<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<?xml-stylesheet type="text/xsl" media="screen" href="/~d/styles/rss2full.xsl"?><?xml-stylesheet type="text/css" media="screen" href="http://feeds.feedburner.com/~d/styles/itemcontent.css"?><!-- generator="Joomla! 1.5 - Open Source Content Management" --><rss xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0" version="2.0">
	<channel>
		<title>Genc Adam</title>
		<description>İftiralar,karalamalar, kara propagandalar cevapsız kalmayacak!Fethullah Gülen Hoca Efendi ve Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerine yapılan karalamalara gencadam cevap veriyor.</description>
		<link>http://www.gencadam.com</link>
		<lastBuildDate>Thu, 31 May 2012 07:26:14 +0000</lastBuildDate>
		<generator>Joomla! 1.5 - Open Source Content Management</generator>
		<language>tr-tr</language>
		<atom10:link xmlns:atom10="http://www.w3.org/2005/Atom" rel="self" type="application/rss+xml" href="http://feeds.feedburner.com/gencadam" /><feedburner:info uri="gencadam" /><atom10:link xmlns:atom10="http://www.w3.org/2005/Atom" rel="hub" href="http://pubsubhubbub.appspot.com/" /><item>
			<title>Dün Niyâzî-i Mısrî, bugün Fethullah Gülen</title>
			<link>http://feedproxy.google.com/~r/gencadam/~3/kUdZWtebkYY/166-dun-niyazi-i-misri-bugun-fethullah-gulen</link>
			<guid isPermaLink="false">http://www.gencadam.com/akademi/kara-propaganda/item/166-dun-niyazi-i-misri-bugun-fethullah-gulen</guid>
			<description><![CDATA[<div class="K2FeedIntroText"><p>Niyâzî Mısrî'ye devrin muktedirlerinin reva gördüğü hadsiz zulüm ve insafsız sürgünden, kamuoyunun ölümden de beter vefasızlığından, ihmal ve duyarsızlığından mutlaka dersler çıkarılmalıdır. Çünkü, toplumların hayatında nadiren ortaya çıkan bu türden istisnai şahsiyetlere yönelik haksızlıklar sadece geçmişe ait bir yanlışlık veya kötü bir hatıra değildir.<br /><br />Lisede din dersi öğretmenim olan ancak 25 yıldan fazla bir süredir kendisiyle görüşme şansı bulamadığım değerli hocam Ziya Kesiriklioğlu'nun bundan bir süre önce beni telefonla arayarak yaptığı daveti anında kabul ettim. Daveti yapan bir hemşehrim ve öğretmenim, davet sebebi de bugün Yunanistan'ın Limni adasında medfun olan 300 yıl önce yaşamış olmakla birlikte yine bir hemşehrim olmasıyla büyük onur duyduğum, önemli bir İslam büyüğünü anma etkinlikleri olunca kabulden başkasını elbette düşünemezdim.</p>
</div><div class="K2FeedFullText">
<p>Etkinliklerin yapılacağı Limni adasına iyi ki de davet edilmişim ve iyi ki de bu davete icabet etmişim. Bu vesileyle hem uzun zamandır aralarında sıklıkla bulunamadığım memleketim Malatya'nın mert ve coşkun insanlarıylabirlikte birkaç gün de olsa bir zaman geçirme imkânı buldum hem de utanarak söylemeliyim ki hakkında kısmen bilgim olmasına rağmen bugüne kadar yakın alaka gösteremediğim, değil sadece Malatya'nın belki de tüm İslam âleminin önemli manevî önderlerinden, büyük mutasavvıf Niyâzî-i Mısrî'yi bir nebze olsun daha yakından tanıma şerefine nail oldum.<br /><br />Niyâzî-i Mısrî ve öğretileri üzerine çalışma yapmış, onu ve fikriyatını yakından bilen insanların anlattıklarını dinledikçe, Mısrî'nin çağını ve yaşadığı manevî, kültürel havzanın sınırlarını aşan fikirlerinden daha fazla haberdar oldum. İnsan-ı kâmil olmanın yollarını gösteren sırf bu fikirlerinden dolayı Mısrî'nin devrin iktidar sahiplerinin elinden çektiklerinden haberdar oldukça da doğrusu kahroldum. Nispeten geç dönemde gelen bir Mevlânâ Celaleddin-i Rumî, bir Yunus Emre değerindeki bu büyük insanın başına da ne yazık ki her devirde devrinin muktedirleri tarafından doğru anlaşılamayan neredeyse tüm manevî ve fikir önderlerinin başına bu anlayışı kıt ya da aşırı evhamlı bazı iktidar sahiplerinin eliyle gelen her türlü musibet gelmiş.<br /><br />Mısrî'nin maruz kaldığı zulümler ve musibetlerde yaşadığı dönemin insanlarından belki de daha fazla bugün yaşayan insanlara yönelik ibretler var. Çünkü bugün de fikirleri yeterince anlaşılmadığı, yanlış anlaşıldığı ya da bu fikirleri büyük bir hata yapılarak tehlike olarak görüldüğü için Mısrî'nin yaşadıklarına benzer bir zulmü yaşayanlar var. Kısaca hatırlatmak gerekirse, on yedinci asırda yaşamış olan Niyâzî-i Mısrî, İslam tasavvuf anlayışının Halveti kolunun en renkli ve en önemli simalarından biridir. Coşkun ve cezbeli bir sûfî olan Mısrî, 1618'de Malatya'da doğmuş, Diyarbakır, Mardin, Kerbelâ, Mısır, İstanbul, Elmalı, Uşak, Kütahya ve Bursa'da yaşamış, buralarda ilmini geliştirmiş ve nihayet sürgüne gönderildiği Limni adasında 1694 senesinde vefat etmiştir. Mısır'da öğrenim gördüğü için kendisi "Mısrî" diye tanınmıştır. İbn Arabî, Mevlânâ ve Yunus Emre düşüncesinin 17. asırdaki takipçilerinden olan Mısrî, adeta bu üç büyük zatın düşüncelerinin harmanlandığı bir terkip niteliğindedir. Çok sayıda eseri ve şiirleri bulunan Mısrî'nin bu şiirlerinden yaklaşık 250 tanesi ilahi formunda bestelenmiştir. Bu açıdan da Yunus Emre'den sonra şiirleri ilahi formunda en fazla bestelenen isim olmuştur.<br /><br />Dobralığı, mertliği, coşkunluğu kadar ilmî derinliğiyle de bilinen Mısrî bazı ledünni düşünceleri açığa çıkardığı ve devrin birtakım siyasilerinin hoşuna gitmeyecek bazı fikirlere sahip olduğu için şimşekleri üzerine çekmiş ve bir defa Rodos adası, iki defa da Limni adasına olmak üzere üç defa sürgüne gönderilmiştir. Devrin muktedirlerinden büyük zulüm gören Mısrî hayatının 16 yılını kalebend olarak zindanlarda veya gözaltında geçirmiştir. Devrin siyasilerinin lüzumsuz ve vehmî korkuları, Mısrî hakkında iftiralara sebep olmuş ve bu büyük veli hiç hak etmediği cezaları çekmek zorunda kalmıştır.<br /><br />KİTLESEL HAREKETLERDEN KORKMAK<br /><br />Düşünce ve öğretilerinin kitleler üzerinde etkili olmasından rahatsız olan devrin bazı siyasî figürleri "Mısrî huruca kalkışacak" endişesiyle sun'î bir yaygara koparıp, ihtiyar halinde onu ayağına bukağı vurdurarak, adi bir suçlu gibi Limni adasına sürdürmüşlerdir. Mısrî uzun sürgün hayatının hitamında 76 yaşında ayağında bukağı olduğu halde vefat etmiş ve 17 kg'lık bukağısıyla defnedilmiştir. Limni'nin 1912 yılında Türklerin elinden çıkmasından sonra, Malatyalı hemşehrileri de dahil olmak üzere, tüm Türkiye tarafından adeta tedricen unutulan ve yakın zamana kadar hatırlanmayarak utanç verici bir terk edilmişliğe mahkûm bırakılan büyük İslam mutasavvıfı Mısrî'nin medfun bulunduğu yerden bile hiçbir iz geriye kalmamıştır. Tekkesi, dergâhı, semagâhı ve kendi adıyla anılan cami, adada yerleşik Yunanlar tarafından amacının dışında bar/kafe olarak kullanılırken, bu büyük zatın mezarının üzerinden ise ne yazık ki bugün arabaların ve insanların hoyratça çiğnediği bir cadde ve kaldırım geçmektedir.<br /><br />Bu büyük İslam bilgesine devrin muktedirlerinin reva gördüğü hadsiz zulüm ve insafsız sürgünden, kamuoyunun ölümden de beter vefasızlığından ve hadsiz ihmal ve duyarsızlığından mutlaka dersler çıkarılmalıdır. Bu derse çok ama çok ihtiyaç var. Çünkü, toplumların hayatında nadiren ortaya çıkan insanlık abidesi bu türden istisnai şahsiyetlere yönelik zulüm ve haksızlıklar sadece geçmişe ait bir yanlışlık veya kötü bir hatıra değildir. Maalesef, yaşadığı dönemde Niyâzî-i Mısrî'ye reva görülen zulüm ve işkenceler başka şekil ya da yöntemlerle de olsa bugünün Mısrî'si denilebilecek bir isme de hoyratça reva görülebiliyor. Kimileri hiçbir somut dayanağı olmaksızın kendi iktidarlarına ortak olacağı vehminden hareketle ona haksızlıkların en büyüğünü reva görürken, bu dünyaya dair hiçbir beklentisi olmayan bu zata kimileri başbakan, kimileri ise cumhurbaşkanı olmayı arzuladığı iftirasını layık görebiliyor. 13 yıldır toprağına hasret kaldığı vatanından ve içinden çıkmaktan hep gururla bahsettiği halkından binlerce kilometre uzakta bir sürgün ve kısmi bir inziva hayatı yaşamasına rağmen hâlâ birileri onu ve sevenlerini devleti veya devletin bazı kurumlarını, medyayı, ekonomiyi ve hatta bir futbol takımını ele geçirmeyi planlamakla suçlayacak kadar zalimleşebiliyor, arsızlaşabiliyor.<br /><br />Malatyalı hemşerilerimle birlikte 16 yıl sürgünde bulunduğu Limni adasına giderek aziz hatırasını yâd ettiğimiz büyük mutasavvıf Niyâzî-i Mısrî'yi maruz kaldığı hadsiz zulümler ve bugünkü sahipsizliğinden ötürü iç burukluğu ve doğrusu büyük bir zillet duygusu içerisinde anarken, günümüzün siyaset, bürokrasi, medya ve iş dünyasının bir kısım muktedirlerinin eli ve dili aracılığıyla Mısrî'nin kendi devrinin zalimlerinin elinden yaşadığı o acıklı kaderin benzerini bugün fazlasıyla yaşayan Fethullah Gülen Hocaefendi'nin maruz kaldığı sıradan zulmün sınırlarını fazlasıyla aşan haksızlıklar ve umarsızca altında bırakıldığı ağır töhmetlerden duyduğum vicdanî sancı yüreğime çakılı kaldı.</p>
<p> </p></div>]]></description>
			<category>KARA PROPAGANDA</category>
			<pubDate>Tue, 29 May 2012 18:38:59 +0000</pubDate>
		<feedburner:origLink>http://www.gencadam.com/akademi/kara-propaganda/item/166-dun-niyazi-i-misri-bugun-fethullah-gulen</feedburner:origLink></item>
		<item>
			<title>Çevik Bir’e Yazık Oldu</title>
			<link>http://feedproxy.google.com/~r/gencadam/~3/JepTT_VCEPg/165-cevik-bire-yazik-oldu</link>
			<guid isPermaLink="false">http://www.gencadam.com/akademi/kara-propaganda/item/165-cevik-bire-yazik-oldu</guid>
			<description><![CDATA[<div class="K2FeedIntroText"><p>Çevik Bir’e yazık oldu. Söz dinlemedi zamanında. Zamanında söz dinleseydi, bugünkü utanç verici, milletine ihanetle suçlanan bir durumda olmayacaktı. 1998 yılıydı, 1. Ordu komutanı Çevik Bir’in astığı astık, kestiği kestik dönemiydi. Müslümanlara, başörtüsüne ve dini cemaatlere karşı her nasılsa bir alerjisi varmış. Fethullah Gülen Hocaefendi’yi ziyarete gittiğim bir gün Çevik Bir’den bahis açılmış ve Hocaefendi demişti ki;“<strong>Bu insanlar aslında kötü insanlar değil, ama bunları birileri bir yanlışa yöneltiyor, bu zevat da bunun etkisinden çıkamıyor. Bir arkadaş gidip bazı şeyler anlatsa belki faydası olur.</strong>” Ben bu sözleri kendime görev olarak kabul etmiş, Fatih Üniversitesi Mütevelli Heyeti üyesi olarak randevu talep etmiş, uğraşmış, takip etmiş fakat randevu alamayınca, görüşmenin başka yollarını aramıştım.</p>
</div><div class="K2FeedFullText">
<p> </p>
<p><br /><img class="caption" src="http://www.farukarslan.com/wp-content/uploads/2012/04/ali-bayram.jpg" border="0" alt="Ali Bayram" title="Ali Bayram" style="float: left;" />Neticede Selimiye kışlasında görev yapan bir albayla arkadaşlığımı ilerletip sonunda özel kaleme gidip gelmeye ve belki randevuyu canlı takibe başlamıştım ki, devrin kudretli generali odasında çıkıp özel kaleme girince beni orada gördü ve yaverine: “Kim bu arkadaş?” diye sordu. Ben hemen elimi uzattım ve “Komutanım ben Fatih Üniversitesi Mütevelli Heyetinden Ali Bayram! Uzun zamandır Zatıâlinizden randevu bekliyorum, bir türlü bizi kabul etmediniz. Paşam! Her nedense inanan insanları size yanlış tanıtmışlar, biz kendimizi size doğru tanıtalım diye uğraşıyoruz ama kabul edip dinlemiyorsunuz. Bizden size ve bu ülkeye asla zarar gelmez! Bu hâki elbiseler ve bu milletin omzunuza taktığı apoletler sizde bulunduğu müddetçe bizim nezdimizde sizin referansınız var demektir. Sizin için bizim referansımız; kendimizi size doğru ağızdan sizin dinlemeniz, siz de bunu yapmıyorsunuz! Biliniz ki durumunuz iyiye gitmiyor, şu hâki elbiseyi çıkardıktan sonra da sanırım biz sizi kul etmeyeceğiz.” dedim ve elini bıraktım. Yaverine dedi ki, “Ali Bayram beye bir yarım saatlik bir zaman ver konuşalım!” Ben ayrıldım fakat. Tekrar uğraşmama rağmen randevu yine alamadım.<br /><br />Aradan seneler geçti. Bir gece rüyamda Çevik Bir’i görüyor ve ona diyorum ki; “Sayın paşam! Siz, Fethullah Gülen Hoca’dan ne istiyorsunuz! Türkiye ve dünya kamuoyunun, Eğitim-Öğretime yaptığı katkılardan ötürü kendisini minnet ve şükranla yâd etmelerine karşı, sizin bu tutumunuzu anlamak imkansız!”. Rüyada Çevik Bir bana diyor ki; “beni bu işe başkaları bulaştırdı. Kendileri aradan çekildi, biz kaldık ortada!”<br /><br />Ben uyanıyor ve Allah’tan temenni ediyorum; “inşallah Çevik Bir Paşa’yı görür, bu rüyamı kendisine anlatırım”!<br /><br />Ekim 2003 tarihinde Rusya Federasyonu eski Başbakan’ı Yevgeni Pirimakov’la bir görüşmemiz vardı. Kendileri yakında Türkiye’ye geleceğini ve orada görüşebileceğimizi söylemişti. Sanırım 14–15 Ekim 2003 tarihinde Rusya ile Türkiye önümüzdeki 20 senede ne gibi ortak projeler geliştirebilir konulu bir panel yapılmıştı. Panelin akabinde ben görüşmemi yaptım, kokteyle kalmadan oradan ayrılmak üzereydim. Baktım ki, benim gibi sivil, apoletsiz, emekli Çevik Bir, yapayalnız bir masada duruyor. Yanına gidip selam verdim ve tokalaşırken yine elini bırakmadan; “Paşam! Tanıdınız mı bu fakiri?” diye sordum. “Biraz hatırlat” dedi, hatırlattım. “Evet evet hatırladım” dedi. Ben kendisiyle alakalı bir rüya gördüğümü ve bunu anlatmak üzere sizinle görüşebilmeyi Allah’tan istediğimi ifade ederek, bu karşılaşmanın bu duanın kabulü olduğunu kendisine söyledim. O da; “buyurunuz, anlatınız dinliyorum!” dedi.