<?xml version="1.0" encoding="UTF-8" standalone="no"?><rss xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:blogger="http://schemas.google.com/blogger/2008" xmlns:gd="http://schemas.google.com/g/2005" xmlns:georss="http://www.georss.org/georss" xmlns:itunes="http://www.itunes.com/dtds/podcast-1.0.dtd" xmlns:openSearch="http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/" xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0" version="2.0"><channel><atom:id>tag:blogger.com,1999:blog-3848706266270423600</atom:id><lastBuildDate>Tue, 22 Apr 2025 18:39:40 +0000</lastBuildDate><category>Nietzsche</category><category>Sinema</category><category>Ömer Hayyam</category><category>Replikler</category><category>Bilge Karasu</category><category>Böyle Buyurdu Zerdüşt...</category><category>Videolarım</category><category>Franz Kafka</category><category>Şiirler</category><category>E.M.Cioran</category><category>Kaleydoskop</category><category>Tan Kızıllığı...</category><category>Albert Camus</category><category>Charles Bukowski</category><category>Hermann Hesse</category><category>Jorge Luis Borges</category><category>Lev Nikolayeviç Tolstoy</category><category>Jean Jacques Rousseau</category><category>Aforizmalar</category><category>Arthur Schopenhauer</category><category>Cemil Meriç</category><category>Hüseyin Kıran</category><category>Jean Baudrillard</category><category>Jurnal I</category><category>Murat Uyurkulak...</category><category>Oğuz Atay</category><category>İhsan Oktay Anar</category><category>Adolfo Bioy Casares</category><category>Adorno</category><category>Andrei Tarkovsky</category><category>Azil</category><category>Dante Alighieri</category><category>Elif Şafak</category><category>Fernando Pessoa</category><category>Georg Büchner</category><category>Hakan Günday</category><category>Hallac-ı Mansur...</category><category>Kızılderili Kabilesi...</category><category>Louis Ferdinand Celine</category><category>Oruç Aruoba</category><category>Peter Kraus</category><category>Sadık Erol Er</category><category>Samuel Beckett</category><category>Ursula K.Leguin</category><category>Ömür Nihan Akçalı</category><category>İngmar Bergman</category><category>Ahmet Cemal</category><category>Alıntılar</category><category>Amin Maalouf</category><category>Bülent Akyürek</category><category>Cesare Pavese</category><category>Deniz Canefe</category><category>Dostoyevski</category><category>Doç. Dr. Ahmet Gürbüz</category><category>Edip Cansever</category><category>Emir Kusturica</category><category>Emre Yılmaz</category><category>Ernesto Sabato</category><category>Estetik Doktrinler...</category><category>Faruk Korkmaz</category><category>Fergus Nicholson</category><category>Frida Kahlo</category><category>Gabriel Garcia Marquez</category><category>Galeri</category><category>Goran Bregović</category><category>Immanuel Kant</category><category>Ivan Soll</category><category>John Steinbeck</category><category>Kaleydeskop</category><category>Kısa Film</category><category>Margaret Mazzantini</category><category>Müzik</category><category>Mılan Kundera</category><category>Novalis</category><category>Octavio Paz</category><category>Osip Mandelstam</category><category>Paracelse</category><category>Paul Celan</category><category>Sokrates</category><category>Stefan Zweig</category><category>Suut Kemal Yetkin</category><category>Sürrealist Resimler</category><category>Tania Blixen</category><category>Victor Hugo</category><category>Y/an(ı-l)s(ı)a-ma</category><category>İmisen</category><title>Yitikmavi</title><description>Yalandır kısalığı yaşamın... Ve özellikle insan dediğimiz şey, inançlı bir insan soyunun parçasıysa... Edip Cansever ...</description><link>http://yitikmavi.blogspot.com/</link><managingEditor>noreply@blogger.com (Yitikmavi)</managingEditor><generator>Blogger</generator><openSearch:totalResults>207</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>25</openSearch:itemsPerPage><language>en-us</language><itunes:explicit>no</itunes:explicit><itunes:subtitle>Yalandır kısalığı yaşamın... Ve özellikle insan dediğimiz şey, inançlı bir insan soyunun parçasıysa... Edip Cansever ...</itunes:subtitle><itunes:owner><itunes:email>noreply@blogger.com</itunes:email></itunes:owner><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-3848706266270423600.post-5949267311938807770</guid><pubDate>Thu, 12 Jul 2012 10:36:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-07-12T13:36:38.769+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Elif Şafak</category><title>Pinhan..</title><description>&lt;div&gt;
&lt;div align="center"&gt;
&lt;strong&gt;&lt;span style="color: #663366;"&gt;Kırılmamak için bükül, Düz olmak için eğril. Dolmak için boşal, Parçalan ki yenilen&lt;br /&gt;Az şeye sahip olanlar, Çoğa kavuşabilirler. Çok şeyi olanların zihni karışır.&lt;br /&gt;Tao Te Ching 22&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEiCOpGjHHK8GbQQk7exIVDvb8xVWdFzsIb7zkBvboprzUNZrXd9JKKCvFElqUsqqmoRKqZcWSCWhfHwPqcJTR8FzIrPcWlaCwnqDJ4Axc-bMe_FMIRYQEG1H6vvCkvc6GTwSWXw2_tJXSw/s1600/elif1.jpg" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5669757642589729554" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEiCOpGjHHK8GbQQk7exIVDvb8xVWdFzsIb7zkBvboprzUNZrXd9JKKCvFElqUsqqmoRKqZcWSCWhfHwPqcJTR8FzIrPcWlaCwnqDJ4Axc-bMe_FMIRYQEG1H6vvCkvc6GTwSWXw2_tJXSw/s320/elif1.jpg" style="cursor: pointer; display: block; height: 320px; margin: 0px auto 10px; text-align: center; width: 227px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;
* Zifiri bir halka idi toprak, Yıldızlara sığınırdı bazen..&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* Gidip de varamamaktan değil, varıp da dönüş yollarını kaybetmekten değil, dönüp de geri bıraktıklarını yerlerinde görememekten değil; bir kendini bulmaktan,bulduğundan korkmaktan korktu...&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* Av olmayınca, avcının ne denli naçar kaldığını anladılar…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gündüz ve gece    &lt;br /&gt;
Güneş ve ay,&lt;br /&gt;
Ayrılmışlardı uçurumdan hudutlara&lt;br /&gt;
Ve o,&lt;br /&gt;
kah orada, kah burada,&lt;br /&gt;
konargöçer, ölürdirilir umutlarla&lt;br /&gt;
sırrını canından ala bilerek korumakta,&lt;br /&gt;
ağyarın gözlerinden,&lt;br /&gt;
yavuz dilden sakınarak yaşamakta&lt;br /&gt;
ve deli gibi korkmakta idi&lt;br /&gt;
uçurumun üzerinden her atlayışında..&lt;br /&gt;
Ta ki, o güne, o mavilikle buluşana kadar…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* Görünenle yetinirsen eğer sadece tırtılı bilirsin. Çirkindir ya tırtıl, gönlünü çelmez. Görünenin ötesine geçmek istersen eğer, aradan örtüyü kaldırıp da gönül gözü ile bakarsan, kelebeği bulursun karşında. Güzeldir ya kelebek, gönlün ona akar. Lakin gönül gözünle görürsen eğer, kelebeğe değil tırtıla sevdalanırsın…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* Gelen, gidende saklıdır; giden gelende saklı..&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* Katreyiz alemde, lakin dilde derya olmuşuz.. İ.H. Erzurumi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* Canansız can, cansız canan olamazdı. Aşığın da maşuğun da gıdası, mayası aşktı..&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* Büyümenin de alameti gözlerde saklıydı..&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* İnsanları izlerken, daha evvel  hiç görmediklerini görebilir, hiç hissetmediklerini hissedebilirsin…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* Bakmayı bilirsen, gözlerin sana oyun etmez,dosdoğru görürsün. İçte saklı olanı, acıtanı, kanatanı görürsün..&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* Hayalle hafıza ateşle su gibidir. Her biri ister ki bir tek kendi kalsın orta yerde, öteki kaybolsun. Hayal dediğin hafızayı boğmak, hafıza dediğin de hayali yıkmak ister…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* Hatırlamak için hayal kurmaya, hayal edebilmek için de hatırlamaya muhtacız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* Her hikaye, ezeli eveli olmayan, alabildiğine hudutsuz bir andır.. Ne başta, ne sonda; tam da ortadadır. ‘O vakit hayal de hafıza da anlar ki hikayeler hep eskidir, aynıdır..’&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* Hiç kimse her daim kudretli  yahut her daim naçar olamazdı. Yüksekten uçanların&lt;br /&gt;
boyun eğdiği, alçaktan kanat çırpanların da şimşek hızıyla maviliklerde gözden&lt;br /&gt;
kaybolduğu zamanlar muhakkak ki vardı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* İnsan bazen ağır ağır, kademe kademe görür. Bir resmin eteklerindeki ayrıntılardan başlar görmeye ve orda burada yalpalayan, kıvrılan bakışları usul usul varır resmin merkezine…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* Halka, bir nokta idi başlangıçta/ne küçüktü ne büyük/ ne yerdeydi ne arşta/ çünkü sadece o vardı/ nokta dediğinse ısırılmamış,dişlenmemiş bir elma/ elma diri, elma sulu ve kan kırmızıydı/ ne zaman ki diş geçirildi elmaya/ ne zaman ki o kırmızı cevher oldu ikipare/ben, sen davası çıktı ortaya/ayrı düştük gayrı düştük/ vakit yitirmeden dönelim istersen sılaya/ bir iken çok olduk/ çok iken bir olalım dersen hatırla/ hafıza elmayı hikaye eder kuytularda/&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* Katreyiz alemde, lakin unutma ki tek bir nokta,tekmil sırları içinde barındırır..&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kırılmamak için bükül&lt;br /&gt;
Düz olmak için eğril.&lt;br /&gt;
Dolmak için boşal,&lt;br /&gt;
Parçalan ki yenilen&lt;br /&gt;
Az şeye sahip olanlar&lt;br /&gt;
Çoğa kavuşabilirler&lt;br /&gt;
Çok şeyi olanların zihni karışır.&lt;br /&gt;
Tao Te Ching 22&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* Devir döndü; Zaman yine piç oldu.. Teslim Abdal&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Korku duydu,&lt;br /&gt;
Çünkü yalnızlık korku yaratır.&lt;br /&gt;
‘Benden başka hiçbir şey yoksa niçin&lt;br /&gt;
korkayım?’ Diye düşündü.&lt;br /&gt;
O zaman korkusu geçti.&lt;br /&gt;
Korkacak hiçbir şey yoktu;&lt;br /&gt;
Çünkü korku ikinci bir varlık olduğu zaman gelir.&lt;br /&gt;
İ.Ö. 700’den kalma Hint örneği&lt;br /&gt;
Brihadaranyaka Upanişad&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* Şarabi bir halka idi ateş, Kanına susardı bazen..&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* Benim mekanım balçıktır/ gıdam ise safi aşk/korku ile beslenmez imanım/ korku dediğin safi yalandır/ korku ile yakaran/ bir kendini sever/ aşk ile yanıp tutuşan/ geçer serden/ her dem yeniden tutuşturur küllerini…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Itır gülün sesi,&lt;br /&gt;
Işık sonsuzun&lt;br /&gt;
Geceleri ölüm&lt;br /&gt;
Konuşur karanlıklarda..&lt;br /&gt;
Cemil Meriç&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* Sarı bir halka idi su, rengiyle dalaşırdı bazen..&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* Suda yürüyenlerin rüyalarını tabir edebilmek, içini olana değil, olmayana bakmak şarttır…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* Öfke sıcaktır, üflemeden yenmez…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* Öfke dediğin, öfke ile diniyor..&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* Gözyaşı ırmaklara benzer..&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* Kaçarak, korkarak, saklayarak, bitmez tükenmez can sıkıntılarından mürekkep bir hayatı yaşamak, yaşamak değildir. İnsan ki eşref-i mahlukattır; bir nebat gibi hissiz yaşamak ona yakışmaz…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* Hiçbir şeyi yoktu ve olsun da istemiyordu. Kente, konuşmalara, kitaplara gidiyordu. Sözcüklere doğru yola çıkıyordu. Sylvie Germain Amber Gece&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* Ey gönlüm, seni küçük utançtan ve kuytular erdeminden arıttım, seni güneşin önünde çıplak durmaya kandırdım.. Böyle Buyurdu Zerdüşt ‘Büyük Özlem Üstüne’ Nietzche…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* Halka dediğin dönmez ise kendini yer bitirir..&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* Hani halkanın ucunda/kavuşacaktım sana/ hani bir iken ayrı düşmüştük/ ve çok iken bir olacaktık sonunda/ çoktan razı idim oysa/ razı idim gecenin matemine/ karanlığa fırsat bilene/ ve korkaklığıma/ ve karabasanlarıma/ oyun oynar gibi yaşar giderdim/ kuş avlardım/ kuşları deli gibi kıskanırsım ya / bırakmadın/ bırakmadın ki kendimden kaçayım/ koyvermedin/koyvermedin ki sürsün bu devran&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* Döndü halka/ döndü olanca hızıyla/ toprak ki siyah bir halka idi/ ve geceye saklanırdı bazen/ tuttu su ile karıştı/ su ki sarı bir halka idi/ rengiyle dalaşırdı bazen/tuttu toprağı kucakladı/eğildim suya baktım/ suda kendimi gördüm/ kendimi sen sandım/ sarılmak için atıldım/köprüye hıncım yalan imiş/ onu yıkarken suya karışan / ben oldum&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* Balçıktan çıktım ben/ balçıktan yoğurdum kendimi/ içerdeki dışa taştı/ dıştaki, içe çekildi/ görünen görünmeyene sataştı/ görünmeyen görünene diş biledi/ siyah halka/ sarı halka ile yer değiştirdi/ çekildim bir köşeye/ sessiz sedasız/ baktım olan bitene/ seni gördüm kaderimde/ ebrunun halkalarını  saydım/tastamam dört etti/ isminin yanına beni de kazı dedim/ boyalar isyan etti..&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* Bir de Baktım ki/ ben ben değilim artık/ suretim başka bir suret/ ismim bir başkasının ismi/ gönlüm ne yöne akar/ ben ne yöne/ verdiğin emaneti yitirdim yollarda/ hata ettim/kusur ettim/affola…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* İsimler ki büylüdür, sade büyülü mü,isimler hem de büyücüdür..ak&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elif Şafak..&lt;/div&gt;</description><link>http://yitikmavi.blogspot.com/2012/07/pinhan.html</link><author>noreply@blogger.com (Yitikmavi)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEiCOpGjHHK8GbQQk7exIVDvb8xVWdFzsIb7zkBvboprzUNZrXd9JKKCvFElqUsqqmoRKqZcWSCWhfHwPqcJTR8FzIrPcWlaCwnqDJ4Axc-bMe_FMIRYQEG1H6vvCkvc6GTwSWXw2_tJXSw/s72-c/elif1.jpg" width="72"/></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-3848706266270423600.post-5877278231323221205</guid><pubDate>Tue, 16 Nov 2010 23:30:00 +0000</pubDate><atom:updated>2024-05-08T14:33:24.133+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Edip Cansever</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Emir Kusturica</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Goran Bregović</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Sinema</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Şiirler</category><title>Goran Bregović- Death (Emir Kusturica-Arizona Dream 1993)</title><description>&lt;p align="center"&gt;&lt;object style="height: 390px; width: 640px;"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/GET2wgyvVsg?version=3" /&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true" /&gt;&lt;param name="allowScriptAccess" value="always" /&gt;&lt;embed allowfullscreen="true" allowscriptaccess="always" height="390" src="http://www.youtube.com/v/GET2wgyvVsg?version=3" type="application/x-shockwave-flash" width="640"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color: #660000;"&gt;"Küçük bir kızken hep evin tepesinde uçmak isterdim.Geceleri gözlerimi kapatıp çatıda olduğumu ve annemle babamı yatakta seyrettiğimi hayal ederdim. Sonra çatıdan sıçrayıp...uçardım...Bütün komşular uyurken ben havada süzülerek camlarından içeriye bakardım.Uçardım ve...ağaçlarda dinlenirdim.Yapabileceğimi biliyordum ama onlara hiç söylemedim.Birileri bir kez öğrenince...seni düşürebilirler...." Elaine Stalker (Faye Dunaway)Arizona Dream 1993 Emir Kusturica&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: #330033;"&gt;Beğenip beğenmeme kaygısına geciken bir teşekkür... Teşekkürler hayatım...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color: #330033;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color: #330033;"&gt;Yürüyor mu, yürümeyi mi düşünüyor (Yitikmavi)*&lt;br /&gt;Düşünmesi daha mı sonra koyuluyor yola&lt;br /&gt;Nereye gidecek ama, nereye varacak sanki&lt;br /&gt;Yoksa bir oyun tadı mı buluyor bunda&lt;br /&gt;Oyundan atılmaktan korkmayan bir oyuncu gibi&lt;br /&gt;Boş vermiş de sanki oyunun kurallarına&lt;br /&gt;Üstelik son bölümde, perdenin kapanmasına&lt;br /&gt;Azıcık vakit kalmış&lt;br /&gt;Ya da vakit var daha. Ama ne çıkar&lt;br /&gt;Gövdenin yazgıya başkaldırması mı&lt;br /&gt;(Yitikmavi'nin)*&lt;br /&gt;Başkaldırması mı yoksa?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vaktinden önce anlamanın şaşkınlığı mı&lt;br /&gt;Vaktinde anlamanın sevinci mi&lt;br /&gt;Ya da biraz geç kalmanın&lt;br /&gt;O gereksiz tedirginliği mi&lt;br /&gt;Hangisi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edip Cansever Acaba Şiirinden bir kesit...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;**Orijinali (Ruhi Bey)&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/p&gt;</description><link>http://yitikmavi.blogspot.com/2010/11/goran-bregovic-death-emir-kusturica.html</link><author>noreply@blogger.com (Yitikmavi)</author><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-3848706266270423600.post-8220217277272010125</guid><pubDate>Tue, 23 Mar 2010 11:09:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-03-23T15:23:05.958+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Novalis</category><title>Karışık Saptamalar "Vermischte Bemerkungen"...</title><description>&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhX6w424JFnVhZL5BZlTGtmIPC2ZkDlfgdh2KT5tcnvxw40ByCe5F2pJpODsd5tWfKyu9ExlxxtgML1YglbmvCdjEvVbE5FyQ9OiAiIynjW3GsZyCGvD2Y9pXQKD2V_9z3od2Ttr9YhqA0/s1600-h/the_hallucinogenic_toreador.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 233px; DISPLAY: block; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5451784903293382066" border="0" alt="" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhX6w424JFnVhZL5BZlTGtmIPC2ZkDlfgdh2KT5tcnvxw40ByCe5F2pJpODsd5tWfKyu9ExlxxtgML1YglbmvCdjEvVbE5FyQ9OiAiIynjW3GsZyCGvD2Y9pXQKD2V_9z3od2Ttr9YhqA0/s320/the_hallucinogenic_toreador.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Salvador Dali - The Hallucinogenic Toreador, c.1970&lt;/span&gt; &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;"İmgelem, geleceğin dünyasını ya yükseklere çıkarır, ya derinlere yerleştirir, ya da bizimle bağıntılı olarak bir ruh göçüne sürükler. Uzayda yolculukların düşünü kurarız - oysa uzay, bizim içimizde değil mi? Ruhumuzun derinliklerini tanımıyoruz - Gizemli olan, yolunu iç dünyamıza doğru sürdürmekte. Sonsuzluk, bütün dünyalarıyla, geçmişle ve gelecekle, sadece içimizdedir, başka hiçbir yerde değildir. Dış dünya, sadece bir gölgeler dünyasıdır - gölgelerini ışığın dünyasına yansıtır. Şimdi içimiz, bize doğal olarak çok karanlık, yalnız, biçimden yoksun görünüyor - Ama bu kararma geçtiğinde, ve gölge cisim kayıp gittiğinde, bize ne kadar farklı gelecek - O zaman her zamankinden çok daha fazla haz alacağız, çünkü ruhumuz yokluk çekti. "1&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/strong&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://www.glitter-graphics.com/"&gt;&lt;strong&gt;&lt;img border="0" src="http://dl5.glitter-graphics.net/pub/1599/1599215b5y0w8qycd.gif" width="423" height="22" /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;a href="http://www.glitter-works.org/" target="_blank"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;"Günlük yaşamımız, bir sürü koruyucu ve sürekli yinelenen eylemden ibarettir. Alışkanlıklardan oluşma bu çember, yalnızca asıl araca, yani yeryüzü yaşamımıza ulaşmaya yarayan bir alt-araçtır - burada sözü edilen yeryüzü yaşamı da varoluşun pek çok biçimlerinden meydana gelen bir karışımdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlerinde at gözlüğü bulunanlar, sadece günlük denilebilecek bir yaşam sürdürebilirler. Onlar için tek amaç, göründüğü kadarıyla yeryüzü yaşamıdır. Her şeyi bu yeryüzü yaşamı uğruna yaparlar. Bunların arasına şiiri sadece bir tür gereklilik gibi karıştırırlar, çünkü günlük yaşam akışlarının belli kesilmelerine de alışkındırlar ... "2&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;1 Novalis, agy., No. 17.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;2 Novalis: Vermischte Bemerkungen, No. 76.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Novalis/Geceye Övgüler...&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://yitikmavi.blogspot.com/2010/03/karsk-saptamalar-vermisehte-bemerkungen.html</link><author>noreply@blogger.com (Yitikmavi)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhX6w424JFnVhZL5BZlTGtmIPC2ZkDlfgdh2KT5tcnvxw40ByCe5F2pJpODsd5tWfKyu9ExlxxtgML1YglbmvCdjEvVbE5FyQ9OiAiIynjW3GsZyCGvD2Y9pXQKD2V_9z3od2Ttr9YhqA0/s72-c/the_hallucinogenic_toreador.jpg" width="72"/><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-3848706266270423600.post-4716437264029066123</guid><pubDate>Fri, 19 Mar 2010 14:19:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-03-23T11:08:24.654+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Ahmet Cemal</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Stefan Zweig</category><title>Edebiyatta Romantizm Üzerine...</title><description>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Bugün Romantizm kültür tarihi açısından değerlendirilirken, yapılan ilk saptamalardan biri onun Fransız Devrimi'nin ve Aydınlanma'nın aşırı akılcılığına, endüstrileşmenin ve madde bağımlılığının yol açtığı kültürel tekdüzeleşmeye bir tepki olduğunun vurgulanmasıdır. Bu tutumuyla Romantizmin ve onun en önemli kurucularından sayılan Novalis'in bugün bağlamında nelerin haberciliğini yapmış olduğu, günümüzdeki bazı uzantılara dikkatle eğilindiğinde daha iyi anlaşılabilmektedir. Novalis'ten yaklaşık yüz yıl sonra yaşayan ünlü Avusturyalı yazar ve düşünür Stefan Zweig, "Dünyanın Tekdüzeleştirilmesi" başlıklı ve 1925 tarihli olan, yani Novalis'in ölümünden 124 yıl sonra kaleme aldığı bir denemesinde şu görüşlere yer verir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;*"Günümüzde ulusların bireysel örf ve adetleri giderek aşınmakta; giysiler üniformaya dönüşmekte, adetler ise evrensel düzleme kaymakta. Ülkeler sanki gittikçe artan ölçüde birbirlerinin içine itilir gibi; insanlar eylemlerini ve canlılıklarını belli bir şemaya göre sergiliyorlar, kentler dış görünüş bakımından birbirlerine gittikçe daha çok benziyorlar. Bu bağlamda Paris'in dörtte üçü amerikanlaştı, Viyana, Budapeşte olup çıktı; kültürlerde kendine özgülüğün o kendine özgü rayihası gittikçe azalmakta; değişik renkler gittikçe daha hızlı dökülüyor ... altından ortaya mekanik bir işleyişin çelik rengi manivelası, modern denilen dünya aygıtı çıkıyor ... "&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;Zweig, bu girişin ardından, tek tek kültürlerin aşınarak/aşındırılarak, kendi zamanında henüz icat edilmemiş, ama bugünün gözde kavramı olan küreselleşmeye kayışın ne gibi sonuçlar verdiği üzerinde de duruyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;*"Bilincine bile varılmaksızın, ruhlar arasında sakıncalı bir türdeşlik, yoğunlaştırılmış üniformalaştırma içgüdüsü aracılığıyla bir kitlesel ruh doğuyor ... bireysel olan, tip lehine yıkıma sürükleniyor. Söyleşi, konuşma sanatı yozlaştırılıyor ... edebiyatta hızlı modanın, 'sezonun başarılı kitabının' modası geçerli. Daha şimdiden artık insanlar için kitaplar değil, fakat giderek artan ölçüde 'sezonun kitabı' düşünülüyor.."&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;Zweig'ın bu tekdüzeleşme, bireysel yapıları yitirme yıkımı için öngördüğü kurtuluş yolu, kendisinden yüz yıl önce, yani dünyanın henüz böylesine tekdüzeleşmediği bir zaman parçasında yaşamış Novalis'inkinden çok farklı değildir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;*" ... bu durum karşısında yapabileceğimiz tek bir şey kalıyor: Kendimize kaçmak. İnsanın elinden dünyada bireysel olanı kurtarmak gelmez, insan sadece kendi içindeki bireyi savunabilir. Düşünce insanının en&lt;br /&gt;büyük edimi, her zaman özgürlüktür, düşünceler karşısında, nesneler karşısında, kendi kendisinin karşısında özgür olmaktır. Ve bizim de görevimiz işte budur: Başkaları gönüllü olarak kendilerini bağımlı kıldıkları ölçüde, kendimizi daha özgür kılmak! Başkalarının eğilimlerinin tekdüzeleştiği, tek bir yolla yetindiği, makineleştiği ölçüde, ilgi alanlarımızı çok daha zenginleştirerek düşünce dünyasının bütün göklerine yaymak! ... bilmeye çalışmak ve ondan sonra bize ait olmayanı bilerek red etmek, kendimiz için zorunlu gördüğümüzü de yine bilerek korumak. Çünkü, ancak, bu dünyanın gittikçe artan tekdüzeliğine ruhumuzla da karşı çıktığımız takdirde, bu dünyada yıkılamaz olanın, her zaman tüm değişimlerin ötesinde kalanın sadık sakinleri olabiliriz ... "&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;* Stefan Zweig: Die Monotonisierung der Welt - Aufsatze und Vortrage, Bibliothek Suhrkamp, Frankfurt a.M. 1976, s. 7vd.&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Kaynak : Novalis/Geceye Övgüler ( Ahmet Cemal Önsözü)&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://yitikmavi.blogspot.com/2010/03/edebiyatta-romantizm-uzerine.html</link><author>noreply@blogger.com (Yitikmavi)</author><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-3848706266270423600.post-59931401827337896</guid><pubDate>Fri, 12 Mar 2010 14:51:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-03-18T02:01:41.173+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Replikler</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Sinema</category><title>The name of the rose "Gülün Adı"...</title><description>&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEiRL_5QG_qrYEiEk95xAkU6MdyJDrYrrB1fljPsza5rsxloXCc7rPzS7KTKnlTwp1Igv40mFB9mRUMfe1_orcLQ1Ag5VXrQ73p6ZrCPFKz8NQT0J39EICqkD-_dAohEPIYxaK0q899lnwg/s1600-h/The_Name_of_the_Rose___Der_Name_der_Rose(1986).jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 205px; FLOAT: left; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5447760450364477874" border="0" alt="" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEiRL_5QG_qrYEiEk95xAkU6MdyJDrYrrB1fljPsza5rsxloXCc7rPzS7KTKnlTwp1Igv40mFB9mRUMfe1_orcLQ1Ag5VXrQ73p6ZrCPFKz8NQT0J39EICqkD-_dAohEPIYxaK0q899lnwg/s320/The_Name_of_the_Rose___Der_Name_der_Rose(1986).jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Gülün Adı&lt;br /&gt;Yönetmen Jean-Jacques Annaud&lt;br /&gt;Yapımcı Bernd Eichinger&lt;br /&gt;Senarist Umberto Eco (Roman)&lt;br /&gt;Müzik James Horner&lt;br /&gt;Oyuncular Sean Connery, Christian Slater, Michael Londsdale, F.Murray Abraham&lt;br /&gt;Ron Perlman, Valentina Vargas, Görüntü yönetmeni Torino Delli Colli,&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;-Muhtemelen keşişlerden biri iyilikleri karşılığında onu şu köylü kızına vermiştir.&lt;br /&gt;-Kız mı? Şey, ne...&lt;br /&gt;-Buradan hızla koşup çıkarken gördüğüm kız.&lt;br /&gt;-çok çirkin bir keşiş olmalı.&lt;br /&gt;-Neden çirkin?&lt;br /&gt;-Genç ve yakışıklı olsaydı hiç şüphesiz kız ona bedensel iyiliğini karşılıksız yapardı.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://www.glitter-graphics.com/"&gt;&lt;img border="0" src="http://dl5.glitter-graphics.net/pub/1599/1599215b5y0w8qycd.gif" width="423" height="22" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.glitter-works.org/" target="_blank"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-Efendim. Siz hiç aşık oldunuz mu?&lt;br /&gt;-Aşık mı? Evet. Birçok defa.&lt;br /&gt;-Öyle mi?&lt;br /&gt;-Evet, elbette. Aristo'ya, Ovid'e, Virgil'e...&lt;br /&gt;-Hayır, hayır. Benim kastettiğim&lt;br /&gt;-Aşkla şehveti karıştırmıyor musun?&lt;br /&gt;-Öyle mi?&lt;br /&gt;-Bilmiyorum. Yalnızca onun iyiliğini istiyorum. Mutlu olmasını istiyorum. Onu yoksulluktan kurtarmak istiyorum.&lt;br /&gt;-Ulu Tanrım.&lt;br /&gt;-Neden “Ulu Tanrım”?&lt;br /&gt;-Sen aşıksın.&lt;br /&gt;-Bu kötü mü?&lt;br /&gt;-Bir keşiş için bazı sorunlar yaratır.&lt;br /&gt;-Ama Aziz Thomas Aquinas aşkı tüm diğer erdemlerden üstün tutmaz mı?&lt;br /&gt;-Evet. Tanrı aşkını, Adso. Tanrı aşkını.&lt;br /&gt;-Ya bir kadının aşkı?&lt;br /&gt;-Kadın hakkında Thomas Aquinas çok az şey bilirdi. Ama Kutsal Kitabın sözleri çok acık.&lt;br /&gt;Özdeyişler bölümü bizi uyarır.. “Kadın, erkeğin değerli ruhunu ele geçirir. “ Vaiz bölümü de, “Ölümden daha acı olan şey kadındır. “ der.&lt;br /&gt;-Evet, ama...&lt;br /&gt;-Siz ne düşünüyorsunuz efendim?&lt;br /&gt;-Ben elbette, bende senin tecrübenin avantajı yok. Ancak Tanrı'nın böyle fena bir varlığı ona bazı erdemler bahsetmeden evrene takdim etmiş olabileceğine kendimi inandırmakta güçlük çekiyorum.&lt;br /&gt;Hayat aşksız ne kadar huzurlu olurdu, Adso. Ne kadar güvenli.Ne kadar sakin.Ve ne kadar yavan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/strong&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://www.glitter-graphics.com/"&gt;&lt;img border="0" src="http://dl5.glitter-graphics.net/pub/1599/1599215b5y0w8qycd.gif" width="423" height="22" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.glitter-works.org/" target="_blank"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Üstadından fazla kötü örnekler öğrenmemeye bak. O fazla düşünüyor. O her zaman kalbinin kehanet gibi yetenekleri yerine aklının çıkarsamalarına güveniyor. Zekanı kontrol altına almayı öğren. Peygamberimizin acılarına ağla! Ve o kitapları çöpe at!”&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://www.glitter-graphics.com/"&gt;&lt;img border="0" src="http://dl5.glitter-graphics.net/pub/1599/1599215b5y0w8qycd.gif" width="423" height="22" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.glitter-works.org/" target="_blank"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-Daha kaç oda var acaba? Daha kaç kitap? Kimsenin bu kitaplara serbestçe başvurması yasaklanmamalı.&lt;br /&gt;-Belki fazla değerli, fazla hassas oldukları düşünülüyordur.&lt;br /&gt;-Hayır. Sebep bu değil, Adso.&lt;br /&gt;-Bizimkinden farklı bir ilim ve Tanrı kelamının yanılmazlığından kuşku duymamızı teşvik edecek fikirler içerdikleri için.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://www.glitter-graphics.com/"&gt;&lt;img border="0" src="http://dl5.glitter-graphics.net/pub/1599/1599215b5y0w8qycd.gif" width="423" height="22" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.glitter-works.org/" target="_blank"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Aşk bir hastalık olarak ortaya çıkmaz. Ama saplantı halini alırsa hastalığa dönüşür. Müslüman teolog Ahmed Hasim der ki.. Mecnun kimse iyileşmek istemez. Rüyaları düzensiz nefeslere ve nabzın hızlanmasına yol açar. Melankolik aşkı, kurbanlarının kurt gibi hareket ettiği bir hastalık olan likantropi ile özdeşleştirir.Aşığın dış görünüşü değişmeye başlar. Kısa süre sonra gözleri görmez olur, dudakları büzüşür. Yüzü sivilce ve kabuklarla kaplanır. Yüzünde bir köpeğin ısırığına benzeyen izler olur&lt;/strong&gt; &lt;strong&gt;ve günlerini mezarlıklarda gezinerek gecelerini ise bir kurt gibi geçirir. “&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://www.glitter-graphics.com/"&gt;&lt;img border="0" src="http://dl5.glitter-graphics.net/pub/1599/1599215b5y0w8qycd.gif" width="423" height="22" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.glitter-works.org/" target="_blank"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-Bu manastıra geldiğinden beri birçok şey keşfettin. Ama labirente acılan kestirme&lt;br /&gt;yol onlar arasında değil. Şimdi, istediğin nedir?&lt;br /&gt;-Hiç yazılmadığını söylediğin Yunanca kitabı görmek istiyorum. Tamamen komediye adanmış senin kahkaha kadar nefret ettiğin kitabı. Aristo'nun Poetika kitabının ikinci cildinin belki de geriye kalan tek kopyasını.&lt;br /&gt;-William, senden ne muhteşem bir kütüphaneci olurdu. İşte hak ettiğin ödülün. Oku. Sayfa sayfa oku sırlarını. Sen kazandın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaklaşın, şimdi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şimdi komedinin bayağı insanları kullanarak ve onların kusurlarından zevk alarak, gülmekten aldığımız keyfi teşvik edişini tartışacağız. “&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değerli kardeşim, komediden bahseden pek çok kitap var. Neden bu seni bu kadar korkutuyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Çünkü o Aristo'nun eseri. -Adso, bu taraftan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Fakat gülmeyi bu kadar korkutucu kılan nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Gülmek korkuyu öldürür. Ve korku olmadan inanç olamaz. Çünkü şeytan korkusu yoksa, Tanrı'ya ihtiyaç kalmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ama o kitabı yok ederek gülmeyi yok edemezsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Hayır, elbette. Gülmek basit insanların eğlencesi olarak kalacak. Ama ya bu kitap yüzünden, bilgili insanlar her şeye gülmenin kabul edilebilir olduğunu söylerse? Tanrı'ya gülebilir miyiz? Dünya yeniden kaosa sürüklenir. Bu yüzden, söylenmemesi gerekeni mühürleyeceğim ve mezarı ben olacağım.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://www.glitter-graphics.com/"&gt;&lt;img border="0" src="http://dl5.glitter-graphics.net/pub/1599/1599215b5y0w8qycd.gif" width="423" height="22" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Doğaya hükmedebilmek için, önce ona itaat etmeyi öğrenmek gerekir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Doğal bir açıklama getiremediğiniz için kesişleriniz bu duvarlar arasında doğaüstü bir güçten kuşkulanıyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne yazık ki, korkularım gençliğimden gelen hayal gücümün ürünü değildi.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Sizce burası Tanrı'nın terk ettiği bir yer mi?&lt;br /&gt;-Sen hiç Tanrı'nın kendini evinde gibi hissedeceği bir yer biliyor musun?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bir keşiş sessiz olmalı. Sorulana kadar düşüncelerini söylememeli. Bir keşiş gülmemeli. Çünkü kahkaha ile sesini yükseltenler ancak aptallardır. “&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Çok bilgelikte çok acı vardır ve bilgisini artıran acısını da artırır. “&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Demek istediğim; beden, doğaya uygun olarak da tahrik olabilir ona aykırı olarak da.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Esriyerek hayal görme ile günahkar delilik arasındaki adım çok kısa.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Gülmek, yüz hatlarını bozan ve insanları maymuna benzeten şeytani bir rüzgardır.&lt;br /&gt;-Maymunlar gülmez. Gülmek insana özgüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bayağı insanları kullanarak onların kusurlarından zevk al... “&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şeytana ait gördüğüm tek kanıt herkesin onu işbaşında görme isteği.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sıçanlar parşömeni alimlerden de çok seviyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ve kuşku, Adso, inancın düşmanıdır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Üstadım basit insanların daima her şeyin bedelini ödediğini söyler.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bu manastırın şimdiye dek olan ve hep olması gereken görevine dönelim.&lt;br /&gt;-Bilginin korunması “Korunması” diyorum, “aranması” değil. Çünkü bilgi tarihinde hiçbir ilerleme yok. Yalnızca sürekli ve aşırı tekrarlama var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Latince'deki “idolum” değil, Yunanca'daki “eidolon”. Anlamı “görüntü” ya da “yansıma”. Bizim yansımamız. &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://yitikmavi.blogspot.com/2010/03/name-of-rose-gulun-ad.html</link><author>noreply@blogger.com (Yitikmavi)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEiRL_5QG_qrYEiEk95xAkU6MdyJDrYrrB1fljPsza5rsxloXCc7rPzS7KTKnlTwp1Igv40mFB9mRUMfe1_orcLQ1Ag5VXrQ73p6ZrCPFKz8NQT0J39EICqkD-_dAohEPIYxaK0q899lnwg/s72-c/The_Name_of_the_Rose___Der_Name_der_Rose(1986).jpg" width="72"/><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-3848706266270423600.post-6152445785134927391</guid><pubDate>Tue, 09 Mar 2010 14:22:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-03-18T02:02:14.714+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Andrei Tarkovsky</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Replikler</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Sinema</category><title>Solyaris 1972 (Solaris)</title><description>&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#000066;"&gt;İnsan doğa tarafından kendi yollarıyla öğrenebildiği için yaratıldı. "Gerçek" için sonsuz arayışında insan bilgiye mahkum edilmiştir.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjL8qfKMJ7pqOAhyQVrjPsrzhisXSCesOlIcNyPGMRVm8Wy3VJFZUgoNfLvP_qan88-Jk9vO9r_dnEYL_VfDfjTc8j0DCbpcccPvkXwB6sqO9aB3xmzHjwSuhzjYzX7aSxr7wKeZADRRJo/s1600-h/solaris00.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 225px; FLOAT: left; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5446553947063060578" border="0" alt="" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjL8qfKMJ7pqOAhyQVrjPsrzhisXSCesOlIcNyPGMRVm8Wy3VJFZUgoNfLvP_qan88-Jk9vO9r_dnEYL_VfDfjTc8j0DCbpcccPvkXwB6sqO9aB3xmzHjwSuhzjYzX7aSxr7wKeZADRRJo/s320/solaris00.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Yönetmen : Andrei Tarkovsky&lt;br /&gt;Oyuncular : Natalya Bondarchuk, Donatas Banionis, Jüri Järvet, Vladislav Dvorzhetsky&lt;br /&gt;Yapım Yılı 1972&lt;br /&gt;Dil Rusça&lt;br /&gt;Türü Bilimkurgu&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#330099;"&gt;Utanç,insanlığı kurtaracak olan duygu...&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEiv5WB5K0uMwWzYcer0VsRsi_ieUSVzT7PN47g0KufxmUz57qJlYQFoXnDxHaOhTb-8160tpVXRgj_DThsABkLbm-NwE2wOQ-hU0XlJ1KuKpJFGuTUR1rzMlSFB32-U1s2AJeTGWXUQ2FM/s1600-h/the-solyaris-olga-rossi.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 296px; DISPLAY: block; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5446559233255807186" border="0" alt="" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEiv5WB5K0uMwWzYcer0VsRsi_ieUSVzT7PN47g0KufxmUz57qJlYQFoXnDxHaOhTb-8160tpVXRgj_DThsABkLbm-NwE2wOQ-hU0XlJ1KuKpJFGuTUR1rzMlSFB32-U1s2AJeTGWXUQ2FM/s320/the-solyaris-olga-rossi.jpg" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;300 metrenin altına ilk indiğimde, artan rüzgar yüzünden irtifayı korumakta zorluk çektim. Tüm dikkatimi gemimin yönetimine vermiştim. Kabinden dışarıya bakmıyordum. Sonuçta, bir sis kümesine girdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Sıradan bir sis miydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii ki hayır. Koloidal ve yapışkan görünüyordu. Tüm pencereleri kaplamıştı. Sisin direnci yüzünden, irtifa kaybetmeye başladım. Güneşi göremiyordum, ama güneşin bulunduğu yönde&lt;br /&gt;sis kırmızı biçimde parlıyordu. Yarım saat sonra geniş, açık bir boşluğa çıktım. Neredeyse daire biçiminde, bir kaç yüz metre çapında. Bu noktada, Okyanusta bir değişiklik gördüm. Dalgalar görünmez oldu. Bulanık yama görünümlü yerler hariç, yüzey saydamlaştı. Suyun altında sarı, sümük gibi bir şey katılaşıyordu. İnce şeritler halinde yükseliyor ve cam gibi parıldıyordu. Sonra kaynamaya, köpürmeye ve sertleşmeye başladı. Şeker pekmezi gibi görünüyordu. Bu tortu ya da balçık geniş yumrular halinde topaklandı ve yavaşça değişik şekillere dönüştü. Sisin içine çekilmeye başladım, buna karşı bir süre direndim. Aşağıya doğru tekrar baktığımda, bir tür bahçe gördüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bahçe mi? Dikkat edin, lütfen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bitki örtüsünü, çalıları, akasya ağaçlarını, dar patikaları görebiliyordum. Hepsi aynı maddeden yapılmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Peki bu bitkilerin yaprakları var mıydı? Şu çalılar, akasyalar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayır, hepsinin gerçek boyutlarında ve plastikten yapıldığını söyleyebilirim. Sonra her şey çatlamaya kırılmaya başladı. Sarı çamur deliklerden dışarıya püskürmeye başladı. Her şey hızla kaynamaya başladı ve köpük belirdi.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhYG8d-RRP6Rhfv7pZQKHsJHdIS_-AuYan4wTSfHrvAQYtCzHyzAQU_OYoBSq1f42MGPQhVXVfE7v-FB7cbJxEJitkqbHWueN8LXegqgb0HEhvzlB6yjNfRcahp0-fhaKYqhuTXrRxpG1A/s1600-h/Solaris1972-2_1__poster.