Warning: Declaration of JParameter::loadSetupFile($path) should be compatible with JRegistry::loadSetupFile() in /home/herkul/public_html/gencadam.com/libraries/joomla/html/parameter.php on line 512
http://www.gencadam.com Wed, 19 Dec 2018 02:40:53 +0300 Dreamweaver CS5 en-gb Gizli tanık ifadesiyle Türkiye'nin en büyük gazetesine çöktüler http://www.gencadam.com/component/k2/item/1006-gizli-tanık-ifadesiyle-türkiyenin-en-büyük-gazetesine-çöktüler http://www.gencadam.com/component/k2/item/1006-gizli-tanık-ifadesiyle-türkiyenin-en-büyük-gazetesine-çöktüler Gizli tanık ifadesiyle Türkiye'nin en büyük gazetesine çöktüler

Medyayı susturma aracına dönüştürülen kayyım hukuksuzluğu Zaman'a uzandı. 25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasını takipsizlik veren savcılardan Fuzuli Aydoğdu, proje olarak adlandırılan sulh ceza hakimliğine başvurarak ve gizli tanık ifadelerini delil göstererek kayyım atanması talebinde bulundu. İstanbul 6. Sulh Ceza Hakimi Fevzi Keleş, gizli tanık ifadelerine dayanan bu talebi kabul ederek bünyesinde Zaman Gazetesi'ni bulunduran Feza Gazetecilik A.Ş.'ye 3 kayyım görevlendirdi.

Anayasa'nın 30. maddesiyle güvence altına alınan basın özgürlüğünü ihlal eden kayyım atama kararında Türkiye'nin en çok satan ve en büyük yayın kuruluşu, terör örgütü yayını olarak yaftalandı. Anayasa'nın "Kanuna uygun şekilde basın işletmesi olarak kurulan basımevi ve eklentileri ile basın araçları, suç aleti olduğu gerekçesiyle zapt ve müsadere edilemez veya işletilmekten alıkonulamaz." açık hükmü görmezden gelindi. Zaman Gazetesi merkez binasının Bakırköy adli yargı sınırları içerisinde bulunmasına rağmen kayyım kararının algı operasyonlarının merkezi olan İstanbul Çağlayan Adliyesi'nden alınması da bir başka skandal. Savcı Aydoğdu ve hakim Keleş yetki alanı dışında bulunmasına rağmen, Ceza Muhakemeleri Kanunu'nun 12, 161,162. maddelerine aykırı şekilde kayyım atama kararı vermesiyle ayrı bir hukuksuzluğa imza attı.

Zaman Susturulamaz

GİZLİ TANIĞIN İFTİRASI MEDYA SUSTURMAYA GEREKÇE YAPILDI

İstanbul Başsavcıvekili Fuzuli Aydoğdu, sulh ceza hakimliğine gönderdiği talep yazısında skandal gerekçeler yer aldı. Savcı Aydoğdu, hiçbir somut veriye dayanmayan bir gizli tanığın attığı 'paralel yapı PKK ile işbirliği yaptı" iftirasını esas aldı. Yayın yapmak, abone bulmak örgüt suçu sayıldı. Hiçbir somut veri ile desteklenmeyen bu ifade ile medyanın susturulması istendi. 17 -25 Aralık yolsuzluk, Selam Tevhit gibi terör örgütüne ilişkin yapılan haberleri suç unsuru gibi kabul ederek savcı Fuzuli Aydoğdu, söz konusu skandal gerekçelere dayanarak kayyım talebinde bulundu.

Hakim Fevzi Keleş, gizli tanık ifadelerine sarılarak kayyım atadı. Hakim Keleş imzalı kararda "Yine dosya içerisinde bulunan kimliği açık yada kimliği gizli tanık beyanlarının bulunduğu, tanık beyanları ayrıntısıyla incelendiğinde yapılanmanın varlığı, eylemleri ve hareket tarzının açıkça ortaya çıktığı görülmektedir." ifadeleri yer aldı. Kararda gizli tanık ifadeleri üzerinden Tahşiye ve Şike davalarıyla irtibat kurulmaya çalışıldı.

BASIN İLANDA HAK ARAMAK SUÇ

Basın İlan Kurumu'nun gazetelere reklam ödemesi yaparken dikkate aldığı tiraj değerlerinde Zaman gazetesine yönelik haksız uygulamalarda bulunmuştu. Bir milyona yaklaşan abone sayısını görmezden gelen kurum, gazeteye sadece bayii satışı üzerinden reklam gelirini kesmek istemişti. Zaman gazetesinin bu haksız uygulamaya yönelik şikayeti, hakim Keleş tarafından gazeteye el konulmasına gerekçeleri arasında gösterildi. 700 bin ila 1 milyon arasında tirajı bulunan Zaman gazetesine Basın İlan Kurumu, 30 bin tirajı olduğunu iddia ederek reklam gelirini kesmişti.

BİR ŞAİR, İKİ AVUKAT KAYYIM ATANDI

Hakim Keleş tanık ifadelerinde geçen uydurma ifadelerini sıraladıktan sonra "Şirkete kayyım atanması yönünde hakimliğimizde vicdani kanaat oluşmuştur." dedi. Anlatılan neden ve gerekçelere göre dosya kapsamı da dikkate alınarak aranan yasal koşullar oluşmuş olduğundan İstanbul başsavcılığının talebi haklı görülmekle talebin kabulü ile söz konusu şirkete yönetim organın yetkilerinin tümü ile devredildiği kayyımlar atanması ve yeni yönetim kurulunun atanan kayyımlarca oluşturulması gerektiği izahı kanaati ile aşağıdaki şekilde karar verilmiştir. Feza Gazetecelik AŞ'ye özgeçmişinde edebiyatçı ve şair yazan Sezai Şengönül, Avukatlar Tahsin Kaplan ve Metin İlhan kayyım olarak hukuksuzca görevlendirildi.

]]>
bilgi@gencadam.com (Zaman) HABERLER Sat, 05 Mar 2016 05:04:46 +0200
Cemaat neden yeterince anlaşılamadı? http://www.gencadam.com/component/k2/item/1005-cemaat-neden-yeterince-anlasilamadi http://www.gencadam.com/component/k2/item/1005-cemaat-neden-yeterince-anlasilamadi

Algılar da en az gerçekler kadar önemlidir. Hatta bazen gerçeklerden çok algının nasıl olduğu toplumların kaderini belirler.

Bir zamanlar Hizmet Hareketi'nin, toplumdaki yaygın adıyla Cemaat'in, ‘gerçek olamayacak kadar iyi' olduğu için tam algılanamadığını yazmıştım. Hâlâ aynı kanaatteyim. Ne var ki, eğer dansçı Asena bile Acun Ilıcalı'nın bir programına alınmayışını Cemaat'ten biliyorsa bu algıların üzerinde düşünmek şart. Cemaat hakkında akıl almaz suçlamalarda bulunanlar ise hukuksuz iş yapan varsa onları somut belge ve vakalarla yargılamak yerine bunu ‘kullanışlı' bir araç olarak kullanmayı tercih ediyor. Peki havuz medyasının çarpıtmaları dışında Cemaat neden topluma yeterince dokunamadı ya da ulaşamadı? Bugün birkaç örnekle bu konuyu siz okurlarımla müzakere etmek istiyorum.

Cemaat, tüm insanlığa insanlığını, barış içinde birlikte yaşama idealini eğitim ve diyalog yoluyla hatırlatma misyonunu üstlendiği için bir kere en baştan Türkiye'nin muhayyilesini aşan bir yapı. Diğer bir deyişle, ‘mefkûre' anlamında bu toplumun kahir ekseriyetine birkaç gömlek büyük. Nasıl olmasın ki? Zaten zar zor geçinen ve hayatı zahmetli geçmiş bir emekliyi maaşına gelecek yüz liralık zammı düşünmekle suçlayamayız, ama o emekli maaşının acıtacak kadarını burs olarak veren Cemaat gönüllüsü azınlıkta birini anlamasını da bekleyemeyiz.

Toplum, ‘O Ses Türkiye' ile ekran karşısına geçip çekirdek çitlerken, birileri daha aydınlansın diye gecelerini bir dost meclisinden ötekine koşturarak dolduran Cemaat gönüllüsünü anlamak kolay mıdır? Ya da gündüzlerini Müge Anlı seyrederek geçiren bir ev hanımının, çocuğu daha kırkını çıkarmadan hizmete koşturan bir ablayı anlamasını beklemekle hata etmiyor muyuz? Hayatı maddi çıkar olmuş bir toplum, despotizm karşısında dik duranların arkasında birisinin olduğunu düşünmüş, ya da Allah'a dayanma kavramını unutmuş çok mu?

Peki ya Akın İpek nasıl anlaşılsın? Yaşıtı ve dengi işadamları iktidar karşısında hem mecazi hem hakiki anlamda boyun eğerken, devletten birkaç ballı ihale almak için onurunun kırılmasını içine sindirirken, Akın İpek'in helal malının gasp edilmesini metanetle karşılamasını sade vatandaş nasıl anlasın?

Okul inşaatında çalışan, okulun hem müdürü hem hademesi olan öğretmeni, özel ders ya da ek ders ücreti hesabından ötesini yapmayan öğretmen nasıl kendine yakın bulsun? Ya da “Oğlumu kamuda işe almasaydım bana beceriksiz derlerdi.” diyen parti ilçe başkanı, devletin parası gasp edilmesin diye cebinde 40-50 lirayla katrilyonluk yolsuzluk operasyonu yapabilen, üstelik başına gelebilecekleri düşünmeden, devlet memurunu nasıl anlasın, hatta nasıl ondan içten içe nefret etmesin?

Akşamları bir diziden ötekine uyuşarak yetişen bir nesil, nasıl daha donanımlı olurum derdiyle, seküler eğitimin gerektirdiklerinin yanında Risale-i Nur ve diğer kitapları okuyan gençleri nasıl kendine yakın bulsun?

“Hep daha fazlasını iste” mottosuyla büyüyenler, “yaşatmak için yaşama” idealini nasıl anlasın?

Bu gözlemlerimi aktarmam, benim bu prensipleri hayata geçirebildiğim anlamına gelmesin. ‘Yaşatmak için yaşama' belli ki ulaşması zor bir ufuk. Ama Cemaat'in neden toplumun bir kısmına anlaşılması zor, hatta gizli kapaklı hedefleri olan bir yapı olarak gözüktüğünü ve neden azınlıkta kaldığını bu prensipten daha veciz anlatan unsur da yok galiba. Bu açıdan bakıldığında, Cemaat'in bir ‘paralel evren'i olduğundan bahsetmek yanlış olmaz. Keşke herkes o evrenin gerçek yüzünü tanıyabilse…

]]>
bilgi@gencadam.com (Sevgi Akarçeşme, Zaman) KÖŞE YAZILARI Fri, 04 Dec 2015 02:23:53 +0200
Yarınki dünyaya doğru http://www.gencadam.com/component/k2/item/1004-fethullah-gülen-yarinki-dunyaya-dogru http://www.gencadam.com/component/k2/item/1004-fethullah-gülen-yarinki-dunyaya-dogru Yarınki dünyaya doğru

Son birkaç asırdır İslâm dünyası, bir kısım yanlışlar fâsit dairesi içinde dönüp durmakta ve bir türlü kendi özüne, kendi ruhuna yönelememekte. Şayet iki adım doğru yürüse, hemen arkadan birkaç adım geriye gitmekte veya değişik inhiraflar yaşamakta. Hatta çok defa, hataların sevapları aştığı, zararlı şeylerin yararlıları da alıp götürdüğü bu meş'um yürüyüş veya uğursuz inhiraf, toplumun kendi içinde kendini arama, kendini bulma gayretlerine de olumsuz tesirlerde bulunmakta ve yapılan güzel işleri de, yapanları da derinden derine sarsmaktadır. Bu da, bu koskoca âlemde her şeyin şirâzeden çıktığını, devlet ve milletler çarkının kendi aleyhinde işlediğini göstermektedir.

