<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:blogger='http://schemas.google.com/blogger/2008' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd="http://schemas.google.com/g/2005" xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-2322327350887443314</id><updated>2024-09-15T18:45:12.575-07:00</updated><title type='text'>EhliBeyt</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://ehlibeyt1453.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2322327350887443314/posts/default?redirect=false'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ehlibeyt1453.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>kadir karaca</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11198472532505143620</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='https://img1.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>14</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>25</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2322327350887443314.post-8224594238313672124</id><published>2011-08-14T07:35:00.002-07:00</published><updated>2011-08-14T07:35:51.698-07:00</updated><title type='text'>PEYGAMBERİMİZİN SÜTANNEYE VERİLMESİ</title><content type='html'>Efendisine kavuşan kâinat artık şendi. &lt;br /&gt;
Beşeriyetin kalbine nur ve huzur sunacak zâtı sinesinde barındıran Arabistan`ın kalbi sevincinden âdetâ duracak gibiydi. &lt;br /&gt;
Kâinatın eşsiz hâdisesine sahne olan Mekke, âdetâ ulvi âlemlere uçmak istiyormuşçasına heyecanlı ve mesrûrdu.&lt;br /&gt;
Hazret-i Âmine huzurlu ve sürurlu idi. Nurtopu yavrusu tatlı  tebessümleriyle, kocasının vefât acısını bir nebze unutturduğu gibi,  istikbale ümit ile bakmasını da sağlayan tek tesellî idi. Bahtiyar  Âmine, şerefli yavrusunu ancak bir hafta kadar emzirebildi. Bundan sonra  Ebû Leheb`in cariyesi Süveybe Hâtun Kâinatın Efendisine sütanne oldu ve  onu günlerce emzirdi. 42&lt;br /&gt;
Süveybe Hâtun daha önce de Hazret-i  Hamza`yı emzirmişti. Böylece Resûl-i Kibriya Efendimizle muhterem amcası  arasında bir de süt kardeşliği bağının kurulmasına vasıta olmak gibi  bir bahtiyarlık ve şerefe erişmiş oluyordu.&lt;br /&gt;
Kendisine yapılan  iyiliklerin en küçüğünü dahi unutmayacak ve onu karşılıksız bırakmayacak  kadar büyük bir fazilet ve yüksek bir vefa duygusunun sahibi olan  Fahr-i Âlem Efendimiz, zâtına bir müddet süt annelik yaptığı için  Süveybe Hâtunu hayatı boyunca unutmadı. Onu sık sık ziyaret eder, her  gördüğünde kendisine bol ihsan, iltifat ve ikramda bulunurdu.&lt;br /&gt;
Evet,  vefâ, Fahr-i Âlem Efendimizin dünya yüzüne getirdiği güzel ahlâkın  temeli idi. Onun ter temiz, nezih hayatında vefâsızlığı ihsas eden en  ufak bir davranışa rastlanamaz. &lt;br /&gt;
Onun fazilet ve vefa duygusundan  ders alan muhterem zevceleri Hatice-i Kübrâ da evine sık sık gelip giden  Süveybe Hâtun`u hürriyetine kavuşturmak için bir ara satın almak  istediyse de, Ebû Leheb buna yanaşmadı. Ancak, Resûl-i Kibriya Efendimiz  Medine`ye hicretinden sonra, Ebû Leheb, Süveybe`yi kendiliğinden azad  etti.43&lt;br /&gt;
Ebû Leheb Peygamberimizin öz amcası idi. Sonraları Resûl-i  Ekrem`in risâletini tasdik ve ikrar etmediği gibi, hayatı boyunca da  putperestlikten vazgeçemeyerek karşısına en büyük bir düşman olarak  dikilmekten geri durmadı. Bu sebeple Allah`ın lânetine mâruz kaldı ve  cariyesi Süveybe Hâtunun bir tırnağı kadar değer kazanamadı. Hattâ,  Süveybe Hâtun sebebiyle âhirette bir nebze lûtfa mazhar olduğu  anlatılmıştır. Onu ölümünden sonra rüyâda görmüşlerdi. Cehennemin  şiddetli azabı içinde feryad edip duruyordu. Kendisine sordular:&lt;br /&gt;
&quot;Neden feryad ediyorsun? Neyin var?&quot;&lt;br /&gt;
Ebû Leheb, &lt;br /&gt;
&quot;Neyim olacak; susuzluk beni ateşten kavuruyor! Hayatımda hiçbir hayır  görmedim. Sadece bir tek hayır buldum: Muhammed`i emziren Süveybe`yi  âzâd ettiğim için bana da şuradan emip sulanmak imkânı bağışlandı&quot;  diyerek şehâdet parmağını gösterdi. 44&lt;br /&gt;
Hâdise gerçekten ibret  vericidir. Kâinatın Efendisine hayatı boyunca kötülük, eziyet ve hakaret  etmekten geri durmayan Ebû Leheb gibi azılı bir İslâm düşmanı, sadece  onu emziren Süveybe Hâtunu âzâd ettiği için böylesine İlâhî bir kerem ve  lütfa mazhar oluyor ve Cehennemde azabı bir nebze hafifliyordu. Demek  ki, sadece sevgili Peygamberinin zâtına değil, zâtına hizmet etmiş  olanlara yapılan iyilikleri de Cenâb-ı Hak lütuf ve keremiyle  karşılıksız bırakmıyordu. &lt;br /&gt;
Bunun yanında, dünyada Kâinatın  Efendisini kendilerine her hususta mutlak imam ve rehber kabul edip,  sünnet-i seniyyesine ittiba` etmekten şeref duyan gerçek mü`minlere  ebedî âlemde ne büyük ikram ve İlâhî ihsanların hazırlanmış olduğu  düşünülsün. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;Çocukları Sütanneye Verme Âdeti&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Mekke`nin havası sıcak ve sıkıntılı idi. Çocukların körpe vücudlarına  yaramazdı ve onların sıhhatli büyümelerine ve gürbüz yetişmelerine  elverişli değildi. Çölde ise hava güzel, su tatlı ve temiz, hayat  serbest, iklim ise mutedildi. Ayrıca çölde yaşayan bazı kabilelerin  dilleri de çok daha düzgün ve pürüzsüzdü. Asliyet ve tazeliğini  koruyordu. Ahlâkları da temizdi.&lt;br /&gt;
İşte buna binâen, o sırada Kureyş  eşrafı ve ileri gelenleri daha sıhhatli ve gürbüz yetişmeleri ve ayrıca  düzgün, aslına uygun Arapça öğrenip konuşabilmeleri için Mekke`nin  dışında çölde yaşayan kabile kadınlarına ücretle emzirmek üzere  çocuklarını teslim etmeyi bir âdet haline getirmişlerdi. Çocuk 2-3 sene,  bazen daha fazla sütannenin yanında kalırdı. &lt;br /&gt;
Bu sebeple de  yaylalarda yaşayan birçok kabile, bilhassa Sa`d bin Bekr kabilesi  kadınları senede birkaç sefer kafile halinde Mekke`ye inerler ve yeni  doğan çocukları emzirmek üzere yanlarına alıp tekrar yurtlarına  dönerlerdi.&lt;br /&gt;
Mekke civarındaki kabileler arasında Sa`d bin Bekr  kabilesi, bilhassa şerefte, cömertlikte, mertlik ve tevazuda ve Arapçayı  düzgün konuşmakta temâyüz etmiş ve ün kazanmış bir kabileydi. Bu  yüzden, Kureyş ileri gelenleri daha çok bu kabile kadınlarına  çocuklarını teslim etmek isterlerdi. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;Benî Bekr Kabilesi Kadınlarının Mekke`ye Gelişi&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Resûl-i Ekrem Efendimiz Süveybe Hâtun tarafından emziriliyordu. &lt;br /&gt;
O sırada Sa`doğulları yurdunda o âna kadar pek az görülmüş şiddetli  bir kuraklık hüküm sürüyordu. Kuraklığın netice verdiği kıtlık, kabile  halkını yoksul ve perişan bırakmıştı. Öyle ki, yiyecek birşeyler bulmada  bile zorluk çekiyorlardı. Develeri, koyunları zayıflamış ve sütleri  kesilmişti. &lt;br /&gt;
Bu şiddetli kıtlık ve kuraklık yılında da Benî Bekr  kadınları, emzirecek çocuk bulmak ve bu suretle bir nebze geçimlerini  temin etmek maksadıyla Mekke`ye oldukça kalabalık bir kafile halinde  geldiler.&lt;br /&gt;
Gelen kadınların biri müstesnâ hepsi kendilerine münasib  birer çocuk buldular. Gariptir ki, hiçbiri yetim oluşundan dolayı  Sevgili Peygamberimizi almaya yanaşmadı. Çünkü, pek fazla bir ücret ve  yardıma kavuşmayacaklarını düşünüyorlardı.&lt;br /&gt;
Mekke`ye geç giren  sadece bir kadın vardı: iffeti, temizliği, hilim ve hayâsı, yüksek ahlâk  ve fazileti ile kabilesi arasında tanınmış bir kadın. Kocasıyla  nöbetleşe yaşlı ve zaif merkeplerine bindiklerinden kafileden geride  kalmıştı. Mekke`ye girdiğinde, yeni doğmuş Kureyş çocukları, biri  müstesnâ, diğerleri önde giden Bekroğulları kadınları tarafından  kapışılmıştı. Ve o, Mutlak Kudret Sahibinin kader ve hikmetiyle,  emzirmek üzere kimseyi bulamadı. &lt;br /&gt;
Kocası Hâris de üzgündü.  Arkadaşlarının hepsi varlıklı âilelerin çocuklarını aralarında  paylaşmışlardı. Sadece işin zahirî bir sebebi olan gecikmek yüzünden eli  boş kalan bir kendisi vardı. Solgun ve üzgün bir çehre içine gömülü bu  iffetli kadın, İlâhî kaderin kendisi için çizmiş olduğu nezih programdan  habersiz, Mekke sokaklarında münasib bir çocuk bulamamanın sıkıntısı  içinde çaresiz dolaşıyordu.&lt;br /&gt;
Bir ara görünüşü ile etrafın hürmetini  celbeden mûnis sîmalı yaşlı bir zât ile karşılaştı. Bu zât, Kâinatın  Efendisinin dedesi Abdülmuttalib`di. Sanki birbirlerinin derdine derman  olmak için dolaşıp duruyormuşlar gibi bakıştılar. Sonra da konuşmaya  başladılar.&lt;br /&gt;
Abdülmuttalib, &lt;br /&gt;
&quot;Sen neredensin?&quot; diye sordu.&lt;br /&gt;
Kadın, &lt;br /&gt;
&quot;Benî Sa`d kabilesi kadınlarından&quot; cevabını verdi. &lt;br /&gt;
&quot;Adın ne?&quot;&lt;br /&gt;
&quot;Halîme.&quot;&lt;br /&gt;
Abdülmuttalib, &lt;br /&gt;
&quot;Ne güzel, ne güzel! Sa`d ve hilm, iki haslettir ki, dünyanın hayrı  da, âhiretin izzet ve şerefi de buralardadır&quot; dedikten sonra derin bir  iç çekti. Arkasından da Halîme`ye, &lt;br /&gt;
&quot;Ey Halîme! Yanımda yetim bir  çocuk var. Onu, Sa`doğulları kadınlarına teklif ettim, kabul etmediler.  Bari gel sen ona sütanneliği yap. Belki onun yüzünden bahtiyarlığa,  bolluk ve berekete erersin&quot; dedi.&lt;br /&gt;
Halîme beklenmedik bu teklif  karşısında önce tereddüt geçirdi. Fakat yurduna eli boş dönmek  istemiyordu. Bunun için tereddüdünü yendi ve teklifi içinden kabul etti.  Ancak, kocasına sormadan ve ondan izin almadan cevabını izhar etmek  istemedi. Hemen kocasının yanına döndü. Olup bitenleri anlattıktan  sonra, &lt;br /&gt;
&quot;Emzirecek çocuk bulamadım. Arkadaşlarım arasına eli boş  dönmeyi de hoş görmüyorum. Vallahi, ben de gidip o yetimi alacağım&quot;  dedi.&lt;br /&gt;
Kocası Hâris, fikrine iştirak etti: &lt;br /&gt;
&quot;Almanda bir beis yok. Belki de Allah, onun yüzünden bize bereket ve hayır ihsan eder.&quot; 45&lt;br /&gt;
Bunun üzerine dönüp Abdülmuttalib`in yanına geldiler. Abdülmuttalib,  Halîme`yi alıp Sevgili Peygamberimizin nurlandırdığı Hz. Âmine`nin  mütevazî evine götürdü.&lt;br /&gt;
Halîme, Efendimizin başucuna vardı. Nurtopu  Efendimiz, yünden beyaz bir kumaşa sarılı, yeşil iplikten bir örtünün  üstünde mışıl mışıl uyuyordu. Etraf misk gibi kokuyordu. &lt;br /&gt;
Halîme, hayret içinde kaldı. Nur yüzlü Efendimize ânında içi ısınıverdi. Öylesine ki, uyandırmaya bile gönlü razı olmadı. &lt;br /&gt;
Artık hüzün ve ıztırap bulutu Halîme`yi terk etmişti. Sevincinden  uçacak gibiydi. Çocuk bulamamanın sıkıntısı içinde kıvranıp dururken,  birden böylesine güzel bir yavru ile karşı karşıya gelmek, ne büyük  bahtiyarlıktı.&lt;br /&gt;
Halîme, fazla dayanamadı. Kâinatın Efendisinin  başucuna iyice yaklaştı. Yorganın ucunu hafiften kaldırdı. Pamuktan  yumuşak, kar gibi beyaz, gül gibi kokan ellerinden, mübârek alınlarından  sevgi ve bir anne şefkatiyle öptü. O anda Peygamber Efendimiz de  gözlerini açtı ve Halîme`nin bûsesine tatlı bir tebessümle cevap verdi.  Anlaşmışlardı.&lt;br /&gt;
Biri çocuk bulamamanın ıztırabı ile bitkin ve  mahzun; diğeri, kadınlar tarafından reddedilen Nûr Yetim. Kader ikisinin  de âlemini sevinçle doldurdu. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;İlk Bereket&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Artık Nurtopu Efendimiz, gönlünü cezbettiği Halîme`nin kucağındaydı. &lt;br /&gt;
Fakat bu da ne? Günlerdir zorla süt bulan göğüsler, Efendimiz emmeye  başlar başlamaz derhal sütle doldu. Sanki, herbir meme bir süt çeşmesi  kesilmişti birden.&lt;br /&gt;
Halîme şaşırdı, kocası Hâris hayretler içinde kaldı. &lt;br /&gt;
Sağ meme, Kâinatın Efendisinin ağzında, sol meme artık ona sütkardeşi  olan Halîme`nin oğlu Abdullah`ın ağzında. Ve Kâinatın Efendisi bundan  böyle hep sağ memeyi emecektir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;Devenin Memeleri Sütle Doldu&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Halîme, Nur Yetimi kucağından bir an bile indirmeye razı değil.  Hemen Abdülmuttalib ve Hazret-i Âmine ile vedâlaşarak Mekke`den  ayrıldılar. &lt;br /&gt;
Âmine`nin hüznüne göz yaşları da karıştı ve âdetâ bir bulut olup Nur yavrusunun peşinden koştu.&lt;br /&gt;
Gece Hâris âilesi, Mekke dışında rahat bir uyku çekti. &lt;br /&gt;
Sabahleyin Haris develeri sağmaya koştu. Elini aldığı her meme bir süt  çeşmesi oluvermişti. Hayretler içinde Halîme`ye seslendi:&lt;br /&gt;
&quot;Ey Halime, bil ki, sen çok mübârek ve hayırlı bir çocuk aldın.&quot; &lt;br /&gt;
Halîme kocasını tasdik etti:&lt;br /&gt;
&quot;Vallahî, ben de öyle olmasını ümit ediyorum.&quot; 46&lt;br /&gt;
Mekke artık gerilerde kalmıştı. Halîme dişi merkebinin üstünde,  kucağında ise Kâinatın Efendisi vardı. O zaif, güçsüz ve arkadaşlarından  geride kalan merkebe de ne oluyor? Bu ne sür`at, bu ne hızlı yürüyüş?  Sanki gelişinde bindikleri merkep değildi. &lt;br /&gt;
Kafiledeki bütün hayvanları geçip geride bırakınca, Halîme`nin yol arkadaşları şaşırdılar ve hayretler içinde sordular:&lt;br /&gt;
&quot;Ey Ebû Zueyb`in kızı! Yazıklar olsun sana. Bizi neden beklemiyorsun?  Yoksa bindiğin merkep, gelirken beraberindeki merkep değil mi?&quot;&lt;br /&gt;
Merkep aynı merkepti. Bir farkla, şimdi üzerinde biri vardı: Kâinatın  Efendisi. Onu taşımanın şerefi, o zaif, nahif hayvanı da coşturmuştu.&lt;br /&gt;
Halîme arkadaşlarına cevap verdi:&lt;br /&gt;
&quot;Hayır, vallahi, merkep aynı merkep; hattâ ben onu sürmüyorum bile.  Kendi kendine böyle sür`atli gidiyor. Bunda bir gariplik var.&quot;47&lt;br /&gt;
Ne yazık ki, henüz kafiledekilerin hiçbiri bu farklılığın nereden ve niçin geldiğini bulabilme basiretine sahip değildi.&lt;br /&gt;
Evet, bütün bu olup bitenler, nur yüzlü yavrunun, istikbali bütün haşmetiyle kucaklayacağına açık işaretlerdi. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;Peygamber Efendimiz Sa`doğulları Yurdunda&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Bütün bu garipliklerden sonra Halîme ve kocası yurtlarına vardılar. &lt;br /&gt;
Artık, nur yüzlü Kâinatın Efendisi Sa`doğulları yurdundaydı. &lt;br /&gt;
O sırada Sa`doğulları beldesinde müthiş bir kıtlık ve kuraklık  hâkimdi. Bereketi kesilmiş topraklar, susuz kuyu ve çeşmeler, solgun  yüzler ve zâiflikten ayakta duracak mecâli kalmamış hayvanlar...&lt;br /&gt;
Fakat, Peygamber Efendimizin ayak bastığı hânenin manzarası birden  değişiverdi. Daha önce yiyecek ot bulamayan hayvanları, şimdi tıka basa  doyuveriyorlardı. Memeleri dolup taşıyor, bir Rahmet çeşmesi gibi  devamlı süt akıtıyordu. Solgun yüzler yoktu artık Halîme`nin evinde.&lt;br /&gt;
Beldenin sâir sakinleri yine kıtlık içinde, yine sıkıntı çemberinde  kıvranıyorlardı. Hayvanları hâlâ zâif, nâhif ve istenilen sütü  veremiyordu. Sanki Peygamberimizi &quot;yetim&quot; diyerek almayanlar, maruz  kaldıkları mahrumiyet içinde bırakılmakla cezalandırılıyorlardı. &lt;br /&gt;
Yayla halkı, gözleriyle gördükleri bu durum karşısında meraklarından  çatlayacak hâle gelmişlerdi. Olup bitenlere bir mânâ veremiyorlardı.  Kabahatı çobanlarında buluyorlar ve onlara çıkışıyorlardı:&lt;br /&gt;
&quot;Gidin,  görün bakalım. Halîme`nin çobanı koyunlarını nasıl doyurmuş? Yürürken  memelerinden şıpır şıpır süt damlıyor. Kimbilir koyunlarını nerede  otlatıyor? Siz de onun gittiği yere gidip koyunları orada otlatsanız  ya!&quot;&lt;br /&gt;
Çobanlar, efendilerinin bu çıkışlarında haksız olduklarını  adları gibi biliyorlardı. Halîme`nin çobanının koyunlarını otlattığı  yerin, kendilerinin otlattığı yerden hiçbir farkı yoktu. Bunun için de  itiraz ediyorlardı. Ama, itirazları hiçbir fayda vermiyordu.  Efendilerinin bu sefer şu sözlerine muhatap oluyorlardı:&lt;br /&gt;
&quot;Peki,  öyleyse sizin sürülerin koyunları açlıktan kendilerini zar zor  taşıyorlar da, onunkiler neden tıka basa tok, hem de memeleri sütle dolu  olarak dönüyor?&quot;&lt;br /&gt;
Ne çobanlar, ne de efendileri bu soruya cevap  bulamıyorlardı. Sadece birbirlerine hayret ve şaşkınlık dolu bakışlarla  bakıp kalıyorlardı. &lt;br /&gt;
Elbette bunun bir sebebi vardı. Ve bu sebebi  henüz o zaman Hz. Halîme ile kocasından başkası bilmiyordu. Çobanların  gelip sebebini sormaları üzerine Halîme onlara şu cevabı verdi:&lt;br /&gt;
&quot;Vallahi, bu iş ne ot, ne de otlak işidir. &lt;br /&gt;
Bu iş, Rabbimin sırlarından bir sırdır. &lt;br /&gt;
Herşey Mekke`den dönüşümüzle birlikte başladı.&quot;&lt;br /&gt;
Tabiî ki, çobanlar bu sözlerden pek birşey anlamıyorlardı ve meraklarından da kurtulamıyorlardı.&lt;br /&gt;
Yayla halkının akıl erdiremediği sır şuydu:&lt;br /&gt;
Kâinatın yegâne sahibi olan Allah, en sevdiği insan olan  Peygamberimizi evlerine misafir etme alicenaplığını gösterdiklerinden  dolayı Halîmelerin evine Rahmet hazinesinden bol bol ihsan ve ikramda  bulunuyordu.&lt;br /&gt;
Halîme ve kocası bunun gayet iyi farkında idiler. Bu  sebeple nur yavruya bambaşka bir gözle bakıyorlardı. Âdetâ onu uçan  kuştan, doğan güneşten koruyorlardı. Büyük bir sevgi ve dikkat ile  üzerinde titriyorlardı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;Yayla Kuraklıktan Kurtuluyor[/vb&amp;gt;&lt;br /&gt;
Sa`doğulları yaylasında aylardır hüküm süren kuraklık ve kıtlık hâlâ  son bulmuş değildi. Yayla halkı her hafta kendi inanç ve geleneklerine  göre yağmur duâsına çıkmaya devam ediyordu. Fakat, her seferinde de  elleri boş ve mahzun dönüyorlardı.&lt;br /&gt;
Bir Cuma günüydü. &lt;br /&gt;
Kadınlı  erkekli bütün kabile halkı, yanlarına aç develerini, sütsüz koyunlarını  alarak bir tepenin üzerine, yine yağmur duâsında bulunmak için  çıkmışlardı. Putlarına kurbanlar kestikten sonra, duâya başladılar.  Yalvarmalar, yakarmalar âlemlerin Rabbine yağmur göndermesi için  yapılıyordu. Saatlerce duâ ettikleri halde, yere bir tek yağmur damlası  düşmedi.&lt;br /&gt;
Kalabalığın içinde Sevgili Peygamberimizin sütannesi  Halîme ve kocası Hâris de vardı. Halîme, gözlerden sakındığı Kâinatın  Efendisi yavruyu kalabalığa alıp getirmemiş, süt kardeşi Üneysi`nin  yanında evde bırakmıştı.&lt;br /&gt;
Duânın sonuna gelinmişti. Herkes ümitsiz  ve bitkindi. Artık dönmeye hazırlanıyorlardı. Bu sırada Halime`nin  komşusu bir kadın, duâsını bitirmek üzere olan râhibe yaklaştı ve râhip  duâsını bitirince de, &lt;br /&gt;
&quot;Râhip efendi, biz bu kadar duâ ettik. Fakat  bir netice alamadık. İçimizde hayırlı, uğurlu biri olsa, belki  âlemlerin Rabbi duâmızı kabul ederdi&quot; dedi.&lt;br /&gt;
Râhip, yaşlı kadının bu  sözünden rahatsız gibi oldu ve &quot;Biz Ona duâ ederiz, ama Onun ne  yapacağını bilmeyiz. Doğruyu ve hayırlıyı ancak O bilir&quot; diye konuştu.&lt;br /&gt;
Yaşlı kadın bu sefer asıl maksadını açıkça söyledi:&lt;br /&gt;
&quot;Biliyorum, dedikleriniz doğru; ama benim söylemek istediğim şey  başka. Bizim komşumuz Halîme`nin evinde, Mekkeli bir çocuk var. O,  geldiği günden beri Halîme`nin evi bereketle dolup taşıyor. Çok hayırlı,  çok uğurlu bir çocuk olarak görünüyor. &lt;br /&gt;
Bir de, onu buraya  getirsek. Belki ayağı uğurlu gelir; onun yüzü suyu hürmetine âlemlerin  Rabbi duâmızı kabul eder ve bizi yağmura kavuşturur.&quot;&lt;br /&gt;
Râhip önce tereddüt geçirdi. Kadın ısrar edince, Efendimizin getirilmesine razı oldu. &lt;br /&gt;
Yaşlı kadın Halime`yi arayıp buldu ve râhibe yaptığı teklifi kendisine anlattı.&lt;br /&gt;
Fikir, Halîme`nin de aklına yattı. Çünkü, nur yavrunun bereketli ve  hayırlı bir çocuk olduğuna en çok kendisi şahit olmuştu. Koşarak eve  vardılar. Peygamberimizi sütannesi kucakladı. Kundakladıktan sonra  yakıcı güneşin tesirinden korumak için de yüzünü bir bezle kapadılar ve  dışarı çıktılar.&lt;br /&gt;
Güneş kızgın oklarını yeryüzüne olanca şiddetiyle  saplıyordu. Yerden sanki alev alev ateş yükseliyordu. Evden çıkıp biraz  yürüdükten sonra, gözleri garip birşeye ilişti. Bir bulut kendileriyle  beraber gidiyordu. Önce mühimsemediler. &quot;Olabilir&quot; diyerek yürüdüler.  Fakat, bu küçük bulut kendilerini terk etmiyordu. Âdetâ onları güneşin  kavurucu sıcaklığından korumak için bir şemsiye vazifesi görüyordu.  İster istemez hayrete kapıldılar ve şaşırdılar. Bir taraftan da  sevindiler. Artık nur yavrunun yüzünü bezle örtmeye de ihtiyaç  kalmamıştı. Örtü kaldırılınca, şirin gözler sütannesine tatlı tatlı  baktı. Sanki tebessümüyle, &quot;O bulut beni gölgeliyor&quot; der gibiydi.&lt;br /&gt;
Buluttan şemsiye altında yollarına devam edip, kalabalığa karıştılar.  Önce yapılan tekliften rahatsız olan râhip, bu sefer onları güler yüzle  karşıladı. Çünkü, o da Halîme ve arkadaşının evden çıkar çıkmaz, bir  bulut tarafından gölgelendiklerini uzaktan görmüştü.&lt;br /&gt;
Râhip, Peygamberimizi sütannesinin kucağından aldı ve kalabalığa seslendi:&lt;br /&gt;
&quot;Ey insanlar! &lt;br /&gt;
Bu, bulunduğu eve bereket getiren Mekkeli çocuktur. &lt;br /&gt;
Bu hayırlı yavruya olan sevgisi ve lütfu ile yağmur vermesi için âlemlerin Rabbine hep beraber duâ edelim.&quot;&lt;br /&gt;
Eller tekrar açıldı ve dudaklar yeni bir heyecanla duâya başladı. &lt;br /&gt;
Peygamberimiz bir nur yumağı halinde râhibin kucağında duruyordu.  Râhip, bütün dikkatiyle nur saçan gözlere bakıyor ve âdetâ hal diliyle,  &quot;Bu güzel çocuğun yüzü suyu hürmetine bize yağmur ihsan et&quot; diye Cenâb-ı  Hakka yalvarıyordu.&lt;br /&gt;
Herkes Yüce Allah`a yalvarırken,  Peygamberimizin nur saçan gözleri ümitle gökyüzüne dikildi. Râhip ise,  nur yavrunun iri ve bebekleri pek siyah, güzellikte eşsiz gözlerine  kendini kaptırmış ve âdetâ herşeyi birden unutuvermişti.&lt;br /&gt;
Artık  aylardır süren hasretli ve hüzünlü bekleyişin son anları yaklaşıyordu.  Peygamberimizin başı üzerindeki küçücük bulutun birden büyümeye ve  ufuklara doğru yayılmaya başladığı görüldü. Kısa zamanda o küçük bulut  yerini, bütün gökyüzünü kaplayan kocaman bir buluta terk etti. Duâ  seslerine birden sevinç çığlıkları karıştı. Yağmurun müjdecisi bulutlar  geldiğine göre, rahmetin de gelmesi yakındı. Az sonra sevinç çığlıkları  ile ortalık çınladı: &lt;br /&gt;