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 180px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5446622645583324002" border="0" alt="" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhYG8d-RRP6Rhfv7pZQKHsJHdIS_-AuYan4wTSfHrvAQYtCzHyzAQU_OYoBSq1f42MGPQhVXVfE7v-FB7cbJxEJitkqbHWueN8LXegqgb0HEhvzlB6yjNfRcahp0-fhaKYqhuTXrRxpG1A/s320/Solaris1972-2_1__poster.jpg" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;strong&gt;-Kimdi o?&lt;br /&gt;-10 yıl önce ölmüştü.&lt;br /&gt;-Gördüğün şey onun hakkındaki düşüncelerinin cisimleşmiş haliydi. Adı neydi?&lt;br /&gt;Hari.&lt;br /&gt;-Her şey radyasyonla denemelerimizle başladı. Okyanus'un yüzeyini güçlü X-ışınlarıyla vurduk.&lt;br /&gt;-Ama o...&lt;br /&gt;-Aklıma gelmişken, kendini şanslı sayabilirsin. Her şeye rağmen, bu kadın senin geçmişinin bir parçası. Ya daha önce hiç görmediğin ama, tasarladığın ya da düşlediğin bir şey olsaydı?&lt;br /&gt;-Anlayamadım.&lt;br /&gt;-Anlaşılan Okyanus, güçlü radyasyonumuza hayrete düşüren bir yanıt verdi. Zihinlerimize sondaj yaptı ve bellek adaları gibi bir şey çıkardı.&lt;br /&gt;-Geri dönecek mi?&lt;br /&gt;-Dönecek ve dönen o olmayacak.&lt;br /&gt;- İkinci Hari Sonsuz sayıda olabilir.&lt;br /&gt;-Beni neden uyarmadın?&lt;br /&gt;-Bana inanmazdın ki.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEg_2_ozzhRQcttZ8XYy0UkMonlencdrpBCkfdEKkVkZS9ibig7e_ca35Z4nJKBz0U7ZZ9DuBPTl6YJfHi7fXA7yHrS4KxHnF3-izLm7JyevtyklI4kjAAdew9APlttlV3sqCPc0zlhEhqE/s1600-h/solaris3_kinoint_l1.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 310px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5446633573052726306" border="0" alt="" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEg_2_ozzhRQcttZ8XYy0UkMonlencdrpBCkfdEKkVkZS9ibig7e_ca35Z4nJKBz0U7ZZ9DuBPTl6YJfHi7fXA7yHrS4KxHnF3-izLm7JyevtyklI4kjAAdew9APlttlV3sqCPc0zlhEhqE/s320/solaris3_kinoint_l1.jpg" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;strong&gt;-Ne oldu?&lt;br /&gt;-Yeniden doğuş yavaşladı. İki-üç saatliğine konuklarımızdan kurtulabiliriz.&lt;br /&gt;-Gecenin bir yarısı bunu söylemek için mi geldin?&lt;br /&gt;-Ne için geldiğimi söyleyeyim. Sartorius ve ben şöyle düşündük: Eğer Okyanus konuklarımızı bizden rüya gördüğümüz sırada türetiyorsa belki uyanıkken ki düşüncelerimizi kullanmamız daha mantıklı sonuçlar doğurabilir.&lt;br /&gt;- Nasıl?&lt;br /&gt;- Radyasyon ışınlarıyla.&lt;br /&gt;-Belki (Okyanus) bizi anlar ve o can sıkıcı hayaletlerden kurtarır.&lt;br /&gt;- Yine mi bilimin yüceliği hakkındaki şu gülünç x-ışını vaazları?&lt;br /&gt;-Işınları içimizden birinin beyin dalgalarına göre ayarlayacağız. Ve tabi o "içimizden biri" ben olacağım. Bir ensefalogram! Tüm düşüncelerimin bir yazılı dökümü! Ya aniden onun ölmesini dilersem? Yok olmasını! Her şeyi emanet etmek istersem şu jöle kütlesine?&lt;br /&gt;-O ruhumu zaten istila etti.&lt;br /&gt;-Kris, zaman kaybediyoruz.&lt;br /&gt;-Sartorius başka bir proje daha öne sürüyor: İmha Edici.&lt;br /&gt;-Nötrino sistemlerinin kendi kendilerini yok etmesi.&lt;br /&gt;-Nedir bu? Şantaj mı?&lt;br /&gt;-Onu ensefalogram ile başlamaya ikna ettim. Ama şimdilik bunu unutalım.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEiYJ9FnTmQsOLhKBOoY_vrO5Ylcq-9t_bDIxh4v8-7gEnbwOvLtBRFJprE3jA88F5tkq2q_tRfAOMuS1mEr0wqPsjZ5NVSahQ5vj3vtqDnAn-jmdy6AtUewvkgdVcO9VF2b-kBbjgrgsio/s1600-h/solyaris2aviimage3.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 207px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5446627587856837010" border="0" alt="" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEiYJ9FnTmQsOLhKBOoY_vrO5Ylcq-9t_bDIxh4v8-7gEnbwOvLtBRFJprE3jA88F5tkq2q_tRfAOMuS1mEr0wqPsjZ5NVSahQ5vj3vtqDnAn-jmdy6AtUewvkgdVcO9VF2b-kBbjgrgsio/s320/solyaris2aviimage3.jpg" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;strong&gt;-Biraz uyu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Nasıl uyunur bilmiyorum. Bu uyku değil. Her nasılsa etrafımda. Sanki (kaynağı) tam olarak içimde&lt;br /&gt;değil de çok uzakta bir yerdeymiş gibi. Muhtemelen yine bir tür uyku.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Gece gelirler. Ama insan bazen uyumak zorunda."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-İşte bütün mesele. İnsanlık uyuma yeteneğini kaybetti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Sen daha iyi okursun. Ben biraz heyecanlıyım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Efendim, bildiğim bir şey varsa o da şudur: Ben Ben uyurken, korku, umut, dert, mutluluk nedir bilmem. Uykuyu icat edene hayır dualar olsun. Her şeyi satın alan , çoban ile kralı, aptal ile&lt;br /&gt;zekiyi eşitleyen ortak para birimini. Uykuya dair bir tek kötü şey var. Ölüme çok benzediğini söylerler."&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEiJyQprKQEic92NTAFVSLtljBd2NPFN_on0iXRhOBJjpcY38g65MzCEVq8y0SCcylOJAAYCjVhy2NwEV4Vv4BNeoN8uLfsmS75-3vNgay4_ptSaJKw1c9N2wN9u1YmYO52ZoicFAIt6RV8/s1600-h/6163906_gal.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 138px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5446633197931513794" border="0" alt="" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEiJyQprKQEic92NTAFVSLtljBd2NPFN_on0iXRhOBJjpcY38g65MzCEVq8y0SCcylOJAAYCjVhy2NwEV4Vv4BNeoN8uLfsmS75-3vNgay4_ptSaJKw1c9N2wN9u1YmYO52ZoicFAIt6RV8/s320/6163906_gal.jpg" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bilim mi? Boş laf.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçinde bulunduğumuz durumda, sıradanlık ve deha aynı derecede yararsız. Evreni fethetmekle ilgilenmiyoruz. Dünya'yı evrenin sınırlarına kadar genişletmek istiyoruz. Öbür dünyalarla ne yapacağımızı bilmiyoruz. Başka dünyalara ihtiyacımız yok. Bir aynaya ihtiyacımız var. "Bağlantı" için çabalıyoruz, ama onu asla bulamayacağız. Korktuğu ve ihtiyaç duymadığı bir amaç uğruna gayret sarf eden o "ahmakça insanlık durumu"ndayız. İnsanın insana ihtiyacı var.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjXLhoDVPTLJALxbWRGGVkq5vOu87PTg-fd82daxLPVtWKLcwFz1SN4m-h1ZpukFtC4dahdWVR2h2CQmW7NSiMDWfsB9U8BeLbBSQ5Rg1OjyROJP5ztAJdrRLBhHkC47RL7Ht4pFc6zWEY/s1600-h/Natalya_bondarchuk-solaris.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 137px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5446632929763686834" border="0" alt="" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjXLhoDVPTLJALxbWRGGVkq5vOu87PTg-fd82daxLPVtWKLcwFz1SN4m-h1ZpukFtC4dahdWVR2h2CQmW7NSiMDWfsB9U8BeLbBSQ5Rg1OjyROJP5ztAJdrRLBhHkC47RL7Ht4pFc6zWEY/s320/Natalya_bondarchuk-solaris.jpg" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kris Kelvin'in ikinizden daha tutarlı olduğunu düşünüyorum. Gayrı insani koşullarda,&lt;br /&gt;insanca davrandı. Ve siz, konuklarınızı -bize bu ismi vermişsiniz- harici bir şey ya da bir engel&lt;br /&gt;gibi görüyorsunuz. Ama onlar sizin bir parçanız. Onlar sizin vicdanınız. Ve Kris beni seviyor.&lt;br /&gt;Belki de beni sevmiyor, belki sadece kendisini koruyor. Benim canlı kalmamı istiyor. Asıl nokta bu değil. İnsanın neden sevdiği önemli değildir. Sebep herkes için farklıdır. Kris değil. Sizsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Hepinizden nefret ediyorum.&lt;br /&gt;- Size sormak istiyorum...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Sözümü kesmeyin. Ne de olsa bir kadınım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Sen bir kadın değilsin, bir insan değilsin. Herşeyi anlama yeteneğin varsa, bunu da anla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Hari artık yok. O öldü. Sen sadece bir röprodüksiyonsun, mekanik bir röprodüksiyon. Bir kopya. Bir kalıp.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Evet. Olabilir ama ben bir insana dönüşüyorum. Sizin kadar derinden hissedebiliyorum. İnanın.&lt;br /&gt;Şimdiden onsuz idare edebiliyorum. Ben onu seviyorum. Ben insanım. Siz siz çok zalimsiniz.&lt;br /&gt;Kalk! Kalk hemen!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Pek sevgili insanım. Hiçbir şey daha kolay olamaz. Tartışarak zaman kaybediyoruz. Vakarımızı ve insan karakterimizi yitiriyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Hayır. İnsansın, ama kendi tarzında. İşte tartışmamızın nedeni.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Umarım canınızı sıkmıyorumdur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Sen iyi birisin ama korkunç görünüyorsun. Gerçekten umudumu kaybettim. Bana birazcık yardım et. Daha fazlasını bilmek için kurulacak lanetli bir "temas" uğruna canından vaz geçmeye hazır bir adamın sarhoş olma hakkı yok mudur?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Her şeye hakkı vardır.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEiQM4midph7nROLe4aXbYTL6rxLol1M3iNi1R8i5N8traQLDPSwB2wrqWKeLOPNcA_yeTCvwsvP9nnYaiebcnWkET-iXMGXDRrbppmIDMsgUw0yYLbnU4wKq60lH_idX1IDqKbkJvm7O8g/s1600-h/vlcsnap-7717473-702817.png"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 162px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5446624661878521970" border="0" alt="" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEiQM4midph7nROLe4aXbYTL6rxLol1M3iNi1R8i5N8traQLDPSwB2wrqWKeLOPNcA_yeTCvwsvP9nnYaiebcnWkET-iXMGXDRrbppmIDMsgUw0yYLbnU4wKq60lH_idX1IDqKbkJvm7O8g/s320/vlcsnap-7717473-702817.png" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;- Onu seviyorum.&lt;br /&gt;- Hangisini?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Onu mu roketin içindekini mi? Onu uzaydan geri çekebilirsin. Tekrar ortaya çıkacak ve bu böyle devam edecek. Bilimsel bir sorunu basit bir aşk hikayesine çevirme. Bunun kötü biteceğine dair bir önsezim vardı.&lt;br /&gt;-Ona yardım etmelisin. Dehşet bir şey, değil mi? Bu yeniden doğuşlara bir türlü alışamadım.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhV97T802gL-eZ2GJrYR2wKLGhPZrbyRYCsdu02lt5YxUwA9l7ITMIcaqDBR761mnXk9CChwPmjiq-czE9PxnYOKFyVEI_l6IHX3rtNW7uS7ZDiAqquFySEJ4HU82V7V13gddzuuaAuThQ/s1600-h/001.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 204px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5446626077713976546" border="0" alt="" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhV97T802gL-eZ2GJrYR2wKLGhPZrbyRYCsdu02lt5YxUwA9l7ITMIcaqDBR761mnXk9CChwPmjiq-czE9PxnYOKFyVEI_l6IHX3rtNW7uS7ZDiAqquFySEJ4HU82V7V13gddzuuaAuThQ/s320/001.jpg" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;strong&gt;-Sorun ne?&lt;br /&gt;-Hiçbir şey.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya'ya geri dönmeyeceğim. Seninle bu istasyonda yaşayacağım. Anlıyor musun... Korkuyorum.&lt;br /&gt;Bir hayli etkinlik gösteriyor gibi. Ensefalogramın yardımcı oldu. Bilirsin... Merhamet gösterdiğimiz zaman, kendi kendimizi harap ederiz. Hakikat olabilir... Istırap yaşamı kasvetli ve kuşkulu gösterir.&lt;br /&gt;Ama bunu kabul etmiyorum. Hayır, kabul etmiyorum. Yaşam için vazgeçilmez olan aynı&lt;br /&gt;zamanda yaşam için zararlı mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Hayır, zararlı değil.&lt;br /&gt;-Tabi ki değil..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Tolstoy'u hatırlıyor musun? İnsanoğlunu bir bütün olarak sevmenin imkansızlığı üzerine çektiği ıstırabı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üzerinden ne kadar zaman geçti? Bir yolunu bulup çözemedim. Bana yardım et. Anla, seni seviyorum. Ama aşk asla izah edemeyeceğimiz ama deneyimleyebileceğimiz bir histir. İnsan aşk kavramını açıklayabilir. İnsan kaybedebileceğini sever: Kendini, bir kadını, bir vatanı. Bugüne dek aşk insanlık için, Dünya için elde edilemez oldu. Beni anlıyor musun, Snaut? O kadar azız ki.&lt;br /&gt;Hepsi topu bir kaç milyar. Bir avuç! Belkide, insanları aşkın nedeni olarak deneyimlemek için buradayız. Ateşi var gibi.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEieZKAhep50a_mEe6G2lG-aREMdiDldmk196QK00lQFQuPIlt1jPyjI5iN8gWEXQU3VL4z8OjXZcES27WMvdRLaVClpaTiHkaHu35DLNImQ6vrL8pTLAvV8MqgZdR24bkMB8ZwUgBskhUU/s1600-h/4PDVD_099.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 213px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5446627086517799570" border="0" alt="" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEieZKAhep50a_mEe6G2lG-aREMdiDldmk196QK00lQFQuPIlt1jPyjI5iN8gWEXQU3VL4z8OjXZcES27WMvdRLaVClpaTiHkaHu35DLNImQ6vrL8pTLAvV8MqgZdR24bkMB8ZwUgBskhUU/s320/4PDVD_099.jpg" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Neden böyle işkence çekiyoruz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bence, evrensel anlamımızı kaybettik. Antik çağlarda yaşayanlar onu mükemmelen biliyordu.&lt;br /&gt;Neden ve ya ne için diye hiç sormadı onlar. Sisifos efsanesini hatırla. Senin ensefalogramını&lt;br /&gt;yayınladığımızdan beri, konuklardan hiçbiri geri dönmedi. Okyanusta anlaşılmaz bir şey&lt;br /&gt;oluşmaya başladı. Yüzeyde adalar şekillenmeye başladı. Önce bir tane. Sonra ertesi gün&lt;br /&gt;bir çok başkası ortaya çıktı.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEgbgOhiw0QlqxtWLMNmKJKzu30iDAwnihsCk8Z8dKv63_IfvKM48wWStBvQBebEf7amtRSXwC2PKzKHzm98xSya4bJlg9O8jckX3Bq-U7JG1Vav1yERb_4B_Qf8OT-3oUy6Fa8ovn0zNC4/s1600-h/solaris-kevin.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 198px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5446626713457129330" border="0" alt="" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEgbgOhiw0QlqxtWLMNmKJKzu30iDAwnihsCk8Z8dKv63_IfvKM48wWStBvQBebEf7amtRSXwC2PKzKHzm98xSya4bJlg9O8jckX3Bq-U7JG1Vav1yERb_4B_Qf8OT-3oUy6Fa8ovn0zNC4/s320/solaris-kevin.jpg" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Uzun zamandır mı buradasın?&lt;br /&gt;- Hakkımdaki belgeleri görmüşsündür.&lt;br /&gt;- Gördüm.&lt;br /&gt;-İstasyonda bunca yıl yaşadıktan sonra hala aşağıdaki yaşamınla net bir bağlantın var mı?&lt;br /&gt;-Dehşetli soruları seviyorsun. Yakında hayatın anlamını soracaksın sanırım.&lt;br /&gt;-Dur biraz. Alaycı olma. O bayağı bir soru.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-İnsan mutlu olduğu zaman, hayatın anlamı ve diğer ölümsüz temalarla nadiren ilgilenir.&lt;br /&gt;Bu sorular insanın ömrünün sonunda sorulmalı. Ama biz hayatın ne zaman sona ereceğini bilmeyiz.&lt;br /&gt;Böyle acele etmemizin nedeni de bu. Acele etme. En mutlu insanlar bu lanetli sorularla ilgilenmeyenlerdir. Sormak daima bilme arzusundan. Henüz basit insanî gerçekleri korumak için gizeme ihtiyaç duyuyoruz. Mutluluğun, ölümün, aşkın gizemi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Haklısın belki. Ama şimdi bunu düşünmemeye çalış. Bunun hakkında düşünmek öleceğin&lt;br /&gt;günü bilmek gibidir. O günü bilmek bizi ölümsüz yapmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, her neyse.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjlYOWT5FWZ4QvNZ4UItB8vgayWs2oZlyrklhxP78Cad7jx_q9xF26N1xj4OFNOGUap3y_7Te0tiPYjOZ3-5NCufDnf56QvDcC04VMRLPRqSggUGM2yVD4DLW42SIojiMPztujuD0GXkBQ/s1600-h/solaris.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 169px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5446633846821659010" border="0" alt="" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjlYOWT5FWZ4QvNZ4UItB8vgayWs2oZlyrklhxP78Cad7jx_q9xF26N1xj4OFNOGUap3y_7Te0tiPYjOZ3-5NCufDnf56QvDcC04VMRLPRqSggUGM2yVD4DLW42SIojiMPztujuD0GXkBQ/s320/solaris.jpg" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-Her halükarda, benim görevim sona erdi. Fakat sırada ne var? Dünya'ya dönmek mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şey yavaş yavaş normale dönüyor. Yeni ilgi alanları yeni tanışlar bile bulurum. Ama kendimi onlara tam olarak veremem. Asla. Irkımın on yıllardır anlamaya çalıştığı bu Okyanusla, hayali de olsa bir ilişki kurma olasılığını geri çevirmeye hakkım var mı? Burada kalmalı mıyım? İkimizin de dokunduğu bu nesnelerin arasında? Nefesimizin hatırasını taşıyan bu yerde?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne için? O'nun döneceği umudu mu? Ama bu umuda sığınamam. Bana kalan tek şey; beklemek.&lt;br /&gt;Ne için olduğunu bilmiyorum. Yeni mucizeler için mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Yorgun musun?&lt;br /&gt;-Hayır, çok iyiyim.&lt;br /&gt;-Biliyorsun, Kris...&lt;br /&gt;-Bence Dünya'ya dönme zamanın geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Öyle mi düşünüyorsun?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjH3Uvzv985UNNaVliKytrpFHVjUfCmZLePvVAaj5kL6aWx9Gr-jwlC5s3O37MZG_GcSV8jP90HejucAaccZ8o8YAzYNfIAn6IFyt3cy9cBq3c-KmDt2pi7Sa3Ko6TfqXZuGlj1GQLyDRU/s1600-h/800px-Pieter_Brueghel_the_Elder,_Hunters_in_the_Snow.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 229px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5446634049197010674" border="0" alt="" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjH3Uvzv985UNNaVliKytrpFHVjUfCmZLePvVAaj5kL6aWx9Gr-jwlC5s3O37MZG_GcSV8jP90HejucAaccZ8o8YAzYNfIAn6IFyt3cy9cBq3c-KmDt2pi7Sa3Ko6TfqXZuGlj1GQLyDRU/s320/800px-Pieter_Brueghel_the_Elder,_Hunters_in_the_Snow.jpg" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;* İleriye hareketimizin sınırlanması, geriye doğru hareketimizi kolaylaştırıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Rüzgarlı havada, kıpırdayan bir çalıyı yaşayan bir varlıkla karıştırmak kolaydır,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Bilgi ancak ahlaki değerlere dayandıkça geçerlidir. Bilimi ahlaki ya da ahlak dışı hale getiren tek etmen insandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Okyanus düşünen bir maddedir.&lt;br /&gt;* Gizemli düzensizlikler başladığından beri hemen her zaman derin depresyon halindeydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Korkmaktan daha kötü şeyler vardır. O umutsuzluktan dolayı öldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* İnsan doğa tarafından kendi yollarıyla öğrenebildiği için yaratıldı. "Gerçek" için sonsuz arayışında insan bilgiye mahkum edilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Bilirsin... Merhamet gösterdiğimiz zaman, kendi kendimizi harap ederiz. Hakikat olabilir... Istırap yaşamı kasvetli ve kuşkulu gösterir. Ama bunu kabul etmiyorum. Hayır, kabul etmiyorum. Yaşam için vazgeçilmez olan aynı zamanda yaşam için zararlı mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Aşk asla izah edemeyeceğimiz ama deneyimleyebileceğimiz bir histir. İnsan aşk kavramını açıklayabilir. İnsan kaybedebileceğini sever: Kendini, bir kadını, bir vatanı. Bugüne dek aşk insanlık için, Dünya için elde edilemez oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Utanç -- insanlığı kurtaracak olan duygu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Bilirsin, sanki birisi bizimle oyun oynuyor. Ve bu sis ne kadar uzun sürerse sonuç senin için o kadar kötü olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* İnsan mutlu olduğu zaman, hayatın anlamı ve diğer ölümsüz temalarla nadiren ilgilenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Andrei Tarkovsky&lt;/strong&gt;</description><link>http://yitikmavi.blogspot.com/2010/03/solyaris-1972-solaris.html</link><author>noreply@blogger.com (Yitikmavi)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjL8qfKMJ7pqOAhyQVrjPsrzhisXSCesOlIcNyPGMRVm8Wy3VJFZUgoNfLvP_qan88-Jk9vO9r_dnEYL_VfDfjTc8j0DCbpcccPvkXwB6sqO9aB3xmzHjwSuhzjYzX7aSxr7wKeZADRRJo/s72-c/solaris00.jpg" width="72"/><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-3848706266270423600.post-3221152426845966786</guid><pubDate>Tue, 02 Mar 2010 13:09:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-03-02T16:29:01.819+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Bilge Karasu</category><title>Azınlık-Azınlıklar...</title><description>&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#660000;"&gt;Bir Çözümleme Denemesi (l)&lt;/span&gt; &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;em&gt;1. Şimdiden belirtmekte yarar var: Bu yazıda söylediğim her şey, baştan düşünülebilir. Benimkinden başka bir düşün yapısal çerçeve içerisinde, bu çözümleme bambaşka bir kılığa girebilir. Böyle çözümlemelerin bile, yere, çağa bağlı olarak değişebilecek temellere oturduğu düşüncesine alışmamız gerektiğini düşünüyorum.&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/span&gt;&lt;div align="right"&gt;Nermi Uygur'a &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;1. "Azınlık", ancak, bir "Çoğunluk" ile bir arada ele alındıkta anlam taşır. "Azınlık", bir adlandır/ıl/madır. (2)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#000000;"&gt;&lt;em&gt;(2.) Kendini örtük olarak adlandırmakta olan bir çoğunluğun belirtik olarak adlandırdığı bir öbektir.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/span&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;2. Azınlık ile Çoğunluğun bu nitelikleri, ancak, bir ölçüt'ten dolayı var olabilir; bu ölçütün çizdiği sınır içerisinde kalındıkça bu niteliklerden söz edilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Ancak bu sınır içerisinde, bu ölçüt gereği, bir arada ele alınınca var olabilecek Azınlık ile Çoğunluk, sayılara dayalı görünse de, ancak, sayının bir güç/baskı düzeneğinin işlemesine yol açması durumlarında sözü edilir bir karşıtlık haline gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. Bu düzeneğin işlemesi, Azınlık ile Çoğunluğun dörtlü imge dizgelerinin etkileşimiyle sıkı sıkıya ilişkilidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kesinlemeleri irdelemeğe çalışalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1.1. Azınlık ile Çoğunluk, biri birilerinin değillemeleridir. Belirtik ya da örtük olarak dile getirilen bir bütünün parçalarıdırlar. (3)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;(3.) /Azınlık/, çoğunluk için, bir düz değişmece değeri taşır: Hem onunla birlikte oluşturduğu bütünlük içerisindeki parça niteliğiyle, hem azınlığın her üyesini hiçbir bireysel özellik tanımayan toptancılığından ötürü- tek bir bütüne sokan niteliğiyle ...&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/span&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bir önerinin oya sunulduğu bir toplantıda oy verenler bir bütünü; bu oyların karar gücü taşıyacak sayısını vermiş olanlar bir çoğunluğu oluşturur; bu çoğunluğun dışında kalan oy verenler (karşı-oy verenler, çekimserler) kendi aralarında da bir azınlık-çoğunluk bölüntüsü gösterse bile, azınlık adını alır.(4)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;(4.) Azınlık da, çoğunluk da, durmaksızın ürer, sürer, durmaksızın da kılık (ya da, özne) değiştirebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı birey, çeşitli çoğunluklarla çeşitli azınlıkların üyesi olabilir. Aynı anda, ya da, ayn ayn zamanlarda ...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belli bir "niteleyici" adı taşıyan bir topluluk (ya da o topluluğun bir parçası) bir yerde çoğunluğu oluşturabilirken başka bir (ya da birer) yerde azınlık(lar) oluşturabilir. Bireyler de, topluluklar da, "yabancı" diye nitelenebilirler: Örneğin, bir "yabancı" ülkede ("yurtdışı"nda) bir birey de yabancıdır, böyle bireylerden oluşan bir topluluk da ... Ama böyle bir topluluk, içinde yaşadığı ülkenin -şu ya da bu biçimde- insanı olma kararını verirse (bu "karar", o ülkece de verilebilir), "yabancı" olmaktan Çıkıp "azınlık" durumuna geçecektir. Buna karşılık, o topluluğun üyesi olmayan, gene de onun (aynı) "niteleyici" adını taşıyan birey ya da topluluklar orada "yabancı" olarak kalacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birey, siyasal bakımdan hem "yabancı" hem "azınlık üyesi" olamaz. Buna karşılık, "yabancı" olduğu bir ülkede "siyasal" olmayan birçok azınlığın en doğal, en tartışmasız üyesi olabilir. Belki de en çok görülebilecek durum, bireyin pek çeşitli çoğunlukların azınlığı, ya da, yabancısı, buna karşılık çeşitli azınlıkların "üyesi" olması durumu olur. (Mantıksal bir nedenden söz edilebilir mi bu durumda?)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna karşılık, siyasal birimin bu azınlık/çoğunluk bölüntüsünde önemli bir yer tutmakla birlikte her durumu açıklayabilmekten de çok uzak durduğu, sanırım şimdiden ileri sürülebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Azınlık, yabancı olmayan bir "başka" bir "aykırı"dır. Siyasal birim açısından "sınır-dışı" edil(e)meyecek bir topluluktur. Ama ona "yabancı "lık yüklen(ebil)diği zaman sınır-dışı da edilebilir. Biraz sonra sözünü edeceğimiz "ölçüt", burada özel biçimde işlemektedir. Az ileride bundan yine söz edeceğiz.&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/span&gt;1.1.1. Çoğunluğun karan, Azınlığın istemediğidir. Azınlığın verdiği oylar, çoğunluğun istemediğine verilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1.1.2. Azınlığın kendi içinde bölüntü gösteriyor olması, Azınlık ya da Çoğunluk diye adlandırmanın toptancılığını, ayrıntı üzerinde durmazlığını gösterir. Verdiğimiz örnekte ya da herhangi bir seçimde, azınlıktakilerin, değişik tutumlan değişik oy verme biçimleriyle dile getirmelerine karşılık, çoğunluğun karşısında, "eninde sonunda" azınlık olması, bunu doğrular; çoğunluktakilerin aynı oyu verdikleri halde, birçok kez, neden, niye, niçin öyle oy verdiklerini açıklamak istemeleri de bunu doğrular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1.1.2.1. Azınlıktakiler de, çoğunluktakiler de, kendilerini bölmüş olan eylemin (burada, oy verme eyleminin) iki değerliliği karşısında ayırtılardan söz ederek özellikler, öznellikler, bireysellikler koyuyorlarsa ortaya, bu toptancılıktan tedirgin olduklarını da, onu kabul ettiklerini de göstermektedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1.2. Bu toptancılık, Azınlık ile Çoğunluğun biribirilerinin değillemeleri olmaları durumunun vazgeçilmez bir niteliği olarak ortaya çıkar. Dikkat edilecek nokta, iki değerden her birinin ancak ötekini değilleyerek anlam taşıyabileceğidir. Ayrıntılar, yani iki kesimden her birinin içinde belirebilecek ayrılıklar, karşı kesim açısından ancak ikincil, güdümün belirlenmesinde kullanılabilecek bir önem taşır. Her kesimin ötekine bir bütün olarak bakması, kendi bütünlüğünün de bir inancasını ortaya koyması demektir. Ama bu iki bütün, ancak bir arada oluşturulan daha büyük bir bütünün çelişen parçalarıdır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/strong&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://www.glitter-graphics.com/"&gt;&lt;strong&gt;&lt;img border="0" src="http://dl5.glitter-graphics.net/pub/1599/1599215b5y0w8qycd.gif" width="423" height="22" /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/strong&gt;&lt;a href="http://www.glitter-works.org/" target="_blank"&gt;&lt;/a&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2.1. Çünkü büyük bütünün bu ikiye bölünüşü, bir ölçütün getirdiği iki değerliliğe dayalıdır. Şöyle olan, düşünen, inanan eyleyenlerle, böyle olan, düşünen, inanan eyleyenler arasındaki ayırım, "şöyle"nin karşısındaki "böyle"nin ancak "şöyle olmayan (düşünmeyen, inanmayan, eylemeyen)" anlamını taşıyor olmasıyla anlam kazanır.(5)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;em&gt;(5.) Ölçüt gereği "bizden olan/bizden olmayan" biçiminde ortaya çıkan bölüntü, ölçüt alanı dışında görülmez; ya da, ölçüt gereği ortaya çıkan bölüntü pek çok alanda kendini gösterir ama gene de, temel bir alanda, ortadan kalkar: Azınlık da, çoğunluk da, örneğin, "yasalar karşısında eşittir"; yani, belli bir siyasal birimin uyrukları söz konusudur, yasalar çoğunlukça kabul edilip "ayırım"ı pek çok alanda sürdürse, azınlığa karşı çeşitli baskılar yasalaşsa da, -yani haklar açısından büyük eşitsizlikler yaratılsa da- en azından ödevler, yükümler açısından "eşitlik" gözetilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yabancı", o birimin uyruğu değildir. Aykırılığı zaten o "yabancı" niteliğinin bir parçasıdır. Uzun yıllar da otursa o ülkede, yabancı kalır; bir başka siyasal birimin bir parçası, uyruğu niteliğini sürdürdükçe yasalara uyması beklenir ama azınlığa yol açan "ölçüt" ona işlemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Durum kuramsal olarak budur. Ancak bu yabancı, ölçütün uygulanabileceği bir kişi olarak görülmek istenirse, yabancılığı göz önünde tutulur ya da tutulmaz, ama azınlığa karşı uygulanan yaptırımlar ona da -bir biçimde- uygulanır. Siyasal açıdan bulunan gerekçe, diplomatik ilişkileri zedeler görünse bile (en azından zamanla) bunalım tavsar, tavsatılır. "Kışkırtma" iki yanın da başarıyla kullanacağı "büyülü" sözlerden biridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna karşılık, azınlık üyesi bir kişinin ya da bir öbek insanın, yıllarla oluşturulmuş kalıcı birtakım "kurallarının çiğnenmesi" durumunda, siyasal birim "oyunun bozulduğuna" karar verebilir, o kişi ya da öbeğe karşı önlem almakla yetinmez, o azınlığın tümüne karşı önlem uygulamağa girişir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerekçe, ödevler, yükümler karşısındaki "eşitliğin" bozulmuş olmasıdır. Artık tanımadıkları, tanımak istemedikleri ileri sürülen yasalar gereğince bu insanlar o yasaların, dolayısıyla siyasal birimin dışına çıkarılır. Ama başka bir siyasal birimin yasaları da kendilerini korumadığı için bu insanlar "ortalık yerde" kalakalırlar. Ne azınlıktırlar artık, ne de yabancı; ya da hem yabancı hem azınlıktırlar: Usa sığmaz bir durumdur bu ama bu durumda kalmış olanlar dışında, durumun usa sığmazlığı kimseyi şaşırtmaz. Çeşitli "sığınma" biçimlerine yol açılır, ya da, açılmaz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın (şu anda) pek çok yerinde, yukarıdan beri sözünü ettiğim durumlara örnek olacak olguları, herkes kolaylıkla bulur sanırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Azınlığın "başka"lığı ile yabancının "başka"lığı, bu noktada, bize pek önemli bir ayırım olarak görünüyor. Bütün söylediklerimiz bu ayırımın ne kadar kaypak olabileceğini ya da kaypak hale getirileceğini göstermeğe yaramış olsa da ...&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2.1.1. Siyasal ya da dinsel inançlar söz konusu olduğunda ortaya çıkabilecek azınlık/çoğunluk bölüntüsünde, örneğin, ölçüt, tek başına, "siyasal inanç" ya da "dinsel inanç" mıdır? Bu soruyu deşmedikçe ölçüt konusunda bir şey söylememiz pek güç olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derinin rengi, tek başına, ölçüt müdür?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ulusal öbeğin adını taşıyor olmak, tek başına, ölçüt müdür?(6)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;em&gt;6. "Elbette değil!" diyesi geliyor insanın ... Ölçütler oynaktır, belirsizdir; her ölçütün, ardından sürüklediği çok karmaşık tepkiler vardır. Tamam ... Ama kimi ölçüt "elle tutulur, gözle görülür" türdendir, kimiyse ancak yazılı ya da sözlü olarak dile getirilmesi halinde "varlık" kazanır. Kimi zaman da ölçüt uydurulur, bir kuruntu olarak atılır ortaya. Bu ayrımlar önem taşıyabilir, irdelememizi daha da inceltirsek. Ancak, daha önemlisi, sanırım şu: Hiçbir ölçüt -tek bir sözcük ya da niteleme kalıbı olarak ortaya konduğu zaman bile (ya da, konduğu halde)- yalın değildir, karışıklığı içinde taşıyan bir anlam "salkımı"dır; başat gibi görünen anlam, düz anlam, pek çok yan anlamla çevrilidir, bu anlamlar da, durmaksızın, biribirine "bulaşır", biribirini etkiler. Ayırım ölçütü olarak ortaya atılan niteliğin, bu ölçütle ilişkisiz, hatta, bu ölçütle "çelişiklik" taşıdığı görülmesi gereken başka bir ölçüt açısından "güçlükler yarat/tığı/acağı", "aklı başında" görünen insanların duraksamaksızın -herhalde düşünmeksizin de ... - söyleyebilecekleri şeylerdendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En yalın ölçüt bile kolaylıkla karmaşıklaşır, kullanılmak istendiği için kullanılan, siyasal inandırıcılığı hiç mi hiç kalmayabilen bir siyasa aleti haline gelebilir. İşin kötüsü ölçütler karmaşıklaştıkça baskıya, kıyaya daha da elverişli olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölçütle varedilen ulamlardan birine kendini katmak, ölçütü kabul etmektir, o ölçütle yaratılan ayrımı kabul etmektir. Oysa "ölçütü" kabul etmediğini (insanların bu ölçüte dayanılarak "ayrı" görülmelerini "saçma" bulduğunu) söyleyen pek çok kişi, sırası geldiğinde bu ayırımı "doğanın gereği" imiş gibi görür, kabul eder, gösterir. Ölçüt, "nesnel" bir niteliği göstermekte değildir, aldanmayalım; ölçüt, seçilmiş bir ayırımın ölçütüdür.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/span&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;2.1.1.1. Bu ayrımların ölçüt olmasının gerekli koşullarından biri, bireyler söz konusu olsa bile, bunların birey olarak değil, bir öbeğin üyesi olarak görülmesi (görülebilmesi, gösterilmesi, gösterilebilmesi) ... (7)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;em&gt;(7.) Bizim açımızdan "soğuk" bir örnek vermeğe çalışıyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Venedik şehri'ni düşünüyorum; şehir dışını, bölgeyi göz önüne hiç almaksızın ... Gezmenlerin ortalığı "bastığı" bir günü düşünelim ... Sayıca, Venedikliler, o gün, azınlıkta kalabilir kolaylıkla! ... Ama "ev sahibi" niteliklerinde herhangi bir değişme olmaz. "Yabancılar" bir öbek olarak da görünebilir, "Japon", "Alman", "Türk", "Amerikalı" olarak bölümlenebilir de. Bir Türk, "1 Türk"tür ama o anda Venedik'te bulunmakta olan Türkler'den biri olarak düşünülürse, sayıca azınlık oluşturan bir öbeğe bağlanır. Bu "yabancılar"ın hepsi yabancı'dır. Venedikliler bunların karşısında kendilerini "ev sahibi" diye görür, azınlık ya da çoğunluk terimleri içerisinde düşünmezler. Ama Venedikliler arasında, gezmenin çok geldiği mevsimde Venedik'e çalışmağa gelmiş (başka bölgelerden gelmiş) insanlar olabilir. Bunlar "İtalyan"dır ya da "değildir". İtalyan olanlar, Venedik bölgesinden gelmişse "yerli"dir, İtalya'nın ortasından, güneyinden gelmişse "biraz" yabancıdır. "Yerli "ler Venedik'te kalırsa, şehirde kalmışlardır; ötekiler kalır da Venedik yerlisinin "iş"ine ortak olursa zamanla "Venedikli"leşebilirler. Ama bir mahallede birkaç otel birden işletmeğe başlarlarsa "Fal anca-yerliler" olurlar. Duygu ortaklıkları, yeni bir bütünlüğün içindeki ayırımı yaratırlarsa, bir "Falancalılar azınlığı"na da dönüşüverirler. Artık bir karşıtlık söz konusudur.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/span&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;2.1.1.2. Ölçüt, bu durumda, iki topluluk arasında bir ayrım gözetilebilmesini sağlamalıdır; aynca iki topluluktan her birinin, ötekinin başka olduğunu söyleyebilmesini sağlamalıdır. Başka, yani, "ben neysem, öyle olmayan" ...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu "duygu"nun katılması, ölçütün bütünleyici öğelerinden birini oluşturur. Anlatmak istediğim durumu en iyi özetleyen deyimlerden birkaçı, "o (falanca vb.) bizden değil... Onlardan ... " kalıbına girer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2.2. Bu ayınının yapılması bir ölçütün ortaya konmuş olmasını gerektirir. Söz konusu ölçütün geçerli sayılan birtakım kurallara uyup uymadığı, "kabul edilir" olup olmadığı üzerinde şu anda durmak gereksiz. Ölçütün konması da, ossaat, ölçüt alanının sınırını belirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2.2.1. Ölçütün yalınlığı, bu sınırın açık seçik olmasını sağlar. Ölçüt karmaşıklaştıkça sınır da belirsizleşecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2.2.2. Sınır, ölçütün hangi alan içerisinde işleyeceğini ortaya koyarken, ölçütün oluşturucu öğelerinden birinin daha açığa çıkacağı alanı belirler. Ölçütün burada söz ettiğimiz öğesi, eşitsizliktir; ölçütün uygulandığı alanda ortaya çıkan bölüntünün "eşit olmayan" iki yan yaratması, eşit-sizlik yaratması ...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktada, Azınlık ile Çoğunluk, bir bütünün eşit olamayacak (görülemeyecek, sayılamayacak) iki parçasıdır artık. (8)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;em&gt;(8.) Önceki notlar da göz önünde tutulursa kolaylıkla anlaşılabilecek birkaç şey ortaya konabilir: Gerek azınlık gerek çoğunluk, "Biz haklıyız", "doğru (doğal) olan, bizim yaptığımız (düşündüğümüz, inandığımız)," dediği halde (dediği için) karşı yanın da böyle "sanması"na şaşar. Oysa, bu şaşmaya şaşmak gerekir! Belli ki "çerçeve" içerisinde doğmak (davranmak, eylemek) bir yana "üstünlük bağışlar", karşı yanın alnına ise "yazık (aşağılanmışlık, suçluluk)" yazar. Oysa birçok durumda, bu tutum karşılıklı olarak benimsenmiştir. Birçok başka durumda ise bir yan, ötekine, kendi görüşünü benimsetir. İki öbek arasındaki gerginlik, bu durumlara göre, çok değişik biçimlerde kendini gösterir. Bu geniş anlamıyla yöneticiler (devlet yönetiminden başlayarak "patron"a dek, yönetimden sorumlu olan, yönetimin bir parçası olan, yönetimde görevli herkes) yönettikleri karşısında her zaman bir azınlık oluştururlar. İktidar ...&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/span&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;2.2.3. Bu eşitsizlik, örtük ya da belirtik, pek çok biçimde görülecek, yaşanacak, yaşatılacaktır. Tedirginliklere, yanıkmalara, uzlaşmalara yol açacaktır ... Yalnız, bütün bunlar, anlaşmaya varamayan, biribirine yabancı olduğunu duyan iki "taraf'ın, anlaşmaktan vazgeçip ilişkilerini kesmeleri, biribirleriyle artık hiçbir alacakları-verecekleri kalmaması, ya da açıkça, kıyasıya savaşa girişmeleri türünden gelişmelere yol açmaz ille de ... Aynı bütünün parçaları olmaktan vazgeçmeğe karar vermedikleri sürece, aynı bütünün iki parçası olarak (durumun incelikleri, ayrıntıları ne olursa olsun, sürtüşmenin hep iki taraf arasında ortaya çıktığını düşünerek "aynı bütünün iki parçası" diyoruz) bu iki kesimi biribirine bağlayan birçok şey vardır. İlişkinin bütünüyle koparıldığı belki çok az görülür. O zaman da durum, zaten değişmiştir. Açık çatışma, kıya, daha sık görülebilir; ama, gene tuhaf bir şey olur, çoğu zaman geçici, unutulması gerekli görülen, unutulmasına çalışılan, utancı bile duyulabilen (utanılır bir şey olarak görülen) bir "geçmiş olay'a dönüşür bu durum, geçen yıllarla ... Besbelli, ortaklıklar, göründüğünden, ya da sanıldığından çoktur. Paylaşılan, bağlanılan, belki de vazgeçilemeyen "ortaklık"lar ...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2.2.4. Böyle bir ortaklık varsa, iki olasılık düşünülebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlki, ölçütün çizdiği sınınn, çok önemli bir ayırım oluşturmakla birlikte, iki kesimin biraradalığında, bir arada yaşayışında, gene de "sınırlı" kalan bir alanı ayırdığı, bu alanın dışında kalan yerin küçüksenmez bir anlam taşıdığıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkincisi ise, bu alanın dışında, örtük de olsa, bir "biraradalık sözleşmesi"nin varolmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2.2.4.1. Öyle bir sözleşme, ölçütün çizdiği sınır dışında "eşitsizlik" değil, tersine, "eşitlik" üzerine kurulu olacaktır. Gerçi, bu eşitlikte çoğunluğun "biraz (ya da, çok) daha eşit" olduğu yollu acı nüktelere yol açılabilir. Bu "eşitlik eşitsizliği" az daha ileride bizi düşündürecek. Bu noktada, önemli olan, iki yanın da, birleştirici bir düzlemde anlaşıyor, anlaşabiliyor olması...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2.2.4.2. İlk olasılık, daha çok, duygusal bir tutum, ikincisi ise, karşılıklı çıkarların ağır bastığı bir tutum olarak görülebilir. Bu iki olasılığın biribirinden seçilemeyecek biçimde kaynaşabileceği, bir "anlaşma" (örtük, dile getirilmesi kimsenin usunun ucundan bile geçmeyen, dünyanın "en doğal" durumuymuş gibi kabul edilen, sürüp giden bir anlaşma) içerisinde eriyip gidebileceği durumlar da düşünülebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2.2.5. Bölüntü çizgisinin iki yanında biribirilerinin değillemesi olarak ortaya çıkan, biribirilerinden "başka", "biz neysek onlar öyle değil" olarak ortaya çıkan bu iki kesim, bir yandan, aşılmaz görünen, dirimsel görünen, çok önemli bir "başka" lığı karşılıklı olarak yaşıyor, bir yandan da, bu "başka"lığın ötesinde, iyi kötü, işleyen bir ortaklığı gerçekleştiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarihin değişik dönemlerinde, değişik çerçeveleri içerisinde gördüğümüz, görebileceğimiz Azınlık/Çoğunluk bölüntülerinin, o dönemlerde nasıl yaşanmış olabileceğini kestirmek pek güçtür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2.2.5.1. Benimsenebilecek bir kuramsal tutum, bu bölüntünün, çağımızda ("çağımız" hangisi olursa olsun), ya da, çağımıza yakın olduğu, birtakım verilere, belgelere ulaşabildiğimiz için, "anlayabildiğimizi" varsaydığımız çağlarda, nasıl yaşandığına, yaşanmış olduğuna bakmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yolda, yanılmak çok kolay olsa gerek. "Bakış"ın ne kadar çarpıtıcı olabileceğinin farkındaysak iyi de, değilsek, yanılgıları art arda dizmemiz işten değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2.2.5.2. Ama, daha önemli olan, bu bölüntüden ne zaman, hangi durumlarda, söz edildiğine dikkat etmektir. Kim kimin başkası, ya da, "yabancısı"dır? Bu başkalık ne zaman anımsanıyor, yaşanıyor, kayda geçiyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2.2.5.3. "Aşılmaz başkalık" ile "ortaklık" dengesinin (bu dengenin, içinde yer aldığı çerçeveyi nasıl, yani nite, tasarlayabiliriz?) bozulması ile bölüntünün "tarihte" sözü edilir hale gelmesi arasında bir bağıntı var mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belli, bilinir bir örneğe başvurmaktansa, uygulanabilirliği çokça, gülümsetici bir örnek düşünelim: Dünyayı görmek, dünyadaki işlerini görmek için gözleriyle yetinenler çoğunluğu karşısında gözleriyle yetinemeyenler azınlığından söz edelim. Gerçi gözleriyle yetinemeyenler, hemen hemen tümüyle, gözleriyle yetiniyor olmanın "bilgisini", bir zamanlar, edinmişlerdir. (Ama bu bilgiyi neredeyse edinememiş bir "azınlık"tan da söz edebiliriz arada ... ) Buna karşılık, yetinenler, yetinemeyenleri "anlamakta" güçlük çekebilir. "Az temel" bir başkalık olmasa gerek gözleriyle yetinenler ile yetinemeyenler arasındaki ... İmdi, durup dururken, "protez" kullananlar azınlığından, kullanmayanlar çoğunluğundan kim söz eder?