Bu itibarla biz, topyekün İslâm dünyasının, îman anlayışı, İslâm telakkîsi, ihsan şuuru, aşk u şevki, aklı, mantığı, düşünce tarzı, kendini anlatma üslûbu ve ona bu hususları kazandıracak müesseseleriyle ele alınmasının ve her kesimiyle yenilenmeye tevcih edilmesinin zarûretine inanıyoruz.

Bizim mânevî hayatımızın temeli, dinî düşünce ve dinî tasavvurlara dayanır. Bugüne kadar varlığımızı onlarla sürdürdüğümüz gibi, hamlelerimizi de onlara dayanarak gerçekleştirmişizdir. Onlardan tecrit edildiğimiz zaman kendimizi bin sene gerilerde buluruz. Gayesi, insanı ve kâinatı mânâlandımıa, insanî ruha ve öze açık olma, dünyaları aşan arzulan gerçekleştirme, vicdandaki ebed duygusunu cevaplama.. gibi hususlardan ibaret olan din, sadece ibadetlerden ibaret değildir; o, ferdî, içtimâî bütün hayatı kucaklar.. aklî, ruhî, kalbî her şeyimize karışır.. ve niyetlerimize göre her davranışımıza boyasını çalar ve her şeyi kendi rengiyle boyar.

Evet, gerçek dindarın her davranışı ibadet eksenli, her gayreti cihad buudlu, her hamlesi de ukbâ ve rızâ televvünlüdür. Onun hayatında dünya ukbâ ayrımı söz konusu değildir.. kalbiyle aklı arasında berzahlar yoktur.. duyguları mantığıyla iç içedir.. muhakemesi ilhamlarını tanımamazlık edemez. Kezâ, onun düşünce dünyasında tecrübe, akla uzanan ışıktan bir merdiven, bilgi, firâset statikli yüksek bir burçtur. O, bu merdivende aşkın dev kanatlarıyla sürekli sonsuzluğa açılan bir kartal ve bu burçta fetânetiyle varlığı didik didik eden bir hallaçtır. Böyle bir anlayışın hiçbir yanında boşluk olmadığı için, bu sistemde insanın ferdî ve içtimâî ihmali de söz konusu değildir.

Dini akılla, ilimle, muhakemeyle çatıştıranlar, dinin de, aklın da ruhundan haberi olmayan talihsizlerdir. Hele toplumun değişik kesimleri arasındaki vuruşmadan onu sorumlu tutmak bütün bütün bir aldanmışlıktır. Kitleler arasındaki çatışma bilgisizlikten, şahsî çıkar düşüncesinden ve zümre menfaatlerinden kaynaklanmaktadır. Din, bu duygu ve bu düşüncelerden hiçbirini tasvip etmez. Vâkıa, bir kısım dindarlar arasında da çatışma ve vuruşma söz konusudur ama, bu, aynı ruhu taşıyan bu insanların, gerektiği ölçüde inanamadıklarından, ihlâsı koruyamadıklarından.. bazen de hislerine yenik düştüklerindendir. Yoksa, îmanlı fazilet böyle bir talihsizliğe yol vermez.. aslında böyle bir talihsizliğe düşmemenin bir tek çaresi vardır; o da, dinin bütün müesseseleriyle hayata geçirilip toplumun canı, kanı haline getirilmesidir.

Evet, İslâm toplumunun yeniden bir 'ba'sü ba'de'l-mevt'e, melekât-ı akliye, rûhiye ve fikriyesinde ciddî bir ıslaha, daha canlı bir tabirle bir dirilişe ihtiyacı vardır. Dinin orijinini koruma ciddiyet ve gayreti içinde, nasların esnekliğinin vadettiği genişlik ve evrensellikte her zaman ve her mekânda, her sınıf insanın ihtiyacını karşılayacak ve bütün hayatı kucaklayacak olan bir dirilişe...

Başımızda gölgesini hissettiğimiz günden bu yana -Allah ebedlere kadar vesâyetini üzerimizden eksik etmesin!- bu mübarek sistem, defaatle tecdîde, ıslâha kapılarını aralamış ve defaatle dirilişler yaşamıştır. Mezhepler umumiyetle ve büyük çoğunluğu itibarıyla, fıkıh ve hukuk sahalarındaki yenilikleri temsil etmişlerdir. Tarikatlar ise, kalbe ve ruha giden yolları işlemiş birer şehrâh haline getirmişlerdir. Mektep ve medrese de bizim olduğu dönemde, daha çok varlık ve kâinatın mânâlandırılmasıyla meşgul olmuştur. Bugün gerçekleştirilmesi düşünülen tecdit ve dirilişe gelince o, bütün bunların uzlaştırılması ve hepsinin bir tek platformda ele alınmasıyla mümkün olacaktır ki, bu da, hemen her meselede, kalıptan sıyrılarak öze, şekilciliği terkederek ruha yönelmekle tahakkuk edecektir. Yani inançta yakîne, amelde ihlâsa, duygu ve düşüncede ihsâna yönelmekle...

Evet. ibadetlerde kemmiyet tam, keyfiyet hedef, duâlarda sözler vesile, ruh ve samimiyet esas, davranışlarda sünnet rehber, şuur elzem ve bütün bunların hepsinde Allah gaye olmalıdır. Namaz, yatıp kalkmak değildir.. zekât, nereye gittiği bilinmeyen bir matrahın def-i belâ kabilinden çıkarılıp bir yere atılması olamaz.. oruç, aç-susuz durmaktan ibaretse perhizden farkı ne? Hac, yörüngesinde icrâ edilmezse bir şehirden bir şehire seyahattan ve birilerine döviz kazandırmadan farkı kalır mı? İbadetlerde kemmiyet eksenli kalmak çocukların eğlencesi olsa gerek.. duâlardaki ruhsuz bağırıp-çağırmalar, gırtlak harcı arayanların işi olmalı.. özünden habersiz hac ve umre, 'hacı' adı ve hac menkıbeleriyle mütesellî olma yolunda katlanılmış bir meşakkat değilse, mânâlandırmada biraz zorlanacağız...

Bütün bu olumsuzluklar ağında heder olup gitmemenin yolu, bize âit boşlukları dolduracak, zaaflarımızı giderecek ve bizi cisim ve bedenin kulları olmaktan kurtaracak, kurtarıp kalb ve ruhun hayat seviyesine yönlendirecek ruh ve mânâ hekimlerinin yetiştirilmesinde umumî seferberlik ilân etmekten geçer. Gönülleri fizikten metafiziğe, matematikten ahlâka, güzel sanatlardan tasavvufa, kimyadan ruhaniliğe, astronomiden enfüsiliğe, hukuktan fıkha, siyasetten seyr-i sülûke kadar bütün ilim, zekâ, irfan, varidât ve füyûzat sahalarına açık ruh ve mânâ hekimleri. Bu milletin, şuna-buna değil, böyle bir beyne ihtiyacı vardır. Beyin sinir kordonlarıyla vücudun uzak-yakın her yanıyla görüşüp-konuştuğu, en ücra noktalara mesajlar gönderip mesajlar aldığı gibi, bu beyin kadro da, millet bünyesinin bütün molekülleriyle, atomlarıyla, partikülleriyle münasebet içinde bulunacak, toplumu teşkil eden bütün birimlere ulaşacak, eli bütün hayâtî ünitelerin içinde olacak.. ve her kesime geçmişten gelen, hâlle daha bir derinleşen ve geleceğe uzanan ruhtan ve mânâdan bir şeyler fısıldayacaktır.

Bu kadro, mektepteki mukayyet ve müeddep çocuklardan, sokaklardaki serazad ve âvâre vatan evladına kadar herkese bağrını açacak ve her sîneye ruhunun ilhamlarını boşaltarak, onları yarınların bilgi, hüner ve dehâ sahipleri olarak yetiştirip toplumun istifadesine sunacak; ışık yuvaları, yurdu, pansiyonu, okulu, üniversitesi, mabet ve tekyesiyle herkesi ve her kesimi çağın levsiyatından arındırarak insanî kemâlâta yönlendirecektir.

Yine bu kadro, gazete, mecmua, radyo ve televizyon gibi güçlü medya silahlarını ehlîleştirerek bir taraftan onları millî ve dinî hayatın sesi-soluğu haline getirecek, diğer yandan da bunlarla karanlık duygu, karanlık düşünce ve kapkara seslere insan olma yollarını gösterecektir.

Ve yine bu kadro, dış baskılarla, iç sapmalarla, her günkü havaya göre şekil ve yön değiştiren tâlim ve terbiye müesseselerimizi Avrupa ve Amerika vesayetinden kurtararak hâlin gereklerine açık ve tarihî perspektife göre tanzim ederek, programı, metodu ve üslûbuyla gayeli bir konuma yükseltecektir.

Bu sayede milletçe, duygu, düşünce sefaletinden, ezbercilikten, şablonculuktan gerçek ilmî düşünceye, çeşitli rezaletleri sanat ünvânıyla tezkiyeden hakikî sanat ve estetiğe, menşei meçhûl görenek ve tiryakiliklerden din ve tarih kaynaklı ahlâk şuuruna, bizi bitirip-tüketen, sinelerimizdeki değişik düşüncelere kilitlenmelerden hizmet-teslîmiyet-şuur ve tevekkül vâhidine yükseleceğiz.

Dünyada yeni oluşumlar furyası yaşana dursun -aslında biz, ne kapitalizm partasından, ne komünizm fantezisinden, ne onun sosyalizm kırığından, ne sosyal demokrasi melezinden, ne de liberalizm eskisinden yeni bir şeylerin meydana geleceğine inanmıyoruz. Gerçek, yeni dünya düzenine açık bir âlem varsa, o da bizim âlemimizdir. Gelecek nesiller bunu bizim Rönesansımız olarak da ele alabilirler.

Bu yeniden doğuş bizim, duygu ve düşünce dünyamıza, sanat ve estetik anlayışımıza da, şimdiye kadar olduğundan çok farklı derinlikler kazandıracaktır. O sayede kendi bediî zevklerimizi bulacak, kendi mûsikîmize ulaşacak, kendi romantizmimizi keşfedecek.. ve milletimizi ilimden sanata, düşünceden ahlâka hemen her sahada en sağlam bir blokaja oturtarak onun geleceğini teminat altına almış olacağız.

Bu hususta hamle ve atılganlık şiarımız, îman ve hakîkat şuuru da kuvvet kaynağımız olacaktır. Şimdiye kadar bizi hep başka kapılarda dolaştıranlar, îmansızlıktan ve ahlâksızlıktan şifa umanlar sürekli yanıldılar. Biz, her zaman gönülden bağlandığımız Allah, dünyevî her şeye tercih ettiğimiz milletimiz ve bağrında var olup geliştiğimiz toprağımıza teslim olmamız, sahip çıkmamız sayesinde onurlara erdik ve onurlu kalabildik. Bilmem ki aksini şerhetmeme gerek var mı?..

Yeni Ümit, Temmuz-Eylül 1993, Cilt 3, Sayı 21

]]>
bilgi@gencadam.com (Fethullah Gülen) MAKALELER Sat, 25 Jul 2015 22:17:16 +0300
Canım Anam ve Erdoğan http://www.gencadam.com/component/k2/item/1003-canim-anam-ve-erdogan http://www.gencadam.com/component/k2/item/1003-canim-anam-ve-erdogan

 Sevgili anacığım tam bir Anadolu kadınıdır. Fethi Gemuhluoğlu'nun tabiriyle Kadın Ana.
Çalışkan mı çalışkan, çileli mi çileli.
Gördüğü gün sayısı bir elin parmakları kadar! Gel gör ki hiç kimseye şikayet etmez, sızlanmaz.
 
Bunca yaşımda ruhumun nice onulmaz sızısını dizlerinde teskin ettiğim misk okulu anam.
 
