<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<?xml-stylesheet type="text/xsl" media="screen" href="/~d/styles/rss2enclosuresfull.xsl"?><?xml-stylesheet type="text/css" media="screen" href="http://feeds.feedburner.com/~d/styles/itemcontent.css"?><rss xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:openSearch="http://a9.com/-/spec/opensearch/1.1/" xmlns:georss="http://www.georss.org/georss" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" xmlns:itunes="http://www.itunes.com/dtds/podcast-1.0.dtd" xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0" version="2.0"><channel><atom:id>tag:blogger.com,1999:blog-8414026772632631169</atom:id><lastBuildDate>Thu, 05 Nov 2009 10:25:52 +0000</lastBuildDate><title>ÇemberinMerkezinde</title><description>mücadelenin ortasında herkese eşit uzaklıktayım</description><link>http://busraakdogan.blogspot.com/</link><managingEditor>noreply@blogger.com (Büşra Akdoğan)</managingEditor><generator>Blogger</generator><openSearch:totalResults>127</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>25</openSearch:itemsPerPage><itunes:owner><itunes:email>noreply@blogger.com</itunes:email></itunes:owner><itunes:explicit>no</itunes:explicit><itunes:subtitle>mücadelenin ortasında herkese eşit uzaklıktayım</itunes:subtitle><atom10:link xmlns:atom10="http://www.w3.org/2005/Atom" rel="self" href="http://feeds.feedburner.com/blogspot/fMBu" type="application/rss+xml" /><atom10:link xmlns:atom10="http://www.w3.org/2005/Atom" rel="hub" href="http://pubsubhubbub.appspot.com" /><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8414026772632631169.post-3427330517633174605</guid><pubDate>Thu, 05 Nov 2009 10:24:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-11-05T12:25:52.749+02:00</atom:updated><title /><description>İşte bunun için konuşulur.&lt;br /&gt;Feridun Düzağaç yeniden Radikal'de!&lt;br /&gt;Spor köşesi yazıyor olması biraz düşündürüyor tabi ama olsun. Onu da okuruz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8414026772632631169-3427330517633174605?l=busraakdogan.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/blogspot/fMBu/~3/iSVlr53lL-Q/iste-bunun-icin-konusulur.html</link><author>noreply@blogger.com (Büşra Akdoğan)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total><feedburner:origLink>http://busraakdogan.blogspot.com/2009/11/iste-bunun-icin-konusulur.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8414026772632631169.post-4332577863658056003</guid><pubDate>Sat, 03 Oct 2009 18:01:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-10-04T11:49:15.010+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Kişisel</category><title>Doğum günün kutlu olsun lan blog!</title><description>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/Ssea541YIBI/AAAAAAAAAZc/94R_51_bh8c/s1600-h/HappyBirthday62.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 314px; height: 400px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/Ssea541YIBI/AAAAAAAAAZc/94R_51_bh8c/s400/HappyBirthday62.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5388445798471573522" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Sevgili Blog,&lt;br /&gt;Bugün 1. yaşını doldurmuş bulunuyorsun. Sana ilk yazdığım gün, dün gibi aklımda. Bir yıldır oranı buranı kurcalıyorum, temanı renklerini değiştiriyorum, boş bulduğum her yerine bir şeyler yazıyorum. Seni hem çok seviyorum blog, hem de senden biraz sıkıldım. Zaman zaman kontrolü elimden alıp beni yönetmeye çalışmandan biraz bunaldım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dürüst olacağım blog. Sana yazmaya başladığımdan beri kağıtlara neredeyse hiç yazmaz oldum. Eskiden bir kaç yazı yazar, biriktirir, düzenler öyle tek bir yazı haline getirirdim. Gazetelerin eklerine gönderip şansımı denerdim. Sen hayatıma girdin gireli blog, aklıma ne b.k gelirse yazmaya başladım. Zamansız gitmelerim bundandı blog. Sen kontrolü ele geçirmek için her hamle yaptığında ben çektim gittim. Kafana tokmakla vurarak seni susturdum (kendimi de susturmuş olabilirim tabi.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bir sene geçti blog. Kumanda panelinde 127 yazı görülüyor. Bunlardan sanırım 2 tanesi teyzem hastanedeyken yazılmış ama yayınlanmamış yazılar. O zaman net olarak bununla beraber 126 yazı eder.&lt;br /&gt;Evet, blog. Sanırım artık anlamışsındır. Galiba seni kovmayı düşünüyorum. Benim için yerin her zaman ayrı. Ama hem isimsel hem de tasarımsal bir değişiklik iyi gelebilir diye düşünüyorum. Tam bir karara da varmadım. Aslında sistematik bir değişikliğe gitme yolundayım. Buna da kesin olarak karar vermedim. Bu yüzden, bu kez çok ciddi bir ara veriyorum. Düşünüp döneceğim. Ancak seni bitirme kararı alırsam sevgili blog, yazılarının noktasına bile dokunmadan blogger izin verdiği sürece seni saklayacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve siz sevgili izleyicilerim, kararım kesinleştikten ve gerekli ayarlamaları yaptıktan sonra elbette sizleri bilgilendireceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Blogumun 1. yaşını geride bıraktığı şu günde biraz yenilenmeye, biraz dinlenmeye, biraz değişikliğe giden süreci başlatmış bulunuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğum günün kutlu olsun&lt;br /&gt;ve&lt;br /&gt;güle güle ÇemberinMerkezinde...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bekleyin beni. Döneceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NOT: &lt;/span&gt;&lt;span&gt;Yazıyı 04.10.2009 Pazar günü 00:30 civarında yayınladım. Blogun saat ayarını bozmuşum.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8414026772632631169-4332577863658056003?l=busraakdogan.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/blogspot/fMBu/~3/1mZtRQkwX2A/dogum-gunun-kutlu-olsun-lan-blog.html</link><author>noreply@blogger.com (Büşra Akdoğan)</author><media:thumbnail url="http://1.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/Ssea541YIBI/AAAAAAAAAZc/94R_51_bh8c/s72-c/HappyBirthday62.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">6</thr:total><feedburner:origLink>http://busraakdogan.blogspot.com/2009/10/dogum-gunun-kutlu-olsun-lan-blog.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8414026772632631169.post-7837898239576752223</guid><pubDate>Thu, 24 Sep 2009 09:54:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-09-24T12:56:35.618+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Kişisel</category><title>Adaptasyon Molası</title><description>Bu kez ihtiyaçtan değil adaptasyon süreci sebebiyle kısa bir süreliğine mola veriyoruz. Yeni işe ve işyerine alışana kadar, otobüslerle derdimizi halledip işleri yoluna koyana kadar bana müsaade.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8414026772632631169-7837898239576752223?l=busraakdogan.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/blogspot/fMBu/~3/hxAvJdVlTIA/adaptasyon-molas.html</link><author>noreply@blogger.com (Büşra Akdoğan)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">2</thr:total><feedburner:origLink>http://busraakdogan.blogspot.com/2009/09/adaptasyon-molas.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8414026772632631169.post-4727324232894352495</guid><pubDate>Mon, 14 Sep 2009 22:17:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-09-15T01:31:23.546+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Hayatın Orta Yerinden</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Subjektif Yaklaşımlar</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Finans</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Siyaset</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Toplum</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Ekonomi</category><title>Alın verin ekonomiye can verin</title><description>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/Sq7Cf59MYVI/AAAAAAAAAZU/bswBYistpiI/s1600-h/ekonomi.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 68px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/Sq7Cf59MYVI/AAAAAAAAAZU/bswBYistpiI/s400/ekonomi.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5381452458143539538" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Türkiye Reklam Konseyi’nin “alın verin ekonomiye can verin” kampanyası 15 Eylül’e kadar devam edecekmiş. Simit alırsak yaşam standardımızın yükseleceğini vaad eden reklamları izleme seremonisi bugün son buluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ne diyor bu reklamlar? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.ekonomiyecanverin.com/"&gt;www.ekonomiyecanverin.com&lt;/a&gt; adresinde ana sayfanın altında bir animasyon var. Küçük bir çocuk para verip balon alıyor, baloncu çocuktan aldığı parayla gidip fırıncıdan ekmek alıyor. Fırıncı da çiftçiye para verip buğday alıyor. Sonra hep beraber horon tepmeye başlıyorlar. Doktor, memur, ev hanımı, işçi derken herkes bir araya gelip horon tepmeye başlıyor. Hepimiz sonunda nasıl mutlu olduk? Küçük bir çocuk balon aldı ve piyasada sular akmaya başladı.&lt;br /&gt;İlk baktığımızda etkileyici, güzel, hoş, sıcak bir reklam kampanyası görüyoruz. Mal mübadelesi ile hayatınızı idame ettirmiyorsanız günümüzün ekonomi anlayışında ancak para harcayarak para kazanabilirsiniz. Reklam kampanyasının doğrultusu bu açıdan doğru. Ancak gelin krize bir de başka bir açıdan bakalım. Herkesin hayatında birebir yaşadığı ama üzerinde durmaktansa hep başkalarını suçladığı bu açıdan bakmaya çalışalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazıya devam etmeden önce ekonomist olmadığımı ve gördüklerime dayalı fikrimi belirttiğimi bilmenizi isterim. Farklı fikirlere, hata düzeltmelere ve eleştiriye açık bir yazıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kriz Nedir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Türk Dil Kurumu’nun sözlüğüne göre kriz, ekonomideki anlamıyla “çöküntü” demek. “İktisadi Kriz”in anlamı ise “Bunalım” olarak verilmiş. Ekonomik “bunalım” ya da finansal “bunalım” nasıl olur? Yine ekonomistlerin çok iyi bileceği gibi ekonomik krizin çok farklı dinamikleri vardır. Ancak her şeyi en ilkel haliyle alıp kullanan bir ülke olarak ekonomik krizi de en ilkel, en basit haliyle yaşıyoruz. Türkiye’de ekonomik kriz demek, piyasalarda nakit sıkıntısı demek. Yaşadığımız son krizi ele alalım. Gerçekten piyasalarda nakit sıkıntısı var mı? Evet, var. Peki, bu sıkıntı nereden kaynaklanıyor? Piyasada para yok mu? İş yok mu? Pazar yok mu? Bu sorulara cevap ne yazık ki net: Bunların hiçbirinin yokluğunu çekmiyoruz. Tabi ki özellikle yurt dışına çalışan firmalar, tekstil sektörü ya da ekonomik kriz karşısında dayanma gücü düşük olan bazı sektörler ve firmalar ilk yıkılanlar arasına girdiler. Ancak global ekonomik krizin patlak verdiği ilk günden bugüne değin etrafımdaki işveren veya çalışan kime “Nasıl, ekonomik kriz vurdu mu sizi? İşler nasıl?” diye sorsam bir kişinin bile “İşler kötü, iş yok” dediğine şahit olmadım. Ama ekonomik kriz onları, herkesi vurdu. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;“Çünkü alacaklarımızı tahsil edemiyoruz.” &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük bir firmayı göz önüne alalım. Büyük bir firma için bu sayı daha fazla olur ama her ay düzenli olarak 10 orta ölçekli firmadan mal alımı yaptığını düşünelim. Ekonomik kriz ya da kriz risk ortamında müşterilerinin şüpheci yaklaşımı ile bu büyük firmaya ödemelerini geciktirdiğini hatta bazılarının yapmadığını varsayalım. Büyük firma da “Ben alacaklarımı tahsil edemiyorsam, vereceklerimi de ödemem” diyerek alım yaptığı 10 firmaya ödemelerini yapmıyor olsun. Bu 10 küçük firma da kendi alımlarını yaptığı daha küçük 5’er firmaya ödemelerini durdursun. Ve daha küçük firmalar da kendi ödemelerini durdursun. Bu iş, kırtasiyeciden ataç alımına kadar zincirleme devam etsin. Ancak bütün bu süreç içerisinde mal/hizmet akışı devam ediyor. Yani iş var; ama para yok. İşte güvenli bulmadıkları ortamda paralarını kasalarında saklayan firmalar sayesinde ekonomik kriz riski bile kriz haline gelebiliyor. Çünkü herkes sözleşmişçesine piyasadan parasını çekerse, nakit akışı durursa, sıcak para akışı kesilirse o krizin gelmeyeceği varsa da gelir, devirir, geçer. İşte, iş var ama para yok yakınmalarının sebebi bundan. Nasıl iş olur da para olmaz lan? Para yoksa iş de olmaz. Kapatır gidersin dükkanı ama maşallah fazla mesailer, reklamlar, promosyonlar havada uçuşuyor. İşi dolaştırıp parayı dolaştırmayınca da dayanma gücü düşük olanlardan başlayarak listenin yukarısına doğru çöküş başlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, piyasayı ne ayakta tutuyor azizim? Vatandaşın, son kullanıcının cebindeki para. Hükümetin ekonomik kriz için çözümlerine bakın. Hepsi vatandaş daha fazla alışveriş yapsın diye yapılıyor. ÖTV indirimleri falan hepsi son kullanıcıya hitap ediyor. Elinde parayı tutan, yastığının altına saklayan, bir yandan tüketirken bir yandan da kesenin ağzını açması gerektiğini unutanlara yönelmek gerekirken yukarıda bahsettiğim kampanyada olduğu gibi emeklinin, işçinin, çalışanın cebindeki parayı piyasaya sokma çabaları ile ekonomik krizden çıkılmaya çalışıyor. Ulan, vatandaşın cebinde ne kadar var ki, ne kadarı nakit olarak dolaşınca piyasayı hareketlendirecek? Daha önemlisi, bu ülkenin insanının ne kadar lüksü vardı ki ekonomik kriz gelince onu terk edecek? Ekonomik krizler geldi geçti, vatandaşın cebine giren parada bir değişiklik oldu mu? Parasını her gece dışarılara çıkıp eğlenerek, akşam yemeklerini hep dışarılarda yiyerek mi harcıyordu da ekonomik kriz çıkınca bu zevklerinden vazgeçti? Bundan önce de millet ay sonuna kredi kartı borcuyla giriyordu, bugün de ay sonuna kredi kartı hatta kredi borcu ile giriyor. Yarın da aynısı olacak. O yüzden hiç kaygılanmayın siz, vatandaş cebinde olmayan parayı bile harcıyor hayatta kalmak için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce yastık altına sakladıkları paralarla aldıkları hizmetin karşılığını ödemeyenlerin kaygıları giderilsin özel çözümlerle. Sonra o paralar yastık altından çıkıp piyasalarda dolaşmaya başlasın. Milletin cebine de para girsin ki onlar da gidip sakız alsın, simit yesin, balon uçursun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Al-ver ekonomisi bu şekerim. Tek taraflı yürümüyor. Fedakarlık gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;Özgün İçerik Kodu: 55F0B8181BB85957814CA6EC51AF196DB16B5A64&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8414026772632631169-4727324232894352495?l=busraakdogan.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/blogspot/fMBu/~3/KkYp4lxVVR8/aln-verin-ekonomiye-can-verin.html</link><author>noreply@blogger.com (Büşra Akdoğan)</author><media:thumbnail url="http://4.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/Sq7Cf59MYVI/AAAAAAAAAZU/bswBYistpiI/s72-c/ekonomi.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">1</thr:total><feedburner:origLink>http://busraakdogan.blogspot.com/2009/09/aln-verin-ekonomiye-can-verin.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8414026772632631169.post-1758516610301930764</guid><pubDate>Sun, 13 Sep 2009 23:02:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-09-14T02:18:40.692+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Hayatın Orta Yerinden</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Medya</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Siyaset</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Hak-Hukuk</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Toplum</category><title>Bana iyi bak general!