<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<?xml-stylesheet type="text/xsl" media="screen" href="/~d/styles/rss2enclosuresfull.xsl"?><?xml-stylesheet type="text/css" media="screen" href="http://feeds.feedburner.com/~d/styles/itemcontent.css"?><rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" xmlns:itunes="http://www.itunes.com/dtds/podcast-1.0.dtd" version="2.0">

<channel>
	<title>Derin Düşünce</title>
	
	<link>http://www.derindusunce.org</link>
	<description>Grup platformu</description>
	<pubDate>Tue, 10 Feb 2009 16:28:14 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.6.2</generator>
	<language>en</language>
			<itunes:explicit>no</itunes:explicit><itunes:subtitle>Grup platformu</itunes:subtitle><feedburner:emailServiceId xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0">enesreyhan</feedburner:emailServiceId><feedburner:feedburnerHostname xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0">http://feedburner.google.com</feedburner:feedburnerHostname><atom10:link xmlns:atom10="http://www.w3.org/2005/Atom" rel="self" href="http://feeds.feedburner.com/enesreyhan" type="application/rss+xml" /><feedburner:emailServiceId xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0">enesreyhan</feedburner:emailServiceId><feedburner:feedburnerHostname xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0">http://feedburner.google.com</feedburner:feedburnerHostname><item>
		<title>Dindarların dindarlara ihaneti</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/02/10/dindarlarin-dindarlara-ihaneti/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/02/10/dindarlarin-dindarlara-ihaneti/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 10 Feb 2009 16:28:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Rasim Ozan Kütahyalı</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Beyin Yıkama]]></category>

		<category><![CDATA[Ergenekon]]></category>

		<category><![CDATA[Komplo Teorileri]]></category>

		<category><![CDATA[Kurtlar Vadisi]]></category>

		<category><![CDATA[Militarizm]]></category>

		<category><![CDATA[Psikolojik harp]]></category>

		<category><![CDATA[Televizyon]]></category>

		<category><![CDATA[Terör]]></category>

		<category><![CDATA[darbe]]></category>

		<category><![CDATA[ırkçılık]]></category>

		<category><![CDATA[jitem]]></category>

		<category><![CDATA[propaganda]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=3434</guid>
		<description><![CDATA[JİTEM&#8217;in Kurtlar Vadisi operasyonu üzerine çok sevdiğim bir arkadaşım bana ulaştı. Kendisi aynı zamanda Osman Sınav&#8217;la da yakın ilişkiler içinde olan birisi&#8230; diyordu bana bu arkadaşım&#8230;
&#8220;Diğerlerini bilemem ama Osman Sınav&#8217;ı çok iyi tanırım. O dönemde neler yaşadığını da iyi biliyorum. Diziyi en başarılı olduğu dönemde bırakmasının bir sebebi de bu ilişkiler ağı. Osman&#8217;a haksızlık etmişsin&#8221;
İslami [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090208_derin_dusunce_org_kurtlar-vadisi_2.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-3435" title="20090208_derin_dusunce_org_kurtlar-vadisi_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090208_derin_dusunce_org_kurtlar-vadisi_2.jpg" alt="" width="154" height="282" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/2009/02/08/jitem%e2%80%99in-kurtlar-vadisi-operasyonu/" target="_blank">JİTEM&#8217;in Kurtlar Vadisi operasyonu</a> üzerine çok sevdiğim bir arkadaşım bana ulaştı. Kendisi aynı zamanda Osman Sınav&#8217;la da yakın ilişkiler içinde olan birisi&#8230;</em><em></em> diyordu bana bu arkadaşım&#8230;</p>
<p>&#8220;Diğerlerini bilemem ama Osman Sınav&#8217;ı çok iyi tanırım. O dönemde neler yaşadığını da iyi biliyorum. Diziyi en başarılı olduğu dönemde bırakmasının bir sebebi de bu ilişkiler ağı. Osman&#8217;a haksızlık etmişsin&#8221;</p>
<p>İslami kesimden kimi ahbaplarım da yazılarımı çok isabetli bulduklarını ama Soner Yalçın ile Raci Şaşmaz&#8217;ın ayrı ayrı ele alınması gerektiği imasında bulundular&#8230; Yine kamuoyunca da tanınmış bir yazar dostum <em>&#8220;Şu an olumlu gidiyor bu ekip, o bağlamda çok yüklenmemek gerekmez mi? O zaman Ergenekoncular tarafından kullanılmışlar. Şimdi doğru yoldalar&#8221;</em> <span id="more-3434"></span>gibi bir şey söyledi&#8230;</p>
<p>Özellikle bana sunulan son argüman çok çok problemli bir bakış açısını yansıtıyor&#8230; ETÖ ile mücadele etmeyi, ETÖ&#8217;nün tüm unsurlarıyla deşifre olmasını isteyen kimi yazarlar da kontr-Ergenekon taktikleriyle mücadeleyi meşru görebiliyor&#8230; Ben buna asla katılamam&#8230; <em></em>mantığında olup, bu diziyi öven, bu ekibe yakın duran kimi yazarlar gaflet içinde olduklarını bilmelidirler&#8230; Her zaman usül esastan önemlidir&#8230; PKK için savaşmış itirafçıyı alıp, devlet için kullanmak, onu bunu öldürtmek, sağı solu bombalatmaktan farkı yok bu mantığın&#8230; Özgürlükçü-demokrat bir dünya görüşüne gerçekten inanmış hiçbir aydın hayata böyle gizli servis mantığıyla bakamaz, bakmamalıdır&#8230;</p>
<p>&#8220;Evet, Kurtlar ekibini zamanında JİTEM / Ergenekon Hasan Atilla Uğur aracılığıyla yönlendirdi. O dönem bir darbe ortamının yaratılması için &#8220;kullanıldı&#8221; bu dizi&#8230; Ama şimdi &#8220;iyi adamlar&#8221;ın eline geçti, şimdi ‘biz&#8217; kullanıyoruz&#8230; Bu soruşturmanın lehine çalışıyor bu dizi&#8230;&#8221;</p>
<p>Osman Sınav ve Raci Şaşmaz bağlamında temel mesele ikisinin de muhafazakâr kökenlerden gelmiş olmaları&#8230; <strong>Dolayısıyla yaptıklarından bağımsız olarak İslami kesim içinde de &#8220;bizim çocuklar&#8221; diye algılanıyorlar&#8230; Soner Yalçın &#8220;bizim çocuk&#8221; olmadığı için, Yalçın&#8217;a dair kimsenin şüphesi yok.</strong> Hatta Yalçın&#8217;a yüklenmemi, tüm suçu ona yüklememi sağ cenahtan gelenler psikolojik olarak talep etme eğiliminde&#8230; Oysa dindar toplumsal kesimleri Türk devlet mantığının manipüle edebilmesi açısından Yalçın kilit bir isim değil&#8230;</p>
<p>Genel olarak ulusalcı-laikçi aktörler aracılığıyla yapılacak manipülasyon ve provokasyon çabalarına karşı Türkiye dindarları müteyakkız durumda&#8230; Yalçın, Poyraz ve Küçük gibilerinin antisemitik-ırkçı çabaları daha çok laik kesim üzerinde etkili oldu. Laik kesimin ruh sağlığında büyük tahribatlar yaratıldı&#8230; Öte yandan bu üç ismin yazdıkları kitaplar İslami kesimlerin de yumuşak karınlarına oynayan bir dille yazılmıştı. Fakat yazılanlardan ziyade yazanların kimliğine bakan Türkiye dindarları bu isimlerle aralarına hemen mesafe koyabildiler&#8230;</p>
<p>İşte bu bağlamda <strong>Türk derin yapılanmasının &#8220;bizim çocuklar&#8221; aracılığıyla yaptığı operasyonlar çok daha işlevseldir. Bu sebeple çok daha tehlikelidir&#8230;</strong> Zaten bu ülkede yaşayan bütün toplumsal kesimler kendi içinden gelen insanları aracılığıyla vurulmuştur&#8230; <strong>Dindar-muhafazakâr camiaya yönelik yapılacak bir operasyon dindarlar kullanılmadan yapılamaz&#8230;</strong> Kürtler ve Aleviler bağlamında da aynı şey geçerli&#8230; Her zaman tüm toplumsal kesimler &#8220;karşı taraf&#8221;tan gelenlere karşı korunaklı, &#8220;içeriden&#8221; gelenlere karşı daha zayıf olmuştur&#8230; O sebeple &#8220;içeriden&#8221; kişilerle işbirliği yapılarak kotarılan provokasyonlar her zaman başarılı olmuştur&#8230;<em></em> <em>(2003-06)</em> örneğinde de yaşanan budur. Bir Kadiri şeyhinin oğulları olan Raci ve Necati Şaşmaz&#8217;a karşı dindarlar doğal bir yakınlık hissederler. Muhafazakâr kökenden gelen Osman Sınav ve Bahadır Özdener&#8217;e karşı da&#8230; <strong>İşte bu sebeple <em>Kurtlar Vadisi</em> <em>(2003-06)</em> dizisi bu &#8220;içeriden&#8221; isimler kullanılarak Türkiye dindarlarına karşı yapılmış büyük bir operasyondur.</strong> AK Parti de bu oyuna büyük oranda gelmiştir. 2007&#8242;de darbenin eşiğinden dönmemizde bu oyuna gelmiş olmanın çok büyük bir payı vardır. <strong>Ergenekon yapılanmasının en başarılı projesi yeniden söylüyorum <em>Kurtlar Vadisi</em> <em>(2003-06)</em>&#8216;dır&#8230;</strong> AB ve ABD düşmanlığı, Yahudi ve Hıristiyan düşmanlığı <em>Kurtlar Vadisi</em> <em>(2003-06)</em>&#8216;nın her bölümünde kışkırtılmıştır&#8230; Liberal aydınlar işbirlikçi ve hain olarak gösterilmiştir&#8230;</p>
<p>Kurtlar Vadisi</p>
<p>Muhafazakâr dil üzerinden Türk dindarları ulusalcı faşizmin bataklığına doğru bu dizi aracılığıyla çekilmiştir&#8230;</p>
<p>Herkes şunu iyi bilmeli&#8230; <em>Kurtlar Vadisi</em>&#8216;ni yönlendiren zihniyet, dindar yurttaşlarımızı insandan saymayan, Medine Bircan&#8217;ı başörtüsü nedeniyle hastane kapılarında katlettiren zihniyettir&#8230;</p>
<p>ETÖ&#8217;nün darbe planı başarıya ulaşsaydı bu ülkenin dindarlarına görülmedik zulümler yapılacaktı. AKP&#8217;liler hapislere tıkılacak, işkence tezgâhlarından geçecekti. <strong>ETÖ darbesinin tamamen ezip yoketmeyi tasarladığı başlıca oluşum da Gülen hareketiydi&#8230;</strong></p>
<p>Sınav ve Şaşmaz o döneme dair dürüstçe konuşmak zorundadır&#8230; başlıklı yazım</p>
<p class="akst_link"><a href="http://www.derindusunce.org/?p=3434&amp;akst_action=share-this"  title="E-mail this, post to del.icio.us, etc." id="akst_link_3434" class="akst_share_link" rel="nofollow">Share This</a>
</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/02/10/dindarlarin-dindarlara-ihaneti/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Marxistlerin Korkusu</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/02/10/marxistlerin-korkusu/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/02/10/marxistlerin-korkusu/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 10 Feb 2009 14:01:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Sever Işık</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>

		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>

		<category><![CDATA[Foucault]]></category>

		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Marx]]></category>

		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>

		<category><![CDATA[Pozitivizm]]></category>

		<category><![CDATA[marksizmin elestirisi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=3463</guid>
		<description><![CDATA[Michel Foucault, düşüncelerini ortaya koyarken kendi dönemindeki tüm Fransız entelektüelleri gibi zamanının en güçlü düşünce akımı, Sartre&#8217;a göre  aşılmaz bir kale, olan  Marksizm ile yüzleşmek zorunda kalmıştır. Hatta ilk çalışmalarında &#8220;baskıcı iktidar kuramı&#8221;nda olduğu gibi Marksizmden etkiler bile görülebilir.
Foucault, tarihsel maddeciliğin temel kavramları olan &#8220;altyapı&#8221; ve &#8220;üstyapı&#8221; kavramalarını kabul etmez. Onun anlayışında bir ağ olarak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="justify"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090210_derin_dusunce_org_marxistlerin_korkusu.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-3464" title="20090210_derin_dusunce_org_marxistlerin_korkusu" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090210_derin_dusunce_org_marxistlerin_korkusu.jpg" alt="" width="199" height="287" /></a>Michel Foucault, düşüncelerini ortaya koyarken kendi dönemindeki tüm Fransız entelektüelleri gibi zamanının en güçlü düşünce akımı, Sartre&#8217;a göre  aşılmaz bir kale, olan  Marksizm ile yüzleşmek zorunda kalmıştır. Hatta ilk çalışmalarında <strong>&#8220;baskıcı iktidar kuramı&#8221;</strong>nda olduğu gibi Marksizmden etkiler bile görülebilir.</p>
<p align="justify">Foucault, tarihsel maddeciliğin temel kavramları olan &#8220;altyapı&#8221; ve &#8220;üstyapı&#8221; kavramalarını kabul etmez. Onun anlayışında bir ağ olarak toplumun tamamını kuşatan iktidar vardır. Burada bir alt üstlük söz konusu değildir. Foucault sınıf bilinci, sınıf ideolojisi, sınıf çıkarı, sınıf düşüncesi  vb. kavramalara itibar etmez; çünkü, baskı yapan ve baskıya uğrayanlar şeklindeki  iktidar anlayışını kabul etmez. <span id="more-3463"></span>Kitlesel bir baskı altına alma durumundan söz edilemeyeceğini söyleyen Foucault, bunun yerine baskı ilişkilerinin çok yönlülüğünden bahseder (Sarup,1995: 95). Ayrıca modern felsefenin özne kavrayışını benimsediği için Marksizmi  topa tutan Foucault, &#8220;ideolojiyi  ele alan incelemelerde, hala klasik felsefenin yarattığı modelden esinlenen bir özne-insan kategorisinin kabullenildiği olgusu, beni rahatsız ediyor&#8221; (Foucault, 1992: 28) derken bu konuyu dile getirir.</p>
<p align="justify">Marksist teorinin bir söylem olarak içinden çıktığı tarihsel koşullara dikkat çekerek Marksizmin &#8220;hakikat&#8221; iddialarını yıktığı için Foucault&#8217;nun çalışmaları bir çok Marksiste itici gelmiştir. Sol ortodoks Marksizme karşı put kırıcılığa girişen <strong>Foucault, <em>Kelimler ve Şeyler&#8217;</em>de Marksizmin, Batı bilgisinin derin yüzeyinde  hiçbir gerçek kopuş meydana getirmediğini, 19. yüzyılın epistemolojik düzeninin  içine hiçbir güçlük çıkarmadan yerleşebileceğini ve 19. yüzyılın düşüncesinde, tıpkı sudaki balık gibi  olduğunu,  onsuz hiçbir yerde nefes alamayacağını söyler </strong>(Foucault, 1994: 343-344) ve yine şöyle der;  <strong>&#8220;Marksizm, sona ermekte olan bir episteme tarafından, geri çevrilmez ölçüde sınırlanmıştır&#8221;</strong> (Barett,1996: 154). Sona ermekte olan <strong>&#8220;modern episteme&#8221;</strong> içinde var olduğundan dolayı Marksizm artık miadını doldurmuştur. 19. yüzyılda <strong>ekonominin tarihselliği</strong> ön plana çıkmış, bu da  ekonomizme bağlı olan Marksizme darbe vurmuştur.</p>
<p align="justify">Foucault&#8217;un İdeoloji kavramına yönelttiği eleştiriler Foucault&#8217;nun  özne kavrayışı ile ilişkilidir. Marksizmin ideoloji kavrayışında ideolojinin kaynağı öznelerin düşünceleridir. Oysa onun amacı bunun tersine öznenin belirleyiciliğine son vermektir. Ayrıca, <strong><em>ideoloji</em> kavramı hakikat yanılsamasına yol açtığından Foucault ideoloji kavramının yerine  özne temelli hakikat anlamı taşımayan <em>söylem</em> kavramını geçirir.</strong></p>
<p align="justify">Marksizmin, Antropoloji ile uğraşmaktan, &#8220;tamlıkların tarihi&#8221;ni yapmaktan ve hümanizmden kendini tam kurtaramadığını düşünen (Foucault, 1999:27) Foucault, ideoloji kavramının Marksizme özgü &#8220;doğrusal bir ekonomizm&#8221; tarafından kirletildiğine inanır. Oysa o tesadüf, kesinti ve maddiliğin söylemler tarihine  dahil olması gerektiğini söyler (Barett, 1996:144-148). İdeoloji kavramını; 1- Hakikat iddialarıyla ilgili olduğu, 2- Hümanist özne anlayışına dayandığı ve 3- Marksizmdeki yetersiz ve determinist temel üstyapı modeline yakalandığı için reddeder (Barett, 1996: 138).</p>
<p align="justify">Foucault, insanların -yaşayan, konuşan ve üreten- nesne haline gelmesinin sebeplerinin ideolojilerde değil, toplumlarımızın bağrında yarattığımız <strong>&#8220;siyasi teknolojiler&#8221;</strong>de aranması gerektiği söyler (Foucault, 2000b:122). Modern toplumlar normalleştirme yöntemleri geliştirmiş ve bunu uygularken ideoloji yerine söylemlere başvurmuşlardır (Akay, 2000: 169). Foucault, bir konuşmasında şöyle der: &#8220;Birkaç yıl önce, tarihçiler sadece savaşların, kralların ve kurumların tarihini değil, ekonominin de tarihini yazabildiklerini keşfetmekten onur duyuyorlardı; şimdi ise hepsi, aralarında en açıkgöz olanlar, duyguların, davranışların ve vücudun tarihini yazmanın da olanaklı olduğunu öğrenmiş oldukları için hayrete düşüyorlar. Kısa sürede, <strong>Batı tarihinin kendi ‘hakikat&#8217;inin üretilme ve kendi sonuçlarını üretme biçiminden koparılamayacağını anlayacaklarıdır&#8221;</strong> (Barett, 1996:148).</p>
<p align="justify">Marksizmin ideoloji yorumunu dayandırıldığı epistemoloji ve sınıf-özne ayrımını Foucault açıkça reddeder. Bu Marksist determinizm sorunsalının dışında çalışan Fouacault, determinist modelin üzerine inşa edildiği sınıf ve devlet gibi toplumsal yapıları bir tarafa bırakır. Determinizme ilişkin olarak Stuart Hall şöyle der: <strong>&#8220;Belirlenimler&#8217; alanını terk ettiğimiz zaman, sadece Marks&#8217;ın düşüncesindeki şu ya da bu evreyi değil, onun bütün sorununu çölleştiririz&#8221;.  </strong>Yani, Foucault&#8217;nun tavrı açık seçik meydan okuyucudur ve Marksizmin temel dayanaklarına karşı son  derece  saldırgandır. Hatta  Japonya&#8217;da yaptığı bir söyleşi &#8220;Dünyayı anlamak için yöntembilim: Marksizmden nasıl kurtulmalı?&#8221; başlığıyla yayımlanmıştır.</p>
<p align="justify">Maddilik ve İktidar kavramalarının önemli rol oynadığı Foucault&#8217;nun <strong>iktidar analitiği</strong> Marks&#8217;ın tarihsel maddeciliğinden farklıdır. <strong>Onun &#8220;iktidar-bilgi&#8221; üzerinde ısrar etmesi, konumunu Marks&#8217;tan radikal biçimde ayırır. </strong>Marks, nesnel bilim anlayışına bağlıdır. Foucault&#8217;nun diliyle <strong>&#8220;hakikat istemi&#8221;</strong>nin kurbanıdır. , nesnel bilim diye bir şeyin olmadığını ileri sürer. Her türlü bilim onulmaz biçimde iktidar ilişkileri ile iç içedir. Marks&#8217;ın  konumu böyle değildir. Marks toplumsal gerçekliğe ilişkin nesnel bir görüşün gerçekten de mümkün olduğuna inanmaktadır. <strong>Mark yaptığı kapitalizm analizinin bilimsel olduğunda ısrar ederken, Foucault kendi soykütüklerinin &#8220;anti-bilimler&#8221; olduğunu söyler</strong> (Megill, 1998: 368; Foucault, 2000a:  92).</p>
<p align="justify">Soykütük, nesnel gerçeklik, nesnel özdeşlik, nesnel hakikat iddialarını kabul etmez. Çünkü Foucault, bu kavramaların mevcut düzeni onayladığını düşünmektedir (Megill, 1998: 360).Kısaca, Foucault&#8217;un soykütükleri ideolojileri ve dahi Marksizmi yapısökümüne uğratır ve mevcut söylemlerin oluşumunun iktidar ile ilişki içindeki tarihselliğini ortaya  koyar.  </p>
<ul>
<p align="justify"><strong>Kaynakça</strong></p>
</ul>
<ul>
<p align="justify">AKAY, Ali (2000<em>).</em><strong> Foucaul&#8217;da İktidar ve Direnme Odakları</strong>, İstanbul: Bağlam Yay.</p>
</ul>
<ul>
<p align="justify">BARRETT,  Michéle (1996 ). <strong>Marks&#8217;tan Foucault&#8217;ya İdeoloji</strong>. (çev. Ahmet Fethi).</p>
</ul>
<ul>
<p align="justify">İstanbul: Sarmal Yayınları.</p>
</ul>
<ul>
<p align="justify">MEGILL, Allan (1998). <strong>Aşırılığın Peygamberleri</strong>. (çev. Tuncay Birkan ). Ankara: Bilim ve Sanat Yayınları.</p>
</ul>
<ul>
<p align="justify">FOUCAULT, Michel (1992). <strong>Dotluğa Dair</strong>. (çev. Cemal Ener). İstanbul: Telos Yayıncılık</p>
</ul>
<ul>
<p align="justify">FOUCAULT, Michel (1994). <strong>Kelimeler ve Şeyler/ İnsan Bilimlerinin Bir Arkeolojisi.</strong><em> </em>(çev. M.Ali Kılıçbay). Ankara: İmge Kitabevi.</p>
</ul>
<ul>
<p align="justify">FOUCAULT, Michel (2000a). &#8220;İki Ders&#8221;. <strong>Entellektüelin Siyasi İşlevi</strong>. Der. Işık Ergüden &amp; Tuncay Birkan. (çev. Ferda  Keskin). İstanbul: Ayrıntı Yayınları, s. 86-117</p>
</ul>
<ul>
<p align="justify">FOUCAULT, Michel (2000b). &#8220;Aydınlanma nedir&#8221;. <strong>Özne ve İktidar</strong>. Der.Işık Ergüden &amp; Tuncay Birkan. (çev. Osman Akınhay). İstanbul: Ayrıntı Yayınları, s. 162-192</p>
</ul>
<p align="justify">SARUP, Madam (1995). <strong>Yapısalcılık ve Postmodernizm</strong><em>.</em> (çev. Baki Güçlü). Ankara: Ark yayınları.</p>
<p class="akst_link"><a href="http://www.derindusunce.org/?p=3463&amp;akst_action=share-this"  title="E-mail this, post to del.icio.us, etc." id="akst_link_3463" class="akst_share_link" rel="nofollow">Share This</a>
</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/02/10/marxistlerin-korkusu/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Zihinler Artık Fikir Mezarlığı Olmasın</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/02/10/zihinler-artik-fikir-mezarligi-olmasin/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/02/10/zihinler-artik-fikir-mezarligi-olmasin/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 10 Feb 2009 10:18:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>

		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Militarizm]]></category>

		<category><![CDATA[Milliyetçilik]]></category>

		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>

		<category><![CDATA[Pozitivizm]]></category>

		<category><![CDATA[Endoktrinasyon]]></category>

		<category><![CDATA[milli egitim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=3437</guid>
		<description><![CDATA[Yazar: Fatma Kopuz
Bütün bu satırlar, cümleler Sayın Mustafa Akyol&#8217;un &#8220;Neden “eğitimli” Türklerin çoğu umutsuzca illiberal?&#8221; isimli yazısıyla kaleme döküldü. İçimizde zamanlardır çığlıklarla haykırdıklarımızı dile dökme fırsatı belki. 
  
    Sayın Akyol&#8217;un bu yazısıyla eğitim sistemimizin ne kadar sığ, ne kadar tek yönlü olduğunu anlamak pek güç değil.  Hâlbuki eğitim değil midir &#8220;belli bir konuda, bir bilgi ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20080209_derin_dusunce_egitim_beyin_yikama.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20080209_derin_dusunce_egitim_beyin_yikama.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-3439" title="20080209_derin_dusunce_egitim_beyin_yikama" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20080209_derin_dusunce_egitim_beyin_yikama-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a>Yazar: Fatma Kopuz</em></strong></p>
<p>Bütün bu satırlar, cümleler Sayın Mustafa Akyol&#8217;un &#8220;<a title="Permanent Link to Neden “eğitimli” Türklerin çoğu umutsuzca illiberal?" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2009/02/03/neden-%e2%80%9cegitimli%e2%80%9d-turklerin-cogu-umutsuzca-illiberal/"><span style="color: #0000ff;"><strong>Neden “eğitimli” Türklerin çoğu umutsuzca illiberal?</strong></span></a>&#8221; isimli yazısıyla kaleme döküldü. İçimizde zamanlardır çığlıklarla haykırdıklarımızı dile dökme fırsatı belki. <br />
  <br />
    Sayın Akyol&#8217;un bu yazısıyla eğitim sistemimizin ne kadar sığ, ne kadar tek yönlü olduğunu <span id="more-3437"></span>anlamak pek güç değil.  Hâlbuki eğitim değil midir &#8220;belli bir konuda, bir bilgi ve bilim dalında yetiştirme, ‘geliştirme&#8217;, eğitme işi; çocukların, gençlerin toplum hayatında yerlerini almaları için gerekli bilgi, nitelik ve anlayışları elde etmelerine; kişiliklerini ‘geliştirmelerine&#8217; yardım etme&#8221;. Bu tanımda eğitimi toplumdaki bireylerin günlük yaşamda bir yer edinmeleri adına kişilerin bireysel niteliklerini, potansiyellerini geliştirmeleri, kişiliklerini geliştirmeleri ve belli başlı konularda bilgi edinmeleri için bir ‘yardım&#8217; sistemi olarak düşünebiliriz pekâlâ. Fakat ülkemizde tam manasıyla böyle olmadığını görüyoruz. Sanırım bizdeki ‘eğirmek&#8217; fiiline daha yakın, yün veya pamuğun kirman ile ‘bükülerek&#8217; iplik haline getirilmesi gibi. Eğrilmekte olan yünün ip olmak dışında hiçbir şansı yoktur. Nihayetinde ip olacaktır.   <br />
 <br />
    Bir programda Sayın Gülay Göktürk&#8217;ün dediği gibi ‘&#8230;tornadan çıkmış çocuklar&#8230;&#8217; misali; ağaç veya madeni eşyaya ‘şekil&#8217; vermekte kullanılan tornadan çıkmış çocuklar. Düşüncede, yaratılış özelliklerinde, niteliklerinde, hayallerinde, kurgularında, kavramlarında tamamen farklı özellikler sergileyen bireyleri, tek çatı altında toplayıp, tek bir şekille ‘torna&#8217;dan çıkarıp aynı çocuklar, aynı gençler yetiştiriyor sistemimiz. Böyle olunca da eğitim seviyesi ilerledikçe çarçevemiz kesinleşiyor, kalıplarımız daha da keskinleşiyor. Ve nihayetinde aynılaşmış fikirler, aynılaşmış düşünce ve dolayısıyla eylemlere tanık oluyoruz. Birilerinin, sistemlerin veya sistemin istediği kalıplar yansıtılıyor bununla da kalmıyor &#8220;sadece bu&#8221; isteniyor bireylerden. Peki ya çağdaş olma, muasırlaşma rüyası ne olacak? Her şey ortada ki, bu kalıplarla maalesef hayal olup kalacak dillerde.<br />
 <br />
    Ne yapmalı, nasıl yapmalı peki? Öncelikle ‘insan&#8217;ın anlamını doldurmalı, her bireyi sosyal hayatın doğal bir rengi, doğal bir sonucu olarak görmeye çalışmalı. Ben eğer kendi zihin dünyamda, düşünce evrenimde a fikrini makul buluyorsam, bir başkası a&#8217;yı hiç beğenmeyebilir hatta nefret bile edebilir. Ve yine toplumun bir parçası olan ben bunda hiçbir sakınca görmemeliyim. Ben nasıl bir başkasının beğenilerine, fikirlerine sıcak bakmıyorsam, bakamıyorsam belki,  pekâlâ benim dışımdaki herhangi bir insan da beni onaylamayabilir. Bizler bütün farklılıklarımızla birlikte yine yan yana gelip düşüncelerimizi dillendirebilmeliyiz. Eğer bunu yapacak kucaklayıcılığımız, kuşatıcılığımız, geniş fikirliliğimiz yoksa; çeşitli, farklı fikirlerimizin ne kendimize ne de topluma bir faydası olur. Siyah beyazın ya da beyaz siyahın varlığıyla nasıl bir anlam kazanıyorsa farklı ve belki de uzlaşmaz diyebileceğimiz zıt fikirler de bu şekilde anlam kazanır. Kaldı ki insan, fikir ve düşünce bir eşyadan, maddeden öte bir derinlik ve mana ifade ettiği için siyah-beyaz benzetmesinden daha da ağırlıklı ve anlamlıdır.<br />
 <br />
    Bu bağlamda insan hayatında faklılıkların, çeşitli kimliklerin bir araya geldiği ilk ortam okul sürecinin başladığı çocukluk dönemi ve sonrasındaki uzun eğitim yolculuğu ciddi bir önem taşımakta. Kişilerin bilgi edinmelerine, kişiliklerini geliştirmelerine, niteliklerini incelikli bir şeklide öğrenmelerine &#8220;yardımcı&#8221; olunuyor mu gerçekten? Ya da bu konularda yardımcı olmaktan ziyade &#8220;bakınız, ancak doğru budur, işte görüyorsunuz ya bu en doğru olan tek şeydir, yegâne gerçek budur, biz biliriz siz de bunu bilip sahiplenmelisiniz&#8221; gibi belli başlı yönlendirmeler mi mevcut? Eğitim sistemimiz fikirlere ne kadar açık, ne kadar geniş ufuklu? Analiz yapabilen her insan bunun hiç de böyle olmadığını rahatça görebilir. Bugün bir üniversite öğrencisi bile fikrini ifade edebilme hususunda eğer bir endişe yaşıyorsa ya arkadaşlarım, hocalarım beni yanlış yorumlarsa, beni dışlarlarsa, hakkımda ne düşünürler diye yahut bir insan susturulmaya çalışılıyorsa varın gerisini siz düşünün.<br />
 <br />
    Korkularımızsa fikirlerimizden daha büyük. Bugün belli başlı endişe ve korkuyla fikrini özgürce ifade edemeyen kişi, fikrini yüceltip aman kimse büyüyü bozmasın ‘korku&#8217;suyla kendi dışındakileri yoğurma, şekillendirme, kendisine benzetme, dönüştürme çabasına girdiği içindir ki, kendi dünyasında sıkışıp kalır. Biri yeni fikrini ifadeye korkuyor yadırganma sebebiyle, diğeri ise kemikleşmiş, kendince hiç düşünmediği, akıl süzgecinden geçirmediği ‘fikrinin&#8217; kaybolup gideceğinden, güç kaybedeceğinden korkuyor. Zihinde üretilip dillenemeyen, kaleme dökülemeyen fikrin kime nasıl yararı, nasıl zararı olur. Ha bir de dile dökülse, bir fikir beyan edilse, yazılsa, çizilse ne olur&#8230; İşte bunun için, tüm fikirlerin kabul gördüğü en azından dinlenildiği, farklılıkların sıcak karşılandığı, oturup birlikte saygı çerçevesinde fikirlerin seviyeli bir şekilde tartışıldığı bir eğitim sistemi olmalı. Zihinler artık fikir mezarlığı olmaktan kurtarılmalı.<br />
 <br />
     İşte tam burada keşke zihinleri, insanları, renkleri, dilleri, dinleri, inanışları, düşünüşleri, değerleri bölmesek aksine hepsini kucaklayabilsek. Hepsini bir bütünün parçaları olarak görebilsek. Bir bütünün farklı işlevlerini yerine getiren organlar, kurumlar gibi düşünsek. Çok basit bir örnekleme, herhangi bir organımızda bir arıza çıktığında tüm bedenimiz etkilenir. Dolayısıyla bütüncül bakmak, görmek gerekir. Ve Doğu ve Fars edebiyatının büyüklerinden Sadi-yi Şirazi bunu çok güzel bir şekilde dile getirir, çok güzel ve açık ifade eder. &#8221; Âdemoğullarının her biri diğerinin bir azasıdır, bir parçasıdır.&#8221; Kolumuzu kesip atmak nasıl zorluk, sıkıntı yaratırsa bize, toplum yaşamının doğal sonucu olan farklı düşünceleri, fikirleri, yenilikleri kesip atmak, yok saymak da o denli yaralar açacaktır. Bunu algılamak belki zamanlara sebep olsa da.<br />
 <br />
    Ve bu kesip atmalar, yok saymalar, hakir görmeler, dönüştürme politikaları neticesinde toplumsal ve evrensel buhranlar yaşadığımız şu günde neye teşvik ediliyoruz? Olguları, olayları sorgulamayı, hakikatleri görmeyi, fikir üretmeyi, kavramlarla düşünmeyi, dünyayı, toplumu algılamayı, yorumlamayı ne kadar başarabiliyoruz? Tüm bunları hedefleyen bir eğitim sistemimiz var mı? Maalesef evet cevabı çıkmıyor. Olumlu bir cevabın çıkmamasının en önemli belirtisi de hala ezberimizi bozmadan yürümeye çalışmamız. Değişen, gelişen, farklılaşan dünyanın, algının yanından geçmeye bile korkar olmamız, kemikleşmiş &#8220;fikrimizin&#8221; dışında bir şey düşünmeye, söylemeye korkar olmamız, ve eğitim sistemimizin bunları aşma çabasının olmaması bu husustaki en etkili nedenlerimiz. Kutsallaştırdığımız, ilahlaştırdığımız fikirleri, cisimleri, isimleri sorgulamayı düşünemememiz de önemli bir sebep. Halbuki düşünce yelpazesinde hepsinin rengi, tonu ayrıdır. Tekdüzeliğe bu kadar yakın, farklılığa bu kadar uzak olmanın, bunca sığ olmanın anlamı ne? Bize ve yaşama, hayata getirisi ne?<br />
 <br />
    Her zihnin belirli genel bilgilerle yol gösterilip yeni ufuklara yol alabildiği, her bireyin &#8220;kendi&#8221; zihin dünyasıyla düşünüp yenilikler üretebildiği hiç olmazsa farklılıkların hoşgörüldüğü bir algı, anlayış ümidiyle&#8230;</p>
<p class="akst_link"><a href="http://www.derindusunce.org/?p=3437&amp;akst_action=share-this"  title="E-mail this, post to del.icio.us, etc." id="akst_link_3437" class="akst_share_link" rel="nofollow">Share This</a>
</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/02/10/zihinler-artik-fikir-mezarligi-olmasin/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Filistin için tek çözüm</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/02/10/filistin-icin-tek-cozum/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/02/10/filistin-icin-tek-cozum/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 09 Feb 2009 23:12:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Basın günlüğü]]></category>

		<category><![CDATA[Filistin]]></category>

		<category><![CDATA[çözüm]]></category>

		<category><![CDATA[Israil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=3460</guid>
		<description><![CDATA[Mahçupyan&#8217;dan mükemmel bir analiz. Kanaatimce tek çözüm.
MY
&#8220;&#8230;Bugün geçici bir ateşkes safhasındayız&#8230; Herşeyin yeniden yaşanma ihtimali çok yüksek. Bunu durdurmak için hepimizin ve esas Filistinlilerin elinde bir fırsat duruyor. Haklı ve mağdur olmak, hakkaniyeti getirmiyor, mağduriyeti bitirmiyor&#8230; Sonuç almak siyaset gerektiriyor ve güçsüzün siyaseten kazanabilmesi de ancak güçlünün zihniyetinden uzaklaşmakla mümkün olabiliyor&#8230;&#8221;