Köyde yaşar.
Her zaman ayaktadır.
Evvel ahir eyvallahsızdır.
Üçbeş tavuğu vardır avluda sohbet ettiği, bir de gözü gibi baktığı gülleri bahçesinde, gizli gizli dertleştiği yediverenleri... beni de "gül yüzlü oğlum" diye sever, gül kokulu anam.
 
Bilirim ki, her dem aklında, yadında ben varım. Yumurtaları toplarken de, gülleri budarken de.
Ekmek yaparken de tandırda, dua ederken de odasında... o yapayanlız gecelerinde başını yastığa koyduğunda da..
 

Bu köylü kadını tam bir Menderes hayranıdır.
Genç bir kızken almış idam haberini, bir bağ bozumunda...
Uçsuz bucaksız domates tarlalarındayken...
Nasıl ağıt yakmışlar, yas tutmuşlar için için.
Bir Türkmen kocası olan Kara Mustafa dedem, çekilmiş ahlat ağacının altına ağlamış da ağlamış.
Düğünler ertelenmiş o sonbahar.
Menderes ile ilgili türküler yakılmış, evlerde söylenmiş ince bir sızıyla.
Anam bana da söylerdi o türküleri çamaşır yıkarken, o  hala gençken... ben çocukken.
 
Siyaset konuşmayı sevmiyorum anamla.
O radyo dinler, haberleri izler zaman zaman. Telefonda sorar bana, ne olacak bu memleketin halleri...
Konuşmayı hemen daha çocuken terk ettiğim köyümün tarlalarına, o eski zaman insnalarına getiriveririm. Mesela çocukluğumuzun korkulu rüyası Çepiş dede, çoban arkadaşım Hacer nine ölmüştür. Annemin gittikçe artmaktadır yalnızlıkları...
 
Anam, ta 1990'larda nereden bulduysa bir Recep Tayyip Erdoğan posteri bulmuş, çerçeveletip asmıştı evimizin duvarına. Belediye Başkanılığına hazırlandığı dönemlede çekilmiş yakışıklı bir portre fotoğrafı. Yıllarca orda kaldı o resim. Genç bir sima, gür bıyıklar, istikbal vaad eden bir nasiye...
 
Memlekete her gittiğimde, sobalı odanın baş kösesinden aileden biriymişçesine bize bakan posteri işaret ettiğimde anam, " O da benim oğlum" derdi. Üçüncü oğluymuş. "Kıskanmayın" diye de eklerdi. Ben doğrusu anamın bu halini, milli ve manevi değerlere değer veren genç bir siyasetçiyi sevmesini, benimsemesini severdim, hoşlanırdım bundan..
 
O fotoğraf yıllarca durdu orda. Erdoğan yaşlanıyordu, ama evimizin başköşesinde genç ve dinç Erdoğan bizlere gülümsemeye devam ediyordu.
 
Köydeki akrabalar ya Ecevitcidir ya da Türkeşçi.
Anam ise hangi akla kulluk ettiyse, önce Özal'a, sonra da Erdoğan'a verdi gönlünü.
O domates tarlasıda  Menderes'in idam haberini alan  bu genç kadınin vicdanında mazluma karşı derin bir vefa hissi olmalıydı.
 
Köye gidince evden çıkmam, anamın yanından... Uzun uzun konuşuruz ordan burdan. Lafları tüketincei televizyon izleriz, çekirdek çıtlarız.
Televizyon kanallarını dolaşırken anam zaman zaman Hocaefendi'nin sohbetlerine denk gelir. Ben bir nebze durup dinlerken anam bana bakar, benim yüzüme. Sonra da:
 
"Oğlum anlamıyorum ki ben bu hoca ne diyor. Ağlıyor da ağlıyor" yollu şikayetler edince basarım kahkahayı. Bilirim Hocaefendi'yi sever, hatta gizli gizli dinleyip anlayabilmek için kendini yiyip bitirdiğini, sonra da uyuya kaldığını bilirim...
 
Anam Nihat Hatioğlu'nu dinler ağlar, babam Cüppeli Ahmet Hoca dinler güler... Bana sorar babam bazen hangi hoca en iyi diye... Hepsi iyidir baba derim hepsi iyi.
 
Dedim ya anam Fethullah Gülen'i anlamaz ama sever, sayar.
Ona en cok tesir eden Gülen'in göz yaşları olur. Hocaefendi'nin ülke ve Islam için iyi şeyler yaptığına gönülden inanır.
 
Seçim vakti anam, gider oyunu kullanır. Zaman zaman babamla aralarında görüş farklılığı çıksa da aralarında, anam gider oyunu Erdoğan'a verir.
 
Oyunu Erdoğan'a verir ama, gidip de ismini köyde kömür dağıtılacaklar listesine yazdırmaz. Oyunu verir evine döner. Eyvallahsızdır dedim ya. Bu yaşında tarlada çalışır, kimseye muhtaç olmaz.
 
30 Mart seçimleri öncesi anam ve babam Umre'deydiler. Bir kaç kez oradayken konuştuk, çok hisliydi anaığım, gözyaşlarına kapılıp gitti. Kabe'yi ilk gördüğüne hissettiklerini anlatırken kendinden geçti. Babam da sigarayı bırakmıştı, Mekke'de. Ne mutluydular!
Ben seçim günü hala oralarda olacaklarını sanıyordum. Tam da o gün dönmüşler Türkiye'ye. Soluğu da sandıkta almışlar.
 
Seçim akşamı ulaşabildim anama. Abim aradı, Umre'den hoşgeldin ziyaretindeyken..
Hal ve hatır sorduk. On bin kilometre öteden annemin Umre sonrası melekleştiğini hissedebiliyordum. Duygu doluydu, ne güzel anlatıyordu başından geçenleri, ne içten dile getiriyordu hislerini...Beni de ağlattı telefonda. Tam bir gün de birlikte gideriz inşallah temennileriyle kapatmak üzereyken telefonu, annem birden, bugün seçimler de vardı deyiverdi. Oyunu kullandığını da ekledi. Ha öyle  dedim, sormadım  oyunu kime verdiğini.
 
Annem birden duygusallığından sıyrılarak tok bir sesle, "gittim oyumu falan partiye bastım" deyince şaşırmıştım doğrusu!
 
Yillardır büyük bir vefayla resmini duvarlara astığı, oğlu gibi sevdigi Erdoğan'a vermemişti oyunu bu kez.
 
Böyle güzel bir Umre sohbetinin sonunu da siyasetle bitirmek hoş olmayacağından, sohbeti uzatmak isteiyordum ve neden diye de sormak gelmedi içimden.
 
Küçük bir sessizlikten sonra cevabını anam verdi:
 
"Fethullah Hoca için, görmedin mi ne laflar söyledi, o kadar kötü hakaretler etti ki! Gidip oy vermek gelmedi içimden" dedi.
Üç cümle... Ağzımdan hayırlısı olsun anam hayırlısı olsun lafının döküldüğünü hatırlayabiliyorum..
 
Annem Fethullah Hoca'yı dinlemez, dinlese de anlamaz.
Ama kurban olduğum vicdanıyla da haksızlığa gelemez.
 
Geçen yeğen söyledi telefonda :
Amca o resim de indi duvardan.

]]>
bilgi@gencadam.com (Engin Sezen - Rota Haber) KÖŞE YAZILARI Wed, 15 Oct 2014 00:00:00 +0300
Gözünüz Aydın! İnlerine Girdiniz!..Ayşegül Öztürk Öldü... http://www.gencadam.com/component/k2/item/1002-gozunuz-aydın-inlerine-girdiniz-aysegul-ozturk-oldu http://www.gencadam.com/component/k2/item/1002-gozunuz-aydın-inlerine-girdiniz-aysegul-ozturk-oldu

Sabah ilk uyandığımda şöyle bir internete, Twitter'a göz atarım. Uykulu gözlerle Twitter'a bakarken bir haber ilişti gözüme: "Paralel Yapı "operasyonundan tutuklanmış polisin eşi Ayşegül Öztürk hayatını kaybetti.
Habere detaylı bakınca anladım ki bu ölüm normal bir ölüm değil, Ayşegül Öztürk hamileymiş ve operasyon sürecinde çocuğunu kaybetmiş, daha sonra da sağlığı bozulup hastahaneye yatırılmış.

Bırakın erkekleri tüm kadınların vicdanlarına sesleniyorum, özellikle de hamilelik geçirmiş, anne olmuş kadınların vicdanına.
Hamilelik sürecinin ne kadar zor ve sıkıntılı olduğunu bilirsiniz. Akabinde çocuğunu kaybetmek bir anne için en büyük üzüntü...
Şimdi soruyorum, diyebilir misiniz ki bu kadın; eşinin gözaltına alınmasından etkilenmemiş, diyemezsiniz çünkü siz kadınlar hepiniz bilirsiniz ki en ufak bir üzüntü bile hamileliği etkiler.
Şimdi gözaltına alınan polis, yani Ayşegül Öztürk'ün eşinin durumuna gözatalım.
Polis gözaltına alınıp serbest bırakılıyor. Soruyorum, madem ki suçluydu neden serbest bıraktınız; yok suçsuzduysa neden gözaltına aldınız?

Kimse kusura bakmasın fikrimi açıkça yazacağım.
"Paralel Operasyon " kapsamında birçok hukuksuzluk yapıldı.
Canlar bile bile acıtıldı, rövanşist bir yaklaşımla "inlerine" girildi.
Suçlular elbette hesap vermeliydi fakat bu operasyon başka bir şeydi. Tamemen algıya yönelikti, gövde gösterisiydi ve halk elbette ahmak değildi, bu haksızlığı görüyordu. Bu durum, neticesinde Cumhurbaşkanlığı seçimine etki etmiş; %7-8 lik bir oy un kaçmasına neden olmuştu.

Dinlemeler, tapeler denildi. Cemaat dinledi, cemaat şöyle yaptı cemaat böyle yaptı.
Bir de baktık ki meğer dinleyen Almanya'ymış.
Bu kez de cemaat Almanya ile işbirliği yapmış denildi.

Nereye baksan tutarsız. Bulun suçluları cezalandırın, bu gövde gösterisi neyin nesi?

Koskoca devlet bir cemaatle kavgalı, savaşır hale getirildi ve devlet, dünya nezdinde aciz bırakıldı.
O kadar cemaat, paralel denildi ki yanıbaşımızda şekillendirilen Ortadoğu'yu göremez olduk
IŞİD terör belasını sahneye sürenleri göremez olduk.

Rehineler IŞİD in elindeyken, kuraklık dizboyu iken, Ekonomik göstergeler durağana dönmüşken, Müslümanlar katledilirken hala paralel hala paralel...
Bir dava uğruna yola çıkıldı ama yazık ki zulmeder hale geldi davanın mensupları.
Soruyorum, hangi ara bu kadar gözünüz döndü de zalimleştiniz?

Açıkçası ben CB seçiminden sonra bu paralel gerginliğinin biteceğini, daha güçlü bir Türkiye için içe değil dışa yöneleceğimizi düşünüyordum ama yanıldım, hala aynı şeyler.

Öyle anlaşılıyor ki 2015 seçimlerine kadar da devam edecek.
Çünkü son zamanlarda Fethullah Gülen'in iadesi yoğun işlenmekte.

ABD, Gülen'i iade etmez çünkü bir gerekçe yok. Tut ki iade etti, ne olacak? Cemaat bitecek mi?
Yani Fethullah Gülen'i gözetiminiz altında tutunca "paralel yapı"yı bitirecek misiniz?

Siz de biliyorsunuz ki böyle bir şey olmaz.

Cemaati bitirmeniz için yurt dışındaki tüm okulları kapatıp yurt dışına çıkmış her bir cemaat ferdini geri getirmeniz gerekir.
Demem o ki karşınızda bir Fethullah Gülen yok, binlercesi var.