</title><description>Bugün hiç yapmadığım bir şey yapacağım. Bir köşe yazarının yazısının tamamını burada yayınlayacağım. Link vermekle yetinmeyeceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazı, Ece Temelkuran'ın Milliyet Gazetesi'ndeki köşesinde yayınlanan "Bana iyi bak general!" başlıklı yazısı. Ece Temelkuran bu yazıyı, Ethem Dinçer'in 06.09.2009 tarihinde Radikal 2'de &lt;a href="http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetay&amp;amp;ArticleID=953087&amp;amp;Date=13.09.2009&amp;amp;CategoryID=42"&gt;"Mezarsız Veysel Güney'den darbecilere sorular"&lt;/a&gt; başlıklı yazısının devamı olarak yazmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ece Temelkuran ile ilgili fikirlerimi açıklamak istemiyorum şu an, ama  kendisinin yer yer haklı olmakla birlikte taraflı davrandığını ve bazen taraf tutmaktan gözü karardığında kendisiyle çeliştiğini düşünüyorum. Ancak bu yazıya burada tüm bunlardan bağımsız olarak yer vermek istiyorum. Ethem Dinçer'in yazısı da çok anlamlı hatta belki daha anlamlı ancak Ece Temelkuran'ın yazısı çok içten ve etkileyici. İşte bu yüzden bu yazının geri kalanını 12 Eylül darbesinin 29. yılında içinden geçenleri böylesine güzel ifade edebilen bu yazıya ve yazara bırakıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;---------------------------------------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(255, 0, 0);font-size:100%;" &gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bana iyi bak general!&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Eylül darbesinin idam ettiği ve 25 yıl boyunca mezarı bulunamayan Veysel Güney üzerine Ethem Dinçer’in 6.9. 2009 tarihinde Radikal-2’de yayımlanmış ‘Beni hatırladın mı general?’ yazısına devam olarak...&lt;br /&gt;Bana bak general! Yüzüme iyi bak! Çünkü general, benim çocuğum da bana benzeyecek. Aklında tut yüzümü.&lt;br /&gt;Aklında tut, çünkü general, er ya da geç senin torunun, benim çocuklarımdan özür dileyecek. Sen torununa hesabını vermediğin cinayetleri miras bırakıyorsun.&lt;br /&gt;Torunun senin gibi olmayacak general. Ama benim çocuğum aynı bana benzeyecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Torunun general...&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Senin torunun general, senin yaptıklarını benim yazdıklarımdan öğrenecek. Alman çocuklar Yahudilerden nasıl özür diliyorsa her gün, şimdi, senin torunun da, hiç işlemediği günahlar için, benim çocuklarımdan özür dileyecek.&lt;br /&gt;Bana iyi bak general! Sen bu memleketin ümüğüne çöktüğünde ben sekiz yaşındaydım. Bir sabaha karşı annem ağladı. Babamın yüzü ihtiyarlamıştı o sabah. Ben böyle bildim senin ne mal olduğunu. Ben o sabahı unutmam general. Kitaplar okudum, hikâyeler dinledim. Sen, suçlarınla başka bir ülke, günahlarınla başka bir insan yaratmak istedin. Ama bak işte, ben olmadım. Ben general, sana karşı kazanılmış bir zaferim. İşte burada yazıyorum. Bana iyi bak general! Çünkü bu memlekette benden çok var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Zalimleri hecele...&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bana bak general! Sen darağaçlarını kurduğunda ve Kürtleri Diyarbakır Cezaevi'nde ‘Co’ adlı bir ite selam durdurduğunda ben, dokuz yaşındaydım. Sen yazdırmadın, konuşturmadın, senin gibilere memleketi suspus selam durdurdun, unutturdun. Ama şu işe bak ki general, ezberden sayabilirim hepinizin adını, soyadını. Bana iyi bak general! Çünkü benim çocuğum da bana benzeyecek. Tıpkı benim gibi olacak o da; okumayı zalimlerin adlarını heceleyerek sökecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Böyle bir ülke...&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Söylesene general, ben niye Commer’in ismini biliyorum? Co’yu neden bilmeliyim ben? Kaç kadına copla tecavüz edildiğini, insanların foseptik çukurlarında bekletildiğini, Mamak'ta başlarından aşağıya boşaltılan suyla ayakları buzlu zemine yapışmasın diye zıplayan çıplak adamları niye bilmeliyim? Bi’ deyiversene general, babasının çocuğuna tecavüze zorlandığını niye öğrenmeliydim? İdam sehpalarında adamların kendi taburelerine tekme attığı niye rüyama girmeliydi daha 16 yaşımdayken? Erdal Eren'in yüzü niye aklına kazınsın bir çocuğun daha 10 yaşında? Bütün bunlar olmamış gibi yapan bir ülkede yalan söylememeyi öğrenerek nasıl büyür bir çocuk bilir misin general? Nasıl okur, nasıl gazeteci olur?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;‘Hayır duam’&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Ben sekiz yaşındaydım ve sen gelip bana böyle bir hayat verdin, böyle bir ülke, böyle insanlar. Zalimlerin isimlerini unutmamam gereken bir ömür verdin. General, sen beni, çocuklarıma bunları öğretmeye mecbur ettin.&lt;br /&gt;Bana bak general! İyi bak general. Adımı ezberle. İyi bak general. Çünkü benim çocuğum da bana benzeyecek.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetayArsiv&amp;amp;ArticleID=1138689&amp;amp;AuthorID=60&amp;amp;b=Bana%20iyi%20bak%20general&amp;amp;a=Ece%20Temelkuran&amp;amp;ver=54"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Bana iyi bak general, 13,09,2009, Milliyet Gazetesi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8414026772632631169-1758516610301930764?l=busraakdogan.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/blogspot/fMBu/~3/TsxKEAz9DKU/bana-iyi-bak-general.html</link><author>noreply@blogger.com (Büşra Akdoğan)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total><feedburner:origLink>http://busraakdogan.blogspot.com/2009/09/bana-iyi-bak-general.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8414026772632631169.post-8313420215494003336</guid><pubDate>Tue, 08 Sep 2009 22:08:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-09-09T01:36:39.240+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Kişisel</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Kadın</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Hayatın Orta Yerinden</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Hikaye</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Aile</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Toplum</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Kelimelerim</category><title>Çocuğundan nefret eden anne</title><description>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SqbbHGe9ahI/AAAAAAAAAZM/CPAJPe0KBxc/s1600-h/%C3%A7ocuk.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 268px; height: 400px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SqbbHGe9ahI/AAAAAAAAAZM/CPAJPe0KBxc/s400/%C3%A7ocuk.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5379227719986670098" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Motordan indikten sonra otobüs durağına doğru yürümeye başladı. Gözüne kestirdiği en boş otobüse atladı. Otobüsün gidiş yönüne paralel koltuklardan birine oturdu. Ters bile gidebilirdi ama yan gitmekten hiç hoşlanmazdı. Otobüs hareket ettikten sonraki ilk durakta otobüse genç bir anne ve iki kızı bindi. Anne ve küçük kızı yan koltuklardan birine oturdu. Elinde canlı bir gül taşıyan büyük kızı da hemen annesiyle kardeşinin yanındaki, otobüsün ilerleyiş yönüne paralel yerleştirilmiş koltuğa oturdu. Küçük kız 3-4 yaşında, büyük kız da 7-8 yaşında olmalıydı. Otobüs tekrar harekete geçti. Anne kucağındaki küçük kızıyla oynuyor, onunla şakalaşıyordu. Büyük kız ise ara sıra onlara göz atıyor ama çoğunlukla camdan dışarıyı seyrediyordu. Aradan çok geçmeden annesi dönüp büyük kızına bir şeyler söyledi. Kaşları çatılmıştı. Büyük kızın cevabı karşısında yüzüne çileden çıkmış bir kadının ifadesi yerleşti. “Bak” dedi duraklayarak. “ Beni deli etme. Oturmasaydın o zaman.” Dişlerini sıkmış, kızgınlığını belli eden gözlerini iri iri açmıştı. Annenin söylediklerinin hepsini duyamıyordu. “Hep böyle yapıyorsun” dedi sesini yükselterek. Annenin kucağındaki küçük kız ağlamaya başladı. “Ne oldu kızım” dedi anne, küçük kızına dönerek. Gözlerindeki öfke yerini sevgiye bırakmıştı. “Ya, ablama bağırma anne” dedi küçük kız ağlamaklı. “Tamam kızım, bağırmıyorum” dedi annesi küçük kızın yanağını okşarken. Ve tekrar küçük kızla ilgilenmeye başladı. Büyük kız ise hiç cevap vermeden camdan dışarıyı seyrediyordu. Elindeki gülün sapını sıkı sıkı kavramış elleri daha da gerilmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genç anne ve kızlarının oturduğu koltuklar, oturduğu yere uzak değildi. Biraz bağırsa sesini duyurabilirdi. “Pardon bakar mısınız hanım efendi?” dedi onlara doğru dönerek. “Bana mı dediniz?” diye cevapladı onu kadın. “Evet, bir şey sormak istiyorum da. Şurada oturan çocuk da sizin çocuğunuz mu?” diye sordu parmağıyla büyük kızı işaret ederek. “Evet, ne olmuş?” dedi kadın. Kaşları havaya kalkmıştı. Şimdi otobüste bulunan az sayıda kişi de gözlerini onlara çevirmişti. “Madem sizin çocuğunuz hanımefendi, kucağınızdaki çocuğun bile gösterebildiği merhameti ona niye göstermiyorsunuz? Küçük kızınızı çok seviyorsunuz ama büyük kızınız ağzını açar açmaz bağırmaya başlıyorsunuz.” Otobüsteki herkes gibi kadın da kısa süreli bir şaşkınlık yaşadı. Şaşkınlığı üzerinden atar atmaz kaşlarını çattı ve cevapladı: “Sanane be kadın! Benim çocuğum değil mi, istediğim gibi davranırım. Sana mı soracağım. Manyak mısın nesin be. Gelip bana hesap soruyorsun” Herkes gözlerini “o”na çevirmişti. Şimdi elleri titremeye başlamıştı. Yerinden kalkıp kadına doğru yürüdü. “Evet, beni ilgilendirir” dedi. “İlgilendirmez” diye bağırdı kadın. “Benim çocuğum o, ben çocuğumu severim de döverim de. Kime ne?” Kucağındaki çocuğu yanındaki koltuğa bırakmış, ayağa kalkmaya hazırlanıyordu. “Sevmiyorsun onu” diye mırıldandı. “Gördüm!” Kadın, tam ayağa kalkmak üzereydi ki titreyen ellerini kadının boynuna doladı. Ellerinin arasında kadının genç boynunu hissedebiliyordu. Ellerini gittikçe daha fazla sıkmaya başladı. Kadının gözleri iri iri açılmıştı. Boğazından acayip sesler geliyordu. Annenin boğazına sarılan ellerini daha fazla sıkarken bağırdı. “Gördüm seni! Nefret vardı gözlerinde. Orospu! Bu çocuktan nefret ediyorsun!” Kadının artık sesi kesilmişti. Debeleniyor, “o”nun ayaklarına küçük tekmeler atıyordu. Genç kadının yüzünün rengi değişmeye başlamıştı. Elleri ile nefes almasını engellediği bedenin gücünün azaldığını hissetmesine rağmen kendini durduramıyordu. “Ne biçim annesin sen? İnsan çocuğundan nasıl nefret eder?” diye haykırdı. Genç kadının çırpınmayı bıraktığını görünce, ellerini yavaş yavaş gevşetmeye başladı. Ellerini kadının üzerinden tamamen çektiğinde otobüsün hareketi ile genç kadının cesedi sağa doğru hafifçe eğildi. Kadının yüzüne baktı. Yerinden fırlayacakmış gibi açılmış gözlerinde korku vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kızım, iyi misin?”&lt;br /&gt;Otobüste oturduğu koltuğun başında dikilen kadının omzuna dokunması ile irkildi. Titreyen ellerine bakıyordu. “Ben bu ellerle o orospuyu öldürdüm” dedi içinden. “Bu ellerle geberttim onu.” Yüzünde şaşkın bir ifade ile başını kaldırıp kadına baktı. “İyiyim teyze, sağol” dedi. Elleri hala titriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başını yana çevirdi. Genç kadın, kucağındaki küçük kızıyla oyun oynuyordu. Büyük kız, elinde sıkı sıkı tuttuğu gül ile camdan dışarıyı seyrediyordu. “O” ise hala iki yana açtığı titreyen ellerine bakıyordu.&lt;br /&gt;Az önce çocuğundan nefret eden o anneyi boğarak öldüren kendi ellerine.&lt;br /&gt;İçinde pişmanlık yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Büşra AKDOĞAN&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;Özgün İçerik Kodu: 314956B6CE3BAB61A11B859D8576E740355E06E9&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8414026772632631169-8313420215494003336?l=busraakdogan.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/blogspot/fMBu/~3/YMLeUSqybVY/cocugundan-nefret-eden-anne.html</link><author>noreply@blogger.com (Büşra Akdoğan)</author><media:thumbnail url="http://2.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SqbbHGe9ahI/AAAAAAAAAZM/CPAJPe0KBxc/s72-c/%C3%A7ocuk.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">2</thr:total><feedburner:origLink>http://busraakdogan.blogspot.com/2009/09/cocugundan-nefret-eden-anne.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8414026772632631169.post-3304086127941344399</guid><pubDate>Mon, 07 Sep 2009 18:36:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-09-07T21:40:29.482+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Kişisel</category><title>İlk bilim kurgu hikayem</title><description>Ortaokuldayken yazdığım bir hikaye vardı. Dersanedeki hocama gösterdiğimde biraz saçma oldu demiştim ama aslında o bir bilim kurgu hikayesiymiş. Yeni yeni fark ediyorum. Elden geçirilse fena olmayabilir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8414026772632631169-3304086127941344399?l=busraakdogan.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/blogspot/fMBu/~3/qhb_2adAyNw/ilk-bilim-kurgu-hikayem.html</link><author>noreply@blogger.com (Büşra Akdoğan)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">2</thr:total><feedburner:origLink>http://busraakdogan.blogspot.com/2009/09/ilk-bilim-kurgu-hikayem.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8414026772632631169.post-3702537108303339754</guid><pubDate>Sun, 06 Sep 2009 19:17:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-09-06T22:24:10.593+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Kişisel</category><title>B/S/H</title><description>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SqQMMmG6qoI/AAAAAAAAAY8/zBApKN_a5Q4/s1600-h/bsh.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 250px; height: 188px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SqQMMmG6qoI/AAAAAAAAAY8/zBApKN_a5Q4/s400/bsh.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5378437265514736258" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Hayatta hiçbir şeye pişman olmadım, stajımı BSH'ta yapmadığıma pişman olduğum kadar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8414026772632631169-3702537108303339754?l=busraakdogan.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/blogspot/fMBu/~3/08BNVpZflV4/bsh.html</link><author>noreply@blogger.com (Büşra Akdoğan)</author><media:thumbnail url="http://3.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SqQMMmG6qoI/AAAAAAAAAY8/zBApKN_a5Q4/s72-c/bsh.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total><feedburner:origLink>http://busraakdogan.blogspot.com/2009/09/bsh.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8414026772632631169.post-3736288272751992589</guid><pubDate>Sat, 05 Sep 2009 22:30:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-09-06T02:06:02.393+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Kişisel</category><title>Sarı sayfalı defter</title><description>Masamın üzerinde çeşitli kitap, dergi, defter ve kağıtlardan oluşan bir yığın var. Taşınırken sağdan soldan çıkanları bir çantanın içine tıkmıştım. Yerleşmem biraz uzun sürdüğünden ancak bu karmaşık yığına sıra gelmişti. İşten ayrılınca vefat eden teyzemin fotoğraflarını taratırken yığını da bir elden geçireyim dedim. Yığının içerisinde sarı sayfalı bir defter elime geçti. İçinde 15 - 20 sayfa ya var ya yoktu. 