Haklı, mağdur ve zayıf&#8230; Ya [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Mahçupyan&#8217;dan mükemmel bir analiz. Kanaatimce tek çözüm.</p>
<p>MY</p>
<p><strong><em>&#8220;&#8230;Bugün geçici bir ateşkes safhasındayız&#8230; Herşeyin yeniden yaşanma ihtimali çok yüksek. Bunu durdurmak için hepimizin ve esas Filistinlilerin elinde bir fırsat duruyor. Haklı ve mağdur olmak, hakkaniyeti getirmiyor, mağduriyeti bitirmiyor&#8230; Sonuç almak siyaset gerektiriyor ve güçsüzün siyaseten kazanabilmesi de ancak güçlünün zihniyetinden uzaklaşmakla mümkün olabiliyor&#8230;&#8221;</em></strong></p>
<h2><span id="more-3460"></span></h2>
<h2><a href="http://www.gazetem.net/etyenmahcupyan.asp" target="_blank">Haklı, mağdur ve zayıf&#8230; Ya zihniyet?  </a></h2>
<p>İsrail’in ahlaken ve insani açıdan kabul edilemez saldırıları sonucunda yine yüzlerce insan öldü, binlercesi yaralandı. Bu sadece orantısız bir güç kullanımı değil, açıkça kötü niyetli bir eylemdi. Nitekim İsrail kuvvetleri Birleşmiş Milletler binasını ve hatta hastaneleri de bombalamakla kalmadılar, bazı yaralıların tedavi görmelerini de engelleyecek tedbirler aldılar.<br />
Türkiye bu olayı her düzlemden insanı birleştiren bir infial duygusuyla karşıladı. Başbakandan Yahudi cemaatinin dini önderliğine, sanatçılardan siyasetçilere İsrail’i kınamayan ve barışa çağrı yapmayan kimse yoktu. Ancak İsrail’in kendine göre bir stratejisi vardı ve Obama’nın Başkanlığı devralmasından önce başlayan saldırılar, yine devir töreni öncesinde bitti. Dahası Gazze boşaltılarak bütün dünyaya mücadelenin işgal için değil, şiddetin yenilmesi için yapıldığı izlenimi verilmeye çalışıldı. Böylece İsrail Amerikan kamuoyunun nabzını elinde tutmaya devam etmiş oldu&#8230; Çizilen tabloya göre, Filistin bir şiddet örgütü olan ve İsrail’i yok edene kadar savaşmaya niyetlenen Hamas’ın eline düşnmüş durumdaydı ve barış ancak Hamas ortadan kalktığında gerçekleşebilecekti.<br />
Bu yaklaşım özellikle Batı dünyasında yansımasını bulmakta zorlanmıyor. Özellikle 11 Eylül sonrasının küresel siyasi atmosferinde, başta ABD olmak üzere neredeyse bütün batılı ülkeler Hamas’ı terörist bir örgütlenme olarak algıladılar. Bu hareketin aynı zamanda seçimlere katılan bir siyasi parti olduğu, halka sunduğu sosyal hizmetlerle öne çıktığı ve nihayette ezici bir oyla seçildiği unutuldu. Ortadoğu’nun siyasi kültür açısından ‘geri kalmış’ Müslüman halklara demokrasi götürmeye hevesli batılılar, karşılarında istemedikleri bir sonuç veren Filistin demokrasisini görünce çark ettiler. Demokrasi bir anda ‘usül’ olmaktan çıkıp, ideolojik beklentilerin aracı haline geldi. Nitekim Hamas’ın yönetime gelmesinin hemen ardından Gazze bir açık hapishaneye dönüştürüldü, dünya ile bağları kesilirken su ve ilaç gibi temel malzemeler bile esirgendi.<br />
Ama iş bu kadarla da kalmadı&#8230; Çünkü Batının esirgediğini Müslüman ülkelerin de birçoğu verme niyetinde değildi. Hamas’ın İran ve Suriye tarafından desteklenmesi, bu ülkelerle aynı safta olmak istemeyen Müslüman ülkelerin olan biteni kayıtsızca izlemesine yol açtı. Küreselleşen dünyada yeni bölüşümlerin hesaplarını yapan ülkeler, bölgede Hamas türünden aktörlerin olmasını istemedikleri gibi, ABD’nin karşısına düşecek bir pozisyona sıkışmak da istemediler. Bu kısılmışlık hali Türkiye için de geçerli&#8230; Bugün bile duygusal tepkimizi sakınmazken, operasyonel adımlar atma isteğimiz pek yok. Küresel dünyanın ima ettiği en büyük ceza olan ‘marjinalleşme’ korkusu, herkes gibi bizi de avucuna almış durumda.<br />
Dolayısıyla İsrail Gazze’ye saldırdığında başına hiçbir şeyin gelmeyeceğinden, kimsenin gerçek anlamda ona karşı çıkmayacağından emindi. Uluslar arası kurumsallaşmalların miadı çoktan dolmuş, küresel yaptırım imkanı ortadan kalkmıştı. Bu durum büyük bir otorite boşluğu ve aynı zamanda imkanı yaratmaktaydı. Öyle ki tam da ulus-devletlerin sorunları çözemediği, toplumsal talepler karşısında yıprandığı bir dönemde, dış politika alanı ulus-devleti yeniden ihya etmekteydi. Diğer devletlerle ilişkide geçmiştekinden daha da rahat bir biçimde yeni bir ‘düzen’ yaratma peşinde koşabilirdiniz&#8230; Tek bir koşulla: Dünyanın en güçlüsü olduğu için bir tür geçici dokunulmazlık kazanmış olan ABD’yi yanınıza alırsanız&#8230; O ABD ki, daha kısa bir süre önce ‘engelleyici’ savaş diye bir kavram uydurup, Irak’ı felc etmişti&#8230;<br />
Kısacası İsrail arkasını sağlama almıştı. Öte yandan ABD’nin saldırının sonuçlarını görmezden gelerek verdiği gizli onay İsrail’i rahatlatan unsurlardan belki en önemlisi ama sadece biriydi. Buna uluslar arası kurumların zayıflığını, Batılı ülkelerin terör ve Hamas konusundaki ortak algısını ve Müslüman ülkelerin çıkarcı yaklaşımlarını da eklemek lazım&#8230;<br />
Üstelik İsrail’in asıl niyetinin terörü durdurmak veya Hamas’ı iktidardan indirmekten çok öte gittiği de herkesin malümü. İsrail’in niyeti Filistin’in ya ortadan kalkması, ya da tamamen İsrail’e bağımlı bir tampon alana dönüşmesidir. Ama dünya buna rağmen olaya seyirci kalabiliyor&#8230; Öte yandan bu tür durumlar ilk kez ortaya çıkmıyor. Şimdiye kadar onlarca toprak parçasında buna benzer etnik temizlik deneyimleri yaşandı ve hemen hepsinde de olan biten yapanın yanına kar kaldı.<br />
O halde İsrail’i neye dayanarak eleştireceğiz ve bu gayri insani uygulamanın tekrarını nasıl önleyeceğiz? İsrail’in ahlaki açıdan eleştirilmesi son derece doğal ve rahatlatıcı olmakla birlikte, işlevsel değil&#8230; Çünkü diğer ülkeler de aynı şekilde davranıyor. Yakın tarih gösteriyor ki eğer bir devletin elinde etnik temizlik yapma gücü varsa ve bu işi yaptığında başına bir şey gelmeyeceğini biliyorsa, o etnik temizlik oluyor&#8230; Mesele güce indirgendiği anda ve ‘milli çıkarlar’ söz konusu olduğunda, birçok devlet bu hamleyi yapmakla kalmıyor; diğerleri de kendi ‘milli çıkarları’ nedeniyle seyirci kalıyorlar.<br />
Sorunu ahlaki temelde çözmek imkansız, çünkü ulaşmak istediğiniz kulaklar ahlaki bir bakışa tıkalı&#8230; Bu kulaklar İsrail’in veya Batının değil, bizzat devletin, günümüzde daha da vahim bir biçimde ulus-devletin kulakları&#8230; Çünkü ulus-devletler ne kendi toplumlarına, ne de çevrelerindeki halklara ahlaki bir zemin üzerinde yaklaşmıyorlar. Ahlak onlar için tümüyle anlamsız veya en iyi haliyle ‘işlevsel’ bir kavram. Diğer bir deyişle işlerine geldiği zaman ve oranda ‘ahlaklı’ oluyor, diğer zamanlarda bu tür kaygıları tümüyle dışlıyor, hatta bazen vatan hainliği ile damgalıyorlar.<br />
Dolayısıyla bugün dünya uluslar arası ilişkilerde bir ahlaki boşlukla karşı karşıya . Üstelik bu tam da toplumsal meselelerde ahlakın demokratlık üzerinden yeniden keşfedildiği bir ana tesadüf ediyor. Bir yandan insan haklarından, şeffaflıktan, katılımdan, çoğulculuktan, birlikte yaşamaktan söz ediyor; öte yandan da bize benzemeyenlerin yok edilmesine cevaz veren bir ulus-devletler dünyasında yaşıyoruz.<br />
Sorunun temelinde ulus-devlet zihniyeti yatıyor&#8230; Karşılıklı milliyetçiliklerin pekiştirdiği yapay bölünmüşlükler ve homojenleşmeler, çatışmayı değişmez bir kural olarak kabullenen ve bu nedenle güç kullanımını teşvik eden bir anlayış üretmiş durumda. Aynı milliyetçilikler toplumların sesini kesiyor. İç siyasette hak, özgürlük, eşitlik mücadelesi yapanlar, iş dış politikaya geldiğinde dizginleri kendi rızalarıyla devlete teslim ediyorlar. Böylece kendi içinde en ‘ileri’ demokrasiyi yaratmakla övünen ülkeler, ‘ötekine’ bakışta utanç verici bir biçimde otoriter zihniyetin takipçiliğini yapabiliyorlar.<br />
Bu durum seçim sistemine dayanan liberal demokrasi pratiğinin ancak yurt içinde bir meşruiyet yarattığını ortaya koyuyor. Diğer bir deyişle liberal demokrasinin dayandığı relativist bakış, küresel dünyaya demokrasi getirmekte son derece aciz. Bunun da nedeni modernliğin relativizmle otoriterliği birleştirmiş olması. Kısacası otoriter zihniyet ve onun taşıyıcısı olan ulus-devlet yapılanması var olduğu sürece gücü elinde tutanın etnik temizlik niyetlerinin dizginlenmesi mümkün olmayacak. Çünkü ulus-devlet/liberal demokrasi bütünleşmesi barışçıl bir dünya yaratmaya yönelik bir niyet veya iradeyi temsil etmiyor.<br />
Tam da bu nedenle Hamas’ın büyük bir oyla seçilmiş olması maalesef fazla bir anlam taşımıyor. Nitekim İsrail’deki hükümet de demokratik prosedür sonucu kurulmuş durumda. Bu tespit Hamas’ın seçilmesinin ardından baskı yolunu seçen Batılı ülkeleri aklamıyor&#8230; Ama sırf demokratik mekanizma sonucu seçildiği için Hamas’ın stratejisinin de aklanamayacağını ortaya koyuyor. Çünkü mesele dış politika olduğunda bu ‘demokratik’ hükümetlerin hiçbiri ‘demokratça’ davranmıyorlar.<br />
Böylece asıl meseleye geliyoruz&#8230; Ortada saldırgan bir İsrail ve onu sürekli taciz etmeyi bir politika olarak saptamış olan Filistin var&#8230; Güçler eşit olmadığı gibi, hakkaniyet açısından da simetrik bir durum yok. Filistin haklı, mağdur ve güçsüz&#8230; Bu dengesizliğin bir an önce giderilmesi, bu halkın herkes gibi hak ettiği yaşam alanının onlara sağlanması lazım. Ama nasıl? Yukardaki analiz bunun bir uluslar arası yaptırım konusu olamayacağını bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor. İsrail’in kendi içinden yaşanacak bir değişim sonucu tavır değiştireceğini beklemek ise pek akıllıca değil, çünkü böyle bir ihtimal olsa bile o zamana kadar daha kaç kişinin öleceğini, ne acılar çekileceğini bilmiyoruz.<br />
Bu durumda İsrail’in ve dünyanın tavrı bir veri olduğuna ve asıl acıyı Filistin çektiğine göre soru, Filistin’in alternatif seçenekleri olup olmamasıdır. Bugün yürütülen politika güce karşı olabildiğince güç kullanmayı temel alıyor. Zaman zaman yaşanan ateşkesler ve barışçı girişimler temel çatışma ve düşmanlık varsayımının rededilmesini değil, konjonktürün kendi lehine kullanılmasını ima ediyor. Hamas’ın süregiden taciz politikasının önemi verdiği zararda değil, gücü ele geçirdiğinde verebileceği zararı hatırlatmasındadır. Hamas İsrail’i korkutmakla kalmıyor, bütün dünyaya da anlayacağı dilden bir şiddet mesajı veriyor.<br />
Nitekim bugün İsrail’in saldırganlığını psikolojik açıdan meşru kılan bizzat Hamas’ın kendisidir&#8230; Bu tespit, hakkaniyet ve adaletin ötesine geçmemiz gerektiğini söylüyor. Çünkü ahlaki bir zemine oturmadıkları için, ulus-devletler zaten hakkaniyet ve adalet kriterleri içinde bakmıyorlar. Bu da güçsüz Filistin’i güçlü İsrail ile aynı kaba sokuyor ve art arda etnik temizlik dalgaları yaşanıyor. Kısaca söylersek, Hamas’ın İsrail’e karşı güç siyaseti gütmesi, hem zaten zayıf olduğu bir alanda mücadeleyi kabul etmesine, hem de İsrail’in canı istediği gibi at oynatmasına neden oluyor. Bugün İsrail Hamas’ın varlığından son derece memnun&#8230; Orada Hamas olduğu sürece muhtemel terörü bahane ederek saldırganlığını sürdürebilecek.<br />
Peki çözüm Hamas’ın indirilmesi mi? Değil&#8230; Çünkü sorun Hamas’ın kendisi değil, zihniyeti&#8230; Kim yönetimde olursa olsun Filistin’in artık geçen yüzyıldan kalma, kaybetmeye programlanmış ilkel güç siyasetinden uzaklaşması gerekiyor. Bunun hiç de kolay olmadığı açık&#8230; Karşınızda bir saldırgan varken, sizin silahlarınızı bırakmanız bir intihar anlamına gelebilir. Dolayısıyla gereken şey pasifizm değil, proaktif bir barış siyaseti. İsrail’in psikolojik üstünlüğünü elinden alacak ve ulus-devletlerin çıkarcı ve duyarsız kulaklarına değil, doğrudan dünya halklarının beynine ve yüreğine hitap eden bir ses ve siyaset üretmek&#8230;<br />
Zamanın ruhu buna uygun&#8230; Dünya alttan gelen bir zihniyet değişiminin tezahürlerini toplumların iç meselerinde yaşıyor. Bugün ‘reform’ adı altında atılan her adım, bizleri demokratlığa ve ahlaki bir bakışa yaklaştırıyor. Uluslar arası ilişkiler ise hala ‘ahlaksız’ bir zemin üzerinde&#8230; Oysa Filistin dünya çapında bir sahiplenmenin adı haline gelebilir. Toplumların kendi ulus-devletlerinin nüfuz alanından çıkarak, aynen yurt içinde yaptıkları türden bir ‘sivil’ siyaset üretmelerini sağlayabilir.<br />
Bunun için bir ‘davet’ gerekiyor ve bunu da Filistinliler yapacak&#8230; Söz konusu davet yardım isteme şeklinde değil, farklı bir zihniyeti ortaya koyarak olmak zorunda. Filistin bu dünyanın ‘Gandisi’ olabilir&#8230; Yeter ki zihniyet farklılığının nasıl bir güç, siyasetin zeminini değiştirmede ne denli işlevsel olduğu görülsün ve bu yeni siyaseti taşıyan bir örgütlenme yaşansın. Otoriter zihniyetin ima ettiği siyaseti reddeden bir Filistin, İsrail’in şu anki siyasetini paralize edecektir. Güçlü ile güçsüzün aynı dili konuştuğu bir oyunda, güçlünün güçsüzü ezmesine kimse itiraz etmez. Yüreğimiz güçsüzün yanında olur, haksızlıklar içimizi dağlar, ama duygusal şikayetler ve barış hayalleri sadece kendimizi aldatmamızı sağlar. Çünkü oyunun kuralı bellidir ve güçsüz olan da aynı kuralları benimsemektedir&#8230;<br />
Dolayısıyla meselenin özü meşruiyetin nerede arandığı ile ilişkili&#8230; Eğer meşruiyet otoriter zihniyetin, milliyetçiliğin, ulus-devlet mantığının içinde aranacaksa, kimse Filistin’i görünen akıbetinden kurtaramaz. Filistin’in var olma, yaşama ve ötekine yaklaşma konusunda farklı, tercihan demokrat bir zihniyete dayanan bir siyasete ihtiyacı var. Silahı bırakan ama sivil itaatsizlikten mizaha uzanan bir karşı koyma ve deşifre etme siyaseti&#8230; Buna bizzat İsrail içinden gelecek destek kimseyi şaşırtmasın. Asıl soru Hamas’ın böyle bir geçişe ne denli hazır olduğudur. Çünkü şu anki siyaset Hamas’ı bir iktidar öznesi yaptığı ölçüde, partiyi de bir iktidar alanı haline getirmiş durumda. Radikal bir siyaset değişikliği ise, iç yapının da değişmesi demek&#8230;<br />
Bugün geçici bir ateşkes safhasındayız&#8230; Herşeyin yeniden yaşanma ihtimali çok yüksek. Bunu durdurmak için hepimizin ve esas Filistinlilerin elinde bir fırsat duruyor. Haklı ve mağdur olmak, hakkaniyeti getirmiyor, mağduriyeti bitirmiyor&#8230; Sonuç almak siyaset gerektiriyor ve güçsüzün siyaseten kazanabilmesi de ancak güçlünün zihniyetinden uzaklaşmakla mümkün olabiliyor.</p>
<p class="akst_link"><a href="http://www.derindusunce.org/?p=3460&amp;akst_action=share-this"  title="E-mail this, post to del.icio.us, etc." id="akst_link_3460" class="akst_share_link" rel="nofollow">Share This</a>
</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/02/10/filistin-icin-tek-cozum/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Engin Çeber İçin Bir Ağıt</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/02/09/engin-ceber-icin-bir-agit/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/02/09/engin-ceber-icin-bir-agit/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 09 Feb 2009 15:40:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Enver Gülşen</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>

		<category><![CDATA[Türk faşizmi]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<category><![CDATA[engin ceber]]></category>

		<category><![CDATA[hukuk devleti]]></category>

		<category><![CDATA[İşkence]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=3451</guid>
		<description><![CDATA[Merhametin, sevmek iştiyâkının, empati ve diğerkâm olmanın gitgide uzaklaştığı bir toplumdan herşeyden önce uzaklaşan adalet olur. Engin Çeber&#8217;in başına gelenlerin yüreğimizde açamadığı küçücük bir sızı, bize hayatımızda açılan kocaman utanç delikleri olarak geri dönecektir. 
Uğur Kaymaz&#8217;ı duymuşuzdur; hani o, devletin güvenlik güçlerince yakın mesafeden sekiz kurşunla vurulan ilkokul beşe giden çocuk. Öldürülmesinin detaylarını öğrendiğimizde de isyan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090209_derin_dusunce_org_engin_ceber_iskence.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-3452" title="20090209_derin_dusunce_org_engin_ceber_iskence" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090209_derin_dusunce_org_engin_ceber_iskence.jpg" alt="" width="191" height="223" /></a>Merhametin, sevmek iştiyâkının, empati ve diğerkâm olmanın gitgide uzaklaştığı bir toplumdan herşeyden önce uzaklaşan adalet olur. Engin Çeber&#8217;in başına gelenlerin yüreğimizde açamadığı küçücük bir sızı, bize hayatımızda açılan kocaman utanç delikleri olarak geri dönecektir. </p>
<p>Uğur Kaymaz&#8217;ı duymuşuzdur; hani o, devletin güvenlik güçlerince yakın mesafeden sekiz kurşunla vurulan ilkokul beşe giden çocuk. <span id="more-3451"></span>Öldürülmesinin detaylarını öğrendiğimizde de isyan etmiştik, ancak resmini gördüğümde; ilkokul forması altında tertemiz bir çocuk yüreği bakışlarının göründüğü vesikalık resmini, gözyaşlarım içimi daha bir kanatarak akmıştı gecenin bir yarısında. Zaten, yoksulluğun, hayatlarının ayrılmaz bir parçası olduğu çocukların, o küçücük kurbanların gazetelere sadece vesikalık fotoğrafları yansır. Çünkü yoktur ki başka resimleri&#8230;Uğur&#8217;un da o güzel bakışlarında, pırıl pırıl ilkokul çocuğu umudu ve güzelliği yansıyan yüzünde ve gözlerinde sanki  bize soru soran bir yan da vardı. Eminim bilmiyordur niye öldürüldüğünü Uğur&#8217;cuk. Devletin güvenlik kuvvetleri kim bilir hangi büyük tehlikeden ülkelerini kurtarmak için Uğur&#8217;un gözlerindeki bakışı soldurdular. Nasıl dayandılar ki bir çocuğun ölü gözlerine bakabilmeye? </p>
<p>O zamanlar bir yazı yazıp sormuştum onu öldürenlere&#8230; Hangi devletin güvenliği, hangi amacın, idealin yüceliği bir çocuk bakışını ölüleştirmeye değer? Eğer devletin güvenlik kuvvetleri, devleti Uğur&#8217;dan koruyorlarsa, o devlet zaten çoktan patlatılması gereken irin dolu bir çıban haline gelmemiş midir? Sormuştum o zaman serbest kalan güvenlik görevlilerine&#8230; baktınız mı Uğur&#8217;un söndürdüğünüz gözlerine? Baktınız mı pırıl pırıl ışıyan umutlu fotoğrafına&#8230;hapisten çıkmış olabilirsiniz, ama en büyük hapis, insanın vicdanının hapishanesi değil midir? Nasıl anlatacaksınız bir fidanı kopardığınızı varsa çocuklarınıza? Gözlerimden yaşlar gelerek Uğurcuğa ağıt yazmıştım. Aslında Uğur bir melek ona ağıta gerek yoktu, ama o fidanı koparanların katılaşmış, körleşmiş, ölmüş ruhlarına,vicdanlarına ağıt yazmalıydı asıl.</p>
<p>Ece Ayhan diyordu ya, &#8220;bir teneffüs daha yaşasaydı tabiattan tahtaya kalkacak çocuk, devlet dersinde öldürülmüştür&#8230;&#8221; diye, bizim ülkemizde devlet dersinde öldürülenlere vicdanlarımız uğramıyor nedense.</p>
<p>Engin Çeber, bir pankartla hak aradığı için tutuklanıyor. İçerde dövülüyor ve ölüyor. Bir başka devlet dersinde öldürülen kurban! Güçsüze, suçlu bile olsa, kendi eline ve insafına teslim edilmiş birisine, hele ki gözlerine bakabildiği birisine nasıl işkence edebilir bir insan? Hangi sâikler, hangi yüce devlet çıkarları bir cana bu şekilde kıyabilir? Eğer bir devlet, kendi vatandaşına, suçlu bile olsa - ki Engin Çeber&#8217;in öyle bir durumu da yok büyük ihtimal - bu muameleyi gösteriyorsa, o devlette ilk kaybolan şey adalet ve hakkâniyet, halkın da ilk kaybettiği şey o devlete güven olmaz mı?</p>
<p>Gözler insanın ruhuna açılan kapısıdır derler ya, gözlerine bakılan bir insana kötülük yapılabileceğine oldum olası aklım almaz. Peki işkence edenler, öldürenler nasıl bir ruh halindeler ki bunu yapabiliyorlar? Uğur Kaymazlara, Engin Çeberlere kıymayı, hangi ruh hali ve hangi büyük menfaatler makul gösterebiliyor? İşkenceye sıfır tolerans diyen devlet görevlileri, yöneticileri, bu işkence toleranslarını nasıl gösterebiliyorlar? Devletin hâin kategorisinde damgaladığı kişiler için herşey mübah mıdır yoksa? Hâin olmanın çok kolay olduğu ülkemizde, hepimizin rahatlıkla başına gelebilecek böyle bir olaya vicdanî bir tepki vermeyi, sadece ucu bize ve bizim gibi düşünenlere dokununca mı yapacağız? Hâin diye damgalanan o insanlarda ruh yok mudur ki biz bu işkenceleri onlara layık görüyoruz?</p>
<p>Engin Çeber, fikri, yaşam tarzı, görüşleri ne olursa bir zulme kurban gitmişse bunun için söyleyebilecek sözümüz, dökülecek bir damla gözyaşımız yok mudur? Yoksa çoğu kişinin yaptığı gibi (ki Uğur Kaymaz için bile benzer şeyleri söyleyen ve vicdanı hiç sızlamayan çok arkadaşım oldu maalesef) &#8220;onlar hainler o zaman herşey mübah&#8221; diyerek vicdanımızı temizleme yoluna mı gideceğiz?</p>
<p>Gözyaşlarımızın, vicdanlarımızın sahiciliği, Dağlıca&#8217;da, Aktütün&#8217;de şehit düşen o askerlere ağlamakla ama hesabını da sorumlulardan sormakla, zulüm etmemesi gereken ve asıl varlık amacı da bu olan devletin görevlilerinin zulmü karşısında da sahici bir tepki verebilmekle ölçülebilir ancak. Çünkü vicdan, insan, fikir, fraksiyon, din ya da milliyet bağı ayırmaz. Çünkü vicdan, haksızlığa karşı susunca üstünün kirli pisliklerle örtüleceğini bilir. Çünkü vicdan, her insanın bir kalbi, iyiliğe teşne bir ruhu olduğunu bilir ve her insanın &#8220;rahmanî&#8221; yönünü önceler. Vicdan, görünürde o insan kötü bile olsa bir insana zulüm yapmayı reddeder, çünkü o insanı kaynaklandığı Varlık için, Rabbi için sever ve merhamet gösterir. Hele ki kendi elinde, güçsüz ve yalnız olana zulmetmeyi hiçbir vicdan kendisine yakıştıramaz.</p>
<p align="justify">Engin Çeber&#8217;in ölümünden kim sorumluysa o insanlara söyleyebileceğim şeyler var: mahkemenin büyüğü vicdan mahkemesidir. Belki devlet, âli menfaatleri gereği suç işleyen devlet görevlisini bile affedebilir ama vicdan mahkemesi ve mahkeme-i kûbra affetmez. Gözlerine bakabildiğiniz, ruhunu, kalbini görebildiğiniz bir gence işkence yapabiliyorsanız, evinizde çocuğunuzu, eşinizi nasıl sevebiliyor, dostlarınızın yüzüne nasıl bakabiliyorsunuz? Hayat, Eichmann&#8217;ın yaptığı gibi, öyle iki parçaya bölünebilecek ve bir parçasının vicdandan bağımsız yürütülebileceği, diğer parçasında ise sevgiyle, dostlukla bir insan rolü oynanabileceği bir şey değildir. Unutmayın bu hayat merhametle ayakta durur, merhameti elimizden kaçırdığımız an ne yaşamaya, ne de o savunduğunuzu söylediğiniz devlete bir gerek kalmaz .</p>
<p align="justify">İslam dinine imanı olanlara bir ayeti hatırlatmayı bir görev addediyorum, ki büyük mahkemeyi düşünsünler&#8230; <em>&#8220;Ey iman edenler, adil şahidler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır. Allah&#8217;tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır. (Maide Sûresi/8)&#8221;</em></p>
<p class="akst_link"><a href="http://www.derindusunce.org/?p=3451&amp;akst_action=share-this"  title="E-mail this, post to del.icio.us, etc." id="akst_link_3451" class="akst_share_link" rel="nofollow">Share This</a>
</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/02/09/engin-ceber-icin-bir-agit/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Türkiye Bizi Satar mı?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/02/09/turkiye-bizi-satar-mi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/02/09/turkiye-bizi-satar-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 09 Feb 2009 10:33:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Adil Yapar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Azerbeycan]]></category>

