<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<?xml-stylesheet type="text/xsl" media="screen" href="/~d/styles/rss2full.xsl"?><?xml-stylesheet type="text/css" media="screen" href="http://feeds.feedburner.com/~d/styles/itemcontent.css"?><rss xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:openSearch="http://a9.com/-/spec/opensearch/1.1/" xmlns:georss="http://www.georss.org/georss" xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0" version="2.0"><channel><atom:id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217</atom:id><lastBuildDate>Tue, 17 Nov 2009 00:54:12 +0000</lastBuildDate><title>stop whining please</title><description /><link>http://farukahmet.blogspot.com/</link><managingEditor>farukahmet@gmail.com (farukahmet)</managingEditor><generator>Blogger</generator><openSearch:totalResults>54</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>25</openSearch:itemsPerPage><image><link>http://farukahmet.blogspot.com</link><url>http://farukahmet.googlepages.com/swp_feed.jpg</url><title>swp</title></image><atom10:link xmlns:atom10="http://www.w3.org/2005/Atom" rel="self" href="http://feeds.feedburner.com/farukahmet" type="application/rss+xml" /><atom10:link xmlns:atom10="http://www.w3.org/2005/Atom" rel="hub" href="http://pubsubhubbub.appspot.com" /><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-3095263465394180230</guid><pubDate>Sun, 06 Sep 2009 14:34:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-11-17T00:55:20.051+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Me Myself and I</category><title>babam</title><description>Yaklaşık 9 yıl önce, ben üniversite sınavına hazırlanırken, daha doğrusu pek bir şey yapmayıp yalnızca sınavın üzerimden akıp gitmesini o ünlü kayıtsızlığımla beklerken, anî bir kalp kriziyle  öldü babam. Daha önce hiç sıkıntısı olmamıştı bu türden. O yüzden evde yalnız otururken ben, birden kapıda belirip “ölüyorum oğlum” diyerek kanepeye uzandığında o kadar da ciddiye almadım durumu. Kravatını gevşettim, çoraplarını çıkardım, yatağına uzanmasına yardım edip içeri televizyon izlemeye geri döndüm. Sıkıntısının azalmadığını görünce misafirlikteki annemleri aradım. Geldiler. O istemiyor, bir şeyim yok, tamam geçti, diyordu ama ne olur ne olmaz yahu diye ablamannemabimyengem onu hastaneye götürdü tabii. Ben evde kaldım. Yarım saat sonra komşumuz N. teyze yanıma geldi. Bir şey yokmuş gibi davranmağa çalıştı, “herhalde birazdan gelirler” deyip durdu. Anladım. Zaten ağlamamak için zor tutuyordu kendini belli ki,  malum haberi benden saklama görevi onu iyice zorlamasın diye hayatta yapmadığım bir şeyi yapıp bir test kitabını çözmeye koyuldum. Telefon çaldı sonra. Babanız vefat etmiş, başınız sağolsun. Öyle mi, benim henüz haberim yok, daha hastaneden veya annemlerden kesin bir haber almadım, ama ben de öyle olduğunu tahmin ediyorum, teşekkür ederim, dedim. Adam pot kırdığını anlayıp kekeledi. Adamcağızı zor duruma düşürdüğüm için kendime kızdım, içten bir üzüntüyle, durumu kurtarmak için, adamı teselli için birkaç kere daha teşekkür ettim. Ne kadar naziksiniz, hem ilk arayan da sizsiniz, hahaha! Adam daha da bozuldu. Belki sondaki kahkahayı atmamalıydım.&lt;br /&gt;&lt;span id="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;Neyse. Biraz sonra bir ambulansın tekerlek sesleri doldurdu mahalleyi. Ablamın ağlayarak benim adımı bağıran sesini duydum. Daha on dakika önce, ablamın arabadan iner inmez ağlayarak benim adımı bağıracağını tahmin ettiğimi anımsadım sonra: tahminimin çıkmıştı işte. Olayları önceden tahmin edebilmek mühim bir haslet; belki de bu sayede normalden daha sarsıntısız, daha güvenli bir hayat süreceğim diye düşünüp sevindiğimi anımsıyorum. Misafirlerin de çok geçe kalmadan geleceğini akıl etmiş bulunduğumdan etrafı zaten toplamıştım, salona ait olmayan tek şey elimdeki test kitabıydı, test kitabını da kaldırıp aşağı indim. Ablamı teselli edeyim, dedim ama birileri hemen koluna girip yukarı çıkardılar. Beni de tutup zorla ambulansın içine soktular: babamın, yüzünü açıkta bırakan beyaz çarşaflara dolanmış cesedine bakmam için. Annem ağlayarak yanaklarını okşuyordu sanırım, hatırlayamıyorum tam. Sıkıldım. Cesedle ne işim olur? Cesede niye bakmak isteyeyim? Israrlara pes edip elimi suratına filan sürmedim, hayır acıyla yüzümü de buruşturmadım; yalnızca, bu durumda yapılması gereken herhalde budur, diye düşünüp annemi eve çıkardım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eşdostanıdık benim hiç ağlamamamı çok beğendi. Ablamannemyengem evin farklı köşelerinde, başlarında beşeraltışar kişi bir yandan her yerlerine kolonya sürer, felç olmuş gibi bir surat ifadesiyle gözyaşlarını bir an önce döküp kurtulmağa çalışır da onu bile tam başaramazken; abim kendini kaybetmiş bir şekilde oradan oraya koşturup bir şeyler yapıyormuş gibi görünmeğe çalışıp bunu da beceremezken benim tüm telefonlara sesimi en ufak bile çatlatmadan sopsoğukuzak ama nazik cevaplar yetiştirmemi takdir ettiler. Misafirleri buyur edip paltolarını arka odaya özenle taşıdım (portmanto yetmemişti). Hoşgeldiniz, sağolun, hepimizin, hepimizin. Nereye oturacaklarını gösterdim. Sahibi olduğumuz dersanedeki sekreterlere kimlerin aranıp haberdâr edilmesi gerektiğini hatırlattım. Bunlar da artı puan topladı benim haneme. Ne kadar olgun olduğumu konuştu insanlar. Kimya hocası “senin gibi bir çocuktan da bunu beklerdik zaten” dedi. Masadakiler kafalarını sallayarak katıldılar bu fikre. Bak 13 yaş küçük ağabeyinden, ama ondan ne kadar daha olgun değil mi, evet, hem çok da akıllı, bu kadar tembel olmasa da biraz çalışsa derece bile yapar diyorlar, hm hm, tabii tabii, babası da en çok onu severdi zaten, hep söylerdi değil mi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senin gibi bir çocuktan da bunu beklerdik zaten. “Senin gibi”. Bu lâfı hep duydum; hâlâ da kesilmiyor arkası. Adetâ açık bir kitap gibi okur beni insanlar. Ne durumda ne yapacağımı ben bilmem, ama onlar bilir. Zevk yelpazem orta malı. Faruk mu? Kesin sever şunu. Öyle mi yapmış, halbuki hiç beklemezdik ondan bunu… Bu sıradanlığım ve tahmin edilebilirliğim canımı sıkıyordu önceleri, ama sonra kabullendim. Sırf bunu kırmak için inadına, hem de kendi arzularım hilâfına yaptığım ters hareketler de lisede kaldı. Buluğ çağı janjanlı bir çağ, sunduğu olanakları bazı bazı özlemiyor da değilim, ama yine de insan büyümeyi bilmeli, değil mi?&lt;br /&gt;&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3628/3420260263_1c37e95de1.jpg"&gt;&lt;br /&gt;Bunları neden yazdım, inanın bilmiyorum. Çok daha basit ve kısa bir post olacaktı halbuki. Köyde babamın kütüphanesinden arta kalan kitapları karıştırırken üniversite mezuniyet yıllığını buldum alt raflardan birinde, onu anlatacaktim sadece. 1974-1975 Eğitim Yılı Türkiye Yüksek İslâm Enstitüleri Istanbul-İzmir-Konya-Kayseri-Erzurum Ortak Yıllığı. En arkalarda bir yerde kocaman fotosunu da koymuşlar babamın. “Albüm Tertip Komitesi Başkanı” yazıyor. Ben hiç bilmiyordum, yıllığın dediğine göre dört yıl okulun izci takımı başkanlığını yapmış, üstelik futbol ve basketbol takımlarında da yer almış. Hep böyle sosyal adamdı zaten rahmetli. Bu yönden hiç ona çekmemişim. Ama yazdığı bir şiiri de geçirmişler yıllığa: &lt;em&gt;Ey beyaz köyüm, karlı köyüm, hür yayla! / Bir gün ki, oruçluydu yamaç, dam, tarla / Yoldaydım uzaktan okunurken ezânın / İftar ettim bir dağ tepesinde karla&lt;/em&gt;. Eee, demek ki bu üstün yazı yeteneğimi, bu pek şiirli dilimi ben, işte babamdan almışım! Şu dünyada her şey genetik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçelim. Aynı yıllıkta meşhur &lt;strong&gt;Ali Bulaç&lt;/strong&gt; da var. Tabii o Istanbul mezunları kısmında. “&lt;em&gt;Çağın zalim, rezil ve sefil olduğuna inanıyorum. Biz çağ üstüyüz. Çağ bize muhtaç ve bizi geriden takip etmek zorundadır&lt;/em&gt;” demiş Ali burada, ve eklemiş: “&lt;em&gt;Çağdaş değilim!”.&lt;/em&gt; &lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;span id="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;Bak, Aliciğim, onda tamamen hemfikîriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3492/3892316279_d4f40494da_o.jpg" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-3095263465394180230?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=xIdWqbuyl4I:vEjNugFDUlw:yIl2AUoC8zA"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?d=yIl2AUoC8zA" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=xIdWqbuyl4I:vEjNugFDUlw:F7zBnMyn0Lo"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?i=xIdWqbuyl4I:vEjNugFDUlw:F7zBnMyn0Lo" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=xIdWqbuyl4I:vEjNugFDUlw:qj6IDK7rITs"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?d=qj6IDK7rITs" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=xIdWqbuyl4I:vEjNugFDUlw:gIN9vFwOqvQ"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?i=xIdWqbuyl4I:vEjNugFDUlw:gIN9vFwOqvQ" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/farukahmet/~4/xIdWqbuyl4I" height="1" width="1"/&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/farukahmet/~3/xIdWqbuyl4I/babam.html</link><author>farukahmet@gmail.com (farukahmet)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">22</thr:total><feedburner:origLink>http://farukahmet.blogspot.com/2009/09/babam.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-2560293652125821871</guid><pubDate>Sat, 29 Aug 2009 11:25:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-08-29T14:28:57.123+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Siyaset</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Türkiye</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Lâ havle</category><title>yabancı harf yasağının yetersizliğine dair ufak bir maruzat</title><description>Madem Kürt Açılımı denen illet gemi azıya almış vaziyette, açım açım açılıyoruz, küçük bir maruzâtım var. Biliyorsunuz kabaca bir dikdörtgen şeklindeki bereketli topraklarımızın, batıda yer kalmadığı için mecburen güneydoğusuna düşen illerinde devletimiz haklı olarak, Türk alfabesine ait olmayan x, q, w gibi Kürd harflerinin kullanımını yasaklamışdı. Kim akıl ettiyse bravo, üç maaş ikramiye verilsin arkadaşa, ama eksik yine de: bu yasaklamanın haklı olduğuna inanıyorsak (ki yoktur herhalde inanmayan) bu tavrın doğal olarak varması gereken yere gelmeli, tüm yabancı &lt;em&gt;kelime&lt;/em&gt;leri yasaklamalıyız, yalnız &lt;i&gt;harf&lt;/i&gt;leri değil. Diyelim &lt;em&gt;Jonathan&lt;/em&gt;. Evet tek tek bakıldığında buradaki her harf bizim alfabemizde de mevcut sanırsınız, ama aslında yalnızca bir göz aldanması bu. Bu harfler aynı harfler sayılamaz, en fazla &lt;em&gt;şekildeş&lt;/em&gt; denebilir bunlara, çünkü hem okunuşları farklıdır, hem işlevleri. J gibi yazılır ama C diye okunur. O yazıyor, ama hayır A diyorlar. TH ikilisine zaten hiç girmeyelim. Yalnızca görünüşleri bizim özbeöz harflerimize benzeyen bu tür dış mihraklı ajan harflerden güzel Türkçemizi korumalıyız. &lt;em&gt;Jonathan&lt;/em&gt;mış! &lt;em&gt;Jonathan&lt;/em&gt; ne olm? Canıtın. Con Simit. Vaşington. Masaçuses. Kan. San Fransisko. Rasmussen (bu aynı).&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-2560293652125821871?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=zcK2uYqelVg:1ve2WvesXh8:yIl2AUoC8zA"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?d=yIl2AUoC8zA" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=zcK2uYqelVg:1ve2WvesXh8:F7zBnMyn0Lo"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?i=zcK2uYqelVg:1ve2WvesXh8:F7zBnMyn0Lo" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=zcK2uYqelVg:1ve2WvesXh8:qj6IDK7rITs"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?d=qj6IDK7rITs" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=zcK2uYqelVg:1ve2WvesXh8:gIN9vFwOqvQ"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?i=zcK2uYqelVg:1ve2WvesXh8:gIN9vFwOqvQ" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/farukahmet/~4/zcK2uYqelVg" height="1" width="1"/&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/farukahmet/~3/zcK2uYqelVg/yabanc-harf-yasagnn-yetersizligine-dair.html</link><author>farukahmet@gmail.com (farukahmet)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">4</thr:total><feedburner:origLink>http://farukahmet.blogspot.com/2009/08/yabanc-harf-yasagnn-yetersizligine-dair.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-5819947162156696901</guid><pubDate>Tue, 25 Aug 2009 12:34:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-08-25T15:34:41.429+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Köyyeri</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Hell is other people</category><title>cinboku çayırı'na oturdum, ağladım</title><description>Bir çayırda oturmuş, geçmişi deşiyorum. Ben her yıl bu çayırda oturuyor, hep geçmişi deşiyorum. Sol tarafım sıkışıyor, o veya şu sebepten. Sebepler mühim değil: ne eşi bulunmaz bir acı bu, ne de sanki ilk gadrine uğrayan ben. Sebeplerin yok önemi: burada beni üzen, ve kalbimi felç eden, sebepleri değil acının, bizzat kendi varlığı:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Allahaşkına söyleyin, neye yarar acı?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evrim: bu hikmetinden suâl olunmaz tanrı, acıya ne değer biçmiş, niçin üretmiş, neden saklamıştır? Çok daha yararlı şeyler geliyor benim bile aklıma şu vücûda eklenebilecek: kanatlar, daha kuvvetli ayaklar… dökülmeyen saçlar ya da. Gazeteleri okurken dikkatimi çekti, ne kadar çok gözlüklü insan var. Bozulmayan göz (X-RAY VISION!!) üretemez miydi Evrim meselâ, aklına mı gelmedi? Milyonlarca yıl vardı önünde düşünecek, işini daha sakin kafayla yapamaz, daha akıllıca adımlar atamaz mıydı? Ürete ürete kalp acısını, bir halta yaramayan bu duyguları mı üretti? Evrim, oğlum sen mal mısın?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Neyse. “40 yaşından sonra yaşamak ahlâksızlıktır” diye yazmıştı Dostoyevski. Aptallıktır, demeliydi belki. Ben şöyle demek isterim: 40 yaşından önce yaşamamalı insan. 40 yaşında doğmalı, sonra da fazla uzatmamalı bu hayatı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-5819947162156696901?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=B3U5NkWTWVI:a-LnOHoK1g4:yIl2AUoC8zA"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?d=yIl2AUoC8zA" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=B3U5NkWTWVI:a-LnOHoK1g4:F7zBnMyn0Lo"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?i=B3U5NkWTWVI:a-LnOHoK1g4:F7zBnMyn0Lo" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=B3U5NkWTWVI:a-LnOHoK1g4:qj6IDK7rITs"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?d=qj6IDK7rITs" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=B3U5NkWTWVI:a-LnOHoK1g4:gIN9vFwOqvQ"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?i=B3U5NkWTWVI:a-LnOHoK1g4:gIN9vFwOqvQ" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/farukahmet/~4/B3U5NkWTWVI" height="1" width="1"/&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/farukahmet/~3/B3U5NkWTWVI/cinboku-cayrna-oturdum-agladm.html</link><author>farukahmet@gmail.com (farukahmet)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">20</thr:total><feedburner:origLink>http://farukahmet.blogspot.com/2009/08/cinboku-cayrna-oturdum-agladm.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-5976879150206040790</guid><pubDate>Sun, 23 Aug 2009 12:36:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-08-23T16:01:54.196+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Gündelik</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Köyyeri</category><title>yüreğin kartalı</title><description>Hamakta uzanmış aylâklık ediyor, ayak parmaklarım arasından görünen manzarayı seyrediyorum. Bir ev var misal; parmaklarımı kapadım mı: artık yok. Açıyorum: orada yine! Bu kocaman evin tüm varlığı, benim ayak parmaklarıma, parmaklarıma kumandanlık eden paşa gönlüme bağlı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Koca bir evi! Ya Rabbi, koskoca bir evi! Pencereleri, kapıları, yan tarafta domates bahçesi, diğer tarafta traktör garajıyla tastamam bir evi, yalnız parmaklarımla yoktan var ediyor ve yalnız parmaklarımla hiçliğe yolluyorum anîden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kim daha mutluymuş, kim daha gururlu olabilir benden?&lt;br /&gt;&lt;span id="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;Hamakta uzanmış aylâklık ediyor, arada, eh işte, gönül indirirsem kitap okuyorum birkaç sayfa.&lt;br /&gt;Sonra yine hülyâlara, &lt;br /&gt;tekrar aşkla yaratmağa,&lt;br /&gt;sonra bir gazapla yıkmağa!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uyanık ve uyurkenki rüyalarımda, buraların kralı: ben!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Süleyman gibi cinlerim yok belki emrimde, ama öyle olsaydı, bu meyvanın tadı, daha mı hoş olacakdı?&lt;br /&gt;Belki Şarlman gibi tepeleme etler yığmıyorlar önüme, ama böyle diye, daha mı az zevk alıyorum şu yemekten? O buyurgan kânunlarıyla Hammurabi, benden daha mı doymuş hayata? Karıncalar koloni kurmuş, onları seyrediyorum bir süredir; ordularını seyrederken Hannibal Kartaca’da, bundan daha fazla mı heyecan doluymuş?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;insanın kendini&lt;br /&gt;nedenini bilmeksizin&lt;br /&gt;iyi hissetmesi ne güzel:&lt;br /&gt;ya da sınırlı bile olsa&lt;br /&gt;seçimi olabilmesi;&lt;br /&gt;ya da biraz aşkı,&lt;br /&gt;nefrete&lt;br /&gt;dönüşmeyen.&lt;br /&gt;güvenin, dostlar, ama tanrılara&lt;br /&gt;değil,&lt;br /&gt;kendinize:&lt;br /&gt;sorma,&lt;br /&gt;anlat&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;cehennemin&lt;br /&gt;gölgelerinde&lt;br /&gt;ulvî&lt;br /&gt;bir müzik&lt;br /&gt;bekliyor&lt;br /&gt;diyorum&lt;br /&gt;size&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hâkânı bizleriz hayatlarımızın: hemen, şimdi, burada.&lt;br /&gt;Bir uyku süresi hükümranlık, inanın, daha az görkemli değil Roma’dan.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-5976879150206040790?