmediği yıllardan bahsediyoruz. Evlerin küçük olması, balkonların bulunmaması herkesin çamaşırlarını evlerin dışına gerilmiş askılara asmasına yol açıyor. Evet, Alfama dendiğinde aklınıza gelecek olan çamaşırların dışarı asıldığı minyatür bir dünyadır.&lt;br /&gt;Alfama bölgesindeki küçük cafeler/restoranlar kısa molalarınız için biçilmiş kaftan.&lt;br /&gt;Alfama bölgesinin üstünde şehrin kalesini (Castle of Saint George) göreceksiniz. Lizbon’un şansı kenti tepeden gören bir kalesinin olması denir. Kaleden şehir manzarası harika. Gün batımında kaledeki cafe çok güzel mola yeri olabilir.&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-Spnwj4qQkJg/Tucfzg6sjvI/AAAAAAAABhE/FkiSbnv2QKY/s1600/DSC_5535.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 213px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-Spnwj4qQkJg/Tucfzg6sjvI/AAAAAAAABhE/FkiSbnv2QKY/s320/DSC_5535.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5685548024448454386" /&gt;&lt;/a&gt;Kaleye çıkarken sağda gördüğünüz kilise Lizbon Katedrali (Santa Maria Katedrali)’dir.&lt;br /&gt;Kale yolundasınız ama kaleye sapmadınız, tram yolunu takip ediyorsunuz, o zaman yolunuza Graça’ya doğru devam ediyorsunuz demektir. Karşınıza Santa Engracia Church çıkacaktır. Bunun hemen yanında bir bit pazarı kuruluyor, gezip görmek, bir şeyler satın almak ilginç olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaleden devam ettiğinizde Graca’ya vardığınızda ağaçlar altında başka bir cafe ile karşılaşacaksınız, tam da Graça Church’ün önünde. Bu cafeyi de dinlenmek için es geçmeyiniz. Yine güzel bir şehir manzarası; bu kez kadrajınıza kale de girmiş olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Baira Alto&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehrin eğlence merkezi, Galata’sı Pera’sıdır. Sanatçıların, yazar çizerlerin ve alternatiflerin mekanıdır. Rossio tren garının arka tarafları Bairo Alto diye geçer. Gündüzleri her taraf kapalıdır. Eğlence Cuma, Cumartesi gecelerinde yoğunlaşmıştır. Bir Cumartesi gecesinde bölgeyi keşfetme şansımız oldu, iğne atsan yere düşmez bir kalabalık yoktu; sebebinin ekonomik kriz olduğu söylendi. Tabii bi de kasım aynın sonundayız. Yazlık turist de pek yoktu ortalıkta. 2-3 m2’lik canlı müzik yapılan bir barda latin müziği ile keyiflendik. Kokteyl fiyatları epey bi keyfe gark etmenize yardımcı olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cafe Luso iyi fado dinleyeceğiniz mekanlardan biridir ve Bairo Alto’dadır.&lt;br /&gt;Bairo Alto nerede diye kafanız karışmışsa Baixa&amp;Chiado metro istasyonuna varın. Metro’dan çıkışta sizi bir meydan karşılar. Bu meydanın yukarı kısımları Bairo Alto’dur. Gece gittiğinizde kalabalık sizi zaten doğru yere sürükleyecektir. &lt;br /&gt;Chiado’da Liberdade Caddesi’nde olduğu gibi lüks alışveriş mağazaları göreceksinizdir. Lizbon fiyatlarının İstanbul fiyatları ile birebir aynı olduğunu söyleyebilirim. Uğraşmanıza değmez. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Belem&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehir merkezinden Atlas Okyanusu yönünde 6-7 km dışarda olan bir muhit. Torre de Belem ya da Belem Tower, Pastais de Belem, Kaşifler Anıtı (Monuments to the Discoveries), (Jeronimos Monastery) Manastır bu bölgededir. &lt;br /&gt;Önelikle coğrafi olarak aklınız karışmasın. Belem’e giderken batıya doğru gidiyorsunuzdur ve Tagus nehrinin kuzeyindesinizdir. Nehrin karşı tarafı güney tarafıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Praca de Figueira’dan kalkan ve Praca de Commercio’dan geçen Tram 15’e binip 25-30 dakikada son durak Torre de Belem’e varın. Belem Tower diye de geçer.&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-G5CNw8tWeAc/Tu3XKZDZRYI/AAAAAAAABjM/oSrJ8PdvJzk/s1600/DSC_5284.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 213px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-G5CNw8tWeAc/Tu3XKZDZRYI/AAAAAAAABjM/oSrJ8PdvJzk/s320/DSC_5284.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5687438477962593666" /&gt;&lt;/a&gt;Torre de Belem’e vardınız. Tek/bir başına olan bir burçtur burası. İçinden kuleye çıkabilirsiniz. Nehrin ağzında yapılmış, Lizbon’un savunmasına dönük bir kuledir bu. İçinde toplar vardır. Lizbon’un Çanakkale Boğazı girişi olarak düşünün burayı. 30 metre yüksekliğindedir. Bir şehir efsanesi vardır; güya Tower Tagus nehrinin ortasında yapılmıştır, ama 1755 depreminden sonra nehir rotasını değiştirmiştir ve Tower nehrin kenarında kalmıştır. Tarihçiler bunun doğru olmadığını, Tower’ın küçük bir adacık üzerine inşa edildiğini söyler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belem Tower’dan sonra Lizbon’a doğru yürüyüşe geçtiğiniz zaman Kaşifler Anıtı çıkacak karşınıza. Bu anıt ünlü Portekizli denizcilere ithaf edilmiş. Heykelin yeri de özellikle seçilmiş. Çünkü Portekizli denizcilerin dünyayı keşfe çıktıkları yeri temsil ediyor burası, tam da Tagus Nehri’nin Atlas Okyanusuna döküldüğü yer. 15. ve 16 yy denizcilerinin figürleri yer alır heykelde. En bildiklerimiz Vasco de Gama ve Macellan’dır. Heykele hem doğu hem de batıdan bakın, iki yüzünde de figürler bulunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yürüyüşünüze devam ediyorsunuz ve sıra Manastıra geldi. Manastırı girip ziyaret de edebilirsiniz veya sadece Katedrale girebilirsiniz. Manastırın medrese olduğunu düşünün. İçerde güzel bir avlu var ve avluyu çevreleyen 2 kat balkonlu bir yapı. Odalara giremiyorsunuz. Günah çıkarma odası var, işlenmiş çok günahınız varsa bi uğrayabilirsiniz. Karşınızda papaz beklemeyin yalnız. Manastır ziyareti için amam aman demiyorum size yani. Katedrale girin mutlaka ama. Girişte solda Vasco da Gama’nın mozolesi var. Sağ taraftaki mozolenin kime ait olduğunu hatırlamıyorum. &lt;br /&gt;Bu arada Tagus nehri üzerindeki kiremit kırmızısı rengindeki köprünün adı 25th April Bridge’tir. San Fransisco’daki Golden Gate Bridge’ı yapan firma tarafından 1966’da yapılmış, 1999’da da trenlerin geçişi için tren platformu ilave edilmiş. Golden Gate’e çok benzeteceksiniz. Golden Gate’ın üzerindeki orijinal rengi muhafazası için yılda iki kez boyandığını burada ek bilgi olarak vereyim. Köprü 1974’e kadar faşist diktatör Salazar Köprüsü olarak adlandırılmış. Salazar’ın devrilmesi şerefine o günün tarihi olan 25 Nisan adı verilmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve Belem’de son olarak varacağınız yer &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Pastais de Belem&lt;/span&gt;. Nata’sı ile meşhur pastane. Kahve ile birlikte iyi gidiyor. Eminim ki tatiliniz boyunca bolca yiyeceksiniz ve bıraz da sıkılacaksınız. Alternatifi için tadacağınız şey queijadas de Sintra olacaktır, ama bunu her yerde bulamazsınız. Sintra’ya özgü bir tatlı. Natalılığından sıkılmışsanız birebir. Mozarella, badem, tarçın ve anlamadığım başka şeyler içeriyor. Rossio Tren Garının ordaki ginjacıda bulabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Genel Grev&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;24 Kasım’da genel grev vardı, tam da tatilimizin ortasına gelmişti. O gün otelden erkenden ayrılıp Rossio tren garına vardık. Sintra’ya gidecektik. Ancak ne görelim. Tüm metro ve tren istasyonları kapalı. Genel grev gününe rastgelmişiz. 1975’ten bu yana en büyük 3. İşçi eylemiymiş. Hayat tamamen durmuştu. Ne otobüsler ne de tramler çalışıyordu. Hatta turizm information (Rua Agusto’nun sonuna doğru bir yerdedir) bile kapalıydı. Sendikalar, öğrenciler bir gösteri düzenlediler. Liberdade’den Rossio’ya doğru yürüyüşe geçtiler. Biz de yürüyüşe katıldık, kendilerine desteğimizi verdik. Etrafta bir terör havası ve binlerce polis yoktu. Medeni şekilde yüründü, sloganlarını attılar, konuşmalarını yaptılar ve gösteri sona erdi. Ekonomik krizin Portekiz hayatını nasıl etkildeğini sokakta gördük, özellikle hafta içi caddeler sokaklar mağazalar çok tenha. Konuştuğumuz kişiler bunun ekonomik krizden kaynaklandığını söylüyor.&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-5ULVOlow46g/TucjMjDr6dI/AAAAAAAABho/z403tMd33xw/s1600/DSC_5845.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 213px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-5ULVOlow46g/TucjMjDr6dI/AAAAAAAABho/z403tMd33xw/s320/DSC_5845.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5685551753054644690" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;O günkü Sintra planını ertesi güne devrettik, ama bu da bizim Porto planından vazgeçmemize yol açtı. Lizbon Port trenle 2 saat 40 dakikadır. Biletinizi internetten önceden almanız avantajınızadır. Lizbon’dan ayrılış yerine Lisbon değil, Santa Apolonia yazacaksınız. Çünkü treniniz oradan kalkıyor. AP (alfa) daha hızlı daha pahalı hızlı trenmiş, IC daha yavaşmış. First class ile second class arasında da önemli bir fark yokmuş. (Otel resepsiyonundan aldığım bilgileri satıyorum size.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Sintra&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sintraya nasıl gidilir..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sintra, Lizbon’da 2-3 gün geçirdikten sonra yapılacaklar listesine dahil edilebilecek bir yer. Hele bi önce Lizbon’un tadını çıkartın. Tadı çıktı mı, işte şimdi Sintra, Cascai turları düşünülebilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sintra’ya Rossio tren istasyonundan gideceksiniz. Gidiş dönüş bilet fiyatı 4,5 euro civarında . Yolculuğunuz 40 dakika sürüyor. Futbolseverlere: Yol üzerinde Benfica semtinden geçiyorsunuz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sintra’yı meşhur yapan şey &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Pena National Palace&lt;/span&gt;’tır. Bir dağın tepesinde Sintra’ya hakim bir konumdadır. Rivayet odur ki açık bir havada Lizbon’dan dahi görülebilirmiş. Bugünkü masalımsı şato 1400’lerde yapıldığında küçük bir manastır olarak yapılmış, ki en fazla 18 rahibin keyfini süreceği şekilde tasarlanmış. 1800’lere kadar böyle gelmiş. 1800’lerde zevk sahibi bir kraliyet mensubu bu manastırı alıp dayamış döşemiş bugünkü halini vermiş. Portekiz’in 7 harikasından biri olarak geçiyor. Bana göre biraz abartılmış/pazarlaması iyi yapılan bir değer. Aman bir masalımsılığı yok. Ama iç dekoru, eşyaları tabii ki güzel. Ne de olsa kraliyet şatosu. Manzarasının inanılmaz güzel olduğunu ilave etmeliyim.&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-PiB_ynRToqw/TudCaKkuqGI/AAAAAAAABiA/RHJqk6PF8nQ/s1600/sintra.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-PiB_ynRToqw/TudCaKkuqGI/AAAAAAAABiA/RHJqk6PF8nQ/s320/sintra.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5685586071860979810" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Sakın Pena’ya yürümeye kalkmayın, çok uzak; 435 nolu otobüs sizi tepeye götürecektir. &lt;br /&gt;Sintranın küçük bir çarşısı var, çarşıda en fazla talep gören şey  tabii ki pastanelerdeki queijadas de Sintra’dır. Sintra’ya özgü bir pasta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sintra’da nerede ne yenir bilmiyorum, ama iyice turistik, 2 kat öder yarı kalite hizmet alırsınız. Çarşı yolunda göreceğiniz Bristol’den uzak durun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Fado nerede dinlenir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Portekiz'in türküsüdür. Denize açılan ve bir daha dönmeyen denizcilere yakılan ağıttır, acılıdır, hüzünlüdür, aşk kokmaktadır. Erkekten dinlemektense kadından dinlemek yeğdir. Zaten kadının erkeğine yaktığı ağıttır. Kelime anlamının da ingilizcedeki fade’in anımsattığı üzere “kader, alın yazısı” olduğu söylenmektedir.&lt;br /&gt;Fado nerede dinlenir diyecek olursanız 2 mekan adı aklımızda kaldı. Biri bizim de gidip eğlendiğimiz Alfama’daki Club de Fado, diğeri ise gitmediğimiz ama bize önerilen mekanlardan biri olan Fado Luso. Bir fado gecesine gitmeden Lizbon’dan ayrılmak Lizbon gezinizi eksik bırakacaktır; fado Lizbon’un ruhunu hissetmenize yardımcı olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-tfu_MUUPJDI/TudN1toDfPI/AAAAAAAABiY/Hn85oFcgRu8/s1600/1232845779_14e9874e46.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-tfu_MUUPJDI/TudN1toDfPI/AAAAAAAABiY/Hn85oFcgRu8/s320/1232845779_14e9874e46.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5685598639754542322" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Fado'nun kraliçesi Amália Rodrigues'dir. Ki çok eskilerde Aspendos'ta konser de vermiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Turla gitmek isteyenler için &lt;a href="http://www.garantitatil.com"&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;garantitatil&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;'in  Lizbon Porto turunu öneririm.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/20212783-3410871623512366709?l=gezi-notlarim.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/ffznyqBiCWrwIfyMnzHpkSk11sc/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/ffznyqBiCWrwIfyMnzHpkSk11sc/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/ffznyqBiCWrwIfyMnzHpkSk11sc/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/ffznyqBiCWrwIfyMnzHpkSk11sc/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/blogspot/NVHB/~4/SCeJwjjzys4" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://gezi-notlarim.blogspot.com/feeds/3410871623512366709/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=20212783&amp;postID=3410871623512366709" title="0 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/20212783/posts/default/3410871623512366709?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/20212783/posts/default/3410871623512366709?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/blogspot/NVHB/~3/SCeJwjjzys4/lizbon.html" title="Lizbon" /><author><name>Şenol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16152105859959761654</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="16" height="16" src="http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif" /></author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://2.bp.blogspot.com/-igwCJZ3Ak6E/TueMB_h95YI/AAAAAAAABi8/7sVc6IAdDuU/s72-c/DSC_5608.JPG" height="72" width="72" /><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://gezi-notlarim.blogspot.com/2011/12/lizbon.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;A0MGRX8yeyp7ImA9WxFaE00.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-20212783.post-2820634723118740047</id><published>2009-09-25T13:00:00.000-07:00</published><updated>2010-07-16T12:43:44.193-07:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2010-07-16T12:43:44.193-07:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Seven Sisters" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="yemek" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Arbat Sokağı" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Tiverskaya" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Moskova Metrosu" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="club" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Pacha" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Lenin Tepesi" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Kızıl Meydan" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="eğlence" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="gece" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Kremlin" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Gorki Parkı" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Club Che" /><title>Moskova</title><content type="html">&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Şimalin Yıldızı&lt;/span&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;Yüzümüz hep Batı’ya dönük olduğu için akla doğuya gitmek hiç gelmiyor. Oysa devasa kültürlerle kapıkomşuyuz ama bu kapıkomşularla muhabbetimiz hiç yok.
&lt;br /&gt; 
&lt;br /&gt;Moskova'dayım, bir haftalık uluslar arası bir seminer. Seminer katılımcıları Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri ile Azerbaycan ve Ermenistan, yani dağılan SSCB ülkeleri ve Türkiye’den ben. 20’yi aşkın ülke. Hemen şunu söylemeliyim: organizasyonu düzenleyen rus yetkililerin Türkiye’ye verdiği önem diğer hepsine verdiklerinden fazla. Belki diğerlerini hala kendi “şehir-devletleri” olarak addediyorlardır. Verilen önemin yanında, gösterilen sıcaklık da boşver ABD’yi, kur bir Rus Türk ittifakı dedirten cinsten. Ancak rus üst düzey bürokratlardan gördüğüm bu sıcaklığın halk arasında mevcut olan Türklere bakış açısıyla birebir örtüşmediğini söylemeliyim. İlk olarak inşaat sektörümüzün bu ülkeye  girmiş olması, ve Türkiye’yi temsilde inşaat işçilerimizin öncü misyonu (!), 90’lı yıllarda işadamlarımızın(!) rus halkına attığı kazıklar (misalen, fındık diyerekten leblebi satılması!) ve bugünkü seks turizmi   meyvelerini(!) sokakta  veriyor. Türk olduğunuz öğrenilince haffiten bir çekinseme kendini gösteriyor. Avrupa’da uzun bir sürede oluşturduğumuz olumsuz imajı Rusya’da 20 yılda oluşturmayı başardık! 
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;Her zamanki gibi “imaj meselesi” konusuna değindikten sonra şehir hakkındaki izlenimlerimizi anlatmaya geçebiliriz.
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Sıcak veya elin tabiriyle “cosy” bir şehir değil!&lt;/span&gt;
&lt;br /&gt;Çok geniş caddeler,  büyük binalar ve meydanlar şehrin içinize bır sıcaklık vermesini engelliyor. Bir meydanı diklemesine geçmeniz 15 dakikanızı alabilir, ama zaten meydanı üstten geçemezsiniz ki, alttan alt geçitlerden dolaşmanız gerekir. Veya bir ana caddenin diğer tarafında yürüyen arkadaşınızı seçme şansınız çok düşük mesela. Böyle olunca çok büyük açık alanlarda küçük insan moduna giriyorsunuz. Ben kainatta bir nokta bile değilmişim hissi Ama diğer yandan bu kadar geniş caddeler ve meydanlar her ne kadar bugün iyi kullanamasalar da ilerde şehir plancılarına büyük kolaylıklar sağlayacaktır. Burada bir not düşmek lazım: Haritaya bakıp kendinize bir rota çiziyorsanız, yolların meydanların genişliğini gözönünde bulundurunuz. "Şurdan şuraya yürümek" öyle hiç de kolay değil.
&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;
&lt;br /&gt;Güvenli bir şehir, hiç korkmayın!&lt;/span&gt;
&lt;br /&gt;Gitmeden önce okuduklarım ve bana söylenilenler şehrin hiç de güvenli olmadığı idi. Kesinlike öyle değil. Tabi ki bu sözüm “golden circle” için geçerli. Halkanın dışı için konuşamam. Bu demek değildir ki ihtiyatı elden bırakın. Çok geç saatlerde de otelime yürüyerek döndüm ve etrafta rahatsız eden hiç kimse olmadı. Bununla birlikte gece taksi kullanın, taksiler çok ucuz. 100 rubleye hadi 200 diyelim en fazla, istediğiniz her yere gidersiniz. Ama bunu resmi taksilerle yapamazsınız. Üzerinde taksi şapkası olanların ücreti yüksek olur. Siz yoldan geçen “devrim arabaları”na el edin. Eski model sovyet arabaları. Korsan taksicilik yapıyorlar. Zamanında bunlardan almak için 3-4 yıl sıra bekleniyormuş. Gördüğünüzde el edin. Standart fiyatları 100 rubledir. Bu arada resmi taksilerde de taksimetre olmadığını söyleyeyim. Her şey pazarlık usulu. Havaalanından şehre gitcekseniz sizden 4000 ruble isteyeceklerdir. Siz 1500 ruble deyin ve bir ruble dahi yukarı çıkmayın.
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Metroyu kullanın!&lt;/span&gt;
&lt;br /&gt;Size tavsiyem özellikle yoğun saatlerde taksi ile bir yerlere gitmeye çalışmamanız. Metroyu kullanın, aceleniz yoksa metroda kaybolun. Ama kaybolurken de elinizde bir metro haritası bulundurun. Haritada istasyonların hem kiril hem de latin harfleri ile yazılmış olması işinizi kolaylaştırcaktır.&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_BqPmjr5AhG0/Sr0qtVEBYSI/AAAAAAAABPA/k9JvDgQU9bk/s1600-h/mr_metro_komsomolskaya.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 174px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_BqPmjr5AhG0/Sr0qtVEBYSI/AAAAAAAABPA/k9JvDgQU9bk/s400/mr_metro_komsomolskaya.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5385507687641473314" /&gt;&lt;/a&gt;
&lt;br /&gt;Moskova metrosunu gördükten sonra bir kez daha kendimize kızdım. 1930’larda inşaatına başlanmış metronun. Biz ise 1993’te metroya ilk kazmayı vurmuşuz. Arada yaklaşık 60 yıllık bir gecikme, 60 yıllık bir uzak görüş eksikliği var.
&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.rusyadayiz.biz/ks_metro.htm"&gt;
&lt;br /&gt;Metro istasyonları&lt;/a&gt; güzel avizelerle ve bazıları ise sanat eserleri ile süslenmiş. Belli başlı gezilecek olanlar Mayakovskaya, Novokuznetskaya, Kropotkinskaya, Novoslobodskaya, Kievskaya.
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;Metro sistemini anlamanız bi kaç gününüzü alacaktır, panik yapmayın. Bol bol yardım isteyin.
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;Eğer metroyu anlarsanız ve Yeşil Hatta binecek kadar da ilerlemişseniz havalanı dönüş yolunu metro ile yapabilirsiniz. Yeşil hattıın son istasyonu Rechnoy Vokzal’e varın, trenin gidiş yönünden sağdan çıkın, karşınızda dolmuşları görceksiniz. Dolmuşlar konforlu. THY ile uçuyorsanız ilk havaalanında ineceksiniz. Bu seyahatin Bellaruskaya metro istasyonundan itibaren toplam süresi 1 saat, maliyeti ise 1 dolar. Şayet havaalanına taksi ile gitmek istiyorsanız akşam 6.30 uçağı için taksiye biniş saatinizin 13-13.30 olması öneriliyor. Moskova’ya gidiş yolunda yanımda oturan Türk işadamının tavsiyesi bu. Kendisi yoğun trafikten dolayı 2 kere uçak kaçırmış. 
&lt;br /&gt;Moskova’nın bu kadar geniş caddelere ve gelişmiş metroya rağmen İstanbul’dan beter trafiğe sahip olması nasıl açıklanır bilmiyorum. Bir görüş şehrin trafiğini yönetmekten bihaber olmaları.
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Yemekler/Cafeler&lt;/span&gt;
&lt;br /&gt;Rus yemeklerini denemedim, ama zaten güzel bir rus mutfağından da bahsedildiğini hiç duymadım. En beğendiğim restorantlar &lt;a href="http://www.tripadvisor.com/Restaurant_Review-g298484-d1073090-Reviews-Academiya-Moscow_Central_Russia.html"&gt;Akademiya&lt;/a&gt; (pizzaları çok iyi) ile &lt;a href="http://www.tripadvisor.com/Restaurant_Review-g298484-d798034-Reviews-Kofemania-Moscow_Central_Russia.html"&gt;Kofemania&lt;/a&gt; oldu.  Akademiya’nın birkaç şubesi var. Tiverskaya üzerinde yürümüniz muhtemel olduğu için her iki restoran da yolunuzun üzerinde olacaktır. Sırtınız Kızıl Meydan’a dönükken Tiverskya üzerinde sağdan 50-100 mt yürüdüğünüzde ilk sağda trafiğe kapalı yoldaki sağdaki ilk restaurant Akademiya’dır. Kofemania ise Tiverskaya’da soldan yukarı doğru yürüdüğünüzde soldan ilk ya da ikinci gireceğiniz bir sokağın ilerisindedir. Tiverskaya üzerinde gitmediğim ama övgüsünü duymuş olduğum bir İtalyan restaurantı var: Mi Piace. Burayı da deneyebilirsiniz.
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Görülecek Yerler&lt;/span&gt;
&lt;br /&gt;Görülecek yerler açısından Moskova çok da zengin değil. Kızıl Meydan ve Kremlin ile Arbat Sokağıni iki günde rahatlıkla gezebilirsiniz.
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;Kızıl Meydan’daki renkli soğan kubbeli dünyanın en meşhur kilisesi Sn. Basili Rusların Kazan’ı fethi şerefine yapılmış. Lenin mozolesi de (Red Square) Kızıl Meydan’dadır. Pazartesi günleri hariç her gün 10-13 saatleri arasında ziyarete açıktır. Kremlin Sarayı’nın yapımına III. Konstantinopol’u kurma hayali ile başlanmıştır. Kremlin’in içindeki müze ve katedralleri görmek için sıraya girmelisiniz. Ben girmedim ve Kremlinin içini de ziyaret etmemiş oldum. Kızıl Meydan’da yer alan çember şeklindeki yükselti ise zamanında ibret-i alemlik baş kesme törenlerinin yapıldığı yerdir.
&lt;br /&gt;  
&lt;br /&gt;Moskova’nın trafiğe kapalı &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Arbat Sokağı&lt;/span&gt; ise Moskova’da göreceğiniz en sıcak sokaktır. Güzel yapılarla süslüdür ve sokak üzerinde pek ressam karikatürist hünerlerini göstermektedir. İstiklal Caddesi’ni anıştırır. Uzunluğu yaklaşık 1 km kadardır. Moscow Hard Rock Cafe de buradadır. Moskova’nın en pahalı apartmanlarının bu sokak üzerinde olduğu söylenir. Pek çok ünlü müzisyen şair bu sokakta yaşamıştır. Burada yaşamış ünlülerden biri de troçki’dir. Arbat’a girişinizde hemen ilk sol sokağa saptığınızda Balşoy Afanavsiyevskiy Pereulok’a gireceksniz. Bu sokak zamanında anarşistlerin “baba”larından Bakunin’in de yaşamış olduğu sokaktır. Zamanında Lenin’in Bakunin’e ettiği küfürlerle ağzı bozulmuş kuşaktansanız bu sokağa dalınız. Sokaktaki kilisenin kilise olarak kullanılmaması için Sovyet rejimi zamanında bayağı uğraşılmış, kilise elektromekanik fabrikasına bile çevrilmiştir.
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;Gorki Parkı &lt;/span&gt;(Park Kultury) rusların dinlenmek ve yürüyüş için kaçtığı Moskova nehri kıyısında içinde oyun parklarının da olduğu, bisiklet kiralayıp gezebileceğiniz bir parktır. Özellikle yazları çok kalabalık olduğu söylenir. Sonbaharda da parkın güzel göründüğünü söylemeliyim. Kışın parkta ren geyiklerinin çektiği kızaklarla gezinti yapıldığını da duydum.
&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;
&lt;br /&gt;Dünyanın en güzel süpermarketi&lt;/span&gt;
&lt;br /&gt;Yelisev Yiyecek Pazarı Tiverskaya üzerinde bir market. Dünyada bu kadar güzel bir market başka bir yerde göremezsiniz. Ziyaret etmenizi salık veririm. Çıkışta da kapı komşusu Ecad'da kahve içmeyi unutmayın.&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_BqPmjr5AhG0/Sr0p_XdxU_I/AAAAAAAABO4/DeuvtOBGvYA/s1600-h/1790_755.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 299px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_BqPmjr5AhG0/Sr0p_XdxU_I/AAAAAAAABO4/DeuvtOBGvYA/s400/1790_755.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5385506898012361714" /&gt;&lt;/a&gt;
&lt;br /&gt; 
&lt;br /&gt;Moskova’yı tepeden görmek için şehrin biraz dışına çıkmanız gerekir. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Lenin Tepesi&lt;/span&gt; Moskova’ya kuşbakışı bakabileceğiniz bir tepedir.&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_BqPmjr5AhG0/StI66QmZYXI/AAAAAAAABP4/paseaNhWZNM/s1600-h/IMG00017-20090920-1623.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 303px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_BqPmjr5AhG0/StI66QmZYXI/AAAAAAAABP4/paseaNhWZNM/s400/IMG00017-20090920-1623.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5391436476478742898" /&gt;&lt;/a&gt;
&lt;br /&gt;Fotoğraftaki yeni şehir merkezinin önemli bir kısmının Türk şirketleri tarafından inşa edildiğini söylemek lazım. Moskova Devlet Üniversitesi (Moscow State University) yani 7 kızkardeşten (seven sisters) biri de bu tepededir. 