"İnlerine girdiniz" suçlu suçsuz hepsini bir kazanda kaynattınız. Kalpleri kırdınız, gözyaşlarına neden oldunuz. Dahası, arkasında 6 yaşında öksüz kalan oğlu ve ölen Ayşe Öztürk'un ahını aldınız.

Bu değildi hak, adalet bu değildi.

Allah haddi aşanları sevmez, haddi aştınız.

]]>
bilgi@gencadam.com (Zeynep Haşemi) KÖŞE YAZILARI Mon, 08 Sep 2014 00:00:00 +0300
Bakın AKP vatandaşı hangi masallarla kandırıyor http://www.gencadam.com/component/k2/item/1001-bakın-akp-vatandasi-hangi-masallarla-kandiriyor http://www.gencadam.com/component/k2/item/1001-bakın-akp-vatandasi-hangi-masallarla-kandiriyor

Hükümete yakınlığıyla bilinen Haber Seyret sitesi yazarı "Bi Simit" Erdoğan'ın Mehdi'nin gelişine hazırlandığını yazdı. Yeni Akit gazetesi de yazının tamamını internet sayfasından yayınladı.

İstanbul ve Gaziantep’te garip hareketlenmeler olduğunu söyleyen Bi Simit, "Fatih Edirnekapı’daki ve Gaziantep’teki dostlarımız çok ilginç bilgiler veriyorlar. Yemen'den, Fas'tan, Hindistan'dan, Malezya'dan ve Afrika'dan bir takım şeyhlerin müritleri harıl harıl bu bölgelerden ev satın alıyorlar. Yavaş yavaş yerleşmeye başladılar. Malezya’da mehdilik ilan eden Şeyh Şafii'nin müritleri Edirnekapı'da dergâh bile kurdu. Hepsi Mehdi'nin zuhuru için hazırlık yapıyor." diye yazdı.

"HALİFE HALEP'E GİRECEK, MEHDİ YARDIM EDECEK"

Mehdiliğin alametlerinden de söz eden yazar, Suriye'de çıkacak bir savaşa Mehdi'nin yardım edeceğini belirterek "Mehdi kendisi bile mehdi olduğunu bilmeyecek, ta ki rivayete göre Halife Suriye bölgesinde (Halep) Rum ordusu ile (Batı Orduları) savaşa gittiği zaman, Halifenin yardımına gidecek ve insanlar kendisine biat edecekler. Ardından Halife ve orduları ile Kudüs’e yol alacaklar. Orada da Hz. İsa’nın zuhuru ile Deccalı yok edecekler ve Kudüs’te namaz kılacaklar." ifadelerini kullandı.

"Bi Simit" mahlası ile yazılan yazının öne çıkan diğer kısımları şöyle:

Mehdinin Gelişine mi hazırlanıyor

"AK SARAY'DAKİ HER BİR ODA BİR EYALET"

"2015 seçimlerinden sonra hedef konuldu. Musul ve Kerkük Türkiye'ye eyalet olarak bağlanacak. IŞİD'den rehineler alındığı gün bunu yazmıştım sosyal medyadaki sayfama. Hatırlayan hatırlar. Şu anda bütün hazırlıklar sürüyor. Hani yeni yapılan Cumhurbaşkanlığı Sarayı var ya! Onun neden bu kadar büyük olduğunu Türkiye'deki biz akıllılar haricinde bütün dünya anladı aslında.

Saray'daki odalara isim bile verildi. Abhazya Eyaleti, Ahıska Eyaleti, Dağıstan Eyaleti, Nahcivan Eyaleti, Sana Eyaleti, Tebriz Eyaleti , Tiflis Eyaleti, Habeş Eyaleti, Adana Eyaleti, Cezayir Eyaleti, Halep Eyaleti, Anadolu Eyaleti, Bağdat Eyaleti, Basra Eyaleti, Bosna Eyaleti ve daha ismini saymadığım 250'ye yakın eyalet ismi şu anda Saraydaki odalara verildi bile. Eyaletler bu odalardan yönetilecek ve kim ne derse desin her şey göze alınmış durumda.

"MUSUL VE KERKÜK'TEN SONRA SIRA HALEP'E GELECEK"

Türkiye'nin Musul ve Kerkük’ten sonra ilk hedefi Halep olacak. Burada Türkiye ilk defa sürekli müttefik diye adlandırdığı batıya karşı aleni bir şekilde savaş ilan etmiş olacak. En önemli noktalardan birisi İran, Batı ile beraber ittifak yapacak ve Suriye'de Türkiye'ye karşı cephe alacak. Türkiye yalnız mı olacak? Devlet olarak evet ama millet olarak değil. Malezya'dan, Endonezya'dan, Afrika'nın çeşitli ülkeleri başta olmak üzere bütün İslam âlemi akın akın Türkiye'ye cihat için gelecek ve Türk ordusunun sancağı altında savaşacak.

Orada da devlet olarak yalnızdık ve yanımızda ümmet vardı ve biz her cephede galip geldik. Müttefiklerin mağlubiyeti bizim de mağlup sayılmamıza neden oldu ve savaşta kaybetmediğimiz toprakları mason kumandanlarımız yüzünden masada kaybetmiştik. Hatırladınız mı? İşte kaybettiğimiz o yerleri geri almanın savaşını tam 100 yıl sonra yapacağız.

"CANINIZA OKUYACAĞIZ"

Son sözüm Batı'ya. Kokuşmuş, ihtiyar şeytanlar. Farkında olmadığımızı mı sanıyorsunuz? Savaşacak askeriniz YOK. Şu ülkenin şu kadar askeri var palavralarını yutmayız. Makinalarınızı ise duman edeceğiz.100 yıl önce olduğu gibi. Canınıza okuyacağız oğlum. Hiç şansınız yok. C-A-N-I-N-I-Z-A O-K-U-Y-A-C-A-Ğ-I-Z"

]]>
bilgi@gencadam.com (Rota Haber) HABERLER Mon, 04 May 2015 00:00:00 +0300
Zübeyir Gündüzalp’in “Siyasal İslâm” anlayışıyla mücadelesi http://www.gencadam.com/component/k2/item/1000-zubeyir-gunduzalpin-siyasal-islam-anlayisiyla-mucadelesi http://www.gencadam.com/component/k2/item/1000-zubeyir-gunduzalpin-siyasal-islam-anlayisiyla-mucadelesi

Bediüzzaman Hazretlerinin destansı mücadelesiyle büyüyen Nur hareketi, bünyesinde birçok mizacı da bir arada tutmaya muvaffak olmuştu. Onun varlığı, bu potansiyelin ittihadı bozmasına fırsat vermiyordu. Fakat son yıllarına doğru bu manada bazı tehlike sinyallerinin farkına varmıştı. Nitekim onlardan biriyle alâkalı olarak özellikle bir talebesini, 1960’ta Ankara Beyrut Palas otelinde kalırken telgrafla yanına çağırmış ve diğer bazı talebelerinin de hazır bulunduğu bir ortamda o meşhur “Müsbet Hareket” dersi ortaya çıkmıştı.

Bediüzzaman’ın hizmet tarzına uygun olmayan hareketler, onun vefatından sonra Nur Talebelerinin zihnini bulandırmaya ve ayrılık tohumlarını atmaya başlamıştı. Fakat Zübeyir Gündüzalp’in gayretiyle ve meşveret sistemini devreye sokmasıyla çok genişlemeden halledilmişti.
Zübeyir Gündüzalp, Bediüzzaman sonrası bir takım hususî meşrep anlayışlarıyla ortaya çıkan dağınıklıklarla da aynı yöntemle mücadelesini sürdürerek, cemaatin ittihadının zedelenmesine müsaade etmemişti.

Dâhilde meydana gelen bu hadiselerden sonra, asıl tehlike 1969’dan sonra din adına ortaya çıkan siyasî hareketlerle başlar. İlk sıkıntılar Zübeyir Gündüzalp’in Ankara’da meşhur “yirmi yedi” ismi verilen dershanede kaldığı yıllarda tekabül eder. Zübeyir Gündüzalp, ferdî ve hususî meşrep anlayışlarından ziyade şahs-ı manevinin oluşmasını arzu etmektedir. Bu manada Ankara’da cemaatin toparlanmasıyla birlikte hizmetlerde büyük gelişmeler meydana gelmişti. Şahıs endeksli olmayan bu tarz, birilerini yavaş yavaş rahatsız etmeye başlamıştı. “Bir memlekette iki padişah olmaz” şeklinde kendini ele veren bu oluşum, Zübeyir Gündüzalp’in meşveret ve şûrâ sistemine tamamen zıttı.


27 Mayıs İhtilâlinden sonra çeşitli partiler kurulur. 11 Şubat 1961’de de Adalet Partisi kurulur. Ancak birileri Adalet Partisi’nin Demokrat Parti’nin devamı olmadığını söyleyerek milletin kafasını karıştırmaktadır. Onlara göre Demokrat Parti ve misyonu bitmiştir; artık adres Yeni Türkiye Partisi’dir.
Zübeyir Gündüzalp, bu tuzağın farkındadır. Tavrını net bir şekilde ortaya koyar. “Üstad’ın görüş ve ölçüleri değişmez. Ölçüler ve görüşler şahısla alâkalı değildir. Bu bir fikir akımı, misyon meselesidir. Demokratların devamı Adalet Partisi’dir.” diyerek kafa karışıklığının önüne geçer.
Ancak 1969 yılından sonra din adına kurulan bir partiyle, Nurculuk hareketi ciddî bir problemle karşı karşıya gelecekti. Kurulma aşamasında Maraş Senatörü Tevfik Paksu, Isparta Milletvekili Hüsamettin Akmumcu, Yeni Türkiye Partisi Adıyaman Milletvekili Süleyman Arif Emre gibi Nur Talebesi kökenli bazı parlamenterler fiilî olarak yer almaktaydı. Bu çalışmalar da maalesef, Ankara’da iyi niyetlerle tutulan ve adına “Parlamenterler Dershanesi” denilen bir mekânda yapılıyordu. Müsait olan parlamenterlere Risale-i Nurları tanıtmak ve dost yapmak için tutulmuş, bu yüzden lüks tefriş edilmişti. Mehmet Kutlular da İstanbul’dan beş-on günde bir gelip burada Risale-i Nur dersleri yapıyordu. Ailesini Ankara’ya getirmemiş olan Kahramanmaraş Senatörü Hacı Tevfik Paksu da burada kalıyordu. Bu mekân 1969 yılına kadar milletvekilleri nezdinde Risale-i Nur’u tanıtma bakımından ciddî hizmetlere vesile olur. Ta ki 1969 sonrası seçimleri yaklaşana kadar…


Bu hareketin içinde olan malûm ekip, Zübeyir Gündüzalp’e müracaat için geldiklerinde kendilerine sert ve net bir şekilde şöyle der:
“Kardeşim, ben sizleri Ankara’da, ‘mebus dershanesinde’ hizmetlerle alâkadar biliyordum. Siz parti kurma işiyle mi meşguldünüz?”
Partinin kuruluş sıralarında bir gün Ulus yirmi Yedi’ye geldiğinde AP milletvekili olup Millî Nizam Partisi’nin kuruluş çalışmalarını yapan Av. Hüsamettin Akmumcu’nun kendisiyle görüşmek istediği söylendiğinde “Kardeşim ben kendimi istismar ettirmem. Üstadımın mesleğine zıt hareket eden kişilerle de görüşmem. Verin ceketimi, ben gidiyorum.” der. Millî Nizam Partisi kurulduğunda partililer Nur Talebeleri ile tanışmak ve onları partiye kaydetmek için sık sık dershanelere gelirler. Zübeyir Gündüzalp bu meselede de sıkı tedbirler alır.
Yine aynı hadisenin bir benzeri Dr. Mehmet Akay’ın hatıralarından dinleyelim:
“Bir ara Ankara’ya geldiğini duydum. Ders yapacak, dinleyeceğiz, diye çok sevindim. Meğer bazı kişilerin parti kurma meseleleri varmış. Onlar o anda oraya gelmişler. Zübeyir Ağabey, sadece ‘Hoş geldiniz.’ deyip hemen kalktı. Onlar bekledikleri halde Zübeyir Ağabey, geri gelmedi. Mecburen kalkıp gittiler.”