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=Iy2NvEDezlM:5WHJYZTJAcw:yIl2AUoC8zA"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?d=yIl2AUoC8zA" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=Iy2NvEDezlM:5WHJYZTJAcw:F7zBnMyn0Lo"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?i=Iy2NvEDezlM:5WHJYZTJAcw:F7zBnMyn0Lo" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=Iy2NvEDezlM:5WHJYZTJAcw:qj6IDK7rITs"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?d=qj6IDK7rITs" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=Iy2NvEDezlM:5WHJYZTJAcw:gIN9vFwOqvQ"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?i=Iy2NvEDezlM:5WHJYZTJAcw:gIN9vFwOqvQ" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/farukahmet/~4/Iy2NvEDezlM" height="1" width="1"/&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/farukahmet/~3/Iy2NvEDezlM/yuregin-kartal.html</link><author>farukahmet@gmail.com (farukahmet)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total><feedburner:origLink>http://farukahmet.blogspot.com/2009/08/yuregin-kartal.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-5254485658345668930</guid><pubDate>Wed, 29 Jul 2009 20:20:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-07-29T23:21:03.059+03:00</atom:updated><title>prens</title><description>&lt;p&gt;Bir konuşmada son sözü söyleyen olmayı sevmem — son sözü söylüyor olmakda bir iktidar gizlidir, ama benim sevmeyişimin bununla yok bir ilgisi. Bilakis: öyle severim iktidarı! Dünyanın hükümrânlığını bana verin bir günlüğüne, hiç sıkılmam, çekinmem, sevinçle kabul eder, gönlümce tepe tepe kullanırım bu gücü. Yumuşak huyluyum, korkmayın, çok bir kötülüğüm dokunmaz size. Yine de yanıltmasın bu yufka yürekliliğim: İşleri düzelteceğimden istemiyorum iktidarı, şu karman çorman şeye bir çekidüzen vereceğimden değil; sırf güç sevgisinden. Açgözlü de değilim fakat, bir günden fazlasına da göz koymam. Bu gücü tepe tepe kullanır, gün bitince arkama yaslanır ve şöyle derim: öyle severim şu iktidarı!&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;Bir hikaye size: Dünyayı ele geçirmek için kafa patlatan, birbiri ardına hain planlar kuran hırslı bir adam. Karizması yerinde, ama biraz deli sanki, arada bir, niye bilinmez, bir kahkaha koyveriyor. Nerden geldiğini kimsenin bilmediği servetini hep bu yola harcıyor, bir iki küçük mücadeleyi kazandığında bu iş oldu zannederek aceleyle seviniyor. Halbuki nerden geldiği belli olmayan bir servet onda yok sadece: bir de tüm hayatını bu adamı durdurmaya adamış, yakışıklı, çevik, dünyalar iyisi başka bir adam. Sert bir suratı var, küçüklüğünde bir büyük felaket geçmiş başından belli ki; ama kalbi o kadar yumuşak aslında. Yalnız bu kavgadan sıkılıyor dünya ahalisi, iyi adamı ellerinin tersiyle şöyle köşeye itip, “&lt;em&gt;gel, al şunu&lt;/em&gt;” diyorlar hain planlar kurana, “&lt;em&gt;al, veriyoruz sana dünyayı, ne yapacaksan yap; işte hepimiz emrindeyiz, dilediğince kullan bizi&lt;/em&gt;”. Hırslı adam önce belki bir seviniyor, belki çınlayan bir kahkaha bile patlatıyor ama hemen çöküyor bunun ardından, bir şeylerin ters olduğunu hissediyor, adını koyamıyor, adını koyamamak onu mahvediyor. Hiçbir şey demeden evine çekiliyor, tüm servetini dağıtıyor; umrunda değil artık hiçbir şey. Dünyalar iyisi adam zaten çoktan kaybetmiş yaşamının amacını, o da bir köşeye sinmiş, ağlamıyor, ağlamıyor ama ağlasa belki daha iyiydi: öyle boşluğa bakıyor, hiçbir şey demiyor. Gelip servetinden çalanlar oluyor, onlara da ses çıkarmıyor. Yıkılmış, bitmiş bir adam. Toplum böyle gaddar, böyle baskıcıdır işte. Kendisi için didinip duran bu iki adamı tek bir hareketle yıkıverir toplum. Toplum, ah sen ne zalimsin.&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;Her neyse, ne diyorduk — bir konuşmada son sözü söyleyen olmayı sevmem. Son sözü söylüyor olmakda bir iktidar gizlidir, ama yok benim sevmeyişimin bununla bir ilgisi.&lt;/p&gt;  &lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-5254485658345668930?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=VQ5ZOe9i8pc:3-mJD6Giw98:yIl2AUoC8zA"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?d=yIl2AUoC8zA" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=VQ5ZOe9i8pc:3-mJD6Giw98:F7zBnMyn0Lo"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?i=VQ5ZOe9i8pc:3-mJD6Giw98:F7zBnMyn0Lo" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=VQ5ZOe9i8pc:3-mJD6Giw98:qj6IDK7rITs"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?d=qj6IDK7rITs" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=VQ5ZOe9i8pc:3-mJD6Giw98:gIN9vFwOqvQ"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?i=VQ5ZOe9i8pc:3-mJD6Giw98:gIN9vFwOqvQ" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/farukahmet/~4/VQ5ZOe9i8pc" height="1" width="1"/&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/farukahmet/~3/VQ5ZOe9i8pc/prens.html</link><author>farukahmet@gmail.com (farukahmet)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">4</thr:total><feedburner:origLink>http://farukahmet.blogspot.com/2009/07/prens.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-1616628337598254952</guid><pubDate>Tue, 28 Jul 2009 19:45:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-07-28T22:46:04.083+03:00</atom:updated><title>cumulus humilis</title><description>&lt;p&gt;Hamsun okumuşum. Doğayla bir ittifak, bir sırdaşlık yeşermiş içimde sanki, öyle dost görüyorum onu; birbirimize gizlerimizi açıyor, hiçbir şeyi saklı tutmuyoruz. O benim, ben onun, her hareketimizin ardında ne var, biliyoruz apaçık. Diyelim rüzgâr esiyor, ama şaşırtmıyor bu beni. Öylesine hemhâl olmuşuz tamamen. Havaya bakıyor, ufuktan biraz beride bulutlar görüyorum koyu gri. “Herhalde yağacak bir on dakikaya” diyorum.&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;Yağmıyor tabii. Bu şehirli çocuk, ne anlasın havadan?&lt;/p&gt;  &lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-1616628337598254952?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=8GIQ2bG85ag:Oq5nb1tmveI:yIl2AUoC8zA"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?d=yIl2AUoC8zA" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=8GIQ2bG85ag:Oq5nb1tmveI:F7zBnMyn0Lo"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?i=8GIQ2bG85ag:Oq5nb1tmveI:F7zBnMyn0Lo" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=8GIQ2bG85ag:Oq5nb1tmveI:qj6IDK7rITs"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?d=qj6IDK7rITs" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=8GIQ2bG85ag:Oq5nb1tmveI:gIN9vFwOqvQ"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?i=8GIQ2bG85ag:Oq5nb1tmveI:gIN9vFwOqvQ" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/farukahmet/~4/8GIQ2bG85ag" height="1" width="1"/&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/farukahmet/~3/8GIQ2bG85ag/cumulus-humilis.html</link><author>farukahmet@gmail.com (farukahmet)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">5</thr:total><feedburner:origLink>http://farukahmet.blogspot.com/2009/07/cumulus-humilis.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-4245621527351347675</guid><pubDate>Sun, 26 Jul 2009 18:54:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-07-26T21:55:00.588+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Hell is other people</category><title>mutluluk</title><description>&lt;p&gt;Zizek “sizi ne depresif yapar?” sorusuna “&lt;em&gt;aptal insanların mutluluğunu görmek!&lt;/em&gt;” diye &lt;a href="http://mutlaktoz.wordpress.com/2008/08/11/%E2%80%9Cben-dertli-degildim-yasarken-oldum%E2%80%9D/" target="_blank"&gt;cevap vermiş&lt;/a&gt;. Gevezelik etmiş, fazla söylemiş; yalnız şöyle diyebilirdi halbuki: Mutluluk. Akıllı adam zaten mutlu olamaz. O hiçliğin farkına varmış, hiçlikse bu günahına karşılık onu paralamıştır. Hiçlik o denli âdildir işte. Mutluluksa aptallara mahsustur, onların kendini bilmezliklerinin neminde büyüyen bir mantardır. Duman gibidir, dibinde tütmekte olan bir aptal bulursunuz mutlaka. &lt;a href="http://farukahmet.blogspot.com/2009/02/flortoz-ya-da-istanbulun-en-basarsz.html" target="_blank"&gt;Daha önce anlattım:&lt;/a&gt; &lt;em&gt;efkâr&lt;/em&gt;, “fikirler” demektir Arapça’da. Fikir, hele birden çoksa, &lt;em&gt;fikirler&lt;/em&gt; olmuşsa artık, &lt;em&gt;efkâr&lt;/em&gt; olmuşsa çoğalıp, acı verecektir sana. Efkârlı adam da bunun için içer ya: zulmetmekten başka şey bilmez bu aklımızdan, onun işkence oyuncakları olan fikirlerden ancak böyle kurtulunur çünkü. Mutluluk aptallıkta, bilmemekte, hatırlamamaktadır da, ondan içer işte efkârlı adam.&lt;/p&gt; &lt;span id="fullpost"&gt;   &lt;p&gt;Bir erkek tanıdım, mutlu olup olmadığımı sormuştu bana. Mutluluğumla sarhoştum, bu ayıbımı saklayamadım: Evet!, dedim. Şaşırmıştı biraz. Beni akıllı bir adam addediyor, bu cevabı ummuyordu belli ki. Yıllar oldu ben bu cevabı vereli. Bu yıllarda başımdan fenâ şeyler geçmedi, payıma bazı talihsizlikler düşmedi değil, ama hep avuttum burada kendimi: İşte, dedim, bir adım attım mı bana acı veren mekânda değilim artık, işte biraz bekledim mi bana acı veren saniyeler geçti gitti; saniyelerin huyudur bu hem, duramazlar, sen yalnızca beklemeyi bileceksin. Çok eskiden mutsuzluğu da tatmış idim, ama şu var ki kaybettim. Yataktan kalktım mı güneşe hayran, bakıyor, kuşlar şakıyorsa onları gülümseyerek dinliyor, şakımıyorlarsa şakıdıklarını varsayıyorum. &lt;em&gt;Yedim içtim semirdim çok; başarıyla, mutlulukla gevşedim adetâ, anlıyor musun?&lt;/em&gt; Geceleri mistik şeyler bile düşlüyor, kendimi karanlıkla, alevlerle korkutuyor, bu korkumdan zevk alıyorum. &lt;/p&gt;    &lt;p&gt;&lt;a href="http://kebikec.tumblr.com/post/145532641/sonbahar" target="_blank"&gt;Bahtiyar&lt;/a&gt; Faruk…&lt;/p&gt;    &lt;p&gt;Bir de kadın tanıdım, mutsuzdu hep. Gülmediği belki tek saniye geçmiyor, ne var ki bunun farkında değilmiş gibi görünüyor, kendini mutsuz addediyor, günün sonunda somurtarak giriyordu yatağa daima. İşte ben bu asık suratına kandım, onu bir tür bilge, İngilizlerin deyimiyle bir &lt;em&gt;tortured soul&lt;/em&gt; sandım. Böyle sandım da onunla konuştum. Şu çıktı bu uzun konuşmadan: mutsuz değildi hiç bile, yalnız kendini bilmezlikte aşırıya kaçmış, bu onun aklını karıştırmıştı biraz. Şu kapıya el atmış, ne kadar uğraştıysa açamamış, hemen sonraki kapıya uzanmıştı bir umut. Binbir zahmet, hayır bunu da aralayamamış, böyle böyle odada dört dönmekten yorulmuş, ağlayarak bir köşeye sinmişti sadece. Huysuz, şımarık bir çocuk. Kapıları iterek açmağa uğraşıyordu, çekmesi lâzımdı halbuki. İşte hepsi bu kadar. Biraz dinlendikten sonra belki bunu kendi akledecek, belki tamamen talihin cilvesiyle açacaktı birini. Kapıyı açacak, açmakla tatmin olacak, ah ne kadar aptalım, çekmem gerekiyormuş yalnızca, hahaha!, diyecekti kapı aralığında. Huysuz, şımarık bir çocuk: bu başarı da uzun zaman idare edemez onu, yine somurtarak girmeye başlayacaktır yatağa. Ama tıpkı mutluluğu gibi geçici, sahte bir mutsuzluktu onunki, anlayacağınız. &lt;/p&gt;    &lt;p&gt;Gerçek mutsuzluklar lâzım insana.&lt;/p&gt; &lt;/span&gt;  &lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-4245621527351347675?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=luZTveWl6UE:kO3XRr4ZCm4:yIl2AUoC8zA"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?d=yIl2AUoC8zA" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=luZTveWl6UE:kO3XRr4ZCm4:F7zBnMyn0Lo"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?i=luZTveWl6UE:kO3XRr4ZCm4:F7zBnMyn0Lo" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=luZTveWl6UE:kO3XRr4ZCm4:qj6IDK7rITs"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?d=qj6IDK7rITs" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=luZTveWl6UE:kO3XRr4ZCm4:gIN9vFwOqvQ"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?i=luZTveWl6UE:kO3XRr4ZCm4:gIN9vFwOqvQ" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/farukahmet/~4/luZTveWl6UE" height="1" width="1"/&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/farukahmet/~3/luZTveWl6UE/mutluluk.html</link><author>farukahmet@gmail.com (farukahmet)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">4</thr:total><feedburner:origLink>http://farukahmet.blogspot.com/2009/07/mutluluk.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-4232013465252409751</guid><pubDate>Sat, 27 Jun 2009 19:03:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-06-27T22:09:33.041+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Beynelmilel</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">San'at</category><title>ceci n'est pas une michael jackson</title><description>&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3601/3665304549_e5cb3d7f32_o.jpg"&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-4232013465252409751?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=PQ60UGltAgw:NKvN-Vl8gOE:yIl2AUoC8zA"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?d=yIl2AUoC8zA" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=PQ60UGltAgw:NKvN-Vl8gOE:F7zBnMyn0Lo"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?i=PQ60UGltAgw:NKvN-Vl8gOE:F7zBnMyn0Lo" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=PQ60UGltAgw:NKvN-Vl8gOE:qj6IDK7rITs"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?d=qj6IDK7rITs" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=PQ60UGltAgw:NKvN-Vl8gOE:gIN9vFwOqvQ"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?i=PQ60UGltAgw:NKvN-Vl8gOE:gIN9vFwOqvQ" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/farukahmet/~4/PQ60UGltAgw" height="1" width="1"/&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/farukahmet/~3/PQ60UGltAgw/ceci-nest-pas-une-michael-jackson.html</link><author>farukahmet@gmail.com (farukahmet)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total><feedburner:origLink>http://farukahmet.blogspot.com/2009/06/ceci-nest-pas-une-michael-jackson.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-481980390882438754</guid><pubDate>Mon, 18 May 2009 18:10:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-05-19T00:49:47.181+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Kebikeç</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Siyaset</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Tarih</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Ex libris</category><title>üçgenin tabanını yok sayan pythagoras</title><description>&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3336/3542484881_7ec6d2e76e_o.jpg" /&gt;   &lt;p&gt;&lt;b&gt;Oliver Kontny&lt;/b&gt;, &lt;em&gt;Üçgenin Tabanını Yok Sayan Pythagoras      &lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;b&gt;Doğu Batı&lt;/b&gt; dergisi sayı:20&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;“…Papalık kurumu, yani Ortaçağ Avrupa’sını hegemonyasına alan Roma Katolik Kilisesi, …Papa Leo, 451 yılında İzmit yakınlarında düzenlenen &lt;em&gt;Chalcedon Konseyi&lt;/em&gt;‘nde bir yandan klasik Roma hukukuna, bir yandan da Havari Petrus’un kutsal ehlini Roma psikoposuna devrettiğini iddia eden sahte bir evrağa dayanarak Bizans İmparatorluğu’na karşıt bir iktidar odağı oluştururken…”&amp;#160; [ s.122 ]&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;“…Barbar tehlikesi konusundaki neredeyse mitolojik denilebilecek korku, elbette oryantalist bakış açısının merkezî bir boyutu, meselâ &lt;b&gt;Hegel&lt;/b&gt;‘in tarih felsefesini anlamak için bir mihenk taşıdır. Ama ilginç olan, bu korkunun, Avrupa’nın üstünlük kazandığı kapitalist döneme ait olan bir olgu olarak, yani korkulacak bir şeyin olmadığı, Doğu’nun gerilediği 18. ve 19. yy’da oluşmasıdır. Bu, Batı egemenliğini pekiştirmeyi amaçlayan bir rivâyettir.”&amp;#160; [ s.123 ]&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;“…&lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Battle_of_Tours"&gt;Tours ve Potiers&lt;/a&gt;‘de Arapları Frankların yenmesi&lt;b&gt; [ 1 ] &lt;/b&gt;, dönemin komutanı &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Charles_Martel"&gt;Karl Martel&lt;/a&gt;‘in sülâlesinin, &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Merovingian"&gt;Meroving hânedânı&lt;/a&gt;na karşı konumunu güçlendirmiş, torunu Karl’ın &lt;font size="1"&gt;(ünlü &lt;em&gt;Charlemagne ya da “Şarlman”&lt;/em&gt; -F.)&lt;/font&gt; Bizans’ı arka plana iten önemli bir imparator olmasına yol açan etkenlerdendir. Ama bunun Avrupa’yı kılpayı dehşet ve felaketten kurtaran belirleyici bir ân olduğu düşüncesi, 18. yy İngiliz tarihçisi &lt;b&gt;Gibbon&lt;/b&gt;‘a aittir &lt;b&gt;[ 2 ]&lt;/b&gt;. Biz buna, milliyetçilik ve emperyalizm çağına ait ‘icat edilen gelenekler’ &lt;font size="1"&gt;(“invented traditions” -&lt;b&gt;Eric Hobsbawm&lt;/b&gt;‘dan -F.)&lt;/font&gt; diyebiliriz.”&amp;#160; [ s.123 ]&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;strong&gt;Notlar:&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;b&gt;1&lt;/b&gt; Bu savaş ve sonrasında (gerçi daha önce de -718’den başlayarak- küçük çaplı çarpışma ve isyanlar vardı ama…) müslüman Endülüs’ün tekrar Avrupalılarca ele geçirilmesine Frenkler &lt;em&gt;Reconquista&lt;/em&gt;, Araplar &lt;em&gt;El İstirdâd&lt;/em&gt; ya da &lt;em&gt;Feth-i Tekerrür&lt;/em&gt; der (ki aslında bu ikincisine dair yabancı bir atıf bulamadım. &amp;lt;&amp;lt;Araplar &lt;em&gt;El İstirdad&lt;/em&gt;’ı, Osmanlılar ise belki de Frenkçe’den yaptıkları birebir çeviriyle &lt;em&gt;Feth-i Tekerrür&lt;/em&gt;’ü kullanıyorlardı demek ki&amp;gt;&amp;gt; sonucuna vardım ama çok fena sallıyor da olabilirim). &lt;b&gt;Emevî halifeliği&lt;/b&gt; idaresindeki Arap ve Berberî kavimlerin tüm İber yarımadası’nı ele geçirmeleri yaklaşık 45 yıl almıştı; Avrupalı güçlerin son müslüman Endülüs devletini de ortadan kaldırmaları ise 1492’de olacaktır, yani “feth-i tekerrür” neredeyse 800 yıl sürmüştür. Bu kadar uzun bir süreye yayılan tarihî olayların tümüne tek bir isim vermek, dahası bunu tek bir amacı olan bilinçli bir çabada homojenleştirmek çok tipik bir Şarkiyatçı refleks sayılabilir. Halbuki bu süre içinde ne yapılan savaşlar, ne de oluşan iktidar odakları bu türden bir homojenliği kaldıracak keskin ayrımlara sahipti. Sadece müslümanlar hristiyanlarla savaşmakla kalmıyor, her iki grup da kendi aralarındaki güç çekişmeleriyle uğraşıyordu.&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;Benzer bir ideolojik kolaycılık, Osmanlı’dan bağımsızlığını kazanan Yunanistan’ın kuruluş aşamasında yarattığı Helen mitosunda ve dolayısıyla &lt;em&gt;Megali İdea&lt;/em&gt;’da görülebilir. Yunanlılar antik Atina’nın mirasçısı ve devamı gibi davranmaya çalışmışlardı; Osmanlı nihayet kovulan bir işgalci, aradan geçen 2000 yıl ise olsa olsa küçük bir ayrıntıydı. Bir kısmı bu acayipliğe hâlâ sarılmış bırakmıyor gerçi ama, yalnız değiller nasılsa: bedenleri Orta Asya’dan buraya göçeli 16 asır olmasına rağmen beyinleri Ergenekon dağlarında takılıp kalan bir gürûh Ege’nin bu tarafında karşı kıyıdaki düşman yoldaşlarına diş bilemiyor mu?