<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<?xml-stylesheet type="text/xsl" media="screen" href="/~d/styles/rss2enclosuresfull.xsl"?><?xml-stylesheet type="text/css" media="screen" href="http://feeds.feedburner.com/~d/styles/itemcontent.css"?><rss xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" xmlns:itunes="http://www.itunes.com/dtds/podcast-1.0.dtd" version="2.0"><channel><title>fikirteknesi</title><link>http://www.fikirteknesi.com</link><atom10:link xmlns:atom10="http://www.w3.org/2005/Atom" rel="self" type="application/rss+xml" href="http://feeds.feedburner.com/Fikirteknesi" /><description>Fikir teknesi, fikrin yoğrulduğu tekne…</description><language>en</language><lastBuildDate>Thu, 23 Feb 2012 03:47:20 PST</lastBuildDate><generator>WordPress http://wordpress.org/</generator><feedburner:info xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0" uri="fikirteknesi" /><atom10:link xmlns:atom10="http://www.w3.org/2005/Atom" rel="hub" href="http://pubsubhubbub.appspot.com/" /><media:category scheme="http://www.itunes.com/dtds/podcast-1.0.dtd">News &amp; Politics</media:category><itunes:explicit>yes</itunes:explicit><itunes:subtitle>Fikir teknesi, fikrin yoğrulduğu tekne…</itunes:subtitle><itunes:category text="News &amp; Politics" /><item><title>BU ÜLKEDE KÜRT VE TÜRK OLMAK!</title><link>http://www.fikirteknesi.com/?p=2429</link><category>AKTÜEL</category><category>DENEME</category><category>DİL</category><category>DİN</category><category>EDEBİYAT</category><category>ELEŞTİRİ</category><category>İNSAN</category><category>İSLAM ve SİYASET</category><category>KİŞİSEL GELİŞİM</category><category>SOSYOLOJİ</category><dc:creator xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">NURİ YILDIZ</dc:creator><pubDate>Thu, 23 Feb 2012 03:47:20 PST</pubDate><guid isPermaLink="true">http://www.fikirteknesi.com/?p=2429</guid><content:encoded xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"><![CDATA[<div class="fblike_button" style="margin: 10px 0;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.fikirteknesi.com%2F%3Fp%3D2429&amp;layout=standard&amp;show_faces=false&amp;width=450&amp;action=like&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:450px; height:25px"></iframe></div>
<p>BU ÜLKEDE KÜRT VE TÜRK OLMAK!</p>
<p>Irkçılık; insanlığın yaratıldığından bu yana, insanlığa nifak tohumları eken en büyük<br />
zararlı unsur olarak kendisini göstermiştir yeryüzünde.<br />
	Neden bir ırk, diğer bir ırka göre kendini üstün görebilir ki?<br />
	Ya da neden bir ırk, diğerinden daha aşağı bir düzeyde olabilir ki?<br />
	Bir milletin bir milleti aşağı olarak görmesi veya kendi milletini üst konumda görmesi, insan egosunun ulaştığı en uç noktadır. Aslında burada kendisini üstün gören milletin mutluluğu, ezikliğinden ve büyük görünme mücadelesinden başka bir şey değildir. Kısacası buna “züğürt tesellisi” de denilebilir. Polyanna’ cılık la da ifade edilebilir. Aslında kişinin tek başına, kendini tatminden başka bir şeyde değildir, kişinin kendi ırkını üstünmüş gibi görmesi.<br />
	Ne kadar acıdır ki bizim ülkemizde bunlardan çok var. Ama bu toplumda hiç kimsenin faydasına olmamıştır. Fakat kötü hesapları olan başka toplumların ve emperyal güçlerin işlerine fazlasıyla yaramıştır. Zamanı geldiğinde kolayca servis edilebilecek bir malzeme herkesin arayıp ta bulamayacağı bir sulu nimettir.<br />
	Amerika da irili ufaklı belki de yüzlerce farklı dil, bir o kadar da ırk olmasına rağmen bizim ülkemizde yaşayan sorunlar neden yaşanmaz anlamakta zorluk çekiyorum.<br />
	Avrupa da birçok ırk ve bunlara ait dil varken sorunlar bizim ülkemizdeki gibi büyük bir problem oluşturmamakta, gerektiğinde Hristiyanlık inancı hepsinin üzerinde bağlayıcı ve toparlayıcı bir güç olup birlikteliği bina edebilmektedir.<br />
	Nedense bizim ülkemizde, sahip olduğumuz İslam inancı, bütün değerleri ve dinamikleri ile dimdik, tüm beşeri sistemlere, diğer dinlere karşı ayakta olmasına rağmen, enaniyet ve asabiyet duygularımızdan dolayı, yeterince faydalanamadığız; atıl bir güç olarak, bir kenarda duruyor adeta.<br />
	Bizim inancımız, diğer bir milleti ya da kavmi küçük görmeden, kişinin kendi millet ya da kavmini sevmesini asla ve asla engelleyici bir özelliğe sahip değildir.<br />
	Bir insan; kendi milletini ve kavmini çok fazla sevebilir. Her şeyden de fazla sevebilir. Bunda hiçbir olumsuzluk yoktur. Tek şartla. Bir millete veya kavme mensup olmanın ekstra bir üstünlüğü ve mutluluğu olması gibi bir olgunun, yargının ön plana çıkarılmaması şartı ile.<br />
	Üstünlüğün; takva ve güzel olan insani değerlerin yaşanmasından başka ne olması beklenebilir ki?<br />
	Ölçümüz; “ Arab’ ın Acem’e, Acem’in Arab ’a üstün olmaması”, olmalı değil mi?<br />
	Bizim ülkemizde bir şekilde Kürt te, Türk te bir şekilde bu bilinçsizliğin oluşturduğu problemleri yaşamıştır.<br />
	Ben de, çok küçüklüğümden başlayarak yaşadım birçok olumsuzluğu, bu doğrultuda.<br />
	On yaşımda geldim yaşadığım kente. Dördüncü sınıfın ilk dönemiydi. Doğup büyüdüğüm köy kente yaklaşık on beş kilometre kadar mesafesi olan ve halkı Kürt olan Anadolu köyü idi. Ben ise annesi Türk, babası Kürt olan bir ailenin çocuğu idim. Gerek annemin babası, gerekse babamın babası, asabiyet kırıntısını üzerinde taşımayan canciğer iki arkadaştılar. Geldiğim sınıfta nedenini anlamadığım ama beni sevmeyen bir öğretmenle karşılaştım. İlk günlerimdeki heyecandan dolayı ya da yeni sınıfın seviyesi, geldiğim köydeki okuldan ileri olmasından da kaynaklanabilmiş olan başarısızlığımdan dolayı, bana kullandığı kelimenin hala kulaklarımdaki çınlamasından bir türlü kurtulamadım; “buraya nereden geldin pis Kürt”. O günden sonra sınıf arkadaşlarım tarafından, seslendirilen adım “Kürt” olmuştu.<br />
Asıl önemlisi “Kürt” olduğumu da o gün öğrenmiştim.<br />
	Yaşadığım diğer olay daha ilginçti.<br />
	İlkokula gittiğim aynı yıllardı. Bir mahalle içinde, dar bir sokakta, kur-an öğreten yaşlı bir kadın hocam vardı. Allah razı olsun bana kur-an okumayı öğretti. İlk İslami eğitimimi ondan aldım. Ama bir hayli de dayağını yedim. Yediğim dayaklara binaen anneme söylediği mazeret çok ilginçti: “Kürt” olduğu için dilini eğemiyorum. Birazda kendisinin ilgisi yok. Bundan dolayı kur-an okumayı çok zor öğreniyor! Tabi, bu sözün üzerine ilgim artsın diye annemden yediğim dayağın tonajını hesap bile etmekte zorluk çekiyorum. Yıllar sonra, bu gün değerlendirme yapıyorum kendi kendime. Arapça da bulunan harfler Kürtçe ye, çok da uzak değilmiş, ifade ve söyleniş olarak.<br />
Yaşadığım bu olayın, on yaşımda bana kazandırdığı olgu; demek ki “Kürt”  olmak eksik ve yetersiz olmak anlamıyla eşdeğer.<br />
	Uzun yıllar sonra, Gavurdağlarının güneyinde bulunan bir köyde asker öğretmenlik yapıyorum. Bir şekilde asabiyet duyguları ön plana çıkmış ve Kürtlere olumsuz bir bakış açısı oluşmuş. Zaman zaman yanımızda aşağılayıcı ifadeler amacını çok aşıyor. Ön yargılar oluşmasın diye hatalı söz ve cümlelere karşı itidal çağrısı yapıyorum kendime ve etrafımdakilere. Eminim ki, Kürt biriyle birebir karşılaşmamıştı bu insanlar. Sadece kulaktan duyma mesnetsiz ifadelerdi, kullandıkları sözler. Üç ay sonra Kürt olduğumu anladılar. Bu günden sonra eşdeğer sözcükler kullanırken, sürekli vurgu yapıyorlardı; “sen farklı birisin keşke her Kürt senin gibi olsa”. Aslında birçoğu da diğer Kürt’lerin, nasıl birileri olduğunu da eminim bilmiyorlardı. Bir toplumda bulunan her kes nasıl kötü olabilirdi ki?<br />
Fakir bir komşum vardı. Günlük ekmek almak yerine, un alıp kendi ekmeğini kendileri yaparlardı elektrik fırınıyla. Her gün görüştüğümüz bir komşuydu. Bir gün çok düşünceli gördüm kendisini. Nedenini sordum. “Fırın bozulmuş akşama ekmek yapamayacak hanım” dedi. Hemen atıldım. “Ben bakarım.” Dedimse de pek inanmadı. Aldım pense ve tornavidayı elime. Önce her şeyi parçalarına ayırdım. Telleri kopmuştu. Ekleyerek, bütün parçalarını yeniden bir bir yerleştirdim. Taktım fişi. Çalışmaya başladı. Beni seyrediyordu biraz uzaktan. “Gel bak çalıştı” dedim, pek inanmadı. Zorladım, elini fırının içine soktu. Çıkarıp bir kez daha elini uzattı fırınını içine. Eli ısınmıştı. İki adım geri çıktı. Çok şaşırmış olarak bir ifade kullandı. Bu ifadeden sonra şaşırma işi bana kalmıştı. “Ulan hoca; hem Kürt olasın hem de bunu yapabilesin.” Gayri ihtiyari bende şu sözü söylemiştim: “Kürtlerin bütün işlerini kim yapıyor sanıyorsun?”<br />
Bu toplumdan edindiğim bilgi de şu oldu; birbirini hiç tanımayan toplumlarda bile nedeni bilinmez bir düşmanlık oluşturulmaktadır, ne yazık ki.<br />
İlginç bir olay daha: Bir eğitim ortamında idareci konumunda olan biri, gözlerimin içerisine bakarak, ceza evlerinde yatan kişilerin birçoğunun Kürt olduğunu, çünkü bu halkın çok cahil olduğunu pervasızca söyleyerek yüce cahilliğini ifade etmişti. Büyük bir cemaate mensup olduğum bu kişiye söylemek zorunda kaldığım söz şu oldu: “ imanını gözden geçir”.<br />
Ne yani, bu ifadeden dolayı da bütün Kürt’leri de suçlu mu ilan etmeliyim?<br />
Daha ilginç olanı yazmadan geçemeyeceğim. Bir parkta gazetemi okurken masama gelen iki kişi ile başladığımız koyu sohbetimiz içerisinde Kürt olduğumu söyleyince, karşımda oturan birinin dudaklarından dökülen ifade; “Estağfurullah!” oldu. Kendimi ağır bir günah işlemişim, farkına varmadan da hatamı ve aczimi ifade etmişim gibi oldum.<br />
Bu arada, çocukluğumu geçirdiğim köyde; Türk olan anneme, bana ve kardeşlerime takılan isim ise; Türk anlamına gelen, “ Tırko ya da Tırkey” idi.<br />
Bu ülkede birbirinden bu kadar habersiz ve uzak yaşayan, aynı zamanda birbirini tanımadığından dolayı kökten düşman doğan insanların varlığından utanıyorum ve diyorum ki;  İçimizdeki beyinsizlerden dolayı bizleri helak etme Allah’ım!<br />
Selam ve dua ile…</p>
]]></content:encoded><description>BU ÜLKEDE KÜRT VE TÜRK OLMAK! Irkçılık; insanlığın yaratıldığından bu yana, insanlığa nifak tohumları eken en büyük zararlı unsur olarak kendisini göstermiştir yeryüzünde. Neden bir ırk, diğer bir ırka göre kendini üstün görebilir ki? Ya da neden bir ırk, diğerinden daha aşağı bir düzeyde olabilir ki? Bir milletin bir milleti aşağı olarak görmesi veya kendi milletini üst konumda görmesi, insan egosunun ulaştığı en uç noktadır. Aslında burada kendisini üstün gören&lt;a href="http://www.fikirteknesi.com/?p=2429"&gt;&amp;#160;&amp;#160;[ Read More ]&lt;/a&gt;</description><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>GENERALLERİN HAL TERCEMESİ</title><link>http://www.fikirteknesi.com/?p=2425</link><category>AKTÜEL</category><category>GENERALLER</category><dc:creator xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">ALI ILBEY</dc:creator><pubDate>Wed, 22 Feb 2012 23:33:38 PST</pubDate><guid isPermaLink="true">http://www.fikirteknesi.com/?p=2425</guid><content:encoded xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"><![CDATA[<div class="fblike_button" style="margin: 10px 0;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.fikirteknesi.com%2F%3Fp%3D2425&amp;layout=standard&amp;show_faces=false&amp;width=450&amp;action=like&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:450px; height:25px"></iframe></div>
<p>Generallerin Hâl Tercümesi<br />
Aral ile Hazar arasındaki Oğuz Ülkesi’nde yaşayan bir aksakalın destansı diliyle yazılmış “Aksakalın Kitabı”ndan “Generallerin Hâl Tercümesi” adlı efsaneyi edebî şifa niyetiyle paylaşmak istiyorum:</p>