		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>

		<category><![CDATA[Ermenistan]]></category>

		<category><![CDATA[Çeviri]]></category>

		<category><![CDATA[erivan]]></category>

		<category><![CDATA[sinir kapisi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=3445</guid>
		<description><![CDATA[Yazan: İlham TUMAS, Azericeden çeviren: Adil YAPAR
Kaynak: http://lent.az/news.php?id=14859   
&#8220;Rabbim, aramızdaki beyinsizlerin yaptıklarından ötürü bizi yok eder misin? &#8221;
(Araf suresi, 155)
Artık eldivenler atıldı. Osmanlı kardeşlerimizin Ermenistan sınırlarını açma hazırlığında oldukları hakkındaki haberler, hem Azerbaycan&#8217;da hem de Türkiye&#8217;de kimiler tarafından ayrı ayrı öfkeyle karşılandı. Medyada değişik tepkiler verildi, açıklamalar yapıldı. Art niyetli kimseler, düşmanlar, İrancılar, Rusyacılar, bilmem neciler şimdiki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/turkey1.gif"><img class="alignleft size-full wp-image-3446" title="turkey1" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/turkey1.gif" alt="" width="68" height="50" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/azerbai1.gif"><img class="alignleft size-full wp-image-3447" title="azerbai1" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/azerbai1.gif" alt="" width="68" height="50" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/armenia1.gif"><img class="alignleft size-full wp-image-3448" title="armenia1" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/armenia1.gif" alt="" width="68" height="50" /></a>Yazan: İlham TUMAS, Azericeden çeviren: Adil YAPAR</p>
<p>Kaynak: <a href="http://lent.az/news.php?id=14859" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">http://lent.az/news.php?id=14859</span></a>   <br />
<strong>&#8220;Rabbim, aramızdaki beyinsizlerin yaptıklarından ötürü bizi yok eder misin? &#8221;<br />
(Araf suresi, 155)</strong></p>
<p>Artık eldivenler atıldı. Osmanlı kardeşlerimizin Ermenistan sınırlarını açma hazırlığında oldukları hakkındaki haberler, hem Azerbaycan&#8217;da hem de Türkiye&#8217;de kimiler tarafından ayrı ayrı öfkeyle karşılandı. Medyada değişik tepkiler verildi, açıklamalar yapıldı. Art niyetli kimseler, düşmanlar, İrancılar, Rusyacılar, bilmem neciler şimdiki Türk hükümetine yıllardan beri kalplerinde gizlediklerini açıkça söylemek için güzel fırsat kazanmışlardır. Hayırlı olsun diyemeyeceğim&#8230; </p>
<p align="justify"><strong>Her Kardeşin Yetimi Kendine</strong> </p>
<p align="justify">Meselenin özüne inildiğinde, meydana gelmesi olasılı olan bu &#8220;sınır kapısı açma&#8221; olayına insanlarımız soğukkanlı yaklaşmak yerine, daha çok eski geleneklerine bağlı kalarak &#8220;Kardeş Türkiye böyle bir şey yapmamalıdır&#8221; diye haykırmaya<span id="more-3445"></span> öncelik vermektedir. Kimse artık ‘kardeşlik&#8217; numaralarının geçerliliğini kaybettiğinin farkında değil. <!--more-->Hâlbuki bu numaralar öteden beri daima göstermelik olmaktan öteye geçememiştir, zaten. Çünkü ‘kardeş&#8217; Türkiye&#8217;nin ne yaptığını, ne yapacağını ve en önemlisi ne yapmak zorunda olduğunu ondan daha iyi bilen kimse yoktur. Ve ayrıca bu &#8216;kardeş&#8217; öylesine bir kardeş olsa, neyse. Onun 70 milyonluk yetimlerinin yanında, bizim 7 milyonluk yetimler pek ağır basmaz. </p>
<p align="justify"><strong>Açıklama: </strong> <br />
<strong><em>Geçenlerde Türkiye&#8217;nin başbakanı Erdoğan şehre yürüyüşe çıkmıştı. Başbakana bir kadın yaklaşmış ve kendisine: &#8220;Benim 7 yetimim var, yardım edin!&#8221;, diye seslenmiş. Bunun üzerine ak ampulcü &#8220;sizin 7, benimse 70 milyon yetimim var&#8221; diye cevap vermişti. </em></strong> 
</p>
<p align="justify">O günlerde saygı duyduğum siyaset yorumcularından birinin yazısını okumuştum. &#8220;Bizi Ruslara takas eden, Atatürk&#8217;tü.&#8221;, ve &#8220;Türkiye yönetimi bizi sattı&#8221; kabilinden ifadeler kullanmış. Bu görüşlerini pekiştirmek için Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan, 20 Ocak olaylarına kadar (Sovyet ordusunun 20 Ocak 1990 tarihinde Azerbaycan&#8217;a girip bağımsızlık mücadelesini bastırmak için 150 kişinin öldüğü kanlı müdahale, çev.) tarihten de bol bol örnek göstermekten geri kalmamış. O, Türkiye&#8217;nin Ermenistan&#8217;la olan sınırlarını açmasını &#8220;Türk halkına, Türk milletine ve Türkiye&#8217;nin kendine büyük bir hıyaneti&#8221; olarak değerlendiriyordu. Sanki Türkiye&#8217;nin hiç işi gücü kalmamış, siyasetini sadece &#8220;kardeşlerin&#8221; menfaatine uygun olacak şekilde belirlemek zorundaymış, vesselam. </p>
<p align="justify">Peki, aslında Türkiye Devletinin kendine belirlediği ya da belirlemesi gereken çıkarları nelerdir?</p>
<p align="justify">Bu nokta sorununa çözüm bulan Arşimet gibi ‘evreka&#8217; diye atılan gazete manşetlerine yansıtılan birkaç meseleye aydınlık getirmek istiyorum. Prensip olarak, hocam doğru söylüyor: &#8220;Türkiye bizi satmış&#8221;! Evet, evet, satmıştır. Ayrıca bu &#8220;satışı&#8221; belgelendirmek için bu zatın tarihten getirdiği örneklerden daha dehşetli şeyleri bulmak da mümkün. Eminim ki, onun Atatürk ile Lenin, İsmet İnönü ile ajan Çiçero arasındaki yazışmalardan, Molotov&#8217;un, Mikoyan&#8217;ın Türkiye ziyaretlerinden, orada geçen konuşmalardan, &#8220;bize silah, size Kafkasya&#8221; pazarlığından, boyunlarına taş bağlanmak suretiyle boğaza atılarak öldürülen Mustafa Suphi ve diğer komünist öncülerin hal&#8217;lerinden ve de Ermeni ve Kürt sorunlarının ihracından haberi vardır. </p>
<p align="justify"><strong>Peki, &#8220;Önce Vatan&#8221; Kıstası Nedir?</strong> </p>
<p align="justify">Bilindiği üzere, bir devleti kuranlar, o devleti kurarken tarihine dayanan, küresel ölçekli plan ve ölçütler belirlerler. Sonradan o devlette yönetim değişiklikleri olduğunda, bir iktidar gidip yerine bir diğeri geldiğinde, çizilen bu çizgi kati surette bozulmaz. Tarih, bu tür ölçütlerin bulunmadığı bir takım bayağı devletlerin kuruluşuna şahit olmuşsa da, bu tür devletler tarihin acımasız sınavları karşısında ayakta kalamayıp dağılmışlardır. Ancak bu şart yerine gelmiş ve bu ölçütlere daha sonra da sıkı sıkıya bağlı kalınırsa, söz konusu devlete zeval olmaz.</p>
<p align="justify">Mesela bir dünya devi olan ABD&#8217;nin asırlardır sürüp gelen çok önemli ve değişmeyen ölçütleri vardır ki, bunlardan biri &#8220;Monroe Doktrini&#8221;dir. Amerikan devlet adamı Monroe&#8217;nun çizdiği ve sonrasında asırlar boyu Amerika Birleşik Devletleri&#8217;nin yürüttüğü dış siyasetinin ana hatlarını belirleyen bu doktrinin 3 şartı vardır:  </p>
<p>1. Müstemleke karşıtlığı (Noncolonization) <br />
Güney ve Kuzey Amerika kıtaları bundan sonra Avrupalı güçlerin müstemlekeciliğine maruz kalmamalıdır. </p>
<p>2. Müstemleke geçişi karşıtlığı (No Transfer) <br />
Birleşmiş Devletleri, Yeni Dünya&#8217;daki müstemlekelerden birinin bir Avrupa ülkesinden diğer bir Avrupa ülkesine geçmesine kayıtsız kalmayacaktır.  </p>
<p>3. Müdahalesizlik (Nonitervention)</p>
<p>Birleşmiş Devletler, Avrupa&#8217;nın işine karışmayacaktır. </p>
<p>Bu 3 ölçüt, böylece ABD&#8217;nin uzun yıllar boyunca bütün dünyada egemen bir devlet olarak gelişmesinde büyük bir temel oluşturmuştur. </p>
<p align="justify">Bir devletin kurulması ve onun sağlamlaştırılması için birçok kurban verilmesi gerektiği gerçeğini kim yalanlayabilir? </p>
<p align="justify"><strong>Açıklama: </strong></p>
<p align="justify"><strong><em>Bu &#8220;kurban&#8221; meselesi kardeşimiz Türkiye için de geçerlidir. &#8220;Atatürk bizi Rusya&#8217;ya sattı&#8221; derken, aslında bunun bir satış değil, Atatürk&#8217;ün bir devleti kurma çabası olduğunu ve bu geleneğin Erdoğan yönetiminin keşfi değil, Türkiye devletinin Atatürk tarafından belirlenen vazgeçilmez bir esası olduğunu görmek gerekir. Her ne kadar acı olsa da, o zamanın şartlarına göre, Atatürk sadece Azerbaycan&#8217;ı ve Kafkasya&#8217;yı değil, Kıbrıs&#8217;ı, Musul&#8217;u ve Kerkük&#8217;ü, &#8230; aynı şekilde kuracağı muhteşem Türkiye için kurban etmiştir.</em></strong></p>
<p align="justify"> <br />
<strong>Türk Dünyası bir Yana, Azerbaycan bir Yana</strong> 
</p>
<p align="justify">Kurulmuş bir devletin temelini sağlamlaştırmak için, o devletin önde gelen kişileri genellikle ellerindeki tüm olanaklardan yararlanırlar. Gerektiğinde, kendi milletinin devletini kurmak için, bıçak kemiğe dayanana kadar mücadele vermiş halkının haklarını ayaklar altına almak, kanını dökmek, suçlu-suçsuz ayırt etmeden insanları asmak veya kurşuna dizmek yoluna bile başvurabilirler. Evet, bir devleti kurma ve bu devleti pekiştirme sanatı bunlardan ibarettir: savaş, kan, güç, kurban&#8230;</p>
<p align="justify">Bir düşünün, milyonlarca insanın kanı pahasına kurulmuş bir devlet kendini temelini sağlamlaştırmaya çalışırken, hangi &#8220;kardeş&#8221; devletin problemlerini omuzlarında ne kadar taşır, ne kadar taşımaya borçludur ve genel olarak, taşımak zorunda mıdır? Öyle bir devlet ki, kuruluşunda kendi halkının cesetleri üzerinden geçilmiştir. Böyle bir devleti idare edenler herhangi bir ‘kardeş&#8217; ülke halkı için kurban vermeyi kabul eder mi? Sayın politolog hocamızın fikrini bilmem ama - bana kalırsa, bana biri bütün Türk Dünyası bir yana, Azerbaycan bir yana olsun, ya da ‘ya Türk dünyası, ya da Azerbaycan mahvolacak&#8217; dese, ben düşünmeden Azerbaycan&#8217;ı seçerim ve sonucunda Türk dünyası mahvolsa bile, kanlar dökerek kurulmuş olan kendi devletime, yine kan dökerek kurulan diğer Türk devletlerine öncelik veririm. Bence bu tür bir &#8220;önce vatan&#8221; mantığı, bizim &#8220;kardeşlerimizde&#8221; de vardır.. </p>
<p align="justify"><strong>Biraz Türkiye&#8217;nin ‘Kurbanlarından&#8217; Bahsedelim</strong> </p>
<p align="justify">Bunun için epeyce geriye, Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin kurulduğu yıllara kadar gitmek zorundayım. Bu döneme yüzeysel de olsa, aydınlık getirmek gerekir. Çünkü yukarıda açıkladığımız gibi, Türkiye&#8217;nin bugün Ermenistan&#8217;la olan sınırını açması meselesi, birçoğun sandığı gibi şimdiki AKP hükümetinin güdümünde değil, Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin mevcudiyetinde bulunan ve kurucusu Atatürk&#8217;ün ektiği siyaset tohumlarının uzantısı olup, kati surette Azerbaycan&#8217;a karşı yönelmiş bir siyaset değildir! Zira bunlar siyasi ilimlerin alfabesidir ve devlet kurmaya kararlı büyük insanların uymak zorunda olduğu yazılı olmayan klasik kanunlardır.</p>
<p align="justify">Şimdi Türkiye&#8217;nin bugün Türkiye olmak adına hangi kurbanları verdiğini ve verdiği bu kurbanların arasında Ermenistan&#8217;la olan sınırını açmanın ne kadar önem taşıdığını görelim. </p>
<p align="justify">Bu kurbanlar, bir milletin kendi devletini kurmasında vermeye mecbur olduğu kurbanlardır ki, bizler de kendi geçmişimizde bu kurbanlardan verdik. Şimdi bir &#8220;ölüm-kalım&#8221; meselesi haline gelmiş olan Karabağ meselesi, artık bizim olmayan Batı Azerbaycan toprakları, bu yolda verdiğimiz şehitler, &#8230; tüm bunlar da Azerbaycan Cumhuriyeti&#8217;nin kurulması sürecinde canımızdan verdiğimiz kurbanlarımız değil midir? </p>
<p align="justify">Türkiye&#8217;nin durumu daha da elim olmuş ve Atatürk bugünkü Türkiye&#8217;yi kurmak için daha büyük kurbanlar vermiştir. Bunun sonucunda, bir zamanlar bütün Avrupa&#8217;ya hükmetmiş bir devlet, hilafetin son durağı olan Osmanlı İmparatorluğu bugün Türkiye&#8217;nin &#8220;sığındığı&#8221; bu kısıtlı toprak ile yetinmek zoruna kaldı. </p>
<p align="justify">Kardeş Türkiye&#8217;nin talihsizliği daha sonra da devam ederek, hilafetten kopup cumhuriyetin kurulduğu o ilk yıllarda düzenlenen uluslararası konferanslarda, çeşitli anlaşma ve mukabelelerde verdiği kurbanların faturası daha sonra pahalı olmuştur; Bulgaristan&#8217;dan kovulan Türklerden başlayıp, Kıbrıs, Musul ve Kerkük&#8217;e kadar&#8230;  </p>
<p align="justify">Ancak cumhuriyetin ilk yıllarında da, Kurtuluş Savaşı&#8217;nda dökülen kanlara rağmen diplomatik görüşmelerde çok fazla taviz verilmesinden şikâyetçi olan bir muhalefet oluşmuştu. Türkiye Büyük Millet Meclisinin Türkiye&#8217;nin farklı bölgelerinden gelen mebusları, Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin Lozan konferansına gönderdiği heyetin elde ettiği sonuçlarının bağımsızlık için Kurtuluş Savaşı&#8217;nı veren halkın yüzüne bir tokat olduğunu iddia ediyorlardı. &#8220;Mehmetçiğin süngüsüyle kazanılan muhteşem galibiyet Lozan&#8217;da defnedildi&#8221; ve &#8220;bu mukabelede kapitülasyon kokusu var&#8221; şeklinde rahatsızlıklarını ifade eden bazı milletvekillerinden başka, Kurtuluş Savaşı&#8217;ndan galip çıkmış olan Türklerin savaştıkları gibi konuşmayı beceremediklerini ifade eden yabancı diplomatların sözleri bilinmektedir.</p>
<p align="justify">Her halükarda, İngiltere heyetinin başkanı Lord Curzon&#8217;un şu düşünceleri, dev Osmanlı devletinin, hilafetin son menzili olan bu memleketin cumhuriyet kurmak için ne gibi kurbanlar verdiğini anlamak için yardımcı olacaktır:  </p>
<blockquote>
<p align="justify"><em>&#8220;Yunanistan heyetinin başkanı Venizelos, Türk heyetinin taleplerini öğrendiğinde, biraz cesaretlendi. Çünkü bütün temsilciler Türklerden daha ağır şartlar beklemekteydi. Türkler ise birçok konuya dokunmadıkları için, o da bunlarla ilgili birçok taviz elde edebilmiştir.&#8221;</em> </p>
</blockquote>
<p align="justify">Bütün bunlara rağmen, Atatürk&#8217;ün de imzaladığı ve diplomatik açıdan büyük bir kazanım olarak gördüğü Lozan Antlaşması, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından da onaylanmıştır.</p>
<p align="justify">Şimdi ve o zamanlarda da, Türkiye&#8217;nin güçlü devletler karşısında aslında hangi şartlarla çıkması gerektiği konusu uzun uzadıya tartışılabilir. Ancak bu tür tartışmaların hiçbir faydası olmayacağı da kesin. Çünkü ortada önder Atatürk&#8217;ün kendi kanı ve canı pahasına ejderhanın ağzından kurtardığı bir Türkiye Cumhuriyeti var. Ayrıca uzun yıllar süren savaşlardan yorulmuş olan bir memleketin dertlerini, onun hangi şartlar altında ve nelere razı olması gerektiğini, iktisadi yükselme devrine girmek zorunda olduğunu, bu memleketin başkomutanı Mustafa Kemal Paşa&#8217;dan daha iyi kimse bilmezdi. Atatürk bunu biliyordu ve bildiği gibi de uyguladı! Hem de yapılması gerekenler bunlarla sınırlı değildi ve büyük önder onları da yaptı. </p>
<p align="justify">Türkiye yalnız Kurtuluş Savaşı&#8217;nın değil, ayrıca Musul&#8217;da, Kerkük&#8217;te büyük İmparatorluktan sonra sahipsiz kalan yüz binlerin, Yunanlar tarafından kanına kastedilen, İngiliz Başbakanı Disraeli&#8217;nin <em>&#8220;Batı Asya&#8217;nın anahtarı&#8221;</em> olarak adlandırdığı Kıbrıs Türklerinin kanı pahasına kuruldu. Bugünkü Türkiye ‘şapka inkılâbı&#8217;, ‘din ile devlet işlerini ayırma süreci&#8217;, Büyük Millet Meclisinde elini kürsüye vurmuş ve &#8220;<em>benim dediğim olacak&#8221;</em> diyen Atatürk&#8217;ün korkusuyla, günahlı-günahsız ayırt etmeden asılan, kurşuna dizilen, ülke dışına sürülen Türk insanının hayatlarıyla kuruldu. Türkiye Cumhuriyeti asırların hilafetine son verdi, dünya Müslümanlarını ‘Allahın yeryüzündeki gölgesi&#8217;nden etmiştir&#8230; </p>
<p align="justify"><strong>Kardeş Desteği mi, Yoksa Devlet Menfaati mi?</strong> </p>
<p align="justify">İlginç olan şudur ki, bu ölçekteki bir memleketin sorunları, dertleri ile tanışmamış olan (Azerbaycanlı) demagog siyasetçiler, Türkiye&#8217;den kardeş-desteği bekliyorlar ve bunu da minnet gibi komşu ülkenin hesabına yazıyorlar. Bu her ne kadar nihilistçe bir sesleniş olsa da, bence herkes geçtiğimiz yüzyılın başlarında &#8220;Azeri kardeşlerinin yardımına koşan&#8221; Türk askerlerinin sadece &#8220;Daşnak zulmüne karşı süngü çekmek&#8221; amacını değil de, aynı zamanda Türkiye&#8217;nin devlet menfaatini de ortaya koyduklarının bilincindedir. Kanı bir ve dini bir kardeşlerin kardeşliği sadece karşılıksız yardımdan ibaret olmaz ki. Değişik yıllarda Bakü&#8217;ye, Nahçıvan&#8217;a, diğer bölgelerde savaşan, kan döken Türk paşalarını harekete geçiren, kardeşlikten daha kutsal bir nedenleri vardı: Türkiye&#8217;nin menfaatleri! </p>
<p align="justify">Sevgili kardeşlerimiz, her şeyden önce Bakü&#8217;den Nahçıvan&#8217;a kadar olan tüm toprakların Türkiye&#8217;ye ait olması için çaba sarf etmiş ve bu yönde iddialarda bulunmuşlardır. Ancak bu tür iddialar başarılı olmadığında Azerbaycan&#8217;ın bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü konusunda talepleri telaffuz etmişlerdir. Yine de bu kardeşlik duygusunun sınırları da sonsuz değildi. Bu ilişkiler, bugüne kadar defalarca görüldüğü gibi Türkiye&#8217;nin devlet menfaatlerine zıt olan herhangi bir olay veya durumla sınırlıdır. Türkiye&#8217;nin devlet menfaatlerinin başladığı yerde ise, kurbanlar verilmeye başlanır. Azerbaycan&#8217;ın Sovyetler Birliği&#8217;ne katılması, Kafkaslardan geri çekilme, Ermeni probleminin buralara taşınması vs. vs. </p>
<p align="justify">Bu o zamanlar da böyleydi, halen de böyledir. Türkiye - &#8220;kurbanlar&#8221; üstünde kurulmuş bu memleket, kendini &#8220;kurbanlar&#8221; ile kuvvetlendirmeye bir o kadar meyilliyse, bunu sadece normal ve sakin olarak karşılamak gerekir. Ayrıca bu noktada Erdoğan yönetimini itham etmek, onu sadece sözde var olan bir &#8216;Türk Birliği&#8217;ne ihanet etmekle suçlamak, bir yersizdir. </p>
<p align="justify"><strong>Bu Cumhuriyeti Atatürk Kurmuştur</strong> </p>
<p align="justify">Şimdi de sınırların açılıp açılmaması meselesi ortaya çıktı. Herşeyden önce böyle bir meselenin gerçekten gündemde olup olmadığından emin değilim. Bu tür bilgilendirmeler ya kamuoyunu yoklamak, bu &#8220;açılma&#8221;nın gerçekleşmesi durumunda ne tür tepkilerin doğacağını yoklamak için olabilir. Ancak ikinci olarak bu haberlerin daha ziyade dezinformasyon amaçlı olduğuna inanıyorum.  </p>
<p align="justify">Bunlardan hiç birini göz önünde bulundurmadan, artık açıklamalar verilmektedir. Bugünlerde bizlerde herkes Ermenistan-Türkiye sınırının açılmasının sadece Azerbaycan&#8217;a değil, aynı zamanda Türkiye&#8217;ye zarar getireceği vurgulanmaktadır. Tersini düşünenler de yok değil. Bunlar, Türkiye&#8217;nin Ermenistan&#8217;la bir &#8220;alış verişe&#8221; başlaması, bu devletle normal ilişkilerde bulunması, Ermenistan&#8217;ın Rusya&#8217;nın himayesinden çıkmasına neden olabileceği hesabını yapmaktadır. Güya bu şekilde, Ermenistan Türkiye&#8217;ye bağımlı bir hale gelecek, arkasından da Azerbaycan&#8217;a, &#8220;Biz artık dostuz, gel, topraklarına sahip çık&#8230;&#8221; diyecektir. </p>
<p align="justify">Kaldı ki, sınırların açılmasının sadece Türkiye&#8217;ye yararının olup olmayacağı, bizden sorulmayacaktır. Tabii ki, bir kardeş gibi onu sezdiğimiz herhangi olası bir zarardan haberdar etmek, görevimizdir, ancak dediğimiz gibi, &#8220;kardeşimiz&#8221;, kendi ihtiyaçlarını bizden daha iyi bilir. </p>
<p align="justify">Kısacası, eğer Ermenistan sınırını açmak Türkiye için vazgeçilmez bir ihtiyaç ise, bu &#8220;açılma&#8221; onun devlet menfaati doğrultusundaysa, bundan sonraki gelişmeler en ince nüanslarına kadar hesaplanmışsa, ERMENİSTAN SINIRLARI AÇILACAKTIR! Kimsenin gözünün yaşına bakmadan&#8230; Bunu isteyenler de var, İngiliz&#8217;in adı çıktı bile&#8230; </p>
<p align="justify">Burası Türkiye&#8217;dir, canım! Bu cumhuriyeti Mustafa Kemal Atatürk kurmuş! Bu memleketin mayası &#8220;kurban&#8221;larla tutmuş! Burada devlete, devlet menfaatlerine namus meselesi gibi bakılır. Namus olan yerde ise, ne kardeşe bakarlar, ne bacıya&#8230; </p>
<p class="akst_link"><a href="http://www.derindusunce.org/?p=3445&amp;akst_action=share-this"  title="E-mail this, post to del.icio.us, etc." id="akst_link_3445" class="akst_share_link" rel="nofollow">Share This</a>
</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/02/09/turkiye-bizi-satar-mi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Atatürk’ün evine bombayı MİT attırdı</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/02/09/ataturkun-evine-bombayi-mit-attirdi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/02/09/ataturkun-evine-bombayi-mit-attirdi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 09 Feb 2009 07:48:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Aisha Benghazi</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ergenekon]]></category>

		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Komplo Teorileri]]></category>

		<category><![CDATA[Militarizm]]></category>

		<category><![CDATA[Psikolojik harp]]></category>

		<category><![CDATA[Türk Basını]]></category>

		<category><![CDATA[darbe]]></category>

		<category><![CDATA[6-7 Eylül olayları]]></category>

		<category><![CDATA[Atatürk'ün evine bombayı MİT attırdı]]></category>

		<category><![CDATA[gayrimuslimler]]></category>

		<category><![CDATA[pogrom]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=3441</guid>
		<description><![CDATA[Pazar Vatan’dan Sanem Altan’ın röportajı
&#8220;6-7 Eylül 1955&#8242;te büyük etkisi olan KTD Bildirisi&#8217;ni ben yazdım. Demokrat Parti&#8217;ye karşı 28 Nisan 1960&#8242;da yapılan öğrenci ayaklanmasını da ben organize ettim. Hapse bile girdim. Şimdi aynı endişeyi Ergenekon soruşturmasında yaşıyorum. Sabah sütçü kapıyı çalsa, polis geldi sanıyorum. AKP&#8217;nin oyunu da var işin içinde. Davos&#8217;ta bile var. Erdoğan&#8217;ın o çıkışından [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: small; color: #800080; font-family: Times New Roman;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090209_derin_dusunce_org_6-7_eylul_olaylari.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-3442" title="20090209_derin_dusunce_org_6-7_eylul_olaylari" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090209_derin_dusunce_org_6-7_eylul_olaylari.jpg" alt="" width="262" height="200" /></a><span style="font-size: small; color: #800080; font-family: Times New Roman;"><a href="http://pazarvatan.gazetevatan.com/haberdetay.asp?hkat=1&amp;hid=13497&amp;yaz=Sanem%20Altan">Pazar Vatan’dan Sanem Altan’ın röportajı</a></span></span><a href="http://pazarvatan.gazetevatan.com/haberdetay.asp?hkat=1&amp;hid=13497&amp;yaz=Sanem%20Altan"></a></p>
<p>&#8220;6-7 Eylül 1955&#8242;te büyük etkisi olan KTD Bildirisi&#8217;ni ben yazdım. Demokrat Parti&#8217;ye karşı 28 Nisan 1960&#8242;da yapılan öğrenci ayaklanmasını da ben organize ettim. Hapse bile girdim. Şimdi aynı endişeyi Ergenekon soruşturmasında yaşıyorum. Sabah sütçü kapıyı çalsa, polis geldi sanıyorum. AKP&#8217;nin oyunu da var işin içinde. Davos&#8217;ta bile var. Erdoğan&#8217;ın o çıkışından sonra havaalanındaki kalabalık ikinci bir 6-7 Eylül yaratacak diye çok korktum.&#8221;</p>
<p> <strong>6-7 Eylül olaylarının nedeni olan Kıbrıs meselesini ulusal bir dava haline getiren gazete o zamanın Hürriyet Gazetesi&#8217;ydi. Neden bu işin lokomotifi Hürriyet Gazetesi oldu? <span id="more-3441"></span></strong></p>
<p> Sedat Simavi bir Akdeniz gezisine katılıyor, gemi Limasol Limanı&#8217;nda duruyor, iniyor aşağıya, adayı gezmek için. Yanında Hikmet Bil var. Kendisi de adalıdır, Ege adalarından birinden. Dolayısıyla adadaki perişanlığı, açlığı görünce çok etkilenmiş. Gelince gazeteden bunu duyuran haberler yapmaya başladı. Kıbrıs&#8217;ı gündeme getirmeye başladı. Aynı anda Yunanistan&#8217;da mitingler yapılıyor. Birden Türk halkı &#8220;Bizim Kıbrıs diye bir olayımız var&#8221; dedi. Çünkü orada bir Türk halkı var. Hürriyet başlayınca diğer gazeteler de başladı. Yeni Sabah, Vatan, Son Posta&#8230;</p>
<p> <strong>Siz Yeni Sabah&#8217;taydınız o sırada, değil mi? </strong></p>
<p> Muhabirdim. Parti, belediye, vali, maarif muhabiriydim. Ama talebe örgütlerinden geldiğim için ele avuca sığmayan, kafası particilikte biriyim. Bir gün gazeteye geldim, istihbarat defterleri vardı o zaman, &#8220;Kim ne göreve gidecek?&#8221; diye. Bir baktım &#8220;Dikkat!&#8221; diye bir not var bana. Bu ne dedim? &#8220;Bugün saat 17.00&#8242;de Türkiye Milli Talebe Federasyonu&#8217;nda Kıbrıs&#8217;la ilgili bir toplantı yapılacak. Gazeteler katılacak. Hürriyet&#8217;in başkanlığında bir komite oluşturulması bekleniyor. Patron o komitede olmamızı, hatta 2. başkan olmamızı istiyor. Ve seni görevlendirdik&#8221; dedi istihbarat şefi. Zaten deli fişeğim, hoşuma gitti tabii.</p>
<p> <strong>Kimler vardı sizden başka Kıbrıs Türktür Derneği&#8217;nde? </strong></p>
<p> Ahmet Emin Bey, Selim Ragıp Bey, Hikmet Bil ve ben varım. Önde gelen gençlik kuruluşları var. Bir-iki gazete daha var. Sunumlar yapıldı. Çok çekişmeli bir seçim oldu. Selim Ragıp Bey&#8217;i eleyip ben girdim. Görev dağılımı yaptık. 2. başkan oldum ben. Komiteyi kurduk. Kıbrıs Türktür Komitesi. Başbakan&#8217;a gittik. Sonra bunu dernekleştirdik. Şubeleri kuruldu. Eylemler, mitingler yapıldı. İlk heyecan geçtikten sonra duruldu. Herkes işine gücüne bakıyor ama gazeteci olarak takip ediyoruz biz tabii. O sırada Kıbrıs dışarıda Londra Konferansı&#8217;yla bir temele oturtulmak isteniyor. Necmettin Sadaklar, Fuat Köprülüler gitmiş, yerine &#8216;şahin&#8217; Fatin Rüştü Zorlu diye biri gelmiş. Dışişleri Bakanı. Londra&#8217;da masada o var. 60 öncesinin başarılı statükosunu oluşturuyor. Başkan Rumlardan olacak ama başbakan yardımcısı Türk olacak. Garantör devlet olarak Türkiye-İngiltere-Yunanistan karışık olacak. Ama bir yerde çıkmaz olmuş. O da mola istemiş. O sırada Atina&#8217;da miting yapılıyor.</p>
<p> Atatürk&#8217;ün evine bombayı MİT attırdı ama iş büyüdü.  &#8221;O zaman Türkler de bir miting yapsın da masada kimlerle oturduklarının farkına varsın bunlar&#8221; mı demişler&#8230;</p>
<p> Evet, el güçlendirmek için. &#8220;Toplumu dizginleyemeyiz, tamam masada biz anlaşırız ama toplumu kontrol edemeyiz&#8221; demişler. Bir gerginlik yaşanmış. Ardından 6 Eylül günü Selanik&#8217;te Atatürk&#8217;ün evinde bomba patlamış.</p>
<p> Gerçek bomba değil tabii.</p>
<p> Ses bombası, hasar yok ama etkisi büyük&#8230; Tam istenildiği gibi &#8220;Eyvah! Ne oluyor?&#8221; deniyor. Anadolu Ajansı bunu haber olarak veriyor. Saat 13.00 o sırada. 13.00&#8242;ü biraz geçe de İstanbul Ekspres ikinci baskıyla hemen çıktı. Ve olay patladı.</p>
<p> <strong>Hikmet Bil&#8217;in açıklamaları var. &#8220;Menderes ve Zorlu&#8217;nun Kıbrıs konusunda desteğe ihtiyacı olduğu için bomba işini düşünmüşler. MİT&#8217;in organize ettiği biri bombayı atsın. Bu kişi Oktay Engin. Ufak olaylar çıksın istemişler.&#8221; Bu açıklamayı doğrular mısınız? </strong></p>
<p> Doğru tabii. İşin kantarı kaçtı. Hükümet ses bombasını tertip etmiş ama ellerinden çıkmış olay. Hakim olamamışlar. İş vahşete dönmüş.Kimsenin istemediği bir şey bu.</p>
<p> &#8221;Kıbrıs Türktür Derneği&#8221; bildirisini yazmaz olaydım</p>
<p> <strong>Cumhurbaşkanı Celal Bayar ertesi sabah Beyoğlu&#8217;nu gezerken &#8220;İşin dozunu kaçırdık galiba&#8221; diyor. Bu devlet tarafından planlanmış ama dozu daha küçük olması düşünülen bir hareket, değil mi? </strong></p>
<p> Celal Bayar&#8217;ın bu işte suçu çok büyük. Neyse tabii&#8230; Oktay Engin&#8217;i tanımam. Karşılaşmadık hiç. Benim kanımca asıl elebaşı Mürşit Yolgeçen diye bir delikanlı. Dönemin iktidarına yakın. Sadece 5 üyesi olan bir dernek kurmuş. Lümpen bir talebe derneği. İnsanları ateşlemiş. Bizimle birlikte o da gözaltına alındı. Harbiye&#8217;de 4-5 gün kaldı, hemen kayboldu. Tuzla&#8217;da askere almışlar. Sonra da mahkemede aklandı. Yıllar sonraysa Beykoz&#8217;da sır bir şekilde öldürüldü. Bir de bizim içimizde Hataylı gazeteci bir çocuk vardı. Milli Emniyet Örgütü&#8217;nde olduğu anlaşıldı daha sonra. Kamil Önal. Bu iki kişi araştırılabilir.</p>
<p> <strong>Siz ne napıyordunuz o sırada? </strong></p>
<p> Gazetedeyim. Telefon geldi. &#8220;Kıbrıs Türktür Derneği bir bildiri yayınlayacak, toplanalım&#8221; dediler. Federasyon binasına gittik. Önüne gelen bildiri yayınlıyor. Ahmet Emin Bey Londra&#8217;daydı. Bizimkini de &#8220;Gazetecisin, sen yaz&#8221; dediler. Yazdım.</p>
<p> Ne yazdınız? Ve samimi cevabınızı merak ediyorum, hangi ruh halindeydiniz? İstiyordunuz değil mi halkın hareketlenmesini&#8230;</p>
<p> Yazmaz olaydım. Marks&#8217;ın &#8220;İşçiler için çizdiği zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri yok&#8221; lafından alıntı yapıp, &#8220;Zincirlerinizden başka kaybedecek bir şeyiniz yok, saflarınızı sıklaştırın&#8221; diye bir tabir kullandım. Başka şeyler de yazdım ama hatırlamıyorum şimdi. Ertesi gün halka ulaştı zaten o bildiri.</p>
<p> Bugünkü ulusalcı zihniyetin 50&#8242;lerdeki temsilcisi bizdik</p>
<p> Gazeteci Azize Bergin&#8217;in &#8220;Babıâli&#8217;de Topuk Tıkırtıları&#8221; isimli kitabında, 6 Eylül öğle saatlerinde dernekte sizin ateşli bir konuşma yaptığınız ve &#8220;Arkadaşlar atamızın evi bombalanmış, buna sessiz kalamayız&#8221; dediğinizi ve insanların öfkeli gruplar halinde Taksim&#8217;e gittiğini yazmıştı.</p>
<p> Hayır, iddia edildiği gibi olmadı çok şey. Evler işaretlenmedi, taşradan insanlar getirilmedi. Akşama doğru teyakkuza geçti herkes. Allah da biliyor, çok korktum. Akşam Taksim&#8217;e çıktım. Yaşar Kemal tanığım. Onunla ve Aziz Nesin&#8217;le karşılaştım Galatasaray&#8217;da. Dertleştik, vahşet olduğunu söyledik. Ama gerçekten vahşetti, görülecek şey değildi. Sokaklarda metrelerce kumaşlar savrulmuş, buzdolapları, çamaşır makineleri, radyolar kırılmış, ellerinde sopa, herkes Türkiye&#8217;yi kurtaracak vaziyette.</p>
<p> <strong>Sonra sıkıyönetim ilan edildi ve siz tutuklandınız? Kulanıldığınızı düşünüyor musunuz? </strong></p>
<p> Mağdur olduk. Kullanılmadık ama yapmadığımız bir işten haksız suçlandık. &#8220;Keşke yapsaydım&#8221; dediğim çok olmuştur. Devletin ulusal ilişkilerini tehlikeye atmaktan idamla tutuklandık. Ve kötü muamele gördük. Bu haksızlığa kızdım tabii. Silahı temizleyeyim derken yanınızdaki adamı vurmuşsunuz, silah yanlış patlamış. Hükümet kızgın, suçlu bulacak.</p>
<p> <strong>Tutuklanacağınızı anlamış mıydınız? </strong></p>
<p> Hayır. Annemde kalıyordum, eşim Yalova&#8217;daydı. Sabah 11 gibi, kapıya 1. Şube&#8217;den komiser geldi. Fahrettin Kerim Bey, &#8220;Vali sizinle konuşmak istiyor&#8221; dedi. Kıbrıs konularında. Çıktığımda apartmanın sarıldığını gördüm, konuşmak için çağrılmadığımı anladım. Emniyete gittik. Kıbrıs Türk&#8217;tür Cemiyeti&#8217;nden birileri var, kimse kimseyi tanımıyor ama, İstanbul Ekpres gazetesinin sahibi Mithat Perin Bey var. Geceye doğru MİT ifadelerimizi aldı. Otobüslere bindik. Sabaha karşı 02.30 saat. Herkeste bir korku var. Ben yönetimi ele aldım. Otobüs şoförüne yavaşça sordum &#8220;Nereye gidiyoruz?&#8221; diye. &#8220;Bilmiyorum&#8221; dedi. &#8220;Hürriyet&#8217;in önünden geçerken bir dakika durabilir misin, su dökeceğim dersin&#8221; dedim. Hemen çıkarttım kartımı Erol (Simavi) benim askerlik arkadaşım &#8220;Bizi Harbiye Cezaevi&#8217;ne götürüyorlar&#8221; diye yazdım. Durdu, içerideki görevliye vermiş Erol Bey&#8217;e iletilmek üzere&#8230;</p>
<p> <strong>Gerçekten Harbiye&#8217;ye mi gidiyormuşsunuz peki? </strong></p>
<p> Evet, üç otobüs gitmiştik. Kıbrıs Türktür Cemiyeti, bugünün ulusalcı zihniyetiydik biz. Çok karışık insanlar vardı bizde. İkinci bir grup Marksist insanlardı. Onların hiçbir suçu yok. Nöbetçi tutukluydu onlar. Almışlar yine. Bir de Tophaneli birtakım kahvehaneciler, kumarcılar vardı. Onlarla orada arkadaş olduk. Cevahirler&#8217;in amcası ve babasıyla orada tanıştım. Avukatım gelmeye korkuyordu oraya. Bugünkü Ergenekon gibi. &#8220;Gelirsek partiye de bulaştırmak isteyen olur bu işi, mahkeme başlayana kadar korkuyoruz&#8221; dediler. &#8220;Ama İsmet Paşa&#8217;ya başvurun&#8221; dediler. Biz de telgraf çektik. Meclis bugünkü gibi sağır, kör, dilsiz değil, hemen askeri bir yargıç geldi ifadelerimizi almaya, çok da yumuşaktı. Çünkü öncesi çok sertti. 1 Kasım günü de askeri savcı Fahri Çoker tarafından sorguya çekildim.</p>
<p> 28 Nisan 1960 olaylarını itiraf ediyorum ki ben organize ettim</p>
<p> <strong>Peki, asıl inancınız ne? Doğru planlanmasını ister miydiniz o ayaklanmanın? Yani gerçekten Türkiye&#8217;nin işine yarayacak mıydı? </strong></p>
<p> Yaramazdı. Çünkü aynısını Tayyip Erdoğan&#8217;ın Davos dönüşü hissettim ve çok korktum. Uykum vardı yatmak istiyordum, yatamadım. Ya kalabalık oraya buraya dalarsa diye endişe ettim. 6-7 Eylül tipi olayların bu tür şiddetle başarıya ulaşması mümkün değil.</p>
<p> <strong>Tan gazetesi baskını ve 28 Nisan 1960 üniversite öğrenci ayaklanmaları&#8230; Bu olayların içinde misiniz? </strong></p>
<p> Tan gazetesinde varım ama ne olduğunu bilmiyorum bile. Kalabalıkla gidiyorum. Masumum ama o olaydan bana bir miras kaldı. Talebe birlikleriyle tanıştım ve içime virüs girdi kabul ediyorum. İlhan Selçuk ve Süleyman Demirel de varmış orada. Ali İhsan Göğüş vardı, sınıfça bizden büyük olduğu için daha aktifti. 28 Nisan 1960 olaylarını ise itiraf ediyorum ki organize ettim. Perde arkasındayım o işin. Öğrencilerin gösteri yapmasını istiyorduk biz. Ne yapacaklardı &#8220;Katiller, diktatörler&#8221; diye bağıracaklardı, nümayiş yapacaklardı. Gelip aldılar beni. İhtilal Komitesi Genel Sekreteri olarak sorguladılar.</p>
<p> <strong>O hareketin içinde Ergenekon&#8217;dan gözaltına alınan İstanbul Üniversitesi eski rektörü Kemal Alemdaroğlu vardı değil mi? Ne düşünüyorsunuz Ergenekon hakkında? </strong></p>
<p> Ben korkuyorum. Hiçbir şey yapmadan da gelip alıyorlar çünkü. Çok gecem uykusuz geçti. Sabah beşte sütçü çalıyor kapıyı, polis sanıyorum. Huzursuz oldum. AKP&#8217;nin oyunu da var bu işin içinde. Davos da bile var. &#8220;Benim tavrım moderatöreydi&#8221; diyor hemen. Bir moderatör için o olaylara gerek yoktu.</p>
<p class="akst_link"><a href="http://www.derindusunce.org/?p=3441&amp;akst_action=share-this"  title="E-mail this, post to del.icio.us, etc." id="akst_link_3441" class="akst_share_link" rel="nofollow">Share This</a>
</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/02/09/ataturkun-evine-bombayi-mit-attirdi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>JİTEM’in Kurtlar Vadisi operasyonu</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/02/08/jitem%e2%80%99in-kurtlar-vadisi-operasyonu/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/02/08/jitem%e2%80%99in-kurtlar-vadisi-operasyonu/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 08 Feb 2009 20:53:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Rasim Ozan Kütahyalı</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Beyin Yıkama]]></category>

