<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<?xml-stylesheet href="http://feeds.feedburner.com/~d/styles/atom10full.xsl" type="text/xsl" media="screen"?><?xml-stylesheet href="http://feeds.feedburner.com/~d/styles/itemcontent.css" type="text/css" media="screen"?><feed xmlns="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:openSearch="http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/" xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0"><id>tag:blogger.com,1999:blog-27228632</id><updated>2008-07-08T10:19:04.917+03:00</updated><title type="text">edebiy.at</title><link rel="alternate" type="text/html" href="http://kendime.blogspot.com/" /><link rel="next" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/posts/default?start-index=26&amp;max-results=25" /><link rel="http://schemas.google.com/g/2005#feed" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/posts/default" /><author><name>kahpecüce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06576577812685950617</uri><email>noreply@blogger.com</email></author><generator version="7.00" uri="http://www.blogger.com">Blogger</generator><openSearch:totalResults>77</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>25</openSearch:itemsPerPage><link rel="license" type="text/html" href="http://creativecommons.org/licenses/by-nc/2.0/" /><link rel="self" href="http://feeds.feedburner.com/kendimenotlar" type="application/atom+xml" /><feedburner:emailServiceId>463536</feedburner:emailServiceId><feedburner:feedburnerHostname>http://www.feedburner.com</feedburner:feedburnerHostname><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27228632.post-4611775515818844255</id><published>2008-07-04T11:01:00.001+03:00</published><updated>2008-07-04T11:04:01.167+03:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="bilim kurgu" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="öykü" /><title type="text">Korkak</title><content type="html">&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Yoldaki sessizliği seviyorum. Korkularımın canlı kalmasını, hayatta kalmamı sağlıyor. Cesurların çoğu siperlerde öldü. Kimisi de tuvalette ihtiyaç giderirken ölmüştür muhakkak ama yine de cesur adamlardı. Geriye sadece ben ve benim gibiler –korkaklar- kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoldaki ıssızlığı seviyorum. Geçmişi hatırlatıyor. İnsanoğlunun gösteriş, hırs ve aptallıklarla dolu gelmişini, geçmişini ve geleceğini. Yapılan hataların büyüklüğünü, eksilen insanların geride bıraktıkları boşluklarla ölçüyorum. Bir zamanlar iki yüz kişinin yaşadığı küçük bir köyden geçerken, ufak bir hata, bir taktik hatası diyorum, on iki bin kişilik bir kasabanın enkazını geçerken topçu birliklerinin yanlış konumlandırılması diyorum, yüz elli bin hayalet barındıran bir kentten geçerken, hava savunmasında büyük bir boşluk ve yedi milyonluk bir yıkıntının içinden geçerken tek bir aptallık diye düşünüyorum. Savaş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ıssız yolun ortasından geriye baktığımda her şey normal görünüyor. Yıllanmış asfaltta bile ufak tefek yaşlılık belirtileri dışında bir iz yok. Toprak normal zamanlarda olduğundan daha kurak değil ve hava herhangi bir kışlarsıcakvekurakyazlarılıkveyağışlı bölgesindeki gibi. Ama yine de bir gariplik var. Bir zaman, bir yerde, bir şeyler ters gitmiş. Ensemdeki tüylerin diken diken oluşundan anlayabiliyorum. Birileri bir hata daha yapmış ve bu hatanın bedelini ben, burada tek ayağı çukurda bir katırın sırtında bulunmakla ödüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Normal şartlar altında insan evladı asfalt yolu katırlarla kat etmek için yapmamıştır ve normal şartlar altında petrol yakıtları katır yükü cinsinden hesaplanmaz. Yine normal şartlar altında kimse bu kadar benzini benim gibi bir korkağa emanet etmez ve böylesine değer taşıyan bir yükü şehirler arası yolda korumasız, ağzında tüten sigarayla, bir başına taşımaz. Bu, delilik ya da en azından tedavi edilebilir bir ruhsal bozukluk olarak algılanır. Ancak eğer birileri sizin elinizdeki tek sermayenize ipotek koymuş ve sizden ne yapıp edip borcunuzu ödemenizi istemişse, normal şartlar altında yapmanız gereken, en yakın kasabadaki yakıt deposunu yağmalamak değil, bir başkasından borç istemektir. Yine üzülerek söylüyorum ki; normal şartlar altında insanlar birbirlerinin kafasının üzerine koca bombalar fırlatıp dünyayı nükleer bir havai fişek gösterisine çevirmeyeceğinden, bu “ruhsal bozukluğum” mazur görülebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sessizliği bozmamak için içimden bir şarkı tutturuyorum, on iki yıldır etrafta duyabildiğim tek şarkıyı. Sigaramdan son bir nefes daha çekip cebimden bir yenisini yakmak üzere tabakamı çıkarırken ensemden sırtıma bir ağrı saplanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kıpırdama!”