&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;b&gt;2&lt;/b&gt; Edward Gibbon zamanının en ünlü popüler tarihçisiydi. Özellikle “&lt;em&gt;The History of the Decline and Fall of the Roman Empire&lt;/em&gt;” isimli hacimli eseri ona büyük ün ve “&lt;em&gt;İngiliz &lt;b&gt;Voltaire&lt;/b&gt;&lt;/em&gt;”, “&lt;em&gt;Çağımızın &lt;b&gt;Tacitus&lt;/b&gt;&lt;/em&gt;‘u” gibi övgüler kazandırmıştı. Ama yukarıda anlattığım gibi, 800 yıllık bir döneme basitçe “&lt;em&gt;Reconquista&lt;/em&gt;” deme benzeri aşırı genellemelere de meyilliydi. Roma’nın son 500 yılını “Decline and Fall” (&lt;em&gt;Gerileyiş ve Çöküş&lt;/em&gt;) olarak adlandırıvermesi de sonradan çok eleştiri konusu olacaktır. Benzer eleştiriler Osmanlı İmparatorluğu için yapılan “&lt;em&gt;Kuruluş, Yükseliş, Fetret, Duraklama, Gerileme&lt;/em&gt;” gibi dönemlendirmelere de bir zamandır artık sık sık getiriliyor; bunları tamamen saçma sayan &lt;b&gt;İlber Ortaylı&lt;/b&gt;‘yı sayabiliriz misâlen.     &lt;br /&gt;    &lt;br /&gt;&lt;font size="1"&gt;&lt;b&gt;&amp;gt; Edward Gibbon&lt;/b&gt;, &lt;em&gt;Fall of the Roman Empire in the West&lt;/em&gt; kitabının tümü &lt;/font&gt;&lt;a href="http://www.ccel.org/ccel/gibbon/decline/files/volume1/index.htm"&gt;&lt;font size="1"&gt;► Christian Classics Library&lt;/font&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;strong&gt;Hamiş:&lt;/strong&gt; Bu yazı benim orada burada okuduklarımı kırpıp yapıştırdığım bir nevî depo olarak kullandığım &lt;a href="http://kebikec.tumblr.com" target="_blank"&gt;Kebikeç&lt;/a&gt; blogumdan. Oraya alıntıladığım bazı yazılara yorum eklemeden duramadığımı fark ettim ve bu yorum eklediklerimi buraya da aktarmanın doğru olabileceğini düşündüm. O tarafta yorum sayfası diye bir şey yok çünkü ve Kebikeç’i küçük bir kişisel sözlük/ansiklopedi gibi düşündüğümden, eklemeyi de düşünmüyorum; ama gelebilecek yorumlardan, ek bilgilerden kendimi (ve okuyanları) mahrum bırakmak da istemiyorum. Hâsılı, işte böyle: bir deneyeyim, lüzumsuz bir hareket olduğuna kanî olursam silmesi kolay.&lt;/p&gt;  &lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-481980390882438754?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=SwaP7aqHhlk:zzq6ZL7ZeUA:yIl2AUoC8zA"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?d=yIl2AUoC8zA" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=SwaP7aqHhlk:zzq6ZL7ZeUA:F7zBnMyn0Lo"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?i=SwaP7aqHhlk:zzq6ZL7ZeUA:F7zBnMyn0Lo" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=SwaP7aqHhlk:zzq6ZL7ZeUA:qj6IDK7rITs"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?d=qj6IDK7rITs" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=SwaP7aqHhlk:zzq6ZL7ZeUA:gIN9vFwOqvQ"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?i=SwaP7aqHhlk:zzq6ZL7ZeUA:gIN9vFwOqvQ" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/farukahmet/~4/SwaP7aqHhlk" height="1" width="1"/&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/farukahmet/~3/SwaP7aqHhlk/ucgenin-tabann-yok-sayan-pythagoras.html</link><author>farukahmet@gmail.com (farukahmet)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">1</thr:total><feedburner:origLink>http://farukahmet.blogspot.com/2009/05/ucgenin-tabann-yok-sayan-pythagoras.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-2434200978246583116</guid><pubDate>Mon, 04 May 2009 19:58:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-05-04T22:58:07.329+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Din</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Siyaset</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Türkiye</category><title>sevgili laikçi kardeşim,</title><description>&lt;p&gt;Gazetelere birlikte bakıyor, topraktan silahlar fışkırdığını okuyoruz. Ben endişeyle geriliyorum; seninse bir alaycı gülümseme yerleşmiş suratına. &lt;em&gt;“Gömdükleri gibi çıkarırlar elbette”&lt;/em&gt; diyorsun ve dipçikle kafası ezilen bir çocuğu seyredip “onu oraya gönderen” PKK’ya küfrediyorsun. &lt;em&gt;“Yanlış bir… mânâsız bir inanca kilitlemişler kendilerini bilinçsizce”&lt;/em&gt; de diyorsun arada. Sonra: &lt;em&gt;“inançla işi olmamalı akıllı bir adamın, hele bu çağda, &lt;/em&gt;bilgi&lt;em&gt;nin çağında”&lt;/em&gt;. Bu noktada seninle tartışmamız bitiyor, sevgili aydın kardeşim. Bu aşamayacağımız bir engel; başka düzlemlerde ikâmetteyiz artık. İnanç, ucunun vardığı yer hakkında eksiksiz bir bilgiye sahip olmadığın yolların kavşağında, bunların birinden yürümeye karar verdiğin, bir seçim yaptığın anda doğar. Zaten o kavşakta durup etrafı da seyredemezsin, zaman arkandan seni iteler. İnanç, dolayısıyla, iradenin bir ürünüdür. İnanç, dolayısıyla, iddia ettiğin gibi bilinçsizlik değil, bilincin kendisidir. Bu bilincin yanılmayacağı anlamına gelmez elbet; öyle şey olur mu? Daha çok, onun sınırlarına işaret eder diyelim. İnanç, dediğim gibi senin Hakikat’i kavrama istidâdının yetersizliğinden kaynaklanıyorsa, tüm yönlerine hakim olmadığın şeyler hakkında vardığın her kanı aslen inancın birer adımı ise, bu, yaşamda zaten inançtan başka bir şey olmadığı anlamına da gelir. “&lt;em&gt;Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir&lt;/em&gt;” mi demişti Eflâtun? Hayır, Sokrat olmalı. Mühim değil: kim dediyse, bunu elbet mütevazılığından söylemedi --filozofun mütevazısı nerde görülmüş? Mütevazılığından değildi. Bildiği bir şey vardı. Bildiği &lt;em&gt;bir&lt;/em&gt; şey vardı.&lt;/p&gt;  &lt;span id="fullpost"&gt;&lt;p&gt;Şüphe’nin tek kesin bilgi olduğu bir zamanda ideoloji ve inanç yaşamın her zerresine sızmış demektir. Belki bunların bir kısmı Hakikat’e de isabet ediyordur. Kim bilir? O kadar çok konuşuyoruz ki. Kalbine dolan bir berraklıkla hissedersin bazen: “gerçekler”, hep beraber zikrettiğimiz, sonra reddedip bayrağını başkasına devrettiğimiz bu lâf yığınları arasında bir yerlerde duruyor olmalıdır mutlaka. Sanki. Ama gördüğünde onu tanıyacak göz kimde var?&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;İnanç bilincin kendisidir dedik. &lt;em&gt;İnanç da bilinç gibi özgürdür&lt;/em&gt; de diyelim. Ama bu özgürlük ona zorla dayatılmıştır. Özgür olmaya &lt;em&gt;mecbur&lt;/em&gt;dur. Hem de kolundan bacağından başka özgürlüklerin edimlerine zincirlenmiştir. Bu da özgürlük sayılmaz, diyebilirsin. Senin söylediğin mânâda özgürlük ama, ölümdür ancak. Bunu gerçekten istiyor musun? Tanrı özgürdür. Ve bu yüzden, ölüdür. Seni ölümden sonrasında beklemesi de bu yüzdendir. Ölüm bir mekân değişimidir yalnızca ve biz şimdilik burada başbaşayız, birlikte yalnızız. Tanrı yoktur. Yahut vardır, ama sınırsız özgürlüğünde hapsolmuştur. Sen şimdi sınırlı da olsa cüz’î özgürlüğünle hareket edebiliyorsan bu tam da zincirlerine tutunarak yolunu bulabildiğinden değil mi? Tanrı bu zincirlerden mahrum: kendi yarattığı evrene iliş(e)meyişi bundan değil mi? Biz teker teker öleceğiz ve belki de her birimizin ölümü O’na zincirlerinden birini iade edecek. Kıyamet, bu iadenin tamamlandığı gündür. O gün Tanrı tüm zincirlerine kavuşacak ve sınırsız olmayan, ama bir mânâsı olan tek özgürlüğü, işte ancak o zaman yakalayacak… Ama şimdi bunları geçelim, sevgili laikçi kardeşim. Burada iş benim avucumdan kaymaya başlıyor, zihnim bu sonsuzluğa erişemiyor.&lt;/p&gt;  &lt;blockquote&gt;   &lt;p&gt;Hoş, sen de o kadar ileri gitmedin ya; gitsen de sorsan: “Nedir sonsuzluk?”, ben de aynı yere erişir ve cevap verirdim: “Sonsuzluk, sadece yaratılmamış zamandır, yaratılmamış zaman tamamen!”      &lt;br /&gt;&lt;font size="1"&gt;&lt;strong&gt;Knut Hamsun&lt;/strong&gt;, &lt;em&gt;Son Mutluluk&lt;/em&gt;, s.19&lt;/font&gt;       &lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;/blockquote&gt;  &lt;p&gt;Evet bunları geçelim. Hem mecâzlara yöneldikçe insan, bunların müteşâbihliğinde kendini hapsedebiliyor; daha iyi anlamak için eteklerinden yakalayıp maddeye bağladığımız anlamlar maddenin basit doğasıyla zedelenip büsbütün yoldan çıkabiliyorlar. Biz burada, şimdide kalalım ve düşünelim: &lt;em&gt;“PKK teröristtir, bu nedenle de onunla konuşulmamalı, hele masaya hiç oturulmamalıdır”&lt;/em&gt; diyorsun. Bence de PKK terörist. Ama devletimiz de öyle değil mi? Şimdi rahatlıkla lanetlediğin bu terörü doğuran, önce kendi devletimizin terörü değil mi? Sana tarih anlatmayacağım. Sürüyle kitabı var, git onları oku; sürüyle anlatanı var, git onları bir dinle. Sana tarih anlatmayacağım, çünkü zaten sen de biliyorsun bunları; ama işte bu zikrettiğin zırvalara inanmayı seçiyorsun. Bu bir seçim meselesi. Dedim sana. Bu bir seçim meselesi tamamen ve ben “onlar”ın tarafını seçiyorum. Benim, oturduğum rahat koltuktan bunu ilân etmemin onlara hiçbir faydası yoktur belki. Belkisi ne, yoktur.&amp;#160; Ama bunun faydayla ne ilgisi var?&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;Seçmekle ilgisini bu işin, başka olaylarda da görüyoruz. Muhsin Yazıcıoğlu öldüğünde beni telefonla arayıp yüce bir insancılllıkla neredeyse ağlayan, benim umursamaz yanıtlarıma şaşırıp köpüren de sen değil miydin? Beni yobaz mobaz ama nihayetinde “insan sevgisiyle dolu” biri diye bilirdin belki; belki hayalkırıklığına bile uğradın. Bunu anlamıyor değilim. Bir insanın öyle dramatik şekilde ölmesinde sevinilecek bir taraf yok elbette; ben de öyle yapmadım zaten; ama üzgünüm, o dağda yaşadıklarını kendi içimde simüle edince duyduğum korku ve acımadan başka bir sevgi ve merhameti de üretemedim. Ben ne bir meleğim, sevgili milliyetçi kardeşim, ne de bir aziz. Ben basit bir insanım. Senden daha iyi bir insan bile değilim ve Mevlânâ bu topraklarda öleli çoktan 700 seneyi geçti: onun aksine benim son derece kısıtlı bir havsalam, ondan daha da kısıtlı bir sevgi ve anlayış rezervim var. Bu rezervi akıllıca, hayır akıllıca değil, ahlâklıca kullanmak zorundayım. Dipçikle çocuk kafası ezenin de hikayesinde seni ağlatacak denli derin ve hüzünlü bir insanî drama vardır elbet. Sanat bunun örnekleriyle dolu. Ama sanat ahlâksızdır; belki gerekli bir ahlâksızlık, ama ahlâksızlık sonuçta: Sanat’ın ahlâksızlığı hafifmeşrepliğinden değil, asıl bu ütopik beklentisinden, insanları yapamayacakları şeyleri yapamadıkları için suçlamasından gelir. Çünkü ahlâk hiçbir zaman mutlak olamayacakken, insanları öyleymiş gibi yargılamak yapabileceğin en acımasız şey değil mi sence de? Gerçek yaşamın kavşaklarında dururken biz ve zaman arkamızdan iterken, sevgi ve merhametini kimden yana kullanacağını seçmek zorundasın bir yerde. Sen nasıl Kürtlere ve “diğerleri”ne bu insancıllığını yöneltmemeyi ama Muhsin’e yöneltmeyi seçtiysen, sevgili laikçi kardeşim, ben de kendi seçtiklerime yöneltmek zorundayım. İsa bir kez gerildi çarmıha çünkü yalnızca bir İsa vardı. Onun hesaplayamadığı şey, eklemlerinden akan kanının herkesin susuzluğunu dindirecek kadar çok olmadığıydı. Pek edebî bir derinlik yok bu seçimde belki, ve merhametimizin darlığına ne kadar yerinsek az, ama elimizdeki kadarını kullanmanın en doğru yolu bu kadar basit sanki.&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;--&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;strong&gt;Hamiş:&lt;/strong&gt; Dağınıklığından, hiçbir iz takip etmemesinden belli oluyordur zaten ya, çok hızlıca, alelacele yazılmış bir şey bu. Aklımdakileri hemen not etmek, sonra dönüp saçmalıkları ayıklamak için taslak olarak kaydetmiştim. Kaç gün geçti, geri dönüp düzeltmeye, yahut tamamiyle silip atmaya dermanım olmayacağını anladım. Bu haliyle yayınlıyorum, ne hali varsa görsün.&lt;/p&gt;&lt;/span&gt;  &lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-2434200978246583116?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=6KiLqZb_sbE:VE3arTAUHmI:yIl2AUoC8zA"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?d=yIl2AUoC8zA" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=6KiLqZb_sbE:VE3arTAUHmI:F7zBnMyn0Lo"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?i=6KiLqZb_sbE:VE3arTAUHmI:F7zBnMyn0Lo" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=6KiLqZb_sbE:VE3arTAUHmI:qj6IDK7rITs"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?d=qj6IDK7rITs" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=6KiLqZb_sbE:VE3arTAUHmI:gIN9vFwOqvQ"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?i=6KiLqZb_sbE:VE3arTAUHmI:gIN9vFwOqvQ" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/farukahmet/~4/6KiLqZb_sbE" height="1" width="1"/&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/farukahmet/~3/6KiLqZb_sbE/sevgili-laikci-kardesim.html</link><author>farukahmet@gmail.com (farukahmet)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">10</thr:total><feedburner:origLink>http://farukahmet.blogspot.com/2009/05/sevgili-laikci-kardesim.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-4259458118479733271</guid><pubDate>Fri, 24 Apr 2009 00:45:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-04-25T17:28:56.680+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Ş.</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Hell is other people</category><title>arabesk</title><description>&lt;object type="application/x-shockwave-flash" data="http://farukahmet.googlepages.com/player.swf" id="audioplayer1" height="24" width="290"&gt; &lt;param name="movie" value="http://farukahmet.googlepages.com/player.swf"&gt;&lt;param name="FlashVars" value="playerID=1&amp;amp;soundFile=http://farukahmet.googlepages.com/TheGathering-PaleTraces.mp3"&gt;&lt;param name="quality" value="high"&gt;&lt;param name="menu" value="false"&gt;&lt;param name="wmode" value="transparent"&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;
&lt;p align="right"&gt;&lt;strong&gt;B. için  &lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="right"&gt;&lt;em&gt;     Benim söylemek için çırpındığım gecelerde,  &lt;br /&gt;
Siz yoktunuz.   &lt;br /&gt;
&lt;/em&gt;&lt;strong&gt;Asaf  &lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;em&gt;          Ne dersin?&lt;/em&gt; diyorum Ş’ye: &lt;em&gt;O'na ait her kelâmı parçalayıp dağıtacağım!&lt;/em&gt; Limeler halinde farklı yazılara gömeceğim vaktiyle ona yazmış olduğum her şeyi! Diğerlerinin içinde çözünecek ve artık tanınmaz olacaklar, artık ona ait olmayacaklar. Şimdi nasıl onun yüzünü anımsayamıyorsam artık, ona yazdıklarımı da ayırt edemeyeceğim bir zaman sonra; seslerden bir ses, anlardan bir an yalnızca. Sözlerimiz tükeniyor, zaman nasıl suyunu çekiyorsa, suratlarımızdaki etler nasıl toprağa karışıp kaynağına dönüyorsa, yazdıklarımla vücûd verdiğim bu yalanı da yazılar içre gömeceğim ki ait olmadığı gövdelere kanser olmaktansa, sağlıklıca çürüsün. &lt;em&gt;Ne dersin?&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;span id="fullpost"&gt;   &lt;p&gt;Belli ki söyleyecekleri hazır [ söyleyecekleri hep hazırdır ], ama sinirinden dudaklarını ısırıyor ve birkaç saniye susuyor konuşmadan önce. Söylediklerimi arabesk bulduğunu biliyorum [ bu hep böyle ] ama bu kadarı da fazla: ipini koparmış bir it değil benimki, onu ben saldım; evet, ipini kendi ellerimle çözdüm onun. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;em&gt;Bir şey demem gerekip gerekmediğinden bile emin değilim aslında&lt;/em&gt;, diyor Ş, bir nefes alıyor. &lt;em&gt;Aslında farkındasın zaten durumun&lt;/em&gt;. Raftan, yazılıp doldurulmuşlarından bir defteri alıyor ve açıp okumaya başlıyor:&lt;/p&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;p&gt;Ne yaparsan yap, günün sonunda şu yatağa hep yalnız uzanacaksın; uykuya dalmak için akuzmatik seslere senin ihtiyacın olacak ve gün ışıyıp uyandığında da yanında birini bulacak değilsin. Yalnız kalkacaksın o yataktan hep ve yastıkta gördüğün bütün saçlar yalnız sana ait olacak. Evden yalnız çıkacak ve yalnız döneceksin o eve; yolda seninle kimse yürüyor olmayacak, kimse dönüşünü bekliyor olmayacak. Sen birilerini ne denli sevsen de, kendinle ne kadar mücadele etsen de, bu cenkden galip çıksan bile, sevgini dünyevîlikten ne kadar kurtarmış olsan, bir ufak vefâya karşılık her şeyi affetme isteğiyle yanıp tutuşsan bile; kimse bunları görmeyecek, duymayacak, bilmeyecek, bilmek istemeyecek ve sen ancak kendi kendine anlatacaksın bunları... çünkü yalnız olacak, ve öyle kalacaksın. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Hissetmiyor musun? Karanlık elle tutulur hale geliyor gittikçe, ama bu sana korku değil bir güç veriyor daha çok. &lt;em&gt;&lt;a href="http://farukahmet.blogspot.com/2008/10/bir-yl-daha-geti.html"&gt;“Yalnızlıkla karanlıktaki o yücelik, o mistik yön!”&lt;/a&gt;&lt;/em&gt; . Duymuyor musun?&lt;/p&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;p&gt;&lt;em&gt;Bu nedir Allahaşkına?&lt;/em&gt; diyor sinirli sinirli, &lt;em&gt;bunları yazarken utandığını biliyorum: sen de nefret ediyorsun kendi arabeskliğinden.&lt;/em&gt; &lt;em&gt;Bir de şimdi bunları ve daha fazlasını yazılara gömeceğim diyorsun! Ne gömmesi: yapacağın tek şey bunları çoğaltmak olacak, farkında değilsin. Benim saydığım Faruk bu değil!&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;- &lt;em&gt;Saydığın değil ama sevdiğin Faruk tam da bu&lt;/em&gt;,   &lt;br /&gt;
diyorum.&lt;br /&gt;
“Çelişki dolu olmasam, dengesizliklerimle seni şaşırtamasam, yine böyle sever miydin sanki beni?”   &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Duraksayıp,   &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
- &lt;em&gt;Belki&lt;/em&gt;.   &lt;br /&gt;
diyor.   &lt;br /&gt;