&lt;br /&gt;Diyelim ki belli bir topluluk içerisinde "protez" kullanıp kullanılmaması, ya da nasıl bir protez kullanılabileceği (kullanılamayacağı) konusunda bir yasa, bir genelge, bir kural yürürlüğe girdi; çoğunluk (ya da azınlık) herhangi bir yoldan karşı kesimi sıkıştırmağa, yermeğe, gözden düşürmeğe başladı... İşte o zaman, "kesimlerden birinin karşısında öteki" durumu ortaya çıkar, söz konusu olur, tartışılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2.2.5.3.1. Bu örneği bir de şu amaçla kullanmak istiyorum: [Yetinmek],[protez], "soğuk" sözcükler değildir. Bunları kullananın iki kesimden hangisinde olduğunu kestirmenize (şu anda, bu yazıyı okumakta olana sesleniyorum) yarayacak bir ipucu karşısında mısınız? Gözü sapasağlam biri iseniz, gözlük takan bir arkadaşınızla, gözlük takan biri iseniz herhangi bir görme güçlüğü olmayan bir arkadaşınızla, bu "ipucu" sorusunu tartışın. Anlaşamayabilirsiniz. [ ( Sapasağlam ), (herhangi bir görme güçlüğü olmayanı, ) gözlük takanı sözcükleri, ya da, deyimleri de, "soğuk" değildir ki!] Bu "yansız" sözcükler bile "yansız" değildir; iki yanın aynı sözcükler karşısında duygusal tutumu aynı değildir. Bu da, "sanıldığından" çok daha derin tepkilere yol açar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2.2.5.4. Dengenin bozulmasından ne zaman söz edebiliriz? Sanırım, "sayılar" yetmediğinde ... &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/strong&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://www.glitter-graphics.com/"&gt;&lt;strong&gt;&lt;img border="0" src="http://dl5.glitter-graphics.net/pub/1599/1599215b5y0w8qycd.gif" width="423" height="22" /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt; &lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;3.1. A kesimi, B kesiminden bir kişi fazla; demek ki çoğunluk niteliği A kesiminde ...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama iş, çoğu zaman bu kadar düz ayak değil. Çünkü, "durup dururken" sayımlara kalkışılmaz, her şeyden önce.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşe başından başlamış olmak için, "sayımı gerektiren bir durumun" oluşmasını (ya da oluştuğunun düşünülmesini) ilk adım olarak görelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir durum da, genellikle, bir gücün, bir yetkenin, bir (ya da birçok) soruna yol açmasıyla ortaya çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[Eskiçağda, Ortaçağda, bir imparatorluk ordusunun bir ülkeyi "açması", bir azınlık yetkesi kurulması demek olurdu işin başında; zamanla kurumlarını yerleştiren, çoğu zaman bunları (daha iyi/uygun/işler/düzeltici oldukları ölçüde) benimseten, yerleştiren, çekildiği zaman bile, bir ölçüde, kalıcı olmalarına yol açabilen bir yetke ... O sıralarda, o ülkede zaten varolabilecek birtakım "yabancı" ya da azınlık öbekleri, yeni kurumlaşma içerisinde kendilerine seçtikleri yerle "azınlık" durumuna geçmiş midirler? Bu soruyu yanıt1ayabilecek durumda değilim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, imparatorluğa katılmış bir ülkenin halkı "azınlık" değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meğer ki yerleştirilip yaygınlaştırılan bir kurumun içerisinde, yani oluşturulan bir ortaklık içerisinde, " ... olan/olmayan", " ... yapan/yapmayan" bölüntüsü ortaya çıka, bu bölüntü de birtakım sorunlara yol aça ... ]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3.1.1. Bu sorunlar, sayısı çok olanın kabul ettiği ya da etmediği ile, sayısı az olanın kabul ettiği ya da etmediğinin ayrılığı ölçüsünde büyüyecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bunun söylenmesi bile, sayılar açısından, tuhaf bir durumu açığa çıkarır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;a) Sayısı çok olanın, "isteğini", sayısı az olana kabul ettirmesi, bize pek doğal görünüyor; öyle görünmesinin nasıl bir düşün yapısal temele dayandığını düşünmeyiz bile; oysa, düşünmemiz gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;b) Sayısı az olanın, isteğini, sayısı çok olana, şöyle ya da böyle kabul ettirmesi hali (tarihte de, günlük yaşamda da buna ne kadar sık rastladığımızı, gerçekten düşünmüş müyüzdür?) a)'daki durumun taban tabana karşıtıdır. Peki, niye bu da bize doğal görünür?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"İsteğini kabul ettirme"nin içinde zaten varolan "güç"ten ötürü. Öyle olsa gerek ...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;imdi, bu güç, kendini çok değişik biçimlerde gösterebilir, çok değişik biçimlerde işleyebilir. Gücün kabul edilmesindeki doğallık da sayısız etmenin etkileşimiyle ister bireysel ister toplumsal yaşamın çok çeşitli düzeylerinde oluşturduğu "edinti "lerle açıklanmağa çalışılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3.1.1.1. Ama güç, bizi ilgilendiren alanda, baskı biçimine girse de girmese de, ya da, girecekse, girmeden önce, bölüntüyü istemek biçiminde işler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bölüntünün istenmesi de, hangi yandan gelirse gelsin, öte yanın da bunu istemesine yol açar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan sonra da güç, baskı yoluyla gerçekleştirilecek birtakım değişiklikler istediği ölçüde, bu değişikliği istemeyenlerin karşı gücüyle karşılaşır. Varolan durumu sürdürerek karşı koyma, ya da baskıya karşı çıkma biçimlerine bürünen bir karşı güçtür bu. Duruma göre, katlanır, yani sabreder, yani savaşmak için "bir uygun vakit" bekler, ya da çeşitli yollardan savaşmağa başlar, ölçütün uygulanmasıyla birlikte "yabancıymış gibi görülmeğe başlanan" taraf.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3.1.1.2. Yabancıymış gibi oluvermek, yeterince tuhaf bir durum. Ama bu tür bir yabancılığın kuşaklar boyu sürebilmesi büsbütün tuhaf. Sayılar durmadan değişebilir, bölüntünün herhangi bir anlamı kalmayacak ölçüde artabilir ya da eksilebilir. Koşullar, ölçütü tarihsel, toplumsal açılardan, daha birçok başka bakımdan, anlamsızlaştırabilir. Oysa böyle durumların birçoğunda bölüntü sürer gider; azınlık da, çoğunluk da, neredeyse kurmacalaşan bu niteliklerini, bekinerek sürdürürler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3.1.1.3.İki yanın da tutumlan artık pek derinlere kök salmış, kuşaklar boyu "biz-bizimkiler/onlar" ayırımı, donup kalmış bir "durum" içerisinde sürdürülüp gitmektedir. Dünyanın değişmiş olması bu "pekişmiş başkalığı" ölçüt alanı dışında ortadan da kaldırsa, ölçüt alanı içerisinde her şey sanki dünyanın, yaşamın dışında, aynlığı sürdürmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3.1.2. Ayrılığın sürmesi, haklar konusunda da garip bir durumu ardı sıra sürükler. Bir yan kendinde hak~tanıma, hak-verme yetkesi görür; öbür yan hak-isteme hakkını ...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3.1.2.1. "Dış yabancı" ile yapılabilecek bir pazarlığa benzemeyen bir durum ... "İç yabancı" karşısında bu hak-tanıma, hak-verme işi, gücün yanı sıra kayırma, kollama, gönül yüceliği, hoşgörü gibi, karşı taraf için küçültücülüğü, yaralayıcılığı gitgide artan bir dizi renge bürünür. Bu "hak kaynağı" kendini yüceltmekle kalmamakta, kayrasını dağıttıklarından gönül borcu, iç yükü mü duymalarını beklemektedir. Bunu kendilerine de söylemektedir. Zaten herkese tanınmış hakları, onlar "gerçekte" bu hakları kullanamazlarmış gibi, onlara da tanımaktadır. Ya da, onlardan, kendilerini belli edecek, "biz"den ayırt edecek bir kılık benimsemelerini, bir im taşımalarını, belli bir yerde eğleşmelerini ister, bu isteğin çiğnenmemesini yaptırıma bağlar. Bunlar da, nedense, hak-tanıma olarak görülüverir. Kimi zaman, "iç yabancı"nın, istemek şöyle dursun, önerilse geri çevireceği birtakım şeyleri yapmak, kendisine hak olarak tanınır. Buna karşılık, toplumsal düzenek içerisinde "yararlı" görülen bir özelliği varsa bu "iç yabancı"nın, bu özelliğini geliştirmesi "hoşgörü" ile karşılanmakla kalmaz, gönül yüceliğimiz'in bir kanıtı olarak "dış yabancı"lara gösterilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3.1.2.2. Karşı tarafın tepkisi de, yukarıda sayılanlara bağlı kalarak, ya da kalmayarak, büyük bir çeşitlilik gösterebilir. Temel tutum hak istemek ise de, bu istekler, verilenler doğrultusunda bir artırma, verilmeyenleri isteme, istenmesi akla bile gelmeyecek olanları -kimi zaman bir "pazarlık" konusu bile saymaksızın- vazgeçilmez koşul diye ileri sürme biçimlerine girebilir. Haklar değil, yükümler istenebilir. Bölüntü kabul edildiği sürece bu tür istekler ileri sürülebilirken bölüntünün&lt;br /&gt;reddi, ölçütün reddi durumlarında artık bir şey istenmez. "Herkesin" yaptığı yapılır. Ölçütün bir tarafça reddedilmesi, öbür tarafın bu reddi kabul etmesi anlamına gelmese de o (öbür) tarafın bu konuda yaptırıcı gücünün sona erdiği anlamına gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3.1.2.3. Bu noktada şiddet dönemi başlayabilir. O güne dek çoğunluk, kendinde bir "saldırına hakkı", bir "adaleti yürütme" hakkı görmüş, tek yanlı, hiç değilse hemen hemen tek yanlı, bir şiddet göstermiş olabilir. Çoğunluk, çoğu zaman (genel olarak) bu şiddeti örtük tutmağa dikkat edebilir, öyle tutmağı yeğleyebilir. Tek tek kişilerin kendilerinde gördükleri kişisel bir "saldırına hakkı" ya da kişisel bir "adaleti sağlama (yerine getirme) hakkı" açık şiddete dönüşse de (bu bireysel eylemlere, sırasında, küçük toplulukların giriştiği öbeksel eylemler de katılabilir) çoğunluk, üyelerinden biri ya da birkaçının bu yaptığını, en azından "resmen", kınamağa yatkındır. Meğer ki çoğunluk olarak, bu eylemleri kışkırta, ya da, özendire, yüreklendire ... Açık şiddet genelleştiği zaman, çoğunluğun, şu ya da bu biçimde "üstünde" olan güçler, baskısını duyurmağa, yani duruma el atmağa başlar; azınlık da -değişik ölçülerde de olsa- şiddete başvurabilir. Bu noktaya gelindikten sonra "savaşma" başlarsa, bilinegelmiş azınlık/çoğunluk bölüntüsünden söz etmek, artık, anlamsız olacaktır belki de ...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki bütün bu söylediklerimizi, "azınlık" ile "çoğunluk" sözcüklerinin yerini değiştirerek de okumamız, hiç yadırgamadan okumamız, olanaklıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3.1.2.4. Şiddet, bölüntüyü ortadan kaldır, bölünmeye yol açarsa, ortaklık kalkmıştır. Er geç, iki ayn topluluk ortaya çıkar, "öteki"nden ayrılmış olarak her biri kendini yeniler (yeniden kurar/bağımsızlaşır). Yeniden bir araya gelmeleri, tarihsel gelişmelerin bir sonucu olarak, düşünülemeyecek bir şey değildir ama ayrı topluluklar olarak zamanla bir dostluk geliştirmeleri, daha olası gibi görünür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu ya da bu ölçüde savaşma, bölünmeye yol açmadan durabilir, yepyeni bir sözleşmeye varılabilir. Hak-tanıma/hak-isteme örüntüleri, ölçütleri değişir, sayıca azınlık-çoğunluk oranı değişmese de bakıştaki değişme, zamanla yerleşir, kök salar. Güç-baskı düzeneği işlemez olabilir; gün gelir, ölçüt de unutulur gider.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3.2. Şiddet, güç-baskı düzeneğinin işleyişinin biçimlerinden biridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir başka biçimi de tarihsel-toplumsal çerçeve-nedenlerin "yazgı" kılığına girmesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3.2.1. Çoğunluk/Azınlık durumunun, yani sayının, sayıların, göz önünde bulundurulmadığı bir durum düşünelim. Örneğin, kadın sayısının erkek sayısından "anlam" taşımayacak ölçüde artık ya da eksik olduğu bir toplumda kadının "eşitsizlik" durumunda olması, şu ya da bu ölçüde baskı altında tutulması, "kadınlar"a bir azınlık "imiş gibi" davranılması, sayı ile ilişkili bir şey değil. Erkekler de, kadınlar da, buna bir "yazgı" gözüyle bakıyorlardır; erkek doğmuş olmak birtakım üstünlükleri yanı sıra getirmektedir; kadın "yerini bilmek" zorundadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yerini bilmek" bize bir ipucu verebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3.2.2. Birinin "yerini bilmesi"ni, dolayısıyla sizin "tam"lığınızı olduğu kadar kendi "eksik"liğini bilmesini, kabul etmesini istiyorsanız iki şeyi "kanıtlanmış" saymanız gerekir: Belli bir ölçüt uyarınca (bu ölçütü siz yaratıyorsunuz ama bunu, her zaman, her yerde, herkesin bilip kabul ettiği bir şey olarak gösteriyorsunuz) karşınızdakinden üstün olduğunuzu; bu üstünlüğünüzün de, doğal olarak, hakkı (doğruyu, "doğal" olanı, yetkeyi) tekelinize bıraktığını ...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir durumun sonuçları olarak da, karşınızdakini, isterseniz "yaşatmayabileceğinizi", ama ona "katlanmak", onu "sinenizde tutmak" yüce gönüllülüğünü göstereceğinizi, onun da bu "sadaka"ya razı olmaktan başka yolu kalmadığını söyleyebilmeniz, onu, aynca, buna inandırmanız gerekir. Kısa erimde, güç kullanabilirsiniz bunu sağlamak üzere. Uzun erimde ise başvuracağınız yol, bir çeşit "eğitim" olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir erk (güç) ilişkisi, bir yöneten/yönetilen, buyurgan/uyruk ilişkisi, bireyler arası ilişkilerde, kişilikler arasında çeşitli etmenlerin etkileşimiyle ortaya çıkar, belli "rol"lerin benimsenmesiyle olanaklı hale gelir. Burada sayının söz konusu edildiği görülmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3.2.3. Böyle bir ilişkiyi topluluklar arasında düşündüğümüzde, sayının anlam taşımadığı gene ortaya çıkabilir. Çünkü "azınlık/çoğunluk" diye nitelenebilecek (yani, sayılar göz önünde tutulacak olursa öyle nitelenebilecek) bir bölüntünün görüldüğü topluluklar arası erk (güç) ilişkilerinde erki taşıyanın azınlık olduğunu, pek çok durumda görebiliriz. Buna bakarak erk (güç) ilişkileri kümesi içinde, sayının önem taşıyabileceği, dolayısıyla azınlık ya da çoğunluktan söz edilebileceği durumların bir alt küme oluşturduğu söylenebilir. Bu alt kümeyi de, erki elinde bulunduranın "azınlık" ya da "çoğunluk" olmasına bakarak, iki alt-alt kümenin oluşturduğunu söyleyebilir miyiz? En azından söylenebilecek, bu alt kümenin içinde o iki alt-alt kümenin yer aldığıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3.2.4. İnsanlar, günlük yaşayışlarında, hangi alt-alt kümede olduklarını merak etmezler. Belki de şöyle demeli: Bu alt-alt kümelerin birinden ötekine geçmenin kolaylığının farkına varmadıkça, erk (güç) ilişkisinin erki taşıyan ucunda kaldıklarını sandıkça, merak etmezler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3.2.4.1. Her şeyden önce şunu söylemek yerinde olur: Kişi, bu alt-alt kümelerin birinden ötekine geçerek yaşar. Günlük yaşamında bile bu "kümeden kümeye" geçişi sürdürür durur. Ne var ki, alışılmış günlük düzen içerisinde buna kimse dikkat etmez olur. Çeşitli astlıklar-üstlükler, yaşamın alışılmış kesimleridir. Ta ki düzenden, alışılagelmişlikten çıkıla, kabul edilegelmiş sınırlar aşıla ... O zaman sızlanılır/eleştiri karşısında kalınır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3.2.4.1.1. Günlük yaşamda bu kadar kolay aşılan sınırlara karşılık, siyasal yaşamın, coğrafyanın, en geniş anlamıyla hukukun belirlediği sınırların aşılması belki biraz -ya da, çok- daha güçtür. Ama bu çok daha belli, durdurucu ya da denetim altında tutulan sınırlar da çeşitli biçimlerde aşılır. Sınırın bir yanında çoğunluk üyesi olan kişi, öte yanında kendini bir başka çoğunluğun azınlığı olarak bulabilir. Tersi de olur. Bu "sayısal" çoğunluk/azınlık ilişkisi, kimi yerde gerçek bir çoğunluk/azınlık ilişkisine dönüşebilir. "Yabancı" konumu, kimi durumda, hele aradan bir sürenin geçmesiyle, "azınlık" konumuna dönüşebileceği gibi, "tarih"in, bugünkü sınırlara uymayan "dağıtımı"ndan ötürü çeşitli yerlerde kalmış, bir ya da birkaç- sınır aşmakla "çoğunluk" durumuna geçebilecek "azınlıklar"ın bu niteliğinin dayandığı ölçütün çağlarla değiştiği de bilinmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3.2.4.2. İnsanlar "yazgım bu!" dedikleri zaman bile "yazgı"nın fazla acımasız oluşu karşısında sızlanırlar, haksızlığa uğradıklarını düşünürler. Alışılmış sınırlar. içerisinde kalındıkça günlük yaşamın ta kendi olan durum, o sınır aşıldığında, birden, farkına varılan, batan bir şey olur. Üzerinde durulan, düşünülen bir şey haline gelir. İşe "düşünme" de karışınca durumun olduğu gibi kalması/kabul edilmesi olanaksızlaşır. Durum, birçok bakımdan, us dışıdır çünkü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3.2.4.3. Hukuksal açıdan eşitlik içinde olan kişilerin, içerisinde bulundukları belirli bir çerçeveden ötürü (astlık-üstlük ayırımı, gerçi her örgütlenmenin temelinde yatar. Toplumsal yaşam da iç içe girmiş sayısız örgütün içinden geçer. Bu oyunun kuralıdır ama her kural "zorlanabilir" ya da "kötüye" kullanılabilir.) gönüllü olarak kabul ettikleri, bir ölçüde de geçici olan durumları bir yana bırakmak gerekir. Astlar üst, üstler emekli olur. Geçici "yazgı"lan (hiç değilse, görünür bir uzaklıkta değişebileceği umulan, beklenen "yazgı"ları) bir yana bırakalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu söylemek de, bizi değişmez, değişmeyecek gibi görünen durumlara geri götürecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3.3. "Yazgı"yı değişik yerlerden görmeğe çalışalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu "yazgı", zaman içinde, yeni yaşama süresi içinde "başımıza gelen"i, "alnımıza yazılmış "la, "baştan yazılmış"la açıkladığımız yazgıya da benzemiyor, yapageldiklerimizin, edegeldiklerimizin oluşturduğu, günün birinde, ölümümüzle birlikte biricikliği ortaya çıkan, kapanmış, bütünlenmiş yazgıya da benzemiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğduğu anda taşımakta olduğu ya da sonralan edinebileceği kimi özelliğin (herkes, doğduğu anda, biyolojinin, tarihin, toplumun, iktisadın alanına giren, girebilecek, birtakım özellikler taşır. Herkesin de bildiği bir şeydir bu ... ), kimi insan için, başkalarınca kararlaştırılan bir "yazgı"nın çerçevesini, sınırını çizmesinden, bu çerçeveyi, sının "hapsedici" kılmasından söz ediyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanların derisinin renginde, gövdesinin "yapı"sında, belli bir yerde doğarak şu ya da bu dili konuşan, şu ya da bu inanca bağlı bir topluluğun üyesi olmasında, herhangi bir özellik yok. Herkesin düpedüz yazgısının düpedüz bir parçası bu!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimi özelliğimiz yaşamımızın sonuna dek hemen hemen hiç değişmeyecek, kimi özelliğimiz birtakım koşulların etkisiyle, az ya da çok, birtakım değişikliklere uğrayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aykırı olan, kimi insanın değişir ya da değişmez özelliklerinin, başkalarınca, değişemez bir aykırılığın temelini oluşturduğuna karar verilmesidir. Çünkü bu "kimi insan", aykırıdır, yabancıdır, yani "bizim gibi" değildir. "Benim gibi" olunmaması, şaşılacak bir şey değildir, alışılmış bir şeydir hatta. .. Ama "bizim gibi değil", ardından birçok şeyi sürükler getirir. "Bizim gibi" diye düşünmek, karşıdakine yüklenen "yazgı"nın dışında kalmaktır, çünkü "biz", bir değeri imlerken "yabancı" o değeri taşımamağa yargılıdır. "Biz"in gücü bir çoğulluğa "aidiyet"indendir. Karşıdaki, tek başına da dursa, bir başka topluluğun adamı olduğu için tedirgin edicidir; "eksik"liği, sırasında, ürkütücü bile olur, dolayısıyla düşman sayılması kolaylaşır. "Hem zaten, bana sorarsanız, o da öyle olmaktan memnun değil, o da öyle olmak istemiyor ama ... " Yazgı işte! "Yabancı"mız, bu yazgıya nasıl karşı gelebilir? Kimi zaman, kimi yerde, bu yazgıya karşı gelmenin bir yolu vardır. Hem de kolay bir yol: Aykırılığı, ölçüt düzeyinde ortadan kaldırmak. Yani, ölçütün çizdiği sınırın o yanından kalkıp bu yanına geçmek. Herkesin istediği bu olduktan sonra!... Ne var, böyle bir şey yapılsa bile, yapanın ne düşünerek bunu yaptığını anlamak, "çoğunluk" üyesi için hiç de kolay olmayabilir. Başka güçlüklerden değil, bakış açısının iki yanda aynı olamayacağından ötürü ...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu süreci, sanırım, yeterince irdeledim. Ama okurun dikkatini şu noktaya çekmek isterim: Bir yandan söz ettim, karşıdaki dedim; /azınlık/ya da /çoğunluk/sözcüklerini, (tırnak dışında) kullanmadım. Çoğunluk için "normal" kendi yaptığıdır. Dolayısıyla azınlıkta şu ya da bu biçimde bir sapma görür. Azınlık için "normal", çoğunluğunki değil, kendininkidir. Çoğunluğunkini bir sapma olarak görmese bile (sınırlı durumlar dışında) kendininkini bir sapma olarak görmesi de beklenemez. Olsa olsa, çoğunluk başkadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Süreç, azınlık ile çoğunluğun her birinde aynı. Bir durumda bir yanın, başka bir durumda karşı yanın "olumsuz" bir tutuma girme işini başlatması, değişik süreçlere yol açmıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değişik durumlara bakıldığında, daha ilginç şeyler de görebiliyoruz. Kendini çoğunlukta gören bir azınlığın, kendinden çok daha kalabalık bir azınlığa, çoğunluk adına, ama çoğunluğun desteğini hiç görmeden (en azından açıkça görmeden), hatta çoğunluğun (kendini bir parçası olarak gördüğü çoğunluğun) tepkisine yol açarak o azınlığa saldırması...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dikkati çeken şey, iki yanın da kendilerini (günün birinde) katı tutumlar içinde buldukları ...&lt;br /&gt;Neden? Daha doğrusu, bu katı tutumun sürüp gitmesi neden? Bu soruyu irdelemeğe girişmeden önce, gerçek bölüntünün nerede görüldüğü üzerinde biraz daha durmak gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3.3.1. İster azınlık, ister çoğunluk, bir yanın öteki karşısındaki davranışı değişmiyorsa, değişikliğin neye bağlı olduğunu düşünmemiz gerekir. Değişikliği yaratan, baskı uygulayan bir yanla bu baskının uygulanmasını -şu ya da bu ölçüde- kabul eden bir yanın ortaya çıkışı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna karşı söylenebilecek şey ise, genellikle, bu baskıyı uygulayanın çoğunluk olduğudur. Bir ölçüde doğru: Çünkü baskı uygulayan azınlıklar ya kendilerini daha az belli eder, göze batmaları -birtakım alışılmışlıklar yüzünden- daha güçtür, ya da, şiddetle kınanırlar. Kınanmaları, durumda bir çarpıklık görüldüğünün, tutumlarının kabul edilmezliği karşısındaki öfkenin geniş ölçüde paylaşıldığının belirtisidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O azınlığın içinde "biz" diye konuşanlar, dışarıda kendilerini ya çoğunlukla özdeşleştirmeğe kalkarlar ya da "biz"liklerini, en azından, gizlemeğe çalışırlar. "Dalkavuk", "satılmış" nitelemleri, "biz"liği dışarıda da dile getiren, kimi zaman bu "biz"liği gözdağı olarak kullanmak isteyenlere karşı duyulan kızgınlığı dile getirir. Çoğunlukla özdeşleşme çabası ise, bir bakıma, ayrılığı ortadan kaldırma çabası olarak görülebilir: Çoğunluğun, azınlığı "kendinden/kendinden yana" görmesi istenmektedir. Daha da ileri gidildiği görülür: "Bizi sizden ayrıymış gibi göstermek isteyenler haindir," denir. Beklenen, çoğunluğun ayrılığı, bölüntüyü unutmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna karşılık çoğunluğun baskısında bir çarpıklık görülmesi pek güçtür. Dolayısıyla, kınanması için gerçekten çok göze batan şeyler taşıyor olması, her türlü (kabul edilmiş, edilegelmiş) sınırı aşması gerekir. Çoğunluğun baskı SI neredeyse "doğal" görünüyor olmasaydı bu durumun açıklanması güç olurdu. Bu baskı o kadar doğal görünebilir ki çoğunluğun azınlığa yakıştırdığı "yazgı"yı azınlık da "yazgısı" olarak görüp kabul eder. Kabul ettiği, kendini, çoğunluğun gözüyle görmektir. Kendi "biz"liğini unutmasa bile, unutmaması için her türlü neden varolsa bile, kendini çoğunluğun gözüyle görmesi beklenmektedir kendisinden; yani kendini kendi "ayrılığı" içerisinde değil, çoğunluk açısından aykırılığı içerisinde görmesi, bu aykırılığın yarattığı "ikinci sınıf"lığı benimsemesidir beklenen ...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilge Karasu/Öteki Metinler.. &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://yitikmavi.blogspot.com/2010/03/aznlk-aznlklar_02.html</link><author>noreply@blogger.com (Yitikmavi)</author><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-3848706266270423600.post-164686156384708588</guid><pubDate>Thu, 25 Feb 2010 13:02:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-02-25T15:06:11.887+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Albert Camus</category><title>Sürgün...</title><description>&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#000066;"&gt;"Öfke ile çaresizlik, insanın canını kimi zaman, öylesine acıtırdı ki, bağıramazlardı bile..."&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEj1PKDnu7d94K4ZzQzr6Pf21CHyt3fTmBdA0-E-01yo1Ql1Tm0msK6BH1twL7JWVIZ2AQlQjMoViPf_xgdQgd6G9Oz4GzoozAP8SQHdTG8nVfCcTiqCj7uebQuKXrf8nT-wOCnXTtRoOXA/s1600-h/SURGUN-ROMAN-ALBERT-CAMUS-1973__18810461_0.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 240px; DISPLAY: block; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5442165749782443522" border="0" alt="" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEj1PKDnu7d94K4ZzQzr6Pf21CHyt3fTmBdA0-E-01yo1Ql1Tm0msK6BH1twL7JWVIZ2AQlQjMoViPf_xgdQgd6G9Oz4GzoozAP8SQHdTG8nVfCcTiqCj7uebQuKXrf8nT-wOCnXTtRoOXA/s320/SURGUN-ROMAN-ALBERT-CAMUS-1973__18810461_0.jpg" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Çıkıldıkça boşluk da genişliyor ve gittikçe büyüyen, soğuk ve kuru, vahanın tüm seslerinin tek tek ve belirgin kulaklarına geldiği bir aydınlık üzerinde yükseliyor gibi oluyorlardı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sevginin kin dolu bile olsa, yüzü böyle asık suratlı değildir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Düşman ne kadar kör, acımasız ve kendine güvenli, inancına gömülmüş olursa yanıldığını kabullenmesi de yenilgiye uğratanın egemenliğini o derece kesinlikle ilan etmiş olacaktı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yalnız tüfeklerin ruhu vardır; ah! Evet, dilimi kestikleri gün nefretin ölümsüz ruhuna tapınmayı öğrenmiştim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ölüm de serindir ve onun gölgesine hiçbir tanrı sığınmamıştır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Efendinin iyisi yoktur.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yalnız, hainliğin egemenliği tamdı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gerçek, kare biçiminde, ağır, yoğundur, ufak ayrımlara dayanamaz...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İyilik bir düştür, hiç durmadan ertelenen ve yıpratıcı bir çabayla kovalanan bir düş, hiçbir zaman ulaşılmayan bir sınırdır, egemenlik kurma olanağı yoktur... Yalnız kötülük, sınırlarına dek ulaşabilir ve mutlak egemen olabilir, gözle görülebilir krallığını yerleştirmek için hizmet edilmesi gereken, odur, sonra düşünülecektir, sonrası ne demek, sadece kötülük vardır...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yalnız hain efendiler vardır ve kusursuz gerçeğin egemenliğini onlar sağlar. Evet yalnız put egemendir, o bu dünyanın tek tanrısıdır, kin onun buyruğudur, tüm yaşamın kaynağıdır, serin sudur, kin ağzı dolduran ve mideyi yakan nane gibi serin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İlk ışık başka canlılar için gün, ve benim için ise amansız güneş, sinekler...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İnsan bir beceri edinme zahmetine katlanınca onu değiştiremez ki.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Öfke ile çaresizlik, insanın canını kimi zaman, öylesine acıtırdı ki, bağıramazlardı bile...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Savaşta insan her işi görür...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Aynı odayı paylaşan insanlar, asker olsun, tutuklu olsun, aralarında garip bir bağlantı kurarlar, sanki zırhlarından, giysileriyle birlikte arınarak, her akşam, aralarındaki başkalıkları çiğneyip düşün ve yorgunluğun o eski ortak yaşamında birbirleriyle buluşmuş gibi.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yokuşta kar yer yer eriyordu. Taşlar yeniden ortaya çıkacaktı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Görünmeyen zararlar mutlaka daha çok derine işlemiş olmalıydı...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarih gösteriyor ki, diyordu, ne kadar az kitap okunursa, o kadar çok kitap satın alınır...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İyi sindirmek için, yemeği yavaş yemek gerek...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sanatta da, doğada olduğu gibi hiçbir şey ortadan kalkmaz...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“(Solitaire et Solidaire ) Dayanışma mı, yoksa daima yalnız mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Taş hep büyür,sen hep kırarsın...Tansıktır bu.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Guruluydum, şimdi ise yalnızım...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Albert Camus&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;</description><link>http://yitikmavi.blogspot.com/2010/02/surgun.html</link><author>noreply@blogger.com (Yitikmavi)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEj1PKDnu7d94K4ZzQzr6Pf21CHyt3fTmBdA0-E-01yo1Ql1Tm0msK6BH1twL7JWVIZ2AQlQjMoViPf_xgdQgd6G9Oz4GzoozAP8SQHdTG8nVfCcTiqCj7uebQuKXrf8nT-wOCnXTtRoOXA/s72-c/SURGUN-ROMAN-ALBERT-CAMUS-1973__18810461_0.jpg" width="72"/><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-3848706266270423600.post-755476354222779026</guid><pubDate>Fri, 19 Feb 2010 13:57:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-03-18T02:02:44.855+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Frida Kahlo</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Galeri</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Replikler</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Sinema</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Sürrealist Resimler</category><title/><description>&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjl40w7JIXjlWGLZzk3FUbToHPsJY1tnll0GoYM2s2uSB-CQfoXLJMNBBTIxdMj6XeztsOMVKFJYGZlOgyusUJ5aJgKnGfb1-fBjj8W3czr84sgD3cSIOeuRw0YeqoJdTAgSUhkuUluKCw/s1600-h/kahlo18.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 240px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5421021742872779090" border="0" alt="" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjl40w7JIXjlWGLZzk3FUbToHPsJY1tnll0GoYM2s2uSB-CQfoXLJMNBBTIxdMj6XeztsOMVKFJYGZlOgyusUJ5aJgKnGfb1-fBjj8W3czr84sgD3cSIOeuRw0YeqoJdTAgSUhkuUluKCw/s320/kahlo18.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#000066;"&gt;"Umarım çıkış eğlencelidir ve umarım asla geri dönmem..."&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; &lt;strong&gt;&lt;span style="color:#000066;"&gt;Frida Kahlo&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://yitikmavi.blogspot.com/2010/02/umarm-cks-eglencelidir-ve-umarm-asla.html</link><author>noreply@blogger.com (Yitikmavi)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjl40w7JIXjlWGLZzk3FUbToHPsJY1tnll0GoYM2s2uSB-CQfoXLJMNBBTIxdMj6XeztsOMVKFJYGZlOgyusUJ5aJgKnGfb1-fBjj8W3czr84sgD3cSIOeuRw0YeqoJdTAgSUhkuUluKCw/s72-c/kahlo18.jpg" width="72"/><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-3848706266270423600.post-4470253295660038632</guid><pubDate>Thu, 18 Feb 2010 14:59:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-03-18T02:03:05.150+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Replikler</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Sinema</category><title>Prendimi l'anima...(Ruh Koruyucusu)(Esir Ruhlar)</title><description>&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEih8NxK0oJ2ffVn7RkM-udZUWA-Cxu6xRbfrmT0PlyRE_m-2FvExhAx49Yp3uQQP60-AfxD_VtbyOp6_MTz1yCV9bNA3qo2IG3A4uwuOh6kpCIUi465Btu7aiZX3HiGioDLnEqnUjgSm8I/s1600-h/untitled.bmp"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 224px; FLOAT: left; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5439585979574809042" border="0" alt="" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEih8NxK0oJ2ffVn7RkM-udZUWA-Cxu6xRbfrmT0PlyRE_m-2FvExhAx49Yp3uQQP60-AfxD_VtbyOp6_MTz1yCV9bNA3qo2IG3A4uwuOh6kpCIUi465Btu7aiZX3HiGioDLnEqnUjgSm8I/s320/untitled.bmp" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ruh Koruyucusu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prendimi l'Anima (2005)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yönetmen : Roberto Faenza&lt;br /&gt;Senaryo : Gianni Arduini , Alessandro Defilippi , Roberto Faenza , Elda Ferri&lt;br /&gt;Görüntü Yönetmeni : Maurizio Calvesi&lt;br /&gt;Müzik : Andrea Guerra&lt;br /&gt;Yapım : 2002, İtalya / Fransa / İngiltere , 90 dk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyuncular: Iain Glen, Emilia Fox, Caroline Ducey, Craig Ferguson &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Koruyucu melek...&lt;br /&gt;Ruh Bekçisi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...annemle babam, Rusya'ya dönüp&lt;br /&gt;beni burada bıraktılar...&lt;br /&gt;...korku içinde.&lt;br /&gt;Yalnız kalmak istemiyorum.&lt;br /&gt;Yemeyi kesmeliyim...&lt;br /&gt;...böylece, geri döndüklerinde,&lt;br /&gt;tek bulacakları şey, elbiselerim olur...&lt;br /&gt;...bir de ayakkabılarım.&lt;br /&gt;Yüzlerini görmek için burada&lt;br /&gt;olamayacağım için üzgünüm!&lt;br /&gt;Anneme, Tumbalalaika'nın notalarını&lt;br /&gt;bırakıyorum, en sevdiğim şarkı.&lt;br /&gt;Babama hiçbir şey bırakmıyorum.&lt;br /&gt;Yağmur olmadan, ne oluşabilir ki?&lt;br /&gt;Yıllarca hiç sönmeden ne yanabilir?&lt;br /&gt;Taş, yağmur olmadan oluşabilir...&lt;br /&gt;...ve yalnız aşk, yıllarca hiç sönmeden yanabilir.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEibTc9hI5cYW5jWtmbFYE3awh8EYZYZbzTPHGv9D7xwRZzIHAU8t95sAUkJinqEDpf9lz9aZOuKsPhv5PUk__qGV3fVlZYVQSN7rzJ5-t7B0LifK3YRoDnBSKeROlW7KhoGM0yOxXCShjo/s1600-h/Esir-Ruhlar_1.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 300px; FLOAT: left; HEIGHT: 200px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5439586850388712690" border="0" alt="" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEibTc9hI5cYW5jWtmbFYE3awh8EYZYZbzTPHGv9D7xwRZzIHAU8t95sAUkJinqEDpf9lz9aZOuKsPhv5PUk__qGV3fVlZYVQSN7rzJ5-t7B0LifK3YRoDnBSKeROlW7KhoGM0yOxXCShjo/s320/Esir-Ruhlar_1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;Tavşanlar...Hayır, yabani tavşanlar var odamda.&lt;br /&gt;Hepsi simsiyah ve koyunlar gibi&lt;br /&gt;uzun kulakları var!&lt;br /&gt;Yatağıma yatıyorum,&lt;br /&gt;orada bile beni bekliyorlar.&lt;br /&gt;Beni görür görmez, gülmeye&lt;br /&gt;başlıyorlar. Bağırıyorum onlara:..&lt;br /&gt;..."Yorgunum, rahat bırakın beni!&lt;br /&gt;Artık oynamak istemiyorum!"&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;Bazen bana öyle geliyor ki, hastalarının seni etkilemesine gereğinden fazla izin veriyorsun.&lt;br /&gt;Benim bildiğim tek tedavi yolu bu.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhIhBXsnUssNoma36_B13v9jFqtMOCQ9ecA1UY4isvQwHxK_DTsrqfPQKWeHnCIIzH7uPAM7V3-lzQjKou7IOhouQukWGOiSZc6FHkjJea1NR2DYq-hB7jaZKJDndfN6gBEWLu9pX3v3T8/s1600-h/Prendimi_l_anima---02.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 219px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5439599245891017826" border="0" alt="" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhIhBXsnUssNoma36_B13v9jFqtMOCQ9ecA1UY4isvQwHxK_DTsrqfPQKWeHnCIIzH7uPAM7V3-lzQjKou7IOhouQukWGOiSZc6FHkjJea1NR2DYq-hB7jaZKJDndfN6gBEWLu9pX3v3T8/s320/Prendimi_l_anima---02.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;strong&gt;Belki büyümek istemiyordur. Yine çocuk olmak istiyordur.&lt;br /&gt;Çözümlenmemiş bir Ödip kompleksi olmasından şüpheleniyorum.&lt;br /&gt;Ona kendini öylesine suçlu hissettiriyor ki, gerçekten de cezalandırılmak istiyor.&lt;br /&gt;Öyleyse, ikiniz iyi anlaşıyor olmalısınız. Seninle Freud'u kastetmiştim. Yani, seni neredeyse oğlu ve mirasçısı yerine koyuyor.Sen de onu bir baba gibi görüyorsun. Bakalım ne zaman birbirinizi öldürmeye kalkışacaksınız.&lt;/strong&gt; &lt;p align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Aşkının, korkundan güçlü olması gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjPQ2m50o04eFTKq1IsrROV_StV0T1ec0uHTqx8u23u8RWszoycFC0xZ_Wk9GLAqCnD9JQouBtw1KARdcm3llXBFzUqpMO552Ymsszfyjnnxc8_kVn9CeOJHN8vpLeB1tdss9ePHwB-_WY/s1600-h/prendimi63.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; FLOAT: left; HEIGHT: 226px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5439590823118792882" border="0" alt="" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjPQ2m50o04eFTKq1IsrROV_StV0T1ec0uHTqx8u23u8RWszoycFC0xZ_Wk9GLAqCnD9JQouBtw1KARdcm3llXBFzUqpMO552Ymsszfyjnnxc8_kVn9CeOJHN8vpLeB1tdss9ePHwB-_WY/s320/prendimi63.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Her yerde aşkı görüyorsun, değil mi?&lt;br /&gt;Dünyayı döndüren kuvvet o.&lt;br /&gt;Kendiniz de söylemiştiniz,&lt;br /&gt;Aşksız tedavi olmaz diye.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;strong&gt;Mantık ve aklın tutku üzerinde pek de fazla etkisi yoktur, değil mi?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEgCc8KKaatY9mMnJS6wNTnxZkXLMSfgNr7syNfVqIp1CdQ-28jTWLB3XdeqSeVCThnvlFqgL-aEwm-GYsW27Ye9_fjQb3sC1thD6BuozfCeo8C1_68e6IQM_F9PRrJLHiNq5HhPFe99rOU/s1600-h/klimtlevergini01a.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 302px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5439601797169696226" border="0" alt="" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEgCc8KKaatY9mMnJS6wNTnxZkXLMSfgNr7syNfVqIp1CdQ-28jTWLB3XdeqSeVCThnvlFqgL-aEwm-GYsW27Ye9_fjQb3sC1thD6BuozfCeo8C1_68e6IQM_F9PRrJLHiNq5HhPFe99rOU/s320/klimtlevergini01a.jpg" /&gt; &lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEgCc8KKaatY9mMnJS6wNTnxZkXLMSfgNr7syNfVqIp1CdQ-28jTWLB3XdeqSeVCThnvlFqgL-aEwm-GYsW27Ye9_fjQb3sC1thD6BuozfCeo8C1_68e6IQM_F9PRrJLHiNq5HhPFe99rOU/s1600-h/klimtlevergini01a.jpg"&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;strong&gt;"Aşk, insanın psikoza girmesiyle hemen hemen aynı şeydir."&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Aşk, deliliktir!&lt;br /&gt;Aşk, deliliktir!&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Pasternak'ın şöyle bir şiiri vardır: "Birinin ruhunu göremiyorsan eğer,uzaklara gitmeyi dene,sonra da geri dön."&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;/p&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjqufUIV1ga9f4DyY3mOb6p-jlK2fAdXkgXKFjDgdX4zrhHTDzH4tWtWxVrWhNqDpHHZp-oOxfQTnMcuRnQLVxlvMpaIuk32PXeCc0Dr81G5DgaSqOk_5WN5IO_PzXq4Zz_tikz9eKvXTo/s1600-h/faenza02.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 190px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5439603481431373410" border="0" alt="" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjqufUIV1ga9f4DyY3mOb6p-jlK2fAdXkgXKFjDgdX4zrhHTDzH4tWtWxVrWhNqDpHHZp-oOxfQTnMcuRnQLVxlvMpaIuk32PXeCc0Dr81G5DgaSqOk_5WN5IO_PzXq4Zz_tikz9eKvXTo/s320/faenza02.jpg" /&gt; &lt;p align="center"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Vasiyetim.&lt;br /&gt;Öldüğüm zaman, kafamı&lt;br /&gt;Dr. Jung'un almasını istiyorum.&lt;br /&gt;Onu sadece o açıp inceleyebilir.&lt;br /&gt;Bedenimin yakılmasını istiyorum...&lt;br /&gt;Küllerim de, üzerinde şu sözler yazan&lt;br /&gt;bir meşe ağacının dibine serpilsin:..&lt;br /&gt;"Ben de bir insandım."&lt;/strong&gt; &lt;/p&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEgHchnVAcsotpXBnIyDT-u8IfgIaTH8pd1MIYm6l40MHKehN9ndnaufiXu8cb9Q8ta6t06j84Z8RwQ0_4-a-qwNCxWFskgAULJZlkp96k-iAqgPfHcMsn1tB9xtsT0gidObR_neO1KJ994/s1600-h/Esir-Ruhlar_4.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 300px; FLOAT: left; HEIGHT: 200px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5439592443721090306" border="0" alt="" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEgHchnVAcsotpXBnIyDT-u8IfgIaTH8pd1MIYm6l40MHKehN9ndnaufiXu8cb9Q8ta6t06j84Z8RwQ0_4-a-qwNCxWFskgAULJZlkp96k-iAqgPfHcMsn1tB9xtsT0gidObR_neO1KJ994/s320/Esir-Ruhlar_4.