Beyanat ve Tenvirler’in Tanzimi
1969 yılında din adına ortaya çıkan siyasî partinin müntesipleri, Nur Talebelerini kendi saflarına çekmeye çalışırlar. Tehlikenin farkında olan Zübeyir Gündüzalp, hemen sür’atli bir şekilde tedbirlerini alır. Mehmet Emin Birinci’yi görevlendirip, Risale-i Nur’un tamamını tarayarak Bediüzzaman’ın siyasî görüşlerini bir araya getirmesini ister. Çalışma hemen tamamlanarak “Beyanat ve Tenvirler” adıyla da neşredilir. Böylece bu siyasî hareket onun ciddî bir direnişiyle karşılaşır.
Mehmet Emin Birinci’nin hâtıralarında bu husus şöyle geçer:
“Millî Nizam Patisi kurulacağı zaman, Bekir Ağabeyin yazıhanesinde toplandılar. Millî Nizam Partisinin kuruluşunda bulunmak isteyenler adına Tevfik Paksu ve Hüsamettin Akmumcu cemaat adına ise Zübeyir Ağabey’in tasvip ettiği Tahsin Tola, Bekir Berk, Bayram Yüksel, Mustafa Sungur gibi Üstadın hayatta olan talebeleri vardı. Üç gün mütemadiyen bu meseleler görüşüldü. Üç gün devam eden bu toplantılarda, ‘Beyanat ve Tenvirler’de yer alan meseleler getirildi.
Onlar dediler ki: ‘Biz bu meseleleri bilmiyorduk. Bu hakikatleri kitaplarda neşredin ki, herkes istifade etsin.’
Toplantıların sonunda, din adına parti kurma hedeflerinden vazgeçtiler. ‘Biz bu işi yapmayacağız’ dediler. Fakat daha sonra kararlarında sabit durmadılar. (…) Bu meselede biz üzerimize düşeni yaptık, onlara anlattık, vazife-i İlâhiyeye de elbette karışamayız.
‘Zarara kendi rızası ile girene merhamet edilmez.’ kaidesine göre biz onlara bakamayız.
Hatta Zübeyir Ağabey bazen bizlere derdi:
‘Kardeşim, o parti mensupları bazen ders dinlemek için gelirler. Maksatları insan çalmaktır. Dikkat edin, yakasına bakın, rozeti varsa medreseye almayın. Onlar işi dolandırmak için geliyorlar. Ara sıra kendi mesleğinizin dışına çıkarak onlarla sohbet ederseniz size bir kelime söylerler, kafanız karışır. Zaten o tahribat yeter. Sizde iz bırakır. Onun için kat’iyyen onları içeri almayın.’”

Hacı Tevfik ve Sadakat Dersi
Hacı Tevfik Paksu’nun kurulacak olan partinin başına geçmesi için Erbakan’a teklif götürdüğünde, onun da, “Ben şeyhime danışmadan böyle bir şeye karar vermem” deyişini anlattığında Zübeyir Gündüzalp şöyle der:
“Allah senden razı olsun Hacı Tevfik kardeşim! Bana Üstadıma sadakat dersi öğrettin. Bir profesör, şeyhine sormadan bir iş yapmıyor. Bu olay bana müceddid ve cihanşümul bir hüviyeti olan Üstadıma sadakatta ne kadar mesafe kat etmem gerektiğini çok güzel ders verdi. Allah senden razı olsun.”

“Kalk hocam, kalk!”
Millî Nizam meselesiyle ilgili İstanbul’a meşverete çağırılanlardan biri de Mehmet Kırkıncı’dır. Mehmet Kırkıncı İstanbul’a gelinceye kadar meseleyi bilmez. Zübeyir Gündüzalp kendisine “Duymadın mı, yeni bir parti kuruluyormuş. Necmeddin Erbakan, Tevfik Paksu, Hüsameddin Akmumcu birleşip yeni bir parti kuracaklarmış. Allah korusun, bu yeni parti, din namına kurulduğu için, Müslümanları birbirine düşürür ve hizmetimize zarar verir, buna bir çözüm bulmalıyız.” der.
Devamını Mehmet Kırkıncı şöyle anlatır:
“Geceleri Zübeyir Ağabeyle birlikte kalıyorduk. Sürekli bu meseleyi düşünüyor ve çok rahatsız oluyordu. Bir gece beni, kaldırarak, ‘Kalk hocam, kalk! Ben bu gece hiç uyuyamadım.’ dedi. ‘Niye uyuyamadın Zübeyir Ağabey?’ dedim. ‘Bu yeni partinin büyük bir fitneye vesile olacağından korkuyorum. İnsanlar zahire bakarlar ve siyasetin cazibesine kapılırlar. Bazı dostlarımızın bu kudsî hizmeti bırakıp, siyasete gireceğinden endişe ediyorum’ dedi.”

Mehmet Kutlular’dan Anekdotlar

“Hak geldi, bâtıl zail oldu.”
Parti kurulmasında bir takım çatlak sesler çıktı, ama temayüz etmiş, arkasından adam sürükleyecek, sebkat etmiş insanlar sahiplenmediler. En azından aleniyet noktasında sahiplenmediler. Ama daha geniş dairede bir takım sıkıntılara maruz kaldık. Çünkü onlar artık, ‘Hak geldi, bâtıl zail oldu. Artık zaman, zemin müsait. Din adına siyaset yapılabilir. Dindarlar ezildi. Hep bu masonlar mı bizi idare edecek? Artık ehven-ü şer yok. Çünkü İslâmî manada bir parti kurduktan sonra Müslümanların mutlaka orada toplanması lâzım’ diyerek meselenin üzerine gittiler.
“Ehl-i iman gruplarıyla olan yakınlığımız zarar gördü”
O parti kurulana kadar ehl-i iman gruplarıyla, bilhassa tarikatlarla bir yakınlığımız vardı. Risale-i Nur Talebeleri cesurdu, öncüydü… Akıncı gibi bütün sıkıntılara, tehlikelere göğüs gerebiliyorlardı. Bu durum onların daha rahat çalışmasına zemin hazırlıyordu. Onlar da, Risale-i Nur Talebelerinin sadece Allah rızası için, Kur’ân, iman, İslâm için çalıştıklarını biliyor ve kabul ediyorlardı. Ama parti kurulmasından sonra bir takım insanlar dessasça fikirler geliştirdiler:
“Risale-i Nur Talebeleri ne için çalışıyor? Kur’ân için, iman için çalışır. Öyleyse şimdi din namına dindarların kurmuş olduğu bir parti var. Nur Talebeleri buna nasıl karşı çıkar? Kurucuları arasında ön safta görünen ve aramızda bulunan Hacı Tevfik Paksu, Hüsameddin Akmumcu gibi insanlar da var.” diyorlardı.
“Bazı Ağabeyler kesin tavır koymadılar”
Bir başka sıkıntımız vardı. O zaman Zübeyir Ağabey’in haricindeki ağabeylerimiz, bu meselelerde kesin tavır koymadılar. Siyasîler sık sık ağabeyleri ziyaret ederek, bünyemizde onlara karşı konulan tavrı törpülediler.
Ağabeyler tarafından, “Bunlara fazla hücum etmeyin. Bunlar da mübarek kardeşlerimizdir. Tamam, yanlış yaptılar, ama bu kadar da üzerlerine gitmeyin, kesin tavır koymayın.” gibi sözler söylendi.

İsmail Ambarlı’dan Bir Hâtıra

“Said Özdemir’in itirazı”
Zübeyir Ağabey, Millî Nizam kurulduğu zaman bir defa Ankara’ya geldi. Ben araba kullandığım için kendilerini—Akmumcu veya Paksu’nun evi tam hatırlamıyorum—eve götürmüştüm. Bir toplantı yapılmıştı. Yapılan o toplantıda Zübeyir Ağabeyin ifadelerine karşı ilk itiraz Hüsameddin Akmumcu’dan gelmişti. Hüsameddin Akmumcu’dan sonra Said Özdemir söz aldı ve itiraz etti. Said Özdemir, AP’nin DP ile aynı şey olmadığını söyledi. Kendisine göre bir mantık yürüttü ve “Müslüman bir parti varken başkasını desteklemek vebal olmaz mı?” dedi. Said Özdemir’in bu itirazı üzerine Zübeyir Ağabey sinirlendi ve Tevfik Tığlı meselesini anlattı. (*)
“İcap etmek ne demek?”
Zübeyir Ağabey, “Hüsamettin Kardeş, biz bu mesele ile ilgili olarak karar almamış mıydık?” dedi.
Hüsamettin Akmumcu da mahcup bir eda ile “Ağabey işte öyle icap etti…” filân dedi.
Zübeyir Ağabey bu ifadeye o kadar kızmıştı ki:
“İcap etmek ne demek? Üstadımızın bu manada bir ifadesi var mı, Risale-i Nur’da bu manada bir şey var mı?” dedi.
Toplu Namaz meselesi ve Zübeyir Gündüzalp’in tavrı
Zübeyir Gündüzalp, organizatörlüğünü Şevket Eygi’nin yaptığı toplu namaz meselesini de müsbet karşılamaz. Gövde gösterisine dayalı bu radikal hareket insanlara İslâm’ı sevdirmekten ziyade ürkütüyordu. “İslâmı Şevket Eygi temsil etmiyor. Bu tarz, gerçek Müslümanlık değil. Said Nursî’nin tarzını kitlelere göstermek gerekir. Devlet, radikal insanların İslâm’ı temsil etmediğini bilmelidir. Said Nursî’nin müsbet hareket tarzını herkese anlatmak lâzım.” der. Toplu namaz meselesinin aynı zamanda orduyu ve o cepheyi fazla tahrik ettiğini, hatta bir takım müdahaleleri beraber getirebileceği söyler.

NETİCE
Bu yazıda, Zübeyir Ağabeyin din adına ortaya çıkan siyasî yapılanmalara karşı müdebbir tavrını, tavizsiz çizgisini, net duruşunu ortaya koymaya çalıştık. Onun, indi mütalâalardan ziyade, Üstadından aldığı ders ve Risale-i Nur’da yerini bulan hakikatlerle konuştuğunu herkes tasdik etmektedir. “Tarih tekerrürden ibarettir.” denir. Biz de Mehmed Âkif’in dediği gibi diyoruz:
“Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?”