&quot;Yağmur!.. &lt;br /&gt;
Yağmur!.. &lt;br /&gt;
Yağmur!..&quot;&lt;br /&gt;
Evet, ikaz mahiyetindeki iki haftalık bir mahrumiyet içinde kalma,  Sa`doğullarının dikkatini çekmek için kâfi görülmüştü. Nur yavrunun yüzü  suyu hürmetine, Sa`doğulları yurduna latîf, berrak ve tatlı yağmur  damlaları Cenâb-ı Hakkın rahmet hazinesinden ahenkli ahenkli inmeye  başladı. Güyâ, rahmet, tecessüm ederek damlalar suretinde yeryüzüne  akıyor, ümitsiz yüzlere ümit ve tatlılık bahşediyordu. İnsanlar gibi  kuraklıktan çatlak çatlak olan yeryüzü de mis gibi kokusuyla sevincini  izhar ediyordu.&lt;br /&gt;
Yağmura kavuşan halk, aylardır devam ettikleri  duâlarının kabul edilmeyip, o gün kabul edilişinin sırrını yine de  bilemediler. Çünkü, o bir sırdı. Şimdilik bir sır olarak da kalacaktı.  Rahmet vesîlesi, henüz bir bebekti. Ama insanlar nazarında bir bebekti.  Hakikatte, o, Allah`ın ve meleklerin kendisini çok iyi tanıdıkları  Allah`ın sevgili kulu, peygamberler peygamberi, iki cihanın güneşi Hz.  Muhammed`di (a.s.m.).&lt;br /&gt;
Sa`doğulları yurdunun yüzünü güldüren rahmet, aralıklarla tam bir hafta devam etti. &lt;br /&gt;
Toprak yağan yağmuru iliklerine kadar içerek doydu. Otlar yeniden  fışkırdı, ağaçlar yem yeşil körpe filizler verdi. Ekinler boy attı,  koyunların memeleri sütle dolmaya başladı. &lt;br /&gt;
Yağmura kavuşanlar arasında ancak birkaçı rahmete vesîle teşkil eden sebebi bildiler. Kendi aralarında şöyle konuştular:&lt;br /&gt;
&quot;Bu çocuk çok uğurlu ve hayırlı bir çocuk.&quot;&lt;br /&gt;
Saf ve geniş ufuklu çölde hava temiz ve güzeldi. Çocukların çabucak  gelişmesine ve sıhhatli büyümelerine oldukça elverişli idi. &lt;br /&gt;
Sevgili Peygamberimizin büyümesi de diğer çocuklardan farklı oldu. Sekiz  aylık iken konuşmaya başladı. Dokuz aylıkken konuşması oldukça düzgün  ve pürüzsüzdü. Onuncu ayında ise, artık diğer çocuklarla birlikte ok  atacak kadar kuvvetli ve gürbüz olmuştu.&lt;br /&gt;
Peygamber Efendimiz iki  yaşına basınca sütten kesildi. O âna kadar, Halîmelerin ve yayla  halkının üzerinde bereket, rahmet ve ihsan yağmuru hiç eksik olmadı. &lt;br /&gt;
Bu yaşında bile Peygamber Efendimiz, akranlarından çok farklı bir  güzellik, bir sevimlilik ve üstün bir ahlâka sahipti. Bir büyük insan  gibi ağır başlı ve vakûr idi. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;Peygamberimizin Annesine Getirilişi&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Süt çocuklarını geri verme mevsimi gelip çattı. Bununla birlikte  Efendimiz üzerinde kol kanat geren, onu öz evlâdından daha fazla seven  Halîme`nin de gönlünü bir hüzün bulutu kapladı. Çünkü, ondan  ayrılacaktı. Çünkü Nur Muhammed`in Cennet`i hatırlatan gül kokusundan  uzak kalacaktı. &lt;br /&gt;
Fakat Mekke`ye getirilip annesine teslim etmekten  başka çaresi de yoktu. Öyle yaptılar. Nur Muhammed`i alarak Mekke`ye  geldiler ve annesine gönül gözyaşları arasında teslim ettiler.&lt;br /&gt;
Sütannenin âlemi hüzünle, gerçek annenin dünyası ise sevinçle dolu idi.  Biri öz yavrusuna kavuşmanın saâdetini yaşıyor, diğeri ondan ayrılmanın  ateşinde tutuşup yanıyordu. &lt;br /&gt;
O anda Sütanne Halîme`ye, sanki bir ilham geldi ve yalvarırcasına, bütün samimiyetiyle şu teklifi yaptı:&lt;br /&gt;
&quot;Ne olur, oğlumu biraz daha yanımda bırakamaz mısınız? Hem ben, ona Mekke vebâsının bulaşmasından da korkuyorum.&quot;48&lt;br /&gt;
Bu teklif ve arzu samimi idi. Sanki cümleler dudaklardan değil,  gönülden kopup gelmişti. Aziz anne Âmine, bu riyasız ve candan yalvarışa  karşı koyamadı ve bir müddet daha ciğerpâresinin Sa`doğulları yurdunda  kalmasına razı oldu. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;Peygamberimiz Yine Benî Sa`d Yurdunda&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Halime muradına ermişti. Arzusunun kabul edilişinin sonsuz hazzı  içinde Efendimizle birlikte tekrar yurduna döndü. Kâinatın Efendisi,  artık süt kardeşi Abdullah`la birlikte kuzuları gütmeye de çıkıyordu.  Kuzular, onun tatlı tebessümlerine melemeleriyle cevap  veriyorlardı.Peygamber Efendimizin gözleri hep göklerde idi. Sanki orada  birşeyler keşfedecekmiş gibi dikkatli ve ibretli bakıyordu. Sanki bir  el uzanacak ve onu ulvî âlemlere alıp götürecekmiş gibi bekliyordu. Bu  arada gözlerden kaçmayan bir garip hâdise vardı: Peygamber Efendimizin  başı üzerinde çoğu zaman bir bulut geziyor ve onu güneşten koruyordu.  artık gözler ondaydı. Dillerde onun güzelliği, gönüllerde tatlı sevgisi  vardı. Konuşulan onun dürüstlüğü, terbiyesi ve ağırbaşlılığıydı.  Akranları da onun tatlı arkadaşlığına erişmek için âdetâ yarış  ediyorlardı. İşte Sevgili Peygamberimiz Sa`doğulları yaylasında  günlerini böylesine huzurlu ve sevinçli geçiriyordu. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;Peygamber Efendimizin Göğsünün Yarılması&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Kuşluk güneşinin her tarafa pırıl pırıl hayat saçtığı bir güzel bahar günüydü. &lt;br /&gt;
Nur yüzlü Efendimiz süt kardeşi Abdullah`la beraber evlerine yakın  çayırlıkta kuzularını otlatıyordu. Bir ağacın altında çimenden yem yeşil  halının üzerine oturmuş, tatlı tatlı konuşuyorlardı. Bir müddet sonra  da Abdullah ağacın serin gölgesinde uykuya daldı.&lt;br /&gt;
Kâinatın Efendisi  ise, oturduğu yerden kâinatı kuşatan eşsiz güzelliklerin Yaratıcısını  düşünmeye koyuldu. Bu sırada kuzular yayıla yayıla epeyce  uzaklaşmışlardı. onları geri çevirmek için Peygamberimiz, Abdullah`ın  yanından ayrıldı. Bir müddet gittikten sonra, karşısına beyaz elbiseli  iki kişinin çıktığını gördü. İkisi de güler yüzlü ve sevimli idiler.  Birinin elinde içi karla dolu altın bir tas vardı. Nur yüzlü Efendimizin  yanına usulca yaklaştılar. Onu tutup İlâhî bir halı gibi duran yem  yeşil çimenlerin üzerine uzattılar. Efendimizde ne ses, ne seda, ne de  telâş vardı. Bu güler yüzlü, bu temiz sîmalı ve bu sevimli insanların  kendisine kötülük yapmayacağını biliyordu.&lt;br /&gt;
Ağacın serin gölgesinde  uyumakta olan Abdullah bu sırada uyandı. Manzarayı görünce olanca  hızıyla telâşlı telâşlı eve vardı. Gördüğü manzarayı anne ve babasına  anlattı. Heyecan ve telâşlarından, evlerinden nasıl çıktıklarının  farkında bile olmayan Halîme ile kocası, bir anda Peygamberimizin yanına  vardılar. Fakat, Abdullah`ın anlattıklarından eser yoktu. Ortalıkta  kimseler görünmüyordu. Zira, gelenler memur edildikleri vazifelerini bir  anda bitirip, gözden kaybolmuşlardı. Sadece ayakta duran Kâinatın  Efendisinin benzi uçuktu ve hafiften gülümsüyordu.&lt;br /&gt;
Fazlasıyla telâşa kapılan Halîme ve kocası, &lt;br /&gt;
&quot;Ne oldu sana yavrucuğum?&quot; diye sordular.&lt;br /&gt;
Kâinatın Efendisi şunları anlattı:&lt;br /&gt;
&quot;Yanıma beyaz elbiseli iki kişi geldi. Birinin elinde içi karla dolu  bir tas vardı. Beni tuttular, göğsümü yardılar. Kalbimi de çıkarıp  yardılar. Ondan siyah bir kan pıhtısı çıkarıp bir yana attılar. Göğsümü  ve kalbimi o karla temizledikten sonra ayrılıp gittiler.&quot;49&lt;br /&gt;
Aradan yıllar geçecek, kendilerine peygamberlik vazifesi verilecekti. Birgün Sahabîlerden bazıları, &lt;br /&gt;
&quot;Yâ Resulallah, bize kendinizden bahseder misiniz?&quot; diyecekler; Resûlullah da, &lt;br /&gt;
&quot;Ben babam İbrâhim`in duâsıyım. Kardeşim İsâ`nın müjdesiyim. Annemin  ise rüyâsıyım. O, bana hâmile iken Şam saraylarını aydınlatan bir nurun  kendisinden çıktığını görmüştü&quot; dedikten sonra, bahsi geçen hâdiseyi de  şöyle anlatacaktır:&lt;br /&gt;
&quot;Ben, Sa`d bin Bekroğulları yanında emzirilip  büyütüldüm. Birgün süt kardeşimle birlikte evlerimizin arkasında  kuzuları otlatıyorduk. O sırada yanıma beyaz elbiseli iki kişi geldi.  Birinin elinde içi karla dolu bir altın tas vardı. Beni tuttular,  göğsümü yardılar. Kalbimi de çıkarıp yardılar. Ondan siyah bir kan  parçası çıkarıp bir yana attılar. Göğsümü ve kalbimi o karla  temizlediler.&quot;50&lt;br /&gt;
Bu hâdise ile Peygamber Efendimizin mübârek kalbi,  İlâhî bir nur ve Cenâb-ı Hak tarafından bir sekînet ve bir ruh ile  genişletilmiş oluyordu. Aynı zamanda Resûlullah Efendimizin nefsi o  yaşından itibaren kudsî duygular ve İlâhî nurlar ile te`yid edilerek,  her türlü vesvese ve şüpheden temiz hale getiriliyordu. Burada şunu da  hatırlatmak gerekir ki, kalb sadece çam kozalağı gibi bir et parçası  olarak düşünülmemelidir. O, bir lâtife-i Rabbaniyedir. Meseleye ışık  tutması bakımından Bediüzzaman Hazretlerinin kalb ile ilgili şu  açıklamasını da nazarlara arzetmekte fayda vardır:&lt;br /&gt;
&quot;Kalbden maksad,  sanevberî (çam kozalağı) gibi bir et parçası değildir. Ancak, bir  lâtife-i Rabbaniyedir ki, mazhar-ı hissiyatı, vicdan; ma`kes-i efkârı,  dimağdır. Binâenaleyh, o lâtife-i Rabbaniyeyi tazammun eden o et  parçasına kalb tabirinde şöyle bir letâfet çıkıyor ki; o lâtife-i  Rabbaniyenin insanın mâneviyatına yaptığı hizmet, cism-i sanevberînin  cesede yaptığı hizmet gibidir. Evet, nasıl ki, bütün aktar-ı bedene  mâü`l-hayatı neşreden o cism-i sanev berî, bir makine-i hayattır; ve  maddî hayat onun işlemesiyle kaimdir; sekteye uğradığı zaman cesed de  sukuta uğrar. Kezâlik o lâtife-i Rabbaniyye a`mâl ve ahvâl ile  canlandırır, ışıklandırır; nur-u îmânın sönmesiyle mahiyeti, meyyit-i  gayr-ı müteharrik gibi bir heykelden ibaret kalır.&quot; 51&lt;br /&gt;
Anlaşılan  odur ki, maddî kalbin îmân, ilim, hikmet, şefkat gibi mâneviyat ile  yakın alakası vardır. Aynı şekilde, maddî temizliğin de mânevî temizlik  ile münasebeti mevcuttur. Bu itibarla Resûl-i Ekrem Efendimizin maddî  kalbinin yıkanıp temizlendikten sonra ilim, hikmet, İlâhî nur ve  feyizlerle doldurulmasını akıldan uzak görmemek lâzımdır.52&lt;/b&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ehlibeyt1453.blogspot.com/feeds/8224594238313672124/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ehlibeyt1453.blogspot.com/2011/08/peygamberimizin-sutanneye-verilmesi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2322327350887443314/posts/default/8224594238313672124'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2322327350887443314/posts/default/8224594238313672124'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ehlibeyt1453.blogspot.com/2011/08/peygamberimizin-sutanneye-verilmesi.html' title='PEYGAMBERİMİZİN SÜTANNEYE VERİLMESİ'/><author><name>kadir karaca</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11198472532505143620</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='https://img1.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2322327350887443314.post-1996538586527999635</id><published>2011-08-14T07:35:00.000-07:00</published><updated>2011-08-14T07:35:07.565-07:00</updated><title type='text'>EFENDİMİZİN DÜNYAYA TEŞRİFLERİ SIRASINDA MEYDANA GELEN HÂRİKÂ HÂDİSELER</title><content type='html'>Kâinatta en büyük hâdise hiç şüphe yok ki, Kâinatın Efendisi  Peygamberimiz Hz. Muhammed`in (a.s.m.) dünyaya teşrifleri hâdisesidir. &lt;br /&gt;
Çünkü, hilkat ağacının çekirdeği odur. Kâdir-i Zülcelâl, onun gelişini  takdir etmemiş olsaydı, kâinat da, insan da olmayacaktı. Dolayısıyla  imtihan dünyasının kapısı da açılmayacaktı. &quot;Şu gördüğün büyük âleme  büyük bir kitap nazarıyla bakılırsa, Nûr-u Muhammedî (a.s.m.) o kitabın  kâtibinin kaleminin mürekkebidir: Eğer o âlem-i kebir, bir şecere  tahayyül edilirse, Nur-u Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi  [meyvesi&amp;gt; olur. Eğer dünya mücessem bir zîhayat farzedilirse, o nur  onun ruhu olur. Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı  olur.&quot; &lt;br /&gt;
İşte, &quot;Sen olmasaydın, ey Habîbim, felekleri [kâinatı&amp;gt; yaratmazdım&quot; kudsî hadisi , bu sırra işaret etmektedir.&lt;br /&gt;
Ayrıca, Efendimizin risâleti diğer peygamberler gibi hususî değil,  umumi ve cihanşümûldür. Buna binâen elbette dünyaya teşrifleri esnasında  birtakım hârikâ hâdiseler vücuda gelecekti. Ve bu hâdiseler akıl ve  basîret sahiplerini düşünceye sevkedecekti.&lt;br /&gt;
Nebiyy-i Ekrem Efendimizin dünyaya teşrifleri esnasında belli başlı şu hârikâ hâdiseler meydana geldi :&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;1) Teşrif Ettikleri Gece Bir Yıldız Doğdu.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Yahudîler arasında birçok âlim vardı. Bunlar, kitaplarında Allah  Resûlünün geleceğini görüp, öğrenmişlerdi. Yıldızlardan hüküm çıkarmada  da usta sayılırlardı. Efendimizin doğumu gecesinde bir yıldız parlamış  ve Yahudî âlimler bu yıldızdan Ahirzaman Peygamberinin dünyaya teşrif  ettiklerini anlamışlardı.&lt;br /&gt;
Resûl-i Zîşanın meşhur şâiri Hassan bin Sâbit (r.a.) bu hususu şöyle anlatmıştır:&lt;br /&gt;
&quot;Ben sekiz yaşlarında var yoktum. Biliyorum, bir sabah vakti,  Yahudînin biri `Hey Yahudîler!` diye çığlık atarak koşuyordu. Yahudîler,  `Ne var, ne yırtınıyorsun?` diyerek adamın başına üşüştüler. Yahudî  şöyle haykırıyordu:&lt;br /&gt;
&quot;`Haberiniz olsun, Ahmed`in yıldızı bu gece doğdu. Ahmed bu gece dünyaya geldi.&quot;` 36&lt;br /&gt;
İbni Sa`d`ın naklettiği konu ile ilgili bir rivâyette ise şöyle denilmektedir:&lt;br /&gt;
&quot;Mekke`de oturan bir Yahudî vardı. Allah Resûlünün doğdukları gecenin sabahı Kureyşlilerin karşısına çıktı ve sordu:&lt;br /&gt;
&quot;`Bu gece kabilenizden bir oğlan çocuk doğdu mu?`&lt;br /&gt;
Kureyşliler, `Bilmiyoruz` cevabını verince, adam sözlerine devam etti:&lt;br /&gt;
&quot;`Varın, gidin, soruşturun, arayın; bu ümmetin peygamberi bu gece doğdu. Sırtında alâmeti var.`&quot;&lt;br /&gt;
Kureyşliler varıp soruşturdular ve gelip Yahudîye haber verdiler: &lt;br /&gt;
`Bu gece Abdullah`ın bir oğlu dünyaya geldi, sırtında bir nişan var.`&quot;&lt;br /&gt;
Yahudî gidip peygamberlik alâmetini gördü. Ve aklını kaybetmişçesine şöyle haykırdı:&lt;br /&gt;
&quot;`Peygamberlik artık İsrâiloğullarından gitti. Kureyşlilere öyle bir  devlet gelecek ki, haberi doğudan batıya kadar ulaşacaktır.`&quot; 37&lt;br /&gt;
Demek gökkubbe pırıl pırıl yıldız kandilleriyle Resûl-i Kibriya Efendimizin gelişini alkışlıyordu. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;2) Medâyin`deki Kisrâ Sarayından On Dört Burç Çatırdayarak Yıkıldı.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Kâinatın Efendisinin doğduğu geceydi... Saatler, doğum anlarını  gösteriyordu. Derin bir uykuya dalan Medâyin şehri korkunç bir çatırdı  ve gürültü sesiyle uyandı. Hükümdarla birlikte halk da heyecan içinde  yataklarından fırladı. Manzara korkunçtu ve telaş verici idi. Hükümdar  Sarayının o sapa sağlam burçlarından on dördü çatırdayarak  yıkılıvermişti.&lt;br /&gt;
Geceyi korkular içinde geçiren Kisrâ sabaha çıkar  çıkmaz memleketinin dinî reislerini derhal bir toplantıya çağırdı.  Toplantıda, cereyan eden hâdisenin neyin nesi olduğunu görüşeceklerdi.&lt;br /&gt;
Kisrâ tacını giymiş tahtına oturmuştu. Henüz müzakereye  başlamamışlardı ki, doludizgin yaklaşan bir atlı, elinde bir mektup  getirdi. Mektupta, İstahrabat`ta binlerce seneden beri ışıl ışıl yanan  ateşlerinin söndüğü haber veriliyordu.&lt;br /&gt;
Bu haber, Kisrâ`nın korku ve heyecanını daha da arttırdı. &lt;br /&gt;
Bu sırada toplantıda bulunan İran başkadısı Mûbezan söz alarak gördüğü bir rüyâyı anlattı:&lt;br /&gt;
&quot;Gördüm  ki yüzlerce kükremiş deve, önlerine şaha kalkmış Arap atları olduğu  halde Dicle suyunu geçti ve İran topraklarına yayıldılar.&quot;&lt;br /&gt;
Kisrâ,  doğru sözlü, bilgili ve adaletli Mûbezan`ın bu rüyâsını da mânâlı buldu.  Sinirleri fazlasıyla gerilmişti. Bu muammayı çözmek istiyordu.  Bilgisine ve irfânına güvendiği Mûbezan`a sordu: &lt;br /&gt;
&quot;Peki, bu neye işâret olabilir?&quot;&lt;br /&gt;
Başkadının cevabı kısa ve öz oldu: &lt;br /&gt;
&quot;Araplar tarafından çok önemli birşeyler olacağına işâret olabilir.&quot;&lt;br /&gt;
Kisrâ, bunun üzerine derhal Hîre Valisi Numan bin Münzir`e bir mektup yazdı. Mektupta, &lt;br /&gt;
&quot;Bana orada bulunan âlimlerden, suallerime cevap verebilecek kudrette biri varsa gönder!&quot; diyordu.&lt;br /&gt;
Mektubu alan Numan, işin ciddiyetini anladı ve derhal Abdü`l-Mesîh bin Amr adında bir bilgini Medayin`e gönderdi.&lt;br /&gt;
Gelen âlimi hükümdar derhal huzura kabul etti. &lt;br /&gt;
Cereyan eden hâdiseleri anlattıktan sonra, kendisinden bu hususta  bilgi istedi. Abdü`l-Mesih, Kisrâ`ya hâdiseler hakkında bir bilgi  veremeyeceğini söyledi ve ilâve etti:&lt;br /&gt;
&quot;Şam yakınında Câbiye`de oturan dayım Satîh`de bunlara cevap verecek bilgi vardır.&quot;&lt;br /&gt;
Bunun üzerine Kisrâ, Abdü`l-Mesîh`i gidip Satîh`ten hâdiseler hakkında bilgi almak üzere vazifelendirdi. &lt;br /&gt;
Meşhur Şam kâhini Satîh kemiksiz, âdetâ âzâsız bir vücud, yüzü göğsü  içinde bir acûbe-i hilkat ve çok yaşlı bir kâhindi. Dâimâ sırt üstü  yatardı. Bir yere götürülmek istendiği zaman bohça gibi katlanırdı.  Gaipten verdiği doğru haberler, o zamanın insanları arasında meşhurdu.&lt;br /&gt;
Abdü`l-Mesîh, dağ taş demeden yol alarak dayısı Satîh`in yanına vardı.  O sırada Satîh, hayatının son anlarını yaşıyordu. Şiddetli hastalık  içinde kıvranıyordu. Hastalığın şiddeti dudaklarından konuşma kudretini  de alıp götürmüştü ki, gelen adamın ne selâmın alabildi ve ne de  konuşabildi. &lt;br /&gt;
Fakat, Abdü`l-Mesîh olup bitenleri anlatınca iş birden  değişiverdi. Ölüm döşeğinde ecelle pençeleşen Satîh gözlerini birden  açtı ve sanki kabir kapısına değil, dünya evinin kapısına yeni ayak  basacakmış gibi canlanarak heyecan içinde haykırdı:&lt;br /&gt;
&quot;Ey Abdü`l-Mesîh! İlâhi vahyin okunması çoğalacak. &lt;br /&gt;
Asâ`nın sahibi peygamber olarak gönderildi. Semâve Vadisini su bastı,  Farsların ateşi söndü. Artık Şam da Şam değil, Satîh için.&quot;&lt;br /&gt;
Şunu  iyi bil ki, zaman üzerinde hükmü geçerli olan mutlak Hâkim, böyle istedi  ve gelen peygamberle nebîlik ipinin iki ucunu düğümledi.&quot;&lt;br /&gt;
Derin bir nefes çektikten sonra da ilâve etti:&lt;br /&gt;
&quot;Sasanîlerden, yıkılan burç sayısınca hükümdar gelecek ve sonra hüküm yerini bulacaktır.&quot; 38&lt;br /&gt;
Bu cümleler, Satîh`in dudaklarından dökülen son sözler oldu. Sanki bu  gerçeği dile getirmek için bekleyip durmuştu. Sözlerini bitirir bitirmez  gözlerini kapadı ve ruhunu Yüce Allah`a teslim etti.&lt;br /&gt;
Meşhur kâhin  Satîh, bu sözleriyle açıkça Âhirzaman Peygamberinin dünyaya gelmiş  olduğunu haber veriyordu. O âna kadar bir benzeri görülmemiş bu hâdise,  dünyaya o gece şeref veren zâtın beraberinde getirdiği sönmez nûr ile  Mazdeizmin 39 karanlık inancı içinde kıvranan İran saltanatını ortadan  kaldıracağına işaretti. Nitekim, tarih buna şahid oldu ve hâdiseler  Satîh`in haber verdiği gibi cereyan etti: İran Devleti, 67 yıl süren on  dört hükümdarın idaresinden sonra, Kadisiyye`de Hâtemü`l-Enbiyânın  ordusu tarafından İslâm topraklarına katıldı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;3) Kâbe`nin İçini Karanlık Ve Kirlere Boğan Putların Pekçoğu Başaşağı Yıkıldı:&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Kureyş müşrikleri, yeryüzünde Allah`ın tek ma`bud oluşunun içinde ve  üstünde ilk olarak abideleştiği Kâbe`yi putlarla karanlıklara  boğmuşlardı. Ne var ki, henüz Tevhid temsilcisi Resûl-i Kibriyânın  dünyaya gözlerini açması karşısında bile, çoğu yerlerine kurşun ile  perçinlenmiş bu putlar, hâdisenin azametine dayanamayarak yerlere  yıkılıverdiler.&lt;br /&gt;
Bu hâdisenin ifâde ettiği mânâ büyüktü: Dünyaya  teşrif eden bu Zât, kendisine verilecek vazife gereği kapkaranlık şirk  inancını ortadan kaldıracaktır. Gönüllerde pâk, nezih ve saâdet dolu  Tevhid inancını bayraklaştıracaktır.&lt;br /&gt;
Dünya buna şâhid oldu. O  Resûl-i Zîşan, kısa zamanda Kâbe`yi cansız putlardan temizlediği gibi,  gönüllerdeki putları da İslâm îmânı ile yok ediverdi. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;4) İstahrabat`ta Bin Seneden Beri Yanmakta Olan Mecûsîlerin Kocaman Ateş Yığınları Bir Anda Sönüverdi.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Mecûsiler bu ateş yığınını kendilerine ilâh kabul etmişlerdi.  Efendimizin dünyaya teşrifleri ile birlikte bu kocaman ateş, sanki  okyanusların istilâsına uğramış basit bir ateşmiş gibi sönüverdi.&lt;br /&gt;
Demek  ki, gelen zât, putperestlik gibi, ateşperestliği de bir çırpıda ortadan  kaldıracak ve yeryüzünü Tevhid meş`alesiyle aydınlatacaktı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;5) Takdis Edilen Meşhur Sâve (Taberiyye) Gölü Bir Anda Kuruyuverdi.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Bu da, gelen zâtın, Allah`ın izni ile olmayan şeylerin takdis edilmesini yasaklayacağının ifâdesi idi. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;6) Dünyaya Teşrifleri Ânında, Şark Ve Garbı Küçük Bir Oda Gibi Aydınlatan Bir Nur Görüldü.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Demek ki, dünyaya gelen zâtın tebliğ edeceği din, şark ve garbı bütün  ihtişamıyla kucaklayacak, insanlığın beşte birini şefkadi sînesinde  terbiye edip okşayacaktı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;7) Semâve Vadisi Taşan Seller Altında Kalıp, Suya Gark Oldu.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Resûl-i Kibriya Efendimizin dünyaya gözlerini açtıkları geceydi. Taşan  seller Semâve Vadisi ve Semâve şehrini sular altında bıraktı. Şehir  halkı, dehşet içinde kalarak, çareyi dağlara ve tepelere sığınmakta  buldu. Sonra da bir mektup yazarak durumu Kisrâ`ya bildirdiler ve  kendisinden yiyecek ve içecek yardımı istediler. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;8) Gök Kubbeden Salkım Salkım Yıldızlar Döküldü:&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Nebiyy-i Ekrem Efendimizin dünyaya teşrifleri gecesinde hazan yaprağı  gibi gök kubbeden yıldızlar döküldü. 40 Bu hâdise de şuna işâret  ediyordu: Bundan böyle şeytan ve cinlerin gökten haber almaları son  bulmuştur. &quot;Madem Resûl-i Ekrem Aleyhisselâtü Vesselâm vahiy ile dünyaya  çıktı, elbette yarım yamalak ve yalanlar ile karışık, kâhinlerin ve  gâipten haber verenlerin ve cinlerin ihbarâtına (haberlerine) set çekmek  lâzımdır ki, vahye bir şüphe irâs etmesinler ve vahye benzemesin. Evet,  bi`setten evvel kâhinlik çoktu. Kur`ân, nazil olduktan sonra onlara  hâtime çekti. Hattâ çok kâhinler îmâna geldiler. Çünkü, daha cinler  tâifesinden olan muhbirlerini bulamadılar.&quot; 41&lt;br /&gt;