<br /><br />Ben; “Paşam bu defa rüya değil, sizinle baş başayız ve rüyamda size dediğimi aynen tekrarlıyorum: Fethullah Hoca ile alıp veremediğiniz ne var aranızda ya da bu cibilli düşmanlığınızın sebebi nedir acaba! Bak paşam, 40 yıldır ben Hocaefendiyi tanıyorum. Babam Gülen’in babasıyla 60 yıl, dedelerim Hocaefendi’nin dedeleriyle yine 60 yıl komşuluk ve dostluk etmişler. Bu güne kadar millete, memlekete, insanlara, hayvanlara hatta tabiata bu insanlardan asla bir kötülüğün geldiği görülmemiş. Fethullah Gülen Hocaefendi de milletine, memleketine ve ülke insanına yaptığı hizmet ansiklopedilere sığmaz, ilmi, irfanı, insanlara karşı insanî münasebeti, Allah’a karşı kulluğu ve ibadetlerindeki derinliği asırlardır insanlığın gönlünde taht kurmuş olan Şah Nakşibendi, Mevlana Halid Bağdadi, İmam Rabbani ve Abdülkadir Geylani gibi zatlar seviyesinde bir insan. Hoşgörüde asrın Mevlanası, Yunus ve Ahmet Yesevi’sidir. Allah aşkına paşam! Sizin bilip de bizim bilmediğimiz acaba ne var da ondan dolayı Hocaefendi’ye ve cemaate karşı bu kini ve düşmanlığı güdüyorsunuz!” dedim.<br /><br />Paşa sözü alarak: “Ali Bey, rüyanızda söylediğim gibi bu işin içine beni sürüklediler! Artık hep öyle anıldım. Yoksa benim Fethullah Hoca’ya bir kinim, bir nefretim yok! Ben inançlı bir insanım; annem benim boynuma daha yeni rütbe taktığımda elimi götürerek göğsündeki muska gibi kaplı bir şeyi eliyle tutturup aldırdı. Bunu hiç yanımdan ayırmadım.”<br /><br />Ben kendisine dedim ki; “Paşam, bu mübarek ayetler demek günden beri hep dışarıda kalmış bir türlü içinize girememiş!”<br /><br />Gülerek bana kartını verdi ve “mutlaka geçen zamanı konuşarak, görüşerek telafi edelim” dedi. Lakin artık ben gidemedim. Sonuç olarak Çevik Bir ve emsalleri kendilerine yazık ettiler. İtibarlarını koruyabilir, milletin nezdinde şerefli rütbelerini ölene kadar şaibesiz şerefle taşıyabilirlerdi. Millete ve milletin inançlarına karşı olmanın her dönemde cezası ağır olmuştur.<strong> Fethullah Gülen’i “demir parmaklıklar arkasına koymadan bu dünyada bana rahat yok!” diyen dönemin kudretli generalleri maalesef şimdi “demir parmaklıklar” arkasında.</strong> Aslında bunlara da biz insan olarak acıyoruz.</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p>Kaynak: http://www.farukarslan.com/?p=3952</p></div>]]></description>
			<category>KARA PROPAGANDA</category>
			<pubDate>Sun, 22 Apr 2012 21:29:16 +0000</pubDate>
		<feedburner:origLink>http://www.gencadam.com/akademi/kara-propaganda/item/165-cevik-bire-yazik-oldu</feedburner:origLink></item>
		<item>
			<title>Karanlıklara ışık tutmada acele edin!..</title>
			<link>http://feedproxy.google.com/~r/gencadam/~3/bP23db0B4Y4/164-karanliklara-isik-tutmada-acele-edin</link>
			<guid isPermaLink="false">http://www.gencadam.com/kursu/item/164-karanliklara-isik-tutmada-acele-edin</guid>
			<description><![CDATA[<div class="K2FeedIntroText"><p>Resûl-i Ekrem Efendimiz, hayırlı işleri sürekli erteleyen ve bugünün işini yarına bırakan kimselerin kendilerini büyük bir tehlikeye attıklarını belirtmiş; ölüm gelip çatmadan tevbe etmekte, ahiret için azık toplamakta, zekât ve sadaka vermekte ve namazı vaktinde kılmakta acele edilmesi gerektiğini beyan buyurmuştur.</p>
</div><div class="K2FeedFullText">
<p> </p>
<p style="text-align: center;"><img src="http://img1.zaman.com.tr/2012/04/13/gulen.jpg" border="0" /></p>
<p><br />Bu konuda, Hazreti Ömer ile koşarak camiye giden bir çocuk arasında geçen konuşma pek ibretamizdir: Hazreti Ömer Efendimiz, her zamanki gibi namaza giderken koşarak yanından geçen bir çocuk görür. Ona seslenir; 'A be evlat, bu ne acele?' der. Çocuk, 'Namaza gidiyorum, cemaate yetişmek istiyorum' cevabını verir. Mü'minlerin emiri, 'Sen daha küçüksün..' mukabelesinde bulununca; çocuk, 'Efendim, dün komşumuzun oğlu vefat etti; o benden de küçüktü.' der ve hızlı adımlarla caminin yoluna koyulur. İşte, ecel kapıyı çalmadan evvel kulluk vazifelerini yerine getirmek konusunda o salih çocuk gibi acele etmek makbul bir aceleciliktir.<br /><br />İslam âlimleri, Peygamber Efendimiz'in söz ve uygulamalarına bakarak özellikle beş hususta ağır ve yavaş davranmamak gerektiğini söylemiş; bu meselelerde 'acele' denecek kadar seri hareket etmenin lüzumuna dikkat çekmişlerdir: Misafir gelir gelmez ona yemek ikram etme, bir günahın ardından hemen tevbe kurnasına koşup af dilenme, özellikle farz namazları vaktinde ikâme etme, çocuklara dinî bilgileri güzelce öğretme, zamanı gelince de onları geciktirmeden evlendirme ve bir de cenaze namazını çabucak kılarak vefat eden insanı bir an önce defnetme konularında acele etmenin makbul ve daha faziletli olduğunu bildirmişlerdir.<br /><br />Acele edilmesi gereken ameller cümlesinden olarak, Allah'ın yüce adının ve Resûl-i Ekrem'in davasının dünyanın her yanına yayılmasını düşünüyorsanız, elde ettiğiniz fırsatları o istikamette değerlendirme hususunda da âhesterevlik etmemelisiniz. Cenâb-ı Hakk'ın ihsan ettiği imkânlarla yeryüzünün dört bir yanında eğitim müesseseleri açabilecekseniz, daha çok yere giderek daha çok beldeyi diyalog ve dünya barışı adına bir sulh adacığı haline getirebilecekseniz, bu meselede de kat'iyen yavaş davranmamalı, bilakis acele hareket etmelisiniz.<br /><br />binlere, onbinlere ulaşın<br /><br />Şayet, bugün Anadolu'nun bağrından çıkıp cihana yayılan samimi insanların yurtdışında açtığı birkaç yüz okul varsa, keşke bu sayı birkaç bin olsaydı. Olsaydı da, dünyanın dört bir bucağında, bu okullar vesilesiyle aynı eğitimi alan, aynı duyguları paylaşan, aynı düşünceleri taşıyan ve bir araya geldiği zaman aynı dili konuşan on binlerce talebe bulunsaydı.. bulunsaydı ve bu münevver insanların herbiri kendi ülkesinde dostluğun, diyaloğun ve evrensel barışın temsilciliğini yapsaydı. İşte, keşke bu mevzuda asla âhesterevlik edilmeseydi.. keşke eğitim gönüllüleri az yese, az uyusa ve az dinlenselerdi ama günde birkaç yere derse gitse, bir sonraki yere yetişmek için acele etse ve ocak tüttürmedikleri hiçbir diyar kalmaması için dur-durak bilmeden koştursalardı.<br /><br />Evet, diyalog çalışmaları vesilesiyle herkesle münasebete geçmeli ve bazıları sizi çok yanlış bir şekilde anlatmadan insanlara kendinizi tanıtmalısınız. Şimdiye kadar diyalog sahasında yalnız at oynatan ve çoğu zaman bu mülahazayı istismar eden bir kısım teşkilatlar, bazı organizasyonlar onu bütün bütün kendi inhisarları altına almadan kendi değerlerinizi herkese anlatmalısınız. Bu zamana kadar bazıları diyaloğu kendi güdümlerinde görüyor ve onu kendi emellerine ulaşmaya vasıta olarak kullanıyorlardı. Onlar, samimi diyalog taraftarı değillerdi; fakat şimdi değişik felsefe ve inançların müntesipleri arasından bunun samimi taraftarları da çıktı. Bir yönüyle, herkes diyalog ortamını kendi inandığı değerler ve beğendiği kültür birikimi adına serbest dolaşım için önemli bir fırsat saymaya başladı. Dolayısıyla, hemen her düşüncenin temsilcileri belde belde, ülke ülke geziyor ve gezdikleri her yerde kendi güzelliklerini neşrediyorlar. Şayet, sizin de hakikaten kadirşinas olan insan vicdanı tarafından beğenilecek bazı değerleriniz ve hatırı sayılır bir kültür mirasınız varsa, siz de aynı yolu izlemeli; daha çok yere gitmeli, daha çok insanla bir araya gelmeli ve dilbeste olduğunuz hakikatleri daha yaygınca anlatmalısınız.<br /><br />Şimdiye Kadar Neredeydiniz?<br /><br />Mesela; yeryüzünde bizim ulûhiyet telakkimiz kadar sağlam ve arızasız bir uluhiyet anlayışı yoktur. Koca bir dünya Yüce Yaratıcı'yı yanlış biliyor; isimsiz, sıfatsız ve şe'n-i Rubûbiyetsiz bir ilah telakkisi peşinde gidiyor; 'God' kelimesinin darlığı içinde ve 'Diyo' yakıştırmasının sığlığına bağlı bir ilah ve mabud anlayışı takip ediyor. Bu gidişle ulûhiyet hakikatini gerçek mahiyetiyle ve kendi enginliğiyle duyabilecek gibi de görünmüyor. Öyleyse, onu biz duyurmalı ve hakikatler hakikatini biz ilan etmeliyiz. Şayet, bu vazifenin gereğini yerine getiremez ve mefkûremiz hesabına bizi bekleyen böyle bir takdim görevinde âhesterevlik edersek vefasızlık yapmış ve çok büyük bir kusur işlemiş sayılırız. Aynı zamanda, bizim vesilemizle hidayete eren bahtiyar kimselerin 'Şimdiye kadar neredeydiniz? Keşke birkaç sene önce gelseydiniz! Gelseydiniz de hayatı boyunca hep bir arayış içinde bulunan ama Allah'ı, Hazreti Muhammed'i ve Kur'an'ı hiç duyamadan altı ay önce aramızdan ayrılan babama da bu yüce dîni öğretseydiniz!..' çığlıklarına verecek bir cevap bulamayız. Bu itibarla da, bu meselede acûliyete ihtiyaç vardır.</p></div>]]></description>
			<category>KÜRSÜ</category>
			<pubDate>Fri, 13 Apr 2012 09:25:20 +0000</pubDate>
		<feedburner:origLink>http://www.gencadam.com/kursu/item/164-karanliklara-isik-tutmada-acele-edin</feedburner:origLink></item>
		<item>
			<title>Karlı dağlarda kalan küheylan</title>
			<link>http://feedproxy.google.com/~r/gencadam/~3/DT-Mwrw1b6Q/163-karlı-daglarda-kalan-kuheylan</link>
			<guid isPermaLink="false">http://www.gencadam.com/akademi/iktibaslar/yazi-dizileri/item/163-karlı-daglarda-kalan-kuheylan</guid>
			<description><![CDATA[<div class="K2FeedIntroText"><p>Koca Reis Muhsin Yazıcıoğlu'na Üç yıl önce bu gün; "Hoşça kalın! Ben gidiyorum," diyerek atını karlı dumanlı dağlara sürdün.<br /><br />Keş Dağları'na karanlık çökünce de; "Ey dağlar! Beni bırakmayın. Ben bu mor dağların maralıyım, bana sizin bağrınızda ölmek yaraşır" dedin ve karları bir yorgan gibi üzerine çekiverdin.<br /><br />Diyalog Avrasya'nın Kuzguncuk'taki itina ile döşenmiş tarihi binasında birkaç kadim dostla birlikte otururken sohbetimizin ortasına bir gül gibi yine sen düştün.</p>
</div><div class="K2FeedFullText">
<p><br />Karlı bir gündü.<br /><br />Karların, sokak lambalarının ışık harelerinden, mehtabın ışığına âşık beyaz kelebekler gibi geçişi pek muhteşemdi.<br /><br />Köprü; boğazındaki ışıltılı gerdanlığın rengi sürekli kızıldan yeşile, yeşilden maviye durmadan değişen, ince bir tülün arkasına saklı gizemli bir güzel gibi ışıl ışıldı.<br /><br />Dalgalar bir yerde bir şeyler oluyormuş da elinden bir hiçbir şey gelmediği için dövünen, sağa sola dönüp duran çaresiz bir insan gibi çırpınıyordu. O gün, sahil boyunca uzayıp giden parktaki çıplak ağaçlar üşürken sen düştün hatırımıza.<br /><br />Hep bir Osmanlı beyefendisi gibi vakur ve de mahzun duran Hasan Bey; "Ben askerliği Koca Reisle birlikte yaptım" diye başladı söze.<br /><br />Her zamanki gibi yine sakin konuşuyordu;<br /><br />"1987 yılıydı...<br /><br />Bölüğümüze geldiğinde Reis'in yüzü gözü yara bere içindeydi.<br /><br />İşkencelerden derin izler vardı üzerinde.<br /><br />Dik bakışlı asi bir küheylana benziyordu. 5,5 yılı tek başına karanlık bir hücrede olmak üzere 7,5 yıl hapiste yatmıştı.<br /><br />Ben bölük çavuşu idim. Komutanlar ona terörist muamelesi yapıyordu. Anadolu'nun bu damıtılmış delikanlısını sevmiştim. Terhisime az bir zaman vardı. Elimden geldiğince onu korumaya çalıştım.<br /><br />Terhisimden sonra Fethullah Gülen Hocaefendi'ye Muhsin Bey bizim bölükteydi deyince; bizi bir arkadaşla ziyaretine gönderdi. Bir hafta önce terhis olduğum Tugayın önündeydim. Bir kalabalık dikkatimi çekti. Yanlarına gittim. Baktım, aralarında Muhsin Bey de var. Ağzı burnu yine kan içindeydi. Ziyaretine geldiğimi öğrenince çok sevindi.<br /><br />"Ne oldu böyle sana," dedim.<br /><br />"Levent Üsteğmen dövdü" dedi.<br /><br />"Neden" dedim.<br /><br />'Beş bin kişinin önünde hepimize küfretti. Ben de komutanım küfretmeyin,' dedim. Yine küfretti."<br /><br />'Komutanım küfretmeyin,' dedim. Herkesin önünde tekme tokat girişti."<br /><br />"Şimdilerde herkesin yakından tanıdığı Levent Üsteğmen'i çok iyi tanıyordum. Bunu yapacak karakterde birisiydi.<br /><br />Kadir Albayla konuyu konuşmak üzere evine gittim. Beni çok severdi. Görünce çok sevindi. 'Beni ziyarete mi geldin?' dedi. Sizi de ziyarete geldim komutanım ama asıl sizinle konuşmak istediğim bir konu var, dedim.<br /><br />"Nedir o?' dedi."<br /><br />"Bir arkadaşımla ilgili, dedim."<br /><br />"Kimmiş o?"<br /><br />"Muhsin Yazıcıoğlu"<br /><br />"Hasan evladım! Senin ne işin olabilir onunla, o bir teröristtir."<br /><br />"Değildir komutanım."<br /><br />" Hasan sen nasıl konuşuyorsun?"<br /><br />" Komutanım çok iyi tanıyorum, o çok iyi bir insandır. Hakkında söylenenlerin hepsi iftiradır. Onu korumanızı istiyorum. Bu gün Levent Üsteğmen çok fena dövmüş, hem de bütün bir Tugayın önünde."<br /><br />"Levent iyi bir çocuktur, o dövdü ise hak etmiştir."<br /><br />"Hayır komutanım herkese küfretmiş, o da 'komutanım lütfen küfretmeyin' demiş. Hem Levent Üsteğmen'i de yanlış biliyorsunuz. O sizin hakkınızda da iyi şeyler düşünmüyor; beni her çağırdığınızda, izin için kendisine gittiğimde size hep küfrederdi."<br /><br />Rahmetli koca Reisle ne zaman konuşsak bana hep; 'senin o ziyaretinden sonra çok rahat ettim' derdi."<br /><br />* * *<br /><br />Sohbet uzayıp gidiyordu .<br /><br />Uzun hava ağıt gibi kar düşüyordu kaldırımlara. Karların, sokak lambalarının ışık harelerinden, mehtabın ışığına âşık beyaz kelebekler gibi geçişi pek muhteşemdi.<br /><br />Bir zamanlar gençliğin üzerine çöken gulyabaniler gibi, aksam ve sis birlikte çöktüler Boğaz'ın üzerine.<br /><br />Hey Koca Reis! Akşamın o alaca karanlığında rüzgâr senin yiğit sesini taşıyordu yüreklerimize;<br /><br />"Dağılmayın, dik durun, arkadaşlarınızı vermeyin, geldiğimiz gibi gideceğiz buralardan"<br /><br />Sonunda, dik durmanın sembolü dağlara vurdun kendini.<br /><br />Sen hep yiğit kaldın.<br /><br />Hep Anadolu...<br /><br />Hep davanı öne aldın...