Kaynaklar:
- Bediüzzaman’ın Sâdık ve Kahraman Talebesi, Zübeyir Gündüzalp, İbrahim Kaygusuz, Yeni Asya Neşriyat.
- İşte Hayatım, Mehmet Kutlular,Yeni Asya Neşriyat
* Eski Eğirdir Müftüsü Hüseyin Hüsnü’nün oğlu, 1903 doğumlu, öğretmen kökenli Isparta eski milletvekillerinden Tevfik Tığlı, 5 Temmuz 1981’de Ankara’daki evinde öldü. Tığlı, yıllarca hasta ve yatalak bir vaziyette yaşadı.
Müftü babası Üstad’a muarız iken, amcası Hakkı Tığlı ise, Hz. Üstad’ın has dostu ve sadık talebesiydi.
Keza, Tığlı’nın damadları olduğu Enver Beyin Barla’daki evi, Hz. Üstad’ın da 1953’ten sonraki ikametgâhı oldu.
Enver Bey, aynı zamanda Üstad’ın Barla’daki o meşhûr çift sarıklı fotoğrafını 1927’de çeken zattır.
….
Yakın siyasî tarihimizin en ilginç, en şaşırtıcı simâlarından biri, hiç şüphesiz Tevfik Tığlı’dır. Şöyle ki:
Barla nahiyesinde başöğretmen iken (1931...) Üstad Bediüzzaman’a en büyük kötülüğü ve en katı düşmanlığı yapmış, hatta zındıkaya âlet olma derekesine kadar düşmüş olan Tığlı, 1957 seçimlerinde Demokrat Partiden milletvekili adayı olunca, gariptir ki, yine Üstad’ın tavsiyesiyle Nur Talebeleri tarafından desteklenmiş bir şahsiyettir.
Bu hususla ilgili olarak Eğirdirli Demirci Salih Efendinin hatıraları muhtelif eserlerde yayınlandı. Ayrıca, Son Şahitler’den de bakılabilir. (I. Cilt, s. 275; Yeni Asya Yayınları, 1993)
Demirci Salih, “Üstad’ın düşmanıdır” diyerek önce Tığlı’nın aleyhinde çalışmış. Ardından, Üstadının tavsiyesine uyarak, seçim konvoyu ile köy köy dolaşan Tığlı’nın lehinde çalışma cihetine gitmiş bir Nur Talebesidir.
……
Esasında siyasette “Ahrar–Demokrat” çizgisinin mânâ ve mahiyetini bilmeyenler, Tevfik Tığlı ve benzeri şahsiyetlerin durumunu da bir türlü anlayamadılar, anlayamıyorlar.
“Nasıl olur?” diyorlar, “Böylesine bozuk ve şerir adamların Demokrat Partide ne işi var?” diye isyan ediyorlar.
Hatta, daha ileri gidip şunu diyenlerin sayısı da az değildir: “İçinde böyle adamların bulunduğu bir parti, Demokrat mânâsında değildir. Demokratlık vasfını kaybetmiştir. Şayet onlar var olacaksa, biz yokuz. Bizim yerimiz başka partidir.”
Oysa, DP’de Tığlı’ya bile rahmet okutacak kadar şerir, bozuk daha başka adamlar da vardı. Buna rağmen, Üstad Bediüzzaman ve talebeleri, şahsa takılıp kalmadılar, dikkatleri harekete ve misyona çekerek bu partiye daima “nokta-i istinad” oldular.

]]>
bilgi@gencadam.com (Hasan Bulut - Yeni Asya) KÖŞE YAZILARI Sat, 25 Jul 2015 21:22:45 +0300
AKP - Camia Kavgasını Anlamayanlar için El Kitabı http://www.gencadam.com/component/k2/item/999-akp-camia-kavgasini-anlamayanlar-icin-el-kitabi http://www.gencadam.com/component/k2/item/999-akp-camia-kavgasini-anlamayanlar-icin-el-kitabi

Bu yazı Hükümet/AKP –  Camia/Cemaat/Hizmet arasında ki kavgayı anlamayanlar, konuya yeni başlayanlar için bir el kitabı hükmünde yazılmıştır. Bu kavga; ne dershane, ne Hakan Fidan, ne hükümeti ele geçirme, Ne Gülenci
kadrolaşma olayıdır. Bu mesele İslamiyet’i anlama ve farklı yorumlama vakasıdır. Mesele şu anda minderin dışında tartışılmaktadır.

Bir yanda cihadı kılıç kuşanıp kendinden olmayanbaşkasının kellesini uçurmak olarak anlayan grup, diğer yanda cihadı gönüllere
girip iman-i hakikatleri anlatmak olarak algılayan bir grubun mücadelesidir.

AKP’yi kuşatan gruplar daha çok Hasan el-Benna, Ali Şeriati, Seyyid Kutub gibi devrimci düşünürlerden beslenir. Bu akımlar siyasal teşkilatlanmayı önemser ve ümmetin
kurtuluşunu siyasi iktidarı ele geçirmekle mümkün olacağını düşünür. Bunun içinde her kesin kendilerine biat etmesini aksi takdirde fitneci bozguncu olduklarına inanırlar.

 

Bu ekol dünyadaki insanları üçe ayırır.

    1.Grup: Kendileri gibi inanan ve düşünenlerdir. Onlardan başkası cennete gidemez.
    2.Grup: İslam adına hareket ettiğini söyleyen ama İslam’ın yüz karası hoşgörücü diyalogculardır. Bunlar münafıktır. Cennete giremezler.
    3.Grup: İnanmayanlar veya ehli dünyadır. Onlar kâfirdir. Ya Müslüman olmaları yada kılıçla öldürülmeleri gerekir.

Camia/Cemaat/Hizmet olarak adlandırılan grup ise Bedîuz-zamân Said Nursi’nin İslam adına çizdiği moda tabirle ılımlı İslam ekolünü takip ederler. Said Nursi’nin tek gayesi olan İman
kurtarmayı kendilerine mefkûre edinmişlerdir. Bu anlayışla okul, yurt, dershane, öğrenci evleri açarak gönüllere girmeye çalışırlar.

Bu ekolde dünyadaki
insanları üçe ayırır.

    1.Grup: Nur camiasından olan guruptur. İslamiyet’e hizmet ederek bir insanın imanına vesile olmak için çırpınan gönüllüler hareketidir. Hizmet dairesinde kalmak onlar için bir kurtuluş vesilesidir.
    2.Grup: Diğer cemaat ve tarikatlardır. Onların davası da haktır. İsteyen istediği gibi hizmetini yapabilir.
    3.Grup: İnanmayanlar veya ehli dünyadır. Bu insanlar Allah’ı bilmeyen Müslüman olmaya aday kimselerdir. Eğer ilahi hakikatler anlatılırsa hidayete erebilecek kimselerdir.  Bu insanları İslamiyet’e kazandırmanın yolu eğitim diyalog ve hoşgörüden geçmektedir.

Bu iki anlayışın bugüne kadar izlediği yollar farklıdır. Said Nursi ekolünü izleyenler Siyasal İslam’ın MSP, RP, SP… Çizgisinde ki tüm siyasi
partilerden uzak durmuşlar onlara destek vermemişlerdir. Daha çok orta sağ partilere destek olmuşlardır.

Bu siyasal İslami anlayışı çıldırtmıştır. Kendine oy vermeyenleri kâfir ilan etmişlerdir. 28 Şubat darbesi bütün İslami gurupların üzerinden bir
silindir gibi geçmiştir. Tüm dindarlar mağdurdur.

İşte tam bu sıkıntılı günlerde Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Bülent Arınç Siyasal İslam’ın son temsilcisi Necmettin Erbakan’a başkaldırmış. “Biz
Milli Görüş Gömleğini çıkarttık bu darbecilere karşı tüm dindarları kucaklayan, demokratik ve özgürlükçü anlayışı savunan bir AK gömlek giydik” diyerek yola
çıktılar.

Bu anlayış üzerinde bir koalisyon oluşmadı. Bir uzlaşma oluştu. Bütün Muhafazakâr, Liberal, bir kısım sol, bir kısım aleviler bile bu konsensüsün
içinde yer aldılar.  Bu birliktelikte en büyük faktör eğitimle uğraşan bu sebeple her kademede yetişmiş nitelikli elamanı olan hizmet hareketiydi.

AKP Milletvekili seçimlerinde kendisine destek veren tüm cemaat ve tarikatlardan milletvekili adayları seçtirdi. Ancak bakanlarını seçerken eski
siyasal İslam çizgisindeki kadroları bakan yaptı. Hiçbir zaman hizmet gurubuna yakın vekillere görev vermedi.

Darbeci askerler camianın bürokrat ve medya desteği ile saf dışı bırakıldı. Siyasal İslamcılar bundan sonra kendilerine rakip olarak gördükleri Camia ile AKP arasını açtılar.

Recep Tayyip Erdoğan bu iki çekişmede bir yol ayrımına geldi. O Hoşgörü ve Diyalogcu ılımlı İslamcıları saf dışı bırakarak radikal siyasal İslamcıları seçti.

Evet, Recep Tayyip Erdoğan’ın “Milli Görüş Gömleğini çıkardığı doğruydu. O yalan söylemedi. Hiçbir İslami camiayı da kandırmadı.  Ancak gözden kaçan gömleğin altındaki atletti.
O hala içinde duruyordu.

Bu atletin gereği, Camiaya yakın duran adliye, emniyetteki kadroları tasfiye etti. En kritik noktalara siyasal İslamcıları atadı. Mısırda Sisi’ye
karşı olmaktan çok Mursi ile olan meşrep bağından dolayı sesini yükseltti. Öte yandan batı ile İran arasındaki nükleer krizde İran’a siper oldu. Aynı İran
PKK’ya destek verdi. Karayılanı yakalayıp serbest bıraktı. Suriye’de İran Hizbullah’ı Esed yanında yer almasına rağmen, Esed’e hakaretler yağdıran Recep
Tayyip Erdoğan bir kere bile İran’a laf söylemedi.

Mavi Marmara olayında siyasal İslamcılar Recep Tayyip Erdoğan’ın safını keskinleştirdiler. Fethullah Gülen Mavi Marmara çıkışını yanlış hamle olarak
değerlendirince bunu fırsat çevirip hem İsrail’e vurarak Ortadoğu da halife Erdoğan’a zemin hazırladılar hem de Camiayı siyonizm’le suçlayarak dindar
kitleler önünde itibarsızlaştırmaya çalıştılar.( Şu soruyu hiç sordurmadılar. “Mavi Marmara gemisinde İsrailliler gemide katliam yaparken Başbakan neden F 16
kaldırıp İsrail askerlerinin işini bitirmedi.”)

Bugün Recep Tayyip Erdoğan’ın son hedefi başkanlık gibi görülse de onun etrafındaki siyasal İslamcılar ona mehdi gözü ile bakmaktadır. Ona son halife
gömleğini giydirdiler. Ve herkesin biat etmesini bekliyorlar. Hedef halifelik ise hz. Ali’nin arkadan hançerlenmesi, hz. Hüseyin’in başının kesilmesi, her yerin
Kerbela’ya dönmesi teferruattır.

Bu sorun sadece AKP- Camia sorunu değildir. Bu sorun bir Türkiye sorunudur. Bu sorun İslam âleminin sorunudur. Başbakan üzerine iliştirilen bu deli
gömleğini çıkartmalı ve kendine gelmelidir. Bu Türkiye için, AKP için Başbakan için otobanda son çıkıştır.

 

Kaynak: http://hasanmahir.com/?p=821

]]>
bilgi@gencadam.com (Hasan Mahir) MAKALELER Sat, 25 Jul 2015 21:15:32 +0300
Buhranlar Çağı http://www.gencadam.com/component/k2/item/998-buhranlar-cagi http://www.gencadam.com/component/k2/item/998-buhranlar-cagi Buhranlar Çağı

Yerinde bunalım ve kriz sözcükleriyle de ifade ettiğimiz/edeceğimiz buhran, ferdî olduğu kadar içtimaî bir marazdır; çok defa bütün değerleri alt üst eden, zincirleme sarsıntılara sebebiyet veren ciddî bir maraz.. buhran bazen, ekonomik hâdiselerdeki ahengin bozulması, iktisadî dengelerin sarsılması, bütçenin açık vermesi ve enflasyonun başını alıp gitmesi şeklinde ortaya çıkar ki, bu, bir kısım ciddî tedbirlerle her zaman aşılabilir; bazen sosyal çalkantılar ve içtimaî hercümerç şeklinde zuhur eder ki, bu tür infilâk ve patlamalar da illetin bilinmesi ve yerinde basiretli müdahaleler sayesinde bastırılabilir; millî ve mânevî değerlerin aşınması, ruh ve mânâ köklerinin tahrip edilmesi, dinî değerler adına iç içe yozlaşmaların yaşanması da diyeceğimiz ahlâkî bunalıma gelince, onun aşılması ve savılması çok kolay olmasa gerek... Şu anda, bizim de içinde bulunduğumuz coğrafyanın yürekler acısı hâl-i pürmelâli böyle bir buhranın çeşitli derinlikleriyle en canlı misali.