<p>Ey oğul! Generalliğin Tarihçesi’ne göre önce general vardı, sonra diğer insanlar meydana geldi. General,“Avrupa uygarlığının” bir ürünüdür. “Çağdaş uygarlık seviyesi” yükseldikçe en gözde meslek hâline geldi ve yüceltilmiş bir tiranlığa dönüştü. Bütün Batı’nın ve Hitlerin generalleri en büyük insan kıyıcılarıydı. </p>
<p>Erich Fromm, “modern çağdaki büyük savaşlara biriktirilmiş saldırganlık değil, askerî ve siyasal seçkinlerin araçsal saldırganlığı sebep olmuştur” diyor. </p>
<p>Generallerin ilk ceddi Kartacalı general Hannibal’dir. “Yüceleşmiş” generallerden Patton, Mc. Arthur, Montgomery, Rommel, Sun Tzu, Goltz ve Sarı Kamalov’un portreleri günümüz generallerinin hayâllerini süsler. En çok da Fransız generali Napolyon’a hayrandırlar. </p>
<p>Oysa bütün insanlığın hayran olduğu zümre din ve hikmet ehlidir. Generaller cellatlığı, korkuyu ve güvensizliği yüceltirler. Bir maden işçisi, bir domates, bir buğday yetiştiricisi gibi hayatı insanîleştiren çoğunluk ise, bütün gönülleri bir tutanı, yetmiş iki buçuk milleti seveni yüceltirler. </p>
<p>Alman general Goltz diyor ki: “Savaş insanlığa alabildiğine geniş teknik ve bilim kapıları açar, ulusların yeteneklerini harekete geçiren ve onlara parlak gelecekler vaat eden, dünyanın henüz dokunulmamış enerji kaynaklarını gün ışığına çıkaran bir çeşit silahlı politikadan başka bir şey değildir.” </p>
<p>GENERALLER KAMUSAL BİRER DİKTATÖR VE BUYURGANDIRLAR<br />
Mahalle mabedini ve vakıflarını bilmezler. Onlar bazı klüplere giderler. Etrafı dikenli tellerle çevrili, nizamiyesinde askerlerin nöbet tuttukları askerî şatolarda yaşarlar yapayalnız. Milleti, yani aidiyeti yoktur. Tercihleri böyledir. General eşi olmak ne zor.<br />
Generallerin dünyası nasıl bir dünyadır. Dostlukları ve arkadaşlıkları var mıdır? Neye inanırlar? İnsanı teselli eden inançları, menkıbeleri var mıdır? Her gün aynı elbiseyi giyen generaller hayatı değiştirebilirler mi?<br />
“Kamusal” birer diktatör ve buyurgandırlar. İnsanların tabiî hayatına hiçbir katkıları yoktur. Üreterek yaşayan halkın vergileriyle oluşan bütçeden en çok payı onlar alırlar. Generallik, kalbe ve merhamete muhalif bir meslektir, savaşları yönetme sanatıdır. Rüyaları hep savaş ve düşman üstünedir. Savaşlar olmasaydı generaller ne işe yarardı? Generallerin vatan ve millet sevgisi, her an savaşmaya ve ölmeye hazır yetiştirilmiş askerlerin sayısıyla alâkalıdır. </p>
<p>BİR MADEN İŞÇİSİ, BİR DOMETES VE BUĞDAY YETİŞTİRİCİSİ BİR GENERALDEN DAHA DEĞERLİDİR<br />
Oysa bir maden işçisi en iyi kömür çıkarmakla, bir domates yetiştiricisi en iyi domatesi yetiştirmekle, bir fırıncı en lezzetli ekmeği pişirmekle vatanını ve milletini generallerden daha çok sevmektedir.<br />
Savaşa inanırlar generaller. Savaş ve asker, onların varlık sebepleridir. Strateji, abluka, taktik teorileriyle vardırlar. Ondan gayrı hiçbir şeydirler. Savaş eğitimini bilirler. Gönül tâlimini bilmezler. Savaş kazandıran ünlü generallerin savaş sanatı üzerine yazmış oldukları kitaplarını okurlar. Gönülleri aydınlatan, insanı kalbinden tutup maveraya kanatlandıran mısraların, menkıbelerin anlatıldığı kitapları bilmezler. Çünkü kalpleri perdelenmiştir. </p>
<p>Generallerin içi dışı savaş kokar. Dolayısıyla yürekleri demirdendir. Onlar için savaş nimettir. Savaştan gelecek ganimetleri hesap ederler. Hikmet ve din adamlarını, kutsala çağıran şairleri hiç sevmezler. Çağdaş generaller arasından hiç şair çıktığını duydunuz mu? </p>
<p>Ekonomik kriz, işsizlik, istihdam, yoksulluk, bütçe açığı hiç önemli değildir onlar için. Çünkü çözümü kolaydır: Savaş çıkarmak ve savaşmak. Gönülleri değil, ölümleri ve öldürtmeyi yönetmesini bilirler. </p>
<p>Bir maden işçisinin, bir domates ve buğday yetiştiricisinin emeği bir generalin savaş stratejisi bilgisinden çok daha değerlidir. Bir buğday, bir koyun yetiştiricisi, bir generalden daha asildir. Bir fırıncının yaptığı iş, bir generalin yaptığı işten daha hayatîdir. Bir maden işçisinin maaşı bir generalin maaşından fazla olmalıdır.</p>
<p>Gönüllere ışık saçan, insanı âdemiyetine çağıran bir hoca efendinin, bir âlim kişinin vaazları bir generalin talimatlarından çok daha insanîdir.<br />
Yüreği yanında değildir generallerin. Oysa bir maden işçisinin, bir domates ve buğday yetiştiricisinin yürekleri hep yanındadır. </p>
<p>Geceleri kaygılıdırlar. Oysa maden işçileri, domates ve buğday yetiştiricileri geceleri huzurla uyurlar. Şairlere, ediplere geceler birer saadettir. </p>
<p>ÜLKELERİ GENERALLER BÖLER VE PAYLAŞTIRIRLAR<br />
Ülkeleri generaller böler ve paylaştırırlar. Sınırları onlar çizer ve bozarlar. Bir general sözüdür şu: “Savaşlar ancak ölenler gömülüp unutulduğunda kazanılır.” Yani, insanların bazıları savaşlarda sırası gelince ölmelidir. Hayatta kalanlar en iyi askerlerdir.<br />
 Demek ki, oğul, kimimizin çocukları, kimimizin eşleri, kimimizin babalarının savaşta ölmelerinin generallerin yanında hiç de anlamlı bir hâtırası ve önemi yokmuş.</p>
<p>Generaller zeki olurlar, akil olamazlar. Oysa zekânın iyi bir meziyet olmadığını söylüyor bilge kişiler. Generallik, güvensizlik, egemenlik arzuları üzerine inşa edilmiş cellatlığın en üst seviyedeki filozofluğudur. Savaş ve savaştırma uzmanıdırlar, gönüllerin uzmanı değillerdir.<br />
Onların aşkı savaştır. “Savaş barıştır, özgürlük köleliktir.” İnsanlığın savaşlarla düzeleceğine inanırlar. Bütün generaller birbirine benzer, birbirini taklit ederler. Bir generalin bütün hayâli en büyük general olmaktır.</p>
<p>ALİ İLBEY</p>
]]></content:encoded><description>Generallerin Hâl Tercümesi Aral ile Hazar arasındaki Oğuz Ülkesi’nde yaşayan bir aksakalın destansı diliyle yazılmış “Aksakalın Kitabı”ndan “Generallerin Hâl Tercümesi” adlı efsaneyi edebî şifa niyetiyle paylaşmak istiyorum: Ey oğul! Generalliğin Tarihçesi’ne göre önce general vardı, sonra diğer insanlar meydana geldi. General,“Avrupa uygarlığının” bir ürünüdür. “Çağdaş uygarlık seviyesi” yükseldikçe en gözde meslek hâline geldi ve yüceltilmiş bir tiranlığa dönüştü. Bütün Batı’nın ve Hitlerin generalleri en büyük insan kıyıcılarıydı. Erich Fromm, “modern&lt;a href="http://www.fikirteknesi.com/?p=2425"&gt;&amp;#160;&amp;#160;[ Read More ]&lt;/a&gt;</description><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>İZLENEBİLİR REKLAM KONSEPTİ</title><link>http://www.fikirteknesi.com/?p=2422</link><category>AKTÜEL</category><category>REKLAM</category><category>REKLAMCILIK</category><category>YENİ REKLAM FORMLARI</category><dc:creator xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">FARUK ADİL</dc:creator><pubDate>Wed, 22 Feb 2012 10:00:11 PST</pubDate><guid isPermaLink="true">http://www.fikirteknesi.com/?p=2422</guid><content:encoded xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"><![CDATA[<div class="fblike_button" style="margin: 10px 0;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.fikirteknesi.com%2F%3Fp%3D2422&amp;layout=standard&amp;show_faces=false&amp;width=450&amp;action=like&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:450px; height:25px"></iframe></div>
<p>			İZLENEBİLİR REKLAM KONSEPTİ<br />
	Reklam ile bizim ne ilgimiz olabilir? Uzaktan yakından ilgimiz yok. Reklam sektörü nedir, nasıl işler vesaire birçok şeyi bilmeyiz. Fakat bir nokta var ki, ilgilenmeden duramıyoruz. Hayatın reklama boğulmasına tahammül edemez olduk. Aynı zamanda da reklamcılık işinde dehşetengiz bir kaynak israfı olduğu görülüyor. Hem kaynak israfını önlemek hem de hayatımızdaki reklam yoğunluğunu azaltmak için ilgilenmek mecburiyetinde kaldık. Netice olarak bu yazı, hayatı reklam kirliliğinden korumak, reklamdaki kaynak israfını engellemek ve reklamın daha etkili hale getirilmesini sağlamak için yazılmıştır. Hem de reklamdan anlamayan biri tarafından…<br />
	Televizyon seyircileri reklamlar başladığında zaping yapıyorlar. Gazete okurları, reklam sayfalarını otomatik olarak çevirip geçiyorlar. Kısaca, reklamlar izlenmiyor. İzleyenler yok mu, tabii ki var. İhtiyacına karşılık gelen reklamı izliyor insanlar. Reklam bunlar için mi yapılıyor? Büyük oranda evet… Fakat bu durum ciddi bir kaynak israfı değil mi? Her insan, her malın, herhangi bir zamanda müşterisidir. Herhangi bir insanın müşteri haline geldiği zaman diliminde de reklam yapılmalı ki, o kişi kaçırılmamış olsun. Bunun yolu da kesintisiz reklam yapmak. Ama bu yol yanlış… Çünkü çok pahalı…<br />
	Öyleyse yeni reklam formları, konseptleri, metotları, araçları vesaire geliştirilmelidir. Büyük firmaların reklama ayırdıkları kaynakları dikkate alınırsa, çok farklı ve etkili yollar geliştirmek ve daha fazla verim almak mümkün olabilir.<br />
	Bu konuda aklımıza gelenleri sayalım. Sektörden (reklam sektöründen) biri olmadığımız için ticari kaygılardan uzak şekilde ve herhangi bir format endişesi çekmeden yazalım.<br />
	Birincisi, reklama ayrılan kaynağı, “işe” ayırmak.<br />
	Reklam kaynağını, reklamı yapılacak mala yatırıp halka hizmet haline getirmek daha iyi fikir olmalı. Mesela gayrimenkul şirketi misiniz, yaptığınız meskenlerin satışı için ne kadar reklam kaynağı ayırıyorsanız, o kaynağa da mesken yapın ve insanlara çekilişle bedava kiraya verin. Altı ay veya bir yıllık periyotlarla insanlara kiraya verdiğinizde, hem iyilik yapmış, hem üretimi artırmış, hem reklam yapmış, hem de bizi meşgul etmemiş olursunuz. Her ay bir miktarının çekilişini yaparak gündemde kalırsınız, haberiniz yapılır ve insanlar size daha fazla itimat eder.<br />
	İkincisi, reklam filmi çekmek yerine filmlerin senaryolarına “malları” yerleştirmek.<br />
	Mesela bir saatin reklamını yapacağınıza, saati Polat Alemdar’ın koluna takın ve her bölümde birkaç defa adamı saate baktırın. Saate bakarken de yakın çekim yapın. Kurtlar Vadisi filmini kesip o saatin reklamını yapacağınıza bunu yapın, çok daha etkili olur ve insanlar da filmi kesintisiz izler.<br />
	Üçüncüsü, kültür formları oluşturmak…<br />
	Reklamların dolandırıcılıkla arasında fazla bir farkının olmadığı kabul edilmeye başlandı. Reklamlara inanan kimseye rastlamaz hale geldim. Bu kadar inandırıcılık ve itibar problemi yaşayan bir sektörün hala canlı şekilde varlığını sürdürebilmesi dikkat çekici bir durum. Hem itibarsızlığın önüne geçmek, hem itibarsızlıktan kaynaklanan etkisizliğin önüne geçmek, hem ülkenin kültürüne katkıda bulunmak için, reklamı yapılacak mallar için kültür formları, kültür eserleri, edebiyat eserleri gibi konulara yatırım yapılmalı. Mesela bir araba için roman veya hikaye veya tiyatro eseri yazdırılmalı. Yani arabanın kendisinin romanı değil, romanda o arabanın da bir şekilde işleneceği kompozisyon oluşturulmalı. Arabanın özellikleriyle ilgili bazı önemli sahneler olmalı. Böylece edebiyat dünyamız gelişir, malın kalıcı reklamı yapılır, insanlar da reklama zaman ayırmak zorunda kalmaz. Bunu yaparken, sadece malın iyi anlatılması değil, iyi bir roman veya hikaye yazılmış olması şartını koyun, bu istikamette yarışmalar düzenleyin, hem edebiyat gelişsin hem de malınızın edebiyatı yapılsın. Ahmaklar, roman ve hikayeye takılmayın, sürüyle kültür formu oluşturacağınız alan var.<br />
	Dördüncüsü, reklama ayrılan kaynağı “habere” ayırmak.<br />
	Aman bu konuyu da yazmayayım. Zaten reklamcılık benim işim değil ki…<br />
FARUK DAL</p>