O âna kadar  görülmemiş bu hâdiselerin Resûl-i Ekremin doğumu sırasında meydana  gelmeleri elbette tesadüfı değildi. Ezelî kudretin kader kaleminin tayin  ve tesbitiyle vücuda geliyorlardı. Ve dünyaya Âhirzaman Peygamberi  Hazret-i Muhammed`in (a.s.m.) zuhurunu haber veriyorlardı.</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ehlibeyt1453.blogspot.com/feeds/1996538586527999635/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ehlibeyt1453.blogspot.com/2011/08/efendimizin-dunyaya-tesrifleri.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2322327350887443314/posts/default/1996538586527999635'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2322327350887443314/posts/default/1996538586527999635'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ehlibeyt1453.blogspot.com/2011/08/efendimizin-dunyaya-tesrifleri.html' title='EFENDİMİZİN DÜNYAYA TEŞRİFLERİ SIRASINDA MEYDANA GELEN HÂRİKÂ HÂDİSELER'/><author><name>kadir karaca</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11198472532505143620</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='https://img1.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2322327350887443314.post-1109495506919518167</id><published>2011-08-14T07:34:00.001-07:00</published><updated>2011-08-14T07:34:27.413-07:00</updated><title type='text'>RESÛL-İ EKREM EFENDİMİZİN DÜNYAYA TEŞRİFLERİ</title><content type='html'>Yeryüzünü mânevî bir karanlık kaplamıştı.&lt;br /&gt;
Mevcudat, beşerin zulüm  ve vahşetinden âdetâ mâteme bürünmüştü. Gözyaşı döken gözler değil, ruh  ve kalblerdi. Kalb ve ruhların keder, elem ve gözyaşına âlem de iştirak  etmiş, sanki umumi yas ilân edilmişti.&lt;br /&gt;
Yeryüzü saâdetin, sevincin,  huzurun kaynağı olan &quot;Tevhid&quot; inancından mahrumdu. Küfür ve şirk  fırtınası ruh ve kalbleri kasıp kavurmuştu. Gönüllerde tek mâbud yerine,  birçok batıl ilâhlar yer almıştı. Hakiki sahibini arayan ruhların  feryadı ortalığı çınlatıyordu.&lt;br /&gt;
İnsanlar birbirini yiyen canavarlar  misali vahşileşmiş; küfür şirk, cehâlet ve zulüm bataklığında boğulmaya  yüz tutmuşlardı. Zalimin zulüm kamçısı altında mazlum inim inim inler  hale gelmişti.&lt;br /&gt;
Âlem mahzun, varlıklar mahzun, gönüller mahzun ve sîmalar mahzundu&lt;br /&gt;
Akıl, ruh ve kalbleri mânevî kıskacı altına alıp olanca kuvvetiyle  sıkan bu küfür ve şirke, bu dalâlet ve cehalete, bu hüzün ve sıkıntıya  beşerin daha fazla katlanmasına Allah`ın sonsuz merhameti elbette  müsaade edemezdi. Bütün bunlara son verecek zâtı şefkat ve merhametinin  bir eseri olarak elbette gönderecekti.&lt;br /&gt;
İşte, o zât geliyordu.  Dünyanın mânevi şeklini beraberinde getirdiği nur ile değiştirecek eşsiz  insan, Allah`ın son peygamberi geliyordu. &lt;br /&gt;
Cin ve inse ebedî saâdetin yolunu gösterecek Hazret-i Muhammed (a.s.m.) geliyordu. &lt;br /&gt;
Kâinat, hürmet ve haşyet içinde efendisini beklemekte idi. Her varlık,  kendisine mahsus diliyle, hâl ve hareketiyle bu emsâlsiz insana  &quot;hoş-âmedîde&quot; bulunmak üzere sevinç içinde hazır durumda idi.&lt;br /&gt;
Tarih Milâdî 571, Nisan ayının yirmisi &lt;br /&gt;
Fil Vak`asından elli veya elli beş gece sonra. Kamerî aylardan Rebiülevvel ayının on ikinci gecesi.&lt;br /&gt;
Mekke`de mütevâzî bir ev, günlerden Pazartesi... &lt;br /&gt;
Vakit, vakitlerin sultanı, seher vakti. &lt;br /&gt;
Bu mütevâzî evde ve bu eşsiz vakitte muazzam ve eşsiz bir hâdise vuku  buldu: Kâinatın Efendisi Hazret-i Muhammed Sallallahü Aleyhi Vesellem  dünyaya gözlerini açtı.&lt;br /&gt;
Bu göz açışla birlikte âlem, sanki birden  elem ve mâtemini unutarak sürura gark oldu. Karanlıklar anında nurla  yırtılıverdi. Kâinat sevinç ve heyecan içinde âdetâ,&lt;br /&gt;
&quot;Doğdu ol saatte, ol Sultan-ı Dîn&lt;br /&gt;
Nûra gark oldu semâvât ü zemîn&quot; diye haykırdı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;Annesinin Dilinden:&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Yeryüzünde hiçbir anneye nasip olmayan eşsiz şerefe mazhar kılınan aziz anne, Hz. Âmine, o mes`ud ânı şöyle anlatır:&lt;br /&gt;
&quot;Hamileliğimin altıncı ayında bir gece rüyâda karşıma bir zât çıkıp  dedi ki: `Yâ Âmine! Bil ki, sen âlemlerin hayrına hamilesin. Doğurunca  ismini Muhammed koy ve halini hiç kimseye açma!`&quot;&lt;br /&gt;
Derken doğum zamanı gelmişti. Kayınbabam Abdülmuttalib Kâbe`yi tavafa gitmişti. &lt;br /&gt;
Evdeydim.  Birden kulağıma müthiş bir ses geldi. Korkudan eriyecek gibi oldum. Bir  de ne göreyim? Bir beyaz kuş peydahlanıp yanıma geldi ve kanadıyla  arkamı sıvadı. O andan itibaren bende korku, kaygı adına hiçbir şey  kalmadı.&quot;&lt;br /&gt;
Yanıma bir göz attım. Bana bir ak kâse içinde şerbet sunuyorlar. Kâseyi dikip içer içmez, beni bir nur [denizi&amp;gt; sardı. &lt;br /&gt;
&quot;Ve Muhammed dünyaya geldi...&quot; &lt;br /&gt;
Aziz anne doğum sonrasını ise şöyle anlatır:&quot;Gördüm ki, doğuda bir  bayrak, batıda bir bayrak ve Kâbe`nin üstünde bir bayrak. Doğum  tamamlanmıştı. Yavruya baktım. Secdede, parmağını da göğe kaldırmış.  Hemen bir ak bulut inip yavruyu kundakladı ve kapladı. Bir ses işittim:  `Doğuları ve batıları dolaştırın, deryaları gezdirin, tâ ki mahlûklar  Muhammed`i ismiyle, sıfatıyla, sûretiyle tanısınlar.`&quot;&lt;br /&gt;
Biraz sonra bulut gözden kaybolup gitti.&quot; &lt;br /&gt;
Aynı gece Hz. Âmine bir nur görmüş ve bu nurun aydınlığında Şam`ın saray ve köşklerini seyretmiştir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;Şifâ ve Fâtıma Hûtun`un Müşâhedeleri&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Kâinatın Efendisi dünyaya teşrif buyurdukları sırada, aziz annesinin  yanında Abdurrahman bin Avf`ın annesi Şifâ Hâtun ile Osman bin  Ebu`l-Âs`ın annesi Fâtıma Hâtun da vardı.&lt;br /&gt;
Ebelik vazifesinde bulunan Şifâ Hâtun o andaki müşâhedesini şöyle anlatır:&lt;br /&gt;
&quot;Allah`ın Resûlü doğdukları zaman ben oradaydım. Hemen yetiştim.  Kulağıma bir ses geldi: `Allah`ın rahmeti Onun üzerine olsun.` Maşrık  ile mağrib arası nurla doldu. Hattâ Rûm diyarının bazı saraylarını  gördüm. Sonra Allah Resûlünü kucağıma alıp emzirmeye başladım. Üzerime  öyle bir hâl geldi ki, vücudum titremeye başladı ve gözlerim karardı.  Yavrucağı gözden kaybettim. Bir ses, `Nereye gitti?` diye sordu. `Doğuya  götürdüler` diye cevap verildi.&quot;&lt;br /&gt;
Bu sözler hiç zihnimden çıkmadı: O  zamana kadar ki, Allah Resûlü peygamberliğini ilân eder etmez hemen  koştum ve ilk Müslümanlarla beraber îmân dâiresine girdim.&quot; 33&lt;br /&gt;
Fâtıma Hâtun ise, hâtırasında o mes`ud gecede doğuma sahne olan evin  nurla dolduğunu ve gökteki yıldızların âdetâ üzerlerine salkım salkım  dökülecekmiş gibi sarktıklarını anlatmıştır. 34&lt;br /&gt;
Peygamber  Efendimizin bir başka hususiyeti, dünyaya sünnetli ve göbeği kesilmiş  olarak gelmiş olmasıydı. 35 Sırtında, iki kürek kemiği arasında, tam  kalbinin hizasında Nebîlik mührü &quot;Hâtem-i Nübüvvet&quot; bulunuyordu.  Üzerleri tüylü, kabarık, kırmızımtırak inci gibi benlerin bir araya  gelmesinden meydana gelmiş ve keklik yumurtası büyüklüğündeydi. Bu  mühür, Resûl-i Ekrem Efendimizin beklenen son peygamber olduğunun bir  alâmeti idi.&lt;br /&gt;
Ashabdan Sâib bin Yezid, Resûl-i Ekrem Efendimizin &quot;Nübüvvet Mührü&quot; ile ilgili olarak şöyle der:&lt;br /&gt;
&quot;Çocukluğumda, teyzem beni Nebiyy-i Ekremin (a.s.m.) yanına götürüp, &lt;br /&gt;
`Yâ Resûlallah, şu yeğenimin ayağında ıztırabı var` dedi.&quot;&lt;br /&gt;
Resûlullah eliyle başımı sığayıp, bana bereket duâ etti. Sonra abdest  aldı. Abdest suyundan içtim. Sonra arkasında durdum ve iki omuzu  arasında çadırın koca düğmeleri [yahut keklik yumurtası&amp;gt; gibi olan  Hatem-i Nübüvveti gördüm.&quot; &lt;br /&gt;
Hazret-i Ali de (r.a.) Resûl-i Ekremi  tarif ve tavsif ederken, &quot;İki küreği arası enli, kendisinin  peygamberlerin sonuncusu olduğu kürekleri arasındaki Peygamberlik  Hâteminden belliydi&quot; der. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;Abdülmuttalib`e Verilen Müjde&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Kâinatın Efendisi Peygamberimiz dünyaya geldiği sırada dedesi  Abdülmuttalib, Kâbe civarında Kııreyş`in ileri gelenlerinden birkaçı ile  oturmuş sohbet ediyordu. &lt;br /&gt;
Kendisine haber verildi. Son derece  sevinen Abdülmuttalib, bir anda kendisini nurtopu torununun yanında  buldu. Kucakladı, öptü, kokladı... Sonra da oğlu Ebu Tâlib`e teslim  ederek, &quot;Bu çocuk sana emanetimdir. Bu oğlumun şânı, şerefi yüce  olacaktır&quot; diye konuştu.&lt;br /&gt;
Abdülmuttalib, bu mes`ud hâdisenin hatırı  için Kâinatın Efendisinin doğumunun yedinci günü develer, davarlar  kestirerek Mekke halkına üç öğün ziyafet çekti. Ayrıca şehrin her  mahallesinde develer kurban ederek insan ve hayvanların istifadesine  bıraktı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;b&gt; Nur Çocuğa İsim Verildi: Muhammed (a.s.m.)&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Umumi ziyafetten sonra nurtopu Efendimize ne ad koyduğunu dedesinden sordular. Şu cevabı verdi:&lt;br /&gt;
&quot;Muhammed.&quot;&lt;br /&gt;
&quot;Neden atalarından birinin ismini takmadın da bu ismi verdin?&quot; dediler. Cevabı şu oldu:&lt;br /&gt;
&quot;Allah`ın ve insanların onu övmelerini istediğim için.&quot;&lt;br /&gt;
Gerçekten,  Kâinatın Efendisi Peygamberimiz Allah`ın, insanların ve meleklerin  senâsına eşsiz bir surette mazhar olmuş dünya üzerinde tek şahsiyettir.  Çünkü, o bu övgüye, bu alâka ve sevgiye ve bu hürmete lâyıktı. Bu medhi,  bu muhabbeti eşsiz îmânı, ihlâs ve samimiyeti ve en güzel, en üstün  ahlâkıyla hak etmişti. Bunun içindir ki, onun medih makamına erişecek  hiçbir fanî olmamış ve olamaz.&lt;span&gt;&lt;span style=&quot;background-color: #999999;&quot;&gt;&lt;span style=&quot;background-color: white;&quot;&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ehlibeyt1453.blogspot.com/feeds/1109495506919518167/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ehlibeyt1453.blogspot.com/2011/08/resul-i-ekrem-efendimizin-dunyaya.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2322327350887443314/posts/default/1109495506919518167'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2322327350887443314/posts/default/1109495506919518167'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ehlibeyt1453.blogspot.com/2011/08/resul-i-ekrem-efendimizin-dunyaya.html' title='RESÛL-İ EKREM EFENDİMİZİN DÜNYAYA TEŞRİFLERİ'/><author><name>kadir karaca</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11198472532505143620</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='https://img1.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2322327350887443314.post-5145700455359213000</id><published>2011-08-14T07:33:00.003-07:00</published><updated>2011-08-14T07:33:44.694-07:00</updated><title type='text'>FİL VAK`ASI</title><content type='html'>Hidâyet Güneşinin doğmasına az bir zaman kalmıştı. Kâbe`ye her taraftan  insanlar akın akın gelip hac mevsiminde ziyâret ediyorlardı. Kâbenin bu  kadar çok ziyaretçi toplamasını birtakım kimseler hazmedemiyor ve  rahatsızlık duyuyorlardı. Bunlardan biri de, Habeş Melikinin Yemen  valisi Ebrehe Eşrem idi.&lt;br /&gt;
Ebrehe, Kâbe`ye olan insan akınını önlemek  için, Bizans İmparatorunun da yardımıyla önce San`a şehrinde Kulleys  adında bir kilise yaptırdı. İçini büyük masraflar sonucu altın ve  gümüşle süsledi. Dışını çeşitli yerlerden getirttiği son derece kıymetli  taşlarla donattı. Öyle ki, o anda yaptırdığı kilisenin bir benzeri  başka bir yerde yoktu.&lt;br /&gt;
Bu süs ve tezyînat ile, Ebrehe, güyâ halkı  buraya celbedecekti. Dolayısıyla Kâbe`ye karşı gösterilen muazzam  teveccühü aklınca kırmış olacaktı. Ebrehe, kilisenin inşası bittikten  sonra, Habeş hükümdarına takdirini kazanmak niyetiyle de şu mektubu  yazdı:&lt;br /&gt;
&quot;Hükümdarım, senin için öyle bir mabed yaptırdım ki, şimdiye  kadar ne bir Arap, ne de bir Acem onun gibisini yapmış değildir.  Arapların haccını buraya çevirmedikçe de asla durmayacağım. 18&lt;br /&gt;
Fakat Ebrehe`nin bütün bu masraf ve gayretleri boşa çıktı. Yaptırdığı  kilisenin müstesna tezyinatını ve muhteşem yapısını görmek için birçok  kimse etraftan geldi. Ama sadece süsünü, püsünü görmek için. Kâbe`ye  olan akını, yine eskisi gibi, eksilmek şöyle dursun, artarak devam  ediyordu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;Kulleys`in Kirletilmesi ve Ebrehe`nin Kararı&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Ebrehe`nin, Kâbe`ye olan teveccühü kırmak niyetiyle muhteşem bir  kilise yaptırdığı Araplarca da duyulmuştu. Bu arada Kinane kabilesinden  Nevfel adında biri, bu kiliseyi kirletmeyi aklına koydu. Bir gece yarısı  giderek Kulleys`in içini, dışını pisliğiyle kirletti. Sonra da kaçıp  memleketine döndü. Bu hâdise, insanların Kâbe`ye teveccühünün devam  etmesinden fazlasıyla öfkelenmiş bulunan Ebrehe`yi bütün bütün çileden  çıkardı. Hâdiseyi Araplardan birinin yaptığını da öğrenince, &lt;br /&gt;
&quot;Araplar bunu Kâbe`lerinden yüz çevirttiğim için yapıyorlar. Ben de  onların Kâbe`sinde taş üstünde taş bırakmayacağım&quot; diye yemin etti. 19&lt;br /&gt;
Sonra da Kâbe`yi yıkmak gayesiyle Mekke üzerine yürümeye hazırlandı.  Habeş Necaşîsinden &quot;Mahmud&quot; adındaki meşhur fili istedi. Necaşî, o  sırada dünyada büyüklük ve kuvvetçe eşsiz olan &quot;Mahmut&quot; isimli fili,  Ebrehe`ye göndererek arzusunu yerine getirdi. 20&lt;br /&gt;
Ebrehe ordusunu hazırladı. Mekke`ye doğru yola çıktı. Mahmud adlı fil ile ordunun önünde Mekke`ye doğru ilerliyordu.&lt;br /&gt;
Ebrehe, ordusuyla, Mekke`ye yakın Muğammis denilen mevkie gelince, bir  süvari birliğini öncü olarak gönderdi. Süvari birliği Mekke civarına  kadar sokularak, Resûl-i Ekrem Efendimizin dedesi Abdülmuttalib`in iki  yüz devesi de dahil, Kureyş ve Tihâmelilerin sürülerini gasbetti. 21 Bu  sırada, Abdülmuttalib, Kureyş kabilesinin reisi idi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;Ebrehe ve Abdülmuttalib&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Ebrehe, bir elçi ile Kureyşlilere şu haberi gönderdi:&lt;br /&gt;
&quot;Ben sizinle harbetmek için değil, şu mâbedi yıkmak için geldim. Eğer  bana karşı koymazsanız, kanınızı akıtmaktan vazgeçerim. Şâyet, Kureyş  kabilesinin reisi benimle harb etmek istemiyorsa, yanıma kadar gelsin.&quot;  22&lt;br /&gt;
Kureyş Reisi Abdülmuttalib`in elçiye cevabı şu oldu:&lt;br /&gt;
&quot;Allah  adına yemin ederiz ki, biz kendisi ile harb etmek istemiyoruz. Zaten  buna gücümüz de yetmez. Yalnız, bu mâbed Allah`ın evidir. Onu  yıkılmaktan ancak Allah koruyabilir. O kendi mukaddes beytini muhafaza  etmezse, bizde Ebrehe`yi bu hareketinden vaz geçirecek güç ve kuvvet  yoktur.&quot; 23&lt;br /&gt;
Karşılıklı bu konuşmadan sonra Abdülmuttalib, elçi ile  birlikte Ebrehe`nin yanına vardı. Abdülmuttalib heybetli bir görünüşe  sahipti. Onu bu haliyle gören Ebrehe, içinden kendisine karşı gayr-i  ihtiyarî bir hürmet hissi duydu. Ona, şerefli bir misafir muamelesinde  bulunduktan sonra, arzusunun ne olduğunu sordu.&lt;br /&gt;
Abdülmuttalib isteğini belirtti:&lt;br /&gt;
&quot;Askerlerin, iki yüz devemi almıştır. Arzum, develerimin iadesidir.&quot;&lt;br /&gt;
Ebrehe, bundan pek hoşlanmadı ve alaylı bir tavırla, &lt;br /&gt;
&quot;Seni görünce büyük bir adam zannetmiştim. Konuşmaya başlayınca pek de  öyle olmadığını anladım. Ben senin ve atalarının tapınağı olan Kâbe`yi  yıkmaya gelmişken, sen ondan söz etmiyorsun da, aldığım iki yüz deveden  bahsediyorsun&quot; diye konuştu.&lt;br /&gt;
Abdülmuttalib, Ebrehe`nin alaylı tavrına aldırmadan, &lt;br /&gt;
&quot;Ben develerimin sahibiyim. Kâbe`nin de bir sahibi ve koruyucu vardır. Elbette onu koruyacaktır&quot; diye karşılık verdi.&lt;br /&gt;
Bu sözler Ebrehe`yi hiddete getirdi ve şöyle konuştu:&lt;br /&gt;
&quot;Onu bana karşı kimse koruyamaz!&quot;&lt;br /&gt;
Abdülmuttalib yine sözün altında kalmadı ve, &lt;br /&gt;
&quot;Orası beni ilgilendirmez. İşte sen ve işte O!&quot; 24 dedi. &lt;br /&gt;
Karşılıklı bu konuşmalardan sonra, Ebrehe, Abdülmuttalib`in gasbedilen  develerini geri verdi. Abdülmuttalib ordugâhı terk ederek Mekke`ye  geldi ve olup bitenleri Kureyşlilere anlattı. Ayrıca iki yüz deveyi de  Allah için kurban etmek üzere işâretleyerek serbest bıraktı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;Mekke Boşaltılıyor&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Abdülmuttalib, ayrıca Ebrehe ordusunun şerrinden ve zulmünden korunmak  için Mekke`yi boşaltmalarını halka tavsiye etti. Kendisi de birkaç  kişiyle birlikte Kâbe`nin yanına vardı ve kapının halkasına yapışarak, &lt;br /&gt;
&quot;Allah`ım!  Bir kul dahi evini, barkını korur. Sen de kendi evini koru. Tâ ki,  yarın onların salipleri ve kuvvetleri senin kuvvetine galebe çalmasın&quot;  25 diye dua etti.&lt;br /&gt;
Mekke boşaltıldı. Halk, dağ başlarına ve kuytu  yerlere sığınarak, Ebrehe ordusunun yapacaklarını beklemeye koyuldu.  Mekke mahzûn, Kâbe mahzûn, Kureyş mahzûndu. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;Ordu Harekete Hazır, Fakat...&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Ertesi günün sabahı idi. Mekke üzerine yürüyüp, Kâbe`yi yerle bir  etmek için Ebrehe ordusunda hazırlık tamamdı. Ordu bir tek işâret  beklemekte idi. Tarih, Milâdî 571, 17 Muharrem Pazar günü...Ordu hareket  edeceği sırada, Ebrehe`ye kılavuzluk görevini üzerine almış bulunan  Nüfeyl bin Habib adındaki adam, büyük fil Mahmud`un kulağına eğilerek  şunları fısıldadı:&lt;br /&gt;
&quot;Çök Mahmud! Sağ sâlim geldiğin yere dön. Sen, Allah`ın mukaddes saydığı beldedesin!&quot; 26&lt;br /&gt;
Bu sözleri söyledikten sonra da koşarak bir dağa sığındı. Nüfeyl`in bu  sözleri üzerine, o heybetli fil birden bire çöküverdi. Kaldırmak için  her tedbire başvurdular, fakat bir türlü muvaffak olamadılar. Yönünü  Yemen`e doğru çevirdiklerinde koşuyor, Şam`a doğru çevirdiklerinde yine  koşuyor, doğu tarafına yönelttiklerinde aynı şekilde durmadan koşuyordu.  Ancak, yüzünü Mekke`ye doğru çevirdiklerinde, âdetâ bacaklarındaki  kuvvet birden bire çekiliveriyor ve Mahmud çöküveriyordu. 27&lt;br /&gt;
Bu  heyecanlı anda, kimsenin fil-i Mahmud`un bu hareketine akıl erdiremeyip  düşündüğü sırada, Cenâb-ı Hak, celâl ile tecelli etti ve Kur`ân`da  &quot;Ebabîl&quot; diye adlandırılan kuşları deniz tarafından Ebrehe ordusunun  üzerine salıverdi. Kırlangıçlara benzeyen bu kuşların herbiri, biri  ağzında, ikisi de ayaklarında olmak üzere nohut veya mercimek tanesi  büyüklüğünde üçer taş taşıyordu. Bu taşların isabet ettiği her asker,  anında yerde debelenip, ölüveriyordu. 28&lt;br /&gt;
Taş yağmuru ile karşı  karşıya kalan askerler şaşırıp kaldılar. Bir anda karargâh, yıkılan,  yere serilen insan ve hayvanlarla doldu. Kendilerine taş isabet  etmeyenler ise, kaçışmaya başladılar. Ebrehe de o anda canlarını zor  kurtaranlar arasında idi. Fakat, aldığı bir taş yarası ile sonradan o da  arzusuna muvaffak olamadan ölüp gitti. 29&lt;br /&gt;
Bu arada, Kâbe üzerine yürümemenin bir mükâfatı olarak Mahmud adındaki fil de sağ kurtuldu.&lt;br /&gt;
Cenâb-ı Hak, Ebrehe ordusuna Ebabîl kuşlarını musallat ettikten sonra,  Ayrıca arkasından sel halinde yağmur yağdırdı. Yağmur seli, Ebrehe  ordusunun ölülerini de silip süpürerek denize döktü. 30&lt;br /&gt;
Yüce Rabbimiz, Kur`ân-ı Kerîminde bu hâdiseyi bize şöyle haber verir:&lt;br /&gt;
&quot;Rabbinin fil sahiplerine ne yaptığını görmedin mi? Onların  tuzaklarını boşa çıkarmadı mı? Üzerlerine bölük bölük kuşlar  gönderdi.Onlara ateşte pişirilmiş taşlar attılar. Rabbin onları yenilmiş  ekin çöplerine çevirdi.&quot; 31&lt;br /&gt;
Bu hâdise, Resûl-i Ekrem Efendimizin  peygamberliğinin bir delili idi. 32 Zira dünyaya gözlerini açmaya pek az  bir zaman kala meydana gelmiş ve doğum yeri, sevgili vatanı ve kıblesi  olan Mekke ve Kâbe-i Muazzama harika ve gaybî bir surette Ebrehe  ordusunun tahribinden kurtulmuştur.&lt;br /&gt;
Evet, Cenâb-ı Hakkın rahmet ve  hikmeti, elbette Habibinin yüzü suyu hürmetine bu muazzam mâbedi Ebrehe  ordusuna çiğnetmeye müsaade etmezdi ve etmedi de.</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ehlibeyt1453.blogspot.com/feeds/5145700455359213000/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ehlibeyt1453.blogspot.com/2011/08/fil-vakasi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2322327350887443314/posts/default/5145700455359213000'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2322327350887443314/posts/default/5145700455359213000'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ehlibeyt1453.blogspot.com/2011/08/fil-vakasi.html' title='FİL VAK`ASI'/><author><name>kadir karaca</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11198472532505143620</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='https://img1.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2322327350887443314.post-2082629211702739159</id><published>2011-08-14T07:33:00.001-07:00</published><updated>2011-08-14T07:33:10.871-07:00</updated><title type='text'>HZ. ABDULLAH`IN VEFATI</title><content type='html'>Evliliklerinin ilk ayları dolmuştu. Hazret-i Abdullah bir ticaret  kervanına katılarak Suriye`ye gitti. Gidiş o gidiş oldu. Hz. Abdullah  bir daha Mekke`ye dönmedi. Aylar sonra Mekke`ye dönen ticaret kervanı  arasında Hz. Abdullah yoktu. Sadece acı haberi vardı.&lt;br /&gt;