Bu bahtsız coğrafyada bir kısım devlet ve devletçikler, maalesef birkaç asırdan beri hep bunalımlar fasit dairesi (kısır döngü) içinde dönüp durmakta; bir buhran girdabından sıyrılırken daha ifritten başka bir anafora kapılmakta ve âdeta ömrünü 'ehvenüşşerreyn' avuntularıyla tüketmekte... İhtimal bu dünya, akl-ı selim, kalb-i selim, hiss-i selim birleşik noktasında Rahmeti Sonsuz'un himayesine sığınacağı ve O'na yürekten teslim olacağı âna kadar da bu buhranlardan kurtulamayacaktır. Kurtulamayacaktır; zira o, her şeye rağmen hâlâ koskoyu bir maddecilik peşinde, aşırı bir bencillikle mâlûl; hep yaşama tutkusuyla oturup kalkmakta; her şeyi kuvvette görme kabalığına kilitli, Hakk'a karşı fevkalâde saygısız; başkalarını ezme ve onları halayık gibi kullanma fâikiyeti mülâhazasıyla gözlerini açıp kapamaktadır. Evet, bu koca dünyanın serkârları, hak duygusunu geliştirip yaygınlaştıracaklarına hakkı kuvvete bağladı, onun yedeğine verdi ve zayıflara her türlü zulmü reva gördü.. ilmî ve teknolojik üstünlüğü, geri kalmış yığınları ezmede ve sömürmede kullandı.. hukuku, âcizleri sindirme vasıtası hâline getirdi.. evrensel insanî değerleri hep keyfince yorumladı.. ve işte bütün bunlar, her zaman sağa-sola çekilebilecek yığınlar için birer buhran vesilesi oldu.

 

Denebilir ki, şimdilerde bu coğrafyanın insanı Cahiliye döneminde olduğundan da beter buhranlar içinde kıvranmakta, âdeta fevkalâdeden kurtarıcı bir el beklemekte, çeşit çeşit yalanlara aldanmakta, yalancı mumlar arkasında koşmakta ve böylece çare olarak başvurduğu her yol ve yöntemle bunalımlarını daha da derinleştirmektedir.

Bugün dört bir yanda yükselen âh u efgân gidip ta ayyuka dayanmakta, zalimler sürekli kin, nefret soluklamakta; mazlum, iniltilerini -hâlâ mevcudiyeti söz konusu ise- ma'şerî vicdana duyurmaya çalışmakta, hukuk hem de 'hak' diyenlerin ayakları altında ezilmekte ve kaba kuvvet lânet ile anılan cebbarlara rahmet okutturacak kadar tuğyan içinde; lâahlâkîlik, Sodom ve Godom'da olanların bilmem kaç kadem önünde.. Âkif'çe bir ifade ile arz edecek olursak:

Hayâ sıyrılmış inmiş, öyle yüzsüzlük ki her yerde
Ne çirkin yüzler örtermiş meğer bir incecik perde;
Vefâ yok.. ahde hürmet hiç.. emanet lâfz-ı bî medlûl;
Yalan râiç, hıyanet mültezem her yerde hak meçhul.

...........

Beyinler ürperir ya Rab ne korkunç inkılâp olmuş,
Ne din kalmış ne iman, din harap iman türap olmuş...

Bu hâl böyle devam ederse, kim bilir daha nice haklar çiğnenecek, nice vicdanlar susturulacak; ne zulümler alkışlanacak, ne ifritten tiranlara yahşiler çekilecek ve nice hayâsızlıklar işlenecek..!

Her şeye rağmen bizim insan mahiyetinde mündemiç bulunan iyilik nüvelerinin bir gün mutlaka inkişaf edeceğine, ne olursa olsun, insanoğlunun dönüp bir kere daha kendini keşfedeceğine, aklını, gönlüyle buluşturacağına, evrensel insanî değerlere yöneleceğine ve bütün olumsuzluklara 'Yeter!' diyeceğine inancımız tamdır.. hakkı ihtiraslarına kurban edenlerin, kuvveti her şey sayanların, hâdiseleri kendi vicdanlarının darlığıyla yanlış okuyanların bir gün mutlaka ettiklerine pişman olup ağlayacaklarını daha şimdiden görür gibi oluyoruz.

Bir dönemde bu bahtsız dünyaya edenler etti; insanlara Allah'ı, ahireti unutturdu ve onları âdeta sorumsuz birer azman hâline getirdiler. Oysaki, dünya da haktı ahiret de.. hayat da haktı ölüm de.. haşir de haktı hesap da.. sual de haktı mizan da.. Cennet de haktı Cehennem de.. bugün de haktı yarın da... Bütün bu duyguları söküp attılar sinelerden. Şimdilerde, hiçbir değer tanımayan, dinden habersiz, imandan nasipsiz, alabildiğine serâzat, olabildiğine çakırkeyf; kanun bilmez, nizam tanımaz, Cehennem zakkumu gibi bir kısım asi ruhlar karşısında çoğumuz çaresizlikle kıvrım kıvrımız. Doğrusu, her zaman kan düşünen, kan düşleyen, kan döken, kan içen, millet malını hortumlayan, kapkaççılığı meslek hâline getiren, uyuşturucuyla genç nesilleri zehirleyen, silâh ticaretiyle canileri destekleyen bu hilkat garibeleri karşısında ürpermemek mümkün değil. Şu anda olsun, keşke bu onulmaz gibi görünen problemlerin çaresi sezilebilseydi.! Heyhât hâlâ derin bir körlük içinde çokları, görmüyorlar boşluk içinde kıvranan yığınların yürekler acısı hâlini.

İç içe boşluk yaşanıyor koskocaman bir coğrafyada; inanç ve irfan boşluğu, her şeye heva ve hevesle başlayıp hezeyanla bitirme boşluğu.. ruh ve mânâ köklerine yabancılaşma boşluğu.. sistemli düşünememe boşluğu.. Allah'tan kopuk yaşama boşluğu.. kapkaranlık bir âkıbet boşluğu.. her şeyi beden ve cismâniyete bağlama boşluğu.. millî ve dinî değerlere yabancılaşma boşluğu.. ve kahreden daha bir sürü boşluk... Bunca boşlukla insanca yaşanır mı yaşanmaz mı o ayrı dâvâ, bu hezeyanları sezemeyecek kadar körkütük yaşayanların hadd ü hesabı yok...

Kitleler, kendilerini alıp götüren girdaplar içinde meş'ûm âkıbetlerinden habersiz gibi.. yığınlar kargaşaya açık duruyor.. kaba kuvvet temsilcileri her problemi kan dökerek, kan içerek çözebilecekleri hülyalarıyla oturup kalkıyorlar. Kalbini Mefisto'ya kaptırmış serseri ruhlar bohemce yaşama, fuhuş, uyuşturucu ve serâzat hayat peşinde. Bunlardan hiçbiri kendilerine benzemiyor; giyim kuşamları ruhlarının deseni gibi.. yemeleri, içmeleri, eğlenmeleri delilerinkine denk. Bu hâlleriyle sözde içlerindeki boşluklardan kaçıyorlar; ama farkına varmadan daha derin gayyâlara yuvarlanıyorlar.

Maddî imkânlar ve refah, ruhlarda nimet hissi, ihsana saygı düşüncesi uyaracağına, yığınları daha da çılgınlaştırıyor ve hayatı yaşanmaz hâle getiriyor. Cehennem yaşıyor gibi bir hâl içinde kitleler; bunalımlar bunalımları takip ediyor ve hayat âdeta bir buhranlar yumağı. Muvazene diyenlerin çoğunda dahi endâze bozuk; yanlış düşünüyor, yanlış değerlendiriyor ve yanlış mualecelerde bulunuyorlar.

Her şeye rağmen bize düşen, hakkı hak bilmek, vicdanlardaki onca darlığı aşarak gönüllerimizin enginliğiyle herkese açılmak, sürekli Hak'la beraber bulunma mülâhazasıyla kendimiz gibi olmak, bütün insanlara sinelerimizi açmak ve elimizden geldiği ölçüde çevremizi Allah'a ve O'na imandaki inşiraha uyarmaktır. Zira, kalblerin ancak Allah'ı anmak ve O'na uyanmakla itmi'nâna ereceğine ve oturaklaşacağına inancımız tamdır. İnanıyoruz ruhların O'na yönelmekle ızdıraplardan sıyrılacağına; O'nunla münasebetleri sayesinde lâhutî bir farklılığa ulaşacağına; açlıklarının zâil olup hafakanlarının dineceğine.. evet, insan ruhanî ve cismânî ızdıraplardan ancak O'nu bulmakla sıyrılır.. sonsuz arzular ancak O'nunla elde edilir; O'nu bulan her matlubuna nail olur ve her sıkıntıdan kurtulur.. evet, Allah düşüncesi fikre hâkim olunca insan aradığı en önemli şeyi elde etmiş ve daha sonra sahip olacağı mevhibelerin de referansını almış sayılır.

Böyle birinde hissiyat, 'ümit burcu' der, O'na yönelir. Korku-endişe, rahmet sarmallarıyla taaddüle uğrar, ayn-ı reca olur; tevekkül-teslimiyet, engelleri dümdüz, düzlükleri de pürüzsüz hâle getirir. Arzu, istek ve emeller, gözleri hep O'nun kapısında, uçabildikleri kadar yüksek uçar, hep ruhun 'Sidretü'l-Müntehâ'sı etrafında döner durur ve ağlarını sürpriz iltifatlara açık tutarlar.

Sızıntı, Aralık 2005, Cilt 27, Sayı 323

 

]]>
bilgi@gencadam.com (fgulen.com) MAKALELER Thu, 14 May 2015 09:21:07 +0300
Zulüm http://www.gencadam.com/component/k2/item/997-zulum http://www.gencadam.com/component/k2/item/997-zulum Zulüm

Adalet mülkün temeli, zulüm, bu temele yerleştirilmiş bir dinamit; adalet, Hakk'ı ve halkı hoşnut etmenin en emin yolu, zulüm, bu yolda yürekleri hoplatacak bir gulyabâni; adalet hakkın sesi ve soluğu, zulüm bir nefsânîlik hırıltısı; adalet, dünya ve âhiretin biricik emniyet vesilesi, zulüm bir gadr ü cevr dumanı, sisi; adalet, ubûdiyet de dediğimiz hakikatin Kur'ân'daki adı, zulüm hakikî insanî değerlere karşı saygısızlığın bir unvanı; adalet evrensel barışın en sağlam köprüsü, zulüm insanî ufku kirleten bayağılığın en denîsi...

Zulüm ile şimdiye kadar kimse payidar olmamıştır; olmuş gibi görünenlerin de yanına kalmamıştır. Atalarımız ne hoş söylerler: "Zulm ile âbâd olanın âhiri berbâd olur." Aslında, böyle birinin evvelinin de, âhirinin de berbâd olduğu açıktır; zira zulmün, bazen küfrün önünde bir günah hâline geldiği de olur ki, işte o zaman "gayretullah"a dokunur ve eden de hemen bulacağını bulur. Doğrusu insan küfre karşı mesafeli bulunduğu kadar zulümden de uzak durmalıdır; zira Allah nezdinde mazlumun âhı bir duâdır ve bu duânın kabulü de ilâhî adaletin muktezasıdır. Dememişler mi:

 

Zâlimin zulmü varsa mazlumun da Allah'ı var
Bugün halka cevretmek kolay, yarın Hakk'ın divanı var.

Zulüm bir haddini aşmışlık ve haksızlık, böyle bir günahı irtikâp eden zâlimin hasmı da Allah'tır. O çok merhametli olduğu kadar "ihkâk-ı hak" eden bir Âdil-i Mutlak'tır. Rahmetiyle ve hilmiyle zalime mehil üstüne mehil verir ama mazlumu, mağduru da sonuna kadar çiğnetmez. Bugün olmasa da yarın kendini bilmezlere haddini bildirir ve her şeye kâdir olduğunu gösterir.

İnsanın hür ve muktedir olması, ona başkalarına zulmetme hakkını vermez; kuvvet, hakkın emrinde olduğu sürece değerler üstü değer kazanır; hürriyet de başkalarının haklarına saygılı davranıldığı ölçüde hakikî kıymetini bulur ve kalıcı olur.