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;Moskova’da göreceğiniz 7 yüksek bina &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Stalin’in &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Seven_Sisters_(Moscow)"&gt;Seven Sisters&lt;/a&gt;’i&lt;/span&gt; olarak adlandırılır. Sanırım New York’taki Empire State’e öykünülmüş, bizde de yüksek gökdelenler olsun misali. Zaten Sovyet Blokunun çökmesinin nedeni Batı’yla Batı kurallarına göre giriştikleri rekabet değil miydi? Gökdelenler 1947 ile 1953 tarihleri arasında yapılmış. Şehrin merkezindeki Rusya Dışişleri Bakanlığı bunlardan biri. Bir diğeri ise Lenin Tepesi’ndeki Moskova State Universitesi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/20212783-2820634723118740047?l=gezi-notlarim.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/3iNTr39a5IwdzWr1yp55OpV0E5Y/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/3iNTr39a5IwdzWr1yp55OpV0E5Y/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/3iNTr39a5IwdzWr1yp55OpV0E5Y/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/3iNTr39a5IwdzWr1yp55OpV0E5Y/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/blogspot/NVHB/~4/6TvfWmEH8jA" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://gezi-notlarim.blogspot.com/feeds/2820634723118740047/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=20212783&amp;postID=2820634723118740047" title="1 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/20212783/posts/default/2820634723118740047?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/20212783/posts/default/2820634723118740047?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/blogspot/NVHB/~3/6TvfWmEH8jA/moskova.html" title="Moskova" /><author><name>Şenol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16152105859959761654</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="16" height="16" src="http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif" /></author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://2.bp.blogspot.com/_BqPmjr5AhG0/Sr0qtVEBYSI/AAAAAAAABPA/k9JvDgQU9bk/s72-c/mr_metro_komsomolskaya.jpg" height="72" width="72" /><thr:total>1</thr:total><feedburner:origLink>http://gezi-notlarim.blogspot.com/2009/09/moskova.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;DUcDR3o6eip7ImA9WxJUFUw.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-20212783.post-6475271301757885442</id><published>2009-05-23T09:47:00.001-07:00</published><updated>2009-07-13T13:31:16.412-07:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2009-07-13T13:31:16.412-07:00</app:edited><title>Talin, Estonya</title><content type="html">&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Bir masal kenti Tallinn&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tallinn, Estonya’nın ya da diğer adıyla e-stonya’nın başkentı. Riga’ya 300 km mesafede. Otobüsle 4.30 saat sürüyor. Estonya ile Letonya arasındaki sınır kapısı devre dışı bırakılmış. Seyyar pasaport polisi otobüsleri durdurup pasaport kontolü yapıyor. Eğer arabayla gidiyorsanız pasaport kontrolüne takılmanız sizin şanssızlığınız (Eğer vizeniz varsa tabi ki herhangi bir sorun yok).&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_BqPmjr5AhG0/ShkfwyrC_QI/AAAAAAAABIQ/JF_8nDJuBPk/s1600-h/IMG_3346.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_BqPmjr5AhG0/ShkfwyrC_QI/AAAAAAAABIQ/JF_8nDJuBPk/s400/IMG_3346.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5339333756320939266" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Önce Estonya hakkında kısa bir bilgi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Estonya 1.5 milyonluk bir ülke. Eski Sovyetlerin siber teknoloji üssüymüş. Ki bugün onun meyvelerini topluyor. Skype ve Kaza Estonya kökenli internet araçları. Estonyalıların dörtte üçü vergilerini internet aracılığıyla yatırıyormuş. Finlandiya’ya çok yakın, Helsinki 1 saat mesafede. Finlilerle akrabalıkları var. Finlandiya’ya göre ucuz olduğu için gelen turistlerin yarısı Finli.  &lt;br /&gt;Sovyetlerden ilk ayrılan Baltık ülkesidir. 300 bin kişi şehrin meydanında toplanıp şarkılarla bağımsızlıklarını ilan ettikleri için “şarkı devrimi” diye adlandırılır bu olay.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Letonya’da olduğu gibi ruslardan nefret bu ülkede de mevcut. Nüfusun % 30’u etnik olarak rustur. Herkes rusça bilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;Dönelim Tallinn’e.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tallinn otobüs istasyonuna vardığınızda bir fabrikanın üst katlarının ofis katlarına çevrilmiş olduğunu görceksiniz. Güzel bir mimamri örneği. Otobüs istasyonundan 4 nolu trame bindiğinizde 4 istasyon sonra şehir merkezine varırsınız. Yanınızda Estonya kronu bulunmayacaktır büyük ihtimal. O zaman dert etmeyin, biletsiz binin Bu arada 15 Estonya Kronu=1 Euro.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehrin ana meydanında yapacak çok bir şey yok ama insanları gözlemlemek için iyi bir yer. Hem de güzel bir park var.  Parkta oturup Estonyalılara ilişkin ilk görsel izlenimlerinizi edinebilirsiniz. Benim ilk izlenimim Estonyalıların 300 km ötedeki Letonyalılardan fiziksel görünüş olarak farklılaştıkları. Daha koyu tenliler ve çok daha fazla sayıda esmer var. Letonyalılar fiziksel olarak daha uzun boylu ve gelişmiş, daha sportif vücut yapıları var. Bu kadar yakın mesafe iki halk arasında bu denli fiziksel farklılığın olması şaşırttı beni.&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_BqPmjr5AhG0/ShkhJGl_C0I/AAAAAAAABIg/NaNV_o1NGGw/s1600-h/IMG_3330.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_BqPmjr5AhG0/ShkhJGl_C0I/AAAAAAAABIg/NaNV_o1NGGw/s400/IMG_3330.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5339335273496906562" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Tallinn bir masal şehri. Tabi ki old town’dan bahsediyorum. Kuleler ve surlarla çevrili kırmızı kiremitli sivri çatılı taş yapılı evlerden oluşan, taş kaldırımlı bir kent eski Tallinn. Belediye meydanından yukarıda hükümet meydanına doğru çıkacaksınız. Hükümet meydanı (Toompea) şehrin en yüksek noktası. Estonyalılar bir nebze olsun şanslı, kentleri tamamen düz değil, diğer kuzey ülkesi insanlarının hayatlarında dağ tepe yok. Bize yüksek dağlar ne kadar da basit geliyor değil mi? Onların bir an için yok olduğunuı, hayatınızda yükseklik hissi diye bir şeyin mevcut olmadığını varsayın? Hayatımızdan bir boyut eksilmiş olur, ne kadar da eksik hissederiz kendimizi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Old Town’da tepede Hükümet Meydanı’nda Parlamento’nu (pembe bina) hemen önünde Alexander Nevsky Rus Ketadrali en gösterişli yapı.  1894’te yapılmış. Rus çarı Tallinn’e damgasını vurmak için diğer her şeyi bu yapıyla domine etmek istemiş herhalde. Katedral Sofya’daki küçük rus kilisesine çok benziyor. Kilisenin tepesindeki hacların altında hilalleri göreceksiniz. Bu hilaller rusların osmanlılara karşı kazanmış olduğu zaferlerin simgesi..&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_BqPmjr5AhG0/ShkhjEkbXmI/AAAAAAAABIo/WWNqQTPPOF8/s1600-h/IMG_3342.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_BqPmjr5AhG0/ShkhjEkbXmI/AAAAAAAABIo/WWNqQTPPOF8/s400/IMG_3342.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5339335719630102114" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Old Town’da  Pikk Jalg (Uzun bacak) Sokağı boyunca yürüyecek, Sn Nicholas Kilisesine bir göz atacak, St. Olaf’s Kilisesi’nin 124 mt yüksekliğindeki kulesine çıkacak, çok sayıdaki café ve pastanede keyif yapacaksınızdır.  Bu arada belirtelim, Tallinn belediyesi St. Olaf’s Kilisesi’nin kulesinin eşsizliğini korumak için başka yüksek bir yapıya izin vermiyormuş!&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_BqPmjr5AhG0/ShkgnJ46VxI/AAAAAAAABIY/0OZrtkXYM5c/s1600-h/IMG_3365.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 300px; height: 400px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_BqPmjr5AhG0/ShkgnJ46VxI/AAAAAAAABIY/0OZrtkXYM5c/s400/IMG_3365.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5339334690266044178" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Ana meydanı (Belediye Meydanı) çok sayıda restoran çevrelemiş. Bizdeki gibi delikanlılar restoran önlerinde turistleri kendi restorantlarını tercih etmeleri için ikna etmeye çalışıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belediye Meydanı’nda dünyanın en eski eczanesi hala faaliyette (1422’den beri). Belediye Binasına sırtınızı verdiğinizde karşıda sağ köşede. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belediye Binası Avrupa’nın en eski belediye binasıymış, kulesine bakıp kilise demeyin. Bu binanın içinde dünyanın en yüksek tavanlı (77 mt) tuvaleti varmış! Girip ihtiyaç görme fırsatımız olmadı:)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tallinn Old Town’ın nasıl pazarlanacağına güzel bir örnek. Her şeyiyle çok güzel muhafaza ve restore etmişler.  Bir şehir nasıl marka yapılır buna güzel bir örnek. Ama biz Talin’in shaip olduklarından çok daha fazlasına sahip olan İstanbul’u bir marka yapamadık. Tabi bunun için İstanbul’un kurtuluşu/fethi  gibi etkinlikler düzenlemekten vazgeçip İstanbul’u tüm tarihi ile kucaklayabilecek bir zihniyet gerekiyor. İstanbul'u İstanbul yapan sadece 1453 sonrası değil onun tüm tarihidir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/20212783-6475271301757885442?l=gezi-notlarim.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/QlrkvBATu-2ASZTmRb0-2ark-O8/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/QlrkvBATu-2ASZTmRb0-2ark-O8/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/QlrkvBATu-2ASZTmRb0-2ark-O8/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/QlrkvBATu-2ASZTmRb0-2ark-O8/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/blogspot/NVHB/~4/YwNQpszWH-0" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://gezi-notlarim.blogspot.com/feeds/6475271301757885442/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=20212783&amp;postID=6475271301757885442" title="0 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/20212783/posts/default/6475271301757885442?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/20212783/posts/default/6475271301757885442?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/blogspot/NVHB/~3/YwNQpszWH-0/talin-estonya.html" title="Talin, Estonya" /><author><name>Şenol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16152105859959761654</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="16" height="16" src="http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif" /></author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://1.bp.blogspot.com/_BqPmjr5AhG0/ShkfwyrC_QI/AAAAAAAABIQ/JF_8nDJuBPk/s72-c/IMG_3346.JPG" height="72" width="72" /><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://gezi-notlarim.blogspot.com/2009/05/talin-estonya.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;D04DQHo6fCp7ImA9WxBQFUQ.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-20212783.post-6910985122050757153</id><published>2009-04-08T13:04:00.000-07:00</published><updated>2010-01-15T14:52:51.414-08:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2010-01-15T14:52:51.414-08:00</app:edited><title>Letonya, Riga</title><content type="html">&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Güzel insanlar ülkesi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sofya’dan sonra ikinci eski Doğu Avrupa ülkesi durağım Letonya’nın başkenti Riga oldu. Genel gözlemim Sofya ne kadar doğulu ise Riga o kadar batılı idi. Riga Sofya’ya göre çok daha gelişmis ve herhangi bir Batı Avrupa ülkesi kentinden de hiç bir farkı kalmamış. AB niçin çok rahat bir şekilde Letonya’yı sınırlarına katıyor, görünce anlıyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Letonya’nın ne endüstrisi var ki bu kadar gelişmiş diyeceksiniz. Şunu belirtmekte fayda var: kısa bir süre içerisinde ancak şehir merkezini ve turistik alanları dolaşabilirsiniz ve bu alanlardaki insan ve mekan gozlemlerinden yola çıkarak genellemeler yaparsınız. Benimki de öyle, yani çok basit gozlemlere dayalı genellemeler.&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_BqPmjr5AhG0/ShnJ2ORb24I/AAAAAAAABKA/DH-TmrQj6jQ/s1600-h/riga-full.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 266px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_BqPmjr5AhG0/ShnJ2ORb24I/AAAAAAAABKA/DH-TmrQj6jQ/s400/riga-full.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5339520766605777794" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Şehrin “old town” diye tabir edilen katedrallerin bulunduğu tarihi bolümü baştan sona eski doku korunarak yenilenmiş, türlü türlü restorantlar ve barlar burayı şehrin eğlence merkezi yapmış. Şehirde tek merkez olması, oranın her yönüyle çok iyi bir şekilde sunulmasına yol açıyor herhalde.  Bizde Eminönü Sultanahmet bölgesi İstanbul’daki pek çok merkezden sadece biri ve dolayısıyla Riga’da Old town’a gsterilen ilgi bizim ‘old town’a gosterilmemiş. Büyük harflerle mi söyleyelim bilmiyorum. Eminonu-Sultanahmet bölgesi sadece ve sadece turistik bolge olarak pazarlanmali, bçlgedeki turizmle alakali olmayan sektorler başka yere taşınmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Letonya’nın nüfusunun 2,5 milyon civarında olduğunu söyleyelim. Küçük bir Baltık ülkesi. Hangi endüstriler gelişmis bilmiyorum. Orman ürünleri ihracatı ve transit taşimacılıktan gelirleri olduğunu biliyorum ama. Riga’nın nüfusu 800 bin. &lt;br /&gt;Gençler ülkeyi terk etmiş, yaşlılar çogunlukta. Umutsuzluk hakim. Politikacılardan bıkkınlık var. İmza toplayıp İsveç’e başvurmuşlar, bizi sınırlarına kat diye. Halk politikacıların AB’den gelen fonları cebe indirdiklerine inanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Umutsuzluk hakim ama sokaklarda gördüğünüz lüks otomobil sayısı inanılmaz. Kötü araba yok. (Tabi ki fiyatlar türkiye’nin yarısı). Çok kötü veya vasat evlerde yaşıyorlar ama banka kredisi yardımıyla pahalı arabalara sahipler. Henüz kapitalizme adapte olamamışlar, nasıl harcayacaklarını bilmiyorlar. Gösteriş merakı yüksek veyahut geçmişin acısını çıkartıyorlar. Tabi bunun sonucu da GSHY’nin % 15’I oranında cari açık. Biz % 5’i gördüğümüzde “eyvah kriz kapıda” diye korkarız, onlar % 15’te. Sonuçta kriz ezdi geçti. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Donelim Riga’ya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kent merkezi çok temiz. Pekçok eski bina yeniden yapılıyor. Tabi bunlar çok pahalı. Orta sınıfın oturduğu evler eski ve dokük. Binalar boyasız ve kotü görünüyor. Buna karşın sokaklarda lüks araba saltanatı var. Jipler burda da çok moda.&lt;br /&gt;Insanların eğitim seviyesi çok yüksek. Nazik ve temizler. Nufusun % 30’u rus. Letonya bağımsızlığinı kazandıktan sonra letonyalıların Rusya'ya olan öfkelerinin sonucu olarak ruslar bugun ayrımcılığa tabi tutuluyor. Okullarda letonya dili okutuluyor. Rusça ve ruslar yok sayılıyor. Letonyalılar letonyalı çalıştırmayı tercih ediyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Para birimi poundla birebir. Harcamalarınızı ona göre yapın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Double café’ Starbucks benzeri bir café zinciri. Her köşebaşında var. Benim hoşuma gitti. Letonyalılar ise Starbucks niçin kendi ülkelerine gelmiyor diye üzülüyor! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.riga-life.com/drink/pubs_cafes_details/20-Skyline_Bar"&gt;“Skyline bar”&lt;/a&gt; sehrin merkezindeki Reval Hotel’in 26. katinda. Gidilmesi, görülmesi, eğlenilmesi gereken bir yer. Riga’yı tepeden görmek için de ideal bir yer. Ortamı iyi. Garsonlari sıcak. Kokteyl fiyatları gayet makul. Cuma cumartesi geceleri club’a donüşüyor. Pencere kenarında yer kapmak biraz zor:) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Il Patio iyi bir Italyan restoranı. Onerilir.  Fakat üç tane Il Patio var, hangisine denk gelirseniz artık. Daha kaliteli bir yer için &lt;a href="http://www.pomodoro.lv/en.php"&gt;Pomodoro&lt;/a&gt; önerilir.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Riga’da old town’daki hint restorantina gitmeyin. Meşhur olan bi tane  zaten, adını hatırlamıyorum ama. Ne garsonlarını ne de restorantın kendisini sevdim. Burdaki kadin garsonu asla unutmayacagim. Sanki  muşteri o, bizse  garsonduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sushi için &lt;a href="http://www.tripadvisor.com/Restaurant_Review-g274967-d953536-Reviews-Kabuki-Riga.html"&gt;Kabuki restorantı&lt;/a&gt; kesinlike öneririm. Fiyatları da İstanbul ile karşılaştırıldığında gayet iyi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kahvaltida çig somon olayi da ilginc. Turkiye’de hayatta aklima gelmezdi. Kotu olmuyor ama:)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pilavi yağsız yapıyorlar, servis yapıldıktan sonra tereyağını siz ilave ediyorsunuz. &lt;br /&gt;Opera binasi çok güzel. Opera salonu küçük ama çok şirin. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehrin merkezinde çok guzel parkları var. Opera binasının önündeki parkın içinden bir nehir geçiyor. Bu nehirde sandal sefası yapmanızı öneririm.&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_BqPmjr5AhG0/ShnIrtxJkvI/AAAAAAAABJ4/9ATEti7Yc9k/s1600-h/IMG_3181.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_BqPmjr5AhG0/ShnIrtxJkvI/AAAAAAAABJ4/9ATEti7Yc9k/s400/IMG_3181.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5339519486570107634" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Aynı parkın içinde küçük bir köprü var, nikahtan sonra kadınlar soluğu burda alıyorlarmış. Evliliklerinin çok uzun sürmesi ve kimsenin onları ayrımaması için köprüye büyükçe asma kilit takıyorlar ve anahtarını da suya atıyorlar. Kilitlerden birkaçını açmayı denedim ama muvaffak olmadım)) Boşanma oranlarına bakılırsa bu asma kilit bir işe yaramıyor:)&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_BqPmjr5AhG0/ShnC6ZWp9tI/AAAAAAAABJY/YkNNHk3nnkY/s1600-h/IMG_3101.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 300px; height: 400px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_BqPmjr5AhG0/ShnC6ZWp9tI/AAAAAAAABJY/YkNNHk3nnkY/s400/IMG_3101.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5339513141718546130" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Parkın bulunduğu alan kentin meydanı ve burada Letonya’nın en önemli anıtını göreceksiniz. Özgürlük Anıtı, 1935’te yapılmış. Elerini yukarı kaldırmış kadın heykeli. Kadının ellerindeki üç yıldız ülkeniz üç farklı bölgesini simgeliyor. Ama belirtelim bugünkü Letonya dört bölgeden oluşuyor. Sarhoş İngilizler her zamanki şımarıklıklarıyla bu anıta çişlemişler. Bayağı olay olmuş Letonya’da. 6 gün hapis cezası almışlar. Ama söylenilen eğer onlar Letonyalı olsaydı çok daha ağır ceza alacaklarıydı.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.amnesty.org/en/news-and-updates/news/mixed-weekend-lgbt-marches-20090518"&gt;Baltic Gay Pride&lt;/a&gt; düzenleniyordu ben ordayken. Çok hararetli tartışmalar sonrasında Gay Pride’a izin verildi. Uluslararası Homofobi günü dolayısıyla Avrupa’nın değişik yerlerinden gelen gayler Riga’da yürüyüş yapmak istemişler. Letonyalılar bu yürüyüşe sert muhalefette bulunmuşlar ama AB’nin ve medyanın baskısı ile yürüyüşe izin verildi. Yürüyüş şehrin merkezindeki parkta yapıldı. Park göstericiler haricinde herkese kapatıldı. Polis göstericileri korumak için çok sıkı önlemler aldı. Parkın dışında gösteriyi protesto eden çok sayıda gösterici vardı. Parkın dışındakiler içerdekilere küfrediyor, içerdeki kızlarsa onlara öpücük gönderiyordu. İki grup da karşılıklı birbirlerinin fotoğrafını çekiyordu. Velakin ben de Riga’da yaşayan Fransız, İsveç, Fin ve İsviçreli bir arkadaş grubuyla yürüyüşe katılıp Letonya demokrasisine ve insan haklarına kişisel katkımı yapmış oldum:)) Karşılığında akşam tv haberlerinde ekranlarda boy gösterdim, ertesi gün Letonya’nın popüler bir sitesinde bir &lt;a href="http://foto.delfi.lv/picture/598173/"&gt;fotoğraf karesinde&lt;/a&gt; “bodyguard” tiplemesiyle yer aldım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Letonyalıların da alışık olmadığı bir etkinlikler dizisine rast gelmişim. Müze günüydü Cumartesi akşamı. Tüm müzeler ücretsiz. Ama asıl önemlisi ücretinden ziyade müzelerde etkinlikler düzenlenmesi. Gece  saat 1’e doğru müze önlerinde uzayan kuyruklar vardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Riga’nın 60 km dışında bir ulusal park var &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Sigulda"&gt;(Sigulda)&lt;/a&gt;. Yeşilin her tonu mevcut. Sonbaharda ise sarı ve kırmızının her tonunda yapraklarla ayrı bir güzellikte oluyormuş. Boston’da nasıl bir sonbahar  turizmi varsa, insanlar ABD’nin diğer yerlerinden gelip Boston çevresini geziyorsa, Riga’da da sonbaharda insanlar bu bölgeye akın ediyormuş.  Hava çok güzeldi ve her taraf inanılmaz şekilde papatya örtüsü ile kaplanmıştı. “Hani saçlarına taç yaptığım çiçekler” şarkısını ilerde daha bir içten söylemek için hemen papatyalardan bir taç yaptım:)&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_BqPmjr5AhG0/ShnGSzBSyMI/AAAAAAAABJo/j-t9ozt0aMU/s1600-h/IMG_3207.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_BqPmjr5AhG0/ShnGSzBSyMI/AAAAAAAABJo/j-t9ozt0aMU/s400/IMG_3207.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5339516859460012226" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Parkın içerisinde bir kale mevcut. Bence restorasyon biraz restorasyonun ötesine geçmiş , kale yeniden yapılmış ama Letonya tarihi açısından görmekte fayda var. Ayrıca kalenin kulesine çıkarsanız inanılmaz bir manzara bekliyor sizi. Ayrıca kulenin tepesinde imzamı görceksiniz:) (Ben de Letonyalılara özendim) Kaleye giderken yol üzerinde bir müze var. 1200’lerden itibaren Letonya hakkında bilgiler veriyor. Müzde bir duvarda çok orantısız çizilmiş bir  Avrupa tarih haritası var, haritaya göre Anadolu Avrupa’nın üçte biri büyüklüğünde. Acaba diyorum haritayı Türk bir duvar boyacısı mı yapmış:))&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sigulda’ya giderken bir mağara var (Gutmanis Cave), anayola 100 mt mesafede.  Baltıkların en büyük mağarasıymış. Görünce gülceksiniz, bu mu büyük diye, ama eski kıta yeryüzü şekilleri açısından biraz fakir bu bölgelerde. Mağaranın özelliği buraya kazınılan isimlerde. İsmini kazıyanlar tarih de düşmüşler. 1700’lerde kazınılan isimler de varmış. Halk arasında bir rekabet var, en eski kazınılan ismi ben gördüm diye. Benim gördüğüm en eski tarih 1800’lere ait.  &lt;br /&gt;İşte mağara ve mağaranın içinde de ve eşi Katrina bebekleri ile birlikte en eski tarihli ismi arama telaşındalar.&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_BqPmjr5AhG0/ShnEPcOhzzI/AAAAAAAABJg/sTnopukDc_A/s1600-h/IMG_3280.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_BqPmjr5AhG0/ShnEPcOhzzI/AAAAAAAABJg/sTnopukDc_A/s400/IMG_3280.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5339514602778644274" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalacak yer için bir öneri:&lt;a href="http://www.royaloldcityhotel.lv/"&gt;Royal Old City Hotel&lt;/a&gt; 4 yıldızlı bir butik otel. Konumu çok iyi. Yeni, temiz ve güvenli bir otel.  Kahvaltısı gayet iyi. Odayı otelin kendi sitesinden almayın,pahalıdır, başka seyahat sitelerinden alın. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Letonya hakkında iyi bir yazı için bakınız:  &lt;a href="http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/273455.asp"&gt;“Riga’nın kara lekesi: İşgal müzesi”&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/20212783-6910985122050757153?l=gezi-notlarim.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/oEailpCahr4ua7SYvYIdAj2iBYQ/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/oEailpCahr4ua7SYvYIdAj2iBYQ/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/oEailpCahr4ua7SYvYIdAj2iBYQ/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/oEailpCahr4ua7SYvYIdAj2iBYQ/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/blogspot/NVHB/~4/4SzTZifF9O0" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://gezi-notlarim.blogspot.com/feeds/6910985122050757153/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=20212783&amp;postID=6910985122050757153" title="10 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/20212783/posts/default/6910985122050757153?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/20212783/posts/default/6910985122050757153?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/blogspot/NVHB/~3/4SzTZifF9O0/letonya-riga.html" title="Letonya, Riga" /><author><name>Şenol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16152105859959761654</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="16" height="16" src="http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif" /></author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://3.bp.blogspot.com/_BqPmjr5AhG0/ShnJ2ORb24I/AAAAAAAABKA/DH-TmrQj6jQ/s72-c/riga-full.jpg" height="72" width="72" /><thr:total>10</thr:total><feedburner:origLink>http://gezi-notlarim.blogspot.com/2009/04/letonya-riga.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;CkUMQ3o_eSp7ImA9WhRXF08.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-20212783.post-5278841359421580830</id><published>2008-09-30T02:39:00.000-07:00</published><updated>2011-12-24T01:51:22.441-08:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2011-12-24T01:51:22.441-08:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Sofya" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Bulgaria" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Vitosa" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="ByTheWay" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Sn. Sofia" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Ilber Ortayli" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Tarihimiz ve Biz" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Onda Cafe" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="By The Way" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Sofia" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Bulgaristan" /><title>Sofya</title><content type="html">Sofia kelimesinin Sofistler’den kaynaklandığına dair bir rivayet ile (ki kaynağı ekşi sözlüktür) gitmiştim Sofya’ya. Oysaki şehrin ortasinda Sn. Sofia heykelini görünce Sofia’nin sofistlerle bir alakası olmadığını da öğrenmiş oldum. Felsefe ve siyaset bilimi öğrenmeye ilk başladığımızda Aristo, Platon’dan sonra sofistler ne de fazla ilgimi çekmişti. O hayalle gittiğim şehirde Sn. Sofia’nin heykeliyle karşılaştım.&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-UK7QV7bJ_1g/TvWgaO7LvEI/AAAAAAAABjY/eUPEWHLXBDI/s1600/IMG_2604.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 306px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-UK7QV7bJ_1g/TvWgaO7LvEI/AAAAAAAABjY/eUPEWHLXBDI/s320/IMG_2604.