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dr. Spielrein çocuk eğitimi konusundaki tüm teorilerini pratiğe döktü.&lt;br /&gt;Ve o günlerde, bunlar çok ileri tekniklerdi!&lt;br /&gt;Başlıca kuralı, çocuklara;&lt;br /&gt;Mümkün olduğunca özgürlük vermek,&lt;br /&gt;ve müzik öğretip, insan bedeninin&lt;br /&gt;sırlarını keşfettirmek suretiyle...&lt;br /&gt;...çoğunlukla yaratıcılıklarını teşvik eden&lt;br /&gt;bir öğretim izlencesi uygulamaktı.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEg4rGt7cQ_a6uL6JG4eRW2Pay5hiO_ARCRgByA7LCNnOXhMjTxVt-IhFtZpQ3UqrpBnwlu5udJgIe3AuYOX-6tdepDDH4NtInZDMgctxt9CGzjTqmVwQMT2qc5BuOmfIc7c4f9XvBPZYPg/s1600-h/Prendimi_l_anima---05.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 214px; DISPLAY: block; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5439602420474674402" border="0" alt="" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEg4rGt7cQ_a6uL6JG4eRW2Pay5hiO_ARCRgByA7LCNnOXhMjTxVt-IhFtZpQ3UqrpBnwlu5udJgIe3AuYOX-6tdepDDH4NtInZDMgctxt9CGzjTqmVwQMT2qc5BuOmfIc7c4f9XvBPZYPg/s320/Prendimi_l_anima---05.jpg" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sevgili dostum...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rusya'dan ayrıldığımda, bir Çar vardı. Bir Devrim bulmak için geri döndüm. Lenin, bu kara cahil ülkeyi, çağdaş bir demokrasiye dönüştürmek için, işini yarıda kesmek zorunda kalacak! Ama herkes kollarını sıvamaya hazır görünüyor...Ben de üzerime düşeni yapmaya çalışacağım. Sanırım ilk kez bir psikanalist, bir anaokulunun başına getiriliyor.İspatlamaya çalıştığım şey şu ki, eğer bir çocuğa en başından özgürlüğü öğretirsen , gerçekten de özgür olmak için büyür. Fazlasını istemek bu, biliyorum, kolay da olmayacak.Ama tutkuyla istiyorum bunu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç gece önce, rüyamda uçsuz bucaksız bir ovada dörtnala koşan bir at olduğumu gördüm. İşte benim hayatım da bu galiba. Uçsuz bucaksız bir ova. Geç oluyor, gözlerimi açık tutamıyorum. En iyi dileklerimle. Ruhunun bekçisi.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEibMh3ACzEA8qdlMt6C87FM9cGu34TReeziOx1g5sRyEQ-ADmlHMCGKffex-H26ZFQw8ch_xk4lr5DXk2wjx84cbE_wuOm5VlH2EBivuK3GpbQ7dRnjT9YQHlwkhskg8pTaVn4fGnG-86w/s1600-h/prendimi14a.JPG"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 239px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5439604151610324178" border="0" alt="" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEibMh3ACzEA8qdlMt6C87FM9cGu34TReeziOx1g5sRyEQ-ADmlHMCGKffex-H26ZFQw8ch_xk4lr5DXk2wjx84cbE_wuOm5VlH2EBivuK3GpbQ7dRnjT9YQHlwkhskg8pTaVn4fGnG-86w/s320/prendimi14a.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;...Her geçen gün, karanlık biraz daha çöküyor.İnsanın en derinlerine işleyip, dehşet tohumları saçıyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;..."Öldürseniz de, gömseniz de, ben yeniden doğarım."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Yine de, benim geleceğe inancım tam. Hâlâ o her zamanki hayalperestim ben. Hayal etmekten vazgeçersem, hayatımın ne anlamı kalır ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Dilencinin seçme hakkı yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;object width="425" height="344"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/DaSabC5r1_Q&amp;amp;hl=en_US&amp;amp;fs=1&amp;amp;color1=0x3a3a3a&amp;amp;color2=0x999999"&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/DaSabC5r1_Q&amp;hl=en_US&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="425" height="344"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;strong&gt;Tumbalalaika...&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://film.com.tr/film.cfm?fid=957"&gt;&lt;span style="color:#330033;"&gt;Okuma : Sabina Spielrein Kimdir?&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;</description><link>http://yitikmavi.blogspot.com/2010/02/prendimi-lanimaruh-koruyucusuesir.html</link><author>noreply@blogger.com (Yitikmavi)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEih8NxK0oJ2ffVn7RkM-udZUWA-Cxu6xRbfrmT0PlyRE_m-2FvExhAx49Yp3uQQP60-AfxD_VtbyOp6_MTz1yCV9bNA3qo2IG3A4uwuOh6kpCIUi465Btu7aiZX3HiGioDLnEqnUjgSm8I/s72-c/untitled.bmp" width="72"/><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-3848706266270423600.post-1218487318794356341</guid><pubDate>Tue, 16 Feb 2010 14:44:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-02-16T16:52:55.423+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Octavio Paz</category><title>Yalnızlığın Diyalektiği...</title><description>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Kişinin içinde yaşadığı dünyayı ve kendisine yabancılaşmış olduğunu bilmesi demek olan yalnızlık Meksikalılara özgü bir duygu değildir. Bütün insanlar yaşamlarının en az bir döneminde kendilerini yapayalnız bir kişi gibi duyumsarlar. Ve de gerçekten yalnızdırlar. Yaşamak, gizemli bir gelecekte varacağımız yere gitmek için geçmişte bulunduğumuz yerden yola koyulmak demektir. Yalnızlık, insan duygusunun en derindeki gerçeğidir. Yalnız olduğunu bilen ve bir başkasını arayan tek varlık insandır. Doğası gereği insan, kendi varlığını bir başkasında gerçekleştirme özlemi içinde ve doğaya “Hayır” diyerek yaşar - kendi kendini yaratan insanın bir “doğası”ndan söz etmemiz doğruysa eğer. İnsan özlemdir, kavuşmak için bir aranıştır. Bu yüzden, kendi varlığını tanır tanımaz kişi, bir eş ya da arkadaştan yoksun olduğunu anlar, yalnızlığının bilincine varır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ana karnındaki bebek, kendisini sarıp sarmalayan canlının bir parçasıdır, ilkel bir yaşamdır; kendi bilincinde bile değildir. Dünyaya gelmekle, bizi ana karnındaki o bilinçsiz yaşama bağlayan zincirden kopmuş oluruz. Bilinçsiz yaşam diyorum, çünkü orada, istek ile doyum bir ve aynı şeydir. Doğumla gelen değişikliği, bir ayrılık, kopma ve yalnız bırakılma, yabancı ve düşmanca bir çevreye düşüş olarak algılarız. Sonraları, bu ilkel duyum yalnızlık duygusuna dönüşür; daha sonra bir bilinç oluşur: Gerçekte yazgımız yalnızlıktır ama, bu yalnızlığı aşmak ve bizi geçmişe, cennetteki o mutlu yaşama bağlayan ilişkileri yeniden kurmak zorunda olduğumuz bilinci. Var gücümüzle, yalnızlığımızı aşıp yenmeğe çalışırız. Öyleyse, yalnızlık duygusunun iki ayrı anlamı var: Bir anlamda yalnızlık “kendini bil”mektir; öteki anlamdaysa, kendimizden [yalnızlığımızdan] kaçıp kurtulma özlemidir. Yaşamın temel koşulu olan yalnızlık, kaygıdan ve kararsızlıktan kurtulacağımız bir sınav ve arınmadır. Bu yüzden, yalnızlık dolambacının çıkış kapısında, mutluluğa, tüm dünya ile yeniden denge durumuna erişeceğimizi umarız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalnızlıkla acıyı özdeşleyen halk dili işte bu ikilemi yansıtır. Aşk acısı yalnızlığın sancısıdır. Birlikte yalnızlık hem karşıt hem bütünleyici duygulardır. Yalnızlığın kurtarıcı gücü, içimizdeki o gizli suçluluk duygusunu açıklığa kavuşturur; yalnız insan “Tanrı elinin itelediği” kişidir. Yalnızlık duygusu hem bir ceza hem bir arınmadır, bir sürgün cezası olduğu kadar sanki o sürgünden artık kurtulacağımızı duyuran bir durumdur. İnsan yaşamının tümü bu diyalektiğin etkisi altındadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölüm ve doğum, insanın yalnız başına yaşadığı deneyimlerdir. Yalnız başımıza doğar yalnız başımıza ölürüz. Anamızdan kopup dünyaya geldikten sonra ölümle bitecek olan o sancılı yolculuğa çıkarız. Ölüm kendinden önceki yaşama bir dönüş mü? Ölüm denen şey, günle gecenin, zamanla sonrasızlığın karşıt olmadıkları, doğum öncesi bir yaşamın yeniden yaşanması mı acaba? Ölmek demek, canlı bir varlığın sonu mu? Sakın ölüm, gerçek yaşam olmasın? Doğum eğer ölüm yolculuğunun başlangıcıysa; neden ölüm de bir doğum olmasın? Bilmiyoruz! Bilmiyoruz ama, bütün varlığımızla, bizi ezen bu karşıtlıktan kurtulmağa çabalıyoruz. Kendi varlığının bilincinde olmak, zaman, akıl, töre ve alışkanlıklar gibi hemen her şey bizi bir yandan yaşamdan uzaklaştırmağa özendirirken; öte yanda, her şey bizi doğduğumuz yere, yaratıcı kucağa dönmeğe zorlamıyor mu? Aşktan beklediğimiz de birazcık gerçek yaşam, birazcık gerçek ölüm değil mi? Aşkı mutluluk için değil, olsa olsa, karşıtlıkların duyumsanmayacağı, yaşamın ölümle, zamanın sonrasızlıkla bir ve birlik olabileceği o gizemli an için isteriz. Derinden derine sezeriz ki yaşamla ölüm aslında tek bir gerçekliğin -karşıt ama bütünleyici- iki yüzüdür. Aşk eyleminde, yaratma ile yıkma birleşir; çok kısa bir an için de olsa insan, yetkin bir durumu sanki yakalayıp yaşamış gibi olur. Çağdaş dünyamızda aşk, ulaşılması hemen hemen olanak dışı gözüken yaşantılardan biridir. Yaygın ahlak değerleri, toplumsal sınıflar, yasalar, ırklar hatta âşıkların kendileri bile sanki ona karşı çıkarlar. Kadın, karşıtı ve bütünleyici olan “öteki” varlık için, yani erkek için yaratılmıştır. Varlığımızın bir parçası onunla birleşmek istese de ötekisi kadını iter, ondan kaçar. Kadın, bazen değerli bazen korkulan, ama bize her zaman başka gözüken bir nesnedir. Kadını, kendi çıkarlarının, güçsüzlüğünün, kaygı ve sevgisinin istediği yönde çarpıtan erkek, giderek kadını bir araç durumuna getirir: Anlayışlı, sevecen, doyurucu ve yaşatıcı, ama ne de olsa bir araç. Simone de Beauvoir’ın dediği gibi, “Kadın, bir sevgili, tanrıça, ana, cadı ya da derin bir düşünce olabilir ama hiç bir zaman kendisi olamaz.” Aşk ilişkilerimiz de, bu yüzden, daha en baştan çarpıtılmış, kökten yukarı doğru yozlaştırılmış olur. Kadınla aramızda yanıltıcı bir hayal vardır. Toplumca yaratıp kadına zorla benimsettiğimiz bu hayal, kadın imgesidir. Kadın da o imgeyi benimser, ona sarınıp bürünür, onunla var olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dokunmak için her uzandığımızda, o, yumuşak ama köle varlıkla karşılaşırız. Kadın da sanki aynı duygu içindedir. Kendini -bir varlık olarak değil de- başka bir varlığın uzantısı (nesnesi) yani “öteki” gibi algılar: Kendi kendisinin efendisi olamaz. Onun varlığı, gerçekte olduğu ile olmayı düşlediği varlık arasında ikiye bölünmüştür. Ailesi, toplumsal sınıfı, okulu, dostları, dini ve sevgilisi el ele verip kadına o imgesel kişiliğini benimsetmeye çalışırlar. O da gerçek dişiliğini hiçbir zaman ortaya koyamaz. Çünkü erkeklerin onun için uygun gördüğü davranış kalıplarının dışına çıkamaz. Aşk, “doğal” değil, insan yapısı bir şey ve onların en yücesidir. Doğa’da olmadığı halde bizim bulduğumuz, hemen her gün yeniden yaratıp sonra da yok ettiğimiz bir şey!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşkla aramızdaki engeller yalnızca bunlar ya da bu kadar değil, Aşk bir seçimdir... belki de yazgımızın [yaşamdaki yörüngemizin] özgürce seçilmesi, varlığımızın en gizli, ama en bize bağlı parçasının birden bulunuvermesi gibi. Ama toplumumuzda aşkı seçmek [özgürlüğü] olanak dışıdır. Kara Sevda (*) adlı kitabında Breton, aşkın iki önemli yasakla kısıtlandığını söyler: Toplum direnci ve Hıristiyanlıktan kaynaklanan bir günah anlayışı! Bu yüzden aşk -var olmak istiyorsa- dünyamızdaki yasakları çiğnemek zorundadır. Evrenin düzenine açıkça başkaldırıp, yazgısal yörüngelerinden kaçan ve herkesin bakışları altında yeni bir uzay yolculuğuna çıkan iki yıldızın yarattığı onarılmaz skandal gibi. Bir başkaldırma ve yıkım anlamına gelen romantik aşk, bildiğimiz tek aşk türüdür; çünkü toplum güçleri, aşkın özgürce bir seçimine gerçekleşmesine -yani başka bir türlüsüne- izin vermez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadın, erkek toplumunun kadınlar için yarattığı imge kafesinde tutukludur. Bu nedenle kadının özgür olabilmesi için o tutukevinden kaçıp kurtulması gerekir. Çoğu âşıklar: “Aşk, sevdiğim kadını değiştirdi, onu değişik bir varlık yaptı” derler ki, doğrudur. Aşk, kadını değiştirir, hem de nasıl! Eğer sevebilecek kadar yürekliyse kadın, dünyanın kadınları tutuklamak için yaptığı kafesi kırar, geçer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erkek de seçim özgürlüğünden yoksundur. Onun seçenekleri son derece sınırlıdır. Erkek, dişiliğin ne anlama geldiğini önce anasında ve kız kardeşlerinde görür; sonra aşkı, toplumsal yasaklarla özdeşlemeye başlar. Aşk duygumuz, ensest (fücur) çekimiyle ensest korkusu arasında bocalar durur. Ayrıca çağdaş yaşam koşulları isteklerimizi bir yandan kamçılarken öte yandan toplumsal, ahlaki, tıbbî yasaklarla aynı istekleri susturup sindirmeğe çalışır. Suçluluk duygusu, isteğin hem kırbacı hem de frenidir. Her şey aşkta özgürce seçimler yapmamıza karşı koyar. En derin [aşk] duygularımızı, toplum çevremizin uygun bulduğu kadın imgesine uydurmaya çalışırız. Başka ırktan, kültürden ve toplumsal sınıflardan kişileri sevmek zordur, suçtur. Gerçi, açık derili bir erkeğin koyu tenli bir kadını, esmer kadının bir sarı Çinliyi, bir “beyefendinin” hizmetçisini sevmesi olanaklıdır. Ama yalnızca bu olanaklardan söz edilmesi bile yüzümüzü kızartmağa yeter. Özgürce seçemediğimiz için, çevremizce bize “uygun” görülen kadınlardan birini seçeriz. Sevmediğimiz bir kadınla evlendiğimizi de asla açığa vuramayız; o öyle bir kadındır ki, belki bizi sevebilir ama kendisi olamaz. Bu konuda Swann şöyle diyor: “Ne acı bir gerçek ki yaşamımın en güzel yıllarını tipim olmayan bir kadınla birlikte geçirdim.” Erkeklerin büyük çoğunluğu bu cümleyi son soluklarında açıklayabilirlerdi. Çağımızın kadınları da aynı şeyi rahatça söyleyebilir - tek bir sözcük değişikliğiyle!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplum dediğimiz varlık, aşkın amacını yalnız doğurmak ve çocuk yetiştirmek olan sürekli bir birlik olarak kavramlaştırmakla, aşkın doğasına karşı çıkmış oluyor. Yani aşk ile evliliği özdeşliyoruz. Bu kurala uymayan her davranışı cezaya çarptırıyoruz. Cezanın şiddeti, topluma ve zamana göre değişiyor. Meksika’nın [uygunsuz] kadına verdiği ceza ölümdür. Çünkü bütün İspanyalılar gibi, “Senyo” için ayrı, kadınlarla çocuklar ve yoksullar için ayrı ahlak kurallarımız var. Eğer aşkı gerçekten özgür bırakmış olsaydık, evlilik kurumunu korumak için aldığımız bu tür sert önlemler belki haklı görülebilirdi. Ama kişiye özgürlük tanımadığımıza göre, hiç olmazsa, evliliğin aşkı gerçekleştirmediğini de kabul etmeliyiz. Evliliğin amacı, aşktan çok ayrı olarak, yasal, toplumsal ve ekonomiktir. Ailenin dengesi ve güvenliği evliliğe dayanır. O evlilik ki, amacı toplum varlığını sürdürmekten başka bir şey değildir. Böylece, doğası gereği evlilik son derece tutucu bir kurumdur. Evliliğe karşı çıkmak topluma başkaldırmak sayılır. Ve aynı nedenle de aşk yaygın toplumsal değerlere karşı bir eylemdir. Kendini gerçekleştiren aşk, evliliği yıkar ve onu toplumun istemediği bir şeye dönüştürür: İki yalnız kişinin yarattığı öyle bir dünya ki, orada toplumun yalanlarına yer yoktur, zaman ve çalışma koşulları kaldırılmış ve bu dünyanın kendine yeterli olduğunu herkese duyurmuştur. Öyleyse, toplumun, aşkı ve onun en yakın tanığı olan şiiri aynı karşı tutumla cezalandırmasının, onları yasak, anlamsız ve olağan dışı şeylerden saymasının anlaşılamayacak bir yanı yoktur. Öyleyse aşk ile şiirin, toplumun önyargılarına karşı kendilerini bir skandal çıkarma, suç işleme ve şiir söyleme biçimlerinden biriyle savunmalarını, zamanı gelince topluma başkaldırmalarını da anlayışla karşılamamız gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evliliği sakınmak için toplumca gerilen koruyucu kanatların bir sonucu olarak, bir yandan aşk yasa dışı bir suç olarak hüküm giyerken, fahişelik ya açıkça kutsanır ya da görmezlikten gelinerek yaşatılmaktadır. Fahişeliğe karşı takındığımız bu ikiyüzlü tutum çok anlamlıdır. Kimilerimiz onu kutsal sayarız. Ama onu tutanlar yanında, yerenler de var. Fahişe, aşkın bir kurbanı, karikatürü, dünyamızı aşağılayan güçlerin bir simgesidir. Ama aşkın başına gelenler yetmiyormuş gibi bazı toplumsal çevrelerde evlilik bağları o denli gevşektir ki, orada önüne gelenle yatıp kalkmak, olağan görülür. Bir yataktan öbürüne koşan kişi artık ahlaksız bile sayılmaz. Kişisel kaygılarının bir aracı gibi gördüğü için kadınları baştan çıkarmaktan kendini alamayan çapkın erkek, Ortaçağ şövalyesi kadar çağdışı bir kişidir. Oysa, artık kurtarılacak kızlar olmadığı gibi baştan çıkarılacak kadın da kalmamıştır, örnek olarak, bugünkü müstehcenlik, [Marquis de] Sade’ın yazdıklarından, çok başka bir anlam taşıyor. Kendini aşk ve şehvetin çekimine kaptıran Sade son derece dramatik bir kişiydi. Bu yüzden onun yazıları, insan bunalımlarının bir patlamasıydı. Onun kahramanları kadar umutsuz kişilere bugün artık zor rastlanır. Oysa çağdaş anlamda aşk yazıları okuyana doyum veren denemelerdir. İnsanın sağlıklı bir açıklaması değil, tersine, aşkı kötüleyip suça özendiren bir toplumu tanımlayan belgelerdir. Boşanmak, artık bir yengi olmaktan çıktı. Boşanmak, kurulmuş bir ilişkinin namusluca sona erdirilmesinden çok, erkeğe ve kadına daha özgürce seçim hakkı tanıyan bir kolaylık gibi görülüyor. İdeal bir toplumda, boşanmanın tek tüzel nedeni, aşkın sona ermesi, ya da yeni bir aşkın ortaya çıkması olabilir. Herkesin eşini özgürce seçebildiği bir toplumda bugünkü boşanma -tıpkı fahişelik, hafifmeşreplik ve zina gibi- çağdışı bir olay sayılacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplum, kendisi için ve kendi başına varolan canlı bir bütün olduğu savındadır. Ama kendisini bölünmez bir birim (bütün) olarak da algılasa, içten içe varlığında bir ikilik duyar; bunun kendisini böldüğünü duyumsar. Bu ikilik, insanın hayvan olmaktan kurtulduğu, kendi kişiliğini, bilincini ve ahlakını kurduğu zamanlarda başlamıştır. “Toplum” dediğimiz, amaç ve gereksinmelerini haklı göstermek çabasının ağır yükü altında ezilen bir varlık alanıdır. Kimi zaman, -ahlaki ilkeler gibi de görünen- toplumsal amaçlar, toplumu oluşturan kişilerin istek ve gereksinmeleriyle çakışır. Kimi zamanlardaysa tersine bu amaçlar önemli azınlık ve toplum sınıflarının dileklerini hiç göz önüne almaz görünür; hatta, çoğunlukla, insanın en temel içgüdülerini yadsıyor olabilir. İşte bu duruma gelince toplum bunalıma düşmüştür. Ya bir patlama olur ya da bir yozlaşma başlar toplumda. Toplumun üyeleri birer yurttaş olmaktan çıkarlar, ruhsuz ve kişiliksiz araçlara dönüşürler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen her yerde doğuştan varolan bu ikilik -ki toplum bir topluluğa dönüşerek onu çözümlemeğe çalışır- olgusu varlığını türlü ikilemler biçiminde gösterir: iyi ve kötü, yasalar ve yasaklar, idealler ve gerçekler, akıllı ve akıldışı olanlar, güzel ve çirkin, uyumak ve uyanık durmak, yoksulluk ve varlık, burjuva ve proletarya, safdillik ve bilgelik, düşlemek ve düşünmek, gibi. Kendi varlığının kaçınılmaz bir istemi olarak toplum bu ikilemi yenmeğe, yalıtlanmış ve çatışan öğelerini birbiriyle uyumlu bir bütüne dönüştürmeğe çabalar. Ne var ki çağdaş toplum, aşkı yaratabilen tek şeyi -yani yalnızlığı- bastırarak bu birliği sağlamak ister. İdeolojileri, politikaları ve ekonomileri endüstrileşmiş olan toplumlar, nitel -yani insanca olan- ayrılıkları nicel bir tekdüzeliğe çevirmeğe çalışırlar. Yoğun üretim yöntemlerini ahlaka, sanata ve ulusal duygu alanına uygularlar. Karşıtlıklar ve toplumsal standarda uymayan örnekler ortadan kaldırılır. Ve de bu bizi, toplumsal yaşamın insana verebileceği en derin yaşantıdan -gerçeği, karşıtlıkların birliği olarak görme, yaratma olanağından- yoksun bırakır. Yeni güçler [devletler], yalnız yaşamayı bir yetki ya da, tüzel yaptırımlarla yasaklıyorlar; yalnızlığı yasaklamakla birlik ve beraberliğin gizemli, ama yürekli bir türü olan aşkı da yasaklamış oluyorlar. [Özgür] aşkı savunmak her zaman sakıncalı ve topluma meydan okuyan bir davranış olarak görülmüştür. Çağımızda devrimci bir eylem de sayılıyor. Dünyamızdaki aşk konusu, en anlamlı belirtileriyle yalnızlığın diyalektiği sorununun toplumca nasıl yozlaştırıldığını gösteriyor. Toplumsal yaşamımız gerçek bir aşk birliğine hemen hiç olanak tanımıyor, onu desteklemiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşk, kendi kişiliğimizi tanıma ve bunu yaparken de ondan kurtulup varlığımızı bir başka kişide gerçekleştirme yönünde bizi zorlayan ikili içgüdülerimizin en açık seçik örneğidir. Bu ikili içgüdülerimiz, ölüm ve yeniden yaratma, yalnızlık ve birlikteliktir. Ama aşktan başka şeyler de var. Her insanın yaşamında hem ayrılma hem de birleşme, hem çatışma hem de uzlaşma sayılabilecek dönemler vardır. Bu dönemlerden her biri bir yalnızlıktan kurtulma çabasıdır ki onun hemen ardından kişi kendini çok yabancı bir ortamda bulur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk, çözümleyemediği her gerçeği göğüslemek, onunla başa çıkmak zorundadır. Önce, göz yaşlarıyla ya da susarak tepkisini gösterir. Onu yaşama bağlayan bağ aslında kopmuştur, çocuk bu kopukluğu duygu ve oyunla kapatmaya çalışır. Bu, kişinin ölüm sözleriyle sona erecek olan diyaloğun başlangıcıdır. Ama dış dünya ile olan ilişkileri, artık -doğum öncesi döneminde olduğu gibi- edilgen değildir. Çünkü dünya ondan bir tepki beklemektedir. Gerçek, onun eylemleriyle insanlaşacaktır. Oyunlar, düşler, büyüklerin olağan sayılan duygusuz dünyası -bir sandalye, bir kitap gibi her şey- birdenbire bir canlılık ve kişilik kazanır. Çocuk, dil ve jestlerinin, simge ve davranışlarının gizemli gücünü kullanarak nesneleri konuşturur, cansız şeylerden kendi çocuksu sorularına yanıt verebilen, canlı bir dünya yaratır. Soyut anlamlardan arındırılmış dil de bu yolla bir imgeler birikimi olmaktan çıkar, tatlı ve çekici bir canlı varlık olur. Tıpkı ilkel insanın yaptığı bir heykelciğin, nesnenin kendisi değil de bir kopyası olması gibi! Konuşma da, yeniden, gerçeklere -yani ozanca işlere- değin yaratıcı bir eylem olur. Gizem ve büyü ile çocuk, dünyayı kendine benzer bir biçimde yeniden yaratır ve böylece yalnızlık sorunu çözümler. Düşte yarattığımız nesnelerin etkinliğinden (gerçekliğinden) kuşku duymağa başladığımızda, bilinçlenme (kendini tanıma) aşamasına varmışız demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ergenlik adını da verdiğimiz delikanlılık dönemi, çocukluk dünyasından kopanların büyükler dünyasının eşiğinde mola verip soluk aldığı aşamadır. Spranger, ergenlik dönemine ait başlıca özelliğin yalnızlık olduğuna değinir. Yalnızlık simgesi olan Nerkis (Narcissus), ergenin de simgesidir. İlk kez bu dönemde tekliğimizin bilincine varırız. Ama duyguların diyalektiği bir daha bu soruna el koyar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olgunluk döneminin belirgin bir niteliği değildir yalnızlık. Başkalarıyla, başka şeylerle savaşan kişi kendini işinde, yaratıcı çabalarında unutur. Onun kişisel bilinci böylece başkalarınınkiyle birleşir. Zaman dediğimiz boyut, anlam ve amaç kazanır; böylece tarih olur, geleceğin ve geçmişin anlamlı bir değerlendirmesi olur. Yaşamdaki tekliğimiz -ki kendi benliklerimizden oluşan, bizi beslerken tüketen, belli bir zamanda yaşamımızdan doğar- gerçekten giderilemez, ortadan kaldırılamaz, olsa olsa şiddeti azaltılabilir. Bazen de ancak çok yüksek bir bedel ödeyen kişi, yalnızlığın elinden kurtulabilir. Kişisel varlığımız, ozan Eliot’un dilinde “zamansız anlar” olan bir tarih parçasında yer alır. Bu yüzden olgun bir insan, üretici ve yaratıcı çağları boyunca da yalnızlıktan kurtulamıyorsa hasta bir kişi sayılır. Çağımızda bu türden yalnızların sayısının çoğalması, sorunlarımızın ağırlığını da yansıtır. Çalışma topluluklarının, eğlence, sanat ve müzik topluluklarının çoğaldığı bir dönemde, insan her zamankinden daha yalnızdır. Çağdaş insan, yaptığı işe [yarattığı şeye] bütünüyle veremez kendini. Onun -belki de en derindeki- bir parçası her zaman bağımsız, uyanık ve nöbette kalır, efendisine karşı casusluk yapar. Çağımızın tek tanrısı olan iş güç (kazanç tutkusu) artık yaratıcılığını yitirmiştir. İş güç, başı sonu olmayan bir uğraşıyı ve çağdaş toplumun amacı belirsiz yaşamını simgeler. Ve de iş hayatının yol açtığı yalnızlık -otellerin, büroların, koca mağazaların ve sinemaların o kalabalıktan taşan yalnızlığı- ruhu güçlendiren, arındıran yerler ya da yaşantılar değildir. Çağdaş dünyanın yalnızlığı, dünyanın çıkmazını yansıtan bir aynadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalnızlığın bir ucundan dünyadan koparken, öteki ucunda -kahramanlar, azizler ve günah çıkaranlarla ilgili tutum ve kavramlarımızda görüldüğü gibi- yaşama bağlanırız. Söylence ve masallara, anılara, tarih ve şiir gibi sanat ürünlerine konu olan ünlü kişilerin yaşam öyküleri, onların yaşam ve eyleme katılmadan önce -daha ilk gençlik yıllarında- bir içine kapanma ve yalnızlık dönemi geçirdiklerini belgeliyor. Bunlar kahraman kişiyi yaşama hazırlayan oluşum yıllarıdır, ama sözün doğrusu, özveri, arınma, acı çekme ve kendini tanıma yıllarıdır. Tarihçi Arnold Toynbee bu gözlemi destekleyen pek çok örnekler bulmuştur: Eflatun’un mağarası, Tarsuslu Paul’un, Buddha’nın, Hazret-i Peygamberin, Machiavelli’nin ve Dante’nin yaşamları gibi. Ve bizler de, kendimizi arındırdıktan sonra dünyaya yeniden dönmek üzere, hiç olmazsa belli bir süre için, köşeye çekilmeyi ve yalnız başımıza yaşamayı denemişizdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalnızlığın diyalektiği -Toynbee’nin deyimiyle: “Kişinin önce içine kapanmasından, sonra da hayata yeniden katılmasından oluşan ikili hareket”- hemen her toplumun tarihinde açıkça görülür. Çağdaş toplumumuzdan daha az karmaşık olan kimi geleneksel toplumlar, belki de, bu ikili hareketi daha iyi yansıtan örneklerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış olarak “ilkel” adı verilen geleneksel, küçük, yoksul ve “abece”siz toplumlarda yaşayan insanlar için, yalnızlığın korku ve dehşet verici bir durum olduğunu görmek hiç de güç değildir. Çağlar boyunca, kurallardan ve törelerden oluşan karmaşık ve katı bir yasaklar düzeni, toplumun bireylerini yalnızlığa karşı başarıyla korumuştu. Topluluğun üyesi olan birey, dirlik ve sağlığın tek güvencesine de kavuşmuş demekti. Yalnız insan ise, bir sakat ya da kötürüm, gövdeden kesilip ayrılması, yakılması gereken kuru bir dal olarak görülmüştür. Çünkü öğelerinden biri hasta olunca toplumun bütünü bunalıma düşerdi. Toplumdaki (dindışı) kural ve inançların zaman zaman yinelenmesi ve dile getirilmesi, yalnızca topluluğun geleceğini değil, onun birliğini ve iç tutarlığını da güvence altına alıyordu. Buna karşılık, dinsel törenlerle ölüm olgusunun sürekli olarak duyumsanan varlığı, bağımsız (bireysel) eylemi sınırlayan bir ilişkiler düzeni yaratıyor, bu yolla da hem bireyi yalnızlıktan koruyor hem de topluluğun çözülüp dağılmasını engelliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İlkel” toplumun insanları için, sağlık ve toplum genellikle eşanlamlı sözcüklerdir, tıpkı ölüm ve çözülme kavramları gibi, Lévy-Bruhl diyor ki: “Ülkesinden ayrılan herkes topluluktan da ayrılmış olur. Ölür ve kendi toplumunun geleneksel ölüm törenine hak kazanır.” (1) Öyleyse bağışlanmayan bir sürgün cezası gerçekte ölüm cezası gibidir. Toplum kesiminin, kendini atalarının ruhlarıyla ve o ruhları da anayurt toprağı ile özdeşlemesi, şu Afrika töreninde ne güzel simgelenmiştir. “Yerli adam Kimberley’den bir gelinle dönerken erkeğin yurdundan alınmış bir avuç toprağı da birlikte getirir. Kadın’ın her gün o topraktan birazcık yemesi gerekir, yesin ki yeni ve değişik çevresine daha kolay uyup alışabilsin.” Bu tür dayanışmanın “canlı bir görüntüsü var: Orada birey, sanki yaşayan bir bedenin parçasıdır.” Bu yüzden, din değiştirenler çok azdır. “Kimse kendi başına, salt kendi davranışlarına göre kargışlanmaz ya da güvenliğe kavuşmaz” ve de herkesin her türlü eylemi tüm topluluğu etkiler. Güvenceler vardır, ama topluluk kargaşaya karşı henüz yeterince bağışıklık kazanmış değildir. Din çatışmaları, üretim yöntemlerindeki değişmeler, savaşlar ve fetihler gibi beklenmedik şeyler de olur. Topluluk bölünür bölünmez, parçalardan her biri yepyeni bir durumda karşılanır. Sağlığın kaynağı olan eski, kapalı toplum düzeni yıkılınca, artık yalnızlık bir kaza ya da hastalık olmaktan çıkar, değişmez bir toplum koşulu olur. Böylece yalnızlık, bir günah duygusuna yol açar: Kuralların çiğnenmesinden doğan bir suç değil de, kuralların doğası olur! Daha doğru bir deyişle, öteki kuralların doğası durumuna gelen bir nitelik. Yalnızlık ve “ilk günah” böylece birleşir ve özdeşleşir; ayrıca, sağlık ve birlik de yeniden aynı anlama gelen, ama çok uzak geçmişte kalmış bir şeyler olurlar. Çünkü sağlık ile birlik tarihten (uygarlıktan, daha doğrusu yazıdan) önceki bir “Altın Çağ”ın öğeleriydi. Zamanın akış yönünü geri çevirebilseydik o altın çağa belki dönebilirdik. Bu yüzden, kendimizi bir günah duygusuna kaptırınca, ondan kurtulmak, onun bedelini ödemek gereksinmesini de duyarız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni mitoloji ile yeni din işte böyle yaratılıyor. Yeni toplum, yalnızca sürgüne gönderilmiş kişilerden oluştuğu için, eskisinden daha açık ve daha esnektir. Belli bir toplumda dünyaya gelmiş olma gerçeği, bireyi kendiliğinden o toplumun üyesi yapmaz, bireyin hemşeriliğe uygun görülmesi de gerekir. Kutsala sığınma, geleneksel büyünün yerini almağa başlar. Aşama ve eriştirme törenlerinde bireyin arınmışlığına, giderek daha fazla ağırlık ve önem verilir. Günah duygusundan kurtulma düşüncesi, dinsel kuramlara, ilahiyata, zevk ve doyumdan kaçınmaya ve bir tür gizemciliğe yol açar. Özveri ve birliktelik, eğer gerçekten öyle idiyseler bile, birer totem simgesi olmaktan çıkarlar, yeni topluma girmenin yolu olurlar. Bir tanrı -hemen hep bir oğul olan ve eski yaratıcı tanrılar soyundan gelen bir tanrı- ölür ama belli zaman aralıklarıyla dirilip geri gelir. Bir verimlilik tanrısıdır o ama aynı zamanda bir koruyucu ve kurtarıcıdır da. Onun kendisini insanlara adaması, ölümün öte başında bizi bekleyen kusursuz toplumun bu dünyadaki bir kanıtı, habercisidir. [Ölümden] sonraki yaşamla ilgili bu umutlar, eski topluma duyduğumuz derin özlemin bir belirtisidir. “Kurtuluş” sözcüğünde “Altın Çağ”a dönüş umudu saklıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuşkusuz, bütün bu sayılanları her toplumda, her zaman görmek söz konusu değildir. Bununla birlikte, öyle toplumlar vardır ki hemen en küçük ayrıntısıyla yukarda anlatılan sürece uygun hareket ederler. Sözgelişi, Orfizm’in doğuşunu inceleyelim. Orphe inancı, eski Yunan Dünyası’nda büyük sarsıntılara ve kültürlerin yeniden düzenlenmesine yol açan önemli bir tarih olayından -Achaean Uygarlığı’nın yıkılışından- sonra ortaya çıkmıştır. Bu dönemde, toplumsal ya da kutsal olsun eski ve geleneksel bağların yeniden kurulması gereksinmesinin sonucu olarak, çok sayıda gizli dernek (tarikat) görülmüştür. Bu derneklerin kurucu üyeleri çoğunlukla kendi köklerinden kopmuş, ama böyle bir yıkıntıya bir kez daha olanak vermeyecek bir örgüt yaratma amacında birleşmiş göçmenlerdi. “Orphans” (2) (yani yetim-öksüz) olmak, hepsinin ortak özelliği ve bu tür kişilere verilen genel bir addı. Burada hemen açıklamalıyım ki, Orphe inancı Yunancada “yetim-öksüz” ya da “boş-hiç” anlamına gelen Orphanos’ sözcüğünden türetiliyordu. Yalnızlık ile yetim-öksüzlük aynı türden boşluklardı - [Yunan düşüncesinde].&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orfik ve Diyonizik dinler -eski dünyanın yıkılışıyla ortaya çıkan öteki proletarya dinleri gibi- kapalı bir toplumun nasıl olup da açık bir topluma dönüştüğünü açıkça gösterir. Suçluluk, yalnızlık ve dua -ya da tapınmayla- temizlenme duyguları bireyin yaşamında nasıl çifte bir rol oynuyorsa, toplum üzerinde de aynı etkileri yapar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalnızlık duygusu -dışarda bırakıldığımız ya da ayrılmak zorunda kaldığımız yere geri dönmek için duyduğumuz derin özlem- bir yer yurt özlemidir. Hemen her toplumda gözlemlenen eski bir inanca göne, orası -özlemini çektiğimiz o kutsal yer (3)- dünyanın merkezi, evrenin göbeğidir. Bazen “cennet” diye de adlandırılır. Ama adı ne olursa olsun, o yer, toplumun gerçek ya da mitolojik yurdudur. Azteklerin inancına göre ölüler, göçmen olarak ayrıldıkları yere, bir kuzey ülkesi olan Miktlan’a dönerler. Kentlerini kurarken, evlerini yaparken düzenledikleri tüm törenler, yaşamın ta başlangıcında kovuldukları o kutsal ocağı bulmaya yöneliktir. Roma, Kudüs ve Mekke gibi dinsel başkentler ya da kâbeler, dünyayı, dünyanın merkezini simgelerler, ama dünyadan da önce gelirler. Bugün bu merkezlere giden hacılar her kavmin kendisine verileceği söylenen topraklara yerleşmeden önce mitolojik geçmişte yaptıklarını yaparlar. Bir eve ya da kente girmeden önce onun çevresinde dolaşma (tavaf) töresi, buradan gelir. Labirent (dolanca) söylencesi de bu tür inançlardan kaynaklanır. Konuya ilişkin çeşitli yorumlara göre, labirent, mitolojik simgeler arasında en anlamlı ve en zengin olanlardan biridir: Kutsal bir bölgenin merkezindeki insanlara sağlık, toplumlara özgürlük veren bir muska; cezasını çekip günahını çıkardıktan sonra mutluluk sarayına giren kahraman ya da kutsal kişi, kentini kurtarmak ya da yeniden kurmak için geri gelen kahraman, bütün bunlar labirent söylencesi ile yakından ilgilidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zeus’un oğullarından Perseus’la ilgili söylencenin gizemli hiçbir yanı yoktur. Oysa Kutsal Çanak’ı [İsa’nın son yemekte kullandığı bardak] arayanların zevkten kaçınma çabaları, gizemci inançlarla çok yakından ilişkilidir: Fisher kralının topraklarında ve insanlarında kısırlığa yol açan günah, kendini arındırma törenleri, ahlak savaşı ve sonunda Tanrı’nın bağışladığı birleşme ya da birlik (vuslat), gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın merkezinden kovulduk. Ormanlarla çöllerde, dolancanın yeraltı dehlizlerinde işte o merkezî aramaya koyulduk. Ancak, zamanın yalnızca bir ardışıklık ve değişme olmadığı “zamanlar” da vardı. Öyle bir zaman ki, geçmiş ve gelecek tüm zamanlar onun içindeydi. İnsan, bütün zamanların tek bir zaman olduğu o sonrasızlıktan kovulup dünyaya sürgün edildiği zaman, takvimin (başı sonu, ölçüsü hesabı belli olan zamanın) ve saatın kölesi oldu. Zaman denilen şey dün, bugün ve yarına, saate, dakika ve saniyelere bölününce, insanoğlunun zamanla kurduğu evrensel birlik sona erdi; insan gerçeğin akıp gidişinden koptu, onun dışında kaldı. “Bu an” dediğimizde o an geçip gitmiş, bitmiştir. Zamanın bu türden mekânsal ölçümleri, insanı -sürekli şimdi olan- gerçekten uzaklaştırır; gerçeğin kendini dışarı vurduğu bütün “şimdi”leri, Bergson’un deyimiyle, “gerçek dışı düşlere dönüştürür”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu karşıt düşüncelerin oluşumunu yeterince incelersek, takvim ve tarih zamanlarının bir özgüllüğü olmayan tekdüze bir ardışıklık olduğunu görürüz (4). Takvim hep aynıdır, acıya da zevke de aldırmaz. Mitolojik zamanlar ise, yaşamımızın bütün özgüllükleriyle öylesine iç içe ve diz dizedir ki, sonrasızlık kadar uzun bir soluk kadar kısa, verimli ve kısır, korkunç ya da hayırlı olabilir. Bu gözlem, “sosyal zamanlar” kavramına yol açar. Oysa, yaşam ve zaman tek, büyük ve bölünmez bir birimdir. Azteklerde zaman, mekânla çağrışım yapan bir süreklilikti. Her yeni gün, belli bir mekânsal noktaya bağlı sayılırdı. Zaman-mekân çağrışımı dinsel takvimlerin çoğu için de doğrudur. Fiesta, tarih ya da salt yıldönümünden daha değerli, anlamlı bir şeydir. Fiesta bir olayı kutlamaz, onu yeniden yaratır ve yaşar. Bu yolla, takvim yıkılır ve onun yerine -kısa bir süre için de olsa- sonrasızlık (yaşanan durum) konur. “Altın Çağ” geri gelir. Katolik papazı, kutsal cemaat (Mass) törenini yönettiği zaman, İsa, buraya ve bugüne ulaşır, kendini insana verir ve dünyayı yeniden kurtarır. “Gerçekten inananları” Kierkegaard’ın olmasını dilediği gibi, “İsa’nın çağdaşlarıdır”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zamanın akışını durduran olaylar yalnızca söylenceler ve dinsel bayramlar değildir. Aşk ve şiir de bu konuda, yani “ilk zaman” konusunda, bize bazı ipuçları veriyor. Juan Ramon Jiménez, şiirsel anın sonrasızlığı konusunda bakınız ne yazıyor: “Daha çok zaman, daha çok sonrasızlık değildir.” Kuşkusuz, zamanın değişmez bir durum, salt güncellik olarak yaşanması, gerçeğin, kavranılmasından çok, bu akışın usa vurulması demek olan saatle ölçülen zamandan daha eskilere gider.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaman kavramımızdaki bu ikilik, tarihle mitos, tarihle şiir arasındaki kimi karşıtlıklarda da görülür. Mitos da -dinsel fiesta’larda ya da çocuk masallarında da gördüğümüz gibi- zamanın tarihi belli değildir. “Evvel zaman içinde...”, “kalbur saman içindeyken...”, “Ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken...” diye başlayan öykülerde takvimle bağımlı bir tarihleme yoktur. Başlangıç, bütün başlamaları içine alan ve bizi her şeyin her an yeniden başlayabileceği canlı bir zamana götürür. Mitolojik bir olayı yineleyen ritüeller aracılığıyla, insanoğlu, karşıtların uzlaştırılıp birleştiği bir dünyaya kavuşur. Van der Leeuw’un dediği gibi, “bütün ritüellerde, törenleşmiş, töreleştirilmiş davranış ve olaylarda olayın sanki şimdi ve şu anda yaşanıyormuş imgesi saklıdır.” (5) Okuduğumuz her şiir, bir yeniden yaratış (ya da yaradılış)’tır, yani törensel bir töredir, fiesta’dır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tiyatro ve epik de bir tür fiesta’dır. Tiyatro oyununda ya da şiir okumada, günlük zamanın tiktakı durur, ilk (özgün) zaman işlemeğe başlar. Katılma yoluyla bu mitolojik zaman -gerçeği gizleyen tüm zamanların ağa babası- bizim iç ve öznel zamanımızla çakışır. Ardışlıklığın kölesi olan insan, görünmez kafesinden kurtulup yaşayan zamana katılır: Kişisel yaşam dış zamanla özdeşleşir. Çünkü o dış zaman böylece yorulup tükenmeden kendini yaratan salt bir “şimdi”ye dönüşmüştür. Mitoslar ve fiestalar -ister laik, ister dinsel olsunlar- insanı yalnızlığından kurtarıp yaradılış süreciyle yeniden birleştirirler. Bu yüzden -kılık değiştirmiş, gizli ve saklı- mitos, tüm davranışlarımızda etkisini gösterir, yazgımıza etkin biçimde katışır, çünkü bize yaşamla yeniden birleşmenin kapısını aralar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çağdaş insan mitoslarının aklın denektaşına vurur -kaç kırat olduklarını görmek için. Yoksul kişi ise onları yok edememiştir. Bilimsel gerçeklerimizin çoğu, ahlaki, siyasal ve felsefi kavramlarımız gibi, mitolojik öğelerle dile getirdiğimiz eğilimlerin yeni biçimde anlatımından başka bir şey değildir. Günümüzde “aklın dili”, adını verdiğimiz bilim, kendi koruyucu kanatları altında barınan mitosları ancak zar zor gizleyebilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ütopyalar -bilimsel görünüşlü açmazlarına karşın özellikle de çağdaş politik ütopyalar- her toplumu, kendisi için bir “Altın Çağ” arama yönünden zorlayan eğilimlerin [sorunların] dışa vurulmasından, dile getirilmesinden başka bir şey değildir. O “Altın Çağ” ki, serüvenimizin başında kovulduğumuz o yere, “Günlerin Günü”nde yeniden dönülecektir. Modern fiesta’lar -siyasal toplantılar, gösteri ve geçit yürüyüşleri ve öteki törensel eylemler- gerçekte, kurtuluş gününün [Hıristiyanlara göre İsa’nın yere inişinin] yakın olduğunu duyuruyor. Herkes, toplumun ilk özgürlük günlerine ve o ilkel temizliğine yeniden dönebileceğini umuyor. O yere vardığımızda, yaşam bizi türlü kuşkularla iyi ile kötü haklı ile haksız, gerçek ile düş arasında bir seçim yapmamız için zorlamayacak. Değişmez şimdiler yani bir “Zaman Krallığı” kurulmuş olacak. Orada gerçek, maskesini çıkarıp atacak, bizler de hem gerçeği hem de hemşerimizi tanımak olanağını bulmuş olacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısırlayan ve yozlaşan her toplum kendini kurtarmak için en az iki söylence ve inanç yaratmak zorundadır: 1- verimi artırmak için, 2- yaratıcılığı desteklemek için. Yalnızlık ve günah [sorunu] birlik ve bolluk içinde çözümlenebilir. İçinde yaşadığımız çağdaş toplum da kendi mitoslarını yaratmıştır. Burjuva toplumlarının kısırlığı ya kendi canına kıyma ile ya da daha yaratıcı olan bir katılıma süreciye sonuçlanacak gibi görünüyor. Ortega y Gasset’in deyimiyle “çağımızın sorunu” kısaca budur. Düşlerimizin özüyle eylemlerimizin anlamı işte bu sorunda düğümleniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çağdaş insan, uyanık olduğuna ve de doğru düşündüğüne inanmak istiyor. Ama bu tür inanç ve düşünceler bizi karabasanlara soktu -akıl aynalarımızda, art arda işkence odalarını gördüğümüz karabasanlardı onlar. Bu karabasandan çıktığımızda, uyanık durumda düş gördüğümüzü ve usçu düşlerimizin dayanılmaz düşler olduğunu belki de fark edeceğiz. Ve ondan sonra, belki de gözlerimizi kapayıp yeniden düş görmeğe başlayacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NOTLAR&lt;br /&gt;(*) L’amour fou - Çev.