&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orta yaşlı, dişlerinin yarısı dökülmüş kuru gırtlaklı bir adamın sesi. Kanlı gözler, çatlak bir cilt, kirli sakallar, düşük omuzlar, kambur bir sırt ve ucu bana dönük bir Walther p38.  Katır yüküyle benzin taşıyan birini ateş etmekle tehdit etmek de ruhsal bozukluklar arasına alınmalı, üstelik benden isteyebileceği tek şeyin benzin olduğunu düşünürsek. Fazla kafa yormaya da gelmez, ne de olsa aklı normal şartlar altındaki gibi işlemiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Usulca ellerimi yukarı kaldırıyorum, hareketimden cesaret alıp saklandığı yerden doğruluyor. Kısa bir kararsızlığın ardından, cesurca bir adımla bana yaklaşmaya karar veriyor. Gel, ne olursan ol yine gel. Yakından, uzaktakinden daha çirkin görünüyor, mesafe yüzündeki çatlakların derinliğini, çirkinliğini gizliyor ve onu yüzüne bakılabilir bir adam olarak sunuyor. Savaşın üzerinden on yıl geçtikten sonra her şey sanki her zaman böyleymiş gibi yaşıyoruz. Yıllar geçtikçe her şey daha normal görünüyor. Bu ıssız yolda iki medeni insan gibi birbirimizi selamlıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şu bidonlardan birini aç bakalım. İçinde ne varmış, bir görelim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir korkak olduğum için derhal bana denileni yapıyorum. İçindekini görmesi için yavaş yavaş bidonu kaldırıp benzini asfalta döküyorum. Damlalar yerde birikip ayaklarının dibine doğru akarken kurnaz gülümsemesi koca bir sırıtışa dönüşüyor. Duyuyorum, içinden ‘bu sefer piyangoyu vurdun oğlum’, diyor.  Sevinçten ayaklarını yere vurup, sıçrayan petrolün sesiyle dans ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benzin, diyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sigaramın sönmekte olan izmariti dudaklarımdan kayıp yere düşüyor. Birden parlayan benzin adamın ayaklarını tutuşturuyor. Elimdeki bidonu başından aşağı boca ederken, katır alevlerden ürküp kaçmaya çalışıyor. Yine bir cesur ölüyor, yine bir korkak hayatta kalıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanmakta olan adamı arkamda bırakıp ilerlerken saklandığı yere bir merakla göz atıyorum. Hurdaya çıkmasına az kalmış bir motosiklet yan yatmış duruyor. Borcu da, sermayeyi de siliveriyorum. Katır mı? Ondan da iyi bir akşam yemeği olur herhalde.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=XY6W6J"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=XY6W6J" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=xeFLZJ"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=xeFLZJ" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=u1pdVJ"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=u1pdVJ" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=Io1x2j"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=Io1x2j" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~4/326472944" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~3/326472944/korkak.html" title="Korkak" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27228632&amp;postID=4611775515818844255" title="1 Yorum" /><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/4611775515818844255/comments/default" title="Yazı Yorumları" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/posts/default/4611775515818844255" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/4611775515818844255" /><author><name>kahpecüce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06576577812685950617</uri><email>noreply@blogger.com</email></author><feedburner:origLink>http://kendime.blogspot.com/2008/07/korkak.html</feedburner:origLink></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27228632.post-8947364982766187460</id><published>2008-06-07T11:05:00.006+03:00</published><updated>2008-06-07T11:37:14.868+03:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="makale" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="philip k dick" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="bilim kurgu" /><title type="text">Androidler Elektrikli Koyun Düşler Mi?</title><content type="html">&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp0.blogger.com/_sbwzARj9OD8/SEpCybrzUYI/AAAAAAAAAQM/0uGIQ_AmXfw/s1600-h/DoAndroidsDreamOfElectricSheep%281stEd%29.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer;" src="http://bp0.blogger.com/_sbwzARj9OD8/SEpCybrzUYI/AAAAAAAAAQM/0uGIQ_AmXfw/s200/DoAndroidsDreamOfElectricSheep%281stEd%29.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5209049353199767938" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Amerikalı bilim kurgu yazarı &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Philip K. Dick&lt;/span&gt;’in bu efsanevi romanı, elinize aldığınız ilk andan itibaren sizi düşünmeye zorlayan bir kitap. Bilim kurgu klasikleri arasına giren ve 1982 yılında &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Bıçak Sırtı&lt;/span&gt; adıyla Ridley Scott tarafından sinemaya da uyarlanan bu roman, &lt;a href="http://kendime.blogspot.com/2007/10/valis.html"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;VALIS&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; ve &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Yüksek Şatodaki Adam&lt;/span&gt; ile birlikte yazarın en bilinen eserlerinden biri.  