]]></content:encoded><description>İZLENEBİLİR REKLAM KONSEPTİ Reklam ile bizim ne ilgimiz olabilir? Uzaktan yakından ilgimiz yok. Reklam sektörü nedir, nasıl işler vesaire birçok şeyi bilmeyiz. Fakat bir nokta var ki, ilgilenmeden duramıyoruz. Hayatın reklama boğulmasına tahammül edemez olduk. Aynı zamanda da reklamcılık işinde dehşetengiz bir kaynak israfı olduğu görülüyor. Hem kaynak israfını önlemek hem de hayatımızdaki reklam yoğunluğunu azaltmak için ilgilenmek mecburiyetinde kaldık. Netice olarak bu yazı, hayatı reklam kirliliğinden korumak, reklamdaki kaynak&lt;a href="http://www.fikirteknesi.com/?p=2422"&gt;&amp;#160;&amp;#160;[ Read More ]&lt;/a&gt;</description><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>HÜRRİYET SORUNU VE EMİLE BOUTROUX YAKLAŞIMI</title><link>http://www.fikirteknesi.com/?p=2420</link><category>DUYURU</category><dc:creator xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">MEHMET EMIN SEN</dc:creator><pubDate>Wed, 22 Feb 2012 09:32:48 PST</pubDate><guid isPermaLink="true">http://www.fikirteknesi.com/?p=2420</guid><content:encoded xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"><![CDATA[<div class="fblike_button" style="margin: 10px 0;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.fikirteknesi.com%2F%3Fp%3D2420&amp;layout=standard&amp;show_faces=false&amp;width=450&amp;action=like&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:450px; height:25px"></iframe></div>
<p>HÜRRİYET SORUNU VE EMİLE BOUTROUX YAKLAŞIMI</p>
<p>Hürriyet, insanlık düşünce tarihi boyunca en çok tanımı yapılmış olan kavramlardan biridir. Yüzyıllar boyunca seçkin kafaların üzerine ter döktüğü bu problem hala çözülebilmiş değildir. Hakkında çalışıldıkça yeni soruların doğmasına sebep olunmakta, bunların cevaplanması uğruna yapılan çalışmalarda ise yeni tanımlar ortaya çıkmaktadır.<br />
Abraham Lincoln’un “Dünya hiçbir zaman hürriyet kelimesinin iyi bir tarifine kavuşmamıştır” sözü bugün de tazeliğini korumaya devam etmektedir.<br />
Kuşkusuz bunun sebebi hürriyetin çok yönlü bir kavram oluşuyla yakından ilgilidir. O ışığa tutulmuş, ışığı renklere bölen bir prizmadır. Herkes ona bakarak kendi açısından gördüğü rengi veya renkleri tasvir eder.<br />
1789 İnsan ve Vatandaş hakları bildirisinde bulunan, sonradan birçok Anayasa metninde yer alan ve bu arada 1924 T.C Anayasasında da kabul gören tanıma göre “Hürriyet başkasına zarar vermeyen her şeyi yapabilmektir”<br />
Acaba hürriyet gerçekten bu mudur?  Yapmak istediği hiçbir şeyi yapamayan sefil bir insanın sırf “başkasına zarar vermeyen şeyleri yapabildiği” için sözgelimi aç aç dolaşarak vitrinleri içini çeke çeke seyredebildiği, geceleyin parklarda yatıp gökteki yıldızları sayabildiği için onu hür mü kabul edeceğiz. (Kapani, 1961: 25)<br />
Montesquieu “Hürriyet, kanunların müsaade ettiği her şeyi yapabilme hakkıdır” der. Ardından “Kanunun olmadığı yerde hürriyet de olmaz” diyerek hukukun üstünlüğünü vurgular. Peki, ya kanunlar hiçbir şeye müsaade etmiyor ise?( Montesquieu, 1965: 38)<br />
Soyut bir kavram olan hürriyet realiteyle karşılaştığında ufalanır ve somut bir gerçeklik kazanır. Her sosyal ve siyasal sistem kendi anlayışına uygun bir formatta hürriyeti tanımlar ve belirler. En totaliter rejimlerin bile hürriyetçi olma iddiasında bulundukları dikkate alındığında Namık Kemal’in aşağıdaki mısrası daha da büyük bir anlam taşır.<br />
Ne efsunkâr imişsin ah, ey didar-ı hürriyet<br />
Esir-i aşkın olduk, gerçi kurtulduk esaretten…<br />
Ünlü Fransız ihtilalının sloganlarından biri de Hürriyet, Eşitlik ve Kardeşlik idi. Kuşkusuz bunlar akraba kavramlardır. Ve birbirlerini etkilerler. Her düşünce sistemi kendi dünya görüşüne uygun olacak şekilde akraba kavramlardan birinin lehine olacak şekilde anlayışlar ve yorumlar ortaya koyarlar.<br />
Bu kadar farklı ve çok yaklaşımlara konu olan hürriyet, elbette değişik kategorizasyonlara tabi tutulmuştur. Burada ilk kez Jellinek tarafından ifade edilen ve sonra da klasikleşen ayrımı anabiliriz. Buna göre hürriyetler, vicdan ve düşünce hürriyeti gibi negatif, sağlık, eğitim ve çalışma gibi pozitif, örgütlenme ve yönetime katılma gibi aktif haklar olarak üç kısma ayrıştırılmaktadır.<br />
Ayrıca bireysel hürriyetler ve kamu hürriyetleri olmak üzere yapılan ayrıştırma hem doktrinsel anlamda hem de pozitif hukuk çerçevesinde kabul görmüş bir ayrımdır. Bireysel hürriyetlerin maddi hürriyetler ve manevi hürriyetler olarak ikiye ayrılması ve modern zamanlarda, çağdaş yaşam biçiminin kaçınılmaz olarak maddi hürriyetleri daraltıp manevi hürriyetleri genişletmesi de bir gerçekliktir. (Öner, 19901: 66)<br />
20. yüzyılda hâkim olan kamusal hürriyet anlayışlarına temel oluşturmak bakımından en etkin olan düşünürler “Thomas Hobbes”, “John Locke” ve “Jean Jacques Rouasseau” dur. Hobbes “Leviathan” adlı eseriyle insanı işe karıştırarak, tabiat halinden yapay bir üst örgüt çatısı altında bulunmanın gerekliliğini belirtmiş ve “Mutlak Monarşi” tipi örgütlenmeyi salık vermiştir.<br />
Locke “Leviathan”a reddiye olarak yazdığı denemesinde tabiat halini farklı tasvir etmiş “İnsan insanın kurdudur” anlayışını yanlışlamıştır. Sonuç olarak önerdiği hükümet şekli liberal cumhuriyeti andırır bir yapıdır.<br />
Rouasseau, yorumcuları zıt kutuplarda yer alan ilginç bir düşünürdür. Tabiat haline ilişkin övgülerden yola çıkarak vardığı sonuçları “toplum sözleşmesi adlı eserinde sistemleştirmiştir.<br />
Genel irade kuramı, sisteminde önemli bir yere sahiptir. Çoğulcu görüşü savunanların da çoğunlukçu düşünceden yana olanların da tezlerini Rousseau’nun görüşleriyle temellendirmeleri, Filozofun ciddi mi olduğu yoksa şaka mı yaptığı yollu sorgulamalara sebep olacak kadar şaşırtıcı bulunmuştur.<br />
Bu kadar ayrımın içerisinde kuşkusuz her anlayışın yadsımayacağı bir alandan söz edebiliriz. O da hürriyetlerin, seçme hürriyeti ve eylem hürriyeti şeklinde iki kısma ayrılmasıdır. Seçme hürriyeti bireyin alternatifler arasında bir tercihte bulunması, eylem hürriyeti ise bu tercihini uygulamada ortaya koymasıdır. (Abadan, 1957: 373)<br />
Seçme hürriyetinde kayıtsızlık hürriyeti, yani tercihi sağlayacak bir ayrıştırmanın mümkün olmaması hali ile, sebebe bağlı hürriyet yani tercih ettiği alternatifi tercih etmesini sağlayan bir etkenin bulunması hali söz konusudur. Burada sözü edilen etken(sebep) önemlidir. En genel şekliyle sebep, etkin sebep ve amaçsal sebep olarak ikiye ayrılır ve felsefi anlamda hürriyetlerin tahlil edilmesi konusunda en önemli ayrıştırma da sebeplerin bu şekilde ayrıştırılmasıdır. (Yazıcıoğlu, 1988: 79)<br />
Emile Boutroux’un hürriyete ilişkin düşünceleri, başka bir deyişle hürriyetin belirmesini sağlayan felsefesi, sebeplerin vazgeçilmez olmayışı noktasından hareketle ulaşılan bir düşünce olarak inşa edilmiştir.<br />
Bilindiği gibi Boutroux’un ünü tabiat kanunlarının zorunsuzluğunu savunuyor olmasından ileri gelir. Düşünürümüz doktora çalışması olarak savunduğu zorunsuzluk doktrinini hayatının ilerleyen döneminde geliştirmiş, ilkin zorunluluğun eleştirisi ile tezinin temellerini sağlamlaştırmış daha sonra da tabiat kanunlarının eleştirilmesi yöntemi ile düşüncesine daha sağlam bir zemin oluşturmuştur. Filozof zorunluluğu eleştirirken kendi ontolojisini de ortaya koymuş bulunmaktadır. Zira varlığı katmanlar halinde belirleyip her katmanda karşılaşılan zorunluluk fikrinin göreceli olduğunu, dolayısıyla zorunlu olmadığını belirtmiş, ispat etmiş, bu konuda hem deneyin gerekliliği ve önemini hem de aklın ilkelerini oldukça güvenilir bir zemin üzerinde koruyarak düşüncesini geliştirmeye çalışmıştır.<br />
Boutroux bir açıdan bakıldığında eleştiri filozofudur, kritikçidir. Düşüncelerini inşa ederken yoğun olarak eleştiriler ortaya koymuştur. Bununla beraber kendisi de çokça eleştirilmiştir. Dolayısıyla hem tenkit eden hem de tenkitlere dayanıklılığı pekişmiş bir sistem oluşturmuştur. Bu nedenle karşıt düşünce savunucuları da Boutroux’un düşüncelerinden etkilenmişler onu ciddiye alarak ve saygıyla yaklaşarak değerlendirmişlerdir.<br />
Felsefesinin en belirgin yanlarından biri de aşırılıklardan arınmış bir nitelik taşımasıdır. Varlıkta gözlemlenen zorunluluğu yok saymamış, determiniteyi tümüyle reddetmemiştir. Ancak gözden kaçan ya da kapasitesini aşan (aklın) hallerde deneyin ve aklın alanlarını daha sağlıklı bir belirleme ile doğal sınırlarına çekmiş böylelikle psikoloji ve sosyolojiye kadar teşmil edilen bilim yasalarının sarsılmaz kabul edilen hakimiyetini sorgulamıştır. Böylelikle insana yer açmış mekanist ve determinist evren algısı yerine idealist-rasyonalist denebilecek bir anlayışı yeniden gündeme getirmiştir. (Bolay, 1999: 297)<br />
Varlıkta öz oluşu bakımından bir zorunluluğun olmadığını, bunun hem dış hem de iç unsurlar bakımından bulunmadığını detaylarıyla ele alır. Esasen varlığın oluş ve vücuda geliş bakımından mümkün bir nitelikte bulunduğu ve varlığın var olmasının bile zorunluluk taşımadığından bahisle eleştirisini temellendirir.<br />
İkinci olarak cinslerde zorunluluk bulunmadığını ele alır. Varlık türlerinin kimi ortak özelliklerinin dikkate alınarak bir kavram altında değerlendirilmesi zihinsel bir işlem olmakta ve bu mantık kategorileri ne kendi iç bünyelerinde, ne de dıştan onları kuşatan konsept itibariyle zorunluluk taşımamaktadırlar.<br />
Üçüncü olarak maddede zorunluluğu tartışır. Maddenin mantıki formu zorunlu olmadığı gibi bizzat kendi salt formu da zorunluluk içerisinde değildir. Hareket ve uzanım gibi kendi iç dinamikleri ve dıştan tasvirler karşısındaki tutumu zorunlu olmayıştan ibarettir.<br />
Cisimlerin meydana gelmesinde madde ve hareket yasaları ne kadar zorunludur. Ya da cismin iç öncülleri ve sonuçları bakımından aralarındaki korelasyon ne kadar zorunludur ve bunların test edilme oranları hangi seviyededir.<br />
Canlı varlıklarda hücre ve protoplazma gibi unsurların katılımı ile dıştan başvurulacak kozaliter ilişkiler ne kadar vazgeçilmez ve canlı varlığın refleksleri hangi ölçüde belirlenebilir ve bunların zorunluluk oranı nedir?<br />
Nihayet varlığın son tabakasını teşkil eden insan unsurunu, zorunluluk eleştirisine ilişkin eserinin son bölümde ele alınmış olarak görüyoruz. Canlı varlıklardan sonra ruh ve zihin faktörlerini de içeren insan ve şuuru, kendinde olan deruni (içsel) devreler, yani psikolojik devinimler ve toplumla ilgili iletişimlerindeki sosyal münasebetleri bakımından hangi durumlarda ve ne kadar zorunluluk taşıyan özellikler barındırmaktadır. Ya da alışılmış ilişkiler için zorunluluk vasfını ileri sürmek yerinde midir? (Bolay, 1999: 113)<br />
Filozofumuz varlık tabakalarında sözü edilen zorunluluk fikrinin eleştirisini yaptıktan sonra Tabiat kanunlarını tartışmakta ve bunları da sekiz tabaka halinde birbirinden farklı yasalar şeklinde ele alıp eleştirisini yapmaktadır. Esasen varlıktaki zorunluluk fikri ile doğa yasaları bir açıdan bakıldığında aynı şeyleri ifade ediyor olsa da iki alan bölümlerinin tam olarak örtüştüğünü söyleyemeyiz.<br />
“Tabiatta ve nesnelerde mevcut olan emredici kural” olarak tanımı yapılan tabiat kanunlarına kozalite açısından baktığımızda “Sebep ile sonuç arasındaki sebeplik ilişkisi” ya da pozitif ilimlere göre bir tanımlama yaparsak “Birtakım olay grupları arasında düzenli bir ilişkiyi tespit eden önerme” şeklinde ifadelendirebiliriz.<br />
Boutroux öncelikle tabiat kanunlarının mahiyeti üzerinde düşüncelerini belirtir. Bunların hangi anlam ve ölçüde kavranabilirliği, genellikleri, birinin ötekinden analitik olarak çıkarılabilirliğinin imkânı üzerine, sonra da birbirlerine indirgeme yapılabilirliğine dair ulaştığı tespitlerine yer verir.<br />