2 ya da 3 sene önce kim bilir neye heves edip bir kaligrafi kalemi almıştım. Hatta kalemi ilk aldığımda 3 ayda 5 sayfasını ancak yazdığım hikayeye kaligrafi kalemi ile yarım günde 5 sayfa daha eklemiştim. (Evet, kaligrafi kalemi ile hikaye yazan o kişi ben oluyorum.) Kalemin kerameti demiştim ama alakası yoktu tabi. Sonra kalem mürekkep kaçırmaya başlayınca parmaklarım sürekli mürekkebe boyandığından kalemden soğumuştum. İşte bu sarı sayfalı deftere de çoğunluğu o kaligrafi kalemiyle olmak üzere bir şeyler karalamışım. Lakin hafızamı ne kadar yoklarsam yoklayayım, bu yazıları ne zaman yazdığımı neden yazdığımı hatırlayamadım. İnsan hafızası çok acayip azizim. Üzerinden en fazla 3 yıl geçmesine rağmen neredeyse defterimi tanımayacaktım. Neyse ki yazı hala benim yazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SqLoH27iu6I/AAAAAAAAAY0/d_BGc00j1EM/s1600-h/001.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 360px; height: 400px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SqLoH27iu6I/AAAAAAAAAY0/d_BGc00j1EM/s400/001.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5378116126735776674" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Sayfalar bitip yazacak yer kalmayınca defterin kapağının arkasını kullanmışım sanırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SqLoHtspkVI/AAAAAAAAAYs/dm2lSFL4d8Q/s1600-h/002.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 389px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SqLoHtspkVI/AAAAAAAAAYs/dm2lSFL4d8Q/s400/002.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5378116124257390930" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Bu sayfayı yazarken neler olduğunu hatırlıyorum. Sayfadakileri yazdığımı/çizdiğimi hatırlamıyorum da yazılanı hatırlıyorum. Geçen yıl ben iş ararken kuzenim de iş arıyordu. Bana iş bulmaya çalışan aracı firma da kuzenim için dış ticaret asistanlığı gibi bir görevi düşündüğünü söylemişti. Sanırım onu not almışım. Resimde görülen samsung benim eski telefonum olup yanındaki neredeyse telefon kapağının yarısı kadar olan kapak da kaligrafi kalemimin kapağıdır. Güzel resim çizemem zahir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SqLoHFqSL5I/AAAAAAAAAYk/tUztPYoeQ7g/s1600-h/003.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 389px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SqLoHFqSL5I/AAAAAAAAAYk/tUztPYoeQ7g/s400/003.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5378116113510051730" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Bunları neden çiziktirmişim, hiçbir fikrim yok. Hiçbir şey anımsatmadı bana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SqLoGhDxRZI/AAAAAAAAAYc/mL57SmCkd3Q/s1600-h/004.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 350px; height: 400px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SqLoGhDxRZI/AAAAAAAAAYc/mL57SmCkd3Q/s400/004.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5378116103684834706" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Cry Freedom diye bir kitap vardı, hala kütüphanemde durur. Zenci bir adamın Afrika'da (yani kendi ülkesinde) verdiği var olma savaşını ve iç savaşa karşı yürüttüğü mücadeleyi anlatıyordu. O kitabı tekrar okumuştum. Masamın üzerinde o kitap, yanında tabi ki kaligrafi kalemim. Nescafe bardağım. Nescafe bardağımın üzerini sonradan çizmişim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SqLoGHgLh7I/AAAAAAAAAYU/EjlOPnC8SOk/s1600-h/005.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 357px; height: 400px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SqLoGHgLh7I/AAAAAAAAAYU/EjlOPnC8SOk/s400/005.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5378116096824674226" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Bu sayfada herhalde listening egzersizi yapmışım. Dizi izliyor olabilirim. Duyduğum kelimeyi yazmışım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SqLnjyoz_VI/AAAAAAAAAYM/DZpawEUvPNo/s1600-h/006.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 352px; height: 400px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SqLnjyoz_VI/AAAAAAAAAYM/DZpawEUvPNo/s400/006.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5378115507108183378" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Listenin egzersizlerine devam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SqLnjSgd3oI/AAAAAAAAAYE/5vmOWpnBY2A/s1600-h/007.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 359px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SqLnjSgd3oI/AAAAAAAAAYE/5vmOWpnBY2A/s400/007.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5378115498483244674" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Bu sayfada sansürlemem gereken bir şeyler yazmışım. Sanırım bunlar da bir şeyler izlerken aldığım notlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SqLnjGg0QKI/AAAAAAAAAX8/aKzEGzvLt0o/s1600-h/008.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 356px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SqLnjGg0QKI/AAAAAAAAAX8/aKzEGzvLt0o/s400/008.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5378115495263486114" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Değişik çizim çalışmalarım. Numune enjektör ile neyi kasetmişim acaba?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SqLnijLEo7I/AAAAAAAAAX0/KooZBE0Mlgw/s1600-h/009.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 356px; height: 400px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SqLnijLEo7I/AAAAAAAAAX0/KooZBE0Mlgw/s400/009.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5378115485777044402" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Kaligrafi kalemi ile oluşturduğum saçma bir desen!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SqLniRdRvYI/AAAAAAAAAXs/XHSk4x_oZOI/s1600-h/010.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 390px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SqLniRdRvYI/AAAAAAAAAXs/XHSk4x_oZOI/s400/010.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5378115481021562242" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;İşte bunu hatırladım. En azından bir kısmını. İlk başta hatırlayamamıştım ama üzerinde biraz düşününce çıkardım. Simon enişte, Şevval Sam ile Feridun Düzağaç'ın başrollerini oynadığı Derman dizisinde geçiyordu. Bunu da o zaman not almışım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekrar ediyorum, insan hafızası çok acayip. Bilinç dışı/ İstem dışı hareketlerle yazmışım bir şeyler deftere. Çoğunu hatırlamıyorum bile. Her yazdığımı unutmam tabi. Ama bunları unutmuşum.&lt;br /&gt;Yüzleri unutmada da çok hızlı zihnimiz. Çok sık gördüğünüz biri bile olsa zamanla aklınıza getirdiğinizde zihninize düşen yüz gittikçe silikleşir. Üstelik  bu, o kadar kısa zamanda olur ki çok fena şaşırtır insanı. Neyse ki fotoğraf diye bir şey var. Zihnim ne kadar silmeye, yok etmeye, belirsizleştirmeye çalışsa da saklayabiliyorum teyzemin yüzünü hala aklımda.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8414026772632631169-3736288272751992589?l=busraakdogan.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/blogspot/fMBu/~3/yJfH4zknDEQ/sar-sayfal-defter.html</link><author>noreply@blogger.com (Büşra Akdoğan)</author><media:thumbnail url="http://2.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SqLoH27iu6I/AAAAAAAAAY0/d_BGc00j1EM/s72-c/001.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">2</thr:total><feedburner:origLink>http://busraakdogan.blogspot.com/2009/09/sar-sayfal-defter.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8414026772632631169.post-8745575823779855503</guid><pubDate>Fri, 04 Sep 2009 22:45:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-09-05T02:21:06.911+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Hayatın Orta Yerinden</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Medya</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Hikaye</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Toplum</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Meslekler</category><title>İdealist öğretmen</title><description>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SqGfjNy9WNI/AAAAAAAAAXM/13C40GK7H3A/s1600-h/%C3%B6%C4%9Fretmen.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 200px; height: 150px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SqGfjNy9WNI/AAAAAAAAAXM/13C40GK7H3A/s200/%C3%B6%C4%9Fretmen.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5377754857404717266" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Mehmet, güneşli bir pazar sabahına uyandı. Mutfaktan kahvaltıyı hazırlayan annesinin sesi geliyordu. Neşesi yerindeydi. Sevdiği bir şarkıyı mırıldanıyordu.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Bir yangının külünü, yeniden yakıp geçtin. Bir yangının külünü, yeniden yakıp geçtin. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elini yüzünü yıkayıp salona geçti. Babası salonda gazete okuyordu. Kardeşi de babasının gazete okumasından faydalanarak play station’ı televizyona bağlamış, oyun oynuyordu. Babasına ve kardeşine günaydın dedikten sonra mutfağa annesinin yanına geçti. Annesi kahvaltı için yöresel bir yemek hazırlıyordu. “Daha uzun sürer mi anne?” diye sordu. “Daha var oğlum, sen git gazete oku” dedi annesi.&lt;br /&gt;Babası yılların alışkanlığı ile yalnızca iki gazeteyi okurdu. Milliyet ve Sabah. Milliyet cumartesi günleri, Sabah ise pazar günleri alınırdı. Evdeki tek gazete de şu an hala babasının elinde olduğundan Mehmet odasına yöneldi. Bilgisayarını açıp takip ettiği gazetelerin internet sayfalarını açtı. Manşetlere göz gezdirdikten sonra yazılarını beğendiği birkaç köşe yazarının yazısını okudu. Sonra sırası ile diğer köşe yazarlarını okumaya başladı. Bir süre sonra annesinin içeriden kahvaltıya çağıran sesini duydu. Ailece güzel bir pazar kahvaltısı yaparken işten güçten, memleket meselelerinden bahsettiler. Birkaç espiri, biraz takılma ve alayla kahvaltılarını tamamladılar. Mehmet, kardeşi ve annesi masayı birlikte topladılar. Annesi bulaşıkları yıkamak için mutfağa girdi, kardeşi yine oyuna döndü. Mehmet de salondaki koltuklardan birine yerleşti. Babası hala gazeteyi okuduğundan Mehmet, gazetenin eklerini kurcalamaya başladı. Sabah Pazar’da karar kıldı. Gazeteyi biraz inceleyip bazı yazıları okuduktan sonra Gülse Birsel’in yazısı gözüne çarptı. Gülse, yazısında kısa yoldan para kazanmaya çalışan gençleri eleştiriyor, medya dünyasında çok kazananların az sayıda olduğunu, gençlerin kendilerine uygun bir meslek seçmeleri ve o mesleği en iyi şekilde yapmaları gerektiğini, ne yaparlarsa yapsınlar işlerini en iyi şekilde yaparlarsa para kazanabilecekleri söylüyordu.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;“O köşe yazdığını gördüğünüz insanların (neredeyse) hepsi, yetenekli olmalarına rağmen, en az 10 yıl muhabirlik, editörlük, şudur budurluk yaptıktan sonra o köşeleri elde ettiler. Ve bu 10 yılın ilk iki üç yılı, şahsi tecrübelerime dayanarak söylüyorum, para almadan, mesai saati olmadan, ne iş olsa yapmak ve terlemekle geçti! “&lt;/span&gt; *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gülse Birsel Mehmet’in bildiği kadarıyla başarı merdivenlerini çok hızlı tırmanmış biriydi. Tamam, çok çalışmış olabilirdi ama geçen yılın en çok kazanan televizyoncusu olarak aylık geliri belki de elli yaşındaki başköşe yazarlarından daha fazlaydı. Mehmet yazının tamamını okuduktan sonra kendi hayatını düşündü. Otuz yaşındaydı. Yani Gülse Birsel’den sekiz yaş küçüktü. Sekiz yıldır matematik öğretmeniydi. Yirmi iki yaşında üniversiteden mezun olduğunda idealist bir öğretmen adayı olarak devlet okullarında çalışmak istiyordu. Zaten üniversite sınavlarından sonra öğretmenliği seçmesi de olaylı olmuştu. Babası devlet bankasında çalışan bir memurdu. Annesinin babasından kalma evinin kirası olmasa belki üniversiteyi bile okuyamazdı. Babasını örnek gösteren bütün akrabaları, arkadaşları Mehmet’e daha çok para kazandıracak bir mesleği seçmesi için baskı yapsalar da Mehmet ideallerinden vazgeçmemiş ve öğretmen olmak için kararlı davranmıştı. En çok matematiğe eğilimi olduğu için de matematik öğretmenliğini seçmişti. Mezun olur olmaz ilk sene ataması çıkmayınca etrafındaki meraklı gözler dört yıl sonra yeniden Mehmet’e çevrilmişti. “Hak ettin sen bunu” dercesine. Mehmet atama beklediği ilk yılda sağda solda ufak tefek işlerde çalışmış bir yandan da hem deneyim edinmek hem de topluma faydalı olabilmek için fakir semtlerde çocuklara ders verilmesini sağlayan bir sivil toplum kuruluşunda gönüllü öğretmen olarak görev almaya başlamıştı. İkinci yıl ülkenin en doğusu bile olsa atamasının yapılacağından emindi Mehmet. Ancak ikinci yıl da ataması yapılmadığında yirmi dört yaşında işsiz bir erkek olduğu için üzeri kapalı baskı gördüğünden fikirlerine çok zıt olmasına rağmen birkaç özel dershaneye başvuru yaptı. Ancak devletten atama bile alamamış ve bir yılını boş geçirmiş bir öğretmen adayı olarak dershanelerde çalışmak için deneyimsiz bulundu. Küçük dershaneler de askerliğini bahane ederek Mehmet’i işe almadı. İkinci senesinde kısa dönem askerlik yapacağı belli oldu ve Mehmet vatani görevini tamamlamak için Ankara’ya gitti. Askerden döndüğünde artık yirmi beş yaşındaydı ve hiç deneyimi yoktu. Üçüncü senesinde de atama beklerken yine ufak tefek işlerde çalışıyordu. Bir gün bir arkadaşı Mehmet’e geçici süreliğine de olsa taksicilik yapmasını, en azından bekleme süresinde biraz para kazanabileceğini söyledi. Yapacak bir şeyi olmadığından Mehmet bu durumu çaresizce kabullendi. Bu arada kız arkadaşı Güler de iki yıl atama bekledikten sonra beklemekten vazgeçmiş, İngilizce öğretmeni olarak daha şanslı olduğundan özel bir şirketin satış bölümüne girmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehmet’in düşüncelerini annesinin sesi böldü. Bir tepsiyle çay getirmiş, tepsiyi masanın üzerine bırakmıştı. Mehmet çayını alıp balkona çıktı. Balkonun sokağı görebileceği en güzel yerine oturup bir sigara yaktı. Mezuniyetlerinden üç yıl sonra kız arkadaşının düzenli bir işi ve maaşı varken, o hala atama bekliyor, beklerken de taksicilik yapıyordu. Dördüncü yılda Mehmet’in ataması nihayet gerçekleşti. Bu kez şanslıydı çünkü çalışacağı okul İstanbul’daydı. Her ne kadar çalışacağı okul, oturduğu semte çok uzaksa da evini taşımak zorunda kalmadığı için şanslı sayılırdı. Her sabah 07:00’de evden çıkıyor ve okula gidiyordu. Ama bu durumdan hiç şikayetçi değildi. Bir işi vardı. Okulunu, mesleğini, öğrencilerini seviyordu.&lt;br /&gt;Okulda ilk yılında Mehmet öğrenciler tarafından çok sevilen bir öğretmen haline geldi. Okulun en yaramaz ve tembel çocuklarına bile matematiği sevdirmeyi başarabildi. İdeallerinden ödün vermeden devam ettiği öğretmenlik yaşamında bütün çocuklara aynı ilgiyle yaklaşıyor, elinden geldiğince onlara yardımcı olmak için çaba sarf ediyordu. Fakat artık yaşı ilerlemişti. Ailesi evlenmesi için baskı yapıyordu. Kız arkadaşı da yıllardır Mehmet’in artık bir şeyler yapmasını, evlilik için adım atmasını bekliyordu. Mehmet de evlenmeyi çok istiyordu ama aldığı bu maaşla nasıl evlenecekti ki? İkisinin maaşının toplamından kirayı düşünce ancak geçinecekleri kadar para kalıyordu geriye. Mehmet’in eşya almak için birikmiş parası yoktu. Düğün masrafları da işin cabasıydı. Bu şartlar altında ilk adımı atmak çok zorlaşıyordu. Derdini açtığı bir meslektaşı ona, diğerleri gibi özel ders vermesini önerdi. Devlet okulunda çalıştığı için özel dershanelerde çalışamazdı. Prensip olarak dershanelere bile karşıyken özel ders fikrine nasıl sıcak bakabilirdi? Mehmet, bu fikrinde de ancak bir yıl ısrarlı olabildi. Bir yıl sonra özel ders vermeye karar verdiğinde iki öğrencisi çoktan hazırdı. Yine prensip olarak çalıştığı okulda okuyan öğrencilere özel ders vermiyordu. Çok sevilen bir öğretmen olmasına ve işini çok iyi yapmasına rağmen çevresindeki öğrenciler hep fakir ailelerin çocukları olduğundan bu işten de fazla gelir elde edemiyordu. Yine de bu özel dersler, ona evlilik hazırlıklarına başlaması için yeterli gücü sağlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meslek hayatının sekizinci yılında çok akıllı, çok çalışkan olmasına ve işini çok iyi yapıyor olmasına rağmen ideallerini bir bir hayatından çıkarmak ve bugün hayır dediklerine yarın evet demek zorunda kalan bir öğretmen olarak Mehmet, güneşli bir pazar sabahında balkonda oturmuş sekiz yılda nelerden vazgeçtiğini düşünüyordu.