“Ama her şeyin de bir sınırı var! Nefret ettiğin her özelliği zorla kendine yükleyerek bir tür Dostoyevski kahramanına dönüştüğünü filan mı hayal ediyorsun? Kendini çirkin bir Prens Mişkin mi sanıyorsun? Ne bir azizsin sen, ne de bir budala. Hem, çirkin de sayılmazsın, neden bundaki ısrarın? Neden çirkinlikle bozdun kafayı?”&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Senin için konuşmak kolay, Ş. hanım; senin omuzlarına kıvrılarak dökülen kuzgunî saçların, etkileyiciliklerini bildiğin için kapaklarını çok az kırparak hep daha fazla sergilediğin firûze gözlerin var. &lt;em&gt;Seninkiler de yeşil&lt;/em&gt;, diyorsun bana ve onları aslında ah ne kadar da hoş bulduğunu anlatıyorsun uzun uzun. Senden önce bir başkası daha söylemişti bunları ve anısı acıtıyor beni; hoş, bilmiyor da değilsin ya: bahsin sonunu getirmemen de zaten bundan. Diyorum size: gaddarlığın bu kadarına çocuklarla kadınlarda rast gelinir ancak.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Senin için kolay, Ş. hanım! Sen güzelliğe prim vermezsin, gerçekten umursamazsın güzelliği; ama bu lâkaytlığının, ona zaten hep sahip olmuş olmaktan gelmediğine inandırabilir misin beni? &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;em&gt;Ne dersen de!&lt;/em&gt; diyorum sana: &lt;em&gt;O'na ait her kelâmı parçalayıp dağıtacağım!&lt;/em&gt; Limeler halinde farklı yazılara gömeceğim vaktiyle ona yazmış olduğum her şeyi. &lt;em&gt;Ne dersen de.&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-4259458118479733271?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=FS-DZNB1H9M:rVOKh-Vcyyo:yIl2AUoC8zA"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?d=yIl2AUoC8zA" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=FS-DZNB1H9M:rVOKh-Vcyyo:F7zBnMyn0Lo"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?i=FS-DZNB1H9M:rVOKh-Vcyyo:F7zBnMyn0Lo" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=FS-DZNB1H9M:rVOKh-Vcyyo:qj6IDK7rITs"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?d=qj6IDK7rITs" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=FS-DZNB1H9M:rVOKh-Vcyyo:gIN9vFwOqvQ"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?i=FS-DZNB1H9M:rVOKh-Vcyyo:gIN9vFwOqvQ" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/farukahmet/~4/FS-DZNB1H9M" height="1" width="1"/&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/farukahmet/~3/FS-DZNB1H9M/arabesk.html</link><author>farukahmet@gmail.com (farukahmet)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total><feedburner:origLink>http://farukahmet.blogspot.com/2009/04/arabesk.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-7441006823511283338</guid><pubDate>Wed, 22 Apr 2009 21:53:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-08-25T15:36:11.249+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Fotoğraf</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Evliyâ Çelebi</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Köyyeri</category><title>bayrak</title><description>&lt;strong&gt;Bir Garp Mukallidi Züppenin Köy Notları II&amp;#160; &lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;em&gt;Aralık ‘08&lt;/em&gt;  &lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;&amp;#160;&amp;#160;&amp;#160;&amp;#160; Lig maçlarını seyretmek için köy kahvesine gidiyorum akşamları. Sanki para kazanmaktan ziyade çay içmeye bahane olsun diye alelacele kurulmuş küçük bir oda. Duvarda sararmış bir kağıtta “&lt;i&gt;Burada sigara içme günü yarındır”&lt;/i&gt; yazıyor. Espiriyi ancak ikinci gün çakabiliyorum; fotoğrafını da çeksem mi diye düşünüyorum ama makinem bu mütevazı yerde ortalığa çıkarmak için fazla büyük ve zengin görünümlü. Sonra “&lt;i&gt;acaba bu kağıt, sigara dumanından mı böyle sarardı?”&lt;/i&gt; diye dalga geçerken içimden, beni hayrete düşüren bir şey oluyor: İnsanlar tüttürmek istediklerinde dışarı çıkıyorlar gerçekten. Buna Ali amcamın bile uyduğunu görünce bir kere daha şaşırıyorum. Buradan sanki Türkiye'nin değişen yapısına dair sosyal tespitler de çıkacak, öyle hissediyorum, ama hakemin Trabzonspor aleyhine verdiği her kararda küfrü basan herifin teki arkamda mütemâdiyen söylenirken düşünmem çok zor. Gerçi bu da bahane değil ha; solcu adam dediğin sosyal tespitini gerekirse taştan çıkarmalı. Ben niye yapamıyorum emin değilim. Bir arkadaşım “&lt;i&gt;müslüman entelektüel mi olunurmuş? ya birini seçeceksin, ya diğerini”&lt;/i&gt;, diye çıkışmıştı bana zamanında; belki de haklıydı.   &lt;br /&gt;&lt;span id="fullpost"&gt;   &lt;br /&gt;    &lt;div align="center"&gt;&lt;a title="..." href="http://farm4.static.flickr.com/3093/3126018447_d9024db6fd_o.jpg" rel="lightbox[bayrak]"&gt;&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3093/3126018447_97d2881c16_s.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&amp;#160;&lt;a title="Baraj gölü" href="http://farm4.static.flickr.com/3263/3126020773_ddd54145f9_o.jpg" rel="lightbox[bayrak]"&gt;&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3263/3126020773_f9c7f9cd74_s.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&amp;#160;&lt;a title="..." href="http://farm4.static.flickr.com/3087/3126856608_4755dbb7ee.jpg?v=0" rel="lightbox[bayrak]"&gt;&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3087/3126856608_4755dbb7ee_s.jpg" /&gt; &lt;/a&gt;&lt;a title="..." href="http://farm4.static.flickr.com/3206/3126027069_d389b5568f.jpg?v=0" rel="lightbox[bayrak]"&gt;&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3206/3126027069_d389b5568f_s.jpg" /&gt; &lt;/a&gt;&lt;a title="..." href="http://farm4.static.flickr.com/3189/3126027661_8351b9cd52.jpg?v=0" rel="lightbox[bayrak]"&gt;&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3189/3126027661_8351b9cd52_s.jpg" /&gt; &lt;/a&gt;&lt;a title="..." href="http://farm4.static.flickr.com/3203/3126030241_e8273acf4e.jpg?v=0" rel="lightbox[bayrak]"&gt;&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3203/3126030241_e8273acf4e_s.jpg" /&gt;         &lt;br /&gt;        &lt;br /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&amp;#160;&amp;#160;&amp;#160;&amp;#160;&amp;#160;&amp;#160;&amp;#160;&amp;#160;&amp;#160;&amp;#160; Şimdi bir sobanın çevresinde birikip maç seyrettiğimiz bu oda eskiden bir bakkaldı, iyice hatırımda. Koca göbekli suratsız sahibi satılan malları kimbilir ancak kaç ayda bir yeniler, tek müşterileri biz çocuklar olduğumuz halde tarafımıza en ufak güleryüz de göstermezdi; ama hemen iki dükkan yandaki bakkalın aksine akrabamız değildi ve böylece daha küçükken çat-patlar, daha büyükken de “dal” sigaralar (yani tek tek) alabiliyorduk. Hazır gelmişken, bitmeyen sinek belâsı için annelerimizin ısmarladığı spreyleri de buradan ediniveriyorduk. Bundan hoşnut olmuyordu annelerimiz gerçi: yıllardır rafta beklemekten etkilerini yitirmiş oluyordu ilaçlar. Sineklere sıkıyordunuz ama en fazla sarhoş ediyordu onları bu; birkaç saat duvarlara çarpa çarpa uçtuktan sonra normal hayatlarına devam ediyorlardı. Bu mendebur bakkalın adını hiç öğrenemedim. Akrabalar fısıldayarak &lt;i&gt;Gobel &lt;/i&gt;derlerdi onun için. Bunun adamın ismi olmadığını ben, bir gün yüksek sesle zikredince yediğim tokattan çıkardım. Meğer Rumca’da “piç” demekmiş.     &lt;br /&gt;    &lt;br /&gt;&amp;#160;&amp;#160;&amp;#160;&amp;#160; Köy kahvesinin yanında hâlâ o eskiden bir akrabamızın çalıştırdığı bakkal var. Ekmekler daima bayat, çikolataların çoğunun markasını tanımıyorum ve dolaptan Cola Turka yerine Coca Cola alırsam tedirginlikle etrafı kolaçan ediyorum, ayıplayan gözlerle bakan var mı diye. Küçükken herkes gibi kara lastik yerine beyaz spor ayakkabılarla dolaştığım için &amp;quot;şehir çocuğu&amp;quot; diye alay edilirdi benimle burada; şimdiyse etraf acayip şortlar ve rengarenk spor ayakkabılarla salınan garip oğlanlarla dolu. Çoğunu tanımıyorum. Tanışmaya da niyetim yok: ekmek almaya geldim buraya, &lt;i&gt;&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=w536Alnon24"&gt;arkadaş edinmeye değil&lt;/a&gt;&lt;/i&gt;.     &lt;br /&gt;    &lt;br /&gt;&amp;#160;&amp;#160;&amp;#160;&amp;#160; Ama köyün küçük meydanındaki asıl ilginç şey ne kahve, ne de abimin babamın anısına yaptırdığı büyük çirkin çeşme. Bu ikisinin arasında köklendiği yerden ben diyeyim 20, siz abartın 100 metre göğe yükselen bir bayrak direğinin ucunda nazlı nazlı dalgalanan bayrağımızın koca gölgesi düşüyor suratıma burada. Söylendiğine göre yakın ilçeler arasında daha büyüğü yokmuş. Hayatı boyunca hiçbir işte dikiş tutturamamış, “sadece sarhoş olmayı iyi beceren” M.’nin köye hediyesi. Son yıllarda, niyesi meçhul, çaresi bir türlü bulunamayan şiddetli bir vatan-millet-bayrak sevdasına tutulmuş M. Hem de kara sevda.&amp;#160; Her mitingde en önlerde yürüyor, göğsünü parçalayarak bayrak aşkını haykırıyor, arada çok heyecanlandığı zamanlar çevresine zarar vermeye kadar götürüyormuş işi. Polisler birkaç kez merkeze almış almasına, ama bayrağa duyduğu sevgiyi öyle duygulu anlatıyormuş ki, gözyaşlarını zor tutarak uğurluyorlarmış M’yi karakoldan. Sonra miting mevsimi geçince, tutmuş bu direği diktirmiş binbir masraf yaparak. Yerel gazete ve televizyonları, polisleri, jandarmayı, yüksek rütbeli bir komutanı çağırmış, köy halkını da toplamış meydana, yine duygulu bir konuşmayla alkışlar içinde açmış hizmete bayrağı.&amp;#160; Ama malî açıdan masrafı bitmek bilmiyormuş bayrağın. Kanunu bile varmış, jandarma bir bayrağı soluk gördü mü gelip&lt;i&gt; “kim bu bayrağın sorumlusu?”&lt;/i&gt; diye sorar, &lt;i&gt;“bir daha gördüğümüzde kıpkırmızı parlasın bu bayrak”&lt;/i&gt; der gidermiş. Son değişim de 200 küsur lira tutmuş. İndirdiğini de atamazsın, katlayıp öperek bir dolaba kaldıracaksın, bir sürü yer kaplar. Elimde ekmekler, kafamı kaldırmış bir beş dakikadır bu bayrağı seyrediyorum. “&lt;i&gt;İşsiz adama da bu ağır bir darbe”&lt;/i&gt; diye geçiriyorum içimden, &lt;i&gt;“ama vatanı kurtaranların çektikleriyle karşılaştırırsak bu, öyle küçük bir fedakârlık ki!”.&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-7441006823511283338?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=Hs6f7AJWztw:wEeZrWC62k8:yIl2AUoC8zA"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?d=yIl2AUoC8zA" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=Hs6f7AJWztw:wEeZrWC62k8:F7zBnMyn0Lo"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?i=Hs6f7AJWztw:wEeZrWC62k8:F7zBnMyn0Lo" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=Hs6f7AJWztw:wEeZrWC62k8:qj6IDK7rITs"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?d=qj6IDK7rITs" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=Hs6f7AJWztw:wEeZrWC62k8:gIN9vFwOqvQ"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?i=Hs6f7AJWztw:wEeZrWC62k8:gIN9vFwOqvQ" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/farukahmet/~4/Hs6f7AJWztw" height="1" width="1"/&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/farukahmet/~3/Hs6f7AJWztw/koyyeri-bayrak.html</link><author>farukahmet@gmail.com (farukahmet)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">3</thr:total><feedburner:origLink>http://farukahmet.blogspot.com/2009/04/koyyeri-bayrak.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-8737319614627626160</guid><pubDate>Thu, 16 Apr 2009 21:48:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-08-25T15:35:53.626+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Fotoğraf</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Evliyâ Çelebi</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Köyyeri</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Hell is other people</category><title>düğün ve cenaze</title><description>&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Bir Garp Mukallidi Züppenin Köy Notları I     &lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;em&gt;Aralık ‘08&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;     Hava çok soğuk. Yazları bazen aylarca damla düşmez buralara; ama şimdi kış ve ne azalan, ne azan, tekdüze, biteviye bir çise var. Evde sürekli yanan tek sobanın olduğu odada, pencereden köye doğru bakıyorum. Bu odadan dışarı çıktın mı donmamak için on saniyen var: çıkıyor, aceleyle alacağını alıp yapacağını yapıyor, sonra vargücünle buraya geri koşuyorsun. Elinde bir uğraş da olmayınca bu bile oyun geliyor insana; yağmura söylenerek dolaşan ev ahâlisinin aksine hiçbir şey demiyor, yalnız pencereden köye doğru bakıyorum. Doğrusu ben şimdi bu iklimden çok derin mânâlar çıkarabilir, edebiyat cinim o gün yanımdaysa, kimbilir, bunları çok güzel cümlelere bile dökebilirim; ama ne faydası olacak bunun? Kimseye okutmayacak olsan, kendine yazıyor bile olsan yine kendini karşına alıyor, ona anlatıyorsun demektir; halbuki şimdi yağmura bakar ve kendisinden yeşerdiğimiz toprağa geri dönüşümüzü düşünürken Faruk Ahmet'le filan uğraşacak halim hiç yok. O'nun tek derdi insanlara kendini sevdirmek ve onlara bir şey söylemek ve onları dinlemek. Tam bir ahmak. Bense yalnız olmak, ve köyü seyretmek istiyorum sadece; insanların da, Faruk Ahmet'in de canı cehenneme.&lt;/p&gt; &lt;span id="fullpost"&gt;   &lt;p align="center"&gt;&lt;a title="..." href="http://farm4.static.flickr.com/3122/3126834836_92d70bb13f.jpg?v=0" rel="lightbox[dvc]"&gt;&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3122/3126834836_92d70bb13f_s.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;a title="..." href="http://farm4.static.flickr.com/3252/3126836708_2e5dba591b.jpg?v=0" rel="lightbox[dvc]"&gt;&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3252/3126836708_2e5dba591b_s.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;a title="..." href="http://farm4.static.flickr.com/3105/3126839992_c21a277aa3.jpg?v=0" rel="lightbox[dvc]"&gt;&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3105/3126839992_c21a277aa3_s.jpg" height="75" width="75" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;a title="Baraj gölünden köye doğru. En sağda kalan tepe bizim mahalle" href="http://farm4.static.flickr.com/3225/3126021879_b9b1fc02d2.jpg?v=0" rel="lightbox[dvc]"&gt;&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3225/3126021879_b9b1fc02d2_s.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;a title="Solda, yukarıda, ölen amcamın evi; hemen sağda göl görünürdü, ama kadraja sığmıyor" href="http://farm4.static.flickr.com/3202/3126850126_42789edcb7.jpg?v=0" rel="lightbox[dvc]"&gt;&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3202/3126850126_42789edcb7_s.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;a title="..." href="http://farm4.static.flickr.com/3203/3126858434_52c7a5401f.jpg?v=0" rel="lightbox[dvc]"&gt;&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3203/3126858434_52c7a5401f_s.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;a title="Barajdan" href="http://farm4.static.flickr.com/3214/3126021217_c502426dd4.jpg?v=0" rel="lightbox[dvc]"&gt;&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3214/3126021217_c502426dd4_s.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p&gt;     Toprağı düşünmem boşa değil: amcamı gömdük bugün. Cenaze için alelacele uçakla vardım Samsun’a. Hep yaz kuraklarında geldiğimiz için sapsarı görmeye alışık olduğum tepelerin yaşamla parıldayan yeşil hallerine şaşkınlık ve sevinçle bakıyorum. Yeni yapılan baraj su da tutmuş, balkondan baktığınızda vadinin gittikçe siyahlaşan koyu yeşili yerine, masmavi bir gölcük görüyorsunuz artık. Bu manzara da en güzel merhum amcamın evinden seyrediliyor. Düzenli, sistemli, kendi alanına kapanan ve orayı koruyan, dik yürüyen, “Alamanya görmüş” bir adamdı amcam. Köyde fırın yakmayıp bakkaldan “şehir ekmeği” alan bir o vardı. Bu hallerinden dolayı, biraz da alaycı bir ifadeyle, “yarım ağa” lâkâbını vermişler ona. Anneme bakılırsa gururumu, kibrimi, inatçılık ve huysuzluğumu da ben, ondan almışım; yuvarlak uçlu burnumla beraber. Olabilir, ama ne demiş güzide bir şairimiz: &lt;/p&gt;    &lt;h1&gt;&lt;/h1&gt;    &lt;blockquote&gt;     &lt;p align="center"&gt;Life planned out before my birth, nothing could I say       &lt;br /&gt;Had no chance to see myself, molded day by day&lt;/p&gt;   &lt;/blockquote&gt;    &lt;p&gt;     Amcam son nefesine yaklaşırken birdenbire votka isteyivermiş. Yanlış duyduk herhalde, demişler, ama hayır, adam ısrarla votka istiyor; tüm hayatı boyunca bildiğimiz ortalama Anadolu dindarlığı içinde yaşayıp gitmiş bu muhafazakâr insanın son nefesinde votka diye tutturmasından ağızları beş karış açılan akrabalarına bakmış sonra amcam ve &lt;em&gt;yahu, korkmayın, koklayacağım sadece&lt;/em&gt; demiş.  Su içen kuzenimin elinden şişeyi almak için uzanan halamı da azarlamış yatağında, &lt;em&gt;çocuğun elinden rakısını almayın&lt;/em&gt; diyerek. Huysuz muysuz; bu adamı şimdi ben, nasıl sevmeyeyim?&lt;/p&gt;    &lt;p&gt;     Şimdi hava çok soğuk, ve yağmurun durmaya niyeti yok gibi; ama bir hafta sonra aynı pencereden dışarı bakacak, her yıl daha bir cafcaflı hale gelen köy düğünlerinin birinden yükselen havai fişeklerin sadece yıldızların ışığıyla aydınlanan gökyüzünde patlamasını izleyeceğim. Amcamın ölüm döşeğinde kafayı içkiyle bozmuş olmasından çok daha garip geliyor bana bu ifrat; ama köylerde dinlediğiniz garip hikayelerle çabucak silinen bir önyargıdan ibaret bu his sanırım. Sanki buranın insansız geniş alanları, hem göğün hem yerin boşluğu, şehirde birbirlerinin üstüne yığılarak kendilerini paradoksal bir atâlete mahkum eden insanların üretebileceğinden çok daha fazla yaratıcılığa ve ihtimale yer açıyor, et yığınlarından uzakta, zihninizle başbaşa kalabilmenize imkân tanıyor. İbrahim de Muhammed de boşuna kaçmadı yüksek mağaralara. Belki tamamen yanıldılar, belki yalnızca bir ilüzyondu gördükleri; ama kaçmalarındaki haklılığa kim ne diyebilir?&lt;/p&gt;    &lt;p&gt;     Pencereden yağmuru seyretmeyi bırakıp odaya dönüyorum. Kurban bayramındayız, herkeste onun telaşı var. İbrahim öleli binlerce yıl oldu ve bebekliğimden beri süregelen sebze yiyememe hastalığım olmasa vejetarjen olurdum belki. Tüm bu düşündüklerimin bir yerlerinde fena halde yanıldığımı hissediyor, ne var ki bulup da çıkaramıyorum. Ama bu da ne benim için, ne insanlık için yeni.&lt;/p&gt; &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-8737319614627626160?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=-f4Jv_xQoGE:vmYFaLDgwX8:yIl2AUoC8zA"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?d=yIl2AUoC8zA" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=-f4Jv_xQoGE:vmYFaLDgwX8:F7zBnMyn0Lo"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?i=-f4Jv_xQoGE:vmYFaLDgwX8:F7zBnMyn0Lo" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=-f4Jv_xQoGE:vmYFaLDgwX8:qj6IDK7rITs"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?d=qj6IDK7rITs" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=-f4Jv_xQoGE:vmYFaLDgwX8:gIN9vFwOqvQ"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?i=-f4Jv_xQoGE:vmYFaLDgwX8:gIN9vFwOqvQ" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/farukahmet/~4/-f4Jv_xQoGE" height="1" width="1"/&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/farukahmet/~3/-f4Jv_xQoGE/koyyeri-dugun-ve-cenaze.html</link><author>farukahmet@gmail.com (farukahmet)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">6</thr:total><feedburner:origLink>http://farukahmet.blogspot.com/2009/04/koyyeri-dugun-ve-cenaze.