Tabiat kanunlarının objektifliği konusunda fikirlerini belirtir. Bunlar eşyanın özüne ilişkin unsurlar mı yoksa olayların görünüşüne hâkim unsurlar mıdır? Realitenin sembolleri mi, yoksa gerçekliğin kendisini mi teşkil ederler? (Bolay, 1999: 143)<br />
Determinizm tabiatta var mıdır? Yoksa nesneleri düşünce konusu haline getirebilmek için onları zihnimizde sıraya dizme durumunda mıyız?<br />
Tabiat kanunlarına dair bu genel sorgulamaları yaptıktan sonra Boutroux bunları tek tek ele alır ve değerlendirmelerini detayları dikkate alarak yapar. Kendi plüralist anlayışına uygun olarak kanunları hiyerarşik bir gruplamaya tabi tutar.<br />
Birinci olarak tabiat kanunlarının en geneli olan “Mantık Kanunları”nı değerlendirir.<br />
İkinci olarak içine sezgi unsurunun da karıştığı “Matematik Kanunları”nı değerlendirir.<br />
Üçüncü olarak sezgi ile de açıklanamayacak durumda olan ve fenomenal sebeplilik bağlarının devreye girdiği “Mekanik kanunları” değerlendirir.<br />
Dördüncü olarak Sebeplilik bağına yeni bir unsurun katılması şeklinde enerjinin kalitesi kavramının eklenerek elde edildiği “Fizik Kanunları”nı değerlendirir.<br />
Beşinci olarak tabiatta sabit ya da göreceli olarak bulunabilen özel cisimler için geçerli olan “Kimya Kanunları”nı değerlendirir.<br />
Altıncı olarak amaçsal sebebin de devreye girdiği ve ilerleme fikrinin yer aldığı “Biyoloji Kanunları”nı değerlendirir.<br />
Yedinci olarak ruh kavramının dâhil edildiği “psişik varlık” a bağlı ve başkaca bir amacı gerçekleştirmek için de tasavvurları söz konusu olabilen “Psikolojik kanunları değerlendirir<br />
Sekizinci ve sonuncu olarak da insanın tabiatından soyutlanması mümkün olmayan zeka ve irade unsurlarının yer aldığı “Sosyoloji kanunları”nı değerlendirir. (Bolay, 1999: 278)<br />
Filozof bunlardan birinin ötekine indirgenemeyeceğini belirterek her birinin farklı özellikler taşıdığını ve her birinin bir varlık tabakasına karşı olduğunu, o varlık tabakasının bu kanunlarla yönetildiğini belirtir. Saf zorunluluk veya yoklukla özdeş olan niteliksiz nicelikler âlemi, sonra sebepler âlemi sonra kavramlar âlemi sonra fizik âlem sonra canlılar âlemi ve nihayet düşünen âlem olarak kanunların uygulama alanlarını belirler.<br />
Varlıklarda gözlemlenen zorunluluğun göreceli olduğu savunarak, esasen varlıklardaki ilişkinin değişmez olup sabit bağlarla bağlı bulunduğu fikrini de reddederek “zorunsuzluk” doktrinini ortaya koyan Boutroux, ahlaki alandaki zorunsuzluğun sonucunu hürriyetler olarak belirler. Yani sorumluluğu taşıyanın yetkilerinin kaçınılmaz olarak bulunduğunu savunur. Ahlaki ilerleme ya da gerilemenin, iyi ya da kötü olarak isimlenebilecek olan tercihler sonucu ortaya çıktığına ve psikolojik zorunsuzluk alanlarının buna imkân tanıdığına kanidir.<br />
Eğer tabiat kanunları mutlak zorunluluk taşısa idi hürriyet sadece bir fikir, “objesiz bir fikir” olarak kalmaya mahkûm olacaktı.<br />
Kant hürriyete yer bulmak için duyulur âlemi mutlak varlıktan ayrıştırmış, fenomenler âleminde tabiat kanunlarının zorunluluğunu yani determinizmi kabul etmiş buna mukabil akıl alemi ya da numen aleminde hürriyete yer açabilmiştir. Bu tutum Kant’ın uzlaşı ortamı bulabilmek kaygısıyla oluşturduğu bir sistem çalışmasıdır. (Bolay, 1999: 408)<br />
Boutroux bunu tatmin edici bulmaz. Böyle bir durumun hürriyet aleyhine sonuçlanacak bir ikna yöntemi olduğu kanaatini taşır. O’na göre hürriyet bizim tabiatımızda vardır. Öz tasarımımız buna uygun şekilde gerçekleştirilmiştir. Birey olayların gelişimini farklı istikametlerde yönlendirebilir. Belirlenmiş kalıplara uyum zorunluluğu taşımaz, tabiat yasalarını aşabilir iyiyi, güzeli, estetiği yakalayabilir.<br />
Sebeplerin geçerliliği canlılar âlemine hele insana yükselindiğinde büsbütün mahiyet değiştirir ve yüksek sebepler ortaya çıkar. Burada amaçsal sebebin önemli bir yer tuttuğunu görürüz. Ruh ve iradenin varlığı ve etkinliği, zorunluluğu yok eden unsurlardır. Metafizik açıdan Boutroux iradeyi ilk sebep olarak değerlendirmek suretiyle hürriyeti temellendirir. Ayrıca hür iradeyi hem ruh, hem de Tanrı ile temellendirerek insana sonsuz hamlelere teşebbüste bulunma imkanını verir. Filozof kozalite hakkındaki fikirleriyle hem Hume’a hem de asırlar önce konuyu sebeplerin zorunsuzluğunu açık bir şekilde belirlemiş olan Gazali’ye yakınlık gösterir. Hume sebepliliği ruhi bir alışkanlık biçiminde yorumlarken, Gazali de genel geçerlilik taşıyan adetler olarak belirtmişlerdi.<br />
Boutroux’un en önemli tezlerinden birisi de değişim ve ilerlemenin gerçekliğini zorunsuzlukla açıklıyor olmasıdır. Genel kanunların yatağının az da olsa ve uzun süreler de gerektirse değişiyor olmasını kaçınılmaz bir fatalizmin geçerli olmadığının delili sayar. Bunu insan zihninin belirlenmişcilik karşısında kazandığı bir zafer olarak görür.<br />
Varlıkta görülen yetkinleşme, ihtiyaçtan kaynaklanan bir amaçsal sebep olarak mevcuttur. İnsana gelindiğinde ise bu durum ihtiyacı içerdiği gibi idealleri de kapsayan bir gaye sebep haline dönüşmektedir. İnsan üstün iyilik ve güzelliğin cazibesiyle, Tanrıya erme ya da ona benzeme arzusunu geliştirip bunları hareketlerine yön veren sebep haline getirebilmektedir.<br />
İnsanın sahip olduğu ideal ve üstün gaye ilahi mükemmellik ile bütünleştiği için insana bir yükümlülük verir ki bu iyiliktir. Bunun farklı bir sembolü ya da tercümesi ise güzelliktir.<br />
Yükümlülük olan iyiliği yapmak ve güzelliğin cazibesine kapılmak için insanda “akıllı bir kendiliğindenlik” yetisi vardır ki, bunun en belirgin göstergesi “ hür iradedir”. İnsana iyi ve kötü arasında seçim yapma imkânı sağlar. İnsan bu yeteneği ile isteklerini, irade ve düşünce haline getirerek gerçekleştirme imkânına kavuşur. Böylelikle tabiata hükmeder. Çünkü ona göre insanın ruhu bedenine bedeni de eşyaya hükmetme imkânına sahiptir. Bu haliyle insan hem içten hem de dıştan iki türlü hürriyete sahip olmuş olur. Fakat çıkarlarından başka şey düşünmeyen insan maddenin kölesi olur ve iradesi dış tesirlerle malul bulunur.<br />
Boutroux’un savunduğu zorunsuzluk doktrini aynı zamanda bir hürriyet doktrini olarak da düşünülebilir. Bu yönüyle insanı yücelten bir felsefedir. İnsanın bireyliğini koruyarak, bedeni arzularının veya eşyanın kölesi durumunda kalmaktan kurtulmasının yolunu açmaktadır. Bu doktrinde hürriyet sırf zorunsuzluk ya da kayıtsızlık anlamında da değildir. Çünkü bu durum hürriyetin özü ile bağdaşmaz. Buradaki hürriyet sadece ferdi veya sadece kamusal olarak da daraltılamaz. Bunları kuşatan ve aynı zamanda yenileştirici, geliştirici icatçı ve yaratıcı bir nitelik taşıyan ve karar hürriyetini öne çıkarırken zorunsuzluğu ve diğer motive edici unsurları da dengeli bir oranda barındıran ideal bir hürriyet yorumudur.</p>
<p>Kaynaklar<br />
Abadan, Yavuz. (1957). Devlet Felsefesi. Ankara AÜSBF Yayınları.<br />
Bolay, S.Hayri. (1999). Emile Boutroux’da Zorunsuzluk Doktrini.(2. Baskı). İstanbul. MEB. Yayınları.<br />
Kapani, Münci. (1961). Kamu Hürriyetleri. Ankara. AÜHF Yayınları.<br />
Montesquie. (1965). Kanunların Ruhu. Çev.:Fehmi Baldaş. İstanbul. MEB Yayınları.<br />
Öner, Necati. (1990). İnsan Hürriyeti. (2. Baskı). Ankara. Kültür Bakanlığı Yayınları.<br />
Yazıcıoğlu, M. Sait. (1988). İnsan Hürriyeti Kavramı.Ankara. Akid Yayıncılık.</p>
<p>M.EMİN ŞEN</p>
]]></content:encoded><description>HÜRRİYET SORUNU VE EMİLE BOUTROUX YAKLAŞIMI Hürriyet, insanlık düşünce tarihi boyunca en çok tanımı yapılmış olan kavramlardan biridir. Yüzyıllar boyunca seçkin kafaların üzerine ter döktüğü bu problem hala çözülebilmiş değildir. Hakkında çalışıldıkça yeni soruların doğmasına sebep olunmakta, bunların cevaplanması uğruna yapılan çalışmalarda ise yeni tanımlar ortaya çıkmaktadır. Abraham Lincoln’un “Dünya hiçbir zaman hürriyet kelimesinin iyi bir tarifine kavuşmamıştır” sözü bugün de tazeliğini korumaya devam etmektedir. Kuşkusuz bunun sebebi hürriyetin çok&lt;a href="http://www.fikirteknesi.com/?p=2420"&gt;&amp;#160;&amp;#160;[ Read More ]&lt;/a&gt;</description><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>İSLAMDA EĞİTİM ÖĞRETİM KURUMLARI-1</title><link>http://www.fikirteknesi.com/?p=2418</link><category>AKTÜEL</category><category>BİLİM</category><category>DİL</category><category>DİN</category><category>DUYURU</category><category>EDEBİYAT</category><category>EĞİTİM</category><category>FİKİR</category><category>İNSAN</category><category>İSLAM</category><category>İSLAM MEDENİYETİ</category><category>MEDYA</category><category>ONTOLOJİ</category><category>POZİTİF BİLİMLER</category><category>SİYASET</category><category>SOSYOLOJİ</category><category>TARİH</category><dc:creator xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">NURİ YILDIZ</dc:creator><pubDate>Tue, 21 Feb 2012 05:33:46 PST</pubDate><guid isPermaLink="true">http://www.fikirteknesi.com/?p=2418</guid><content:encoded xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"><![CDATA[<div class="fblike_button" style="margin: 10px 0;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.fikirteknesi.com%2F%3Fp%3D2418&amp;layout=standard&amp;show_faces=false&amp;width=450&amp;action=like&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:450px; height:25px"></iframe></div>
<p>İSLAMİ EĞİTİM ANLAYIŞININ TEMELLERİ</p>
<p>İSLAMDA EĞİTİM ÖĞRETİM KURUMLARI-1</p>
<p>İslam’da eğitim ve öğretim kurumlarını ele almadan, Hz. Muhammed’e peygamberlik gelmeden önceki döneme kısaca bir göz atmak zorundayız. Tabi ki bu dönemi uzun uzun ele almak istemiyoruz. Çünkü konumuzun dışına çıkmak istemiyoruz. Kaldı ki ele alacağımız konu sadece eğitim öğretim veren kurumları ve bu kurumların özelliklerini anlatmakla sınırlı tutulmaya çalışılacaktır.<br />
Mekke yaklaşık olarak sekiz on bin kişinin yaşam sürdüğü çok farklı bir yerleşim birimiydi. İçinde Yahudiler, Hıristiyanlar, putperestler, ateistler ve çok azda olsa Hanif dinine inananlar birlikte yaşamaktaydılar. Bunlar kendi içlerinde şeklini kendileri belirlediği bir site devletine (hükümete) sahiptiler. Kendilerine göre çok farklı değerler üreten bu toplum çevrelerinde bulunan devletlere de göre de çok büyük farklılık arz ediyorlardı. Bu devletin içinde yönetimi (bakanlıkları) ellerinde tutan büyük ve etkili kabileleri vardı.<br />
İlk Müslümanlarla birlikte burada çoğalan Müslümanların sayısı ve özellikleri göz önüne alınırsa, küçük bir İslam devletinin temelleri burada atılmıştı denebilir. Bir kısım görüşler bu özelliklere sahip bir devlet yapısının örneği olmadığını ileri sürerken, bir kısım görüşlere göre ise; küçükte olsa bütün özellikleriyle tam bir devlet yapısının örneği burada mevcuttu.<br />
Devletin tarifi kaba hatlarıyla şöyle ifade edilebilir: Devlet, muayyen bir yere yerleşmiş birta¬kım insanlardan teşekkül eden bir topluluktur. Bu topluluğu meydana getiren insanlar arasında¬ki münasebetleri düzenleyen bir nizam vardır. Bu cemiyetteki düzen, muayyen birtakım kanunlarla emir ve yasaklarla gerçekleştirilir. Hicretten önce Mekke&#8217;deki Müslümanlar arasındaki ilişkilerde bu küçük toplulukta, düşünce ve yaşam biçimiyle ‘toprak’ hariç ‘bir devletin bütün unsurlarını’ görmek mümkündür denilebilir. Bu nedenle Mekke döneminde Müslümanların devlet içinde devlet oluşturduklarını söylemek mümkündür. Mekke site devleti yeni kurulmaya çalışılan bu devlet içinde devletle kıyasıya bir savaşa girişmiştir. Bu küçük devletin en bariz göstergesi daha sonra ele alacağımız ‘Darul Erkam’ denilen evin varlığıdır diyebiliriz.<br />