&lt;br /&gt;(1) Lucien Lévy-Bruhl : La mentalité primitive (Paris 1922)&lt;br /&gt;(2) Amable Audin: Les Fétes Solaries (Güneş Baynamları), (Paris 1945)&lt;br /&gt;(3) “Kutsal yer” kavramı konusunda, Mircia Eliade’ın Histoire des Beligions (Dinler Tarihi’ne) Bkz. (Paris 1949)&lt;br /&gt;(4) Bu konuda Bkz: Bozkurt Güvenç’in Sosyal ve Kültürel Değişme yapıtı Ankara 1976. (Hacettepe Üniversitesi yayını D-21)&lt;br /&gt;(5) Van der Leeuw: I’Homme primitif et la Religion (İlkel İnsan ve Din), (Paris 1940).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Octavio Paz/Yalnızlık Dolambacı&lt;br /&gt;Çeviren: Bozkurt Güvenç &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.halksahnesi.org/yazilar/octavia_yalnizlik/octavia_yalnizlik.htm"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#663300;"&gt;Kaynak : Halk Sahnesi Org&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://yitikmavi.blogspot.com/2010/02/yalnzlgn-diyalektigi.html</link><author>noreply@blogger.com (Yitikmavi)</author><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-3848706266270423600.post-2661577178542460293</guid><pubDate>Thu, 11 Feb 2010 11:14:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-02-11T14:04:57.357+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Albert Camus</category><title>Dönek Ya da Kafası Karışığın Biri...</title><description>«Ne kargaşa, ne kargaşa! Kafamın içini düzene sokmam gerek. Dil mi kestiklerinden beri, başka bir dil mi ne, bilmem, hiç durmadan kafatasımın içinde dönüyor, bir şeyler konuşuyor, yahut birisi, sonra birdenbire susuveriyor, sonra her şey yeni baştan başlıyor, ah çok, çok fazla şeyler işitiyorum, ben, ama hiçbir şey söylemiyorum, ne kargaşa ve ağzımı açacak olursam, altüst edilen çakıl taşları gibi bir ses çıkıyor ancak. Düzen, bir düzen diyor dil ve aynı zamanda da başka şeyden söz ediyor, evet, her zaman düzen istemişimdir ben. Hiç olmazsa kesin olan bir şey var ki, o da, yerimi almak üzere gelecek olan misyoneri beklemekteyim. İşte burada, yoldayım, Taghasa'dan bir saat uzaklıkta, bir kaya yığınının dibine gizlenmiş eski tüfeğin üzerinde oturuyorum. Çölün üzerine güneş doğuyor, hava henüz çok soğuk, birazdan da çok sıcak olacak, şu toprak insanı deli eder ve ben, yıllardan beri, bunca yıldan beri, öyle çok ki, sayısını bile unutmuşum artık ... Hayır bir az daha gayret! Misyoner ya bu sabah, ya da bu akşam gelecektir mutlaka. Bir yol göstericiyle geleceğini duydum, belki de ikisi bir deveyle geleceklerdir. Bekleyeceğim, bekliyorum, soğuk, yalnız soğuk titretiyor beni. Azıcık daha sabret, pis köle!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle uzun zamandır sabrediyorum ki. Daha anayurdumda, Masif Santral bölgesinin o yüksek yaylasındayken, o kasabada babam, o haşin anam şarap, her gün domuz yağına çorba, hele o buruk ve soğuk şarap ve upuzun kışlar, dondurucu rüzgar, boralar, o tiksindirici eğrelti otları, ah, gitmek istiyordum, tümünü bir anda, yüzüstü bırakıvermek ve sonunda, güneşte, duru suyla yaşamağa başlamak istiyordum. Papaza inanmıştım, bana papaz okulunu anlatıyordu her gün ilgileniyordu benimle, sokaktan geçerken duvar diplerine sürünerek yürüdüğü protestan köyde buna bol bol vakti vardı. Bana bir gelecekten ve güneşten söz ediyordu, katolik dini demek, güneş demektir diyordu ve okutuyordu beni, odun kafama latinceyi soktu: "Şu küçük akıllı ama, katırın biri», zaten kafam o kadar sertti ki, tüm yaşamın boyunca, o kadar çok öyle çok düşmüşümdür de bir defacık bile olsun kanamamıştır: Babam olacak o domuz da: "Öküz kafalı» derdi. Papaz okulunda hepsi pek gururlanıyorlardı, protestan köyden gelme bir öğrenci, bir zaferdi bu, Austerlitz güneşi gibi doğmuştum üzerlerine. Gerçi bu, soluk bir güneşti, alkol yüzünden, o buruk şarabı içtiler hep ve çocuklarının dişleri çürüdü, rap rap babayı öldürmeliydi, gereken buydu işte, ama sahi, onun da misyona katılma tehlikesi yok, çoktan öldüğüne göre. keskin şarap sonunda midesini deldi, o halde yapacak bir şey kalıyor, misyoneri öldürmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;«Onunla görülecek bir hesabım var benim, onunla ve efendileriyle, beni o pis Avrupa'yla aldatan efendilerimle, herkes aldattı beni. Misyon, misyon, başka söz çıkmazdı ağızlarından, vahşilere gitmek ve onlara şöyle demek: «İşte benim Tanrım, bakın ona, o hiç vurmaz, hiç öldürmez tatlı bir sesle buyurur, öteki yanağını uzatır, Tanrıların en büyüğüdür o, onu seçiniz, beni olduğumdan daha iyi yaptı, aşağılayınız beni, kanıtını göreceksiniz söylediklerimin.» Evet, bu fasa fisoya inanmıştım ve kendimi daha iyi buluyordum, şişmanlamıştım, hemen hemen yakışıklıydım, beni aşağılasınlar istiyordum. Yazın, Grenoble güneşi altında, kapkara ve sık diziler halinde yürürken ve incecik giysiler giymiş genç kızlara rastladığımızda, ben onlardan gözlerimi kaçırmıyordum, onları küçümsüyordum ve beni aşalasınlar bekliyordum, onlar da kimi zaman gülüyorlardı. O zaman; «Ah, bana vursalar, yüzüme tükürseler» diye düşünüyordum, ama gerçekten de, kahkahaları sanki her yanımı yırtan sipsivri dişler, iğneler gibiydi, aşağılanma ve acı çekme, ne tatlı şeylerdi! Vicdan yöneticim, benim kendi kendimi suçlamamı anlamıyordu bir türlü: «Hayır, hayır, sizin içinizde iyilik var!» İyilik mi, içimde sadece buruk şarap vardı, hepsi o kadar ve böylesi de daha iyiydi, çünkü insan kötü olmazsa daha iyiye nasıl yönelebilir, bana tüm öğretiklerinden bunu anlamış bulunuyordum. Hatta bundan başka bir şey anlamamıştım, bir tek düşünce ve ben, akıllı katır, ta sonuna dek götürüyordum onu, cezalandırılmak için kural dışına çıkıyordum, olağanı çiğniyordum, kısacası, ben de bir örnek olmak istiyordum, beni görsünler ve beni görerek, olduğumdan daha iyiye götürene saygı duysunlar diye, benim aracılığımla Tanrımı selamlayınız!.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;«Vahşi güneş! doğuyor işte, çöl değişmekte, artık dağların o eflatun rengini yitirdi, ey benim dağım, kar, o tatlı, yumuşacık kar, hayır hayır, bu azıcık kurşuniye çalan bir sarı, büyük parlayıştan, göz kamaştırıcı ışıktan önceki o nankör saat. Daha karşımda, ta orada; düzlüğün henüz tatlı renklere bürünmüş bir çemberde yok olduğu ufka değin, hiçbir şey yok. Arkamda yol, demirden adı yıllardan beri kafamın içinde güm güm öten Taghasa'yı gizleyen kum tepesine dek gidiyor. Ondan bana ilk söz eden, manastırda duaya çekilmiş o yarı kör, yaşlı papazdı, ne demek ilk söz eden, tek söz eden o olmuştu ve anlattıklarında beni etkileyen o tuz kenti de, kavurucu güneş altındaki bembeyaz duvarlar da değil, kentin vahşi halkının acımasızlığı, burasının tüm yabancılara kapalı oluşuydu; onun bildiği kadarıyla, kente girmeye kalkışanlardan yalnız bir kişi, bir tek kişi gördüklerini anlatabilmişti. Yaralarına ve ağzına tuz doldurduktan sonra kırbaçlamışlar ve çölde kovalamışlardı, nasılsa acıma gösteren göçebelere rastlamıştı, büyük bir talih eseri, ben de o günden beri hep anlattıklarını düşlüyor, tuzun ve gökyüzünün ateşini, put eviyle kölelerini, düşünüyordum, bundan daha vahşisi, daha kışkırtıcısı bulunabilir miydi, evet, işte benim görevim oraya gitmekti, oraya gitmeli ve onlara Tanrımı göstermeliydim ben.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;«Bana papaz okulunda uzun uzun söylevler çektiler, beni yıldırmak için, beklemem gerektiğini söylediler, orası görevle gidilecek yer değildi, henüz olgunlaşmamıştım, kendimi özel olarak hazırlamalı, kim olduğumu. bilmeliydim önce, sonra beni denemek gerekiyordu, daha sonra düşüneceklerdi! Ama hep beklemek, ah! hayır, evet, özel hazırlığa ve denemelere evet, çünkü bunlar Cezayir' de olacak ve beni amacıma yaklaştıracaktı, ama gerisi için, odun kafamı sallıyor ve hep aynı şeyi yineliyordum, vahşilere ulaşmak ve onların yaşamını sürmek, söz gelimi, ta putun evine dek girmek ve Tanrımın gerçeğinin en güçlü gerçek olduğunu , örnekle göstermek. Hiç kuşkusuz beni aşağılayacaklardı ama aşağılamalar beni korkutmuyordu, gösteri için gerekliydi bunlar ve karşı koyuşum ile, bu vahşilere boyun eğdirecektim, tıpkı güçlü bir güneş gibi. Güçlü, evet, durmadan dilimde dolaşan sözcük buydu ve ben sınırsız egemenlik düşleri kuruyordum, önünde diz çöktüren, düşmanı teslim olmaya zorlayan, onu doğru yola getiren bir kuvvetin düşünü, ve düşman ne kadar kör, acımasız ve kendine güvenli, inancına gömülmüş olursa yanıldığını kabullenmesi de yenilgiye uğratanın egemenliğini o derece kesinlikle ilan etmiş olacaktı. Azıcık yolunu yitirmiş iyi yürekli kişileri doğru yola getirmek, bu bizim papazların acınası amacı idi, bunca şey yapabilecekleri halde bu kadarcığına yüreklilik gösterdikleri için onları küçümsüyordum, onlarda inanç yoktu, bende vardı, cellatlara üstünlüğünü tanıtmak, onlara diz çöktürmek ve «Tanrım, işte senin zaferin» dedirtmek, kısacası bir tek sözcük ile hainler ordusunu altetmek istiyordum ben. Ah bu konuda düşüncelerimin doğru olduğuna öylesine güvenmiştim ki, halbuki hiçbir zaman kendime güvenim olmazdı, ama bir kez bir düşünceye saplandım mı artık ondan bir daha vazgeçmem, benim gücüm budur işte, evet, hepsinin öylesine acıma duyduğu gücüm!»&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;«Güneş daha da yükseldi, alnım yanmaya başlıyor. Çevremde taşlar belli belirsiz çıtırdıyor, yalnız tüfeğin namlusu serin, çayırlar gibi, akşam yağmuru gibi serin, eskiden, çorba yavaş yavaş kaynarken, beni beklerlerdi, babamla anam, hatta zaman zaman gülümserlerdi de bana, belki de seviyordum onları. Ama bitti artık, yoldan bir sıcak sisi yükselmeye başladı, gel misyoner. seni bekliyorum, şimdi o isteğe ne karşılık verilmesi gerektiğini biliyorum artık, yeni efendilerim öğrettiler bana ve biliyorum ki onlar haklı, insan, sevginin hesabını görmelidir. Cezayir'deki papaz okulundayken, bu vahşileri başka türlü düşlerdim ben, düşündüklerimden sadece biri gerçek çıktı; hepsi hain. Ben ise, okulun kasasını soymuş, papaz giysilerini fırlatıp atmış, Atlasları, yüksek yaylaları ve çölü aşmıştım, Sahra otobüsünün şoförü benimle alay ediyordu: «Oraya gitme sakın» o da, kuzum nesi vardı böyle tümünün ve yüzlerce kilometre uzanan salkım saçak, rüzgar altında bir ilerleyen, bir gerileyen, kum dalgaları, ve yeniden dağlar, kapkara doruklarıyla, demir gibi keskin mahmuzlarıyla, ve ondan sonra da, esmer, sonu gelmez, sıcaktan uluyan, binlerce aynayla alev alev yanan çakıl taşı denizini geçip zenci topraklarıyla beyazların toprakları arasındaki bu sınıra, tuz kentinin yükseldiği bu yere gelmek için bir yol gösterici gerekmişti. Ya yol göstericinin benden çaldığı para, saflık, hep saflık, ona parayı göstermiştim ama beni yolda bırakıverdi, tam şuracıkta, bir güzel de dövdükten sonra: «Köpek, işte yol, seni buraya getirmek onuru. bana düştü a it, hadi git oraya, git de sana öğretsinler» ve öğrettiler de, ah evet, onlar tıpkı vurmaktan bir an bile geri durmayan güneş gibidir, güneş dışında, evet hep gururla ve şiddetle vurur, işte şimdi de vuruyor bana, hem de fazlasıyla sert vuruyor, birdenbire topraktan çıkıveren yakıcı mızraklarla vuruyor, aman gölge, evet, koca kayanın altındaki gölgeye, her şey birbirine karışmadan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;«Burası pek iyi. Tuz kentinde, bembeyaz sıcakla dolu o havuzun dibinde nasıl yaşanır? Kazmayla kasabada düzenlenmiş, dimdik duvarların her birinde kazmanın bıraktığı yarıklar, göz kamaştırıcı pullarla çevriliydi, dağınık sarışın kum onları azıcık sarartırdı, ancak rüzgar estikçe dümdüz duvarlar ve teraslar temizlenir, o zaman her şey kör edici bir beyazlıkla, masmavi kabuğuna dek temizlenmiş gökyüzünün altında parıldardı. O kıpırtısız yangının apak teraslar üzerinde saatler boyu çatırdadığı. günler gözlerim görmez olurdu; o teraslar ki, sanki eskiden bir gün, hep birlikte bir tuz dağına saldırmışlar, önce onu düzlemişler ve sonra da yığının içerisine, sokakları, evlerin içini ve pencereleri kazmışlarcasına veya daha iyisi, ve evet, daha iyisi, bembeyaz ve yakıcı cehennemlerini bir kaynar su fıskıyesiyle biçimlendirmişler gibi; salt hiç kimsenin yaşayamayacağı bir yerde, her tür yaşam belirtisinden otuz günlük yolda, çölün ortasındaki bu çukurda, gündüz sıcağının yaratıklar arasındaki her tür ilişkiyi engellediği, aralarında göze görünmez alevlerden ve kaynar billurdan çitler çektiği ve gece soğuğunun da hiç haber ve ara vermeksizin bunlan teker teker kaya tuzundan kalıpları içinde dondurduğu, onları bir kuru bankizin gece halkı, birdenbire kübik iglolarında titreşen kara eskimolar haline getiriverdiği bu çölün ortasındaki bu çukurda yaşayabildiklerini göstermek için Kara, evet, çünki uzun kara kumaşlarla giyinirler ve tırnaklara kadar dolan tuz, gecelerin kutup uykusunda acı acı çiğnenen tuz, parlak bir kaya yarığının tek kaynağından gelen suyla birlikte içilen tuz, kimi zaman koyu giysileri üzerinde yağmurdan sonra sümüklü böceklerin bıraktığı izlere benzeyen izler bırakır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;«Yağmur, ey Tanrım, bir tek gerçek yağmur, uzun, sert, göğünün yağmuru! İşte o zaman iğrenç kent, yavaş yavaş kemirilerek karşı konulmaz bir etkiyle çöker ve kaygan bir selde tümüyle eriyip, vahşi halkını kumlara doğru sürüklerdi. Bir tek yağmur, Tanrım! Ama ne diyorum ben, hangi Tanrı; Tanrı da, efendi de onlar. Kısır evleri üzerinde, madende ölüme gönderdikleri zenci köleleri üzerinde egemen olan onlar, ve Güney ülkelerinde topraktan kopartılan her tuz katmanı bir insana bedeldir; onlar, efendiler, sokakların madensel beyazlığında, yas örtüleri içersinde, sessizce geçerler ve gece olduğunda, tüm kent süt gibi bir hortlağa benzediğinde, tuzdan. duvarların belli belirsiz parıldadığı evlerin gölgesine iki büklüm olarak girerler. Deliksiz, rahat bir uykuyla uyurlar ve uyanır uyanmaz da buyuruk verirler, vururlar, tek bir ulus olduklarını, tanrılarının gerçek olduğunu ve boyun eğmek gerektiğini söylerler. Onlar benim efendilerimdir, acıma nedir bilmezler ve tanrılar gibi, yalnız olmak, yalnız başlarına ilerlemek, yalnız başlarına egemenlik sürmek isterler çünki yalnız onlar tuz ile kumların içinde soğuk ve yakıcı bir kent kurma gözü pekliğini göstermişlerdir. Ya ben ...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;«Sıcak arttıkça ne kargaşa, terliyorum, onlarsa hiç terlemezler, artık gölge de ısınmaya başladı, başımın üzerinde, taşta, güneşi duyuyorum, vuruyor, tüm taşların üzerine bir çekiç gibi vuruyor ve bu, bir müzik, geniş öğlen müziği, yüzlerce kilometre uzanan alanda, taşların ve havanın titreşimi, rap eskisi gibi sessizliği dinliyorum. Evet, yıllar önce oluyor, nöbetçiler beni güneşe bir araya toplanmış terasların yavaş yavaş, çukurun kenarlarına dayanan sert mavi gökten kapağa doğru yükseldiği alanın ortasına götürdüklerinde beni karşılayan da bu sessizlik olmuştu işte. Orada, bu bembeyaz kalkanın çukuruna dizüstü atılmış, tüm duvarlardan çıkan tuz ve ateş kılıçlarıyla gözleri kemirilmiş, yorgunluktan sapsarı, yol göstericinin dayağından kulağım kan içinde, dizüstü çökertilmiştim ve onlar kocaman, kapkara,hiçbir şey söylemeden bana bakıyorlardı. Gün ortasına ulaşmıştı. Demirden güneşin vuruşları altında, gökyüzü uzun uzun yankılanıyordu, akkor haline getirilmiş bir teneke levha gibi; aynı bu sessizlikti işte ve beni seyrediyorlardı, zaman geçiyor, onlar bir türlü beni seyretmekten vazgeçmiyorlardı, ve ben, onların bakışlarına dayanamıyordum, gittikçe daha şiddetli soluyordum, sonunda ağladım ve birdenbire bana sessizce arkalarını dönüverdiler, hep birlikte aynı yöne doğru uzaklaştılar. Dizüstü, sadece tuzdan parıl parıl ayaklarının kırmızı ve kara sandalları içinde, uzun, koyu renk giysiyi biraz kalkık ucuyla kaldırışını ve topuğun toprağa hafifçe vuruşunu görebiliyordum ve alan bomboş kalınca, beni putun evine sürüklediler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;«Bugünkü gibi, kayanın., dibine çömelmiş ve başımızın üzerinde taşın kalınlığını delen ateşle put evinde birkaç gün gölgede kaldım; burası, öteki evlerden az daha yüksekti, bir tuz duvarla kuşatılmıştı ama penceresi yoktu, parıl parıl bir. gece dolduruyordu içerisini. Birkaç gün kaldım öyle. Bir tas deniz suyu tadında su veriyorlar, tavuğa atar gibi önüme tane atıyorlardı, topluyordum onları. Gündüzleri de kapı kapalı kalıyordu ama gölge biraz daha hafifliyordu gene de, sanki karşı konulmaz güneş tuz yığınları arasından akmayı başarıyormuş gibi. Fener mener yoktu ama, duvarlar boyunca el yordamıyla yürüyerek onları süsleyen kurumuş hurma yaprağından çelenklere ve dipte parmaklarımın ucuyla mandalını yokladığım, kaba yontulmuş küçük kapıya dokunuyordum. Birkaç gün, uzun süre sonra, günleri de saatleri de sayamıyordum ama önüne kadar bir avuç tane attıkları on kez kadar oluyordu ve dışkım için bir delik açmıştım, boşuna örtmeye çabalıyordum, o hayvan ini kokusu gene de gitmiyordu bir türlü, çok zaman sonra, evet, kapının iki kanadı birden açılıverdi ve içeri girdiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;&lt;İçlerinden bir tanesi, bir köşeye çömelmiş olan bana doğru ilerledi. Yanağımda tuzun ateşini duyuyor, hurma yapraklarının tuzlu kokusunu alıyor, üzerime gelişini seyrediyordum. Bir metre ötemde durdu, sessiz, gözlerini bana dikmişti, bir işareti üzerine ayağa kalktım, esmer beygir suratında, hiçbir anlam taşımayan parıl parıl maden gözlerini üzerimden ayırmıyordu, sonra elini kaldırdı. Hep öyle kayıtsız, alt dudağımı yakalayıp ağır ağıp büktü, büktü, parmaklarını hiç gevşetmeden, ta etimi kopartıncaya dek, beni kendi çevremde döndürdü, odanın ortasına kadar geri geri götürdü, dizüstü çökeyim diye dudağımı daha da çekti, oracığa, kendimden geçmiş, ağzım kan içinde, dizüstü çökeyim diye dudağıma asıldı, sonra sırtını dönüp, duvarlar boyunca sıralanmış ötekilerin yanına gitti. Ardına kadar açılmış kapıdan giren gölgesiz gün ışığının dayanılmaz sıcağında, benim inleyişimi seyrediyorlardı ve birdenbire bu ışıkta başına hasırdan saç takmış, göğsünü inciden bir zırhla örtmüş, samandan eteği altında bacaklan çıplak, yüzünde, sadece gözleri için kare biçimi iki delik açılmış, tel ile kamıştan yapılma bir maske, büyücü beliriverdi. Ardından çalgıcılar ve vücud yapısını hiç belli etmeyen ağır, renk renk çizgili giysiler giyinmiş kadınlar geliyordu. Dipteki kapının önünde oyuna başladılar, ama bu uyumsuz, kaba bir oyundu, ancak kıpırdanıyorlardı, hepsi o kadar ve sonunda büyücü, arkamdaki küçük kapıyı açtı, efendiler kımıldamıyor, beni seyrediyorlardı, arkama döndüm ve putu, çift balta kafasını, bükülmüş demirden yılan burnunu gördüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;«Beni önüne götürdüler, heykelin tabanının ta dibine, kapkara, acı mı acı bir su içirdiler, o an kafamın içi alev alev yanmaya başladı, gülüyordum, işte aşağılanma, aşağılanıyorum işte. Beni soydular, kafamı ve vücudumu tıraş ettiler, zeytinyağıyla yıkalar, suratıma tuz ve suya batırılmış iplerle vurdular, ben ise hep gülüyor ve başımı çeviriyordum ama her defasında iki kadın, kulaklarımdan yakalayıp suratımı, ancak kare biçimi gözlerini görebildiğim büyücünün vuruşlarına döndürüyordu, ben ise kan içinde, hep gülüyordum. Durdular, benden başka kimse konuşmuyordu, kafamın içinde kargaşa başlıyordu artık, sonra beni ayağa kaldırdılar ve gözlerimi puta doğru çevirmem için zorladılar, artık gülmez olmuştum. Şimdi hizmet etmek, tapınmak için ona adandığımı anlamıştım, hayır, artık gülmüyordum, korku ve acı boğuyordu beni. Ve orada, o beyaz evde, güneşin dışarıdan dikkatle yaktığı o dört duvar arasında, Yüzüm ona doğru kalkmış, belleğim tükenmiş, evet, puta dua etmeye çalıştım, yalnız o vardı artık ve o korkunç suratı bile, dünyanın geriye kalan şeylerinden daha az korkunçtu. İşte o zaman ayak bileklerimi ancak adını atabilecek kadar, iple bağladılar, gene oynadılar ama bu kez putun karşısında, efendiler birer birer çıkıp gitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;«Kapı arkalarından kapandı, gene çalgı çaldı, ve büyücü yaktığı bir ateşin çevresinde tepindi, kocaman silueti apak duvarların köşelerinde kırılıyor, düz yüzeyler üzerinde titreşiyor, odayı dans eden gölgelerle dolduruyordu. Bir köşeye bir dikdörtgen çizdi, kadınlar beni oraya sürüklediler, kuru ve yumuşacık ellerini duyuyordum, yanı başıma bir tas su ile küçük bir yığın tane bıraktıktan sonra, bana putu gösterdiler, gözlerimi ondan ayırmamam gerektiğini anlamıştım. O zaman büyücü, kadınları birer birer ateşin başına çağırdı, birkaçını dövdü, dövülenler inildiyor, sonra gidip tanrım olan putun önünde diz çöküyorlardı, bu arada büyücü oyunu sürdürüyordu, tümünü de odadan dışarıya çıkardı,ancak çok genç bir tanesi kaldı, henüz dayak yememiş tek oydu, çalgıcıların yanına çömelmişti. Büyücü onu saçının örgüsünden yakalayıp bileğine doladı ve gittikçe bükmeye başladı, kız, gözleri yuvalarından dışarı uğramış, geriye doğru eğildi, eğildi sonunda sırtüstü düşüverdi. Büyücü, saçını bırakırken bağırdı, çalgıcılar duvara doğru döndüler ve bu arada kare gözlü maskenin ardında çığlık, inanılmaz derecede büyüyor, büyüyor, kadın ise bir tür bunalım içerisinde yerlerde yuvarlanıyordu, sonunda, dört ayak, başını kavuşturduğu kollarının arasına gizlemiş halde, o da haykırdı ama hafif bir sesle ve böylece ulumasını kesmeden, gözlerini puttan ayırmadan, büyücü alelacele, haince ona sahip oluverdi, kadının şimdi giysisinin ağır etekleri altında kalmış suratı görünmüyordu. Ya ben, yalnızlıktan, şaşkın, yolumu yitirmiş, ben de haykırmadım mı sanki, evet, puta doğru dehşet içinde uludum, ta ki biri beni bir tekmeyle duvara fırlatıncaya dek, o zaman tuzları ısırdım, tıpkı bugün, öldürmem gereken o adamı beklerken, dilsiz ağzımla kayayı ısırışım gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;«Şimdi güneş, göğün ortasını birazcık geçti. Kayanın yarıkları arasından, güneşin, gökyüzünün fazlasıyla ısınmış madeni üzerinde açtığı deliği görüyorum, benimki gibi koskocaman bir ağız, renksiz çölün üzerine durup dinlenmeden alev ırmakları kusuyor. Karşımda, yolda hiçbir şey yok, ufukta toz moz görünmüyor, arkamda, beni arıyor olmalılar, hayır hayır daha değil, ancak akşama doğru kapıyı açıyorlardı ve ben de gün boyu putun evini temizledikten, adakları yeniledikten sonra, biraz dışarı çıkabiliyordum ve akşam tören başlıyor, beni kimi zaman dövüyor, kimi zaman dövmüyorlardı ama hep puta hizmet ediyordum, imgesi belleğime ve şimdi de umuduma demirle dağlanmış olan puta. Hiçbir zaman bir Tanrı bana ne böylesine sahip olabilmiş, ne de böylesine köleleştirmişti, tüm yaşantım gece gündüz ona adanmıştı ve acı da, acının olmaması da, ki bu sevinç demektir, hep ondan geliyordu ve hatta, evet, cinsel istek bile, hemen hemen her gün o kişiliksiz ve haince birleşmeye tanık ola ola, ama artık görmüyor, sadece işitiyordum çünki dayak atma tehdidiyle duvara bakmaya zorluyorlardı beni. Ama suratım tuza yapışmış, duvarda kıpırdanan hayvansı gölgelerin altında ezilerek, o uzun haykırışı dinliyordum, boğazım kupkuru, yakıcı, cinsellikten uzak bir istek, şakaklarımı ve karnımı sıkıyordu. Böylece günler günleri kovalıyordu, onları birbirinden güçlükle ayırt edebiliyordum, sanki cehennem sıcağının ve tuz duvarların sinsi yansımalarının altında, eriyip sıvılaşıyor gibiydiler, zaman ancak düzenli aralıklarla, acı ve cinsel birleşme haykırışlarının patladığı biçimsiz bir şapırtıdan ibareti, şu vahşi güneşin kayadan evim üzerinde egemen oluşu gibi, putun egemen olduğu, yaşı bulunmayan upuzun bir gündü zaman, ve şimdi de o zaman ki gibi mutsuzluk ve istekten ağlıyorum, haince bir umut yakıyor içimi, ihanet etmek istiyorum, tüfeğimin namlusunu ve içindeki ruhunu yalıyorum, yalnız tüfeklerin ruhu vardır, ah! evet, dilimi kestikleri gün nefretin ölümsüz ruhuna tapınmayı öğrenmiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;«Ne kargaşa, ne öfke, rap rap, sıcaktan ve hiddetten sarhoş, iki büklüm, tüfeğimin üzerine yatmışım. Burada güçlükle soluk alan kim? Bu bitmek bilmeyen sıcağa dayanamıyorum artık, bu bekleyişe, mutlaka öldürmeliyim onu. Tek kuş bile yok, tek bir ot parçası, taş, kurak bir istek, sessizlik, onların çığlıkları, içimde konuşan bu dil ve beni sakat ettiklerinden beri, gecenin suyundan, tanrı ile birlikte tuzdan inime kapanmış, düşlediğim geceden bile yoksun dümdüz ve ıssız, upuzun acı. Yalnız gece, serin yıldızları ve karanlık çeşmeleriyle, beni kurtarabilir, sonunda insanların hain tanrılarından kaçırabilirdi ama hep dört duvar arasına kapalı olduğundan onu seyredemiyordum. Eğer öteki daha da gecikirse, hiç olmazsa gecenin çölden yükselip gökyüzünü kapladığını, karanlık başucundan soğuk bir asma yaprağı gibi sarktığını görebilecek, canımın çektiği gibi onu içebilecek, hiçbir canlı ve yumuşak et parçasının artık serinletmediği bu karanlık deliği ıslatacak, sonunda çılgınlığın dilimi aldığı o günü unutacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;«Aman ne sıcaktı, ne sıcak, tuz eriyordu, yahut bana öyle geliyordu, hava gözlerimi kemiriyordu ve büyücü içeriye maskesiz girdi. Kurşunimtrak paçavralar altında hemen hemen çırılçıplak, yüzü, putun maskesini andırır bir dövmeyle kaplı, kötü bir heykel aptallığından başka hiçbir şey ifade etmeyen yeni bir kadın peşinden geliyordu. Kadının ancak, incecik ve yamyassı bedeni yaşıyordu ve büyücü kapıyı açınca, tanrının ayağı dibine yığılmıştı. Sonra büyücü bana bakmadan çıktı gitti, sıcak artıyordu, kıpırdamıyordum, put bu hareketsiz ama kaslan tatlı tatlı kımıldanan vücudun üzerinden beni seyrediyordu, ve kadının yanına yaşlaştığımda, o heykel suratı hiç değişmedi. Sadece üzerime diktiği gözleri büyüdü, ayaklarım ayaklarına değiyordu, o zaman sıcaklık, ulumaya başladı ve heykel kadın, hiçbir şey söylemeksizin, hep o büyümüş gözleriyle bana bakarak, yavaş yavaş sırtüstü devrildi, ağır ağır bacaklarını büktü ve yukarı kaldırarak dizlerini ayırdı. Ama, hemen ardından rap, büyücü beni gözlüyormuş, hepsi içeri girdiler beni kadından kopartıp ayırdılar, günah işlediğim yerimi korkunç dövdüler, günah! ne günahı, nerede günah, nerede erdem, beni bir duvara yasladılar, bir çelik el çene kemiklerimi sıktı, bir başkası ağzımı açıp dilimi kanatıncaya dek çekti, bu hayvan uluması benden mi çıkıyordu yoksa, dilimin üzerinden kesici ve serin, evet, sonunda serin bir okşayış geçti. Kendime geldiğimde, gecenin içerisinde yapayalnız, duvara yapışmış, kurumuş kanla kaplıydım, tuhaf kokulu, kuru ottan bir tıkaç ağzımı dolduruyordu, ağzım kanamıyordu artık, ama içi boştu ve bu boşlukta sadece korkunç bir acı yaşamaktaydı. Kalkmak istedim, düştüm, mutluydum, sonunda öleceğim için, umutsuzca mutluydum, ölüm de serindir ve onun gölgesine hiçbir tanrı sığınmamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.. «Ölmedim, günün birinde gepgenç bir kin ayağa kalktı, benimle birlikte, dipteki kapıya doğru yürüdü, açtı, ardımdan kapadı, benimkilerden nefret ediyordum artık, put oradaydı, ve içinde bulunduğum kuyunun dibinden ona dua etmekten de daha ileri gittim, ona inandım ve o güne dek tüm inanmış olduklarımı tanımazlıktan geldim. Selam, o, kuvvetti, egemenlikti, onu yok edebilirlerdi ama inancını değiştiremezlerdi, bomboş ve paslı gözleriyle başımın üzerinden bakıyordu. Selam, o efendiydi, tek tanrıydı, tartışmasız niteliği hainlik olan tanrı; efendinin iyisi yoktur. ilk kez olarak, aşağılanmalar. sonucu ve tüm bedenim tek bir acıyla haykırarak, kendimi ona bıraktım ve o kötülük düzenini onayladım, onda dünyanın kötülük ilkesine tapındım. Onun krallığının tutsağı, bir tuz dağına oyulmuş kısır kentin, doğadan ayrı düşmüş, çölün kaçamak ve seyrek çiçeklerinden yoksun, güneşin ve kumların bile tanıdığı beklenmedik bir buluta, öfkeli ve kısacık bir yağmura bu rastlantılara veya bu sevecenliklere boyun eğmiş kentin, kısacası, dümdüz açıları, dört köşe odaları, dimdik adamlarıyla, bu düzen kentinin tutsağıydım, kendimi seve seve bu kentin kin dolu ve işkence görmüş vatandaşı yapmış, bana öğretmiş oldukları upuzun geçmişi tanımazlıktan gelmiştim. Beni aldatmışlardı, yalnız hainliğin egemenliği tamdı, beni aldatmışlardı, gerçek, kare biçiminde, ağır, yoğundur, ufak ayırımlara dayanamaz, iyilik bir düştür, hiç durmadan ertelenen, ve yıpratıcı bir çabayla kovalanan bir düş, hiçbir zaman ulaşılmayan bir sınırdır, egemenlik kurma olanağı yoktur. Yalnız kötülük, sınırlarına dek ulaşabilir ve mutlak egemen olabilir, gözle görülebilir krallığını yerleştirmek için hizmet edilmesi gereken, odur, sonra düşünülecektir, sonrası ne demek, sadece kötülük vardır, kahrolsun Avrupa, mantık, ve onur ve haç. Evet, efendilerimin dinini kabullenmeliydim, evet evet ; köleydim ben, ama mademki ben de hainim, o halde pıranga vurulmuş ayaklarıma ve dilsiz ağzıma karşın artık köle değilim demektir. Ah! şu sıcak çıldırtıyor beni, çöl her yandan, dayanılmaz bir ışık altında haykırıyor ve o, öteki, adı bile beni tiksindiren o yumuşak tanrı, onu bilmezlikten geliyorum çünki artık şimdi onu tanıyorum. O düş kuruyordu ve yalan söylemek istiyordu, sözleriyle dünyayı aldatmasın diye dilini . kestiler, kafasına varıncaya dek çiviler çaktılar, zavallı kafasına, benim şimdiki kafam gibi, ne kargaşa, yorgunum, ve deprem olmadı, bundan eminim, öldürdükleri, hak bilir biri değildi, buna inanmayı reddederim, hak bilir değil yalnız hain efendiler vardır ve kusursuz gerçeğin egemenliğini onlar sağ-lar. Evet yalnız put egemendir, o bu dünyanın tek tanrısıdır, kin onun buyruğudur, tüm yaşamın kaynağıdır, serin sudur. kin ağzı donduran ve mideyi yakan nane gibi serin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"O zaman değiştim, anladılar, karşılaştığımda ellerini öpüyordum, onlardandım artık, bıkmadan usanmadan onlara hayranlığımı gösteriyor, güveniyor, beni sakatladıkları gibi benimkileri de sakatlayacaklarını umuyordum. Ve misyonerin geleceğini öğrendiğim zaman ne yapmam gerektiğini anladım. O gün de ötekilere benzer bir gündü, bunca zamandır süregelen o ayni kör edici gün. Akşama doğru, çukurun yukarısından koşarak gelen bir nöbetçi belirdi, ve birkaç dakika sonra, beni putun evine sürükleyip kapıyı kapattılar. İçlerinden biri beni karanlıkta yere yatırmış, haç biçimindeki kılıcıyla korkutarak kıpırdamamı önlüyordu ve sessizlik uzun sürdü, genellikle sakin kenti alışılmamış bir gürültü dolduruncaya dek, anadilimi konuştukları için tanımakta epeyce güçlük çektiğim seslerdi bunlar, işitilir işitilmez de kılıcın ucu gözlerimin üzerine indi, başımdaki bekçim sessizce beni kolluyordu. O zaman bugün bile kulağımdan gitmeyen iki ses, yaklaştı, birisi şu evde neden nöbetçi bekliyor acaba, kapıyı kırsak mı teğmenim, diye soruyor, öteki de kısaca «Hayır» dedikten sonra, biraz susup ekliyordu, bir anlaşma yapılmıştı, kent, yirmi kişilik bir garnizonu kabul ediyordu ama, surların dışına yerleşmesi ve törelere saygı göstermesi şartıyla: Asker güldü, yelkenleri suya indiriyorlar demek, ama subay bilmiyordu, bildiği tek şey vardı ki o da ilk kez olarak, çocuklara bakmak üzere birinin gelmesine olur demişlerdi ve bu da ordu papazıydı, sonra toprakların gereğine bakılacaktı. Öteki, eğer askerler olmasa anlarsınız ya, ordu papazının şeyini keserler, dedi, subay karşılık verdi: «Ah, hayır! hatta peder Beffort garnizondan bile önce geliyor, iki gün içinde burada olacak o. «Artık bir şey işitmez olmuştum, kılıcın altında, toprağa çökmüş, canım ,acıyor çevremde iğne ve bıçaktan yapılmış bir tekerlek dönüyordu sanki. Deliydi bunlar, deliydi, kentlerine, yenilmez güçlerine, gerçek tanrıya el uzatılmasına izin veriyorlardı ve ötekinin, o gelecek olanın dilini kesmeyeceklerdi, karşılığını ödemeksizin, aşağılanmalara katlanmaksızın küstah iyiliğini ortaya serecekti o. Kötülüğün egemenliği geciktirilmiş olacaktı, gene kuşkular uyanacak, gerçekleşebilir tek krallığın gelişini çabuklaştırmak için acele edecek yerde olanaksız iyiliği düşlemekle boşuna zaman harcanacaktı ve beni korkutan kılıca bakıyordum, ey dünyaya tek egemen olan güç! Ey güç ve kent yavaş yavaş gürültülerinden boşalıyordu, sonunda  kapı açıldı, kavrulmuş, acımış, put ile yalnız kaldım ve yeni inancımı, gerçek efendilerimi, despot Tanrımı kurtaracağıma, ne bahasına olursa olsun, iyice döneklik edeceğime onun uğruna and içtim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;«Rap, sıcak' azıcık çekildi, taş titreşmez oldu, artık deliğimden çıkabilir, çölün birer birer sarı, toprak sarısı, sonra da mor renklere bürünüşünü seyredebilirim. Bu gece  uyumalarını bekledim, kapıyı kapanmasın diye sıkıştırmıştım, her zamanki iple ölçülü adımlarımla dışarı çıktım, sokakları biliyordum, eski tüfeği nereden alacağımı, hangi çıkışta nöbetçi bulunmadığını biliyordum, ve çöl azıcık koyulaşırken, gecenin bir avuç yıldız çevresinde renksizleştiği saatte buraya ulaştım. Şimdi de bana sanki şu kayalıklara sineli günler, günler geçti gibi geliyor. Çabuk, çabuk, ah çabuk gelse! Az sonra beni aramaya başlayacaklar, dört bir yana, yollar üzerinde uçar gibi uçacaklar, onlar için ve onlara daha iyi hizmet etmek için gittiğimi bilmeyecekler, açlıktan ve kinden sarhoş olmuşum, bacaklarım tutmuyor. Hey, hey, orada, yolun ucunda iki deve gittikçe büyüyor, rahvan koşarak, şimdiden kısacık gölgeler yanı başlarında, her zamanki o canlı ve düşlere dalmış tavırlarıyla koşuyorlar. İşte sonunda geldiler, işte!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;«Tüfek, çabuk, hemen doldurayım. Ey put, oradaki tanrım, gücün eksilmesin, aşağılanma büsbütün artsın, kin, bir lanetliler dünyasına, acımasızca egemen olsun, hain, her zaman efendi olsun, bir de, sonunda tek bir tuzdan ve demirden kette kara tiranların acımasızca köleleştirdiği ve sahip olduğu o krallık gelsin artık! Ve şimdi de, rap rap, acımaya ateş, güçsüzlüğe ve iyilikseverliğine ateş, kötülüğün gelişini geciktiren her şeye ateş, iki kez ateş ve işte devrildiler, düştüler, develer değişmeyen gökyüzüne bir kara kuş fıskıyesinin fışkırdığı ufka doğru dümdüz kaçıyorlar. Gülüyorum, gülüyorum, beriki  nefret edilesi cübbesi içinde kıvranıyor, başını azıcık kaldırıyor, beni görüyor, beni gücü sonsuz, ayağı köstekli efendisini, niçin gülümsüyor bana, bu gülüşü eziyorum! İyiliğin suratına inen kabzanın çıkardığı ses ne güzel, bugün, sonunda bugün olup bitti işte ve çölün her yanında ta buradan saatler süren yerlere dek, çakallar, olmayan rüzgarı derin derin kokluyorlar, sonra küçük, sabırlı adımlarla kendilerini bekleyen leş şölenine doğru yola çıkıyorlar. Zafer! kollarımı, tatlılaşan gökyüzüne doğru uzatıyorum, karşı  kıyıda belli belirsiz bir mor gölge seçiliyor, ey Avrupa geceleri, vatan, çocukluk, niçin zafer anında ağlıyorum sanki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"«Kıpırdadı, hayır gürültü başka yerden geliyor ve öte yanda, orada, onlar, işte kara kuş sürüsü gibi koşarak geliyorlar, efendilerim, üzerime atılıyorlar, beni yakalıyorlar, ah! ah! evet, vurun, kentlerinin yağma edilmiş halde ulumasından korkuyorlar, kutsal siteden öç almak için çağırmış olduğum askerlerden korkuyorlar, öyle yapmak gerekirdi. Şimdi savunun kendinizi, vurun, önce bana vurun, gerçeğe eriştiniz! Ey benim efendilerim, sonra da askerleri yenecekler, sözü ve sevgiyi yenecekler, çöller boyunca çıkacaklar, denizleri aşacaklar, Avrupa'nın aydınlığını kapkara peçeleriyle dolduracaklar, karına vurunuz, evet, gözlere vurunuz, tuzlarını kıtaya ekecekler, tüm bitki yaşamı, tüm gençlik sönecek, ve ayağı pırangalı dilsiz kalabalıklar dünya çölünde, gerçek inancın hain güneşi altında yanı başımda yürüyecekler, artık yalnız olmayacağım. Ah! ne kadar, ne kadar canımı yakıyorlar, öfkeleri ne güzel ve şimdi çarmıha gerer gibi beni gerdikleri şu savaşçı eğerinin üzerinde, merhamet, gülüyorum, beni çarmıha çivileyen, bu vuruşu seviyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;«Çöl ne kadar da sessiz! Gece indi bile, ve yalnızım, susadım. Daha beklemek, kent nerede, uzaktan gelen bu gürültüler, ve belki de askerler kazandı, hayır kazanmamalı, askerler kazanmış olsalar bile yeterince hain değildirler, hüküm sürmesini bilmeyeceklerdir, gene daha iyi olmak gerektiğini söyleyeceklerdir ve gene hep iyilikle kötülük arasında, parçalanmış, şaşkın milyonlarca insan, ey put niçin terkettin beni? Her şey bitti artık, susadım, bedenim yanıyor, karanlık gece gözlerimi dolduruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;«Bu uzun, bu uzun düş, uyanıyorum, ama hayır, öleceğim, şafak söküyor, ilk ışık başka canlılar için gün, ve benim için ise amansız güneş, sinekler. Kim konuşuyor, hiç kimse, gök aralanmıyor, hayır, hayır, Tanrı çöle seslenmez, peki öyleyse: «Eğer sen kin ve güçlülük uğruna ölmeye boyun eğersen  bizi kim bağışlayacak?» diyen bu ses nereden geliyor? İçimdeki başka bir dil mi bu, yoksa ayaklarımın dibinde, hala ölmek istemeyen ve: «Cesaret, cesaret, cesaret» diye yineleyen beriki mi? Ah! Ya gene yanılmış isem? Eskiden kardeş olan insanlar, tek sığınağım, ey yalnızlık, bırakmayın beni! İşte, işte kimsin sen, parçalanmış, ağzın kan içinde, sensin, büyücü, askerler seni yenmiş, orada tuz yanıyor, sevgili efendim sensin benim! Bu nefret dolu suratı bırak, şimdi iyi ol, yanılmışız biz, baştan başlayacağız, iyilik sitesini yeniden kuracağız, yurduma dönmek istiyorum. Evet, yardım et bana, işte böyle, uzat elini, ver ... »&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Albert Camus/Sürgün...</description><link>http://yitikmavi.blogspot.com/2010/02/donek-ya-da-kafas-karsgn-biri.html</link><author>noreply@blogger.com (Yitikmavi)</author><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-3848706266270423600.post-7914707326299741864</guid><pubDate>Wed, 10 Feb 2010 12:52:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-02-10T14:57:06.993+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Cesare Pavese</category><title>Yoldaş...</title><description>&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="color:#000066;"&gt;&lt;strong&gt;...Tüm korkularda, yasak bir düşünce, buyrukları veren gizli bir çıkar vardı.&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEgdPO9mvDesyv5WdEIIX8wjOFoO-TlGlJgW_-SNxywDYOg85vbKLTm_f4aUZL21B5fSWJXtdhyphenhyphenHFxNEsckq7fvoE1PBu2KcnorsI0RXZSsW-FoQkgu5b37kBRyM0Ew9KJ0dab0BRZVCKH4/s1600-h/9755107223.bmp"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 200px; DISPLAY: block; HEIGHT: 316px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5436597100586382738" border="0" alt="" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEgdPO9mvDesyv5WdEIIX8wjOFoO-TlGlJgW_-SNxywDYOg85vbKLTm_f4aUZL21B5fSWJXtdhyphenhyphenHFxNEsckq7fvoE1PBu2KcnorsI0RXZSsW-FoQkgu5b37kBRyM0Ew9KJ0dab0BRZVCKH4/s320/9755107223.bmp" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;strong&gt;...Ben her zaman müziğimi anlayabilecek kimseler için çalmaktan hoşlandım, oysa bunların yalnızca bağırıp çağırmaya hevesleri vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;....Eğer çalmasını biliyorsa, diye düşündüm, koltuk değnekleriyle çıkıp dilencilik yapabilir...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Dansta hiçbir zaman insan yalnız değildir...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Işıkta odayı tanıyamıyor, kendimi hiç bilmediğim bir yerde sanıyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Yaşlandığımda uyumaya bol bol vaktim olacak..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Nerde yatacağını bilmeyenle gün doğmadan sokağa fırlayan arasında fark var mı? Her ikisi de soğuktan büzülmüşlerdir...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Kimileri dans ederken orkestrayı dinler, kimileriyse çalınanın farkında bile olmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Çalarken hoş olan budur: İnsanlar istemeseler bile onları peşimden sürüklemek. Durduğum zaman: 'Haydi devam et' demeleri de hoşuma gider. Sonra sanki bıkmış gibi numara yapılır. Tam güldürü oyuncusuna göre meslektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Siz çalgıcıların, çalgı değiştirmekten hoşlanmadıklarını bilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Aşırı kurnazlığın sonunda insan kendini de aldatmaya başlar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Kar yağdığı zaman denizin rengi değişmez mi?..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Kadınlar çok şeylerin ardından koşarlar. Yalnız paranın değil. Bak dinle, dedi sanki işten konuşuyorlarmış gibi, bu kuralın dışı yoktur. Ben kadınların ne olduğunu görmek için soyarım. Tereddüt etmezler. Ne değerde olduğunu bilen bir kadın soyunur. Ama bu yüzden bilmem neyi düşünmen gerekmez. Kadınlar başka şeyler isterler. Hepsi hırslıdır. Yalnız kendileri için bir erkeği ister kimileri. Delileri vardır. Sarhoş bir kadın gördün mü hiç? Kimileri sırf gurur yüzünden arkadaş değiştirir. Onlar paranın üstüne tükürürler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Kurulu düzenin içinde savaşmak yasaklanırsa alanların dışına çıkılır...