Kitapta Dick, yarattığı kıyamet-sonrası gelecekte bir ödül avcısının, Rick Deckard’ın dünyaya girmeleri yasak olan androidleri “emekli etme” çabasını  aktarırken bu hikayenin altında, insanın “öteki”ne bakışını ve onu görme şeklini ele alıyor. Bu görünene farklı bakış çabası, romanın adından itibaren hissediliyor (bu arada; kitabın ismindeki güzelliğe değinmemek olmaz) ve tüm hikayenin odak noktasını &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;empati&lt;/span&gt; kavramı oluşturuyor. Androidler altında şekillendirdiği &lt;span style="font-style: italic;"&gt;öteki&lt;/span&gt;ni, bulunmaları yasak olan bir yere –Dünya’ya- bırakarak yaratacakları tepkimeyi ölçüyor, okuyucuyu öteki gibi düşünmeye zorluyor. Bu ayrımın gerçek mi yoksa bir yanılsama mı olduğunu ahlak felsefesinin süzgecinden geçirirken insanı insan yapan özelliğin empati becerisi olduğu sonucuna varıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Androidler ve insanlar arasındaki ikiliği belirledikten sonra –sevdiği konulardan bir diğeri olan- delilik ve akıl sağlığı ayrışmasını sorguluyor. Bunun yasal bir ayrımdan öteye gidemeyeceğini ve aslında “deli” olarak adlandırılanın ne kadar “insan” olduğunu J.R. Isidore’un yerde bulduğu örümcek ile yaşadıklarıyla açıkça ortaya koyuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun dışında roman, yazıldığı dönemin sosyo-politik bağlamında düşünüldüğünde ise dünyaya kaçak şekilde giren androidler, dönemin Birleşik Devletleri için “öteki” olan komünistlerin iyi huylu, sıradan, vergisini düzenli olarak ödeyen Amerikan vatandaşları arasına sızmış olabileceği düşüncesinin zihinlerde yarattığı korkunun bir yansıması olarak okunabilir.  Kahramanımız Deckard ise, westernlerde karşılaştığımız kasabayı kurtaran iyi kovboyun iki binli yıllardaki uzantısı olarak görülebilir. Her iyi Amerikalının yapması gerekeni, yine Amerikalı yöntemlerle halleden, -sıradışı işini saymazsak- tipik bir orta sınıf portresi, kazandıklarıyla komşularına hava atmak üzere “gerçek” evcil hayvan satın alma niyetinde, karısıyla arasında sorunlar olan bir adam. Ama her şeye rağmen, içinde bulunduğu ortamdan farklı olarak Dickvari bir şekilde  ötekinin varlığı ve düşüncesi üzerine de kafa yoruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romanda öne çıkan bir başka unsur ise Mercerizm. Daha sonraları sıklıkla ele alacağı ve VALIS üçlemesiyle üzerine gideceği,  dahası yeniden tanımlayacağı Tanrı kavramını bu din benzeri oluşum ile yerleştiriyor kıyamet sonrası dünyasına Dick ve Wilbur Mercer’i bir çeşit bilim kurgu İsa’sı olarak betimliyor. Empati kutuları ile her zaman işlediği gerçeklik kavramını yoklarken &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Matrix&lt;/span&gt;’in temellerini de atmayı ihmal etmiyor. &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Androidler&lt;/span&gt;,  insanların sahte tavırları ve sahte evcil hayvanlarıyla birleştiğinde tümüyle yanılsama bir evreni işaret ediyor bizler için Dick.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Androidler&lt;/span&gt;, Dick’in en bilindik eserlerinden biri olmasının yanında, gözler önüne serdiği resim, anlattıkları ve sorduğu sorularla bilim kurgunun en iyi örneklerinden biri olmayı hak ediyor.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=FUUlTI"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=FUUlTI" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=Xh8ezI"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=Xh8ezI" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=L6ienI"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=L6ienI" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=zjNDdi"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=zjNDdi" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~4/306664815" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~3/306664815/androidler-elektrikli-koyun-dler-mi.html" title="Androidler Elektrikli Koyun Düşler Mi?" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27228632&amp;postID=8947364982766187460" title="2 Yorum" /><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/8947364982766187460/comments/default" title="Yazı Yorumları" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/posts/default/8947364982766187460" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/8947364982766187460" /><author><name>kahpecüce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06576577812685950617</uri><email>noreply@blogger.com</email></author><feedburner:origLink>http://kendime.blogspot.com/2008/06/androidler-elektrikli-koyun-dler-mi.html</feedburner:origLink></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27228632.post-6244757461662957502</id><published>2008-06-05T12:48:00.008+03:00</published><updated>2008-06-05T13:12:35.727+03:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="bilim kurgu" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="öykü" /><title type="text">Ekitap: Görünmez El</title><content type="html">&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp0.blogger.com/_sbwzARj9OD8/SEe3Z9DkAQI/AAAAAAAAAQE/X6KV-36XYhQ/s1600-h/cover_a5_small.