<br /><br />Hz. Yusuf gibi, yedi yıl hiç baharın gelişini, güneşin doğuşunu göremedin.<br /><br />Karanlık hücrelerde gözlerin bozulmasın, diye yeşil maydanoz siparişi verip, saatlerce o bir tutam yeşile bakıp durdun.<br /><br />Mamak Mahpushanesinde ne kadar da yalvarmıştın "Ey Sonsuzluğun Sahibi, sana ulaşmak istiyorum!" diye. "Küçücük pencereni kapatıyorlardı da sen 'durun kapatmayın penceremi, kapatmayın güneşimi, beton çok soğuk, üşüyorum' diyordun.<br /><br />Mamak Mahpushanesinde çırıl çıplak soyarak başlıyorlardı işkencelere. Yirmi altı gün hiç gözün açılmadan sorguda kaldın.<br /><br />Kaç defa falakaların altında acıdan bayıldın. Başından ayaklarından cerahatler aktı. Derin defalarca kavladı.<br /><br />Hele bir gün...<br /><br />Yine çırıl çıplak soymuşlardı. Anlamışlardı senin öyle daha çok işkence çektiğini. Kalaslara kollarını bağlamış, çarmıha gerip tavana asarak altından sandalyeyi tekmeleyip havada sallandırmışlardı. Parmaklarından, uzuvlarından elektrik verip,bedenin ateşlerde yanarken ruhun zemherilerde üşümüştü.<br /><br />Senin kaderindi üşümek.<br /><br />Hatırlıyor musun?<br /><br />Kış geldiğinde, köyün çocuklarıyla, ellerinizde birer tezek ve odunla medreseye giderdiniz. Sobayı yakar, duvarın dibine sıralanırdınız. Sen her zaman sıranın en sonuna oturur, okuma sırası sana gelinceye kadar dersini ezberlerdin. Ve hep yanlışsız okurdun da Bekir Hoca; "şuncaz çocuk biliyor, siz bilmiyorsunuz" derdi.<br /><br />Yaz geldiğinde babanla güneşin bağrında ekin biçerdiniz. Sen biçilen ekinleri kağnı ile harman yerine taşırdın. Kağnının bağırtısından dağlar taşlar inlerdi.<br /><br />Sonra büyük şehirlerin yolunu tuttun. Şehirlerde sizi birbirinize düşürdüler; kardeşi kardeşe kırdırdılar.<br /><br />Beş bin vatan evladı yok yere öldü. Koskoca Anadolu'ya sığmayan bizler, daracık hücrelere sığdık, dışarıda birbirimizi öldüren, yaralayan bizler, içeride bir birbirimizin yaralarını sardık.<br /><br />Sen, seni öldürmek isteyenlere bile yapılan işkencelere dayanamazdın. Bir gün 'Yeter artık hepimiz aynı vatanın evlatlarıyız, yetti be!' diyerek isyan ettin.<br /><br />Sen, öyle yandın, öyle üşüdün ki, artık yüreğinde ne yangına ne de soğuğa yer kalmadı.<br /><br />Yıllarca, kırlarda güneşle kol kola gezemeden, yarpuzlar arasına kendini bırakamadan, mis gibi nane kokuları arasında ruhunu dinleyemeden gittin.<br /><br />Uzanıvermek için bir ömür boyu hep bir çeşme başı arayıp durdun.<br /><br />Yürüdüğü yollarda toz kaldıran bir doru tay gibi girdiğin tutsak taş duvarların arasından bir asi küheylan gibi çıktığında yaşın da otuz beşe gelmişti.<br /><br />Çıkar çıkmaz da askere aldılar.<br /><br />1980 öncesinin kızılca kıyametinde binlerce kınalı kuzuyu kaybetmenin hüznü vardı gözlerinde.<br /><br />"Dağları çıldırtan öykümü<br /><br />Ben bu demirlere dişlerimle yazmışam!<br /><br />Asi bir küheylanım el süremezler yeleme<br /><br />Bırak yırtılayım, bırak<br /><br />Gem vurma benim dilime!." dedin. Karlı dağlarda kalan küheylan! Sen Anadolu'yu bahara hazırlayıp da gittin. Bakışlarınla ısıttın toprağı.<br /><br />Yine bahar geliyor. Toprak kıpır kıpır, dallar domur domur.<br /><br />Sen bu bahar da aramızda yoksun.</p>
<p> </p></div>]]></description>
			<category>YAZI DİZİLERİ</category>
			<pubDate>Mon, 26 Mar 2012 22:00:58 +0000</pubDate>
		<feedburner:origLink>http://www.gencadam.com/akademi/iktibaslar/yazi-dizileri/item/163-karlı-daglarda-kalan-kuheylan</feedburner:origLink></item>
		<item>
			<title>Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri</title>
			<link>http://feedproxy.google.com/~r/gencadam/~3/sYzhWFtlC_Q/162-ustad-bediuzzaman-said-nursi-hazretleri</link>
			<guid isPermaLink="false">http://www.gencadam.com/akademi/iman-ve-ateizm/item/162-ustad-bediuzzaman-said-nursi-hazretleri</guid>
			<description><![CDATA[<div class="K2FeedIntroText"><p>Yıl 1960. 27 Mayıs ihtilaline sayılı günler kalmış. Üstad hazretleri 1960 Mart ayında Urfa'ya gider. Durum hayli gergindir. Dönemin İçişleri Bakanı emir verir. "Onu çıkarın Urfa'dan" der. Efendim "raporu var, hareket edemiyor" derler. Çünkü Üstad hayli bitkin ve hastadır. 83 yaşında hasta yatağından kıpırdamayacak güçte olmasına rağmen onu Urfa'dan çıkarmak için her türlü baskı yapılır. Ankara'da siyasi çevreler bu konuyu tartışa dursun bir haber gelir ki, "Üstad vefat etti..."</p>
</div><div class="K2FeedFullText">
<p><br /><img class="caption" src="http://tr.fgulen.com/images/stories/dosya_13409_01.jpg" border="0" alt="Bediüzzaman Said Nursi" title="Bediüzzaman Said Nursi" style="float: left;" />Üstadın talebelerinden Bayram Yüksel O'nu hasta yatağının başında bekliyordu. 23 Mart 1960 Çarşamba sabaha karşı 03:00'te yüksek ateşle uykuya daldı. Bir daha da uyandıramadılar. Vefat haberi hızla yayılır.<br /><br />İçişleri Bakanı, bu sefer yine emir verir: "Kimse Urfa'ya girmesin veya gitmesin" der. O sırada Başbakan Adnan Menderes İstanbul'da bulunmaktadır. Üstadın talebelerinden bazıları "Başbakan'a telefon edelim söyleyelim de hiç olmazsa bu baskıya bir mani olunsun" derler. İstanbul'da Ahmet Aytimur, tanıdığı bir kimseyle Menderes'e haber gönderir. Durumu Menderes'e anlatarak cenazeyi Cuma günü kaldırmak istiyoruz der. Başbakan Adnan Menderes "tamam herkes gitsin, kimse mani olmasın, ama Cuma günü için ısrar etmesinler, kalkacaksa, Perşembe günü kalksın" der. Vefat haberi ertesi günü birçok gazetenin manşetinde yer alır.<br /><strong><br />Cenaze Namazı</strong><br /><br /><img class="caption" src="http://tr.fgulen.com/images/stories/dosya_13409_02.jpg" border="0" alt="Üstad'ın Cenaze Namazı" title="Üstad'ın Cenaze Namazı" style="float: left;" />Başbakan Adnan Menderes "Cenazeyi Perşembe günü kaldırın" deyince yüz binden fazla insan, Urfa'ya gelir. Türkiye'nin dört bir yanından da talebeleri Urfa'ya akın etmeye başlar. Caddeler ve sokaklar insan seliyle dolar. Urfa'da İbrahim Kadallah Mescidi'nin yanına gömülecektir. Yeri de daha önceden hazırlanmış ve orada üç tane kubbe yapılmıştır. Müslim Hafız bu kubbeleri hazırlamıştır. O kubbelerden birisine Üstad Bediüzzaman'ı gömerler. Yüz binden fazla insan bu olayı görür.<br /><br /><strong> </strong></p>
<p> </p>
<p><strong>Üstadın Kabri</strong><br /><br /><img class="caption" src="http://tr.fgulen.com/images/stories/dosya_13409_14.jpg" border="0" alt="Üstad'ın Kabri" title="Üstad'ın Kabri" style="float: left;" />Üstad'ın, İbrahim Kadallah Mescidi'ndeki kubbelerden birine gömüldüğünü önde gelen talebelerden biri görünce Elazığlı Hulusi Yahyagil abiye bir soru sorar. "Abi" der. "Üstad bana demişti ki, sen benim kabrimi bilmeyeceksin. Ama şimdi herkes gördü. Bu nasıl olacak böyle" der.<br /><br />Hulusi Ağabey şöyle cevap verir: "Sen merak etme, ben kırk sene Üstad'ın yanında kaldım, ne dediyse hepsi çıktı. Bundan sonra bu da çıkacak ama ne zaman çıkacak biraz sabredelim." der.<br /><br />O talebesi, Üstad'a zamanında "Üstadım niye kabrinizin bilinmesini istemiyorsunuz?" diye bir soru sorar. Üstad şöyle cevap verir: "Ben hayattayken elimi öpenler bana tokat atmış gibi oluyor. Ben öldükten sonra da kabrime gelip şeriata ve sünnet-i seniyyeye muhalif hareket edenler bana kabirde de azap ederler, onun için benim kabrimi kimsenin bilmesini istemiyorum" der.<br /><br />Evet, hakikaten de 27 Mayıs ihtilalinden sonra yönetimi ele geçiren askeri idare onu orada bırakmaz. 12 Temmuz 1960'ta bir gece yarısı kabrinden çıkarılarak başka bir yere nakledilir. Bu gün de halâ kabrinin yeri bilinmemektedir. Vefatının 49. yılında Üstad Bediüzzaman'ı rahmetle anıyoruz.<br /><br /><strong>Üstad Bediüzzaman'ın Hayat Kronolojisi</strong><br /><br /> 1877- Bitlis'in Hizan ilçesi İsparit nahiyesine bağlı Nurs köyünde doğdu.<br /> 1885- İlk tahsiline başlamak için ailesinden ayrılıp Tağ köyü medresesine geldi. Burada bir süre kalıp tekrar köyüne döndü.<br /> 1893- Bitlis ve Siirt civarında çeşitli yerlerde ilim tahsili için bulundu. Daha sonra Siirt'in Tillo kasabasında bir kubbede inzivaya çekildi.<br /> 1894- Abdülkadir-i Geylanî Hazretlerinden rüyasında aldığı emir üzerine, Cizre'de aşiret reislerinden Mustafa Paşa'yı ikaz için Cizre ve Mardin taraflarına gitti.<br /> 1895- Mardin'den Bitlis'e sürgün edildi ve burada iki yıl valinin tahsis ettiği odada kaldı.<br /> 1897- Vali Hasan Paşa'nın daveti üzerine Van'a gitti. 80-90 cilt tutarındaki kitapları üç ayda bir defa ezberden tekrarladı.<br /> 1900- İngiliz Müstemlekât Nâzırı Gladston'un gazetelerde çıkan konuşması onun ruhunda bir feveran ve gayret meydana getirdi.<br /> 1907- İstanbul'a geldi. Fatih'te kaldığı yerin kapısına "Her suale cevap verilir ama soru sorulmaz" levhasını asıp, âlimleri sual sormaya davet etti. Sultan Abdülhamid'e Şark'ta üniversite açtırmak için müracaat etti. Aynı yıl Yıldız Divan-ı Harbi'ne verildi.<br /> 1909- Patlak veren 31 Mart Vakası üzerine isyan etmiş olan sekiz adet taburu yaptığı konuşmalarla itaate getirdi. Yine Divan-ı Harb'e verildi ve beraat etti.<br /> 1910- Van'a gitmek üzere İstanbul'dan ayrıldı. Horhor medresesinde talebe okutmaya başladı.<br /> 1911- Şam'a gitti. Emeviye Camii'nde "Hutbe-i Şamiye" adıyla meşhur olan hutbesini verdi. Ardından Sultan Reşad'la beraber Rumeli seyahatine çıktı.<br /> 1913- Van'a giderek Şark Üniversitesi'nin temelini attırdı.<br /> 1915- Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasıyla milis kumandanı olarak Pasinler cephesinde talebeleriyle Ruslarla çarpıştı. Meşhur 'işârât'ul-i'câz' tefsirini, bu savaş esnasında ve fırsat bulduğu zamanlarda talebesi ve cihad arkadaşı olan Molla Habib'e dikte ettirmiş, yanlarına düşen top mermileri bile lahûtî ve ma'nevî âlemine etki edememiş, kendisini Kur'an'ın ilâhî ve ruhî tefekküründen alıkoyamamıştır.<br /> 1916- Ruslara esir düştü ve Sibirya'nın Kosturma şehrine esir olarak gönderildi. Rusya'da 'esir zabitler kampında' bulunduğu sırada, kampı ziyarete ve teftişe gelen Rus Orduları Başkomutanı'nın önünde bütün esirler hürmetle ve korku ile kalkarken, Üstad Bediuzzaman asla yerinden bile kıpırdamamış, İslam'ın izzetini ve şerefini bil-fiil izhâr ederek göstermiştir. Bunu; kendisi, ülkesi ve Çarlık Rusyası için büyük bir hakaret olarak telâkki eden Rus Başkomutanı, tercümanı vasıtasıyla; "neden ayağa kalkmadılar, yoksa beni tanımadılar mı?" diye sorar. Üstad Bediuzzaman ise, gayet vakur ve sakin bir tarzda, "Bilakis iyi tanıyorum; Rus Çarı'nın dayısı ve Rus Orduları Başkomutanı Nikola Nikolaviç'dir. Bu tavrım, hakaret için değil; bağlı bulunduğum yüce İslâm dininin gereğidir. Çünkü, ben Müslüman bir kimseyim; bir Müslüman, bir kâfirden üstün olduğundan dolayı, senin önünde asla kıyam etmem, edemem!" seklinde cevap verir ve bu cevap da, kendisinin 'Divan-i Harbe' verilerek idam edilme kararının alınmasını doğurur. Bir kaç esir zabit arkadaşı, hemen özür dileyerek vahim neticenin önlenmesini isterler. Fakat Üstad ise; "bunların idam kararı, benim ebedi aleme seyahat etmem için bir pasaport hükmündedir." deyip, kemâl-i izzetle ve şecaatle idam emrine hiç ehemmiyet vermez ve idam öncesi 'iki rek'at namaz' kılmak için müsâade alır ve namaz üzerinde iken, Rus başkomutanı gelir ve durumu öğrenerek; "o tavrınızın mukaddesatınıza bağlılıktan ileri geldiğine kanâat getirdim; dini inançlara saygılıyım..." diyerek, özür diler ve idam kararını geri aldırtır...<br /> 1918- Rusya'da esaretten kurtulduktan sonra, Varşova ve Berlin üzerinden İstanbul'a gelir. Dostlarının ısrarı ve Ordu-yu Hümâyun'un tavsiyesiyle kısa bir süre "Dar'ul-Hikmet'ül-İslâmîye" azalığı yapar. İngilizlerin işgaline karşı hitabelerle ve basım-yayın yoluyla ateşli bir mücadele başlatır. Harbiye Nezareti'nin ikramiye ve harp madalyası verdi.<br /> 1919- Sultan Vahdeddin'in, Bediüzzaman'a "Mahreç" pâyesi verdi.<br /> 1920- İngiliz işgaline karşı "Hutuvat-ı Sitte"yi neşrederek Anglikan Kilisesi'ne gerekli cevabı verdi. İstiklal Savaşı'nda Kuvâ-yı Milliyeyi destekledi.<br /> 1922- İstanbul'daki faaliyetleri Ankara Hükümeti'nin dikkatini çekmesi üzerine Ankara'ya davet edildi. Meclis'te hoşâmedî ile karşılandı. Milletvekillerine namaz konusunda sohbet etti.<br /> 1923- Meclis'te mebuslara hitaben bir beyanname neşretti. Sonra da Van'a gitmek üzere yola çıktı.<br /> 1925- Bediüzzaman Van'dan nefyedilerek önce İstanbul'a oradan da Burdur'a getirildi.<br /> 1925- Barla'ya getirildi. Ömür boyu sürgün hayatı yaşamak mecburiyetinde bırakılan Üsdad Said-i Nursî Hazretleri "Risale-i Nur" adı verilen ve baştan başa imân ve Kur'an hakikatlarını ihtiva eden eserlerini telif etmeye başladı.<br /> 1934- Barla'dan Isparta'ya getirildi<br /> 1935- Tutuklanarak muhakeme edilmek üzere Eskişehir'e götürüldü.<br /> 1936- Eskişehir'den tahliye edilerek Kastamonu'da ikamete mecbur edildi.<br /> 1943- Bediüzzaman tekrar tutuklanarak Çankırı yoluyla Ankara'ya getirildi.<br /> 1944- Denizli mahkemesinin başladı. Mahkeme beraat verdi. Ardından Emirdağ'da ikamete gönderildi.<br /> 1948- Bediüzzaman ve talebeleri tekrar tutuklandı. Afyon mahkemesine sevk edildi ve mahkeme mahkûmiyet kararı verdi.<br /> 1949- Afyon hapsinden gece yarısı tahliye edildi ve tekrar Emirdağ'a getirildi.<br /> 1952- Gençlik Rehberi mahkemesi için İstanbul'a geldi ve duruşmada beraat etti.<br /> 1953- Tekrar Emirdağ'a döndü. Ardından yine İstanbul'a gelerek üç ay kadar kaldı. Patrik Athenagoras'la görüştü. On sekiz yıllık ayrılıktan sonra Barla'ya gitti.