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Yalnız başına olunduğunda sarhoşluk boş yere harcanmış bir zevktir...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Bir kadın her zaman yaşından daha fazlasını bilir...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;... Eğer kadınlar için gerçekten bütün erkekler birse, onların bir tek erkeğe kendilerini oldukları gibi vermeli ve onu köpeğin sahibini izlemesi gibi izlemeleri gerekiyordu. Oysa hayır, tam tersine, onlar seçmek istiyorlardı, ve bu seçimi de bütün erkekleri bir araya katıp, hepsiyle oynayıp, hepsinden bir çıkar sağlayarak yapıyorlardı. Böylece bütün erkekler mutsuz oluyorlar, kadınlar da işin sonunda arkadaşsız kalıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Ancak alışkanlıkla yapılan şeyler hatırlanır... Söylenenler ve düşünülenler kalmazlar..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Öldüren sevendir...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Çalmama karşı para alacak olursam, bunun zevki neresinde...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Tiyatroda insan tırnakları ve dişleri ile yaşar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Bir kadın sizi oğlu gibi kabul ederse bu ya onun daha önceden evli olmasından ya da sizin kambur olmanızdandır...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Eğer günün birinde evin olmasını istiyorsan olduğun yerde kalman gerek...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Bir tepenin yamacından bakılınca tüm ülkeler birbirinin aynıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Papazı yapan giysisidir...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Okuyanlara güvenebilmek için okumak gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Okumuş olanlara bağlı kalmamak için okumak gerekliydi. Onların bizleri aldatmalarını olanaksız kılmak için okumak gerekliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Gelecek kestirilemez. Ancak insan yaptıklarına bakıp ne yapacağını söyleyebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Saklanmaktansa görünmek daha iyidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Ne zaman durulacak olsam savaş başlıyor. Ya başkalarının savaşı ya da bizimki, hep bir tane var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Bir hikaye tam bitmesi gerektiği gibi bitmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Aynı hikayenin iki kez tekrarlandığını bilmez misin? Önce gerçekten, sonra şakadan. Boğulmuş, ölmüş bir insanın su üstüne çıkması gibi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Şeyleri değiştirmek için deliler gereklidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Hapse girersen hep kötü gider işler. Başka şey de var; eğer orda uzun süre kalırsan insanları unutursun. Dışarı çıktığında her şeye rağmen dünyanın yaşamakta olduğunun farkına varırsın. Ölmüş olmanın ne olduğunu anlarsın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Yalnızca aranıldığında bir yerde duraklayabilmek çok yazık...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Kaçmak ya da yakalanmak aynı şey diyordu. Önemli olan geriye başkalarının kalabilmesi. Ama öyle bir an geliyor ki yakalanıp hiç kıpırdamamak geliyor insanın içinden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Korktuğumuz zamanlar hepimiz burjuvalaşırız. Fırtınayı görmemek için, gözleri kapamak korkudan başka bir şey değildir, burjuva korkusundan başka. Marxçılık, şeyleri oldukları gibi görmek ve bunlara bir çare aramaktan başka nedir ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Bir erkeğin olduğu yerde onun için hazır bir kadında vardır. Zamandan yararlanmak gerektiğinde hepsi aynıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Tüm korkularda, yasak bir düşünce, buyrukları veren gizli bir çıkar vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Tutulamaz hale gelen halk yığınları çok ölü verir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Tellere kopararak çalınmaz, onlara hafiften dokunarak çalınır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Herkesin daha iyi yaşayabilmesi için siz daha kötü yaşamakla işe başlıyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Kendimi toprak düzeyinde hissetmek, ezilmişe benzeyip gene de boyun eğmemekten zevk alıyordum.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Cesare Pavese&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;</description><link>http://yitikmavi.blogspot.com/2010/02/yoldas.html</link><author>noreply@blogger.com (Yitikmavi)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEgdPO9mvDesyv5WdEIIX8wjOFoO-TlGlJgW_-SNxywDYOg85vbKLTm_f4aUZL21B5fSWJXtdhyphenhyphenHFxNEsckq7fvoE1PBu2KcnorsI0RXZSsW-FoQkgu5b37kBRyM0Ew9KJ0dab0BRZVCKH4/s72-c/9755107223.bmp" width="72"/><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-3848706266270423600.post-3680502998845517681</guid><pubDate>Mon, 01 Feb 2010 09:53:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-02-01T12:04:12.842+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Adolfo Bioy Casares</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Fergus Nicholson</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Jorge Luis Borges</category><title>Nosce Te Ipsum...</title><description>&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjy3zEds7jkjMob2OrsJ2eXszOU_Np5fDW1ZMzuAZhtRIwndT7WEM1rGTFx1WuaBFm-vX5St9_7MqJFuHaDqf3rE5CBhj80BquSSTKkGsuLGO2xsRITS5gt2jCLa5sIpSOYY0nHyMgZmgs/s1600-h/Rudolf+Dodenhoffdan-richardOelze%27ninPortresi-48.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 246px; DISPLAY: block; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5433212165765777170" border="0" alt="" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjy3zEds7jkjMob2OrsJ2eXszOU_Np5fDW1ZMzuAZhtRIwndT7WEM1rGTFx1WuaBFm-vX5St9_7MqJFuHaDqf3rE5CBhj80BquSSTKkGsuLGO2xsRITS5gt2jCLa5sIpSOYY0nHyMgZmgs/s320/Rudolf+Dodenhoffdan-richardOelze%27ninPortresi-48.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;strong&gt;Richard Oelze, Foto: Richard Doddenhoff&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;Mehdi ve aşireti, General Gordon tarafından savunulan Hartum'u kuşatıyordu. Düşmanlardan birkaçı savunma hatlarını geçti ve kuşatma altındaki kente girdi. Gordon onları tek tek ele geçirdi ve her birine kendilerini görebilecekleri bir ayna gösterdi. &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;Herkesin ölmeden önce kendi yüzünün nasıl olduğunu bilmesi gerektiğini düşünüyordu.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Fergus Nicholson,Antologia de espejos&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Jorge Luis Borges&amp;amp;Adolfo Bioy Casares&lt;br /&gt;Olağanüstü Masallar&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;Nosce Te Ipsum : Kendini Bil...&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://yitikmavi.blogspot.com/2010/01/nosce-te-ipsum.html</link><author>noreply@blogger.com (Yitikmavi)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjy3zEds7jkjMob2OrsJ2eXszOU_Np5fDW1ZMzuAZhtRIwndT7WEM1rGTFx1WuaBFm-vX5St9_7MqJFuHaDqf3rE5CBhj80BquSSTKkGsuLGO2xsRITS5gt2jCLa5sIpSOYY0nHyMgZmgs/s72-c/Rudolf+Dodenhoffdan-richardOelze%27ninPortresi-48.jpg" width="72"/><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-3848706266270423600.post-5147594181510269732</guid><pubDate>Thu, 28 Jan 2010 09:01:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-01-28T13:45:34.107+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Hüseyin Kıran</category><title>Resul...</title><description>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjLn-GfwfkrKRs0ZJXLhrrOQ2uLniKiNEIMhZC4Ape_26nzPBFDMJnnjf60UIO9Oc7Vy38oj3aVw630-QUB-W3K2tg35_XbecKl8PDP3lmJExHxtaXrOFDrcJ8uCkCaoJxexWPyJQ6M_-w/s1600-h/Edvard-Munch-The-Scream18951.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 240px; DISPLAY: block; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5431748197058212226" border="0" alt="" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjLn-GfwfkrKRs0ZJXLhrrOQ2uLniKiNEIMhZC4Ape_26nzPBFDMJnnjf60UIO9Oc7Vy38oj3aVw630-QUB-W3K2tg35_XbecKl8PDP3lmJExHxtaXrOFDrcJ8uCkCaoJxexWPyJQ6M_-w/s320/Edvard-Munch-The-Scream18951.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;Yoktu şimdilik, gitmişti, öyle sanıyordum. Ama biliyordum, beni asla tamamen terk etmez, asla benden tamamen vazgeçmezdi. Yine gelecekti, hazırlıklı olmalıydım. Bu yeni gelişinde, ihtimal eskisinden çok daha güçlü olacak, sonuç alana dek ısrar edecekti. Bu derlenmiş, bu defa kesin beni ele geçirme kararlılığındaki güç karşısında direnebilmek için kendimi gözden geçirmeli, çevremi kontrol altına almalı ve tetikte beklemeliydim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O varlığın bana neler yapmak istediğini biliyorum, yapabileceklerini gördüm. Çok dikkatli olmalı, çevremi büyük bir titizlikle çalışarak örtmeliyim, bana ulaşamamalı. Kendimden başlayarak, çekirdek, etrafımı sonsuz sayıda odayla çevirmeliyim. Beni öfkeyle arzulayan, isteyen bu varlık karşısında kaybolmanın o sınırsız gücüyle donanmalıyım. Böylece o kadar çok yerde olabilir olurum ki, gerçekte nerede olduğum asla anlaşılmaz. Ve aslında beni bulmak için bakılması gereken o sınırsız sayıda yere bölünmüş olurum; sınırsız sayıda varlığım düşüncesi, sınırsız sayıda yokluğum demektir. İçlerinde ben varım diye açılır bütün oda kapıları, odacıklar, gözeler; içlerindeki o boşlukta benim düşüncem, düşünülmüş bir ben bulunur her seferinde. Yokluğuma her ulaşıldığında bir öteki odacıkta işbaşında olur düşünülmüş bir başka ben; o benden her seferinde daha çok olan varlığım. O odacık açılana dek orada yaşarım. Odacık açıldığı anda, havada şekerli bir titreşim bırakarak yok olurum, kimseler göremez beni.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece yok varlık olarak, başkalarının aklının bir ürettiği ve peşine düştüğü olarak yaşamaya başlarım. Başkalarının aklında yaşamaya başlayanlar yara almaz olur, alsalar da zor ölürler. Ben bu yoklukta çoğalıyorum ve bundan fena korkuyorum. Çünkü ben biliyorum, gerçek ben'le varlık'ın içine dolmak üzere aradığı ben arasında ne büyük aşılamaz doldurulamaz kapatılamaz üstesinden gelinemez bir boşluk, sanki bir uçurum, geniş bir geçişsizlik var. Karşı taraf giderek görünmez oluyor. Kendi yokluğuma bakarak ürperiyorum. Kendim düşüncesini boş her yere bölerek kendimi çoğaltıyor ya da bana bunun yapılmasına rıza gösteriyor ve bu yoldan kendimi ele geçmez görünmez görülmez kılıyorum; öte yandan böyle çoğaldıkça benliğimden uzaklaşıyorum. Ben böyle böyle boşaldıkça bu boşluğa beni arayan, beni isteyen herkes kafasında istediklerinden ibaret bir ben, bir yapma şey koyuyor, benim yerime artık o kendi istediği şeyi ister oluyor. Sanki yokluğumla çoğaldıkça içim boşalıyor, yok oluyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çevremi boş odacıklar, gözelerle örme ve her birinde yok olma fikrini yeniden ele almalı, gözden geçirmeliyim. Burası daracık, içinde yok olmama yetecek kadar çok oda yapmam mümkün olmayabilir. Tekrar geldiğinde beni aramaktan bıkacağı, umudunu keseceği ve çekilerek artık belki de başka birinin peşine düşeceği denli çok odayla dolduramayabilirim burasını. Eğer alacağım tek tedbir çevremi bir ağın gözeleri gibi birbirinin eşi boşluklarla doldurmak, bu boşlukların her birine dağılarak varlığımın içini boşaltmak ve bu yoldan ele geçmez olmaksa, evet, bu tasarı tek bir hata bile kaldırmaz. Tek hata telafısi imkansız o sonuca yol açar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;... demek boşluğa sığınamıyorum. Öyleyse doluluk üzerine düşünmeliyim. Doluluk beni saklayamaz; ama saklanmak değil bilakis ortada bulunmak, ancak nüfuz edilemiyor olmak elbette çok daha iyi. Eğer böyleyse kendimi dolulukla sarar, doluluğa gömebilirim. Bulmaya geldiğinde beni apaçık görebilmeli, ama bakışlarından başka bir şeyle bana dokunamamalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle içimi sağlama almakla başlamam gerek, bu kesin. En rahat ulaşabildiğim, hemen elimin altındaki hemen ben, beni taşıyan bu beden tamamen ele geçirilmeli öncelikle. Bilmediğim, sonsuz derinlikleri içinde olan biten her şey bana ayan olmalı. Kemik ve kan ve çeşitli dokulara sahibim, onların farkına varmamsa nadir. Bunu değiştirmeliyim hemen. Onun merak ve iştahla sokulmaya çalıştığı her yerimi biliyor hale gelmeliyim. İçimde karanlık tek bir kuytu, işaret edilmedik tek bir girinti, ışıklandırılmadık tek bir koyuluk kalmamalı. Böylelikle kendimi ona karşı çok daha esaslı biçimde savunabilirim. İnsan bedeni boşluksuz bir yaradılışa sahip değil. Onu bir tümlüğe ulaştırabilir miyim? Bu müşkül bir iş. Boşluktan arınmış, tam, yekpare, bir kaya bloğu gibi. Boşluğa ... yani kendi hükmünde olmayan bir yer oluşmasına asla izin vermeyen, bunu hoyratça engelleyen deniz gibi bir birliğe, tektüreliğe ulaşmalıyım. Böylece kendimi tamamlamış olacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçime sızmasına izin vermeyeceksem, bunu ancak içimi tahkim ederek gerçekleştirebilirim. İnsan içi boşluklarla dolu. Küçük odacıklar çekmeceler (kilitli-sakın!) bölmeler geniş serin teraslar güneş görmeyen çekme katlar gömme dolaplar uyuma odaları sonu gelmez uzunlukta, karşılıklı iki duvarı sayısız portreyle kaplı karanlık dehlizler tekinsiz galeriler ve içlerinde korkunç tarifi kabil olmayan sıvıların akıp durduğu bükülgen borularla dolu insanın içi. Yine de bunlar tek tek tamamlanabilir. Fakat en kötüsü; insan başı, içinde boşluk kelimesini taşıyor, bu asla doldurulamaz bir şey. Ne yapılabilir? En doğrusu bu kelimeyi unutmaktır. Ama bu nasıl olabilir? Unutması gerektiğini bildiği bir şeyi nasıl unutur insan? Öyleyse içini tamamlayamaz, onda hep bir şeyler eksik olacak, hep bir yerleri boş kalacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Sayfa 24-25&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://www.glitter-graphics.com/"&gt;&lt;strong&gt;&lt;img border="0" src="http://dl5.glitter-graphics.net/pub/1599/1599215b5y0w8qycd.gif" width="423" height="22" /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;Çoğu kez salt düşünmekle doyar, söylemekle yetinir beynimiz; akımdan geçirmek eyleme geçirmenin tohumudur muhakkak, ancak bu tohumun kendisi yeterli olur. Aklın bu yetinme yetisine ne kadar şükretsek azdır. Ya isteklerimizi kaçınılmaz biçim de gerçekleştirmek zorunda olarak programlanmış olsaydı beynimiz ve bedenimiz. Dünya bizim için muhteşem bir yer olurdu muhtemelen, ama başkaları için kesinlikle felaketlerle dolacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepimiz başkaları için başkalarıyız. Herkes herkes için bir başkası olduğuna göre, kimse için güvenli bir yaşam mümkün olmayacaktı; olduğu kadarıyla bile demek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her insan bir diğeri için arzu oluşturur ve bir ağrı ve şiddet kaynağıdır. İnsan kendisi bir ağrı ve şiddet deposu değilse ne? Bununla baş etmenin mümkün tek yolu tehdit eden başkalarını tamamen benden ibaret kılmak, onları kendimize benzetmek, onlara kendini ben zannettirmek, mümkünse bizzat ben yapmaktır. Belki de her insanda fırsatını bulunca güçlüce yeşeren şu başkalarında kendini çoğaltma ve varlığını onların varlığını kovarak boşalan bu alana yerleştirme dürtüsünün anlamı budur. Dünyada bir Ben varsa, başkalarına yer yoktur. Başkaları, o uzay kadar karanlık ve ölçülemez, bilinemez ve ulaşılamaz varoluşlarıyla Ben'i tedirgin ediyordur. Ben korkuyordur. Başkalan tarafından içerilmemek, kendinden kovulmak ya da sindirilip ezilmemek, yok edilmemek için, başkalarının bütün bunları yapma kabiliyet ve potansiyeli olduğunu kendinden bildiği akıl ve ruhlarını kendi akıl ve ruhunun gölgesi altında çürütüp yok etmek istiyordur. Tüm dünya kurumuş, kabuk halini almış ve içlerine dolan yeni varlık adına yaşamaya kendini adamış insan boşlarından ibaret kalıncaya dek, canlı olan her şeyi, herkesi yutacak; geride sadece bir tek Ben kalacak ve bu, O'nun ben'i olacak. Herkes sadece onu besleyecek, O durmadan şişecek. Böylece herkesi kapsayıp kapattığında, O yaşayan tek ruh, isteyen ve alan tek Varlık olarak kalacak. Artık kimse onu tehdit edemeyecek. Mutlak güvenlik, mutlak karanlık şeklinde olsa bile gerçekleşecek. Kocaman, dünya ölçeğinde bir penis olarak bütün kadınları o dölleyecek, genişliği bilinen her yer kadar bir rahim olarak bütün insanları kendinden doğuracak ve böylece onları kendinden parçalar haline getirecek; böylece herkes bu Ben olacak ve sonsuz huzur gelecek. Sonsuz huzur bütün insanların tek bir insanda toplanmasıyla ve ancak o bir tek insan için gelebilir ancak. Bunu keşfeden birçok kişi arasında geçen bu korkunç mücadelede ayakta ve hayatta kalan son İnsan, insanların tözü olan o üstün varlık, herkesi örten ve yutan o sonsuz ben, güçlülerin en güçlüsü olarak, altın diş ve platin göz, bronzdan dökülmüş bir kartal kanadı, etçil aslanpençesi, beton bir yapı, çelik iskeletiyle görkem fışkıran bir heykel olarak, duvarlara asılan tek resim olarak, en büyük sevgili dünyanın atan biricik kalbi olarak, düşmansız ve tehditsiz kalarak, yerleştiği yerden sökülmemecesine bize bakacak, bakacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Shf.100&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://www.glitter-graphics.com/"&gt;&lt;img border="0" src="http://dl5.glitter-graphics.net/pub/1599/1599215b5y0w8qycd.gif" width="423" height="22" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bakışım başkalaştı. Renkler soldu, şeyler siyaha ve beyaza döndü. Bir tür gri bindi nesnelere. Nesneler kendileri gibi olmaktan hoşnutsuz görünüyorlardı. Meğer kaynaşırlarmış. Sonsuz bulamaç. Fokurdar gibi değil, sonsuz sayıda gözenek büyüyüp küçülüyor, doğup patlayan baloncuklar halinde hızla görünüyor ve yok oluyorlar ve hemen yerlerini yenileri alıyor, oluşum sürüyor ve bu iyice tedirgin edici. Birbirlerini dirsekleyerek öteye itmeye ve kendilerine yer açmaya çalışan, fakat bunu asla tamamen başaramadan ölüveren sayısız kabarcık. Bir bank kendinden bunalmış gibi, köpük içindeydi. Böyle olmak, böyle kalmak bu denli zorsa, neden buna bunca çaba? Ağaçlar, çırpınan kuşlar, hele köpekler, acılar içinde kendilerini bir arada tutmak için çabalıyor, kendi üzerlerine bükülüp kapanıyorlardı biteviye. Böyle bakınca işler hiç de iyi gidiyor gibi görünmüyordu. Demek nereden bakılsa iyi gidiyor gibi görünmüyordu işler .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cansızlar daha az acı çekiyor gibi görünüyor. Hiç değilse bir beden olarak acı çekmiyorlar, sadece varlıklar ve bu bile pek kutlu bir şey değiL. Bedenlerse kendilerini sürdürmek için çırpınıyorlar. Her an parçalanıp huzura ermek isteyen o kımıl kımıl organizmalar, hepsi ölmek ve rahat etmek için can atıyor. Ama içlerinden gelen ve yükselen sapkın ve anlaşılmaz bir güçle sürdürüyorlar kendilerini. Varlığın bu kendini bir arada tutma çabası, bize kimin verdiğini bilmediğimiz bu çürütücü ceza, bu boyunda değirmen taşı, bu kutup buzu tadındaki yaşamaktan nedense vazgeçemeyiş ... Ayrışıp çözülmeliyiz. Öte yandan şu da ortada: Cansızlar dünyasına gerileyiş maddeyi, bu temel taşı, bu yapı elemanını yok edemeyecekse ki edemiyor, ölmek ne işe yarayacak? Belki daha ilkel düzeyde, daha az korkunç acılar bekliyor bizi, ama bekliyor. Var olmak, varlık kendisi ne beter bir talihsizlik. Fakat hiç değilse, bu az çığlıklı nesneler dünyası, bu iyidir, etrafa saçılan enerji paketçikleri, patlamalar ve oluşmalar. Toprağın beni emmek ister gibi kendine çekmesinin anlamı ne? Ve bu köpek, bu boğuk varlık benden ne istiyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkesin istediğini ... O da. O da. O da benden kendisinin aynısı olmamı, varlığının acısını yok saymak üzere örgütlenmiş boktan aklıyla şeyleri yemeyi ve sindirmeyi, birileri bizi yiyip sindirene dek bu saçma var oluşu ne, ama ne pahasına olursa olsun, ne kadar yanarsa yansız canımız, gerilemeden, kendini bir arada tutma işine adamayı ve yaşamayı ve yaşamayı istiyordu ve o yapıyorsa doğruydu; ben de yapmalıydım. Yaşayan her şey beni yaşama çekiyor; cansız her şey ise ölüme. Ama bu kategori, yani önce yaşamış olmak işi zor olsa gerek. Belki de esas çelişki budur; sadece canlı olmalı ve böyle sürmeliydi. Bir canlı ölü olmada zorlanıyor, açık. Ama bildik ve basit bir şey bu; yaşayan her şey ölüyor, sadece bir zaman sorunu bu. O halde yaşamak kadar gelip geçici, çürük, temelsiz bir şey için neden kendimizi paralayıp dururuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Sayfa 105-106&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://www.glitter-graphics.com/"&gt;&lt;strong&gt;&lt;img border="0" src="http://dl5.glitter-graphics.net/pub/1599/1599215b5y0w8qycd.gif" width="423" height="22" /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;En çok kendime kızgın olduğumu fark ediyorum. Onlar, herkes, bana bir şey, bir yer, bir ışık, bir yön, bir hedef göstermişler; bir okşayış ya da bir betlik eşliğinde ve ben hiç duraksamadan, hiç anlamadan, hiç merak etmeden, beni kendimde imkansız kılan bu yerlere gitmiş, orada kendime rağmen yaşamışım. Oysa anlıyorum, bu mümkün; kendime, etime gömülü o biricik yere, o saf şiddete, o sonsuz hırsa ve hınca gömülerek yaşamak mümkün. Bunu fark edince kızgınlık içinde havladım. Hav! Hav! Kısa kesik sesler bunlar. Kahverengi köpeğim beni anlamış ve özlemiş olmalı, koklamam için arkasını döndü: Kokladım, içim ... İçimden kartallar kalktı, çiftleştim. Uzun uzun. İçimde ne çok tohum saklamışım. Bu tohumlardan her şey yapılabilirmiş. Bu, öldürmenin tohumu. Bu ise çalgılı düğünlerin. Toprağa oturup bir daha kalkmamanın tohumu ne çokmuş bende. Elimi yakmanın tohumunu buldum; bir kendine ceza için, vardır böyle bir şey, unutmuyorum. Bir daha asla kımıldamamanın tohumu varmış. O ışıklı eşikten geçmenin ve geri dönmemenin, acısız o yerin. Işıklar altında döne döne kendine gitmenin tohumu varmış. Bu, uzun uzun koşmanın tohumu işte, en sevdiğim. Böyle uzayıp gider, bu iyi. İlk kez bu kadar iyiyim. Boşalıyor ve yeniden boşalıyorum. Ben meğer küçük bir sürüymüşüm, oysa bir taneyim sanıyordum. Ve küçük sürüm bereketli hav!larıyla bu coşkulu fark edişi kutlamak ve bunu kutsamak ve buna katılmak için sıraya girdi. Oradaki her hayvan bu yeni hayvanla, bu bedeni olan'la, bu, bu kadar olan'la çiftleşti. Tohum dişilerde işe yarıyor, erkeklerde boşa gidiyordu, bunu anlamadım. Eğer benim tohumlarımla bir şey yapamayacaklarsa diğer erkeklerin neden yaşadığı sorusu yanıtsız kalıyor değil mi? Erkek cinsinin bu gereksizliğini şaşkınlıkla karşıladım. Yine de sürdürdüm. Bunun bir amacı ve anlamı var evet; fark etmiyorum. O etrafta şekilden şekle giren nesnelerin amansız ve anlamsız çabasından uzak, kendine dönük bir şey bu. Kendi olmanın şaşmaz terazili doğruluğu karşısında başım dönerek kalkıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Sayfa 109&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://www.glitter-graphics.com/"&gt;&lt;strong&gt;&lt;img border="0" src="http://dl5.glitter-graphics.net/pub/1599/1599215b5y0w8qycd.gif" width="423" height="22" /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;Oysa neler düşünmüştüm. İşte bu yeni ben, bu havlayan varlık, bu öylece ben olan ben ortaya çıkınca her şeyin akışı değişecek, peşimde yılmaz bir kalabalık birikecekti. Şeylere yeniden ad verilecekti. Yönler yeniden bildirilecek, saatler kırılıp atılacak, bütün tarifler geçersiz kalacak, her şey keskinliğini yitirecek, her şeye yeniden başlanacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben delici bir görüyle donanmış olarak kazıklı savaş arabama binecek ve meydandaki kişilerle birlikte, sürecektim. Sonraki kuşakların Resulkent diye bilecekleri şehre yürüyecek ve her yeri zaptedecek, herkesi yenecek, hayatı dize getirecektim. Artık herkes koku alacak, ısırabilecek, basınç hemen giderilebilecek, yanlışlıkla çiğnenmiş yiyecekler daha midedeyken boşaltılabilecek, kusmak artık ayıp karşılanmayacak, kimsenin aklına bu tür bir şey gelmeyecek, çünkü kimsenin aklı olmayacaktı. Kimse dişi ya da erkek istediği için utanmayacak, kimse içinde başkalarının seslerini taşımayacaktı. Makineler kıstırıcı parçalarından arındırılıp ortada bırakılacaktı. Yollar büzülüp yok olacak, yerlerine düşmüş egemenler gelecekti. Binalar çatırdayarak yarılıp açılacak, artık aralara sığınılmayacaktı. Zaten kürklü bedenler üşümeyecek, yanmayacak, utanmayacak, sere serpe yaşayacaktı. İki ayaklı bu tüysüz varlıklan gerçek varlıklar yapacaktım. Kafa unutulacaktı. Bilmek olmayacaktı. Herkes, hepimiz muhteşem bahtiyarlar olarak toprağa yayılacak, gökyüzünün tadına varacaktık. Sadece yaşayacaktık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir düzlüğe topladığım tebaamı çıktığım yüksekçe bir yerden uluyarak ululayacak, onların hiç dinmeyen, gittikçe şiddetlenen şeddeli ve şahane alkışlarıyla kendimden geçecektim. Ve ben, coşkulu Resul, bu kusma bir dursa ...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başımı eğerek bir makineye soktular. Bir ıslaklık sardı her yanımı. Döndürülecektim. Bu benim sivri yanlarımdan, bütün uçlarımdan kurtulmam için gerekliydi. Merkez mi? Merkez hep olmuştu, oradaydı, vardı. Ben kim oluyordum? Ben Resul, bunu durdurun, kötü kusuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Sayfa 116-117&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hüseyin Kıran/Resul...&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#000066;"&gt;Okuma : &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#000066;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://mutlaktoz.wordpress.com/2007/01/09/resulkara-bir-anlati/"&gt;&lt;span style="color:#000066;"&gt;Mutlak Töz : Kara Bir Anlatı...&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#000066;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.metiskitap.com/Scripts/Catalog/Book.asp?ID=1940"&gt;&lt;span style="color:#000066;"&gt;Metis Kitap : Resul&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#660000;"&gt;Not: Tablo Edvard Munch "Çığlık Tablosu"&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://yitikmavi.blogspot.com/2010/01/resul_28.html</link><author>noreply@blogger.com (Yitikmavi)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjLn-GfwfkrKRs0ZJXLhrrOQ2uLniKiNEIMhZC4Ape_26nzPBFDMJnnjf60UIO9Oc7Vy38oj3aVw630-QUB-W3K2tg35_XbecKl8PDP3lmJExHxtaXrOFDrcJ8uCkCaoJxexWPyJQ6M_-w/s72-c/Edvard-Munch-The-Scream18951.jpg" width="72"/><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-3848706266270423600.post-1009149688142815362</guid><pubDate>Thu, 28 Jan 2010 09:00:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-02-11T12:33:28.928+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Hüseyin Kıran</category><title>Resul...</title><description>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjNdLkceUj9hSY8cV-DY1Jhss69Ksg9mNfra9hoYh2q9PaPj8wP7C2vs_z9y8fU_hipFm89hT-sEeuCWYQH0rS2un2o3CeI8ZmC8vfRjbucXLY3WVGvj_4Gf_znKX9H2Jl4MIgSi0c5btc/s1600-h/975-342-566-X.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 200px; DISPLAY: block; HEIGHT: 307px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5431751931506565042" border="0" alt="" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjNdLkceUj9hSY8cV-DY1Jhss69Ksg9mNfra9hoYh2q9PaPj8wP7C2vs_z9y8fU_hipFm89hT-sEeuCWYQH0rS2un2o3CeI8ZmC8vfRjbucXLY3WVGvj_4Gf_znKX9H2Jl4MIgSi0c5btc/s320/975-342-566-X.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;...Su. Hiçbir şeye benzemeyen, akabilen, bir yerde durabilen, paramparça olup sonra yine bir araya gelerek eski haline dönebilen, her şey olabilen ama kendisinin ne olduğu bir türlü anlaşılmayan garip varlık ... Ona istediğiniz şeyi yapabilirsiniz, direnmeyecektir. Tek bildiği, hep aşağıya doğru akmak. Yukarı tırmanmaya çalışan su görülmemiştir. Hep uyumlu davranıyor. Bir yere kapatılınca ses çıkarmadan bekliyor. Sonra fırsatını bulur bulmaz aşağı; sürünerek, kayarak, bulaşarak, sıçrayarak, öfkeli ya da sevinç içinde, fokurdayıp fışırdayarak sonsuzca aşağı, hep aşağı akıp gidiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://www.glitter-graphics.com/"&gt;&lt;strong&gt;&lt;img border="0" src="http://dl5.glitter-graphics.net/pub/1599/1599215b5y0w8qycd.gif" width="423" height="22" /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;... Hiç yürümemiş insan olamaz. Hiç izi olmayan insan olamaz demektir bu; insan ayak izlerinden kurtulamaz. Ve Resul de yürümüştü, izle doluydu hayatı ve pek çok izler bırakmıştı. Ama böyle olmasın isterdi. Hiçbir kum zerresini oynatmamış, hiçbir suyu bulandırmamış olmak isterdi ... Olduğu yere oturdu. Oturdu da denemez, çökmüştü. Ama hissediyordu ki hala tam değildi yaptığı, eksik kalan bir şey vardı. Anladı; o durumunu korumak için bile, az da olsa sarf etmesi gereken bir enerji vardı. Ondan da kurtulmalıydı. Tam bir vazgeçiş. Buydu gereken. Tamamen dirençsiz, tam olması gerektiği gibi. Neredeyse kum kadar ölü. Neredeyse su kadar kendiyle eşit. Bir şey yapmadan, bir şey beklemeden, ne kum ne su, kumla su arası bir varlık. Bedenini ezen sonsuz su kütlesinin ürpertici derinliğinin sınırlarını araştırmaktan alamadı kendini; bakmaktan, görmekten, hiç değilse görmeye çalışmaktan. Görülecek hiçbir şey yoktu, uzun çözünük bir mavilikten başka. Sevindi buna. Görülecek bir şey yoksa akıl yürütmek gerekmeyecekti. Rahattı, sadece buradaydı işte. Tam olması gerektiği gibi, kurtulamazdı; kurtulması, onları unutması, bu izlerin dünyadan silinmelerini beklemesi ve kendi bedeninde bu izleri silmesi zaman alırdı. Belki eski izler bilmezden gelinebilirdi. Bilmezden gelmek kurtarır bizi. Ama yeni iz yaratmayacaktı; yapmayacaktı bunu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://www.glitter-graphics.com/"&gt;&lt;strong&gt;&lt;img border="0" src="http://dl5.glitter-graphics.net/pub/1599/1599215b5y0w8qycd.gif" width="423" height="22" /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;...Acı: Acı çeken beden değil sanki bu arsız bu her şeye karışan her şeyi karıştıran sanki becerebilirmiş gibi her şeyi anlamaya çalışan bilinç. Gövdeden kurtulmak mümkün, bilinçten kurtulmak değil. Beden durdurulabiliyor. Kalp hariç, o hariç. Durmadan kan pompalayan o aşağılık tulumba. Burada böyle uzanmayı sürdürürsem ondan da kurtulurum elbet, ya da hiç düşünmeden yaşamalı. Hiç tartışmadan bilmeden ölçmeden yaşamalı. Bir beden olarak. O zaman acı da olmayacak. Sadece yaşamak olacak. Acıyı duyan gövdeyse bile acı çeken bilinç, ondan kurtulmalı. Bilinci işe karıştırmamalı, ya da eğer bilinci susturamıyorsak gövdenin yaşaması bastırılmalı; salt bilinç olarak kalmalı. Bilinç bedenden, beden bilinçten haberli olduğu sürece, birbirleri hakkında bildikleri düşündükleri eleştirebildikleri doğru buldukları yanlış buldukları değişmek ve değiştirmek istedikleri dışladıkları ve benimsedikleri olduğu sürece yaşamak zor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://www.glitter-graphics.com/"&gt;&lt;strong&gt;&lt;img border="0" src="http://dl5.glitter-graphics.net/pub/1599/1599215b5y0w8qycd.gif" width="423" height="22" /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;...Gün güçlü bir akıntıdır. O anaforlu girdaplı dönenceli geri dönmemeli alt üst olup duran hızlı akıntıya açılan pek çok kapı vardır. O kapılar açılır kapanır açılır kapanır açılır kapanır aralanır ve bu böyle sürer gider. Bu her kapıdan ayrı bir kanala girilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve ki o her kanala girdiğiniz andan itibaren artık o gün için izleyeceğiniz, izlemek zorunda olduğunuz sızı içinde yolunuz belli olmuştur. Ne yapsanız nafiledir ve hiçbir şey yapmamak da sizi dibe batırır. O kanalda önünüze açılan hayatı yaşamak zorunda kalırsınız. O kanalda yerleşik insanlarla onların sizden beklediği duymalı düşünmeli yaşamalı yaşlanmalı hayatı eğreti sürdürmek zorunda kalırsınız. O bir gününüz belki başka günlere de açılacak önemli bir kapıdır. Eğer öyleyse bilemezsiniz, artık o kanala girmekle orada yaşayanlardan olacaksınız. Böylece her insan günde açılacak o kanalda kalarak yaşamakla yükümlüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanalı terk etmek bazen ve henüz başlangıçtayken, duvarlar aşılmaz ölçüde yükselmemişken, ki bazı kanallar kanyon derinliğine ulaşabilir, mümkündür. Bunu başarmak güçtür ama imkansız değildir. Dizleriniz ve dirsekleriniz bu hızlı akıntının dışına çıkışta berelenir, örselenir, yaralanırsınız. Ki hayatın tercihi bir kez dahil olduğunuz kanalda kalmanız, sizden beklendiği biçimiyle sürüklenmeyi sürdürmenizdir. Ve öyle kanallar vardır ki, kişi artık istese de çıkamaz bunlardan; üstün çabalar göstermesi yetmez, yoktur oluru, kaygan oluğundan aşağı doğru bir borunun, düşmektir sanki. Kanal dar, akıntı yıldırıcı ölçüde güçlü, nefes almak bile müşküldür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://www.glitter-graphics.com/"&gt;&lt;strong&gt;&lt;img border="0" src="http://dl5.glitter-graphics.net/pub/1599/1599215b5y0w8qycd.gif" width="423" height="22" /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;...Hızla yaklaşan sondan kurtulmak umuduyla işe giriştim. Bir kafes yapıyordum. Bu öyle bir kafes olacaktı ki, herhangi bir kapısı kapağı kilidi bulunmayacaktı, içine girilmeyecekti dışına çıkılmayacaktı. Bu tek parça kafes bedenimi tamamen kavrayacaktı. Bu kafesin içinde kımıldamam mümkün olmayacaktı. Hepsinden önemlisi bu kafesin içi dışarıdan görülecek, ama içerden dışarısı kesinlikle görülmeyecekti, kör olacaktım suskun kalacaktım. Bunu seveceklerini umuyordum coşku doluydum onlar gibi olmuştum onlardan biri olmuştum bu yüzdendi buna ikna olsunlar istiyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://www.glitter-graphics.com/"&gt;&lt;strong&gt;&lt;img border="0" src="http://dl5.glitter-graphics.net/pub/1599/1599215b5y0w8qycd.gif" width="423" height="22" /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;...Kesin, güçlü, darmadağın etme yeteneğinde bir bomba, kendini dağıtan ve her. yana sertçe ve fütursuzca saçan bu şey ve onun bu iç öfkesi, infilakı, kendi varlığına yönelttiği bu kahredici hırs, kusturucu öfke doğal olarak çevresine de yansıyor, kaçınılmaz bu. Bir bombanın patlaması bir kimyasal bütünlüğe ve dengede oluşa şiddetli bir itirazdır. Bu kendini yok etmenin asıl amacı ve anlamı, çevresini de kendisiyle birlikte yok etme değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://www.glitter-graphics.com/"&gt;&lt;strong&gt;&lt;img border="0" src="http://dl5.glitter-graphics.net/pub/1599/1599215b5y0w8qycd.gif" width="423" height="22" /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;...Yeniden başlamak gerekiyor hiç durmuyor bu, devamlı yeniden başlamak gerekiyor çünkü hep azalıyor hiç bitmiyor bu azalmak, sonra bir kasa açılıp tezgaha dökülüyor ve artıyor iyice, böylece yeniden ...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiçbir şeyi netleştiremiyor, hiçbir şeyi sabitleyemiyor, durmadan çırpınıyorum. Durmadan her şeyde başa dönmek ve sonuna kadar bilmek istiyor, her seferinde anlamayı bitirdiğim şeylerin değiştiğini ve o ana dek yaptığım her şeyin boşa gittiğini görüyorum. Bundan yorulmak bir işe yaramıyor. Hayatta ve bilmede her an yeniden başa dönmek gerekiyor. Bundan vazgeçmek mümkün değil, o tuhaf sarsak aklım söz dinleyesi değil, yapıyor. Bana düşen onun sonu gelmez tartışmalarına ve durmadan değişen yeni duruma uyarlanma çabalarına kahramanca tahammül etmek tahammül etmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elimde bir yığın insan yüzü vardı ama beni tanıyarak bakmıyordu hiçbirisi. Bir Mahir Bey bile bulamıyordum kendimi bilecek; sarsılarak anladım: Ben Resul, yeryüzünde sadece ben diyebileceğim bir şey yoktu, yoksa böylesine kaybolmazdım. Parçalanarak anladım, ben tamamen başkalarına bağlıyım. Beni öteki insanlara bağlayan bağlar yok olunca ben de yok oluyorum. Kendimi yaslayacak, dayanacak birisi yoksa ben de olamıyorum. Ve böyle Sadece-Ben yoksam eğer, ben diye bir şey de yok ve en korkuncu bu ve bu bet bilgi boğazıma sarıldı, ben bununla ne yapacağımı bilmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://www.glitter-graphics.com/"&gt;&lt;strong&gt;&lt;img border="0" src="http://dl5.glitter-graphics.net/pub/1599/1599215b5y0w8qycd.gif" width="423" height="22" /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;... Denizin dibi... çölden bir ülke. Uç yok çizgi yok sınır yok. Yaşanan, sonsuz güzellikte bir birbaşınalık, sonsuz güzellikte bir azlık sadelik acıdan arınmışlık saydamlık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...İnsan başı, içinde boşluk kelimesini taşıyor, bu asla doldurulamaz bir şey. Ne yapılabilir? En doğrusu bu kelimeyi unutmaktır. Ama bu nasıl olabilir? Unutması gerektiğini bildiği bir şeyi nasıl unutur insan? Öyleyse içini tamamlayamaz, onda hep bir şeyler eksik olacak, hep bir yerleri boş kalacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;... Yaslandığım ağaç anlamıştı zorluğumu. O soylu sadeliğini iletiyordu, gücünü ve sadece ağaç olma bilgisini. Ben de tıpkı onun gibi sadece ben olmalıydım. Sadece Resul, sadece canlı, sadece kendim, kendimle eşit ve kendinden ibaret olmak ve bunu asla bilmemek. Bilmek çürütüyor çünkü canlıyı..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Bu kan denen şeyden kurtulamıyorum. Sızmasından ve fışkırmasından ve onsuz edilememesinden ve o balçık kıvamından ve o halde bile akabilmesinden sıcak, tıpkı virüsler gibi beden dışında yaşayamamasından hemen donup ölmesinden, ölünce içinde yuvalandığı bedeni de öldürmesinden kurtulamıyorum. Yaşayan biz miyiz, yoksa kan mı, bilemiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.. Başkalarını yaralarız, çünkü o yarayı açanın artık hep hatırlanacağını biliriz. İster bedende, ister ruhta diye eklemeye gerek bile görmüyorum şimdi. Şimdi eyleme geçme ve kaçma zamanı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;... Varlık ancak, bize gömülmüş başkalarının seslerinden, bizde yaşayan diğerlerinden ibaret olan vicdanın kötüleyen tüketici sesinden kurtulmakla mümkün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;... Kırılan her taş parçası tamiri mümkün olmayan bir durum yaratıyordu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Hayatta kalmak için bir oyun bahçesine gereksinim vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...En kötüsü. Meğer hayatın o iğrenç sesi içimdeymiş. Susturmak için onca çaba sarf ettiğim yaşam, meğer bizzat benimle birlikte, kalbimde gömülü yaşıyormuş. Her zamanki gibi budalaca kendinden emin, her zaman haklı olduğuna inanarak ve kaslarla gönenerek, tıpkı bir hayvan, içgüdüleriyle hazır. Bir salyangoz gibi tıpkı, kendinden asla şüphe duymuyor. Gürültüsüz bir ceviz içi gibi kendine, çatlatılamaz sandığı kendine inanıyor. Şimdi ben artık yeni bir bilme halindeyim. İnsanlara söyleyeceği...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...İnsansak, sadece yalın biçimde varlığı yaşamak imkansız. Ya daha baştan hayvan olmalı ve saydam ve geçirgen bir doğa parçası olarak yaşamalıydık, ya da bu dünya içinde, bu dünyanın insanları ve ilişkileriyle hayata bağlıyız. Zincirlerle ve bir yığın insan şeyiyle...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;... Ölmek demek, kurtulmak ve dünyanın tamamen dışına çıkmak değildir. &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://yitikmavi.blogspot.com/2010/01/blog-post.html</link><author>noreply@blogger.com (Yitikmavi)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjNdLkceUj9hSY8cV-DY1Jhss69Ksg9mNfra9hoYh2q9PaPj8wP7C2vs_z9y8fU_hipFm89hT-sEeuCWYQH0rS2un2o3CeI8ZmC8vfRjbucXLY3WVGvj_4Gf_znKX9H2Jl4MIgSi0c5btc/s72-c/975-342-566-X.jpg" width="72"/><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-3848706266270423600.post-8658512889499744653</guid><pubDate>Mon, 25 Jan 2010 20:45:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-03-18T02:03:40.316+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Replikler</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Sinema</category><title>Ulak...</title><description>&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;Yol uzun, yol bitmez ama suyu biter elbet...&lt;/span&gt; &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhbZqLjgiGbFKrPzQ9Q8ciSScReCEoB3-4lhl-dDAp_f8ar7cOyxHNSeyIR_DFLKizi0RY3jkkfBp4mOyoZjDED7LMmr8pFoSMGmT1qB6CZqWmq_IR2UIJb_ZoiKnV4rlcEDquvikZQ09U/s1600-h/ulak-poster.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 223px; FLOAT: left; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5430774383455290498" border="0" alt="" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhbZqLjgiGbFKrPzQ9Q8ciSScReCEoB3-4lhl-dDAp_f8ar7cOyxHNSeyIR_DFLKizi0RY3jkkfBp4mOyoZjDED7LMmr8pFoSMGmT1qB6CZqWmq_IR2UIJb_ZoiKnV4rlcEDquvikZQ09U/s320/ulak-poster.