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5689630076795862082" /&gt;&lt;/a&gt;Peki bizim Aya Sofya (Sn Sofia)’nin Bulgaristan’daki Sn. Sofia ile ilgisi var miydi? Bunu bilemiyorum.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;Ilk izlenimlerimle hemen baslayayim. Bulgarlar her ne kadar eski sisteme lanet okusalar da eski sistemin onlara biraktigi planli, iyi organize edilmis sehri hemen farkediyorsunuz. Genis yesillendirilmis caddeler, birbirine yurume mesafesinde parklar, eski de olsa genis toplu tasima sistemi ilk goze carpanlar. Binalar halen eski, fakat cok degil bir 5-10 yilda bunlarin yenilecegi ve Sofya’nin daha da guzellesecegi asikar.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Binalarin eskiligine ragmen (kendi gelir seviyelerine gore)kiralar cok yuksek. 60 m2 esyali bir evin kirasi 400 euro civarinda. Universite mezunlarinin ise giris ucretlerinin 400 euro civarinda oldugunu soylersek mukayese yapma sansimiz olabilir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;Ilk kez Turkiye’ye gore fiyatlarin daha dusuk oldugu bir ulkeye seyahat ettim. Simdi batililarin ulkemizin tadini nasil rahatca cikarttiklarini daha iyi anladim. Istediginiz kadar yiyin icin odeyeceginiz hesap istanbul’dakinin ucte biri oluyor. AB oncesinde Bulgaristan’da turistler ve bulgarlar icin ayri fiyatlar varmis, ama AB sonrasi fiyatlar standartlastirilmis. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;Sehir merkezi tertemiz, ki eskiden cok daha temiz oldugunu, deterjanla yikandigini soyledi arkadasim.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Insanlar gelir seviyelerine gore iyi giyinmeye calisiyor, her ne kadar tarzlarindan hoslanmasam da sik giyiniyorlar. Tabii bir kesim var ki ayaklarinda beyaz converse’ler ve adidas urunleri ile Bagdat Caddesi’ni anistiriyor. Ama bu kesim henuz cok ama cok azinlikta.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;Sofya denince aklima gelecek bir baska sey de luks arac sayisindaki fazlalikti. Caddeler cok pahali araclarla dolu idi. Istanbul’dan sonra bu kadar cok sayida luks araci Sofya’da gordum. Istanbul’u az cok anlayabilirim, 70 milyonluk bir ulkenin ticari baskenti. Peki ama Sofya nedir ki? 8 milyonluk ulkenin1.5 milyonluk baskenti, ve Bulgar ekonomisi ne uretiyor? Illegal islerin yaygin oldugu, bu luks araclarin biraz da bu illegal islerin meyvesi oldugu ve sahiplerinin pek de uzun yasamadigini, yasam felsefelerinin bari kisa hayatimizi doya doya yasayalim oldugunu soyluyor arkadasim.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;Bunlar ilk izelnimlerim. Peki nerelere gidilmeli? Alexandr Church sehrin en onemli turistik mekani. Bizim Ayasofya’nin muadili. Ayasofya’nin tasidigi onemi tasir mi tarihte bilmiyorum. Ayasofya kubbesi ile mimaride cigar acmis bir mekandir. Alexandr Church hakkinda fazla bir bilgim yok. Alexandr Church’un etrafinda cok sayida turistik esya saticisi mevcut. Eski sisteme iliskin ne varsa satilik. Paralar, madalyalar, Sovyet imali fotograf makineleri, daktilolar, sikkeler. Hatira esya almak icin en uygun yer burasi.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_BqPmjr5AhG0/SOH6ij_aRBI/AAAAAAAAAE8/jvvJuJe9Pr8/s1600-h/IMG_2524.JPG"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://4.bp.blogspot.com/_BqPmjr5AhG0/SOH6ij_aRBI/AAAAAAAAAE8/jvvJuJe9Pr8/s400/IMG_2524.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5251754112174408722" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_BqPmjr5AhG0/SOH7ctMeAcI/AAAAAAAAAFE/IKmetNG6TD4/s1600-h/IMG_2574.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;Alexandr Church’in hemen yakininda rus kilisesi var. Rus kilisesi altin sarisi kubbeleriyle daha suslu, goze daha hos geliyor. Oturmak icin Onda Caffe cok iyi bir secim olur. Hemen rus kilisesinin karsisinda. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Café olarak ikinci onerecegim mekan &lt;a href="http://www.bytheway.bg/"&gt;By The Way&lt;/a&gt;’dir. Istiklal’deki Cadde-I Kebir ya da Kaktus’un muadili gibidir. Daha bilenlerin gittigi, yol uzeri olmayan bir mekandir. Kitlesi ile aranizda hemen bir yakinlik hissediyorsunuz. Garsonlari da ayni sicaklikta. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;Bati ulkelerinde sehrin veya universitelerin en onemli yapilarinin kutuphaneler oldugunu soylersek yanilmayiz herhalde. Mesela ABD’de Harvard Universitesi’nin en onemli ovunc kaynaginin kutuphanesi oldugunu, ve kampus icerisndeki en gosterisli yapinin da kutuphane binasi oldugunu hatirlatiyim. Sofya’da da kutuphane binasi sehrin merkzinde ve devasa.&lt;/span&gt;
&lt;br /&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;Sofya Universitesi Bulgaristan’in en onemli universitesi ve burda okumak bir gurur kaynagi teskil ediyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;Bir iki kavsakta bulgar kahramanlarinin heykellerini goreceksiniz. Bunlar yeni Bulgar devleti tarafindan yapilmis heykeller. Osmanli’dan bagimsizliklarini 1900’lerin basinda kazanmis bu devletlerin ancak simdi bagimsizliklarina kavusmus olmalari, yeni yeni bir tarih insa etmeye calismalari insanin ilgincine gidiyor. Fukuyama tarihin sonunu getirmisken Balkan ulkeleri tarihlerini yazmaya yeni basliyorlar. 21. yy dunyasi kafalari iyice karistiriyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;Tarih deyince Osmanli’dan bahsetmemek olmaz. Bulgaristan Yildirim Bayezit sonrasinda Osmanli’nin yonetimine gecmis ve yaklasik 500 yil Osmanli yonetiminde kalmis. Ama bugun sehri gezdiginizde bir cami haricinde Osmanli’ya iliskin hicbir sey goremiyorsunuz. Osmanlinin burda hicbirsey birakmamis oldugu dusunulemez. Sanirim ya 1900’lern basinda yada 1990’lardaki Bulgarlastirma zamaninda Osmanli yapilari yok edilmis. Oysa Osmanli yapilari bugun hic bir sanatsal degeri olmayan daha cok islevsel amacli Sovyet yapilarindan cok daha fazla zenginlik katardi Sofya’nin estetigine.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;Donus yolunda yanima bir kepce operatoru oturmustu. Bulgarlarin turklerden hoslanmadigini, bunun sebebinin de Yildirim Bayezit oldugunu, Yildirim Bayezit ve ordularinin Bulgar kizlarina pek de hos seyler yapmadiklarini duymus bulgarlardan. O da Yildirim Bayezit’in “bu kapasitede biri olmadigini, Fatih Sultan Mehmet gibi biri oldugunu, bu tur seyler asla yapmayacagini” soyluyormus Bulgar arkadaslarina.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;Izmirli Mevlut bir turk insaat firmasinda calismak icin Bulgaristan’a gelmis. Henuz 3 aydir Bulgaristan’daymis. Onceki gece 2 yasindaki kizinin sesine dayanamadigini, hemen izin isteyip kizini gormek icin yola koyuldugunu anlatti bana. Once Istanbul, sonra Izmir. Ne de heyecanli idi. Isi birakip donmek istedigini ama 3 aydir Sirkette calsimasina ragmen 2 aylik maasinin icerde oldugunu, eger donerse 1 aylik maasini vermeyeceklerini soyledi. Butun maaslarini tam alabilmesi icin 12 ay burada calismasi gerekiyormus. Mevlut’e 12 ayin sonunda da insaat firmasinin mutlaka kendisine bir sekilde kazik atacagini, bir kisim maasini alamayacagini dusundugumu soylemedim. Sirket maasini vermezse ne yapabilir, hakkini nasil arayabilir? Nasilda gayri insane bir durum. Gunde 12-14 saat calisiyorsunuz ve bunun karsiliginda da alacaginiz 3 kurusu yalvar yakar alabiliyorsunuz. 21. yuzyilin koleligi de bu olsa gerek. Mevlut’un ayligi 1000 euro imis. Ayni santiyede calisan Bulgar iscilere ise 600-700 levha, yani 350-400 euro veriliyormus. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;Fakat Turk iscilerin daha cok calistigi, patronlarin turkleri tercih ettigini soyluyor Mevlut. Turk isciler daha caliskan ve daha becerikli imis. Bulgarlar cuma aksamlari isi birakip discoya giderlermis, keza Cumartesi Pazar da oyle. Oysa turk iscileri cuma cumartesi de calisiyormus. Mevlut uyanmis, “aslinda onlarin yaptigi dogru diyor.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;Mevlut de hayatinda diskoya ilk kez Sofya’da gitmis, diger pek cok arkadasi gibi. Ve diger arkadaslari gibi onun da Bulgar sevgilisi varmis. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;Yine ondan aktariyorum turkleri Bulgaristan’da en fazla sevenler cingenelermis. En alttakiler yani. Bulgar sosyetesi dedigi Sovyetlerin Bulgaristan’a yerlestirdigi simdiki bulgarlar turkleri asagi tabaka olarak goruyormus.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;Sofya’da Sovyetlerden kalma cok sayida heykel var. Bu heykellerin sanatsal degeri yok. Devasa heykeller. Yikik dokukler. Sofya yonetimi her ne kadar hazzetmese de bu heykelleri korumali bence, sonucta bir donemin sembolleri onlar. Bir 50 yil sonra bugunku kusaklar goctukten sonra Sovyetler’I anlatacak tek sey onlar kalmis olacak. Osmanli eserlerine yaptiklarini Sovyet eserlerine yapmasinlar, tarihten hinc almaya calismasinlar. Ben soyleyeyim de onlar ister yapsin ister yapmasin&lt;/span&gt;:)&lt;/p&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_BqPmjr5AhG0/SOH9qjBhYPI/AAAAAAAAAFc/-Q2rZYayd60/s1600-h/IMG_2574.JPG"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://3.bp.blogspot.com/_BqPmjr5AhG0/SOH9qjBhYPI/AAAAAAAAAFc/-Q2rZYayd60/s400/IMG_2574.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5251757547888664818" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;Yukarida kepce operatorunun duygusal seklide savunmak zorunda kaldigi tarihsel olgulardan bahedelim. Butun Balkanlarda ayni gorusun hakim oldugunu en bastan soyleyeyim.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;Kizin ilk gece hakki sadece Osmanli sancaklarina ait bir sey degildir bu Avrupa’da feodalite zamaninda derebeyliklerde mevcut olan bir sistemdir. Ayrica yeniceri sistemi sebeiyle ailelerden koparilan en saglikli ve zeki cocuklar yuzunden de Osmanliya kizginlar. Bu kizginlik pekala anlasilabilir ama sunu bilmiyorlar: Osmanli yenicerilerini mutlaka gayrimuslimlerden devsirmiyordu, yeniceriler arasinda turk ailelerden devsirme cocuklar da vardi. Ayrica devsirilen her cocuk da mutlaka yeniceri yapilmiyordu. Enderun’da yetisen gayrimuslim cocuklari Osmanlinin yonetiminde yer aliyorlardi. En iyisi bu konuda Mulkiye’den hocam Ilber Ortayli’nin “Tarihimiz ve Biz” kitabinin ‘Osmanlinin Balkan Futuhati’ ve ‘Balkanlarda Osmanli Hakimiyeti’ bolumlerini okumaniz. Devsirilen cocuklar ve ilk gece hakki konusunda Boston’da MIT’den bir bulgarla bir tarih muhabbeti yapmak zorunda kalmistim. Sosyla bilim okumamislara “tarihi kendi tarihsel kosullari icinde degerlendirmek gerekir” fikrini anlatmak nicin bu kadar zor?&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;500 yil oncesine bugunun deger yargilariyla ve bugunun maddi kosullarindan bakmanin dogru olmayacagini orneklerle aciklamaktan dilimde tuy bitti! &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;Ilber Ortayli hocamizdan hatirladigim bir aniyi araya sikistirayim. Mulkiye’de ya 3 ya da 4. sinif ogrencisiyiz. Ilber Ortyali’dan Turk Idare Tarihi dersi aliyoruz. Vizede hocanin sordugu 50 puan degerindeki soru su. Asagidaki sehirleri cizeceginiz dunya haritasi uzerinde gosteriniz? Sehirler hangileri mi? Aklimda kalanlardan bazilari: Varna, Dubrovnik, Yemen, Viyana, Kudus. Bu sekilde 10 civarinda sehir adi vardi.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Bu kadar temel duzeyde bir cografya ve tarih bilgisine sahip olmayani bu okuldan mezun etmem demisti.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;Bulgaristan’in nicin kolaylikla AB uyesi oldugunu veya AB’nin onu nasil kolaylikla kabul ettigini Sofya’ya ayak bastiginiz anda rahatlikla anliyorsunuz. Evet fakir gorunen bir ulke ama yine de kendinizi Avrupa’da hissediyorsunuz. Ayni seyi Istanbul sokaklarinda dolassaniz hissedemezsiniz. Sultanbeyli degil kastettigim; Taksim’de dolassaniz da ayni. Bundaki en onemli etken Bulgarlarin egitim seviyesinin yuksekligi. Hemen HDI Human Development Index’e bakalim. Evet bu indexte Bulgaristan 53, Turkiye ise 84. sirada. Bulgaristan gelismis toplumlar, Turkiye orta gelismis toplumlar kategorilerinde bulunuyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;HDI hakkinda kisa bir not verelim. HDI insanlardaki ne kadar uzun sure yasayacaklarina iliskin beklenti, 15 yas ustu okur yazarlik orani, okumus veya okuyan insan sayisi ve kisi basi GSYIH oranlarinin bilesiminden olusan bir index. Bu index 177 ulkeyi 3 ayri kategoriye ayiriyor. Yuksek, orta az gelismis. Toplumlarin gelismisligi hakkinda en nesnel karsilastirmayi sagliyor bu index. Turkiye’yi siralamada buralara prangalayan herkese bin lanet okuduktan sonra yolumuza devam edelim. Index icin &lt;a href="http://hdr.undp.org/en/statistics/"&gt;http://hdr.undp.org/en/statistics/&lt;/a&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;Gelismislik indexinde aramizdaki 30 ulkeye ragmen benzerliklerimiz hic de az degil. Dugun konvoylari olusturup, kornalara basarak hem trafigi kilitlemek hem de gurultu kirliligi yaratmak konusunda indexteki siralamamiz ayni. Pazar gunu en az 5-6 dugun konvoyu Sofya’yi allak bullak etti. Hepsinde de gelin arabalari luks jiplerdi. Gosterise duskunlugumuz de ayni.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;Gelinle damat sehrin onemli ve guzel yerlerinde fotograf cektiriyorlar. Bu bizde yok mesela. Boston’da Common Park’ta rastlardik benzer seylere. Bri ciftin fotografini cektim, hemen tiyatro binasinin onunde.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_BqPmjr5AhG0/SOH8CZ_hlAI/AAAAAAAAAFM/Dv5OwQCul5I/s1600-h/IMG_2507.JPG"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://2.bp.blogspot.com/_BqPmjr5AhG0/SOH8CZ_hlAI/AAAAAAAAAFM/Dv5OwQCul5I/s400/IMG_2507.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5251755758757975042" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;En guzel caddesi trafige kapali olan Vitosha Street’dir. Eger hava guzelse bu cadde uzerindeki café-barlarda oturup muhabbetinizi yaparken yoldan gelen gecenleri seyredebilirsiniz. Bu cadde ile ayni adi tasiyan daga cikip Sofya’ya tepeden bakabilirsiniz. Dagin yukarisinda 5 yildizli bir otel-kayak tesisi var, cok cirkin bir otel, ve kanimca ancak 3 yildiz eder. Bu otelden muthis bir manzara var. Fakat hava soguk oldugu icin bahce kapilarini kapatmislar, disariya cikip Sofya’nin fotograflarini cekemedik. TV verici istasyonuna gidin, ordan fotograf cekin dediler. Orda da cok da dostca gorunmeyen kopeklerden dolayi iceri giremedik.
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;Sofia ilk Balkan seferim oldu, fazlasiyla memnun kaldim. 2 gun Sofya’yi gezip gormek icin yeterli.
&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;a href="http://picasaweb.google.com.tr/senol.senturk/Sofia02?authkey=5o-P5R4DWrw#"&gt;Sofya fotograflari icin tiklayiniz&lt;/a&gt;:&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/20212783-5278841359421580830?l=gezi-notlarim.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/1rjWA4xyb_7sblruEvl0gFDEMKE/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/1rjWA4xyb_7sblruEvl0gFDEMKE/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/1rjWA4xyb_7sblruEvl0gFDEMKE/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/1rjWA4xyb_7sblruEvl0gFDEMKE/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/blogspot/NVHB/~4/uDGgpoRZS2M" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://gezi-notlarim.blogspot.com/feeds/5278841359421580830/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=20212783&amp;postID=5278841359421580830" title="0 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/20212783/posts/default/5278841359421580830?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/20212783/posts/default/5278841359421580830?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/blogspot/NVHB/~3/uDGgpoRZS2M/sofia.html" title="Sofya" /><author><name>Şenol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16152105859959761654</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="16" height="16" src="http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif" /></author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://3.bp.blogspot.com/-UK7QV7bJ_1g/TvWgaO7LvEI/AAAAAAAABjY/eUPEWHLXBDI/s72-c/IMG_2604.JPG" height="72" width="72" /><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://gezi-notlarim.blogspot.com/2008/09/sofia.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;DEQCQ3k-eCp7ImA9WhRaEU8.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-20212783.post-14089371048857708</id><published>2007-08-03T22:29:00.000-07:00</published><updated>2012-02-13T01:46:02.750-08:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2012-02-13T01:46:02.750-08:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Toronto" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Niagara" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="CN Tower" /><title>Toronto</title><content type="html">&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Kanada’nin amerika yuzu!&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toronto, dünyada en fazla turist alan şehirlerden biriymiş, listelere bakarsanız dünyada görulecek 10 şehirden birisi.. Sakın buna kanmayın. Bunun nedeni Niagara Şelaleleri. Yoksa Toronto’nun şehir merkezinin size verecegi herhangi bir şey yok. Niagara Toronto şehir merkezine bir buçuk saat mesafede. Hafta sonları Toronto – Niagara trafigi çok yoğundur, 3-4 saati bile alabilir, aman dikkat diyelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toronto çok kozmopolit bir şehir. Kanada’da 2007 yılında yapılan nüfus sayımına gore nüfusun % 52’si Kanada’da doğmamış. Bu bir fikir verir sanıyorum. Toronto Kanada’nın Istanbul’u diyebiliriz. Ekonominin can damarı. Konuşulan dil Ingilizce ve Montreal, Quebec’in aksine amerikan tarzı bir şehir. Amerika’ya cok yakın olduğunuzu hissedebiliyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://bp1.blogger.com/_BqPmjr5AhG0/RrqdAbqgh-I/AAAAAAAAACM/yyltd8ISJbU/s1600-h/Toronto+from+CNTower.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5096558559074748386" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_BqPmjr5AhG0/RrqdAbqgh-I/AAAAAAAAACM/yyltd8ISJbU/s320/Toronto+from+CNTower.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Toronto için gidilebilecek tek yer olarak CNTower diyebiliriz. Şehirde turistik anlamda yapacağınız başka hiç bir şey yok. CNTower dunyanın en buyuk kulesiymis zamanında; 550 metre. 350 metreye kadar çıkmanıza izin veriliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehrin büyük bir şehir olduğunu, gidilecek clublarının veya guzel restorantlarının olabileceği muhakkak. Kastettiğim turistik anlamda bu şehirde bir şey bulamadığım.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/20212783-14089371048857708?l=gezi-notlarim.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/VwY7Aee_yao5kKNHTZoCFaksmjU/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/VwY7Aee_yao5kKNHTZoCFaksmjU/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/VwY7Aee_yao5kKNHTZoCFaksmjU/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/VwY7Aee_yao5kKNHTZoCFaksmjU/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/blogspot/NVHB/~4/NxeWplzkq84" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://gezi-notlarim.blogspot.com/feeds/14089371048857708/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=20212783&amp;postID=14089371048857708" title="0 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/20212783/posts/default/14089371048857708?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/20212783/posts/default/14089371048857708?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/blogspot/NVHB/~3/NxeWplzkq84/toronto.html" title="Toronto" /><author><name>Şenol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16152105859959761654</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="16" height="16" src="http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif" /></author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://bp1.blogger.com/_BqPmjr5AhG0/RrqdAbqgh-I/AAAAAAAAACM/yyltd8ISJbU/s72-c/Toronto+from+CNTower.JPG" height="72" width="72" /><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://gezi-notlarim.blogspot.com/2007/08/toronto.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;DEAAQng7fyp7ImA9WhRaEU8.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-20212783.post-1947645465588607069</id><published>2007-07-05T12:24:00.000-07:00</published><updated>2012-02-13T01:52:23.607-08:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2012-02-13T01:52:23.607-08:00</app:edited><title>Quebec City (Canada)</title><content type="html">&lt;strong&gt;Kuzey Amerika’daki Fransa!&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Amerika’da yaşayıp da Avrupa’ya bu kadar yakın olduğumu hiç düşünmemiştim. Kuzey Amerika’da yasayanlar yılda bir kez Quebec’e ugrayıp Avrupa havası almalı bence, bir kendine gelme, silkinme ve düz amerikan hayatına bir yıl daha katlanma için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amaçlanan bir Kanada turu ise önünüzde iki seçenek var, ya güneyden Niagara Falls’tan girip Toronto’ya gider ordan da Montreal veya Quebec yaparsınız; ya da Boston’dan kuzeye doğru direkt Quebec’e varıp, sonra batıya doğru yol alırsınız, Niagara’dan Boston’a donersiniz. Ama sonradan da anlatacağım üzere tatilinizi sadece Quebec Montreal’le de kesebilirsiniz; ötesine geçmeye çok gerek var mı tartışılır. Ama şunu da belirtmekte fayda var: Niagara şelaleleri Kanada tarafından asıl olarak görünüyor, ABD tarafından gördüğünüz hiç bir şey. Yine de bunun için o kadar yol yapmaya değer mi, onu bilmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boston Quebec yolu inanılmaz güzel, dağların arasından göllerin kıyısından geçiyorsunuz. Yaklaşık 380 mil. 6-7 saatte rahatlıkla Quebec’tesiniz. New Hempshire ve Vermouth yol üzerinde geçtiginiz New England eyaletleri. Sakın bu yolu bitirmek için acele etmeyin, keyfini çikarta çikarta gidin. Sınırı geçtiktekn itibaren Amerikan havası yerini Avrupa havasına birakıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Quebec kucuk bir sehir, Quebec eyaletinin baskenti, 700 bin nufuslu bir yermis, 40 bin memur varmis kentte. Bizim ankara gibi diyecegim ama Quebec’e haksizlik olacak. Kentin bir dokusu var, 300-400 yil once kurulmus olmasina ragmen kent bu tarihi dokuyu cok iyi muhafaza etmis. Kanada’nin en varlikli sehri olmasi sebebiyle de tarihi dokunun yaninda kentsel planlamasi, sehir hayati da ust seviyede.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5083799174368158914" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_BqPmjr5AhG0/Ro1IafmjZMI/AAAAAAAAABM/UljjpDNfb2Y/s320/canada+079.JPG" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Ana fikri en sona birakmayi burda soyleyeyim ve yoluma oyle devam edeyim. Quebec Paris’in minyaturu sanki. Tabii ki Paris’in tarihsel ve kulturel havasiyla karsilastirilamaz ama yine de size Paris’i animsatacaktir. Sokaktaki cafeleri/restorantlari Boston’a ana avrat kufur etmenize yol acabilir. Bir sehri guzellestiren sokaklara tasmis kafe bar restorantlaridir; sokaga sehre bunlar hayat verir; ama Boston’in 19 yy gelenekleri/ kurallari disarda alkol icilmesine izin vermedigi icin Boston’in hayat damarlarindan biri kesiliyor; iste o kesilen damari Quebec’te, sonrasinda Ottawa ve Montreal’de fazlasiyla buluyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Quebec eyaleti Kanada’dan ayrilmak icin can atan bir bolge; bu ayrilikci tohumu da atan De Gaulle! 1960’larda bir Kanada ziyaretinde meydanda halka karsi yaptigi bir konusmada bunu gundeme getirmis, o gun bugundur Quebec’te bu tartisma gundemde. Adamlar biraz da hakli galiba; vergi olarak verdikleri 10 liraya karsilik kendilerine 1 liralik yol su elektrik geri geliyor!!! Son referandumda ayrilmak isteyenlerin orani yuzde 48’te kalmis. Quebec city, bu Quebec eyaletinin baskenti iste..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Quebec eyaletinde resmi dilin fransizca oldugunu soylemeyi ihmal etmeyelim, sokak tabelalari da fransizca. Nufusun yuzde 95’inin birinci dili fransizca.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Quebec’i gezmeye sanirim ilk olarak Quartier &lt;a href="http://www.quartierpetitchamplain.com/eng/quartier_photos.asp"&gt;Petit Champlain’den&lt;/a&gt; baslayacaksiniz. buradaki kucuk dar sokaklar ve hediyelik esya satan magazalar, kafeler, barlar size Avrupa’yi, Turkiye’yi hatirlatacaktir. Burada bir kac saat gecirmek cok guzel olabilir. Rue du Petit Champlain dar bir sokak ve Quebec’e muhtemelen burden girceksiniz, sokak boyunca dizili evler 17. yydan itibaren bugune gelen bir tarihi yansitiyor; bu sokak Quebec’in en meshur sokagi. (Rue cadde/sokak demek). Caddenin sonunda cok guzel bir duvar resmi var.&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5083799908807566562" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_BqPmjr5AhG0/Ro1JFPmjZOI/AAAAAAAAABc/60CzKd-hGlU/s320/canada+008.JPG" border="0" /&gt; caddeden yukariya, ust tarafa dogru bir finikuler var ama topu topu 170 merdiven icin buna bunmeye degmez. Bu 170 merdiven Asagi Quebec’le Yukari Quebec’I birbirine bagliyor. Bu sokkata basinizi kaldirdiginzda goreceginiz ihtisamli yapi Chateau Frontenac. Cok heybetli duruyor ama yanilmayin tarihi cok eski degil; 100 yillik bir tarihi varmis. Ee Anadolu’nun bagrindan kopup geliyorsan 100 yil sana bir sey ifade etmiyor (Benden Selam Soyleyin Anadolu’ya). Ikinci dunya savasinda Kanada krali, Roosewelt, Churchill burada bulusup strateji belirlermis. Sehre hakim bir tepede, ve sehrin en onemli yapisi. Iddiaya gore dunyada fotografi en fazla cekilen otelmis; tabii bu nasil ispatlanir onu bilemiyorum; ama bizde bi bes on fotografini cekmedik degil. Bu arada bu otelde kalmak biraz pahaliya gelebilir, geceligini 450 dolar olarak gormustum... ama madem akilda kalacak bir sey yapcaksiniz, bu otele ilsiskin dealleri iyi kollayin. Butun yollar buraya ciktigi icin sagina soluna onune arkasina zaten ciakcaksiniz. Onunden Sn. Lavrance nehrine dogru bakan bankalrda oturup yorgunluk atabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5083798641792214194" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_BqPmjr5AhG0/Ro1H7fmjZLI/AAAAAAAAABE/0cghZvEW4Q0/s320/Quebec+019.JPG" border="0" /&gt;Burasi kale surlari icerisinde kalan bolge; kale surlarini gectikten sonra yukariya dogru gittikce yeni Quebec’e, hukumet binalarinin oldugu yere cikiyorsunuz. Burda da ilk olarak saginizda National Assembly of Quebec’i (parlamento binasi) goreceksiniz; bu bolge Parlamento tepesi olarak geciyor zaten. Bu caddenin adi Grand Allee. Bu cadde uzerinde cok guzel restorantlar var; fiyatlar biraz yuksek ama Kanada’da her yerde fiyatlar yuksek. Konsept olarak Bagdat Caddesi veya onun Boston muadili Newbury ayarinda bir cadde burasi ama bu belirttigim iki caddedeki magazalar yok burda tabii.. Tekrardan soyleyeyim: restorantlari guzel. Ayrica sehrin en onemli clubi &lt;a href="http://dagobert.ca/2006/"&gt;Dagobert &lt;/a&gt;de burada.