&lt;span style="font-style: italic;"&gt; Ah Gülse ah, işini iyi yapmak yeter mi zannediyorsun, &lt;/span&gt;diye geçirdi içinden. Mutfaktan kendine bir bardak çay doldurup tekrar balkona çıktı. Elindeki parayı ve borçlarını gözden geçirdi. Güler, önceki gün uzun süredir sinemaya gitmediklerini söylemiş; paraları olursa bu pazar sinemaya gitmeyi önermişti. Mehmet telefonunu cebinden çıkarıp sevgilisine mesaj yazmaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;Hayatım. Bugün yine sinemaya gidemeyeceğiz, özür dilerim. Taksitler var biliyorsun. İnşallah önümüzdeki ay gideriz. Akşamüstü bizim kafede oturur birer çay içeriz. Seni ararım. Seni seviyorum. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bardaktan son bir yudum alıp ayağa kalktı. Odasına, öğrencilerin sınav kağıtlarını okumaya gitti. İçinden “Ah, Gülse ah. İşini iyi yapmak yeter mi sanıyorsun” diye geçirirken içeriden temizlik yapan annesinin sesi geliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Bir yangının külünü, yeniden yakıp geçtin. Bir yangının külünü yeniden yakıp geçtin.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;a href="http://www.sabah.com.tr/Ekler/Pazar/Yazarlar/birsel/2009/08/30/kayip_genclik_nasil_bulunur"&gt;Kayıp gençlik nasıl bulunur?!, Gülse Birsel, 30.08.2009, Sabah Gazetesi&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;Özgün İçerik Kodu: C7455EB739E7688515E966EAF189C7ACFCFF4391&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8414026772632631169-8745575823779855503?l=busraakdogan.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/blogspot/fMBu/~3/wcusIggkhhk/idealist-ogretmen.html</link><author>noreply@blogger.com (Büşra Akdoğan)</author><media:thumbnail url="http://1.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SqGfjNy9WNI/AAAAAAAAAXM/13C40GK7H3A/s72-c/%C3%B6%C4%9Fretmen.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">2</thr:total><feedburner:origLink>http://busraakdogan.blogspot.com/2009/09/idealist-ogretmen.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8414026772632631169.post-8583310694766365393</guid><pubDate>Thu, 03 Sep 2009 19:50:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-09-05T02:15:47.642+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Kadın</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Hayatın Orta Yerinden</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Hikaye</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Toplum</category><title>Balkondaki kadın Leyla</title><description>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SqAgJdfj_lI/AAAAAAAAAW0/zNTAP-ViWcM/s1600-h/attractive-woman-medium-new.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 150px; height: 200px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SqAgJdfj_lI/AAAAAAAAAW0/zNTAP-ViWcM/s200/attractive-woman-medium-new.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5377333301988294226" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Leyla, İstanbul’un ortalama mahallelerinden birinde ikamet eden tekdüze hayata sahip bir kadındır. Kocası Serdar Leyla'dan birkaç yaş büyük, kel, asker emeklisi bir adamdır. Bütün gün evde ya da apartmanın kapısında oturup apartmandaki diğer erken emeklilerle vakit öldürmektedir. Leyla ile Serdar’ın biri yirmi iki yaşında üniversite öğrencisi diğeri on yaşında iki oğlu vardır. Oğlanlardan büyüğü şehir dışında bir üniversitede okuduğu için yılın büyük bölümünde evde değildir. On yaşındaki sevimsiz, yaramaz diğer çocuk ise bütün gün sokaklarda top peşinde, “kirlenmek güzeldir” prensibi ile hayatına devam etmektedir. Leyla’nın kel kocası, sevimsiz oğlu ve varlığı yokluğundan küçük olan büyük oğlu ile mutlu bir hayatı var gibi görünmektedir. Leyla da kendini mutlu sanmaktadır zaten. Hayattaki tek eğlenceleri akşamları balkonda yemek yemek olan bir aile ile Leyla, gerçekten de ülke ortalamasının üzerinde bir hayata sahiptir. Çünkü hayatları durağandır. Gazetelerin üçüncü sayfa haberlerini süsleyen haberlere konu olacak hiçbir olay başlarına gelmediği için Leyla ve ailesi mutlu sayılırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahip olamadıkları için kendisini bastırmasından mıdır bilinmez Leyla’nın tavırlarına ilk bakışta sezilebilen bir kendini beğenmişlik hakimdir. Eş-dost toplantılarında, arkadaş muhabbetlerinde, tartışmalarda, atışmalarda Leyla hep kendini yukarıda görendir. Çünkü Leyla yaşına göre genç görünen ve kendini güzel bulan bir kadındır. Leyla diğer kadınlardan üstündür çünkü Leyla yaşını göstermemektedir. Leyla üst komşusu Necla’dan üstündür çünkü Necla, Leyla’nın iki katı kadardır. Leyla aynı apartmanda en alt katta oturan kuzeni Zehra’dan da üstündür çünkü Zehra yuvarlanarak yürümektedir. Leyla alt komşusu Hayriye Teyze’den üstündür çünkü Hayriye Teyze’nin başında tülbent varken Leyla’nın hafif dalgalı, uzun ve boyalı saçları rüzgarda özgürce dalgalanmaktadır. Leyla tanıdığı diğer bütün kadınlardan üstündür çünkü kocası onlarınkinden daha zengindir. Leyla diğer bütün kadınlardan üstündür çünkü bütün gün hiçbir şey yapmayarak hayatın tadını çıkaran bir aileye sahiptir. Leyla akşam yemeklerinde masanın yıldızıdır. Leyla popülerdir. Bütün arkadaşlarının kocaları Leyla’ya hayrandır. İşveli konuşması sebebiyle Leyla ağzını her açtığında masadaki tüm erkekler onun ağzından dökülecek kelimeleri dinlemeye hazırdır. Hareketleri, saçlarını savuruşu, kahkahaları, cilveli sesi ve konuşması ile Leyla çok popülerdir. Bütün gün evde oturup hiçbir işe yaramayan bir aileye sahip olsa da, Leyla kendini çok kıymetli ve önemli hissetmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa ki aylardır karşı balkondan görünen, günde üç kere kocasına ve oğluna yemek hazırlayan bir kadından başka bir şey değildir. Gerisi Leyla’nın hayal gücünden ibarettir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;Özgün İçerik Kodu: D597F2083AAD9D51EA4B5FDB11C28C436058DF2A&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8414026772632631169-8583310694766365393?l=busraakdogan.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/blogspot/fMBu/~3/yC1gW9dQk5E/balkondaki-kadn-leyla.html</link><author>noreply@blogger.com (Büşra Akdoğan)</author><media:thumbnail url="http://3.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SqAgJdfj_lI/AAAAAAAAAW0/zNTAP-ViWcM/s72-c/attractive-woman-medium-new.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">4</thr:total><feedburner:origLink>http://busraakdogan.blogspot.com/2009/09/balkondaki-kadn-leyla.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8414026772632631169.post-5770470844566829991</guid><pubDate>Sun, 30 Aug 2009 21:11:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-08-31T00:20:28.133+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Kişisel</category><title>Saba Tümer'e açık mektup</title><description>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SprtBzlpoFI/AAAAAAAAAWk/QSaQYpSBzFY/s1600-h/saba_tumer_son.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5375869720503885906" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 300px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SprtBzlpoFI/AAAAAAAAAWk/QSaQYpSBzFY/s400/saba_tumer_son.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Sevgili Saba,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sana sevgili dediğime bakma, aslında benim için hiç de sevgili bir insan değilsin. Adettendir diye yazıyorum işte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabacığım, bu mektubu sana neden yazdığımı merak ediyorsundur. Merakını gidereyim. Geçen gün iki ayrı gazetedeki röportajlarını okudum ve artık karar verdim ki seninle ilgili bir şeyler yazmalıyım. Çünkü sen Saba, bu hayatta hiç başıma gelmemiş bir şeyi yaşatıyorsun bana. Okumaya devam edersen onun da ne olduğunu öğreneceksin. Mektubumu okurken sık sık şuh kahkahalar atmayı ihmal etme Saba, yoksa üzülürüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saba, ben televizyon izlemeyi uzun süre önce bırakmış biriyim. Seni bugüne değin bir kez bile televizyon ekranından görmüş değilim. İsmin böyle bir yerlerden tanıdık geliyordu ama işin, gücün, yüzün hakkında hiçbir fikrim yoktu. Ayrıca neden bilmiyorum ama, ben seni hep erkek sanırdım. Sonra bir gün yine internetten gazete okurken seninle ilgili bir haber gördüm sayfanın aşağısına doğru bakınca. Haberin küçük resminde sarışın bir kadın görünce “Aaa, Saba Tümer erkek değil miydi ya” diyerek habere tıkladım. Gazetelerde seninle ilgili her haber okuduğumda Saba, hakkındaki ilk haberi okuduğum o güne lanet ediyorum. Çünkü ondan sonra seninle ilgili yapılan haberlerin ardı arkası kesilmedi. Artık her gazete sayfasını açtığımda en az iki günde bir seninle ilgili bir haber okuyacağımın bilinciyle korkarak açıyorum. Kimi zaman programından bir kesit içeren videolarla tanıdım seni, kimi zaman kadın erkek ilişkilerine dair fikirlerinle bizi aydınlattığın haberlerde gördüm seni. Bazen röportajların, bazen fotoğrafların. Yüzünü gördüğüm hiçbir haberi es geçmedim Saba.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim ailede bir özellik vardır. Babamla ben mesela, fikirlerimizin hiç uyuşmadığı insanların köşe yazılarını okumaya bayılırız. Bazı köşe yazarları var, ismini vermek istemiyorum ama versem de fark etmez çünkü zaten muhtemelen sen onları programına çağırmadıysan haklarında en ufak bir fikrin bile yoktur, işte onların yazdıkları her cümleden saçmalık aksa da ben onları okurum. Hoşuma gider çünkü, zıtlıkları severim. Seninle de ilgili böyle olacak sandım Saba. Tabi sen köşe yazarı değilsin. Gazetelerde haberlerini gördüğümüz ünlü tayfasından hiç hoşlanmadığım insanlar oluyor tabi ki. Ama sonuçta herkes kendi halinde yaşayıp gidiyor. Okur geçerim. Seni de onlardan biri sandım. Değilmişsin Saba, değilmişsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda bahsettiğim gibi hiç sempati besleyemediğim ünlü grubunun içinde geniş kitlelerce sevilen insanlar da var, kendi çapında ünlü olanlar da. Ben hiç hoşlanmasam da o insanları seven birilerinin olduğunu anlayabiliyorum. Ama seni anlayamıyorum Saba. O sarı saçların, bronz tenin, gülüşün, dişlerin, şuh kahkahaların, ahkamların ile bana o kadar itici geliyorsun ki anlatamam. Sakın yanlış anlama Saba, senden nefret ediyorum sanma. Ama bana vallahi çok itici geliyorsun. Bana itici gelen tek kişi sen değilsin Saba ama itici de olsa insanlarla yaşayıp gidiyoruz işte. Ama seninle olmaz Saba. Yakınımda olmasan bile seninle bu iş yürümüyor. Gül burada Saba, gül.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seninle ilgili duygularım gün ışığına çıktığından beri kendimi sorguluyorum. Kimse kimseyi sevmek zorunda değil. Anlaşamadığım hatta hiç anlaşamadığım insanlarla bile yuvarlanıp giderken sen neden farklıydın? Zeka konusu üzerinde durmuyorum bile. Acaba dedim güzelliğini mi kıskandım? Tamam yaşına başına göre hoş bir kadınsın ama bence öyle o kadar güzel de değilsin. Ayrıca güzel olsan bile seni niye kıskanayım Saba? Sen nerede, ben nerede. Çok ayrı dünyaların insanlarıyız. Ayrıca benim kıskançlık duygularım karşımdaki için değil yanımdaki içindir. Yani sevdiğim için kardeşimi bile kıskanabilirim ama kardeşimi kıskanırım, karşımdaki kişiyi değil. Buna rağmen ille de karşıdan birini kıskanacak olsam sana sırana gelene kadar oooo Saba. Benden çok kazanıyor olman desem, benden hatta senden çok daha fazla kazanıp bir kuruşunu bile hak etmeyen insanlar varken sen bile az kazanan kalırsın onların yanında. Başkasının parasında gözüm zaten olmaz. Bu yüzden benden çok kazandığın için de bana itici geliyor olamazsın Saba. Kariyer, meslek desem, popülariteden, şöhretten nefret eden biri olarak seninle benzer bir pozisyonda olmadığım için ancak sevinebilirim Saba. Bilmiyorum beni anlıyor musun Saba ama gerçekten biz çok farklı dünyaların insanlarıyız. Aramızda çatışacak hiçbir şey olamaz. Egolarımız mı çatıştı diye sorsam. Egolarımızı çatıştıracak bir ortam olmadığı gibi ben hayatımı kahkahamla, gülüşümle kazanmıyorum ki Saba. Ben aklımı kullanıyorum. Egolarımız niye çatışsın. Diyorum ya çok uzağız birbirimize. Buralarda kahkaha atmayı unutma sakın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta kendimi çok sorguladım. Bir yere varamadım Saba. Artık kabul edelim seninle yıldızlarımız barışmıyor. Bilmiyorum, belki gerçekten çok iyi bir insansındır. Cana yakın, iyi niyetli vs. İleride bir gün belki tanışırız ve ben senin çok iyi bir insan olduğunu görürüm ama bence senden yayılan bu itici güç zayıflamayacak, geçmeyecek. Bu yüzden bence hiç tanışmayalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Umarım beni yanlış anlamıyorsundur Saba. Sana bu mektubu en içten duygularımla yazıyorum. Adımla soyadımla yazıyorum bak. Sana hakaret falan da etmiyorum. Ama vallahi sıkıldım Saba. En son röportajında sana flörtöz müsün diye sormuşlar. Sen de flörtöz denemez ama mavi boncuk dağıtıyorum, gibi bir şey demişsin. Ona mavi boncuk dağıtmak denmez Sabacığım, “Gördüğüne aşık görmediğine bulaşık” denir. Bunun daha ciddi, daha hakaretimsi bir versiyonu da var da sen ondan değilsin bence.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mektubuma burada sonra verirken Saba, bana ettiğin eziyetin son bulmasını, olur olmaz her şey için gazetelerde haberlerinin çıkmamasını diliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hep gül Saba. O sinir bozucu kahkahalarından hayranlarını sakın mahrum bırakma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizi birbirimizden uzak tutan hayatın hep uzak tutması dileklerimle&lt;br /&gt;Büşra.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Özgün İçerik Kodu: 2468E3F7AA929C75289D44B4E3E466EC94BDE431&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8414026772632631169-5770470844566829991?l=busraakdogan.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/blogspot/fMBu/~3/O0EYVd2-TSk/saba-tumere-ack-mektup.html</link><author>noreply@blogger.com (Büşra Akdoğan)</author><media:thumbnail url="http://1.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SprtBzlpoFI/AAAAAAAAAWk/QSaQYpSBzFY/s72-c/saba_tumer_son.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">7</thr:total><feedburner:origLink>http://busraakdogan.blogspot.com/2009/08/saba-tumere-ack-mektup.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8414026772632631169.post-6310015507203559522</guid><pubDate>Fri, 28 Aug 2009 23:49:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-08-30T02:02:07.274+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Hayatın Orta Yerinden</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Hak-Hukuk</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Deşifre Ediyorum</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Toplum</category><title>Hey sen, elit, çocuğuna sahip ol!</title><description>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SphuYrml0FI/AAAAAAAAAWc/oBbatBCXAd0/s1600-h/kokona.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5375167525567189074" style="FLOAT: left; MARGIN: 0pt 10px 10px 0pt; WIDTH: 230px; CURSOR: pointer; HEIGHT: 320px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SphuYrml0FI/AAAAAAAAAWc/oBbatBCXAd0/s320/kokona.