Daha önceki dinler gibi, yeni gelen din ve peygamberin ilk olarak ele alacağı yöntem, eğitim-öğretimi ve eğitim öğretim ortamlarını oluşturmayı tabir caizse, mecbur kılmaktaydı. O bölgede bir şekilde farklı alışkanlıkları ve yaşam biçimi oluşturan insanları, Allahın emirleri ile tanıştırıp kabullenilmesi gerekenlerin bir an önce öğrenilerek, uyulması gereken her bilginin iletilmesi ve insanlar tarafından benimsenebilmesi geniş çaplı bir eğitim öğretim mücadelesini gerektiriyordu. İlk zamanlar kurumsal bir yapıyı görmenin mümkün olmadığı ama bir şekilde insanların, yaşadıkları ortama göre ihtiyaç duydukları bilgilerin elde edildiğini de görmekteyiz. Eğitim ve öğretimin gerçekleşmesi için daha sonraları ihtiyaç haline gelen mekânlara ilk zamanlar rastlamak mümkün değildi. Fakat çok iyi bilinen bir şey vardı; o tarihte, o bölgelerde özellikle ticaretin ve edebiyatın çok yüksek bir seviyede olduğuna bütün tarih kitaplarında rastlamak mümkündür.<br />
Tarımın çok yetersiz olduğu ama bundan bağımsız olarak hayvancılığın geliştiğini, birçok Mekkeli gencin bir şekilde çobanlık mesleğinden geçtiği çok bilinen bir olaydır. Tabi bu hayvancılığın genelini ya da büyük çoğunluğunu, ticaret kervanlarının olmazsa olmazlarından olan ‘develer’ oluştururken, koyun besleme de yaygın bir gelenekti.<br />
Burada özellikle üzerinde duracağımız konu başta da belirttiğimiz gibi eğitim öğretimi ele almaktır. Birçok kaynakta belirtilen esas; bu dönemde Mekkelilerin çok azının okuma yazma bildiği konusudur. Bu konuda rivayetler çok farklıdır. Okuma yazma bilenler onlu yirmili, hatta ikili üçlü beşli rakamlarla rivayet edilir. İster ikili üçlü beşli, ister onlu yirmili rakamlarla ifade edilsin fark etmez. Ama kafamıza takılan önemli iki soru şudur?<br />
1-Edebiyatın, şiirin, kıssa ve hikâye anlatımının çok yaygın olduğu bu toplumda yazı yazmasını bilenlerin sayısının neden bu denli az olduğu nasıl açıklanabilir?<br />
2- O dönemde çok büyük güç ve imtiyaz sahibi ülkelerin arasında kalmış ve bu ülkelerle sürekli kervan ticaretini geliştiren ve güçlendiren bir toplulukta, nasıl olurda okuma yazma alışkanlığı bu denli geri seviyede kalmıştır?<br />
Okuma yazma alışkanlığının, istek ve arzusunun gelişmemesi birçok sebepten kaynaklanabilir. Ama Allah resulünün yaptığı ilk çalışmalar eğitim ve öğretimle birlikte okuma yazma alışkanlığının geliştirilmesine yönelik olmuştur. Çünkü inen ilk ayetler okumayı ve yazmayı vaaz etmiştir.<br />
&#8220;İkra&#8217; bismi rabbike&#8221;; ‘Rabbinin adıyla oku’ diyordu ve sonraki ayetlerde kalemi öven bir ifade vardı: &#8220;Alleme bil kalem, allemel insâne mâlem yağlem&#8221;; ‘Kalemle Öğretti, insana bilmediği şeyi öğretti. Burada ayete birçok izah ve açıklama getirilebilmesi mümkündür. Fakat ayete yüklenecek en bariz anlam, elde edilecek bilginin kaynağı okumanın ve yazmanın çok önemli olduğudur.<br />
Okumanın yazmanın ve bilgi edinmenin büyük bir emek karşılığında gerçekleşeceğini bilen Hz. Peygamber, kendisine peygamberlik gelmesinden önce ve de sonra etrafındaki Müslümanlar için okuma, yazma ve bilgi edinebilmelerinde gösterdiği hassasiyet her haliyle ön plandadır.<br />
Kendisine peygamberlik gelmeden önce Hira mağarasında günlerce, ‘nefsi eğitimini’ itikâfa çekilerek gerçekleştirirdi. Çocukluğunun erken çağlarında genel adı ‘Badiye’ denilen şehir merkezlerinden uzakta bulunan çöl köylerinde kendi kültürünü, dilini, öğrenmek üzere uzun süre kalmıştır. Peygamberlik geldikten sonra ‘Darul Erkam’ Erkam’ın evi denilen yerde illegal eğitim öğretim ortamı oluşturarak Müslümanların eğitimlerini sürdürmüş, daha sonra mescitlerden faydalanmıştır. Az olan okuma yazma bilenlerin sayısını daha fazla arttırabilmek için okuma yazma bilen savaş esirlerinde fazlasıyla yaralanmıştır. İlk dönemlerde gerektiğinde Müslüman olmayan zimmî’lerden faydalanırdı.<br />
Bir sonraki yazımızda az önce bir kısmından kısaca bahsettiğimiz eğitim öğretim kurumlarını çok detaylı olarak incelemeye devam edeceğiz.  </p>
]]></content:encoded><description>İSLAMİ EĞİTİM ANLAYIŞININ TEMELLERİ İSLAMDA EĞİTİM ÖĞRETİM KURUMLARI-1 İslam’da eğitim ve öğretim kurumlarını ele almadan, Hz. Muhammed’e peygamberlik gelmeden önceki döneme kısaca bir göz atmak zorundayız. Tabi ki bu dönemi uzun uzun ele almak istemiyoruz. Çünkü konumuzun dışına çıkmak istemiyoruz. Kaldı ki ele alacağımız konu sadece eğitim öğretim veren kurumları ve bu kurumların özelliklerini anlatmakla sınırlı tutulmaya çalışılacaktır. Mekke yaklaşık olarak sekiz on bin kişinin yaşam sürdüğü çok farklı bir&lt;a href="http://www.fikirteknesi.com/?p=2418"&gt;&amp;#160;&amp;#160;[ Read More ]&lt;/a&gt;</description><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>HAYVAN SEVGİSİ Mİ HAYVANLAŞMA TEMAYÜLÜ MÜ?</title><link>http://www.fikirteknesi.com/?p=2416</link><category>AHLAK ve USUL</category><category>AKTÜEL</category><category>DİN</category><category>ELEŞTİRİ</category><category>FİKİR</category><category>İNSAN</category><category>İSLAM</category><category>İSLAM MEDENİYETİ</category><category>KELAM ve TEFEKKÜR</category><category>PSİKOLOJİ</category><category>SOSYOLOJİ</category><category>akıl</category><category>HAYVAN SEVGİSİ</category><category>HAYVANLAR</category><category>HAYVANLAŞMA TEMAYÜLÜ</category><category>iman</category><category>İNSAN TABİATI</category><category>İNSAN TABİATININ ALT SINIRI</category><category>İNSAN TABİATININ ZİRVESİ</category><category>İNSAN TERKİBİ</category><category>RUH</category><dc:creator xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">HAKİ DEMİR</dc:creator><pubDate>Tue, 21 Feb 2012 02:38:09 PST</pubDate><guid isPermaLink="true">http://www.fikirteknesi.com/?p=2416</guid><content:encoded xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"><![CDATA[<div class="fblike_button" style="margin: 10px 0;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.fikirteknesi.com%2F%3Fp%3D2416&amp;layout=standard&amp;show_faces=false&amp;width=450&amp;action=like&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:450px; height:25px"></iframe></div>
<p>		HAYVAN SEVGİSİ Mİ HAVYANLAŞMA TEMAYÜLÜ MÜ?<br />
	Varlığın mertebeleri belli… Cemadat, nebatat, hayvanat ve insan… Yani cansızlar, bitkiler, hayvanlar ve insanlar… Her üst mertebe kendinden aşağıdaki mertebeleri (formları) ihtiva eder. İnsan, kendinden aşağıda bulunanların hepsini cem etmiştir.<br />
	Üst form ile alt form arasındaki müşterek pay, alt formdur. İnsan ile hayvan arasındaki müşterek pay, hayvani hususiyetlerdir. Hayvanların insani hususiyetler taşımadıkları, taşıyamayacakları için, müşterek pay, “insani” hususiyetlerde değil, hayvani hususiyetlerde aranır.<br />
	İnsan ile hayvan arasındaki münasebet, problemlidir. Hayvanlarla münasebet, hayvani ortak payda da gerçekleştirilebildiği için problemlidir. Hayvani ortak paydada gerçekleştirilen münasebet, insani bakışla yani akli yaklaşımla kurulmazsa, “insani muvazene” bozuluyor.<br />
	İnsani muvazene, kendinden aşağıdaki tüm varlık tabiatlarını cem eden insanın, “insan terkibidir”. Bu muvazene, hayvan tabiatını da ihtiva eden insan tabiat haritasının hangi aralığında ve hangi merkezde kurulmalıdır ki o varlığa insan diyelim. Ruh, bedeni insan yapan nihai ve merkezi unsurdur. Akıl ise insan tabiatında bulunan tüm hususiyetler üzerinde (hayvan tabiatı da dahil) tasarruf eden yönetim merkezi…<br />
	Ruha saf haliyle ulaşmak ve onun merkezinde bir hayat yaşamak fevkalade zor. Bu mesele “ehl-i kalbin” tasarrufundadır ve hususi usulleri mevcuttur. Tasavvuf, muhtelif ilimlerle bu konunun tek mecrası ve mütehassısıdır. O yola girmek isteyenler için kapı açık… Onun dışındaki insani muvazene nasıl kurulabilir? İnsanların çoğunluğu tasavvuf mecrasına girmediğine göre, bu sorunun cevabı aranmalıdır.<br />
	İnsani muvazene, “iman” merkezinde, ruh ile akıl aralığında kurulur. İmanın, ruh ve aklı yerli yerine oturtması gerekir ki sahih iman olsun. Sahih iman, İslam imanıdır. Bu manada İslam, varlığın üst formunu insan yapmak, insanlaştırmak için gelmiştir. Evet, insana gelmiştir ama aynı zamanda “insan” denilen varlığı, insan kılabilmek, insanlaştırabilmek için gelmiştir. Varlık çeşitleri içindeki insan cinsinin tabiat haritası, hayvan tabiatını da ihtiva ettiği için, hayvanlaşma istidadı da mevcuttur. İslam, bu varlığı, “insan” sınırında tutabilmek için gelmiştir.<br />
	Bu mevzuu uzun, burada bir hususa dikkat çekmek için giriş mahiyetinde ele aldık. Konumuz, batı ve batılılaşan toplumlarda “hayvan sevgisi” diye isimlendirilen bir “durumun” tahlilidir.<br />
*<br />
	Ruha ulaşmak zor ama ruhtan uzaklaşmak kolay… İnsanın aşağıya doğru ilerlemesi, yukarıya doğru tırmanmasından tabii ki daha kolay&#8230; Hayvan tabiatı, insan tabiatının “aşağılarında” bulunur. İnsan tabiat haritasında aşağıya doğru ilerlemek, yukarılarda (zirvede) bulunan ruhtan uzaklaşmaktır. Ruhtan uzaklaşan bir insan, ruhun ünsiyetinden ve ruhun ünsiyet kurma istidadından uzaklaşır. Ruh, ruhlarla ünsiyet kurar. Tabiat haritasında, ruhtan uzak bir bölgeye düşen insan, ruhlarla ünsiyet kuramaz. Ruhlarla, yani “insanlar” ile…<br />
	Batılı hayat tarzında, hayvanların yatak odasına kadar girdiği, evde birlikte yaşadıkları, hatta sadece hayvanla yaşayan insanların çoğaldığı görülüyor. İnsanlar yalnız yaşamaya başlıyorlar fakat yalnızlığa da tahammül edemedikleri için hayatlarını hayvanlarla paylaşıyorlar. Bir evde, bir insan ve bir hayvan… Hayat çerçevesine bakın… Tek insan ve hayvanlar… Neden? Çünkü insanlar birbirine karşı ünsiyetini kaybetti, ünsiyet ile beraber sevgisini kaybetti, sevgisini kaybettiğinde tahammülünü de kaybetti. Çünkü hayatın ruhi altyapısı veya ruhi kaynakları kurudu. İnsan, insanı sevemiyor ve ona tahammül edemiyor. Geriye ne kaldı? Hareket edebilen tek canlı türü yani hayvan…<br />
	Batılı hayat anlayışı bu durumu “hayvan sevgisi” diye isimlendirdi. Bir mesele üzerinde “tefekkür çilesi” çekilmeyince hayatın nerelere kadar savrulduğunu gösteren harikulade bir misal… Bir insanla beraber yaşayamayan, bir insanı sevemeyen, bir insana tahammül edemeyen, buna mukabil yatak odasına kadar soktuğu bir hayvanla birlikte yaşayan kişi, “insani” hususiyetlerinden (insani tabiat özelliklerinden) uzaklaşmış ve hayvani hususiyetlerinden (hayvan tabiatından) ibaret hale gelmiştir.<br />
	Milyonlarca “evsiz” insanın yaşadığı batı toplumlarında (cemiyet değil, insan topluluğu), zengin birinin evinde sadece hayvanlarla yaşaması, hayvanlaşmaktır. Tabiat haritasının “hayvani hususiyetler” parantezine sıkışmış varlıklardır. İnsanı sevme istidadını kaybeden birinin, kendi tabiatının alt basamaklarında bulunan bir varlık çeşidini sevdiğini iddia etmesi büyük bir sahtekarlıktır. Fakat işin ilginç tarafı, bunu anlama istidatlarını kaybettiler yani yaptıkları sahtekarlık değil, idraksizliktir.<br />
HAKİ DEMİR<br />
demirhaki@gmail.com</p>