&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5083798147870975138" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_BqPmjr5AhG0/Ro1HevmjZKI/AAAAAAAAAA8/GF02XEL9Nkk/s320/Quebec+027.JPG" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Aksam 8-9’dan sonra hayat bitiyor Quebec’te, biz bunu gorduk..evet bunu gorduk derken yolumuz Dagobert’e dustu tesaduf. Herhalde sehrin tum gencleri eksiksiz buradaki clubta toplaniyor ki sokaklarda in cin top oynuyor... Carsamba gecesi idi, ona ragmen club tamamen dolu idi. Ve de bu sehirde hic cirkin kiz yok mu, bu sehirde sadece guzel genc kizlar mi yasiyor sorulari kafanizi karman corman ediyor. Yuzlerce modelvari genckizin doldurdugu bir club dusunun. Tipik bir soylem olacak ama aralarindan rastgele 15-20 tanesini secseniz Turkiye’deki modellerin pabuclarini dama atarlar. Amerikan kizlari ile aralarindaki tarz farkliligi ise Journal of International Affairs’in alanina girer, konuya bilimsel alana tasimak da bu blogun haddini asar!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Quebec City’ye muhtemelen araba ile gideceksinizdir; eger vaktiniz de bol ise Montmorency Falls’a ugrayabilirsiniz. Quebec’in selalesi bu. Sehir merkezine 15-20 dakika mesafede. Niagara ile tabii ki karsilastirilamaz ama yine de guzel. Teleferikle selalenin ustune cikabilirsiniz; biz yapmadik bunu, tabakhaneye onemli bir mal yetistirmemiz gerekiyordu:) teleferikle cikmayip merdivenlerden de tepeye cikabilirsiniz ama bu takriben gidis donus 2 saatinizi alir.&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5083799560915215570" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_BqPmjr5AhG0/Ro1Iw_mjZNI/AAAAAAAAABU/aNSstQazb1I/s320/canada+023.JPG" border="0" /&gt;Buraya kadar gitmisken Ile d'Orleans koprusunden karsiya gecip araba ile bir ada turu da yapmak guzel olabilir. Bu tur yaklasik bir saatinizi alabilir. Kanada ciftcilerinin guzelim evlerini gorursunuz. Ama bunlarin hepsi ciftci olamazJ sanirim bizim gorduklerimiz ciftcilerin evleri degildi; bazilarinin onunde son model spor arabalari vardi. Bu ada tarihi boyunca hep izole kalmis oldugu icin tarihsel koruma alani ilan edilmis hukumet tarafindan. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asagiya adanin yerlilerinden cok tatli bir buzon yavrusunun fotosunu koyuyorum:)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5083800248109982962" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_BqPmjr5AhG0/Ro1JY_mjZPI/AAAAAAAAABk/Af8O2hTYOOs/s320/canada+022.JPG" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Lafi baglayalim; Quebec’e bir gece 2 gun ayrilmali; kokusu cigerlere iyice cekilmeli. Kanada’nin en guzel yeri oldugu bilinmeli, diger yerleri gormek icin cok da acele edilmemeli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hürriyet'te yayınlanmış Quebec City röportajım için &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;a href="http://www.hurriyet.com.tr/seyahat/12006812.asp?gid=56"&gt;tıklayınız&lt;/a&gt;.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/20212783-1947645465588607069?l=gezi-notlarim.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/KKf5t-rDgTgLSGDrTI16QdVi_gU/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/KKf5t-rDgTgLSGDrTI16QdVi_gU/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/KKf5t-rDgTgLSGDrTI16QdVi_gU/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/KKf5t-rDgTgLSGDrTI16QdVi_gU/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/blogspot/NVHB/~4/gnx8LdqzBEI" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://gezi-notlarim.blogspot.com/feeds/1947645465588607069/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=20212783&amp;postID=1947645465588607069" title="0 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/20212783/posts/default/1947645465588607069?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/20212783/posts/default/1947645465588607069?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/blogspot/NVHB/~3/gnx8LdqzBEI/quebec-city-canada.html" title="Quebec City (Canada)" /><author><name>Şenol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16152105859959761654</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="16" height="16" src="http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif" /></author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://bp3.blogger.com/_BqPmjr5AhG0/Ro1IafmjZMI/AAAAAAAAABM/UljjpDNfb2Y/s72-c/canada+079.JPG" height="72" width="72" /><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://gezi-notlarim.blogspot.com/2007/07/quebec-city-canada.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;AkMARns7eip7ImA9WB5TGU4.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-20212783.post-7307926302903380329</id><published>2007-05-30T13:14:00.000-07:00</published><updated>2007-06-03T23:27:27.502-07:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2007-06-03T23:27:27.502-07:00</app:edited><title>New Orleans</title><content type="html">Ev arkadasim Rebecca’nin memleketi. Evde New Orleans plakasi ve fotograflari gordugumde nedir bu demistim.. Kendisi Kalifornia dogumlu ama buyukanne ve buyukbabasinin memleketini memleket bellemis. Bana bu kadar uzak olan bir yere gidecegimi tasarlamamistim. Henuz 10 gun once Rebecca'nin anne babasina Florida’ya arkadasima gidecegimi soyleyince "o zaman New Orleans’a gitmelisin" demislerdi..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Florida’da, Yasar’in, guneyin en platonik adaminin ve hayati hala turkulerle yasayan dostumun yanindaydim. New Orleans’i gorme fikri uc verdi aramizda, yola koyulduk, Talahassee’ye 380 mil mesafede New Orleans. Yoldayken telefonda konustugum Melih “babacigim” ‘gonlum New Orleans’ta kaldi deyince gormeye iyice heveslendigim bir sehir oldu New Orleans.&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5070451473891506818" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_BqPmjr5AhG0/Rl3cwEgouoI/AAAAAAAAAAM/3OcjqJxqo3s/s320/neworleans1+042.jpg" border="0" /&gt; En basta sunu soylemekte fayda var; N.O. Katrina’dan sonra nufusunun yarisindan fazlasini kaybetmis bir sehir ve sehirde hala daha kasirganin ve terkedilmisligin izlerini gormek mumkun. Amerikan hukumetinin New Orleans icin pek de titiz davranmadigi, yaralari sarmak konusunda pek de aceleci olmadigi herkes tarafindan kabul edilen bir dusunce. New Orleans’in (!) sanssizligi Irak isgali ile ayni donemde kasirgaya maruz kalmasi. Irak New Orleans’tam daha onemli Bush icin. Ve de herkesin paylastigi baska bir gorus de kasirgaya maruz kalan sehrin new Orleans degil de bir kuzey eyaleti olmasi durumunda devletin gosterecegi ilginin cok daha farkli olabilecegi seklinde. Katrina’nin maliyeti 60 milyar dolar civarinda olmus; 20 milyar dolarini sigorta sirketleri karsilamis, bir 20 milyar dolari bagislardan, geri kalani da delve tarafindan karsilanmis.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, New Orleans denince akla ilk gelen sey caz. Havaalaninin adi da Lois Amrmstrong havaalani zaten. Sehrin en onemli caddesi Canal Street. En onemli oteller bu cadde uzerinde konumlanmis. Yeni New Orleans, is merkezleri Canal Street’in bir tarafinda, eski New Orleans yada turistik new Orleans (French Quarter) caddenin diger tarafinda. Caddenin ve French Quarter’in en onemli ve gozde sokagi Bourbon Street. Gece kulupleri, her turlu eglence mekani bu sokak uzerinde kurulmus. Cok uzun bir sokak. Her yerde oldugu gibi burda da en canli gece cumartesi geceleri.&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5070452521863527058" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_BqPmjr5AhG0/Rl3dtEgoupI/AAAAAAAAAAU/aYJuvOH4tck/s320/neworleans1+012.jpg" border="0" /&gt;New Orleans Boston New york gibi buyuk amerikan sehirleri haricinde sokaklarinda gece de insan gorebileceginiz bir yer. Guneyin turistik sehri. Turistlerin ne kadari Kuzey’den bilemiyorum ama tam bir ic turizm kenti. Cografi konumu geregi yabanci turistin pek de cok olmadigi bir sehir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ne yenir, nerelere gidilir?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Rebecca’nin tavsiyesine uyduk; Bourbon Street uzerinde Acme Oyster House’ta ilk yemegimizi yedik. Kapisinda her daim kuyruk olan, gecmisi 1900’lerin basina kadar giden bir yer. Ne yedik? Chargrilled Oyster guzel; oneririm ama karninizi doyurmaz o baska.. Fiyatlar biraz yuksektir..Istiridyeyi, karidesi, baligi (catfish) yagda kizartip sandwich yapiyorlar. Tabii, bunlarin ne istiridyeligi kaliyor, ne de karidesligi..kesinlikle onermem. Daha ucuz bir mekan olan Morespo nehre yakin Decatur Street uzerinde.. Jambalaya en meshur guney yemegi; karidesli, sucuklu bir pilav. Benim hosuma gitti. Hatta domatesli pilava karides ilave edip bir tur Turk jambalayasi girisiminde bulunacagim:)&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5070453075914308258" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_BqPmjr5AhG0/Rl3eNUgouqI/AAAAAAAAAAc/A8laD98jadU/s320/chargrilled+oyster.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada, Bourbon uzerinde yolu yariladiktan sonra sag tarafta bir ara sokakta Ali Baba donercisini bulabilirsiniz. Ama donerin kiyma doner oldugunu, yurtdisinda doner yememenizi oneririm. Yani sadece varligindan haberdar olun; acil durumlar icin kullanin..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Court of Two Sisters Bourbon Street uzerindeki baska bir meshur restaurant..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muzik icin Preservation Jazz Hall Rebecca’nin onerdigi diger bir mekan. Kapisindaki uzun kuyrugu gorunce bu hemen anlasiliyor. Program 20-23 arasi. Biz girmedik, dolayisi ile muzigi konusunda kendi gorusum yok. Bourbon uzerinde sol tarafta ustu acik, onunde cazci heykelleri olan yer caz dinlemek icin guzel bir tercih olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5070454905570376370" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_BqPmjr5AhG0/Rl3f30gourI/AAAAAAAAAAk/95hHYh0W5NY/s320/neworleans1+016.jpg" border="0" /&gt;Nehir kiyisina indigimizde cok da kaydadeger bir sey bulamadik. Mississipi olanca bulanikligi ile akiyor, dolayisi ile nehrin kenarinin cok ragbet gormemesi normal. Nehir kiyisinda duyacaginiz muzik, buhar vapurundan gelmektedir. Vapurun ust kismina dikkatlice bakarsaniz geminin buhari ile caz yapan kadini farkedeceksinizdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nehir kiyisindan trene (Riverfront Streetcar) atlayip bir sehir turu yapalim dedik. Nehir ve Canal Street boyunca calisiyorlar. Canal Street’ten gecerek City Park’ina kadar vardik. Burasi son durak. Ordan geriye kestirmeden Esplanada Ave. uzerinden donelim dedik. Kestirme olayi her zamanki gibi fiyasko ile sonuclandi. Buyuk Iskender’in Pers seferi kadar uzun bir sefer oldu bizimki.. Ama o sayede de hic goremeyecegimiz yerleri gorduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sn. Lois Cemetery ilginc bir yer. New Orleans deniz seviyesinin altinda oldugu icin oluleri topraga gommuyorlar. Mezarlar yerin uzerinde. Tum aileyi kat kat mezarlarda ust uste gorebiliyorsunuz. Yer tasarrufu acisindan da cok mantikli bence.. Bu fikri ithal etmeliyiz. Asgidaki fotografta Dante ailesinin mezarini goruyorsunuz. 16 kisilik bir mezar; 11 numarali sol acik pozisyonunu gozume kestirdim. &lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5070455811808475842" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_BqPmjr5AhG0/Rl3gskgousI/AAAAAAAAAAs/hbfJJ7cv4f4/s320/neworleans1+054.jpg" border="0" /&gt;Mezarliktan Esplanade Ave.’e saptik. Cok guzel bir cadde ve de sanki Katrina buraya hic ugramamis. Cogunlukla zengin beyazlarin oturuyor olmasi belki bir aciklama olabilir buna. Evler cok guzel, agaclar devasa ve caddenin hakimi. Satilik bir evin fiyati 400 bin dolardi. Gerci Boston’da bir apartman dairesinin fiyatina denk geliyor ama bir guney sehri icin 400 bin dolar epey yuksek bir fiyat.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yol uzerinde bir evin tadilatinda bir Turk girisimcisinin reklamini gorduk. Antalyali vatandasimiz memleket hasretine sirketinin adini Antalya koymus.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yol uzerinden otoyola vardik (I-10). Otoyol koprusunun alti siyahlar icin bir piknik yerine donmus. N.O’in sicagindan kurtulmak icin buraya siginmaktalar. Herkes arabasini park edip biralari ile demleniyor. Koprunun ayaklari resimlerle suslenmis. Resimler biraz tarih biraz da doga agirlikli. Kopruyu bitirdigimizde Superdome’a gelmis olduk. Kapali spor salonu. Louisiana Superdome olarak adi gecer. Dis mimarisi cok guzel.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5070457396651408082" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_BqPmjr5AhG0/Rl3iI0goutI/AAAAAAAAAA0/77-npb9DpNo/s320/neworleans1+075.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Mardi_gras#New_Orleans"&gt;&lt;strong&gt;Mardi Gras &lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Mardi Gras Christmas'tan 12 gun sonra baslayan ve dunyaca meshur bir festival. Bourbon Street uzerinde sagli sollu evlerin balkonlarindan asagiya sokaktan gecen guzellere atacaginiz kolyeler karsilignda bu guzellerin ustlerini acmalari bir gelenek. Gordugumuz kadariyla Mardi Gras gelenegi mart ayi ile sinirli kalmamisJ Herkesin keyfi yerinde, alkol de “social lubricate” fonksiyonunu icra edince balkondaki erkek de donunu indirmeye baslar olmus. Sevgilisinin ustunu acmasini tesvik eden erkekler bir yanda, ust acmak yerine kolye karsiliginda opucuk gonderen daha tutucu(!) kadinlar bir yanda. Dedigim gibi herkesin keyfi yerinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cesitli barlarin balkonlari yani sira bir de kiralanan balkonlar var. &lt;a href="http://www.bourbonstreetbalcony.com/"&gt;http://www.bourbonstreetbalcony.com/&lt;/a&gt; ‘den bakilabilir buna.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mardi Gras zamani sehrin cook cok kalabalik oldugunu, her yerin sidik koktugunu Yasar’dan ogreniyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nihayetinde New Orleans’i cok begendim. Bu bolgeye gelince gitmemezlik etmeyin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;New Orleans fotograflarimiz icin &lt;a href="http://www.flickr.com/photos/8589763@N04/"&gt;buraya&lt;/a&gt; tiklayiniz.&lt;br /&gt;30 Mayis 2007&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/20212783-7307926302903380329?l=gezi-notlarim.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/xE08Nfhxjd98RFnY_WKZJaPlmbo/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/xE08Nfhxjd98RFnY_WKZJaPlmbo/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/xE08Nfhxjd98RFnY_WKZJaPlmbo/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/xE08Nfhxjd98RFnY_WKZJaPlmbo/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/blogspot/NVHB/~4/s1bWAhaNSOU" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://gezi-notlarim.blogspot.com/feeds/7307926302903380329/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=20212783&amp;postID=7307926302903380329" title="1 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/20212783/posts/default/7307926302903380329?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/20212783/posts/default/7307926302903380329?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/blogspot/NVHB/~3/s1bWAhaNSOU/new-orleans.html" title="New Orleans" /><author><name>Şenol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16152105859959761654</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="16" height="16" src="http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif" /></author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://bp3.blogger.com/_BqPmjr5AhG0/Rl3cwEgouoI/AAAAAAAAAAM/3OcjqJxqo3s/s72-c/neworleans1+042.jpg" height="72" width="72" /><thr:total>1</thr:total><feedburner:origLink>http://gezi-notlarim.blogspot.com/2007/05/new-orleans.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;CEYCRHc-eyp7ImA9WxVaEk8.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-20212783.post-116046129363454676</id><published>2006-10-09T23:12:00.000-07:00</published><updated>2009-04-08T13:22:45.953-07:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2009-04-08T13:22:45.953-07:00</app:edited><title>Ne yaygara, ne yaygara; Niagara!</title><content type="html">Sahiden insanimiza bu ogretildi mi; buna inanmak istemiyorum; peki buna gonulden inananlar var mi; hayir, bunu hic ama hic inanmak istemiyorum! Niagara’ya Orta Asya’dan goc eden turkler yani kizilderililer suyun cikardigi sese bakarak niagara demisler!! Sozun bittigi yerdeyiz, pes diyorum sadece:)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, onca Avrupa ulkesinden ve tadimlik Latin Amerika’dan sonra, en sonunda yogun israrlara(!) dayanamayip Kuzey Amerika yazilarima basliyorum; en kuzeyden Niagara’dan. Kanada’dan diyemiyorum, uzgunum!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boston’dan hareketle gittik, 8 saat surdu yolculugumuz, ki New York’tan hareket ederseniz de 8 saat suruyormus. NY eyaletinin Kanada sinirinda, Niagara Falls sehrinde selalemiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boston’dan hareket etmeden once kararsizligim had safhadaydi, salt bir selale gormek icin sekiz arti sekiz 16 saat yolculuk cekilir mi diye. Sonucta bir selale, bir saat gor ve geri don! Olacak is mi bu:) Neyse, kararimizi verdik ve yola koyulduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekimin 8’i ve hava olaganin disinda guzeldi, gunesli ve 20 dereceye yakin bir sicaklik bu. Bu tur bir gezi icin ideal havalardan. Niagara Falls’a vardigimizda saat 4pm’e geliyordu. Hemen selaleye kostuk ve akan guzelligi cok begendik. Dusuncemiz asil olarak bu guzelligi Kanada tarafindan gormekti. Cunku bize soylenen selalenin buyuk olaninin ve de her ikisinin karsi taraftan, yani Kanada’dan daha iyi gorundugu idi. Biz ilk gunu ABD tarafinda gecirip ikinci gun asil seronomimizi diger tarafta yapacaktik yani. O zaman, tekne turunu da Kanada tarafinda yapacaktik. Ee, Geriye kalan Cave of the Winds’i ziyeret etmekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cave of the Winds’e kucuk selaleyi ortadan ayiran adadan indik. Su zerreciklerinin yuzumuze savruldugu, surekli olarak bir gokkusaginin bize gorsel hizmet sundugu harika bir atmosferin icindeydik. Suyun ugultusu, gokkusaginin guzelligi ve bizi sirilsiklam eden eden su zerrecikleri (zerrecik demek hafif kaciyor aslinda) bizi bizden aldi! Islanmayalim diye bize verilen naylon yagmurluk ve terlikler bizi korumakla birlikte, hayir ben islancagim diyenler icin pek de ise yaramiyordu acikcasi:) Islandik, guzellestik:)&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center;" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/320/niagara%20032.0.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu islak vaziyette turumuza devam ettik, selalelere 40 degisik acidan bakalim; parki da gezelim, eksik kalmasin dedik:) Bu dedik’lerden sonra hastalandim demeye gerek yok sanirim. Ama yilginlik yok direnis var! Yemek vakti geldi, aksam saat 7!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz cahil sureka tayfasindaniz ya; nicin aksam yemegini Kanada tarafinda yemiyoruz dedik.Ki Boston’da bize soylenen pasaport, I-20 belgesi ve universiteden alacagin tam zamanli ogrenci oldugunu gosterir belge ile Kanada yakasina gunubirlik gecebilecegimizdi. Gumruk kapisina vardik, Gumruk dedigime bakmayin, Niagara’ya ilk vardigimizda nerdeyse bu giselerden karsiya geciyorduk yanlislikla, sadece kopru giseleri mevcut; oyle sinira benzeyen bir hal yok ortada! Cevredeki bir polise soralim yine de dedik; sordugumuz polis bize karsiya gecebilecegimizi; yaya olarak gecersek 80 cent, araba ile gecersek $2.40 verecegimizi soyledi. Oh ne ala dedik. Gule oynaya siniri geciyoruz, abd-kanada iliskilerinin guzelliginden bahsediyoruz. Koprunun ustunden selalelere bakiyoruz. Evet kopruyu de gectik. Kanada topraklarindayiz artik; ama son prosedur, Kanada gumrugu!! Gorevli bayana, biz geldik dedik, yemek yiyip hemen donecegiz, asil gelisimiz yarina!:) Hayir dedi, vizesiz No Passaran! İsrar etmedik:) elimize verdigi kagitla kopruden gerisin geri abd gumrugune.. Neyseki memleket topragina kolay geri donus yaptik:) Koprunun karsi tarafinda duran Planet’ta yemek yeme hayali suya dustu. Ertesi gunku plan da iptal oldu. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;ABD-Kanada arasinda git gel yaptigimiz kopru asagida! &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center;" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/320/niagara%20048.jpg" border="0" /&gt;Neyse, hele bir karnimizi doyuralim dedik; Hard Rock Cafe’de aksam yemeginde karar kildik. Bir saatlik bekleme sonrasi sira ancak bize geldi, yarim saatlik ekstra bekleme sonrasi yedik ictik guzellestik!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artik donmak uzereyim, hastalik pek yakin, hatta yarindan da yakin. Henuz online satin aldigimiz otelimize check in yapmamis durumdayiz. Tek dilegimiz var artik: Odalarimizin temiz, yataklarimizin rahat olmasi. Evet otelimizi bulduk, biraz yol karistirmalardan sonra, nihayetinde bulduk iste. Knight Inn Motel. Hintlilerin islettigi bir otel, ama sovalye oteli:) Odamiz temizdi, yataklar da rahatti. Uyumak icin yeterli vasiflara sahipti yani. Luks ariyorsaniz baska yerlere bakin. Ama otellerin genelde bu ayarda oldugunu soyleyeyim. Econolodge daha iyi gorundu gozumuze.&lt;br /&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center;" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/320/niagara%20063.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Kat kat giyinip, ter atma, vucut isisini yukseltip ertesi gune bomba gibi baslama cabalarim meyvesini verdi! Vucut saglam kafanin altinda saglam sekilde; tepede gunes ha yukseldi ha yukselecek, sicaklik, istedigimiz bahardan kalma bir Ali Sami Yen gunu sicakliginda... Kahve ve muffinli mukellef(!) free kahvaltimizi yaptiktan sonra ver elini 'macera dolu Amerika' dedik ve selalaye geri donduk.Evet, asil macera bugun yasanacakti. Selalenin icine dalis yapacaktik. Mist of the wind turuna katilacaktik. Mist of the wind, konuklarini selalenin yakinina goturen teknenin adi. Tekneye bindik once kucuk selaleyi gectik, onceki gun onun kenarindaydik, bizi buyulemisti. Simdi karsidan goruyorduk onu, tam cepheden, tanrim ne guzellikti bu. Cektik fotolarini tabii. Ama dur, asil selaleye, buygune gidiyorduk simdi. “Oh my gosh” diye salak bir laflari var, onu demek istiyorum. Hilal seklindeki buyuk ama buyuk selalenin karsisindaydik simdi. Bu nasil bir seydi oyle? Tekne akintiya karsi orda durmaya calisiyordu. Biz tam olarak selalenin ayaklarindaydik, sagim solum, onum selaleydi! Keyfini cikardik, tadina vardik. Fotolar, video goruntuleri asagida. Bu kez de islandik ama ilk gunku gibi degildi. Yagmurluklar daha korunakliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gece ve 2 gunluk niagara gezimizi tamamladik, iki selalde kopartilan yaygarayi gorduk ve aile ocagimiz guzelim Boston’imiza geri donduk. Boston”im sen Amerika’nin gulusun:)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/20212783-116046129363454676?l=gezi-notlarim.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/CW_09OJmaj4SZrmhh26vB5UIIOg/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/CW_09OJmaj4SZrmhh26vB5UIIOg/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/CW_09OJmaj4SZrmhh26vB5UIIOg/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/CW_09OJmaj4SZrmhh26vB5UIIOg/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/blogspot/NVHB/~4/PBIZqeaglRY" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://gezi-notlarim.blogspot.com/feeds/116046129363454676/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=20212783&amp;postID=116046129363454676" title="0 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/20212783/posts/default/116046129363454676?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/20212783/posts/default/116046129363454676?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/blogspot/NVHB/~3/PBIZqeaglRY/ne-yaygara-ne-yaygara-niagara.html" title="Ne yaygara, ne yaygara; Niagara!" /><author><name>Şenol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16152105859959761654</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="16" height="16" src="http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif" /></author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://gezi-notlarim.blogspot.com/2006/10/ne-yaygara-ne-yaygara-niagara.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;CEcARnk-fip7ImA9WxBUFEU.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-20212783.post-114031296505715459</id><published>2006-02-18T16:57:00.000-08:00</published><updated>2010-03-01T14:20:47.756-08:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2010-03-01T14:20:47.756-08:00</app:edited><title>Karayipler</title><content type="html">&lt;strong&gt;Cennete Gittik Geldik- yok bunun otesi!&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuba hayalimiz vardi, hep de var olacak Castro oldugu muddetce. Tabii, Cuba ne kadar CUBA tartisilir artik; ama iste ozlemi her daim mevcut icimizde. Amerika’ya kadar gelmisken Kuba’ya gidemiyoruz, bari bir komsusuna, Karayipler’deki Porto Riko’ya gidelim dedik. ABD Kuba’ya ambargo uyguladigi icin ABD’den direkt Kuba’ya gidemiyorsunuz, ancak baksa bir ulkeye gecip onun uzerinden Kuba’ya gidebilirsiniz. Donuste pasaportunuzda Kuba muhru gorunce bu da problem oluyormus galiba, ama Castro bunun da caresini bulmus, pasaportlara muhur bastirtmiyormus:)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse, bizim olayimiz Porto Rico; Amerikan bolgesi sayiliyor ve ayri bir ulke gibi de degil; yani biraz karisik bir durum. Amerikan eyaleti olmak icin yapilan referandumlar hep basabas sonuclaniyormus, su ana kadar amerikan karsitlari kazanmis..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kucuk Amerika diyelim oraya! Bu bize hic de yabanci degil! Kuba’ya niyet, Porto Riko’ya kismet diyelim; oyle oldu bizim durumumuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ilk once Karayipler hakkinda biraz cografya bilgisi!! Hep Karayipler denir durulurdu ama haritadaki yerini bile bilmezdim. Bunu dusununce buraya bir harita koymak sart oldu.. &lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/1600/caribbean-map.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Iste Porto Riko bu 7 Karayip adasindan biri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/320/caribbean-map.0.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Porto Riko, nufusunun yarisini ABD’ye goc vermis; 2 milyona yakin porto rikolu ABD’de yasiyor. Ve bir Porto Riko mafyasi mevcutmus New York’ta. Tabii ABD’de ‘en alttakiler’i olusuturunca geriye donusler baslamis.