		<category><![CDATA[Ergenekon]]></category>

		<category><![CDATA[Kurtlar Vadisi]]></category>

		<category><![CDATA[Psikolojik harp]]></category>

		<category><![CDATA[JİTEM’in Kurtlar Vadisi operasyonu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=3430</guid>
		<description><![CDATA[2003-04 döneminde Sarıkız ve Ayışığı operasyon kod adlarıyla iki ciddi darbe girişimi yaşadı Türkiye&#8230; Bunu artık net bir biçimde biliyoruz. Özden Örnek&#8217;in günlüklerinin &#8220;sahih&#8221; olduğu Türk yargısı tarafından karara bağlandı. O günlüklerde de her şey açık&#8230; Türk basın tarihine gurur abidesi olarak geçecek bir gazeteci olan Alper Görmüş sayesinde bu gerçekleri öğrenebildik&#8230;
Bu darbe girişimlerinde de [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090208_derin_dusunce_org_kurtlar-vadisi.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-3432" title="20090208_derin_dusunce_org_kurtlar-vadisi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090208_derin_dusunce_org_kurtlar-vadisi-184x300.jpg" alt="" width="184" height="300" /></a>2003-04 döneminde Sarıkız ve Ayışığı operasyon kod adlarıyla iki ciddi darbe girişimi yaşadı Türkiye&#8230; Bunu artık net bir biçimde biliyoruz. Özden Örnek&#8217;in günlüklerinin &#8220;sahih&#8221; olduğu Türk yargısı tarafından karara bağlandı. O günlüklerde de her şey açık&#8230; Türk basın tarihine gurur abidesi olarak geçecek bir gazeteci olan Alper Görmüş sayesinde bu gerçekleri öğrenebildik&#8230;</p>
<p>Bu darbe girişimlerinde de en hevesli ismin Şener Eruygur olduğunu biliyoruz&#8230; Birçok general darbe girişiminden caydıktan sonra da Eruygur bir darbe ortamının yaratılması için &#8220;elden ne gelirse&#8221; yapmaya ve yaptırmaya devam etti&#8230; Şener Eruygur&#8217;un bir numaralı adamı da Tuğgeneral Levent Ersöz&#8217;dü, bunu da bilmeyen yok&#8230; Ersöz, Eruygur&#8217;un Jandarma&#8217;nın başında olduğu dönem<span id="more-3430"></span> Jandarma İstihbarat Daire Başkanlığı&#8217;nı yürüttü&#8230; Ersöz&#8217;ün sağ kolu olarak operasyonel istihbarat hizmetinin başında da Albay Hasan Atilla Uğur vardı&#8230; Jandarma İstihbarat Teknik Takip Daire Başkanı olarak görev yapıyordu o dönem&#8230; Ergenekon denilen derin yapılanmanın bir kaos ve darbe ortamının yaratılması için hayata geçirdiği birçok operasyon ve provokasyonun izi sürüldüğünde karşımıza hep bu üçlü çıkıyor&#8230; Eruygur-Ersöz-Uğur üçlüsü&#8230; Şu an bu üç asker de Ergenekon soruşturması bağlamında tutuklu olarak hapiste&#8230;</p>
<p>2000&#8242;lerin de öncesine gidildiğinde Ersöz ve Uğur&#8217;un JİTEM&#8217;in kilit adamlarından olduğu gerçeğiyle karşılaşıyorsunuz&#8230; Özellikle Kürt coğrafyasında Levent Ersöz&#8217;ün ve Atilla Uğur&#8217;un ismini bilmeyen yok! Bu iki ismi duyar duymaz o coğrafyanın Kürtleri tir tir titriyor! Bu isimlerin görev yaptığı yerlerin halkı ile konuşan herkes bunu çok iyi bilir. O bölgede icraatlarıyla bir devlet terörü ortamı yaratmış isimler bunlar&#8230; O dönemde faili meçhul biçimde katledilenlerin, ortadan kaybolanların, işkence görenlerin haddi hesabı yok&#8230;</p>
<p>Dahası bu zihniyet sadece &#8220;iç düşman&#8221; olarak bellediği Kürt halkına zulmetmekle de kalmıyor&#8230; JİTEM bünyesinde illegal biçimde kurulmuş katliam timlerine ısrarla karşı çıkan Albay Rıdvan Özden de o dönem öldürülüyor&#8230; Ordumuz adına ne kadar üzücü bir durumdur ki, bu vatanı korumak için, bu devlet adına görev yapan bir Türk subayının bizzat devlet tarafından katledildiğine inanıyor rahmetli Albay&#8217;ın eşi Tomris Özden&#8230; Yakın zamanda ortaya çıkan bir tanık da Tomris Özden&#8217;in bu inancını doğruluyor&#8230; &#8220;Fatih&#8221; kod adlı bir itirafçı, Albay Özden&#8217;in bizzat Atilla Uğur tarafından kurulan JİTEM ekibi vasıtasıyla katledildiğini söylüyor. Kendinin de bu ekipte olduğunu itiraf ediyor&#8230;</p>
<p>2000&#8242;lerdeki darbe girişimleri sürecinde de Eruygur&#8217;un kontrolündeki Ersöz-Uğur takımı mahkeme emri olmaksızın bazı numaraların dinlenmesi yönünde kimi askerî görevlilere talimat veriyor. <em>&#8220;Merkezden istihbarat yapıyoruz, ama mahkeme kararı çıkartmakta zorluğumuz var. Yığılmalar oluyor. İşimiz gecikiyor. Bu nedenle her alaya dağıtım yaptık numaraları. Onlardan istiyoruz&#8221;</em> bahanesiyle bu işlem yürütülüyor. Bu kanunsuz dinlemelerin dökümü düzenli olarak önce Atilla Uğur&#8217;a oradan Levent Ersöz ve Şener Eruygur&#8217;a gidiyor&#8230; O dönem bu numaraların kime ait olduğu konusunda kuşkulara kapılan Erdal Sarızeybek, işin arkasını araştırınca kimi numaraların &#8220;kozmik gizliliğe&#8221; sahip olduğunu anlıyor. Kozmik gizlilik yani devletin en üst makamındaki isimler dinlenmek isteniyor&#8230;</p>
<p>İşte bu Atilla Uğur tam bu Sarıkız-Ayışığı benzeri darbe operasyonlarının yürütüldüğü dönemde sürekli olarak <em>Kurtlar Vadisi</em> dizisinin yapım ekibiyle irtibat halinde&#8230; Bu askerî darbe girişiminin başarılı olması için toplumsal zemini hazırlamakla görevli olan Uğur, resmî MİT raporuna göre bu dizide kullanılacak argümanları Osman Sınav, Soner Yalçın ve Raci Şaşmaz üçlüsüne aktarıyor&#8230; Bir tarafta Eruygur-Ersöz-Uğur darbeci üçlüsü, öbür tarafta Yalçın-Sınav-Şaşmaz üçlüsü&#8230;</p>
<p>2003-2005 arası bu dizi JİTEM&#8217;den aldığı talimatlarla her ama her bölüm toplum içine nifak soktu. Kin ve düşmanlığı kışkırttı, insanları provoke etti&#8230; Hrant&#8217;ın ve daha birçok insanın katledilmesini mümkün kılacak bir ortam bu sayede yaratıldı&#8230; Osman Sınav, Soner Yalçın ve Raci Şaşmaz o döneme dair sorgulanmalıdır&#8230; Kirli ilişkiler ağı ortadadır&#8230; Dizinin hemen her bölümüne sinmiş ırkçılık ve cinayet kışkırtıcılığı ortadadır&#8230; Ergenekon&#8217;un AKP&#8217;yi bir darbeyle iktidardan indirme projesinin en başarılı ve hâlâ da etkileri süren ayağı <em>Kurtlar Vadisi</em> ayağıdır&#8230; Yalçın-Sınav-Şaşmaz üçlüsü bir darbe ortamının yaratılmasına fiilen destek olmuşlardır&#8230; Sınav ve Şaşmaz&#8217;ın şu an AKP-yandaşı gözükmesi, AKP hükümetinin kaynaklarından nasiplenmeye kalkması büyük bir tezgâhtır&#8230; Başbakan Erdoğan ve tüm AKP&#8217;liler bu ülkede bir darbe yapmak isteyen güçlere önce yardakçılık yapıp, şimdi de AKP-yandaşı olarak gözüken Şaşmaz ve Sınav gibilerin bu ikiyüzlülüğünü iyi görmek zorundadır&#8230; Bu isimler tarafı belli olan ulusalcılardan çok daha büyük tehdittir&#8230;</p>
<p class="akst_link"><a href="http://www.derindusunce.org/?p=3430&amp;akst_action=share-this"  title="E-mail this, post to del.icio.us, etc." id="akst_link_3430" class="akst_share_link" rel="nofollow">Share This</a>
</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/02/08/jitem%e2%80%99in-kurtlar-vadisi-operasyonu/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Kemalizme göre Türk Kadını ve Cumhuriyet Gazetesi</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/02/08/kemalizme-gore-turk-kadini-ve-cumhuriyet/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/02/08/kemalizme-gore-turk-kadini-ve-cumhuriyet/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 07 Feb 2009 23:15:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Hasan Demiroğlu</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Basın Özgürlüğü]]></category>

		<category><![CDATA[CHP]]></category>

		<category><![CDATA[Kadın]]></category>

		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Laiklik]]></category>

		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>

		<category><![CDATA[Psikolojik harp]]></category>

		<category><![CDATA[Türk Basını]]></category>

		<category><![CDATA[Türk Solu]]></category>

		<category><![CDATA[Türk faşizmi]]></category>

		<category><![CDATA[Özgürlükler]]></category>

		<category><![CDATA[feministler]]></category>

		<category><![CDATA[kadin haklari]]></category>

		<category><![CDATA[kadinlara özgürlük]]></category>

		<category><![CDATA[turkiye'de feminizm]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=3416</guid>
		<description><![CDATA[ Sunuş: Okullarda ezberletilen bir &#8220;çağdaş Türk Kadını&#8221; masalı vardır.  Bu masala göre &#8220;vatan kurtarıldıktan sonra kadınlarımız da kara çarşaftan kurtarılmıştır, seçme, seçilme hakkıyla beraber bir sürü özgürlük kazanmıştır, tango filan öğrenmiştir, Türk Kadını Ata&#8217;sına minnettardır&#8230;&#8221;. 
 Bugün çarşaflı kadınlara rozet takarak takiyye yapan CHP&#8217;nin kadına bakışı gerçekte bu şemadan hep uzak oldu. Tıpkı solcu(!) gazete Cumhuriyet&#8217;in [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090208_derin_dusunce_org_kemalist_kadin.gif"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090119_derin_dusunce_org_kemalist_kadin.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-3423" title="20090119_derin_dusunce_org_kemalist_kadin" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090119_derin_dusunce_org_kemalist_kadin.jpg" alt="" width="224" height="271" /></a> <strong><em>Sunuş:</em></strong><em> Okullarda ezberletilen bir &#8220;çağdaş Türk Kadını&#8221; masalı vardır.  Bu masala göre &#8220;vatan kurtarıldıktan sonra kadınlarımız da kara çarşaftan kurtarılmıştır, seçme, seçilme hakkıyla beraber bir sürü özgürlük kazanmıştır, tango filan öğrenmiştir, Türk Kadını Ata&#8217;sına minnettardır&#8230;&#8221;. </em></p>
<p><em> </em><em>Bugün çarşaflı kadınlara rozet takarak takiyye yapan CHP&#8217;nin kadına bakışı gerçekte bu şemadan hep uzak oldu. Tıpkı solcu(!) gazete Cumhuriyet&#8217;in kadın hakları konusunda aldığı engelleyici tavır gibi. Ama ülkemizde yanlışlar sürekli tekrar edilerek doğruymuş gibi gösterilebiliyor.</em></p>
<p><em> Bu beyin yıkamanın antidotunu hazırlayan Hasan Demiroğlu&#8217;na içten bir teşekkür sunuyoruz. Hasan&#8217;ın bu detaylı çalışmasını okurken </em>şaşıracaksınız. Mussolini&#8217;yi, faşizm&#8217;i öven, <em>&#8220;yüzüne herkes tükürebilsin&#8221; diye Nazım Hikmet&#8217;in resmini basan Cumhuriyet Gazetesi&#8217;ne bakışınızda bazı değişıkler olabilir&#8230;  </em><a href="http://www.derindusunce.org/author/mehmetbahadir/" target="_blank">Mehmet Bahadır</a>&#8216;ın Lozan hakkında yazdığı &#8220;<a title="Permanent Link to Geldikleri gibi gitmediler I: Lozan'ı anlamak" href="http://www.derindusunce.org/2009/01/07/geldikleri-gibi-gitmediler-i-lozani-anlamak/">Geldikleri gibi gitmediler</a>&#8221; makalesini bitirirken dediği gibi «Tarih  şaşırmaktır ».</p>
<p> <em>MY</em></p>
<h2> Türkiye&#8217;nin aydınlık insanları! Size Cumhuriyet hiç yakışmaz!</h2>
<p> Aydın insanların diktatörlüğü! İnsanları dikta yönetiminin meşru olduğuna ikna etmenin en etkili yolu bu olsa gerek. Toplumun kendisinden ve çevresindekilerden geri kalanını cahil ve yönetilmeye muhtaç ilan edip kafası karışmış yığınla insana hiçbir kanıt sunmadan iktidarı hak ettiğini ispat etmek. Kârlı iş!</p>
<p> Öylesine kârlı ki; tarihin derinliklerinden çıkagelen belgelerde yatan karanlık yüzünüz ortaya çıkarıldığında bile bunun gerici bir eylem olduğunu, oysa kendilerinin ne kadar aydınlık, ne kadar halk sevdalısı olduğunu söyleyebilirler. Her zaman da inanan bulunacaktır. Kendini &#8220;aydın olarak&#8221; lanse eden bu grubun bir mensubu olmanın getirdiği ayrıcalığı kazanmayı herkes ister.<span id="more-3416"></span></p>
<p> Yalnız artık zaman değişiyor. Dilenildiği kadar inat edilebilir; tarih hep olduğu yerde olacaktır. Her zaman ortaya çıkmayı bekleyecektir.</p>
<p> Bakalım aydın olmayı hiç kimseye kaptırmayan efendilerimizin tarihin arka odalarındaki kirli çamaşırları nelermiş.</p>
<p> <strong>Cumhuriyet gazetesi ve feminizm</strong></p>
<p> Cumhuriyetin ilk dönemleri pek çok siyasi çatışma gibi bir siyasi çatışmayı daha barındırıyordu: devlet ve feminizm çatışması!</p>
<p> Cumhuriyetin kurucu kuşağı kadın haklarını kendi çizdiği sınırlar içerisinde tutmak istiyordu. Bu bakımdan seçme-seçilme, iktisadi haklar gibi pek çok konuda istekleri olan feminist gruplarla bir çatışma içerisindeydi. Kadın haklarını gereksiz görüyor ve aşağılıyordu.</p>
<p> Bugün kadın hakları denildiğinde akla hangi gazete gelir?</p>
<p> Genellikle Cumhuriyet gazetesi. Özellikle türban serbestisinin gündemde olduğu günlerde Kemalist rejimin selameti ile de ilişkilendirilerek öne sunulan kadın hakları söylemi vardı. Bu söyleme göre bir kadının ailesi tarafından başının örtülmesi kadın haklarına aykırıydı. Binlerce şehidin kanıyla sulanmış bu topraklarda böyle şey nasıl olurdu monşer?</p>
<p> Olamazdı. Nitekim de olmadı. Rekor katılımla onaylanan türban serbestisi Anayasa Mahkemesi&#8217;nden döndü. Türkiye çok ciddi bir siyasi kriz yaşadı. AKP&#8217;nin türban serbestisi konusunda aldığı tavır sonradan kapatılma davasında delil olarak kullanıldı.</p>
<p> Kriz bitti: taraflar sahalarına döndü. Binlerce başı örtülü kız okul kapısının önüne kurulan kabinde örtülerini çıkararak eğitim almaya devam etti.</p>
<p> Cumhuriyet gazetesi tüm bunlar olurken en çok <strong>&#8220;kadın hakları&#8221;</strong> kavramını kullandı. <strong>&#8220;Gerici iktidar kadınlarımızı evlerine kapatmak istiyor&#8221;</strong>, <strong>&#8220;Kemalist devrimin kadınlarımıza verdiği hakları geri almak&#8221;</strong> istiyordu..</p>
<p> Peki gerçekten öyle miydi? Cumhuriyet kadınlarına haklarını Devlet mi vermişti?</p>
<p> Hayır!</p>
<p> Aksine devlet ve onun sesi Cumhuriyet gazetesi kadın haklarına büsbütün karşıydı!</p>
<p> <strong>Kadının fendi cumhuriyeti yendi</strong></p>
<p><strong> </strong>Nezihe Muhiddin rejimin statükocu tavrı nedeniyle önemsemediği ve geri plana ittiği kadın haklarını savunmak için 16 Haziran 1923&#8242;te Kadınlar Halk Fırkası&#8217;nı kurar.</p>
<p> Ancak TBMM o yıllarda kadınlara parti kurma hakkı vermediğinden ve <strong>&#8220;kadın-erkek ayrımı yaptığı&#8221;</strong> gibi basit bir gerekçe yüzünden partiyi kapatır. Kadınlar Halk Fırkası, sonradan Türk Kadınlar Birliği&#8217;ne dönüşür ve kadınların seçme ve seçilme hakkı elde etmesi için çaba verir.</p>
<p> Bu mücadele 1935&#8242;te başarıya ulaşır.</p>
<p> Ama bu dönemde TKB yine kapatılır.</p>
<p> Bugünün &#8220;çağdaş türk kadını&#8217;nın sesi&#8221; Cumhuriyet gazetesi&#8217;nin başyazarı olan Yunus Nadi tüm bu gelişmeler hakkında ne der biliyor musunuz?</p>
<p> <strong>&#8221;Havva&#8217;nın kızları, Meclis&#8217;e girip yılın manto modasını tartışacak&#8221;</strong>(1)</p>
<p><strong> </strong>Kadınlar Halk Fırkası kapatılınca yerine Türk Kadınlar Birliği kurulmuştu. O da kapatılınca Cumhuriyet Gazetesi&#8217;nde şu başlık atıldı:</p>
<p> <strong>&#8220;Türk Kadınlar Birliği kapatıldı, fesat çıkaran hatun kişilere haddi bildirildi.&#8221;</strong></p>
<p> Bu noktadan sonra durup düşünmek lazım: &#8221; Türk kadınına bütün haklarını cumhuriyet ve Atatürk verdi. &#8221; cümlesi ne kadar doğrudur?</p>
<p> Rejimin yarı-resmi yayın organı Cumhuriyet gazetesi&#8217;nin tavrı ortada. Devletin tavrı ortada. Kadın haklarının verilmesinin ne kadar geciktiği de ortada.</p>
<p> Kadınsız İnkılap isimli kitabın yazarı Yaprak Zihinoğlu o günleri anlatırken şöyle diyor:</p>
<p style="padding-left: 30px;"> <em>&#8220;Ben yüksek lisans tezi çalışmam sırasında şu sorudan yola çıktım. Türkiye&#8217;de Kemalist kadın derneklerinin &#8220;devlet feminizmi&#8221; diyebileceğim programları hangi ihtiyaçtan doğmuştu, neye tekabül ediyordu? Çoğunun iddia ettiği gibi, kadınlar hakları için mücadele etmemiş ve Mustafa Kemal tarafından mı hakları &#8220;verilmiş&#8221;ti? Cumhuriyetin kuruluş yıllarında faal olan en eski dernek Kadın Birliği idi ve araştırdıkça daha doğrusu kazı yapmaya başladıkça altında çok önemli bir mücadelenin ve kadın kişiliklerin yattığını gördüm.&#8221;</em></p>
<p> Kadın hakları kavramı açıkça kadınların kendi çabaları sonucunda kazanılmış bir haktı. Devlet ya da devrim tarafından verilmiş bir hak değildi.</p>
<p> Kadınların sadece Cumhuriyet döneminde örgütlenme hakkına sahip olduğunu düşünenler yanılır.</p>
<p> Kadınlar Halk Fırkası&#8217;nı kuran Nezihe Muhiddin 1913&#8242;te kurulan Osmanlı Türk Hanımları Esirgeme Derneği&#8217;nin de başkanıydı. Hayret, yobaz Osmanlı (!) döneminde böyle bir şey nasıl olabilir değil mi monşer?</p>
<p> Üstelik tek dernek de bu değildi: 2 Haziran 1919 yılında çok daha ilginç bir dernek kurulmuştu Osmanlı&#8217;da: Kürt Kadınları Teali Cemiyeti!</p>
<p> Bugünün yılmaz kadın hakları savunucularının &#8220;türk kadını her şeyini Atatürk&#8217;e borçlu&#8221; söylemi tarihten bugüne bakıldığında ne kadar anlamsızmış öyle değil mi?</p>
<p> <strong>Serbest Fırka nasıl kapatıldı?</strong></p>
<p> Kemalizmin demir yumruklarından tek nasiplenen &#8220;Havva&#8217;nın kızları&#8221; değildi. Paris büyükelçisi Ali Fethi Bey&#8217;in Atatürk&#8217;ün emriyle kurduğu Serbest Fırka da içinde Cumhuriyet gazetesi tezgahının bulunduğu bir oyunla kapatıldı.</p>
<p> 1929 büyük ekonomik buhranı Türkiye&#8217;yi çok sert vurmuştu. İsmet Paşa&#8217;nın bütün ekonomik icraatları çuvallamış, siyasal sıkıntılarında buna eklenmesiyle birlikte yeni bir parti ihtiyacı doğmuştu.</p>
<p> Mustafa Kemal, o sıralarda Paris&#8217;te büyükelçi olan Ali Fethi bey&#8217;i Türkiye&#8217;ye çağırdı. Ona şöyle dedi:</p>
<p style="padding-left: 30px;"> &#8221;<em>Ben Cumhuriyet&#8217;i şahsi menfaatim için yapmadım. Hepimiz faniyiz. Ben öldükten sonra, arkamda kalacak müessese bir istibdat müessesesidir. Ben ise millete miras olarak bir istibdat müessesesi bırakmak ve tarihe o surette geçmek istemiyorum.&#8221;</em></p>
<p> Ali Fethi Bey 10 Ağustos 1930 tarihinde Serbest Cumhuriyet Fırkası&#8217;nı kurar. Programında cumhuriyetçilik, laiklik ve milliyetçilik ilkelerine bağlılığı savunurken aynı zamanda yabancı sermayeyi, serbest teşebbüsü savunurlar. Parti, açıkça liberalizmi savunmaktadır.</p>
<p> Ali Fethi Okyar, parti kurulduktan sonra gazetelere gönderdiği mektupta şunları yazar:</p>
<p style="padding-left: 30px;"> <em> &#8221;&#8230;Cumhuriyet Halk Fırkası&#8217;nın malî, iktisadî, dahilî, haricî siyasetlerinin birçok noktalarına aykırı bulunan ayrı bir fırka ile siyasî mücadele sahnesine atılmak arzusundayım. Zât-ı Devletleri Reisicumhur olduktan maada şimdiye kadar mensup bulunduğum Cumhuriyet Halk Fırkası&#8217;nın da umumî reisi olmaları dolayısıyla işbu arzumun nazar-ı devletlerinde ne yolda kabul buyurulacağını bilmek lüzumunu hissediyorum.&#8221;</em></p>
<p> Böylece Cumhurbaşkanı&#8217;nın onayı alınmış olur.</p>
<p> Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ise ona yine gazetelerde yayımlanan mektubunda şöyle cevap verir:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em> &#8221;&#8230;Reisicumhur bulunduğum müddetçe reisicumhurluğun üzerime verdiği yüksek ve kanunî vazifeleri, hükümette olan ve olmayan fırkalara karşı âdil şekilde ve tarafsız yapacağıma ve laik cumhuriyet esası dahilinde fırkanızın her nev&#8217;i siyasî faaliyet ve cereyanlarının bir engele uğramayacağına inanabilirsiniz.&#8221;</em></p>
<p> Tabii ki bu normal bir mektuplaşma değildir. Fethi Okyar&#8217;dan parti kurmasını isteyen Atatürk&#8217;ün kendisidir. Bu sadece kamuoyu nezdinde oynanan küçük bir oyundur.</p>
<p> Serbest Fırka büyük bir ilgiyle karşılanır. Kuruluşundan üç hafta sonra İzmir&#8217;de görkemli bir miting yaparlar. Bu mitinge Mahmud Esad Bozkurt engel olmak ister. Gazi Paşa duruma el koyar ve Fethi Bey&#8217;e şöyle bir telgraf çeker:</p>
<p style="padding-left: 30px;"> <em>&#8220;Anlıyorum ki sana nutkunu söyletmek istemiyorlar. Fakat sen mutlaka nutku söyleyeceksin ve tesadüf edeceğin herhangi bir engeli bana bildireceksin. Asayişin temini için Başvekil, Dahiliye Vekili ve İzmir Valisi lazım olan tedbirleri almakla mükelleftirler. Gazi.&#8221; </em></p>
<p><em> </em>Bu telgraf sayesinde Fethi Okyar 50 binin üzerinde insanın katıldığı İzmir mitingini bitirir. Dönemin gazetelerinden biri o günü şöyle anlatır:</p>
<p style="padding-left: 30px;">&#8220;<em>Sandalla gelip vapura atlayanlar Fethi Bey&#8217;e sarılıyorlardı. Birçokları ağlıyor&#8230; Rıhtımda, üzerine vuku bulan ilk tehacümle Fethi Bey&#8217;in ceketi yırtıldı. Bu esnada denize düşenler, ezilenler ve çiğnenenler oldu. Davullar, zurnalar çalıyordu&#8230;</em>&#8220;</p>
<p>SCF halk tarafından kısa sürede benimsenmeye başlamıştır. Üye sayısı ilk haftada 10 bin, ikinci haftanın sonunda ise 13 bini bulur.</p>
<p>Ancak ömrü sadece 99 gün sürer. Parti kendini feshetmek zorunda bırakılır.</p>
<p>Neden açıktır: partinin laikliğe aykırı fiillerin odağı olması! Yüz yıldır bitmeyen tehlike!</p>
<p>SCF&#8217;nin kapatılmasına Çankaya Köşkü&#8217;nde karar verilir. Bu kararın verildiği sofrada Yunus Nadi de vardır. Plana göre Yunus Nadi, ülkedeki gerilimi ve SCF&#8217;de örgütlenen gericilerin rejim için tehlikelerini gösteren bir yazı yazacak ve Reis-i Cumhur&#8217;u göreve çağıracaktı. O da sonradan bu tehlikeyi gördüğünü söyleyen başka bir yazı yazacaktı.</p>
<p>Plan uygulama sokuldu. Yunus Nadi 9 Eylül 1930 tarihinde Atatürk&#8217;ü göreve çağıran bir mektup kaleme aldı.</p>
<p>Atatürk ona bir gün sonra 10 Eylül&#8217;de Cumhuriyet Gazetesi üzerinden cevap verdi. Şunları söyledi:</p>
<p style="padding-left: 30px;">&#8220;<em>&#8230;Hakikati Fethi Beyefendi&#8217;ye yazdığım mektupta açıkça ifade ettiğimi zannediyorum. Kendilerince hakiki vaziyetin tamamen bilinmekte olduğuna şüphe yoktur. Ancak umumiyetle yanlış zan ve düşünceler ve görüşler olduğu anlaşılıyor.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Hakikat-i hali bir daha ifade ve tasrih edeyim. Ben Cumhuriyet Halk Fırkası&#8217;nın Umumî Reisiyim. Cumhuriyet Halk Fırkası Anadolu&#8217;ya ilk ayak bastığım andan itibaren teşekkül edip benimle çalışan <a title="Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Anadolu_ve_Rumeli_M%C3%BCdafaa-i_Hukuk_Cemiyeti">Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti</a>&#8216;nden doğmuştur. Bu teşekküle tarihen bağlıyım. Bu bağı çözmem için hiçbir sebep ve lüzum yoktur ve olamaz.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8230;İşaret olunan hadiseler (&#8230;) ve hükümet ricaline ve otoritesine karşı bazı anlayışsız kuvvetler tarafından yapılan çirkin tecavüzlerden çok müteessir olduğumu tahmin etmek güç değildir.(&#8230;) Bu gibi saldırıcılar ve teşvikçiler Cumhuriyet kanunlarının takiplerinden tabiî kurtulamazlar.</em>&#8220;</p>
<p> Bu açıkça <strong>&#8220;kapat, git&#8221;</strong> demekti. Nitekim Fethi Bey de 16 Kasım günü Dahiliye Vekaleti&#8217;ne verilmek üzere şu fesih beyannamesini yazar:</p>
<p style="padding-left: 30px;">&#8220;<em>Tebellür eden son vaziyete göre, Fırkamız, Büyük Gazi Hazretlerine karşı, siyasî sahnede mücadele edecek bir mevkie getirilmiştir. Fırkamız doğrudan doğruya Gazi Hazretlerinin teşvik ve tasvipleriyle vücuda gelmiş ve Büyük Reisimizin her iki fırkaya karşı müsavi muavenet ve muamelesine mazhar olacağı teminatı almış idi. Esasen başka türlü siyasi bir teşekküle vücut vermek mesuliyetini almağı hiçbir zaman hatırımıza getirmedik. Halbuki emri vaki şeklinde tahakkuk eden son vaziyet karşısında bizce başarılması muhal olan bu teşebbüse devam etmek beyhude olacağından Fırkamızın feshine ve keyfiyetin bilumum teşkilata ve Dahiliye Vekaletine bildirilmesine karar verilmiştir.&#8221;</em></p>
<p>İşte Türkiye&#8217;nin ikinci demokrasi girişimi de böylece sonlandırılmıştı. Burada garip olan; bir basın kurumu olan Cumhuriyet gazetesinin aldığı tavırdı. Gazete böylelikle <span style="text-decoration: underline;"><strong>rejimin adı konulmamış resmi gazetesi olduğunu</strong></span> ortaya koyuyordu.</p>
<p>Üstelik, faşizmi savunduklarını da gizlemiyorlardı.</p>
<p><strong>Yunus Nadi&#8217;den faşizme ve Mussoloni&#8217;ye övgüler:</strong></p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em>&#8216;Faşizmin Türkiye&#8217;de girdiği kanallarından biri basındır. Alman faşizmi bu alanda da ajanlar elde etmeye başladı. Örneğin Cumhuriyet Gazetesi ve yazı kurulu Alman faşizminin etkisi altındadır. Orada çalışanların birçoğu Alman faşizmi tarafından satın alınmıştır. Faşizmin bu ajanları Hitler&#8217;in havasından çalıyorlar ve onun saldırı planlarını göklere çıkarıyorlar.&#8217;</em></p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em> </em><em>&#8216;Alman Başvekili Türk milletinin menakıpla dolu olan kurtuluş mücadelesini senelerden beri takip etmektedir. Müsarüniley (adı geçen) Gazi Mustafa Kemal Hazretleri&#8217;nin deha ve azminin nasyonal sosyalist fırkası muhalefet mevkiinde bulunduğu sıradaki mesai ve harekatına rehberlik ettiğini söylemişlerdir.&#8217; </em></p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em> </em><em>&#8216;M. Musolini Türk dostluğunda bir daha çok açık ve çok samimi olmuştur. Biz de aynı vuzuh ve samimiyetle tekrar ediyoruz ki, Türk milleti dahi, M. Musolini&#8217;nin münevver ve azimler idaresindeki şerefli İtalya&#8217;nın açık, vefakar dostudur.&#8217; </em></p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em>&#8216;Başlıbaşına Bir Tarih&#8217; başlıklı yazısında ise Yunus Nadi daha da ileri giderek İtalya&#8217;daki faşizmin Türkiye&#8217;ye yönelik iltifatlarından güç bulduğunu yazar. &#8216;Kemalist Türkiye&#8217;den Faşist İtalya&#8217;ya selam: (&#8230;) Türkiye&#8217;de biz umumi harp neticesinde tasfiye olunan Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun enkazından yepyeni ve tamamen asri, inkılapçı ve milliyetçi bir Türk milleti çıkarırken, İtalya&#8217;da İtalyan milletini asrın en mütekamil bir cemiyeti haline yükselten faşizmin gittikçe artan takdirlerine ve muhabetlerine mazhar olmaktan kuvvet buluyorduk&#8217; </em></p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em> </em><em>&#8216;Yeni İtalya&#8217;nın, faşist İtalya&#8217;nın ne olduğunu anlamak içinse onu yapmakla beraber bugün bütün bir salahiyetle kendi sahasında hulasa etmekte bulunan M. Musolini&#8217;yi görmek kafidir. Duçe, İtalyan milletinin aynı zamanda ileriye atılmış yüksek bir fikri de tecelli ettiren bir ifadesidir. Faşizm M. Musolini&#8217;nin şahsında tıpkı ok gibi fırlayan bir fikrin bükülmez bir kol ile tatbikat sahasına geçirilmiş şeklidir. Bundan yepyeni bir cemiyet doğmakta bulunuyor. Hatta biz tahakkuk etmiş neticelere bakarak bu cemiyete şimdiden doğmuş nazarı ile bakmakta hata yoktur bile diyebiliriz.&#8217;</em></p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em> </em><em>Yunus Nadi&#8217;nin faşist kişiliği daha Cumhuriyet kurulmadan önce fikri yapısı şekillenmişti. Cumhuriyet Gazetesi&#8217;nden önce yine sahibi olduğu Yeni Gün Gazetesi&#8217;nde, 22 Nisan 1923 tarihli sayısında Feridun Fikri imzasıyla da faşizme övgüler dizmişti. &#8216;&#8230;Bütün Avrupa faşizmin cihana getirdiği emniyet ve neşe ile ona doğru atılırken, faşizmin bu suretle, sanki pek tehlikeli bir şeymiş gibi görülmesi beni derin derin düşüncelere sevk etti. Faşizm korkulacak bir şey addolunmaz. Bilakis bizim gibi inkılap yapmış ve onu yaşatmaya azmetmiş milletler için faşizmden çıkartılacak düstürlar vardır.&#8217; (2)</em></p>
<p><strong>Cumhuriyet okuru Komünistler buna ne diyecek?</strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p>Sol eliyle faşist yazılar yazmak insanı solcu yapmıyor. Yukarıda gördüğünüz nüshada, Cumhuriyet gazetesi açıkça okurlarını Nazım Hikmet&#8217;in yüzüne tükürmeye çağırıyor.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090206_derin_dusunce_org_nazim_hikmet.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3418" title="20090206_derin_dusunce_org_nazim_hikmet" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090206_derin_dusunce_org_nazim_hikmet.jpg" alt="" width="500" height="219" /></a></p>
<p>Nüshada şunlar yazıyor:</p>
<p><em>..Eşref&#8217;in Abdülhamide verdiği tavsiye aklımıza geliyor. Bu tavsiye resmini teksir etip dağıttır ki millet doya doya yüzüne tükürsün mealindedir. Bizde yukarıdaki Nazım resmini bu gaye ile basmış bulunuyoruz.(3)</em></p>
<p>Şimdi cevap verin bakalım Türkiye&#8217;nin aydınlık insanları, Cumhuriyet size gerçekten de yakışır mı?</p>
<p><strong><span style="font-size: x-small; font-family: Verdana;">Kaynakça:</span>   </strong></p>
<ol type="1">
<li><span style="font-size: x-small; font-family: Verdana;">Kara Kızıl Notlar Dergisi/ Püşper Neves – 3 Dalga ile Feminizm Tarihi</span></li>
<li><span style="font-size: x-small; font-family: Verdana;">Mustafa Yelkenli (Barış ve Demokrasi Partisi Ankara İl Başkanı) / <a href="http://www.gunlukgazetesi.com/haber.asp?haberid=66858" target="_blank">Yunus Nadi ve Cumhuriyet Gazetesi</a></span><a href="http://www.gunlukgazetesi.com/haber.asp?haberid=66858" target="_blank"> </a></li>
<li><span style="font-size: x-small; font-family: Verdana;">Radikal Gazetesi</span></li>
</ol>
<p class="akst_link"><a href="http://www.derindusunce.org/?p=3416&amp;akst_action=share-this"  title="E-mail this, post to del.icio.us, etc." id="akst_link_3416" class="akst_share_link" rel="nofollow">Share This</a>
</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/02/08/kemalizme-gore-turk-kadini-ve-cumhuriyet/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Medyasenfoni</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/02/07/medyasenfoni/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/02/07/medyasenfoni/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 07 Feb 2009 09:39:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Alıntı Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kadın]]></category>