]]></content:encoded><description>HAYVAN SEVGİSİ Mİ HAVYANLAŞMA TEMAYÜLÜ MÜ? Varlığın mertebeleri belli… Cemadat, nebatat, hayvanat ve insan… Yani cansızlar, bitkiler, hayvanlar ve insanlar… Her üst mertebe kendinden aşağıdaki mertebeleri (formları) ihtiva eder. İnsan, kendinden aşağıda bulunanların hepsini cem etmiştir. Üst form ile alt form arasındaki müşterek pay, alt formdur. İnsan ile hayvan arasındaki müşterek pay, hayvani hususiyetlerdir. Hayvanların insani hususiyetler taşımadıkları, taşıyamayacakları için, müşterek pay, “insani” hususiyetlerde değil, hayvani hususiyetlerde aranır. İnsan ile&lt;a href="http://www.fikirteknesi.com/?p=2416"&gt;&amp;#160;&amp;#160;[ Read More ]&lt;/a&gt;</description><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>GÜNDEM YOĞUNLUĞU VE DÜŞÜNCE HIZI</title><link>http://www.fikirteknesi.com/?p=2414</link><category>AKTÜEL</category><category>DİL</category><category>FİKİR</category><category>İNSAN</category><category>MEDYA</category><category>PSİKOLOJİ</category><category>düşünce</category><category>DÜŞÜNCE HIZI</category><category>GÜNDEM YOĞUNLUĞU</category><dc:creator xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">IBRAHIM SANCAK</dc:creator><pubDate>Tue, 21 Feb 2012 02:33:38 PST</pubDate><guid isPermaLink="true">http://www.fikirteknesi.com/?p=2414</guid><content:encoded xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"><![CDATA[<div class="fblike_button" style="margin: 10px 0;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.fikirteknesi.com%2F%3Fp%3D2414&amp;layout=standard&amp;show_faces=false&amp;width=450&amp;action=like&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:450px; height:25px"></iframe></div>
<p>		GÜNDEM YOĞUNLUĞU VE DÜŞÜNCE HIZI<br />
Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu’nun eski Eşbaşkanı Joost Lagendijk, Habertürk gazetesinden Elif KEY ile yaptığı mülakatta bir hususa dikkat çekmiş. Gündem yoğunluğu… Bu konu önemli, Avrupalı bir gazeteci ve siyasetçi üzerinden değerlendirmek bize mukayese imkanı da vereceği için mezkur şahsı ve tespitini yazımıza misafir ettik.<br />
Mülakatın ilgili kısmı şu;<br />
- Türkiye’de sabah tutuklamalarla kalkıyoruz, öğlen ülkenin bir yerinde deprem dahi olsa gece dizileri konuşuyoruz. Sizce Türk olmak ne kadar kolay ne kadar zor?<br />
Çok zor. Türkçem o kadar iyi olmadığı için ülke gündemini biraz geriden takip ediyorum ve bu benim avantajım, çünkü olaylar sakinleştikten sonra daha rahat bakabiliyorum. Siz her gün bir sürü topun peşinden koşmak zorundasınız. Herhalde Türk olsaydım delirirdim. Bir sürü konu çözümsüz bırakılıyor. Sonrasında hasara bakılmıyor. Ülkenin nereye gittiği, nasıl bir polarizasyondan geçtiği görülmüyor.<br />
	Her gün bir çok konunun peşinden koşmak mecburiyeti, hiçbir topun yakalanamayacağını gösterir. Bir konuyu derinliğine düşünememek, illiyet irtibatını idrak edememek, ufkunu görememek, fikir bir tarafa bilgiyi bile parçalı hale getiriyor. Herhangi bir konu hakkındaki tüm bilgilerin öğrenilmesine bile fırsat vermiyor. Malumdur ki bilgi eksikse fikir de eksiktir.<br />
	Tefekkür nazik iştir, aceleye gelmez. Tefekkürün hazırlık safhası olan öğrenme süreci bile aceleye getirildiğinde verim alınamıyor. Gündemin yoğunluğu ve hızlı akışı (değişimi), meseleler üzerinde tefekkür faaliyetini zorlaştırıyor. Zihni evren, acele etmek zorunda kaldığında, şablonlara teslim oluyor ve tefekkür faaliyetini iptal ediyor.<br />
	Zihni evrenin tabiatı, muhatap olduğu bir konuyu açık bırakmaya uygun değil. Muhatap olduğu her konu hakkında muhakkak nihai kararı veriyor. Bir konu hakkında karar (yani hüküm) verilmezse zihni evren o mesele ile mütemadiyen ilgilenmek durumunda kalıyor. Gündemin yoğunluğu ve akış hızı dikkate alınırsa, zihni evrenin sayısız konuyu açık bırakması gerekiyor. Bir konuyu açık bırakmak, o konuyu sürekli takip etmek, yeni bilgilerle beslemek ve ciddi bir tefekkür faaliyeti ile ihata etmeye çalışmaktır. Bu durum dehşetengiz bir zihni yoğunluk demektir. Çok ender zihni organizasyonlar buna dayanabilecek durumdadır.<br />
	Tefekkür faaliyeti zihni evrenin ana mecrası ise, zihni yoğunluğa dayanması mümkün. Yani fikir, ilim ve sanat adamlarının zihni evrenlerinin bu tür bir yoğunluğa dayandığı kabul edilir. Zihni evrenin ana mecrası tefekkür değil de öğrenme faaliyeti ise, “açık konulara” tahammül etmesi beklenmez. Gündemin her değişmesinde, eski gündem maddesinin bir şekilde karara bağlanması gerekir. Zihin bunu otomatik olarak yapar. Eksik bilgi ve sıfır tefekkürle karara bağlanan meselelerin en büyük yardımcısı şablonlardır. Şablonlar (yani ezberler), herhangi bir konuda sıfır bilgiyle bile karar verme imkanının olduğu vehmini üretir. Bu şekilde işleyen bir zihni evren, ezberlerini sürekli güçlendirmek zorunda kalır.<br />
	Televizyondaki tartışma programlarını izlemek bu durumun başka bir misalidir. Taraflar birbiriyle tartışırken, izleyici, söylenen sözlerin doğru mu yanlış mı olduğunu değerlendirme imkanı yoktur. Çünkü yayın akıp gitmekte ve karşı taraf cevap vermektedir. Taraflardan birinin söylediği bir cümleyi üç saniye düşünecek olursanız, “takip insicamınız” bozulur. Dolayısıyla izleyici tefekkür faaliyetini iptal eder ve horoz dövüşü seyretmeye başlar.<br />
*<br />
	Bu hadiselere bakınca düşünce hızının ehemmiyeti fark ediliyor. Düşünce hızı, üzerinde çalışılan bir bahis olmamıştır hiç. Oysa insan meselesinde böyle bir bahis vardır. Üstelik bunun orijinal misalleri de cemiyette görülmekte ve hayran kalınmaktadır. Fakat bahsin başlığı bile bilinmediği için, hayattaki misalleri farklı isimler altında zikrediliyor, “hazır cevaplılık”…<br />
	Düşünce hızı yüksekliği umumiyetle yüksek zeka ile karıştırılıyor. Bunun sebebi, umumiyetle yüksek zekaların düşünce hızının fazla olmasındandır. İki haslet bir insanda bulunduğunda, o iki hasleti birbirine bağlamak kadim yanlışlardan biridir. Birbirine bağlı olması veya birbirinin mütemmimi olması ihtimali tabii ki var. Fakat bu şart değil. Yüksek düşünce hızı, ayrı bir istidattır ve bu istidat umumiyetle yüksek zekalarda mevcuttur. Fakat normal zekalarda da, az da olsa, yüksek düşünce hızına rastlandığı vakadır.<br />
	İçinde yaşadığımız çağ, yüksek düşünce hızını şart koşuyor. Ayakta kalabilmek, başarılı olabilmek için hızlı düşünebilmek gerekiyor. Bu ihtiyaç sadece Türkiye ile mahdut değil. Fakat Türkiye yeniden inşa döneminde olduğu için ihtiyacımız daha fazla.<br />
İBRAHİM SANCAK<br />
ibrahimsancak2011@gmail.com</p>
]]></content:encoded><description>GÜNDEM YOĞUNLUĞU VE DÜŞÜNCE HIZI Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu’nun eski Eşbaşkanı Joost Lagendijk, Habertürk gazetesinden Elif KEY ile yaptığı mülakatta bir hususa dikkat çekmiş. Gündem yoğunluğu… Bu konu önemli, Avrupalı bir gazeteci ve siyasetçi üzerinden değerlendirmek bize mukayese imkanı da vereceği için mezkur şahsı ve tespitini yazımıza misafir ettik. Mülakatın ilgili kısmı şu; - Türkiye’de sabah tutuklamalarla kalkıyoruz, öğlen ülkenin bir yerinde deprem dahi olsa gece dizileri konuşuyoruz. Sizce Türk&lt;a href="http://www.fikirteknesi.com/?p=2414"&gt;&amp;#160;&amp;#160;[ Read More ]&lt;/a&gt;</description><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>İBNİ SİNA’DA ÜÇ MESELE</title><link>http://www.fikirteknesi.com/?p=2408</link><category>BİLİM</category><category>DİN</category><category>EPİSTEMOLOJİ</category><category>FİKİR</category><category>İSLAM</category><category>KELAM ve TEFEKKÜR</category><category>ONTOLOJİ</category><category>TEVHİD ve TENZİH</category><category>İBN-İ SİNA</category><category>İBN-İ SİNA'DA ÜÇ MESELE</category><category>MUTLAK VARLIK</category><dc:creator xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">MEHMET EMIN SEN</dc:creator><pubDate>Mon, 20 Feb 2012 10:15:55 PST</pubDate><guid isPermaLink="true">http://www.fikirteknesi.com/?p=2408</guid><content:encoded xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"><![CDATA[<div class="fblike_button" style="margin: 10px 0;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.fikirteknesi.com%2F%3Fp%3D2408&amp;layout=standard&amp;show_faces=false&amp;width=450&amp;action=like&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:450px; height:25px"></iframe></div>
<p>İBNİ SİNA’DA ÜÇ MESELE</p>
<p>İbni Sina bugün Özbekistan sınırları içerisinde bulunan Buhara yakınlarındaki Efşane köyünde 980 yılında dünyaya geldi. Daha sonra ilk temel eğitimini aldığı Buhara’ya ailesi ile birlikte göçtü. Babasının adı Abdullah b. Sina’dır. İlk derslerini Samani hükümdarının sekreteryasını ve mali işlerini yürütmekle görevli bir kamu personeli olan babasından, Natili’den ve İsmail Zahid’den aldı. Genç yaşta henüz felsefi araştırmalara başlamadan, bilimlerle meşgul olduğu ilk döneminde babasının yakın ilgi duyduğu Batıni-İsmaili düşünce sahibi çevrelerle yakınlıkları oldu. Tarihçilere göre metafizik alakalarının temelini bu dönemlerdeki duygusal karışımlı bilgilenmelerinden aldı.<br />
Onsekiz yaşına geldiğinde Metafizik dışında devrinde geçerli olan tüm bilim dallarında önemli bir yetkinlik kazandı ve hak ettiği bir üne kavuştu. Aristo’nun Metafiziğini defalarca okuduğu halde yeterince anlamayan filozof tesadüfen edindiği Farabi’ye ait olan bir şerhe ulaşmakla bu kitabı anlayabildi ve felsefi derinliği bu olaydan sonra hızla gelişti. (Ülken, 1993: 108)<br />
Döneminin siyasal kargaşalarından uzak kalamadı ve bu hengamede payına düşen sıkıntılara katlandı. Eserlerinin önemli bir kısmını yolculukları esnasında ya da hapishanelerde ve güç şartlar altında kaleme alabildi. Son dönemlerini şehirler arası bir gezgin olarak geçirdi. Nihayet 1037 yılında Hemedan’da yakalandığı kulunç hastalığı sebebiyle vefat etti.<br />
Batı’da Avicenna olarak bilinen ve İslam dünyasında Eşşeyh-Erreis Ebu Ali Sina olarak ünlenen filozof genç yaşta eserler kaleme aldı. Ansiklopedik nitelikte olan ünlü eseri Eşşifa’dır. Daha sonra bu eserini muhtasarlaştırarak “Necat” adıyla yazmış ve son dönemlerinde de kimi ve düzeltme eklemeler yaparak “İşarat ve Tenbiyat” adıyla yayınlamıştır. Batı dünyasında Hipokrattan sonra enbüyük hekim olarak ünlenmesine sebep olan eseri “Kitab-Ettıb” geniş bir derlemedir, uzun yıllar ders ve araştırma kitabı olarak okutulmuştur.<br />
Meşşai geleneğinin önemli bir temsilcisi kabul edilen İbni Sina düşünce sisteminde eleştirilerin aksine akılla birlikte deney ve gözleme de ağırlık vermiştir. Düşünce yapısının bu bütünlüğünü, Razi ve Farabi sistemlerini birleştirerek gerçekleştirmiştir. Bu yönüyle skolastiğe en yetkin şeklini kazandıran ilk düşünür olarak görülmektedir. Hayatının son dönemlerinde sufilik eğilimleri artmış ve meşşailiğin temel niteliği olan rasyonalizmden sezgicilik ve irrasyonalizme doğru gelişmeler izlenmiştir. Öyleki bu dönemdeki yaklaşımları dikkatle incelendiğinde daha sonraki devirlerde sistematik olarak kurulumu gerçekleştirilecek olan işrakilik ve vahdeti vücut düşüncelerinin tohumlarını barındırdığı söylenebilir. (Fahri, 1992: 130)<br />
İbni Sina felsefesi bir bakıma varlık felsefesidir. Varlığı vacip ve mümkün olarak ikiye ayırır. Aklın varlığını zorunlu olarak bildiği ve kabul ettiği vacip varlıktır. Varlığı sebeplere bağlı olarak gerçekleşen, bir tercih sonucu ortaya çıkan mümkün varlıktır. Ayrıca olması düşünülemeyen ve imkânsız olanı ifade için de mümteni ya da müstehil varlık ifadelerini kullanır. Varlığı, varlık olması bakımından ele alır ve sistemini bunun üzerine bina eder. Bir şeyin akıldaki varlığı ile gerçek hayattaki varlığını ayrıştırır. Akli varlığa “mahiyet”, reel varlığa da “hakikat” adını verir. Bu ayrıştırma zorunlu varlık için geçerli değildir. Onun mahiyet ve hakikatı aynıdır. Oysa mümkün varlıkların mahiyetleri hakikatlerinden öncedir.<br />
Vacip varlık yokluğu tasavvur edilemeyen varlıktır. İbni Sina, selefi Farabi’nin kullandığı ontolojik ve kozmolojik delilleri daha da sistematik hale getirerek kendisi de kullanır.<br />