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Ülkemizde eğitim seviyesine bakmaksızın pençesine aldığını maymuna çeviren salgın bir hastalık var. Elitlik hastalığı. Bu hastalığa yakalanmak için sonradan görme olmak da gerekmiyor. Kendini sonradan görme gibi hissetmek yeterli. Ortada sosyal, ekonomik, fiziksel, psikolojik, nörolojik, patolojik vb. bir farklılık varsa bu hastalığın kendini göstermemesi mümkün değil. Bu farklılıklara sahip olanlardan çoğunun zayıf karakterli olmasından mütevellit nerede “seninle benim aramda irice bir fark var”sa orada bu hastalık var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu zavallı, acınası, karaktersiz insanlar kendi hallerinde yaşayıp kendi hallerinde ölüp gitseler sözüm olmaz. Birbirlerinden bulurlar. Herkes aynı olamayacağına göre bir grubun kendini üstün göreceği yerler olunca bunlar birbirlerine de düşüyorlar. Sonra aşağılan o diğer elit grup kuvvetli bir yanını keşfediyor. Bu sefer de o başlıyor havalanmaya. İşte kendi hallerine bıraksak ezecek kimse bulamayınca birbirlerini çiğ çiğ yerler. Yesinler, umurumda olmaz. Bunların iş bitmiş yaşlı versiyonları kendi hallerinde ama gençleri insan içine çıkıyor, aramıza karışıyor azizim. Özel üniversitelerde zeka seviyelerine yakışır hareketler, arabalarla hava atmalar, habire kız değiştirmeler. Şımardıkça şımardılar. İyice kafamıza çıktılar. Babalarının aldığı son model spor arabaları ile kaç kişinin canına mal oldular acaba? Kaç kişiyi sakat bıraktılar Cadde’de gezerken? Münevver’in katili Cem denen insanlık-dışı yaratık da elit çocuğuydu. Kendi başını yaksa umurumda bile olmazdı, hatta "oh olsun" bile derdim ama gencecik kızın da hayatını aldı ellerinden. Hem de nasıl! Annesini, babasını da perişan etti. Poposunun keyfinde, gezmelerde beyefendi şimdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen gün okuduğum bir haber de BMW’siyle hız yapma manyaklığına kendini kaptırmış iki gencin sürücünün direksiyon hakimiyetini kaybetmesi ile bir tırın altına girerek can verdiğini söylüyordu. Tır şoförünün akıbeti ile ilgili bir bilgim yok. Yaralanmış ya da ölmüş olabilir. Hiçbir şey olmamış da olabilir ama kendilerinden başkasına zarar verebilirdi pekala!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen ay bir haber almıştım. Uzak bir akrabamızın daha da uzak bir akrabası alkollü araç kullanırken bir kaza yapmış. Üstelik hız sınırının da üzerindeymiş. Kendisine bir şey olmamış ama çarpıştığı araçtakilerden bir kişi ölmüş. Diğerleri yaralanmış. Araçta bulunanlardan biri de hamile bir kadınmış. Bu kadın, hem çocuğunu kaybetmiş hem de belden aşağısı sakat kalmış. Ve bu adam cezadan mümkün olduğu kadar kurtulmanın yollarını arıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bunlar neden oluyor efendim? Neden oluyor? Bunların anneleri, babaları Cem’in annesi ile babası gibi olanlar yani, şu elitler biricik evlatları ne istiyorsa yapıyorlar da ondan oluyor. Karşılığında kimin canı yanmış, kim ölmüş, kim kalmış, hiç dertleri değil. Evet, böyle ananem gibi konuşuyorum. “Hanım hanım, çocuğuna sahip ol” tadında söyleniyorum ama yanlış mıyım azizim? Haksız mıyım?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yüzden diyorum ki &lt;span style="FONT-WEIGHT: bold"&gt;hey sen, elit, çocuğuna sahip ol.&lt;/span&gt; Bir gün beraberinde seni de b.kun içine çekecek bilmiş ol!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="FONT-WEIGHT: bold; FONT-STYLE: italic"&gt;Özgün İçerik Kodu: FEDEB035B9752E484FA6758BB34324F382EDBF6F&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8414026772632631169-6310015507203559522?l=busraakdogan.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/blogspot/fMBu/~3/wxU9B5K3M1w/hey-sen-elit-cocuguna-sahip-ol.html</link><author>noreply@blogger.com (Büşra Akdoğan)</author><media:thumbnail url="http://2.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SphuYrml0FI/AAAAAAAAAWc/oBbatBCXAd0/s72-c/kokona.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total><feedburner:origLink>http://busraakdogan.blogspot.com/2009/08/hey-sen-elit-cocuguna-sahip-ol.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8414026772632631169.post-7020473688774991802</guid><pubDate>Fri, 28 Aug 2009 22:25:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-08-30T00:10:10.207+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Hayatın Orta Yerinden</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Ölüm</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Kelimelerim</category><title>Ey oğul, sen canını kıymetli mi sanırsın?</title><description>Ey oğul, sen canını kıymetli mi sanırsın?&lt;br /&gt;Doğduğu coğrafyaya göre kaderi çizilen sen değil misin?&lt;br /&gt;Gençliğini nasıl yaşayacağın daha annen ninenin karnından doğmadan belli olan sen değil misin?&lt;br /&gt;Sen değil misin vatanının batısında yaşayan yaşıtların okula giderken tarlaya giden?&lt;br /&gt;Sen değil misin, ey oğul, akranların yurtdışında çalışma hayali kurarken kuru ekmeğe talip olup köydeki sevdiğinle evlenmeye razı gelen?&lt;br /&gt;Sen değil misin için içini yese de içine kapalı mahallelerde yaşamaya, seni yetiştirenler gibi olmaya zorlanan?&lt;br /&gt;Sen değil misin oğul, yaşıtların gece kulüplerinde kızlarla dans ederken vatan uğruna askere giden?&lt;br /&gt;Ananı, sevdiğini arkanda bekler bırakıp silah kuşanan sen değil misin?&lt;br /&gt;Akranların yüzünü bile hatırlamadıkları sevgilileriyle tekrar tekrar çıkarken sen değil misin her günü çentik çentik kalbine kazıyıp sevdiğine kavuşmayı bekleyen?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey oğul, sen canını kıymetli mi sanırsın?&lt;br /&gt;Sen değil misin canı politik oyunlara, kişisel tatminlere, tabulara, “beyazlar”ın rahatına ya canı ya hayatı feda edilen?&lt;br /&gt;Umarsızca atılan her adımda, iktidar kavgasının arasında ortaya atılıp kurban edilen senin canın değil mi?&lt;br /&gt;En iyi olduğuna inandırıldığı için, kendinde her hakkı gördüğü için pimi çekilmiş bombayla seni cezalandıran teğmeninin aldığı can, senin değil mi oğul?&lt;br /&gt;Kendinde her hakkı görenler değil mi seni tanrılarına kurban edenler?&lt;br /&gt;Senin kanın değil mi ardı kesilmeyecekmişçesine akıtılan?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey oğul, sen canını kıymetli mi sanırsın?&lt;br /&gt;Ardında anneni gözü yaşlı, sevdiğini yalnız bırakırsın.&lt;br /&gt;Ne ilk olacaktır senin canın başkalarının hatalarının bedelini ödeyen ne de son olacaktır bu kan davasına son veren.&lt;br /&gt;Ey oğul, sana her söyleneni dost bilme.&lt;br /&gt;Sana her anlatılanı düşman belleme.&lt;br /&gt;Öyle bir dünyada yaşıyorsun ki oğul, dostun kim düşmanın kim belli değil.&lt;br /&gt;Sırtını döndüğün dostun bir bakmışsın oluvermiş düşmanın&lt;br /&gt;Düşmanım dediğinse olmuş düştüğünde elini uzatanın.&lt;br /&gt;Ey oğul, öyle bir dünyada yaşıyorsun ki&lt;br /&gt;Milyonlardan sadece birisin.&lt;br /&gt;Ve yaşadığın bu dünyada canının kıymeti olmayanlardan biri de sensin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey oğul, sen canını kıymetli mi sanırsın?&lt;br /&gt;Eğer öyle sanıyorsan bil ki çok aldanırsın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Büşra Servet AKDOĞAN&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;Özgün İçerik Kodu: 24059252FEF08FCD4EB77A87C0782509CED7006D&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8414026772632631169-7020473688774991802?l=busraakdogan.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/blogspot/fMBu/~3/NraOPrbinBI/ey-ogul-sen-cann-kymetli-mi-sanrsn.html</link><author>noreply@blogger.com (Büşra Akdoğan)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">4</thr:total><feedburner:origLink>http://busraakdogan.blogspot.com/2009/08/ey-ogul-sen-cann-kymetli-mi-sanrsn.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8414026772632631169.post-2571764570249300764</guid><pubDate>Fri, 28 Aug 2009 11:57:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-08-28T15:21:24.224+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Kişisel</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Hakkımda</category><title>Kreatif Blogger Ödülü</title><description>&lt;div&gt;Kreatif Blogger ödülüne beni layık gören Bevren'e teşekkür ederim. &lt;a href="http://bevren.com/"&gt;Bevren&lt;/a&gt;'in bloguna &lt;a href="http://bevren.com/"&gt;http://bevren.com&lt;/a&gt; adresinden ulaşabilirsiniz.  &lt;div&gt; &lt;p&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5374983711251136706" style="margin: 0px auto 10px; display: block; width: 185px; height: 200px; text-align: center;" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_pltsVXmSFK8/SpfHNR6igMI/AAAAAAAAAC4/v1g-dEvhLbc/s400/odul.jpg" border="0" /&gt;&lt;/p&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ödülün 7 kuralı&lt;/span&gt;:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1) Sizi ödüllendirene teşekkür edin.&lt;br /&gt;2) Sizi ödüllendirenin blog linkini  yayınlayın.&lt;br /&gt;3) Ödülün logosunu yayınlayın&lt;br /&gt;4) 7 yaratıcı blogeri  ödüllendirin&lt;br /&gt;5) Bu 7 bloğun linklerini yayınlayın&lt;br /&gt;6) Ödellendirdiklerinizi  bundan haberdar edin&lt;br /&gt;7) Kendiniz hakkında 7 ilginç şey yazın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ödüllendirdiğim Bloggerlar:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Bilgisiz - &lt;a href="http://www.bilgisiz.org/"&gt;http://www.bilgisiz.org/&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;2. Rouge - &lt;a href="http://ladiaboliquerouge.blogspot.com/"&gt;http://ladiaboliquerouge.blogspot.com/&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;3. Medusa - &lt;a href="http://spirit-perversum.blogspot.com"&gt;http://spirit-perversum.blogspot.com&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;4. Delirapunzel - &lt;a href="http://delirapunzel.blogspot.com/"&gt;http://delirapunzel.blogspot.com/&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hakkımda 7 ilginç şey:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Bazen insanlar gerçekten deli olduğumu düşünüyorlar. Çünkü öyle davranıyorum.&lt;br /&gt;2. Eski Türk filmerine bayılıyorum.&lt;br /&gt;3. İlk bakışta çok ukala ve soğuk görünüyorum. Ama hiç de öyle değilim.&lt;br /&gt;4. Yemek yapmaktan hiç hoşlanmadığım için özellikle evde kimsenin olmadığı zamanlarda dışarıdan yemek söylemek en büyük zevklerimden biri.&lt;br /&gt;5. Çok acayip rüyalar görüyorum. Öyle ki bu rüyaları yazsam korku edebiyatı yazarlarıyla yarışabilir.&lt;br /&gt;6. Hayalgücümü olmayan şeyleri düşlemekte değil olma ihtimali olan şeyleri düşlemekte de fazlasıyla kullanabilirim. Aklıma kötü kötü şeyler getirip onlara inanabilirim. Kontrol tamamen bende.&lt;br /&gt;7. Misafir ağırlamak konusunda biraz beceriksizim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt; &lt;/p&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8414026772632631169-2571764570249300764?l=busraakdogan.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/blogspot/fMBu/~3/xF-TK4cvhSM/kreatif-blogger-odulu.html</link><author>noreply@blogger.com (Büşra Akdoğan)</author><media:thumbnail url="http://1.bp.blogspot.com/_pltsVXmSFK8/SpfHNR6igMI/AAAAAAAAAC4/v1g-dEvhLbc/s72-c/odul.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">3</thr:total><feedburner:origLink>http://busraakdogan.blogspot.com/2009/08/kreatif-blogger-odulu.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8414026772632631169.post-4693182133419537238</guid><pubDate>Mon, 24 Aug 2009 21:08:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-08-25T00:50:23.310+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Kadın</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Hayatın Orta Yerinden</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Subjektif Yaklaşımlar</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Toplum</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Kitap</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Edebiyat</category><title>Bin Muhteşem Güneş</title><description>&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SpMHP5i9zqI/AAAAAAAAAWE/uqytVx9yYF0/s1600-h/bin_muhte%C5%9Fem_g%C3%BCne%C5%9F.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 291px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5373646750110043810" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SpMHP5i9zqI/AAAAAAAAAWE/uqytVx9yYF0/s400/bin_muhte%C5%9Fem_g%C3%BCne%C5%9F.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt; &lt;em&gt;“Bunu öğren, kafana iyice sok, kızım,” dedi Nana. “Pusulanın hep kuzeyi gösteren ibresi gibi, bir erkeğin suçlayan parmağı da daima, mutlaka bir kadını gösterir. Her zaman. Bunu hiç unutma, Meryem.”&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle diyordu Meryem’e annesi. Ne yazık ki Meryem’in kendi hayatında da, tanık olduğu hayatlarda da pek çok kez doğrulanacak olan bu söz, romanın her sayfasında kendini hissettiren bir gerçekliğe vurgu yapıyor. Romanın her sayfası aynı yeri işaret ediyor: Afganistan’da kadın olmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SpMHfe146HI/AAAAAAAAAWM/U0bfawKed5Y/s1600-h/a+thousand+splendid+suns.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 130px; FLOAT: left; HEIGHT: 200px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5373647017819564146" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SpMHfe146HI/AAAAAAAAAWM/U0bfawKed5Y/s200/a+thousand+splendid+suns.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;“Bin Muhteşem Güneş” Khaled Hosseini’nin ikinci romanı. (İlki Uçurtma Avcısı) 2008 yılında Everest Yayınları tarafından Türkiye’deki okurlara sunulmuş. Temelde Afganistan’ın değişim süreci boyunca Afgan kadınlarının yaşadıklarına değinilmiş. Uçurtma Avcısı’ndan farklı olarak bu kez Afganistan’daki siyasi çalkantılar hikayeler arasında çok daha fazla kendini hissettiriyor. Burnumuzun dibinde olup bitenlerden bihaber yaşadığımız çok yakın dönemleri, Afganistan Kadınlığı ile beraber yansıtıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meryem annesi ile şehirden uzak bir kulübede yaşayan toplumdan soyutlanmış bir çocuktur. Büyük şehre gitmenin, babası ile birlikte olmanın hayalini kurarak büyümüştür. Meryem’in annesi, Nana, kızına ölesiye bağlı ancak bir o kadar da sorunlu bir kadındır. Meryem ise baskın annesi ile pısırık, korkak babası arasında sıkışmış meraklı bir çocuktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Leyla ağabeylerinin gölgesinde yaşamak zorunda kalan, babasının çok sevdiği annesinin ise pek görmediği çok güzel bir kızdır. Babası, Leyla’nın eğitimine çok önem vermektedir. Leyla için belki de hayattaki en önemli şeylerden biri okumak ve ülkesine faydalı işler yapmaktır. Leyla’nın mahalledeki çocukluk arkadaşı Tarık ile yakın ilişkisi zamanla aşka dönüşür. Afganistan’da süren savaş Leyla’yı, ailesini, Tarık’ı farklı yönlere savurur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birbirinden çok farklı karakterlere sahip bu iki kadın, Leyla ve Meryem, savaşın ortasında istemeden de olsa ortak bir nokta da buluşurlar. Bu noktadan sonra gittikçe acımasızlaşan hayat, Leyla ve Meryem için daha da ağırlaşır. Hapsoldukları evde her türlü aşağılanmaya, fiziksel ve cinsel şiddete mazur kalırlar. Bir yandan devam eden savaş, nefes alma haklarını da ellerinden aldığında yaşananlar dayanılmayacak hale gelir. Tüm yaşananlar boyunca Leyla ile Meryem birbirlerine hep destek olurlar. Meryem’in bir zamanlar en büyük isteği annesi ile yaşadığı o izole kulübeden kurtulmaktır ancak hayat Leyla ile Meryem’in başına öyle işler açar ki iki kadının tek isteği şehirden uzak bir yerde küçük bir evde yaşamak olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erkeklerin hatalarının kadınlara biçilmesi sebebiyle hayattan uzak yaşadığı günlerden kurtulmak Meryem’in hayatında hiçbir şeyi değiştirmeyecektir. Şehrin ortasına düştüğünde bile Meryem, hep kaybeden, horlanan, aşağılanan, sabreden olmak zorundadır. Leyla ise bütün gelecek hayallerine, iyi aile yaşantısına, güzel bir aşka ve sevgiliye sahip olmasına rağmen belki de hiç suçlu olmadığı olayların cezasını üstlenen kadınlardan biridir. Nana haklıdır. Gerçekten de bir pusulanın sürekli kuzeyi göstermesi gibi bir erkeğin suçlayan parmağı hep bir kadını gösterir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SpMHp2Nh0dI/AAAAAAAAAWU/QjNlCfD_MT8/s1600-h/a_thousand_splendid_suns.