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-3967973611363907767</guid><pubDate>Mon, 06 Apr 2009 21:46:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-04-07T00:57:41.357+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Ex libris</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Mim</category><title>mim</title><description>&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3309/3414081659_53e1b41c48_o.png" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlkokul sonları olmalı ve hiç misafirimiz eksik olmuyor evden. Ailem dersanecilikle uğraştığından her yıl mutlaka yeni bir genç öğretmen başka bir şehirden bizimkine geliyor ve bir ev bulana, ilçeye alışana dek benim odamda yatıp kalkıyor. Oda dediğim de iki çekyat, ve benim okuduğum, dönüp dönüp yine okuduğum ansiklopedilerin içine tıkıştırıldığı çirkin, yüksek bir kitaplık. Misafirimizin olmadığı nadir zamanlarda hemen kapıyı kilitliyor ve bu ansiklopedileri okuyorum saatlerce; sonradan öğrendiğime göre annemler benim ders çalıştığımı zannediyorlar bu yüzden ve üniversitede geçen korkunç başarısız 8 yılın etkisini ancak silebildiği, çalışkan bir çocuk olduğuma dair çok yanlış bir kanı ediniyorlar. Hiç misafirimiz eksik olmuyor evden ve daima karşımdaki çekyata uzanıyor bunlar: yalnızlığa daha o zamanlardan duyduğum bitmez tükenmez arzu burada beni üzebilir, sinirlendirebilirdi belki; ama şeyleri algılamamı yavaşlatan, garip bir uyuşukluğa sahibim ve bu beni tamamen &lt;i&gt;indifferent &lt;/i&gt;kılıyor insanlara karşı. Bu tepkisizlik çok sonraları hem annemden hem de en yakın arkadaşımdan "ruhsuz" olduğumu düşündüklerine dair şeyler duymama yol açacak, ama henüz çok küçüğüm ve sadece yalnız kalıp ansiklopedi okuyacağım saatleri bekliyorum sabırla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span id="fullpost"&gt;Bu misafirlerden kısa boylu, sarışın, ve yuvarlak gözlüklerini devamlı heyecanla düzelterek garip bir mutlulukla sizi dinleyen bir tanesini iyi anımsıyorum. Bu fazlasıyla duygusal kadın kimbilir nerelerden kalkıp bu işi bularak evimize gelmiş, karşı çekyatta geçirdiği bir iki aydan sonra da, kimbilir neden, çekip gitmişti. Türkçe öğretmeniydi. Her akşam yatma vakti geldiğinde kapıyı ardından sessizce kapatarak odaya giriyor ve "hadi Farukcum, vakti geldi" diyordu. Bu işareti alınca, yanlışlıkla kendime yenilip onu seyredeceğimden korkarak gözlerimi sımsıkı yumuyor, o soyunup yatağa uzandıktan sonra "tamam canım" demedikçe de açmıyorum asla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine kilitlemiş bulunduğum bir gün kapıyı tıklatıyor bu küçük kadın; gönülsüzce açıyor ve konuşmam gerekeceği korkusuyla sıkılıyorum. Elimde ya Fabbri ya Gelişim ansiklopedisi var, emin değilim, ama astronomiyle ilgili bir bölüm açık. Kitabı alıp inceleyen kadının dudaklarını büzdüğünü ve bana açık sayfalardaki resimlerle ilgili bir şeyler sorduğunu anımsıyorum. Benim de, onun da konuyla ilgili olduğunu sanmaktan gelen bir heyecanla, Jüpiter'in uyduları hakkında uzun uzun bir şeyler anlattığımı. Heyecanıma şaşmış bir ifadeyle gözlüklerini düzelterek yüzüme doğru eğiliyor ve "sen akıllı bir çocuksun Farukcum" diyor bana, "ama sadece bunları okursan yalnız bilgin artar, ruhun yine böyle hırçın kalır, büyüyemezsin". Sonra valizini karıştırarak ince bir kitap çıkarıyor, elime tutuşturup "bunu oku" diyor, "bir hafta sonra ne düşündüğün üstüne konuşalım". Kitabı okumam bir hafta değil, yalnız üç  gün sürüyor ama kadın bundan bile önce, kitabı da ardında bırakarak, valizini toplayıp gidiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili &lt;a href="http://www.gunlerintortusu.com/"&gt;Atilla Aktuna&lt;/a&gt; beni&lt;i&gt; kitap yazmak istesen, ne yazmak isterdin?&lt;/i&gt; sorusuyla &lt;a href="http://www.gunlerintortusu.com/2009/03/26/mim-1-eger/"&gt;mimleyince&lt;/a&gt; bu anım geldi aklıma. Okuduğum ilk edebî kitap olan bu kısa ama alabildiğine zarif kitap, &lt;b&gt;Dostoyevski&lt;/b&gt;'nin de ilk kitabı olan &lt;i&gt;İnsancıklar&lt;/i&gt;, üstünden belki de işte 15-16 yıl geçti, beni hâlâ etkilemeye devam ediyor. &lt;b&gt;Sezai Sarıoğlu&lt;/b&gt;'ndan duymuştum; &lt;b&gt;Cemal Süreya&lt;/b&gt; demiş: "&lt;i&gt;Şu tarihte Dostoyevski okudum ilk; o gün bu gündür huzurum yok&lt;/i&gt;". Benim durumum da farklı değil.  &lt;i&gt;Suç ve Ceza&lt;/i&gt;'dan, nedense, o kadar etkilenmedim; ama &lt;i&gt;Yeraltından Notlar&lt;/i&gt;'ı bitirdiğimde beynimin hiç tatmadığım bir hisle zonkladığını, &lt;i&gt;Karamazovlar&lt;/i&gt;'ı ise yatağımda hayranlık ve zevkten kıvranarak, bırakmaya cesaret edemeden soluksuz okuduğumu dünmüş gibi hatırlıyorum. Şimdi bu aynı mim'in muhatabı olmuş insanların cevaplarını okur ve yıllardır edebiyattan uzak kalmış bir okuyucu olarak bu zengin listeleri kıskanır, imrenirken, kimin gibi yazmak isterdim sorusuna cevabımın Dostoyevski olmadığını fark ederek şaşırıyorum. Sanırım Dosto'yu o denli yüksek bir yere yerleştiriyorum ki, fanteziden bile olsa yazdıklarının sahibi olarak kendimi hayal edemiyor, bunu bir tür şirk, büyük bir günah addediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine de Dostoyevski bir yana, soruya verebileceğim çok kesin ve benim için rakipsiz bir isim var yanıt olarak; o da, &lt;b&gt;Knut Hamsun&lt;/b&gt;. Niyesini nasılını yazarak şimdi uzatmayacağım, hem zaten iki aydır bir türlü son bir iki satırını da tamamlayıp yayınlayamadığım bir ölüm yıldönümü yazısı da &lt;i&gt;Taslaklar &lt;/i&gt;klasöründe bekliyor, o bitince okuyan okur; ama &lt;b&gt;Bukowski &lt;/b&gt;ya da &lt;b&gt;Gorki &lt;/b&gt;yahut &lt;b&gt;Stendhal&lt;/b&gt;, olmadı &lt;b&gt;Nabokov &lt;/b&gt;veya &lt;b&gt;Dreiser &lt;/b&gt;gibi bir başka sevdiğim birçok yazar olmasına rağmen Hamsun bir şekilde hepsinden önde duruyor gönlümde. Şimdilik ufukta bile görünmüyor, ama onun yalın kuvvetinin yirmide birine ulaşabilsem, kendimi mutlu addederdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu, işin &lt;i&gt;nasıl &lt;/i&gt;yazmak istediğimle ilgili kısmıydı. Bir de &lt;i&gt;ne &lt;/i&gt;yazmak istediğim kısmı var ki, madem fantezi kuruyoruz, ona da çok kesin bir cevap vereceğim: Mümkün olsa, &lt;b&gt;Frank Herbert&lt;/b&gt;'ın efsanevî bilimkurgu altılaması &lt;i&gt;Dune&lt;/i&gt;'u yeniden ele alır, onu dil fazlalıklarından ve kimi zaman beklenmedik sığlığa ve tahmin edilebilirliğe sürükleyen ırkî stereotipleştirmelerinden temizlerdim. &lt;i&gt;Dune&lt;/i&gt;'un, büyük potansiyelini ziyan ettiğini, Herbert'ın kötü bir yazarlığı olduğunu kesinlikle söyleyemeyiz; ama daha kişisel bir dille, daha insancıl bir düzeyden anlatılmış bir &lt;i&gt;Dune&lt;/i&gt;, hem ele aldığı temaları, hem de farazî evren kuruşundaki olağanüstü yaratıcılığıyla benim kutsal kitabım olurdu. Ya da şöyle formülleştireyim: Knut Hamsun'un kaleminden çıkma bir &lt;i&gt;Dune&lt;/i&gt;'u yazmak isterdim; özellikle kader/gelecek/mesih konuları bağlamında &lt;b&gt;İbn Arabi&lt;/b&gt;'nin hem dil hem de düşünce bakımından kural tanımaz zihnî kudreti ve heyecanından da bir şeyler çalarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mütevazı olacağımı iddia etmemiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok fazla olmadıklarını bilmeme rağmen burayı takip edenler kimler, ayrıca kim çoktan bu mim'in hedefi oldu, haberim yok. O yüzden topu kime atmalı, emin olamıyorum. Yine de şansımı &lt;a href="http://elestirelmedyagunlugu.blogspot.com/"&gt;Eleştirel Günlük,&lt;/a&gt; &lt;a href="http://n-e-y-s-e.blogspot.com/"&gt;Zeynep &lt;/a&gt;ve &lt;a href="http://www.biyolokum.com/"&gt;Biyolokum&lt;/a&gt;'dan yana kullanayım.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-3967973611363907767?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=a0vYkXzAM_Y:USoLx6OrEcA:yIl2AUoC8zA"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?d=yIl2AUoC8zA" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=a0vYkXzAM_Y:USoLx6OrEcA:F7zBnMyn0Lo"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?i=a0vYkXzAM_Y:USoLx6OrEcA:F7zBnMyn0Lo" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=a0vYkXzAM_Y:USoLx6OrEcA:qj6IDK7rITs"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?d=qj6IDK7rITs" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=a0vYkXzAM_Y:USoLx6OrEcA:gIN9vFwOqvQ"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?i=a0vYkXzAM_Y:USoLx6OrEcA:gIN9vFwOqvQ" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/farukahmet/~4/a0vYkXzAM_Y" height="1" width="1"/&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/farukahmet/~3/a0vYkXzAM_Y/mim.html</link><author>farukahmet@gmail.com (farukahmet)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">16</thr:total><feedburner:origLink>http://farukahmet.blogspot.com/2009/04/mim.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-1220687675138765022</guid><pubDate>Sat, 21 Mar 2009 21:22:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-03-22T02:07:39.397+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Gündelik</category><title>nübüvvet mührü</title><description>&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3642/3373933506_3d97a77ede_o.png" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:78%;" &gt;kapitalizm, sen de olmasan...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sol koltukaltım civarında, sırtıma doğru bir yerlerde, bir doğum lekemin olduğunu anımsıyorum çok eskiden. Evimizin arka bahçesinde kovalayıp durduğum iki-üç beyaz tavuk, ve bir de yan komşumuzu her ziyarete gittiğimizde elime almaya bile cesaret edemeden saatlerce seyrettiğim küçük bir at heykeli ile beraber, uzanabildiğim en eski görüntü bu lekeye ait. Neredeyse mükemmelen yuvarlak bir dairenin içinde Arapça'yı andıran kargacık burgacık mavimsi çizgilerin oynaştığı bu garip biçimli lekeyi annem her seferinde ciddiyetle inceler, peygamberlerde de bu "damga"lardan bulunduğunu iddia ederdi. Komik geliyordu bu durum bana; aslında peygamberliğe layık bulunduğuma, ama ne yazık ki 1400 yıl geç doğduğum için bu fırsatı kaçırdığıma dair espriler yapıp duruyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span id="fullpost"&gt;Tam tarihini hatırlayamıyorum artık, ama tam da kendiliğinden sahip olduğum varsayılan Tanrı inancımı yitirdiğim ortaokul zamanı civarlarında, bu damga birdenbire yok oluverdi. Annem şaşkınlıkla sırtıma bakıyor, bir anlam veremiyordu bu işe: &lt;i&gt;Tamam, buluğ çağına giriyorsun, vücudun büyüyor, ondan oldu diyeceğim&lt;/i&gt;, diyordu, &lt;i&gt;ama bunun yavaş yavaş olması gerekmez mi? Dün oradaydı sanki, bak bugün yok!&lt;/i&gt; Sesinde hiçbir seferinde değişmeyen bir hayretle kolumu oraya buraya büküyor, damganın yok olmadığını, yalnızca yer değiştirdiğini umuyordu sanki. Ama damga yoktu işte artık: Tanrı gidince, o da gitmişti. Aslında peygamberliğe layık bulunduğuma, ama ne yazık ki çok günah işlediğim için bu makâmımdan azledildiğime dair espriler yapmaya başladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok sonraları bambaşka bir biçimde Tanrı inancımı tekrar kazandığımda da dönmedi bu mühür geriye. &lt;i&gt;Prophecy is a one-time offer.&lt;/i&gt; Aileme hâlâ benim Allah'ın sevgili bir kulu olduğum esprileri yapmamı engellemiyor bu gerçi. "Benim cennetteki yerim hazır zaten", diyorum onlara, "ama korkmayın, size de şefaat edeceğim!" &lt;i&gt;O eskidendi&lt;/i&gt;, diyor ablam, &lt;i&gt;mührünü kaybetmeden önce düşünecektin onu! &lt;/i&gt;Böyle zamanlarda, kutlu kişiliğime dair diğer kanıtları öne sürmek zorunda kalıyorum: "Bir kere", diyorum, "21 Mart, Nevruz doğumlu olmam rastlantı mı sanıyorsunuz? Ne günün geceye, ne gecenin güne galip gelebildiği, doğanın atâletinden silkinip uyanmağa başladığı bu kutlu günde doğmuş olmam rastlantı mı? Belirgin özelliği liderlik olan Koç burcunun ilk gününde doğmuş olmam da mı mânâsız peki?" Soyadımın da &lt;i&gt;Koç&lt;/i&gt; olmasından, plakası 21 olan Diyarbakır'da doğmuş olmama kadar, daha ufak çaplı bir sürü başka kanıtlar da sıralayabilirim; ama ilk saatine yukarıda gördüğünüz mail inbox'ı ile başladığım şu günde, nübüvvet de, benim gelişimi sabırsızlıkla, kıpır kıpır bekleyen 77 huri de pek bir mânâsız görünüyor gözüme.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-1220687675138765022?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=K3AQgbhhoE0:QcQSMyHi9Cg:yIl2AUoC8zA"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?d=yIl2AUoC8zA" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=K3AQgbhhoE0:QcQSMyHi9Cg:F7zBnMyn0Lo"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?i=K3AQgbhhoE0:QcQSMyHi9Cg:F7zBnMyn0Lo" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=K3AQgbhhoE0:QcQSMyHi9Cg:qj6IDK7rITs"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?d=qj6IDK7rITs" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=K3AQgbhhoE0:QcQSMyHi9Cg:gIN9vFwOqvQ"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?i=K3AQgbhhoE0:QcQSMyHi9Cg:gIN9vFwOqvQ" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/farukahmet/~4/K3AQgbhhoE0" height="1" width="1"/&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/farukahmet/~3/K3AQgbhhoE0/nubuvvet-muhru.html</link><author>farukahmet@gmail.com (farukahmet)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">7</thr:total><feedburner:origLink>http://farukahmet.blogspot.com/2009/03/nubuvvet-muhru.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-7581705087883043043</guid><pubDate>Wed, 18 Mar 2009 13:22:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-03-18T19:06:25.173+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Beynelmilel</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Hell is other people</category><title>behemoth</title><description>&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3600/3365524418_02b535b19f_o.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:x-small;"&gt;&lt;i&gt;16 Mart'ta, yani Rachel'ın ölümünün 6. yıldönümünde yayınlamam gerekiyordu ama tembelliğimden, işte ancak 2 gün sonra, aceleyle kotarılmış bir yazıyla idare ediyorum...&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;b&gt;15 &lt;/b&gt;Seninle birlikte yarattığım Bahamut'a bak, sığırlar gibi ot yiyor.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;16 &lt;/b&gt;Bak, ne güç var belinde, karnının kasları ne güçlü!&lt;br /&gt;&lt;b&gt;17 &lt;/b&gt;Kuyruğunu sedir ağacı gibi sallıyor, sımsıkıdır uyluk lifleri.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;18 &lt;/b&gt;Kemikleri tunç borular, kaburgaları demir çubuklar gibidir.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;19 &lt;/b&gt;Tanrı'nın yapıtları arasında ilk sırayı alır, yalnız yaratıcısı ona kılıçla yaklaşır.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;20 &lt;/b&gt;Tepeler ürünlerini ona getirir, bütün yabanıl hayvanlar yanında oynaşır.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;21 &lt;/b&gt;Hünnap çalıları altında, kamışlarla örtülü bir bataklıkta yatar.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;22 &lt;/b&gt;Hünnaplar onu gölgelerinde saklar, vadideki söğütler kuşatır.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;23 &lt;/b&gt;Irmak coşsa bile o ürkmez, güvenlik içindedir, Şeria Irmağı boğazına dayansa bile.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;24 &lt;/b&gt;Gözleri açıkken kim onu tutabilir, kim kancayla burnunu delebilir?&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:x-small;"&gt;[ Eski Ahit, &lt;i&gt;Eyüp&lt;/i&gt; 40 ]&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;b&gt;Eyüp &lt;/b&gt;elbette Tanrı'ya inanıyor, neredeyse hiç şüphesi yok; ama çevresine baktığında kötülüğe rast geliyor gözleri devamlı, ve nedensiz acılar masumların sırtında, onları eziyor. Kalbi bunu kabullenemiyor Eyüp'ün, tamamen kalbinin mantığına bıraksa kendini, O'nu inkâr etmeye varması gerekecek, ama o Tanrı'nın var olduğunu &lt;i&gt;biliyor&lt;/i&gt;. Peki şimdi ne olacak, bu işin içinden nasıl çıkacak?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span id="fullpost"&gt;Eyüp'ün kendisiyle doğrudan konuşan Tanrı'sı var; biz ise, işte bu kuru toprak üzerinde, birbirimizle başbaşayız. Tanrısı Eyüp'le konuşuyor ve ona güçlü kuvvetli Bahamut'u örnek gösteriyor. Bahamut güçlü; kemikleri tunç borular, kaburgaları demir çubuklar gibi Bahamut'un, ama işte denizlerin hakimi Leviathan gibi vahşi değil yine de, et değil ot yiyor ve kuyruğunu sedir ağacı gibi sallamakla yetiniyor yalnızca. Bir efsaneye göre dünya zamanını tüketip yolun sonuna geldiğimizde, Leviathan ve Bahamut bir kavgaya tutuşacak, sonunda da birbirlerini öldürecekler. Deniz canavarının güzel ve parlak pulları var sırtında, bunlar hayatta kalmayı başaranlara birer baraka olacak ve barakalarında otururken Bahamut'un lezzetli etini yiyecekler. Ama dünyanın sonuna daha var, ve işte Bahamut kamışların üzerine uzanıp kuyruğunu sallayarak bekliyor henüz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeria ırmağı cesetler ve feryatlarla Bahamut'un boğazına dek dayanmış durumda şimdi. İsrailoğulları ile birlikte &lt;a href="http://farm4.static.flickr.com/3645/3364720377_f42948ed6b_o.jpg" rel="lightbox[rachel]" title="Caterpillar Behemoth, İsrail Ordusunun Filistin evlerini yıkarken, o arada Rachel'ı öldürürken kullanığı buldozerlerden biri"&gt;Eski Ahit'in Bahamut'u da döndü kutsal topraklara&lt;/a&gt; ve bu sefer kemikleri gerçekten tunç borulardan ve kaburgaları gerçekten demir çubuklardan yapılma. Ama artık ot değil, beton ve kanla besleniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://schema-root.org/people/political/activists/peace/individuals/rachel_corrie/rachel_corrie.jpeg" rel="lightbox[rachel]" title="Rachel Corrie"&gt;Rachel Corrie&lt;/a&gt;, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;ISM&lt;/span&gt; &lt;span style="font-style: italic;"&gt;(International Solidarity Movement&lt;/span&gt;) gönüllüsü olarak Refah'ta bulunan bir Amerikalıydı. O mahaldeki tek doktor olan Samir Nasrallah'ın evinin İsrail güçlerince yıkılmasını önlemek amacıyla gösteri yaparken, bir &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;IDF &lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;(Israeli "Defence" Force) &lt;/span&gt;buldozeri tarafından iki kere ezilerek öldürüldü &lt;span style="font-size:85%;"&gt;(16 Mart 2003).