İbni Sina’da kötülük problemi aynı zamanda Tanrı-Âlem ilişkisi düşüncesini de ortaya koyar. Ay-altı âlemi diğer âlemlerden ayırır ve sözde kötülüğün sözkonusu oluşunu bu ay-altı aleme tahsis eder. Ayrıca O’na göre türler korunmuştur. Kötülüğe maruz kalışı söz konusu olan sadece fertlerdir. Sonuç olarak kötülük nicelik olarak çok olsa da çoğunlukla karşılaşılan bir durum olmayıp istisna-i olarak maruz kalınan bir durumdan ibarettir. Ay-altı alemde olan durumun, olabilesilerin en iyisi olduğunu ve yetkin bir nizamın bu şekilde gerçekleştiğini, bunun pek çok hikmetler içerdiğini ancak mümkün varlık olan insanın Hakkın hikmetini anlayamayacağını ileri sürer. (Taylan, 1994: 203)<br />
Filozof Metafizik bilgiyi(hikmet) teorik ve pratik olarak ikiye ayırır. Teorik olanı, ilm-i esfel (doğa bilimi), ilm-i evsat(matematik ve mantık) ve ilm-i a’la(ilk felsefe) dır. Pratik hikmet ise: siyaset, ekonomi ve ahlaktan oluşur.<br />
İbni Sina’da ele aldığımız üç mesele filozofun hem bilgi hem de varlık konusundaki düşüncelerini öz olarak anlamak ve aktarmak açısından uygun bir seçim olduğu kanaatindeyiz. Ayrıca Din felsefesinin en temel problemlerinden biri olan kötülük meselesi hakkında düşüncelerinin zikredilmesi, O’nun bu alanda ne kadar büyük ve kalıcı bir etki sahibi olduğunun kanıtı, düşüncenin günümüze kadar kat ettiği yol boyunca O’na ait izleri taşıması bakımından da ne kadar derinlikli bir hakikat bağlısı olduğunun göstergesidir.<br />
Gazali ile başlayan süreçte daha sistematik eleştirilere maruz kalmış, bazı ifadelerinin yanlı yorumlanması sonucu dışlanma ve ötekileştirilme operasyonlarından nasibini almıştır. Ama hiçbir dönem de bağlısı bulunduğu hatta daha da ileri giderek kurucularından olduğunu söyleyebileceğimiz İslam Felsefesinden ağırlıklı etkisini yitirmemiş ve değişen dönem ve konjonktüre bağlı olarak farklı nitelendirmelerle de olsa öncülüğünü korumuştur.</p>
<p>A-	VARLIK BİLİNCİ’NİN ÖNCELİĞİ<br />
İbni Sinaya göre bir insan eşyadan bütünüyle tecrit olunduğunda, kendi bedeni ve sahip olduğu organlar da dâhil olarak çevresiyle topyekûn ilişkilerini kopardığında, tek bir şeyin var olduğunu şüphe edilmeyecek bir netlikte bilir: O da kendisinin var olduğudur.<br />
Bu tablonun gerçekleştirilmesi kolay değildir. Ama şartların sağlanarak gerçekleştiğini varsaydığımızda kuşkuya yer bırakmayacak bir ispat şekli ile kendi “ben”inin mevcut bulunduğunun farkındalığına sahip olur.<br />
Bu “ben” ya da “ruh” veya “nefis” olarak isimlendirebileceğimiz ve idrak edenle (bilincine varanla) ispat olunanın özdeş bulunduğu şeyin dışındakiler varoluşları bakımından asla bunun gibi değillerdir. Yani varoluşlarının bilinirliği hiyerarşik bir ardışıklık özelliği taşır ve “olmazsa olmaz” ölçüsünde bir gereklilik arz etmezler.<br />
Hissetmek, akletmek, düşünmek gibi eylemler bu cisimsiz varlığın fonksiyonlarıdır.” Nefsi natıka” dediğimiz şey de budur.<br />
“Mademki düşünüyorum, o halde varlığım kesindir.” diye özetlediğimiz Descartes’in ünlü sözünde varlığından bahsettiği şey işte bu varlıktır, biyolojik varlığı değildir.<br />
Bu cisimsiz varlığın temasta olduğu, etkilediği ve etkilendiği başta biyolojik varlık(hayvan) olan bedeni ve organları ile 2.ci,3.cü ve ilerleyen derecelerde iletişim kurduğu varlıklar söz konusudur. Nefis bunları kendi özüne ait şeylermiş gibi telakki eder. İşin aslı böyle değildir. Kişi normal hayatta bineğinin, barınağının, uğraşılarının ve hatta elbisesinin bir parçası olmadığı gibi nefis dediğimiz cisimsiz varlığın da beden ve organlar dâhil bileşikler âleminden olan şeylerle parça bütün ilişkisi söz konusu olamaz.<br />
Edebiyatımızda “can kafeste bir kuştur” şeklinde kuş ve kafes metaforuyla beden-ruh ilişkisi duyulur âlemdeki karşılıklarıyla temsil edilmiştir.<br />
Bu gerçekliği kavramakta karşılaşılan güçlüğün sebebi ise alışkanlıklarımızdır. Bunu filozofumuz çok nefis bir benzetmeyle açıklığa kavuşturur. İnsan kendini düşünüp hayal ettiğinde elbiseli olarak hayalinde canlandırır. Oysa elbise beni ben kılan bir unsur değildir. Ne var ki devamlı elbise giyişimiz dolayısıyla onunla ayrışık olmayı düşünebilmekte zorlanmaktayız. Dolayısı ile basit bir cevher olan ruhumuzu ilave şeylerle düşünüyor olmamız alışkanlıklarımıza olan bağlılığımız ile açıklanabilecek bir durumdur. (Kaya, 2010: 295)</p>
<p>B- İNAYET VE ŞERRİN İLAHİ KAZADA BULUNUŞU (KÖTÜLÜK PROBLEMİ)<br />
1- Âlemde olup biten ilginç olaylar bitkilerin, hayvanların ve insanların sahip oldukları yetenekler, makro planda gözlemlenen dengeler, hücrenin içyapısı gibi sayamayacağımız kadar çok ve birbirinden ilginç gerçekliklerin rastlantı sonucu ortaya çıktığı düşünülemez. Bu ihtişamın mutlaka bir planlama ve tedbirin uzantısı olduğu aklı sahiplerince apaçıktır.<br />
2-İnayet(iyilik) Zatı İlahinin kendi zatını bilmesi ve bu bilginin bütün hayırları içermesi, bütün iyilik ve yetkinliklerin yaratılmasının sebebidir. O aklettiği şeyin kendisinden taşması ile Zatının dışındakilere varlık vermiş(yaratmış)tir. İçinde yaşadığımız imkân âlemi, tabiatının mümkün oluşundan kaynaklanan yapısı gereği olabileceği en iyi şekilde oluşturulmuştur (yaratılmıştır). Mümkün âlemde olandan daha iyisinin olması imkânsızdır. İşte böylesi bir yetkinliğin sunulmuş olması Onun inayetinden başka bir şey değildir.<br />
3-Bizim algı düzeyimizden ele aldığımızda kötülük negatif ya da pozitif olabilir. Yani bir şeyin tasarımındaki yetkinliğin eksikliği ya da fazlalığı kötülük olarak algılanır.<br />
İnsanın dört ya da altı parmaklı olması gibi. Buradaki fazlalık gerçekte eksikliktir. Yetkinliğin eksikliğidir. Nitekim “Rubbe ziyadetin hiye noksanun” denilmiştir.<br />
Kötülük, mutlak kötülük olarak asla bulunmaz. Çünkü kötülük mutlak yokluktur ve mutlak yokluk da yoktur. Mutlak kötülük sadece dilde kullanılan lâfzî (sözde olan) bir varlığa sahiptir. Buna karşın bir şeyin tasarımında (tabiatında) bulunan yetkinliğin yokluğu şeklindeki kötülük “bizatihi kötülük” olarak nitelendirilir. Ayrıca varlığın yetkinliğe ulaşmasını engelleyen bir unsurun varlığına da “arazi kötülük” adı verilmektedir.<br />
4-Tasarımında (tab’) potansiyel bulunan varlıklar için kötülük söz konusudur. Buna sebep olan şey de maddedir. Maddedeki kötülük ya dışarıdan bir müdahale sonucu yetkinliğini yitirmesini doğuracak bir nitelikte olur. (Dağların gölge yaparak meyvelerin olgunlaşmasını engellemesi halinde olduğu gibi.) Ya da maddenin kendi özünün ilk varlık kazanımı sırasında zatına arız olan bir karışımın etkisi ile özgün şekil ve kıvamını yitirmesini doğuracak bir nitelikte olur. Canlının biyolojik olarak meydana gelmesinin sebebi olan spermaya arız olan noksanlık ve bu sebeple ortaya çıkan kötülük gibi.<br />
Kötülüğün bu biçimlerinin hepsi de, birincisi ay-altı âlemde gerçekleşmektedir. Çünkü filozofumuza göre bu âlem diğer varlık tabakalarına oranla hem küçük hem de önemsiz bir niteliktedir. İkinci olarak da bu kötülüklerin hepsi fertler için söz konusu olup türlere gelindiğinde kötülüğün onlara ilişmesi söz konusu olmamaktadır.<br />
5-Bu âlemde iyilik ve kötülük karşılaştırılırsa iyiliğin galip kötülüğün ise nispi olduğu görülür. Esasen kötülük büyük iyiliklerin gerçekleşme sebebi olarak küçük oranlarda vardır. Yağmurun ve suyun âlemdeki inayet ve rahmetin temelini oluşturan bir iyilik olduğu açıktır. Ama suda insan boğulur. Ateşin zaruri bir ihtiyaç oluşu da bellidir. Ama elbisemizi de yakar. Buralara arız olan kötülükler az, iyilikler ise çoktur. Oysa ilke “Az kötülük yüzünden çok iyiliğin terk edilmemesidir”.<br />
6- Tam kötülük, baskın kötülük ve iyi kötü eşitliği halleri âlemde vaki değildir. Tam iyilik hali ise ay-altı âlemin temel niteliğiyle uzlaşmaz. O halde beş alternatif türünden sadece iyiliğin baskın ve galip olduğu tarz bu âlemde caridir. Bu durumda kötülükten bütünüyle arınmamış da olsa en az kötü olanın yeğlenmesiyle “ahseni şerreynin tercihi” ortaya çıkan nizam, elbette iyilik düzeni olacaktır. Sırf iyiliğin kuşattığı varlık âlemi ise bu ay-altı âlem değil, diğer semavi varlık âlemleridir.<br />
7-Kötülüklerin kötülüğü edilgin unsura göredir. Etken unsur açısından aslında bu durum bir tür yetkinliğin sağlanmasıdır. Zulüm olayı kahrın yetkinliği ile açıklanabilir bir durumdur. Oysa mazlum tarafından bu durum bir kötülüktür. İçinde bulunduğumuz âlemde ise, özü gereği etkin-edilgen birlikteliği kaçınılmaz olarak vardır.<br />
8-Kötülüğün madde ve cisimler alanında kaçınılmaz varlığı onların özlerinin yapısı icabıdır. Bileşik olmaları, sebep ve şartların kesreti bu imkân âleminde ancak böylesi bir sonucu gerekli kılmaktadır. Bundaki kötülük failin, kötülüğü doğrudan murat etmesinden değil, alıcı kabiliyetin özünde yer alan özellikleri itibariyle feyzi kabul etmekteki noksanlığı ve arızasına bağlıdır.<br />
9-Nihayet kötülük çok olsa da çoğunlukla değildir. Çok sayı ve nitelikte hastalıklar vardır. Ancak insanın çoğunlukla sağlıklı olduğunu ve çok sayıda hastalığa rağmen bunlarla karşılaşması çoğunlukla olmadığı da bilinen bir gerçekliktir. “Eşkıya dünyaya hâkim olamaz”. (Kaya, 2010: 299)</p>
<p>C-FİİLLERİN ALLAHTAN SUDURU<br />
Varlıkların vücuda gelişi Zati İlahiden sadır olmuştur. Her şey büyük küçük Onun yaratması ile varlık bulmuştur. Varlık kendi içerisinde hiyerarşik bir dizilim gösterir. En aşağıda olanların varlık bulmalarına sebep olan aracılar var olduğu gibi daha üstte olanların varlık kazanmalarına da sebep olan başka aracılar vardır. Önceki ve sonrakiler arasında var olan silsilenin kopması ve değişim göstermesi düşünülemez.<br />
Bu zincirin üst halkası aklı evvele ulaşır. Aklı evvelden sonra oluşan silsile son halkasına ulaşıp unsurların oluşmasına geldikten sonra bu iniş sürecinin mukabili olan bir çıkış, yükseliş (uruc) süreci gerçekleşir. Bu iniş ve çıkışın ifadesi olarak İlahi Zatın bu durumu ifade eden sıfatları “Mübdi” ve “Muid”dir.<br />
Bir olandan bir sadır olur. İkilik özelliği taşıyan varlık bir olandan sadır olmaz. Zira fiildeki ikilik failde de ikiliği gerektirir. Ya da iki yönlü olmasını gerektirir.<br />
Bu durumda O’ndan sadır olan ilk şeyin cisim olmaması gerekir. Zira her cisim hem madde hem de suretten oluşmaktadır. Bu terkiplilik halinin kaçınılmaz gerektirimi, ya iki sebep ya da iki yönü olan bir sebebe ihtiyaç duymasıdır. Dolayısıyla Ondan sadır olan varlık cisim olamaz. Ancak manevi bir cevher olabilir ki işte bu ilk akıldır.<br />
Nitekim hadisi şerifte “yüce Allahın ilk yarattığı akıldır” buyrulmuştur.</p>
<p>Kaynaklar<br />
Fahri, Macit.(1992). İslam Felsefesi Tarihi. Çev.: Kasım Turhan. (2. Baskı). İstanbul. İklim Yayınları.<br />
Kaya, Mahmut. (2010). İslam Filozoflarından Felsefe Metinleri. (6.Basım). İstanbul. Klasik Yayınları.<br />
Taylan, Necip. (1994). İslam Düşüncesinde Din Felsefeleri. İstanbul. MÜ. İlahiyat Fak. Vakfı Yayınları.<br />
Ülken, H.Ziya. (1993). İslam Felsefesi. (4. Baskı). İstanbul. Cem Yayınevi.</p>
<p>M. EMİN ŞEN<br />
meminsen42@gmail.com</p>