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baskent San Juan ve biz de San Juan’a gittik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ocak ayinin 3’unde Boston’in sogugundan kazaklar, paltolar giyinmis vaziyette havaalanina gittik; Atlanta aktarmali 10 saatlik bir yolculukla Porto Riko yazina vardik. Atlanta’ya kadar olan yolculugumuzun ilk kisminda ucaktaki herkesin elinde kitap varken, Atlanta’dan yaptigimiz aktarma ile bindigimiz Porto Riko ucaginda bu tur aliskanliklari olmayan memleketim benzeri bir memlekete gittigimizi fark ettik:) Ucakta muzik dinlemek veya film seyretmek icin kulakliklari satin alma gerekliligi de ayri bir ilginclik!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;San Juan’a vardik. Otelimiz Caribbean Hilton. Porto Rico’nun ilk uluslararasi oteli ve bizim İstanbul Hilton’la ayni donemlerde acilmis; uluslararasi bir proje yarismasi sonrasinda bugunku oteli yapmislar. Ilk otele ilave yeni bir bina yapmislar (New Tower); giderseniz bu yeni yapida kalmak istediginizi soyleyin!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Otelin kendi ozel plaji var ve bu plaj cok guzel. Iste bu guzelligi ve konforu bizi otele cakili birakti. Her zaman elestirdigim “otele cakili kalma” olayini bu kez ben yaptim. Tabii bu biraz da dinlence tatili idi, sinavlar bitmis, kafa yorgun; cok da hareket aramiyor insan. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/320/PortoRico1800.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Otelde cakili kalinca pek de porto rikolu tanima firsatimiz olmadi. Otel tamamen amerikali doluydu. Porto rikolu olarak gorduklerimiz sadece garsonlardi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tatilden 2-3 hafta once globallesme ile ilgili bir derste amerikadan kalkip Bahama’lara giden bir grup amerikalinin gorduklerinin (gunes, plaj, bikinili kizlar, dans vs) bir plan arkasina, onlara hizmet eden garsonlarin hayati araciligi ile yoksullarin hayatina gecis yapiliyordu. Amerikalilar ne de aptal gorunmustu gozume; oysa su anda o filmdeki amerikalilarin arasindayim ve porto rikolu garsondan icki istiyorum.. Cok dusunmemek lazim, tatildeyim deyip olayimi mesrulastirayim!!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;San Juan tam bir kent; buyuk yapilar ve otellerle dolu. Yapilarda estetik yok. Insan elinin degdigi yerler cok kotu; ya insan elinin degmedigi yerler!! Oralar ise cennetlik. Cennete gitmis oluyorsunuz. Bunun otesi yok diyorsunuz. Yani cennetligiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu da kaldigimiz otelin penceresinden San Juan'a bir bakis. Goruldugu gibi insanoglunun eli degince ortaya cikan da bu oluyor; keske degmez olaymis! &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;Deniz inanilmaz guzel; hemen kiyida onlarca cesit rengarenk balikla birlikte yuzmek ayri bir zevk. Denizin rengi sizi alip goturuyor. Billur gibi bir su ve rengarenk baliklar. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/320/IMG_0166.jpg" border="0" /&gt; Porto Riko denince akla gelen seylerin basinda Pino Colado gelir. Hindistan cevizi, ananas ve romdan yapilan bir kokteyl. Bu arada Bacardi Porto Rico’nun dunyaca bilinen rom markasidir. Rom fabrikasina turistik geziler duzenlenmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kokteyli 50’li yillarda bulan Hilton’un barmeniymis, sorduk hayatta mi diye; ama vefat etmis! Pino Colado romsuz sekilde sokaklarda da satiliyor, bizim ayran benzeri bir misyonu var, serinlemek icin birebir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;San Juan’da Old Town sehrin eski yapilarinin korundugu turistik merkez; guzel restaurantlar ve barlar mevcut; sadece cumartesi aksami kalabalik oldugunu soylemeliyim; diger aksamlar sessiz sayilirlardi. Genelde insanlar otellerinde eglenmeyi tercih ediyor herhalde. Tabii otellerin pek cogunun kumarhanesinin oldugunu, dolayisiyla musterilerin otellerinden pek de ayrilmak istemediklerini dusunebiliriz:) &lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/320/IMG_0118.jpg" border="0" /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/1600/IMG_0129.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Restaurantlarda fiyatlar Boston fiyatlarina yakindi.&lt;br /&gt;Erkekler icin soyleyebilecegim, gelecek yillarda da Porto Riko’nun dunya guzellik yarismalarinda Venezuella ile yarismaya devam edecek olmasidir. Kadinlara soyleyecegim ise, Ricky Martin gibi bir kisinin Porto Riko’dan herhalde 50 yilda bir ciktigidir. Yani kadinlar bakimli, hos ve guzel; erkekler bakimsiz ve sinif disi.. Yani Ricky Martin gibi bir delikanli umup giderseniz buyuk hayal kirikligi yasarsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Porto Riko’da yapmaniz gereken en guzel sey katamaran turu almak olacaktir. Beyaz buyuk yelkenleriyle bindigimiz katamaran bizi issiz, beyaz kumlu bir aday goturdu; dedik biz olduk ve cennete gittik herhalde. 'Issiz bir adada tek basiniza kalsaniz' diye bir soruya baslansa benim aklima bundan sonra burasi gelecek herhalde. Sinorkel ile birlikte yaptigimiz dalislarda sualtina asik olduk! Hic gormedigimiz renklerde, renklerin binbir cesidinde baliklar… Ne guzel bir arada yasiyorlar diyorsunuz; onlar benden korkmuyorlar; biz (ben) korkuyoruz. Bi keresende bi balik surusunun arasinda kaldim; korkudan ne yapacagimi sasirdim.. Sizden kacmiyorlar, tabii ki insan gibi yuzerseniz:) &lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/320/island2.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Yoktur birbirimizden farkimiz, hepimiz latiniz! Latin amcamin Anadolu'da bir kir kahvesinde oturan amcamdan bir farki var mi? Sicaklik ayni sicaklik; poz verirkenki tebessumu dil, din, irk vs bilimum ayriligi ortadan kaldirip gonlunuzun icine direkt nufuz ediyordu. Demek ki guzel insan her yerde guzel insan! &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/320/IMG_0128.jpg" border="0" /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu da son gun kesfettigimiz salas bir balikcinin dunya tatlisi patronu, ascisi, garsonu! Otelin hemen yanibasinda kucuk bir retorant. Son gecemizde akil ettik gitmeyi. Otel musterilerinin pek gitmedigi bir yer, daha cok porto rikolular gidiyor; patronu dunya tatlisi dedik, abartmadik bunu derken. Restorant salas ama cok cok temiz.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/320/IMG_0209.jpg" border="0" /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Devam edecegiz yazmaya; yazacak anlatacak cok sey var!&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/20212783-114031296505715459?l=gezi-notlarim.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/YkA6xQR1QtftYM7iqcO8mT4Mqig/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/YkA6xQR1QtftYM7iqcO8mT4Mqig/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/YkA6xQR1QtftYM7iqcO8mT4Mqig/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/YkA6xQR1QtftYM7iqcO8mT4Mqig/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/blogspot/NVHB/~4/_gJGFIILruM" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://gezi-notlarim.blogspot.com/feeds/114031296505715459/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=20212783&amp;postID=114031296505715459" title="6 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/20212783/posts/default/114031296505715459?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/20212783/posts/default/114031296505715459?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/blogspot/NVHB/~3/_gJGFIILruM/karayipler-porto-rico-caribbean.html" title="Karayipler" /><author><name>Şenol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16152105859959761654</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="16" height="16" src="http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif" /></author><thr:total>6</thr:total><feedburner:origLink>http://gezi-notlarim.blogspot.com/2006/02/karayipler-porto-rico-caribbean.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;D04GSH4zeSp7ImA9WxBUFUw.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-20212783.post-113734307661800508</id><published>2006-01-15T08:37:00.000-08:00</published><updated>2010-03-01T23:45:29.081-08:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2010-03-01T23:45:29.081-08:00</app:edited><title>Paris</title><content type="html">Hayallerin Yıkılışı!!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mürekkep yalamış her insan evladının bir Fransa özlemi vardır mutlaka, ömrümüzün büyük bir kısmı ya Fransız tarihi ya da Fransız siyasetbilimci, filozof, sosyolog ve bilimum sosyal bilimcileri okumakla geçmiştir (L. Althusser’e selam). Ki iddia ederim ki Aydınlanma sonrasi Fransız tarihini Fransızların çoğundan daha iyi biliriz. Her neyse! Bu şekilde bir yakınlık tabii ki Fransa’yı bizim için cezbedici kılıyor. Olay tabii ki salt sosyal bilimlerle ilgili değil, Fransa’yı daha doğrusu Paris’i hep romantizmin başkenti olarak algılamışızdır; bir çok etken vardır bunda, bunları saymaya gerek yok şimdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Althusser'e selam gönderdik de 20. yuzyılın en büyük filozof / düşünürlerinden Jean Paul Sartre&lt;span style="color:#666666;"&gt;'i&lt;/span&gt; es geçer miyiz? Sartre'n elinde La Humanite ile özgür basın için yapılan yürüyüşteki fotoğrafını koymak isterdim ama maalesef onu bulamadım. Fransa Cezayir savaşı sirasında Cezayir'i savunduğu için "vatan haini" ilan edilir. Polislerce gozaltına alınır, bunu duyan De Gaulle "siz ne yapıyorsunuz, çabuk onu serbest birakın, ben tarihe Sartre'ı tutuklatan başbakan olarak geçmek istemiyorum" der ve akıllılık da eder!!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/320/sartre.0.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;Her neyse diyelim!! Evet, nihayetinde Paris'e gittim, yalnız, zamanlamam yanlıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yağmur yagmıyordu ama hava buz gibi soğuktu, . Londra’dan Eurostar ile 3 günlüğune bir kaçamak yaptık. Londra Paris 3.5 saat suruyor hizli trenle. Tren harbiden hizli, bizim İstanbul Ankara hizli treni gibi degil yani, ve de cok konforluydu. Manch tunelinden gecerek Paris’in North Station’una variyorsunuz, sehrin gobegine direkt dalis yapmis oluyorsunuz. Otobuslerle feribotlarla ugrasmayin bos yere derim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paris hakkinda konusmaya baslamadan once Londra’dan ayrilisimiza deginmek gerekir herhalde; bayagi macerali oldu. Sabah Waterloo tren istasyonuna vardigimizda trenin kalkmasina 45 dakika birsey varken arkadasim, pasaportunu yanina almadigini fark etti, ehliyetiyle ulke degistirebeilecegini dusundu, nicin olmasindi!! Saka yapiyor zannettim. Ne de olsa AB vatandasiyim diye dusunmus. Tabi, gorevliler bunun mumkun olmadigini, pasaportsuz gecise izin vermeyeceklerini soylediler. Ne yapacaktik, treni kacirirsak butun bir tur icin odedigimiz para da havaya gidiyor olacakti. Arkadasim muthis uzgun, ben de hem uzgun hem sinirli. Yardimimiza pasaport polisi yetisti. Bize istasyondaki ilgili amirlerini cagirdilar. Amirleri muthis bir sekilde elinden geleni yapmaya calisti; normalde trenin kalkmasina bu kadar kisa bir sure varken biletinizde bir degisiklik yapma imkani yoktur. (bizde olsa bir “bananecilik” olacagi, gorevlinin pek de umurunda olmayacagi asikar tabii)., pasaportu ne kadar sure icerisinde gidip alabilecegimizi sordular, oglen oncesi son trenin 11.30’da oldugunu bu trende bizim icin yer ayirtacaklarini soylediler, bu bize gidip pasaportu alip donmek icin yeterli bir sure veriyordu.&lt;br /&gt;Bunu niye anlattim? AB denen olay Avrupa’yi tek bir ulke yapmis, insanlarin artik pasaport tasima geregini/pasaportun onemini ortadan kaldirmis (bir Ingiltere Kita Avrupasi inatlasmasinda gerekiyor size), oysa pasaportlar bizim icin hala en degerli ve en korunasi dokuman olma ozelligini surduruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paris’e vardik. Kaldigimiz otel 2 yildizli otel guya ama ben tek yildiz da vermezdim, her neyse, sonucta 3 gece kalacaktik ve gece haricinde otele ugrayacagimiz da yoktu. North Station’in etrafi bu tur otellerle dolu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paris’i anlatmaya nerden baslamali? Ilk olarak sunu soylemeliyim. Londra’ dan sonra Paris bana kendimi Istanbul’da hissettirdi. Londra’nin kita Avrupasi’ndan tamamen farkli oldugunu daha iyi anladim. Bir kere Paris istanbul’a daha cok benziyordu ve istanbul’un kesmekesine benzer bir kesmekesi vardi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslinda Paris hakkinda yazacak keyifte de degilim, bi turlu Paris’i ovecek birsey bulamiyorum. Paris’i silmek de istemiyorum boyle cabucak, bir cirpida. Ikinci bir sans verecegim ona:)kendisini sevdirmesi icin, en azindan yillarca onun icin biriktirdigim hayellerimi bu kadar kolay yerle bir etmemesi icin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paris’e (aslinda hicbir yere!) sevgilisiz gitmeyin denir, dogrudur, cunku Paris’in kendisi size cok birsey vermeyecektir, teselliniz sevgilinizle birlikte olmaniz olacaktir. (Evet farkindayim, cok kirici konusuyorum!:). Biraz pratik bilgi ve izlenimlerimi aktarayim ve de Paris defterini gelecek seyahatime kadar kapatayim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Londra’yi bir “parklar kenti” olarak adlandirirsak Paris’i de bir “meydanlar kenti” olarak adlandirabiliriz. Ki bu meydanlarin isimleri hic de yabanci degil, isimlerine asina oldugumuz meydanlar. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/320/100_0157.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Sen nehri tekne gezisi turu alabilirsiniz, almayabilirsiniz de:). Guzel bir kopru gectigimizi hatirliyorum:) Eiffel kulesine cikma istegi duymadim, onundeki sirayi gorunce. Eiffel insa ediliriken bu“demir yigini”(muhalifleri oyle adlandiriyormus) icin yapilan tartismalar insaatini durduramamis, simdi Paris Belediyesi’nin para basma makinesi. Her aksam 21.00-21.15 saatleri arasi aydinlatiliyor, guzel bir isik gosterisi oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Louvre Muzesi (Mona Lisa) tablosu buradadir), Notre Dame da mutlaka gorulecek yerler listenizde olacaktir.. En begendigim yerin Notre Dame oldugunu soyleyebilirim…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cafelerine oturup Le Monde, Le Figaro okuma havalarina gecebilirsiniz, ama eh iste. Ama bu cafe olayinda israrciysaniz bari Sartre ile Simone'un takildiklari, asklarini, dostluklarini guzellestirdikleri "Cafe de Florette" de oturun. Sen oturdun mu diyeceksiniz? Hayir, o da ikinci Paris seyahatine kaldi!&lt;br /&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/320/04n_cafedeflore.jpg" border="0" /&gt;Bu arada goreceksiniz ki birakiniz normal yerleri turistik alanlarda bile İngilizce aciklamalar kullanilmamis. Kendileri bilir; onlarin gereksiz kibri ile ugrasacak degiliz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Champs Elysees de aman aman bir cadde de degil, luks magazalar ve restaurantlar mevcut. Burada basimdan gecen bir olayi anlatip Paris mevzusunu gecici olarak kapamak en iyisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Champs Elysees’de yururken iki uzakdogulu kadin yanimiza yaklasip yardimci olup olamayacagimiz sordu, evet tabii ki dedik. Kendilerinin Yves Laurent’ten alisveris yaptiklarini ama belli urunlerden sinirli sayida kaldigi icin ayni kisilere magazadan cok fazla satis yapilmadigini, bizden onlar icin bu urunlerden almamizi rica ettiler. Biz de saflik, ne diyor bunlar diye sorgulamadan neden olmasin, ne kaybederiz ki diye dusunduk. Elimize 700 euro’yu saydilar, mutluluktan ucuyorlar. Kendileri bizi sokagin basinda bekleyeceklerini soylediler. Magaza ana caddeden bir 100-150 metre kadar icerde. Biz magazaya giderken geri donup baktigimizda onlari goremedik, alllah allah nerde bunlar diye geri gidip baktim, bana uzaktan devam edip magazaya gitmemiz icin isaret yaptilar, neyse peki dedim saskinlikla. Magaza’ya vardik, iceri girdik, tabii ki cok sik bayanlar karsiladilar bizi. Bizim uzerimizde de normal turist spor kiyafeti. Guleryuzlu bir sekilde nasil yardimci olacaklarin soylediler. Biz de cuzdan alacagamizi soyledik, arkadasim 2 tane cuzdan gozune kestirdi, iksi 500 euro civarinda oluyordu. Fakat satis gorevlisi kadin nazik bir sekilde bu cuzdanlari kendimiz icin alip almadigimiz sordu. Guvenlik gorevlilerinin cadde basinda bizi iki uzakdogulu ile konusurken gorduklerini, bu kisilerin turistlerden yardim isteyerek kendilerinden alisveris yaptirdiklarini soyledi. Sonrasinda tabii ki her biri 200-250 euro olan cuzdanlarin aynisini uretip 5-10 euroya satiyolarmis.(iyi de yapiyorlarmis:)) Baktim bu konu beni cezbetmiyor, arkadasimla tezgahtari basbasa birakip diger urunlerle ilgilenmeye basladim:) Ketrin durumu anlatmis, tezaghtar da bize satis yapamayacaklarini soylemis. Magazadan ciktiktan sonra uzakdogululari aramaya basladik, ama bir turlu bulamiyoruz, elimizde 700 euro var fakat onlar ortalikta yoklar. Ketrin’e bunlar salak mi ya diye sordum, nerde bunlar. Ketrin salak olanin bizler oldugunu, parayi vermek icin bu kadar cirpinmamizin baska bir anlami olmadigini soyledi:)Sonunda onlari bulduk, yine gulumsuyorlardi ve bu duruma hic de yabanci degillerdi galiba. Bi de kendilerini tembihledim, “boyle her yabanciya guvenip paranizi teslim etmeyin” diye:) &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Evet Paris Paris diye tutturanlar, gidip de anlata anlata bitiremeyenler, merak ediyorum samimiler mi:) Ama dedim ya tekrar deneyecegim. Paris’i bu kadar kolay silemem:)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onerilerle kapatayim bu mevzuyu: Kis aylarinda kesinlikle Paris’e gitmeyin ve yapacaginiz gezi haftalik olsun, 3 gunluk tur ile Paris’in havasini almaniz mumkun olmuyor. &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/20212783-113734307661800508?l=gezi-notlarim.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/8PMvjRgVck5LK98-c2tWpQbB9rQ/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/8PMvjRgVck5LK98-c2tWpQbB9rQ/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/8PMvjRgVck5LK98-c2tWpQbB9rQ/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/8PMvjRgVck5LK98-c2tWpQbB9rQ/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/blogspot/NVHB/~4/Q-aSLC_d0aI" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://gezi-notlarim.blogspot.com/feeds/113734307661800508/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=20212783&amp;postID=113734307661800508" title="0 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/20212783/posts/default/113734307661800508?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/20212783/posts/default/113734307661800508?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/blogspot/NVHB/~3/Q-aSLC_d0aI/paris-hayallerin-yikilisi.html" title="Paris" /><author><name>Şenol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16152105859959761654</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="16" height="16" src="http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif" /></author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://gezi-notlarim.blogspot.com/2006/01/paris-hayallerin-yikilisi.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;Ak4ER3g4fSp7ImA9WxFQGUQ.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-20212783.post-113582658164365385</id><published>2005-12-28T19:19:00.000-08:00</published><updated>2010-05-16T01:35:06.635-07:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2010-05-16T01:35:06.635-07:00</app:edited><title>Londra / Avrupa'nın Başkenti; Ama Orası Avrupa Değil Ki!</title><content type="html">&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Avrupa’nın Başkenti! Ama Orası Avrupa Değil Ki, Başka Bir Yer!!&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa’nın başkenti demek yanlış olmaz herhalde. Ama Avrupa’nın hiçbir kentine de benzemiyor, sanki Avrupa’da ama Avrupa’ya ait değilmiş gibi! Zaten öyle bir ayrım var ya, Ada ve Kıta diye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok kısaca; İngiliz’den çok yabancının yaşadığı bir kent; bu kadarını hayal etmiyordum. Tam bir festival, hareket kenti. Yaşam çok hızlı akıyor. Eğlencenin hiç durmadığı kent.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/320/100_1179.1.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Publar&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;İngilizler nasıl bu kadar mutlu olabiliyor? Herhalde yanıtlardan biri de pub kültürü. İş çıkışı puba uğramak 2 tek atıp eve gitmek rutinin bir parçası. İki tek attıktan sonra yüzünüzde bir gülümseme olması da normal!! Şaka bir yana, İngilizler cidden neşeli olmayı, rahat olmayı içtikten sonra çok iyi beceriyorlar, cidden de iyi içiyorlar!! Publardaki muhabbet ortamı kahkahalar gayet yüksek volümde. Publar genelde 11’e kadar açık, 11’den sonra ruhsatı olmayanlar kapatıyor. Publar kapandıktan sonra clublar devreye giriyor. Clublar inanılmaz. Bir gazeteci yorumcu bir tatil gezisinde gozlemlemişti: Akdeniz kıyısı ülkesi insanları içip etrafı gözlemeyi (dikizlemeyi), Kuzey Avrupa Anglosakson insanları ise çılgınca dans etmeyi severler diye; gözlem kesinlikle doğru ama içtikten sonra bu işin kuzeyi güneyi kalmadığı da bi gerçek:)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat 23’ten sonra içki satışı yasak. Marketlerden içki satın alamazsınız, publar içki satışı yapamaz, 11’den sonra da içeriye müşteri alamaz, içerdekilerin çıkması beklenir, saat 1’e kadar açma ruhsatı olan pub, 1’de kesinlikle kapatır. Onun için bazen yollarda ellerinde biralar karaborsa satış yapan göçmenleri görürsünüz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cuma cumartesi geceleri, gece hayatının zirveye vurduğu gecelerdir, bazı yerlerde Pazar akşamlarında da devam eder bu. Undergroundlarda sarhoş veya sızan kişilere yardımda bulunma ihtimaliniz yükselir.&lt;br /&gt;Başımdan geçen bir olay, gece 1 civarı trene bindim eve gidiyorum. Metro istasyonunda 2 genç kız bir delikanlı alkolden sızmış olan bir genç kıza yardım etmeye çalışıyor, hemen bir metro görevlisi geldi, doktor çağırmaya gerek olup olmadığını nazik bir dille sordu, gençler hayır deyip teşekkür ettiler. Görevli fazla müdahale etmeden uzaklaştı. Bizde böyle bir şey mümkün olabilir miydi bilmiyorum. Trenin kalkmasına yakın delikanlı kızı trene taşımak istiyor ama ne mümkün, kızlar da yardım ediyor ama kız ceset gibi ağır. Yardım ettim, karga tulumba taşıdık. Trende öğrendim ki yardım eden delikanlı ile onun kız arkadaşı diğer sızmış kız ile arkadaşını tanımıyormuş, onlar da yardım ediyorlarmış.2 alman kız ve bir İngiliz çift. Trende yol boyunca arkadaş olduk, sarhoş kız ile arkadaşının inmesi gerekiyor ama kızı taşımak bayağı zor olduğu için kızın ayılıncaya kadar trenle son istasyona gidip gelmeye karar verdiler. Ben artık dayanamayacağım deyip hadi eyvallah dedim. İngiliz çift, hiç tanımadıkları 2 alman genç kız için trende yollarına devam ettiler. Oysa ben biliyordum ki dunyadaki tek yardimsever, iyilik timsali olan insanlar sadece biz, muhtesem Turkleriz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/1600/PIC_0066.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/320/PIC_0066.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Publarda biraların genel fiyatının 2.5-3 pound arasında olduğunu; 17-19 saatleri arasında happy hours uygulayan barların olduğunu ve bu barlarda her türlü kokyteylleri deneyebileceğinizi söyleyebilirim. Slug and Lettuce’ler güzel, bi yer bilmiyorsanız bu barlara gidebilirisiniz. Picadily Circus civarında önerebileceğim yer Warwick Bar. Picadilly Circus'tan Oxford Circus’a doğru giderken sağdan 2. veya 3. sokağa girdiğinizde karşınıza çıkacaktır. Icecek konusunda kararsizsaniz kendinize bir guzellik yapin, Purple Rain kokteyli ile muhabbetinize baslayin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Club olarak Walkabout’lar gayet iyi. 9’dan once girerseniz giriş ücreti ödemezsiniz, 9’dan sonra 5 pound galiba. Genelde club girişleri 10 pound, Centralda..Damsız girilmez diye bir kural yok ama spor ayakkabı ile giremezsiniz tabii!! Kılık kıyafetiniz uygun olursa her yere girersiniz. Walkaboutlar Avustralyalıların. Eğlenmesini bilen çok sıcak insanlar. Leicester Square etrafındaki Cheers ve Ekinoks gibi clubların önunde uzun kuyruklar oluşur, buralar genelde yabancı turistlerin mekanlarıdır.&lt;br /&gt;Pub, club olayı için centrala gelmenize gerek yok, kentin her bölgesinde gayet iyi clublar bulabilrisiniz. Kingston’da gittiğim bir club 3 katlı muhtesem bir yerdi. Salı günleri öğrenci partileri oluyor. Öğrenci kartınızı göstermeniz gerekir; ama ben nasil iceri girdim bilmiyorum!!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Wimbledon’da cumartesi gecesi gittiğimiz Walkabout önceki gece alması gerekenden fazla müşteri aldığı için ceza almış; dans yasaklanmış, içerisi tıka basa dolu ama dans yok. Müzik gene var. Müziğe ayak uydurup dans eden bir arkadaşımızı görevli özür dileyerek uyardı. Yüksek volümde müzik, alkol her şey var ama yine de ceza istisnasız uygulanıyor. Uygulanmamasının sonucunun kötü olacağı biliniyor çünkü. insanlar da yavaş yavaş terk edip yakındaki başka bir cluba gitmeye başladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Nasıl üşümüyorlar!!!&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Bizler gömlek montla dolaşırken İngilizleri salt bir tişörtle veya bir İngiliz kızını üzerinde minimum(!) kıyafetle görebilirsiniz. Onlara özenip benzerini yaptığım oldu, üzerime çok bir şey almadan dışarı çıktığım; ama donuşum hep eziyetli oldu!! Onlara özenmeyin derim, ama kapali bir mekana gidiyorsaniz ve gideceğiniz yerde üstünüzü çıkartma sansiniz varsa dıştan iyi giyinip içten salt bir tişort veya gömlek giyebilirsiniz, çünkü dışarıda geçireceğiniz vakit genelde metro ve otobüslerde oluyor, onlar da yeterince sıcak. Ki Londra'nin havasi Turkiye'de bahsedildigi kadar da kotu degildir; sicaklik 5-15 derece arasinda degisir kisin!!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Tabii ki demokrasi!&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Asağıya bir fotoğraf koyuyorum: Westminster'da Parlamento binasının karşısında konumlanmış sabit (!) gostericilere ait bir fotoğraf. Pankartlar özellikle Irak işgalini protestoya dönük. Pankartlardan birinde Blair icin yalancı (Bliar), bir diğerinde "Baby Killers" yazıyor. Daha sert pankartlar da var. İngiliz demokrasisi ve parlamenter geleneği konusunda konuşacak çok şey var; o da ayri bir yazı konusu olur. Londra'yı gezerken Mülkiye'den değerli anayasa profesörü Cem Eroğul hocamız da hep bize eşlik etmiştir; zihinsel arka planda onun oğrettikleriyle Londra'yı gezdim, herhangi bir başka kılavuza gerek duymadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/320/PIC_0009.jpg" border="0" /&gt;Ayrıca bu parkta İsrail'in Filistin'deki işgal ve diğer insanlık dışı politikalarını protesto eden Filistin yanlısı bir göstericiyi hemen farkedeceksinizdir. Sabahın erken saatlerinden geç saatlere kadar burada yeri sabit. Yaşlı ama genç diyebiliriz onu için! 50'li yaşlarda ama bizden daha genç. Kış soğuğunda yarı çıplak günlük sporunu yapıyordu bir keresinde.