		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>

		<category><![CDATA[medya]]></category>

		<category><![CDATA[fatma barbarosoglu]]></category>

		<category><![CDATA[medyasenfoni]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=3412</guid>
		<description><![CDATA[[Yazan: Asım Öz - Umran dergisinin Kasım 2008 sayısında yayınlandı.]
 BİR ROMAN KİŞİSİ OLARAK NAZİRE    
  Edebiyat kuramlarından hareketle bir romanı kendi yapısına uygun eleştirel yöntemle (ve edebiyat bilgileriyle) incelemek mümkündür. Öte yandan bu kuramlardan herhangi birine takılıp kalmamak da gerekir. Çünkü sanat ve edebiyatın tek bir açıklama tarzına sığmayacak kadar zengin ve karmaşık bir yönü vardır. Bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090206_derin_dusunce_org_medyasenfoni_fatma_barbarosoglu.jpg"></a><a href="http://kitapadresi.com/magaza/prddet.php?pid=96555?pid=70183&amp;spid=1010369" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-3414" title="20090206_derin_dusunce_org_medyasenfoni_fatma_barbarosoglu" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090206_derin_dusunce_org_medyasenfoni_fatma_barbarosoglu-188x300.jpg" alt="" width="188" height="300" /></a>[Yazan: Asım Öz - Umran dergisinin Kasım 2008 sayısında yayınlandı.]<br />
 <strong>BİR ROMAN KİŞİSİ OLARAK NAZİRE    </strong></p>
<p>  Edebiyat kuramlarından hareketle bir romanı kendi yapısına uygun eleştirel yöntemle (ve edebiyat bilgileriyle) incelemek mümkündür. Öte yandan bu kuramlardan herhangi birine takılıp kalmamak da gerekir. Çünkü sanat ve edebiyatın tek bir açıklama tarzına sığmayacak kadar zengin ve karmaşık bir yönü vardır. Bu yüzden romana yaklaşım yöntemini bilinçli olarak biraz eklektik tutmak kaçınılmazdır. Her esere aynı (tek) yöntemle yaklaşmaktansa, her eserin ortaya attığı sorulara en iyi uyan yöntemlerle yaklaşmak tercih edilmelidir. Bir yanda, çok &#8221;deklare&#8221; olmayan bir biçimde içinde yaşanan zamanın ruhundan hareket etmek var; öte yandan I.A. Richards sonrası gelişen esere yakından bakma disiplini var. Gene Wayne Booth sonrası roman eleştirisinin vazgeçilmez avadanlığı haline gelen &#8221;anlatıcı&#8221;nın yerini, biçimini vb. tespit etmek var.                                          </p>
<p><strong>Medya eleştirisi </strong></p>
<p>İnsan ömrü kısa da olsa yaşanan bir yığın süreç var ve her süreçten bir sürü hikâye çıkıyor. Ağırlıklı olarak öykü ve deneme yazılarıyla tanıdığımız <a href="http://kitapadresi.com/magaza/prddet.php?pid=96555?pid=70183&amp;spid=1010369" target="_blank">Fatma K. Barbarasoğlu </a>tanık olduğu, maruz kaldığı, düşündüğü, kurduğu, hayal ettiği bir sürü şeyi <span id="more-3412"></span>tanımlamak ve ifade etme zorunluluğunu bu kez medya zamanını merkeze alarak ifade etmeyi denemiş. Anlatmak istediklerine roman formu daha denk düştüğünden romanı tercih etmiş. Bunu yaparken de doğrudan yani evelemeden gevelemeden medya zamanına çakılı kalmış insanın dramını; bütün o saklanan gizlenen ama aslında en açıkta duran şeyleri doğrudan anlatmaya yönelik bir  anlatımla gerçekleştirmiş.       </p>
<p><a href="http://kitapadresi.com/magaza/prddet.php?pid=96555?pid=70183&amp;spid=1010369" target="_blank"><em>Medyasenfoni</em>(2008)</a>  Fatma K.  Barbarosoğlu&#8217;nun üçüncü romanı. Her biri rüştünü ispatlamış, sahihliğini kanıtlamış, sahiciliğini göstermiş öykü, roman ve deneme kitaplarından sonra, gelen üçüncü roman yazarın seçtiği dil, kurgusal yenilik ve yaratılan romana ait dünya ile, son derece yenilikçi ve başarılı bir metindir. Bu yargının nedenleri, ayrıntılı gerekçeleri ve romanın dilsel kurgusu ve içeriği belki daha uzun bir incelemeyi gerektiriyor. Romanın ismi çarpıcı.Çarpıcı bir manşetin gazete okurlarının dikkatini çekmesi gibi. Okuyucu kitabın sayfalarını çevirir, beğenebileceğini düşünüyorsa alır, yoksa rafa geri koyar. Çarpıcı isimler dikkat çekiyor, her yazar kitabının dikkat çekmesini, okunmasını ister. Bunda yadırganacak bir şey yok. Kitap isimleri bence tek başına romanı açıklamaya yetmez ama kitabı okuyucunun eline aldırır.  Yine aynı şekilde kitabın içindeki görsel unsurlar, kapaktaki resim ve kullanılan renklerde anlatıyı çerçeveleyen bir yapıda. Bence kapak, kitabı çok iyi anlatıyor.     </p>
<p>Edebiyat akımları açısından <em>Medyasenfoni </em>nasıl tanımlanabilir? Romancı yaşadığı çağın tanığı olmalı, derler. Böyle bir endişe yazarın kendisinde olmasa bile, yaşadığı dönemden etkilenmemek olanaksız. Yaşadığı dönemden çok önceleri de yazsa romancı, yaşadığı dönemin etkisiyle yazar. Romanımızda bunun örnekleri çok var. Barbarosoğlu&#8217;nun <em>Uzak Ülke: Fatma Aliye&#8217;</em>si için bu söylenebilir.<strong>    </strong></p>
<p>Kitabın en önemli özelliklerinden biri, gerçek anlamda bir sır perdesi aralayıcısı olması.<strong> </strong>Daha ilk sayfalarından itibaren kadınların, kadın yazarların erkekler tarafından nasıl algılandığını görüyoruz romanda. Kadın köşe yazarlarının dünyası Ayda, Zeynep Fişekçi üzerinden anlatılıyor. Erkeklerin ağzından da anlatılsa yazarın feminizme mesafeli oluşunu çıkarmak mümkün. Kadın yazarların bir proje dâhilinde gazete köşelerine yerleştirildiğini bunun da kadın yazarlardan ziyade kadınsı yazarlar üzerinden yürütüldüğü işlenir(s. 9)Türlük tartışmalarından Ermeni meselesine, Hrant Dink&#8217;in öldürülmesinden organ mafyasına,  TV. Dizilerinden internet yazarlığına değin içinde yaşadığımız zamanın bütün medya sorunları romanın evrenine dahil edilmiş. AGB ölçümleri, reyting uğruna yapılan şaklabanlıklar kadar; sokaklarda sünepe sünepe  dolaşan sorular prensinin anlamsız sorularla izleyiciyi oyamla teknikleri,  zeka seviyesi düşük programlar, Kanal19&#8242;un entel sunucusu Selim Seçkin medyatik tipler de romanın ana izleğine katkı yaparlar.<em>Medyasenfoni</em><strong><em> </em></strong>gücün medyasının her şeyi halk için yaptığını iddia ederek  toplumsal değerleri dumura uğratmak için giriştiği davranış kodu değiştirme süreçleri ve bunların akıbetine değin medya-güç-toplum üçgenini çözme sürecine anlatı düzleminde katkı yapıyor. Kitap, medyanın hayatımızın bütün alanlarına nüfuz edişini ortaya koyduğu kadar medya eleştirisinin nasıl yapılması gerektiği konusunda da bir şahders (Cours magistral) niteliğinde. Her ne kadar esas olarak olaylar ve kişiler kurgusal olsa da &#8216;Medya aslında bir kandırma/reyting/propaganda aracıdır&#8217; tezini, hem mikro hem de makro düzeyde kanıtlamayı başarıyor. Medyanın hangi haberi nasıl, neden kamuoyuna iletip iletmediği ya da uzun vadeli planlamalarla bir haberi nasıl oluşturduğu konusunu sorgulayacak anıştırmalar da kilitli kaldığımız medya zamanının ipliğini pazara çıkarmak bakımından hayli önemli(s. 38) Roman yaşadıklarımızı, yaşayıp da anlatamadıklarımızı, hissedip de söyleyemediklerimizi değişik biçemler ve bir gerilim içinde bize yeniden duyumsatır. Örneğin İslamcılığın medyadaki temsiliyet biçimlerini yani &#8220;<em>İslamcılık eşittir hata</em>&#8220;(s. 67)söylemini anlamak bakımından da ilginç çıkarsamalar yapılabilir romanın dünyasından.                               </p>
<p><strong>   Konuyu Yakalayan Bir Dil    </strong></p>
<p>Bir anlatıda içerik kadar biçim de önemlidir. Bazı romanlar, anlatılar estetik kaygılarla; bazıları da ideolojik kaygılarla okunmaz hâle geliyor. Barbarosoğlu&#8217;nun <em>Medyasenfoni </em>adlı romanı bir gerçeklik&#8217;i, abartısız bir estetik biçimi / biçemi, bir &#8216;telkin&#8217;i yakalıyor, bir &#8216;telkin&#8217; düzeyini tutturuyor. Pek çoğumuzun yakından tanıdığı bir dünya seriliyor roman evreni olarak <em>Medyasenfoni&#8217;</em>de önümüze.<strong><em> </em></strong><em>Medyasenfoni</em> için düşündüğüm şey onun baştan başa eleştirel bir roman oluşudur. Çok açılı/mlı bir bakışla medyayı didik didik eden bir yaklaşımla karşılaşıyoruz. Medya zamanında oradan oraya sarkaç salınımıyla gidip gelen bireyler, toplumsal değişimi ele veren birer gösterge romanda. Her türlü ilişki sarmalına açık yozlaşmışlıklar, ikiyüzlülükler&#8230; Öte yandan bu roman Mehmet Eroğlu&#8217;nun müthiş bir medya ve zenginlik eleştirisini kurgusal metinle okura aktardığı <em>Kusma Kulübü</em> ve Gamze Reisoğlu&#8217;nun  <em>Yalnızlığınla Kal</em> adlı romanlarıyla tematiksel anlamda benzerlik taşıyor. Ama medyaya dönük eleştirilerin sertliği bakımından <em>Medyasenfoni</em><strong><em> </em></strong><em>Kusma</em> <em>Kulübü</em>&#8216;ne yakın duruyor. Romanın neredeyse bir senaryo tekniğine dayandığı, bu teknikle yoğrulduğu görülüyor. Nitekim <em>Medyasenfoni</em><strong><em> </em></strong>&#8216;den, çok güzel bir film öyküsü çıkabilir bana göre. Hatta bir dönem filmi de yapılabilir. Yalın, düz, neredeyse sıradan anlatımlarla örülen; küçük ipuçlarıyla, söylenip geçilivermiş izlenimi veren; yerli yerinde ayrıntılarla bezenen roman, asıl bu yanlarıyla ayağa kalkıyor. Bu anlatılanların ardından bir toplumsal değişim, bütün yönsemeleriyle, büyütülmüş olarak önümüze getiriliyor. Ama büyütme sırasında çizgiselleştirmeye kaptırmıyor kendisini yazar.   </p>
<p>Medya zamanı içinde kendine ve çevresine yabancılaşan insan denen canlının trajik hikâyelerini anlatmak denilebilir romanın ana düşüncesi olarak. Bu araç, gazetesi, televizyonu, interneti de dâhil olmak üzere toplumsal ve kişisel hayata olumlu ya da olumsuz çok büyük etkiler yapıyor, çok daha fazlasını da yapacak. İnsan orada dudakları uçurtan şeyler görüyor. Yine de günümüzde medyayı bir cümleyle tanımlamak istersek, kişiliklerinden arındırılmış, içinde mutlaka insanın olduğu anlatı eylemlerinin sergilendiği yazılı, görsel ürünlerdir. Romanın dili, günlük dildir. Öncü metinler için bile aynı yargıyı söylemek olasıdır. Tabi bu yargıda karşı metin, ya da karşılaştırma yaptığımız metin şiirdir. Romanın günlük dil ile oluşturulan bir metin olmasına karşın, şiirin dili, en genel söyleyişle üst dildir.        Metne &#8220;nesnel&#8221; roman diyebiliriz. Bu nesnellik, metin iç kurgusunu ifade için kullanıldı elbet. Belki somut roman da diyebilirdik. Ekleme yerleri belli edilmeden örülmüş bir yaşam mozayiği. Romanda yer alan kimi anlatımları argo olarak tanımlamak haksızlık olur. Tiplerin davranışlarını açıklayabilecek birtakım anlatımlar var. Ama dikkat edildiğinde okuyucuyu  anlatım bakımından argo kullanmaya özendirecek bir anlatımın olmadığı görülür. Kurgu içinde zorunlu olarak yer alan bu bölümlerle okur kendi istediği biçimde ilgilenebilir. Türkçeyi iyi kullanan Barbarosoğlu  anlatısını alttan alta şiirsel göndermelerle de pekiştiriyor.                                   </p>
<p><strong>Anlayış Cehenneminde Bir Kahraman    </strong></p>
<p>Barbarasoğlu&#8217;nun bu romanı zamanımızın eleştirel gerçekliğini sunması bakımından iz bırakan bir romandır. Öyle kolay kolay aşılacağını da sanmıyorum. Romandaki kurgu, yaratılan atmosfer, zamanın kullanımı, anlatımın güzelliği yazınsal bir yapıt olarak oldukça etkileyici.  Bu romanda yer alan Nazire, canlı bir kişilik ve sahici bir tiptir anlatı evreninde. Kuşkusuz başka örnekler de bulunabilir ve vardır, bu da benim öznel seçimim. Roman kahramanları, öykülerini, peşleri sıra gezdiren kişiler hep. Birbirine bağlı, iç içe öykülerden oluşan bir roman olduğunu belirtebiliriz <em>Medyasenfoni</em>&#8216;yi.    </p>
<p>Yukarıda romanın ana temasının medya ilişkileri üzerine kurulmuş olduğunu belirttik. Medyatik ilişkilerin yanı sıra Müslümanların medyada temsil ediliş biçimi de anlatılıyor romanda. Romanı sürükleyen unsur olarak öne çıkan boyutlardan biri tesettürlü şaire Nazire&#8217;nin ölümü. Nazire roman sanatının kurallarına uygun biçimde yaşayan ve bu yönüyle gerçeklik kazanan  bir tip olmasına rağmen  bir ölü kahraman olarak romanda yer alabilmiştir. Nazire&#8217;yi yaratan da anlatan da aynı kimse olduğuna göre niye Nazire&#8217;yi ölü bir tip olarak yazmaya yönelmiştir anlatıcı? Barabarosoğlu romanın tesettürlü kahramanın neden bir ölü, olduğunu şöyle açıklıyor:<strong> &#8220;</strong><em>Bunun cevabı uzun. Ama en kısa olarak şöyle cevaplayabilirim: Türkiye&#8217;de giderek erkeklerin pek çoğu ve Kemalist kadınlar sadece &#8220;dindar ölü&#8221; kadınları takdir edip beğeniyor.(Ah benim ananem böyle miydi?)Ben başörtülünün ölü olanının severim anlayışı hakim. Nitekim romanın ateist kahramanı Neşe de Nazire&#8217;nin ancak ölümünden sonra, onun en iyi arkadaşı olduğunu anlıyor.&#8221;</em> (Öz;2008) </p>
<p>Romancı ve roman kişiler konusunda başarılı bir örnektir<strong><em> </em></strong><em>Medyasenfoni</em>. <em>Medyasenfoni</em>&#8216;yi okurken  E. M. Forster&#8217;ın, <em>Roman</em><strong><em> </em></strong><em>Sanatı</em>&#8216;nda yer alan roman kişileri hakkındaki şu düşüncelerini hatırlamak gerekiyor: &#8220;<em>Roman günlük yaşamda geçerliği bulunmayan,  kendine özgü kuralları olan bir sanat yapıtıdır; romandaki kişiler işte bu kurallara uygun biçimde yaşadıkları zaman gerçeklik kazanırlar.(. . . ) Roman yazarı bir kişi hakkında her şeyi biliyorsa, o kişi gerçektir. Yazar bildiklerinin hepsini bize anlatmak istemeyebilir; bildiklerinin çoğunu, hatta herkesin açıkça görebileceği şeyleri bile gizleyebilir. Ancak söz konusu kişi hakkında her şeyi açıklamamış  da olsa, romancı bizde her şeyin açıklanabileceği yolunda bir duygu uyandıracaktır. Bu duygu ise günlük yaşamda hiçbir zaman edinmeyeceğimiz bir gerçeklik izlenimi yaratır.</em> &#8220;(Forster; 2001;102-103)Bu bakımdan toplumcu gerçekçi romanlarda yada muhacir romanlarda gördüğümüz türden klişe roman kişiliklerinden uzak; roman sanatının kurallarına göre, romancının oluşturduğu anlatı atmosferinin gerçekliğine göre yaşayan bundan dolayı da gerçeklik kazanan bir tip olarak karşımıza çıkar Nazire.        </p>
<p>Nazire ilk olarak 41. sayfada giriyor romana. Bu giriş aslında Nazire&#8217;nin anlatıdaki yolculuğu hakkında da ipucu verir. Romanda yer alan tiplerden ‘hiçbir olaydan iz taşımayan Günizi&#8217; onu hatırlamak istemez, unutmayı tercih eder. Oysa silik bir tip değildir Nazire. Üniversitede başörtüsü yasakları başladığında öğrenciler Nazire&#8217;nin başkanlığında Ankara&#8217;ya başbakan Bülent Ulusu ile konuşmaya giderler. Üniversitede başörtülü öğrencilerin gerek  öğretim üyelerince gerekse bazı öğrenci arkadaşlarınca  nasıl algılandığını somutlaştırır. Saygı duyuyoruz ama ile başlayan ve muhatabını <em>otoriter saygısı</em> ile ezen ve onların birikimini gördükçe her an ‘<em>epistemolojik bir kopuş&#8217;</em> yaşayarak başlarını açacakları beklentisini her zaman yedekte tutan kibirli bir bakıştır bu. Nazire&#8217;nin söz konusu bu otoriter anlayış karşısındaki tavrı romana şöyle yansır: &#8220;<em>Herkes üstüne geliyordu. Fakültenin koyduğu yasaklara felsefe koridoru sırt çevirmişti. Bütün hocalar Nazire&#8217;ye &#8220;anllllllaaayyyyyıııışşşş&#8221; gösteriyordu. &#8220;Keşke&#8221; demişti &#8220;bu tuhaf  ‘anlayış&#8217; yerine karşı çıksalar. Türkoloji&#8217;nin onca sağcı muhafazakâr hocaları başörtülüleri dersten kovarken. Benim felsefe koridorunda elimi kolumu sallamam ağrıma gidiyor. Karşı çıksalar daha kolay katlanmak Sana saygı duyuyorum,  diye başlayan cümleler iliklerimi donduruyor. Bunun ne kadar kötü olduğunu sen hiç bilemezsin Neşe!&#8221;</em>(s. 48) Medyanın sansasyonel dünyasının Nazire&#8217;nin ölümümü intihar olarak sunuşu aslında varoluşu ile sahiciliğini ortaya koyan roman kahramanına arkadaşının(Neşe) ihanet edişini de ortaya koyan bir durumdur. Nazire Neşe&#8217;yi kendine benzeyen yanlarıyla -hemşehrilik gibi- onu kendine yakın bulur. Ama o bu yakınlığa ihanet eder. Anlatı ilerledikçe Neşe&#8217;nin içinde bu ihanetten dolayı hep bir sızı oluşur, Erdemlerle, yüceliklerle dolu olan bir kişilik olarak Nazire&#8217;yi intihar etti diye sunan medya aslında onu tanımadığını da ortaya koymuş olur. Barbarasoğlu&#8217;nun diğer roman kişilerini ne kadar başarı ile anlattığı hususunda bir şey diyemem. Ama Nazire&#8217;yi başarıyla canlandırır/hatırlatır. Onu anlatırken ortaya koyduğu serinkanlılık onu yakından tanımasından kaynaklanır. Neşe&#8217;yi ise vicdani sorgulamalar içinde çıkış ararken görürüz. Anlatıcı Neşe&#8217;nin kişiliğinde Nazire&#8217;nin ölümünün kefaretini ödetmek ister gibidir. Bunu yaparken insan olmanın bütün karmaşıklığını da gösterir anlatıcı.     </p>
<p>Romancılara sıklıkla sorulan sorulardan biri roman kişilerinin gerçek yaşamla ilişkileridir. Romancıların her biri bu sorulara farklı yanıtlar verirler. Örneğin Halide Edip Adıvar, &#8220;Eserlerinizdeki kahramanlar hakiki midir, hayali midir?&#8221; sorusunu, &#8220;Hem hakikidir hem de hayalidir. Çünkü ekserisi bir tanenin değil, birkaç insanın yakından tetkikinden vücut bulmuştur, &#8220;diye yanıtlıyor. Roman tiplerinin ve kişilerinin oluşturulması yazınsal yaratıcılık, düş gücü ve buluş yetisi gerektirir. Yazar bu noktada yakından tanıdığı bir gazetecinin, bir dedektifin, bir yöneticinin, bir öğrencinin yazınsal fotoğrafını oluştururken onun toplumsal ve eğitsel özeliklerine, alışkanlıklarına, tavır, hareket, inanç ve konuşma biçimlerinin en özgün örneklerini sergileyerek ortaya koyduğunda bir tip oluşturmuş olur. Barbarasoğlu&#8217;nun ölü roman kahramanı Nazire hem doğup büyüdüğü çevre(Uşak/Ege) hem okuduğu okul(İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi)  açısından yazarın yaşamıyla ilişki kurulabilecek hakiki bir tiptir. Öte yandan onun gündelik davranış pratikleri, tavır hareket ve konuşma biçimi seksenli yıllarda okuyan başörtülü öğrencilerin kişiliğini birebir yansıtan, özetleyen, toplayan  özellikleri nedeniyle başarılı bir tip olduğunu söyleyebiliriz. Nazire oldukça kültürlü, alçakgönüllü, kolay kolay sinirlenmeyen, mahremiyet noktasındaki duyarlıkları kendinden sonraki kimi başörtülülerden farklı olan bir tip.Yazar/anlatıcı bu yüzden sık sık onun öğrencilik yıllarına döner, bu günle karşılaştırmalar yaparak bu günün eleştirisini Nazire üzerinden derinleştirir: &#8220;<em>Dün minübüsteydim. Dört tane kız vardı. Başı kapalı. Arka arkaya oturmuşlardı. İkisi öne ikisi arkaya. Önden arkaya dörtlü olarak sohbet ediyorlardı. Yediklerini içtiklerini ulu orta anlatıyorlardı. Patates kızartalım. Şöyle acılı acılı menemen yapalım.Biber de kızartalım. Birbirlerinş dalgaya alıyorlar, lahana da kızartalım. Bir şamata bir gırgır. Yolcular umurlarında değil. Derken kulağıma bir ara iç çamaşır muhabbeti geldi. O noktada başım dönmeye başladı. Hayır,  ne söyleyeceğimi bilmiyorsunuz. Geçmişe gittim. Yıllar önce bir arakdaşım-adı Nazire&#8217;ydi, hayata karşı en yoğun Nazire&#8217;mizdi o bizim-bana darılmıştı. Neden biliyor musunuz? Ben ona belediye otobüsünün içinde sesime mukayyet olamadan ‘iç tülbentin görünüyor&#8217;demiştim. Nasıl söylersin böyle bir şey dedi. Ya duyan olduysa. İç çamaşır der gibi iç tülbent. . .</em> &#8220;(s. 55-56) Yani düzayak bir kahraman değildir Nazire. Barbarasoğlu, usta bir yazar olarak yapıtına sindirdiği bu iki farklı bakışla, yani gerçeklik ve dönemsellikle doğrusu romanı tam bir anlatıya dönüştürmüş bana göre.   Bu başarı yazarın zengin yaşam deneyimleri ve gözlemlerinden bağımsız olarak ele alınamaz.    </p>
<p>Bakhtin &#8221;Edebiyat teorisinden dil felsefesine seçme yazılar&#8221; alt başlığıyla ve <em>Karnavaldan Romana</em><strong><em> </em></strong>adıyla yayımlanan seçme yazılarında  &#8221;Romanın bir tür olarak incelenmesinin kendine özgü güçlükleri vardır,&#8221; der.<em> Medyasenfoni</em> bir roman olarak daha farklı bakış açıları ile okunabilir ama tartıştığı, anlattığı konular bakımından bir çağı, bir dönemi ve o dönemin insanlarını Türkiye özelinde anlatan, evrenseli yakalamaya çalışan bir roman. Çünkü medya zamanı gerçekliğini derin, esaslı, duyarlı ve eleştirel bir biçimde yansıtır.</p>
<p>BARBAROSOĞLU, Fatma K(2008) <em>Medyasenfoni,</em> Timaş Yayınları, İstanbul</p>
<p>ÖZ Hale Kaplan (2008)<strong> &#8220;</strong><em>Medyasenfoni&#8217;nin gizli kahramanı zaman&#8221;</em> Fatma K. Barbarosoğlu İle Söyleşi Yeni Şafak Kitap(10 Eylül 2008)</p>
<p>FORSTER E. M,(2001) <em>Roman Sanatı</em> çev. <a href="http://www.netkitap.com/arabul2.asp?kisiID=2303" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">Ünal Aytür</span></a>, Adam Yayıncılık, İstanbul</p>
<p>BAKHTİN, Mikhail(2001)<strong><em> </em></strong><em>Karnavaldan Romana</em><strong><em> </em></strong>derleyen ve önsöz: Sibel Irzık, İngilizceden çev: Cem Soydemir, Ayrıntı Yayınları, İstanbul</p>
<p class="akst_link"><a href="http://www.derindusunce.org/?p=3412&amp;akst_action=share-this"  title="E-mail this, post to del.icio.us, etc." id="akst_link_3412" class="akst_share_link" rel="nofollow">Share This</a>
</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/02/07/medyasenfoni/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Tarihsel Acılar Üzerine Bir Kimlik ve Ulus İnşa Etmek</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/02/06/tarihsel-acilar-uzerine-bir-kimlik-ve-ulus-insa-etmek/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/02/06/tarihsel-acilar-uzerine-bir-kimlik-ve-ulus-insa-etmek/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 06 Feb 2009 18:25:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Özlem Yağız</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>

		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>

		<category><![CDATA[filistin sorunu]]></category>

		<category><![CDATA[Israil]]></category>

		<category><![CDATA[siyonizm]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=3397</guid>
		<description><![CDATA[Üç hafta boyunca açık bir cezaevinin dünyanın en gelişmiş silahları ile bombalandığını, fosfor gazı ve uranyum dahil en vahşi yöntemlerle bir soykırım gerçekleştirilmeye çalışıldığını gören bizler defalarca belki kendimize şu soruyu sorduk. İsrail&#8217;in derdi ne!
 
Neden kendisi en acımasız şekilde soykırıma uğratılmış bir halk aynı vahşi yöntemleri bir başka halkın üzerine uygular? Neden İsrail&#8217;in kuruluşundan itibaren [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090204_derin_dusunce_org_yahudi_kimligi.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-3398" title="20090204_derin_dusunce_org_yahudi_kimligi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090204_derin_dusunce_org_yahudi_kimligi.jpg" alt="" width="165" height="260" /></a>Üç hafta boyunca açık bir cezaevinin dünyanın en gelişmiş silahları ile bombalandığını, fosfor gazı ve uranyum dahil en vahşi yöntemlerle bir soykırım gerçekleştirilmeye çalışıldığını gören bizler defalarca belki kendimize şu soruyu sorduk. İsrail&#8217;in derdi ne!<br />
 <br />
Neden kendisi en acımasız şekilde soykırıma uğratılmış bir halk aynı vahşi yöntemleri bir başka halkın üzerine uygular? Neden İsrail&#8217;in kuruluşundan itibaren hiç bitmeyen bir yayılma ve katliam politikası vardır? Neden bu gün İsrail halkı yüzde doksanlarda bir çoğunlukla bu katliam ve soykırım politikalarını destekler? Neden ülkenin en güçlü iki partisinin Likud ve Kadima&#8217;nın oylarını arttırma yöntemidir şahin olmak?<span id="more-3397"></span> Ve neden hala bu ülke Yahudilik adına utanç verici katliamlar yaparken yine  azımsanmayacak şekilde İsrail dışındaki Yahudilerden destek alır?<br />
 <br />
 Bu sorularla ilintili olarak ekranlarda, gazetelerde, internet ortamında şahit olduğumuz  bu katliamların İsrail halkı nezdinde de büyük ölçüde kabul görmesinin getirdiği isyan duygusu ile zaman zaman kimi yazarlardan tasvip edilemeyecek sözler duyduğumuz da oldu. Genetik katillik üzerine yapılan açıklamalar gibi. Bu, ne bilimin, ne rasyonel düşünce tarzının ne de İslam inancının asla kabul edemeyeceği çirkin ve yanlış bir söylem tarzı. Eğer insanların bazıları genetik olarak kötülüğe daha fazla meyilli ise zaten adalet ve insanın kendi kaderi üzerinde söz hakkı diye bir şeyden söz edilemez. Adaletin olmadığı bir dünyada ise Tanrı&#8217;nın da anlamı yoktur. Dolayısı ile bu tür meselelere ırksal perspektiften bakmak her şeyden önce Allah&#8217;a iftira etmek olur.<br />
 <br />
Öyle ise bunca acımasızlığın, yaşanan bunca acının başka bir anlamı, daha derinlerde bir temeli olmalı. Modern dünyada siyonizmin İsrail devletinin kurucu ideolojisi olması, benimsenmesi  hangi psikolojik ve sosyal faktörler ile oluştu? Bu konuyu pek çok açıdan ele alabilmek mümkün. Kuşkusuz bu sebeplerin başında benim de çok büyük bir oranda katıldığım kadarı ile İsrail&#8217;in varlığını Amerikan emperyalizminden ayrı düşünemeyiz diye açıklayan yorumlar geliyor. Yaygın bir söylemle İsrail Amerika&#8217;nın Ortadoğu&#8217;daki jandarmasıdır. Muhtemelen bugün İsrail olmasaydı da bu jandarmalık görevini görecek bir başka alternatif olacaktı. Ama İsrail oldu! Dünya Nazizm gibi korkunç bir tecrübe yaşadı. Ama nazizmi yaşayan uluslar uzun zamandır hastalıklarını atlattılar. Yeryüzündeki tüm ırkçı ideolojiler hızla kan kaybediyor ve değişen dünyaya bir şekilde ayak uydurmak zorunda kalıyor. Oysa İsrail sistemli bir şekilde siyonizmi hala sürdürebiliyor ve hala Siyonizm çok güçlü. O zaman bu zulüm tablosunda emperyalizmin ötesinde başka faktörler de olmalı. Ben İsrail&#8217;in bugün &#8216;ideal&#8217; bir jandarma rolünü görmesini doğru zamanda, doğru yerde, doğru ulus olmasına bağlıyorum. Doğru yer ve zaman sözcüğü ile kast edilen son derece açık. İsrail&#8217;in kurucuları kuruluşunda Latin Amerika&#8217;dan Afrika&#8217;ya kadar başka seçenekler de olmasına rağmen bölgeden elini çekmek zorunda kalan koloniyalizmin çıkarlarına uygun olarak Filistin seçeneği üzerinde direnmişlerdir. Filistin doğru yerdir. Zaman da doğrudur: İkinci Dünya savaşının ardından yaşanan katliamların etkisi ile bir nevi dünyanın Yahudilere gönül borcu vardır. Ne yazık ki İsrail&#8217;in kurulmasına start verenler tam da kendilerinden bekleneni yapmış, vicdan azabının diyetini &#8216;başkalarının&#8217; canı ve malı ile ödemişlerdir.<br />
 <br />
Burada can alıcı olan neden doğru ulus olduğudur. Bunun dünyanın dört bir tarafına dağılmış Yahudilerin kendilerine bir vatan inşa etmek için toprak araması ve İkinci Dünya Savaşının getirdiği travmanın etkisi ile sığınacak bir devlete ihtiyaç duymalarının haricinde birkaç farklı sebebi olduğunu düşünmekteyim. Birincisi Yahudi şeriatı Siyonizme dönüştürülmeye müsait, buna zemin hazırlayan bazı problemlerle doludur. Yahudilik çok sıkı ve ayrıntılı kanun maddeleri ile donatılmış sert bir şeriata sahip bir dindir. Bırakın Yahudilik&#8217;in bir nevi kanun kitabı olan Talmud&#8217;u sadece Tevrat&#8217;ın Tensiye bölümünü okuyan bir kişi dahi son derece sert emirler ve sıklıkla ceza olarak ölüm, taşlanma gibi cezalarla karşılaşabilir. Öyle ki Tesniye&#8217;de hahamları, kahin ve hakimleri dinlememek ve küstahlık etmenin cezası dahi ölüm olarak geçer. (Tensiye Bab 17 ayet 12) Tevrat oldukça insanı zorlayan şiddet içerikli cümlelerle doludur .(bknz. Tevrat- Yeremya, İşaya, Tensiye, Hezekiel, Mezmurlar bölümleri) <br />
 <br />
İkinci olarak Yahudilik özünde son derece dünyevi bir inanç tarzıdır. Adaleti bu dünyada sağlama iddiasındadır. Ölümsüzlükle ilgili öğreti  Yahudilerce hiçbir zaman tamamen kabul edilmiş değildir. Ortaçağın en büyük Yahudi mütefekkiri olan Maimonides ölümsüzlüğün gayrı şahsi olduğunu iddia eder ki bu görüş hemen hemen ahiretin reddi anlamına gelir. Bu noktada Ali İzzet Begoviç Yahudilerce lanetlenmesine rağmen Yahudiliği en iyi anlayan filozofun Spinoza olduğunu iddia eder. (Bknz. Doğu ve Batı Arasında İslam sf.275 /Ali İzzet Begoviç) Belki de bu sebeple dünyevi hayat içerisinde oldukça kullanışlı ve üretkendir de. Nitekim tarihte büyük filozoflar, mucitler, yazarlar ve ticaret erbabı hep Yahudilerden çıkmıştır. Yine Ali İzzet Begoviç&#8217;in savıyla Yahudilik dünyevi karakteri sebebi ile her zaman kültüre iştirak etmese de uygarlığa her zaman iştirak ederler. Ama gözlerini yeryüzüne çevirmenin beşeri ilerlemenin ötesinde dezavantajları da vardır ki o da hesap ve ceza anlayışından uzak olmanın getirdiği zulme açık, menfaatçi bir hayat tarzıdır. Bu noktada Yahudilik belki de kan bağına sahip olduğu materyalizmin ve pozitivizmin hastalıklarını paylaşır.<br />
 <br />
 Yine diğer semavi dinlerden farklı olarak bu dinin ırksal üstünlüğe dayalı inanç sistemine sahip olması da oldukça sorunludur. Aslında diğer dinlerin de birbirini kabul etmediği ve karışmaktan çok da hoşlanmadığı açık olmasına rağmen Müslümanlık ve Hıristiyanlık bu karışmama halini inanç temeli üzerine kurarken Yahudilik ırk temeli üzerine bina eder. Yahudilikte Yahudi olmanın temel şartı Yahudi ırkından olmaktır. Yahudi ırkından olmayan bir insan Yahudilik inancına sahip olamaz. Yahudi ırkından olmak için ise annenin mutlaka Yahudi olması gerekir. Dolayısı ile Yahudi bir kadın ile evlenmeyen bir erkek Yahudiliğe ihanet etmiş sayılır Yehova&#8217;nın seçtiği Yahudi ırkı ve bu ırka dost ve yardımcı olanlar makbul sayılırken bunun haricinde kalanlar tüm ırkçı fikirler gibi &#8216;ötekini&#8217; tehlikeli görür ve dışlar. (Yine Talmut diğer ırklara muamele hususunda insanı dehşete düşüren ifadelerle doludur.) Bunun anlamı eski zamanlarda aşiretçi bir din anlayışı çağımızda ise modern bir aşiretçilik olan Faşizmdir. Burada kendisini Yahudilik inancına hiç bağlı görmeyen Siyonistlerin dahi dinsel söylemleri kullandığını seçilmiş ırk, vaad edilmiş topraklar gibi Yahudi dini ile ilgili temalara sığındığını gözlemleriz. Irkçı bir düşünce tarzı dinin getirdiği moral güç ile desteklendiği zaman çok daha tehlikeli olur. Tüm bu dinsel görüntünün altında tülü kaldırdığınız zaman ortaya çıkan kaba bir ırkçılıktır aslında. Yine bu noktada neden İsrail devletinin uygulamaları ile Nazilerin zulümleri bu kadar birbirine benziyor sorusunun da cevabı ortaya çıkar. Nazizm erken hayata geçirilmiş İsrail ruhudur. <br />
 <br />
Yahudi ulusu İsrail&#8217;in kuruluşu için doğru ulustur çünkü Yahudi kimliği ve İsrail ulusu tarihsel acılar ve ırksal zulüm görmüşlük üzerine bina edilmiştir. Ve tüm mağduriyet ideolojileri gibi dışlayıcı, ötekine karşı tehdit algısı içerisinde var olmakta hatta bir arada olabilme gücünü bu tehdit algısından beslemektedir. Belki İkinci Dünya Savaşı&#8217;nın bittiği yıllarda yaşanan katliamların etkisi ile böyle bir mağduriyet ideolojisinin oluşmaması mümkün değildi ama bu ideoloji bir ulus ve ırk için kurucu faktör haline geldiğinde kullanışlı olduğu kadar patolojik bir durum da doğurdu. Zaten ulus devlet olmak özünde diğer ulusları dışlamak ve ırkçı hassasiyetlere dönüşmek gibi bir hastalığı taşır. Öte yandan bir de şöyle düşünelim bir A şahsı sürekli olarak şöyle bir söylem tutturmuş olsun. Ben ömrüm boyunca hep acı çektim, zulüm gördüm, babam dövdü, öğretmenim kulağımı çekti, diğer öğretmenim sınıftan attı, kocam yapmadığını bırakmadı komşularım ihanet etti. Bir tane bile dostum olmadı hepsi bana zulmetti. Sürekli tekrar eden ta bebekliğine kadar inen bir mağduriyet söylemi &#8230;Yolda bir oyuncakçı dükkanı görse çocukluk sefaletini hatırlıyor, sofrada tuz görse yemeğin tuzu yüzünden babasının kulağını çekmesi aklına geliyor, durmadan ve durmadan geçmişindeki acılarla beraber yaşıyor. Üstelik bu mağduriyet söyleminin aslı da vardır. A şahsı gerçekten bunları yaşamıştır. Yanlış olan kendi kimliğine dair tüm hatıralarının bu mağduriyet söylemi üzerine kurulu olması, zulüm ve acıları sadece kendi şahsına özgü bir hal haline getirmesidir. Böyle anakronik bir tarih anlayışı ne kadar sağlıklı bir kimlik doğurabilir. Sürekli tehdit altında, zulüm görmüş bir ırksınız. Yahudi kimliğini büyük oranda sürekli tarihsel acılar üzerine kurmuşsunuz. Mısır&#8217;daki zulümler, Endülüs&#8217;teki katliamlar, Nazi mezalimi&#8230; Oysa her ulusun tarihinde bu tür acılar var. Ama sanırım bizde bu acıları sürekli söylemleştiren bir tek Nihal Atsız tarzı vulgar milliyetçiler kaldı. Orta Asya&#8217;da Çinliler katletti, Anadolu&#8217;da Bizans bizi yedi bitirdi, yedi düvel bize düşman gibi&#8230;<br />
 <br />
Eğer sürekli geçmişindeki acılarla yaşayan hiç durmadan bunu dillendiren bir insan ile karşı karşıya olsa idik bunu hastalıklı bir durum olarak görür bu kişinin tedavi görmediği sürece normal bir hayat süremeyeceğini düşünürdük. Halbuki modern dünya dolabındaki cesetlerin de getirdiği bir vicdan azabı hissi ile durmadan ve durmadan tekrar eden bu mağduriyet hikayelerini ve paranoid korkuları, bu korkuların sahipleri ile beraber paylaşıyor.<br />
 <br />
Irak&#8217;ta bir buçuk milyon insan öldürülüyor, Filistin&#8217;den milyonlar kovalanıp sayısız insan katlediliyor ama ne Iraklıların akan kanı ne de İsrail devletinin zulümleri antisemitizm korkularının gölgesinden kurtulup görülebilir hale geliyor. Sayılara dökülürse son 15 yıl içerisinde yeryüzünde ne kadar Bosnalı, Arap, Afrikalı  ya da  Afgan öldürüldü. Peki katliam ve soykırım deyince neden hala bizlerin aklına gelen yegane isim Nazi kamplarıdır hala. Üstelik katliam ve zulüm makinaları her gün ve her gün kendini yeniden üretirken.<br />
 <br />
 <br />
İsrail varlığını ve gücünü, Amerikan&#8217;ın çıkar düzeninden ve sahip olduğu ırka dayalı din anlayışından aldığı kadar tarihsel acılar üzerine inşa ettiği bir psikolojik &#8216;halden&#8217; de besliyor. Dolayısı ile Yahudi halkına ve modern dünyaya sürekli telkin ettiği söylem şu: Bizler hep katledildik, çok acılar çektik, varlığınızı korumak için durmadan savaşmalı gerekirse en ölçüsüz güç yöntemlerine başvurmalıyız! Ki zaten 27 Aralık&#8217;tan beri bizleri dehşete düşüren bir şekilde bu ifadeleri hem Olmert&#8217;ten hem Livni&#8217;den hem de bazı Yahudi dini liderlerden okuduk. Bu korkunun ne kadarı sahici ne kadarı bir iktidarı sağlamlaştırmaya yönelik işlevsel bir durum ifade ediyor bilinmez ama muhtemelen İsrail dışında yaşayan pek çok Yahudi ailenin de korkularına, güvensizlik duygularına ve İsrail&#8217;i kendileri için yegane sığınacak liman görmelerine sebep olmakta. İsrail&#8217;in çalıntı topraklar üzerine yıllarca zulümle inşa ettiği bu devletin sonu gelmez savaş ideolojisine rağmen hala her yıl dünyadan binlerce göç alması başka türlü nasıl yorumlanabilir ki?<br />
 <br />
Bir durumu tahlil etmek ne yaşanan acıları yok ediyor ne yapılan zulümleri meşrulaştırıyor. Belki burada artık insanlığın İsrail&#8217;in propagandasının etkisinde kalan halklara söylemesi gereken tam da geçmiş acıları içerisinde korkularla yaşayan kendi korkularını çocuklarına aşılayan komşumuza söylememiz gereken ile aynı:  Yeter artık geçmişteki acılarının içerisine hapsolmuş bu hastalıklı halinin tedavi edilmesi zamanı geldi. Hastalığınla hem kendi çocuklarına acı çektiriyor hem de etrafına zarar veriyorsun!</p>
<p class="akst_link"><a href="http://www.derindusunce.org/?p=3397&amp;akst_action=share-this"  title="E-mail this, post to del.icio.us, etc." id="akst_link_3397" class="akst_share_link" rel="nofollow">Share This</a>
</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/02/06/tarihsel-acilar-uzerine-bir-kimlik-ve-ulus-insa-etmek/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Çağdaş uygarlık seviyesinin üzeri - Bölüm 7</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/02/06/cagdas-uygarlik-seviyesinin-uzeri-bolum-7/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/02/06/cagdas-uygarlik-seviyesinin-uzeri-bolum-7/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 06 Feb 2009 11:22:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emre Er</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>