Hz. Abdullah,  ticaret yolculuğundan dönüşte, Medine`de hastalanmıştı. Ve onu orada  dayılarının yanına bırakmışlardı. Bu haberi alan Abdülmuttalib derhal  oğlu Hâris`i Medine`ye gönderdi. Hâris, Medine`ye varıncaya kadar herşey  olup bitmişti. Hz. Abdullah, Kâinatın Efendisi oğlunun yüzünü bir  kerecik olsun görmeden ebedî âleme göç etmişti ve orada Adiyy bin  Neccaroğullarından Nabiğa`nın evinin avlusuna defnedilmişti.&lt;br /&gt;
Hâris,  bu acı haberi alıp Mekke`ye getirdi. Mekke bir anda mâtem havasına  büründü. Genç ihtiyar, küçük büyük arasında fark gözetmeyen ölümün,  Abdullah`ı bu genç yaşta, beklenmedik bir zamanda sinesine alışı,  Abdülmuttalib âilesini derin bir üzüntüye boğdu. Mekke halkı da  gözyaşlarıyla onların teessürüne iştirak etti. &lt;br /&gt;
Hele, henüz genç  bir gelin olan Hz. Âmine`nin teessürünü tarif etmek imkânsızdı. Haberi  duyduğu andan itibaren bir mum gibi erimeye yüz tuttu. Günlerce  gözyaşlarını tutamadı: ağladı, ağladı, ağladı... O ağlarken, bütün  insanlığın gözyaşını beraberinde getireceği nur ile silecek ve acılarını  dindirecek zâtın dünyaya gelişine ise, iki ay gibi kısa bir zaman  kalmıştı.&lt;br /&gt;
Hazret-i Âmine hâdiseden duyduğu derin üzüntüyü gözyaşları arasında şiirinde şöyle dile getirdi:&lt;br /&gt;
&quot;Artık, Mekke`nin Bethâ kolu Hâşimoğullarından boş kaldı. Mekke, Hâşimoğullarının şânından mahrum kalacak artık! &lt;br /&gt;
Ölümün dâvetine uyarak, evinden örtüler ve kefenler içinde çıkıp, kabre gitti.&lt;br /&gt;
Ölümün (yeryüzünde yıllarca dolaşıp dursa) insanlar arasında, Hâşimoğlu gibi bir yiğit bulup, boşluğunu dolduramaz. &lt;br /&gt;
Dostları onun tabutunu taşımak için koşuştular, onu elden ele alıp götürdüler.&lt;br /&gt;
Ne yazık ki, ecel hiç beklenmedik bir zamanda onu çekip kendine aldı.  Halbuki, o, ne kadar güzel, ne kadar cömert ve ne kadar da merhametli  biri idi.&quot; 17&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;Hz. Abdullah`ın Bıraktığı Miras&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Hz.  Abdullah, yeni evliydi. İstikbalini temine yeni yeni hazırlanırken  dünyaya gözlerini yummuştu. Bu sebeple maddi plânda geride son derece  mütevazi bir miras bıraktı: &lt;br /&gt;
Ümmü Eymen Bereke adında, Kâinatın  Efendisini çok seven Habeşli bir câriye, beş deve, birkaç koyun, bir  kılıç doğduğu ev ve bir miktar da gümüş para.&lt;br /&gt;
Fakat geriye Allah`ın  lütfuyla iki cihanın güneşi olacak hayırlı bir evlâd bıraktı. Nuruyla  âlemi aydınlatacak bir zat: Kâinatın Efendisi Hazret-i Muhammed  (a.s.m.).</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ehlibeyt1453.blogspot.com/feeds/2082629211702739159/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ehlibeyt1453.blogspot.com/2011/08/hz-abdullahin-vefati.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2322327350887443314/posts/default/2082629211702739159'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2322327350887443314/posts/default/2082629211702739159'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ehlibeyt1453.blogspot.com/2011/08/hz-abdullahin-vefati.html' title='HZ. ABDULLAH`IN VEFATI'/><author><name>kadir karaca</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11198472532505143620</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='https://img1.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2322327350887443314.post-56242715609130903</id><published>2011-08-14T07:32:00.001-07:00</published><updated>2011-08-14T07:32:41.224-07:00</updated><title type='text'>ÜMMÜ KÜLSÜM, PEYGAMBERİMİZE İLTİCÂ EDİYOR</title><content type='html'>Hudeybiye Anlaşmasının üzerinden fazla bir zaman geçmemişti ki,  Peygamberimizin Mekke`deki azılı düşmanlarından Ukbe bin Ebî Muayt`ın  Müslüman olan kızı Ümmü Külsüm, bir yolunu bulup Medine`ye geldi.  Resûl-i Ekrem Efendimize iltica edip şöyle dedi:&lt;br /&gt;
&quot;Yâ Resûlallah!  Ben, dinim için onların yanından kaçıp senin yanına geldim! Beni koru,  müşriklere geri çevirme! Beni kâfirlere geri çevirecek olursan, bana  işkence yaparlar, dinimden döndürmeye çalışırlar.&quot;(İbni Sa`d, Tabakât,  8:231)&lt;br /&gt;
Bunun üzerine inen âyet, Peygamber Efendimizin nasıl hareket etmesi gerektiğini tayin etti:&lt;br /&gt;
&quot;Ey îmân edenler! Mü`min kadınlar hicret etmiş olarak size geldiğinde  onları imtihan edin. Onların îmânını Allah hakkıyla bilir. Eğer mü`min  olduklarına kanaat getirirseniz onları kâfirlere geri göndermeyin.  Bunlar onlara helâl değildir; onlar da bunlara helâl olmaz. Müşrik  kocalarının onlara verdiği mehri iâde edin. Mehirlerini verdiğiniz  takdirde o kadınlarla evlenmenizde sizin için bir günah yoktur. Kâfir  kadınları da nikâhınız altında tutmayın; onlara verdiğiniz mehri geri  isteyin. Kâfirler de size katılan Müslüman hanımlarına verdikleri mehri  geri istesinler. Allah`ın hükmü budur; aranızda O hükmeder. Allah  herşeyi hakkıyla bilir, herşeyi hikmetle yapar.&quot;(Mümtehine Sûresi, 10.)&lt;br /&gt;
Bu âyet-i kerime, Hudeybiye Sulhundaki Medine`ye hicret ve ilticâ  edecek Müslümanların iâdesi ile ilgili maddenin erkeklere mahsus  olduğunu, kadınlara şâmil bulunmadığını ortaya koyuyordu.Bunun üzerine  Peygamber Efendimiz, müşriklerin arasından Medine`ye çıkıp gelen  erkekleri iâde ettiği halde Müslüman kadınları geri çevirmedi.&lt;br /&gt;
Nitekim, Ümmü Külsüm`ü de kardeşleri Velid bin Ukbe ile Umâre bin Ukbe  Medine`ye gelerek istedikleri zaman; Resûl-i Ekrem, &quot;Muâhededeki o  şartın hükmünü, Allah, kadınlar hakkında bozdu, ortadan kaldırdı&quot;  buyurarak Ümmü Külsüm`ü onlara teslim etmedi.&lt;br /&gt;
Bu âyetin nazil  olmasından sonra Mekke`den Medine`ye hicret eden kadınlar bir nevi  imtihana tâbi tutuluyorlardı. Onlar, &quot;Vallahi biz, sadece Allah`a ve  Resûlüne ve İslâmiyete olan muhabbet ve bağlılığımızdan dolayı çıkıp  geldik. Yoksa ne koca, ne mal, ne başkasına olan kin ve buğzumuz  sebebiyle gelmedik&quot; diye yemin ediyorlardı.&lt;br /&gt;
Bunun üzerine Medine`de  kalmalarına müsaade edilip geri çevrilmiyorlardı. Böyle yeminde  bulunanların mehirleri de kocalarına iâde ediliyordu.&lt;br /&gt;
İnen âyet-i kerimede Ayrıca mü`minlere &quot;Kâfir olan kadınlarınızı artık nikâhınız altında tutmayın&quot; diye emrediliyordu.&lt;br /&gt;
Bunun üzerine Hz. Ömer, o zamana kadar nikâhı altında bulunup Mekke`de oturan müşrik iki hanımını boşadı.&lt;br /&gt;
</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ehlibeyt1453.blogspot.com/feeds/56242715609130903/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ehlibeyt1453.blogspot.com/2011/08/ummu-kulsum-peygamberimize-iltica.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2322327350887443314/posts/default/56242715609130903'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2322327350887443314/posts/default/56242715609130903'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ehlibeyt1453.blogspot.com/2011/08/ummu-kulsum-peygamberimize-iltica.html' title='ÜMMÜ KÜLSÜM, PEYGAMBERİMİZE İLTİCÂ EDİYOR'/><author><name>kadir karaca</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11198472532505143620</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='https://img1.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2322327350887443314.post-5763854669779142684</id><published>2011-08-14T07:31:00.001-07:00</published><updated>2011-08-14T07:31:55.104-07:00</updated><title type='text'>HZ. ABDULLAH`IN EVLENMESİ</title><content type='html'>Hz. Abdullah, gün geçtikçe, gönülleri etrafında pervane gibi  döndürüyordu. Fakat, o dönen pervanelerin hiçbirine iltifat etmiyor,  iffet ve namusunu ter temiz koruyordu.&lt;br /&gt;
Çok sevdiği oğlunun evlenme  çağına geldiğini gören Abdülmuttalib, bir an evvel onu mes`ud bir yuvaya  kavuşturmak istiyordu. Ancak, ona her yönüyle denk birini bulmak  gerekiyordu.&lt;br /&gt;
Abdülmuttalib, bunu bulmada gecikmedi. Benî Zühre  kabilesinin büyüğü Vehb bin Abd-i Menâf`ın yanına vararak, kızı Âmine`yi  oğlu Abdullah`a istediğini söyledi. Vehb, teklifi memnuniyet ve  sevinçle karşıladı. Sonra da şöyle konuştu:&lt;br /&gt;
&quot;Ey amcamoğlu! Biz bu  teklifi sizden önce aldık. Âmine`nin annesi, geçenlerde bir rü`yâ  görmüştü. Anlattığına göre, evimize bir nur girmiş. Aydınlığı yerleri ve  gökleri tutmuş. Ben de bu gece rüyâmda, dedemiz İbrahim`i (a.s.)  gördüm. Bana, `Abdülmuttalib`in oğlu Abdullah`la kızın Amine`nin  nikâhlarını ben kıydım. Sen de onu kabul et` dedi. Bugün sabahtan beri  bu rüyânın tesiri altındaydım. `Acaba ne zaman gelecekler?` diye kendi  kendime sorup duruyordum.&quot;&lt;br /&gt;
Bunları duyan Abdülmuttalib sevincinden, &quot;Allahü ekber, Allahü ekber!&quot; diyerek tekbir getirdi.&lt;br /&gt;
Vehb`in kızı Âmine hem güzellik, hem ahlâk, hem de nesep itibariyle  Kureyş kızları arasında en yüksek mevkie sahipti. Her hususta Abdullah`a  denkti ve henüz 14 yaşlarında bulunuyordu. Abdullah ise bu sırada 24  yaşlarında idi. Kısa zamanda düğün yapıldı ve Kâinatın Efendisini  dünyaya getirecek mes`ud âile yuvası kuruldu. 16&lt;br /&gt;
Evliliklerinin  üzerinden henüz birkaç hafta geçmişti ki, birçok kimsenin fark ettiği  garip bir durum oldu. Hz. Abdullah`ın yüzündeki nur, Hz. Âmine`nin  alnında parlamaya başladı. Demek ki, artık Hazret-i Âmine, Kâinatın  Efendisine hamile idi.</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ehlibeyt1453.blogspot.com/feeds/5763854669779142684/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ehlibeyt1453.blogspot.com/2011/08/hz-abdullahin-evlenmesi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2322327350887443314/posts/default/5763854669779142684'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2322327350887443314/posts/default/5763854669779142684'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ehlibeyt1453.blogspot.com/2011/08/hz-abdullahin-evlenmesi.html' title='HZ. ABDULLAH`IN EVLENMESİ'/><author><name>kadir karaca</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11198472532505143620</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='https://img1.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2322327350887443314.post-2415800977267941786</id><published>2011-08-14T07:29:00.000-07:00</published><updated>2011-08-14T07:29:40.986-07:00</updated><title type='text'>ABDÜLMUTTALİB`İN RÜYÂSI</title><content type='html'>&lt;div style=&quot;color: #cccccc;&quot;&gt;Aradan yıllar geçti. Alnında parlayan Kâinatın Efendisine ait nûr, onun Kureyş`in reisliği makamına getirip oturttu.&lt;br /&gt;
Sıcak bir yaz günü idi Kâbe`nin yanındaki Hicr mevkiinde serin bir  gölgede uyuyordu. Bir rüyâ gördü. Rüyâsında bir zât kendisine şöyle  seslendi:&lt;br /&gt;
&quot;Kalk, Tayyibe`yi kaz!&quot; Sordu: &lt;br /&gt;
&quot;Tayyibe nedir?&quot;&lt;br /&gt;
Fakat, o zât sorusuna hiçbir cevap vermeden uzaklaşıp gitti. Uyanan  Abdülmuttalib heyecanlı idi. &quot;Tayyibe&quot; ne demekti? Tayyibe`yi kazmak  nasıl olurdu? Rüyâya bir mânâ veremeden merak içinde o gün geceyi  geçirdi.&lt;br /&gt;
Ertesi gün, aynı yerde yine uykuya dalmıştı. Aynı adam tekrar göründü ve seslendi:&lt;br /&gt;
&quot;Kalk, Berre`yi kaz.&quot;&lt;br /&gt;
Rüyâsında şaşkına dönen Abdülmuttalib yine sordu: &lt;br /&gt;
&quot;Berre nedir?&quot;&lt;br /&gt;
Adam yine hiçbir cevap vermeden oradan uzaklaşıp gitti. Abdülmuttalib  derin uykudan daha büyük bir merak ve heyecan içinde uyandı. Ne var ki,  gördüklerine bir türlü mânâ veremiyordu. O gün ve geceyi de yine gördüğü  rüyânın tesirinde geçirdi.&lt;br /&gt;
Ertesi günü idi. Yine aynı yerde yatıyordu. Aynı adam gelerek kendisine, &lt;br /&gt;
&quot;Kalk,&quot; dedi. &quot;Mednûne`yi kaz.&quot; &lt;br /&gt;
Derin uykuda, Abdülmuttalib, adama &lt;br /&gt;
&quot;Mednûne nedir?&quot; diye sordu. Ama adam yine cevap vermeden uzaklaşıp gitti.&lt;br /&gt;
Abdülmuttalib`in merak ve heyecanı son haddine ulaşmıştı. Üç gün üst  üste gördüğü rüyânın boş olmadığım elbette biliyordu. Ama mânâsını  anlayacak en ufak bir ipucuna da sahip değildi.&lt;br /&gt;
Dördüncü gün yine aynı yerde uykuya yatan Abdülmuttalib, aynı adamın geldiğini gördü. Adam bu sefer şöyle seslendi:&lt;br /&gt;
&quot;Zemzem`i kaz!&quot; Abdülmuttalib,&lt;br /&gt;
&quot;Zemzem nedir, nerededir?&quot; diye sorunca, adamın cevabı şu oldu:&lt;br /&gt;
&quot;Zemzem bir sudur ki, hiç kesilmez, dibine erilmez. Hacıların su  ihtiyacını onunla karşılarsın. O, Kâbe`de kesilen kurbanların kanlarının  döküldüğü yer ile terslerinin gömüldüğü yer arasındadır. Alaca kanatlı  bir karga gelip, orayı gagalar. Orada karınca yuvası da vardır.&quot; 10&lt;br /&gt;
Uyanan Abdülmuttalib`in heyecanına bu sefer sevinç de katılmıştı.  Çünkü, rüyâyı mânâlandırmak için ipucunu elde etmişti. Zemzem kuyusundan  defalarca bahsedildiğini duymuştu. Fakat, onun yerini kimse bilmiyordu.  Çünkü Cürhümlüler, Mekke`den düşman istilâsı önünden kaçarken, Kâbe`nin  bütün kıymetli mallarını Zemzem kuyusuna atmış, kuyunun üstünü de  toprakla bir edip, belirsiz bir hale getirmişlerdi. O zamandan beri  Zemzem`in ismi var, kendisi yoktu. &lt;br /&gt;
Abdülmuttalib, artık Zemzem`in  yerini bulup kazmakla vazifelendirildiğini anlamıştı. Derhal araştırmaya  koyuldu. Rüyâsında kendisine öğretilen yere gitti. Bu sırada alaca  kanatlı bir karganın süzüldüğünü ve yere konarak gagası ile bir yeri  karıştırdıktan sonra havalanarak göğe doğru yükseldiğini gördü. &lt;br /&gt;
Abdülmuttalib`in sevincine diyecek yoktu. Senelerden beri gizli kalmış  hayat bahşeden bir kuyuyu bulma ve ortaya çıkarma şerefine erecekti.  Zemzem`in yerini tesbit etmişti ve sıra kazmaya gelmişti. Bu şerefi  başkasına kaptırmak ve bu sırrı başkalarına açmak istemiyordu. Bunun  için ertesi gün bir tek oğlu olan Hâris`i alarak tesbit edilen yere  gitti ve kazmaya başladılar. Bir müddet devam eden kazı sonucu Zemzem  Kuyusunun örülmüş duvar taşları ile bir dâire şeklindeki ağzı meydana  çıktı. Abdülmuttalib sevinçliydi, heyecanlıydı. Âdetâ gözlerine  inanamıyordu. Ama gözlerine inansa da, inanmasa da görünen bir kuyu ağzı  idi. Tekbir getirmeye başladı: &quot;Allahü ekber! Allahü Ekber!&quot; &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;Abdülmuttalib ve Kureyş İleri Gelenleri&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Abdülmuttalib`in bu faaliyetini başından beri gözleyen Kureyşliler,  işin artık ortaya çıkmak üzere olduğunu farkedince, büyüklerine haber  verdiler. Bir müddet sonra, Kureyş büyükleri, kazılan yere geldiler ve  Abdülmuttalib`e, &lt;br /&gt;
&quot;Ey Abdülmuttalib! Bu babamız İsmâil`in kuyusudur. Onda bizim de hakkımız var. Bizi de bu işe ortak et&quot; dediler. Abdülmuttalib, &lt;br /&gt;
&quot;Hayır, yapamam&quot; dedi. &quot;Bu iş sadece bana tahsis edilmiş ve aranızdan ancak bana verilmiştir.&quot;&lt;br /&gt;
Abdülmuttalib`in bu kesin cevabı Kureyş ileri gelenlerinin hoşuna gitmedi. İçlerinden Adiyy bin Nevfel şöyle konuştu:&lt;br /&gt;
&quot;Sen yalnız bir adamsın. Tek oğlundan başka dayanacağın bir kimsen de yok. Nasıl olur da bize karşı gelir, bize boyun eğmezsin?&quot;&lt;br /&gt;
Bu söz, Abdülmuttalib`in âdetâ içini yaktı. Çünkü, Kureyşliler onu  kimsesizlikle küçümsüyorlardı. Bu anlayıştan fazlasıyla rahatsız  olduğunu haliyle de belli etti. Bir müddet üzüntü içinde sustu. Sonra  içini şöyle döktü: &lt;br /&gt;
&quot;Yâ, demek sen beni yalnızlık ve kimsesizlikle ayıplıyorsun, öyle mi?&quot;&lt;br /&gt;
Muhatabından hiçbir cevap gelmeyince, bir müddet düşündükten sonra,  ellerini açarak yüzünü semaya doğru çevirdi ve, &quot;Yemin ederim ki,&quot; dedi.  &quot;Allah bana on erkek çocuk verirse, bunlardan birisini Kâbe`nin yanında  kurban edeceğim.&quot; 11&lt;br /&gt;
Abdülmuttalib`in bu sözleri hem bir duâ, hem bir yemin, hem de bir adaktı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;Şam`a Gidiş&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Hâdisenin burada sona ermeyeceği belli idi. Durum da bir hayli  nazikti. Böyle hâdiseler yüzünden aralarında çok defa çarpışmalar patlak  vermişti. Bunu bilen Abdülmuttalib, kazı işinden o anlık vazgeçti ve  işin bir hakem tarafından halledilmesini teklif etti. Teklifi kabul  gördü. Hakemi tesbit ettiler: Şam`da oturan Sa`d bin Hüzeym.&lt;br /&gt;
Amcalarından birkaçını yanına alan Abdülmuttalib, Kureyş kabilelerinin  ileri gelenlerinden bir grupla Şam`a doğru yola çıktı. Ne var ki, henüz  Şam`a varmadan İlâhî kader onları durdurdu. Abdülmuttalib ve  yanındakilerin suları, alev saçan çölün ortasında bitti. Bu kendileri  için en büyük, en şiddetli düşmandan daha da tehlikeli idi.  Abdülmuttalib`in müracaatına, Kureyş ileri gelenleri, &quot;Suyumuz ancak  bize yeter&quot; diyerek red cevabı verdiler.&lt;br /&gt;
Abdülmuttalib ile  yakınlarının hayatı büyük bir tehlike ile karşı karşıya bulunuyordu.  Ellerinde yapacakları hiçbir şey de yoktu. Çöl ortasında su aramak,  serabın peşinde koşmaktan farksızdı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;Abdülmuttalib`in Su Aramaya Çıkması&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Fakat herşeye rağmen Abdülmuttalib su aramaya kararlıydı. İçinden bir  ses su bulacağını söylüyordu. Devesinin yanına geldi, onu ayağa  kaldırdı. O anda, birden gözlerine inanamadı. Çünkü devenin bir ayağının  dibinde pırıl pırıl parlayan, bir avuç su gördü. Bu durum,  arkadaşlarını da sevindirmişti. Yeniden hayata dönmüş gibi oldular.  Abdülmuttalib, kılıcıyla suyun çıktığı yeri genişletince, su daha gür  akmaya başladı. Bu arada su vermeyen Kureyşliler, hayretle onları  seyrediyordu.&lt;br /&gt;
Abdülmuttalib ve arkadaşları, sudan, kana kana hem  kendileri içtiler, hem de hayvanlarına içirdiler. Bir ara,  Abdülmuttalib, kendisine su vermeyen Kureyşlilere döndü ve seslendi:&lt;br /&gt;
&quot;Suya gelin, suya! Allah bize su verdi. Hem kendiniz için, hem de hayvanlarınızı sulayın! Haydi, durmayın, gelin.&quot;&lt;br /&gt;
Kureyşliler  mahcup mahcup kaynağa yaklaştılar. Kana kana sudan içtiler.  Hayvanlarını suladılar. Kırbalarındaki bayat suyu dökerek temiz su ile  doldurdular.&lt;br /&gt;
Kureyşliler, Zemzem kuyusunu kazan ellerin kendilerine  sunduğu bu serin ve temiz suyu içer içmez, âlemleri birden değişti.  Mahcup ve suçlu bir edâ içinde Abdülmuttalib`e dönerek, &lt;br /&gt;
&quot;Ey  Abdülmuttalib,&quot; dediler. &quot;Artık sana diyecek bir sözümüz yok. Anladık  ki, Zemzem`i kazmak senin hakkın. Bu işe ancak sen lâyıksın. Vallahi,  Zemzem hususunda seninle bir daha münakaşa etmeyeceğiz. Artık hakeme  gitmeye de gerek görmüyoruz.&quot;&lt;br /&gt;
Ve hakeme gitmeden yarı yoldan tekrar Mekke`ye hep beraber döndüler. 12&lt;br /&gt;
Mekke`ye dönen Abdülmuttalib, oğlu Hâris`le birlikte kazı işine devam etti ve kısa zamanda Zemzem`i ortaya çıkardı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;Kıymetli Mallar İçin Kur`a Çektiler&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Zemzem kuyusundan bazı kıymetli mallar da çıktı. Bunlar arasında  altından iki geyik heykeli ile kılıçlar ve zırhlar da vardı. Zemzem`i  ortaya çıkarma hakkını daha önce Abdülmuttalib`e bırakan Kureyş ileri  gelenleri, bu kıymetli malları görünce, hırs damarları tekrar kabardı.  Yine Abdülmuttalib`in başına dikildiler.&lt;br /&gt;
&quot;Ey Abdülmuttalib,&quot; dediler. &quot;Bu mallara seninle beraber ortağız. Bunlarda bizim de hakkımız var.&quot;&lt;br /&gt;
Cömert ve sabırlı Abdülmuttalib önce, &quot;Hayır. Sizin bu mallar üzerinde  hiçbir hakkınız yok&quot; diyerek isteklerini reddetti. Sonra yine cömertlik  ve mertliğini ortaya koydu.&lt;br /&gt;
&quot;Ben yine de size yumuşak davranayım. Aramızda kur`a çekelim.&quot;&lt;br /&gt;
Bundan memnun olan Kureyş ileri gelenleri, &lt;br /&gt;
&quot;Peki, bu kur`ayı nasıl ve ne şekilde yapacaksın?&quot; diye sordular&lt;br /&gt;
Abdülmuttalib, kur`ada takip edilecek usûlü anlattı:&lt;br /&gt;
&quot;İki kur`a Kâbe için, iki kur`a benim için, iki kur`a da sizin için  çekeriz. Kur`ada kime ne çıkarsa onu alır, çıkmayan da mahrum kalır.&quot;&lt;br /&gt;
Bu usûl tarafsız bir hâl çaresi idi. Bu sebeple Kureyşliler sevindiler ve Abdülmuttalib`in bu davranışını takdir ettiler:&lt;br /&gt;
&quot;Doğrusu,&quot; dediler. &quot;Pek insaflı davrandın.&quot;&lt;br /&gt;
Kâbe`nin içinde Hübel putunun yanına vardılar ve kur`a çektiler. Kur`a  sonucu, Kureyş ileri gelenlerinin bu mallarda hakları olmadığını bir  kere daha ortaya koydu. Altın geyik heykeller Kâbe`ye, kılıç ve zırhlar  Abdülmuttalib`e düştü. Onların payı ise mahrumiyet oldu. Ama artık  itiraz edecek durumları kalmadı ve mesele böylece kapandı. &lt;br /&gt;
Abdülmuttalib, kılıç ve zırhları döğdürüp saç haline getirdikten sonra,  bununla Kâbe`nin kapısını kapattı. Böylece Kâbe`yi altınla  süsleyenlerden oldu.&lt;br /&gt;
Zemzem kuyusunu ortaya çıkardığı zaman Abdülmuttalib`in yaşı kemâl yaş olan kırkına basmıştı. &lt;br /&gt;
Otuz yıl sonra, Cenâb-ı Hakkın ihsanı ile erkek çocuklarının sayısı  onu buldu. Bu sırada seneler önce yaptığı va`dini hatırladı: Erkek  çocuklarından birini Kâbe`de kurban etmek. Ama hangisini? Hepsi de  birbirinden güzel ve sevimli idi. Fakat Abdullah çok daha başkaydı. &lt;br /&gt;