Hürriyet ve kuvvet mevzuunda, Hakk'ın takdir buyurduğu sınırlar içinde kalma, adalet ve istikamet; bu konuda sınır tanımamazlık ise, bir zulüm ve haksızlıktır. Adalet hemen her konuda dengeyi koruma ve itidalli olmanın Kur'ân kaynaklı adı; zulüm ise her alanda dengeleri alt-üst etmenin ürperten unvanıdır. Ancak her zulmün aynı seviyede olmadığı da bir gerçektir:

İnsanın tevhid çizgisini koruyamayıp, Hâlık-mahlûk, abd-Mâbud münasebetindeki inhirafı demek olan şirk en büyük zulüm; açıktan açığa hak-hukuk tanımama, başkalarına cevr ü cefada bulunma, onları aldatma, itibarlarıyla oynama, gıybet etme... gibi hususlar ikinci derecede birer zulüm; Allah'ın emir ve yasaklarını dinlememe, haramlara karşı kat'î tavır alıp meşrû dairedeki zevklerle yetinmeme ise farklı bir zulümdür. Hangi çeşidi olursa olsun Kur'ân-ı Kerim adalet ve ubûdiyet üzerinde durduğu kadar zulüm ve haksızlığa da vurguda bulunur ve mü'minleri inhiraf, cevr, cefa ve gadrin her çeşidinden uzak durmaya çağırır.

Kur'ân farklı yerlerde, değişik ifade ve üslûplarla zulmün her çeşidinden tahzirde bulunur ve "Kâfirler Bize değil, kendilerine zulmediyorlardı."(1) diyerek, haksızlığın dönüp zalimin başına dolanacağını vurgular. "O münkirler zâlimlerin ta kendileridir."(2) fermanıyla zulüm ile küfrün bir vâhidin iki yüzü olduğuna dikkati çeker; "Allah, asla zâlimleri sevmez."(3) beyan-ı sübhânîsiyle zulüm hakkında kesin hükmünü ortaya koyar; "Allah zâlim bir toplumu hidayete erdirmez."(4) tehdidâmiz ifadesiyle zulmün de tıpkı kibir ve inhiraf gibi imandan mahrumiyete sebebiyet verdiğini/vereceğini hatırlatır; "Allah onlara zulmetmedi, onlar kendi kendilerine zulmediyorlar."(5) müstemir âdetini aksettiren beyanıyla tarihî tekerrürler devr-i dâimi arkasındaki ana unsuru bir kere daha nazara verir; "O gün zâlimlerin yâr ve yardımcısı yoktur."(6) terhib edalı sözleriyle zalimin sû-i akıbetini ihtar eder; "Hak kendisine geldikten sonra Allah'ın demediğini O'na mal etmeye kalkan müfteriden veya kendisine gelen hakikati yalan sayandan daha zâlim kim olabilir?"(7) tezkiriyle Kur'ân'a karşı meydan okumanın çok büyük bir küstahlık olduğunu ifade buyurur; "Halkı zâlim olan ülkeleri cezalandırdığında Rabbinin cezaya çarpması işte böyledir."(8) kahır televvünlü fermanıyla tarih boyu şirazeden çıkanların mutlaka cezalandırıldıklarını haber verir; "Zulmedenleri o korkunç sayha çarpıverince, bulundukları yerde dize geldiler."(9) ihbar-ı sübhânîsiyle haksızların her zaman helâk edildiklerini/edileceklerini tekrarlar ve bizi kendimize gelmeye çağırır.

Bunlar gibi daha onlarca âyât-ı beyyinât, zalimin dünyevî ve uhrevî akıbetini hatırlatmanın yanında, onlara en küçük bir meylin dahi ebedî hüsrana sebebiyet vereceğini ısrarla vurgular ve bize sürekli adalet ve istikamet içinde olmayı salıklar.

Kur'ân-ı Kerim çok geniş bir zulüm tablosu çizer, onu çeşitlendirir ve her türünden sakınmamızı ister: Ona göre, Allah'ın yasakladığı şeylere el uzatma, emrettiği hususlara karşı lâkayt kalma; vicdanlara baskıda bulunma, insanları dinî vecibelerini yerine getirmeden alıkoyma; fuhşa girme, münkerâta açık durma; halkın hukukuna tecavüz etme, milletin malını hortumlama; haram-helâl tanımama ve Allah'ın kurallarına başkaldırma; fitne ve fesada sebebiyet verme, başkaları hakkında iftira, gıybet ve tezvirde bulunma; dine hizmet edenlere karşı tavır alma, düşmanlık veya çekememezlik mülâhazasıyla onlarla uğraşma; mü'minler hakkında sûizanna girme ve onlara karşı hazımsız davranma; yalan söyleme, sözünden dönme ve emanete hıyanet etme; dini ve diyaneti şahsî, siyasî çıkarlarına vasıta yapma; mukaddes değerleri, dünyevî belli hedeflere ulaşma yolunda kullanma ve dinî değerlerle dünyevîlik arkasında koşma... gibi hususların hemen hepsi birer zulümdür ve bunlardan uzak durulması emredilmiştir.

Zannediyorum, şöyle-böyle, az buçuk Kur'ân muhtevasından haberdar olan herkes, onda zulüm konulu pek çok âyetle karşılaşacak ve o âyetlerin özü ve fezlekeleriyle ürperecektir. Kocaman bir mücellet konusu sayılan böyle bir hususu bir makale çerçevesinde ifade edemeyeceğim açıktır. İsteyen bu önemli konuyu öyle de ele alıp açabilir...

Zulüm mevzuunda İnsanlığın İftihar Tablosu'nun beyanları da ayrı bir önem arz etmektedir; zulmün kıyamet günü üst üste karanlıklar hâlini aldığı,(10) O'nun tembihlerinden; mazlumun intizarından sakınılması,(11) O'nun tahzirlerinden; her sabah ve akşam "Allahım, zulmetmekten, zulme uğramaktan, birinin hukukunu çiğnemekten, biri tarafından hukukumun çiğnenmesinden Sana sığınırım."(12) sözleri, O Lâl ü Güher'in bize armağanlarından; "Allah zalime mehil üstüne mehil verir, bir kere de onu derdest etti mi, artık iflah etmez."(13) şeklindeki terhib edalı beyanı, canlara can O Cânân'ın ikazlarından; "Ümmetimden iki zümre şefaat yüzü görmez: Zulümle oturup kalkan zâlim ve dinde aşırılıklara düşen gâlî."(14) ifadeleri, O Nurefşân Sima'nın "Makam-ı Mahmûd"a çağrı sayılan beyanlarından; "Müslüman Müslümanın kardeşidir, ona haksızlık yapmaz ve onu kendi yalnızlığıyla baş başa bırakmaz."(15) irşadları, O Mürşid-i Kâmil'in özlü ifadelerindendir ve bu tür beyanların daha yüzlercesinden söz etmek de mümkündür.

Maalesef, günümüzde yukarıda kısaca temas edip geçtiğimiz zulümlerin hemen hepsi irtikâp edilmekte ve hepsine karşı da sessiz kalınmaktadır. Evet bugün belli kesimlere karşı haksızlık diz boyu; her türden tecavüz, tiranlarınkine denk; karalama, iftira ve tezvir, medyanın eli ve dilinin ulaştığı alan vüs'atinde; şeref, haysiyet ve onurla oynama ahvâl-i âdiyeden; din ve vicdan hürriyetine saygı, seminer ve konferanslardaki bildirilere emanet; demokrasi, ideolojilere göre yorumlanma ibtizaline mâruz; öyle ki, onun adına operasyonlar yapılıyor, ırz çiğneniyor, namus payimâl oluyor, iktidarlar devriliyor, sun'î iktidarlar oluşturuluyor, nesiller asimile ediliyor, "hak" deniyor, bin bir mesâvî işleniyor ve kaba kuvvet temsilcileri dünyanın gözünün içine baka baka tarihte emsali görülmemiş zulümler irtikâp ediyorlar. İnleyen inleyene, yığınlar:

"İlâhî! Bir müeyyed, bir kerîm el yok mu, tutsun da,
Çıkarsın Şark'ı zulmetten, götürsün fecr-i mev'ûda?" (M. Âkif)

diyor ve bir kurtarıcı el bekliyor. Çoklarında ümitler sarsık, iradeler mefluç, heyecanlar sönük ve hemen herkesin ekstradan lütuflar bekler gibi bir hâli var; yok ciddî bir gayret, sistemli bir hareket ve mefkûrevî bir aksiyon; ruhlar çaresizlik anaforlarına kapılmış gidiyor ve sineler hissizlik ve sessizlik murakabesi içinde. Böyle bir mağmumlar dönemini seslendiren merhum Âkif biraz da şiirin serâzat havasına teslim çığlıklarını şöyle yükseltiyordu:

İslâm'ı elinden tutacak, kaldıracak yok...
Nâ-hak yere feryad ediyor: Âcize hak yok!
Yetmez mi musâb olduğumuz bunca devâhî?
Ağzım kurusun... Yok musun ey adl-i ilâhî!

İlâhî adalet her zaman vardı, şimdi de var; ama o, adaletten pay alma liyakatine göre lütfedilir.. bir vakt-i merhûna bağlı tecelli eder.. zulmün gayretullaha dokunmasıyla harekete geçer.. aktif bekleyip bakalım; "Mevlâ görelim neyler/Neylerse güzel eyler." (İbrahim Hakkı). Biz kendimize gelip duyguda, düşüncede, ruhta ve gönülde dirileceğimiz, dirilip içtimaî adaleti gerçekleştireceğimiz âna kadar yeryüzündeki bu korkunç mezâlim böyle devam edeceğe benzer. Yapılması gerekli olan şeyleri yapmadan, ne kaderi tenkit ne de şuna-buna sövüp saymakla, hiçbir problem halledilemez. Aksine bu hâlimizle daha fazla günahlara girmiş, rahmete liyakat hakkımızı da kaybetmiş oluruz.

Bize düşen, bütün benliğimizle bir kere daha Allah'a yönelmek, yüce mefkûremiz adına harekete geçmek ve kusursuz bir sa'y ü gayretle gerilmektir. İsterseniz son sözü yine büyük heyecan şairine bırakalım:

Sus ey dîvâne! Durmaz kâinâtın seyr-i mu'tâdı,
Ne sandın! Fıtratın ahkâmı hiç dinler mi feryâdı?
Bugün, sen kendi kendinden ümîd et ancak imdâdı;
Evet, sen kendi ikdâmınla kaldır git de bîdâdı;
Cihan kanûn-i sa'yin, bak, nasıl bir hisle münkâdı!
Ne yaptın? "Leyse li'l-insâni illâ mâ-se'â" vardı!..

[1] Bakara sûresi, 2/57
[2] Bakara sûresi, 2/254
[3] Âl-i İmran sûresi, 3/57
[4] Bakara sûresi, 2/258
[5] Tevbe sûresi, 9/70
[6] Âl-i İmran sûresi, 3/192
[7] Ankebût sûresi, 29/68
[8] Hûd sûresi, 11/102
[9] Hûd sûresi, 11/67
[10] Buhârî, Mezâlim, 8; Müslim, Birr, 56-57
[11] Buhârî, Zekât, 63; Müslim, İman, 29
[12] Ebû Davud, Salât, 367; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/191
[13] Buhârî, Tefsîru'l-Kur'ân, Hûd sûresi, 11/5; Müslim, Birr, 61
[14] Taberânî, el-Mu'cemü'l-Kebîr, 8/281, 20/214
[15] Buhârî, Mezâlim, 3; Müslim, Birr, 32

Yeni Ümit, Ocak-Mart 2005, Sayı 67

]]>
bilgi@gencadam.com (fgulen.com) KARA PROPAGANDA Thu, 14 May 2015 09:09:33 +0300