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; FLOAT: left; HEIGHT: 200px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5373647195891421650" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SpMHp2Nh0dI/AAAAAAAAAWU/QjNlCfD_MT8/s200/a_thousand_splendid_suns.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;Uçurtma Avcısı için “okumalısınız” demiştim. Bin muhteşem güneş için “&lt;strong&gt;Mutlaka okumalısınız&lt;/strong&gt;” diyorum. Üslubun yine akıcı olduğundan şüpheniz olmasın. Kadın hakları, eşitlik, annelik, kadınlık üzerine benzerlik ve farklılıklar adına çok şey bulabileceğiniz bir kitap bu. Ancak daha da önemlisi bu kitap, çok yakın zamanlarda yaşanmış olan hala da yaşanmakta olan dünya gerçeklerini aslında hiç bilmiyor olduğumuzun kanıtı. Kitabın en acıtıcı yanı, Leyla’nın ve Meryem’in gerçekliği, Leyla ve Meryem’in gerçek olma ihtimali, aramızda bulunma olasılığı. Batı’nın ve Doğu’nun farklı görünüşteki dayatmalarının, aşağılamalarının aynı yere çıkışı. Bütün kadınların dayanmaları gerekenlerin hep aynı başların altından çıkması. Birbirini tanımayan, hiç tanımayacak olan kadınları kardeş yapan acıların ortaklığı. Ve bazı kadınların diğerlerinden farklı olarak hala nasıl işkenceye maruz kaldıkları. Hepsi aynı işaretin sonucu. Erkeklerin suçlayan parmaklarının işaret ettiği suçlu: kadın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Afganistan duvarlarının ardındaki “Bin Muhteşem Güneş”i görmek ve tanımak için bu kitabı mutlaka okuyunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Özgün İçerik Kodu: 04B5DFDF782F9D0F9BC5F6B77BEFFCED6DC16DD2&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8414026772632631169-4693182133419537238?l=busraakdogan.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/blogspot/fMBu/~3/5NTahc-8JA4/bin-muhtesem-gunes.html</link><author>noreply@blogger.com (Büşra Akdoğan)</author><media:thumbnail url="http://2.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SpMHP5i9zqI/AAAAAAAAAWE/uqytVx9yYF0/s72-c/bin_muhte%C5%9Fem_g%C3%BCne%C5%9F.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">5</thr:total><feedburner:origLink>http://busraakdogan.blogspot.com/2009/08/bin-muhtesem-gunes.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8414026772632631169.post-4188903673864672967</guid><pubDate>Fri, 21 Aug 2009 22:28:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-08-22T01:39:06.208+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Hayatın Orta Yerinden</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Subjektif Yaklaşımlar</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Kitap</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Edebiyat</category><title>Uçurtma Avcısı</title><description>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/So8h-HbyN1I/AAAAAAAAAV8/CLoySiZc32k/s1600-h/ucurtma_1249598191.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 222px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/So8h-HbyN1I/AAAAAAAAAV8/CLoySiZc32k/s400/ucurtma_1249598191.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5372550231507482450" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Uçurtma Avcısı (The Kite Runner), Afgan kökenli Amerikalı yazar Khaled Hosseini’nin ilk romanı. 2003 yılında yazılan kitap 2004 yılında Everest Yayınları tarafından Türkiye’de yayınlanmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kitabın ne ismi ne de kapak resmi ilgimi çekmişti. Kitabı, kardeşimin edebiyat öğretmeninin tavsiyesi ile aldık. Kitabın arkasını okuduğumda da bu kadar ilginç olabileceği aklıma gelmemişti. En çok satanlar listesinde olması edebiyatseverler açısından bir kitap için her zaman bir dezavantaj olmuştur. Ancak salt en çok satanlarda uzun süre ilk sırada kaldığı için bir kitabı reddetmek de benim anlam verebildiğim bir davranış değil. Bir kitap en çok satanlar listesinde çok iyi pazarlanıyor olsa da gerçekten iyi bir kitap olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uçurtma Avcısı edebi açıdan çok doyurucu bir kitap değil. İngilizcesini okumadım ama en azından Türkçe çevirisinden anladığım kadarı ile edebi bir roman olarak da yazılmamış. Ancak fazlasıyla gerçek, sürükleyici ve yüzleştirici bir roman.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emir ve Hasan Kabil’de birlikte büyüyen iki çocuktur. Emir sevilen, sayılan, baskın karakterli, idealist ve zengin bir babanın oğludur. Hasan ise Baba ve Emir’in hizmetinde çalışan Ali isimli hizmetkarın oğludur. Emir ile Hasan arasında sosyal sınıf farkı yanında etnik fark da vardır. Emir bir Peştun iken Hasan ise bir Hazara’dır. Baba, oğlu Emir ile hizmetkarının oğlu Hasan’ı birbirinden ayırt etmeden sever ancak iki çocuk arasındaki sınıf farkı hayatlarının her döneminde kendini hissettirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hasan, arkadaş olmalarına rağmen Emir’in hizmetkarı konumundadır. Emir’e sürekli “Emir Ağa” şeklinde hitap eder. Ağasına çok bağlı, sadakati şiar edinmiş bir hizmetkardır. Emir ise babasının baskın karakteri altında ezilen, vicdanı asla rahat etmese de ezildikçe Hasan’ı ezen bir çocuktur. Ancak Emir ne yaparsa yapsın Hasan’ın ağasına olan bağlılığı son bulmaz. Emir, Hasan’ın sadakati altında eziliyor olsa da, yaptıklarından, yanlışlarından dolayı vicdan azabı çekiyor olsa da 38 yaşına kadar doğruyu yapmayı asla başaramaz. Hep korkak, yalancı konumundadır. Yapmadığı her şeyde, sebep olduğu her olayda aklına Hasan’ın sadakati gelir. Aklına geldikçe kendini kötü hisseder Emir; ama hiçbir şey yapmamaya devam eder. &lt;span style="font-style: italic; font-weight: bold;"&gt;“Bin tane iste, senin için yakalayayım!”&lt;/span&gt; der Hasan. Ama Emir bunun karşısında en ufak bir cümleyi bile kurmaktan acizdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Afganistan’dan Rus askerlerinin çekilmesinden sonra Taliban yönetimine giren Afganistan’ın değişimi anlatılırken hayatları farklı yönlerde ilerleyen Hasan ve Emir’in birbirlerinden habersiz ama asla birbirlerini unutmadan yaşadıkları da anlatılır. 38 yaşındayken bir gün Emir, bütün hayatının bir yalan üzerine kurulu olduğunu anlar. Bütün hayatını gözden geçirir ve yapması gerekenler hakkında bir karara varır. Yıllardır erteledikleri ile yüzleşir ve hak ettiğini düşündüğü cezayı çektikten sonra hayatına yeni bir yön verir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın akıcılığı, gerçekçiliği yanında benim en çok ilgimi çeken tarafı ise hikayenin Emir’in dilinden anlatılıyor olmasına rağmen okuyucunun bir türlü Emir’e sempati besleyememesi. Tüm pişmanlıklarına, vicdan azabına ve sonunda cezasını çekmesine rağmen Emir, okuyucunun gözünde hala pısırık, korkak, içten pazarlıklı, bencil ve şımarıktır. Hem tanıdık karakterler içermesi, tanıdık olayları anlatması hem de bilmediğimiz, tanımadığımız bir dünyanın kapılarını aralaması bakımından Uçurtma Avcısı oldukça sürükleyici ve faydalı bir roman. Okumanızı tavsiye ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerikalı’ların bu kitabı bu kadar yüceltmelerinin sebebi ise daha önce &lt;a href="http://busraakdogan.blogspot.com/2009/03/batnn-sefaletle-imtihan.html"&gt;“Milyoner”&lt;/a&gt; filmi ile ilgili yazımda değindiğim sebepler ile aynı:&lt;br /&gt;Gerçeğini görme, inkar et, aşağıla. Kitabına/filmine değer ver. Vicdanını rahatlat.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerikalı’ları da çok satan listelerini de boşverin. Siz okuyup ne anladığınıza odaklanın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Kitabın filmi de çekilmiş. &lt;a href="http://www.sinemalar.com/film/2944/Ucurtma-Avcisi/"&gt;Uçurtma Avcısı&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;Özgün İçerik Kodu: 752A96A23052A3E8451C0FCCBDA0C73654099855&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8414026772632631169-4188903673864672967?l=busraakdogan.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/blogspot/fMBu/~3/MkK0bLyLjKo/ucurtma-avcs.html</link><author>noreply@blogger.com (Büşra Akdoğan)</author><media:thumbnail url="http://4.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/So8h-HbyN1I/AAAAAAAAAV8/CLoySiZc32k/s72-c/ucurtma_1249598191.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">2</thr:total><feedburner:origLink>http://busraakdogan.blogspot.com/2009/08/ucurtma-avcs.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8414026772632631169.post-1810019823670497891</guid><pubDate>Mon, 17 Aug 2009 17:03:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-08-17T20:52:05.529+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Hayatın Orta Yerinden</category><title>17 Ağustos</title><description>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SomTJ5xeifI/AAAAAAAAAVs/p5wEp4Fbl3c/s1600-h/deprem1.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 305px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SomTJ5xeifI/AAAAAAAAAVs/p5wEp4Fbl3c/s400/deprem1.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5370985828952476146" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Dün gece saat 03:30 civarında çöp atmak için mutfak balkonuna çıktım. Karşı komşu balkonda oturuyordu. Karşı komşumuz buraya taşınmadan önce Yalova-Çınarcık'ta oturuyormuş. Kadın, eşi, bir kızı ve oğlu Rize'de tatildeyken geri kalan 4 çocuğu Çınarcık'ta evlerindelermiş. 17 Ağustos depreminde Çınarcık'taki evlerinde kalan 4 çocuğunu da kaybetmiş. Vicdan azabı, son kez görememe özlemi, evlat acısı ile geçen 10 yıl... İşte dün gece deprem saatinde o kadın balkonda oturmuş depremde enkaz altında kalıp hayatını kaybeden çocuklarını düşünüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün gün boyunca televizyonlarda 17 Ağustos depremi ile ilgili haberler yayınlandı. Belki 10. yıl olmasının sebebi ile uzun bir süre üzerine 17 Ağustos depremini ilk günkü gibi hissettim. Hem karşı komşumuzun o hali hem de gördüklerim/izlediklerim tekrar tekrar aynı şeyleri düşünmeme sebep oldu. 17 Ağustos depremini yaşayan belki de herkese depremden bir anı kaldı. Belki bir korku, bir zaaf, bir tedirginlik, psikolojik bir rahatsızlık ya da hastalık.&lt;br /&gt;Gölcük depremi gerçekleştiğinde Düzce'deydim. Depremi çok yakından hisseden ve ciddi yıkıma uğrayan yerlerden biriydi Düzce. Daha sonra Düzce depremi ile karşı karşıya kaldığında çok daha büyük bir yıkım yaşamıştı. O dönemde kış mevsimine girmek üzere olduğumuz için hemen hemen her evde soba yanıyordu ve bu durum pek çok konutta deprem sonrası yangın ile sonuçlanmıştı. Bu bakımdan Düzce depremi belki de daha acıydı.&lt;br /&gt;Her iki depremde de depremden en çok etkilenen bölgelerde yaşayan akraba sayım oldukça fazla olmasına rağmen ve çoğu enkaz altından çıkmasına rağmen çok yakın akrabalarımdan ya da arkadaşlarımdan kimseyi kaybetmedim. Ama yıkıma ve acıya çok yakından tanık oldum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yakın zamanda çok değer verdiği ve sevdiği teyzesini kaybetmiş biri olarak başta karşı komşumuzun çocukları olmak üzere 17 Ağustos'ta hayatını kaybedenlere Allah'tan rahmet ve dayanılması çok zor bu acıya dayanabilmeleri için ailelerine  sabır dilerim.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; &lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;Özgün İçerik Kodu: 9E646B2FDBAC4F38555CF4531E12EA6A0C3C1ACA&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8414026772632631169-1810019823670497891?l=busraakdogan.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/blogspot/fMBu/~3/86ZlaJpMap0/17-agustos.html</link><author>noreply@blogger.com (Büşra Akdoğan)</author><media:thumbnail url="http://1.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SomTJ5xeifI/AAAAAAAAAVs/p5wEp4Fbl3c/s72-c/deprem1.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">1</thr:total><feedburner:origLink>http://busraakdogan.blogspot.com/2009/08/17-agustos.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8414026772632631169.post-13184902479385443</guid><pubDate>Thu, 13 Aug 2009 22:04:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-08-14T14:16:02.127+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Yeşilçam</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Sinema</category><title>Yeşilçam sevdası</title><description>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SoSVmR5C9XI/AAAAAAAAAVk/ka-cHnlVYts/s1600-h/ye%C5%9Fil%C3%A7am.JPG"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 288px; height: 400px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SoSVmR5C9XI/AAAAAAAAAVk/ka-cHnlVYts/s400/ye%C5%9Fil%C3%A7am.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5369581140602713458" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Kimden geldi, nereden geldi bu hastalık bilmiyorum. Bir ihtimal ananemden bulaşmış olabilir. Annemi es geçmiş direk bana aktarılmış bir gen olabilir bu. Eski Türk filmlerine karşı ciddi anlamda bir zaafım var. Dikkat, ilgim var demiyorum. Zaafım var diyorum. Bu bir zaaf olmasa hangi aklı başında insan repliklerini artık ezbere bildiği filmleri tekrar tekrar izler ve "Vay anasını ne sosyal mesaj vermişler" diye oturup ağlar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orta 3'te kör olasıca LGS sınavına hazırlanırken gittiğim dersanenin rehberlik hocası "Boş zamanlarında rahatlamak için neler yaparsın?" diye sorduğunda "Kitap okurum, müzik dinlerim" diye cevap vermiştim. Adam da onca öğrencinin boş zamanlarında rahatlamak için ne yaptığını aklında tutamayacağı için önündeki kağıda söylediklerimi not alıyordu. "Türk filmi izlerim, eski Türk filmlerini" dediğimde gözlerini iri iri açarak ilgisini önündeki not aldığı kağıttan eski Türk filmlerine yönlendirince neden eski Türk filmlerini izlediğimi anlamadığını anlamıştım. "Nesini seviyorsun eski Türk filmlerinin?" diye sordu şaşkın ve gerçekten cevap bekleyen bakışlarla.  "Seviyorum çünkü" dedim. "Huzur veriyor. Gerçekçi olmayabilir, oyunculukları ve teknolojileri berbat olabilir ama samimi" dedim.  Şimdi düşünüyorum da sebebini açıklamasam 15 yaşında bir kız gibi Türk filmleri izlememi anlayabilirdi belki hoca. Ama 15 yaşında bir kız gibi Türk filmi izleyip bunu 30 yaşında bir kadın gibi açıklayınca gözlerindeki anlamama ifadesi gitmedi haliylen. Her neyse, o benim filmleri neden izlediğimi anlamadan, ben onun neden bu filmleri izlediğimi anlamadığını anlamadan o günler de geçti gitti. Daha sonra lise yıllarında eski Türk filmlerinden esinlenme bir senaryoyu film haline getirme işine girişmiştik. Hem yönetmen olacaktım hem de çok sevdiğim bir rolü icra edecektim. Ikınsu olacaktım. Yönetmenin daha "y"sini bile başlayamadan müdürden şiddetli bir red cevabı geldi. Ikınsu'ya sıra bile gelmedi.