Abdullah, Abdülmuttalib`in on erkek çocuğundan sekizincisi idi. Sîret  ve surette diğer kardeşlerinden çok farklıydı. Dünyaya gelir gelmez  babasının alnında parlayan Nur-u Muhammedî onun alnına geçmişti. Bu nur,  yüzüne harika bir güzellik ve müstesna bir tatlılık bahşetmışti. Ama  hiç kimse bu güzellik ve tatlılığın nereden ve niçin geldiğinin farkında  değildi. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;Abdülmuttalib`in Oğullarıyla Konuşması&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Oğullarının on`u da büyümüştü.&lt;br /&gt;
Va`dini unutmayan Abdülmuttalib, onları bir gün bir araya topladı ve  işin hikâyesini anlatarak, içlerinden birini kurban etmesi gerektiğini  bildirdi. Hepsi de tereddütsüz razı oldular. Sonra da babalarına  sordular:&lt;br /&gt;
&quot;Peki, nasıl yapalım bunu? Kimin kurban edileceğini nasıl tesbit edelim?&quot;&lt;br /&gt;
Abdülmuttalib böyle bir durumda nasıl yapılması gerektiğini biliyordu. Şöyle dedi: &lt;br /&gt;
&quot;Her biriniz birer ok alın, üzerine kendi isminizi yazın ve okları bana verin!&quot;&lt;br /&gt;
İtâatkâr çocuklar, babalarının emrini derhal yerine getirdiler. Her  biri okdanlığından bir ok çekti. Üzerine kendi ismini yazdıktan sonra,  babasına uzattı. Okları toplayan Abdülmuttalib doğruca Kâbe`ye vardı.  Meselenin nasıl halledileceği anlaşılmıştı artık: Hübel putunun yanında  ok çekilecek, kimin oku çıkarsa o kurban edilecekti&lt;br /&gt;
Böyle durumlarda Kureyş bu usule başvururdu. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;Kur`a Çekilişi&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Kâbe`nin yanına varan Abdülmuttalib`in etrafını şehir halkı sarmıştı.  Elindeki on oku, Allah`a verdiği sözünden caymış sayılmaması için,  tereddütsüz ok çekme memuruna uzattı. On okun üzerinde on ciğerpâresinin  ismi vardı. Hangi ok çıkarsa çıksın, ciğerinden bir parça kopacaktı.&lt;br /&gt;
Memur oklardan birini çekti. Üzerindeki ismi titrek bir sesle okudu:&lt;br /&gt;
&quot;Ab-dul-lah!&quot;&lt;br /&gt;
Şefkatli baba, duyduğuna inanmak istemedi. Oku memurun elinden çekip aldı, dikkatlice baktı ve okudu: &lt;br /&gt;
&quot;Abdullah.&quot;&lt;br /&gt;
Göz pınarları bir anda yaşlarla doldu. Boğazında hıçkırıklar  düğümlendi. Şefkati ve hisleri öylesine kabardı ve coştu ki, bir an  &quot;Olamaz&quot; diyerek haykıracak gibi oldu. Son anda Allah`a verdiği sözünü  hatırlayarak çelik gibi iradesiyle şefkat ve hislerine gem vurdu.  Yıkılmış bir halde yüzünü Abdullah`a çevirdi ve şöyle dedi:&lt;br /&gt;
&quot;Oğlum Abdullah! Allah, kendisine kurban edilmek üzere seni seçti. Bu şerefi kardeşlerin arasında sana ihsan etti.&quot;&lt;br /&gt;
Bu haber, bir anda oradakileri hüzne boğdu. Herkes birbirine soruyordu: &lt;br /&gt;
&quot;Abdullah mı? O güzel, o tatlı çocuk mu kurban edilecek?&quot; &lt;br /&gt;
Abdülmuttalib yanan yüreğine, kasırgalaşan hislerine, okyanus  dalgalarını andıran şefkat ve merhamet duygularına aldırmadan, biricik  oğlu Abdullah`ın bileğini kavradı ve onu doğruca İsâf ve Nâile  putlarının yanına götürdü. Nur yüzlü Abdullah`ta sanki Hz. İsmâil`in  teslimiyeti vardı. Yüzünde en ufak bir memnuniyetsizlik belirtisi  görünmüyordu.&lt;br /&gt;
Abdülmuttalib`in bir elinde bıçak, diğer elinde oğlu  Abdullah`ın eli vardı. Kurban edilmesi için herşey tamamdı. Bu sırada  bir takım gürültüler duyuldu. Kureyş eşrafı geliyordu. İçlerinden biri  seslendi:&lt;br /&gt;
&quot;Ey Abdülmuttalib, ne yapmak istiyorsun?&quot; Abdülmuttalib nur yüzlü oğluna bakarak cevap verdi: &lt;br /&gt;
&quot;Onu kurban edeceğim!&quot;&lt;br /&gt;
Bu cevap, kalabalık arasında hayret ve heyecan meydana getirerek dalgalandı. Müdahale ettiler:&lt;br /&gt;
&quot;Ey Abdülmuttalib,&quot; dediler. &quot;Bu nasıl olur? Sen ki, Mekke`nin  büyüğüsün; böyle yaparsan, sonra herkes senin yaptığını yapmaz mı?  Herkes oğlunu kurban ederse, bizim de soyumuz kesilmez mi.&lt;br /&gt;
Bütün  kalabalık Abdülmuttalib`in aleyhindeydi. Hatta hisleri, duyguları da...  Lehinde olan tek şey, çelikten iradesi idi. Allah`ına söz vermişti ve bu  sözünü mutlaka yerine getirmeliydi. Çünkü, Allah onun istediğini  vermişti. On erkek çocuk ihsan etmişti. Kurban etmemek ona karşı  nankörlük olurdu.&lt;br /&gt;
Bu sırada Abdullah`ın dayısı Abdullah bin Mugîre ortaya atıldı ve, &lt;br /&gt;
&quot;Ey Abdülmuttalib,&quot; dedi. &quot;Vallahi meşru bir mazeret olmadıkça, sen  onu kurban edemezsin. Onu kurtarmak için gerekirse bütün malımızı  vermeye hazırız!&quot; &lt;br /&gt;
Abdülmuttalib`in duyguları, şefkati, merhameti  de sanki dillenmiş ve kendisine aynı şeyleri haykırıyorlardı. Fakat,  çelikten iradesi bir türlü gevşemiyordu.&lt;br /&gt;
Kureyşliler ve oğulları yalvarmalarının netice vermediğini görünce bu sefer şöyle bir teklifte bulundular:&lt;br /&gt;
&quot;Ey Abdülmuttalib! Abdullah`ı al, Şam`a git. Orada bir kadın var;  kâhin ve bilgin bir kadın. Doğudan batıdan zorlukta kalan herkes,  ülkeler aşıp ona gider. Herkesin derdine bir çare bulur. Elbette senin  için bir çare bulur. Abdullah boğazlanacak derse, gel onu boğazla. Yok  eğer seni de, Abdullah`ı da, bizi de üzüntüden kurtaracak bir çare  bulursa, ona göre hareket edersin.&quot; &lt;br /&gt;
Bu fikir Abdülmuttalib`in  aklına yattı. Derhal Abdullah`ı yanına alarak Şam`a doğru yola çıktı.  Medine`ye geldiklerinde kâhin kadının Hayber`de olduğunu öğrendiler.  Oradan Hayber`e geldiler. Arrafe adındaki kâhineyi buldular.  Abdülmuttalib durumu olduğu gibi anlattı.&lt;br /&gt;
Kadın sordu: &lt;br /&gt;
&quot;Sizde bir insanın diyeti nedir?&quot;&lt;br /&gt;
Abdülmuttalib, &lt;br /&gt;
&quot;On deve&quot; dedi.&lt;br /&gt;
Bunun üzerine kâhin kadın, &lt;br /&gt;
&quot;Gidin on deve hazırlayın. Çocukla on deveyi alıp ok çektiğiniz yere  götürün. Bir tarafta çocuğunuz, diğer tarafta ise on deve olmak üzere  ikisi arasında ok çekin. Eğer ok develere çıkarsa, develeri kurban edip  çocuğu kurtarın. Yok, eğer ok çocuğa çıkarsa, her defasında develerin  sayısına bir diyet miktarı daha ekleyerek Rabbiniz sizden razı oluncaya  kadar ok çekmeye devam edin! Ne zaman ok develere çıkarsa, onları  boğazlayıp kurban edin. Bu şekilde hem Rabbinizi razı etmiş, hem de  çocuğunuzu kurban olmaktan kurtarmış olursunuz&quot; dedi. 13&lt;br /&gt;
Ortaya  konan çareyi uygun bulan Abdülmuttalib sevinçten uçacak gibi oldu. Vakit  kaybetmeden Mekke`ye döndü. Abdülmuttalib âilesi ve Mekke halkı da bu  habere son derece sevindi. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;Kur`a Neticesi&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Mekke`ye  dönüşünün ertesi günü idi. Abdülmuttalib, biricik oğlu Abdullah ve on  deveyi alarak Kâbe`ye gitti. Kâhin kadının tavsiyesi üzerine Abdullah  ile on deve arasında kur`a çekilecekti.&lt;br /&gt;
Abdülmuttalib sevinç  içinde, memura, &quot;Çek&quot; dedi. Çekilen ok Abdullah`a çıktı. Develerin  sayısını yirmiye çıkardılar. Memur tekrar ok çekti. Ok yine Abdullah`ı  gösterdi. Develer otuza çıkarıldı. Ok tekrar Abdullah`a isabet etti.  Devler kırk oldu. Ok yine Abdullah`a çıktı. Elli oldu; ok sanki  Abdullah`a çıkmakta ısrar ediyordu. Altmış, yetmiş, seksen, doksan oldu.  Ok ısrarla Abdullah`ı gösteriyordu. Sanki başka bir âlemden emir alır  gibiydi.&lt;br /&gt;
Abdülmuttalib hayret ve heyecan içindeydi. Her çekim  esnasında ellerini semaya doğru kaldırarak duâ etmekten de geri  durmuyordu.&lt;br /&gt;
Nihayet develerin sayısı yüzü buldu. Tekrar ok  çekilince, merakla bakanlar derin bir nefes aldılar. Çünkü ok develere  çıkmıştı. Herkes gibi Abdülmuttalib`in de gözleri sevinçle parladı.  Fakat, onun bu sevinci fazla sürmedi. Derhal ciddileşti. Kendisini fazla  tebrike imkân tanımadı ve şöyle konuştu:&lt;br /&gt;
&quot;Vallahi, üst üste üç defa daha ok çekeceğim. Tâ ki, kalbim mutmain olsun.&quot;&lt;br /&gt;
Çekiliş üç defa daha tekrarlandı. Her defasında sevinç çığlıkları  atılıyordu. Çünkü, üç seferinde de ok develere çıkmıştı. Bu sevincini  Abdülmuttalib, &quot;Allahü ekber, Allahü ekber!&quot; diyerek izhar etti ve diz  çökerek duâda bulundu. Böylece Abdullah kurban edilmekten kurtuldu. &lt;br /&gt;
Sevgili oğlunun kurban edilmekten kurtulmasına son derece sevinen  Abdülmuttalib, yüz devenin Safa ile Merve arasına götürülüp, yan yana  kurban edilmesini emretti. Emri derhal yerine getirildi. Kurban edilen  develerin etlerinden Mekke halkı bol bol istifade etti. Alamadıklarını  da kurtlar, kuşlar, köpekler, vahşi ve ehil bütün hayvanlar paylaştılar.  &lt;br /&gt;
O günden itibaren bir insan diyeti, Kureyşliler ve Araplar arasında, 100 deve olarak kabul edilme âdeti benimsendi. 14&lt;br /&gt;
Resûl-i Ekrem Efendimiz de bu âdeti olduğu gibi bırakmıştır. 15&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;Hz. Abdullah`ın İffeti&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Aynı gündü... &lt;br /&gt;
Herkes neticeden memnun kur`a yerinden dağılıyordu. Abdülmuttalib de  sevgili oğluyla birlikte şehre geliyordu. Kâbe`nin yanından geçerlerken,  babasından bir hayli geride kalmış Abdullah`ın karşısına bir kadın  dikildi. Bu kadın, Abdullahın dillere destan güzelliğine hayranlardan  biri olan Varaka bin Nevfel`in kızkardeşi Rukiyye idi. O da kardeşi  Varaka gibi eski mukaddes kitapları okumuş, o kitaplarda ahirzamanda  gelecek peygamberin sıfatlarını görmüş ve öğrenmişti. İç âleminde,  Abdullahın yüzünde o âna kadar hiçbir kimsede görmediği müstesna  parlaklıkla karşı karşıya kalınca bu sıfatlarla münasebet kurdu. Bu  şerefi başkasına kaptırmamak için de güzelliğini, iffetini unutarak  Abdullah`ın yanına yaklaştı ve şöyle fısıldadı:&lt;br /&gt;
&quot;Delikanlı, biraz dursana.&quot; Abdullah durdu.&lt;br /&gt;
Kadın, &lt;br /&gt;
&quot;Nereye gidiyorsun?&quot; diye sordu.&lt;br /&gt;
Yüzünde parlayan nurun masumiyeti içinde, Abdullah, &lt;br /&gt;
&quot;Babamla gidiyoruz&quot; diye cevap verdi.&lt;br /&gt;
Kadın, bu masum cevap üzerinde pek durmadı ve asıl maksadını açıkladı. Hz. Abdullah`a gayr-ı meşru ilişki teklif etti.&lt;br /&gt;
Abdullah`ın yüzü bir anda kıp kırmızı kesildi. Masumiyetini yırtmak  isteyen bu teklife pek aldırmadı ve yoluna devam etmek istedi. Fakat,  Rukiyye ona sahip olmak istiyordu. Arzusunu bir başka teklifle cazip  hale getirdi:&lt;br /&gt;
&quot;Eğer benimle beraber olmayı kabul edersen, senin  için kurban edilen develer kadar develerim var, onların hepsini sana  veririm&quot; dedi.&lt;br /&gt;
Abdullah bu cazip teklife de iltifat etmedi ve iffetini sergileyen şu cevabı verdi:&lt;br /&gt;
&quot;Haram öyle acıdır ki, ölüm acısı onun yanında çok hafif kalır. Helâl ise çok tatlıdır.&lt;br /&gt;
Ey kadın, sen git açıkça helâlinden ara! &lt;br /&gt;
Şeref ve iffet sahibi olanlar namuslarını ve dinlerini titizlikle  korurlar. Onlar, namussuzluk demek olan bir işe nasıl teşebbüs ve  cesaret edebilirler?&quot; &lt;br /&gt;
Bu asil cevabından sonra da, güzel Rukiyye`nin hüzün ve hayranlığı birleştiren bakışları önünde, yoluna devam etti.&lt;br /&gt;
Günler  sonra, evlenmiş bulunan Hz. Abdullah, aynı kadınla Mekke sokaklarında  bir kere daha karşılaştı. Aynı Rukiyye ona karşı en ufak bir arzu ve  hasret belirtisi göstermedi. Bilâkis, hissiz ve bakışları hayranlık  şöyle dursun, çok donuktu. Abdullah sebebini sordu:&lt;br /&gt;
&quot;Ne oldu, sana? Halin değişmiş.&quot;&lt;br /&gt;
Rukiyye, &lt;br /&gt;
&quot;O gün, alnında esrarlı bir nûr parlıyordu. O nur karşısında kendimden geçtim. Ama şimdi onu göremiyorum&quot; diye cevap verdi.&lt;br /&gt;
Evet, Hz. Abdullah`ın alnında parlayan nur artık yoktu. Çünkü,  Kâinatın Efendisine hâmile olan annelerin en büyüğü Hz. Âmine`ye intikal  etmişti. Aslında Hz. Abdullah`a hayran ve meftun olan sadece bu kadın  değildi. Kötü ahlâktan uzak, ter temiz ve en güzel haslet ve  faziletlerle bezenmiş bu delikanlıya bütün Kureyş kızlarının gözleri  çevrilmişti; ama, yüzündeki parlaklığın sırrına akıl erdiremeden, Hak  Teâlânın ona âhir zaman peygamberinin babası olmak gibi, şereflerin en  büyüğünü mukadder kıldığının hikmetini idrak edemeden.&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ehlibeyt1453.blogspot.com/feeds/2415800977267941786/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ehlibeyt1453.blogspot.com/2011/08/abdulmuttalibin-ruyasi.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2322327350887443314/posts/default/2415800977267941786'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2322327350887443314/posts/default/2415800977267941786'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ehlibeyt1453.blogspot.com/2011/08/abdulmuttalibin-ruyasi.html' title='ABDÜLMUTTALİB`İN RÜYÂSI'/><author><name>kadir karaca</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11198472532505143620</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='https://img1.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2322327350887443314.post-2369389603177310388</id><published>2011-08-14T07:28:00.001-07:00</published><updated>2011-08-14T07:28:18.821-07:00</updated><title type='text'>PEYGAMBER EFENDİMİZİN MEŞHUR DEDELERİ</title><content type='html'>&lt;div style=&quot;color: #cccccc;&quot;&gt;Şüphesiz, Kâinâtın Efendisinin nurunu alnında bir İlâhi emânet olarak  taşıyan atalarının tamamı hakkında fazla bir bilgimiz yoktur.  Atalarından en çok bilgi sahibi olduklarımız ise, zaman bakımından en  yakın olanlarıdır. Burada onların hayat ve şahsiyetlerine kısa bir göz  atmak yerinde olacaktır. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;  Kusay&lt;/b&gt;  &lt;br /&gt;
Peygamber  Efendimizin, asıl ismi Zeyd olan dördüncü kuşaktaki dedesi Kusay, mühim  bir şahsiyetti. Kendisinin sadece Zühre adında bir erkek kardeşi vardı.&lt;br /&gt;
Hz. Âdem`den beri devam edip gelen nur-u Ahmedî`yi alnında taşıma  şerefi, bu iki kardeşten Kusay`a ihsan edilmişti. Büyük oğul olduğu  için, âilenin reisliği vazifesi de kendisine verilmişti. Küçüklüğünden  beri kabiliyetiyle dikkatleri üzerinde toplayan Kusay, büyüyünce  Mekke`nin ileri gelen şahsiyetlerinden biri oldu. Teşkilâtçılığı,  idareciliği, adaletli kararları ile kısa zamanda Mekke halkı arasında  büyük bir itimad kazandı. Bu sebeple Mekke`nin idaresi ona verildi.  Mekke`yi ilk defa mahallelere o böldü; her kabileyi, kendilerine  ayırdığı mahallelere o yerleştirdi. Mekke`nin en mühim işleri onun  evinde görüşülüp karara bağlanırdı. Kâbe`nin perdedarlığı, hacıların su  ihtiyacının karşılanması, onların ağırlanması, savaşa giderken bayrak  dikme ve Mekke meclisini idare etme gibi mühim işler, ona emânet  edilmişti. Kâbe`nin karşısında ve kapısı Kâbe`ye bakan ilk ev onun için  inşâ edilmişti. Bu ev, Mekke`nin bir nevi hükümet binası veya içinde  Mekke Şehir Devletinin her türlü iş ve meselelerinin görüşüldüğü bir  parlamento idi. Kusay`ın bu konağı tarihte &quot;Dârü`n-Nedve&quot; ismiyle şöhret  bulmuş ve Hicretten yarım asır sonrasına kadar da muhafaza edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kusay, Mekke`de istisnasız herkes tarafından sevilir, sayılırdı.  Alnında taşıdığı Fahr-i Kâinat Efendimize ait nuru, onu bütün Mekke  halkının sevgilisi ve can dostu haline getirmişti.&lt;br /&gt;
Yaşlanınca,  âdetleri üzere âile reisliği vazifesini en büyük oğlu Abdüddâr`a teslim  etti ve &quot;Sevgili oğlum! Seni bu kavme reis tâyin ediyorum&quot; dedi.&lt;br /&gt;
Ne  var ki, Abdüddâr, bu büyük vazifeyi yürütecek kabiliyete sahip değildi.  Hayatı boyunca da babasının yerini dolduramadı. Çünkü, Fahr-i Kâinat  Efendimizin kudsî nuru onun değil, küçük kardeşi Abd-i Menâf`ın alnında  parlıyordu. Onun da dört oğlu vardı: Hâşim, Abdüşşems, Muttalip ve  Nevfel. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;b&gt;  Hâşim&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Hâşim, Resûl-i Ekrem Efendimizin ikinci kuşaktan dedesidir. &lt;br /&gt;
Mekke`nin ileri gelen eşrafından olan Hâşim, ticâretle uğraşırdı.&lt;br /&gt;
Peygamberimizin doğum vakti yaklaştığı için nur-u Muhammedî onun  alnında daha haşmetli bir surette parlıyordu. Ayrıca birçok üstün  faziletleri de üzerinde taşırdı. &lt;br /&gt;
Son derece cömertti. Bir kıtlık  yılında Mekke`de ekmek bulunmaz olmuştu. O, Şam`dan getirdiği has buğday  unundan bembeyaz ekmekler yaptırmış, bir çok develer ve koyunlar  kestirmiş, ekmek, et ve etsuyu (tirit) ile bütün Mekke halkına büyük bir  ziyafet çekmişti.&lt;br /&gt;
Hâşim, üstün seciyeli, kabiliyetli, dirayetli,  cömert, faziletli ve herkes tarafından sevilen, sayılan yüksek bir  şahsiyetin sahibi olduğu için ismi, ailesine ve soyuna ad olmuştur. Bu  sebeple Fahr-i Kâinat Efendimizin de arasında bulundukları bu yüce soya,  kendilerinden sonra &quot;Haşimîler&quot; denilmiştir.&lt;br /&gt;
Hâşim`in dört erkek çocuğu olmuştu: Şeybe (Abdülmuttalib), Esed, Ebû Sayfî ve Nadle. 7&lt;br /&gt;
Hâşim`in nesli erkek çocuklarından Şeybe ile Esed`den devam etmiştir.  Şeybe, Resûl-i Ekrem Efendimizin birinci kuşaktaki dedesidir. Esed ise  Hz. Ali`nin annesi Fâtıma`nın dayısıdır.&lt;br /&gt;
Ne var ki, Esed sulbünden  dünyaya gelen Huneyn de zürriyet bırakmayınca, bütün Haşimîler sadece  Abdülmuttaliboğulları kolundan gelerek çoğalmış ve yeryüzüne  dağılmışlardır. 8&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;b&gt; Şeybe (Abdülmuttalib)&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;
Peygamber  Efendimizin birinci kuşaktaki dedesidir. Doğuştan ak saçlı olduğundan  kendisine &quot;Şeybe&quot; ismini vermişlerdi. Abdülmuttalib onun lâkabıdır. O  daha çok bu lâkabla şöhret bulmuş ve anılmıştır.&lt;br /&gt;
Bu lâkabı alışının hikâyesi şöyle anlatılır:&lt;br /&gt;
Şeybe küçüklüğünde Medine`de dayılarının yanında kalıyordu. Bir gün  mahalle arkadaşları diğer çocuklarla Medine`de bir meydanda ok atışı  yapıyorlardı. Bütün çocuklar arasında, alnında parlayan Kâinatın  Efendisine ait nur sebebiyle rahatlıkla farkediliyordu. Çocukların bu  yarışmasını seyretmek için büyüklerden bir kalabalık da orada toplanmış  bulunuyordu.&lt;br /&gt;
Ok atma sırası Şeybe`ye gelmişti. Okunu yayına  yerleştirdi. Kendinden emin bir tavırla yayını gerdi. Bir an nefesini  kesip yayını salıverdi. Yaydan fırlayan ok, hedefe tam isabet etmişti.  Herkes hayranlık dolu bakışlarla kendisine bakarken, o ise bu başarıdan  duyduğu sevinç ve heyecanı şu sözlerle dile getiriyordu:&lt;br /&gt;
&quot;Ben, Hâşim`in oğluyum. Ben, (Bethâ) Beyinin oğluyum. Okum elbette hedefini bulur.&quot;&lt;br /&gt;
Seyre gelen büyükler Şeybe`nin bu övücü sözlerini duydular. Haris bin  Abd-i Menâfoğullarından biri yanına yaklaştı ve sorup sual ederek onun  Hâşim`in oğlu olduğunu öğrendi. Mekke`ye dönüşünde bu adam, durumu  amcası Muttalib`e anlattı ve böylesine kabiliyetli ve zeki bir çocuğun  yabancı ilde bırakılmasının doğru olmayacağını belirtti.&lt;br /&gt;
Muttalib bu  haber üzerine derhal Medine`ye vardı. Şeybe`yi alarak Mekke`ye getirdi.  Muttalib terkisinde yeğeni Şeybe ile Mekke sokaklarına girerken  sordular:&lt;br /&gt;
&quot;Bu çocuk kim?&quot; &lt;br /&gt;
Göz değmesinden korkan Muttalib`in ağzından, &quot;Kölemdir&quot; sözü çıktı.&lt;br /&gt;
Evine gelince karısı Hâtice de kendisine aynı soruyu yöneltti. Yine cevabı &quot;Kölemdir&quot; oldu.&lt;br /&gt;