<br /> 1956- 1948 yılından beri sekiz sene devam eden Afyon Mahkemesi'nde Risale-i Nurların beraatı ve iade edilmesi kararlaştırıldı.<br /> 1957- Nur Risalelerinin ve bu arada Tarihçe-i Hayat'ın matbaalarda basılarak neşredilmeye başlandı.<br /> 1960- Isparta'dan Urfa'ya doğru yola çıktı. 27 Mayıs ihtilalinin ayak seslerinin duyulduğu günlerde Ramazan'ın 25. günü 23 Mart 1960 Çarşamba gecesi saat 03:00 civarında Urfa'da vefat etti.<br /> 12 Temmuz 1960- Urfa'da Halilürrahman'da bulunan mezarı açılarak naaşı bir kısım resmi yetkililerce meçhul bir yere götürülerek nakledildi.<br /><br /><strong>Bir Düşünce ve Aksiyon İnsanı: Bediüzzaman[1]</strong><br /><br /><img class="caption" src="http://tr.fgulen.com/images/stories/dosya_13409_03.jpg" border="0" alt="M.Fethullah Gülen" title="M. Fethullah Gülen" style="float: left;" />M. Fethullah GülenBediüzzaman, üzerinde titizlikle durulup düşünülmesi, araştırılıp insanlığa tanıtılması gerekli olan bir simadır. O, İslâm âleminin, inanç, moral ve vicdânî enginliğini hem de en katıksız ve müessir şekilde ortaya koyan çağın bir numaralı insanıdır. Ona, onun düşüncelerine, hissî mülâhazalarla yaklaşmak, onu ve eserini anmak sayılmaz. Duygusallık, onun her zaman uğrunda yiğitçe tavır ortaya koyduğu ve gürül gürül anlattığı meselelerin ciddiyetiyle telif edilemez. O, bütün ömrünü, kitap ve sünnetin gölgesinde, tecrübe ve mantığın kanatları altında, derin bir aşk ve heyecanla beraber hep bir muhakeme insanı olarak sürdürmüştür.<br /><br />Bediüzzaman'ın, yüksek mefkûresi, yaşadığı çağı düşünüp söylemesi, sadeliği, insânî enginliği, vefâsı, dostlarına bağlılığı, iffeti, tevâzuu, mahviyeti ve istiğnâsı üzerine şimdiye kadar pek çok şey yazıldı ve söylendi. Aslında, her biri başlı başına birer kitaba mevzu teşkil edecek olan yukarıdaki vasıflar, onun kitaplarında da sıkça üzerinde durduğu konulardır. Ayrıca, hâlâ aramızda, hayatta iken onun yakınında bulunma bahtiyarlığına ermiş ve onu, rûhî enginliği, fikrî zenginliği ile tanımış dünya kadar insan var ki, bunlar da canlı birer kitap gibi bu konunun en sadık şahitleri.<br /><br />Dış görünüş itibarıyla sade ve basit görünen Bediüzzaman, gerek düşünce hayatında, gerek aksiyonunda hemen her zaman başkalarında bulunmayan engin bir karakter sergilemiştir. Onun, insanlık için en hayâtî meselelerde bütün insanlığı kucaklayışı, küfür, zulüm ve dalâlete karşı tiksinti duyuşu, her yerde istibdâtla savaşı, hatta bu uğurda hayatını istihkâr edercesine vefâsı ve civanmertliği ve ölümü gülerek karşılaması, onun için normal davranışlardı. O engin bir his insanı olmanın yanında, misyonuyla alâkalı meselelerde, hep kitap-sünnet yörüngeli; muhâkeme ve mantık televvünlü yaşamıştı. O hemen her zaman, davranışları itibarıyla, mâsum bir ikili görünüm sergilerdi: Biri, engin bir vicdan eri, derin bir aşk ve heyecan timsâli ve olabildiğince mert bir insan görünümü; diğeri de fevkalâde dengeli, çağdaşlarının çok önünde ileri görüşlü, büyük plân ve projeler üretebilen sağlam bir kafa yapısına sahip mütefekkir görünümü. Bediüzzaman ve onun davasına bu zaviyeden yaklaşmak, onun, İslâm büyüklerinin bir devamı olarak, içinde bulunduğumuz çağda bizim için ifade ettiği mânâyı anlamamız bakımından çok önemlidir.<br /><br />Bazı kimseler görmemezlikten gelseler de gerçek şu ki; Bediüzzaman çağdaşlarınca, kendi kuşağının en ciddî düşünürü ve yazarı kabul edilmiş; kitlelere hem bir sözcü hem de önder olabilmiş; ama katiyen kendini beğenmemiş, gösterişe girmemiş ve hep âlâyişten uzak kalmaya çalışmıştır. "Şöhret ayn-ı riyâdır ve kalbi öldüren zehirli bir baldır..." sözü, onun bu konudaki altın beyanlarından sadece bir tanesi. O, yirminci asırda İslâm dünyasında, şimdilerde dünyanın dört bir yanında, her zaman listenin başında birkaç yazardan biri olarak tanınmış, her kesimce sevilerek okunmuş ve zamanın eskitemediği simâlardan biri olarak da tarihe mâl olmuştur.<br /><br />Bediüzzaman'ın hemen bütün eserleri, içinde doğmuş olduğu çağ zaviyesinden, yorumlanmaya açık bazı meseleleri yorumlama açısından o uğurda harcanmış ciddî bir gayretin sonucudur. Onun eserlerinde önce Anadolu, sonra da bütün İslâm dünyasının hem âh u efgânı, hem de ümit ve şevk u târâbını duyup dinlemek mümkündür. Gerçi o, doğunun ücrâ bir kasabasında doğmuştur ama, kendini hep bir Anadolulu olarak hissetmiş, bizim duygularımızı bir İstanbul efendisi gibi soluklamış ve her zaman topyekün bir ülkeyi engin bir şefkat ve dupduru bir samimiyetle kucaklamıştır.<br /><br />Bediüzzaman, materyalist düşüncenin, fikir hayatımızı hercümerc ettiği, komünizmin en çılgın dönemini yaşadığı, dünyanın en bunalımlı, en karanlık, en sıkıntılı günlerden geçtiği çok talihsiz bir zaman diliminde, îman ve ümit tüten eserleriyle, sarsıntı üstüne sarsıntı yaşayan insanımıza Hızır çeşmesine giden yolları gösterdi ve gezdiği her yerde yığınlara hep "basü badel mevt" üfledi. Onun, hepimizden ve herkesten evvel görüp sezdiği ve ele alıp çözmeye çalıştığı en büyük problem, küfür ve ilhad kaynaklı anarşi problemiydi. O, bütün hayatı boyunca, insanımıza, çağın bu hastalığının mutlaka aşılması lazım geldiğini salıkladı. Ve bu hususta insanüstü bir gayret sarfetti. Böylesine buhranlar içinde inim inim bir dünya ile karşılaşan Bediüzzaman, kendini bekleyen sorumlulukların farkındaydı.. ve Kafdağından ağır böyle bir yükün altına girerken, fevkalâde mütevâzı, mahviyet içinde ve hacâletle iki büklümdü; iki büklümdü ama, Cenâb-ı Hakkın sonsuz kudret ve nâmütenâhî gınâsına karşı da olabildiğine bir güven içindeydi.<br /><br />Evet, bütün insanların fen ve felsefe âlet edilerek ilhâda sürüklendiği, komünizmle beyinlerin yıkandığı, bu menfî oluşumlara "dur" diyenlerin memleket memleket sürgüne gönderildiği, ülkenin her köşesinde en utandırıcı tehcirlerin yaşandığı ve daha garibi de bütün bunların medeniyet ve çağdaşlaşma hesabına yapıldığı, hatta nihilizmin, asrın en yaygın büyüsü haline getirildiği o kapkara günlerde, Bediüzzaman, hâzık bir hekim edâsıyla hepimizin, içlerimizdeki zindanları, ruhlarımızdaki çeşit çeşit mahkûmiyetleri, kendi cinâyetlerimizi ve kendi kendimize esâretlerimizi hatırlattı, ruh dünyalarımızda ve vicdânî hayatlarımızda uyuyan insânî yanlarımızı harekete geçirerek, maâliyâta müştak gönüllerimize üst üste nefesler aldırdı, ötelerle alâkalı derinliklerimizi gözler önüne serdi, tekye, zâviye, mektep ve medresenin bütün vâridâtını birden başımıza boşalttı.<br /><br />Evet, Bediüzzaman milletin fikrî seviyesizliklerle sürüm sürüm yaşadığı ve içtimâî dertlerin birer buhran hâlini aldığı, ülkenin hemen her yanında ürperten yüzlerce hâdise ile yüz yüze kalındığı, her tarafta İslâmî ve millî değerlerin enkaz enkaz üstüne yıkılıp gittiği ifritten bir dönemin, düşünen, çareler arayan, teşhis ve tespitlerde bulunan sonra da bu rahatsızlıklara reçeteler sunan bir hekimi olmuştu. O, upuzun ve karanlık yılların hazırlayıp sahneye sürdüğü dünya kadar felâket altında didinip duran talihsiz nesillerin, îmansızlık, dalâlet ve şüphe vadilerinde bocaladığını, kurtulmak istedikçe daha derin buhranlara gömüldüğünü gören, hisseden, görüp hissettiklerini vicdanının derinliklerinde duyan bir insan olarak, ilk günden itibaren hep müteheyyiç yaşadı.. sürekli düşündü.. devlet ve topluma alternatif tedaviler teklif etti.. ve bu şanlı fakat talihsiz millete, muhteşem fakat bahtsız ülkeye eski enginlik ve zenginliğini duyurmaya çalıştı.<br /><br />Bediüzzaman, tâ Devlet-i Âliye döneminden başlayarak ülkenin pek çok yöresini dolaştı; en büyük şehirlerden en ücrâ kasabalara, nüfusu yoğun beldelerden, en tenhâ mıntıkalara kadar her yere uğradı.. uğradığı her yerde cehaletin hükümfermâ olduğunu, yığınların fakr u zarûretle kıvrandığını, insanımızın değişik buudlardaki iftiraklarla birbirini yiyip bitirdiğini gördü, ürperdi.. ve yaşadığı çağı çok iyi idrak etmiş bir mütefekkir olarak, o günkü perişan yığınlara ilim ruhu aşılamak istedi. Fakr u zarûret ve iktisâdî problemlerimiz üzerinde durdu. İftiraklarımıza çareler aradı ve hemen her zaman birlik ve beraberliğimizi solukladı.. solukladı ve milletimizi, bu bunalımlı günlerinde bir an bile yalnız bırakmadı. O, gezdiği her yerde âvâzı çıktığı kadar bağırıyor ve: "Bu iç içe dertler eğer şimdi tedavi edilmez, yaralarımız, mâhir ve mütehassıs eller tarafından sarılmazsa, hastalıklarımız müzminleşir, yaralarımız da kangren halini alır. İlmî, içtimâî, idârî dertlerimiz mutlaka teşhis edilmeli, maddî-manevî bütün problemlerimiz çözüme alınmalı ki, mevcudiyetimizi kemiren, varlığımızı temelinden sarsan ve bizi her gün daha fecî çukurlara sürükleyen sıkıntılara mâruz kalmayalım" diyordu.<br /><br />Evet, insanımız bu asır ve bu asrın vâridat, mânâ ve yorumlarıyla mutlaka tanışmalı, barışmalı ve uzlaşmalıydı. Dünya başını almış bir yerlere giderken, kendi dar kabuğumuza çekilip, inzivâya dalmak bizi öldürürdü. Bugünü yaşamak isteyenler mutlaka, hayatın çağlayanlarıyla, kendi irade, say ve gayretleri arasındaki âhengi, uyumu ve desteği yakalama mecburiyetindedirler. Aksine, kâinattaki umûmî cereyana karşı direnmeleri, onların mahvolup gitmelerini netice verir.<br /><br />Eğer Bediüzzaman soluk soluğa ülkenin dört bir yanına mesajlarını sunduğu zaman, onu anlayacak birkaç yüz aydın, düşüncelerinde ona destek olabilseydi, ihtimal bugün en zengin ülkelerden daha zengin, en medenî milletlerden daha medenî hâle gelmiş ve daha sonraları karşımıza çıkan her engeli aşabilecek güce ulaşarak, şimdilerde girilmiş gibi görülen bu nurlu yola tâ asrın başında girmiş ve bugünkü problemlerin pek çoğuyla karşılaşmamış olacaktık.. yine de her şeye rağmen ümitvârız. Ben, milletimizin, bütün bütün mânâ köklerinin kuruduğunu iddia edenlerin gaflet ve zühûllerine inanırım. Gerçi başka milletler gibi biz de düştük; bunu inkâr etmemize imkân yok. Ne var ki, doğrulup kendimize gelemeyeceğimizi de kimse iddia edemez. Şimdilerde, milletçe, eski rahat düşkünlüğü yerinde intibah nurları parıldıyor, harem hisleriyle titrek ruhlarımızda taptaze bir canlılık ve bir dirilme sıcaklığı var. Bu gelişmeleri, masmavi bahar günlerinin takip edeceği kuşkusuz, ancak dolaşıp yamaçlarımızda seccâde serecek Hızırlar ve korkmadan enginlere yelken açacak İlyaslar bekliyoruz. Bu konuda Bediüzzaman önemli bir işarettir...<br /><br />"Dehâ için intihap yoktur" derler; yani dehâ sahibi "şunu yapayım, şunu yapmayayım" demez; "şunu yapmak yararlı, şu da zararlı" diyerek, bir şeyin yapılacağına veya terkedileceğine hüküm vermez. O, ilâhî bir mevhibe, ledünnî bir saika ve şaika ile, çevresinin en derin, en şümullü ve zahirî, bâtınî, rûhî, içtimâî ihtiyaçlarını kucaklayacak çok üniteli bir güç kaynağı gibi pek çok şeyi omuzlayabilecek kuvvetleri ruhunda toplamış bir fıtrat harikasıdır. Bediüzzaman ve onun arkada bıraktığı eserlerini tetkik edenler onda dehânın bütün hususlarının var olduğunu görürler. O, gençlik döneminde, çevresine sunduğu ilk deha solukları sayılan eserlerinden, mahkemeler, zindanlar ve sürgünlerle geçen çileli bir hayat içinde inkişaf edip gelişen olgunluk dönemi kitaplarına kadar hep o seviyeler üstü seviyesini korumuş ve her zaman dâhiyâne konuşmuştur.<br /><br /><strong>Fethullah Gülen Hocaefendi'den Bediüzzaman'a Dair Bazı Pasajlar</strong></p>
<p> </p>
<p style="text-align: center;"><img src="http://tr.fgulen.com/images/stories/dosya_13409_04.jpg" border="0" /></p>