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Tür : Dram / Fantastik&lt;br /&gt;Gösterim Tarihi : 25 Ocak 2008&lt;br /&gt;Yönetmen : Çağan Irmak&lt;br /&gt;Senaryo : Çağan Irmak&lt;br /&gt;Müzik : Evanthia Reboutsika&lt;br /&gt;Yapım : 2007, Türkiye&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyuncular&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çetin Tekindor , Yetkin Dikinciler , Hümeyra , Feride Çetin , Şerif Sezer , Zuhal Gencer , Selda Özer&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;/strong&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yaradan'ın adıyla başlarım. Gün bugündür,&lt;br /&gt;ey ahali! Uyan! Kıyam başladı.&lt;br /&gt;Korkmayın zalimin zulmünden.&lt;br /&gt;Siz ki, senelerdir bilip de sustunuz.&lt;br /&gt;Siz ki, seneler var inandık deyip&lt;br /&gt;aslında inanmadınız.&lt;br /&gt;Kalpten bilmediniz,&lt;br /&gt;düşünüp de sorgu sual etmediniz Rabb'inizi.&lt;br /&gt;Siz ki, senelerdir umumhaneye gidip,&lt;br /&gt;harama uçkur çözüp...&lt;br /&gt;...kendi kızınızı töre diye, namus diye&lt;br /&gt;çekip öldürdünüz!&lt;br /&gt;Kıyam başladı! Uyanın!&lt;br /&gt;Siz ki, dışarıdan helal görünen,...&lt;br /&gt;...içerden çürüyen, kirlenen kalbinizi&lt;br /&gt;kantara koyup tartmadınız!&lt;br /&gt;Bilip susan da, yapan kadar günahkâr.&lt;br /&gt;Gözlere lüzum yok... Görmediniz!&lt;br /&gt;Dillere lüzum yok...&lt;br /&gt;Bilip de demediniz!&lt;br /&gt;Duymadınız, bakmadınız, görmediniz!&lt;br /&gt;"Gelin canlar, bir olalım."&lt;br /&gt;diyeni dinlemediniz.&lt;br /&gt;- İnandığınızı kendinize yontup,&lt;br /&gt;değiştirip bellediniz.&lt;br /&gt;Dininizi bile kendinize göre bildiniz,&lt;br /&gt;dillediniz!&lt;br /&gt;Sevmeyi günah, haramı helal ettiniz.&lt;br /&gt;Sizin olmayanı, erişilemeyeni karalayıp&lt;br /&gt;öldürdünüz! Söz ettiniz, laf ettiniz.&lt;br /&gt;O, şah damarınızdan daha yakındı.&lt;br /&gt;siz O'nu yedi gökte bildiniz.&lt;br /&gt;Kıyam başladı,&lt;br /&gt;ey ahali! Gün bugündür! Uyan!&lt;br /&gt;Kıyam dedikleri, kıyamet oldu o gece.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhZKPMfE5kJFRbAZNhc8BAqTqJLh9OwSB1i_E39h9_L_abMwERVLrtll7TEwhkb2EpF-rBRC_vmFVXvqdXy28nkGdeTPX7aYaAJ-ZjPwDShWxgahlNBM-TCLRKbhasGfId6wFpc1fXFkQw/s1600-h/Ulak.DVDrip.XviD.painboard.us.sezoo+_2__0001.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 134px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5430775103947210130" border="0" alt="" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhZKPMfE5kJFRbAZNhc8BAqTqJLh9OwSB1i_E39h9_L_abMwERVLrtll7TEwhkb2EpF-rBRC_vmFVXvqdXy28nkGdeTPX7aYaAJ-ZjPwDShWxgahlNBM-TCLRKbhasGfId6wFpc1fXFkQw/s320/Ulak.DVDrip.XviD.painboard.us.sezoo+_2__0001.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;strong&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru derler...&lt;br /&gt;Ulak’ı ben de gördüm.&lt;br /&gt;Bir yiğit adamdı...&lt;br /&gt;Ama dedi ki,&lt;br /&gt;"Bu köy, son köydür."&lt;br /&gt;"Artık buradayım,&lt;br /&gt;beklemekteyim, yoruldum."&lt;br /&gt;"Gidilecek bir yer, çıkılacak bir yol&lt;br /&gt;kalmadı bize."&lt;br /&gt;Bilsek ki o burada, bilsek ki&lt;br /&gt;beklemekte, gitmesen...&lt;br /&gt;...kalsan bizle...&lt;br /&gt;...beklesek seninle,&lt;br /&gt;yolunu gözlesek...&lt;br /&gt;Aynı masala inansak beraber.&lt;br /&gt;Olmaz mı hiç?&lt;br /&gt;Olur elbet.&lt;br /&gt;Bir masala sırf anlatan inanırsa,&lt;br /&gt;o masal, masal olur mu hiç?&lt;br /&gt;Olmaz elbet.&lt;br /&gt;Kalasın.&lt;br /&gt;Kalasın ki onu sahi edelim. &lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEg4x2bBwEDhZODmGjOQfUJugudY4k1w5tUmaR5KEZHLosUj5dEwBWKljh9fhPXYo5bAaNH0W6mT18HRIN3RYo9O-2J_w4v_HGcNp0bqAarX51PKPS2BFbbKrav8a6PyFDaugEkz-xV0B4A/s1600-h/3.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; FLOAT: left; HEIGHT: 134px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5430781119179009074" border="0" alt="" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEg4x2bBwEDhZODmGjOQfUJugudY4k1w5tUmaR5KEZHLosUj5dEwBWKljh9fhPXYo5bAaNH0W6mT18HRIN3RYo9O-2J_w4v_HGcNp0bqAarX51PKPS2BFbbKrav8a6PyFDaugEkz-xV0B4A/s320/3.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; Yapan kadar bilip de susan da günahkâr...&lt;br /&gt;Görmediniz, duymadınız, konuşmadınız.&lt;br /&gt;Dili olmazsa insan neyler?&lt;br /&gt;Tam orada, tam orada yatmaktayız.&lt;br /&gt;Mezarımız bir kör kuyu.&lt;br /&gt;Bir dua edenimiz yoktur başımızda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Dudaklar sussa da kalbin yüz dili vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Korkarsan, bilemezsin sonunu. Sonunu bilmediğin şeyden de ömrün billâh korkarsın.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#003333;"&gt;Okuma :&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://alperturgut.blogcu.com/ulak-buyulu-bir-masal/2895846"&gt;&lt;span style="color:#003333;"&gt;Alper Turgut : Ulak Büyülü Bir Masal&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#003333;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://ofori.wordpress.com/2009/10/15/ulak-geldi-misafir-oldu-bize/"&gt;&lt;span style="color:#003333;"&gt;Ofori : Ulak Geldi, Misafir Oldu Bize..&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#003333;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://spirantes.blogspot.com/2009/01/ulak-bana-bir-masal-anlat-aan.html"&gt;&lt;span style="color:#003333;"&gt;Fısıltı Yazıtları : Bana Bir Masal Anlat Çağan...&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://www.yazarport.com/read.aspx?yazino=9399&amp;amp;baslik=ulak"&gt;&lt;span style="color:#003333;"&gt;Yazarport : Ulak&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;/strong&gt;</description><link>http://yitikmavi.blogspot.com/2010/01/ulak.html</link><author>noreply@blogger.com (Yitikmavi)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhbZqLjgiGbFKrPzQ9Q8ciSScReCEoB3-4lhl-dDAp_f8ar7cOyxHNSeyIR_DFLKizi0RY3jkkfBp4mOyoZjDED7LMmr8pFoSMGmT1qB6CZqWmq_IR2UIJb_ZoiKnV4rlcEDquvikZQ09U/s72-c/ulak-poster.jpg" width="72"/><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-3848706266270423600.post-8401608244729993770</guid><pubDate>Mon, 25 Jan 2010 13:56:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-01-25T15:58:24.246+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Hüseyin Kıran</category><title>Resul...</title><description>&lt;div align="center"&gt;3 &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Renkler kokular sesler tatlar dokunuşlar durmaksızın beynimin içinde patlayacak küçük paketçikler halinde bedenime sızacaklar. Sanıyorum tüm bedenim açık kapılarla dolu. Bunu tuhaf ve korkunç buluyorum. Birçok renkler görüntüler kımıltılar biçimler davranmalar akma ve durma büyük ve küçük köşeli ve yuvarlak girgin ve sivri ve ölgün ve bulanık şeyler her şeyler sadece gözlerim açık olduğu için beynime akıyor. Görmek istemiyorum, diyemiyorum. Gözlerimi kapatıp beklersem hayallere kapılıyorum. Yaşamaktan yorulunca dolu uykulara dalıyor ve yine görmeye devam ediyorum. Görmekten kurtulamıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seslerden kaçınamıyorum. Sesler bir ok gibi gelip kulağıma saplanıyorlar. Söylenenler doğruysa başımın içinde iki zarı titreştiriyor, bazı sinirler tarafından algılanabilecek elektrik hareketlerine neden oluyorlar, bunlar beynime iletiliyor. Bütün bunlar ne demek?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duymak ne kadar yorucu, sürekli ve bütün sürekli tekrarlanan şeylere yapışmış o bıktırıcılıkla insanı canından bezdiriyor. Ancak insan sesler karşısında çaresiz. Ne yapacağımı bilemiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şey kokuyor. Tanrım her şey kokuyor ve bu artık o kadar yaygın ve genel ve kanıksanmış bir durum ki, biz artık sadece en keskin olanlarını fark ediyoruz. Köpek leşi, yanmış kadın saçı, sindirilmiş hayvan ve bitki...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamak denen şey görüntü okları ses mızrakları patlayan koku paketleri tat yumrukları ve sertçe ve yumuşak ve kesecek gibi ve sıvı ve ılık ve başka bedenlerin uzuvlarına maruz kalmak; en çok el. Hep dokunulabilir, temas edilebilir halde bulunmak. Yaşadığım sürece tüm bunlar olacak. Her şey gelip bedenime saplanacak. Ben bu her şey üstüne her an düşünmek durumundayım. Durmadan değişen bir dünya içinde bu değişime uyum sağlamaya çalışacağım. Her uyum sağladığımı sandığım anda yaşam yeniden değişmiş olacak. Her şey yeniden kurulmuş bulunacak. Ve kurulan her şey muhakkak yıkılacak. Ve bu bitmeyecek. Böylece ben yaşama asla yetişemeyeceğim. Varlığım sonsuz bir çabalamayla boğuşmaktan ibaret olacak. Durmadan acıyacak. Bütün bunlardan kaçınmam mümkün olmayacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunları o sabaha dek açık seçik fark etmiş değildim. Ama artık yorgunluğum öyle yoğunlaştı ki, üstesinden gelemeyeceğim sanıyorum. Böylece durdum, bir nefes alış bir mola bir dinleniş gibi. Ve bu dinleniş uzun, çok uzun sürsün; artık hayatım hep dinleniş olsun. Çünkü yeter!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu kimse anlamayacaktır. Israr edebilecek miyim? Elbette! Direneceğim. Bir ağaç... Bir ağacın yerini tuttuğu gibi burayı tutacağım. Bu evi bu odayı kimselere bırakmayacağım. Buraya kimseyi sokmayacağım. Buraya sağlama almalıyım. Bir ağaç gibi bulunduğum yeri doldurmalıyım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, bir ağaç! Onlar... hiçbir yere gitmeleri gerekmez. Gün boyu didinmeden hırpalanmadan örselenmeden, hep oldukları gibi olarak nasıl da sağlam, yerinden edilemez bir hayat sürerler. Gövdeleri gelişir gürbüzleşir. Dalları serpilir güçlenir kırılır, yeniden sürer ve sürer. O harika gövde kuşlara böceklere mantarlara yosunlara ve akla gelmez mahlukata ev olur. O vakur varlık, kendini bilen, nüfuz edilemez görünümü, eşsiz dinginliği, ölçülüğü, kımıldatılamazlığıyla görülmemiş bir kuntluktur. Her ağaç bir yerini bulmuşluktur. Bir ağacın yerini terk ettiği, bırakıp gittiği görülmemiştir. Ondaki o kendinden emin olmak duygusuna gıpta ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evimden çıkmaya karar verdiğim şu saatte muhtemel sorunların üstüne düşünerek henüz yeni alınmış ve yerleşmemiş kararımı tartışılır hale getirmeyeceğim. Sadece hayatımı yeniden düzenleyecek bu karara uyacak ve uyuyacak ve uyuyacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hüseyin Kıran/Resul&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Sh. 11-12-13&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://yitikmavi.blogspot.com/2010/01/resul.html</link><author>noreply@blogger.com (Yitikmavi)</author><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-3848706266270423600.post-8741190885860879139</guid><pubDate>Mon, 25 Jan 2010 11:33:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-01-25T13:58:58.285+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Adolfo Bioy Casares</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Jorge Luis Borges</category><title>Brahmanlar ve Aslan...</title><description>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Bir kasabada birbirleriyle arkadaş dört Brahman yaşıyordu. Onların üçü insanların bilebileceklerinin sınırına erişmişlerse de günlük yaşam bilgeliğinden yoksundular. Dördüncü ise bilgiye boşvermişti; sahip olduğu tek şey günlük yaşam bilgeliğiydi. Bir gün bir araya geldiler ve birbirlerine sordular: "Şayet seyahat etmeyecek, kralların iltifatlarına mazhar olmayacak, para kazanamayacaksak, bu doğal yetenek ve becerilerimiz ne işe yarayacak?" Sonunda, öncelikle yapmaları gerekenin yola çıkmak olduğuna karar verdiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak biraz ilerlemişlerdi ki aralarında en yaşlı olan konuşmaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;" İçimizden biri, dördüncümüz, yalnızca günlük yaşam bilgeliğine sahip bir alıktır. Bilgi olmadan, sırf günlük yaşam bilgeliğiyle, kralların lütufları kazanılamaz. bu yüzden ben derim ki, kazandıklarımızı onunla paylaşmayalım. Bırakalım onu eve dönsün."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci sözü aldı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Benim zeki kardeşim, ne yazıkki, gerçek bilgelikten nasibini almamışsın. Eve geri dön."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçüncü sözü aldı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bu kabul edilecek bir şey değil. Çocukluktan beri birlikte oynuyoruz. Gel, soylu dostum. Sen de kazandıklarımızdan bir pay alacaksın."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yola devam ettiler ve bir ormanda, aslan kemiklerine rastladılar. İçlerinden biri konuştu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bilgimizi sınamak için güzel bir fırsat. Haydi şu ölü hayvanı yaşama döndürelim."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci sözü aldı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ben kemikleri toplayıp iskelet oluşturmayı biliyorum"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci sözü aldı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ben deri, et ve kan sağlayabilirim."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçüncü sözü aldı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ben ona nasıl can verileceğini biliyorum."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci iskeleti topladı; ikinci deri, et ve kan sağladı. Üçüncü tam yaratığa can verecekken, günlük yaşam bilgesi konuştu;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;"Bu bir aslan. Eğer onu canlandırırsanız, ilk yapacağı şey bizi öldürmek&lt;br /&gt;olacaktır." &lt;/blockquote&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Çok bönsün," dedi diğeri, "bilginin yaratabileceği yapıtları asla engellemem"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Öyleyse" dedi günlük yaşam bilgesi, "ben şu ağaca tırmanana dek bekle."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O ağaca çıktığında ötekiler aslanı canlandırdılar. Aslan ağaya kalkıp üçünü de öldürdü. Günlük yaşam bilgesi aslan gidene dek bekledikten sonra ağaçtan inip eve döndü.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;br /&gt;Pancharatantra(M.S. İkinci Yüzyıl) &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Jorge Luis Borges &amp;amp; Adolfo Bioy Casares&lt;br /&gt;Olağanüstü Masallar&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://yitikmavi.blogspot.com/2010/01/brahmanlar-ve-aslan.html</link><author>noreply@blogger.com (Yitikmavi)</author><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-3848706266270423600.post-6633497287996424082</guid><pubDate>Thu, 14 Jan 2010 22:01:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-03-18T02:04:11.831+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Andrei Tarkovsky</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Replikler</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Sinema</category><title>Stalker 1979...</title><description>&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#660000;"&gt;Renksiz ve kısır bir hayat yaşamaktansa, acılı bir mutluluk daha iyidir...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhgxyqz50xrifCV3TMe5xJWmQ4WmDk2wkze-EfvzXdp-_uaLzO-lKNKVMbv5hAs1HB8z6XcamnS1Ht2EnIGVZg4jbDo6xtoRf_Q5V9EABwiLmyp6P-OMhKV8D5PdThbNF8KnZTbNvY-csI/s1600-h/resim004.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 305px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5426608607081260642" border="0" alt="" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhgxyqz50xrifCV3TMe5xJWmQ4WmDk2wkze-EfvzXdp-_uaLzO-lKNKVMbv5hAs1HB8z6XcamnS1Ht2EnIGVZg4jbDo6xtoRf_Q5V9EABwiLmyp6P-OMhKV8D5PdThbNF8KnZTbNvY-csI/s320/resim004.jpg" /&gt; &lt;p align="center"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Onların, bütün planlarının gerçekleşmesini sağla.&lt;br /&gt;Onların, inanmasını sağla.&lt;br /&gt;Ve onların, kendi tutkularına gülmelerini sağla.&lt;br /&gt;Onların tutku diye adlandırdıkları şey,&lt;br /&gt;gerçek bir duygusal enerji değil.&lt;br /&gt;Dış dünyayla ruhları arasındaki çatışma.&lt;br /&gt;En önemlisi, kendilerine inanmalarını sağla.&lt;br /&gt;Onların, çocuklar gibi çaresiz kalmasına izin ver.&lt;br /&gt;Çünkü zayıflık harika bir şeydir.&lt;br /&gt;ve güç hiçbir şey değildir.&lt;br /&gt;Bir insan yeni doğduğunda, zayıf ve esnektir.&lt;br /&gt;Öldüğü zamansa,kaskatı ve duygusuzdur.&lt;br /&gt;Bir ağaç büyürken, körpe ve yumuşaktır.&lt;br /&gt;Ama kuru ve sert hale geldiğinde, ölüp gider.&lt;br /&gt;Sertlik ve güç, ölümün arkadaşlarıdır.&lt;br /&gt;Esneklik ve zayıflık, varoluşun tazeliğinin ifadeleridir.&lt;br /&gt;Kendini sertleştiren hiçbir şey kazanmayı başaramaz.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;...Sevgilim, dünyamız çok sıkıcı. Bu nedenle, telepati ya da hayaletler, ya da uçan daireler gibi şeyler yok. Dünya kesin kanunlarla yönetiliyor, ve dayanılmaz derecede sıkıcı. Yazık ki, o kanunlar hiç çiğnenmiyor. Kanunları nasıl çiğneyeceklerini bilmiyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Ortaçağda yaşamak ilginçti. Her evin kendi ruhu, her kilisenin de kendi Tanrısı vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu çok sıkıcı olmalı. Gerçeği aramak. O gizleniyor ve siz de onu aramaya devam ediyorsunuz. Bir yeri kazarsınız - eureka. Çekirdek, protonlardan meydana gelir. Diğerini kazarsınız- harika! ABC üçgeni A, B ve C kenarının toplamına eşittir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Benim için durum biraz farklı. Gerçeği ararken, gerçeği keşfedeceğime, onun değiştiğini görüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Sürekli, başarıyı ve yenilgiyi düşünerek yazmak imkansız.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEgfHwtXsUHDopGFpv2ou9lU_hZN85CKDtkxG-rEGDIhFURSu8CMRrMdtYThL4BtRODJxGwcTskKZoYDaWDsgKJ0i-sqTTeQXW9Sgv5xJCKj7sl6MvTD2ZAaMtIawjpmXZODnnomQmq73Gc/s1600-h/stalker6.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 192px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5426609340734703570" border="0" alt="" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEgfHwtXsUHDopGFpv2ou9lU_hZN85CKDtkxG-rEGDIhFURSu8CMRrMdtYThL4BtRODJxGwcTskKZoYDaWDsgKJ0i-sqTTeQXW9Sgv5xJCKj7sl6MvTD2ZAaMtIawjpmXZODnnomQmq73Gc/s320/stalker6.jpg" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;...Ne istediğimi ifade etmek için doğru sözcüğü nasıl bilebilirim? İstediğim şeyi, aslında istemediğimi nasıl bilebilirim? Ya da istemediğim şeyi istemediğimi? Bunlar anlaşılması zor şeyler. Onları adlandırdığımız an, güneşte kalan bir deniz anası gibi erir, çözülür, ve anlamları kaybolur. Bilincim,dünyayı kendi tarafına çekmek için vejeteryan olmak istiyor. Ve bilinçaltım bir parça et için çıldırıyor. Peki ben ne istiyorum? Dünya egemenliği mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Biliyorsun, avcı olmak güçlü bir istek gerektirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...En uzun yoldan gitmek,en az tehlikeyi göze almaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Dümdüz gitmek korkutucu, geri dönmek utanç verici. Kendi kendinize bir emir verdiniz. Korku aklınızı başınıza toplamanızı sağlamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Bölge, bir sürü tuzaktan oluşan karmaşık bir sistemdir. Ve hepsi de ölümcüldür.&lt;br /&gt;Burada insanlar olmayınca neler olduğunu bilmiyorum. Ama insanlar burada görünür görünmez her şey hareket etmeye başlıyor. Eski tuzaklar yok olup yerine yenileri geliyor. Güvenli alanlar geçit vermez yerlere dönüşüyor. Artık sizin yolunuz kolay, şimdi umutsuzca bu işe bulaştık. Bölge, budur. Her an yeniden değişebilir. Ama bu da bizim, kendi şartlanmalarımızla yarattığımız bir şeydir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Mucizelerin deneyle ilgisi yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...İnsanlık zerre kadar umurumda değil. Bütün insanlığın içinde,ilgilendiğim tek bir kişi var: Kendim. Gerçekten bir değerim var mı, yoksa diğer insanlar gibi boktan biri miyim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Hakikat, tartışmalarla ortaya çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...İnsanlar içlerindeki duygulardan bahsetmekten hoşlanmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Bir adam ancak acı çektiği için, şüpheleri olduğu için yazar. Sürekli olarak, kendine ve başkalarına, aslında bir değeri olduğunu kanıtlamak zorundadır.&lt;br /&gt;Peki ya bir dahi olduğumu kesin olarak biliyorsam? O zaman neden yazayım ki?&lt;br /&gt;Neyi kanıtlamak için? Şunu söyleyebilirim ki varoluş sebebimiz..Her neyse, sahip olduğunuz bütün bu teknoloji, hepsi, bütün o maden ocakları, değirmenler, ve onlar, ve bunlar, ve şunlar..sadece daha az çalışıp daha çok yemek için tasarlanmış. Protez kol ve bacaklar. Ve insanlık sanat eserleri üretmek için yaratılmıştır. Diğer insan davranışlarının aksine, bunun içinde bencillik mevcut değildir. Muhteşem illüzyonlar! Mutlak gerçeğin görüntüleri!&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjBP4qPz6YDX2XXOQuaLd2pKITQNAbIVrwVjYNzneBYBI-9qxkczKAeoa4a2lRv1OGFaCKhQZ78WyPLS6lJ-sXcOuM2jL3iXNLnZXzyziDSufW-pA108gYaHovjXkYCNVznQSJRChCVTcw/s1600-h/resim003.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 188px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5426608420158785458" border="0" alt="" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjBP4qPz6YDX2XXOQuaLd2pKITQNAbIVrwVjYNzneBYBI-9qxkczKAeoa4a2lRv1OGFaCKhQZ78WyPLS6lJ-sXcOuM2jL3iXNLnZXzyziDSufW-pA108gYaHovjXkYCNVznQSJRChCVTcw/s320/resim003.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;.....Ve bir zamanlar,&lt;br /&gt;müthiş büyük bir deprem olmuştu.&lt;br /&gt;Ve güneş, saçlardan örülmüş&lt;br /&gt;tövbe giysisi kadar siyah olmuştu.&lt;br /&gt;Ve ay, tamamen kan kırmızı olmuştu.&lt;br /&gt;Ve gökteki yıldızlar,&lt;br /&gt;tek tek yer yüzüne düştü.&lt;br /&gt;Müthiş bir rüzgarla&lt;br /&gt;sarsılıp sallanan incir ağacı&lt;br /&gt;bütün ham incirlerini dökmüştü.&lt;br /&gt;Ve gökyüzü,&lt;br /&gt;sarılmış bir parşömen gibi ikiye ayrılmıştı.&lt;br /&gt;Ve her ada, ve her dağ,&lt;br /&gt;bulundukları yerden hareket etmişlerdi.&lt;br /&gt;Ve dünyada bulunan krallar&lt;br /&gt;ve büyük adamlar...&lt;br /&gt;ve zenginler, ve varlıklı olanlar...&lt;br /&gt;ve güçlü ve özgür olan her kişi...&lt;br /&gt;kendilerini mağaralara ve dağların&lt;br /&gt;arasındaki kayalık yerlere saklamışlardı.&lt;br /&gt;Ve dönüp dağlara ve kayalara&lt;br /&gt;dediler ki, "Üzerimize düşüp...&lt;br /&gt;bizi şu an tahtta oturan&lt;br /&gt;hükümdarın varlığından kurtarın."&lt;br /&gt;Ve masumların gazabından.&lt;br /&gt;Onun hıncını alma günü&lt;br /&gt;geldiği zaman...&lt;br /&gt;ayakta durmayı başaran&lt;br /&gt;kim olacak?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve iki gün sonra, aralarından iki kişi&lt;br /&gt;yaklaşık 60 mil uzaklıktaki bir köye doğru yola çıktılar.&lt;br /&gt;İsmi...&lt;br /&gt;Ve aralarında her konu üzerine gevezelik ediyorlardı.&lt;br /&gt;Ve onlar aralarında tartışıp söyleşirlerken.&lt;br /&gt;O, kendisi suretini gösterdi.&lt;br /&gt;Ve onlarla yürümeye başladı.&lt;br /&gt;Fakat gözleri onu tanımamaları için engellenmişti.&lt;br /&gt;Ve O dedi ki:&lt;br /&gt;"Birbirinize sarf edip durduğunuz bu sözler de ne,&lt;br /&gt;ve neden bu kadar üzgünsünüz?"&lt;br /&gt;Ve aralarından biri, ismi...&lt;/strong&gt; &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;strong&gt;... Hayatlarımızın anlamı üzerine konuştuğunuzu duydum. Ve sanatın bencil olmayışı. Örneğin, müziğe bakalım. O gerçekliğe,her şeyden daha az bağlıdır. Ya da bağlıysa bile, fikirlerle değildir, mekaniktir. Basit bir ses. Çağrışımlardan uzak. Ama yine de müzik, bazı mucizeler gibi, yüreğimize ulaşmayı başarır. Bizim içimizdeki, düzenlenmiş seslere tepki veren kısım neresidir? Bunu büyük bir zevk kaynağı haline getiren... Bizi duraksatan ve bir araya gelmemizi sağlayan? Buna neden ihtiyacımız var? Daha önemlisi, kimin için? "Kimse için değil ve sebebi yok" diyebilirsiniz. Bencillik etmeden. Ama, hayır. Ben böyle düşünmüyorum. Sonuç olarak, bence her şeyin bir anlamı var. Anlamı ve sebebi.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEg-9Ecef5uw_a4WndkvvrwOpGrQR7tFtfvX9Xqkc6Pyf9J9KJrvwdAZMmnfL9gkAMnhkflJ9R5xeB7rW4A9Z8sdWqKiAgjqQD8I86p_tlUfklDCEk_FS4_fJxBzxidAkVfQkrSaX8YBrnI/s1600-h/resim005.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 188px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5426608887762593746" border="0" alt="" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEg-9Ecef5uw_a4WndkvvrwOpGrQR7tFtfvX9Xqkc6Pyf9J9KJrvwdAZMmnfL9gkAMnhkflJ9R5xeB7rW4A9Z8sdWqKiAgjqQD8I86p_tlUfklDCEk_FS4_fJxBzxidAkVfQkrSaX8YBrnI/s320/resim005.jpg" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;...O kadar çok korktu ki yanlış yoldan gitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...İşte bir deney daha. Deneyler, olgular,gerçeğin en yüce örnekleri. Olgular gibi saçmalıklar aslında yok. Özellikle de burada. Buradaki her şey bir idiyotun icatları. Her şey çok saçma. Bunu fark etmiyor musunuz? Ama elbette siz bunun,&lt;br /&gt;kimin icadı olduğunu bulmalısınız. Ve neden olduğunu. Bu bilgi ne işinize yarayacak ki? Bunun için hangimiz suçlu hissedeceğiz? Ben mi? Benim bir vicdanım yok. Sadece sinir sistemim var. Bir pislik beni eleştirirse incinirim. Başka biri bana bağırırsa, yine incinirim. Ben bu işe kalbimi ve ruhumu koydum. Kalbimi ve ruhumu almak isteyecekler. Ben ruhumu pisliklerden temizleyeceğim, ve bunu da kapışmak isteyecekler. Hepsi o kadar iyi bir eğitim almış ki. *Hepsinin sorunu da duyusal yetersizlik. Ortalıkta onlardan çok var, gazeteciler,editörler, eleştirmenler, sonsuz bir koşturma içindeler. Ve tek istedikleri: Daha çok! Daha çok! Artık yazmaktan nefret ediyorsam, nasıl bir yazar olabilirim ki? Bu artık bana acı ve utanç verici bir işkence gibi eziyet ediyorsa..Sanki bir hemoroidi sıkıyormuşum gibi. Eskiden kitaplarım sayesinde birilerinin daha iyi olacağını düşünürdüm. Hayır, kimsenin bana ihtiyacı yok! Benim ölümümden iki gün sonra başka birinin peşinden koşmaya başlayacaklar. Onları değiştirmek istemiştim, ama beni değiştiren onlar oldu. Sonunda beni de kendilerine benzetiler. Eskiden gelecek, sadece şu anın bir devamıydı. Ufuk çizgisinde görünen bütün değişimleriyle.Artık, şimdi ve gelecek birbirinin içine geçti. Bunun için hazırlar mı peki? Hiçbir şey bilmek istemiyorlar. Bildikleri tek şey tüketmek!&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İşte yaz geçip gitti.&lt;br /&gt;Hiçbir iz bırakmadan.&lt;br /&gt;Güneş hala ısıtıyor.&lt;br /&gt;Ama artık yetmiyor.&lt;br /&gt;Avucumun içine yerleşen&lt;br /&gt;yumuşacık beş parmak gibi&lt;br /&gt;her şey gerçek olabilir.&lt;br /&gt;Ama artık yetmiyor.&lt;br /&gt;Geriye güzellikler kaldı.&lt;br /&gt;Kötülük zayıfladı.&lt;br /&gt;Dünya şenlikle aydınlandı.&lt;br /&gt;Ama artık yetmiyor.&lt;br /&gt;Hayat her zaman katmanlı.&lt;br /&gt;Endişeli, ve eğlenceli.&lt;br /&gt;Ve ben gerçekten şanslıydım.&lt;br /&gt;Ama artık yetmiyor.&lt;br /&gt;Yapraklar daha sararmadı.&lt;br /&gt;Dallar fırtınayla kırılmadı.&lt;br /&gt;Gün, cam gibi, her şeyi yıkadı.&lt;br /&gt;Ama artık yetmiyor. &lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;...Ama dünyayı yönetmek istemek! Adil bir toplum kurmak! Tanrı'nın yeryüzündeki krallığı! Ama bunlar sadece basit dilekler değiller. Bu ideolojidir, eylemdir, konseptlerdir. Bilinçdışı merhamet, henüz hayata geçmeye hazır değil. Normal, içgüdüsel bir tepki olarak. Başka birisinin insana vermesiyle insan mutlu olamaz ki. Artık açıkça görüyorum ki,sizin planınız insanlığı iyi eylemlerle nefessiz bırakmak. Bana sorarsanız, ben kendim ve sizin için zerre kadar endişeli değilim. İnsanlığın geri kalan kısmı için de. Çünkü bence sen, hiçbir şeyi başaramayacaksın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Eğer hayatımı gözden geçirmeye başlarsam, daha kibar olacağımı hiç sanmam. Ayrıca, bunun ne kadar utanç verici bir durum olduğunu görmüyor musunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Bence insanın şöyle bir prensibi olmalı. Asla geri döndüremeyeceğin hiçbir şey yapma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...En derin dilek, tamamiyle senin yaradılışınla ilgili bir şey. Özünde olan ve senin&lt;br /&gt;hakkında hiçbir şey bilmediğin bir şey.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Vicdan, üzüntü gibi şeyler sadece bizim uydurmamızdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Ben senin Oda'na girmeyeceğim. Kendi içimdeki pisliğin başka birinin başına dert olmasını istemiyorum.Seninkine bile. Ben Kirpi gibi boynumu ilmeğe geçirmeyeceğim.Bunun yerine evimde, huzurla, ölene kadar içmeyi tercih ederim. Bölge'ye hep benim gibi insanları getiriyorsan, insanoğlu hakkında hiçbir şey&lt;br /&gt;bilmiyorsun demektir, izci. Ve bir şey daha.Bu mucizenin gerçekten de olduğunu&lt;br /&gt;sen nereden biliyorsun? Burada gerçekten de tüm dileklerin gerçekleştiğini sana kim söyledi? Hayatında, buranın mutlu ettiği tek bir insan bile gördün mü?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Kirpi mi söylemişti?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslına bakarsan, sana Bölge hakkında, Kirpi hakkında, Oda hakkında bunları söyleyen kimdi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Kirpi söyledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zaman benim için hiçbir anlamı yok. Buraya gelmenin anlamı nerede?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhFcCsNwvFkYO2cpBWwkUQjodnAYQuJKhJkFJfT1UGhPNlPAXC65c2v0jrkU7_0HjqZBu-eMwCKPNaCtqVdPmmcaiZc6HeEzTClcq5coJHrMdAR66ZMCD0zqizKxQOF_ISp5pT8s6-0ZE0/s1600-h/stalker1.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 122px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5426609234017518546" border="0" alt="" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhFcCsNwvFkYO2cpBWwkUQjodnAYQuJKhJkFJfT1UGhPNlPAXC65c2v0jrkU7_0HjqZBu-eMwCKPNaCtqVdPmmcaiZc6HeEzTClcq5coJHrMdAR66ZMCD0zqizKxQOF_ISp5pT8s6-0ZE0/s320/stalker1.jpg" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;...Renksiz ve kısır bir hayat yaşamaktansa, acılı bir mutluluk daha iyidir.Belki, daha sonra bütün bunları düşündüm. Ve eğer mutsuzluklarımız olmasaydı, daha iyi durumda olmayacaktık. Daha kötü durumda olacaktık. Çünkü eğer öyle olsaydı, hiç mutlu olmamış olacaktık. Ve hiç umut olmayacaktı.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjW8hGUZ8CZ7FYMImR7ciBuWeEaFWq3nbmLZFvHOBCIAPq6SoP6mUhLfFyeJVmhyphenhyphenwhdy6-HU2ViSxsLAok1flSj9JS3PpnpxMmDkBAaWr9Hf1E3HJdHdoBRTPaKik6OOcLjJDW_qEQSiEM/s1600-h/stalker8.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 227px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5426609671197509426" border="0" alt="" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjW8hGUZ8CZ7FYMImR7ciBuWeEaFWq3nbmLZFvHOBCIAPq6SoP6mUhLfFyeJVmhyphenhyphenwhdy6-HU2ViSxsLAok1flSj9JS3PpnpxMmDkBAaWr9Hf1E3HJdHdoBRTPaKik6OOcLjJDW_qEQSiEM/s320/stalker8.jpg" /&gt; &lt;p align="center"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Senin gözlerini seviyorum, sevgili arkadaşım.&lt;br /&gt;Öyle tutkulu ve ışıl ışıllar ki.&lt;br /&gt;Yukarı bir anda bir bakış fırlattığında...&lt;br /&gt;Cennetten çıkmış gibi ışıklı,&lt;br /&gt;Bunu baştan başa karşılamak için oradayım.&lt;br /&gt;Ama daha da hayran olduğum şey,&lt;br /&gt;Aşağı indirdiğin zaman, gözlerini,&lt;br /&gt;Aşkın yakıcı alevi yakıyor beni.&lt;br /&gt;Ve hızla yere indirirken kirpiklerini,&lt;br /&gt;Kasvetli bir ihtiras çağrısı beliriyor&lt;br /&gt;yüzünde. &lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.isteksiz.com/genel/stalker/"&gt;&lt;span style="color:#000066;"&gt;Okuma 1 : İsteksiz İstekliler&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.derindusunce.org/2008/11/22/tarkovsky-sinemasi-sanati-ve-stalker-filmi/"&gt;&lt;span style="color:#000066;"&gt;Okuma 2 : Derin Düşünce&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.tersninja.com/stalker-%d1%81%d1%82%d0%b0%d0%bb%d0%ba%d0%b5%d1%80-filmi-uzerinden-tarkovski-lem-ve-borges%e2%80%99e-anlik-bakis/"&gt;&lt;span style="color:#000066;"&gt;Okuma 3 : Ters Ninja&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;/strong&gt;</description><link>http://yitikmavi.blogspot.com/2010/01/stalker.html</link><author>noreply@blogger.com (Yitikmavi)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" height="72" url="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhgxyqz50xrifCV3TMe5xJWmQ4WmDk2wkze-EfvzXdp-_uaLzO-lKNKVMbv5hAs1HB8z6XcamnS1Ht2EnIGVZg4jbDo6xtoRf_Q5V9EABwiLmyp6P-OMhKV8D5PdThbNF8KnZTbNvY-csI/s72-c/resim004.jpg" width="72"/><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-3848706266270423600.post-7670630106774624929</guid><pubDate>Thu, 14 Jan 2010 10:49:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-02-19T16:35:31.545+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Müzik</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Sinema</category><title>Khadak : Yanlış Giden Bir Şey Var...</title><description>&lt;p align="center"&gt;&lt;object width="480" height="264"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.dailymotion.com/swf/x8u3p3&amp;amp;related=0"&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;param name="allowScriptAccess" value="always"&gt;&lt;embed src="http://www.dailymotion.com/swf/x8u3p3&amp;related=0" type="application/x-shockwave-flash" width="480" height="264" allowfullscreen="true" allowscriptaccess="always"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;strong&gt;Bedenimi karanlık bir köşede bıraktım&lt;br /&gt;Yanlış giden bir şey var&lt;br /&gt;Bir kız, annesinin ölümünü bekliyor&lt;br /&gt;Bir baba, oğlunun ölümünü bekliyor&lt;br /&gt;Bir kardeş, kardeşinin ölümünü bekliyor&lt;br /&gt;Yanlış giden bir şey var.&lt;br /&gt;Bir şair atının ölümünü bekliyor&lt;br /&gt;Bir kadın ruhunun ölümünü bekliyor&lt;br /&gt;Bir çocuk yarının ölümünü bekliyor&lt;br /&gt;Yanlış giden bir şey var&lt;br /&gt;Yanlış&lt;br /&gt;Yanlış giden bir şey var&lt;br /&gt;Bir ırmak sularının ölümünü bekliyor&lt;br /&gt;Bir gök şafağın ölümünü bekliyor&lt;br /&gt;Yanlış giden bir şey var&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;strong&gt;Müzik : Altan Urag&lt;br /&gt;(Mother Mongolia)&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;</description><link>http://yitikmavi.blogspot.com/2010/01/khadak-yanls-giden-bir-sey-var.html</link><author>noreply@blogger.com (Yitikmavi)</author><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-3848706266270423600.post-9142242938430627332</guid><pubDate>Fri, 19 Jun 2009 12:21:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-07-20T16:46:10.538+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Jorge Luis Borges</category><title>Hepsi ve Hiçbiri...</title><description>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;İçinde hiç kimse yoktu onun; yüzünün (o günlerin kötü portrelerinde bile başka hiç kimseye benzemeyen yüzünün) ve bol bol sarf ettiği akla hayale sığmaz, fırtınalı sözcüklerin ardında yalnızca bir parça soğukluk ve başka hiç kimsenin görmediği bir düş vardı. Önceleri bütün insanların kendisine benzediğini sandı, ama içindeki boşluktan bir arkadaşına söz edecek olduğunda yanlışını fark etti ve o andan sonra başkalarından farklı olan kişinin, dış görünüşüy1e herkese benzemesi gerektiğini anladı. Gün geldi, derdine kitaplarda çare bulacağını sandı, bunun için çağdaşlarının kullandığı kadar Latinceyle biraz da Grekçe öğrendi; sonra bir gün aradığının belki de insanoğlunun en belli başlı tapınma biçiminde bulunabileceğini düşündü ve uzun, sıcak bir haziran, öğleden sonrası, Anne Hathaway'ın kendisini baştan çıkarmasına izin verdi. Yirmi küsur yaşında Londra'ya gitti. Ötekiler 'hiç kimse' olduğunu fark etmesinler diye 'başka birisiymiş gibi yapma' alışkanlığını sezgisel olarak iyice geliştirmişti; Londra'da kaderin kendisi için hazırladığı mesleği buldu; sahnedekinin başka birisi olduğuna inanırmış gibi yapan bir insan topluluğunun önünde o başka biriymiş gibi yapan oyuncu'nun mesleğini... Sahnede yerine getirmesi gereken görevler ona büyük bir zevk verdi. Belki de yaşamında ilk tattığı zevk buydu: Ama rolünün son dizesi söylenip de son ceset de cehenneme sürüklenip götürüldüğünde, gerçek dışılığın nefret edilesi tadı gene dönüp geliyordu ağzına. Ferrex ya da Timurlenk olmaktan çıkıyor, gene o 'hiç kimse' oluyordu. Yakasını bir türlü bırakmayan bu lanetten kurtulmak için kendisi başka kahramanlar, başka acıklı masallar uydurmaya başladı. Böylece, bedeni Londra'nın meyhaneleriyle kerhanelerinde et olarak işlevini yerine getirirken,· onu zapt eden ruh, falcının kehanetine kulak asmayan Sezar, tarla kuşunun ötüşünü nefretle anan Juliet, aynı zamanda Kader Ulakları olan üç cadıyla ovada konuşan Macbeth oldu. Hiç kimse onun kadar çok ve değişik kişiliğe bürünmemiştir; o Mısırlı Proteus gibi gerçekliğin bütün yüzlerini tüketti. Kimi kereler, çözülmeyeceğinden emin olarak, eserlerinin şurasına burasına itiraflar serpiştirdi; Richard, kendinde birden fazla kişinin barındığını söyler; İago, "Olduğum kişi değilim ben," gibi garip sözler sarf eder. Varoluşun, rüya görmenin ve oyun oynamanın temelde aynı şeyler olması ona nice unutulmuş dizeler esinlemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yirmi yıl boyunca. o denetimli sanrılarda diretti, sonra bir sabah kılıçtan geçirilen onca kral, ayrılan, kavuşan ve ahenkli sözlerle son nefeslerini veren onca acılı aşık olmanın can sıkıntısı ve dehşeti ansızın çöktü omuzlarına. Hemen o gün tiyatrosunu sattı. Bir hafta içinde doğduğu köye döndü; orada çocukluğunun ağaçlarıyla ırmaklarına yeniden kavuştu, onlarla Esin Perisi'nin pek sevdiği, mitolojik çağrışımları Latince adlarıyla dolduran öteki ağaçlar ve ırmaklar arasında hiçbir bağ kurmadı. Birisi olmak zorundaydı; zamanında yükünü tutmuş, artık sağa sola borç para vermekle, mahkemelerdeki davalarıyla, ufak çaplı tefecilikle uğraşan köşesine çekilmiş bir tiyatro müdürü oldu. Ondan bize kalan, içinde duygu'nun ne de edebiyat'ın izine rastlanmayan o kupkuru vasiyetnameyi de, bu rolü üstlenmişken yazdı işte. Arasıra, Londra'da ki dostları onu çekildiği köşede yoklamaya gelirler, o da onların hatırına şairliğini takınırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Tarihler, ölmeden önce ya da sonra kendini Tanrı'nın huzurunda bulduğunu ve O'na şöyle dediğini yazar "Boşu boşuna onca kişi olan ben, tek ve kendim olmak istiyorum." Tanrı'nın sesi bir girdaptan karşılık verdi ona: "Ben de tek kişi değilim; senin eserlerini düşlemen gibi, ben de dünyayı düşledim, Shakespeare kulum. Ve sen de düşümdeki suretlerden birisin; ve tıpkı benim gibi, hem herkes hem de hiç kimse olansın."&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Jorge Luis Borges/Yolları Çatallanan Bahçe...&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://yitikmavi.blogspot.com/2009/06/hepsi-ve-hicbiri.html</link><author>noreply@blogger.com (Yitikmavi)</author><thr:total>1</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-3848706266270423600.post-6134330638923972528</guid><pubDate>Fri, 19 Jun 2009 10:02:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-06-19T13:16:46.602+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Lev Nikolayeviç Tolstoy</category><title>Tolstoy İtiraflarım IV...</title><description>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Hayatım durma noktasına gelmişti. Soluk alabiliyor, yiyebiliyor, içebiliyor, uyuyabiliyordum. Bunları yapmamak zaten elimde olan bir şey değildi. Ama yaşamıyordum, çünkü gerçekleştirmeyi mantıklı bulabileceğim hiçbir arzum yoktu. Bir şeyi arzu ettiğim takdirde peşinen biliyordum ki, bu arzumu tatmin edeyim ya da etmeyim, sonuçta bundan hiçbir şey çıkmayacaktı. Şayet bir peri gelip bana arzularımı gerçekleştirmeyi teklif edecek olsa, ben ne isteyeceğimi bilmiyordum. Sarhoşluk anlarında bir arzu değil, ama eski arzularımdan kalma bir alışkanlık gibi bir şey hissetsem de, ayık olduğum anlarda bunun bir vehimden ibaret olduğunu ve gerçekte arzu edilecek hiçbir şeyin olmadığım bilirdim. Hakikati bile bilmeyi arzu etmiyordum, çünkü hakikatin içeriğini tahmin edebiliyordum. Hakikat hayatın anlamsız olduğuydu. Sanki yaşayacağım kadar yaşamış, yürüyeceğim kadar yol yürümüştüm de bir uçurumun kenarına gelmiştim, önümde yok oluştan başka hiçbir şeyin olmadığını apaçık bir şekilde göre biliyordum. Durmam imkansızdı, geri dönmem imkansızdı, gözlerimi kapamam ya da önümde ıstıraptan ve ölüm gerçeğinden -tamamen yok oluştan- başka hiçbir şeyin olmadığını görmezden gelmem imkansızdı .