Ertesi günü amcasının kendisine aldığı güzel elbiselerle Mekke  sokaklarında dolaşmaya başlayınca, herkes onun kim olduğunu merak etmeye  ve sormaya başladı. Bilenler, &quot;Abdülmuttalib&quot; (Muttalib`in kölesi)&quot;  diye cevap veriyorlardı. Her ne kadar kim olduğu sonradan ortaya  çıktıysa da, ismi, o günden sonra &quot;Abdü`l-Muttalib&quot; (Muttalib`in kölesi)  olarak kaldı. 9&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ehlibeyt1453.blogspot.com/feeds/2369389603177310388/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ehlibeyt1453.blogspot.com/2011/08/peygamber-efendimizin-meshur-dedeleri.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2322327350887443314/posts/default/2369389603177310388'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2322327350887443314/posts/default/2369389603177310388'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ehlibeyt1453.blogspot.com/2011/08/peygamber-efendimizin-meshur-dedeleri.html' title='PEYGAMBER EFENDİMİZİN MEŞHUR DEDELERİ'/><author><name>kadir karaca</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11198472532505143620</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='https://img1.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2322327350887443314.post-8422815976904189269</id><published>2011-08-14T07:27:00.000-07:00</published><updated>2011-08-14T07:27:32.536-07:00</updated><title type='text'>RESÛL-İ EKREM EFENDİMİZ&#39;İN PÂK NESEBLERİ</title><content type='html'>&lt;span style=&quot;color: #cccccc;&quot;&gt;Cenâb-ı Hak, insanlığın babası Hz. Âdem`i yaratmıştı.&lt;/span&gt;&lt;br style=&quot;color: #cccccc;&quot; /&gt;&lt;span style=&quot;color: #cccccc;&quot;&gt;  Başını kaldırıp bakan Âdem (a.s. ), Arş-ı A`lâda muazzam bir nur ile bir isim yazılı gördü: &quot;Ahmed.&quot; &lt;/span&gt;&lt;br style=&quot;color: #cccccc;&quot; /&gt;&lt;span style=&quot;color: #cccccc;&quot;&gt;  Merak edip sordu:&lt;/span&gt;&lt;br style=&quot;color: #cccccc;&quot; /&gt;&lt;span style=&quot;color: #cccccc;&quot;&gt;  &quot;Ya Rabbi, bu nur nedir?&quot; Allah Teâla buyurdu:&lt;/span&gt;&lt;br style=&quot;color: #cccccc;&quot; /&gt;&lt;span style=&quot;color: #cccccc;&quot;&gt;   &quot;Bu senin zürriyetinden bir peygamberin nûrudur ki, onun ismi göklerde  Ahmed ve yerlerde Muhammed`dir. Eğer, o olmasaydı, seni yaratmazdım!&quot; 1&lt;/span&gt;&lt;br style=&quot;color: #cccccc;&quot; /&gt;&lt;span style=&quot;color: #cccccc;&quot;&gt;   İmanımızla kabul ettiğimiz bu muazzam gerçeği, milyarlar sene sonra  gelen o nûrun sahibi de, bütün açıklığıyla ifade buyurmuşlardır.&lt;/span&gt;&lt;br style=&quot;color: #cccccc;&quot; /&gt;&lt;span style=&quot;color: #cccccc;&quot;&gt;  Bir gün Ashabdan Abdullah bin Câbir (r.a.), &lt;/span&gt;&lt;br style=&quot;color: #cccccc;&quot; /&gt;&lt;span style=&quot;color: #cccccc;&quot;&gt;  &quot;Yâ Resûlallah,&quot; dedi, &quot;bana, Allah`ın herşeyden evvel yarattığı şey nedir, söyler misin?&quot; Şu cevabı verdiler:&lt;/span&gt;&lt;br style=&quot;color: #cccccc;&quot; /&gt;&lt;span style=&quot;color: #cccccc;&quot;&gt;   &quot;Herşeyden evvel senin Peygamberinin nûrunu, kendi nurundan yarattı.  Nur, Allah`ın kudreti ile dilediği gibi gezerdi. O zaman ne Levh-i  Mahfuz, ne kalem, ne Cennet, ne Cehennem, ne melek, ne semâ, ne arz, ne  güneş, ne ay, ne insan ve ne de cin vardı.&quot; 2&lt;/span&gt;&lt;br style=&quot;color: #cccccc;&quot; /&gt;&lt;span style=&quot;color: #cccccc;&quot;&gt;Semâyı bütün haşmetiyle  aydınlatan nûr, sonra ilk olarak Hz. Âdem`in alnında parladı. Sonra  peygamberlerden peygambere geçerek İbrâhim`e (a.s.) kadar geldi. Ondan  da oğlu Hz. İsmâil`e intikal etti&lt;/span&gt;&lt;br style=&quot;color: #cccccc;&quot; /&gt;&lt;span style=&quot;color: #cccccc;&quot;&gt;  Peygamberlerin babası olarak  anılan Hz. İbrahim`in iki oğlu vardı: İshak ve İsmâil (a.s.). O, oğlu  İshak`ın neslinden bir çok peygamberin geleceğini Cenâb-ı Hakkın  ilhâmıyla bilmişti. Ancak çok sevdiği Hacer`den dünyaya gelen oğlu  İsmâil`in (a.s.) neslinden peygamber gelip gelmeyeceği meçhûlü idi. &lt;/span&gt;&lt;br style=&quot;color: #cccccc;&quot; /&gt;&lt;span style=&quot;color: #cccccc;&quot;&gt;   Bununla birlikte âhirzamanda bir büyük peygamberin gönderileceğini de  biliyordu. Bu sebeple de, son peygamberin çok sevdiği oğlu İsmâil`in  neslinden gelmesini şiddetle arzu ediyordu.&lt;/span&gt;&lt;br style=&quot;color: #cccccc;&quot; /&gt;&lt;span style=&quot;color: #cccccc;&quot;&gt;  İlk bânisi Hz. Âdem  olan yeryüzünün ilk ma`bedi Kâbe, uzun zamanın geçmesiyle yıkılmış,  âdeta yerle bir olmuştu. Hz. İbrâhim, bu mukaddes binânın tekrar inşası  için Cenâb-ı Haktan emir aldı ve oğlu İsmâil`le birlikte derhal  çalışmaya koyuldu.&lt;/span&gt;&lt;br style=&quot;color: #cccccc;&quot; /&gt;&lt;span style=&quot;color: #cccccc;&quot;&gt;  Kâbe`nin inşâsı tamamlanınca, baba oğul ellerini dergâh-ı İlâhîye açarak şöyle yalvardılar:&lt;/span&gt;&lt;br style=&quot;color: #cccccc;&quot; /&gt;&lt;span style=&quot;color: #cccccc;&quot;&gt;   &quot;Ey Rabbimiz! Neslimizden gelen Müslüman ümmet içinden bir peygamber  gönder. Ki o, onlara âyetlerini okusun, Kitabı ve hükümlerini öğretsin.  Onları günâhlardan temizlesin!&quot; 3&lt;/span&gt;&lt;br style=&quot;color: #cccccc;&quot; /&gt;&lt;span style=&quot;color: #cccccc;&quot;&gt;  İşte, Cenâb-ı Hak, yapılan bu  samimi duâyı cevapsız bırakmadı ve Hz. İsmâil`in neslinden  peygamberlerin reisi Hz. Muhammed`i (a.s.m.) göndererek kabul etti. Bu  gerçeği Kâinatın Efendisi, &quot;Ben, babam İbrâhim`in duâsıyım...&quot; 4  buyurarak ifade etmişlerdir.&lt;/span&gt;&lt;br style=&quot;color: #cccccc;&quot; /&gt;&lt;span style=&quot;color: #cccccc;&quot;&gt;  Hz. İsmâil`in evlâd ve torunları  gittikçe çoğaldı ve Arap Yarımadasının her tarafına dağıldı. İçlerinden  Adnanoğulları, onlar içinden Mudaroğulları ve onlar içinden de Kureyş  Kabilesi diğerlerinden üstün ve farklı oldu. Kureyş Kabilesi içinde ise  Hâşimîler kolu hepsinden daha çok fazilet ve şeref buldu.&lt;/span&gt;&lt;br style=&quot;color: #cccccc;&quot; /&gt;&lt;span style=&quot;color: #cccccc;&quot;&gt;  Bu gerçeği de bizzat kendileri şu şekilde ifade buyururlar:&lt;/span&gt;&lt;br style=&quot;color: #cccccc;&quot; /&gt;&lt;span style=&quot;color: #cccccc;&quot;&gt;   &quot;Allah, İbrâhimoğullarından İsmâil`i, İsmâiloğullarından  Kinâneoğullarını, Kinâneoğullarından da Kureyş`i, Kureyş`ten de Beni  Hâşim`i, Benî Hâşim`den de beni seçmiştir.&quot; 5&lt;/span&gt;&lt;br style=&quot;color: #cccccc;&quot; /&gt;&lt;span style=&quot;color: #cccccc;&quot;&gt;  &quot;Ben devirden devire,  (nesilden nesile, âileden âileye) seçilerek intikal eden Âdemoğulları  soylarının en temizinden naklolundum, sonunda içinde bulunduğum  `Hâşimoğulları` âilesinden neş`et ettim.&quot; &lt;/span&gt;&lt;br style=&quot;color: #cccccc;&quot; /&gt;&lt;span style=&quot;color: #cccccc;&quot;&gt;  &quot;Allah beni, dâima helâl  babaların sulbünden, temiz anaların rahmine naklederek, sonunda babamla  annemden ızhâr etti. Âdem`den, anne-babama gelinceye kadarki nesebim  içinde nikâhsız birleşen olmamıştır.&quot; &lt;/span&gt;&lt;br style=&quot;color: #cccccc;&quot; /&gt;&lt;span style=&quot;color: #cccccc;&quot;&gt;  Bütün kaynakların ittifakla belirttikleri, Kâinatın Efendisinin yirminci dedesine kadar uzanan neseb silsilesi şöyledir: &lt;/span&gt;&lt;br style=&quot;color: #cccccc;&quot; /&gt;&lt;span style=&quot;color: #cccccc;&quot;&gt;   &quot;Muhammed (a.s.m.), Abdullah, Abdülmuttalib (asıl ismi Şeybe), Hâşim,  Abd-i Menâf (Muğîre), Kusay, Kilab, Mürre, Kâb, Lüeyy, Galib, Fihr  (Kureyş), Mâlik, Nadr, Kinâne, Huzeyme, Müdrike (Amir), İlyas, Mudar,  Nizar, Maad, Adnan.&quot; 6&lt;/span&gt;&lt;br style=&quot;color: #cccccc;&quot; /&gt;&lt;span style=&quot;color: #cccccc;&quot;&gt;  Annesinin nesebi de şöyledir: Vehb,  Abdümenâf, Zühre, Kilâb, Mürre... Görüldüğü üzere her iki tarafın nesebi  Kilâb`da birleşmektedir. &lt;/span&gt;&lt;br style=&quot;color: #cccccc;&quot; /&gt;&lt;span style=&quot;color: #cccccc;&quot;&gt;  İşte, Fahr-i Kâinat Efendimizin büyük  dedeleri bu zâtlardı. Herbirinin zürriyeti çoğalmış ve herbiri pekçok  cemaatların reisi ve birçok kabile ve aşîretlerin dedesi ve babası  olmuşlardır.&lt;/span&gt;&lt;br style=&quot;color: #cccccc;&quot; /&gt;&lt;span style=&quot;color: #cccccc;&quot;&gt;  Ancak, ne vakit birinin iki oğlu olsa veya bir kabile  iki kola ayrılsa, sevgili Peygamberimizin soyu en şerefli ve en hayırlı  olan tarafta bulunur ve her asırda onun büyük dedesi kim ise, yüzünde  parlayan müstesnâ nûrdan bilinirdi. &lt;/span&gt;&lt;br style=&quot;color: #cccccc;&quot; /&gt;&lt;br style=&quot;color: #cccccc;&quot; /&gt;&lt;span style=&quot;color: #cccccc;&quot;&gt; &lt;/span&gt;&lt;b style=&quot;color: #cccccc;&quot;&gt; Yirminci Dededen Sonraki Neseb Çizgisi&lt;/b&gt;&lt;br style=&quot;color: #cccccc;&quot; /&gt;&lt;span style=&quot;color: #cccccc;&quot;&gt;   Neseb âlimlerince, Peygamber Efendimizin yirminci dedesi olan Adnan`ın  Hz. İbrâhim`in neslinden olduğu ittifakla kabul edilmektedir. Adnan ile  İbrâhim (a.s.) arasında uzun bir zaman mesafesi vardır. Bir kısım neseb  âlimleri arada kırk batın (göbek) bulunduğunu belirtirler. Buna göre  aradaki zaman biriminin ne kadar uzun olduğunu az çok tasavvur etmek  mümkündür.&lt;/span&gt;&lt;br style=&quot;color: #cccccc;&quot; /&gt;&lt;span style=&quot;color: #cccccc;&quot;&gt;Bu sebeple, Resûl-i Ekrem Efendimizin yirminci dedesi  Adnan`dan Hz. İbrâhim`e kadar olan ikinci kademe neseb silsilesi,  basamak basamak tesbit edilememiştir. Bazı neseb âlimleri Peygamber  Efendimizin nesebini yedi, bazısı da dokuz göbekte Hz. İsmâil`e  bağlarlar. Bu, haliyle arada birçok basamakların atlandığını ortaya  koyar. &lt;/span&gt;&lt;br style=&quot;color: #cccccc;&quot; /&gt;&lt;br style=&quot;color: #cccccc;&quot; /&gt;&lt;span style=&quot;color: #cccccc;&quot;&gt;  &lt;/span&gt;&lt;b style=&quot;color: #cccccc;&quot;&gt;Adnan`dan Hz. İbrâhim`e Kadar Olan Nesep Çizgisi&lt;/b&gt;&lt;br style=&quot;color: #cccccc;&quot; /&gt;&lt;span style=&quot;color: #cccccc;&quot;&gt;  Bazı âlimler, Peygamber Efendimizin, Adnan`dan Hz. İbrâhim`e kadar olan ikinci kademe neseb silsilesini şöyle sıralarlar:&lt;/span&gt;&lt;br style=&quot;color: #cccccc;&quot; /&gt;&lt;span style=&quot;color: #cccccc;&quot;&gt;  Adnan, Udd (veya Udad), Mukavvim, Nahur (veya Sârih), Teyrah, Ya`rub, Yeşcub, Nabit, İsmâil (a.s.), İbrâhim (a.s.) &lt;/span&gt;&lt;br style=&quot;color: #cccccc;&quot; /&gt;&lt;span style=&quot;color: #cccccc;&quot;&gt;   Ayrıca, İbn-i İshâk, bundan sonra da, Resûl-i Ekrem Efendimizin neseb  silsilesini tâ Âdem`e (a.s.) kadar götürür. Ancak belirtelim ki, diğer  kaynaklar bu silsile üzerinde ittifak etmiş değillerdir.&lt;/span&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ehlibeyt1453.blogspot.com/feeds/8422815976904189269/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ehlibeyt1453.blogspot.com/2011/08/resul-i-ekrem-efendimizin-pak-nesebleri.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2322327350887443314/posts/default/8422815976904189269'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2322327350887443314/posts/default/8422815976904189269'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ehlibeyt1453.blogspot.com/2011/08/resul-i-ekrem-efendimizin-pak-nesebleri.html' title='RESÛL-İ EKREM EFENDİMİZ&#39;İN PÂK NESEBLERİ'/><author><name>kadir karaca</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11198472532505143620</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='https://img1.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2322327350887443314.post-5402114834589324151</id><published>2011-08-14T07:17:00.001-07:00</published><updated>2011-08-14T07:17:03.208-07:00</updated><title type='text'>RAMAZAN MÜJDESİ</title><content type='html'>Ramazan&#39;ın ilk günü ile birlikte nur ve feyiz dolu bir mevsimi yaşamaya  başlarız. Kâinat şenlenir, dünya Cennetten süzülen nurânî bir hava ile  dolup taşar.. Ulvi âlemlerin masum ve mübarek sakinleri öbek öbek  mü&#39;minlerin çevresini sarar. Rahmet ülkesinden müjdeler, kâinatın  Rabbinden selâmlar ve mağfiret ümitleri getirir, Ramazan ayı...&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mukaddes  kelâmın nazil oluşunun yıldönümünü mü&#39;minlerle birlikte cinler,  melekler; ağacı, çiçeği, böceği, kurdu, kuşu, denizi ve deryasıyla yaşlı  dünyamız da kutlar. Görünen ve görünmeyen âlemlerde tam manâsıyla bir  bayram havası yaşanır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu ayın Cenâb-ı Hak katında müstesna bir  yeri vardır. Yüce Rabbimiz kendisine muhatap olarak seçtiği kullarına  sonsuz rahmetinin en geniş tecellilerini bu aya tahsis eder. Başta  Kur&#39;ân-ı Kerim olmak üzere! Tevrat, Zebur ve İncil gibi diğer semavî  kitapların da bu ayda indirilmiş olması, bu günlerin kıymet ve  kudsiyetini artıran diğer bir husustur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mü&#39;minlere İlâhî bir  ihsan olarak bu günleri birer güzel fırsat bilerek değerlendirme,  Rablerine olan kulluk derecelerini gösterme, Ona muhatap olabilme  gayreti içine girerek tam bir ihlâs ve şuurla ibadet ve taate koşarlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu  gayretin neticesi elbette karşılıksız kalmayacaktır. Oruç tutup,  Ramazan ayını bir kulluk şuuru içinde geçirenler tatlı bir ânı  yaşadıkları, huzura erdikleri gibi pekçok nimete de mazhar olurlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ubâde bin Samit anlatıyor:&lt;br /&gt;
Ramazan ayının başladığı bir günde Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam şöyle buyurdu:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;center&gt;&lt;blockquote&gt;&quot;&lt;b&gt;İşte  bereket ayı olan Ramazan geldi. Artık Allah&#39;ın rahmeti sizi kuşatır. O  ay, yeryüzüne bol bol rahmet iner. Günahlar affedilir. Dualar kabul  olunur. Allah sizin iyilik ve ibadette yarışmanıza bakar da, bununla  meleklerine karşı iftihar eder. Öyle ise kulluğunuzla kendinizi Allah&#39;a  sevdirin. Asıl bedbaht olan da, bu ayda Allah&#39;ın rahmetinden nasibini  alamayandır&lt;/b&gt;.&quot;(1)&lt;/blockquote&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ramazan her yönüyle  bir ibadet mevsimidir. Her mü&#39;min namazı, orucu, iyilikleri hizmetleri  ve duâsıyla bu rahmet ve bereketten nasibini almaya çalışır. Bilerek  veya bilmeyerek yapmış olduğu günahları için Allah&#39;tan af diler. Rabbine  niyazda bulunur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cenâb-ı Hak da kulunun bu samimi dua ve niyazını karşılıksız bırakmaz, günahlarını affeder, rahmetine garkeder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ramazan  ayının kudsiyet ve bereketini bildiren şu hadis-i şerifi birlikte  okuyalım. Peygamber Efendimiz geniş anlamda bu hususu dikkatimize  vermektedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Selmân-ı Fârisî (r.a.) anlatıyor:&lt;br /&gt;
Resul-i Ekrem Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam Şaban ayının son günlerinde bize irad ettiği bir hutbede şöyle buyurdu:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&quot;&lt;b&gt;Ey  insanlar büyük ve mübarek bir ay yaklaştı, gölgesi başınızın üstüne  düştü. Bu öyle bir aydır ki, içinde bin aydan daha hayırlı olan Kadir  Gecesi vardır. Allah o mübarek ayın gündüzlerinde orucu farz,  gecelerinde nafile namazı meşru kıldı. Bu ayda küçük büyük bir hayır  yapan insan, başka aylarda bir farz eda etmiş gibi sevap alır.&lt;br /&gt;
Bu ayda bir farzı yapmak, başka aylarda yetmiş farz yerine geçer.&lt;br /&gt;
Bu ay Allah için açlık ve susuzluğun, taat ve ibadetin meşakkatlerine sabır ve tahammül ayıdır. Sabrın karşılığı da Cennettir.&lt;br /&gt;
Bu ay yardımlaşma ayıdır.&lt;br /&gt;
Bu ay mü&#39;minlerin rızkını arttıracak aydır.&lt;br /&gt;
Bu  ayda her kim oruçlu bir mü&#39;mine iftar edecek bir şey verirse, yaptığı  bu iş günahlarının bağışlanmasına ve Cehennemden kurtulmasına sebep  olur. Oruçlunun sevabından da hiçbir şey eksilmeden onun kadar sevaba  kavuşur&lt;/b&gt;.&quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ashâb-ı Kiramdan bazıları, &quot;&lt;b&gt;Ya Resulallah, hepimiz oruçluya iftar edecek bir şey bulup verecek durumda değiliz&lt;/b&gt;&quot; dediler.&lt;br /&gt;
Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam, &quot;&lt;b&gt;Allah bu sevabı bir tek hurma ile, bir içim su ile, bir yudum süt ile oruçlu mü&#39;mine iftar ettirene de verir&lt;/b&gt;&quot; buyurdular ve hutbelerine şöyle devam ettiler:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&quot;&lt;b&gt;Bu ayın başı rahmet, ortası mağfiret, sonu da Cehennemden kurtuluştur.&lt;br /&gt;
Bu ayda kim kölesinin (işçi ve hizmetçisinin) işini hafifletirse, Allah da onu affeder ve Cehennemden uzak tutar.&lt;br /&gt;
Bunun  için bu ayda şu söyleyeceğim dört hasleti fazlasıyla bulundurmaya  çalışınız. Bu dört hasletten ikisi ile Rabbinizi razı edersiniz, diğer  ikisinden ise hiçbir zaman ayrı kalamazsınız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Rabbinizin rızasına sebep olan hasletlerin birisi, kelime-i şehadete devam etmeniz, diğeri de Allah&#39;tan mağfiret dilemenizdir.&lt;br /&gt;
Vazgeçemeyeceğiniz iki hasletin biri Allah&#39;tan Cenneti istemek, diğeri de Cehennemden Allah&#39;a sığınmaktır.&lt;br /&gt;
Her  kim oruçluya bir yudum su verirse, Allah da ona benim mahşerdeki  havuzumdan öyle bir su içirecektir ki, Cennete girinceye kadar bir daha  susuzluk çekmeyecektir&lt;/b&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ehlibeyt1453.blogspot.com/feeds/5402114834589324151/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ehlibeyt1453.blogspot.com/2011/08/ramazan-mujdesi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2322327350887443314/posts/default/5402114834589324151'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2322327350887443314/posts/default/5402114834589324151'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ehlibeyt1453.blogspot.com/2011/08/ramazan-mujdesi.html' title='RAMAZAN MÜJDESİ'/><author><name>kadir karaca</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11198472532505143620</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='https://img1.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2322327350887443314.post-8978968164515059619</id><published>2011-08-14T03:37:00.000-07:00</published><updated>2011-08-14T07:22:50.209-07:00</updated><title type='text'>Esmaül Hüsna Sırları Ve Faziletleri</title><content type='html'>&lt;div align=&quot;center&quot; style=&quot;color: #cccccc;&quot;&gt;&lt;b&gt;&lt;span style=&quot;font-size: small;&quot;&gt;&lt;i&gt;&lt;span style=&quot;background-color: #999999;&quot;&gt;EL BEDİ: &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
Ya Bedi ismini zikreden sanatında ilerler, başarılı olur. Görülmemiş  icatlarda bulunur. Bilmediğini anlama gücü oluşur. Zarar ve ziyandan  kurtulur. İşsiz olan iş bulur, işini kaybeden işine kavuşur. &lt;br /&gt;
&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style=&quot;color: #cccccc;&quot;&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align=&quot;center&quot; style=&quot;color: #cccccc;&quot;&gt;&lt;b&gt;&lt;span style=&quot;font-size: small;&quot;&gt;&lt;i&gt;EL BAKİ: &lt;br /&gt;
Ya Baki ismini zikredenin ömrü uzun ve sıhhatli olur.Afet ve belalardan  uzak olur. Makam ve mevki edinir. Makamı, mülkü elinden gitmez.  Korkularından kurtulur. &lt;br /&gt;
&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style=&quot;color: #cccccc;&quot;&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align=&quot;center&quot; style=&quot;color: #cccccc;&quot;&gt;&lt;b&gt;&lt;span style=&quot;font-size: small;&quot;&gt;&lt;i&gt;EL EVVEL: &lt;br /&gt;
Ya Evvel ismini zikreden her isteğine ve dileğine kavuşur. Yolculuğa çıkarken okunursa okuyan yol sıkıntılarından kurtulur. &lt;br /&gt;
&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style=&quot;color: #cccccc;&quot;&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align=&quot;center&quot; style=&quot;color: #cccccc;&quot;&gt;&lt;b&gt;&lt;span style=&quot;font-size: small;&quot;&gt;&lt;i&gt;EL AHİR: &lt;br /&gt;
Ya Ahir ismini zikredenin düşmanları helak olur. Düşmanlarına karşı  kuvvet kazanır. Kalbi Allah sevgisiyle dolar. Rızkı artar. Ya Evvel Ya  Ahir isimlerini birlikte günde 838 defa zikreden; dünya ve ahirette  üstün makamlara ulaşır. Tüm mahlukat okuyana hürmet ve itibarda bulunur.  &lt;br /&gt;
&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style=&quot;color: #cccccc;&quot;&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align=&quot;center&quot; style=&quot;color: #cccccc;&quot;&gt;&lt;b&gt;&lt;span style=&quot;font-size: small;&quot;&gt;&lt;i&gt;EL MUKADDİM: &lt;br /&gt;
Ya Mukaddim ismini zikreden kişi kuvvet ve iktidar sahibi olur. Halk  içinde heybetli olur. Makamı, mevkisi yükselir. Allah katında kadri  artar. İstek ve dilekleri gerçekleşir. Savaş meydanında okunursa,  düşmana karşı, okuyan kuvvetli olur. &lt;br /&gt;
&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style=&quot;color: #cccccc;&quot;&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align=&quot;center&quot;&gt;&lt;span style=&quot;font-size: medium;&quot;&gt;&lt;span style=&quot;color: #33ccff;&quot;&gt;&lt;b&gt;&lt;span style=&quot;color: #cccccc; font-size: small;&quot;&gt;&lt;i&gt;EL MÜAHHİR: &lt;br /&gt;
Ya Müahhir ismini okuyan tevbe edip takvaya erer. Kalbi Allah sevgisiyle  dolar. İsteklerine kolayca kavuşur. Allah&#39;ın rızasını kazanan kullardan  olur. İbadet etmede zorlanmaz. Basiret gözü açılır. Kötü işlerden uzak  durur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ALLAH (c.c) 1 Diğer bütün esma ve sıfatlar bu mübarek ismin içinde toplanmıştır. &lt;br /&gt;
Havas ve esrarı: Allah İsmi Şerifi bütün maddi ve manevi ihtiyaçlar için  Ya Allah Celle Celaluhu diyerek 66 kere okunursa bi iznillah maksatlar  hasıl olur. &lt;br /&gt;
Bu lafz ile zikredildiği zaman kalb mutmain olur.1000 (Bin) kere Ya  Allah Ya Hu zikri yapılırsa iman kuvvetlenir yakıyn hasıl olur. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Rahman 2:Lütfe mazhar olmak, sevmek ve sevilmek için 298 kere okunur. &lt;br /&gt;
Cuma günü ikindiden sonra kıbleye dönük oturur, Ya Allah, Ya Rahman  zikrine güneş batana kadar devam edilirse isteği gerçekleşir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Rahim 3 : Herkes tarafından makbul ve muteber olmak için 258 kere okunup dua edilir. &lt;br /&gt;
Hergün 100 kere bu zikre devam eden Cenab-ı Hakk’&lt;span style=&quot;font-family: Times New Roman TUR;&quot;&gt;ı&lt;/span&gt;n rahmetine kavuşur. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Melik 4 : Düşmanların zelil olmaları sözün tutulması için 90 kere  okunur. Bu İsm-i Şerif’in zikrine devam edenin üzüntüsü gider, kalbi  temizlenir. Sabah namazından sonra 121 kere okuyanı Allah zengin eder. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
EL KUDDUS (Celle Celaluhu) 5 &lt;br /&gt;
EL Kuddus : Her eksiklikten münezzeh.Hatadan ,gafletten ve herçeşit noksanlıktan münezzehtir. &lt;br /&gt;
Havas ve esrarı: El Kuddus ismi şerifi içindeki şehvetin giderilmesi,  kalbin ve ahlakın düzelmesi için Ya KUDDUS celle celaluhu diyerek 170  kere okunup dua edilir. &lt;br /&gt;
Her gün öğle vakti okuyanın kalbi safileşir sabaha karşı 100 kere okuyan belalardan uzaklaşır. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Selam 6 : Bela ve musibetlerden kurtulmak, her türlü maddi ve manevi  sıkıntılardan emin olmak ve özellikle vesveseden kurtulmak için 131 kere  okunur.Bu isme devam eden ölümün hararetini duymaz,zorluk çekmez,  şeytanlardan muhafaza olur ve Cenab-ı Hakk’a kalbi selim gider. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
EL MÜ’MİN (Celle Celaluhu) 7 &lt;br /&gt;
El Mü’min:Güven veren vadine güvenilen .Mahlukatı zulümden ve  tehlikelerden koruyan.Ahirette mü’minleri azabtan emin  kılan.Peygamberler (Aleyhimüsselam) mu’cizelerle tasdik eden. &lt;br /&gt;