<p>Bediüzzaman, üzerinde titizlikle durulup düşünülmesi, araştırılıp insanlığa tanıtılması gerekli olan bir simadır. O, İslâm âleminin, inanç, moral ve vicdânî enginliğini hem de en katıksız ve müessir şekilde ortaya koyan çağın bir numaralı insanıdır.<br /><br />O, bütün ömrünü, Kitap ve Sünnet'in gölgesinde, tecrübe ve mantığın kanatları altında, derin bir aşk ve heyecanla beraber, hep bir muhakeme insanı olarak sürdürmüştür.<br /><br />Bazı kimseler görmemezlikten gelseler de gerçek şu ki; Bediüzzaman çağdaşlarınca, kendi kuşağının en ciddî düşünürü ve yazarı kabul edilmiş; kitlelere hem bir sözcü hem de önder olabilmiş; ama katiyen kendini beğenmemiş, gösterişe girmemiş ve hep alâyişten uzak kalmaya çalışmıştır.<br /><br />Akılların Batı düşüncesine kapıldığı ve hızla Sünnet'in inkârına gidildiği bir devrede Bediüzzaman'ın mucizeleri ele alması ve inkârı kabil olmayacak bir seviyede izah ve ispat etmesi, -her işinde olduğu gibi- tektir, orijinaldir, şükran ve minnete lâyıktır.<br /><br /><strong>Bediüzzaman Tarihe Mâlolmuştur</strong><br /><br />Kötülükler karşısında Hz. Bediüzzaman gibi davranmak hem akıllıca hem de teslimiyet ve tefviz buutlu bir yoldur. O, kötülüklere maruz kaldığı demlerde: "Demek benim bilemediğim bir günahım var ki, Cenab-ı Hak ehl-i dünyanın eliyle beni tazip ve terbiye ediyor" şeklinde düşünür ve sonra da "Ey adil kader..." diyerek teslimiyet soluklar.<br /><br />O, yirminci asırda İslâm dünyasında, şimdilerde dünyanın dört bir yanında, her zaman listenin başında birkaç yazardan biri olarak tanınmış, her kesimce sevilerek okunmuş ve zamanın eskitemediği simalardan biri olarak tarihe mal olmuştur.<br /><br />Bediüzzaman'ın hemen bütün eserleri, içinde doğmuş olduğu çağ zaviyesinden, yorumlanmaya açık bazı meseleleri yorumlama açısından o uğurda harcanmış ciddî bir gayretin sonucudur. Onun eserlerinde önce Anadolu, sonra da bütün İslâm dünyasının hem âh u efgânı, hem de ümit ve şevk u târâbını duyup dinlemek mümkündür.<br /><br /><strong>Çağın Hastalıklarını Biliyordu</strong><br /><br />Onun, hepimizden ve herkesten evvel görüp sezdiği ve ele alıp çözmeye çalıştığı en büyük problem, küfür ve ilhad kaynaklı anarşi problemiydi. O, bütün hayatı boyunca, insanımıza, çağın bu hastalığının mutlaka aşılması lazım geldiğini salıkladı. Ve bu hususta insanüstü bir gayret sarf etti.<br /><br />Evet, Bediüzzaman milletin fikrî seviyesizliklerle sürüm sürüm yaşadığı ve içtimâî dertlerin birer buhran hâlini aldığı, ülkenin hemen her yanında ürperten yüzlerce hâdise ile yüz yüze gelindiği, her tarafta İslâmî ve millî değerlerin enkaz enkaz üstüne yıkılıp gittiği ifritten bir dönemin, düşünen, çareler arayan, teşhis ve tespitlerde bulunan sonra da bu rahatsızlıklara reçeteler sunan bir hekimi olmuştu.<br /><br />Bu manada feleğin kemer bağladığı yüzlerce dava adamı vardır. Aylar güneşler hep onların bezmine ve hikmet dersine koşmuştur. Devr-i Saadet'ten sonrası taksimde, hissemize en çelimlisi ve çalımlısı düştü. Bulanlar buldu, bilenler bildi. Bilmem ki biz tanıyabildik mi?<br /><br />Bakın asrın ruh ve beyin mimarına; o bir taraftan ümit-şiken olmamak ve mübtedilerin kapıdan girmelerini sağlamak için "Takva; ferâizi yerine getirmek, kebâiri terketmektir" derken, öte taraftan da "Her nur talebesinin bir ölçüde azamî takvayı, azamî zühdü, azamî velâyeti, azamî ihlâsı yakalama cehdi olmalıdır" der. Yani, ilki bu işin asgarîsidir, hedef ise azamîyi yakalamaktır.<br /><br /><strong>Hayatı Sürgünlerle Geçti</strong><br /><br />Hayatı Sürgünlerle Geçti Ve Bediüzzaman... 20. asrın insanının kendisine muhtaç ve medyun olduğu bu büyük çilekeş, 1925'lerde Barla'ya sürgün edilmiş, bir kır bekçisiyle görüşmesi bile çok görülmüş; hapishanelerde ve tehcir-i mutlaklarda yaşamaya zorlanmıştır. Hatta düşüncelerine ket vurulmak istenerek eser yazmasına bile fırsat verilmemiştir. Fakat o büyük mücadele insanı, bütün engellemelere rağmen tıpkı vahyin yazılmasında olduğu gibi, eserlerini sigara kâğıtları, tahta parçaları gibi iptidaî malzemelere yazdırmış ve o varidat, bir yolu bulunup dışarı çıkarılarak çoğaltılmıştır. İmam-ı Azam, İmam-ı Hanbel ve diğer büyükler gibi Bediüzzaman da, o saf ruha ve ulaşmak istediği rıza ufkuna yükselebilmek ve Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'in bıraktığı mirası alıp asrımızdaki muhtaç sinelere taşıyarak devam ettirebilmek için 28 sene çile çekmiştir.<br /><br /><strong>O'nu Anlamak Gayret İster</strong><br /><br />Üstad Bediüzzaman'ı, yaptığı insanüstü hizmetlerle anlamak zor olduğu gibi, bilkuvve yapabileceği şeyleri idrak etmek de oldukça zordur. O, Dost'a vuslat anının yaklaştığı o son demlerinde, yanındaki en sadık talebelerine: "Beni anlayamadılar" der, inler. Bence, bu mesele üzerinde durulmaya değer. Acaba Üstad'ı anlamayanlar, yaşadığı dönemin cebbar hafiyeleri miydi, yoksa kendi vefalarıyla onun çevresinde dönüp durdukları ve onu kabul ettikleri halde, o misyon insanının esas vazifesini tamamıyla kavrayamayanlar mıydı? Şunu özellikle vurgulamakta yarar görüyorum ki, eğer bu serzeniş talebe ve dostlarına idiyse, bu sözden bizim almamız gereken hisse ötekilerden çok daha fazladır.<br /><br />Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri hayatı boyunca yazdığı eserlerle, insanların zihnindeki şüpheleri izale edip, imanı tahkime çalışan bir İslâm âlimidir. Belki de Cenâb-ı Hakk, bu görevi daha çevik-çavak yapsın diye, ona bu imansızlık fezaat ve fecaatini göstermiş, aşk ve şevkle iman hizmetinde bulunmasını sağlamıştır.<br /><br />Bediüzzaman'ın benim açımdan farklılığı, onun bu çağa ait olması ve çağını çok iyi okuması bakımındandır. Yazmış olduğu eserler, iman hakikatlerine ihtiyaç duyanlar açısından iyi bir reçetedir. Ayrıca, talebeleriyle aralarındaki yazışmaların muhassalası (sonuç) diyebileceğim mektuplar, lahikalar vardır; orada, kavgasız, gürültüsüz, radikalliğe, teröre girmeden, huzur ve emniyeti ihlal etmeden hizmet yapılabileceğini, düsturlarını (genel kural) ortaya koyarak göstermiştir.<br /><br /><strong>O'na Minnettarım</strong><br /><br />Ben Efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem) babamdan, annemden tevarüs ettiğim duygularla, düşüncelerle sımsıkı bağlıydım. Fakat Efendimizin insanlık çapında yaptığı şeyleri ister mucizatıyla, ister Reşhalarla Bediüzzaman'da gördüğüm zaman kendi kendime çocukluğumda şöyle dedim; "Demek ki ben uzaktan bakıyormuşum. Uzaktan bana göz kırpan o yıldızlar, nerdeyse çocukların ellerini uzatıp yıldızları avlamaya çalışması gibi şimdi benim avlayacağım ufka girdi."<br /><br />Meseleler Bediüzzaman'ı okuduktan sonra benim için daha inandırıcı olmuştur. Mesela yine Zat-ı ulûhiyet meselesine iki kere ikinin dört edeceğinden daha kesin bir kanaatin bende hâsıl olmasına sebep olduysa, Allah'ın kalbimde iman nurunu yakması onun rehberliğinde olduysa benim ona minnet duymam bir vecibedir.<br /><br />Üstad Bediüzzaman'ın, başka hiç kimsede görmediğim bir tespiti daha var; O, dünyanın üç yüzü bulunduğunu, bunlardan birincisinin esma-i ilâhiye, ikincisinin insanların hevesatlarına, üçüncüsünün de ahiret hayatının kazanılmasına baktığını söylüyor ki, gayet manidardır.<br /><br />Bediüzzaman'ı sadece bir kısım imanî meseleleri anlatan, bir kısım sorulara, şüphe ve tereddütlere cevap veren eserlerin yazarı olarak görür ve öyle değerlendirirsiniz; bu bir yanıyla doğru ama eksiktir. O, bu hususlar gibi daha bir kısım hizmet düsturları ile milletin önüne geçip hizmete yönlendiren önemli bir mürşittir. Evet, o bir hizmet dâhisi ve hakikat-i Ahmediye'nin de bir müfessiridir. O, hem Museviyet hakikatinin, hem Îseviyet ruhunun, hem de Muhammediyet gerçeğinin önemli bir temsilcisi ve çok geniş dairede hizmet veren bir hizmet eridir.<br /><br /><strong>Vefalıydı</strong><br /><br />Eğer Sa'd b. Muaz'ı asrımızda ille de birine benzetmek gerekirse, Bediüzzaman Said Nursî'ye benzetmek uygun olur zannediyorum. Çünkü onu çok vefâlı gördük. Kendisini, otuz yıllık hapis yıldırmamış ve on-on beş sene dağlarda yalnız bırakılması ve hiç kimsenin yanına sokulmaması ümitsiz kılmamıştır. Öyle rikkatime dokunur ki, o bir vesileyle, "Aylardan beri şu ormanda, ormancılar da ormana gelmediklerinden, bu dağın başında yapayalnızım." der. Sıkıntılı bir dönemde benim de tesellim bu oldu ve kendi kendime "Canım çıksın, benim yanımda iki kişi vardı, sense yapayalnızdın." dedim. O büyük insan, iki ay sonra Çam dağından iner ve ilk defa yanına bir adam sokulur; bu Sıddık Süleyman'dır. Onun kahramanlığını, bu davanın tarih yazarları unutmamalıdırlar. Çamurlara bata çıka gelirken, "Üstadım" der yanına sokulur. Ve ardından Hulusi Bey, Hüsrev Efendi, Tahirî Mutlu'lar derken yeni bir silsile-i zeheb oluşur. Evet, bütün bu hâdiseler onu yıldırmamış ve hiçbir şekilde dize getirememişti. Bir hayat boyu "garîbem, bîkesem, nâtuvanem, alîlem, zelîlem.." demiş, fakat daima eğilmeyen bir baş, bükülmeyen bir kamet olarak kalmıştı.<br /><br />Hiçbirimiz, Üstad'dan daha ileri bir seviyede hak ve hakikati anlatma, i'lâ-yı kelimetullah da bulunma gayreti içinde olamayız. Hiçbirimiz dine ve ülkeye hizmette onun kadar cehd, himmet ve meşguliyete sahip değiliz. O, bizim altından kalkamayacağımız hizmetlerinin yanında evrâd u ezkârında da hiç mi hiç kusur etmemiştir. En ağır şartlar altında Risaleleri yazmış, tashih etmiş, onları çoğaltıp her tarafa dağıtmış, talebe yetiştirmiş, ehli dünya ile yaka-paça olmuş, hapishanelerde gezmiş-dolaşmış, fakat evrâd u ezkârını hiç aksatmamıştır. Talebelerinin şehadetiyle o, gecelerde, göz kamaştıran bir huşû ile sabaha kadar ubudiyette bulunmuş; yaz-kış bu âdetini değiştirmemiş; teheccüd, münâcat ve evradlarını asla terk etmemiştir.<br /><br />Evet, o ömür boyu hep koşmuş durmuş ama, işi sadece evrâd u ezkâr olan bir insan diyebileceğimiz şekilde de bir zikir kahramanı olarak yaşamış; Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) bu asırdaki bir izdüşümü gibi davranmıştır.<br /><br /><strong>Eserleri</strong><br /><br />Risale-i Nur Üstad Hazretleri, okunan risaleleri talebelerine özetletirmiş. Zaten bu özetleme gayretlerini Lahikalarda açıkça görebilirsiniz. Mesela, Hulusi Efendi ve Hoca Sabri Efendi gibi insanların özetlemeleri öyle hoştur ki, pek beğenirsiniz. Eserlere çok vakıftırlar, dilleri de çok güzeldir. Fakat sadece onlar değil; Üstad âdet edinmiş, bu yolla pek çok talebe yetiştirmiş. Onlar, okudukları yerlerden ne anladıklarını çok iyi kompoze etmişler. Bu sayede hem kendileri öğrenmiş ve hem de başkalarına risaleleri okutmuş, öğretmişler.<br /><br />Üstad, kendi mülahazalarını, ilk eserlerinde (Muhakemat, Lemaat) ifade ederken, çağın önemli velilerinden bir tanesi, (yanık şiirlerine bayıldığım bir zattır) ona diyor ki; 'Gel bir tarikatın başına geç, zamanın İmamı Rabbani'si sensin...' O zatı (Esad Erbili) yürekten alkışlıyorum, çok önemli bir basiret göstermiş. Bediüzzaman'ı görüp, ondaki istidat ve kabiliyeti keşfetmesi, engin bir ferasetin var olduğunu gösteriyor. Fakat Bediüzzaman'ın da ona cevabı enteresan; 'Evet bu müesseseler mübarek müesseselerdir, fakat ben önümüzdeki yıllarda korkunç bir tehlike görüyorum ki, iman ciddi bir tehlikeye maruz kalacak, bütün himmeti imanı ikame etmeye sarf etmek, iman uğruna mücadele vermek lazım' diyor. Bunu o zatın müntesipleri, pek çoğu hâlâ hayattadır, onlar anlatıyor.<br /><br />Bu müthiş adamı görmeyi hepiniz gibi ben de çok arzu ederdim. Tabii dizinin dibinde oturmayı, sohbetine ermeyi, dinlemeyi çok isterdim. Nasip... Belki bize görememenin hasret ve hicran sevabı, görenlere de huzurun insibağının sevabı yazılır.<br /><br />Üstad'ın iradi olarak tercih ettiği ümmiliğe bu vesile ile dikkatlerinizi çekmiş olayım. O, çağın ortaya koyduğu bilgilere rağmen Kur'an'ı öne çıkarmış, her şeyi Kur'an ve Sünnet'le test etmiş ve bunda da başarılı olmuş bir insandır. Bu anlamda onda bir ümmiyet tercihi vardır. Bildiklerine Kur'an rengi kazandırmış, Kur'an'ı bir filtre olarak kullanmıştır o. Yazıyı işlek şekilde yazamamasından dolayı değil de, dışarıda bırakması gerekli olan şeyleri bırakması açısından yarı ümmi. Bu çok önemli ama gözden kaçan bir husustur. Yabancı bir düşünce yoktur onda. Her şeyiyle yerlidir O.<br /><br /><strong>Bediüzzaman'ın Üslubu</strong><br /><br />Bediüzzaman Bediüzzaman erkân-ı imaniyyeyi tahkime ihtiyaç duyulan bir mevzu olarak ele almış, farklı bir üslupla onları yeniden anlatmıştır. Hem de defalarca tekrarlama bahasına. Ben bu tekrarları askerî mülahaza ile tabyeler olarak görüyorum. Yani tek bir tabyeye bağlı kalmama, nefis ve şeytanın değişik taarruz şekillerine, vesveselerine, iğvalarına (aldatmalarına) karşı farklı ve alternatifli müdafaa şekilleri geliştirme nazarıyla bakıyorum. Kaldı ki Kur'an'ın uslûbudur bu. Aynı konuyu farklı yerlerde, farklı üslûplarla defalarca ele almamış mıdır Kur'an? Demek kaynağı Kur'an olan orijinal bir metoddur bu.<br /><br />Ben yetiştiğim çevrenin de sevkiyle bütün tasavvuf büyüklerine karşı derin bir saygı, alaka ve sevgiyle büyüdüm. Onların isimlerini sürekli dualarımda zikrettim; himmetlerini umdum. Fakat buna rağmen, selefi sâlihînin eserlerini okurken tenkit edebileceğim yerler gördüm. Çok istifade ettiğim bazı kitapları okurken bile kritiğe tabi tuttuğum noktalar oldu. Çoğu zaman sevgi ve saygı anlayışıma çarpan tenkit düşüncesi parçalanıp kırılsa da kafama takılan mevzular oldu. Fakat Bediüzzaman'ı çok farklı gördüm. O, acayip kılığı, garip kıyafeti, farklı hali ve çağın tuhaflığı içinde gizlemiş kendisini. O, düşünce ufkunun mihrabı gibi bir insan. İnsan, düşüncede mihraptan başkasına yönelirse kıbleden dönmüş gibi olur. Ama neylersiniz ki, yüzünü Batı'ya çevirmiş dünya kadar yerli, evlerinde ve hemen önlerindeki bu kıbleye sırtlarını dönmüşler. Anlaşılamayacak bir alakasızlıkla ondan mahrum kalmışlar.</p>
<p><br /><em>[1] Fethullah Gülen, Yeni Ümit, Ekim-Aralık 1994, Sayı 26</em></p>
<p> </p></div>]]></description>
			<category>İMAN VE ATEİZM</category>
			<pubDate>Mon, 26 Mar 2012 21:41:47 +0000</pubDate>
		<feedburner:origLink>http://www.gencadam.com/akademi/iman-ve-ateizm/item/162-ustad-bediuzzaman-said-nursi-hazretleri</feedburner:origLink></item>
		<item>
			<title>İman hem nurdur hem kuvvettir</title>
			<link>http://feedproxy.google.com/~r/gencadam/~3/n2XUoXIkV8g/161-iman-hem-nurdur-hem-kuvvettir</link>
			<guid isPermaLink="false">http://www.gencadam.com/kursu/item/161-iman-hem-nurdur-hem-kuvvettir</guid>
			<description><![CDATA[<div class="K2FeedIntroText"><p>Biz, Cenâb-ı Hakk'ı tanımamız, O'nu tasdik etmemiz ve imanımız sayesinde, bu dünyayı bir zikirhâne, bir eğitim alanı ve bir imtihan meydanı gibi görürüz.<br /><br />İrademizin yetersiz kaldığı noktada, Allah Teâlâ'nın sonsuz iradesine dayanır; üstesinden gelemeyeceğimiz konularda O'nun kudretine itimat ederiz. Dolayısıyla, kendi acizliğimize rağmen Hakk'ın kudretiyle güçlü olur; fakr u zaruret içinde bulunduğumuz anlarda bile O'nun servetiyle zenginleşiriz. Şu dünyadaki bütün doğumları askerlik vazifesine başlama, ölümleri de askerlikten terhis olma sayarız. Bundan dolayı da bizim nazarımızda kâinattaki herkes ve her şey birer vazifeli memurdur ve her ses birer zikir, tesbih ve şükür nağmesidir.</p>