&lt;br /&gt;Özellikle lise yıllarında depreşen Türk filmi sevdam babamın da dikkatinden kaçmadı. "Yakışmıyor sana" dedi gülerek, yarı şaka yarı ciddi. Dedim ki kendime "Ulan neden Türk filmlerini sevdiğimi babam bile anlamadı." Ondan sonra da neden Türk filmlerini sevdiğimi birilerine anlatmaktan vazgeçtim. Bir dönem üniversitede ananemin yanında kalırken eve erken geldiğimde onunla oturup Türk filmi izlerken karşılıklı ağladığımızda yalnızca "Sen de mi?" diye sormuştu. Birbirimize bakmış ve Türk filmlerinde ağlayanlara has özel bir sinerjiyle konuşmadan anlaşmıştık.Sorgulamadı ananem. Kabullendi.&lt;br /&gt;Geçen gün deliler gibi izlemediğim Türk filmlerini indirirken (ne kadar da çoklarmış) fark ettim ki bu iş neredeyse benim için ayrı bir ihtisas alanı olmuş. İzlediğin, ezberlediğin yeter artık, dedim. Yeşilçam günlerini başlattım. İlk seçtiğim filmle ilgili notlar aldım. Aslında seçmek için düşünmeme bile gerek yoktu, açık ara hepsinden önce benim için. İzledikçe, yorumladıkça burada da yayınlayacağım Yeşilçam filmleriyle ilgili yazılarımı. Belki o zaman anlarsınız eski Türk filmlerini neden bu kadar sevdiğimi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;Özgün İçerik Kodu: 3D142D73373C6A850F8D6C26406999F3C4B0C3A2&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8414026772632631169-13184902479385443?l=busraakdogan.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/blogspot/fMBu/~3/OgXWKRyMG9k/yesilcam-sevdas.html</link><author>noreply@blogger.com (Büşra Akdoğan)</author><media:thumbnail url="http://2.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SoSVmR5C9XI/AAAAAAAAAVk/ka-cHnlVYts/s72-c/ye%C5%9Fil%C3%A7am.JPG" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">2</thr:total><feedburner:origLink>http://busraakdogan.blogspot.com/2009/08/yesilcam-sevdas.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8414026772632631169.post-3877304535344175502</guid><pubDate>Wed, 12 Aug 2009 20:18:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-08-12T23:40:33.361+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Kişisel</category><title>ATV'ye vuruluşum</title><description>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SoMoueolnJI/AAAAAAAAAVc/vXaNvxz6Asw/s1600-h/atv.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 200px; height: 132px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SoMoueolnJI/AAAAAAAAAVc/vXaNvxz6Asw/s200/atv.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5369179959718157458" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Her şey o gün onu market çıkışında görmemle başladı. Marketten olağan alışverişimi yapmış sola sapmış evime doğru yol alıyordum ki bir adamla bir kadının kullandığı (2 ayrı) ATV'yi yola çıkarken gördüm. Olduğum yerde bir süre kaldım. "Ben bundan istiyorum" diye kendi kendime mırıldandım. O günden beridir aklım ATV'lerde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında motosikletlerle aram hiç iyi değil. Türkiye gibi bir ülkede İstanbul gibi bir şehirde motosiklet kullanmak ölüme davetiye çıkarmak gibi bir şey. Motosiklet sürücüleri (özellikle kuryeler) şeritten seyretmek zorunda olduklarını unutarak her yere burunlarını sokuyorlar. Araç sürücüleri de (özellikle minibüs ve taksi şöförleri) motosikletlilere eziyet etmek için elinden geleni yapıyor. Bir kaza halinde iki taraf da zarar görebilir ama motosikletlinin şansı ne yazık ki çok çok daha az oluyor. Bir kere Ataşehir'de yürürken bir motosiklet kazasına sahit olmuştum. Arabanın farı bile kırılmazken motosiklet 50m kurye de en az 100 metre öteye fırlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bunların yanında kişisel olarak motosiklet üzerinde denge sorunu yaşamaktan korktuğum için motosikletlere uzağım. Yani aram iyi değil. Sevmiyorum, hoşlanmıyorum. Ama ATV başka. Bir kere bu resimdekinin ve gördüğümün 4 tekeri var. Yere daha bir sağlam basıyor gibi görünüyor. Kesinlikle çok hoş ve cezbedici. Şimdi biraz daha araştırma yapacağım. Belki bir gün alırım.&lt;br /&gt;Hatta kafaya koydum gibi. Şu resimdekine benzer bir ATV'ye elbet bir gün sahip olacağım!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;Özgün İçerik Kodu: 687B3D329BB8A2CC38FD75032CDE0772016C8805&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8414026772632631169-3877304535344175502?l=busraakdogan.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/blogspot/fMBu/~3/2W9uSvZDjh0/atvye-vurulusum.html</link><author>noreply@blogger.com (Büşra Akdoğan)</author><media:thumbnail url="http://4.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SoMoueolnJI/AAAAAAAAAVc/vXaNvxz6Asw/s72-c/atv.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">3</thr:total><feedburner:origLink>http://busraakdogan.blogspot.com/2009/08/atvye-vurulusum.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8414026772632631169.post-749599483973827405</guid><pubDate>Tue, 11 Aug 2009 20:39:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-08-12T00:30:25.003+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Hayatın Orta Yerinden</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Deşifre Ediyorum</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Akıllara Ziyan Davranışlar Dizisi</category><title>Az organize "Gebze Organize"</title><description>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SoHiIJSDv2I/AAAAAAAAAU8/IWTzuyaEyMY/s1600-h/gosb.JPG"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 350px; height: 300px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SoHiIJSDv2I/AAAAAAAAAU8/IWTzuyaEyMY/s400/gosb.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5368820860360834914" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Bugün şu veya bu sebeple yolumun uzandığı yer Gebze Organize Sanayi Bölgesi'ydi. GOSB'ye ilk gidişimiz değildi. 3. ya da 4. olması lazım. Gebze Organize Sanayi'nin yerini bulmak ayrı dert, içinde bir yer bulmak ayrı dert.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Gebze Organize Sanayi Bölgesi'ne nasıl giderim?" diye sorsam herkes şunu söyler:&lt;br /&gt;"Sabancı Üniversitesi'ne doğru düz devam ediyorsun. Sapma falan yok. İşte o yolda düz giderken gişelerden sonra sağa ayrılan sapaklar var ya. İlki Kartal çıkışı. İkinci Çayırova çıkışı. Üçüncü de Şekerpınar. Üçüncüden çıkacaksın. Şekerpınar gişelerinden Gebze Organize'ye çıkarsın."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bana sorsalar ben de böyle tarif ederim. Nitekim bugün de babamla arabanın içinde üçüncü sapaktan gireceğimizi biliyor olmanın ve daha önce gelmiş olmanın verdiği güvenle konuşa konuşa ilerliyorduk.  Sağ şeritte ilerleyen kamyon ve iri araçlar sebebiyle Çayırova sapağı denen 2. sapağı kaçırmışız. Hal böyleyken 3. sapak olan Şekerpınar sapağını 2. sapak sandık. 3. sapağın levhasına hem Çayırova hem de Şekerpınar yazmak hangi aklın ürünüydü bilemiyorum. Her kimse o kişi, bugün bana/bize ettiği eziyetler yüzünden kendisine teşekkür edeceğim. Herkesin 120km/sa hızla seyrettiği bir yolda sapak levhasının önünde durup düşünme şansımız yoktu elbette. Saydığımız 2. sapak oluşunun üzerine levha üzerinde Çayırova yazması da eklenince "Burası herhalde 2. sapak. 3. de ilerdedir." diye düşündük.&lt;br /&gt;Hayatımızın hatasını yapmışız. 3. sapağı geçince sapma olasılığı ortadan kalkıyormuş. O noktadan sonra artık sapıtma evresine adım atılıyormuş. Dakikalarca hüzünlü gözlerle sağa bakıp bir sapak arayarak ilerledik. Gitmemiz gereken yere de belirli bir saatte varmamız gerekiyordu ama doğru sapağı kaçırdığımızı anladığımızda o belirli saate daha 45 dakika olduğu için çok kaygılanmadık. Gelin görün ki en yakın sapağa uzanan yol uzadıkça uzadı. Nihayet sonunda sağda Gebze sapağını gördük. "Tamam" dedik. "Gebze'nin içinden yol vardır herhalde. GOSB Levhası falan koymuşlardır." Koymuşlar koymasına da nereye koymuşlar acaba? Gebze'nin içine giden yolda ilerleyişimiz uzadıkça sinirlerimizde lokasyon değişiklikleri görülmeye başladı. Az ileride üzerinde Gebze yazan bir levha gördüm. Babam da o yolun Gebze'nin içine gidiyor olabileceğini bizim düz devam etmemizin daha mantıklı olacağını söyledi. Hiçbir fikrim olmadığı için evet, olabilir dedim. Geri dönüş yolunun Gebze sapağını geçtik ve daha 2 dakika geçmemişken yanımızdan akan yolda GOSB'un levhasını gördüm. Tabi ki geri dönme şansımız yoktu. "Evet çok mantıklı bir yere koyulmuş bu levha" dedim. Gebze Organize'ye gitmeyi biliyorsan yani nereden sapacağını biliyorsan çok faydalı olabilirmiş! Yapacak bir şey kalmadığından levhalara göre Bayramoğlu'na doğru ilerlemeye başladık. Amacımız tekrar gişelere çıkıp lanet olası sapağa ulaşmak. Bu arada zamana karşı yarış da başladı. Orada olmamız gereken zamana 10 dakika kalmışken gişelere geldik. Gişeleri geçince bu işte bir gariplik olduğunu sezdik. Sabancı Üniversitesi solumuzda olması gerekirken sağımızda kaldı. Ve beklenen cümle babamdan geldi: "Şekerpınar sapağı yine geride kaldı."&lt;br /&gt;Bu cümleden sonra yeni bir mücadele zamanı başladı benim için. Bol sayıda telefon görüşmesi ile gerekli ayarlamaları yapmaya çalıştım. Bu arada babam tekrar geri dönüş yoluna koyuldu. 40 yıllık şöför olarak bir sapak yüzünden Gebze organize'nin etrafında 40 dakikadır dolaşıyor olmak gururuna dokundu. Bu kez artık İstanbul'a dönmeye karar vermiş. Tekrar geri İstanbul'a dönüp gişelerden geçtik ve sapakları saymaya başladık! Zaten kaç tane gişeden geçtik, kaç kere o OGS cihazını cama yukarı doğru tuttum hatırlamıyorum! Bu kez babam 3.yü beklemedi ve 2. sapaktan içeri daldı. "Buradan nasılsa çıkarım ama şu lanet yoldan sapmazsan bir daha çıkamıyorsun" dedi. Sapmak çözüm değil. Yoldan görsen bile  saptıktan sonra da Gebze Organize Sanayi'ye çıkmak kolay değil. Ufak uğraşlar sonucunda amacımıza ulaştık. Bu süreç içinde telefonda gerekli ayarlamaları da yaptım. Bu kadar maceradan sonra işimiz halloldu neyse ki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki bütün bu tantananın sorumlusu kim sizce?&lt;br /&gt;3. sapağın önüne bir adet GOSB levhası dikmeyen Gebze Organize Sanayi Bölgesi yönetimi tabi ki! Anayol üzerinde her yere İstanbul Park levhası konulabildiğine göre GOSB'unki de koyulabilir. Sağolsunlar, içeriye levha koymuşlar ama  o kadar içeriye koymuşlar ki o levhaları ancak oraya gitmesini bilenler görebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim yanımda babam vardı. Neredeyse 40 yıldır araba kullanıyor. İstanbul'un içini ve yakın şehirlere kadar şehirlerarası yolları adı gibi bilen biri. Ya benim gibi ehliyetini yeni almış biri tek başına gidiyor olsaydı? Ya hiç yol bilmeyen biri gidiyor olsaydı? Ya yabancı biri, İstanbul'u hiç bilmeyen biri gidiyor olsaydı? Çemberler çizerek bir yere varamadan saatlerce dolanıyor olurdu muhtemelen. 3. sapağı kaçırdığımız andan gitmek istediğimiz yere varana kadar tam bir saat geçti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Koskoca Gebze Organize Sanayi Bölgesi dersiniz değil mi? Değilmiş işte. Sevmedim ben bu Gebze Organize'yi. Hiç organize değilmiş. Bir levha koyamamışlar kör olasıcalar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;Özgün İçerik Kodu: 9966D7A6199FD056D754682685EEBAE2354C4EEE&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8414026772632631169-749599483973827405?l=busraakdogan.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/blogspot/fMBu/~3/vYbmwigCm7Y/az-organize-gebze-organize.html</link><author>noreply@blogger.com (Büşra Akdoğan)</author><media:thumbnail url="http://3.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SoHiIJSDv2I/AAAAAAAAAU8/IWTzuyaEyMY/s72-c/gosb.JPG" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total><feedburner:origLink>http://busraakdogan.blogspot.com/2009/08/az-organize-gebze-organize.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8414026772632631169.post-4262953000440512045</guid><pubDate>Mon, 10 Aug 2009 20:35:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-08-10T23:43:20.646+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Hayatın Orta Yerinden</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Subjektif Yaklaşımlar</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Finans</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Toplum</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Meslekler</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Ekonomi</category><title>Pazarlama ile pazar arasındaki fark</title><description>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SoCFv4Sg-FI/AAAAAAAAAU0/cnBSDhH9b_M/s1600-h/pazarlama.JPG"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 239px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SoCFv4Sg-FI/AAAAAAAAAU0/cnBSDhH9b_M/s400/pazarlama.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5368437813436020818" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Pazarlamayı gündelik yaşamda sık sık yaşadığımız/kullandığımız ama bir ürünün/hizmetin pazarlanması hakkında en ufak bir fikrimizin bile olmadığı zamanlar vardı. Sonra pazarlama diye bir şeyin olduğunu öğrendik. Dünyada bile yeni yeni akademik birimleri oluşmaya başlamış bir alan için Türkiye’de meslek etiğinden, kurallardan, prensiplerden bahsetmek mümkün değil. Bu sebeple pazarlama sık sık pazarlamacı olmayanların diline dolanır. Ülkemizin “sat ama üretmesen de olur” prensibiyle çuvallayan, batan binlerce firmasının varlığının bile etkileyemediği piyasanın dengesiz maaşları, teknik işlerde çalışanlar ile pazarlamada çalışanlar arasındaki uçurumu gittikçe derinleştiriyor.&lt;br /&gt;&lt;p&gt;Birden fazla mühendisin aynı ortamda bulunması halinde birincide, olmadı ikincide o da olmazsa üçüncü muhabbette mutlaka konuşulan bir konudur bu. İki mühendis bir araya gelirse mutlaka ülkemizde pazarlamacılara/satışçılara verilen değer bir bir anlatılır, buna karşılık mühendislerin ne şartlarda ne maaşlara çalışmaya mecbur bırakıldığından bahsedilir. “Kimsenin maaşında gözümüz yok ama çok adaletsiz bir düzen” diye konuşmanın sonuna iyi niyetler eklenir. En sonunda “Ama mühendisler de kendi işlerini kurabilir” düşüncesiyle avunulur. Her mühendis gibi benim de zihnimi sık sık meşgul eden bir konu bu. Kriz olsun olmasın şirket zarar ettiğinde &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;ürünleri satamayan satışçıların değil de ürünü üreten, satmaya hazır hale getiren mühendislerin ilk elden çıkarılanlar olması yemek arası – masa başı mühendis tezlerini doğrular nitelikte.&lt;/span&gt; Son birkaç gündür bu konu olması gerektiğinden daha fazla zihnimi kurcalıyor. Bugün yine günlük olağan yüzleşme-sorgulama mesaimde masamın başında sandalyemde oturmuş şirket içi organizasyonel yapılar üzerine düşünüyordum. Sıra tam pazarlamaya gelmişken dışarıdan gelen bir ses gözümün önünde şimşekler çakmasına neden oldu.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Pazartesi günleri odamın penceresinin baktığı sokakta semt pazarı kuruluyor. Gürültü, patırtı, araba sesleri, çocuk sesleri birbirine giriyor ama bu durum her hafta tekrarlandığı için artık fark etmiyorum. İşte tam pazarlama üzerine tezler geliştirirken pazardan bir adamın sesi diğer pazarcıların sesini ezerek kulağıma ulaştı.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;“Gel abla, geeeeeeel. Bakmadan geçme. Almadan gitme. En iyisi burda.”&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;O an dedim ki kendime “Tez yazmaya, aklını yormaya değmez. Her şeyin özünde yine aynı şey var.”&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Pazarlamanın semt pazarında mal satmaktan hiçbir farkı yok. Çok sesi çıkan çok ilgi çekiyor. Çok bağıran çok kazanıyor. Bu yüzden pazarcılar, çiftçiden çok kazanıyor. Çünkü çiftçinin sesi çıkmıyor. Çünkü Halime teyze çiftçiyi değil pazarcıyı biliyor!