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Londra'da Marks and Spencer'in onunde de her zaman gösteriler olur. Bu şirketin İsrail'i maddi manevi olarak desteklemesi doğal olarak tepki çekmektedir. Londra Oxford Street'teki şubesinin önünde bu durumu protesto eden stand kurmus göstericiler göreceksinizdir. Onların standını geçtikten 5-10 metre sonra ise İsraillilerin standı vardır, onlar da bildiri dağıtmakta, M&amp;S'i sahiplenmektedirler. Olayın güzelliği, birbirinden ölesiye nefret eden iki tarafın bu kadar yakın mesafede birbirlerine sözlu veya fiziki olarak saldırmadan kendi düsüncelerine uygun mucadele vermeleridir. Bundan çıkartacagimiz çok ders var!! Boyle bir ortam için Türkiye'de bir asır geçmesi gerekiyor sanırım. Benim ömrümün böyle bir demokrasi anlayışının Türkiye'de mevcut olacağı günleri görmeye yetmeyeceği aşikar.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Parklar&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Londra parklar şehri. Londra’yı Londra yapan en önemli unsur. Parklar arasında ayrım yapamazsınız, hepsi çok güzel. Çoğu zamanında zenginlerin avcılık merakından dolayı korunmuş ama sonrasında da geliştirilmiş yerler. Yazın belki çok daha muhteşem olur ama sonbaharda da parklarda ata binenler, spor yapanlar, bisiklete binenler, uçsus bucaksız yeşilliklerde yağmur yağdığı halde golf, futbol oynayanlar. Yaşamın keyfi başka türlü nasıl çıkartılabilir ki. Bazı parklarda ilginç şeyler de görebilirisiniz. Parkın açılış kapanış saatleri oluyor; mesela Regents Park akşam 6 dan sonra kapalı. Sabah 5-6 gibi açılıyor.&lt;br /&gt;Richmond Park’a da vaktiniz olursa gidin, Richmond’a da görmuş olursunuz; kaymak tabakasının oturduğu çok güzel bir kasaba, parkta geyik görmeniz de mümkünmüş, ama ben göremedim!!Ki bir sure oturduğum evimin penceresi de Richmond’a bakardı. Thames boyunca parkta yürüyebilirisiniz. Bazen Thames’ten geçen bir bot patika yolunuzun suyun altında kalmasına yol açabilir!! Parka Richmond’ın üst tarafından girerseniz büyük ihtimalle tüm parkı tepeden gören banklarda oturacaksınızdır. Sonrasında sinemadayken hoş bir sürprizle karşılaşabilir, oturduğunuz bankta Nicole Kidman’ın oturduğunu görebilirsiniz. The Hours’ın ilk sahnelerinden biri. Bi de siyaset bilimcilere bir not, Magna Carta da Richmond Park’ında okunmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Thames&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İngilizlerin yöneticilikteki başarısını kimse inkâr edemez herhalde. O kahverengi suyun (Thames) etrafının nasıl bu kadar başarılı bir şekilde organize edilip pazarlandığını görunce şaşırmamak elde değil. Thames’e bakan evlerin fiyatları da çok yüksekmiş. Thames boyunca yürüyüş yolları. Hiçbir yerde yürüyüş yolunuz kesilmiyor, her yer kamuya açık; bir yapı yapılmışsa da önünden bir yürüyüş yolu geçiyor, yani sıradan vatandaşın nehirle bağlantısı hiçbir şekilde kesilmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/320/PIC_0056.jpg" border="0" /&gt;Thames’e bakınca insanın içinin burkulmaması elde değil. Hele içinden deniz geçen bir şehirde yaşamışsanız. Güzelim Boğaziçi, değerini çok daha fazla anladım ama yapabileceğim bir şey yok. Bir İstanbullu’nun Boğaz’da ne kadar sınırlı alanda denizle birebir teması var. Karaköy’den yürümeye başlasa yalılardan, saraylardan, lailalardan, özel mülklerden dolayı çoğu kez Boğaz'ı göremeden yoluna devam eder. İşte kastettiğim de bu, Thames’te özel mülkünüz de olsa özel mülkle Thames arasında kamu için mutlaka bir yürüyüş yolu var. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/320/londoneye.jpg.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Spor&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Londra sonrası evet spor yapacağım, dönüşte spora başlayacağım dememek imkânsız. Spor hayatın bir parçası. Parklarda, yol kenarlarında günün her saatinde koşan insanlar görüntünün doğal bir parçası. Geceleyin nehirde kürek çekenler, yağmur yağdığı halde veya soğukta koşanlar sporun yaşamın nasıl doğal bir parçası olduğunun işareti. Nike koşusuna 30 bin kişi katılmıştı. Şehrin en işlek merkezi, görülmeye değer caddeleri trafiğe kapatılmış, bir şölen havasında yapılmış bir yarış. Sadece o değil, bir akşam Regent Street’te yürürken birden 100’lerce patencinin caddeden müzik eşliğinde geçtiğini görmeniz mümkün. Hayatı eğlenceli kılmayı başaranların insanlar olduğunu anlıyorsunuz. Evet doğa önemli ama Londra’nın iklimi, doğası hayatı eğlenceli kılmak için tek başına çok da müsait değil; ama insan faktörü devreye giriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Müzeler&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/1600/CNV00001.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" height="308" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/320/CNV00001.jpg" width="238" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Tüm müzeleri gezmeye kalkmayın, yoksa altından kalkamazsınız. Keza bütün eski yapılar korunmuş, pek çoğu müze yapılmış; yapacağınız en belli başlılarını gezmek. Herkesin ilgi alanı farklıdır ama Natural History Museum’a mutlaka maksimum zaman ayırın. V. Albert’i görmezseniz çok da önemli değil. Bir de anladığımız bir şey var; İngiliz zenginler bizlere ait eserleri toplayıp sonra bize sunuyorlar, Mısırdan, Mezopotamya’dan, Anadolu’dan dünyanın diğer bölgelerinden toplanmış eserleri gidip ziyaret ediyorsunuz. Diğer pek çok şeyde olduğu gibi müzecilikte de müthiş başarılılar, sergilemeyi, ‘show’ işini çok iyi beceriyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;V. A. Museum’u reklamı en fazla yapılan müze, ve tam bir iletmecilik başarısı, düzenlenen sergiler, partiler sayesinde İngiltere’nin en fazla ziyaret edilen müzesi ünvanını taşıyor. Yandaki fotografta V. A. Museum'un girisindeki bir susleme olayini goruyorsunuz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Natural History Museum’da inanılmaz şeyler göreceksiniz; &lt;a href="http://www.nhm.ac.uk/"&gt;http://www.nhm.ac.uk/&lt;/a&gt; Bu muzeyi ziyaret etmeden Londra'dan ayrilmayin.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;em&gt;Alışveriş ve Christmas Çılgınlığı&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Fiyatların Kıta Avrupası fiyatlarının pounda çevrilmiş şekli oldugunu söyleyeyim. Avrupa’da 1 euro olan şey orada 1 pound. Avrupa daha ucuz. Kılık kıyafette de aynı şey sözkonusu, aynı ürünü Avrupa’da 200 euroya alırken Londra’da 200 pounda alırsınız. Tekstil için bir Türkün gidip oradan alışveriş yapması çok mantıklı değil, şayet Dolce Gabbana, Armani Valentino vs giymiyorsa. Yoksa diğer şeyleri Türkiye’den de alabilirsiniz. İngilizler ne anlar modadan deyip, bu işin Akdenizlilerin işi olduğunu söyleyelim, yapacaksanız alışverişinizi İtalya’dan yapın. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Asagida Harrods'in otobusten zar zor cektigim bir fotografi var, goruldugu uzere cok net degil. Harrods'un arap patronu ile Ingiliz hukumeti ve kraliyeti arasindaki kavgalar icin google'i bir yoklayin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/320/harrods.jpg" border="0" /&gt;İngiltere’de fiyatların Avrupa fiyatlarına geldiği dönem Christmas sonrası donemdir. 26 Ocak sonrası. İnsanlar mağazaların önünde sabahları kuyruğa giriyorlar. Ama fiyatlar dediğim gibi ancak o zaman bizim fiyatlara geliyor; çok indirim yapan mağazaların stilleri de pek parlak stiller değil, NEXT veya Marks&amp;Spencer. Oralardan alışveriş etmeseniz de bir şey kaybetmezsiniz.. GAP veya Zara’da % 50 indirimler oldu, oralarda bir şeyler bulabilirisiniz ama dediğim gibi Zara’nın fiyatı indirim sonrası ancak İspanya fiyatlarına geriledi. Yani bir farkı yok. Tabi tax free buyuk avantaj vergiden kurtarıyorsunuz. Yaptığınız alışverişlerin kdv’sini ancak non-eu ülkesine uçarken geri alabilirsiniz. İspanyadan İngiltere’ye giderken İspanyadan yaptığınız alışverişin vergisini ancak İngiltere’den Türkiye’ye dönerken alabilirsiniz. Heatrow’da tax free deskinden paranızı alabilirsiniz. Nakit talep edin. İspanya devletine ödediğim vergiyi İngiliz havaalanından geri alabileceğime inanamamıştım, güzel bir sürpriz oldu benim için. Unutmadan tax free için 180 eu üzeri alışveriş yapmanız gerekir. Vergi iade oranları da genelde % 18.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İndirimleri takip etmeniz de gerekir. GAP’te beğendiğim bir atkıyı indirimde alırım diye bekledim, evet indirimde 18 pound olan atkı 9 pounda düşmüştü ama atkıların yerinde yeller esiyordu, beğendiğim atkının sadece kapışma esnasında yırtılmış bir parçası kalmıştı. İyiki alamamışım sokakta gördüğüm her iki kişiden birinin boynunda benim atkıdan vardı:)&lt;br /&gt;Çinliler, Japonlar inanılmaz. Gucci’nin önündeki sokağa taşan 20-25 metrelik kuyrugun % 80’ini onlar oluşturuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Yemek&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Farklı lezzetleri denemeyi sevenler için Londra eşi bulunmayacak bir yer herhalde. Çok değişik ülke mutfaklarını burada deneyebilirsiniz. Çin, Tai, Hint, İran, Lübnan mutfakları ilk aklıma gelenler. Çin mutfağından hoşlanmadım, hoşlanamıyorum da. Japon mutfağı için önereceğim yer Çin mahallesinin hemen kenarında (?? adini hatirladigimda yazacagim!) adlı küçük bir restoran. Japon bir arkadaşın tavsiyesi ile gittik. Sushi ile kendinizi sınırlamayın. En güzeli 20 veya 21 numaralı menüyü alıp her şeyi tatmanız(numara veriyorum, çünkü bu ülkede kolay kolay bişey değişmez, 10 yıl sonra da herhalde bu menü aynı olacaktır:). Geleneksel Japon içkisini içmeyi unutmayın; bizim rakının onlardaki muadili oluyor bu. Biraz sert ama madem Japon mutfağı diyorsunuz tatmak lazım:)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzakdoğu mutfağını denemek istiyorsanız Wagamama denilen restoran zincirlerine de gidebilirsiniz, Londra’da her semtte var hemen hemen. Öğleleri de ful dolu oluyor bu restoranlar. Ful İngiliz desek yeridir aslında. İngiliz mutfağının fakirliğinden mi yoksa gelir seviyesinin yüksekliğinden mi bilmiyorum ama İngilizler hep dışarıda mı yer diye sormadan edemiyorsunuz. Öğle yemeğinde dahi Uzakdoğu restoranları full İngilizlerle dolu olunca insan şaşırıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fish and chips olayına gelirsek… Yağda kızartılmış mezgit balığı (bizdeki mezgit değil, bu büyük mezgit) ve patates kızartması. Dikkat edeceğiniz, yağın her gün değiştirilip değiştirilmediği. Aynı yağda birkaç gün balık kızartan bir yerden fish and cheaps yerseniz herhalde hayat boyu bir daha tekrarını düşünmezsiniz. Nerde fish and chips yenir mutlaka size tarif ederler. Madam Tusot’un arkasında bir yer varmış, ben gitmedim, arkadaşlarım çok övdü. Ben size Putney’den bir yer önerebilirim. Eğer Putney bölgesinde oturuyorsanız, Putney Tren istasyonunun arkasına doğru 200-300 metre giderseniz Putney muhitinde ünlü olan bir fish and chips mekanına ulaşmış olursunuz. Fish and chips bana göre çok yağlı ve ağır; aman aman bayıldığımı söyleyemem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marketlerde her tür hazır gıda mevcut. Size sadece mikrodalga veya fırında ısıtmak ya da pişirmek kalıyor. 2-5 pound arasında çok leziz şeyler bulabilirsiniz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;İngilizce öğrenmek için gidilecek son yer!&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Londra İngilizce öğrenmek için gidilecek en son yer; kastettiğim dil okuluna giderek dil öğrenmeye kalkmayın; Türkiye’de dil kursuna gidin, sonrasinda İngiltere’ye belli bir seviyede İngilizce ile gelip burada başka türlü kurslara gidin. &lt;a href="http://www.hotcourses.com/"&gt;http://www.hotcourses.com/&lt;/a&gt; dan seçin. Eylül sonuna kadar bu kurslar başlar. Sonrasında kayıt yaptıramazsınız. Felsefe, tarih, müzik, dans, her çeşit kurs var; buralarda İngilizce bilen insanlarla veya İngilizlerle birlikte olma imkânınız yüksek, ancak bu şekilde dili öğrenebilirisiniz; dil kursunda Uzakdoğulularla birlikte İngilizce öğrenme süreciniz çok uzar. Veya bir master programına gidin. Diyeceğim salt İngilizce için dil kursuna giderek dil öğrenme işini Londra’da yapamazsınız veya çok uzun sürede yapabilirisiniz. &lt;p&gt;&lt;/p&gt;Londra’ya dil ogrenmek için gelen Türk öğrenciler genelde düşük ücretli işlerde çok çalışıp tasarruf ederek belli bir dönem sonra Türkiye’ye dönüş planları yaptıkları için ne Londra’nın ne de Avrupa’nın sosyal yaşam imkanlarından yeterince yararlanabiliyorlar; bu demek değildir ki hiç yararlanmıyorlar; Londra’da asgari bir sosyal yaşam bile İstanbul’daki ortalama sosyal yaşam aktivitelerinden fazladır. Burger King’te çalışan bir öğrenci bile akşamları publara takılabilir ve hafta sonu ücretli kaliteli bir cluba gidebilir; tatile de gidebilir. Sosyal imkan ile kastettigim mutlaka bir bara veya cluba gitme olayi degildir tabii. Spor yapma kolayliklari, ; sosyal kulturel organizasyonlara katilma imkanlari cok daha fazladir, turkiye ile mukayese edildiginde. &lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kahrolsun İmajımız!&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Tarkan’ın değerini anladım. Tanıştığım Brezilyalısı Güney Korelisi, Yunanı ve bilimum diğer milletlerden insanlar Türkiye deyince Tarkan diyor. İstanbul’dayken pek de önemsemediğim Tarkan bir dünya markası olmuş. Tabi jeopolitik öneminden başka bir şey sunmamış bir ulusun üyesi olarak mutlu oluyorsunuz, pop sanatçısı olmuş, futbolcu olmuş sizin için pek fark etmiyor.&lt;br /&gt;Orhan Pamuk’un yaşattığı mutluluk için de Pamuk’a teşekkür. Metroda karşınızda oturan bir İngilizin Orhan Pamuk okuyor olması sizi mutlu ediyor. Türk imajı o kadar olumsuz ki bu tür şeyleri görünce mutlu olmuyorum, beni ilgilendirmiyor demeniz veya "cool" bir tavır sergilemeniz çok zor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk imajı rezalet! Tabii bunda tarihsel, sosyoljik ve de Turkiye topraklarindan kaynaklanan etmenleri bir yana birakirsak, gocmenlerin payi çok yüksek. İngiltere’de uyuşturucu ticaretinin bir dönem Türklerin elinde olması, Türklerin karıştığı şiddet olaylarının fazlalığı ve eğitimsiz Türk göçmenlerin kötü imajımıza etkisi çok yüksek. Tabii Türk diyorum ama bunu siz Kürt ve Türk olarak da okuyabilirsiniz. Türkiyeli Kürtlerin olumsuz davranışları sözkonusu olunca adres Türk kimliğine çıkıyor ama normalde uyruğunu sorduğunuzda kürdüm diyor. Ben de bi Kürt arkadaşıma sitemimi ettim: kardeşim madem Kürtsün şu uyuşturucuymuş, çetelermiş onlardan da kendi payiniza duseni sahiplenin, onları ne diye Türk diye lanse ettiriyorsunuz:) Yanlış anlaşılmasın bu konuda Türkler ve Kürtler beraber uğraş vermişler!! İmajdaki payımız ortak. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;78 Maraş Katliamından sonra bütün Pazarcık Londra’ya göç edince, İngilizlerin aklı karışmış. Her nerelisin sorusuna karşılık Pazarcıklıyım cevabını duyunca “Pazarcık mı büyük Türkiye mi büyük” diye soruyorlarmış:)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de şöyle bi rivayet varmış; zamanında Türkler/Kürtler buraya göç etmeye başlayınca Londra Belediyesi bunları nereye yerleştirelim gibisinden kara kara düşünüyormuş. Kuzey’de siyahların yaşadığı bir bölge varmış, burası da belediye için müthiş sorunlu bir alanmış, suç oranları çok yüksekmiş. Belediye nihayetinde bu siyahların hakkından ancak Türkler gelir kararıyla Türkleri bu bölgeye yerleştirmeye karar vermiş; bir taşla iki kuş misali. Türklerin yerleşiminden sonra ilk haftalarda siyahlardan bayağı bir öldürülen olmuş, bölgede siyahlar tarafından işlenen suçlarda azalma olmuş (bunun yerini Türkler tarafından işlenen suçlar almış olabilir:). Netekim(!) ırkçı da değiliz, bu da biline; hepimiz zenciyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Londra’da Yaşanılacak Yer?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bana göre güney ve veya güneybatı Londra, Londra’da yaşanılacak yerdir. South Kensigton-Chelsea-Fulham-Putney-Wimbledon-Richmond hattı en güzel yerler. Kuzeyde Türk mahalleleri ve siyah bölgeleri var. Doğu çok sakat. Putney’de haftalık 100 pounda single bir oda kiralayabilirsiniz. Ulaşım haftalık zone 1-2 için sınırsız travel card ile 23 pound. Otobüs (bus pass) tüm zonelar için haftalık 9.5 pound.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oda kiraları merkezden uzaklaştıkça düşüyor. Roomshare odada kişi başı 60-70 pounda merkeze yakın bir yerde kalabilirsiniz, Eğer sevgilinizle birlikteyseniz 120-130 pounda double oda bulabilirsiniz. En iyisi &lt;a href="http://www.gumtree.com/"&gt;http://www.gumtree.com/&lt;/a&gt; a bakmanız. Ev kiralarken genelde 2 haftalık ücret kadar depozito verirsiniz. Çıkmadan 15 gün önce haber vermeniz şart. Son 2 haftayı depozitonuz ile kalırsınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türklerle aynı evde kalmamanız en güzeli. Farklı kültürlerden insanlarla tanışmak istiyorsanız Türk evlerinden uzak durun. Irkçı değiliz ama siyahlarla yapamayacağımızı da biliyorum; çok gürültülüler, sessiz konuşmayı bilmezler:)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evlerde genelde her şey mevcut. Bir şey götürmeniz gerekmiyor; tabii çarşaf nevresim olayı temizlik hassasiyetinizle ilgili. Evler genelde ful oluyor, çamaşır makinesi, buzdolabı, fırın mikrodalga ve bütün mutfak gereçleri mevcut olur. Mutfak ortak kullanılır. Aynı evde farklı bireysel hayatların bir arada devam etmesi için herkesin bir diğerinin haklarını kabullenmesi şart. İşte bunun mümkün olabileceğini görüyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evlerde kadınlı erkekli kalınabilir. Bu demek değildir ki mutlaka sevgili olunur. Dediğim gibi herkesin görünmez bir alanı var ve sadece fiziksel mekân paylaşılır, başka şeyler karışmaz:) Türkiye’de kadınlı erkekli aynı evde birlikte yaşanıldığında ne sonuçlar doğabileceğini tahmin edebiliyorum. Her neyse:) Bir yüzyıl sonra belki mümkün!!!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Oxford City&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Oxford City tam bir üniversite kenti; biz Oxford Universitesi'ni tek bir kampus olarak düşünüyorduk ama tüm şehre yayılmış yapılardan oluşuyor. Sakin bir kent; her taraf bisikletlerle dolu, tam bir öğrenci kenti. Ogrenci olarak gidecekseniz tabii ki farkli bir konseptte dusunmek lazim. Şayet maksadınız sadece gezmek ise günübirlik bir tur yeter de artar bile. Burada nerelere gidilebilir; National History Museum’un küçük bir kopyası var, vaktiniz varsa kesinlikle görmelisiniz, aynı şekilde bilim müzesini de.&lt;br /&gt;Kiliseden sonra devam edin; nehri takip edin, güzel bir yürüyüş yolu var, bir daire çizerek yine kiliseye varırsınız.&lt;br /&gt;Clinton ve pek çok ünlünün gitmiş olduğu University College var, Oxford University'e bagli bir kolej. Aslinda tek tek kolej ve unlu ismi vermek anlamsiz, pek cok bildik isim gecmistir bu kolejlerden.&lt;/p&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/320/oxford.jpg" border="0" /&gt;Bu fotografi tabii ki ben cekmedim, google'dan buldum. Oxford City'nin nasil bir yer oldugunu gayet basarili bir sekilde gosteriyor. Bu yapilarin buyuk cogunlugu universite ve kolejlere ait yapilardir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Victory Coach istasyonundan 12 pounda gidiş dönüş bilet alıp otobüsle gidebilirsiniz, 1.5 saat mesafede.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Velhasıl, 1 günlük tur Oxford City için yeter de artar bile.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Eylul-Aralik 2004)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/20212783-113582658164365385?l=gezi-notlarim.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/aBxpAYCceefrjP-R13ZS9VttBRc/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/aBxpAYCceefrjP-R13ZS9VttBRc/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/aBxpAYCceefrjP-R13ZS9VttBRc/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/aBxpAYCceefrjP-R13ZS9VttBRc/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/blogspot/NVHB/~4/hbbh_H270QY" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://gezi-notlarim.blogspot.com/feeds/113582658164365385/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=20212783&amp;postID=113582658164365385" title="1 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/20212783/posts/default/113582658164365385?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/20212783/posts/default/113582658164365385?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/blogspot/NVHB/~3/hbbh_H270QY/londra-avrupanin-baskenti-ama-orasi.html" title="Londra / Avrupa'nın Başkenti; Ama Orası Avrupa Değil Ki!" /><author><name>Şenol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16152105859959761654</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="16" height="16" src="http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif" /></author><thr:total>1</thr:total><feedburner:origLink>http://gezi-notlarim.blogspot.com/2005/12/londra-avrupanin-baskenti-ama-orasi.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;DE4GRXc-fip7ImA9WhRaEU8.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-20212783.post-113575285433713502</id><published>2005-12-27T22:47:00.000-08:00</published><updated>2012-02-13T01:55:24.956-08:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2012-02-13T01:55:24.956-08:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Piza" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Floransa" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Roma" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Panteon" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="İspanyol Merdivenleri" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Italya" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Aşk Çeşmesi" /><title>İtalya/Yüreğimin Yeni Başkenti</title><content type="html">&lt;strong&gt;Yüreğimin Yeni Başkenti/İtalya&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Hiç ummadığım yer favori şehrim oldu. Evet, Roma. Roma’nın büyük bir medeniyetin merkezi olduğunu biliyordum ama hep Paris ve Barselona sıralamamda en üstlerde yer aldı. Ta ki Roma’yı görünceye kadar. Olay sadece Roma’nın dışsal görünüşüyle ilgili değil, başka şeyler de var işin içinde ama nedir bunlar tam açıklayamıyorum. Herhalde İtalyanları diğerlerinden çok daha yakın hissettim kendime. En son diyeceğim şeyi en başta söyleyeyim de gereksiz yere kasmayayım: Londra’dan sonra İtalya sıralamada ikinciliğe yerleşti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kere niçin bir İtalyan modası olduğunu sokakta yürürken bile anlıyoruz. Herkes kadınıyla erkeğiyle ve yaşlısıyla genciyle “şekil, tarz”. Roma, Floransa sokakları bakımlı, şık insanlarla dolu. İtalyanları Londralılardan ayıran İtalyanların standart bir giyim tarzının olmaması; farklı giyim tarzlarını aynı anda görebiliyorsunuz; ama İngiltere’de bir şey moda olduğunda herkesin üzerinde onu görürsünüz; bir örnek, herkes atkısını aynı şekilde bağlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İtalyanlardaki Akdeniz sıcaklığı sanırım İtalyanları bu kadar sevmemdeki en büyük etken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Roma/Rom&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Roma’dan başlayalım. 3 milyonluk bir şehir, gençler çok çalışkan, duvarlar güzelim afişlerle ve sloganlarla dolu, çoğunlukla amerikan karşıtı yazılamalar. Metro vagonlarında da spreyle boyanmamış, grafiti yapılmamış yer yok gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Futbol temel mevzuumuz tabi. İtalya futbolun kabesi! Roma’nın iki büyük takımı var, Roma ve Lazio. Lazio faşistlerin takımı, solcular kesinlikle Lazio’yu tutmazmış. Yabancı transferleri arasında Sırp futbolcular çokmuş (Sırpları nasıl da bir cümlede tamamen ırkçı faşist yaptık, 4-5 Sırp arkadaşım var, hiçbirinin de böyle bir haleti ruhiye ile alakası yok, ama futbol diliyle konuşuyoruz, jargon genelleyici ve vulger olmalıJ)) Bir de Kulüp zamanında siyah bir oyuncu transfer etmiş ama taraftar, siyah oyuncunun evini basmış, adamı göndertmişler. Takim kaptanı ise gol attıktan sonra Nazi Selami yapıyor, açıkça ben faşistim diyor, Berlusconi bile adama sahip çıkıyor, faşist olmak kotu bir şey değildir diyor. Burası İtalyaJ Ha bu arada Lazio faşist ırkçı bir kulüp de Roma değil, öyle anlaşılmasın, al birini vur öbürüne!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roma için Totti bir simge, Roma’nın her şeyi, Roma da o’nun her şeyi. Takımla ve Roma’yla özdeş bir Romalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romalıların çok küçük bir kısmı Lazio’yu destekliyor. % 90 Roma taraftarı. Tek bir Stad var, Roma Olimpiyat Stadı. İki takım stadı ortaklaşa kullanıyor. İki takımın maçları bizim FB-GS maçları gibi. Sayı olarak azlığına rağmen Lazio taraftarı çok organize imiş ve tribün organizasyonları çok iyi imiş. Bunları “taraftar uzmanı” Kerem’den aktarıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İtalyanları niçin sevdiğimi anlatacağım bir olayla daha iyi anlayabilirsiniz (bunu da Kerem’den aktarıyorum). Malum İtalyanlar veya İtalya’nın kuzeyinde yaşayanlar (bizde varsıllık doğuya doğru, İtalyanlarda güneye doğru gittikçe azalır) güneylileri adam yerine koymazlarmış. Napoli de bu güney kentlerinden birisi. 102 yıllık İtalyan Ligi’nde güneyden hiçbir takım şampiyon olmamıştı, ta ki Maradona İtalya’ya gelinceye kadar. Maradona İtalya futbol liginde hiçbir başarısı olmayan Napoli’yi 3 kez şampiyon yaptıktan sonra bir Dünya Kupası maçı için Napoli’de oynanan İtalya ve Arjantin maçı öncesinde tribünlere “ne oldu, sizi adam yerine koymazlardı, şimdi maçta kalkıp onları mı destekleyeceksiniz” deyince İtalyan taraftarlar Arjantin’i desteklemişler ve maçı Arjantin kazanmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka bir güzellik daha anlatayım: Inter (Enternasyonal’in takımı ve International’in kısaltması)‘in Arjantinli kaptanı Zanetti (10 yıldır Inter’de oynuyor) Zapatistalara bağış yapmış, kar maskeli, pipolu Subcomandante de Inter formasıyla (tabi ki kar maskesi ve pipo dahil olmak üzere:) poz vermiş. Zanetti'nin su sozlerine bakin, bir de arka arkaya iki laf edemeyen bizim futbolculara. "We believe in a better world, in an unglobalised world, enriched by the cultural differences and customs of all the people. This is why we want to support you in this struggle to maintain your roots and fight for your ideals". Konuya iliskin haber icin Guardian'in 19 October 2004 sayisina bakiniz. Tabii, zanetti ile bir globallesme tartismasina girmek istemem ama gloabllesmenin tamamen ak ya da tamamen kara olmadigini bilmesi lazim:)) Subcomandante Marcos da Inter'e bir yardim maci teklifinde bulunmus, Zapatista takimi ile Inter oynayacak yani! Ama zapatista takiminin oyunculari kar maskeleriyle oynayacakmis..Inter'in baskani bu teklif hakkinda dusuneceklerini soylemis.