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu rahatsızlık öyle bir raddeye varmıştı ki sağlıklı, talihli bir adam olan ben, daha fazla yaşayacak gücü kendimde bulamıyordum; karşı koyamadığım bir güç şu ya da bu şekilde beni bu hayattan kurtulmaya zorluyordu. Kendimi öldürmeyi arzuladığımı söyleyemem. Beni hayatın uzaklarına sürükleyen şey basit bir arzudan daha güçlü, daha esası, ve daha büyük bir şeydi. Bu şey eski yaşama çabama benzeyen, ama onun tam zıddı bir güçtü. Bütün gücümle hayattan kopuyordum. Öz yıkım düşüncesi şimdi bana hayatımı güzelleştirmeye yönelik eski düşüncelerim kadar doğal geliyordu. İşin baştan çıkarıcı tarafı ise bu düşünceyi yaşama geçirmekte acele davranmamak için kendi kendimi kandırmak zorunda oluşumdu. Acele hareket etmek istemiyordum, çünkü sorunu çözmek için her türlü çabayı göstermek istiyordum. "Sorunlarımı şimdi çözüme kavuşturamasam da ileride bunun için vaktim hep olacak."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte o gün, talihin yüzüne güldüğü bir adam olan ben, her akşam tek başıma soyunduğum odamdaki bölmenin çapraz kirişlerine kendimi asmayayım diye kendimden bir ipi sakladım ve şeytana uyar da hayatıma kolay yoldan son veririm diye de silahımı yanıma alıp çıktığım o avlara çıkmaz oldum. Ne istediğimi kendim de bilmiyordum; hayattan korkuyordum, hayattan kaçıp uzaklaşmak istiyordum, ama gene de hayattan bir şeyler bekliyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bunlar başıma talihin tam anlamıyla yüzüme gülmüş olduğu bir dönemde geliyordu. Henüz elli yaşına basmamıştım, çok sevdiğim iyi bir karım, iyi çocuklarım ve ben fazla bir gayret göstermeden gelişen ve büyüyen geniş bir malikanem vardı. Akrabalarımdan ve eşimden dostumdan, hiç olmadığı kadar saygı görüyordum. İnsanlar beni övüyorlardı. Ben de ünlü biri olduğumu düşünmekle kendimi hiç de kandırmış olmazdım. Deli ya da ruhsal yönden rahatsız olmak şöyle dursun, tam tersine benim gibi insanlarda nadir rastladığım bir şekilde zihin ve beden melekelerim son derece güçlüydü. Beden gücü olarak ekin biçmede köylülerden geri kalmazdım, zihin olarak da ara vermeksizin sekiz-on saat çalışabilir, böyle bir zorlanmadan dolayı da hiçbir rahatsızlık duymazdım .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu noktaya -artık yaşayamayacağım ve ölmekten de korktuğum için kendi canıma kıymamak adına kendi kendimi kandırma noktasına- böyle bir durumdayken geldim. Ruhsal durumum kendisini bana şu şekilde açığa vuruyordu: Hayatım, birisinin bana yaptığı aptalca ve sinir bozucu bir şaka. Beni var eden 'birisinin' varlığını kabul etmiyor olsam da bu açığa vuruş -birisinin beni bu dünyaya koyarak bana kötü ve aptalca bir şaka yapmış oluşu- bana tam da en doğal gelen irade şekliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elimde olmadan bana öyle geliyordu ki, son otuz yıl kırk yıl boyunca nasıl yaşadığımı seyrederek eğlenen birisi vardı: Nasıl öğrendiğimi, geliştiğimi, beden ve zihin olarak olgunlaştığımı ve bu olgunluğa erişmiş zihinsel güçlerimle hayatın zirvesine nasıl ulaştığımı, bu zirveden bakınca her şeyin nasıl ayaklarımın altında uzandığını, zirvede aptalların aptalı olarak nasıl dikilip durduğumu ve hayatta (yaşamaya değer) hiçbir şeyin olmayışını, bundan önce olmamış oluşunu, bundan sonra da olmayacak oluşunu apaçık bir şekilde nasıl gördüğümü seyreden ve eğlenen birisi. Evet, o birisi bu işten zevk alıyordu ...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak o 'birisi' varsa da yoksa da ben kendimi hiç daha iyi hissetmiyordum. Ne tek tek yaptıklarıma, ne de hayatımın bütününe hiçbir mantıklı anlam veremiyordum. Beni şaşırtan tek şey bu gerçeği en başında anlamayış oluşumdu -bu herkesçe ne zamandır bilinen bir şeydi-o Bugün ya da yarın hastalık ya da ölüm, sevdiklerime ya da bana uğrayacak (ki bu çoktan olmuştu) ve bizlerden geriye leş kokusundan ve kurtlardan başka bir şey kalmayacaktı. Er ya da geç yaptığım işler, her neyseler, unutulacak ve ben var olmuyor olacağım. O halde daha fazla çabalamak niye? ... İnsan bu gerçeği nasıl olur da göremez? Nasıl yaşamaya devam eder? Şaşırtıcı olan işte budur! İnsan ancak hayattan sarhoş olmuşsa yaşamaya devam edebilir; kişinin ayılır ayılmaz her şeyin basit bir aldatmaca ve de aptalca bir aldatmacadan ibaret olduğunu görmemesi imkansız! İşte aynen böyle: bunda ne eğlendirici ne de nükteli bir yan var, bu sadece zalimce ve aptalca.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;p align="justify"&gt;Bir düzlükte karşısına öfkeli bir hayvan çıkan bir yolcuya dair nicedir anlatılan bir Doğu meseli vardır. Hayvandan kaçan adam kurumuş bir kuyunun içine girer, ama aşağı baktığında kuyunun dibinde ağzını açmış kendisini yutmaya hazırlanan bir ejderha görür. Talihsiz adam öfkeli hayvan tarafından öldürülmekten korkusuyla ne kuyudan dışarı çıkabildiği, ne de ejderha tarafından yenilmekten korkusu nedeniyle kuyunun dibine inebildiğinden, kuyunun içindeki bir çatlaktaki bir dalı yakalar ve ona tutunur. Ellerinde gitgide güç kalmamakta, o da az sonra kendisini yukarıda ve aşağıda bekleyen ölüme boyun eğmek zorunda kalacağını düşünmekte, ama gene de dala sıkı sıkıya tutunmaya devam etmektedir. Derken iki fare görür. Bir siyah bir de beyaz fare. Fareler sürekli onun tutunduğu dalın üzerinde gezinmekte ve dalı kemirmektedirler. Az sonra dal kopacak ve adam da ejderhanın ağzının içine düşecektir. Yolcu bunu görür ve ölümden kurtuluş olmadığım anlar. Dala tutunmaya devam etmekte, ama aynı zamanda etrafına da bakınmaktadır. Dalın yapraklarında birkaç damla bal görür. Bal damlalarına diliyle uzanır ve onları yalamaya başlar. Ben de aynı şekilde hayatın dalına tutunmuştum, biliyordum ki ölüm ejderhası beni bekliyordu, ondan kaçış yoktu ve o beni paramparça edecekti. Böylesi bir işkencenin içine neden düştüğümü anlayamıyordum. Beni bir zamanlar avutan o balı yalamaya çalışıyordum, ama o bal bana artık bir tat vermiyordu ve o siyah-beyaz, gece-gündüz fareleri benim tutunduğum dalı kemirmeye devam ediyorlardı. Ejderhayı apaçık bir şekilde görebiliyordum ve baldan da artık bir tat alamaz olmuştum. Sadece, kendisinden kaçış olmayan o ejderhayı ve de fareleri görüyor, onlara odaklanmış olan bakışlarımı bir başka yana çeviremiyordum. Ve bu bir mesel de değil, herkesçe anlaşılabilecek, o çürütülemeyecek hakikatin ta kendisidir .&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;/blockquote&gt;Daha önceleri ejderha dehşetimi yatıştıran, hayata dair mutluluklar aldatmacası artık beni kandıramıyordu. "Hayatın anlamını anlayamazsın, o yüzden düşünme, sadece yaşamaya bak!" Bu sözü ne kadar çok işitmiş olursam olayım, artık yaşamaya bakamıyorum; zaten gereğinden fazla bir süre öyle yaptım. Artık gece ve gündüzün boyuna yer değiştirip bana ölümü getirişleri karşısında gözlerimi kapayamıyorum. Tek gördüğüm bu, çünkü tek gerçek bu. Geri kalan ne varsa yalan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlerimi o acımasız gerçekten, diğer şeylerin yapabildiğinden daha uzun bir süre başka yöne çevirmemi sağlayan o iki damla baldan, aileme ve yazmaya olan düşkünlüğümden de bir tat alamıyordum artık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;'Ailem ... " dedim kendime. Ama ailem, yani karım ve çocuklarım da sadece birer insan. Ben nasıl geldiysem bu dünyaya, onlar da öyle geldiler; onlar da ya bir yalanın içinde yaşamaya devam edecekler ya da korkunç gerçeği görmek zorunda kalacaklar. Niçin yaşamaları gerekiyor ki? Neden onları sevmem, korumam, yetiştirmem ve de onlara göz kulak olmam gerekiyor ki? Onlar da benim hissettiğim çaresizlikle yüz yüze gelsinler ya da aptal olsunlar diye mi? Onları seviyorsam eğer, onlardan hakikati saklayamam. Bilginin her bir basamağı onları hakikate kılavuzlar. Hakikat ise ölümün kendisidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ya sanat?" Kazandığım başarıların ve aldığım övgülerin etkisiyle sanatın yaklaşan ölüme -eserlerimi ve eserlerimle ilgili hatıralar dahil, her şeyi yok eden o ölüme- rağmen icra edilebilecek bir şey olduğuna kendimi uzunca bir süre inandırmıştım. Ama çok geçmeden bunun da bir aldatmacadan ibaret olduğunu anladım. Sanatın hayatın süsü, albenisi olduğu gerçeği benim için . apaçıktı. Ancak hayat benim için cazibesini yitirmişken, benim eserlerim başka insanları nasıl cezbedecekti? Kendi hayatımı yaşıyor olmadıkça, başka bir hayatın dalgaları beni taşıyor oldukça hayatın bir anlamı olduğuna inandıkça, ama bu anlamı tanımlayamadıkça- hayatın, sanatın her türündeki yansımaları bana zevk veriyordu; hayata sanatın aynasından bakmak zevkli bir uğraştı. Ne var ki, hayatın anlamını aramaya başlayıp da kendi hayatımı yaşama zorunluluğunu hissetmeye başlayınca, o ayna benim için gereksiz, lüzumsuz, saçma ve acı veren bir şey oldu. Artık aynada gördüklerimle kendimi avutamıyordum, çünkü aynada durumumun aptalca ve ümitsiz olduğunu görüyordum. Ruhumun derinliklerinde hayatımın bir anlamı olduğuna inandığım vakitler, gördüğüm manzaranın keyfini pekala çıkarabiliyordum. O zamanlar. hayatın - gülünç, acıklı, dokunaklı, güzel ve korkunç - ışık oyunları . beni eğlendirebiliyordu. Ejderhayı ve tutunduğum dalı kemiren fareleri gördüğümde ise artık hiçbir baldan tat alamaz oluyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepsi bu kadarla da kalmıyordu. Şayet basitçe, hayatın hiçbir anlamı olmadığını düşünüyor olsaydım, bunun benim kaderim olduğunu bilerek bu duruma sessizce katlanırdım. Ancak durumum beni hiç tatmin etmiyordu. Çıkışı olmayan bir ormanda yaşayan birisi gibi olsaydım, hayatımı sürdürmeye devam edebilirdim. Ama ben ormanda yolunu kaybeden ve yolunu kaybettiği için de dehşete kapılan ve yolunu bulmak umuduyla oraya buraya koşuşturan birisi gibiydim; attığı her adımda kafasının daha da karıştığının farkında olan, ama elinden oradan oraya koşuşturmaktan başka bir şey de gelmeyen birisi gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu, gerçekten korkunç bir durumdu. Yaşadığım dehşetten kurtulmak için ölmeyi istiyordum. Beni bekleyen son karşısında dehşete kapılmıştım. Hatta o sonun dehşetinin o an içinde bulunduğum durumdan çok daha berbat bir şey olduğunu da biliyor, ama gene de o sonu sabırla bekleyemiyordum. Her halükarda kalbimdeki damarlardan birinin iflas edeceği, ya da içimde bir şeylerin patlayıp her şeyin sona ereceği yolundaki savımı ne kadar inandırıcı bulsam da, o sonu sabırla bekleyemiyordum. Karanlığın dehşeti öylesine büyüktü ki, kendimi bu dehşetten ilmik ya da kurşunla bir an önce kurtarmak istiyordum; beni en güçlü şekilde intihara doğru sürükleyen şey işte bu histi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lev Nikolayeviç Tolstoy/İtiraflarım IV... &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://yitikmavi.blogspot.com/2009/06/tolstoy-itiraflarm-iv.html</link><author>noreply@blogger.com (Yitikmavi)</author><thr:total>1</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-3848706266270423600.post-7779317378850166803</guid><pubDate>Fri, 19 Jun 2009 10:00:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-06-19T13:03:45.934+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Lev Nikolayeviç Tolstoy</category><title>Tolstoy İtiraflarım VI...</title><description>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Hayata ilişkin sorularıma cevap arayışlarımda ormanda kaybolmuş bir adamın hissedebileceklerini hissettim. Adam orman içinde bir açıklığa varır, bir ağaca tırmanır ve göz alabildiğine bir mesafeyi tarar, ama evinin baktığı yerlerde olmadığını ve olamayacağını görür. Sonra tekrar karanlık ormanın içine girer ve karanlığı görür, ama evi orada da değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben de o adam gibi, insan bilgisinden oluşan o ormanda, bana apaçık ufuklar gösteren, ama bu ufukları evimin olmadığı bir yönde gösteren matematiksel ve deneysel bilimin pırıltıları arasında dolaştım. Soyut bilimlerin derinlere gittikçe adamakıllı içine battığım karanlıkların içinde de dolaştım ve en sonunda burada da bir çıkış olmadığına ve olamayacağına ikna oldum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şunu anladım ki, kendimi bilginin parlak alanına teslim ederek sadece dikkatimi sorudan başka bir yere kaydırıyordum. Önümde açılan ufuklar ne kadar cezbedici bir açıklıkta olsalar da, o bahsettiğim bilimlerin sonsuz enginliğine dalmak ne kadar cazip olsa da şunu çoktan anlamıştım ki, bu bilimler ne kadar kesin olurlarsa benim ihtiyacımı karşılamaktan ve soruma yanıt vermekten o denli uzak oluyorlardı .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi kendime şöyle dedim: "Bilimin ısrarla keşfetmeye çalıştığı şeyin ne olduğunu biliyorum, ama bilimin izlediği yolda hayatın anlamına ilişkin soruya yanıt yok." Soyut alanla ilgili olarak da şunu anlamıştım: Bilimin doğrudan amacının benim soruma cevap vermek olmasına rağmen ya da cevap vermek olduğu için ortada benim kendimin çoktan verdiği cevaptan başkası yoktu: "Hayatımın anlamı nedir?" "Böyle bir anlam yoktur." ya da ''Yaşamamdan ne çıkacak?" "Hiçbir şey" ya da "Var olan her şey niçin var ve ben niçin varım?" "Çünkü var."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan bilgisinin bu bir alanını araştırırken araştırmadığım konular hakkında sayısız kesin yanıtlar aldım: Yıldızların kimyasal bileşenleri hakkında, güneşin Herkül takımyıldızına doğru olan hareketi hakkında, türlerin ve insanın ortaya çıkışı hakkında ve de eterin ölçülemeyen sonsuz derecede küçük parçacıkları hakkında. Ancak bu bilgi alanında "Hayatımın anlamı nedir?" sorusuna alabildiğim tek yanıt şuydu: "Sen 'hayatım' dediğin şeysin, sen parçacıkların rastlantı sonucu bir araya gelmesinden oluşan geçici bir şeysin. Bu parçacıkların karşılıklı etkileşimleri ve değişimleri sende 'hayatım' dediğin şeyi oluşturmaktadır. Parçacıklar bir süre daha bir arada kalacak, sonra bunlar arasındaki etkileşim duracak ve senin 'hayat' dediğin şeyin de, sorularının da bir sonu gelmiş olacak. Sen rastlantısal olarak bir şeyin küçük bir parçasısın. O küçük parça mayalanmakta. Küçük parça bu mayalanmaya 'hayat' adını veriyor. Parça bütünden kopacak, mayalanma ve de bütün sorular son bulacak." Bilimin aydınlık alanı bu şekilde yanıt veriyor. İlkelerine sıkı sıkıya bağlı kaldığı müddetçe de başka türlü yanıt vermesi mümkün değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kişi böyle bir yanıtın yanıt olmadığını görebilir. Ben hayatımın anlamını bilmek istiyorum, ama benim hayatımın sonsuzluğun bir parçası olması ona bir anlam vermek şöyle dursun, mümkün olan her türlü anlamı da ortadan kaldırıyor. Deneysel, kesin bilimin hayatın anlamının gelişimde ve gelişimle olan işbirliğinde yattığını söyleyerek soyut bilimle yaptığı belli belirsiz uzlaşı da kesinlik ifade etmemesi ve belirsiz oluşu yüzünden bir yanıt olarak düşünülemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilimin öbür alanı - soyut alan - kendi ilkelerine sıkıca bağlı kaldığı sürece hep aynı şekilde aynı yanıtı veriyor, daima aynı yanıtı vermekte ve tarih boyunca da aynı yanıtı verdi: "Evren sonsuz bir şeydir Ve akıl almaz bir 'bütünün' akıl almaz bir parçasıdır." Tekrardan, soyut ve deneysel bilimler arasındaki hukuk, siyaset ve tarih gibi yarı-bilimlerin safrasını (atılacak ağırlığını) tedarik eden bütün o uzlaşıları tartışmanın dışında bırakıyorum. Bu yarı-bilimlerde gelişim ve ilerleme kavramları gene hatalı bir şekilde ortaya konmaktadır, şu farkla ki, öncekinde var olan her şeyin gelişimi ele alınırken, şimdi insanlığın var oluşunun gelişimi ele alınmaktadır. Hata öncekinde olduğu gibi gene vardır: Sonsuzluk içerisinde gelişimin ve ilerlemenin hiçbir amacı ya da doğrultusu olamaz. Benim sorduğum soru dikkate alındığında ortada verilmiş hiçbir cevap yoktur .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçek soyut bilimde, yani filozofun asıl soruyu hep gözünün önünde bulundurduğu gerçek felsefede - Schopenhauer'un "Profesörlere özgü felsefe" diye adlandırdığı, var olan bütün olguları yeni felsefi kategoriler içerisinde sınıflandırmaya ve bu olgulara yeni adlar vermeye yarayan felsefede değil - verilen yanıt hep aynıdır; bu, Sokrat'ın, Schopenhauer'un, Süleyman'ın ve Buda'nın verdikleri yanıttır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Hayattan uzaklaştığımız ölçüde hakikate yaklaşırız." diyordu Sokrat ölüme hazırlanırken. "Biz, hakikate aşık olanlar, hayatta ne için çabalarız? Kendimizi bedenden ve onun yol açtığı bütün kötülüklerden kurtarmak için! O halde ölüm bize geldiğinde nasıl mutlu olmayalım?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bilge kişi bütün hayatı boyunca ölümü arar durur. Bu yüzden de ölüm ona korkunç gelmez."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Schopenhauer da şöyle der:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Evreni oluşturan en derindeki özün 'irade' olduğunu ve evrendeki bütün olguların - doğanın belirsiz güçlerinin bilinçsizce işleyişinden tutun da insanoğlunun tamamen bilinçli eylemlerine kadar - bu iradenin sadece somut karşılığı olduğunu kabu1 ettiğimizde, şu sonuca varmamız kaçınılmazdır. O iradenin kendi isteğiyle var oluşu terk etmesi ve kendi kendisini ortadan kaldırmasıyla birlikte bütün o olgular, evrenin içinde var olduğu o nesnelliğin bütün aşamalarında amaçsızca ve dur durak demeden gerçekleştirilen o aralıksız çaba ve uğraş da ortadan kalkar; arkadan gelen yaşam biçimlerinin çeşitliliği, bu biçimlerle birlikte iradenin bütün göstergeleri, en evrensel biçimleri, uzay ve zaman ve nihayetinde de iradenin en temel biçimleri olan özne ve nesne de ortadan kalkacaktır. İrade olmaksızın hiçbir kavram ve evren var olamaz. Gözlerimizin önünde kesinlikle hiçbir şey kalmaz. Ancak bu yok oluşa doğru gidişe, doğamıza karşı koyan gene sadece o aynı yaşama isteğidir. Wille zum Leben. Bu, bizi ve evreni var eden şeydir. Yok oluştan bu denli korkmamız, ya da bir başka deyişle yaşamak için bu kadar büyük bir istek duymamız şu anlama gelir: Bizler bu yaşama arzumuz dışında hiçbir şeyiz ve ondan başka bir şey de tanımayız. Böyle olunca iradenin tamamen yok oluşundan geriye kalan, bizler bu iradeyle dopdolu olduğumuz için, tabii ki hiçbir şeydir. Ama öte yandan, içindeki bu irade dönüşerek kendi kendisinden vazgeçenler için de bu bizim öylesine gerçek olan evrenimiz sahip olduğu bütün o güneşleri ve samanyoluna rağmen&lt;br /&gt;hiçbir şeydir."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Hiçliğin hiçliği" der Süleyman -"hiçliğin hiçliği - her şey bir hiçtir. İnsanın güneşin altında bütün o yapıp ettiklerinden karı ne? Bir nesil yok olur gider, yerine bir başka nesil gelir. Ancak yeryüzü sonsuza dek var olmaya devam eder, geçmişte ne varsa gelecekte de olacak olan odur; bugün yapılanlar gelecekte de yapılacaktır ve güneşin altında yeni bir şey yoktur. Bakın işte bu yeni, denilebilecek bir şey var mıdır? Eski zamanlar geçip gitti. Bu bizden önceydi. Şimdi eskiye dair hiçbir anı kalmadı. Ne de bizden sonrakilerden geriye bir hatıra kalacak. Bendeniz vaiz, Kudüs'te İsrail'e kraldım. Kendimi gökyüzünün altında yapılan her şeyi bilgelikle araştırmaya adamıştım. Tanrı bu çileli görevi yerine getirmesi için insanoğluna vermişti. Güneşin altında yapılan bütün işleri gördüm, her şeyin boş olduğunu ve ruha sıkıntı verdiğini görmeyeyim mi ... Kendi yüreğimle konuştum, ona şöyle dedim: Bak işte, toplumda çok önemli bir konuma geldim, bütün Kudüs'te gelmiş geçmiş en büyük bilgeliğe eriştim. Evet yüreğimde bilgeliğe ve bilgiye dair engin bir tecrübe var. Yüreğimi bilgeliği bilmeye adadım, deliliği ve budalalığı bilmeye. Bunun da ruhuma sıkıntı verdiğini gördüm. Büyük bilgelikte büyük keder olur ve bilgisini artıran kederini de artırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kalbimden şöyle diyordum: Git şimdi, seni mutlulukla sınayacağım, eğlenmene bak. Ve de ne göreyim, bu da boş değil miymiş. Kahkaha için şöyle dedim: Bu delice bir şey. Ve mutluluk için: O ne ki? Bedenimi şarapla keyiflendirmenin yollarını yüreğimde aradım ve kalbimin kılavuzu bilgelik olduğu zamanlarda da budalalığa tutunmanın yollarını, ta ki insanoğlu için neyin iyi olduğunu, göğün altında yaşadığı günler boyunca ne yapması gerektiğini anlayana kadar .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendim için büyük eserler yaptırdım; kendime evler inşa ettirdim, üzüm bağları diktirdim, meyve bahçeleri yaptırdım ve her türden meyve ağacı diktirdim, gölcükler inşa ettirdim Ve o gölcüklerle ağaçların yetiştiği ormanı sulattım; kendime erkek ve kadın hizmetkarlar edindim, kendi evimde doğan hizmetkarlarım oldu, ayrıca Kudüs'te gözümün gördüğü bütün sürülerden daha büyük bir sürüye sahip oldum; kendim için gümüş, altın ve başka krallar ile eyaletlerden özel hazineler toplattım; erkek ve kadın şarkıcılar getirttim ve insanoğlunun tadabileceği bütün zevkleri, müzikli eğlenceleri, hepsini tattım. Muhteşemdim ve Kudüs'te gözümün gördüğü bütün herkesten daha zengindim. Ayrıca bilgeliğim de beni terk etmemişti. Gözlerimin görüp arzuladığı hiçbir şeyden kendimi yoksun bırakmıyordum. Gönlümden hiçbir mutluluğu esirgemiyordum ... Sonra ellerimin yapmış olduğu bütün o işlere baktım, emek harcayarak meydana getirdiğim eserlere, bir de ne göreyim, yaptığım her iş boştu ve ruhuma sıkıntı veriyordu. Yeryüzünde onlardan elde edeceğim bir kazanç yoktu. Ve dönüp bilgeliğe, deliliğe ve budalalığa baktım. Bunun herkesin başına gelebileceğini anladım. Sonra kalbimden şöyle dedim: Bu, aptalların başına geldiği gibi benim de başıma geldi, o halde ben neden herkesten daha bilge olayım ki? Sonra kalbimden dedim ki, bunun da bir anlamı yok. çünkü bilgeler aptallardan sonsuza kadar daha fazla hatırlanacaklar diye bir şey yok; gelecek günlerde olacak ne varsa hepsinin de unutulacaklarını görebiliyordum. Ya bilge adam nasıl can verir? Aptal adam nasıl can verirse öyle. Bu yüzden yaşamaktan nefret etmeye başladım. çünkü yeryüzünde yapılan bütün o işler bana çok büyük bir acı veriyordu. çünkü her iş boştu ve ruha sıkıntı veriyordu. Evet, yeryüzünde yaptığım bütün o işlerden nefret ediyordum. çünkü her şeyi benden sonra gelecek olanlara bırakmak zorunda olduğumu görebiliyordum. İnsanın güneşin altında o kadar çabalaması sonucunda, onca emeğinin karşısında eline ne geçiyordu? Her günü. keder, her işi üzüntüydü. Evet, geceleyin bile kalbi huzur bulmuyordu. Bunun da bir anlamı yoktu. İnsanoğluna çalıştığıyla yeme, içme ve ruhunu neşelendirme güvencesi bağışlanmamıştır ... Her şey herkese aynı yollardan gelir. Erdemli olan ve ruhunda kötülük besleyen, iyi ya da kötü, temiz ya da pis, fedakarlık yapan ya da yapmayan herkes için aynı durum söz konusudur; iyi neyse günahkar da odur, küfreden neyse küfretmekten korkan da odur. Yeryüzünde yapılan her şeyde bu kötülük -yani herkes için aynı şeyin söz konusu olması- vardır. Evet, ayrıca insanoğlunun kalbi de kötülük doludur ve yaşarken kalbinde de delilik vardır. Sonra da ölür gider. Yaşayanlar arasında olan için umut vardır. Çünkü canlı bir köpek ölü bir aslandan daha iyidir. Çünkü yaşayanlar öleceklerini bilirler, ama ölüler hiçbir şey bilemezler, onlar artık ödül de alamazlar. çünkü hatıraları unutulmuştur; sevgileri, nefretleri, kıskançlıkları da artık yoktur. Ne de sonsuza kadar, yeryüzünde yapılan bir işten pay alabilirler."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Süleyman ya da bu sözleri her kim yazdıysa işte böyle söylüyordu .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hint bilgeliği de Şöyle der:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendisinden hastalık, yaşlılık ve ölümle ilgili tüm gerçeklerin gizlendiği Sakya Muni adındaki genç ve mutlu bir mihrace arabasıyla gezintiye çıktı" ve dişsiz, ağzından salyalar akan, korkunç görünüşlü, yaşlı bir adam gördü. Kendisinden o yaşa kadar yaşlılıkla ilgili her şey gizlenmiş olan mihrace şaşırdı ve sürücüsüne o adamın kim olduğunu ve öyle perişan ve iğrenç bir duruma nasıl geldiğini sordu. Bunun bütün insanların kaderi olduğunu ve aynı sonun kaçınılmaz bir şekilde kendisini de beklediğini öğrendiğinde genç mihrace gezintiye daha fazla devam edemedi ve saraya geri dönmek için emir verdi. Bu hakikat üzerine düşünmek istiyordu. Kendisini bir odaya kapattı ve düşünmeye başladı. Büyük olasılıkla kendisini teselli etmenin bir yolunu buldu Ve arkasından kendisini neşeli ve mutlu hissederek tekrar gezintiye çıktı. Bu sefer hasta bir adam gördü. Gördüğü adam bir deri bir kemik kalmış, beti benzi atmış, sürekli titreyen ve gözleri bulanık biriydi. Kendisinden hastalıkla ilgili gerçekler gizlenmiş olan mihrace durup bunun ne olduğunu sordu. Bunun hastalık olduğunu, herkesin başına gelebileceğini, sağlıklı ve mutlu bir mihrace olan kendisinin de ertesi gün hastalanabileceğini öğrendiğinde de gene neşesi kaçtı Ve saraya geri dönmek için tekrar emir verdi. Tekrar bir teselli aradı Ve aradığı teselliyi büyük olasılıkla buldu ki hoşça vakit geçirmek için üçüncü kez gezintiye çıktı. Ancak bu üçüncü seferde başka bir manzarayla karşılaştı. İnsanlar bir şey taşıyorlardı. "O nedir?" "Ölü bir adam." "Ölü bir adam ne demek? Ölü ne demek?" diye sordu mihrace. Ona ölmenin o adam gibi olmak demek olduğu anlatıldı. Mihrace cenazeye yaklaştı, üstünü açtı ve baktı. "Ona şimdi ne olacak?" diye sordu. Ona cenazenin toprağa gömüleceği söylendi. "Niçin?" "Çünkü bir daha hayata dönemeyeceği muhakkak, sadece kokacak ve kurtlanacak." "Bu da tüm insanların kaderi mi? Aynı şey benim de başıma gelecek mi? Beni de gömecekler mi? Ben de kokacak mıyım? Beni de kurtlar yiyecek mi?" "Evet." "Saraya! Bir daha eğlenmek için gezintiye çıkmayacağım, bir daha asla bu maksatla saraydan dışarı çıkmayacağım!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve Sakya Muni hayattan hiçbir teselli bulamadı ve hayatın kötülüklerin başı olduğuna karar verdi. Ruhunun bütün gücünü kendisini ve başkalarını bu hayattan kurtarmaya adadı. Öyle ki, ölümden sonra bile artık yeni bir hayat olmayacak, böyle bir hayat daha kök salmadan yok edilecekti.İşte Hint bilgeliği böyle söylüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan bilgeliğinin var oluşa ilişkin verdiği doğrudan yanıtlar işte bunlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Tendeki hayat büyük bir kötülük ve yalandan ibarettir. Bu yüzden bu hayatın ortadan kaldırılması bir nimettir ve bizim arzu etmemiz gereken bir şeydir." der Sokrat.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Hayat olmaması gereken şeydir - bir kötülük; ve de hiçliğe giden geçit, hayatta iyi olan tek şeydir." der Schopenhauer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yeryüzünde ne varsa -budalalık ve bilgelik, zenginlik ve fakirlik, mutluluk ve keder- anlamsızdır ve boştur. İnsan yok olur ve kendisinden geriye bir şey kalmaz. Ve bunun bir mantığı yoktur." der Süleyman.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"İnsanın, acı çekmenin, güçten düşmenin, yaşlılığın ve ölümün kaçınılmazlığının bilincinde olarak yaşaması mümkün değildir. Kendimizi hayattan kurtarmalıyız, olası her türlü hayattan." der Buda .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu güçlü beyinlerin söyledikleri milyonlarca ama milyonlarca insan tarafından da düşünüldü ve dile getirildi. Bunlan ben de düşündüm ve hissettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylelikle bilimler arasında yaptığım gezinti beni ümitsizlikten kurtarmak şöyle dursun, var olan ümitsizliğimi daha da güçlendirmişti. Bilginin bir türü var oluş sorusuna bir cevap getirmiyordu; öbür türü ise soruya verdiği dğrudan yanıtla benim varmış olduğum sonucun bir hatanın ya da hastalıklı bir kafanın meyvesi olmadığını, tam tersine benim doğru düşünmüş olduğumu ve düşüncelerimin insan aklının en güçlülerinin varmış oldukları sonuçlarla çakıştığını göstererek içinde bulunduğum çaresizliği onaylamış oluyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın kendisini aldatmasının bir faydası yok. Her şey boş! Mutlu kişi henüz doğmamış olandır. Hayattansa ölüm daha iyidir ve insan kendisini bu hayattan kurtarmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lev Nikolayeviç Tolstoy/İtiraflarım VI... &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://yitikmavi.blogspot.com/2009/06/tolstoyitiraflarm-vi.html</link><author>noreply@blogger.com (Yitikmavi)</author><thr:total>1</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-3848706266270423600.post-8765602929838864623</guid><pubDate>Fri, 19 Jun 2009 09:55:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-06-19T13:04:08.152+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Lev Nikolayeviç Tolstoy</category><title>Tolstoy İtiraflarım VII...</title><description>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Bilimde bir açıklama bulamadığım için o açıklamayı etrafımdaki insanlar arasında bulmak umuduyla hayatın içinde aramaya başladım. Böylelikle etrafımdaki -benim gibi- insanların nasıl yaşadıklarını, beni ümitsizliğe sürükleyen soruya karşı tutumlarının ne olduğunu gözlemlemeye başladım .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğitim düzeyi ve yaşam biçimi olarak benimle aynı konumda olan insanlar arasında bu1duklarım şöyleydi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şunu keşfettim ki benim muhitimdeki insanlar için içinde bulunduğum korkunç durumdan kurtulmanın dört yolu vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yollardan ilki cehaletti. Bu, yaşamın kötülük ve saçmalıktan ibaret olduğunu bilmemek ve anlamamaktan oluşuyor. Bu tür insanlar -çoğunlukla kadınlar ya da çok genç ve kalın kafalı insanlar Schopenhauer'in, Süleyman'ın ve Buda'nın karşı karşıya kaldıkları var oluş sorununun ne olduğunu henüz anlamamışlardır. Onlar kendilerini bekleyen ejderhayı ve asılı oldukları çalıyı kemiren fareleri görmemekte ve bal damlalarını yalamaktadırlar. Ancak o bal damlalarını yalnızca bir süre yalarlar; bir şey dikkatlerini ejderhaya ve farelere çekecek ve bal yalamaları son bulacaktır. Onlardan öğrenebileceğim hiçbir şey yoktu. İnsan iyi bildiği bir şeyi asla unutmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci çıkış yolu Epikürcülüktü. Bu, yaşamın çaresizliği bilindiği halde insanın sahip olduğu olanaklardan en iyi şekilde yararlanarak ejderhaya ve farelere gözünü kapaması ve balı en iyi şekilde yalaması demektir, özellikle de uzanabileceği yerde bal çoksa. Süleyman bu çıkış yolunu şöyle ifade eder: "Sonra mutluluğu övdüm, çünkü insanoğlunun yeryüzünde yapabileceği en iyi şey yemek, içmek ve mutlu olmaktır. Ve bunlar ona yaşadığı günler boyunca eşlik etmelidir, Tanrının yeryüzünde ona verdiği yaşamı boyunca."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bu yüzden ekmeğinizi mutlulukla yeyin ve şarabınızı neşeli bir yürekle için... Sevgili karınızla fani hayatınızın bütün günlerini mutlu yaşayın çünkü bu, hayattan ve yeryüzündeki yapıp ettiklerinizden payınıza düşendir. Eliniz yapmak için hangi işi bulursa, onu var gücünüzle yapın, çünkü gidecek olduğunuz mezarda ne bir iş, ne bir araç, ne bilgi, ne de bilgelik vardır."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim çevremizdeki insanların çoğunluğu işte bu şekilde hayatı kendileri için yaşanılır kılmaktadır. Onların içinde bulundukları şartlar onlara sıkıntıdan çok refah getirmekte ve ahlaki yönden kalın kafalı oluşları da kendilerine üstün konumlarının rastlantısal olduğunu, herkesin Süleyman gibi bin tane karısının ve saraylarının olamayacağını, bin karısı olan her bir kişi için bir tane karısı olmayan bin kişi olduğunu, her bir saray için onu alınlarından terler damlayarak inşa etmek zorunda olan bin kişi olduğunu ve beni bugün Süleyman yapan talihin yarın Süleyman'ın kölesi yapabileceğini unutturabilmektedir. Bu insanların hayal güçlerinin kıtlığı onların Buda'yı sürekli huzursuz eden o şeyleri bugün ya da yarın, bütün zevkleri yok edecek olan hastalığın, yaşlılığın ve ölümün kaçınılmazlığını- unutabilmelerini sağlamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüz insanının çoğunluğunu ve yaşam biçimlerimizi bir düşünelim. Bu insanların bazılarının düşüncelerinin ve hayal güçlerinin darlığının pozitif düşünce dedikleri bir felsefe olduğunu söyleseler de bu, onları benim gözümde, o soruyu görmezden gelmek için balı yalayanların mertebesinden başka bir yere koymaz. Ben bu insanlar gibi davranamazdım, onların hayal güçlerinin kıtlığı bende olmadığı için böyle bir darlığı kendimde yapay olarak oluşturamazdım. Gözlerimi ejderhadan ve farelerden başka bir yana çeviremezdim, kaldı ki yaşama bağlı hiçbir kimse de bir kez onları gördükten sonra gözlerini başka bir yana çeviremezdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçüncü kaçış güç ve enerji yoluyladır. Bu, insanın hayatın kötü ve saçma olduğunu anlamasıyla birlikte onu yok etmesi demektir. Olağan dışı bir şekilde güçlü ve tutarlı olan insanlar böyle hareket ederler. Kendilerine aptalca bir şaka oynandığını, ölmenin yaşamaktan daha iyi olduğunu ve hiç var olmamanın en iyisi olduğunu anlayan bu insanlar gereği neyse onu yapar ve derhal bu aptal şakaya bir son verir. Bunun için yollar da vardır: Boynun etrafına geçirilen bir ip, su, kalbe saplanan bir bıçak ya da raylardan geçmekte olan bir tren. Bizim çevremizden bu şekilde hareket edenlerin sayısı gitgide artmakta ve bu insanlar bunu çoğunlukla zekalarının en kıvrak olduğu ve aklı zayıflatan bazı alışkanlıkların henüz edinilmediği, hayatlarının o en güzel döneminde yapmaktadırlar. En saygın kaçış yolunun bu olduğunu anladım ve bu yolu seçmek istedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dördüncü yol ise zayıfların yoluydu. Hakikati görmek ama yaşamdan bir şey çıkamayacağını önceden bile bile, gene de hayata sarılmaktı bu yol. Bu tür insanlar ölümün yaşamaktan daha iyi olduğunu bilirler, ama akılcı hareket edebilecek gücü - aldatmacaya bir an önce son verip kendilerini öldürme gücünü - kendilerinde bulamadıkları için bir şeyleri bekler gibi bir halleri vardır. Bu, zayıflara özgü bir kaçıştır, çünkü eğer neyin en iyi olduğunu biliyorsam ve de bu şeyin benim gücüm dahilinde olduğunu biliyorsam, o halde o en iyi olana neden teslim olmayayım?. Kendimin bu kategori içinde olduğunu anladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, benim sınıfımdaki insanlar bu yaman çelişkiyi dört yolla görmezden geliyorlardı. Dikkatimi ne kadar zorladıysam da bu dördünden başka bir yol göremedim. Yollardan biri yaşamın anlamsız, boş ve kötü olduğunu ve yaşamamanın daha iyi olduğunu anlamamaktı. Gözlerimi bir kez bu gerçeğe kapayamayacağımı anladığım zaman bu gerçeği bilmezlikten gelemezdim. İkinci yol geleceği düşünmeden hayatın nimetlerinden olduğu gibi yararlanmaya bakmaktı. Ben bunu yapamazdım. Sakya Muni gibi ben de yaşlılığın, acının ve ölümün var olduğunu bile bile gezintiye çıkamazdım. Hayal gücüm çok kuvvetliydi. Ne de talibin yaşamıma zevk katan anlık rastlantılarına sevinebilirdim. Üçüncü yol yaşamın kötü ve aptalca olduğunu anlayarak kendini öldürmek yoluyla var oluşa son vermekti Dördüncü yol ise Süleyman ve Schopenhauer gibi yaşamak yaşamın bize oynanan kötü bir şaka olduğunu bildiği halde yaşamaya; yıkanmaya, giyinmeye, yemek yemeye, konuşmaya ve hatta kitap yazmaya devam etmekti. Bu durum bana tiksindirici ve ıstırap verici geliyordu. Ama bu konumda kalmaya devam ettim .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi anlıyorum ki şayet kendimi öldürmediysem bu, fikirlerimin geçersiz olduğuna ilişkin belli belirsiz bir bilinçlilikten kaynaklanıyordu. Kendi düşünce zincirim ve bize hayatın anlamsızlığını kabul ettiren o bilgelerin düşünce zincirleri her ne kadar bana ikna edici ve şüphe götürmez gelseler de, içimde, varmış olduğum sonucun doğruluğuna ilişkin ufak da olsa bir şüphe kalmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şüphem şöyleydi: Ben, yani benim aklım, hayatın anlamsız olduğunu kabul etti. Eğer akıldan üstün bir şey yoksa (ki yok, olduğunu kimse kanıtlayamaz), bu durumda benim için yaşamın yaratıcısı akıldır. Akıl var olmamış olsaydı, benim için yaşam diye bir şey olmayacaktı. O halde yaşamın var edicisi akılken, akıl nasıl olur da yaşamı geri çevirebilir? Ya da başka bir şekilde söyleyecek olursak: yaşam olmasaydı, aklım olmayacaktı, bu yüzden akıl yaşamın oğludur. Yaşam her şeydir. Akıl onun meyvesidir, ne var ki akıl yaşamın kendisini reddetmektedir! Bu noktada bir şeylerin yanlış olduğunu hissettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Hayat," dedim kendime, "Anlamsız bir kötülükten ibaret, bu kesin. Ancak bugüne kadar yaşadım ve hala da yaşıyorum, bütün insanlık da bundan önce yaşadı ve bugün de yaşamaya devam ediyor. Bu nasıl oluyor? İnsanlık niçin var oldu, var olmamak mümkünken. Hayatın anlamsız ve kötü olduğunu anlayacak kadar akıllı bir tek ben ile Schopenhauer mu var?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamın anlamsızlığını ortaya koyacak şekilde akıl yürütmek hiç de zor değil. Bu en sıradan insanın bile aşina olduğu bir şey. Gene de bu sıradan insanlar bu zamana kadar yaşamlarını sürdürdüler ve hala da sürdürmekteler. Nasıl oluyor da bunların hepsi var oluşun akla yatkın bir şey olup olmadığına hiç kafa yormadan yaşayabiliyorlar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilgelerin bilgeliklerince doğrulanan bilgim bana şunu göstermiştir ki yeryüzündeki her şey - canlı ya da cansız - olabilecek en akıllıca bir şekilde yerleştirilmiş - bir tek, benim kendi konumum aptalca. Ve o aptallar - o muazzam insan kitleleri - canlı ya da cansız her şeyin yeryüzünde nasıl konumlandırıldığı hakkında en ufak bir fikre bile sahip değiller, ama yaşamaya devam ediyorlar ve sanıyorlar ki kendi yaşamları çok akıllıca konumlandırılmış!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aklıma birden şu geldi: "Ya hala bilmediğim bir şey varsa? Cehalet de aynısını yapar; cehalet de hep aynen benim dediklerimi der. Bir şeyi bilmediğinde bilmediği o şeyin aptalca olduğunu söyler. Gerçekten de öyle gözüküyor ki, sanki hayatlarının anlamını anlamış gibi -çünkü anlamadan yaşayamazlardı- yaşamış ve yaşamakta olan bir insanlık var. Ben de diyorum ki bütün bu var oluş anlamsız ve ben yaşayamam."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Hiçbir şey bizi intihar yoluyla var oluşu reddetmekten alıkoyamaz. Pekala o halde öldürün kendinizi, irdelemekten kurtulursunuz. Yaşamak sizi mutsuz ediyorsa öldürün kendinizi! Yaşıyorsunuz, ama yaşamın anlamını anlayamıyorsunuz - o halde anlamadığınızı söyleyerek ve yazarak vakit harcayacağınıza sona erdirin yaşamınızı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanların mutlu oldukları ve ne yaptıklarını bildikleri bir topluluğa girdiniz, şayet bunu sıkıcı ve itici buluyorsanız, gidin uzaklaşın!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de, intiharın şart olduğuna kani olup da intihar etme kararı almayan bizler, boyalı bir yosma karşısında eli ayağına dolaşır gibi aptallığından ortalığı telaşa veren, insanların en zayıfı, en tutarsızı, ya da daha açıkça söyleyecek olursak, en aptalı değil de neyiz? çünkü, ne kadar şüphe götürmez olursa olsun, bilgeliğimiz bize var oluşun anlamına ilişkin bilgiyi vermemiştir. Ancak yaşamlarını sürdüren bütün insanlık -milyonlarca insan- yaşamın anlamından şüpheye düşmemektedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de, yaşamın oluştuğu, hakkında hiçbir şey bilmediğim en eski zamanlardan beri insanlar benim görebildiğim yaşamın o anlamsızlığının farkında olarak yaşaya geldiler ve gene de yaşama bir takım anlamlar atfettiler. İnsanoğlu var olduğu ilk günden beri hayata bir anlam yükledi ve sürdükleri yaşam onlardan bana intikal etti. İçimde ve etrafımda olan her şey, cismani olan ya da olmayan her şey, onların hayat bilgisinin birer meyvesi. Benim tam da hayatı değerlendirmede ve mahkum etmede kullandığım düşünce araçlarının hepsi de benim tarafımdan değil, onlar tarafından icat edildi. Ben kendim bu dünyaya onların sayesinde geldim. Onların sayesinde öğrendim ve yetiştim. Demiri onlar çıkardılar, ormanları kesmeyi bize onlar öğrettiler, inekleri ve atları onlar evcilleştirdiler, tahıl ekmeyi ve birlikte yaşamayı bize onlar öğrettiler, yaşamımızı onlar düzenlediler ve bana konuşmayı ve yazmayı onlar öğrettiler. Ve onların bir ürünü olan, onlar tarafından yedirilen, içirilen. öğretilen ben, onların düşünceleri ve sözcükleriyle düşünerek bütün bunların saçmalık olduğunu savundum. "Yanlış olan bir şey var!" dedim kendime. "Bir yerlerde büyük bir hata yaptım." Ancak nerede hata yaptığımı anlamam çok zamanımı aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lev Nikolayeviç Tolstoy/İtiraflarım VII...&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;</description><link>http://yitikmavi.blogspot.com/2009/06/tolstoy-itiraflarm-vii.html</link><author>noreply@blogger.com (Yitikmavi)</author><thr:total>0</thr:total></item></channel></rss>