&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Özgün İçerik Kodu: 5033F5E178C3D3401E73524B3F321C48A7494504&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8414026772632631169-4262953000440512045?l=busraakdogan.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/blogspot/fMBu/~3/Kr3heJMT94E/pazarlama-ile-pazar-arasndaki-fark.html</link><author>noreply@blogger.com (Büşra Akdoğan)</author><media:thumbnail url="http://2.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/SoCFv4Sg-FI/AAAAAAAAAU0/cnBSDhH9b_M/s72-c/pazarlama.JPG" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total><feedburner:origLink>http://busraakdogan.blogspot.com/2009/08/pazarlama-ile-pazar-arasndaki-fark.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8414026772632631169.post-7156856575772663953</guid><pubDate>Sun, 09 Aug 2009 21:57:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-08-10T01:03:44.220+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Hayatın Orta Yerinden</category><title>Gerçeküstü anlar</title><description>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/Sn9HV9CFOII/AAAAAAAAAUs/fgkvFiED6jQ/s1600-h/twin_ghost.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 312px; height: 400px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/Sn9HV9CFOII/AAAAAAAAAUs/fgkvFiED6jQ/s400/twin_ghost.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5368087723335039106" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;İnsanın başına bazen öyle şeyler gelir ki gerçekliğine inanamaz. Başa gelenlerin gerçekliği şüphesizdir ama akıl başa gelenlerin kendi başına geldiğini kabul etmemekte direnir. Öyle garip bir haldir ki bu sanki ruhunuz bedeninizden çıkmıştır, yukarıdan bir yerlerden başınıza gelenleri eliniz kolunuz bağlı izler vaziyettesinizdir. Yaşanan an gerçekliğini yitirmiştir. Bir film sahnesi, bir rüya, bir kitap sayfası olma ihtimali gerçekten yaşanıyor olma ihtimalinden yüzlerce kez daha yüksektir. İşte bu anlardan net hatırladığım bir kaç tane var. Biri, babamla mutfak masasında yemek yerken yaptığım o konuşma. Bir diğeri teyzem öldüğünde geçirdiğim günlerde yaşadıklarım. Son olarak da toplantı masasının başında yapılan o konuşma. O zamanlarda ne ben bendim ne de söylediklerim benimdi. Hiçbir duygu, hareket, davranış, sözcük bana ait değildi. Ben yukarıda izleyendim. Benim yerime biri üzerine düşeni yapmak için olmam gereken yerlerdeydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve işte bugün yine aynı şey oldu. Annem evde olmadığı için yemek yapma görevi üzerime kalmıştı. Patatesleri haşlamak için mutfağa gitmiştim. Patatesler haşlanırken bir yandan da vakit kaybı olmasın diye mutfak masasında kitap okuyor, kağıtlara notlar alıyordum. İşte o anda ruhum sanki bedenimden ayrılıp yukarılara yükseldi. Ruhumun yukarılardan gördüğü sahnede, çatallı tokayla arkadan topuz yapmaya çalıştığı saçlarından yüzüne düşenleri üfleyerek “P&amp;amp;G’nin 165 Yıllık Serüveni”ni okuyan, bir yandan okuduklarını not alırken bir yandan da patateslerin haşlanmasını bekleyen bir kız vardı. Sahnede birbiriyle uyumsuz nesneler vardı. Yolunda gitmeyen bir şeylerin varlığının kokusu, ait olma olgusunu altüst eden bir varoluşun izleri vardı. Bir yerde sorun vardı ama neredeydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında sorunun yeri belliydi de çözüme biraz daha zaman vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;Özgün İçerik Kodu: 747EDA2A10F74EE6E6EABC720154FD205335E92A&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8414026772632631169-7156856575772663953?l=busraakdogan.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/blogspot/fMBu/~3/GaWSa-F5SMo/gercekustu-anlar.html</link><author>noreply@blogger.com (Büşra Akdoğan)</author><media:thumbnail url="http://2.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/Sn9HV9CFOII/AAAAAAAAAUs/fgkvFiED6jQ/s72-c/twin_ghost.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total><feedburner:origLink>http://busraakdogan.blogspot.com/2009/08/gercekustu-anlar.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8414026772632631169.post-193134197333969921</guid><pubDate>Sat, 08 Aug 2009 21:57:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-08-09T01:29:36.339+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Hayatın Orta Yerinden</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Medya</category><title>Cumhuriyet Kadını'nın ta kendisi ile Özgür Kadın(!)'ın kavgası</title><description>Sayfamı takip edenler ve yakın arkadaşlarım bilirler ki son bir ayımı üzücü, can sıkıcı, yorucu hatta yer yer hayattan bezdirici ağır darbelerle geçirdim. Ve bunun için de bir süre önce &lt;a href="http://busraakdogan.blogspot.com/2009/07/ahdm.html"&gt;"Ahdım"&lt;/a&gt; başlıklı yazımda biraz zamana ihtiyacım olduğunu belirttim. Aslında hala zamana ihtiyacım var ama nispeten daha boş zamanları yaşadığımdan teyzemin yoğun bakımda yattığı süreç içerisinde gözümden kaçmayı başaramayan bir olayı (daha doğrusu bir atışmayı) yazacağım bugün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önce &lt;a href="http://busraakdogan.blogspot.com/2009/06/cplaklgn-ozgurluk-ve-sanatla-iliskisi.html"&gt;“Çıplaklığın özgürlük ve sanatla ilişkisi”&lt;/a&gt; başlıklı yazımda değindiğim konu, Ayşe Arman’ın Hello dergisine soyunmasıyla farklı bir zeminde yine yazıma konu olmuştu. &lt;a href="http://busraakdogan.blogspot.com/2009/06/insanmz-ayse-arman-diyor-cunku.html"&gt;“İnsanımız Ayşe Arman diyor çünkü”&lt;/a&gt; başlıklı yazımda Arman’ın Nihat Odabaşı’na verdiği çıplak pozlara halkımızın ilgisini yorumlamıştım. Bu olayın etkisi daha geçmemişti ki Ayşe Arman sosyolojik bir araştırma yapmaya karar verip mahalle baskısını test etmeye niyetlendi. İşte tam bu dönemde teyzem rahatsızlandığı için bu konuyla ilgili bir şey yazamadım. Arman’ın çalışmasını değerlendirmek gerekirse ciddi, akademik, sosyolojik bir araştırma olduğunu elbette söyleyemeyiz. Kendisi de bu iddiada değildi zaten. Dolayısıyla Ayşe Arman bakış odaklı bir araştırmayı okuduğumuzu göz önünde bulundurarak yorumlarsak kendi çapında bir şeyler yaptığı için Ayşe’yi suçlayamayız. Şahsi fikrim bu araştırmanın sonuçlarının bu kadar abartılmaması gerektiği yönünde; fakat belirli bir bakış açısını yansıttığı gerçeği de göz ardı edilmemeli. Aşağıda değineceğim konuya gelmeden önce belirtmek isterim ki beni tanıyanların çok yakından bildiği gibi Ayşe Arman ile yıldızımız pek barışık türden değil ve yıldızlarımız barışacak gibi de durmuyor. Ama bu olaylarda Ayşe’nin üzerine fazla gidildiğini düşünüyorum. Sonuçta söz konusu kişi Ayşe Arman. Kendisini gazeteci yerine koymayan binlerce insan varken, gazeteciliğine de şahsına da saygı duymayan binlerce insan varken bu kadar abartmamak gerekir. İşte şimdi değineceğim ve yoğum bakımda teyzem hayat mücadelesi verirken bile beni kahkahalarla güldürebilen eleştirinin sahibi, kantarın topuzunu kaçırmakta Mine Kırıkkanat, Bekir Coşkun ve türevleri ile ilk sıraları paylaşacak bir köşe yazarımız: Ruhat Mengi. Çok bilmiş tavırları, durmadan kendini övmesi, kendini her alanda bilirkişi ilan edip fetvalar vermesi, insanların aileleri ve hassas olduğu konularla dalga geçmesi ya da bu konuları sürekli deşifre etmesi ile köşe yazarı skalasında yerini çoktan almış durumda. Hatta birçoğu hakaret konusunda onu sollarken onun gözü, 14 yaşında çocukların psikolojisiyle oynayacak kadar döner. Örnek isterseniz, Müjde Nişanyan – Sevan Nişanyan arası bok kavanozu skandalı hakkında Mutlu Tönbekici’nin yazılarını inceleyebilirsiniz. Bu mevzuda da aynısını yapmış, hiç ilgisi olmamasına rağmen Ayşe Arman’ın annesini tartışmanın içine katmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/Sn36wynLgFI/AAAAAAAAAUk/fKlEHODfQ3E/s1600-h/ruhat_ayse.JPG"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 135px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/Sn36wynLgFI/AAAAAAAAAUk/fKlEHODfQ3E/s400/ruhat_ayse.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5367722047022268498" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Ayşe Arman, tesettüre girip İstanbul’un kalbur üstü mahallerinde, mini elbiseler giyip muhafazakar mahallelerinde dolaşarak izlenimlerini yazmaya başladıktan sonra Ruhat Mengi,” Mahalle baskısı mı? Espri herhalde!” başlıklı bir yazı yazmış. Oldukça zorlama çıkarımlarıyla bezenmiş yazısından bir bölümü aşağıda veriyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;“Soyunma” haberinin etkisi geçince bu kez “örtünme” ye gelmiş olmalı sıra... Olabilir, ister soyunur, ister örtünür, demokratik bir ülkede (devlet alanları dışında) herkesin kendi tercihidir. Hele de Türk geleneklerinden çok Alman geleneklerine yakın (Mami’si hâlâ Türkçe’yi Almanca gibi konuşan) birinin soyunup giyinmesi Türkiye’yi hiç ilgilendirmez.&lt;/span&gt; (1)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazıya Ayşe Arman köşesinden aşağıdaki gibi cevap vermiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;“Kimsenin annesine babasına laf edilmez, öğretmediler mi sana? Ayıptır. Kimsenin aksanına, tabiyetine de laf edilmez. 40 yıldır bu ülkede yaşayan artık Türkleşmiş Alman annemden ne istersin? Aksanı mı batıyor sana? Herkes senin Türkçenle mi konuşmak zorunda?”&lt;/span&gt; (2)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yenilen pehlivan yenilmeye doymazmış. Ayşe Arman’ın bir paragraflık cevabına bir köşe döşemiş Ruhat Mengi. “Taş atma… Üstüne sıçrar” başlıklı yazısında saygıdan, mesleki etikten, köşe yazarları arası hiyerarşik sıralamadan sanki kendisinde varmış gibi sunduğu değerlerden bahsedip durmuş. Bu yazıyı gülümseyerek okudum tabi. Yine alakasız bir biçimde Ayşe Arman’ın kendisine Dubai’den cevap verdiğine değinmiş. Türkiye’de yaşamadığı için Ayşe Arman’ı taşlamamız gerektiğini düşünüyor olsa gerek. Ama bu yazıda beni sabah sabah mesai başlamadan önce yoğun bakımda hastam olduğu halde kahkahalarla güldüren bir bölüm var. Bakalım siz de buna gülecek misiniz benim kadar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Amaa... Ben Cumhuriyet kadınının ta kendisi olduğum için (okuyucu ve izleyicinin kararıdır, binlerce mail arşivde)&lt;/span&gt; ve Dubai’de değil ülkemde yaşadığım, onun ve rejiminin korunması, değerlerinin korunması büyük önem taşıdığı için yalanların, yanlışların doğru gibi yutturulması halinde, gençlere “her rezalet geçerlidir, bir gün nasılsa bunları unutturacağınız konuma gelirsiniz” mesajları verilmesi halinde veya sınırsız terbiyesizlik halinde katı ve sert olabilirim. Bu özelliğimden de çok memnunum. &lt;/span&gt;(3)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, evet benim o! Cumhuriyet kadınının bizzat kendisi ben oluyorum! Cidden çok trajikomik. Ama komedisi trajedisinin çok üstüne çıktı. Gerçekten çok komik!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayşe Arman da köşesinde sıkıcısın Ruhat Mengi (4) temelinde birkaç maddelik bir şeyler karaladıktan sonra Ruhat Mengi bu kez olaya felsefi açıdan yaklaşıp yine bir paragrafa bir yazıyla hakkında geleceğim senin demiş ve “Kartallar ve sürüngenler” (5) başlıklı yazıyı “çakmış”. İşte bu yazı Ayşe Arman’ın da kopma noktası olmuş çünkü bu yazıda Mengi, kendini – yani o Cumhuriyet Kadını’nın ta kendisini – ilkeli kartal olarak tanımlamış, Arman’ı ise ilkesiz sürüngen olarak! Yazının içerisinde çok sayıda güldürü unsuru mevcut ama ilkesiz sürüngen yeterince bomba etkisi yarattığı için kalanını alıntılamaya gerek duymuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlkelerini takip edecek kadar yakından tanımıyorum, belki Ayşe Arman gerçekten ilkesiz sürüngen olabilir ama ilkeli kartal hakkında da zihnimiz çok karıştı. Zira herkes kartalların yüksekten uçtuğunu ama alçaktan z.çtığını bilirken Cumhuriyet Kadını’nın ta kendisinin bunu bilmiyor olması ironik kaçtı biraz sanki, değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Bu yazının başlığını "Sarışın yazarların kavgası" koymak vardı ama yapamam ki. Yapamadım ki :)&lt;br /&gt;&lt;p&gt;(1) &lt;a target="_blank" mce_href="http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=248423&amp;amp;Categoryid=4&amp;amp;wid=4" href="http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=248423&amp;amp;Categoryid=4&amp;amp;wid=4"&gt;&lt;i&gt;Mahalle baskısı mı? Espri herhalde!&lt;/i&gt;&lt;/a&gt;, Ruhat Mengi, Vatan Gazetesi, 13.07.2009&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;(2) &lt;i&gt;&lt;a target="_blank" mce_href="http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=12101107&amp;amp;yazarid=12&amp;amp;tarih=2009-07-19" href="http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=12101107&amp;amp;yazarid=12&amp;amp;tarih=2009-07-19"&gt;Kimi beğendi, kimi beğenmedi AMA HERKES KONUŞTU&lt;/a&gt;&lt;/i&gt;, Ayşe Arman, Hürriyet Gazetesi, 19.07.2009&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;(3) &lt;a target="_blank" mce_href="http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=249836&amp;amp;Categoryid=4&amp;amp;wid=4" href="http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=249836&amp;amp;Categoryid=4&amp;amp;wid=4"&gt;&lt;i&gt;Taş atma... Üstüne sıçrar!&lt;/i&gt;&lt;/a&gt;, Ruhat Mengi, Vatan Gazetesi, 21.07.2009&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;(4)&lt;a target="_blank" mce_href="http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=12123466&amp;amp;yazarid=12&amp;amp;tarih=2009-07-22" href="http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=12123466&amp;amp;yazarid=12&amp;amp;tarih=2009-07-22"&gt;&lt;i&gt; Estağfurullah o sizin seksiliğiniz!&lt;/i&gt;&lt;/a&gt;, Ayşe Arman, Hürriyet Gazetesi, 22.07.2009&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;(5) &lt;a target="_blank" mce_href="http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=250524&amp;amp;Categoryid=4&amp;amp;wid=4" href="http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=250524&amp;amp;Categoryid=4&amp;amp;wid=4"&gt;&lt;i&gt;Kartallar ve sürüngenler&lt;/i&gt;&lt;/a&gt;, Ruhat Mengi, Vatan Gazetesi, 25.07.2009&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;Özgün İçerik Kodu: AEF2491F3184A382D8773B07BF1C90686DB5EDFF&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8414026772632631169-193134197333969921?l=busraakdogan.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/blogspot/fMBu/~3/MbhRlA5rH8U/cumhuriyet-kadnnn-ta-kendisi-ile-ozgur.html</link><author>noreply@blogger.com (Büşra Akdoğan)</author><media:thumbnail url="http://2.bp.blogspot.com/_Wtx-T7LjmXQ/Sn36wynLgFI/AAAAAAAAAUk/fKlEHODfQ3E/s72-c/ruhat_ayse.JPG" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">2</thr:total><feedburner:origLink>http://busraakdogan.blogspot.com/2009/08/cumhuriyet-kadnnn-ta-kendisi-ile-ozgur.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8414026772632631169.post-7532850567227437488</guid><pubDate>Mon, 03 Aug 2009 18:36:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-08-03T21:38:02.563+03:00</atom:updated><title>Yeniden</title><description>1 yıl sonra yeniden.&lt;br /&gt;Başladığımız yere geri döndük.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8414026772632631169-7532850567227437488?l=busraakdogan.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/blogspot/fMBu/~3/75FEoP1elx4/yeniden.html</link><author>noreply@blogger.com (Büşra Akdoğan)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">1</thr:total><feedburner:origLink>http://busraakdogan.blogspot.com/2009/08/yeniden.html</feedburner:origLink></item><language>en-us</language><media:rating>nonadult</media:rating></channel></rss>