		<category><![CDATA[Devletçilik]]></category>

		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Küreselleşme]]></category>

		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>

		<category><![CDATA[kalkinma]]></category>

		<category><![CDATA[TÜSİAD]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=3220</guid>
		<description><![CDATA[Duyduk duymadık demeyin! Demokrasi geliyor 
Bakalım elimizde neler var? Modern üretim yapan bir ekonomi, burjuva, işçi. Neler yok? Kara saban, öküz, toprak ağası, köylü. Elimizdekilerden bir helva yapmanın zamanı geldi artık.  
Ta en başında demiştik ki feodal köy tam bağımsız bir devletçik gibidir. Ne köy ağasının, ne de köy insanının devletle bir işi olmaz. Bu nedenle [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/01/20090129_derin_dusunce_org_cumhuriyet.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-3222" title="20090129_derin_dusunce_org_cumhuriyet" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/01/20090129_derin_dusunce_org_cumhuriyet.jpg" alt="" width="258" height="181" /></a>Duyduk duymadık demeyin! Demokrasi geliyor </strong></p>
<p>Bakalım elimizde neler var? Modern üretim yapan bir ekonomi, burjuva, işçi. Neler yok? Kara saban, öküz, toprak ağası, köylü. Elimizdekilerden bir helva yapmanın zamanı geldi artık.  </p>
<p>Ta en başında demiştik ki feodal köy tam bağımsız bir devletçik gibidir. Ne köy ağasının, ne de köy insanının devletle bir işi olmaz. Bu nedenle de seçim zamanı geldiğinde aslında oy kullanmak için bir neden de yoktur. Ne olur o zaman? <span id="more-3220"></span>Köy ağası avantasını nereden alırsa oraya atar oyunu. Köy insanı da onun izinden gider.  </p>
<p>Kurtarıcımız her zamanki gibi modern üretim. Ağa burjuva oldu, köylü işçi. Burjuva için devlet çok önemli. Basit örnekleri <a href="http://www.derindusunce.org/2009/01/26/cagdas-uygarlik-seviyesinin-ustune-cikmak-bolum-2/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">2. bölümde</span></a> vermiştim. Biraz daha karmaşıklaştıralım. Gümrük vergisi yükselse ne olur? Burjuva iki yönlü de etkilenebilir: İthalatçı ise olumsuz, yerli üretici ise olumlu. Mesela Tofaş fabrikasının sahibi ise dışarıdan doğru düzgün araç piyasaya giremediği için kuş grubunu uçakmışçasına satar. Böyle böyle sermaye biriktirir.   </p>
<p>Türkiye gibi çok sonradan sanayileşen ülkelerde burjuva devletsiz hiç yapamaz. Burjuva palazlanana kadar yüksek gümrük vergileri ve kotalarla dış rekabete karşı korunur. Bir şeyin yerlisi üretiliyorsa ithali iç pazara girmesin diye devlet elinden geleni yapar. Buna &#8220;ithal ikameci&#8221; politika denir. 80&#8242;e kadar da uygulanmıştır.  </p>
<p>Örneğimizden sonra &#8220;Burjuva için devlet, olmak ya da olmamaktır.&#8221; desek inanırsınız herhalde. Şimdi burjuva &#8220;o piti piti karemalı sepeti&#8221; diye oy kullanır mı dersiniz? Bence kullanmaz. İşine gelecek ekonomi politikalarını kim uygular diye iyice bir düşünür. İşin ucunda bütün mal varlığı vardır.   </p>
<p>Oy kullanmakla da kalmaz sermaye sınıfı. Bütün parasını bir oya mı bırakacak yani. TÜSİAD&#8217;ı kurar, TOBB&#8217;u kurar. Böylece her daim hükümet politikalarını etkilemeye çalışır. Sadece ekonomi değil dış politikaya bile karışır çıkarı varsa. &#8220;AB&#8217;ye gir. ABD ile iyi geçin. Rusya&#8217;ya da göz kırp ki Rus turistler gelmeye devam etsin.&#8221; Böyle gider istekleri. Bu arada bir şey fark ettiniz mi? Bir sivil toplum örgütümüz oldu az önce.  </p>
<p>İşçiye geldim. Bir kere işçi ağadan kopmuştur. Kendi iradesi ile özgürce karar verebilir. Artık elinde bir mesleği vardır ve toprağa bağımlılığı ortadan kalmıştır. Ağa aforoz etse çeker gider şehre. </p>
<p>Burjuvanın devletten beklentilerini anlattık. İşçi için devlet daha bile önemli. Burjuvanın karşısında onu kim koruyacak? Kim &#8220;En az şu kadar ücret vereceksin.&#8221; diye yasa çıkaracak? Kim sınırlayacak çalışma saatlerini? Devlet olmasa işçi sanayileşmenin başlangıcında ölür. Nitekim İngiltere&#8217;de ölmüştür de. Ölmemek, insan gibi yaşamak için sendikaları kurmuştur. Bilin bakalım sendikaların İngiltere&#8217;de en büyük amacı neydi? Oy kullanmak. Bu hakkı elde ettikten sonra meclise girdiler ve sosyal haklarını aldılar. Bu arada bir sivil toplum örgütümüz daha oldu az önce. </p>
<p>Türkiye&#8217;de durum hiç İngiltere&#8217;deki gibi vahim olmadı. Aksine biz sanayileşmeden seçme ve seçilme hakkının herkese verilmesinin sıkıntısını tam ters yönde çektik. Sıkıntının adı &#8220;popülizm&#8221;, &#8220;klientelizm&#8221; oldu. İşçiyi ezmek gerekliliğini anlattığım <a href="http://www.derindusunce.org/2009/01/31/cagdas-uygarlik-seviyesinin-ustu-bolum-4/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">4. bölümde</span></a> devletin kaynaklarını nasıl verimsiz kullandığını açıklamıştım. Paralar yeşil karta, erken emekliliğe gitti. Neden? İşçiye oy kullanma, sendika kurma hakkını en başta verdiğimizden.  </p>
<p>Tabi her yanlışın bir faturası var. Devletin malı deniz yemeyen şöyle böyle yanlışının bir faturası da demokrasiye bir türlü geçememek. Ülkedeki herkes modern üretime dahil olmadıkça Türkiye&#8217;de demokrasiyi tam manasıyla yaşayamayacağız. Çünkü hala bir yerlerde avantasını alıp oy kullanan ağa ve onun sözünden çıkamayan köylü olacak. Çünkü hala devletten hiçbir beklentisi olmayan insanlar var olacak. </p>
<p>Türkiye&#8217;de okula gidemeyen kız çocukları var. Kime sorsanız demokrasinin yerleşmediğinden yakınıyor. Kadınların yarıdan çoğu çalışmıyor. Çalışmayınca eğitim almaları için de bir neden olmuyor. Böyle bir toplumda kadın erkek eşitliği bekliyoruz.  </p>
<p>Ne yazık ki çağdaş uygarlık seviyesine daha henüz ulaşamamış gibi görünüyoruz.  </p>
<p>Cumhuriyet 100. yılında bu hedefine ulaşabilir. Her şey bu yazı dizisinin başından beri vurguladığım modern üretebilmeye bağlı. Bütün nüfus modern ürettiğinde sorun diye gördüğümüz her şey kendiliğinden çözülecek. Çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmış olacağız. </p>
<p>Modern üretebilmek paraya ve satmaya bağlı. Paran olacak ki fabrika kuracaksın. Ürünün aynı kalitede ucuz olacak ki satabileceksin. Bu nedenle ürettiğimizin maliyetini düşürmek için yapacağımız her katkı kız çocuklarının okula gitmesini, demokrasinin yerleşmesini kolaylaştıracak.</p>
<p class="akst_link"><a href="http://www.derindusunce.org/?p=3220&amp;akst_action=share-this"  title="E-mail this, post to del.icio.us, etc." id="akst_link_3220" class="akst_share_link" rel="nofollow">Share This</a>
</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/02/06/cagdas-uygarlik-seviyesinin-uzeri-bolum-7/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Güz Sancısı ve 6-7 Eylül Olayları</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/02/06/guz-sancisi-ve-6-7-eylul-olaylari/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/02/06/guz-sancisi-ve-6-7-eylul-olaylari/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 05 Feb 2009 23:53:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Enver Gülşen</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Beyin Yıkama]]></category>

		<category><![CDATA[CHP]]></category>

		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>

		<category><![CDATA[Ermeniler]]></category>

		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Milliyetçilik]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[Sinema]]></category>

		<category><![CDATA[Türk Basını]]></category>

		<category><![CDATA[Türk faşizmi]]></category>

		<category><![CDATA[darbe]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<category><![CDATA[ırkçılık]]></category>

		<category><![CDATA[Güz Sancısı ve 6-7 Eylül Olayları]]></category>

		<category><![CDATA[Tomris Giritlioğlu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=3405</guid>
		<description><![CDATA[Tomris Giritlioğlu&#8217;nun &#8220;Güz Sancısı&#8221; adlı filmi, birkaç açıdan tartışma yaratan bir film oldu. Bu tartışmalardan birincisi 6-7 Eylül 1955&#8242;deki olaylardır. İkinci konu ise, politik ve tarihsel olaylarla sinema sanatı arasındaki ilişkinin nasıl olması gerektiği üzerine yapılan tartışmadır. Sonuncusu, görünürde film ile hiç ilgisi olmadığı halde, filmin tartışılması ve eleştirilmesi sırasında ortaya çıkan ifade ve düşünce [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090206_derin_dusunce_org_guz_sancisi2.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-3407" title="20090206_derin_dusunce_org_guz_sancisi2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090206_derin_dusunce_org_guz_sancisi2.jpg" alt="" width="200" height="300" /></a>Tomris Giritlioğlu&#8217;nun &#8220;Güz Sancısı&#8221; adlı filmi, birkaç açıdan tartışma yaratan bir film oldu. Bu tartışmalardan birincisi 6-7 Eylül 1955&#8242;deki olaylardır. İkinci konu ise, politik ve tarihsel olaylarla sinema sanatı arasındaki ilişkinin nasıl olması gerektiği üzerine yapılan tartışmadır. Sonuncusu, görünürde film ile hiç ilgisi olmadığı halde, filmin tartışılması ve eleştirilmesi sırasında ortaya çıkan ifade ve düşünce özgürlüğü ile ilgili tartışmalardır. Neredeyse tek bir film üzerine yapılan tartışmalarla ülkenin tüm tartışmalarını ele almak mümkün hâle gelmiştir.</p>
<p>Tomris Giritlioğlu, &#8220;Mübadele&#8221;, &#8220;Salkım Hanım&#8217;ın Taneleri&#8221; filmlerinde ve &#8220;Hatırla Sevgili&#8221; dizisinde olduğu gibi, yaptığı filmlerde çoğunlukla politik ya da tarihsel bir meseleyi <span id="more-3405"></span>gündemine alıyor. Sözünü ettiğim iki film ile &#8220;Güz Sancısı&#8221; Türkiye&#8217;de azınlıkların sorunlarına eğilen filmler olarak &#8220;gerekli&#8221; filmler kategorisinde değerlendirilmelidir kanımca. Ancak &#8220;gerekli&#8221; bir filmin, iyi bir film olmayı sırf bu gereklilikten dolayı garanti etmesinin de mümkün olmadığını söylemeliyim.</p>
<p>Sinema anlayışım dolayısıyla politikayı ilk çıkış noktası yapan ve bu perspektiften bakan filmleri ve yönetmenleri beğendiğimi söyleyemem. Ken Loach, Costa Gavras her ne kadar politik sinemada büyük yönetmenler olarak görülseler de benim açımdan sinema sanatına katkıları çok önemli olmayan yönetmenlerdir.</p>
<p><em>&#8220;Bunuel&#8217;in filmlerinde her zaman karşımıza konformizme karşı olmanın yüceliği çıkar. Onun içten, uzlaşmaz ve acımasız protestosu, her şeyden önce, insanı duygusal açıdan etkileyen filmlerinin aynı şekilde duygusal yapısında dile gelir. Bu, hesaplanmış, rafine, zekice düzenlenmiş bir protesto değildir. Bunuel, bir sanat eserine doğrudan yansıtıldığında bir sahtekârlıktan başka bir şey olmayan salt politik coşkuya kendini kaptırmayacak kadar duyarlı bir sanatçıdır. Ancak, Bunuel&#8217;in filmlerinde varolan politik ve toplumsal protesto, daha az önemli pek çok yönetmene sonsuza dek yeter&#8221; </em>diye yazan Tarkovsky ile aynı düşünüyorum. Tomris Giritlioğlu&#8217;nun filmlerini işte bu &#8221; daha az önemli&#8221; yönetmenlerin tutumuna benzetiyorum. Paul Valery&#8217;nin Bresson hakkında söylediği &#8221; <em>&#8230;ancak bilinçli bir abartmaya yol açacak her türlü araçtan vazgeçenler mükemmelliğe ulaşır&#8221;</em> cümlesi, &#8220;Güz Sancısı&#8221;nın neden iyi bir film olmadığının da ipuçlarını verir mahiyette. &#8220;Güz Sancısı&#8221; Valery&#8217;nin değersiz gördüğü &#8220;bilinçli abartmayı&#8221; sonuna kadar kullanan bir film gerçekten de&#8230;</p>
<p>Tomris Giritlioğlu öncelediği politik angajman ile filmini sanatsal, şiirsel bir minvâlden angaje bir noktaya çekmiş görünmektedir. Bu angajman ise senaryodan mı yoksa yönetmenin kendi seçiminden mi henüz bilemediğim bir &#8220;edebî simgesellik&#8221; ile daha da görünür hâle geliyor. Aynen, Hatırla Sevgili dizisinde olduğu gibi yönetmenin angajmanı (politik olarak sol bir perspektif) filmin içerisine fazlasıyla sirâyet etmiş. 6-7 Eylül olayları öncesi gelişen olaylara karşı çıkan &#8220;namuslu komunistler&#8221; ile bu olayları yaratmak için gözü dönmüş bir şekilde çalışan &#8220;İktidar Partisi&#8221; destekli milliyetçiler&#8230; arkadaşını &#8220;ve can yoldaşını&#8221; satacak kadar gözü dönmüş milliyetçiler. Bunların doğruluğu ya da yanlışlığı ile tahmin edileceği gibi ilgilenmiyorum. Benim ilgilendiğim şey, sinemada dile getirilen angajmanın, üstelik çok bayat simgelerle ifşâsı.</p>
<p>&#8220;Masum fahişe&#8221;nin masumiyeti için oyuncak bebek figürü; yağmacılara tek karşı çıkanın emekli bir albay olması; siyasetçinin sahtekarlığı ve ikiyüzlülüğü&#8230; bunlar hep bir bakışı görünür kılıyor ve bu görünürlük yönetmenin filmini iyi bir film olmanın çok ötesine taşıyor. Düşündürmeyi, hissettireyi değil bilgi vermeyi amaçlayan bir bakışın ürünü bu film. Verdiği bilginin her tarafını kapayarak tam anlamıyla kapalı devre bir ortam yaratan film, bu ortamın dışına çıkmaya izin verecek bir düşünceyi de iptal ediyor.</p>
<p>Bunlar  Hollywood&#8217;un propoganda sinemasının araçlarını aynen kullanarak yapılıyor. İyi ve kötünün net bir şekilde birbirinden ayrıldığı bir siyah-beyaz bakış; iyi olanla kötü olanın hiç boşluk kalmayacak şekilde bir hikâye bağı ile birbirine bağlanması; bu bağlanmada kötü olanın tek kurtuluş yolu olarak altı doldurulamayan Hollywoodvari bir aşkın göze &#8220;vıcık vıcık&#8221; sokulması&#8230;</p>
<p>Filmde Rum vatandaşların hepsinin neden bozuk bir Türkçe ile konuştuklarını (senaryoyu yazan Etyen Mahçupyan da azınlıklar diye tabir edilen bir kökene sahip ve benim gördüğüm en güzel ve akıcı Türkçeye sahip insanlardan birisi) ve neden önce Rumca, sonra tercüme edermişcesine Türkçe konuştuklarını anlayamadığımı söylemeliyim. Ayrıca filmdeki masum fahişe rolünü oynayan kadının, masumiyet dozunu artırıcı bir ajitasyon unsuru olarak tuhaf ve çocuksu bir &#8220;Türkçe-Rumca&#8221; aksanda konuşması ayrıca ilginçti. Açıkçası sinema dili ve sinema sanatına katkı açısından &#8220;Kurtlar Vadisi&#8221; dizisinden çok da yukarda duran bir film değil &#8220;Güz Sancısı&#8221;. Aynen o dizide olduğu gibi ajitasyon yoluyla &#8220;tek ve biricik bir yorum&#8221; yoluna götürülmeye çalışılan seyirci için, filmin sonunda pek bir şey kalmıyor maalesef. Sinematografisinin bu açıdan, tek bakışlılığa yol açan &#8220;propoganda sineması&#8221; yöntemleri kullanan bir sinematografi olması şaşırtıcı değil!</p>
<p>Filmin benim açımdan iyi bir film olmaması, 6-7 Eylül olaylarını ele alan bir film olmasından değil, bu olayları sinemaya aktarmaktaki beceriksizlinden kaynaklanıyor. Bu yüzden, film, &#8220;gerekli ama iyi olmayan&#8221; bir film olarak yer etti zihnimde.</p>
<p>6-7 Eylül olayları, 1955&#8242;te muhtemelen derin yapılanmalar sonucu planlanmış yapının dışavurumu. Atatürk&#8217;ün Selanik&#8217;teki evine bomba atıldı bahanesiyle, iki gün boyunca İstanbul&#8217;da, çoğunluğu Rumlar olan, ama Ermeni ve Yahudilerin de bulunduğu azınlıkların ev ve iş yerlerine yapılan yağmalar, tarihe 6-7 Eylül olayları diye geçti. Kıbrıs&#8217;ta gelişen olayların da olayda etkisinin olduğu biliniyor. Ancak, bu olaylar Cumhuriyet ideolojisinin azınlıklara bakışının dışavurumu diye değerlendirilirse, film ile 6-7 Eylül olayları arasında kurulan ilişkideki tek yönlü angajman daha da ortaya çıkar bence.</p>
<p>Tarihsel olaylar elbette çok boyutludur; bir sanat eserine düşen bunu bir angajman yoluyla değil, belki Haneke&#8217;nin &#8220;Saklı&#8221; filminde bir benzeri olan sanatsal görü ile vermesi olabilir. Haneke bu filmde, Fransa&#8217;nın tarihinde kara bir leke olan bir olayı, çok da ana merkeze kurarak değil, ama filmin bütünü içerisine bir şekerin suyun içerisinde erimesi gibi yerleştirir. Aslında 6-7 Eylül olayları ile çok benzer bir kıyımdır bu; Cezayirli göçmenlerin Paris&#8217;te kıyıma uğratılması&#8230;Sanırım &#8220;Saklı&#8221; ile &#8220;Güz Sancısı&#8221;nı arka arkaya izlemek, büyük bir eserle, &#8220;daha az önemli&#8221; bir eserin farkını da ortaya koyabilecek nitelikte. Yine politik-tarihsel konulara Angelopoulos&#8217;un, Wajda ya da Jancso&#8217;nun filmlerinin bakışını inceleyerek aradaki farkı daha net anlayabiliriz kanımca.</p>
<p>Bu film etrafında tartışılması gereken üçüncü konu ise, bu filme eleştiri getiren Ali Murat Güven&#8217;in, aynı gazetede yazan Ali Bayramoğlu tarafından &#8220;düşük&#8221; denilerek bir hakarete uğraması ve yazısının bir ifade özgürlüğü olarak görülmemesidir. Bu olay, aslında demokratlık kodlarını bir kez daha gündeme getirmeli. Kendisini demokrat diye tanımlayan birisinin, bir film hakkında kendi gazetesinde yazan bir sinema yazarına gösterdiği hoyrat ve hakaretamiz tutum, bana kalırsa son derece manidardır. İfade özgürlüğü sadece beğendiğimiz yazılar için mi tutunmamız gereken bir tavırdır? Ali Bayramoğlu&#8217;nu TvNet&#8217;de ilgili programda dinleyince, kendisinin düşüncelerini ve film hakkında yargılarını beğenmeyen kişilere ne kadar hoyrat olduğunu görünce, açıkçası bu ülkede demokrasi hakkında birkez daha düşünmek gerektiğini anlamaya başladım. Demokrasi ve ifade özgürlüğü en çok da yazdıklarını, söylediklerini beğenmediğimiz insanlar için olunca anlam kazanmaz mı? Yoksa beğenmediğimiz yazıları, sözleri yasaklamak için sopa göstermek midir demokratlık tavrı?</p>
<p class="akst_link"><a href="http://www.derindusunce.org/?p=3405&amp;akst_action=share-this"  title="E-mail this, post to del.icio.us, etc." id="akst_link_3405" class="akst_share_link" rel="nofollow">Share This</a>
</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/02/06/guz-sancisi-ve-6-7-eylul-olaylari/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Sokurov Sineması ve ‘Second Circle’</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/02/05/sokurov-sinemasi-ve-second-circle/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/02/05/sokurov-sinemasi-ve-second-circle/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 05 Feb 2009 16:10:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Enver Gülşen</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[Sinema]]></category>

		<category><![CDATA['Second Circle']]></category>

		<category><![CDATA[alexander Sokurov]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=3376</guid>
		<description><![CDATA[Sinema sanatının yaşayan en önemli yönetmenleri arasında yer alan Alexander Sokurov (Doğumu: 1951 / Podorvikha, Rusya Federasyonu), &#8220;Modernizm&#8217;in yarattığı problemlerin bir çocuğu&#8221; olmanın avantajları ve zaaflarının, sinema anlayışında oldukça net biçimde fark edilebildiği sanatçılardan birisidir.
Modernizm, Aydınlanma Hareketi ile gelen &#8220;insan tasavvuru&#8221;nun bireyde yarattığı çürüme, çoraklaşma ve &#8220;aşkınlığı yitirme hâli&#8221;nin iyice zirveye çıktığı bir döneme tekâbül [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090104_derin_dusunce_org_sokurov_-sinemasi_-ve_second-circle.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-3377" title="20090104_derin_dusunce_org_sokurov_-sinemasi_-ve_second-circle" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090104_derin_dusunce_org_sokurov_-sinemasi_-ve_second-circle.jpg" alt="" width="210" height="291" /></a>Sinema sanatının yaşayan en önemli yönetmenleri arasında yer alan Alexander Sokurov (Doğumu: 1951 / Podorvikha, Rusya Federasyonu), &#8220;Modernizm&#8217;in yarattığı problemlerin bir çocuğu&#8221; olmanın avantajları ve zaaflarının, sinema anlayışında oldukça net biçimde fark edilebildiği sanatçılardan birisidir.</p>
<p>Modernizm, Aydınlanma Hareketi ile gelen &#8220;insan tasavvuru&#8221;nun bireyde yarattığı çürüme, çoraklaşma ve &#8220;aşkınlığı yitirme hâli&#8221;nin iyice zirveye çıktığı bir döneme tekâbül eder. İnsanlık tarihinin en kara dönemi olarak nitelendirebileceğimiz 20&#8242;nci yüzyılın ilk yarısında, Aydınlanma ideolojisinin kendi iç çelişkileri sonucunda ortaya çıkan savaşlar ve kıyımlar, <span id="more-3376"></span>sadece devletlerin değil, insan denen varlığın yıkımına da zemin hazırlamıştır. Modern sanat, işte tam da bu dönemde, böylesi bir zamanın insanı olmanın bütün çelişkilerini ve kaybedilen değerleri yeniden bulma yönündeki o umutsuz çabaları sergileyen çok önemli yapıtlar üretti.</p>
<p>Alexander Sokurov da modern dönemlerin yıkıntısının tam üstünde yaşamanın, Sovyetler Birliği&#8217;nde büyümenin ve o baskıcılığın gölgesinde sanat üretmenin bütün zorluklarını sırtında taşımasına rağmen, zaman zaman hem müthiş bir yaratıcılığın, hem de yaman çelişkilerin en üst düzeyde gözlendiği tartışmalı yapıtlar ortaya koydu.</p>
<p>Sokurov, 1970&#8242;lerin ortalarında ilk filmlerini kitlelerle paylaşmaya başladığında, neredeyse her yeni Rus yönetmene cömertçe verilen bir pâyeyle, &#8220;Andrei Tarkovsky&#8217;nin (1932-1986) mirasçısı&#8221; pâyesiyle taltif edilmişti. Kendisi, günümüzde de hâlâ Tarkovski&#8217;nin en önemli takipçisi olarak nitelendiriliyor.</p>
<p>Tarkovsky ile yakın arkadaşlıkları bir yana, Sokurov sineması -Tarkovsky sineması ile belirli benzerlikleri bulunmasına rağmen- bambaşka bir mecradan akan, özünde farklı bir sinemadır. Doğrudur; filmlerinin genelde yavaş akan temposu, oldukça uzun planlara yer vermesi, oyuncularının doğal tarzı, ses kuşağında sıklıkla doğal ses ve müzik kullanımı açısından Sokurov sineması -en azından sinematografik ve estetik boyutta- Tarkovsky sinemasına benzer. Ancak, bu gibi ortak özellikleri dışında, her iki sanatçının sinema anlayışları birbirinden kesin çizgilerle ayrılmaktadır.</p>
<p>Andrei Tarkovsky&#8217;nin yedi filminin hepsi de rahatlıkla birer başyapıt olarak değerlendirilebilir. Bunda Tarkovsky&#8217;nin, sinema sanatını, insanın yeryüzünde bulunuş amacının ne olduğu sorusuyla ilgilenen ve bu varoluşsal soruya cevap bulabilmeyi -ya da en azından bu soruyu sorabilmeyi- amaçlayan bir sanat olarak görmesi ve sanatında kendi ilkelerine ihanet etmenin kendisi için ölümle eşdeğer olduğunu düşünmesi son derece etkili bir rol oynamıştır.</p>
<p>Sokurov ise çok yüksek sanat değeri olan zirvelerle birlikte nispeten kötü denebilecek filmlere de imza atmıştır. Bunun, hakikat arayışında umudunu -çektiği bütün acılara rağmen- inatla ayakta tutmayı bilen bir insanla, aynı acıları çeken, ancak umudunu yitirdiği için ruhsal dünyası bozunuma uğramış ve artık belirli bir nirengi noktası kalmamış olan diğer bir insan arasındaki farktan kaynaklandığını düşünüyorum.</p>
<p>Sokurov da aynen Tarkovsky gibi insanı bir &#8220;ruhsal varlık&#8221; olarak ele alır. Tarkovsky sinemasında olduğu gibi karakterler yoğun bir spiritüel kriz içindedirler. Filmlerinde insan varoluşuna ait soruları, insanın iç gerçekliğine ve hakikate ait soruları kendisine merkez edinmiştir. Ancak aradaki en önemli fark, bu sorulara ve ruhsal bir varoluş krizi içindeki karakterlere bakışta ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>Sokurov filmlerinde, Tarkovsky karakterlerinin -bir açıdan- tam tersi olan karakterler görürüz. Onlar da benzer türden ruhsal krizlerin içindedirler; onların da aynı varoluş sorularını kendilerine sorduklarını hissederiz. Ancak aynı karakterler bizlere bu ruhsal krizden herhangi bir çıkış yolu olmadığını hissettiren, &#8220;iç mücadelesinden yenik ayrılmış&#8221; bir insan tipini de imâ ederler. Tarkovsky ile Sokurov beyazperdede kahramanları aracılığıyla her ne kadar aynı soruları soruyor olsalar da ortaya konulan insan tipleri tamamen farkldır. Sokurov&#8217;un dünyası bu yüzden umudunu ve doğal hâlini yitirmiş, &#8220;bozunuma uğramış&#8221; bir dünyadır. Kahramanları da ne kadar yoğun ruhsal krizler yaşarlarsa yaşasınlar, &#8220;hakikatle ilişki kurmanın bir yolunu bulamayan insanlar&#8221; olarak kalırlar. Bu açıdan bakıldığında, Tarkovsky yapıtlarının &#8220;sürekli ruhsal krizler yaşarken, aynı zamanda da bunları aşıp hakikate ulaşmanın yolunu arayan, böylesi bir çıkış yolu için canhıraş biçimde mücadele eden insanları&#8221;na karşılık, onun filmleri ise tamamen profan bir dünya yaratmış ve bu dünyada hakikat arayışına yer olmayan ultra-seküler insan arasında bir yerlerde sıkışıp kalmış, &#8220;Araf&#8217;ta&#8221; denilebilecek karakterler sürer önümüze. Bir tarafın sinemasında ruhsal özgürlüğü için çırpınan insan, diğer tarafta ise benzer ruhsal krizleri yaşayan, ancak bunu ruhsal özgürlüğe çevirebilme imkânını ilelebet yitirmiş insan vardır.</p>
<p>Öte yandan, Sokurov&#8217;u, &#8220;ezel&#8221; ve &#8220;ebed&#8221; arayışının iki yönünü en güçlü biçimde temsil eden iki büyük yönetmenin tam ortasında, fakat ikisinden de belirli çizgilerle ayrılan bir yönetmen olarak tanımlayabiliriz. Ezel ve ebed arayışının bir yanını &#8220;hakikat arayışı&#8221; temsil eder.</p>
<p>Andrei Tarkovsky, arayış içindeki bu insanı sinemasında bütün çıplaklığıyla ortaya koyan bir yönetmendi. Sergei Paradjanov (1924-1990) ise ezel ve ebed arayışının daha çok &#8220;güzellik&#8221; boyutuyla ilgilidir. Güzellik profan bir kavram olarak değil, &#8220;hakikat&#8221; ile ilişkisi birbiriyle iç içe geçmiş hâlde olan bir değer olarak yer alır Paradjanov&#8217;un filmlerinde. Bu açıdan ezel ve ebed bilgisini arayan tasavvufî yöntemlerle, Tarkovsky ve Paradjanov filmlerinin -belki kendilerinin de farkında olmadıkları- güçlü bir ilişkisi vardır. Paradjanov&#8217;un &#8220;Sayat Nova&#8221; , &#8220;Unutulmuş Atalarımızın Gölgeleri&#8221;, &#8220;Suram Kalesi Efsanesi&#8221; ve &#8220;Âşık Garip&#8221; filmleriyle Doğu&#8217;ya ait hikmet ve güzellik anlayışları arasında çok ciddi bir bağ mevcuttur. Tarkovsky&#8217;nin ise neredeyse bütün filmleri, sinema sanatının profanlaştığı bir dünyaya &#8220;tek başına kafa tutuş&#8221; olarak algılanabilir. Profan olan yerine aşkınlık arayışının ikame edildiği ve insanın çıkışının burada arandığı bir dünyadır Tarkovsky&#8217;nin dünyası&#8230;</p>
<p>Sokurov filmleri ise bu iki ezel ve ebed arayışı kanadının -&#8221;hakikat&#8221; ve &#8220;güzellik&#8221;- tam ortasında, fakat daha farklı bir biçim ve dille, adetâ &#8220;baş aşağı&#8221; durmaktadır. Sokurov&#8217;da hakikat, sonsuz acı çeken ve ruhsal kriz içinde olan umutsuz karakterleri aracılığıyla yitirildiği hissedilen bir şey iken, güzellik ise yitirildiği, hemen bütün filmlerinde doğal dünyanın bozunuma uğramış görüntülerinde belli olan bir şey olarak görülüyor. O &#8221; şey&#8221; var, bunu hissedebiliyorsunuz; ancak bunu elde etmenin ve &#8220;kurtuluşa&#8221; ermenin yolunun olmadığı bir dünyadır Sokurov&#8217;un dünyası. Sanatçı, bunu sinematografik olarak görüntüyü bozunuma uğratan mercek ve filtreler kullanarak, rengi ise ruh hâline uygun bir renk hâline getirerek yapmaktadır.</p>
<p>Sokurov&#8217;un , &#8220;Stone&#8221;, &#8221; Days of Eclipse&#8221; ve yazımızın da konusu olan &#8220;Second Circle&#8221; (Türkiye&#8217;de gösterilmedikleri için İngilizce adlarını kullandım) adlı filmleri, yukarıda anlatılan türden Sokurov karakterlerini görebileceğimiz birer başyapıttır. Türkiye&#8217;de de gösterilen &#8220;Ana ve Oğlu&#8221; ise sinemanın, insan ruhunun çektiği acıyı ve &#8220;ruhsal bir varlık olarak insan&#8221;ı anlatan bir sanat dalı sıfatıyla ulaşabileceği zirvelerden birisidir. Bu filmin devamı niteliğindeki &#8220;Baba ve Oğlu&#8221; da aynı şekilde çok önemli bir yapıttır.</p>
<p>Bunların yanında, &#8220;Spirituel Voices&#8221;, &#8220;Moscow Elegy&#8221;, &#8220;Oriental Elegy&#8221; gibi çok önemli belgesellere imza atan Sokurov, Hitler&#8217;in bir gününü anlattığı &#8220;Moloch&#8221; , Lenin&#8217;in bir gününü anlattığı &#8220;Boğa&#8221; , Japon imparatoru Hirohito&#8217;nun İkinci Dünya Savaşı dönemine odaklandığı &#8220;Güneş&#8221; ile önemli tarihsel karakterleri anlatmada kullandığı şiirsel bir dil ile farklılık yaratmış, tek bir plandan oluşturduğu deneysel bir film olan &#8220;Rus Hazine Sandığı&#8221; ile de sinema tarihinde bir &#8220;ilk&#8221;i başarmıştır.</p>
<p>Son filmi &#8220;Aleksandra&#8221; ise Sokurov&#8217;un dilinin &#8220;tipik&#8221; denen özelliklerini aynı şekilde bünyesinde barındıran bir filmdir.</p>
<p>Sokurov sinemasının tipik özellikleri, yani ruhsal duruma ve atmosfere göre farklı renk tonları kullanmak, acelesi olmayan kamera hareketleri, bulundukları ortamdan çıkış konusunda çoğunlukla umutsuz olan insanlar aynen &#8220;Aleksandra&#8221; için de söz konusu&#8230;</p>
<p>Filmin ortamının boğuculuğu ve hiç savaş sahnesi gösterilmemesi, savaşın anlamsızlığını anlatmaya çalışan bir durum oluşturuyor. Sokurov filmlerindeki umutsuz, amaçsız ve çıkışsız insan tiplerini toplu hâlde bu filmde de bulmak mümkün. Ortada bir savaş var; ancak bunun ne amaçla verildiğini ise hiç kimse bilmiyor. Savaş, aslında insanların bütünüyle yabancılaştıkları bir ortam yaratmış Çeçen ülkesinde. Ve Sokurov da bu ortamı tasvir etmede diğer pek çok filmi gibi oldukça başarılı. Film bazı eleştirmenlerin de belirttiği gibi &#8220;savaş karşıtı&#8221; bir noktada duruyor elbette. Savaşın insan ruhunda yarattığı, kendisine, ötekine ve çevresine yabancılaşmayı Sokurov&#8217;dan daha iyi tasvir edebilecek çok az yönetmen var zaten. Ancak, savaş karşıtlığı mutlak bir tarafsızlık çerçevesinde olursa, haksızlık edenle haksızlığa maruz kalanı eşitlemek gibi bir hataya düşmek işten bile değildir.</p>
<p>Susan Sontag&#8217;ın yüzyılın en iyi filmlerinden birisi olarak değerlendirdiği &#8220;Second Circle&#8221; kuşkusuz sinema tarihinin önemli başyapıtlarından birisidir.</p>
<p>Ölmüş olan babasını cenazesini kaldırmak için Rusya&#8217;da bir kasabaya gelen bir adamın hikâyesidir film. Özellikle orta dönem Sokurov filmlerinde daha baskın bir şekilde görülebildiği gibi, ruhsallıkla, tanrıyla bağını koparmış, &#8220;hâlesini yitirmiş&#8221; bir dünyanın dışavurumudur bu film. Özü çıkarılıp kupkuru kalmış modern insanın en trajik boyutlarını adeta kafkaesk bir ritmde sunan &#8220;Second Circle&#8221; dünyaya, insana, geleceğe ve bugüne ait mutlak bir umutsuzluğun ve bu umutsuzluğun doğurduğu bıkkınlık ve vazgeçmişlik hâlinin dışavurumudur. Modern kafesten kurtulmaya çalışan ve ruhsallığa ulaşmaya çalışan Tarkovsky karakterlerinin tersine, filmdeki insanlar mücadeleyi, umudu tamamen yitirmiş, adeta tarihin ve toplumun bir kuklası hâle gelmiştir.</p>
<p>Bir cenazenin kaldırılmasında normalde olabilecek her türlü duygusal ve ruhsal yönelimlerin tam anlamıyla çöpe atıldığı ve kupkuru, dünyada neden yaşadığını bilmeyen bir insanlık durumunun Sokurov&#8217;un muhteşem sanatçılığıyla dışa vurulduğu film, aynı zamanda Sokurov&#8217;un umutsuzluğunun en net dışavurumlarından birisidir. Babasının cenazesiyle ilgilenirken, o cenazeye adeta bir metâ muamelesi yapan; ama bunu bir vahşilik ya da memnuniyet içinde değil, başka bir çıkış yolu bulunamadığı (üstelik böyle bir çıkış yolunun olabileceği yönünde bir umudu olmadan) çok belli bir soğukluk içinde yapan adam için, cenaze töreni bir dinsel, spiritüel ayin değil, bir görevdir adeta. Merhamet göstermek, acımak, ağlamak için kendisinde inanılmaz bir istek olan ama bunları yapabilmek için bütün yollarını tüketmiş bir insandır söz konusu olan.</p>
<p>Bir söyleşide bu filmle ilgili yaptığım yoruma, Sokurov bu filmin ortamının ve umutsuzluğunun adeta kendisinin o zamanki ruh hâlinin dışa vurumu olduğunu belirterek cevap vermişti. Modern dönemler bir hakikat arayışını imkânsız hâle getiriyordu besbelli. Bana kalırsa, bu, modernist sanatçının kendi ruhunda duyumsadığı ultra modern &#8220;tanrısız - aşkın varlıksız&#8221; dünyanın aktarımıdır. İnsanı merkeze alan ve tanrıyı öldüren dünyada, doğayı egemenlik altına alan modern insanın belirli bir süre sonra doğayla birlikte kendisini de o egemenlik alanı içinde yitirdiğini gösteren bir başyapıttır &#8220;Second Circle&#8221;.  Hakîkat arayışını imkânsız hâle getiren, mutlak güzelliğin artık kendisini göstermediği ve ancak çarpık aynalar arkasına saklandığının bilinebildiği bir dünyanın hiyeroglifi&#8230;</p>
<p>Ortam oluşturmada ve o ortamın ruh hâlini sinematografik olarak gösterebilmede gerçek bir usta olan Sokurov, insan ruhunun acılarını ve umutsuzluğunu ses ve müziği kullanış biçimiyle de görünür hâle getiren, sinema sanatı açısından oldukça önemli ve değerli bir filme imza atmış.</p>
<p><em>Not:  &#8220;Bir Yönetmen Bir Başyapıt&#8221; dizisinin genel bir açıklaması ve diğer filmleri için</em></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/2009/01/10/bir-yonetmen-bir-basyapit/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">http://www.derindusunce.org/2009/01/10/bir-yonetmen-bir-basyapit/</span></a></p>
<p class="akst_link"><a href="http://www.derindusunce.org/?p=3376&amp;akst_action=share-this"  title="E-mail this, post to del.icio.us, etc." id="akst_link_3376" class="akst_share_link" rel="nofollow">Share This</a>
</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/02/05/sokurov-sinemasi-ve-second-circle/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Yasaperestlik, kurbanlaş(tır)ma ve Filistin Direnişi</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/02/05/yasaperestlik-kurbanlastirma-ve-filistin-direnisi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/02/05/yasaperestlik-kurbanlastirma-ve-filistin-direnisi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 05 Feb 2009 12:03:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>