&lt;/span&gt; Öldüğünde 24 yaşındaydı. Aşağıda, ölümünden iki gün önce kendisiyle yapılan bir röportaj var:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;/center&gt;&lt;center&gt;&lt;/center&gt;&lt;center&gt;&lt;object width="425" height="350"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/O3JI-axaRF4"&gt;&lt;param name="wmode" value="transparent"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/O3JI-axaRF4" type="application/x-shockwave-flash" wmode="transparent" width="425" height="350"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;Rachel'ın ölümünden sonra &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Channel 4&lt;/span&gt; tarafından çekilen bir belgesel &lt;span style="font-style: italic;"&gt;(The Killing Zone) &lt;/span&gt;de, Rachel'ı anmak için olay yerine giden grubun başına gelenleri gösteriyor ve tüm bir mahalleden geriye kalan tek evin (malum doktorun evi) sakinlerini ziyaret ediyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;object width="425" height="350"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/Fa_WFZyN2l8"&gt;&lt;param name="wmode" value="transparent"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/Fa_WFZyN2l8" type="application/x-shockwave-flash" wmode="transparent" width="425" height="350"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:x-small;"&gt;&lt;b&gt;&amp;gt;&lt;/b&gt; Edward Said'in konuyla ilişkili bir yazısı: &lt;a href="http://www.zmag.org/Turkey/es_rca.htm"&gt;Rachel Corrie'nin Anlamı&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&amp;gt;&lt;/b&gt; Rachel'ın Filistin'den ailesine yazdığı mektuplar: &lt;a href="http://www.rachelswords.org/"&gt;Rachel's Words&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&amp;gt;&lt;/b&gt; Caterpillar firmasına karşı: &lt;a href="http://www.catdestroyshomes.org/"&gt;CAT Destroys Homes&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-7581705087883043043?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=v47_4Lu7KBQ:DN6u-aAV_mk:yIl2AUoC8zA"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?d=yIl2AUoC8zA" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=v47_4Lu7KBQ:DN6u-aAV_mk:F7zBnMyn0Lo"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?i=v47_4Lu7KBQ:DN6u-aAV_mk:F7zBnMyn0Lo" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=v47_4Lu7KBQ:DN6u-aAV_mk:qj6IDK7rITs"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?d=qj6IDK7rITs" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=v47_4Lu7KBQ:DN6u-aAV_mk:gIN9vFwOqvQ"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?i=v47_4Lu7KBQ:DN6u-aAV_mk:gIN9vFwOqvQ" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/farukahmet/~4/v47_4Lu7KBQ" height="1" width="1"/&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/farukahmet/~3/v47_4Lu7KBQ/behemoth.html</link><author>farukahmet@gmail.com (farukahmet)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">4</thr:total><feedburner:origLink>http://farukahmet.blogspot.com/2009/03/behemoth.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-1798473181809351207</guid><pubDate>Sun, 15 Mar 2009 14:23:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-04-07T21:34:12.128+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Mim</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Lâ havle</category><title>terbiyesiz herifler</title><description>Şuraya tüm renklerden arınmış, tertemiz, bembeyaz &lt;span style="font-size:xx-small;"&gt;[ erkek adam renkli blog yapmaz ]&lt;/span&gt;, gelin gibi blog yapmışız, entel dantel takılıyoruz, &lt;a href="http://duyumsayiklamalar.blogspot.com/2009/03/mimimden-asagi-kemalpasa-bir-geleneksel.html"&gt;adamların derdine&lt;/a&gt; bak. Hadi &lt;a href="http://5posta.com/"&gt;5posta&lt;/a&gt;'nın zaten adında meymenet yok, &lt;a href="http://madafakabasmaz.blogspot.com/"&gt;madafaka&lt;/a&gt; desen ahlâksız derbederin teki, sana ne oluyor &lt;a href="http://duyumsayiklamalar.blogspot.com/"&gt;Vulgar&lt;/a&gt; abi? İnsanlar &lt;a href="http://loverisloser.wordpress.com/2009/02/02/olu-oldu-yangin-yandi-anasini-satayim/"&gt;efendi efendi mimcilik oynarken&lt;/a&gt; benim millî olmam böyle mi olacaktı? Kusura bakmayın, ben oynamıyorum. Aşağıya koyduğum eğlendirirken öğreten videonun ise konuyla hiçbir ilgisi tabii ki yok; &lt;a href="http://brigittedale.blip.tv/"&gt;Brigitte&lt;/a&gt;'in &lt;i&gt;video blogger&lt;/i&gt; olması bir tesadüf yalnızca.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;embed src="http://blip.tv/play/oxHv7WGGjQk" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" height="454" width="570"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-1798473181809351207?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=Ffe6M9QWvAE:I1ansA-j3Vs:yIl2AUoC8zA"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?d=yIl2AUoC8zA" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=Ffe6M9QWvAE:I1ansA-j3Vs:F7zBnMyn0Lo"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?i=Ffe6M9QWvAE:I1ansA-j3Vs:F7zBnMyn0Lo" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=Ffe6M9QWvAE:I1ansA-j3Vs:qj6IDK7rITs"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?d=qj6IDK7rITs" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?a=Ffe6M9QWvAE:I1ansA-j3Vs:gIN9vFwOqvQ"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/farukahmet?i=Ffe6M9QWvAE:I1ansA-j3Vs:gIN9vFwOqvQ" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/farukahmet/~4/Ffe6M9QWvAE" height="1" width="1"/&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/farukahmet/~3/Ffe6M9QWvAE/terbiyesiz-herifler.html</link><author>farukahmet@gmail.com (farukahmet)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">4</thr:total><feedburner:origLink>http://farukahmet.blogspot.com/2009/03/terbiyesiz-herifler.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-4706936119244563419</guid><pubDate>Thu, 26 Feb 2009 02:22:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-02-26T04:25:15.736+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Ş.</category><title>traş olurken yüzümü kestim</title><description>&lt;div style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;i&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; Yine harikulâde mektuplar yazıp, harikulâde oldukları için yırtıp atmaya başladın&lt;/i&gt;, diyor Ş. bana, ortalığa saçılmış buruşuk kağıtlara ve onların kaynağı küçük deftere bakarak, &lt;i&gt;bundan yıllar önce vazgeçtiğini sanıyordum, neden zulmediyorsun kendine?&lt;/i&gt; Gözleri bir tür şefkatle titriyor bunları söylerken, ama 'harikulâde'leri iyice vurgulamayı da ihmal etmiyor, sırf beni kızdırmak için. Gücünün farkına varmış her kadındaki gaddarlık, işte onda da var.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;
&lt;div style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; Dalga geçme, diyorum ona, ne harikulâdeliğinden bahsediyorsun? &lt;i&gt;Benim &lt;/i&gt;yaratmayı hak ettiğimden ileri geçen şeyler bunlar yalnızca, başka zirvelerle karşılaştırsan tepe bile demeyeceğin şeyler. Hak edilmemiş bir övgünün beni ne kadar korkuttuğunu en iyi sen biliyorsun.&lt;i&gt; Kime okutmayı planlıyordun ki onları&lt;/i&gt;, diye soruyor Ş., ve müstehzî, gülümsüyor; benden başka bir onun okuduğu bu kara kaplı deftere geçirilenleri kim görüp de övebilir ki, işte bir tek o, ama ondan övgü beklemeyeceğimi bilir Ş., o halde bir tek kendim kalıyorum geriye. Korktuğum övgünün kaynağının yine kendim olduğumun farkında hanım, o her şeyin hep farkındadır zaten ve bunu unutmama bir an olsun izin vermez. Zekîdir Ş., çok zekî.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;span id="fullpost"&gt;&amp;nbsp; &amp;nbsp;&amp;nbsp; Halbuki saklamaya çalıştığım yok zaten bunu, ve sinirlendiriyor beni ukalâlığı. Kimseye, diyorum sertçe, ama korkutmuyor onu sertliğim, çünkü zekîdir Ş., çok zekî, ve ondan ne kadar da zayıf olduğumu iyi biliyor. Sinirlenmem daima hoşuna gitmiştir hem. Sinirlenince çabucak kontrolümü yitiriyor ve beni devamlı içine çektiği bu küçük düellolarda asla yapılmaması gereken aceleci hamleler yapıyorum. Zaten meydan okumalardan hiçbir zaman hoşlanmamışımdır, yeterli sabra ve hırsa sahip değilim. Ş. ise safi sebat. Ş. safi hırs. Ama diğer hırs sahiplerinin göz koydukları şeylerle ilgilenmeyecek kadar nefret eder bunların ifade ettiklerinden. Zamanımızın başarı addettiği her şeyi elde edebilecek potansiyeli var kesinlikle, ama işte o bunlarla ilgilenmiyor hiç, hani nerdeyse bunların farkında bile değil gibi geliyor bana. Şimdilik bana işkence etmekle eğleniyor; bazen ne zaman bıkacağını merak ediyorum, ama usanmışlığın hiçbir izini göremiyorum yüzünde. Bana işkence ediyor, sinirlendiriyor beni ve ben sinirlendikçe düelloları kazanması da gittikçe kolaylaşıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;nbsp; &amp;nbsp;&amp;nbsp; Kimseye okutacağım yok, diyorum yeniden. Hafifçe dudak büküp, defterden yırtılırken kıvrım çizgilerindeki üç dikiş yerinden parçalanmış kağıtlardan birini alıp okumaya başlıyor sessizce. Okumayı bitirdi. Suratında ciddi bir ifade var şimdi. &lt;i&gt;Hitap ettiklerin ne zaman umrunda oldu ki senin&lt;/i&gt;, diyor bana, &lt;i&gt;sen hep kendin için yazdın; kendisine yazdıkların hep yazmak için birer bahane oldular yalnızca&lt;/i&gt;. Ş. beni sever, neden bilmiyorum, ama sever. Böyleyken neden beni zorlayıp üzmekten bu kadar zevk alıyor diye düşünüyorum, tanışmamız daha taze sayılabilecekken beni bu kadar iyi tanımasına şaşırırken bir yandan. Ne zaman inkâr ettim ki bunları, diyorum kırık bir sesle: tekrar tekrar söylemenin âlemi nedir allahaşkına? Ciddiyeti orada hâlâ, ama daha ziyade bir endişenin gölgesi yerleşti suratına sanki: &lt;i&gt;Demem o ki&lt;/i&gt;, diyor o da kırık bir sesle [ beni sevdiğini sesinin kırıldığı bu tür anlardan çıkarıyorum ] , &lt;i&gt;hak etmediğin övgülerden çok, hak ettiğin kadarını bile alamayacağından olmasın korkun?&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; Birkaç dakika sessizce oturuyoruz. Söylenebilecek fazla bir şey yok. Bukowski'nin bir şiiri geliyor aklıma; ne adını, ne de birkaç satırı hariç dizelerini hatırlayabiliyorum ama o yazmamış olsaydı ve ben tamamen yeteneksiz bir yazar olmasaydım, o an yazabileceğim bir şeymiş gibi geliyor bana. Lanet olası Chinaski; düzüştün, arka sokaklarda dövüştün ve yine düzüştün ve yazdın... hem de ne yazmak. Hiçbirini istemiyorum zaten, hepsi senin olsun, ama şimdi, tam şu anda, bu şiirden dolayı kin besliyorum sana. Ş. beni takdir eder, neden bilmiyorum, ama eder. Böyleyken neden beni böyle küçümsüyor bazen diye düşünüyorum, şiirin anımsadığım kadarını zihnimde döndürüp dururken bir yandan. Bir daha Bukowski okumayacağım, diyorum Ş.'ye bakıp. Şaşkın ve şaşkınlıktan memnun bir gülümsemeyle bana bakıyor. &lt;i&gt;O da nereden çıktı şimdi&lt;/i&gt;, diye soruyor, ama hemen ardından &lt;i&gt;yok hayır, cevap verme&lt;/i&gt; diyerek susturuyor beni. Memnuniyeti orada hâlâ, ama daha ziyade bir ciddiyetin pürüzsüzlüğü yerleşti suratına sanki: &lt;i&gt;Merak edip durduğun o soru var ya&lt;/i&gt;, diyor kısık bir sesle [ beni takdir ettiğini sesini alçalttığı bu tür anlardan çıkarıyorum ] , &lt;i&gt;cevabı işte bu anlarda gizli, ama mütevazılık zannettiğin kibrin engelliyor görmeni&lt;/i&gt;.&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-4706936119244563419?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?a=8MYRP8bR"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?d=41" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?a=cZetJSEm"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?i=cZetJSEm" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?a=GNZesXBd"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?d=52" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?a=zDjEwudT"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?i=zDjEwudT" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/farukahmet/~4/cNKZmTz1OwU" height="1" width="1"/&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/farukahmet/~3/cNKZmTz1OwU/tras-olurken-yuzumu-kestim.html</link><author>farukahmet@gmail.com (farukahmet)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">11</thr:total><feedburner:origLink>http://farukahmet.blogspot.com/2009/02/tras-olurken-yuzumu-kestim.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-2548969408424362776</guid><pubDate>Mon, 16 Feb 2009 01:52:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-02-27T15:37:28.164+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Hell is other people</category><title>dedi ki: söylenebilecekleri çoktan tükettik, şimdi sessizce oturup ölümü beklemeli</title><description>&lt;br&gt;&lt;br /&gt;&lt;br&gt;&lt;br /&gt;&lt;br&gt;&lt;br /&gt;&lt;br&gt;&lt;br /&gt;&lt;br&gt;&lt;br /&gt;&lt;br&gt;&lt;br /&gt;&lt;br&gt;&lt;br /&gt;&lt;br&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-2548969408424362776?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?a=rEDKLMo0"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?d=41" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?a=PJrfk2tz"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?i=PJrfk2tz" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?a=aQbPFRd2"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?d=52" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?a=r0U6lfZE"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?i=r0U6lfZE" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/farukahmet/~4/G1KcepWnUJs" height="1" width="1"/&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/farukahmet/~3/G1KcepWnUJs/dedi-ki-soylenebilecekleri-coktan.html</link><author>farukahmet@gmail.com (farukahmet)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">8</thr:total><feedburner:origLink>http://farukahmet.blogspot.com/2009/02/dedi-ki-soylenebilecekleri-coktan.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-5664888259184501584</guid><pubDate>Tue, 10 Feb 2009 08:21:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-02-10T18:48:12.328+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Ex libris</category><title>flörtöz [ ya da: istanbul'un en başarısız entelektüeli ]</title><description>Baktım olmuyor, bundan bir iki ay önceydi, evde oturup göbek büyüteceğime gidip bir Beyoğlu sahaflarını dolanayım dedim. Kalktım gittim; zaten ev yakın. Bizim sahaflarımız daha çok piyasa dergilerinin kaçırdığınız sayılarını bulabileceğiniz YaySat bayisi gibi çalıştıklarından, gerçekten eski ve kullanılmış kitaplar yerine (bazıları &lt;i&gt;pristine condition&lt;/i&gt; heveslisidir, ben bilhassa yıpranmışlarını ve üstüne yazılmış olanları severim) en fazla birkaç ay yaşında ıvır zıvırla doludur, o yüzden pek de oyalanacak şey bulamadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalnız, bir dükkânın başında benden biraz daha genç olduğunu tahmin ettiğim şirin mi şirin bir kızcağız duruyordu; sarışındı ve sarışınları hiç tercih etmem, ama flört damarım kabardı yine de:&lt;b&gt; Thomas Mann&lt;/b&gt;'ın şu kitabı, &lt;b&gt;Dekart&lt;/b&gt;'ın bu kitabı var mı'dan, şu yayınevinin kapakları ne kötü de bununkinin editörleri ne dikkatsiz'e uzanan bir dizi soru ve yorumla işe giriştim; elimdeki 15 kitaptan hangilerini satın alacağım konusunda hayatî bir kararsızlık yaşıyormuşum edâsıyla şöyle temiz bir 40 dakikamı da orada geçirmeyi başardım... ama başarım -her zamanki gibi- orada kaldı elbette; kızcağız benim raftan rafa sıçrayan histerimden ve durmaksızın yaptığım küçük alaycı esprilerden ürkmüş görünüyordu. Beceriksizliğime kızıp, söylene söylene çıkıp eve gittim. Yaklaşık 8 ayda bir kabaran flört damarımı da böylelikle ziyan etmiş oldum; diğer ikisini şimdi bile anımsayamıyorum ama aldığım üçüncü kitap &lt;b&gt;André Gide&lt;/b&gt;'den bir denemeler toplamasıydı: &lt;i&gt;Seçme Yazılar&lt;/i&gt;.&lt;span id="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gide'ye sonra geleceğim, ondan da bir iki ay öncesine dönelim: ünlü bir Beyoğlu barının soğuk terasında oturmuş yeni tanıştığım biriyle Fransa üstüne sohbet ediyoruz -flörtsüz-. Orada, hep hissettiğim ama edebiyat tanrılarından çekindiğim için söylemeye cesaret bulamadığım bir şeyi söylemiştim: özellikle Rus edebiyatıyla karşılaştırıldığında Fransız romanının aslında ne kadar da sönük kaldığını. İngilizlerin -tüm snobluklarıyla yerlere göklere sığdıramadıkları- &lt;b&gt;Shakespeare&lt;/b&gt;'lerinin karşısına Fransızlar daima &lt;b&gt;Balzac&lt;/b&gt;'ı, Almanlar &lt;b&gt;Goethe&lt;/b&gt;'yi sürdüler. Shakespeare beni çok ilgilendirmiyor: özellikle aslından okunduğunda dili harikulâdedir, ama komedilerini yavan buluyor, dramalarını ise önyargısızca takdir edemiyorum. Hamlet, Othello... bunlar onlarca arkadaşınızdan methini duyduğunuz, sağda solda yorumlarını okuduğunuz ve bütün bu bilgi yükünün nihayet seyrettiğinizde kendi fikrinizin oluşmasına engel olduğu, hakkında ne hissetmeniz gerektiğini bilemediğiniz sinema "şaheserleri" gibi benim için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Efkâr&lt;/b&gt;: Arapça &lt;i&gt;fikr'&lt;/i&gt;in çoğulu, "&lt;i&gt;fikirler&lt;/i&gt;" --bunu bilince "efkârlı" ne güzel, ne açıklayıcı, ne zarif bir kelimedir... Goethe efkâr insanıdır. İki mânâda da: Goethe hem fikirlerin insanıdır, hem de bu fikirlerin zorunlu olarak yarattığı acının (&lt;i&gt;Faust &lt;/i&gt;ve &lt;i&gt;Genç Werther&lt;/i&gt;). Balzac ise hayata dair gösterişsiz bir kavrayışın yazarıdır. &lt;i&gt;Goriot&lt;/i&gt; da, &lt;i&gt;&lt;strike&gt;Bovary&lt;/strike&gt; Grandet&lt;/i&gt; de güzel kitaplar, ama Balzac, eserlerinin tümüne tek bir isim (&lt;i&gt;La Comedié Humanie&lt;/i&gt;, "İnsanlık Komedyası") vermekte haklıydı: külliyâtının belli bir yekûnünü okumadıkça nitel büyüklüğünü anlayamazsınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunlar iyi hoş, ama &lt;b&gt;Dostoyevski&lt;/b&gt;'nin karşısında, &lt;b&gt;Gogol &lt;/b&gt;ve &lt;b&gt;Tolstoy&lt;/b&gt;'un, &lt;b&gt;Puşkin&lt;/b&gt;'in karşısında solgunluktan kurtulamıyorlar. &lt;a href="http://www.languagehat.com/"&gt;Languagehat&lt;/a&gt; olacak, bir dilbilim/etimoloji sitesindeki bir okuyucu yorumunda karşılaşmıştım; okulunun bir profesörü ona şöyle demiş:&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;"English is for talking, Russian... is for philosophy"&lt;br /&gt;&lt;i&gt;İngilizce konuşmak içindir, Rusça... felsefe için&lt;/i&gt;&lt;/blockquote&gt;Ne filoloji ne felsefî birikim açısından bir geçerliliği olduğunu sanmıyorum, ama imâ ettiği hisse katılmadan da edemiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gide'ye geri dönelim. Bütün bunları şunun için anlattım: Gide'nin denemelerinden biri "On Fransız Romanı" adını taşıyor. Bir gazete ona en çok beğendiği on Fransız romanını sormuş, o ise "Fransa'nın üstünlüğü bence romanda değildir" diyor, ve çoğuna katıldığım tespitlerle, zorlanarak da olsa 10 romanlık listeyi tamamlıyor. Saydığı kitaplar hakkında tek tek konuşmak isterdim (özellikle &lt;b&gt;Choderlos de Laclos&lt;/b&gt;'un &lt;i&gt;Tehlikeli İlişkiler&lt;/i&gt;'i hakkında), ama o da başka zamana kalsın. Zaten aynı yazıda 5'ten fazla yazar adı geçmesi bende entelektüel anksiyete yapıyor, bunda 11 tane var, beni de düşünün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Hamiş:&lt;/b&gt; Entelektüel anksiyete deyince bir anım aklıma geldi: Istanbul Modern'de &lt;b&gt;Beckett &lt;/b&gt;(etti 12) filmleri gösterimi olmuştu bir ara. Hemen hepsine bir arkadaşımla beraber gittik, ama kısa olmalarına rağmen hiçbirinin sonunu göremedim çünkü 10. dakikada uyuyakalıyordum. Sonuncusundan çıktığımızda arkadaşıma "Istanbul'un en başarısız entelektüeli benim herhalde" demiştim, o da "öyle düşünme, öyle entelektüelsin ki uyumak için bile Beckett filmine gidiyorsun diye düşün" diye cevaplamıştı. Demokrasilerde çareler tükenmez, derler.