</div><div class="K2FeedFullText">
<p>Eserlerinde sürekli bu hakikati ifade eden Hazreti Üstad, "İman hem nurdur, hem kuvvettir. Hakikî imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre, hâdisâtın tazyikâtından kurtulabilir." der. Evet, kâinata iman nuruyla baktığımız sürece, bizim nazarımızda dünya karanlık değildir. Varlık ve eşyanın ifade ettiği manalar açıktır. Mahlukatın çehresindeki her şeyi çok rahatlıkla okuyabilir; kendi varlığımızın ifade ettiği hakikatleri kolayca anlayabiliriz. Dünyanın ve insanlığın akıbeti mevzuunda da inanç ve kanaatlerimiz nettir; ebedî yokluk olmadığını; Cennet ya da Cehennem'le noktalanan bir yolculukta bulunduğumuzu; Cennet ve Cehennem'in de, belli ölçüde ve şart-ı âdi planında insanların iradelerine bağlandığını; iradesinin hakkını verenlerin Allah'ın inayetiyle Cennet'e, hevâ ve heveslerine yenilenlerin de adl-i ilahîyle Cehennem'e sevk edileceğini söyleyebiliriz. Sahabe efendilerimizden Hârise b. Mâlik el-Ensârî'nin "Şimdi Rabb'imin arşını ayan-beyan görür gibiyim. Sanki şu an Cennet ehlinin birbiriyle ziyaretleşmelerini görmekteyim. Âdetâ Cehennemliklerin çığlıklarını duyuyorum." dediği gibi diyemesek de; Cehennem'dekilerin gulgulelerini (bağrışıp çağrışma, velvele) ve Cennet ehlinin şevk ü târab içinde neşeli seslerini duyamasak da, bunların bir hakikat olduğuna biz de inanıyoruz. Belki bazen kendimizi az sıksak Cehennem'in velvelesini duyacak gibi oluyor; bir yarım adım daha atsak Cennet koridoruna gireceğimiz hissine kapılıyoruz; yani, Cennet ve Cehennem'i çok yakınımızda biliyor ve varlıklarına kat'i iman ediyoruz. Belli ölçüde bütün varlığın mâhiyetini okuyor ve her şeyin O'na delalet ettiğini görüyoruz. Bu da, içinde bulunduğumuz anı nurlandırdığı gibi gelecek adına da ufkumuzu aydınlatıyor; hiçbir şey bizim için müphem ve muğlâk kalmıyor.<br /><br />Ayrıca, O'nun gönderdiği rehberler sayesinde vazife ve sorumluluklarımız da artık bâriz ve beyyin; onlar da bir aydınlık içinde. Namaz kıldığımız zaman ne yaptığımızı biliyoruz. Onu mü'minin miracı, kalblerin nuru ve sefine-i dinin dümeni olarak görüyoruz. Onunla Allah'a yaklaştığımıza ve başımızı yere koyduğumuz an O'na en yakın hâle geldiğimize inanıyoruz. Oruç tuttuğumuz zaman, "Oruç Benim içindir; sevabını da bizzat Ben veririm" vaad-i sübhânîsiyle ümitleniyor; sevabını sadece Allah'tan bekliyor ve mükafâtını alacağımız hususunda da asla şüpheye düşmüyoruz. Hacca giderken, yeniden bir doğuş ve diriliş yaşama, günahların ağırlığını Arafat'ta döküp yüklerden kurtularak geri dönme duygularıyla dopdolu olarak yola koyuluyor ve Rahman'ın misafirlerinin mutlaka misafirperverlik göreceklerine itimad ediyoruz. İşte bütün bu inanç, ümit ve uhrevî beklentiler, hem sorumluluklarımız, hem mesuliyetlerimiz ve hem de umduğumuz mükafâtlar adına bize gayet açık, oldukça net ve çok güzel manalar fısıldıyor. Bunlar sayesinde, Bediüzzaman Hazretleri'nin ifade ettiği, "İman bir mânevî tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise mânevî bir zakkum-u Cehennem tohumunu saklıyor." hakikatini vicdanlarımızda duyuyoruz. O tûbâ-i Cennet çekirdeği sayesindedir ki, gam ve keder sâikleriyle kuşatıldığımız zamanlarda bile hep huzur içindeyiz ve asla ne devamlı gam çekiyor ne de kederin süreklisini biliyoruz. Bazı anlarda gam ve keder tatsak bile, hemen Allah'ı zikrediyor, O'nun güç ve kuvvetine dayanıyor, İlahî merhamete sığınıyoruz. Böylece sıkıntıların arka yüzündeki uhrevî güzellikleri görerek elemleri lezzetlere çeviriyor ve korku, endişe, gam ve kederleri "hüzn-ü mukaddes" renkleriyle beziyoruz.<br /><br />Mukaddes Hüzün<br /><br />Tabiî ki, inanan bir insan da bazı korkular yaşayabilir, bazen bir kısım endişelerin ağına düşebilir. Fakat onun korku ve endişeleri dünyevîlikten çok uzaktır ve mukaddes bir hüzün çerçevesindedir. Çünkü o korku ve endişelerin arkasında, mücerred, kuru bir imana güvenmeme duygusu ve imanı daha sağlam bir teminat altına alma ihtiyacı vardır. İnsanın kendi ameline güvenmemesi, imanını koruma altına almak için emin yollar araması ve her an düşebileceği endişesiyle Cenâb-ı Hakk'ın rahmetine iltica etmesi de yine imandan kaynaklanan bir hâldir. Eğer iman etmişseniz, mutlaka Cennet'i ümit edecek ve Cemâlullah arzusuyla öteleri gözleyeceksiniz. Aynı zamanda, "Allah korusun, attığımız yanlış bir adımdan ötürü ya Cennet kapısından geriye dönersek ne olur bizim halimiz? Müslüman doğduk, Müslüman yaşadık; fakat, hafizanallah, ya devrilir gider ve hayatın sonunda bir çukura yuvarlanırsak ne yaparız?" şeklinde endişeler de duyacaksınız. İşte, ahiret hesabına böyle bir korku ve endişe içinde olma da imanın gereğidir. Bir insan, burada kendini rahat hissediyor, "Buldum, erdim, kurtuldum" diyorsa, onun akıbetinden endişe edilir. Fakat, ebedî hayat adına hâlinden endişe duyuyor, ahiret korkularını burada yaşıyorsa, ötede endişelerden âzâde hâle gelir.<br /><br />1- Biz, Cenâb-ı Hakk'a imanımız sayesinde, irademizin yetersiz kaldığı noktalarda, Allah Teâlâ'nın sonsuz iradesine dayanır; O'nun yüce kudretine itimat ederiz.<br /><br />2- Kâinata iman nuruyla baktığımız sürece, bizim nazarımızda dünya, karanlık ve vahşetle dolu bir yer değildir. Varlık ve eşyanın ifade ettiği manalar apaçıktır.<br /><br />3- İnanan bir insan da bazı korkular yaşayabilir. Fakat onun korku ve endişeleri dünyevîlikten değil uhrevilikten doğar ve mukaddes bir hüzün çerçevesindedir.</p>
<p> </p></div>]]></description>
			<category>KÜRSÜ</category>
			<pubDate>Fri, 02 Mar 2012 23:28:21 +0000</pubDate>
		<feedburner:origLink>http://www.gencadam.com/kursu/item/161-iman-hem-nurdur-hem-kuvvettir</feedburner:origLink></item>
		<item>
			<title>Medeniyetlerin Çatışması mı, Diyaloğu mu?</title>
			<link>http://feedproxy.google.com/~r/gencadam/~3/DEm4Vtzw7EU/160-medeniyetlerin-catismasi-mi-diyalogu-mu</link>
			<guid isPermaLink="false">http://www.gencadam.com/akademi/iktibaslar/makaleler/item/160-medeniyetlerin-catismasi-mi-diyalogu-mu</guid>
			<description><![CDATA[<div class="K2FeedIntroText"><p>Samuel P. Huntington 1993 yılında "Medeni­yet­ler Çatışması" tezini pay­­laş­tı­ğında, ilmî çevrelerden ciddi eleştiriler almış ve sözkonusu tez, akademik dünyada pek kabul görmemişti.<br /><br />Huntington tezinin ana fikrini şöyle ifade eder: "Benim faraziyem şudur ki, bu yeni dünyada mücadelenin esas sebebi, ideolojik ve ekonomik olmayacak. Beşeriyet arasındaki büyük bölünmeler ve hâkim mücadele kaynağı, kültürel olacak. Millî devletler, dünyadaki hâdiselerin yine en güçlü aktörleri olacak; fakat küresel mücadele, farklı medeniyetlere mensup milletler arasında meydana gelecek.</p>
</div><div class="K2FeedFullText">
<p>Medeniyetlerin çatışması, küresel politikaların seyrini belirleyecek." Huntington soğuk savaşın bitip Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla dünyada ciddi değişmelerin ve belirsizliklerin yaşandığı geçiş sürecinde, özetle gelecekte devletlerin siyasî ve ekonomik sebeplerle değil, kültürel farklılıkları sebebiyle çatışacakları tezini ileri sürmektedir.<br /><br />Huntington'un "Medeniyetler Çatışması" tezini savunurken nazara vermeye çalıştığı husus, Hristiyan Batı medeniyeti ile Müslüman Doğu medeniyeti arasında tarihin farklı dönemlerinde, siyasî, ekonomik ve dinî sebeplerle meydana gelen çatışmalardı. O, bunu şöyle açıklar: "Batı ve İslâm medeniyeti arasındaki fay kırıkları boyunca cereyan eden mücadele, 1400 senedir devam etmektedir. İslâm'ın ortaya çıkışından sonra, batı ve kuzeye yönelen İslâm dalgası, ancak 732'de Fransa içlerindeki Tours'da son bulmuştur. Haçlılar, 11. yüzyıldan 13. yüzyıla kadar, mevzii başarılarla kutsal topraklara Hristiyanlık ve Hristiyan idaresini getirmeye teşebbüs etmişlerdir."<br /><br />Huntington bu ifadeleriyle akademik bir çalışmaya çok da yakışmayan bir üslûpla, kendinden önceki oryantalist düşünürlerin kullandığı argümanları kullanmaktadır. Yine başka bir bölümde, Ortadoğu ülkeleri için "Batı'nın İran Körfezi'ndeki askerî varlığı, karşı konulmaz askerî üstünlüğü ve onların (Ortadoğu ülkelerinin) kendi mukadderatlarını tayin etme hususundaki yetersizliklerinden ileri gelen gücenikliğin ve tahkir edilmişliğin beslediği hayal kırıklığı, yerini giderek artan bir öfkeye bıraktı... İslâm kanlı hudutlara sahiptir." der. Huntington bu bölümde hangi milletten olursa olsun, bir bilim adamının tarafsız olması gerektiğini unutarak, Müslüman ülkeleri küçük görme hatasına düşmüştür.<br /><br />Huntington'un tezi tarafsız bir şekilde incelemeye tâbi tutulursa "Medeniyetler Çatışması" faraziyesinin tarihî, ekonomik ve sosyolojik açıdan büyük yanlışlar ve kendi içerisinde tezatlar barındırdığı görülecektir.<br /><br />Binlerce yıllık insanlık tarihinin, farklı medeniyetlerin birbirleriyle olan kültürel bilgi alışverişi neticesinde şekillendiğini görmezden gelen "Medeniyetler Çatışması" tezi, özellikle 11 Eylül saldırısından sonra ortaya çıkan ve kendi çıkarları doğrultusunda dünya haritasını değiştirmek isteyen bazı çevrelerin işine yaramıştır. Nitekim bu çevreler, o dönemde dünya üzerinde ciddi plânlar yapıyorlardı ve o plânların önemli bir bölümü, Müslüman coğrafyasındaki ülkeleri kapsıyordu. Bu plânların ilk adımı da, bu ülkelere müdahale için hukukî bir dayanak oluşturmak ve işgali gerçekleştirecek kesimlere, halk kitlelerinin desteğini sağlamaktı. Bu şekilde, Amerika ve Avrupa'da, Müslüman ülkelerin terörizmi ve teröristleri desteklediği, zaten asırlardır Müslümanlarla Hristiyanlar arasında bir çatışma olduğu konusu yoğun bir şekilde işlendi ve maalesef yürütülen propaganda faaliyetleri netice verdi. Avrupa ve Amerika'da halkın önemli bir bölümünde, Müslümanlara karşı ciddi peşin hüküm oluştu.<br /><br /><br /><strong>Hâdiselerin Müslüman gözüyle değerlendirilmesi</strong><br /><br /><img src="http://www.sizinti.com.tr/images/konular/396/4_1.jpg" border="0" alt="Medeniyetler Diyaloğu" style="float: left;" />Medeniyetlerin birbirlerine olan tesirleri konusunda Müslümanların görüş ve düşünceleri nasıldır? Bu sorunun cevabı, İslâm'ın iki temel kaynağı Kur'ân-ı Kerîm'de ve Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) Sünnet'inde açık bir şekilde ortaya konmuştur.<br /><br />Kur'ân-ı Kerîm'de; "Ey insanlar! Doğrusu Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstün olanınız, takvaca üstün olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, haberi olandır." (Hucurat, 49/13) mealindeki âyetle insanların farklı milletlere ayrılmasının yegane sebebinin diyalog kurarak birbirlerini tanımaları olduğu, insanların kavim veya milliyet olarak birbirlerinden üstün olmadığı, üstünlüğün takvada olduğu açık ve net bir şekilde ifade edilmiştir. Yine Kur'ân-ı Kerîm'in birçok yerinde "Ey iman edenler!" ifadesi yerine; "Ey Âdemoğulları!" veya "Ey insanlar!" ifadeleri kullanılarak, Kur'ân'ın bütün insanlığı muhatap aldığı nazara verilmiştir.<br /><br />Peygamber Efendimiz'in hayatına baktığımızda ise, O'nun (sallallahü aleyhi ve sellem) farklı kabile ve milletlere yaklaşımının da âyet-i kerîmedeki ifadelerle paralellik arz ettiğini görürüz. Zaten O'nun (sallallahü aleyhi ve sellem) hayatında Kur'ân-ı Kerîm'de ifadesini bulmayan bir fikir, davranış veya söz bulmak da mümkün değildir.<br /><br />Bu doğrultuda öncelikle Peygamber Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) huzur ikliminde toplanan sahabe-i kiram efendilerimizin sosyo-kültürel profillerini incelediğimizde, âyet-i kerîmede ifade edilen kardeşlik ortamını görürüz. Kutlu Nebi'nin (sallallahü aleyhi ve sellem) yanıbaşında Kureyş'in büyüklerinden Hz. Hamza (ra) ile bir köle olan Bilal-ı Habeşî'yi (ra) de, İranlı Selman-ı Farisî'yi de, bir Yahudi âlimi olan Abdullah Bin Selâm'ı da bulmak mümkündür. O'nun (sallallahü aleyhi ve sellem) kutlu meclisinde farklı kültürlerden, farklı kabilelerden, farklı milletlerden gelen insanlar, bu farklılıklarını hiçbir şekilde gündeme getirmeden akılları durduracak bir uyum ve muhabbet içerisinde bir arada bulunmuşlardır.<br /><br />Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), kendisine düşmanlıktan bir ân geri durmayan müşriklere bile aynı hoşgörüyü gösteriyor, karşı tarafın bütün saldırganlıklarına rağmen diyalog kapılarını hep açık tutuyordu. Kendisine yaşatılan onca sıkıntıya rağmen Kutlu Nebi, mübarek belde Mekke'ye girdiğinde kimseden intikam almamış ve bu şekilde kutlu belde bir damla kan dökülmeden fethedilmiştir. Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) bu hoşgörüsü sayesindedir ki, kısa sürede Mekke'de Müslüman olmayan kimse kalmamıştır; Ebû Süfyanlar, İkrimeler, Hindler bu hoşgörü ikliminde Müslüman olmuşlardır. Bu hoşgörü ve diyalog misâllerini Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ehl-i kitapla olan münasebetlerinde de görüyoruz. Meselâ, Efendimizle (sallallahü aleyhi ve sellem) görüşmek için gelen Necran Hristiyanları, ibadet saatlerinin geldiğini ifade ediyorlar ve Kutlu Nebi ibadet etmeleri için onlara Mescid-i Nebevî'de yer gösteriyordu.<br /><br />Aradan asırlar geçmesine rağmen Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) hayatını kendilerine örnek alan ecdadımız da, aynı hoşgörü ve insana saygı düşüncesini devam ettiriyor; hükmettikleri geniş topraklarda hiçbir şekilde haksızlık ve zulme yer vermiyor, tâbiiyetleri altında yaşayan gayrimüslim halka, İslâm kuralları çerçevesinde her türlü vatandaşlık haklarını veriyordu.<br /><br />İslâm'ın özellikle Afrika içlerine ve Endonezya, Malezya gibi uzak noktalara ulaşmasının İslâm ordularıyla değil, oralara giden Müslüman tüccarların İslâm'ı temsil noktasındaki titizlikleri ve yerel halkla olan diyalogları neticesinde olduğu malûmdur.<br /><br /><br /><strong>Kıtalararası gönül köprüleri</strong><br /><br />Günümüzde ise bu iş, sahabe mesleğini devam ettiren adanmış ruhların cehd ve gayretiyle yürütülmektedir. İşleri elbette kolay değildir. Fakat Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) çizgisinden bir adım bile uzaklaşmamayı kendilerine şiar edinen bu insanlar için karşılaşılan zorluklar, insanüstü bir sabır ve tevekkülle bertaraf ediliyor; en katı kalbler bile onların temiz nâsiyeleri karşısında yumuşayıveriyor.<br /><br />Dünyanın dört bir tarafına nazarlarımızı çevirdiğimizde görüyoruz ki, bu samimi çalışmalar yavaş yavaş meyvelerini vermektedir. Daha evvel peşin hükümler veya yanlış bilgilerle doldurulan zihinler, samimi çalışmalar ve mühim organizasyonlarla hakikati fark etmeye başlıyor. İslâm'ın ve Müslümanların temiz dünyasını keşfettikçe peşin hükümler, yerini İslâm hayranlığına bırakıyor. Birçok Batılı, ülkemize gelerek insanımızdaki engin hoşgörü ve güzellikleri gördükten sonra, dinimiz ve insanımız hakkında ne kadar yanıldıklarını fark ediyor ve ülkelerine döndüklerinde medeniyetler buluşmasının gönüllü birer savunucusu oluveriyor.<br /><br />Ülkeler arasında uzanan bu gönül köprülerinin sayısı arttıkça, yılların ihmal edilmişliğine ve Huntington'un "Medeniyetler Çatışması" tezine inat, medeniyetler arasındaki sevgi bağları daha sağlamlaşmaktadır. Bediüzzaman'ın yıllar önce söylediği "Tiflis, Bitlis kardeştir." sözündeki ruh ve mânâ, ektiği tohumların yeşermesiyle bugün bütün bir dünya sathına yayılmaktadır.</p>