		<category><![CDATA[Batı]]></category>

		<category><![CDATA[Cihad]]></category>

		<category><![CDATA[Filistin]]></category>

		<category><![CDATA[filistin sorunu]]></category>

		<category><![CDATA[insan haklari]]></category>

		<category><![CDATA[uluslararasi adalet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=3390</guid>
		<description><![CDATA[Konuk Yazar: Hilal Kaplan
Evrensel olarak İnsan Hakları söylemi, tanınabilir bir insan öznesi olduğu varsayımından yola çıkar. Varoluşun merkezinden Tanrı&#8217;yı alıp yerine insanı ikame etmeyi hedefleyen hümanist söylemin tipik bir ürünüdür. Yani ilan ettiği gibi zamanlar ve mekanlar üstü değil aksine içinden çıktığı tarihsel-toplumsal ve dolayısıyla siyasal-ideolojik koşullara bağ(ım)lıdır. Dolayısıyla belli bir söylem düzenine özgü, inşa [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090104_derin_dusunce_org_filistin_sorunu_siyonizm2.gif"><img class="alignleft size-medium wp-image-3394" title="20090104_derin_dusunce_org_filistin_sorunu_siyonizm2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090104_derin_dusunce_org_filistin_sorunu_siyonizm2.gif" alt="" /></a>Konuk Yazar:</strong> Hilal Kaplan<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090104_derin_dusunce_org_filistin_sorunu_siyonizm.gif"></a></p>
<p>Evrensel olarak İnsan Hakları söylemi, tanınabilir bir insan öznesi olduğu varsayımından yola çıkar. Varoluşun merkezinden Tanrı&#8217;yı alıp yerine insanı ikame etmeyi hedefleyen hümanist söylemin tipik bir ürünüdür. Yani ilan ettiği gibi zamanlar ve mekanlar üstü değil aksine içinden çıktığı tarihsel-toplumsal ve dolayısıyla siyasal-ideolojik koşullara bağ(ım)lıdır. Dolayısıyla belli bir söylem düzenine özgü, inşa edilmiş, tarihsel bir kavramdır. İnsan hakları söylemindeki tüm insanları kapsadığını iddia eden evrensel insan anlayışı aslında muhtelif ‘insan hallerine&#8217; dair öznelliklerin ve bunlara bağlı olan iktidar ilişkileri ile sorumluluk dağılımlarının üstünü örter. Mezkur insan hakları anlayışı aslında ‘daha az insan&#8217; olanların kurbanlıklarını benimsemelerini telkin eden bir tür teselliden ibarettir.<span id="more-3390"></span></p>
<p>Kurban kelimesi, burada hususi bir önem teşkil ediyor zira İnsan Hakları Beyannamesi, insanı temelde aciz bir kurban olarak konumlandırarak başına gelmesi muhtemel ‘kötülük&#8217;lere uğramama hakkı olduğuna dair bir perspektif sunar.</p>
<p>Bu beyanname, hakları çiğnenenlere ‘haklarının çiğnenmeme hakları&#8217; olduğunu beyan ederek asıl faili -hakkı çiğneyeni- görünmez kılmaya ve bu suretle insan denen heyulanın kurbanlığını takdis etmeye yöneliktir.</p>
<p><strong>Ayaklanmayacaksın! </strong></p>
<p><strong> </strong>Daha iyi açıklamak için şunu sormak gerek: İnsanların neden bu kötülüklere maruz kalmama hakkı vardır? El-Cevap: Ayaklanmamaları için! Beyanname&#8217;den okuyalım: ‘İnsanın zulüm ve baskıya karşı son çare olarak ayaklanmaya mecbur kalmaması için insan haklarının bir hukuk rejimi ile korunmasının esaslı bir zaruret olmasına&#8230;&#8217; Ayaklandığınız andan itibaren bambaşka bir hikaye başlar çünkü, artık kurban-insan değilsinizdir. Görünen o ki, bu grotesk metin yerleşik düzenin tesisi ve teminini daha ‘insancıl&#8217; bir görüntü altında gerçekleştirmek için ortaya çıkarılmıştır.</p>
<p> Dünya&#8217;nın sefaletine dayalı bu düzenin, kurban-insanı merkezileştirip onun acziyetinden beslenerek kendini yeniden ürettiğini göremeyeniniz var mı? Ne yazık ki var. İnsan hakları söyleminin ihtiva ettiği konformist boyutla çok paralel olarak mazlumlara kurban olmalarını vaz eden bir söylem de mevcut. Bunun bir örneğini İsrail sorununa dair geçen haftaki iki köşe yazısıyla veren değerli Markar Esayan özetle ‘şiddetin her türlüsünü, her durumda&#8217; reddetmek gerektiğini, bu yüzden İsrail&#8217;den de Filistin&#8217;den de savaşanların ‘şiddete tapar&#8217; olduğunu öne sürüyor. Ayrıca hepimizin birer ‘öldüren&#8217; ve ‘kurban&#8217; olarak rollerimizin mütemadiyen değiştiğini vurgulayıp, uygulanan şiddetin de ‘öç alma hakkı&#8217; üzerinden meşrulaştırıldığını ekliyor.</p>
<p><strong>Faili meçhul kılmak </strong></p>
<p><strong> </strong>Öncelikle belirtmem gerekir ki, Markar Bey&#8217;in öne sürdüğü hepimizin ‘hem öldüren, hem de kurban&#8217; olduğumuz iddiası biraz önce açıklamaya çalıştığım ‘kurbanın yüceleştirilmesi&#8217; söylemiyle çok paraleldir. ‘Kurban-öldüren&#8217; ikiliğinde kurban ‘iyi&#8217; olanı, öldüren ‘kötü&#8217; olanı temsil eder. Buradan yola çıkarak Markar Bey iyi olanı yani -İsevi bir kendini feda edişi anımsatan- kurban olmayı tercih etmenin ahlaki açıdan doğru bir pozisyon olduğunu iddia ediyor. Bense bu ikiliğe katılmadığımdan meseleyi ‘mazlum-zalim&#8217; ikiliği üzerinden ele almak istiyorum.</p>
<p> </p>
<p>İşe Markar Bey&#8217;in iddiasının çok vahim bir sonucu olduğunu söyleyerek başlamak gerek: <strong>Faili meçhul kılmak</strong>. Her zulmün belli bir faili vardır ve bu belirlenmiş zemin üzerinden adaletin tesis edilmesi için uğraşılır. Fakat mevcut bir zulüm karşısında mazlum ve zalim pozisyonlarının temellendiği zeminin mütemadiyen değiştiğini iddia etmek adaletin tesisine yönelik bütün çabaların önünü keser. Bu manada eğer amaç adaletin tesis edilmesiyse zalimi mazlumdan ayrıştıracak söylemsel mekanizmaları canlı tutmak elzemdir.</p>
<p>Bu bakış açısından bakınca bomba altında yaşam savaşı veren Filistinli ile bombalamayı yakın bir yerden dürbünle seyreyleyen İsrailli eşit derecede zalimdir ve mazlumdur. Mazlumluk da zalimlik de şüphesiz statik kimlikler değiller. Bir insan topluluğu bugün mazlumken yarın zalim olabilir.</p>
<p>Burada önemli olan zulmün yaşandığı ‘an&#8217; içinde mazlum ve zalim kimliklerinin belirlenmesi ve buna göre mazlum olanın yanında etik bir pozisyon alınmasıdır. Buna mukabil, Markar Bey çözüm olarak hem kurban hem de öldüren olduğumuz gerçeği ile yüzleşip af dilemeyi öneriyor. Sanırım bu yine Hıristiyan geleneğinden neşet eden bir tür ‘itiraf et ve af dile&#8217; formülasyonunun mezkur durum için adapte edilmiş halini andırıyor. İtiraf mekanizması önemlidir ama adaletin tesis edilmesi noktasında belki yapılabilecek en son ve zayıf eylemdir. Üstelik itiraf bir ‘af&#8217;la beraber gelir. Yani insanın içindeki o iyi-kötü, mazlum-zalim, kurban-öldüren ikiliği arasındaki gerilimi diri tutmaz.</p>
<p><strong>Adalette af seçeneği </strong></p>
<p><strong> </strong>Oysa insanı hem kendine hem de başkalarına zulmetmekten alıkoyan yegane şey adalet ile arasında kurduğu bu gerilimli ilişkidir. ‘Af olunan&#8217;dan her zaman tekrar zulüm beklemeye hazır olabiliriz. Kolonyalizm tarihi bunun örnekleriyle doludur. Kaldı ki adalete en uzak olan bu ‘af&#8217; seçeneğini öncelikli bir öneri olarak sunmak da insanı aciz olan kurban pozisyonuna zapt eder. Aciz olmak kurbanlığı içinde hiçbir şeyden sorumlu olmamaktır. Halbuki mazlum olmak -kurbanlığın öngördüğü gibi- aciz olmak demek değildir, her zaman adaletli olanı gözetmek şarttır.</p>
<p> Peki, iddia edildiği gibi ‘kurban olmak hakikaten ‘iyi&#8217; olana götürür mü?&#8217; diye sorduğumda, aklıma ilk olarak Yahudi halkını toptan katletmeyi amaç edinmiş Holokost geliyor. Yaklaşık 6 milyon Yahudi&#8217;nin öldürüldüğü toplama kamplarında birkaç istisna dışında Yahudi tutsaklar kelimenin tam anlamıyla kurbandı. İsyan etmediler, kaçmayı denemediler, örgütlenmediler.</p>
<p>Gayet ‘rasyonel&#8217; bir şekilde, verimlilik hesapları eşliğinde sistematik olarak bir halk nerdeyse yok edildi ve mazlumlar kurban oldu. Tüm dünya olan bitene ‘kurban bilgeliğiyle&#8217; yaklaşsaydı dünya üzerinde Yahudi insan kalmayabilirdi.</p>
<p>Çok şükür ki Naziler savaşı kaybetti ama Holokost&#8217;tan türeyen ‘kurban&#8217; söylemi başka zulümlerin meşrulaştırılmasına vesile oldu. Şu anda İsrail&#8217;e birçok Batılı çevrenin sert tepki koyamamasının ardındaki faktör tam da bu ‘kurban&#8217; söylemidir.</p>
<p>Amerikalı Yahudi bir akademisyen olan Norman Finkelstein&#8217;in üniversitesinden istifa etmek zorunda kalmasına sebep olan aşağıdaki sözleri üzerinden ‘kurban&#8217; söyleminin siyasal alandaki korkunç izdüşümüne bir daha bakalım: <em>Dünyanın hem en heybetli ordularından birine ve hem de en tüyler ürpertici insan hakları siciline sahip İsrail, eleştiriye karşı bağışıklık kazanmak için kendisini sürekli bir <strong>kurbanlar devleti</strong></em> olarak takdim etmektedir<em>.&#8217;</em>‘Kurbansallaşan&#8217; söylemler zulme evirilmeye çok müsaittir ve bu açıdan kurbanlık üzerine kurulan siyasal bir söylemden herhangi bir hayır sadır olmasını beklemek daha fazla zulmün yanı başımızdan sessizce geçip gitmesinden başka bir şeye yaramaz.</p>
<p><strong>Kurbanlar devleti </strong></p>
<p> Son olarak en önemsediğim bölüm olan ‘şiddetin her türlüsünü her durumda reddetmek&#8217; önerisine gelelim. Bu öneri aslında bir tür ‘yasa&#8217; ortaya koyuyor ama ilginç bir şekilde ‘her durumda&#8217; dendiği için bu ‘yasa&#8217;nın istisnası yok. İşte tam bu nokta bizi başından beri bahsettiğimiz ‘insanlık&#8217; mevzularının kilit noktası olan adama, Immanuel Kant&#8217;a getiriyor. Zira Kant&#8217;ın teorik tasavvuruna göre de ‘ahlaki yasa&#8217;nın her durumda ve her şekilde uygulanması gereken, saf bir biçimi vardır. Jacques Lacan, ‘<em>Kant avec Sade&#8217; </em>isimli meşhur makalesinde Sadizmin babası Marquis de Sade&#8217;ın ‘gizli bir Kantçı&#8217; olduğundan bahseder. Zira aynı Kant gibi Sade&#8217;ın da uyduğu ‘yasa&#8217;nın (‘Yasayı ihlal et&#8217;) istisnası yoktur. Bu noktadan bakınca görülen, Markar Bey&#8217;in tüm ‘insanlığa&#8217; ama önce Filistinliler&#8217;e önerdiği, istisnası olmayan bir ‘yasa&#8217; olan ‘şiddeti reddet&#8217;, ironik bir biçimde İsrail&#8217;in uyguladığı ve yine istisnası olmayan ‘şiddet uygula&#8217; yasası ile örtüştüğüdür.</p>
<p><strong>‘Yasa&#8217;nın istisnaları </strong></p>
<p><strong> </strong>Aslında böylelikle farklı görünüme sahip olsalar da aynı ahlaki -unutmayalım ki Sade dahil hepimizin bir ahlakı var- düzlemden neşet eden iki söylemle karşı karşıya olduğumuzu keşfediyoruz. Meğer Markar Bey, bize ‘öldüren&#8217; ile empati kurmamayı salık verirken aslında ‘öldüren&#8217;inki ile paralellik arz eden bir ahlaki ilişki öneriyormuş. Bir taraf çocuk, kadın, yaşlı gibi ‘istisnaları&#8217; dikkate almadan ‘yasa&#8217;ya uyup şiddet uygularken, diğer taraf açlık-ilaçsızlıktan ölümü beklese de, tüm sevdiklerinin bombalarla yok edildiğine şahit olmuş olsa da, belki çocuğu gözünün önünde suyla dahi söndürülemeyen fosfor bombaları yüzünden kömüre dönmüş olsa da ‘yasa&#8217;ya uyup şiddet uygulamayacaktır. Yasa öyle diyordur. Kurban, kurban olarak kalacak ve adalet için uğraşmayacaktır. Kurban herhangi bir şey yapmaktan muaftır. Onu yüce kılan budur, aksi takdirde kurban da zalimdir, şiddete tapmaktadır.</p>
<p>  Aşağılamayı tek iletişim biçimi, tabi kılmayı tek varolma biçimi, zulmü ise tek iktidar biçimi olarak görenlere karşı adaleti tesis etmeye çabalamak yerine ölmeyi beklemek mi gerekir? Ya ısrarla ‘önce adalet, sonra barış&#8217; diyen Filistin Direnişi&#8217;ni bir ‘öç alma hareketi&#8217; değilse? Ya onları motive eden şey iki halkın da çocuklarına daha iyi bir gelecek bırakmak ise? Ya -söylemlerinde de anlattıkları gibi- tüm Yahudiler&#8217;in değil ama sınırlarını hala ilan etmeyen işgalci İsrail Devleti&#8217;nin karşısında mücadele ettiklerini düşünüyorlarsa? Görüldüğü gibi ‘yasa&#8217; karşısında tüm bunlar anlamsızdır. Çünkü tüm ‘Ya..&#8217; ile başlayan cümleler birer istisnaya tekabül eder ve ‘yasa&#8217; istisna kabul etmez.</p>
<p><strong>Nihai çözüm mümkün mü? </strong></p>
<p><strong> </strong>Yukarıda aslında ‘yasa&#8217; dediğimiz kavramın gündelik hayata dokunmadıkça nasıl da içi boş bir şey olduğunu vurgulamaya çalıştım. Bu manada şiddet içeren her eylemin kayıtsız şartsız kötü ilan edilmesinin hayatın daimi karmaşıklığını ıskalamaktan ileri geldiğini düşünüyorum. Hiçbir ‘yasa&#8217;nın kendi içinde, kendinden menkul bir anlamı yoktur. ‘Yasa&#8217;yı şekillendiren hayatın ta kendisidir. Örneğin tüm mahkeme sistemi bu yüzden vardır. Mahkemelerin temel işlevi yürürlükte olan kanunları (yasa) önlerine gelen insanlık hallerine (istisnalar) göre değerlendirmek ve yargıya varmaktır. Muhtevadan yoksun ve dolayısıyla sadece bir formdan ibaret olan ‘yasa&#8217;ya uymanın en ‘güzel&#8217; örneklerini Nazi döneminden bulabiliriz.</p>
<p> Hatırlarsanız Nürnberg Mahkemeleri&#8217;nde yargılanan eski Naziler ‘biz sadece emirlere (yasalara) uyuyorduk&#8217; diyerek kendilerini savunmuşlardır. Dolayısıyla, ‘yasaperest&#8217; olmanın kendisi tam da ahlakın, vicdanın, insafın yani kısaca istisnaya yol açabilecek tüm beşeri özelliklerin üstünü çizen bir hususiyete sahiptir. ‘Yasa&#8217; dediğimiz form, içi ancak ‘adalet&#8217;e tekabül eden bir muhteva ile varolduğunda anlamlıdır. Bu minvalde ‘yasa&#8217; ile ‘adalet&#8217; arasında belli bir gerilimin mevcut olması gerekir.</p>
<p>İşte bu yüzden ‘yasaperest&#8217; olmak yerine adaleti tesis etmeyi nihai gaye olarak tayin etmeli ve bunu en başta bir zalim olma potansiyeli taşıyan kendimizde tesis etmeliyiz.</p>
<p>Hülasa, mezkur kurban jargonu ve ‘yasaperestlik&#8217; tam da neo-liberal işgalin tüm dünyadaki mazlumlardan beklediği, insanların yerleşik düzenden hasıl olan tüm zulümlere ‘kendiliklerinden&#8217; teslim olmalarını öngören ideal özne pozisyonudur. Hatta duruma uygun olarak söyleyelim ‘Nihai Çözüm&#8217;dür fakat uygulanması neyse ki ‘insani&#8217; açıdan mümkün değildir.</p>
<p>*<em>Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü yüksek lisans öğrencisi</em></p>
<p class="akst_link"><a href="http://www.derindusunce.org/?p=3390&amp;akst_action=share-this"  title="E-mail this, post to del.icio.us, etc." id="akst_link_3390" class="akst_share_link" rel="nofollow">Share This</a>
</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/02/05/yasaperestlik-kurbanlastirma-ve-filistin-direnisi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Çağdaş uygarlık seviyesinin üzeri - Bölüm 6</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/02/05/cagdas-uygarlik-seviyesinin-uzeri-bolum-6/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/02/05/cagdas-uygarlik-seviyesinin-uzeri-bolum-6/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 05 Feb 2009 08:21:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emre Er</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>

		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>

		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=3216</guid>
		<description><![CDATA[Haydi kızlar okula! 
Ne çok istiyoruz kız, erkek demeden bütün çocukların okula gitmesini. Ama, özellikle feodal üretime devam eden bir çok ilde kız çocukları halen okula gidemiyor.  5. bölümü tamamladıktan sonra artık herkes okula gidecek. Çünkü modern üretime bir kez başladıktan sonra modern eğitim talep edilecek. 
Önce kolay olandan başlayalım. Eski ağa yeni burjuvanın çocuğundan. Yeni burjuva devlet [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/01/20090127_derin_dusunce_org_haydi_kizlar_okula.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-3217" title="20090127_derin_dusunce_org_haydi_kizlar_okula" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/01/20090127_derin_dusunce_org_haydi_kizlar_okula.jpg" alt="" width="157" height="192" /></a><strong>Haydi kızlar okula!</strong> </p>
<p>Ne çok istiyoruz kız, erkek demeden bütün çocukların okula gitmesini. Ama, özellikle feodal üretime devam eden bir çok ilde kız çocukları halen okula gidemiyor.  <a href="http://www.derindusunce.org/2009/02/01/cagdas-uygarlik-seviyesinin-uzeri-bolum-5/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">5. bölümü</span></a> tamamladıktan sonra artık herkes okula gidecek. Çünkü modern üretime bir kez başladıktan sonra modern eğitim talep edilecek. </p>
<p>Önce kolay olandan başlayalım. Eski ağa yeni burjuvanın çocuğundan. <span id="more-3216"></span>Yeni burjuva devlet yardımıyla fabrikaları kurdu. O kadar mal mülk edindi. O ölünce de devam etmeli bu zenginlik. Çocukları, torunları rahat içinde yaşamalı. Onun için de geleceğin patronlarını en iyi şekilde eğitmeli. Anlattıklarım aile şirketlerini tarif ediyor sanki. Sabancı, koç çocuklarını yabancı ülkelerde en iyi okullarda okutuyorlar. Çünkü modern üretim araçları ile üretim bir kez başladığında ona uygun eğitim de bir ihtiyaç haline geliyor. Mesela mühendislik, muhasebe, finans, pazarlama gibi bir çok alanda bilgi sahibi olmayı gerektirir bir fabrikayı yönetmek. İlkokul mezunu bir Güler Sabancı hayal edin, ne demek istediğimi çok daha iyi anlayacaksınız. </p>
<p>Burjuvanın çocuğu okula gidecek de işçinin ki evde mi oturacak? Pahalı olmadıktan sonra işçi de çocuğunu okula gönderir. Çünkü çocuğu eskisi gibi tarlada çalıştırma imkanı kalmadı. Verimliliğe verilen önemin artmasıyla en verimsiz işçi olan çocuk tarımdan elendi. Diğer yandan tarımda uzmanlaşmaya yani eğitime ihtiyaç doğdu. Tarım işçisi de çocuğunun bir işte çalışmasını istiyorsa onu en azından meslek okullarına göndermek zorunda. </p>
<p>Sanayide durum tarımdaki kadar basit olmayabilir. Biraz zaman geçmesi gerekebilir. Özellikle ilk dönemlerde tekstil gibi kalifiye iş gücüne ihtiyaç duymayan sektörlerde &#8220;çocuk işçi&#8221; ucuz olduğu için tercih edilir. Kapital, biriktikçe daha üst düzey eğitim gerektiren pahalı sektörlere el atar. Bu aşamada çocuk işçi sanayiden tamamen elenir.  </p>
<p>Çocuğa iş kalmadı. Bir meslek sahibi olmazsa büyüdüğü zaman da bir işi olmayacak. Anne, baba çok sevdikleri evlatlarının hayatı boyunca evde boş boş oturmasını ister mi? Hadi bir taneye baktılar, bir de bunun evliliği var, çocuğu var. Yük birdi, iki, üç, dört oldu. Gelen para aynı. Anne baba çocuğunu okutup iyi bir meslek sahibi yapmazsa hayatları boyunca çekecekler sıkıntısını. &#8220;Acaba alt daireye mi yerleştirsek? Üstüne bir dairenin kirasını mı versek?&#8221; Tanıdık geliyor değil mi? </p>
<p>Çocuk da bir yatırım aracına dönüştü böylece. Okul kıyafeti, dershane, özel okul&#8230; Her türlü masraf yapılır gelecekte yüksek kazançlı bir işi sahibi olması için. Böylece eve bir katkısı olmasa bile en azından bir yaştan sonra yuvadan uçacaktır. Bakıyorum da bazı anne babalar yatırımlarını biraz da olsa çıkartmak istiyorlar. İşe başlayan çocuğun maaşları evlenene kadar baba evine aksın. Anne babanın da biraz gölge altında oturmaya hakkı olsun ama değil mi? </p>
<p>Gelelim kızlara. Biraz geç de olsa onlar da okula gidecek. <a href="http://www.derindusunce.org/2009/02/01/cagdas-uygarlik-seviyesinin-uzeri-bolum-5/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">5. bölümde</span></a> anlatıldığı gibi erkek çalışan kalmayıp kadına ihtiyaç duyulduğunda ev hanımlığı dışında mesleklere sahip olacaklar. Ne zaman ki kadına iş yaşamında ihtiyaç duyulacak o zaman bütün kız çocukları okula gönderilecek.   </p>
<p>Ya gelenek girerse devreye. &#8220;Kız çocuğu okumasa da olur, bir yaşa gelince veririz kocaya gider.&#8221; Bir de bu kafa var. Ama onların da işi eskisi kadar kolay değil. Eğitimsiz bir kızın iyi bir kısmet bulması da zor. Üniversite mezunu bir erkek ilk okul mezunu bir kızla evlenmek istemez. Çünkü eğitim kişinin sosyal çevresini, gündemini, ilgi alanlarını değiştirir. Okutmazsan kızını fakir bir oğlana varır. Kız gider evden ama senin cebinden para çıkmaya devam eder. &#8220;Ama bizim geleneğimiz vardı?&#8221; At sen onu yenisini alırız.    </p>
<p>Kızların tamamının okula gitmesi Türkiye&#8217;de epey daha zaman alacak. Eğitimli erkek şimdiden bunu talep ediyor; ama bu tek başına yeterli değil. Diğer yandan işsizlik oranı düşmeli, kadın iş gücüne olan talep artmalı. İşsizlik oranını düşürmek <a href="http://www.derindusunce.org/2009/01/31/cagdas-uygarlik-seviyesinin-ustu-bolum-4/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">4. bölümde</span></a> anlattığım üzere kapitalist döngüyü en verimli şekilde çalıştırmaya bağlı. Devlet kaynaklarını tüketime yönelik popülist politikalara harcamamalı. Kar yatırıma ne kadar fazla dönüşürse o kadar çok istihdam yaratılacak. Bir kere kadın iş gücü talep edildiğinde haydi kızlar okula kampanyalarına gerek kalmayacak.    </p>
<p>Kızları okula gönderdik. Sıra demokrasiyi getirmede.</p>
<p class="akst_link"><a href="http://www.derindusunce.org/?p=3216&amp;akst_action=share-this"  title="E-mail this, post to del.icio.us, etc." id="akst_link_3216" class="akst_share_link" rel="nofollow">Share This</a>
</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/02/05/cagdas-uygarlik-seviyesinin-uzeri-bolum-6/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Çözüm Neden Liberalizm Değil?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/02/05/cozum-neden-liberalizm-degil/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/02/05/cozum-neden-liberalizm-degil/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 04 Feb 2009 23:03:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Enver Gülşen</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>

		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<category><![CDATA[Özgürlükler]]></category>

		<category><![CDATA[İç hastalıklar]]></category>

		<category><![CDATA[liberalizm elestirisi]]></category>

		<category><![CDATA[liberalizmin kusurlari]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=3385</guid>
		<description><![CDATA[Madımak katliamı üzerine son dönemde olan tartışmalar, bir kısır döngüden çıkabilme imkânını düşünmek açısından bir şans da yaratıyor. Rasim Ozan Kütahyalı`nın Madımak katliamı ve Alevifobi üzerine yazdığı yazılar, liberal bir bakış açısının problemlerini göz önüne koyduğu gibi, çözümün de ne `olamayacağını` göstermesi açısından önemli yazılar.
Bu bakış açısına göre, Alevi sorunu ve Madımak katliamını anlamak için, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/2008/12/05/madimak/" target="_blank"><img class="size-full wp-image-3387 alignleft" title="20090204_derin_dusunce_org_liberalizm" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090204_derin_dusunce_org_liberalizm.jpg" alt="" width="178" height="188" />Madımak katliamı </a>üzerine son dönemde olan tartışmalar, bir kısır döngüden çıkabilme imkânını düşünmek açısından bir şans da yaratıyor. <a href="http://www.derindusunce.org/author/rasimozan/" target="_blank">Rasim Ozan Kütahyalı</a>`nın Madımak katliamı ve <a href="http://www.derindusunce.org/category/alevilik/" target="_blank">Alevifobi </a>üzerine yazdığı yazılar, liberal bir bakış açısının problemlerini göz önüne koyduğu gibi, çözümün de ne `olamayacağını` göstermesi açısından önemli yazılar.</p>
<p>Bu bakış açısına göre, Alevi sorunu ve Madımak katliamını anlamak için, Türkiye`deki hâkim zihniyetin tanımladığı `makbul` insan <span id="more-3385"></span>profilinin anlaşılması gerekiyor. Bu makbul vatandaş profili, Kütahyalı`nın LAST (laik yaşayan Sünni Türk) diye tanımladığı bir profil. Bu analizle, bu tanımın dışarısında kalan Kürtler, Aleviler, Başörtülüler, Gayrimüslimler makbul olmayan vatandaşlar olarak ortaya çıkmış oluyor.</p>
<p>Kütahyalı, devletin bu tanımlamasından şikâyet ederken, aslında şikâyet ettiği tuzağa düşüyor. Kendisini konumlandırdığı liberal bakış, bu tanımlama fetişizmi tuzağı için oldukça uygun bir ortam yaratıyor. Son yazısında, Alevileri ve solu ayrı ayrı sepetlere atıp, kategoriler üzerinden tartışması ve bu kategorilere neredeyse `metafizik` bir anlam atfetmesi, aynı fetişizmin dışavurumu bana kalırsa.</p>
<p>Liberalizm elbette tek bir kanaldan açıklanabilecek bir ideoloji değildir. Ancak Klasik Liberalizmden Neo-klasik Liberalizme, hattâ Sosyal Liberalizme kadar en öne çıkan tutum, hepsinin `faydacı` bir yerden hareket etmesi ve Aydınlanmanın epistemolojisine ve dolayısıyla defolarının hepsine sahip olmasıdır. Bu Aydınlanmacı Modernist defoların en önemlisi bana kalırsa tanımlama ve kategorize etme saplantısıdır.</p>
<p>Liberalizm, diğer Modernist ideolojiler gibi, önce anlamaya çalıştığı ideolojiyi ya da dinsel anlayışı, sonra da kendi ideal bireyini tanımlar. Bu birey tanımı aslında liberalizmin öne sürdüğü toplum modelinin de ideal bireyini imâ ederken, bu ideâl birey modelinin dışında kalanları da ehlîleştirilmesi gerekenler olarak bir sepete atar. Dine ve insana bakışta Aydınlanmadan kaynaklanmanın getirdiği anlayışa sahip olan liberaller için, düşman kardeşleri Marxistlerde olduğu gibi, dinin, aşılması gereken bir `geriliği` imâ ettiği söylenebilir. Böyle olunca dinin toplumsal hayata yapacağı katkıları da, `laiklik` adı altında, adeta Aydınlanma dogması haline getirilen bir tutumla minimize etmeye çalışma gayreti ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>DİNİ GÜNDELİK HAYATAN ÇIKARMAK ZOR</p>
<p>Aydınlanma ideolojisinin bir Türkiye türevi olan, pozitivist, hatta vülger materyalist bir anlayışa sahip Kemalizm`in varsaydığı makbul vatandaş profili, Kütahyalı ve diğer liberallerin tanımladığı gibi midir? Bana kalırsa bütün diğer tanımlamalar gibi, devletin makbul vatandaş tanımlaması da, toplum ve bireylerin dinamizmini yok sayan ve bir yerde donuklaştıran hayalî bir kurguya dayanır.</p>
<p>LAST tanımı da bu anlamda hayalîdir. LAST`ın ilk maddesini ele alalım. Laik yaşayan ne demek? Dünyada dinî alan ve laik alan diye net bir çizgiyle ayrılabilecek bir yaşam alanı mı vardır? Dinin günlük yaşamla ilgili söylediklerini, ahlaki önerilerini toptan reddetmek mi laik yaşamdır? Peki dinlerin söylediklerini ortadan kaldırırsanız ortada `doğal evrensel hukuk`un dayanabileceği bir dayanak noktası kalır mı? Bir Müslüman(ya da başka bir dine mensup bir dindar) kendi bireysel ahlâkının dayanağını nereden alacak? Bunların hangileri laik yaşama, hangileri dinî yaşama girer? Aslında tanımladıkça, tanımladığının çok uzağına düşen bir cehalet söz konusu.</p>
<p>Sünnileri`varsayılan` olarak `yanlış kategorize ettiği` dinî yaşama âit; Alevileri de, yine varsayılan olarak laik yaşama âit gören bu zihniyetin, aslında iki İslam ekolünü de (Aleviliği İslam ekolü saymayanlar için de ayrıca parantez açıyorum) onlar için açtığı kocaman bir torbaya atarak onların kendi içindeki devasa farkları da göz ardı ettiği muhakkak. Modern bir ideoloji olan `İslamcılık`tan tutun, tasavvufî hareketlere, Mutezile`den Eşari`ye, Maturidilik`e, Selefî Vahhabi eğilimlerden günümüz cemaat yapılarına kadar birçok çeşidi olan Sünni eğilim; İran Şiâsından, Bektaşiliğe, Caferiliğe, İsmâilîliğe, pagan inançları kapsayan bir Alevilikten tutun, Sünni tasavvufî akımların en `dünyadan vaz geçmiş` versiyonlarından daha `anti-seküler` olan Alevilik versiyonlarına, hatta hiçbir dinsel inancı taşımayan sol-ideolojik Alevilik şekillerine kadar birçok versiyonu içinde barındıran bu iki devasa inanç grubunu tekleştirip aynı kefeye atma eğiliminin yapacağı şey olsa olsa anlamayı imkânsız hale getirecek bir uzaklık yaratmak ve yarattığı uzaklıktan hareketle düşman kamplar imâl etmek olacaktır, buna niyetlenmese bile.</p>
<p>LİBERALİZMİN BİREYİ İLE OLMAZ</p>
<p>Tanımladığımız anda artık kendi tanımlarımıza esir oluyoruz aslında. Böyle olunca Kütahyalı`nın yazılarında bolca olan `bilge Aleviler`, `Alevifobi olan Sünniler` gibi `yargılarla` analiz edeyim derken, kendi analizlerinizin tuzağında hapis kalabiliyorsunuz. Hâlbuki din, sonuçta cemaatler içinde şekillenir ve bireysel prizmalardan kırılan bir algılamadır. Eğer bu algılamayı tek bir kalıba sığdırıp, sığlaştırmaya kalkarsanız, dinamikliğinden hiç anlamadığınız bir toplum, topluma ve insana katkısını hiçbir şekilde göremeyeceğiniz din sizin analizlerinizi yanlışlayacaktır.</p>
<p>Bütün bunların açılımında Madımak`ı nasıl yorumlayacağız peki? Madımak bir katliâmdır. Madımak`ta yapılanlardan kendisini bundan suçlu hisseden ne kadar insan varsa (ben dahil) özür dilemeli, aynen Ermeni Katliâmında olduğu gibi&#8230; Sünnilerden Madımak için özür dilemesi ve acı duyması gerektiğini `istemek` ne kadar yanlış bir toptancılık ise, fert fert her Sünni`nin Madımak`tan suçluluk duymaması ve acı duymaması o kadar yanlış bir tutumdur. Birincisi bir toptancılığa, ikincisi ise vicdanî tutuma gönderme yapar. Sonuçta bakışlarımızı tepeden panaromik bakıştan referansla tanımlama ve genellemeye teslim etmektense, fertten hareket eden bir vicdanî bakışla, genellemeyi ve tanımlamayı reddeden bir tutuma çevirmek çok daha doğrudur kanımca.</p>
<p>Son tahlilde Sünni-Alevi, Türk-Kürt çatışmalarını körükleyen zihniyetin, bizzat liberal zihniyetle benzer bir zihniyet koduna sahip olan bir ideoloji olduğunu düşünüyorum. Sonuçta Liberalizm de milliyetçiliğe, dinsel alanın reddine ve inkârına, devlete karşı bireyi savunurken bile atomize bireyler tanımlamasıyla, aslında bireysel hakları korumak bahanesiyle, daha da güçlü bir devlet tasavvuruna imkân vermiyor mu? Bu açıdan `Türkiye laik değil, laik olacak` yerine ` Türkiye demokratik değil, demokratik olacak` cümlesini yeğlerim ve bu cümle bana tek başına yeter.</p>
<p class="akst_link"><a href="http://www.derindusunce.org/?p=3385&amp;akst_action=share-this"  title="E-mail this, post to del.icio.us, etc." id="akst_link_3385" class="akst_share_link" rel="nofollow">Share This</a>
</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/02/05/cozum-neden-liberalizm-degil/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Kürtçe Reklâm Olur mu?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/02/04/kurtce-reklam-olur-mu/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/02/04/kurtce-reklam-olur-mu/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 04 Feb 2009 17:56:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Basın Özgürlüğü]]></category>