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.scribd.com/doc/12060127/Andre-Gide-10-Fransz-Roman" style="margin: 12px auto 6px; display: block; font-family: Helvetica,Arial,Sans-serif; font-size-adjust: none; font-size: 14px; font-stretch: normal; font-style: normal; font-variant: normal; font-weight: normal; line-height: normal; text-decoration: underline;" title="View André Gide - 10 Fransız Romanı on Scribd"&gt;André Gide - 10 Fransız Romanı&lt;/a&gt; &lt;object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=9,0,0,0" id="doc_718641589420587" name="doc_718641589420587" width="100%" align="middle" height="500"&gt;  &lt;param name="movie" value="http://d.scribd.com/ScribdViewer.swf?document_id=12060127&amp;amp;access_key=key-1cwyhbv1u8sisfwrrgq1&amp;amp;page=1&amp;amp;version=1&amp;amp;viewMode=list"&gt;&lt;param name="quality" value="high"&gt;&lt;param name="play" value="true"&gt;&lt;param name="loop" value="true"&gt;&lt;param name="scale" value="showall"&gt;&lt;param name="wmode" value="opaque"&gt;&lt;param name="devicefont" value="false"&gt;&lt;param name="bgcolor" value="#ffffff"&gt;&lt;param name="menu" value="true"&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;param name="allowScriptAccess" value="always"&gt;&lt;param name="salign" value=""&gt;&lt;param name="mode" value="list"&gt;&lt;embed src="http://d.scribd.com/ScribdViewer.swf?document_id=12060127&amp;amp;access_key=key-1cwyhbv1u8sisfwrrgq1&amp;amp;page=1&amp;amp;version=1&amp;amp;viewMode=list" quality="high" pluginspage="http://www.macromedia.com/go/getflashplayer" play="true" loop="true" scale="showall" wmode="opaque" devicefont="false" bgcolor="#ffffff" name="doc_718641589420587_object" menu="true" allowfullscreen="true" allowscriptaccess="always" salign="" type="application/x-shockwave-flash" mode="list" width="100%" align="middle" height="500"&gt;&lt;/embed&gt; &lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div   style="margin: 6px auto 3px; display: block; font-size-adjust: none; font-stretch: normal; font-style: normal; font-variant: normal; font-weight: normal; line-height: normal;font-family:Helvetica,Arial,Sans-serif;font-size:12px;"&gt;&lt;span id="fullpost"&gt;&lt;a href="http://www.scribd.com/upload" style="text-decoration: underline;"&gt;Publish at Scribd&lt;/a&gt; or &lt;a href="http://www.scribd.com/browse" style="text-decoration: underline;"&gt;explore&lt;/a&gt; others:            &lt;a href="http://www.scribd.com/browse/eBooks/?style=text-decoration%3A+underline%3B"&gt;eBooks&lt;/a&gt;           &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-5664888259184501584?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?a=yiepejcF"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?d=41" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?a=6n3VUBEA"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?i=6n3VUBEA" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?a=lWoT1jtF"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?d=52" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?a=jQ26zBT0"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?i=jQ26zBT0" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/farukahmet/~4/H9MeVtevMck" height="1" width="1"/&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/farukahmet/~3/H9MeVtevMck/flortoz-ya-da-istanbulun-en-basarsz.html</link><author>farukahmet@gmail.com (farukahmet)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">8</thr:total><feedburner:origLink>http://farukahmet.blogspot.com/2009/02/flortoz-ya-da-istanbulun-en-basarsz.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-8861283348873486653</guid><pubDate>Sun, 21 Dec 2008 23:18:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-12-22T15:05:34.291+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Siyaset</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Tarih</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Türkiye</category><title>özür</title><description>Aslında yazacak çok şey birikti. Başka bloglarda cevap vermek istediğim birçok yazı yazıldı, başımdan bir şeyler geçti, aklıma bir şeyler uğradı... ama okul sınavları en az iki-üç hafta sürecek bir sessizliğe mahkum ediyor beni. Yine de son günlerin gözde konusu, &lt;a href="http://www.ozurdiliyoruz.com/"&gt;Ermeniler'den özür dileme kampanyası&lt;/a&gt; hakkında bir iki satır karalamazsam sonra çok geç olacak:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmzaya açılan metin oldukça kısa tutulmuş ve "soykırım" kelimesine yer verilmemiş; herkesin üzerinde uzlaşabileceği kadar temel argümanlara inilmeye uğraşıldığı belli. Buna rağmen özellikle metnin son cümlesi üzerinde, yani &lt;i&gt;özür dilemek&lt;/i&gt; hususunda bir tartışma koptu ki, bence haklı ve yararlı bir kavgadır. Sözün kısası şu: ben de, aslen &lt;a href="http://www.taraf.com.tr/makale/3097.htm"&gt;Murat Belge&lt;/a&gt; gibi düşünüyor, özür dileme kısmına karşı çıkmama rağmen bunu günün sonunda bir ayrıntı olarak kabul ediyor, metni destekliyorum. Sözün uzunu ise şu...&lt;span id="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle şunu söylemeli: &lt;i&gt;"Ermenilere hiçbir şey yapılmadı"&lt;/i&gt;dan &lt;i&gt;"Ermenilere bir şeyler yapıldı ama onlar da bize yaptı"&lt;/i&gt;ya, oradan &lt;i&gt;"Yeterli veri yok, ne olduğunu tam olarak bilmiyoruz"&lt;/i&gt;a uzanan savunu çeşitlemeleri ciddiye alınacak şeyler değil. Yazılan onca kitaba, söylenen milyonlarca ağız dolusu lâfa rağmen bir bilgi boşluğu olduğu doğru; Katliam'ı konu edinen birçok kitabın giriş yazısı buna dair tarihçi sızlanmalarından mürekkeptir; ama bu daha çok, olana kesin bir isim koyma, tüm ayrıntılara hâkim olma hususundaki bir zorluktur, yoksa olan şey genel hatlarıyla, sabit: o zamanlar iktidarda olan &lt;b&gt;İttihatçı hareket&lt;/b&gt;, özellikle &lt;b&gt;Talât Paşa&lt;/b&gt;'nın emrinde ve gözetiminde, Anadolu'nun her köşesinden (sadece Doğu'dan değil) Ermenileri, &lt;i&gt;sırf Ermeni oldukları için&lt;/i&gt;, topraklarından sürmüş, dolaylı ve dolaysız yollardan çoğunun ölümüne yol açmıştır. Sayı belli değil. En az 600.000 olduğuna dair belirsiz bir uzlaşma var gibi ama şu aşamada bunu tartışmak mânâsız. Olan, kelimenin çıplak anlamıyla bir &lt;i&gt;soykırım&lt;/i&gt;dır. Çıplak anlamıyla: yani ortada bir &lt;i&gt;soy&lt;/i&gt;, ve onları &lt;i&gt;kırma &lt;/i&gt;girişimi var; ama hepinizin bildiği gibi bu kelime (&lt;i&gt;genocide&lt;/i&gt;) çok yeni bir kelimedir (1948) ve böyle &lt;i&gt;verbatim &lt;/i&gt;kullanılmanın çok ötesinde, ağır hukukî ve sosyal kavgalarla dolu bir kamburu taşır sırtında. Şimdi tartışmayacağım o kamburdan dolayı, gündelik yaşamımda bu olayı betimlerken kullanmaktan hiç imtina etmediğim bu terimin, siyasal alanda kullanılmasını tasvip etmiyorum. Metinde de bu terim kullanılmadığına göre sorun yok. Sorun, başta da dediğim gibi "özür" dilenmesinde. Tek tek şimdiye dek ileri sürülen argümanlara girmeyeceğim; &lt;a href="http://mutlaktoz.wordpress.com/2008/12/17/ozur"&gt;Mutlak Töz'de Kaçakkova güzel bir derleme yapıyor&lt;/a&gt; zaten, oraya başvurabilirsiniz. Daha fazla da uzatmadan şunları diyeyim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kişisel olarak işlemediğiniz bir suç için, işleyenlerin kendisiyle yahut bu suçun işlendiği topraklarla bir bağınız olmasından dolayı (hatta böyle bir bağ olmamasına rağmen) kendinizi suçlu hissetmeniz ve özür dilemeniz, bence yüksek bir ahlâktır. Herkesin her şeyden, herkesten sorumlu olduğuna dair Dostoyevskivâri bu Hristiyan ahlâkını ben de paylaşıyorum; &lt;a href="http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=YazarYazisi&amp;amp;ArticleID=912950&amp;amp;Yazar=NURAY%20MERT&amp;amp;Date=17.12.2008&amp;amp;CategoryID=98"&gt;Nuray Mert&lt;/a&gt; kadar romantizmden âri bir insan da değilim: kendimi bu topraklara ve insanlarına bağlı hissediyorum; onlara bu denli kızmam ve eleştirmem de büyük oranda bundandır. Bu doğrultuda, kişisel olarak söz konusu olaydan üzüntü duyuyor ve utanıyorum; özür dilemek de bunun doğal bir uzantısı benim için. Ama bu tür bir ahlâk kişiseldir: Bunu insanlara dayatamam; kendim uymaya çalışırım, ama uymadığı için kimseyi de suçlayamam; bunu yapmam, zaten bu ahlâkın iç yapısıyla uyumsuz bir edim olur. Entelektüeller burada "efendim, biz de zaten kendi adımıza konuşuyoruz" diyemez. Böyle büyük yankılar uyandıracağı, tepki çekip tartışma yaratacağı belli olan, herkesin imzasına açılan bir eylemde bunu demeniz, kendinizi kandırmak olur. Türkiye toplumu ASALA cinayetlerine dek bu konuyu hiç duymamış, ondan sonra da nasıl bir yalan propaganda makinesi olduğunu bildiğimiz resmî tarih yazıcılığının sıkı baskısı altında "öğrenmiş" bir toplum. Bu insanlara ilk dediğiniz şey &lt;i&gt;"senin deden bir Naziydi ve bu yüzden özür dilemelisin" &lt;/i&gt;olursa, karşılaşacağınız tepkiden şikayete de hakkınız olmaz. Bu yalnızca bu konuyla sınırlı olmayan, entelektüellerle (özellikle sol eğilimli olanlarla) "avam" arasındaki iletişim bozukluklarının altında sık sık gördüğümüz bir dil sorunu bence --ama onu sonra konuşmak dumundayız.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-8861283348873486653?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?a=KHqtAyNq"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?d=41" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?a=M67MWQEa"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?i=M67MWQEa" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?a=lz4JHyTF"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?d=52" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?a=aJ41SVxh"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?i=aJ41SVxh" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/farukahmet/~4/3At3GjL8qnM" height="1" width="1"/&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/farukahmet/~3/3At3GjL8qnM/zr.html</link><author>farukahmet@gmail.com (farukahmet)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">4</thr:total><feedburner:origLink>http://farukahmet.blogspot.com/2008/12/zr.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-2626338236482496128</guid><pubDate>Mon, 24 Nov 2008 07:54:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-11-24T10:21:52.149+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Ex libris</category><title>yâ kebikeç</title><description>&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3195/3054870375_e5b9772fba_o.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;El yazmaları asırlarında mushafların ilk sayfasına &lt;i&gt;"Yâ Kebikeç!"&lt;/i&gt; yazılır, büyük ihtimal Hint mitolojisinden buralara gelme bu esrarengiz kitap kurtları şeyhine/cinine eseri koruması için bir nevi yakarılırmış. Şeyhlerine saygılarından, yahut eğer bir cin ise bu muhterem, ondan korkularından, kurtçuklar bu kitaplara yanaşmazmış -ha, tabi bir de bu nidâ zehirli mürekkeple yazıldığından olacak. Kaç yıldır, okuduğum kitapların altını çizip duruyor ya da nereye kaldırıp koyduğumu zinhar hatırlayamadığım küçük defterlere not düşüp duruyor olmaktan yorulmuş, bu işi dijital çağa yetiştirmeli diyordum. Ex-Libris ismini alacaktım ilkin ama çoktan kapılmış, ben de &lt;a href="http://kebikec.tumblr.com/"&gt;Kebikeç&lt;/a&gt; ismiyle &lt;a href="http://www.tumblr.com/"&gt;Tumblr&lt;/a&gt;'a yerleştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;gt; &lt;a href="http://kebikec.tumblr.com/"&gt;Kebikeç: okuduklarımdan alıntılar ve sair şeyler deposu&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-2626338236482496128?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?a=eELStIQz"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?d=41" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?a=WVI562bV"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?i=WVI562bV" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?a=v6I3SlCh"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?d=52" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?a=gYxN7WUa"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?i=gYxN7WUa" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/farukahmet/~4/bOVrjBoGv_0" height="1" width="1"/&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/farukahmet/~3/bOVrjBoGv_0/y-kebike.html</link><author>farukahmet@gmail.com (farukahmet)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">3</thr:total><feedburner:origLink>http://farukahmet.blogspot.com/2008/11/y-kebike.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-2645768764386986116</guid><pubDate>Mon, 10 Nov 2008 14:00:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-01-09T07:01:59.123+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Din</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Siyaset</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Tarih</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Türkiye</category><title>atatürk'ü öldürmek</title><description>&lt;a href="http://www.flickr.com/photos/farukahmet/3018460201/" title="Mustafa by farukahmet, on Flickr"&gt;&lt;img alt="Mustafa" height="364" src="http://farm4.static.flickr.com/3112/3181710390_5987f86e2a_o.jpg" width="570" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;' Tarih 'i neyin ilerlettiği kadim bir tartışmadır. Hep beraber, durdurmayı bırak yönünü değiştirmeğe bile gücümüzün ermediği, ne yavaşlatmağa ne hızlandırmağa gelir bir deterministik akıntı içinde mi sürükleniyoruz, yoksa tek tek kişilerin, o arada büyük liderlerin, peygamberlerin, fikir-insanlarının da şekil verebildikleri bir şey midir bu gidiş? İrade var mıdır, yoksa her şey kaderden mi mürekkep? Marx, mealen &lt;i&gt;"tarihte ne olduysa, öyle olmak zorunda olduğu için öyle olmuştur"&lt;/i&gt; demiş zamanında. Kitlelerin dünyayı değiştirebileceği inancının sembolü bir adam için garip gelebilir kulağa; ama sonuçta onun için Devrim, er-geç gerçekleşecek olan, kaçınılmaz bir şeydi; ama bugün ama yarın --bu anlamda kaderciydi diyebiliriz belki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atatürk'e ve benzerlerine bakınca ise ben, büyük insanların etkilerinin kaderle açıklanamayacak kadar belirgin olduğunu&lt;span style="color: black;"&gt; ¹&lt;/span&gt; düşünmekten kendimi alamıyorum; ama onların da şöyle bir 'kader'i var sanırım:&lt;span id="fullpost"&gt; Birer fani olarak ölüp gidiyor ve bağlamını çoğunlukla kaybettiğimiz sözleri ve davranışlarıyla başbaşa bırakıyorlar bizi. Gözlerimizi yummadıkça görmekten kaçamayacağımız, çevresinden dolanmadıkça yol alamayacağımız büyüklüğe erişen bu insanlar istemesek de içinde yaşadığımız dar odaların orta yerinde kocaman birer sandık gibi duruyorlar. Tüm söylediklerimizi bu sandıkların içindekiler belirliyor bir anlamda. Delillerimizi orada arıyor, ayağımız takılınca onlara küfrediyoruz; bir fikre aracılık mı yaptıkları, yoksa kendi başlarına bir kutsallığı mı barındırdıkları unutulan tüm putlar gibi, parçalanmaları elzem, parçalanmaları kaçınılmaz. Bu, klasik anlamıyla 'din'leri aşan, metafizik içinde yüzenlerimizce de, ondan en arınmışlarımızca da paylaşılan bir ortak insanlık niteliği; bir fikrin &lt;i&gt;biz &lt;/i&gt;öyle düşündüğümüz için yeterince değerli olamayacağı kanısında olduğumuzdan mütemadiyen onlardan destek/kanıt aramamıza yol açan bir korkaklık ve acziyet refleksi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;"Aslında"&lt;/i&gt;, bu refleksin daima kilit kelimesidir. Din reformcularının, geleneksel dinlerinin hatalarının farkına uyandıklarında ve durumu düzeltmek istediklerinde ilk kullandıkları kelime budur: Muhammed &lt;span style="color: black;"&gt;²&lt;/span&gt; &lt;i&gt;aslında&lt;/i&gt; o denilenleri söylememiş, İsa &lt;i&gt;aslında&lt;/i&gt; bir kilise kurmamıştır, işte kanıtları tam da onun sandığının içindedir. Devrimciler, geleneksel ideolojilerinin hatalarını görüp düzeltmek istediklerinde hemen koşup bu kelimeye sarılırlar: Marx &lt;i&gt;aslında &lt;/i&gt;zaten totaliterlikten değil, demokrasinin en saf halinden yanadır, işte kanıtları sandığının içinde duruyor --yalnızca biraz daha yakından bakmalısınız, hayır daha yakından, daha da, daha, daha. Bugün bizler de hiç kullanmadığımız kadar çok kullanıyoruz artık bu kelimeyi. Atatürk'ün &lt;i&gt;aslında&lt;/i&gt; ne kadar da otoriter olduğunu, &lt;i&gt;aslında &lt;/i&gt;ağlayan, zaafları olan bir insan olduğunu, &lt;i&gt;aslında&lt;/i&gt; bize anlatılan hata eylemez robot olmadığını konuşuyoruz; hepimiz değil, ama giderek daha çoğumuz. Zor zamanlarda yaşamış, büyük işler başarmış, büyük hatalar yapmış biriydi Atatürk. Onu olduğu haliyle, nasıl biriydi ise öyle tanımamızı istemeyen, ona &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Papal_infallibility"&gt;Katolik Kilisesi'nin Papa'ya atfettiği türden bir yanılmazlık&lt;/a&gt; atfederek bizden uzak, yukarılarda bir yere alıp götüren Kemalistlerin aksine ben, belli ki endişe ve üzüntüyle şu sözleri sarf edebilen Mustafa Kemal'i severim &lt;span style="color: black;"&gt;³&lt;/span&gt; :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Bugünkü manzaramız aşağı yukarı bir &lt;i&gt;dictature&lt;/i&gt; manzarasıdır [...] Halbuki ben cumhuriyeti şahsi menfaatim için yapmadım. Hepimiz faniyiz. Ben öldükten sonra arkamda kalacak müessese, bir istibdat müessesesidir. Ben ise millete miras olarak bir istibdat müessesesi bırakmak ve tarihte o suretle geçmek istemiyorum&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Mısırlı akademisyen &lt;i&gt;Nasr Hamid ebu Zeyd&lt;/i&gt;, kendi hayat hikayesini anlatırken &lt;strike&gt;Enver Sedat&lt;/strike&gt; &lt;a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Cemal_Abd%C3%BCl_Nas%C4%B1r"&gt;Cemal Abdul Nasır&lt;/a&gt; hakkında şöyle diyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Halklar muhtemelen ancak, şayet sembolleştirdikleri figürleri belirli bir noktada yıkma gücünü bulabilirlerse özgürleşebilirler. Nasır da böyle bir sembol figür idi. Mısır halkı onu seviyordu. Ama halkların hayatında da bireylerin hayatında olduğu gibi belirli anlar vardır ki babanın egemenliğinden kurtulmak gerekir -Freud buna babayı öldürmek der. Nasır’ın karizması onu Mısır halkının baba figürü haline getirmişti. Halkın özgürleşmek için onu öldürmesi gerekiyordu. Yargılanmasının sonucu önemli değildi. Önemli olan, bir egemenin yargı önünde hesap vermesiydi. &lt;span style="font-size: x-small;"&gt;[ İslâm'la bir Yaşam, s.42, İletişim yay. ]&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Biz de babamız &lt;strike&gt;Mustafa Kemal'i&lt;/strike&gt; Atatürk'ü, bu &lt;i&gt;parıltılı ve trajik lideri, Türkiye gibi toplumlarda yüz yılda bir yetişen bu büyük kabiliyeti,&lt;/i&gt;&lt;span style="color: black;"&gt; ³&lt;/span&gt; artık öldürmek zorundayız; bir insan olarak onu yaşatabilmek için tek şansımız bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black; font-size: x-small;"&gt;&lt;i&gt;Notlar:&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black; font-size: x-small;"&gt;1&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt; Deterministik tarih düşüncesi aslen illâ ki bunu reddeden bir şey olmak durumunda değildir. Büyük kişiliklerin büyük olmalarının da diğer tüm akışları belirleyen büyük zorunluluğun bir sonucu olduğunu söyleyebilir ve böylece bu olgu tutarsızlık yaratmaz. Bunun farkındayım, ama o tartışmanın burası yeri olmadığından girmiyorum.