<p> </p>
<p>Kaynak: http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/medeniyetlerin-catismasi-mi-diyalogu-mu-ocak-2012.html</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p></div>]]></description>
			<category>MAKALELER</category>
			<pubDate>Tue, 24 Jan 2012 21:56:01 +0000</pubDate>
		<feedburner:origLink>http://www.gencadam.com/akademi/iktibaslar/makaleler/item/160-medeniyetlerin-catismasi-mi-diyalogu-mu</feedburner:origLink></item>
		<item>
			<title>Nice ağladığı, gözyaşlarından değil, gözlerinden belli</title>
			<link>http://feedproxy.google.com/~r/gencadam/~3/UQT-spUavEQ/159-nice-agladigi-gozyaslarindan-degil-gozlerinden-belli</link>
			<guid isPermaLink="false">http://www.gencadam.com/akademi/iktibaslar/kose-yazilari/item/159-nice-agladigi-gozyaslarindan-degil-gozlerinden-belli</guid>
			<description><![CDATA[<div class="K2FeedIntroText"><p>Sezai Karakoç'un "Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine" başlıklı abidevi şiirindeki o meşhur "nice yorulduğum ayakkabılarımdan değil ayaklarımdan belli" dizelerinden hareketle yazdım başlığı.<br /><br />Üstad'ı tanımayanlara ilk duyduklarında "imkânsız" dedirten; tanıyanların ise "hayır" diye karşılık verip gökyüzüne şapkalarını fırlattıkları ölümsüz sözlerden sadece biridir bu. Altı oğlunu Batı'ya vermiş bir babanın hüznünü, gamını, tasasını, kederini anlatan o meşhur "Masal" şiirindeki dizelere bakın isterseniz; bana hak vereceksiniz. 21 yaşında olduğu söylenir; evet, 21 yaşında iken kaleme aldığı Mona Rosa şiirine bakın, beni tasdik edeceksiniz. Hele orada "anlarsın ölüler niçin yaşarmış" mısrasına geldiğinizde heyecanı dorukta küheylanlar gibi havaya fırlarsınız.</p>
</div><div class="K2FeedFullText">
<p>Aynı hissiyatı "yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır; yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır" dizelerinde de yaşarsınız. Her neyse; Sezai Karakoç'u anlatmak bana düşmez. Had bilmek gerek. Haddini bilmeyene, hududunu tanımayana bir Molla Kasım gelir; haddini bildirir. Molla Kasım'lara muhatap olmadan çıkalım bu engin ve derin sulardan. Hele bir de yüzme bilmiyorsanız usulünce orada, Molla Kasım'a da gerek yok, kendiliğinizden boğulursunuz bir zaman sonra.<br /><br />Yazının başlığında yaptığımız teşbih adına, ödünç aldığımız bir söz için girdik aslında bu kulvara. Hocaefendi'yi tavsif için aldım o sözü Üstad'dan. Uzun zamandan beri yorum sayfalarında sizlere Hocaefendi'yi, Hocaefendi'nin sohbet ortamlarını anlatarak, yapageldiği sohbetlerden bazı düşüncelerini, bazı tesbitlerini aktarmaya gayret ediyorum. 'Sebeb-i vürud'u bilmek mevzunun daha iyi anlaşılmasına vesile olacağı düşüncesiyle yapıyorum bunu. Gözyaşlarından yüz işmizazlarına varıncaya kadar bazı ayrıntıların, bazı detayların, dile getirilen hakikatlerin çok daha iyi kavranmasına yardımcı olacağı kanaatini taşıdığım için yapıyorum bunu. Hocaefendi gibi daha yaşarken tarihe mal olmuş bir şahsiyetin, tarihe 'doğru' mal olmasına, bir taraftan tarih yapılırken diğer taraftan tarihin yazılmasına küçük bir katkıda bulunmak için yapıyorum bunu. Hele bazı sohbetler veya bazı mabeyn muhabbetleri var ki; kayda alınmıyor; işte o ortamlardaki lal-u güher gibi sözlerin zayi olmaması ve başkaları tarafından da istifade edilmesi için yapıyorum bunu.<br /><br />Yalnız itiraf edeyim, bu yazı silsilesine başlarken düşünmedim bunları. Her şeye nigehban olan Rabb'im şahid, aslında böyle bir seriyi hiç düşünmedim. Eğer düşünseydim çok daha önceden başlardım buna. "Ahh Müslümanlık Ahh" ve "İnanmayacaklar" başlıkları ile çıkan iki yazım oldu başta. Bu yazıların yazılmasına vesile teşkil eden sohbet ortamlarında iki elin parmaklarını geçmeyecek sayıda insan vardı. Ne teyp ne video hiçbir şekilde kayıt altına alınmayan bu sohbetlerin, o sohbetlerde yapılan tesbitlerin umuma mal olması gerektiğini düşündüm. Hayır, düşünmedim; adeta iman ettim ve oturup kaleme aldım. Okuyucularımızdan gelen memnuniyet, gazete idaresinin "devam" teklifi ile iktiran edince biz de devam dedik ve bu günlere geldik. Hâlâ da devam ediyoruz.</p>
<p><strong>Zihinde dolaşan 'Kurt'</strong><br /><br />Fakat, söz konusu sohbet ortamlarının tasviri ve tercihi bana ait bazı değerlendirmelerin anlatılması hususunda, yukarıda zikrettiğim müsbet manadaki şeylerin yanı sıra, o gün bugün içimi bir kurt gibi kemiren bir başka düşünce var benim zihnimde. Ne kadar uğraşsam da atamıyorum onu kafamdan. Bu yazının kaleme alınış sebebi de zaten bu 'kurt'u sizinle paylaşmak. Şöyle düşündürüyor içimdeki 'kurt'um bana: Ya ben bunları yazarken Hocaefendi'nin gerçekten daha doğru anlaşılmasına vesile değil de perde oluyorsam! Yayımlanmış onlarca kitabı, yüzlerce-binlerce sohbet kaseti, güncel manada Bamteli'ndeki görüntülü sohbeti, Kırık Testi'de editi yapılmış yazılı sohbet notları ve gazetemizde haftalık yayımlanan Kürsü sayfası ile direkt kendini kendi sesi ve kalemi ile anlatan 'zat'ın bu yazılarla anlaşılmasına değil de anlaşılmamasına sebebiyet veriyorsam! Sohbet ekseninde yapageldiğim yorumlar Hocaefendi gibi çok yönlü ve parçalı bir kimliğe sahip olan ve belki de Sezai Karakoç'un o meşhur dizeleriyle "Sevgili, Ey sevgili, En sevgili, uzatma dünya sürgünümü benim" diye Rabb'isine dua dua yalvaran devasa şahsiyete ve düşüncelerine fayda değil zarar veriyorsa!<br /><br />Bir dilemma'nın içindeyim sizin anlayacağınız. Karmaşık duygular, "devam" ve "tamam" arasından gidip gelen düşünceler güvenin yünü, farenin peyniri kemirdiği gibi benim de beynimi kemiriyor nice zamandır. Yukarıda paylaştığım gibi bazen çok acımasızca ve insafsızca soruyorum kendime, kendi kendime yaptığım muhasebe ve murakabelerde; "Hocaefendi diyerek kendini mi anlatıyorsun?" diye. Cevap arıyorum bu soruya içimde. Önce ikna edici cevap bulmakta zorlanıyor ve "tamam" diyorum. Sonra cevap buluyorum ve diyenlerin dedikleri gibi; "parmak gökyüzündeki kameri gösterince, bakılacak olan yer parmak değil kamerdir. Sen bir parmaksın ve kamere işaret ediyorsun. Okuyucular biliyor nereye bakacağını, merak etme. Onlar parmağa değil, kamere hatta kamerin ötesinde kamerin sanatkârı olan Hz. Sani'ye bakıyor" diyor ve "devam" noktasında ikna oluyorum.<br /><br />Bazen "bırak, perdesiz, hailsiz, vesilesiz konuşuyor zaten, araya girmeye ihtiyaç yok" deyip kestirip atıyorum. Sonra biraz ihatalı, biraz derin düşününce; Hocaefendi'yi hiç görmeden büyüyen, sohbet halkasında bir defa olsun yerini almayan/alamayan, sohbetin insibağından bir tek defa olsun istifade etme imkânı bulamayan yüzler, binler hatırıma geliyor ve "bütünüyle idrak olunamayan şey, bütün bütün terk edilmez ve edilmemeli" kaidesince "hiç olmazsa böyleleri için faydadan hali değil" diyorum; "çorbada tuz mesabesinde" diye de ilavede bulunuyorum.<br /><br />Vefa mı? Lütfen kimse ağzına almasın vefa kelimesini bu konteks içinde. 15 günde bir yazılacak iki satır yazı ile vefamızı göstermiş olacaksak ne âlâ; ama bu, vefanın ne demek olduğunu bilmemenin yanı sıra, Hocaefendi'nin benim üzerimdeki hakkının cesametinden de haberdar olmama demektir. Şahsen ben vefalı olduğum kanaatinde değilim; değilim ama yerine göre değişen rolleriyle bir âlim, bir aydın, bir baba, bir ağabey, bir dost, bir nâsih, bir hoca ve bir lidere sahip olduğumun idraki içindeyim. Böylesi bir nimetin kadrini, kıymetini bilmediğinin farkında vefasız birisi olsam da, o nice ağladığı gözyaşlarından değil gözlerinden belli olan vefalılar vefalısı vefa abidesinin -yine Sezai Karakoç'tan mülhem- kalbinde taşıdığı "merhamet çınarında" taze bir yaprak gibi yer bulmayı, kuruyup da oradan sürgün olmamayı ümit ediyorum.<br /><br />Dağınık oldu, biliyorum; çünkü dilemma içindeyim... Bu yazı ile yaptığım şey, sadece sizlerle bir hasbıhal...</p>
<p> </p>
<p>Ahmet Kurucan - Zaman</p></div>]]></description>
			<category>KÖŞE YAZILARI</category>
			<pubDate>Mon, 09 Jan 2012 14:52:38 +0000</pubDate>
		<feedburner:origLink>http://www.gencadam.com/akademi/iktibaslar/kose-yazilari/item/159-nice-agladigi-gozyaslarindan-degil-gozlerinden-belli</feedburner:origLink></item>
		<item>
			<title>Kürt meselesi, çarpıtmalar.. ve karakterimiz</title>
			<link>http://feedproxy.google.com/~r/gencadam/~3/c524MlPQfIg/158-kurt-meselesi-carpitmalar-ve-karakterimiz</link>
			<guid isPermaLink="false">http://www.gencadam.com/akademi/kara-propaganda/item/158-kurt-meselesi-carpitmalar-ve-karakterimiz</guid>
			<description><![CDATA[<div class="K2FeedIntroText"><p>Soru: Zât-ı âlinizin ve hizmet gönüllülerinin bütün dünyada olduğu gibi Doğu ve Güneydoğu’da da hüsn-ü kabul görmesinden rahatsızlık duyan bazı kesimler, sohbetlerinizi ve bilhassa Kürt meselesiyle alâkalı sözlerinizi çarpıtmak suretiyle çok çirkin bir karalama kampanyası sürdürüyorlar. Çeşitli iftiralara kadar varıp uzanan o türlü yayınlarla ilgili mülahazalarınızı ve huzurun tesisine gönül vermiş insanlara bu konudaki mesajlarınızı lütfeder misiniz?</p>
</div><div class="K2FeedFullText">
<p>Hakkı ikâme etmek mü’minlerin en önemli vazifelerinden biridir. Çok geniş kullanım sahası olan “hak” kelimesi, aynı zamanda Esmâ-i Hüsnâ’dan bir isimdir ve bu yönüyle onun mânâsı; bizzat var olan, hiçbir şeye muhtaç olmayıp hiçbir şeye dayanmayan ve kendi kendine kâim olan en sağlam ve sabit hakikat demektir. Evet, bütün hakların biricik kaynağı Hak ism-i şerifidir ve maddî-mânevî, âfâkî-enfüsî bütün haklar onun değişik dalga boyundaki tecellîlerinden ibarettir. İşte bu sebeple gerçek bir mü’min, Hak isminin değişik tecellileri sayarak bütün haklara karşı saygılı davranır, hakkı tutup kaldırma cehdiyle oturup kalkar, ne zulmeder ne zulme boyun eğer; hak ve salâhiyetleri yerine getirmeye çalışır ve onları yaşatmak için çırpınır durur. Bu açıdan hakkın, inanan insanlar nezdinde apayrı bir kıymet ve ehemmiyeti vardır. (01:15)</p>
<p> </p>
<p>Merhum Mehmet Akif der ki:<br /><em><br /> “Hâlık’ın nâmütenâhî adı var, en başı Hak,<br /> Ne büyük şey kul için hakkın elinden tutmak;<br /> Hani Ashab-ı Kiram, ayrılalım derlerken,<br /> Mutlaka Sure-i ve’l-Asr’ı okurmuş, bu neden?<br /> Çünkü meknûn o büyük surede esrâr-ı felâh,<br /> Başta iman-ı hakikî geliyor, sonra salâh,<br /> Sonra hak, sonra sebat, işte kuzum insanlık,<br /> Dördü birleşti mi yoktur sana hüsran artık.”</em> (04:50)</p>
<p><br />Allah Teâla Asr Sûresi’nde “Yemin olsun zamana; insanlar hüsranda.. ancak şunlar müstesna: İman edip makbul ve güzel işler yapanlar.. bir de birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenler.” buyurmuştur. Bu sûrede mü’minlerin birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye etmeleri kurtuluşlarına bir vesile olarak gösterilmekte; dolayısıyla sürekli kafa kafaya vererek kollektif şuuru harekete geçirmeleri, beyin fırtınaları yaparak ortak kararlar alıp onları uygulamaları, her zaman birbirlerine hayır ve sabır tavsiyesinde bulunmaları ve bu suretle her konuda hakkı ikâme etmeleri istenmektedir. Onun içindir ki, değişik vesilelerle bir araya gelen Ashâb-ı Kirâm efendilerimizin Asr sûresini okumadan ayrılmadıkları rivayet edilmektedir. (07:27)</p>
<p>Hakkı tutup kaldırma Allah’a yakın olma yollarındandır ve üzerinde hassasiyetle durulması gereken çok önemli bir husustur; ancak bu mevzuda öncelikli olarak yapılması gereken hakkın sınırlarının tespiti ve çerçevesinin ortaya konulmasıdır. Yani hak duygusunun doğru olarak algılanıp doğru olarak yorumlanmasıdır. Çünkü şayet o, temel kaynaklara dayalı olarak doğru okunup doğru yorumlanmazsa herkes kendine göre bir hak telakkisiyle ortaya çıkar, kendine göre bir ikame-i hak talebinde bulunur; dolayısıyla, bir sürü kan döken, can yakan, insan öldüren canilerle karşılaşırsınız. Oysa, gasplarla, canavarlıklarla ve tahrip mülahazasıyla hak ikâme edilemez. (09:15)</p>