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;OK. Futbol konusunu uzatmıyorum, konumuza geri dönüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Roma'da nerede kalınır?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nerede kaldık? Termini (ana tren istasyonu-bizim Haydarpaşa Garı) Tren Garı’nın yakınlarında bir yer. Zaten bu bölge otellerle dolu. Kathy diye bir otel, sanırım sahibi italyanın adından almış adını. Otelin sahibi tipik bir İtalyan, sert görünüşlü ama kesinlikle öyle değil. Çok küçük bir otel. Otel, Via Palestro’da. Bir apartmanın 3. katı. Yüksek tavanlı orijinal bir Roma apartmanı. Çok çok temiz, fiyatı da çok makul. Tabi ki pazarlık yapacaksınız, burası Akdeniz, ticaretin pazarlıkların beşiği!). 3 kişilik odaya 55 euro verdik. Aha da internet adresi: &lt;a href="http://www.hotelkatty.it/index.php?lang=en"&gt;Katty Hotel&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehrin kuzeyinde güzel bir park var, şehre buradan dalış yapabilirsiniz. İçinde Galeria Burghouse var, turist rehberlerinde adı geçen bir yer ama biz ziyaret etmedik, önünden geçmekle yetindikJ Parkın içinde faytonla tur atılıyor ama çok da gerekli değil. Yürüyüşünüze batıya doğru devam edin. Goethe heykelini göreceksiniz. Goethe bi kaç yıl Roma’da yaşamış, tabii anında heykelini dikmişler. Aklıma Büyükada’ya niçin bir Trotçki heykeli dikmediğimiz geliyor. Heykelin hemen yanında Kadıköy’dekinin aynı bir balon var, Roma’yı tepeden görebilirsiniz bu sayede. Ama kuşbakışı Roma için bu balona gerek yok, Sn Peters’in kulesinden de görebilirsiniz Roma’yı. Belki balonla Roma’nın farklı bölgelerini görebilirsiniz, bilemem, paranıza kıyarsanız deneyin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Parkın batısında, Pincio’dan güzel bir Roma manzarası ile karşılaşırsınız. Size parkın içinden yürüyün dememdeki amaç Pincio’ya varmanız içindi. Burada, tepede cafede oturup Roma’yı karşınıza alıp kahvenizi yudumlayabilirsiniz. Bu cafenin ordan Piazza Del Popola’ya ineceksiniz. Eski Roma’nın kuzey kapısı da burada. Melekler ve Şeytanlar’daki işaretlerden biri de buradaki kilisede (Santa Maria Del Popolo). Buradan direkt Di Savoia Caddesi’nden ve köprüsünden geçerek Vatikan’a doğru yol alabilirsiniz. Tevere nehri üzerinden geçeceksiniz. Tabi bu nehir Thames gibi abartılmış bir nehir değil, veya Thames’in taşımış olduğu önemi taşımıyor:) sadece bir nehir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/1600/000_0569.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" height="197" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/320/000_0569.jpg" width="298" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Vatikan’a vardınız. (Bascilica Di San Pietro) Kiliseyi gezdiniz, sonrasında kilisenin sağ tarafından kubbeye çıkın. Kubbeyi Michalengelo tasarlamış ama tamamlanmasını görememiş. Kubbeyi yaparken de Papa’dan dayak yediği söylenir; O da isi bırakmış, Papa özür icin bayağı bir altını gözden çıkarmış:) İlginç giysileriyle Vatikan muhafızlarını göreceksiniz. Bu giysileri de Michalengelo tasarlamış. Vatikan’ın kendi güvenlik teşkilatı/polisi var. Soldaki fotograf Kilise'nin kubbesinden cekilmis; Papanin konusmalarini yaptigi alani goruyorsunuz. Asagidaki fotografta ise Vatikan Muhafizlarini goruyorsunuz, toplam sayilari 83'mus.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/1600/vatikanmuhafizlar.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/320/vatikanmuhafizlar.0.jpg" border="0" /&gt;Batı da Türk imajının olumsuz gelişimine etki eden unsurlardan birisi de adamların dini liderlerini öldürmeye kalkan birisinin Türk olmasıdır herhalde; en azından duvarda bir tuğla olmuştur. Bu arada ben bu yazıyı yazarken Papa Paul II çok tan öbür dünyaya göç etmişti. Yeni Papa’nın pek de Türk dostu olmadığı söyleniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/1600/000_0607.1.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 214px; CURSOR: hand; HEIGHT: 246px" height="243" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/320/000_0607.1.jpg" width="207" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Panteon&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roma’nın sembollerinden biri. Kubbesi çok meşhur ve mutlaka içeri girip başınızı yukarı kaldırıp görmeniz gerekiyor. Ayasofya ile birlikte anılır (Discovery Channel da rastlarsınız mutlaka). Desteksiz çatısının yüksekliği 43 metre, yarıçapı ise 43,5 metre. 20. yüzyıla kadar yapılmış en büyük beton yapı deniyor. Tepesi açık. Buradan giren yağmur ne oluyor diye düşünürseniz zemine dikkatlice bakın, ilk bakışta fark edilmeyecek 22 delik ile bu yağmur suyu dışarı atılıyormuş. M.Ö. 20’lerde yapılmış. Raphuel’in mezarı içerde. Raphuel’in burada düzenlenmiş cenaze törenine (1520’de) onun modelliğini yapmış ve aynı zamanda sevgilisi olan “fırıncının kızı” La Fornarina alınmamış. Sen basit bir fırıncı kızısın, burada yerin yok denmiş!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meşhur Cafe Giolotti hemen Pantheon’un yakınında; tiramisulu ve after eight dondurmanın tadına bakmanızı öneririm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Piazza Navono&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roma’nın en eski meydanlarından biri. Her zaman kalabalık olan cafelerle dolu. Çeşmesi çok meşhur. Melekler ve Şeytanlar’da geçen çeşme bu çeşme. Meydanın etrafı Rönesans yapılarıyla dolu. Acele etmeden meydan etrafında bir tur atmanız iyi olur veya tur atacağınıza bir cafede oturup yapıları uzaktan da olsa incelemek/gözlemlemek de pekala olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/1600/PIC_0046.jpg"&gt;&lt;/a&gt;Forum ve Collesium&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;En eski Roma’yı oluşturan bölüm. Julius Sezar burası dar gelince şehri genişletmiş. Forumun bir tarafında Venezia meydanı diğer tarafında Collesium var. Collesium muhtesem bir eser. 55 bin kişilik. 20 bin işçi 10 yılda tamamlamış burayı. Ve bugün bile bizim stadlarda yaşadığımız eziyeti eski Romalılar yaşamamış. Çok kısa bir sürede dolup boşalabiliyormuş. Roma zenginleri eğlence maksadıyla gladyatörleri çarpıştırırmış, iş çıkışlarında, gün sonlarında düzenleniyormuş gösteriler. 2000’den fazla gladyatörün bu dövüşlerde ölmüş olduğunu parantez içinde aktarayım. Tribünlerinde de toplumdaki hiyerarşiye göre bir oturma planı varmış, zemine en yakın yerde kral, senatörler vs, tribünlerin en üst kısmında ise köleler ve kadınlar otururmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın herhangi bir yerinde idam cezası kaldırıldığında Collesium o gün aydınlatılıyormuş, geceleyin ışıkları açılıyormuş. Türkiye’de idam cezası yakın zamanda kaldırıldığında da Collesium bir gün için Türkiye adına aydınlatılmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Venezia Meydanı&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emmanuel Caddesinin sonunda. 1870’lerde tamamlanmış Emmanuel’ın adını taşıyan bir yapı var (Victor Emmanuel Monument).Victor Emmanuel II Birleşik İtalya’nın kurucusu olarak addediliyor ve Birleşik İtalya’nın ilk kralı. -[Birleşik İtalya’yı oluşturmanın ne menem bir şey olduğunu siyasetbilimciler bilir, Machiavelli’nin “Amaca ulaşmak için her yol mübahtır” sözü İtalya cumhuriyeti’ni kurmak için söylenmiştir, fakat cümlenin başındaki “Cumhuriyeti kurmak için” kaldırılınca özdeyiş olarak günümüze cümlenin gerisi kalmıştır.]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yapı için mimari açıdan incelikten yoksun ve sanat tarihi açısından bir önemi yok deniyor ama benim gözüme hoş göründü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sarayın önündeki Venezia Meydanı meşhur bir meydan. Mussolini’nin karargahı ve sarayı buradaki Palazzo Venezia binası. Kitlelere konuşmalarını bu binanın ortasındaki balkondan yapardı (pek çok film karesinde gördüğümüz balkon, 2. katta, küçük bir balkon) . Bu yapı Rönesansın ilk sivil yapılarından biriymiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Venezia’nın güneyi eski Roma’dır. Forum, Collesium… Her yer tarih&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Fontana Di Trevi&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meşhur aşk çeşmesi, bir bozukluk atarsanız Roma’ya bir gün geri döneceksinizdir. Biz bozukluk değil kağıt para atmayı düşündük, bu geri dönüş olayını sağlama almak içinJ Yalnız parayı çeşmeye sırtınızı donup başınızın üstünden atacaksınız, bu ayrıntıyı unutmayın!! Fellini’nin La Dolce Vita filmindeki bir sahne ile unune un katmis bu çeşme; ama ben filmi izlemedim. Çeşme geceleyin de güzel. Güzelce aydınlatılmış. Her daim kalabalıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;İspanyol Merdivenleri&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buraya da uğramak şart, eskiden sanatçıların mekânıymış bu merdivenler, simdi ise bizim gibi turistlerin ve aşıkların mekanı. Biz aksama doğru varmıştık merdivenlere, bir grup genc şarki soyluyordu, eğleniyordu, ucundan azıcık biz de ortak olduk eğlencelerine. 137 merdiven varmış burada, ben saymadım ama:) Çok güzel çiçeklerle süslenmiş. İspanyol Merdivenleri denmesinin sebebi İspanyol Meydanı (Piazza Di Spagna)’nda yer almasından dolayı. Bu meydana çıkan küçük dar sokaklardan biri de Via Condotti. Tam bir markalar sokağı; bizi fazlasıyla aşan bir sokak. Markaları söyleyince hak vereceksiniz: Armani, Bvlgari, Louis Vuitton, Channel, Versace, Yves Laurent ve benzerleri: Gerçi -Yves Laurent-Paris’te başımdan gecen ilginç bir öykü var ama onu Paris bölümünde anlatacağım. Her neyse, bu sokakta güzelce dolaşabilirsiniz, sadece dolaşabilirsiniz!!!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Floransa/ Firenzi&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ah Floransa, ahh! Ben niye futbolcu olmadım, futbolcu olsam belki buralarda yasama ihtimalim birazcık da olsa olurdu. Fatih Terim’in kulaklarını bin kez çınlattık. İnanılmaz cezbedici bir şehir. Toscana bölgesi, varsılların bölgesi, yani İtalya’nın kuzeyindeyiz. Floransa ronesansa başkentlik yapmış bir şehir. Sanatın, entellektualitenin başkenti. Doyamadık zaten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Floransa’ya Roma’da Termini’den trenle geldik, 3.5 saat surdu yolculuğumuz. Ama yolculuk güzel, küçük İtalyan kasabalarından geçiyorsunuz, bir de trende tatlı hös insanlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/1600/000_0601.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" height="224" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/320/000_0601.jpg" width="298" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Arno ırmağı kenti ikiye bölüyor. Bu ırmak üzerindeki köprü (Ponte Vecchio) çok güzel ve önemli. Akşamleyin de köprüden geçin, ışıklar yanınca da çok güzel görünüyor. İçinde değişik dukanlar, kuyumcular var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köprüden meydana geri dönmek için sokaklarda kaybolun, rastgele bir sokaktan dalın, meydana öyle kolay çıkamayacaksınız, dolaşıp durursunuz labirent gibi dar sokaklarda, ama çok ilginç küçük konut/apartmanlar görürsünüz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meydandaki yapı bayağı havalidir, bir katedral mi, kilise mi? Bir fotoğraf karesine sığmayacak büyüklükte, en azından onu bu kareye sığdıracak bir konum bulamadım, önündeki alan/meydan çok küçüktür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada Michalengelo’nun Davut heykelini de gördük. İdeal erkek ölçülerini temsil ediyor bu heykel:) öyle hatırlıyorum bir gazete haberinden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Machiavelli’nin mezarı da burada ama ziyaret edip bir hayır duası okumadık!! Hakkında az sınav sorusu cevaplamamışımdır. Mülkiye’den değerli hocalarım Mehmet Ali Agaogullari ve Bülent Daver’e selam olsun!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Floransa’yı yürüyerek dolaşacaksınız, aksam üzeri bu yürüyüşünüz büyük ihtimalle çevrenizde çalan güzel müzikler esliğinde olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok güzel mağazalar var ve fiyatlar bize pahalı gelmedi. Özellikle ayakkabılar çok klastı ve kesinlikle Türkiye’den daha ucuzdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısacası, ask, sanat, siyaset, tarih hepsi bir potada eritilmiş, Floransa’nın üzerine dökülmüş!! Gidip görmezseniz olmaz! Ben ikinci defa bu kente gideceğim, bu kesin!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/1600/PIC_0059.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 246px" height="226" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/320/PIC_0059.jpg" width="320" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Pisa&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Floransa’dan Pisa’ya trenle gittik, 1 saatlik mesafede. Mimarin yanlış tasarımı sonucu Kule yan yatmış, halen de yatmaya devam ediyormuş zaten. Bu da bu şehri turistik açıdan yoktan var etmiş diyebiliriz. Kule’yi gördük, başka bir yere de gitmedik. Ama istasyondan Kule’ye kadar yürürseniz zaten kenti gezmiş oluyorsunuz. Sessiz küçük bir kent. Tam bir İtalyan kasabası. Sokaklarında yürümek çok güzel. Sokaklardan birinin adi A. Gramsci idi. O sokakta yürümek isterdim ama ters kalıyordu ve trene yetişecektik, mazeretim büyük yani. Yoksa Gramsci ile olan dostluğumuza ihanet etmezdim. Buradan Gramsci’ye, ordan da Louis Althusser’e selam olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pisa Kulesi’nin etrafından güzel hediyelikler alabilirsiniz. &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/20212783-113575285433713502?l=gezi-notlarim.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/n4mXjwlC4-x3q93IyecZXV-hFTs/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/n4mXjwlC4-x3q93IyecZXV-hFTs/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/n4mXjwlC4-x3q93IyecZXV-hFTs/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/n4mXjwlC4-x3q93IyecZXV-hFTs/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/blogspot/NVHB/~4/Rzz-f1vGnwE" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://gezi-notlarim.blogspot.com/feeds/113575285433713502/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=20212783&amp;postID=113575285433713502" title="3 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/20212783/posts/default/113575285433713502?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/20212783/posts/default/113575285433713502?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/blogspot/NVHB/~3/Rzz-f1vGnwE/italyayuregimin-yeni-baskenti.html" title="İtalya/Yüreğimin Yeni Başkenti" /><author><name>Şenol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16152105859959761654</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="16" height="16" src="http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif" /></author><thr:total>3</thr:total><feedburner:origLink>http://gezi-notlarim.blogspot.com/2005/12/italyayuregimin-yeni-baskenti.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;AkEFSH4zfip7ImA9WBNUF0o.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-20212783.post-113571873602272245</id><published>2005-12-27T13:24:00.000-08:00</published><updated>2006-09-08T22:10:19.086-07:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2006-09-08T22:10:19.086-07:00</app:edited><title>Brussel/Bruksel</title><content type="html">Hollanda’dan Belçika’ya geçtiğinizde birden ülke değiştirdiğinizi anlıyorsunuz, herhangi bir sınır işareti görmeseniz de “burası Hollanda değil” rahatlıkla diyebilirsiniz, dağınıklık, çirkin yapılaşma vs.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Brüksel büyük bir şehir, 10 milyona yakın nüfusu var. 1 milyona yakın Müslüman nüfus ile tam bir uygarlıklar kardeşliği. Avrupa’nın başkenti. Başlıca AB organları ve NATO burada. Burada bulunuş nedenim de bir AB egitim toplantısı zaten.&lt;br /&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/320/DSC01869.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;İki resmi dil var Fransızca ve Dutch. Her şey, sokak isimleri dahi iki dilde yazılmış, yani bilmem ne lane/avenue yazıyorlar.&lt;br /&gt;Zaten Hollanda ile niye ayrılmışlar: din yüzünden, Belçikalılar Katolik, Hollandalılar Protestan (Feylesof La Altuğ bu konuda keskin görüşlere sahip, kendisinden yararlanabiliriz!) Protestanlar kapitalizmi daha iyi kıvırıyorlar. Hollanda ile Belçika’yı karşılaştırınca bunu görüyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/1600/brussel2.jpg"&gt;&lt;/a&gt;Şehrin merkezinde/kalbinde Grand'Place (Grote Markt) var. Turunuza buradan başlayın, hiç vaktiniz yoksa sadece burasıyla kendinizi sınırlayabilirisiniz. Meydan çevresindeki çikolatacılardan Belçika çikolatası alabilirsiniz, en azından deneyin, tadına vardıktan sonra bir kerede 100 gram çikolata yiyebilirsinizJ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaosa ve yol kenarlarındaki çöpler veya pislik tanıdık gelse de güzelim büyük parklar bize hiç de tanıdık değilJ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Central tren istasyonundan Bruge’a ve Antwerp’e gidebilirisiniz. Ki Bruge için Kuzey’in Venedik’i denir. 1 saat mesafede yerler ve asıl görünmesi gereken yerler buralarmış. Gidemedik göremedik, içimizde kaldı; bir başka bahara diyelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Brussel hakkında çok yazamayacağım, yazsam haksızlık olur, çok kısıtlı bir zaman için oradaydım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(27 Mayıs 2005)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/20212783-113571873602272245?l=gezi-notlarim.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/3oy5aTj6wl13ainRQBH7Xxxp-7U/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/3oy5aTj6wl13ainRQBH7Xxxp-7U/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/3oy5aTj6wl13ainRQBH7Xxxp-7U/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/3oy5aTj6wl13ainRQBH7Xxxp-7U/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/blogspot/NVHB/~4/2Loz46utoXU" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://gezi-notlarim.blogspot.com/feeds/113571873602272245/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=20212783&amp;postID=113571873602272245" title="0 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/20212783/posts/default/113571873602272245?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/20212783/posts/default/113571873602272245?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/blogspot/NVHB/~3/2Loz46utoXU/brusselbruksel.html" title="Brussel/Bruksel" /><author><name>Şenol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16152105859959761654</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="16" height="16" src="http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif" /></author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://gezi-notlarim.blogspot.com/2005/12/brusselbruksel.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;CUMHQXs-fip7ImA9WBVVEkk.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-20212783.post-113570785704934703</id><published>2005-12-27T10:23:00.000-08:00</published><updated>2006-01-02T15:10:30.556-08:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2006-01-02T15:10:30.556-08:00</app:edited><title>Den Haag, The Hague, Lahey veya her neyse!</title><content type="html">&lt;strong&gt;Hollanda için ne anlatılabilir?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;(Nisan 18 - Haziran 4, 2005)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hollanda’ya bir kez sonbaharın sonuna doğru gitmiştim, hava yağmurlu olunca çok keyif almak gibi bir şey olmuyor tabi, şimdi ise ilkbahar ve ben yine Hollanda’dayım, güzel hava ve değişik ortamla birlikte her şey çok daha güzel oluyor. Güzel hava derken Türkiye’nin baharıyla karşılaştırmamak gerekiyor tabi. Güneş de oluyor ama hava hep serin, ve yanınızda mutlaka bir yağmurluk tarzı bir şey bulundurmanız gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hava akşam saat 10’dan sonra kararıyor, bu da tabi çok güzel bir şey, ama siz gündüz olduğunu düşünürken vücudunuz buna izin vermiyor, niçin bu kadar yorgunum diyorsunuz oysa sabah erken kalkmışsanız çoktan vücut kendisini korumaya alıyor. Zaten hava kararmasa da Hollandalılar aksam saat 6’dan sonra sokaklarda olmuyor, onlar normal bizdeki gibi hava kararmış farz edip evlerinin yolunu tutuyorlar. 6.30 yemek saatleri ve o saatte herkes evde olmak için bisikletlerle koştura koştura evlerine gidiyor (Çin’den sonra kişi başı bisikletin en fazla olduğu ülke, kişi başına bir bisiklet düşüyor). Mağazalar 5.30’da kapanıyor, buna inanamazsınız, her tür mağaza kapanıyor, alışveriş yapamazsınız, telefonunuza kontur yükleyemezsiniz. Gıda marketleri ise 8’de kapanıyor. Pazar günleri 12-5 saatleri arasında marketler acık, bir keresinde ekmek için saat 11’de markete gitmiştim, 1 saat marketin açılmasını bekledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hizmet inanılmaz, tahammül edilemez şekilde yavaş, bir barda oturursanız gidip biranızı kahvenizi kendiniz alın, yoksa en azından yarım saat beklersiniz. Eğer bir sipariş vermezseniz de kimse gelip size bir şey sormaz, Türkiye’de olduğu gibi kardeşim bu ne rahatlık, burası belediye parkı mı havalarında kimse yanaşmaz size.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dutch yemekleri felaket, yemek bakımından bu kuzey ülkeleriyle biz Akdenizliler hiç bağdaşmıyoruz, Akdenizlilerin işgalinde de çok kalmadıkları için mutfakları çok değişmemiş, ama göçmenlerden öğreniyorlar, öğreniyorlar demeyelim de göçmenlerin restoranlarını dolduruyorlar, Endonezya, Meksika, İtalyan, Tai, Yunan, Türk restoranları ful çekiyor, bu arada bizimkiler Türk dönerini nasıl iğrenç bir hale çeviririm konusunda bir numaralar. Yunanlıların dönerleri bizim dönerlerden daha iyi, ama mutlaka cacık gibi bir sos ilave ediyorlar, kimsenin ağız kokusu umurunda değil herhalde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz coğrafyadan bahsedelim. Hollanda dümdüz bir ülke, cidden dümdüz, 1 metrelik bir yükseklik bile göremezsiniz sadece denize paralel setler vardır yükseklik olarak adlandırılabilecek, yani 2-3 metre yüksekliğinde. Hollanda deniz seviyesinin altında, hikâyeye göre 100, 200 metre açılırsanız, deniz boylamıyordur yine, yönünüzü kaybedebilirsiniz, karayı göremezsiniz. Den Haag’ın plajı çok güzeldir, denizi bizim denizlere benzemese de. Deniz kıyısı bizim sahillerimizdekine benzer cay (bira) bahçeleri ve restoranlarla doludur. Mayıs ayında kumdan &lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/1600/PIC_0097.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" height="193" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/320/PIC_0097.jpg" width="317" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;heykel festivalleri vardır ki hikâyedir, geçiniz. Plaj çok güzel, keyiflenmek için sık sık gidin derim, ister kumsalda oturun ister Bora Bora’da fark etmez ama yine de iyi bir arkadaş grubuylaysanız plajı öneririm. Den Haag’da öğrencilerin partiye devam ettikleri yer genelde plaj olur, partiden sonra hala bisiklet kullanabilecek durumdaysanız plajın yolu tutulur. Bisikletiniz varsa çok güzel, ama yoksa gece yarısı plaja gidemezsiniz. Tramlar belli bir saate kadar mevcut. Bu arada, Scheveningen’e varmadan bir park varmış ben gidemedim, giden arkadaşlarım çok övdü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan ilişkileri nasıl? Aynen İngilizlerde olduğu gibi kamusal alanda müthiş bir saygı söz konusu. Tanıyıp tanımamanız mühim değil, aynı binada göz göze geldiğiniz birisine mutlaka selam veriyorsunuz, hele daha önce bir kez karşılaşmışsanız artık rahatlıkla “how r u” seviyesine geçiyorsunuz. Günde 100 kez bu “hi, how r u” muhabbetini yapıyorsunuz. Teşekkür olayı bizde olduğu gibi yere bakarak yapılmıyor, gözlerinin içine baka baka cidden teşekkur ediliyor, gönülden teşekkür ediliyor. Selam verirken de öyle. Trafik olayına hiç girmiyorum zaten, oradaki yaya geçitlerinden sonra bir gün burada yaya geçidinde sonum gelecek herhalde. Orda yaya geçidinde bir kişi geçmek üzere olacak ve şöför gaza basacak, bu düşünülecek bir şey değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;45 gün süresince yolda gördüğüm jip sayısı, Türkiye’de ilk geldiğim gün gördüğüm jip sayısından fazla değildi. Gelir vergisi oranları inanilmaz yüksek, bizdeki gibi de kişiler verecekleri vergiyi kendileri ayarlamıyor!! Paşa paşa vergilerini ödüyorlar. En üst düzey gelir vergisi diliminde oran % 55. yani 100 euoro kazanıyorsa 55 eurosunu vergi olarak veriyor. İnsanların en büyük şikayeti zaten vergiler ve havalar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hollanda ekonomisi hakkında küçük bir bilgi, bizim Marmara kadar bir yer ama dünya tarım ürünleri ihracatında 4. sırada, toplam ihracatı da 300 milyar doları buluyor (GSYİH’miz kadar). Bizim ihracatımızın 60 milyar dolar olduğunu hatırlayalım!!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama niçin bu park etme olayında bu kadar beceriksizler, her 10 araçtan birinin rahatsız edici şekilde tek tekeri kaldırımda, nasıl beceriyorlar bunu veya nasıl rahatsız olmuyorlar anlamıyorum. Tabi kaldırımları bizdeki gibi yarım metre yüksekliğinde değil, ama olsun. (Bu arada bir arkadaşımın (Serkan, sana sesleniyorum!) üniversiteden hocası kaldırım yüksekliği ile gelişmişlik düzeyi arasında ters orantılı bir ilişki olduğunu ileri sürmüş, benim de şu ana kadarki gözlemlerim hocamızı doğruluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/1600/PIC_0040.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 297px; CURSOR: hand; HEIGHT: 205px" height="174" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/320/PIC_0040.jpg" width="297" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Den Haag’da neler yapılabilir. Bi kere Den Haag Hollanda’nın Ankara’sı. Bürokratik merkez. Parlamento ve bakanlıklar ve uluslar arası organizasyonların konumlandığı bir yer. Tabii bizdeki gibi bir bürokratik başkent düşünmeyin. Parlamentonun içinden geçersiniz ama burası parlamento mu yoksa herhangi bir tarihi yapı mı fark edemezsiniz, öyle polis kordonları, kulübeleri vs yok. Bakanlardan birinin kendi bakanlığına ilişkin bir bakanlar kurulu toplantısına bisikletiyle yağmura yakalandığı için gecikmiş olduğunu arkadaşım tv haberinden aktarmıştı bana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hollanda’nın Ankara’sı diyince sanırım bir fikir oluşmuştur. Şehir merkezi küçüktür, şehir içinde bir günlük tur şehri görmeniz için yeterlidir. Peace Palace, Uluslar arası Adalet Divanı’na ancak bir grupsanız ve önceden randevu almışsanız girebiliyorsunuz. Esher Museum görülecek müzelerin başında geliyor. Bizdeki Minyatürk’e benzer bir yerleri var ama gitmeye değmez. Den Haag’da yapabileceğiniz en güzel şey eğer şanslıysanız güneşli havalarda meydanlardaki cafelerde oturup ağır ağır kahvenizi içmek olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/320/112879IoQN_w.