]]></content:encoded><description>İBNİ SİNA’DA ÜÇ MESELE İbni Sina bugün Özbekistan sınırları içerisinde bulunan Buhara yakınlarındaki Efşane köyünde 980 yılında dünyaya geldi. Daha sonra ilk temel eğitimini aldığı Buhara’ya ailesi ile birlikte göçtü. Babasının adı Abdullah b. Sina’dır. İlk derslerini Samani hükümdarının sekreteryasını ve mali işlerini yürütmekle görevli bir kamu personeli olan babasından, Natili’den ve İsmail Zahid’den aldı. Genç yaşta henüz felsefi araştırmalara başlamadan, bilimlerle meşgul olduğu ilk döneminde babasının yakın ilgi duyduğu&lt;a href="http://www.fikirteknesi.com/?p=2408"&gt;&amp;#160;&amp;#160;[ Read More ]&lt;/a&gt;</description><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>İSLAMİ EĞİTİM ANLAYIŞININ TEMELLERİ</title><link>http://www.fikirteknesi.com/?p=2406</link><category>AKTÜEL</category><category>BİLİM</category><category>BÜYÜK DOGU</category><category>DENEME</category><category>EDEBİYAT</category><category>EĞİTİM</category><category>FİKİR</category><category>İKTİBAS</category><category>İNSAN</category><category>İSLAM</category><category>İSLAM MEDENİYETİ</category><category>İSLAM ve SİYASET</category><category>KİŞİSEL GELİŞİM</category><category>SİYASET</category><category>SOSYOLOJİ</category><category>TARİH</category><dc:creator xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">NURİ YILDIZ</dc:creator><pubDate>Mon, 20 Feb 2012 01:48:33 PST</pubDate><guid isPermaLink="true">http://www.fikirteknesi.com/?p=2406</guid><content:encoded xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"><![CDATA[<div class="fblike_button" style="margin: 10px 0;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.fikirteknesi.com%2F%3Fp%3D2406&amp;layout=standard&amp;show_faces=false&amp;width=450&amp;action=like&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:450px; height:25px"></iframe></div>
<p>İSLAMİ EĞİTİM ANLAYIŞININ TEMELLERİ</p>
<p>EBU HANİFE VE ÖĞRENCİSİNE TAVSİYELER…(*)</p>
<p>Ebu Hanife talebesi Yusuf b. Halit Es Semti memleket olan Basra’ya dönmek için izin istediği sırada –şöyle demiştir:<br />
	“Bütün bilgilerimi sana verinceye ve şahsına lazım olan şeyleri sana tanıtıncaya kadar yanımdan ayrılma.  Böylece öğrendiğin ilim senin değerini ortaya çıkaran bir vasıta olur. Seni küçük düşüren değil, halkın seni sevmesine vesile olur, onların düşmanlıklarını çekmesine değil. Yusuf bir gün daha sabreder ve Ebu Hanife, muhalifleri çökertmeye çalışmasını, onlara karşı üstünlük sağlamaya gayret edişini; ilminle onları karşısında gururlanışını; neticede senin onlardan, onların da senden yüz çevirişlerini adeta görüyor gibiyim”, diyerek bazı tavsiyelerde bulunur.<br />
	Hatasını anlayan Yusuf Es semti: “Nitekim ben de böyle davranmak için gerçekten sabırsızlanıyordum”, der.<br />
	Ebu Hanife tavsiyelerine başlar:<br />
	“Basra ya ayak bastığında halk seni karşılayacaktır. Ziyaretine gelecekler ve seni takdir edeceklerdir:<br />
 Sen gelenlerden birisinin seviyesine in.<br />
Şerefli insanlara ikramda bulun. İlim ehline hürmet et.<br />
Yaşlılara ağır başlı, gençlere lütufkâr davranmayı elden bırakma.<br />
Halka yaklaş. Tüccara yumuşak davran.<br />
İnsanlarla dostluk kur.<br />
Zahiri ile aleyhinde kullanılma ihtimali olan sözü söyleme.<br />
Davete icabet etme, hediyeyi de kabul etme.<br />
Sofran herkese açık olsun. Zira cimri olan asla itibar sahibi olamaz.<br />
Seni ziyaret edeni de, etmeyeni de ara. Sana iyilik edene de, kötülük edene de ihsanda bulun.<br />
Affa sarıl. Doğru ve güzel olanı emret.<br />
Hastalanan dostlarını bizzat ziyaret et. Veya bir temsilci gönder.<br />
Uzun müddet ayrı düşen dostlarının durumunu araştır. Seni aramayanı; sen de aramamzlık etme.<br />
Senden yüz çevirenden bağını koparma.<br />
Sana gelene ikram et; kötülük yapanı da af eyle.<br />
Mahzunun gönlünü al; sevinçlinin de sevincine katıl.<br />
Senden yardım isteyene yardım elini uzat.<br />
Bir ilim meclisinde bulunurda oradakiler senin kanaatinin hilafına bir fikir beyan ederlerse; onların görüşüne muhalif olduğunu dile getirme. Sana sual sorulursa oradakilere, bildiğin kadarıyla cevap verir ve sorulursa şöyle dersin:<br />
“BU KONUDA BAŞKA BİR GÖRÜŞ DAHA VARDIR”,ve arkasından kendi görüşünü söylersin. Neticede senin görüşünü kabul edişleri kadarıyla onu açıklar ve delillendirirsin”.<br />
İnsanlar, bir şeyden kendileri için razı oldukları müddetçe, sende onlara rıza göster. </p>
<p>(*):  Bu vasiyetin tamamı, İstanbul üniversitesi Kütüphanesi yazmaları arasında bulunmaktaymış. Ben mısırlı Âlim Dr. Ahmet ÇELEBİ’NİN “Tarih’ut-Terbiyet’il İslamiyye” adlı tercüme kitabından aldım.  </p>
]]></content:encoded><description>İSLAMİ EĞİTİM ANLAYIŞININ TEMELLERİ EBU HANİFE VE ÖĞRENCİSİNE TAVSİYELER…(*) Ebu Hanife talebesi Yusuf b. Halit Es Semti memleket olan Basra’ya dönmek için izin istediği sırada –şöyle demiştir: “Bütün bilgilerimi sana verinceye ve şahsına lazım olan şeyleri sana tanıtıncaya kadar yanımdan ayrılma. Böylece öğrendiğin ilim senin değerini ortaya çıkaran bir vasıta olur. Seni küçük düşüren değil, halkın seni sevmesine vesile olur, onların düşmanlıklarını çekmesine değil. Yusuf bir gün daha sabreder ve&lt;a href="http://www.fikirteknesi.com/?p=2406"&gt;&amp;#160;&amp;#160;[ Read More ]&lt;/a&gt;</description><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>AKLIN TÜKENMESİ Mİ AKLI TÜKETMEK Mİ?</title><link>http://www.fikirteknesi.com/?p=2404</link><category>DİN</category><category>FİKİR</category><category>İNSAN</category><category>İSLAM</category><category>KELAM ve TEFEKKÜR</category><category>TASAVVUF ve TECRİT</category><category>TEVHİD ve TENZİH</category><category>akıl</category><category>AKIL ÖTESİ SEYAHAT</category><category>AKLIN TÜKETİLMESİ</category><category>RUHİ SÜREÇLER</category><category>tevhid</category><dc:creator xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">HAKİ DEMİR</dc:creator><pubDate>Mon, 20 Feb 2012 10:03:12 PST</pubDate><guid isPermaLink="true">http://www.fikirteknesi.com/?p=2404</guid><content:encoded xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"><![CDATA[<div class="fblike_button" style="margin: 10px 0;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.fikirteknesi.com%2F%3Fp%3D2404&amp;layout=standard&amp;show_faces=false&amp;width=450&amp;action=like&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:450px; height:25px"></iframe></div>
<p>			TÜKENMEK Mİ TÜKETMEK Mİ?<br />
	İnsanın topyekun tükenmesi, ölümdür. Tükenmekten kasıt bu olmadığına göre, insanın bazı ruhi veya zihni mecralarının kuruması manasında kullanılıyor olmalı. Böyleyse ölümden niye bahsediyoruz? Çünkü bir bahsin ufkunu görmeden o bahiste söz söylemek manasız oluyor. Bir bahsin ufku, o bahsin aynı zamanda temel nispet noktasıdır. Bu sebeple topyekun tükenmeyi (ölümü) unutmadan tükenme meselesine bakalım.<br />
*<br />
	Zihni evrenleri etki-tepki sarmalına ayarlı olarak meydana gelen insanlar, etki aldıkları müddetçe tükenmezler, etki almadıklarında ise “yoktur”lar. Hayatta kafi derecede tesir yoğunluğu olduğu için de her zaman hareketli haldedirler. Varlıkları dış tesire ihtiyaç duyduğu için de “yalnız” kalamazlar. Bu tip insanlar, cemiyetin kemiyet ihtiyacını karşılayan konu mankenleridir ve mevzuumuz dışındadır.<br />
*<br />
	Fikir üretmek, hamledir (aksiyondur), dış tesire ihtiyacı yoktur. “Saf fikir” üretmek, saf ruhi hamledir, dış tesire ihtiyacı olmadığı gibi, kendi zihninin tesirlerine de (zihni çalkalanışlara da) ihtiyaç duymaz. Saf fikir üreten fikir adamı da bir elin parmaklarını geçmediği için, mevzuumuz bunlar da değil, çünkü saf fikir üretenlerin ömrü, yazacakları kitapları bitirmeye kafi gelmez.<br />
*<br />
	Yukarıdaki iki sınıf insanın dışında kalan fikir, ilim ve sanat adamları için tükenmek sözkonusu olabilir. Fikir adamlarının tükenmesi, akıl hacimleri ve akıl bünyeleri ile ilgilidir. Akıl hacimleri üretim kapasitelerini, akıl bünyeleri ise üretim kaynaklarını gösterir.<br />
	Aklın hacmi ve bünyesi, üretim kapasitesini tayin eder. Akıl, kainatı, insanı ve hayatı ne kadar hacimli anlamışsa, üretim kapasitesi o kadar büyük olur. Mevzuu bu kadar büyük ve derin olunca, aklın bir ömür boyu tükenmesi kabil olmaz. İçinde yaşadığımız çağ, akla o kadar çok malzeme temin etti ki, tükenmek ne mümkün… Problem de tam bu noktada. Artık akıl tükenmiyor.<br />
	Aklın tükenmesi gerekiyor oysa. Fakat insanlar sadece akıllarıyla (o da ne kadarsa) yaşadıkları için aklın tükenmesini “ölüm” gibi anlıyor ve korkuyorlar. Tüm yığınak akıla yapılınca, aklın tükenmesi, dehşetengiz bir yıkım, çöküş, buhran olarak görünüyor. Doğrudur, insan iç alemi akıl merkezinde kurulur, mana haritası akıl ekseninde çizilirse başka türlü olması beklenmez. Bu sebeple insanlar aklın çevresine dev çelik duvarlar örüyorlar, onu korumak için… Böyle bir zihni evren organizasyonunda aklın kendi kendini tüketmesi, intihardır. Zaten akıl kendini tüketmez, kendinden vazgeçmez. İçinde yaşadığımız çağın bilgi malzemesi de dikkate alınınca, aklın kendini beslemesi için ihtiyacının birkaç trilyon katı besin sahibi olduğu muhakkak. Dolayısıyla aklın tükenmesinden bahsetmek, fevkalade bir tehlikeye davetiye çıkarmak gibi anlaşılıyor.<br />
Oysa insan, aklını tüketmelidir. Aklın kendini tüketmesindeki tehlike, aklın, insan iç aleminin tek merkezi olması haline münhasırdır. Tek merkez, tek değer, tek idrak melekesi vesaire… Bu ihtimal çok korkutucudur ve insanın (aslında aklın) tüm savunma mekanizmalarını harekete geçiriyor.<br />
	İnsanın aklını tüketmesi başka bir haldir. İnsanın aklını tüketmek istemesi, zihni evrenini sadece akıl merkezinde inşa etmemiş olmasıyla alakalıdır. Akıldan başka ve daha mühim bir merkez varsa (inşa edilmişse) aklı feda etmek, tüketmek fazla korkutucu olmadığı gibi ruhi-kalbi süreçler için elzemdir. Zihni evrenden kalb evrenine geçmiş olanlar içinse aklı tüketmek şarttır.<br />
	Aklı tüketmek, başka bir güzergahın kapısını aralamaktır. Başka bir seyahate çıkmaktır. Bunun lüzumunu anlayanlar, bir amok koşucusu gibi aklı tüketmek için çılgınca koşuyorlar. Ne var ki “akıl ötesi” seyahate çıkma lüzumunu akılla anlayanların aklı, o kadar hacimlidir ki, tüketebilene aşk olsun.<br />
*<br />
	Yazının girişindeki ölüm bahsine dönersek, aklı tüketmek, aklın ölümü gibidir. Ölüm, materyalist anlayışla, insanın imhasıdır. Müslümanlar, materyalizmden farkına varmadan etkilendikleri için, ölümün manasını da farklı anlamaya başladılar. Ölüm, hayat sürecinin bir safhasının bitmesi ve başka bir safhasının başlamasıdır. İslam’ın hayat anlayışı, tekdir. Alem-i Ervahtan başlar (bu cihetle başı vardır) ve sonsuza kadar uzar gider (sonu yoktur). Önceki alemle (alem-i ervahla) sonraki alem (ahiret) arasındaki küçük parantez olan dünya hayatı ise, imtihan alanıdır.<br />
	Mutlaka öleceğiz. Hedef ise “ölmeden önce ölmek”. Aklı tüketmek, “ölmeden önce ölme” menziline ulaşmak değildir tabii ki. Fakat aklı tüketmek, “ölmeden önce ölmek” hedefinin pilot uygulaması olmalıdır. Hiçbir şey birden olmuyor, elde edilemiyor, mutlaka safhaları tek tek aşmak gerekiyor. İhtimal o ki, aklı tüketmek, “ölmeden önce ölme” hedefinin iptidaisidir.<br />
HAKİ DEMİR<br />
demirhaki@gmail.com</p>
]]></content:encoded><description>TÜKENMEK Mİ TÜKETMEK Mİ? İnsanın topyekun tükenmesi, ölümdür. Tükenmekten kasıt bu olmadığına göre, insanın bazı ruhi veya zihni mecralarının kuruması manasında kullanılıyor olmalı. Böyleyse ölümden niye bahsediyoruz? Çünkü bir bahsin ufkunu görmeden o bahiste söz söylemek manasız oluyor. Bir bahsin ufku, o bahsin aynı zamanda temel nispet noktasıdır. Bu sebeple topyekun tükenmeyi (ölümü) unutmadan tükenme meselesine bakalım. * Zihni evrenleri etki-tepki sarmalına ayarlı olarak meydana gelen insanlar, etki aldıkları müddetçe&lt;a href="http://www.fikirteknesi.com/?p=2404"&gt;&amp;#160;&amp;#160;[ Read More ]&lt;/a&gt;</description><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">1</thr:total></item><media:rating>adult</media:rating></channel></rss>