Havas ve esrarı: El Mü’min İsmi Şerifi dili küfür ,yalan ve gıybetten  kurtarmak, bütün maddi ve manevi hastalıklardan emin olmak, rızkın  bol,kazancın bereketli olması için Ya Mü’min Celle Celaluhu diyerek 136  kere okunup dua edilir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
EL MÜHEYMİN (CELLE CELALUHU) 8 &lt;br /&gt;
Anlamı: Gözetici ve koruyucu.Tüm varlığı görüp gözeten, yetiştirip  varacağı noktaya ulaştıran.Kainatın işlerini gözetip yöneten.Her an tüm  varlıkları gören. &lt;br /&gt;
Havas ve esrarı:El Müheymin ismi şerifi zalimlerin ,insan ve cin  şeytanlarının şerrinden emin olmak ,her türlü bela afat ve fitnelerden  korunmak için Ya Müheymin Celle Celaluhu diyerek 145 kere okunup dua  edilir.Gusülden sonra 100 kere okuyan isteklerine kavuşur , kalbine nur  gelir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Azîz 9 : Düşmanları zelil etmek , insanların yanında izzet ve şeref  sahibi olmak , korkularından emin olmak için 94 kere okunup dua edilir. &lt;br /&gt;
7 gün 100 defe okuyan kimsenin hasmı helak olur. &lt;br /&gt;
70.000 defa düşman askerine karşı eliyle işaret ederek okunursa bi’iznillah düşman hezimete uğrar. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cebbar 10 : İnsanların gözünde heybetli ve güzel görünmek, her yerde  saygı görmek, sözlerin kabul edilmesi, zalimlarin helaki için 206 defa  okunur.Bu isme devam eden zulümden korunur.Müsebbiatı aşaradan sonra  sabah ve akşam 21 kere okunursa her türlü düşmandan korunur. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mütekebbir 11 : Zalimlerin helak olması , bütün insanların yanında sözlerin makbul ve muteber olması için 662 kere okunur. &lt;br /&gt;
Zikrine devam eden kendini zelil görür, insanların gözünde büyük görünür. Ona kimse karşı koyamaz. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâlik 12 : Hacetlerin kabulü için 731 kere okunup dua edilir. &lt;br /&gt;
Gece yarısı bir saat zikrine devam edenin kalbi ve yüzü nurlanur.Malı  veya oğlu kayıp olan 5000 defa okursa kaybettiklerine kavuşur. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
EL BARİ’Ü (CELLE CELALUHU) 13 &lt;br /&gt;
Anlamı:Yaratan,bir model olmaksızın yaratan.Eşyayı ve her şeyin aza ve parçalarını birbirine uygun yaratan. &lt;br /&gt;
Havas ve esarı : El Bariü ismi şerifi gam ve kederden ve hertürlü üzüntü  maddi ve manevi hastalıklardan kurtulmak için Ya Bariü Celle Celaluhu  diyerek 213 kere okunup dua edilir. &lt;br /&gt;
Günde 100 (yüz) kere 7 gün okumaya devam edilirse hastalıklara şifa verir ve afatlardan korunulur,kabirde sıkıntı çekmez. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Musavvir 14 : İşlerinde başarılı olmak , maddi ve manevi olarak yüksek  mertebelere çıkmak isteyen ve çocuk düşüren kadınlar 336 kere okunur. &lt;br /&gt;
Oruçlu kimse güneş battıktan sonra iftardan önce 21 kere 7 gün bir suya üflese ve o suyu kısır kadın içse çocuğu olur. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
EL GAFFAR 15 (CELLE CELALUHU) &lt;br /&gt;
Marifeti pek çok. &lt;br /&gt;
Havas ve esrarı:günahların af edilmesi müşkilat ve zorlukların  halledilmesi için Ya Gaffar Celle Celaluhu diyerek 1281 defa okunur. &lt;br /&gt;
Cuma namazından sonra 100 kere okuyanda mağrifet eserleri görülür.Kızan  kimsenin kızgınlığı gider, mağrifet olunur.kabahatleri örtülür. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
EL KAHHAR 16 (CELLE CELALUHU) &lt;br /&gt;
El Kahher :Yenilmeyen yegane galip.Herşeye ,her istediğini yapacak bir  surette galip ve hakim.Dilediğini istediği an,hakir ,hor,zelil ve perian  edebilecek güce sahip. &lt;br /&gt;
Havas ve esrarı: Düşmanları helak etmek için Ya Kahhar Celle Celaluhu  diyerek 306 kere okunur.Gece yarısı veya güneş doğarken 100 kere Ya  Cebbar , Ya Kahhar ,Ya Zel Batşışşedid derse zalimden hakkını alır.Bir  hacet için 100 kere (başı açık) okunursa Ya Kahhar diye iki ellerini  kaldırırsa haceti yerine gelir.Duha namazından sonra secde yapar 7 kere  Ya Kahhar derse zenginlik verilir , şehvetlerden kurtulur. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
EL VEHHAB 17 (CELLE CELALUHU) &lt;br /&gt;
Anlamı:Çok İhsan sahibi. &lt;br /&gt;
Havas ve esrarı:rızkın bol ve kolay olması , maddi ve manevi nimetlere  kavuşmak için Ya Vehhab Celle Celaluhu diyerek 14 kere okunur. &lt;br /&gt;
Duha namazından sonra secdede okunursa zenginlik verilir.Ya Vehhabül  kariyn zittavli diye zikredilirse bereket artar.(Duada 7 kez okunursa  duası kabul olur) &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Rezzak 18 : Geçim sıkıntısından kurtulmak , bereket ve rızka nail olmak  için 308 kere okunur. Haceti olduğu yerde 17 kere okunursa hacet yerine  gelir.100 kere hapis veya hasta için okunursa kurtulur. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
EL FETTAH 19 (CELLE CELALUHU) &lt;br /&gt;
EL FETTAH: iyilik kapılarını açan.Her türlü müşkilleri halleden ve  zorlukları kolaylaştıran.Kullarına maddi ve manevi kapılar açan. &lt;br /&gt;
Havas ve esrarı:Hayır ve nmet kapılarının açılması için Ya Fettah Celle Celaluhu diyerek 489 kere okunur. &lt;br /&gt;
Sabah namazından sonra elini göğsünün üzerine koyarak 71 kere okursa Allah kalbini temizler ve nurlandırır. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
EL ALİM 20 (CELLE CELALUHU) &lt;br /&gt;
Hakkıyla bilen.Herşeyi çok iyi bilen.Olmuşları ve olacakları bilen.ilmi  her şeyi kaplayan.Amellerimizi ve bütün niyet ve duygularımızı bizden  daha iyi bilir. &lt;br /&gt;
Havas ve esrarı: EL ALİM İsmi Şerifi zihin açıklığı , dünya ve ahiret  ilimlerini anlamak için Ya Alim Celle Celaluhu diyerek 150 kere okunur. &lt;br /&gt;
Her namazdan sonra 100 kere Ya Alimel gaybi veşşahadeti zikrine devam  edenin keşfi açılır.Ya Alimel guyub zikrine devam edenin ruhu ulvi  alemlere yükselir.İlim ve marifet kapıları açılır. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kaabız 21 : Zalimin helaki için 903 kere okunur. Zalimler üzerine okunur. &lt;br /&gt;
40 gün 40 ekmek lokması üzerine yazılır ve hergün bir lokmak yenilirse açlık elemi hissedilmez. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
EL BASIT 22 (CELLE CELALUHU) &lt;br /&gt;
EL BASIT :Açan , genişleten.Rızkı genişleten, ruhları bedenlerine  yayan.İstediğine sevinç ve saadet ihsan eden.Bazı toplum ve fertlere  maddi ve manevi yardımda bulunup onları sevindiren,neşelendiren ve  kendileirne yaşama sevinci veren. &lt;br /&gt;
Havas ve esrarı:El BASIT İsmi Şerifi hertülü korkulardan emin olup  sevinmek ve rızkın bol olması için Ya Basıt Celle Celaluhu diyerek 72  kere okunur.Rızık ve vucut ve ilim genişliği içindir.Duha namazının  ardından sonra ellerini semaya kaldırarak 10 kere okursa ve ellerini  yüzüne sürerse zenginlik kapısı açılır. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
EL HAFID 23 (CELLE CELALUHU) &lt;br /&gt;
El Hafid:Alçaltan, zillete düşüren.Yukarıdan aşağıya indiren.Zelil eden. &lt;br /&gt;
Havas ve esrarı:EL HAFID İsmi şerifi zalim kişilerin helak ve hakir  olmaları için Ya Hafıd Celle Celaluhu diyerek 148 kere okunur. &lt;br /&gt;
500 defa okunduğunda haceti yerine gelir.Cenab-ı Hakk dileğini kabul eder. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Râfî’u 24 : Maddi ve manevi olarak rütbenin yükselmesi ve rızkın bol olması için 351 kere okunur. &lt;br /&gt;
70 kere okuyan zalimlerin şerrinden emin olur. Pazartesi veya Cuma  gecesi akşamdan sonra 440 kere okuyan halk arasında heybetli olur. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muızzü 25 : Dünya ve ahrette aziz olmak ,insanların yanında sevimli  olmak ve her türlü fenalıktan korunmak için 117 kere okunur. &lt;br /&gt;
Hasetten ve zulümden korunmak için 570 kere okunup secdeye varılırsa okuyanın duası kabul olunur. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müzillü 26 : Düşmanı zelil kılmak için 770 kere okunur. &lt;br /&gt;
Hasetten ve zulümden korunmak için okunur. &lt;br /&gt;
570 kere okunup secdeye varılırsa okuyanın duası kabul olunur. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ES SEMİ’U 27 (CELLE CELALUHU) &lt;br /&gt;
Anlamı:Hakkı ile işiten. &lt;br /&gt;
Havas ve esrarı:Es Semi’ ismi şerifi,sözün insanların yanında dinlenmesi  ve duanın kabulü için Ya SEMİ’U Celle Celaluhu diyerek 180 kere okunur.  &lt;br /&gt;
Perşembe günü duha namazının ardından 500 kere okunursa duası kabul olunur.Çok okuyan kulak rahatsızlığı görmez. &lt;br /&gt;
EL BASİR 28 (CELLE CELALUHU) &lt;br /&gt;
EL BASİR :Hakkı ile gören. &lt;br /&gt;
Havas ve esrarı:EL BASİR İsmi Şerifi zihin açık,kalbin kuvvetli olması için Ya BASİR Celle Celaluhu diyerek 302 kere okunur. &lt;br /&gt;
Cuma namazından önce 100 defa okuyanın basireti açılır.Sözü ve fikri düzgün olur.Çok okuyan göz rahatsızlığı görmez. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
EL HAKEM 29 (CELLE CELALUHU) &lt;br /&gt;
Son hükmü veren.Hakkı batıldan ayıran ve kıyamet günü kullarının  arasında hükmedip haksız ve zalimlerden mazlumların hakkını alıp  sahibine verendir. &lt;br /&gt;
Havas ve esrarı:El Hakem İsmi Şerifi sözünün faydalı ve hükmünün geçerli  olması için Ya Hakem Celle Celaluhu diyerek 68 kere okunur. &lt;br /&gt;
Bir kimse gece yarısı abdestli olarak 100 defa okursa ilahi sırlarla dolar. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
EL ADLÜ 30 (CELLE CELALUHU) &lt;br /&gt;
EL ADLÜ : Mutlak adalet sahibi.Çok adaletli.Adaletle hükmedendir. &lt;br /&gt;
Havas ve esrarı:El ADL İsmi Şerifi adaletten sapmamak istikametin  düzeltilmesi için Ya Adlü Celle Celaluhu diyerek 104 kere okunur. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Latif 31 : Bela ,sıkıntı ve türlü şerlerden kurtulmak sevgi bereket rızık ve hayır kapılarının açılması için 129 kere okunur. &lt;br /&gt;
Kim 129 kere veya 100 kere veya 130 kere okursa lütfu ilâhiyeye kavuşur, darlıktan kurtulur. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
EL HABİR 32 (CELLE CELALUHU) &lt;br /&gt;
Her şeyin iç yüzünden haberdar.Her şeyin iç yüzlerini ve bütün gizli  taraflarını ve her günah ,sevap ve amelleriden haberi olan.O bizim bütün  amel, söz niyet ve davranışlaımızdan haberdardır. &lt;br /&gt;
Havas ve esrarı:EL HABİR İsmi Şerifi zihnin açılması, istediği şeyleri  rüyada görmek ve bilmediklerinden haberdar olmak için YA HABİR CELLE  CELALUHU diyerek 810 kere okunur.Yedi gün bu isimle zikrederse kendisine  Allah katından ruhani haberler zuhur eder. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Halim 33 : Hiddet , kızgınlık ve gadab gibi kötü ahlakın sona ermesi  halim selim ve yumuşak huylu ve güzel ahlaklı olmak için 88 kere okunur.  &lt;br /&gt;
Bu ismi zikreden iradeciliğinde halim olur ,sözü makbul ve hürmete layık olur. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Azîm 34 : Haramlardan korunmak , insanlar tarafından sevilmek ve hürmet  görmek için 1020 kere okunur.İradeciden korkan 12 kere okursa ondan emin  olur, lutüf bulur. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gafûr 35 : Mağrifet , korkulardan emniyet, büyüklerin gazap ve kızgınlıklarını söndürmek için 1286 kere okunur. &lt;br /&gt;
Ateşli hastaya 3 kere yazılırsa hasta iyi olur Biiznillah. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
EŞ ŞEKUR 36 (CELLE CELALUHU) &lt;br /&gt;
Anlamı:Az iyiliğe çok mükafat veren.Rızası için yapılan iyilikleri fazlası ile karşılık veren. &lt;br /&gt;
Havas ve esrarı: Eş Şekur ismi şerifi rızkın bol,nimetlerin devamlı  olması, hayır işlerinde ilerlemek için Ya Şekur Celle Celaluhu diyerek  526 kere okunur. &lt;br /&gt;
Bir suya 41 kere okunursa , o su ile gözleri sıvarsa ve içilirse büyük  bereketler bulur,göğsü ve bedeni şifa bulur , görmesi kuvvetlenir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
EL ALİYYÜ 37 (CELLE CELALUHU) &lt;br /&gt;
EL ALİYYU: Pek yüksek.İzzet, şeref bakımından en yüce.Herşeyden yüksek. &lt;br /&gt;
Havas ve esrarı: EL ALİYYU İsmi şerifi zillet ve hakaretten kurtulmak ve  İlahi yardım ile insanların gözünde büyük görünüp sözlerinin kabulü  için YA ALİYYU CELLE CELALUHU diyerek 110 kere okunur. &lt;br /&gt;
Bu ismi şerifi okuyanın şanı yüce,makamı yüksek olur.Cenab-ı HAKK yüzünü  zelil olmaktan korur ve güzellik verir.ALLAH ismi ile birlikte  yapılırsa en büyük zikirlerden olur. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
EL KEBİR 38 (CELLE CELALUHU) &lt;br /&gt;
EL KEBİR:Pek büyük.Kibriya sahibi. &lt;br /&gt;
Havas ve esrarı:El Kebir Celle Celaluhu ,insanların gözünde heybet ve  azametli görünmek kimsenin kendisine karşı gururlanıp kibirlenmemesi  için Ya Kebir Celle Celaluhu diyerek 232 kere okunur. &lt;br /&gt;
Bulunduğu mevkiden atılmış kimse 7 gün 1000 kere oruçlu olarak  zikrederse yerine iade edilir.Zikrine devam eden zahir ve batın alemde  büyük olur. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
EL HAFIZ 39 (CELLE CELALUHU) &lt;br /&gt;
Muhafaza eden Koruyup gözeten. &lt;br /&gt;
Havas ve esrarı:Bütün maddi ve manevi tehlikelerden korunmak ,özellikle  nazar ,cin,şeytan büyü gibi kötülüklerden ve düşmanlardan korunmak için  Ya HAFIZ CELLE CELALUHU diyerek 998 kere okunur. &lt;br /&gt;
Bu ismi şerfi üzerinde taşıyan ve zikreden kimse bereketini bulur ,  yırtıcı hayvanlar arasında uyursa zarar görmez.Zikraden kimse sonunda Ya  HAFiZU İHFEZNA 3 kere okur. (hafizu daki i 2 kez uzatmalı okunur) &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
EL MUKİTU 40 (CELLE CELALUHU) &lt;br /&gt;
EL MUKİT:Azık veren.Her yaratılmışın rızkını ihsan eden.Bedenlerin ve ruhların gıdasını yaratıp veren,gücü yeten ve koruyan. &lt;br /&gt;
Havas ve esrarı:El Mukit ismi şerifi rızkın bol olması ,kimselere muhtaç  olmamak ve bereket için Ya Mukit Celle Celaluhu diyerek 550 kere  okunur. &lt;br /&gt;
Bir kimse bu ismi şerifi 7 kere bardağın üzerine okursa ve sonra yazarsa  sonra yolculukta içerse vahşi hayvanların şerrinden emin olur.Buna  liiylafi süresini de ilave ederse daha güzel olur. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
EL HASİBU 41 (CELLE CELALUHU) &lt;br /&gt;
EL HASİB CC:Kullarına yeten ve onları hesaba çeken.Herkesin yaptığı  işlerin hesabını bilen.Ahirette onları hesaba çeken.Kendisine tevekkül  eden kullarına yetendir. &lt;br /&gt;
Havas ve esrarı:El HASİB celle celaluhu ismi şerifi düşmanların  şerrinden korunmak,geçim sıkıntısından kurtulmak, İlahi ihsana nail  olmak ve korkularından emin olmak için Ya Hasib Celle Celaluhu diyerek  80 kere okunur. &lt;br /&gt;
Bu İsmi Şerifi güneş doğmadan önce Hasbiyel Hasib şeklinde okuyan kimse yırtıcı hayvanlardan emin olur. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
EL CELİL 42 (CELLE CELALUHU) &lt;br /&gt;
EL CELİL CC :Celalet ve azamet sahibi.Şanına yakışmayan ve yaramayan şeylerden uzak.Zatı pek büyük ve ulu. &lt;br /&gt;
Havas ve esrarı:El Celil İsmi Şerifi zalimlerin zulmünden düşmanların  hilesinden ve insanların hakaret ve küçümseyici bakışlarından kurtulmak  saygılı bir kişi olmak için Ya Celil Celle Celaluhu diyerek 73 kere  okunur.Bu ismi şerifi zikreden veya miske ve zerafana yazan ve üzerinde  taşıyanın kadri yüce olur,manevi halleri güzelleşir.Bu ismi şerifte  talebeler için heybet ve celal sırrı vardır. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
EL KERİM 43 (CELLE CELALUHU) &lt;br /&gt;
EL KERİM :Keremi bol.Kerem ve fazilet sahibi.İstemeden veren,vesilesiz ihsan eden ,cömert. &lt;br /&gt;
Havas ve esrarı:El Kerim ismi şerifi zorluk çekmeden fakirlik ve  darlıktan kurtulmak için YA KERİM Celle Celaluhu diyerek 270 kere  okunur.Bu ismi şerifi uyumadan önce çokca zikreden kalbinde neticesini  bulur,kalbi rahatlar.Kerem sahibi affedici ve güzel ahlaklı olur. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ER RAKİB 44 (CELLE CELALUHU) &lt;br /&gt;
Anlamı:Gözetleyip kontrol eden.Varlıklarını korumak için gözcü, bütün işleri gözetleyen. &lt;br /&gt;
Havas ve esrarı:ER RAKİB CELLE CELALUHU gizli ve aşikar bütün işlerinden  Cenabı ALLAH ın koruması altında olmak ve yapılan büyü ve tılsımların  bozulması için YA RAKİB CELLE CELALUHU diyerek 312 kere okunur.Bu ismi  şerif anne karnındaki çocuktan endişeli ise 7 defa okunur.Sefere  çıkarken korktuğu kimsenin boynu üzerine elini koyar 7 kere okursa ehli  ve çocuklarının kötü hareketlerinden Biİznillah emin olur &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
EL MUCİB 45 (CELLE CELALUHU) &lt;br /&gt;
Anlamı:İcabet eden.Duaları kabul eden, dileklere karşılık veren. &lt;br /&gt;
Havas ve esrarıFPRIVATE &quot;TYPE=PICT;ALT=&quot;uaların kabulü için, güneş doğarken Ya Mucib celle celaluhu diyerek 55 kere okunur. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Vâsi’u 46 : Rızkın bol, ömrün uzun ve evinden bereketin eksik olmaması  ve iç rahatlığı için 137 kere okunur. Bu İsmi Şerifi çokça zikreden  kimse zengin kılınır.Göğsü genişler hırs ve karışıklıktan selamet bulur.  Allah ona çıkış yolları ihsan eder. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
EL HAKİMU 47 (CELLE CELALUHU) &lt;br /&gt;
EL HAKİM CC:Hikmet sahibi , bütün emir ,yasak ve işleri yerli yerinde faydalar ve hikmetlerle dolu olan. &lt;br /&gt;
Havas ve esrarı: İlmde ilerlemek ve sözlerinin hikmet dolu olması için  YA HAKİM CELLE CELALUHU diyerek 78 kere okunur.Hakim ismi şerifini çok  okuyan kimse kalbinde hikmet pınarları açılır.Esrarlı manaları anlar. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Vedud 48 : Muhabbet, sevmek ve sevilmek için 20 kere okunur. &lt;br /&gt;
Bir yemeğe 1000 kere okuyan kimse o yemeği hanımı ile birlikte yerse  aralarındaki sevgi artar. Farzlardan sonra 400 den fazla okuyan kimse  insanların en sevimlisi olur. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mecid 49 : İzzet ve şerefe nail olmak, rızkın bol, maişetin kolay olması  ve sıkıntılardan kurtulmak için 57 kere okunur. Sabah namazından sonra  79 kere okuyan ve ellerine üfleyip yüzüne ve vücuduna sıvazlayan  yakınları yanında izzet ve heybet sahibi olur. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bâis 50 : Müşterinin artması, alış verişin çoğalması için 573 kere okunur. &lt;br /&gt;
Bir kimse uyuyacağı zaman elini göğsüne koyar ve 101 defa okursa Allah c.c onun kalbini nurlandırır ,ilim ve hikmet verir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
EL AHİR (CELLE CELALUHU) 74 &lt;br /&gt;
El Ahir: Son Varlığının sonu olmayan.Ebedidir.Tükenmesi ve sonu yoktur. &lt;br /&gt;
Havas ve esrarı:El Ahir İsmi Şerifi İlahi yardım görmek ve düşmanların  helaki için Ya AHİR Celle Celaluhu diyerek 801 defa okunur.Her gün sabah  akşam 100 kere okunursa kalb safileşir ve kalbten masivullah(Allah tan  başkalarının sevgisi) çıkar &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
EZ ZAHİRU (Celle Celaluhu) 75 &lt;br /&gt;
Aşikar.Vrlığını ve birliğini belgeleyen bir çok delil bulunan.Varlığı kudretiyle aşikar olandır. &lt;br /&gt;
Havas ve esrarı:Sırların gizliliklerin kendisine bildirilmesi için Ya  Zahir Celle Celaluhu diyerek 1106 kere okunur.İşrak vakti okunduğunda  kalbi velayet nurları ile nurlanır ,gizli olan şeyler aşikar olur. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
EL BATINU (Celle Celaluhu) 76 &lt;br /&gt;
Gizli.Mahiyeti bilinmeyen.Beşerin ilmi ve aklı Cenabı Allah ın zatının kühnünü anlamaktan acizdir. &lt;br /&gt;
Havas ve esrarı &lt;br /&gt;
Keşfin açılması duanın kabulü ve hertürlü korkulardan kurtulmak için. Ya Batın Celle Celaluhu diyerek 62 kere okunur. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
EL BERRU 79(Celle Celaluhu) &lt;br /&gt;
İyilik eden vadini yerine getiren .İyiliği bol olan.İyilik eden ve iyilik edenleri seven. &lt;br /&gt;
Havas ve esrarı:Kötülüklerden korunmak, iyilik ve İlahi ihsanlara nail  olmak için , Ya Berru Celle Celaluhu diyerek 202 kere okunur. &lt;br /&gt;
Bu İsmi Şerifin zikrine devam eden kimse büyük günah işleyen biri ise tevbe eder. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ET TEVVABU 80(Celle Celaluhu) =Tövbeleri kabul eden ve günahları  bağışlayan.Tövbe sebeplerini kolaylaştırarak kullarını tövbeye sevk eden  ve tevbelerini kabul eden.Kullarının kendisine dönmesini isteyen. &lt;br /&gt;
Havas ve esrarı:Günah işlemekten kurtulmak, rızkın geniş ve kazancın  bereketli olması için Ya Tevvab Celle Celaluhu diyerek 409 kere okunur. &lt;br /&gt;
Duha namazının peşinden 63 kere okuyanın tevbesi kabul olur.Zalimin üzerine 10 kere okuyan zulmünden kurtulur. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ER RAUF 83(Celle Celaluhu) &lt;br /&gt;
Anlamı: Mahlukatına pek düşkün, onları seven.Şevkatli.Af edeni ,af eder ,  cömert ve merhametli olandır.İnsanların ve diğer mahlukatın arasına  şevkat ve merhamet duygusunu yerleştiren. &lt;br /&gt;
Havas ve esrarı:kalbinde sevgi şevkat, merhamet ve içinde insani  duyguların yerleşmesi için Ya Rauf Celle Celaluhu diyerek 286 kere  okunur. &lt;br /&gt;
Öfkelendiği an 10 kere okuyan ve 10 kere salavat okuyan kimsenin öfkesi sakinleşir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
EN NUR:93 Nurlandıran,nur kaynağı.Alemleri ay ve güneş ile aydınlatıp ,  gönülleri iman ve ilimle nurlandıran.İnsanlara etraflarını görme için  göz nimetini veren. &lt;br /&gt;
Havas ve esrarı:En NUR ismi şerifi hikmet ve ilim elde etmek kalbin ve  yüzün Nur u İlahi ile parlaması , insanların yanında sevilip sayılmak  için YA NUR Celle Celaluhu diyerek 256 kere okunur. &lt;br /&gt;
Bu ismi şerifin zikrine devam eden karanlık bir yerde ise kendisine nurlar gözükür kalbi nurla dolar. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
EL HADİ 94(Celle Celaluhu)=Hidayet veren,yol gösteren,muradına  erdiren.İnsanları, imana,iyi , doğru yollara muvaffak kılan hidayeti  yaratandır. &lt;br /&gt;
Havas ve esrarı: &lt;br /&gt;