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Escher Museum Lahey'de ziyaret edilmesi gereken en onemli muze. Escher'i google'da aratip tum calismalarini gorebilirsiniz.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;Akşam eğlenceleri için beylik mekânlar var ama en güzeli özellikle Perşembe akşamları Latin müziği çalan bir bar. Hele bir de Latin arkadaşlarınızla giderseniz eğlenmek için birebir. Latinlerle biz Akdeniz insanının kanı müthiş uyuşuyor. Dutchların beylik clubları ise kentin hemen merkezinde, 3’ü yan yana zaten. Dutch süslü kızları burada.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/1600/PIC_0032.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 322px; CURSOR: hand; HEIGHT: 211px" height="179" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/320/PIC_0032.jpg" width="324" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Delf, Den Haag’a 6 kilometre mesafede, küçük bir kasaba. Den Haag’ın zengin Dutchları burada oturuyor, çok güzel bir yerleşim yeri, tipik bir Dutch kasabası görmek için ideal. Delf mavisi diye bir şeyleri var, bizdeki İznik çinisi olayı. Adamlar bunu Çin’den veya bir kolonilerinden alıp kendilerine mal etmişler, müthiş pahalı. Den Haag da, Delf de Amsterdam gibi kanallar şehri. Kanallar her ikisini de çok güzelleştiriyor. Kanallar boyunca dizilmiş, güzel çiçekler açan büyük ağaçlar kanalların güzelliğini daha da arttırıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de mantaliteye bir örnek verelim. 6 haftalık bir post graduate diploma programına katıldım, programın 1. gününde 6 hafta sonraki dersin saat kaçta olduğunu, o ders için hangi makaleleri &lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/1600/DSC02299.jpg"&gt;&lt;/a&gt;okumanız gerektiğini biliyorsunuz. Zaten size klasörleştirilmiş şekilde bütün okuma materyalleriniz veriliyor. 6 hafta için bin sayfayı buluyor bunlar zaten. Neyse geleceğim nokta burası değil. Dönüşe 2 gün kala, zarflar içerinde bize para dağıtıldı, ne olduğunu anlamadık ilkönce, şaşırdık. Bize bu paranın okuma materyallerinin ülkemize dönüşte bagaj ağırlığımızı arttıracağı, dolayısıyla fazla bagaj ücreti ödeyebileceğimizi, bunun karşılığında bu paranın verildiği söylendi. Gerçekten de çoğumuz bu materyalleri ne yapacağımız şeklinde kara kara düşünüyorduk, 2-3 kiloya yakın bir yük tutuyorlardı. Biz bunları ülkemize götürmesek veya fazla bagaj parası versek kaybedecekleri ne var ki, işte mantalite farkı bu olsa gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olayın özü şu, öğrenciyseniz Den Haag’da güzel vakit geçirebilirsiniz ama turist olarak giderseniz çok fazla seçeneğiniz yok. Tam bir öğrenci ve memur kenti. Öğrenciler her yerde kendilerine eğlence ve mekân yaratabilir, ama kısa bir süre için bir şehirde bulunan kişinin bu mekan yaratma ve/veya uygun mekanı bulma şansı hiç de fazla değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada, fotograflardaki tarihler 2001'i gosteriyor, fotograf makinesinin pilini degistirince makine kendisini fabrikadan yeni cikmis olarak algiladi, tarihi en basa aldi!! &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/20212783-113570785704934703?l=gezi-notlarim.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/cFKsehr1hISS2TohvXtXMGrVXvs/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/cFKsehr1hISS2TohvXtXMGrVXvs/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/cFKsehr1hISS2TohvXtXMGrVXvs/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/cFKsehr1hISS2TohvXtXMGrVXvs/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/blogspot/NVHB/~4/4tFQ1iUQU8I" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://gezi-notlarim.blogspot.com/feeds/113570785704934703/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=20212783&amp;postID=113570785704934703" title="1 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/20212783/posts/default/113570785704934703?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/20212783/posts/default/113570785704934703?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/blogspot/NVHB/~3/4tFQ1iUQU8I/den-haag-hague-lahey-veya-her-neyse.html" title="Den Haag, The Hague, Lahey veya her neyse!" /><author><name>Şenol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16152105859959761654</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="16" height="16" src="http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif" /></author><thr:total>1</thr:total><feedburner:origLink>http://gezi-notlarim.blogspot.com/2005/12/den-haag-hague-lahey-veya-her-neyse.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;CUENRXYzeyp7ImA9Wx5aGEQ.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-20212783.post-113565851743548100</id><published>2005-12-26T20:40:00.000-08:00</published><updated>2010-11-15T23:48:14.883-08:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2010-11-15T23:48:14.883-08:00</app:edited><title>Barselona</title><content type="html">&lt;div align="left"&gt;Gecenin 3’ünde Sant Joan’da Ryain Air otobüsünü beklerken bir bankta yazıyorum bu yazıyı.&lt;br /&gt;Barselona, biz gönlünde her zaman romantizmi barındıranlar için gidilecek belli başlı şehirlerden olmuştur, tabi Barselona'yi görmeden önce! Belki geldiğim dönem çok güzel bir dönem değildi, ama ne olursa olsun, idealize etmiş, kafamda yaratmış olduğum Barselona ile, karşılaştığım Barselona’nın birbirine çok da benzemediğini söylemeliyim. Ama şu kesin ki, kasım döneminde Avrupa’da tatil yapmayı düşünüyorsanız, bu yer Avrupa'nın güneyi, Akdeniz olmalı. Londra’dan sonra, Barselona’ya vardığımızda bizi karşılayan ve orada kaldığımız sürece bize eşlik eden güneş harikaydı, teşekkürler Ra.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Barselona’ya nereden başlamalı; tabii ki La Ramblas sokağından; bizim İstiklal Caddesi’nin benzeridir, ama tabii ki çok daha düzenlisi; çiçekçileri, kafeleri, ressamlarıyla çok canlı bir sokak. Burada mutlaka yürüyeceksiniz, çünkü ana cadde bu. Cadde’nin deniz tarafında başlangıç yerinde &lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/1600/047_47.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/320/047_47.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Christhoph Colomb heykeli (Christhoph parmağıyla Amerika yönünü değil de ters bir yönü gösteriyor, bir hikâyesi var bunun; ama hatırlamıyorum!) ; yukarısında ise Catalunya Meydanı var. Yapacağınız şey ilk olarak bu caddede bir tur atmak. Sırtınızı denize verin ve Catulanya meydanına doğru aheste aheste yürüyün. Sokak boyunca gösteri yapan değişik kostümler içerisinde kişiler göreceksiniz,. Çoğunluğunu bir orjinalitesi yok ama orjinal kostümlerde olanlar veya ilginç şovlar yapanlarla da karşılaşabilirsiniz. Fotoğraf çektirirseniz biraz bozukluk vermeniz gerekir, işin raconu olarak. Yürüyüşünüze devam ederken Gracias’a varacaksınız, alışveriş semtidir. Güzel kafeler de vardır. Paranız bolsa Barselona'da alışveriş buradan yapabilirsiniz. Cadde boyunca yolun sağında Gotik bölgesi vardır. Burası bizim Beyoğlu’na, Pera’ya benzer. Arka taraflar Barselona entel taifesi tarafından doldurulmuştur; buralar çok güzel dar sokaklar ve bu dar sokaklar da küçük şirin kafelerle doludur. Bu bölgede Katedrale ve Yönetim Binası’nın olduğu yere uğrayabilirsiniz. Katedral başlıca tarihi yapılardan biri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ramblas’tan yukarı doğru yürürken yolun solunda bir pazaryeri var. Buraya uğramadan sakın Barselona’dan ayrılmayın. Barselona’da kaldığınız her gün boyunca buraya uğrayıp taze meyve ve başka ürünler alın tadın, pişman olmazsınız. Her gün farklı bir şeyler deneyin. İnanılmaz şeyler bulacaksınız. Catalunya meydanına vardığınızda heykellerle süslenmiş bir alana varmış olacaksınız, buradaki çimenlikte oturup alemi de seyreyebilirsiniz; heykeller çok güzel, bakılmaya değer. Bu alanda müzik şovları da oluyor; biz geleneksel kızıldereli müziğini andıran bir müzikle danseden 90'lı yaşlarda bir kadının dansına şahit olduk. Kadın grubun üyesi değildi, izleyiciler arasındaydı ama müziği duyunca dayanamadı, aralıksız yarım saat boyunca geleneksel dans etti, biz şoktaydık, bu yaşta bu enerji ve bu figürler.. Harika bir görüntüydü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/1600/053_53.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 233px; CURSOR: hand; HEIGHT: 227px" height="246" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/320/053_53.jpg" width="240" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Catalunya meydanının yukarısında Gracias Caddesi/bölgesi mevcut. Bu bölgede Gaudi’nin yapılarına ulaşacaksınız. Herhalde bir şehri bu kadar etkileyen başka bir mimar olmamıştır tarih boyunca. Gaudi cidden çılgın bir mimar. 20. yüzyılın başında Katalunya burjuvazisi binalarını estetik yönden zenginleştirmek için mimarlara teslim etmiş, Gaudi de işini cidden iyi yapmış! Apartmanların dış görünüşlerine estetik katmış. Casa Batllo, Casa Mila bunların başlıcaları. Bunlar Gracias Caddesi’nde. Sagra da Familia en bilindik eseri, ama eseri dediğime bakmayın, hala daha tamamlanmamış, onun için adı Bitmeyen Kilise’ye çıkmış. Sagra da Familia hakkında söylenecek çok şey var, en iyisi siz google’dan aratıp hikâyelerini okuyun&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Placa de Espanya Meydanı yine bir gezi başlangıç noktası olabilir. Barselona’nın arenası da burada. İçine giremedik, tadilattaydı. Ama tadiallatta olmasa da boğa güreşi izlemek çok pahalıymış, yani zaten içeri giremeyecektik, ayrıca böyle bir şeyi zevkle izleyecek yürek değil benimki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıya, müzeye (Barselona Tarih Müzesi) doğru çıkın, müze binası Barselona'nın en güzel yapılarından. Müze binasının yukarısında Olimpiyat kenti var; 92 Olimpiyatları burada düzenlenmiş. Şehrin geri kalmış, limana yakın bölgesi olimpiyat köyü sayesinde ıslah edilmiş ve düzenlenmiş., bu bölgeye canlılık getirilmiş (Guardian’da yazan bir yunanlı yazar, ispanyolların olimpiyatları ne kadar iyi değerlendirmiş olduğunu söylemişti, yunanlıların ise tam aksini yaptıklarını. Katalanlar, olimpiyatlar sayesinde kentin altyapısını yenilemiş, belli bölgeleri yeniden düzenlemişler ve olimpiyatlardan uzun vadeli çıkarlar sağlamışlar. Yazarın söylediğine göre yunanlılar büyük stad ve tesisler yapmışlar, olimpiyalar bitince de kullanımı çok da paratik omayan bu tesislerin bakım maliyetinin bile büyük bir külfet yarattığından bahsediyor. Olimpiyat stadını görünce ben buranın olimpiyat stadı olabileceğini düşünmedim bile, arkadaşıma yanıldığını söyledim; Espanyol’un sahası burası dedim. Çok küçük geldi bana; hele bizim devasa olimpiyat stadını gözümde canlandırınca. Burası ancak 30-40 bin kişilik bir stad.&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;Bu bölgeye gelmişseniz Kale’ye (Castille) çıkın.&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/1600/035_35.0.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" height="221" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/320/035_35.0.jpg" width="311" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Çünkü Barselona'ya tepeden, daha başka bir yerden böyle bakamazsınız. Deniz tarafına bakmadan kente baktığınızda, göreceğiniz estetikten yoksun beton yığınları, hiç de yabancı olmadığımız çok çirkin bir&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/1600/035_35.jpg"&gt;&lt;/a&gt; yapılaşma. Hiç de göze hoş gelmiyor. Deniz tarafına bakınca, Akdeniz’in mavisini görünce herşey değişiyor tabii; denizin nasıl bir güzellik olduğunu tekrar fark ediyorsunuz, maviye olan aşkınız tazeleniyor. Kaleden Londra’da ki Gherkin’e benzer bir yapıyı da göreceksiniz, beton yığınları arasında; biraz estetiği olan tek yapı bu. Fotografta size Kale'den Marina bolgesini ve plaji gostermeyi tercih ettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Barselona’daysanız, kış veya sonbahar farketmez, yine de sahil yürüyüşü yapmalısınız. &lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/1600/067_67.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" height="239" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/320/067_67.jpg" width="312" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Barselonan’nın en şık yeri, marina bölgesi ve sahil boyu. Kentin hemen içerisinde denize girilebiliyor, marinadan suya bakınca büyük büyük balık sürülerinin alttan nasıl geçtiğini görebiliyorsunuz, bizdeki gibi sadece balık yavruları değil, bunlar okkalı balıklar. Plaj boyunca uzun bir yürüyüş yapabilirsiniz. Şehrin deniz kıyısı mavi bayraklı. Plaj çok geniş ve plaj boyu çok iyi değerlendirilmiş, tüm kamunun kullanabileceği şekilde düzenlenmiş. Bu plajın yazın nasıl olabileceğini tahayyül etmek hiç de zor değil. Kasım ayındayız, ama yine de sörf yapan gençleri görünce özenmemek elde değil. Plaj geceleri de aydınlatılmış. Geceleyin plaja gitmenizi şiddetle salık veririm! tabi eğer sevgilinizle veya iyi bir arkadaş grubuyla birlikteyseniz. Kerem, Yasemin Bekir, selamlar!!bir tekila partisi (tekila market fiyatı 9 euro) yapabilirsiniz. Sonra da bir ispanyol barına, bizim gibi bir ispanyol barı bulamadıysanız bir Irish Puba gidip cila yapabilirisiniz (bira 4-5 euro civarında). &lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/320/090_90.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;İnsanları müthiş konuşkan. İngilizce sorduğunuz soruya ispanyolca uzun uzadıya cevap verebiliyorlar, anlamadığınızı belli etseniz de anlatmaya devam ediyorlar :) sonra karşılıklı gülümseyip ayrılıyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Barselona, renklerine sevdalı olduğum takım (bana göre bordo mavi, ama aslında lacivert bordo)... Zamanında Franco’ya karşı verdiği mücadele ile kulübüne, taraftarına hasta olduğum kulubün maçına gitmek en büyük hayalimdi. Neu camp, futbolun mabedi... Gittiğimiz hafta Barça Real Betis’le dışarda oynuyordu, maçına gidemedik, bari maçı tv’den seyredelim dedik, tabi barça taraftarı arasında. Ama maçı izleyebileceğimi yer sorduğumuz katalanlarla bi türlü anlaşamadık, en son yine bir ırish pubta öylesine izledik maçı; fakat sonunu getiremedik. Otele dönerken bir ispanyol kahvesine rastladık, tam bizim kahveler gibiydi, ful erkek dolu, dumanaltı mekânlar, tepedeki tv’den maçı seyrediyorlardı. Taraftar modeli de tam bizim taraftar modeliyle özdeşleşiyordu. Yoktu farkımız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Barselona FC’yi burda yazmayayım, güzel bir makale için Tanıl Bora’nın “Takımdan Ayrı Düz Koşu” kitabındaki Yiğiter Uluğ'a ait makaleyi okuyabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yemek nerede yenir? Fastfood olarak beef felafel yiyebilirsiniz. Ama bir tapas gecesi yapın mutlaka; deniz ürünleriyle dolu olsun menünüz. Vereceğim Tapasın yerini otel resepsiyonundaki bir kızdan aldık, bize ekonomik ama lezzetli yemeklerin olduğu, ispanyolların gittiği bir tapas söylemesini rica ettik. &lt;a href="http://www.google.com.tr/imgres?imgurl=http://m1.11870.com/multimedia/pro/la-bombeta_pxl_24aef8cb3281a2422a59b51659f1ad2e.jpeg&amp;imgrefurl=http://11870.com/pro/la-bombeta/media/467ece89&amp;h=480&amp;w=640&amp;sz=397&amp;tbnid=_MnFBheB9e_aoM:&amp;tbnh=103&amp;tbnw=137&amp;prev=/images%3Fq%3DLa%2BBombeta&amp;hl=tr&amp;usg=__huHSD7x1TpFbPVl4DAOnM_PrLj8=&amp;ei=NY2XS9TRIoLr4gaRmN3fCg&amp;sa=X&amp;oi=image_result&amp;resnum=8&amp;ct=image&amp;ved=0CCYQ9QEwBw"&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;La Bombeta&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;’yı tarif etti.. Tek kelime ingilizce bilmeyen muhteşem tatlı sıcak garsonları olan bir mekân burası. Bulması çok kolay. Katalunya Tarih Müzesi’nin hemen arkasında Carrer de la Maquinista Caddesi’ne girin, Cadde’nin hemen başında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Menüdeki bütün deniz ürünlerini deneyin derim, ahtapotlar &lt;a href="http://www.google.com.tr/imgres?imgurl=http://m1.11870.com/multimedia/pro/la-bombeta_pxl_24aef8cb3281a2422a59b51659f1ad2e.jpeg&amp;imgrefurl=http://11870.com/pro/la-bombeta/media/467ece89&amp;h=480&amp;w=640&amp;sz=397&amp;tbnid=_MnFBheB9e_aoM:&amp;tbnh=103&amp;tbnw=137&amp;prev=/images%3Fq%3DLa%2BBombeta&amp;hl=tr&amp;usg=__huHSD7x1TpFbPVl4DAOnM_PrLj8=&amp;ei=NY2XS9TRIoLr4gaRmN3fCg&amp;sa=X&amp;oi=image_result&amp;resnum=8&amp;ct=image&amp;ved=0CCYQ9QEwBw"&gt;Pulpitas en Salsa&lt;/a&gt;, kalamarlar, karidesler, Cap i Potu, Esqueixada, hepsi muhteşem (biz de Akdeniz ülkesiyiz, bu deniz ürünleri neden bizde yok, öfkelenmemek elde değil!!). Patatas Bravas geleneksel ispanyol patates kızartması, çok güzel. Ana yemek olarak da cocid con judias blancas alabilirisniz ama bence ana yemeğe sıra gelmeden de karnınızı fullemiş olursunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehirde herkeste köpek var, inanılmaz bir evcil hayvan alışkanlığı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ana caddedeki bütün mekânlarda barça forması var, hepsi lisanslı deniyor ama hikâye; orijinal formanın fiyatı 60 eu civarındayken bunlar 20 eu’ya satılıyorlar, ama diğerlerinden farkı yok, alabilirsiniz, yıkanınca deforeme olmuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İspanya’dan alışveriş yapmanın mantığı var mı bilmiyorum, fiyatlar Türkiye’den çok da farklı değil ve bir İspanyol modası veya tarzı da yok sanırım. Gaudi moda haftasını duydum ama bu sokağa hiç yansımamış anlaşılan. Sokakta gördüğümüz ispanyolların giyim stilleri de bize çok parlak gelmedi, Zara ispanyol markası deyip oradan alışveriş yaptık, belki daha ucuzdur diye ama farkı yok, tek avantajınız tax free olabilir. Onun için de 180 eu üzerinde alışveriş yapmanız gerekir. Vergi iadesini şayet Türkiye’ye geri dönüyorsanız alabilirsiniz, başka bir EU ülkesine gidiyorsanız İspanyadan geri alamazsınız. Fakat hangi ülkeden eu dişina çıkacaksanız o ülkenin havaalanından çıkış yaparken, check in yapmadan önce iadeyi alabilirisniz. İade işine check in öncesi girin çünkü aldığınız malı kontrol edebilirler. Tekstil için vergi oranın % 10 civarında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Flamenkoya gitmedik. Belki de Barselona’nın havasına giremeyişimizn bi nedeni de bu oldu. Flamenkosu eksik bir İspanya belki de çok etkili olmuyordur insan üzerinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak, Barselona yazın farklı olabilir, &lt;a href="http://www.garantitatil.com/"&gt;deniz turizmi&lt;/a&gt; için muhteşem olabilir, ama kent turizmi açısından Barseolona’ya 2, bilemediniz 3 gün yeter de artar bile ve bir daha Barselona'ya gitme isteği de duymazsınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama tabii ki orada bir arkadaşınız varsa, şehrin içine nüfuz edebiliyorsanız her şey değişir. Ayşeciğim ve Daria, sizin Barselona aşkınızdan bunu ilave etme gereği duyuyorum. Sizin yasadiklarinizla bizimkiler cok farkli. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;(Ekim 2004) &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Murat Belge'nin Barselona yazisi icin tiklayiniz. &lt;a href="http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=182972"&gt;http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=182972&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt; &lt;/p&gt;&lt;br /&gt;Barselona fotoğrafları için &lt;a href="http://www.lonelyplanet.com/spain/barcelona#photo-24134-28"&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;tıklayınız.&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/20212783-113565851743548100?l=gezi-notlarim.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/y7SigRK1SafLBOlJDheeHx-nMEg/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/y7SigRK1SafLBOlJDheeHx-nMEg/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/y7SigRK1SafLBOlJDheeHx-nMEg/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/y7SigRK1SafLBOlJDheeHx-nMEg/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/blogspot/NVHB/~4/S0-dl_jmUZg" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://gezi-notlarim.blogspot.com/feeds/113565851743548100/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=20212783&amp;postID=113565851743548100" title="4 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/20212783/posts/default/113565851743548100?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/20212783/posts/default/113565851743548100?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/blogspot/NVHB/~3/S0-dl_jmUZg/barselona.html" title="Barselona" /><author><name>Şenol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16152105859959761654</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="16" height="16" src="http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif" /></author><thr:total>4</thr:total><feedburner:origLink>http://gezi-notlarim.blogspot.com/2005/12/barselona.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;DEAASXw-fip7ImA9WBVVEkg.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-20212783.post-113565639642515692</id><published>2005-12-26T19:47:00.000-08:00</published><updated>2006-01-02T18:52:28.256-08:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2006-01-02T18:52:28.256-08:00</app:edited><title>Akdenizlilerin Elinin Degdigi Bir Kuzey Avrupa Kenti/ Aachen (Almanya)</title><content type="html">Almanya-Hollanda sınırında küçük bir kent, ama yakın da olsa kültür bir ülkeden diğerine nasıl da değişiyor, tabi ki kastettiğim uçurumlar değil. Başka bir ülkeye gidiyorsunuz ama gümrük yok, hiçbir şey yok, sadece hoş geldiniz tabelası görüyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alemannia Aachen, çok güzel küçük bir kent. Ona zaten aşinalığımız var, Mustafa Denizli zamanında A. Aachen futbol takımını çalıştırmış, ilk 5-6 hafta da çok başarılı olmuştu. O zamanlar ikinci ligdeydi, şimdi de 2. ligde ama sanırım tam bir kent takımı, fanları fanatik. Renkleri her yerde var, sarı siyah ve şehir içinde de kulüp mağazası var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aachen büyük sanayi devlerinin olduğu bir yer aynı zamanda, çok iyi ve büyük bir teknik üniversitesi de varmış. Ayrıca ikinci dünya savaşı sonrası yeni Avrupa’nın oluşturulmasında pek çok toplantı burada yapılmış vs vs. Bunlar ne kadar önemli bir kent olduğunun gösterge niteliğindeki verileri Tabii bizim bu propagandalarla işimiz olmazJ, biz gelelim asıl meselemize. Güzel memleket mi, görmeye değer mi?! Cevap evet, kesinlikle görülmeye değer ama tabii ki sadece 1 gün yeterli. Hava güneşliyse çok şanslısınız. Harika cafeler var, oturup tembellik yapmak için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehrin meydanı veya “Old Town” bölgesi turistik yeri, büyük meşhur bir katedral var, &lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/1600/PIC_0067.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 270px; CURSOR: hand; HEIGHT: 162px" height="192" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7142/2020/320/PIC_0067.jpg" width="270" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;merkezde katedral ve onun çevresinde halka halka genişleyen bir şehir. Katedrali merkez yapmak üzere etrafa doğru yapacağınız gezilerle Aachen olayını bitirebilirsiniz. Katedrali gezdikten sonra şehrin meydanındaki Stad House ile başlayabilirsiniz gezinize. Çok fazla ziyaret edilecek yer yok zaten. Mobilya müzesi var hemen meydana yakın bir yerde, onu ziyaret edebilirsiniz, ben ziyaret etmedim ama cafede oturmayı tercih ettim, ziyaret eden arkadaşlar memnun kalmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehri bir dönem Romalılar işgal etmiş, zaten şehrin güzelliğini görünce buraya Akdenizlilerin eli değmiş diyorsunuz. Roma Hamamları var, kaplıca olayı, aynı anda 6 bin Romalı askerin temizlenebileceği bir hamammış. Bizde bu kadar kaplıca varken orda kaplıcaya gitmek vatanıma karşı bir suç işlemiş hissini uyandırırdı bende herhalde!!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Katedrali (Cathedral of Aachen ya da Aix-la-Chapelle) de Romalılar yapmış (800’lü yıllar). Her tarihi kilisede olduğu gibi tepesine parayı bastırıp çıkabiliyorsunuz, o da ancak grupsanız. Katedral, önemi yüksek bir yapı. Doğu Romalılar burayı başkent yaptıklarında eski Roma’yı tekrar canlandırdıklarını düşünüp onun şerefine bu katedrali yapmışlar; görkemli bir yapı. (Murat Belge’ye göre bizdeki Doğu Roma’dan kalma Küçük Ayasofya’nın planı Katedralin nüvesini oluşturuyormuş:)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yemek için gittiğimiz bir cadde vardı, kentin tanıtım rehberinde de yazıyor, öğrenci mekânı diye. Adını hatırlayamayacağım. Çoğunluğu Türk kebapçısı ve İtalyan pizzacısı. Evet, cidden göreli olarak ucuz. İtalyan restoranı diye oturduğumuz yerin sahibi Türk çıkınca tabii kahkahaya boğulduk. Duvar İtalya bayrağının renklerine boyanmış, garsonlar Türk değil, patron İtalyan tarzı giyinmiş. Tabii fark edince patronla beraber kahkahayı bastık. Al Pacino’ya benzediğini söylesek de hesapta bir indirimi kabul ettiremedik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak, Belçika ve Hollanda’ya çok yakın bir kent olan burası zamanında bu ülkelere kaçak şekilde girmek isteyen Türklerin “taksi istasyonu”ymuş. Buraya gelen Türkler buradan geceleyin taksilerle gizlice Hollanda ve Belçika’ya geçirilirmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aachen’a geçerken uğrayın, 1 gündüz yeter de artar bile.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(12 Mayıs 2005)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/20212783-113565639642515692?l=gezi-notlarim.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/WlnasUMPuU7LCt1cPIuAGKWsNKU/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/WlnasUMPuU7LCt1cPIuAGKWsNKU/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/WlnasUMPuU7LCt1cPIuAGKWsNKU/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/WlnasUMPuU7LCt1cPIuAGKWsNKU/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/blogspot/NVHB/~4/z4r15EW6hYU" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://gezi-notlarim.blogspot.com/feeds/113565639642515692/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=20212783&amp;postID=113565639642515692" title="0 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/20212783/posts/default/113565639642515692?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/20212783/posts/default/113565639642515692?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/blogspot/NVHB/~3/z4r15EW6hYU/akdenizlilerin-elinin-degdigi-bir.html" title="Akdenizlilerin Elinin Degdigi Bir Kuzey Avrupa Kenti/ Aachen (Almanya)" /><author><name>Şenol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16152105859959761654</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="16" height="16" src="http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif" /></author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://gezi-notlarim.blogspot.com/2005/12/akdenizlilerin-elinin-degdigi-bir.html</feedburner:origLink></entry></feed>