		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Kürtler]]></category>

		<category><![CDATA[kurtçe reklam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=3368</guid>
		<description><![CDATA[1990&#8242;larda Türkiye&#8217;de &#8220;Kürt&#8221; kelimesini yazılarında kullandığı için hakim karşısına çıkarılan gazeteciler vardı. Ülkemizin &#8220;kurtarıcısı&#8221; darbeci eski genel kurmay başkanı Kenan Evren&#8217;in iddiasına göre karda yürürken çıkan &#8220;kart-kurt&#8221; sesinden geliyordu &#8220;Kürt yanılgısı&#8221;.
 İnanması güç ama Kürtlerin varlığı bir tartışma konusuydu, neredeyse metafizik bir bir olguydu Kürtler, uçan daireler veya Noel Baba gibi Kürtlerin varlığına ya da yokluğuna [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090204_derin_dusunce_org_kurtce_reklam.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090204_derin_dusunce_org_kurtce_reklam.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-3369" title="20090204_derin_dusunce_org_kurtce_reklam" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090204_derin_dusunce_org_kurtce_reklam.jpg" alt="" width="265" height="218" /></a>1990&#8242;larda Türkiye&#8217;de &#8220;Kürt&#8221; kelimesini yazılarında kullandığı için hakim karşısına çıkarılan gazeteciler vardı. Ülkemizin &#8220;kurtarıcısı&#8221; darbeci eski genel kurmay başkanı Kenan Evren&#8217;in iddiasına göre karda yürürken çıkan &#8220;kart-kurt&#8221; sesinden geliyordu &#8220;Kürt yanılgısı&#8221;.</p>
<p> İnanması güç ama Kürtlerin varlığı bir tartışma konusuydu, neredeyse metafizik bir bir olguydu Kürtler, uçan daireler veya Noel Baba gibi Kürtlerin varlığına ya da yokluğuna &#8220;inanmak&#8221; mümkündü.<span id="more-3368"></span></p>
<p> Mehmet Ağar&#8217;ın içişleri bakanı, Tansu Çiller&#8217;in başbakan olduğu bir  Türkiye&#8217;de Türk olmak çok zordu, Kürt olmak ise imkânsızdı. Ama OHAL ve JITEM ile kurumsallaşan faşizmin yüzünden o kadar çok özgürlük çiğneniyordu ki faili meçhul(!) cinayetlerin, işkencelerin, darbelerin ortasında Kürtçe olmadan Kürt olmanın imkânsızlığını sorgulamak da neredeyse kimsenin aklına gelmiyordu, zaten bu yapılsaydı büyük ihtimal &#8220;suç&#8221; sayılırdı. (Bkz. <a title="Permanent Link to Kürtlerin Kürtçesizleşmesi" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2008/08/28/kurtlerin-kurtcesizlesmesi/"><span style="color: #000000;"><span style="color: #0000ff;"><strong>Kürtlerin Kürtçesizleşmesi</strong></span>) </span></a></p>
<p> Şimdi <a title="Permanent Link to TRT Kürtçe Konuşuyor" href="http://www.derindusunce.org/2009/01/04/trt-kurtce-konusuyor/">TRT Kürtçe Konuşuyor</a>. Bundan bir kaç yıl önce <strong>&#8220;Kürt yoktur&#8221;</strong> diyen bir devletin parasıyla Kürtçe TV yayını yapılıyor. Meseleler bitti mi? Kürtçe seçim konuşması yapılabilir mi meselâ? Mahkemeye veya notere işi düşen bir Kürt tercüman isteyebilir mi? Türkiye normalleşiyor herşeye rağmen. Birden bire olmuyor ama doğru yöne gidiyoruz yine de.</p>
<p> Dostumuz Arzu Cihangir&#8217;den öğrendiğimize göre:</p>
<p><em>&#8220;Pazarlama dünyasının en önemli dergilerinden biri olan <strong>Marketing Türkiye</strong> kapak konusu olarak Kürtçe reklam ve etnik pazarlama konusunu işledi. Biraz kırmızı noktalı olan bu alana girmeleri oldukça cesurca. Dergi çıkar çıkmaz haberleri de medyada çıktı.&#8221;</em></p>
<p><em> </em>Dosyaya katkıda bulunmuş olan <a href="http://www.pazar-lamaca.com/">Arzu Hanım&#8217;ın blogunda</a> konuyla ilgili bir röportaj var.</p>
<p> <strong><em>Marketing Türkiye</em></strong><em> </em>Dergisinin ilgili sayfalarına buradan erişebilirsiniz.</p>
<p><a href="http://www.marketingturkiye.com/yeni/Haberler/NewsDetailed.aspx?id=12493">http://www.marketingturkiye.com/yeni/Haberler/NewsDetailed.aspx?id=12493</a></p>
<p> <a href="http://www.marketingturkiye.com/yeni/Haberler/NewsDetailed.aspx?id=12484">http://www.marketingturkiye.com/yeni/Haberler/NewsDetailed.aspx?id=12484</a></p>
<p class="akst_link"><a href="http://www.derindusunce.org/?p=3368&amp;akst_action=share-this"  title="E-mail this, post to del.icio.us, etc." id="akst_link_3368" class="akst_share_link" rel="nofollow">Share This</a>
</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/02/04/kurtce-reklam-olur-mu/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Kriz ortamında Liberal Fikirlerin ne kadar değeri var?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/02/04/kriz-ortaminda-liberal-fikirlerin-ne-kadar-degeri-var/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/02/04/kriz-ortaminda-liberal-fikirlerin-ne-kadar-degeri-var/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 04 Feb 2009 15:42:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editörden</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Duyuru]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=3365</guid>
		<description><![CDATA[3H Hareketi&#8217;nden Duyuru
Atilla Yayla, Eylül 2008&#8242;de mortgage krizi patlak verdiğinden beri, Zaman Gazetesi&#8217;nde düzenli olarak krizin kapitalizmin değil devlet müdahalelerin bir krizi olduğunu iddia etti ve herkesin aksine, çözüm için devleti değil piyasayı gösterdi.
Şimdi merak edenlere, kapalı masa toplantısı şeklinde olacak bu organizasyonla,bu düşüncelerini daha da geniş bir şekilde anlatacak.

Yıllardır piyasanın sözcülüğünü yapmış DAVOS bile [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>3H Hareketi&#8217;nden Duyuru</p>
<p>Atilla Yayla, Eylül 2008&#8242;de mortgage krizi patlak verdiğinden beri, Zaman Gazetesi&#8217;nde düzenli olarak krizin kapitalizmin değil devlet müdahalelerin bir krizi olduğunu iddia etti ve herkesin aksine, çözüm için devleti değil piyasayı gösterdi.<br />
Şimdi merak edenlere, kapalı masa toplantısı şeklinde olacak bu organizasyonla,bu düşüncelerini daha da geniş bir şekilde anlatacak.</p>
<p><span id="more-3365"></span><br />
Yıllardır piyasanın sözcülüğünü yapmış DAVOS bile devletçiliğe sığınmışken, serbest piyasada ısrar etmenin bir önemi var mı?<br />
Liberaller yenilgiyi kabul etmiyor mu?<br />
Sosyalizm nihayet kazandı mı?<br />
Kapitalizm al aşağı mı edildi?<br />
İşte tüm bu soruların cevaplarının yanında sizin de sorularınızla renk katacağınızı düşündüğümüz bu etkinliğin, oldukça keyifli, interaktif ve demokratik bir ortamda olacağının garantisini şimdiden veriyoruz.<br />
Program:<br />
19.00 - Açılış</p>
<p>19.00-19.30 - Kriz nasıl patlak verdi? (3H sunumu)<br />
19.30-21.00 - Finansal Kriz ortamında Liberal Fikirlerin ne kadar değeri var? (Atilla Yayla)</p>
<p> Detaylı bilgi için mail veya sms atabilir; ya da telefondan arayabilirsiniz<br />
Iletisim:      <a href="mailto:3hiletisim@gmail.com">3hiletisim@gmail.com</a>  <br />
                    05355626521</p>
<p class="akst_link"><a href="http://www.derindusunce.org/?p=3365&amp;akst_action=share-this"  title="E-mail this, post to del.icio.us, etc." id="akst_link_3365" class="akst_share_link" rel="nofollow">Share This</a>
</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/02/04/kriz-ortaminda-liberal-fikirlerin-ne-kadar-degeri-var/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>İslam’ı yeniden yorumlamak</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/02/04/islami-yeniden-yorumlamak/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/02/04/islami-yeniden-yorumlamak/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 04 Feb 2009 11:06:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mustafa Akyol</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<category><![CDATA[hadisler]]></category>

		<category><![CDATA[islam ve siddet]]></category>

		<category><![CDATA[islam'da reform]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=3331</guid>
		<description><![CDATA[[Orijinali FrontPage Magazine'de yayınlandı, çeviren: Ekrem Senai]
Dedem içten dindar bir Müslümandı. 10 yaşımdayken, yaz tatilinde bana bazı dini bilgiler öğretebilmek için büyükannemle birlikte oturdukları eve çağırdı beni. Bana nasıl namaz kılınacağını ve Arapça&#8217;yla ilgili bazı çok temel bilgileri öğretti. Bu neşeli yaz okulundan hoşlanmıştım; sıcak aile değerlerinin yanında, Tanrıyı, Yaratıcımı ve O&#8217;nun gönderdiği dini öğrenmekten [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090202_derin_dusunce_org_islami_yorumlamak.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-3333" title="20090202_derin_dusunce_org_islami_yorumlamak" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090202_derin_dusunce_org_islami_yorumlamak-224x300.jpg" alt="" width="168" height="212" /></a>[Orijinali <a href="http://www.frontpagemag.com/Articles/ReadArticle.asp?ID=15687" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">FrontPage Magazine</span></a>'de yayınlandı, çeviren: Ekrem Senai]</p>
<p>Dedem içten dindar bir Müslümandı. 10 yaşımdayken, yaz tatilinde bana bazı dini bilgiler öğretebilmek için büyükannemle birlikte oturdukları eve çağırdı beni. Bana nasıl namaz kılınacağını ve Arapça&#8217;yla ilgili bazı çok temel bilgileri öğretti. Bu neşeli yaz okulundan hoşlanmıştım; sıcak aile değerlerinin yanında, Tanrıyı, Yaratıcımı ve O&#8217;nun gönderdiği dini öğrenmekten mutluluk duyuyordum.</p>
<p>Bir gün dedemin kitapları arasında, arka kapağında üç alıntı bulunan bir dua kitabına rastladım. İlk iki alıntı Kuran&#8217;dan&#8217;dı ve Allah&#8217;ın bizleri nasıl ve neden yarattığıyla ilgiliydi. Allah&#8217;ın sözlerini okuyor olmak çok ulvi bir duyguydu ve okuduklarım beni derinden etkilemişti. . Fakat üçüncü alıntı şok ediciydi. &#8220;Çocuklarınız 10 yaşına kadar namaz kılmaya başlamadılarsa,&#8221; diyordu alıntı, &#8220;onları dövün.&#8221; Korkmuştum. <span id="more-3331"></span>Biliyordum ki dedem- ki çok ince, merhamet dolu bir insandı- beni asla dövmezdi, hatta benimle kaba bir şekilde bile konuşmazdı. Ama ailelere ve büyüklere bunu &#8220;İslam&#8221;ın emretmesi çok rahatsız ediciydi.</p>
<p>Sonra, önemli bir detayı farkettim: Üçüncü alıntı Kur&#8217;an&#8217;dan değildi. Yani Allah&#8217;ın sözü değildi. &#8220;Hadis&#8221;&#8216;ti, bu daha önce duymadığım bir terimdi. Büyükbabama hadisin ne olduğunu sordum. Bana &#8220;Onlar peygamberimizin sözleridir,&#8221; dedi. Ama tatmin olmamıştım. &#8220;emin misin?,&#8221; diye sordum, &#8220;bunları gerçekten o mu söylemiş?&#8221;</p>
<p>Bu anının üzerinden yirmi yıl geçti. Ve zamanla anladım ki benim, Hz.Muhammed (S)&#8217;e atfedilen sözler ve davranışlarla, yani hadislerle ilgili çocukça şüphelerim yanlış değildi. Tabi ki birçok güzel hadisler, yüce ahlaki gerçekleri sergiliyordu. Fakat bunun yanında rahatsız edici, tuhaf, mantık dışı olanlar da vardı. Bunların farkına daha çok vardıkça geleneksel İslami kaynakların yeniden değerlendirilmesinin gerekli olduğunu daha yoğun bir şekilde hissetmeye başladım.</p>
<p>Bu, aslında önemli yenilikçi alimlerin de görüşüdür. Seyyid Ahmed Han (ö. 1898) ve Pakistanlı büyük alim ve yenilikçi yazar Fazlur Rahman (ö. 1988) gibi önemli alimler günümüze gelen hadis külliyatlarının köklü bir şekilde yeniden değerlendirmeye tabi tutulması gerektiğini söylemişlerdir. Bu külliyatlar, Hz.Peygamberin irtihalinden en az iki yüzyıl sonra bazı Müslüman alimler tarafından biraraya getirilmiştir. Hz.Peygamberin gerçek sözlerini, sahte ve yanlış aktarılmış olanlardan ayırmak için, bu alimler, rivayet eden zincirlerinin güvenilirliğine dayanan bir metod geliştirmişlerdir. Fakat metodlarının başlıca bir eksiği vardır. Bazı Batılı ilim adamlarının da bahsettiği gibi, &#8220;hadislerin &#8220;metin&#8221; olarak adlandırılan içeriği çok nadir olarak eleştirel bir bakışla incelenmiştir&#8221; ve bunun sonucu olarak, &#8220;en sağlam bulunan hadisler bile . . . içeriğinde anakronistiktir, birbiriyle çelişir veya Kur&#8217;an&#8217;ın lafzı ve ruhundan sapma gösterir.&#8221;[1]</p>
<p>Yani kısaca hadisler problemlidir.</p>
<p>Belki bunun neden bu derece önemli olduğunu merak ediyorsunuz.</p>
<p>Bu son derece önemlidir, çünkü İslami geleneğin en otoriter, püriten ve çağdışı yönleri hadislere ve İslam&#8217;ın diğer &#8220;ikincil kaynaklarına&#8221; dayanır. - mesela icmaya, yani İslam alimlerinin konsensüsü&#8217;ne - Kur&#8217;an&#8217;a değil..</p>
<p>Birkaç örnek verelim:</p>
<blockquote><p>- İkincil kaynaklara göre, İslam&#8217;dan ayrılanlar öldürülür. Bunun Kur&#8217;an&#8217;da bir temeli yoktur ve aslında &#8220;Dileyen inansın, dileyen inkar etsin&#8221; (18:29) gibi ayetler dini özgürlüğü vurgular ve bu öldürmeleri imkansız hale getirir.</p></blockquote>
<blockquote><p>- İkincil kaynaklar tüm güzel sanatları, özellikle resim ve heykeli yasaklar. Kur&#8217;an&#8217;da böyle bir emir yoktur, tam tersi, Peygamber (Kral) Süleyman&#8217;ın (S) kendisi için yaptırdığı heykeller övülür. (34:13)</p></blockquote>
<blockquote><p>- İkincil kaynaklar kadınlar için çok katı bir giyim kodu belirler ve bu, genellikle İslam hakimiyetindeki tüm kadınlara uygulanır. Kur&#8217;an ise yalnız Müslüman kadınlar için bir giyim şekli belirler ve bu da yoruma açıktır. Başörtüsünü açıkça emreden ayet yoktur- - ki nerede tüm vücudu örten burka için olsun.[2]</p></blockquote>
<blockquote><p>- İkincil kaynaklar kadınların erkeklerden tecrit edilmesini destekler. Bu ayrımın Kur&#8217;an&#8217;da temeli yoktur. Tam tersine, Kur&#8217;an bize peygamberler ve kadınların medeni diyaloglarından bahseder. (28:25, 27:44)</p></blockquote>
<blockquote><p>- İkincil kaynaklar herbir günahı ve gayr-i ahlaki davranışı cezalandırır. Örneğin, alkol içmek veya namaz kılmamak için cezalar vardır.  Halbuki bunların Kur&#8217;an&#8217;da hiçbir temeli yoktur. Kur&#8217;an&#8217;ın ceza öngördüğü sadece toplumsal suçlardır, günah veya ahlaksızlık değil. Zina edenlerin taşlanması ikincil kaynaklara dayanır, Kur&#8217;an&#8217;da hiçbir dayanağı yoktur.</p></blockquote>
<p>Benim iddiam şudur ki, son derece püriten öğretiler -Taliban&#8217;ınki veya Vehhabi Suudi Arabistan&#8217;ınki gibi - ikincil kaynakların Kur&#8217;an üzerinde üstünlük sağladığı yüzyıllar boyunca oluşturulmuştur. (Vehhabiler aslında &#8220;reform&#8221;un bir ürünüdür ki bu işleri daha da güçleştirmiştir, bunun nedenini aşağıda anlatacağım.)</p>
<p>İslami gelenekte anti-Semitizmin yükselişi dahi -her ne kadar orta çağ hristiyan anti-semitizminden çok daha mutedildir-bununla ilgilidir. San Diego Devlet Üniversitesi Dini İlimler Bölümü Yrd.Prof.Halil Muhammed diyor ki, &#8220;Kur&#8217;an, Yahudiliği ana monoteist din olarak görürken&#8230; Bir süre sonra hadis&#8217;e yaslanılarak Yahudiler ve Yahudilik lanetlenmiştir.&#8221;</p>
<p>Problem o derece derindir ki bazı geleneksel İslam alimleri, hadisin Kur&#8217;an ayetlerinin geçerliliğini kaldırabileceğini dahi iddia edebilmişlerdir.</p>
<p>Çözüm, birçok hadisin ayıklanması ve Kur&#8217;an&#8217;ın yeniden yorumlanmasındadır. İkincil kaynakların ve geleneksel İslam literatürünün büyük entelektüel ve manevi başarıları elbette kullanılmalı ama sadece onlara bağlı kalınmamalıdır.</p>
<p> <br />
<strong>Yeniden İslami yenilenme</strong></p>
<p>Sevgili arkadaşım Stephen Schwartz&#8217;ın <a href="http://www.frontpagemag.com/Articles/ReadArticle.asp?ID=15617" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">The &#8220;</span><strong><span style="text-decoration: underline;">Islamic</span></strong><span style="text-decoration: underline;"> Reformation&#8221; Revisited</span></a>. Makalesini okurken bunları düşünüyordum. Makaledeki argümanların birçoğuna katılıyorum. Arkadaşım haklı olarak Hristiyanlığın Protestan Reformu ile günümüz İslam dünyasının yenilenmesi arasındaki analoji kurulmasının yanlış olduğunu belirtiyor.</p>
<p>Bir kere, Protestan reformu hiç de hoş olmayan bir devredir - vahşet, kaos ve anti-Semitizm doludur. ayrıca, çağımız İslam dünyası, Luther&#8217;in zamanından çok farklıdır. Bizim reforme edebileceğimiz, Katolik Kilisesi gibi bir merkezi otorite bulunmamaktadır. Bunun yerine son derece parçalanmış bir ümmet (global İslami toplum) vardır. Umutsuzca merkezileşmeye ve geliştirilmeye muhtaç bir toplumdur bu. Bu yüzden yakınlarda Paul Marshall&#8217;ın bahsettiği &#8220;İslami karşı-devrim&#8221; terimi yerindedir. .</p>
<p>Schwartz, İslam tarihinde &#8220;orijinal kaynaklara&#8221; dönüşü savunan birkaç &#8220;reformasyon&#8221; gerçekleştiğini hatırlatmakta haklı. Fakat gerçek şu ki, bu reformların ürettikleri oldukça hoşgörüsüz, baskıcı ve agresif doktrinler oldu, Vehhabilikte olduğu gibi.</p>
<p>Yalnız bir noktada itirazım var: &#8220;Orijinal kaynaklara&#8221; dönüş, eğer özellikle Kur&#8217;an&#8217;dan bahsediyorsak illaki Vehhabi tarzı bir fundamentalizm anlamına gelmiyor. İslami modernizm, modern dünyayla uyum içinde İslamın yeniden yorumlanması mücadelesi de aynı kaynaklardan doğuyor fakat tamamen farklı sonuçlara ulaşıyor. Bu yenilikçi ekolün en göze çarpan ismi Fazlur Rahman, bize neden modernlik öncesi yenilikçilerin, örneğin Vehhabilerin içtihadı ( bağımsız yorumlarla legal kararlar almak metodu ) kullanarak ortaya fanatizm çıkardıklarını açıklıyor:</p>
<blockquote><p>Eğer bu eski yenilikçiler, bir yenilenme konusunda gönülsüz davransaydı ve bunu yapmasalardı Müslüman dünyanın daha gelişmiş ülkeleri- Türkiye, Mısır ve Hindistan yarımadası- İslam düşünce tarihinde çığır açmış temsilcilere sahip bu ülkeler, on dokuzuncu yüzyılın ortasında İslami yenilenmeyi gerçekleştireceklerdi. Bu yeni düşüncenin özü, Kur&#8217;an düşüncesi ve modern düşünce arasında bazı anahtar noktalarda pozitif bağlar kurmak, ve bu şekilde modern kurumları Kur&#8217;an&#8217;ın ahlaki-sosyal oryantasyonuyla entegre etmekti.. . . Premodernist yenilikçilerin durumuyla (veya fundamentalistlerle) modernistlerin durumunun büyük farkı şudur ki, yenilikçiler, içtihadla çözülebilecek çok bir şey bulmamışlar veya bunda gönülsüz davranmışlardır, fakat modernistler yeni durumları çözebilmek için çok daha cesur davranmışlardır..[3]</p></blockquote>
<p>Bir diğer deyişle, farklı &#8220;yenilenme&#8221; hamlelerini şekillendirmede sosyal koşullar önemli bir etkiye sahiptir. Şunu da belirtmekte fayda var, Vehhabiler ve benzerleri arasında, &#8220;entelektüelizmin reddedilmesi&#8221; güçlü bir düşüncedir ve bu eğilim, &#8220;sonucunda içtihad çağrılarına zarar vermiş, böylece bu yenileyiciler mukallidun, öncekilerin taklitçisi, halini almışlardır.[4]</p>
<p>Fakat ilk yenileyicilerin de bir eksiği vardı. Fazlur Rahman&#8217;a göre, onların eksiği &#8220;Kur&#8217;an ve Hadis&#8217;i kapsamlı ve sistematik şekilde yorumlayacak bir metodolojiye sahip olmamalarıydı.&#8221; [5]</p>
<p>Günümüzde, bu eksikliğin aşılma zamanının geldiğini düşünüyorum. Bu, Shwartz&#8217;ın tekrar bilgece belirttiği gibi, kökleri İslam geleneğinde olan bir şeydir. Yenilenme sözcüğü, yani tecdid, İslam literatürünün bir parçasıdır.</p>
<p>Geniş bir tecdid için, atılması gereken iki büyük adım var. İlki, tüm hadis geleneğinin sorgulanması ve Kur&#8217;an&#8217;ın ruhuna ve sağduyuya aykırı, sahih olduğu iddia edilen hadislerin ayıklanmasıdır. Makalemin başında bunu anlatmaya çalıştım.</p>
<p>İkinci adım ise Kur&#8217;an&#8217;la ilgilidir. Metnin hermönetik olarak yeniden okuması lazımdır, &#8220;böylece Kur&#8217;an öğretisinin mekanik literal anlamını tutmaktan çok ruhunu ve amaçlarını keşfetmeye çalışmak gerekir.&#8221; [6]</p>
<p>Bunun ne anlama geldiğine yakından bakalım.</p>
<p> <br />
<strong>Kur&#8217;an&#8217;ı yeniden okumak</strong></p>
<p>İslam&#8217;ın ikincil kaynaklarının Kur&#8217;an&#8217;la karşılaştırıldığında kaba olmasından bahsetmem bazı okuyucuları kuşkulandırabilir. Müslüman olmayanlara yönelik şiddet eylemlerini destekliyor görünen &#8220;savaş ayetleri&#8221; akla gelebilir. Bu ayetler, İslam adına vahşet sergileyen teröristlerin yaptıklarını meşrulaştırdığı için Batılılar arasında derin endişe kaynağıdır.</p>
<p>Ama, gerçekte, Kur&#8217;an&#8217;ın terörist yorumu çarpıtılmıştır. Daha önce açıkladığım gibi, bu yorumlar nesih doktrinine (bazı ayetlerin, diğer ayetlerle yürürlükten kalkması ilkesi ) dayanır ve ancak bu şekilde Kur&#8217;an&#8217;ın hoşgörülü ve şefkatli ayetleri görmezden gelinerek yaptıkları meşrulaştırılabilir. Kur&#8217;an&#8217;ın doğru yorumu, nesihin reddedilmesi ve tüm ayetlerin bir bütünün parçası olarak ele alınmasıdır. Bu şekilde, hoşgörü ve barış dolu ayetlerin modern dünyada olduğu gibi normal bir durumu yansıttığını, savaş ayetlerinin ise Müslümanların düşman kuvvetler tarafından yok edilme tehditi altında olduğu anormal bir durumu yansıttığını anlarız.</p>
<p>Yine de, Kur&#8217;an&#8217;da modern bir okuyucu için kabul edilemeyecek noktalar vardır. Bunlar, zinanın kırbaçla cezalandırılması veya hırsızın ellerinin kesilmesi gibi cezai müeyyidelerdir. Ayrıca kadınları miras ve şahitlik konusunda ikinci sınıf statüsünü veren ayetler de vardır.</p>
<p>Soru şu: İyi birer müslüman olmak için bunları uygulamamız mı gerekiyor?</p>
<p>Fazlur Rahman bu sorunun üzerinde ince bir analiz yapıyor ve sonunda &#8220;hayır&#8221; şeklinde cevap veriyor.</p>
<p>Fazlur Rahman Pakistan doğumlu bir İslam bilginiydi ve yıllarca California Üniversitesinde çalıştı. Son derece içten, dindar bir müslümandı ve hayatını İslami gelenek ile modernlik çatışmasına çözüm bulmaya adadı. Ana kavramı, Kur&#8217;an&#8217;ın bazı bölümlerinin &#8220;tarihselliğiydi&#8221;.</p>
<p>Tarihsellik düşüncesinin ana fikri, Kur&#8217;an&#8217;ın bazı ayetlerinin literal olarak uygulanmasının ancak indirildiği zamanda kastedilmiş olmasıdır. Bunun böyle olduğunu nereden anlıyoruz? Aslında, bunu gösteren çok açık durumlar var. Örneğin, Hz.Peygambere özgü veya Hz.Peygamber&#8217;in eşlerine özgü veya müslümanara Hz.Peygamberle nasıl konuşması gerektiğini söyleyen, günümüzde uygulama imkanı olmayan ayetler vardır. Müslümanlara, kölelere nasıl davranmaları grektiğini söyleyen ayetler de bu gelenek- çok şükür- modern dünyada ortadan kalktığı için uygulanabilir durumda değildir. Bu ayetler hala bizlere etik prensipler veriyor ama literal olarak yerine getirme imkanına sahip değil. Aynı şekilde, Müslüman ordular günümüzde Kur&#8217;an&#8217;ın önerdiği gibi (8:60) atlara binmiyor, bunu, daha çok askeri güç metaforu olarak anlıyorlar.</p>
<p>Bu metod, inovatif bir mantık çizgisi oluşturuyor. Buna dayanarak Fazlur Rahman Kur&#8217;an ayetlerindeki cezai müeyyidelerini yorumlamada &#8220;ayetten prensibe, prensipten yeni kanuna&#8221; formülü sunuyor. &#8220;Böyle bir yaklaşım gerekli, çünkü Kur&#8217;an&#8217;ın indirildiği zamanla modern dünya arasında çok büyük farklılıklar var&#8221;.</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;daki cezai kod buna örnek teşkil ediyor. Tüm Kur&#8217;ani cezaların ortak bir özelliği vardır: ölüm veya hızlı fiziksel acı uygulaması. Neden? Bir cevap yedinci yüzyıl merkezi Arabistanında suçun tek olası cezalandırma yönteminin bu olması. Hapishaneler yoktu, bir hırsız veya katil yakalandığında, ancak hızlı bir ceza uygulanabiliyor veya bırakılıp gidiyordu.</p>
<p>Fakat zaman değişti. Günümüzde ıslah imkanları var ve &#8220;hırsızlığın&#8221; birçok çeşidi ve buna uygun cezaları var. O halde ne yapmalı? Fazlur Rahman&#8217;a göre, Kur&#8217;an&#8217;dan çıkaracağımız, hırsızlığın bir suç olduğu ve cezalandırılması gerektiğidir, fakat ceza, suçun derecesine göre ve günümüzün sosyal koşullarına göre düzenlenmelidir.</p>
<p>Bu yaklaşım aslında İslami gelenekte kökleri olan bir yaklaşımdır: Halife Ömer, Peygamber ve Ebu Bekir&#8217;den sonra İslam&#8217;da saygı duyulan üçücü büyük kişidir, Irak ve Suriye&#8217;nin fethedilmiş topraklarının dağıtımında Kur&#8217;an hükmünü uygulamamıştır. Bunun sebebi, eğer Kur&#8217;an&#8217;ın tavsiye ettiği gibi fethedilen topraklar askerler arasında dağıtılırsa, bu askerlerin köylüye dönüşecek ve mevcut köylüleri aç bırakacak olmalarıdır. Hz.Ömer, değişen sosyal gerçekliklerle Kur&#8217;an&#8217;ın uygulanma yönteminin değişmesi konusunda çarpıcı bir örnektir.</p>
<p>Biz Müslümanlara düşen de Kur&#8217;an&#8217;ın bu değerlendirme yöntemini değerlendirmek. Türkiye&#8217;de, İslamiyat adlı akademik dergiyi çıkaran bazı modernist İslam teologları da bunu yapıyorlar. Fazlur Rahman&#8217;ın izini takip ederek, şeriatın (İslam kurallarının), ceza kodları, kadının statüsü ve savaş doktrini de dahil komple yenilenmesi çağrısında bulunuyorlar. Bu uğraşları dikkate değer.</p>
<p> <br />
<strong>&#8220;Neden&#8221; sorusu </strong></p>
<p>Yazdıklarımın birçoğunun gösterdiği o ki geniş bir İslami yenilenmeye hem ihtiyaç, hem de bu konuda umut var.</p>
<p>Yalnız bir son ve aslında en önemli soru var: Ne için? Neden biz Müslümanlar bunun peşinde olmalıyız?</p>
<p>Fanatiklerin, masumları İslam adına öldürmelerini engellemek için olabilir mi? Dinimizi insanlık ve medeniyete tehditmiş gibi göstermelerini önlemek için? Bunlar tabi ki dünyada her aklı başında insanın vermek istediği güçlü cevaplar.</p>
<p>Ama benim bir başka cevabım da var - daha özel teistik bir cevap. İnanıyorum ki İslami yenilenmeyle İslam&#8217;ı orijinal ve nihai hedefine geri döndürmeye ihtiyacımız var: insanın Yaratıcısıyla, Allah&#8217;la olan ilişkisine. İslam&#8217;ın mevcut çağdışı kalmış veya radikal yorumları bu kutsal amaca engel teşkil ediyor. Dindar bir insan için, bunlar aklın Tanrıdan kopartılması, çünkü kalpler ve akıllar O&#8217;nu yüceltmek için özgürlük, neşe ve aşk istiyor, bağnazlık, baskı ve nefret değil. Dindar olmayan içinse, bunlar Tanrı için engeldir ve tamamen profan, materyalist bir yaşamı desteklemek için bir sebeptir. Birçok modernleşmiş Türk arkadaşlarım, bu kayıtsızlık içinde: Çağdışı, hoşgörüsüz ve geri dinsel uygulama olarak görmeye meylettikleri şeyden rahatsız bir şekilde, sanki tutulabilir makul bir yol gibi ateist gibi yaşamayı seçiyorlar. Gerçek şu ki ateizm - teoride ve pratikte- koca bir yalandır ve Tanrısız bir hayat anlamsızdır. Hayata anlamını geri kazandırmak için, en azından dünyadaki 1.2 milyar müslümana, dindar olsalar da olmasalar da, işte bunun için de İslam&#8217;a anlamını geri kazandırmamız gerekiyor.</p>
<p>Böylece İslam&#8217;ın nihai mesajı, aşağıdaki ayette güzelce verildiği gibi, birçok akıl ve kalpte yankılanacak:</p>
<blockquote><p>Ey insanlar! Allah&#8217;ın size olan nimetini anın; sizi gökten ve yerden rızıklandıran Allah&#8217;tan başka bir yaratan var mıdır? O&#8217;ndan başka tanrı yoktur. Nasıl aldatılıp da döndürülürsünüz? (35:3)</p></blockquote>
<p> <br />
NOTLAR <br />
[1] Malise Ruthven, Islam in the World, Oxford University Press, Oxford, 2000. p. 132 <br />
[2] Ayet 24:31, başörtüsünün dayandığı ayettir, aslında Müslüman kadınların göğüslerini örtmelerini söyler, başlarını ve saçlarını değil.  <br />
[3] Fazlur Rahman, &#8220;Roots of <strong>Islamic</strong> neo-Fundamentalism&#8221;, in Change and the Muslim World, (edited by David C. Cuthell, Philip H. Stoddard, Margaret W. Sullivan), Syracuse University Press, New York, 1981. p. 27 <br />
[4] Tamara Sonn, Interpreting Islam: Bandali Jawzi&#8217;s <strong>Islamic</strong> Intellectual History, Oxford University Press, New York, 1996, p. 32.  <br />
[5] Fazlur Rahman, &#8220;Roots of <strong>Islamic</strong> neo-Fundamentalism&#8221;, in Change and the Muslim World, (edited by David C. Cuthell, Philip H. Stoddard, Margaret W. Sullivan), Syracuse University Press, New York, 1981. p. 31 <br />
[6] Ibid. p. 29</p>
<p class="akst_link"><a href="http://www.derindusunce.org/?p=3331&amp;akst_action=share-this"  title="E-mail this, post to del.icio.us, etc." id="akst_link_3331" class="akst_share_link" rel="nofollow">Share This</a>
</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/02/04/islami-yeniden-yorumlamak/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
	<media:rating>nonadult</media:rating><media:rating>nonadult</media:rating><media:description type="plain">Grup platformu</media:description></channel>
</rss>