<p><br />Hakkı ikame etmede kullanılan vasıta ve esasların da hak olması gerekir. Bu yolun, -her santiminde Allah’a hesap verecek şekilde- bir incelik içinde yürünmesi lazımdır. Karıncaya ayağını basmayan, onu ezmekten çekinen insanlar o hak ve adaleti ikame edeceklerdir. Canavarlıklara bağlı kalınmak suretiyle şimdiye kadar dünyanın hiçbir yerinde en küçük bir bölgede bile hak ikame edilememiştir. (10:05)</p>
<p><br />İnsanları canavarlık duygusundan koparıp hakka yönlendirmek lazım; ne var ki, bu çok kolay olmayacağa benziyor. Çünkü siz hak adına bir şey söylerken bile alıp çarpıtıyor, sağa sola çekerek çok farklı yorumlara tabi tutuyorlar. Fakat, bunlar karşısında yılmamak lazım. Madem önemli bir vazife; niyetimiz sevap, azmimiz sevap, o mevzuda kafa yorup stratejiler oluşturmamız sevap, o stratejileri realize etme adına şakak zonklatmamız sevap… bunların hiçbirinden dûr olmamak lazım. (11:28)</p>
<p><br />Bir mü’min günde birkaç defa -Âkifçe ifadesiyle- "Allah’a dayan, sa’ye sarıl, tevfike râm ol... / Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol." sözleriyle nefes alıp vermelidir. Sürekli gerilimde, her zaman azimli, daima şevk içinde, hep vazife şuuruyla oturup kalkmalı ve her zaman hareketlerini, hamlelerini kulluk gâyesine ve hikmet yörüngesine bağladığı için de düz yolda yürürken veya yokuş aşağı inerken nasıl bir heyecan ve rahatlık sergiliyor ise, en sarp yokuşlara tırmanırken de aynı azim ve aynı kararlılığı göstermelidir. (12:58)</p>
<p><br />Hiçbir zaman insanî değerleri kulak ardı etmemek lazım. En kritik yerlerde yürürken, “ayağımız kayar, düşeriz” endişeleriyle adım atarken bile tek bir karıncaya dahi basmamaya, tek bir talih böceğini dahi ezmemeye ve en küçük bir haşerenin hakk-ı hayatına dahi tecavüz etmemeye azami dikkat gereklidir. Evet, en kritik anlarda bile hep şefkatle hareket edilmelidir. (16:03)</p>
<p><br />İnsanlığı yeniden hakiki insanlığa yönlendirme, hak duygusuyla ve adalet düşüncesiyle iritbatlarını sağlama çok çetin bir iştir. Bu yolda hakaret görme (…) söz konusudur. O Haziran fırtınasını bir düşünün: Bir kısım ses bantları başından sonundan kesilerek çok farklı kalıplara sokulmuştu. Bazıları değişik montajlarla elde ettikleri hilaf-ı vâki ve uydurma sözleri neşrederken sıkılmamışlardı. Maksatlı yorumlarla ve su-i te’villerle milleti aldatmaya çalışmışlardı. O hadise tamamen bir komplo ve bir yargısız infazdı. Yapmak istedikleri de teessüs etmiş diyalog köprülerini yıkmaktı. Şimdi de işleri tahrif, takıyye ve yalan olan bazı kimseler, aynı şeyleri yapıyorlar; konuşmaların başından sonundan keserek sizin söylediklerinizin ötesinde çok farklı bir kısım sözler ortaya çıkarıp yayıyor ve mide bulandırmaya çalışıyorlar. Fakat, siz doğru bildiğiniz yolda hiç yılmadan yürümeli ve konjonktürü değerlendirerek hakkın ikamesine hizmet etmelisiniz. Zira, bir an evvel bütün yeryüzünde insanlığın saygı duyacağı şekilde hak ve adalet ikame edilmezse, şu öldürücü silahlarla insanlığın geleceği çok kötü görünüyor. (17:40)</p>
<p><br />Kinler kin, nefretler de nefret doğurur. Sertliğe sertlikle, şiddete şiddetle, hiddete hiddetle mukabele ederseniz, öyle fasit daireler oluşur ki, sonra sizi de boğar, altından kalkamazsınız. (21:27)</p>
<p><br />Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: “İşte onlar, gösterdikleri sabır ve sebattan dolayı çifte mükâfat alırlar. Onlar kötülüğe iyilikle mukabele eder ve kendilerine nasib ettiğimiz mallardan, Allah yolunda harcarlar.” (Kasas, 28/54) Bu ayet-i kerime, bir insan hiddet ve şiddet görse de, onun hilm ü silm ve âlicenaplıkla mukabele etmesi gerektiğini; bir kötülük yaptığı zaman da arkasından hemen bir iyilik yapmasının lüzumunu anlatmaktadır. (23:21)</p>
<p><br />Bir başka ayet-i kerimede, “Gündüzün iki tarafında, gecenin gündüze yakın saatlerinde namaz kıl. Zira böyle güzel işler, insandan uzak olmayan günahları silip giderir. Bu, düşünen ve ibret alanlara bir nasihattır.” (Hud, 11/114) (25:48)</p>
<p><br />Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Hazreti Muaz’a nasihat ederken buyuruyor ki: “Bir kötülük yapmışsan hemen arkasından onu silip süpürecek bir iyilik yap ve insanlara her zaman güzel ahlak ile muamelede bulun.” Meseleye bu zaviyeden bakılınca; ister ferdî isterse de ictimâî her kötülüğün arkasından, olumsuzlukları insanların zihinlerinden silebilecek, onları unutturabilecek iyilikler yapmak lazımdır. Güzel niyetlerle yapılan bu iyilikler, o menfîliklerin ötelere aksetmesine de mani olur; Cenâb-ı Allah, âhirette onları açığa vurmak suretiyle insana bir mahcubiyet yaşatmaz. (27:30)</p>
<p><br />Faziletli insan, kendisine kin duyanlara bile hilm ü silm ile mukabelede bulunur. Birisi size bir kötülük yapıyor, gayz ve nefretle muamelede bulunuyorsa, siz öfkenizi yutmak ve affedici olmakla mukabele etmelisiniz. Kur’an-ı Kerim, “O müttakîler ki, bollukta da darlıkta da Allah yolunda infakta bulunurlar, kızdıklarında öfkelerini yutar, insanların kusurlarını affederler. Allah, böyle iyi davranan ihsan ehlini sever.” (Âl-i İmrân, 3/134) mealindeki ayet-i kerimede öfkesine mağlup olmayanları, bilakis onu yenip akl-ı selimle hareket edenleri “ve’l-Kâzımîne’l-gayz” ifadesiyle nazara vermektedir. Bu sıfat, öfkesini yutan, hiddet ateşini sabırla içinde tutup boğarak söndüren, zarar gördüğü kimselerden öç almaya gücü ve kudreti bulunduğu halde intikama kalkışmayan ve kötülük edenlere karşı afv ile muamelede bulunan kimselerin unvanı olarak kullanılmıştır. Bu itibarla, kötülüklere iyilikle mukabelede bulunmak, münkere marufla karşılık vermek varken, ne diye mukabele-i bilmisil kaide-yi zalimânesine girerek “Onlar kötülük yaptı, şöyle dedi; ben de şöyle diyeyim!..” gibi güft u gû’ya düşelim! Hayır, biz çok hassas davranarak kendi karakterimizin gereklerini ortaya koyalım. (31:18)</p>
<p><br />Mü’minlere, kötülükler karşısında bile iyilikten ayrılmama ve hasımları dahi candan dost yapabilecek tavırlar içinde bulunma hedefi gösterilmiş ve denmiştir ki, “İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak. Bir de bakarsın ki seninle kendisi arasında düşmanlık olan kişi candan, sıcak bir dost oluvermiş!” (Fussilet, 41/34) (34:21)</p>
<p><br />Halk arasında yaygın olan bir söz vardır: “Kendisine iyilikte bulunduğun kişinin şerrinden sakın!” Ben bu sözü değiştiriyor ve “Şerrinden korktuğun kimseye bile iyilikte bulun.”diyorum. Çünkü iyilik, insanda mürüvvet hissini, iyilik yapma duygularını ve güzel bir şekilde karşılık verme iştiyakını canlandırır. Nitekim, bu hakikati ifade eden bir sözde, “İnsan, ihsanın kölesidir.” denmiştir. (36:23)</p>
<p><br />Yapılan bir iyiliğe daha fazlasıyla mukabelede bulunma bizim selam alış verişimize bile girmiş bir husustur. Cenâb-ı Hak, “Şayet size selam verilirse, siz de ondan daha güzel bir tarzda selamı alın, en azından selamın misli ile karşılık verin!” (Nisa, 4/86) buyurmaktadır. Faziletli insan, hem kötülükleri hasene ile savmalı, hem her zaman maruf dairesinde davranmalı, hem iyiliklere hep ziyadesiyle karşılık vermeli, hem de yaptığı iyiliklere karşı teşekkür bile beklememeli, dahası teşekkürleri kendi iyiliklerinden aziz bilmelidir. (37:05)</p>
<p>_____________________</p>
<p>Sobeti MP4 formatında indirmek için lütfen <a href="http://wpc.162e.edgecastcdn.net/00162E/ec_download/bamteli/IPOD/2012_1_9_bamteli_Kurt_meselesi_carpitmalar_ve_karakterimiz.mp4">TIKLAYINIZ</a></p></div>]]></description>
			<category>KARA PROPAGANDA</category>
			<pubDate>Mon, 09 Jan 2012 14:15:13 +0000</pubDate>
		<feedburner:origLink>http://www.gencadam.com/akademi/kara-propaganda/item/158-kurt-meselesi-carpitmalar-ve-karakterimiz</feedburner:origLink></item>
		<item>
			<title>Fethullah Gülen bu kadar çok kitabı nasıl yazmaktadır?</title>
			<link>http://feedproxy.google.com/~r/gencadam/~3/Md3hiccdWKY/157-fethullah-gulen-bu-kadar-cok-kitabi-nasil-yazmaktadir</link>
			<guid isPermaLink="false">http://www.gencadam.com/akademi/sss/item/157-fethullah-gulen-bu-kadar-cok-kitabi-nasil-yazmaktadir</guid>
			<description><![CDATA[<div class="K2FeedIntroText"><p>Vicdanında bütün insanlığın ızdırabını duyan ve ömrünü insanlığa ve bilhassa milletine hizmete adayan Fethullah Gülen, hayatında hiç kitap yazmak niyetiyle bir şey yazmamıştır. "Aksiyon öncelikli düşünce" prensibiyle aktif hizmetlerini yürütürken zaman içinde günün ve ihtiyaçların gerektirdiği meselelerde yazılar kaleme almıştır. Bazen de muzdarip gönlünde hissiyatın taşmasıyla şiirler dökülmüştür kağıda. Ama daha çok dersler, sohbetler, konferanslar, vaazlar şeklinde cereyan eden konuşmalarıyla devam ettirmiştir hizmetlerini.</p>
</div><div class="K2FeedFullText">
<p> </p>
<p style="text-align: center;"><img class="caption" src="http://tr.fgulen.com/images/stories/tr/sular-seller-gibi-okunuyor.jpg" border="0" alt="Fethullah Gülen" title="Fethullah Gülen" /></p>
<p><br />Fethullah Gülen'in kitapları iki şekilde oluşmaktadır: Birincisi, makalelerinin kitaplaştırılması, ikincisi de konuşmalarının kitaplaştırılması. Birinci gruptakiler, çeşitli zamanlarda muhtelif dergiler için bizzat kendisinin yazmış olduğu makalelerin bir araya getirilmesiyle oluşan kitaplardır. İkinci gruptakiler ise, çeşitli zamanlarda ve zeminlerde yapmış olduğu sohbetler, vaazlar ve konferansların daha sonra talebeleri tarafından yazıya aktarılıp kitap haline getirilmesi akabinde kendisinin son tashihini yapması ve basılabilir diye onay vermesiyle oluşan kitaplardır.</p>
<p><br /><strong>Bizzat kaleme aldığı eserler:</strong><br /><br /> Beyan<br /> Çağ ve Nesil - 1 (Çağ ve Nesil)<br /> Çağ ve Nesil - 2 (Buhranlar Anaforunda İnsan)<br /> Çağ ve Nesil - 3 (Yitirilmiş Cennete Doğru)<br /> Çağ ve Nesil - 4 (Zamanın Altın Dilimi)<br /> Çağ ve Nesil - 5 (Günler Baharı Soluklarken)<br /> Çağ ve Nesil - 6 (Yeşeren Düşünceler)<br /> Çağ ve Nesil - 7 (Işığın Göründüğü Ufuk)<br /> Çağ ve Nesil - 8 (Örnekleri Kendinden Bir Hareket)<br /> Çağ ve Nesil - 9 (Sükutun Çığlıkları)<br /> Kalbin Zümrüt Tepeleri-1<br /> Kalbin Zümrüt Tepeleri-2<br /> Kalbin Zümrüt Tepeleri-3<br /> Kalbin Zümrüt Tepeleri-4<br /> Kırık Mızrap (Şiirleri)<br /> Ölçü veya Yoldaki Işıklar<br /> Ruhumuzun Heykelini Dikerken-1<br /> Ruhumuzun Heykelini Dikerken-2 (Kendi Dünyamıza Doğru)<br /> Renkler Kuşağında Hakikat Tomurcukları<br /> Bir Kırık Dilekçe<br /> Dua Mecmuası<br /> Sabah - Akşam Zikirleri (Duâları)<br /> Ta'limu'l-Lugati'l-Arabiyye Bitarikatin Hadisetin (1-5)<br /><br /><strong>Konuşmalarından kitaplaştırılan eserler:</strong><br /><br /> Asrın Getirdiği Tereddütler-1<br /> Asrın Getirdiği Tereddütler-2<br /> Asrın Getirdiği Tereddütler-3<br /> Asrın Getirdiği Tereddütler-4<br /> Prizma-1<br /> Prizma-2<br /> Prizma-3<br /> Prizma-4<br /> Prizma-5 (Kendi İklimimiz)<br /> Prizma-6 (Yol Mülahazaları)<br /> Prizma-7 (Zihin Harmanı)<br /> Prizma-8 (Çizgimizi Hecelerken)<br /> Fasıldan Fasıla-1<br /> Fasıldan Fasıla-2<br /> Fasıldan Fasıla-3<br /> Fasıldan Fasıla-4<br /> Fasıldan Fasıla-5 (Fikir Atlası)<br /> Çekirdekten Çınara<br /> Enginliğiyle Bizim Dünyamız<br /> Fatiha Üzerine Mülahazalar<br /> Hitap Çiçekleri<br /> İ'la-yı Kelimetullah veya Cihad<br /> İnancın Gölgesinde-1<br /> İnancın Gölgesinde-2<br /> İrşad Ekseni<br /> Kırık Testi-1 (Kırık Testi)<br /> Kırık Testi-2 (Sohbeti Canan)<br /> Kırık Testi-3 (Gurbet Ufukları)<br /> Kırık Testi-4 (Ümit Burcu)<br /> Kırık Testi-5 (İkindi Yağmurları)<br /> Kırık Testi-6 (Diriliş Çağrısı)<br /> Kırık Testi-7 (Ölümsüzlük İksiri)<br /> Kırık Testi-8 (Vuslat Muştusu)<br /> Kırık Testi-9 (Kalb İbresi)<br /> Kırık Testi-10 (Cemre Beklentisi)<br /> Kitap ve Sünnet Perspektifinde Kader<br /> Kur'andan İdrake Yansıyanlar<br /> Kur'an'ın Altın İkliminde<br /> Ölüm Ötesi Hayat<br /> Sonsuz Nur-1<br /> Sonsuz Nur-2<br /> Varlığın Metafizik Boyutu<br /> Yaratılış Gerçeği ve Evrim<br /><br /><strong>Kitaplarından derlenen eserler:</strong><br /><br /> Dua Ufku<br /> Gençlere Pırlanta Ölçüler (1-10)<br /> Hoşgörü ve Diyalog İklimi<br /> Hüzmeler ve İktibaslar<br /> İnsanın Özündeki Sevgi<br /> Kalbin Solukları<br /><br /><strong>Redaktesini yaptığı kitaplar:</strong><br /><br /> el-Kulûbu'd-Dâria<br /><br /><strong>Kitaplaştırılmış röportajları:</strong><br /><br /> Fethullah Gülen ile Global Hoşgörü ve New York Sohbeti (Nevval Sevindi)<br /> Fethullah Gülen'le 11 Gün (Mehmet Gündem)<br /> Fethullah Gülen Hocaefendi ile Canlı Yayında Gündem (Osman Özsoy)<br /> Gurbette Fethullah Gülen (Nuriye Akman)<br /> Küçük Dünyam (Latif Erdoğan)<br /> Ufuk Turu (Eyüp Can)<br /><br /><strong>Sohbetlerinden derleme kitaplar:</strong><br /><br /> Fethullah Gülen'le Amerika'da Bir Ay (İsmail Ünal)<br /> Pensilvanya Günlüğü (Ahmet Özer)</p></div>]]></description>
			<category>SIKÇA SORULAN SORULAR</category>
			<pubDate>Mon, 09 Jan 2012 14:11:40 +0000</pubDate>
		<feedburner:origLink>http://www.gencadam.com/akademi/sss/item/157-fethullah-gulen-bu-kadar-cok-kitabi-nasil-yazmaktadir</feedburner:origLink></item>
	</channel>
</rss>