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black; font-size: x-small;"&gt;2&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt; Kemalistlerimiz "Mustafa", dindarlarımız "Muhammed" diye bu insanlara yalnızca ilk isimleriyle hitap edilmesinden rahatsızlık duyuyor, bir saygısızlık olarak alıyorlar. Hakkı Devrim yazmıştı, Türk halkı çok sevdiklerine böyle hitap etmeyi sever diye, nasıl Sezen Aksu'ya sevgisinden herkes "Sezen" diyorsa...gibi. Benim ki de böyle bir sevgi ve samimiyet ilanı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black; font-size: x-small;"&gt;3&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt; Sevan Nişanyan, &lt;i&gt;Yanlış Cumhuriyet&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-2645768764386986116?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?a=HAb0A7Qo"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?d=41" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?a=OJ38xz9s"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?i=OJ38xz9s" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?a=gi1mauNU"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?d=52" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?a=1bJgRWGt"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?i=1bJgRWGt" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/farukahmet/~4/rLyxA4jNtkg" height="1" width="1"/&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/farukahmet/~3/rLyxA4jNtkg/atatrk-ldrmek.html</link><author>farukahmet@gmail.com (farukahmet)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">6</thr:total><feedburner:origLink>http://farukahmet.blogspot.com/2008/11/atatrk-ldrmek.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-3692583767846495564</guid><pubDate>Sat, 08 Nov 2008 20:02:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-11-08T22:41:24.345+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Musıkî</category><title>il maestro</title><description>&lt;a href="http://farm2.static.flickr.com/1046/1442256197_ea7cd53cce.jpg" rel="lightbox[ennio]" title="Ennio Morricone, by Hugo Mulder"&gt;&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3221/3013784136_505f089d68_o.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:x-small;"&gt;© &lt;a href="http://www.hugomulder.com/"&gt;Hugo Mulder&lt;/a&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://farm4.static.flickr.com/3275/3010958877_09f90ec49f_o.jpg" rel="lightbox[ennio]" title="Ennio Morricone"&gt;Ennio Morricone&lt;/a&gt;, Sergio Leone'nin efsanevî &lt;i&gt;Once Upon a Time in America&lt;/i&gt;'sının müziğini, filmin devamlı ertelenmesinin de yardımıyla çekimler başlamadan çok önce bitirmiş. Leone filmin çekimleri sırasında arkaplanda devamlı müziği çalar, oyuncuların filmin duygusunu yakalamalarını böyle sağlarmış. Ne film ne de müzik uzmanı sayılırım, ama bildiklerim dahilinde şunu düşünürüm: Ennio Morricone'ninki kadar bir filmi ele geçiren, duygusunu tamamlayan, sezgisini betimleyen bir müzik yoktur. &lt;i&gt;Once Upon a Time in America&lt;/i&gt;'yı tadan herkes bunu rahatça kabullenecektir gibi gelir bana. Kendisi de şöyle demiş bir seferinde:&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;The best film music should reveal something which cannot be seen or told, which should illustrate what a film does not express. [ &lt;i&gt;En iyi film müziği, görülemeyen veya dillendirilemeyen birşeyleri açığa çıkarmalı, bir filmin ifade etmediklerini betimlemelidir&lt;/i&gt; ]&lt;/blockquote&gt;&lt;span id="fullpost"&gt;20. yy'ın belki en ünlü, kesinlikle en çalışkan film müziği bestecisidir kendisi: &lt;a href="http://www.discogs.com/artist/Ennio+Morricone"&gt;500'ün üzerinde&lt;/a&gt; (yazıyla: &lt;i&gt;beş yüz&lt;/i&gt;) filmin müziği ona ait. &lt;i&gt;Bertolucci&lt;/i&gt;'den &lt;i&gt;De Palma&lt;/i&gt;'ya, &lt;i&gt;Polanski&lt;/i&gt;'den &lt;i&gt;Giuseppe Tornatore&lt;/i&gt;'ye kadar onlarca değişik yönetmenle, yüzlerce farklı tarz filmde çalışmış olan Morricone, geçtiğimiz Ekim'in 10'unda 80 yaşına bastı; 9 yaşında trompete başladığına göre, 71 yıllık bir müzik yaşamı demektir. &lt;i&gt;BBC 4 Radyosu&lt;/i&gt;, bu günün anısına il maestro'yu İtalya'daki evinde ziyaret etmiş, &lt;i&gt;Goldfrapp&lt;/i&gt;, &lt;i&gt;Chris Rea&lt;/i&gt;, &lt;i&gt;Nitin Sawhney&lt;/i&gt;, &lt;i&gt;Anne Billson&lt;/i&gt; ve &lt;i&gt;Andrew Paresi&lt;/i&gt; ile yaptıkları kısa konuşmaları bu röportajla birleştirip "&lt;a href="http://www.bbc.co.uk/radio4/arts/pip/5o5wo/"&gt;The Morricone Affair&lt;/a&gt;" adında küçük bir saygı programı hazırlamış. &lt;a href="http://www.bbc.co.uk/radio4/arts/pip/5o5wo/"&gt;BBC'nin sitesinde&lt;/a&gt; programın 11 gün sonra yayından kalkacağı yazıyor; o yüzden kaybolmasın diye kaydedip Rapidshare'a yükledim. Şuradan indirebilirsiniz:&lt;br /&gt;  &lt;span style="font-size:x-small;"&gt;&amp;gt; &lt;a href="http://rapidshare.com/files/161899713/BBC_4_Radio__-__The_Morricone_Affair.mp3"&gt;BBC 4 Radio: The Morricone Affair - a tribute to Ennio Morricone.mp3&lt;/a&gt; (yaklaşık 30dk. ve 25mb)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Röportaj'da dendiği gibi: &lt;i&gt;The guy is a priceless piece of humanity&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;Aşağıda muhteşem &lt;i&gt;Arena Concerto&lt;/i&gt; DVD'sinden alınma &lt;i&gt;Ecstasy of Gold&lt;/i&gt; var. &lt;i&gt;İyi, Kötü ve Çirkin&lt;/i&gt; filminin soundtrack'inden gelen bu parça ayrıca, &lt;i&gt;Ride the Lightning&lt;/i&gt; zamanlarından beri ('84) Metallica'nın tüm konserlerinin de açılış müziği:&lt;br /&gt;&lt;object width="569" height="427"&gt;&lt;param name="allowfullscreen" value="true"&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;param name="movie" value="http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=677104&amp;amp;server=vimeo.com&amp;amp;show_title=1&amp;amp;show_byline=0&amp;amp;show_portrait=0&amp;amp;color=ffffff&amp;amp;fullscreen=1"&gt;&lt;embed src="http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=677104&amp;amp;server=vimeo.com&amp;amp;show_title=1&amp;amp;show_byline=0&amp;amp;show_portrait=0&amp;amp;color=ffffff&amp;amp;fullscreen=1" type="application/x-shockwave-flash" allowfullscreen="true" allowscriptaccess="always" width="569" height="427"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:x-small;"&gt;&amp;gt; &lt;a href="http://vimeo.com/677104"&gt;Vimeo&lt;/a&gt;.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-3692583767846495564?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?a=H9fgi2Eg"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?d=41" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?a=YSmVhp0a"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?i=YSmVhp0a" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?a=mhyxisAs"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?d=52" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?a=Zj1VQ0D2"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?i=Zj1VQ0D2" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/farukahmet/~4/D1jXaKUC3i4" height="1" width="1"/&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/farukahmet/~3/D1jXaKUC3i4/hugo-mulder-ennio-morricone-sergio.html</link><author>farukahmet@gmail.com (farukahmet)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">2</thr:total><feedburner:origLink>http://farukahmet.blogspot.com/2008/11/hugo-mulder-ennio-morricone-sergio.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-8030917712665536021</guid><pubDate>Fri, 07 Nov 2008 11:20:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-11-07T15:27:21.308+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Siyaset</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Türkiye</category><title>barışa doğru savaşmak</title><description>&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3220/3010351908_a536f40bc0_m.jpg" /&gt; &lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3165/3009520307_b5af5e5081_m.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birikim çevresi yazarlarından şair ve yazar Roni Margulies'in dün akşamki &lt;a href="http://www.yuzlesmedernegi.org/"&gt;Yüzleşme Sohbeti&lt;/a&gt;'nden aklımda kalanlar (sözler birebir değil, anımsadığım kadarıyla aktarıyorum) :&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Kürtler istedikleri şeyi &lt;i&gt;barış içinde birlikte yaşamak&lt;/i&gt; olarak gösteriyor gibi. Durum bu olmasaydı, bir sosyalist olarak savunacağım şey Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı olurdu, devletse devlet, özerklikse özerklik, ne istiyorlarsa; ama madem istedikleri bu, ben de barış içinde birlikteliği savunuyorum &lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;İki tarafın da savaşı kazanamayacağını hissetmeye başladığı anlarda çatışmalar hız kesmez, aksine kızışır. Son olayları biraz da buna bağlayabiliriz. Kürt Sorunu'nda hiç olmadığımız kadar çözüme yaklaştığımızı düşünüyorum.&lt;/blockquote&gt;&lt;span id="fullpost"&gt;&lt;blockquote&gt;Kürt meselesini CHP veya benzeri bir devlet partisinin çözme ihtimali asla olmaz. AKP bu soruna çözüm getirmeye tek aday; çünkü AKP egemen sınıfın partisidir ve kültürel farklardan dolayı zaman zaman ortaya çıkar gibi görünen arızî sürtüşmeler dışında TÜSİAD'ın sözünden dışarı çıkmasına imkan yoktur. TÜSİAD da, hem de uzun zamandır, bu meselenin çözülmesini istiyor. Neden? Basit. Van'a gidin meselâ, muhteşem bir doğası, belki büyük bir turizm potansiyeli var, ama tek bir yatırım yapılmamış -bu tüm doğu illeri için geçerli. Burjuvazi için böyle kaynakların kullanılamıyor oluşu katlanılır şey değildir.&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;Türkiye burjuvazisi, bizim solcularımızın genellikle iddia ettiği gibi kıro, komprador falan değildir. Sabancı, büyük yabancı şirketlerle ortak iş kurduğunda eşit şartlarda, %50-%50'ye kuruyor. Peki öyleyse TÜSİAD şimdiye dek neden bu işi çözemedi? Temelde iki neden var: Birincisi, klasik Marksist teoriyi altüst eden, buranın özgünlüğünden kaynaklanan, askerin kendi başına bir egemen bir sınıf olması, ordunun zengin egemen sınıfın emrinde olmaması. İkincisi, yıllardır TÜSİAD'ın dediklerini yerine getirecek güce sahip bir iktidar partisinin başa gelememesi, hep zayıf koalisyon hükümetlerince yönetilmemiz. Erdoğan, egemenlerin yıllardır arayıp da bulamadığı adamdır. Türkiyede Kemalizm'in oynadığı belirleyici rol aktörleri devamlı garip kıvırmalar yapmak, ertelemek, saf değiştirmek zorunda bırakıyor; ama eninde sonunda TÜSİAD'ın dediği olacaktır.&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;Türkiye'de askeriyenin bu denli başat olabilmesinin nedenlerinden biri de Türk ordusunun savaşan bir ordu olmasıdır. Kürt meselesinin çözülmesinin kilit taşı, dolayısıyla, sivilleşmedir. Ordu da, giderek prestij ve kuvvet kaybediyor. Son yıllarda her olayda rezil olduklarını, insanların artık onları dinlememeye başladıklarını görüyoruz.&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;Bu tür durumlarda &lt;i&gt;silahlarını bırakmadan onlarla masaya oturmayız&lt;/i&gt; çok saçma, anlamsız bir laftır. Kimse barış gerçekleşmeden elindeki kozları bırakmaz. Ayrıca PKK'ya silah bırakma çağrısı yapmak Türk entelektüellerinin işi değildir; herkesin görevi önce kendi devletine baskı yapmak, ona söz söylemek.&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;Aslına bakarsanız Türk devletinin zaten PKK ile masada olduğunu söyleyebiliriz. Öcalan yaklaşık 8 yıldır İmralı'da hapis; ve devlet ve özellikle askerî erkandan kimselerle görüşmediğini düşünmek saflık olur.&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;Türkiye'de milliyetçiliğin denildiği gibi yükseldiğini düşünmüyorum. Evlere bayraklar Beşiktaş'ta, Kadıköy'de, Nişantaşı'nda asılıyor; Yenibosna'ya gidin, bayrak filan göremezsiniz. Bütün bu ölümlere, saldırılara rağmen, ülkücülerin organize ettiği ufak şiddet organizasyonlarını ve ordunun, Ergenekon'un organize ettiği Cumhuriyet Mitingleri'ni saymazsak, Türkiye'de hâlâ kitlesel Kürt karşıtı olayların, çatışmaların çıkmadığını görüyoruz; elbette CHP, MHP ve diğer faşizan gruplar da var bu ülkede, ama genel olarak Türkiye halkının sağduyusuna ben güveniyorum. Artık bir şehit cenazesinde acılı anne çıkıp "devlet sağolsun demiyorum" diyebiliyor. Bunu on yıl önce hayal bile edebilir miydik?&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;Çok güzel bir şey oldu: bugün hiç olmadığı kadar açık seçik saflaşmaların olduğu bir dönemdeyiz. O kadar çok turnusol kağıdı serildi ki önümüze, artık şunları rahatça söyleyebiliyoruz: Türban yasağına karşı olmayan solcu olamaz. Genelkurmay'a karşı çıkmayan solcu olamaz. Seçilmiş oldukları için -sevmesek bile- askere ve yargıya karşı AKP'yi savunmayan solcu olamaz.&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;MHP başarısız bir faşist parti. Faşizm, aslen muhalif bir harekettir; çünkü fakir insanların içgüdülerine hitap etmeye uğraşır. Bankalara, büyük şirketlere saldırdıklarını, kapitalizm karşıtı eylemlere giriştiklerini görürsünüz; ama MHP her zaman devleti savunan bir parti oldu, başarısızlığı da bundan, halka hitap edememesindendir.&lt;/blockquote&gt;Bir katılımcı (sanıyorum üniversite yahut lise hocasıydı) söz alıp, AKP'nin Kürt meselesinde yaptığı bir iki olumlu çıkış olsa da, Ermeni soykırımı, 6-7 Eylül olayları gibi "hatıralar"la hesaplaşma, bunlarla yüzleşme yönünde hiçbir adım atmadığı, özellikle son olaylarda Erdoğan'ın çok devletçi çıkışlarda bulunduğu vs.. itirazında bulundu. Burada ben söz alıp şunları söyledim kabaca :&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Haklısınız, ama bence fazla ilkesel düşünüyorsunuz. İnsanlar konular hakkındaki fikirlerini genelde ilkelere göre değil pratik nedenlere göre belirler. Ermeni meselesi gibi "lüks" sayılabilecek konularda hiçbir şey yapmasa bile, AKP Kürt meselesi hakkında adım atabilir; ilkesel olarak bunun yandaşı olduğundan değil, mecbur olduğundan. &lt;i&gt;Devlet'in kutsallığı&lt;/i&gt;, Osmanlı İmparatorluğu'na beslenen mitik sevgiyi de düşünürsek, "İslamcı" kesimde zaten popüler bir tema. Kuvvetle sanıyorum ki onlarda hakim olan his, devletin kötü olduğu değil, yanlış ellerde bulunduğu. Kemalistler olmasa Kürtlerle hiçbir sorunun kalmayacağını, her şeyin Ordu'nun başının altından çıktığını çok dinledim onlardan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kişisel bir hikaye anlatayım: Bizim köyümüz Samsun'da, eski bir Rum köyüdür. Orada oturduğumuz ev eski bir Rum evi, her şey Rumlardan kalma. Annem babam bizim bir şeyi anlamamamızı istediklerinde aralarında Rumca konuşurlardı. Geçen yaz oraya giderken arabada annemler ve akrabalarım Ermeniler ve Rumlar hakkında olumsuz laflar ettiler. Onlara dedim ki: &lt;i&gt;"Rumların evinde oturuyorsunuz, onların dillerini konuşuyor, onlardan öğrendiğiniz yemekleri yapıp tarlayı onlardan öğrendiğiniz şekilde sürüyorsunuz, sonra da bunları söylüyorsunuz. Dağdan gelmiş bağdakini kovmuşsunuz, bir de konuşuyorsunuz"&lt;/i&gt;. Tepkileri "Haklısın aslında" gibi bir şey oldu. Bir CHP'liyi buna ikna edemezsiniz, ama Anadolu'daki insanlar durumun zaten farkında. Ortaokulda, lisede öğrendikleri uyduruk resmî tarihin ve propagandanın etkisiyle milliyetçi laflar edebiliyorlar ama ikna edilmeleri çok zor değil, doğru dili kullandığınız zaman. Zaten CHP'lileri ve Kürtleri saymadık mı geriye kalan şey AKP! Biz "Türk halkı" derken aslında mecburen AKP'liler hakkında konuşuyoruz.&lt;/blockquote&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-8030917712665536021?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?a=3NbpbvxI"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?d=41" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?a=WfViXJcZ"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?i=WfViXJcZ" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?a=mo45GpPv"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?d=52" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?a=Ar0xr6zI"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/farukahmet?i=Ar0xr6zI" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/farukahmet/~4/lgse7eI9Y4I" height="1" width="1"/&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/farukahmet/~3/lgse7eI9Y4I/bara-doru-savamak.html</link><author>farukahmet@gmail.com (farukahmet)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">3</thr:total><feedburner:origLink>http://farukahmet.blogspot.com/2008/11/bara-doru-savamak.html</feedburner:origLink></item></channel></rss>