EL HADİ ismi şerifi , hidayet bulup hak yola girmek, bütün işlerinin  düzgün yürümesi için Ya Hadi Celle Celaluhu diyerek 20 kere okunur.Bu  ismi şerife devam eden kimse doğru yolu bulur.Her farz namazın ardından  okuyan dini ve dünyevi masiahatlarda (faydalarda) hidayete erer. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
EL BEDİU 95(Celle Celaluhu) &lt;br /&gt;
Anlamı:Eşi ve örneği olmayan ,sanatkarca yaratan.Örneksiz ,maddesiz icad  eden.Kolaylıkla daima hayrete düşürücü güzellikte şeyler yaratan. &lt;br /&gt;
Havas ve esrarı: &lt;br /&gt;
sanat ve işinde ilerlemek kavuşmuş olduğu maddi ve manevi nimetlerin  elinden çıkmaması için Ya Bediu Celle Celaluhu diyerek 86 kere okunur. &lt;br /&gt;
Bu ismi şerifi 70 000 (70 bin) kere okuyan hacetini def eder, zararları  def olur.Hikmet verilir , ilim veririlir.Zikrine devam eden üzüntüden  kurtulur. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ER-REŞİD 98 (Celle Celaluhu)=İrşad edicidir.İşleri doğru nizam, intizam  ve hikmet üzere yürütüp sonuna ulaştıran, dilediğini iyiliğe götüren  ,doğru yola yönelten.İşleri boş ve faydasız olmayan ve hiçbir tedbirinde  yanılmayandır. &lt;br /&gt;
Havas ve esrarı: &lt;br /&gt;
doğru yolu bulmak,zararlı şeylerden korunmak ve uzaklaşmak için Ya Reşid Celle Celaluhu diyerek 514 defa okunur. &lt;br /&gt;
Bu ismi şerifi yatsıdan sonra 100 kere zikreden hidayet ve doğruluğa erer&lt;br /&gt;
Şehîd 51 : 21 kere seher vakti veya sabah, asi çocuğun ve asi hanımın  üzerine okunursa islah olur. Şehitlik isteği ile çokça okuyan şehit  olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hakk 52 : Batıldan korunmak, sözlerin geçerli olması, hayır işlerinde  başarılı olmak ve adaletle hüküm verebilmek için 208 kere okunur.&lt;br /&gt;
Lâilâhe illallahül hakkul mübiyn&lt;br /&gt;
Zikrini hergün 100 defa okuyan fakirlikten kurtulur, işleri kolaylaşır. 1000 kere okuyanın ahlakı düzelir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Vekîl 53 : Maddeten ve manen zengin olmak için 66 kere okunur.Bu ism-i  şerifin zikrine devam edenlerin kalbine sükunet iner, üzüntüleri yok  olur.Rüzgardan ve yıldırımdan korkan kimse okursa Cenab-ı Hakk bunların  şerrini def eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kaviyyü 54 : Kalp ,ruh ve bedenin kuvvetli olması düşman tarafından mağlub edilmemek için 166 kere okunur.&lt;br /&gt;
Maddi ve manevi güçlenir. Mazlum 1000 kere okursa zalim bi iznillâh helak olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Metîn 55 : Tembellikten , madden ve manen zayıflıktan kurtulmak için 500 kere okunur. &lt;br /&gt;
Günahkar genç kız ve erkek üzerine El-Kaviyyül Metîn şeklinde 10 kere okunursa facirlikleri gider.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Veliyyü 56 : Allah’&lt;span style=&quot;font-family: Times New Roman TUR;&quot;&gt;ı&lt;/span&gt;n veli bir kulu olabilmek ve uykusundan korkup uyanan çoçukların korkularından kurtulmaları için 46 kere okunur.&lt;br /&gt;
Her Cumâ gecesi 1000 defa okuyan kimse veliyullahtan olur.işleri kolaylaşır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hamîd 57 : Güzel ahlak, iyi amel sahibi olup insanlar tarafından övülmek için 62 kere okunur.&lt;br /&gt;
Zikrine devam eden zengin olur. Sabah namazından sonra 99 kere okuyup  ellerine üfleyip yüzünü sıvazlayanı Allah c.c aziz kılar, yardım eder ve  yüzünü aydınlık kılar. Akşam ve sabahtan sonra 66 kere okuyan işleri  öğülen kişi olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhsî : Zihin açıklığı ,iyi anlama ve güzel idrak için 148 kere okunur.  Cumâ gecesi 1000 kere okuyanı Cenab-ı Hakk c.c hesap ve azaptan korur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mübdiü 59 : Yazılarında estetiği, araştırmalarında doğruyu yakalamak ve  hayırlı bütün işlerinde başarılı olmak için 56 kere okunur.Bu İsmi  Şerif-i okuyanın ahlakı güzel olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muîd 60 : Elden çıkan maddi ve manevi nimetlerin geri dönmesi ve  bozulmuş işlerin düzelmesi için 124 kere okunur. 1000 kere okuyan doğru  yolu bulur. 7 gün evin dört tarafına 70 kere okunursa kaybolan şey salim  olarak çıktığı yere gelir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhyî 61 : Kalbinin iman nuru ve irfan ile dirilmesi ve içine yaşama  sevincinin doğması için 68 kere okunur.Kahrolmaktan korkanlar bu ism-i  celili ekmek kırıntılarına okuyup yemelidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mümît 62 : Zalim ve düşmanların helaki için 490 kere okunur. Bu ism-i  şerifi çok zikreden kimseye manevi hal galip gelir.Zalim ve fasık bir  kimsenin helaki için dua ete o kimse hemen ölür.Bilhassa nefsi emmare &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hayyü 63 : Uzun ömürlü, kalbin tevhid nuru ile hayat bulması ve her  türlü muradın gerçekleşmesi için 18 kere okunur. 3000 defa okuyan hasta  olmaz. Misk ve gül suyu ile yazıp karıştırıp içilirse hasta iyi olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kayyûm 64 : İşlerinde başarılı olmak, rızık genişliği, düşmanlara galebe  çalmak ve ilâhî yardım için 156 kere okunur. Ayrıca denizde boğulmamak  için ‘’Ya hayyü Ya Kayyûm’’ zikrine devam edilir. Bu ism-i şerifi boş  bir mekanda hergün 16 kere okuyan unutkanlıktan kurtulur, hafızası  kuvvetli olur, kalbi nurlanır.Uykusu çok olanın kafası üzerine ’’ Elif  Lam Mîm Allâhu lâ ilâhe illâ hüvel hayyül kayyûm’’ okunur.Kalbinin daima  diri kalmasını isteyen kimse hergün 40 defa ‘’Ya Hayyü Ya Kayyûm lâ  ilâhe illâ ente’’ zikrine devam eder. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Vâcid 65 : Sevdiği şeylerin kayıp olmaması için 14 kere okunur.Yemekte  her lokmada okunduğunda kalp kuvvetlenir , çok okuyanın ilmi artar. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mâcid 66 : Malın çok, mülkün geniş, sözlerin geçerli, insanların yanında  makbul ve sevimli olmak için 48 kere okunur. Çok okuyanın ilmi  nurlanır.Sabah akşam 400 kere okuyan hayvanların konuşmasını anlar. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Vâhid 67 : İzzet , vakar, heybet ve insanlar tarafından sevilmek için 19  kere okunur. Çok zikreden şirkten uzak kalır. 1000 kere okuyanın  kalbilden masivaullah ,halk korkusu çıkar. Manen acayip haller zuhur  eder. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Samed 68 : Yeme , içme ve uyku gibi şeylerde kimseye muhtaç olmamak ve bunların azlığında üzülmemek için 134 kere okunur.&lt;br /&gt;
Seher vakti 125 defa okyanda sıdk alametleri görülür.Açlık elemi duymaz. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kadir 69 : Arzu ettiği şeye gücünün yetmesi ve düşmanların kendisine  zarar vermemesi için 305 kere okunur. 2 rekat namazdan sonra 100 veya  200 kere zikreden ibadette zahiren ve batinen kuvvetli olur. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muktedir 70 : Zalimlerin helaki için 744 kere okunur. Uykudan uyanmak için okuyan kimse istediği an uyanır. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mukaddim 71 : Duanın kabulü, rütbe ve makamın yükselmesi için 184 kere  okunur. Harbe girildiği zaman zikredilirse Allah c.c onu kuvvetlendirir  ve zafer bulur. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muahhir 72 : Arzu edilmeyen kişi veya şeylerin geciktirilmesi için 846  kere okunur. Bu İsm-i Şerifi çok zikredene tevbe ve takva kapıları  açılır. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evvelü 73 : Bütün arzu ve emellerin bir an önce gerçekleşmesi için 37 kere okunur.&lt;br /&gt;
Vâlî 77 : Makam,rütbe ve kadr-ü kıymetin yücelmesi için 47 kere okunur.  Bu İsm-i Şerifin zikrine devam eden kimse yıldırım ve afatlardan  korunur. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteâlî 78 : Düşmanlarına galip olmak ve herkes tarafından sözünün  kabulü için 541 kere okunur. Düşmanın helaki için 7 gün devamla hergün  bin kere okunur. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muntekım 81 : Düşmanın şerrinden korunmak, cin, şeytan ve kötü niyetli  insanların fitnelerinden emin olmak için 630 kere okunur. Güç  yetirilemeyen bir kimsenin üzerine okunursa Allah ondan intikamını alır.  &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Afuvvü 82 : Güzel ahlak sahibi olmak, günahların affı ve kabahatlerin örtülmesi için 156 kere okunur. &lt;br /&gt;
Bu İsm-i Şerifi çok zikredene rıza kapısı açılır, güzel ahlak sahibi  olur. Ya Gafûr ismi le birlikte zikredilirse duanın kabulü çabuklaşır. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mâlikü’l Mülk 84 : Mülkün genişlemesi ve rızkın bol olması için 212 kere  okunur. Bu İsm-i Şerifin zikrine devam eden kimseye Allah c.c zenginlik  verir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zü’l Celâli Ve’l İkrâm 85 : Dünya işlerinin kolay olması, hayır  kapılarının açılması ve şer kapılarının kapanması için 1100 kere okunur.  &lt;br /&gt;
‘’ Mâlikel mülki zilcelâli vel ikram’’ hergün 333 defa okunursa dünya ona bağlanır. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muksıt 86 : Gadap , hiddet ve kızgınlığı söndürmek, hakk ve adaletin  ortaya çıkması ve düşmanların şerrinden korunmak için 209 kere okunur. &lt;br /&gt;
Bu İsm-i Şerife devam edenin ibadetlerinde vesvesesi sona erer. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Câmi’u 87 : Kayıp bir eşyayı bulmak ve iki kişinin arasında sevgi birlik ve beraberliğin temini için 114 kere okunur. &lt;br /&gt;
Bu İsm-i Şerifin zikrine devam eden meşru maksatlarına ulaşır. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ganiyyü 88 : Mahlukata muhtaç olmamak, ticaretin iyi olması zengin olmak  için 1060 defa okunur. Hastalık ve bela üzerine okunduğunda hastalık ve  bela gider. Bir kimse okusa ve eliyle bütün azalarını sıvazlasa bela  ondan uzaklaşır. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muğniy 89 : Rızkın bol, maişetinin geniş ve kalbinin kanaat ile dolması için 1100 kere okunur. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mâni’u 90 : Bütün korkularından emin olmak için 161 kere okunur.Uyumadan önce okunursa hanımı ile kocası arasındaki öfke gider. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dârru 91 : Zalimlerin maddeten ve manen zarara uğraması için 1001 kere  okunur. Bu ismi şerifin zikrine her Cuma gecesi 100 kere okumaya devam  eden kimsenin vücudu afiyette olur, kavmine yakın olur. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nâfi’u 92 : Maddi ve manevi hastalıklardan şifa bulmak için 201 kere  okunur.Bu İsm-i Şerifin zikrine her Cuma gecesi 100 kere okumaya devam  eden kimsenin vücudu afiyette olur, kavmine yakın olur. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bâkî 96 : Ömrünün sıhhatli, hayırlı ve uzun ,mülkün ve işin daimi olması  için 113 kere okunur.1000 kere okuyan zarar ve üzüntüden kurtulur.100  kere okuyanın amelleri makbul olur. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Vârisü 97 : Mal, mülk, vakar ve itibar sahibi olmak için 707 kere okunur. &lt;br /&gt;
Sıkıntısı olan akşam ile yatsı arasında 1000 kere okursa sıkıntısı  gider. Güneş doğmadan önce 100 kere okunursa hayatta ve öldükten sonra  cesedine hiçbirşey zarar vermez. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sabûr 99 : Başladığı işi zevkle bitirebilmek, acizlikten kurtulmak,  musibet ve bela zamanı dayanabilme gücünün kendisine verilmesi için 298  kere okunur. Güneş doğmadan önce 100 kere zikreden kimseye meşakkat  isabet etmez ve sebatkâr olur .&lt;/i&gt;&lt;/span&gt; &lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ehlibeyt1453.blogspot.com/feeds/8978968164515059619/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ehlibeyt1453.blogspot.com/2011/08/esmaul-husna-srlar-ve-faziletleri.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2322327350887443314/posts/default/8978968164515059619'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2322327350887443314/posts/default/8978968164515059619'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ehlibeyt1453.blogspot.com/2011/08/esmaul-husna-srlar-ve-faziletleri.html' title='Esmaül Hüsna Sırları Ve Faziletleri'/><author><name>kadir karaca</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11198472532505143620</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='https://img1.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2322327350887443314.post-1177627494867860025</id><published>2011-08-14T03:33:00.000-07:00</published><updated>2011-08-14T03:33:05.795-07:00</updated><title type='text'>Afrika’daki muhtaçlara yardım/İlâhî davet ve Nebevî çağrı</title><content type='html'> 	Ülkemizin dünya ile birlikte Afrika’daki (Somali’deki) fakirlere yardım  elini uzatması şüphesiz takdire şayan bir davranıştır. Sorularla  İslamiyet Sitesi olarak ilmen insanlığa hizmet etmeyi şiar edinen bir  kurumun bu konuda da lojistik destek maksadıyla bir duyuruyu ilan  etmekte öncülük etmesi, ulvî hizmetinin bir gereğidir.&lt;br /&gt;
Değerli okuyucularımız, gönül dostlarımız! Çok iyi bildiğiniz bir husus olmakla beraber, &lt;strong&gt;“Resulüm! Hatırlat, şüphesiz hatırlatmak müminlerin faydasınadır”&lt;/strong&gt;(Zariyat,  51/55) mealindeki ayetin emri gereğince konuyla alakalı bazı ayet ve  hadisleri hatırlatmayı uygun gördük. Umarız -bire bin sevap kazandıran-  bu mübarek ramazan ayında bir teşvik vesilesi olur, bize de dua  kazandırır.&lt;br /&gt;
Önce&lt;strong&gt; “Ey iman edenler! Ne alışverişin, ne bir dosttan yardım  beklemenin, ne de bir kimseden şefaat ummanın mümkün olmadığı bir gün  gelmeden önce, size nasip ettiğimiz şeylerden harcayın! Kâfirler,  zalimlerin ta kendileridir”&lt;/strong&gt;(Bakara, 2/254) mealindeki ayete, sonra da mümin kardeşlerimize karşı görevlerimizi hatırlatan şu hadis-i şerife kulak verelim:&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;
&lt;strong&gt;“Birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamette, birbirlerine  şefkatte mü’minlerin misâli, bir bedenin misali gibidir. Ondan bir uzuv  rahatsız olursa, diğer uzuvlar uykusuzluk ve harâretle ona ortak  olurlar.”&lt;br /&gt;
&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;
&lt;strong&gt;“Nefsim yedinde olan Allah&#39;a yemin ederim ki, iman etmedikçe  cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız.”&lt;/strong&gt; (Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;strong&gt;&quot;Aziz ve Celil olan Allah kıyâmette:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
-Ey Âdemoğlu! Ben hasta oldum da sen beni ziyaret etmedin! buyurur. Kul:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
-Ya Rabbi! Sen âlemlerin Rabbi olduğun halde ben sana nasıl hasta  ziyareti yapabilirim? diye sorar.&amp;nbsp; Allah: -Sen bilmez misin ki, benim  filanca kulum hasta olmuştu da sen onu ziyaret etmemiştin. Yine bilmez  misin ki eğer sen onu ziyaret etseydin, muhakkak beni onun yanında  bulacaktın (yani, benim sevabımı ve ikramımı onun yanında bulacaktın)  buyurur.&amp;nbsp; Ardından;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
-Ey Âdemoğlu! Ben senden yiyecek istedim de sen bana yiyecek vermedin! buyurur. Kul:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
-Ya Rabbi! Sen âlemlerin Rabbi olduğun halde ben sana nasıl yiyecek  verebilirim ki? diye sorar. Allah:&amp;nbsp; -Sen bilmez misin ki, benim filanca  kulum senden yiyecek istemişti de sen ona yiyecek vermemiştin. Yine  bilmez misin ki eğer sen ona yiyecek verseydin, muhakkak onu benim  yanımda bulacaktın (yani, onun sevabını ve mükâfatını benim katımda&amp;nbsp;  bulacaktın) buyurur. Sonra;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
-Ey Âdemoğlu! Ben senden su istedim de sen bana su vermedin! buyurur. Kul:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
-Ya Rabbi! Sen âlemlerin Rabbi olduğun halde ben sana nasıl su verebilirim ki? diye sorar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Allah:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
-Sen bilmez misin ki, benim filanca kulum senden su istemişti de sen  ona su vermemiştin. Yine bilmez misin ki eğer sen ona su vereydin,  muhakkak onu benim yanımda bulacaktın (yani, onun sevabını ve mükâfatını  benim yanımda bulacaktın) diye buyurur&quot; &lt;/strong&gt;(Müslim, Birr,&amp;nbsp; 43).&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şu anda Somali’deki Allah’ın kulları, bizden su-yiyecek istiyorlar.  Kıyamet günü, Allah’tan azar işitmemek ve onun sonsuz rahmetinin  vereceği ikramları kazanmak için katma değeri bire bin olan Ramazan  ayını kaçırmayalım.. Uzak da olsa bugünkü dünyada Somali bizim komşumuz  sayılır.&lt;strong&gt; “Komşusu açken tok yatan bizden değildir”&amp;nbsp;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt; &lt;/strong&gt;(Hakim, Müstedrek, 4/183, no: 7307)&lt;strong&gt; &lt;/strong&gt;hadis-i şerifine kulak verelim. Rabbimiz yapacağımız yardımlarımızı ahsen-i kabul ile kabul buyursun.</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ehlibeyt1453.blogspot.com/feeds/1177627494867860025/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ehlibeyt1453.blogspot.com/2011/08/afrikadaki-muhtaclara-yardmilahi-davet.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2322327350887443314/posts/default/1177627494867860025'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2322327350887443314/posts/default/1177627494867860025'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ehlibeyt1453.blogspot.com/2011/08/afrikadaki-muhtaclara-yardmilahi-davet.html' title='Afrika’daki muhtaçlara yardım/İlâhî davet ve Nebevî çağrı'/><author><name>kadir karaca</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11198472532505143620</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='https://img1.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2322327350887443314.post-468822759205518279</id><published>2011-08-14T03:30:00.001-07:00</published><updated>2011-08-14T03:30:16.941-07:00</updated><title type='text'>Hayat akarken</title><content type='html'>	Mesleğim tanıklık üzerine kuruludur. Gazeteci, tanıklık ettiğini  vicdanın süzgecinden geçirip aklını kullanarak kelimelere döker ve  insanlara aktarır. Anlam önemini yitirebilirmiş meğer... Bunu da gördüm.  Bundan epey zaman önce üzerine kafa yorduğum bir cümleyi hatırlatmak  istiyorum. &quot;Beden öldükten sonra yolculuğa devam edecek olan zihindir&quot;&lt;br /&gt;
Zihin, duyunun kayıt defteri...&lt;br /&gt;
Zihin, renkli, sesli, dokulu, kokulu ve lezzetli bir fotoğraf albümü...&lt;br /&gt;
Kişisel albüme dair bir şeyler çiziktirmişim...&lt;br /&gt;
(...) Şile&#39;ye, yaz aylarında her hafta sonu olduğu gibi, Üsküdar&#39;dan  kalkan otobüslerle gitmek için yola çıkıldığında elleri sımsıkı tutulan  bir babanın sıcaklığıdır.&lt;br /&gt;
Bir yaz günü pusete konmuş tostoporlak  yüzlü kardeşin hayretle kameraya bakarken ona sevgiyle sarılmaya çalışan  çöpten bacaklara sahip sarışın veledin bir an için kendin olduğunu  görmektir.&lt;br /&gt;
İlkokul son sınıfta merdivenlere siyah beyaz fotoğraf  karesi için dizilen siyah önlüklü beyaz yakalı çocukların&amp;nbsp; onca itiş  kakışı arasında, yanı başında duran sarı saçlı mavi gözlü&amp;nbsp; ilk aşka  nasıl masum bir tutkuyla omuzun değdiğinin anımsanmasıdır.&lt;br /&gt;
Bu,  bazen, Şişli&#39;de 70&#39;li yılların dekoru içindeki bir evin oturma odasında  doğum günü için süslenen bir yemek masası etrafına dizili tanıdıklar,  akrabalar gürültü içinde bekleşirken, yatak odasında, o güne özel  alınan, kadife bir takımı giymemek için inatla ve keyifle yatağın  üzerinde tepinirken çıkartılan sesin yankısıdır.&lt;br /&gt;
Hatırlanan ilk  uzun yaz tatilinde, Marmara Adası&#39;nda bir çay bahçesinde yaşlı  çınarların altında içilen buz gibi koruk suyunun damakta bıraktığı o  mayhoş lezzettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
70&#39;li yıllarda ailece gidilen o  tavernalarda çekilen yüzlerce fotoğraf arasında sadece bir tekinin;  hayatınızın en sıkıcı gecesini yaşadığınızı düşünürken sahneye çıkan bir  dansözün kıvrak hareketlerinin içinizde nasıl bir mahrem kıpırtıya  dönüştüğünün anımsatmasıdır.&lt;br /&gt;
Mesleğe ilk adım atılan günlerde,  ölesiye çalışırken, bir öğle vakti, haber merkezinin ortasında;  masaların arasında kuytu bir noktada yere uzanıp yorgunluktan sızdığın  anda üstüne örtülen bir paltonun sıcaklığını yıllar sonra ortaya çıkan  çizik bir fotoğrafta mutlulukla hissetmektir.&lt;br /&gt;
Ege&#39;de ıssız bir  koyda gün battıktan hemen sonra çekilen turuncu mavi ve flu bir kareye  hapsolan anlatılamaz ve paylaşılamaz mutluluğun, sadece oraya, o ana ve  sana ait olması kararıyla çekildiğini; bunun zihniniz ve kalbiniz  arasında bir sırra ait mührün o karenin köşesinde saklı bir leke  olduğunu bilmektir.(...)&lt;br /&gt;
Bunlar zihnime kazılı anılardan bölük pörçük kareler. Kişisel tanıklıklarımç Yaşadığım, bildiğim, anımsadığım...&lt;br /&gt;
Zamanımın tanığıyım. Tanıklığım, bana çok şey ifade etse de, kifayetsizdir.</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ehlibeyt1453.blogspot.com/feeds/468822759205518279/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ehlibeyt1453.blogspot.com/2011/08/hayat-akarken.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2322327350887443314/posts/default/468822759205518279'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2322327350887443314/posts/default/468822759205518279'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ehlibeyt1453.blogspot.com/2011/08/hayat-akarken.html' title='Hayat akarken'/><author><name>kadir karaca</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11198472532505143620</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='https://img1.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>