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer;" src="http://bp0.blogger.com/_sbwzARj9OD8/SEe3Z9DkAQI/AAAAAAAAAQE/X6KV-36XYhQ/s200/cover_a5_small.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5208333150591385858" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Görünmez El&lt;/span&gt;, yeni emekli olmuş bir taksici, onun aynı zamanda yazar olan android komşusu,  bozuk bir rüyamatik, gizemli bir hırsız ve  &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Gerçek&lt;/span&gt; hakkında, yazmak üzerine yazılmış bir bilim kurgu öyküsü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://golgedergi.blogspot.com/"&gt;Gölge Dergi&lt;/a&gt; için yazdığım ve dergide bölümler halinde yayınlanan &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Görünmez El&lt;/span&gt;'i ekitap olarak yayınlamaya karar verdim. Okuyun, görüşlerinizi bana iletmekten geri durmayın. Dilediğiniz gibi dağıtın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="font-weight: bold;" href="http://utkutonel.googlepages.com/gorunmez_el.pdf"&gt;Görünmez El (PDF)&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dilerseniz blogtan da &lt;a href="http://kendime.blogspot.com/search/label/g%C3%B6r%C3%BCnmez%20el"&gt;okuyabilirsiniz&lt;/a&gt;.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=4ouOgI"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=4ouOgI" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=re76NI"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=re76NI" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=Mnqj2I"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=Mnqj2I" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=5e83Ki"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=5e83Ki" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~4/305243768" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~3/305243768/ekitap-grnmez-el.html" title="Ekitap: Görünmez El" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27228632&amp;postID=6244757461662957502" title="0 Yorum" /><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/6244757461662957502/comments/default" title="Yazı Yorumları" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/posts/default/6244757461662957502" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/6244757461662957502" /><author><name>kahpecüce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06576577812685950617</uri><email>noreply@blogger.com</email></author><feedburner:origLink>http://kendime.blogspot.com/2008/06/ekitap-grnmez-el.html</feedburner:origLink></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27228632.post-7939043586215628677</id><published>2008-06-05T10:00:00.001+03:00</published><updated>2008-06-05T10:00:40.782+03:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="bilim kurgu" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="çeviri" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="öykü" /><title type="text">Nasıl Oldu</title><content type="html">&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Aşağıda, Xasiork Ölümsüz Öykü Kulübü'nün çıkardığı Xasiork Dergi'nin ilk sayısı için çevirdiğim &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Isaac Asimov &lt;/span&gt;kısa öyküsünü okuyabilirsiniz. Xasiork Dergi'nin yeni sayısı da &lt;a href="http://www.xasiork.biz/lonca/viewtopic.php?t=1275"&gt;yayında&lt;/a&gt;.&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Kardeşim, tüm kabilelere sözünü dinlettiren o hatip edasıyla, söylediklerini bana yazdırmaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Başlangıçta,” dedi, “tam olarak on beş nokta iki milyar yıl önce, büyük bir patlama vardı ve Evren-“&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazmayı bıraktım. “On beş milyar yıl önce mi?” dedim inanmayarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kesinlikle” dedi, “İlham geldi.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İlhamını sorgulamak bana düşmez” dedim. (Sorgulamasam daha iyi. Benden üç yaş daha küçük ama ilhamını sorgulamaya kalkışmam. Kimse bunu yapamaz yoksa canına okur.) “Peki ama Yaratılış’ı on beş milyar yıl süren bir zaman diliminde mi anlatacaksın?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Buna mecburum,” dedi kardeşim. “Çünkü bu kadar sürdü. Hepsi burada” eliyle alnına dokundu, “ve en yüksek merciden.”&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazmaya ara vermiştim. “Papirusun kaça alındığını biliyor musun?” dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne?” (İlham gelmiş olabilir ama ilhamın papirusun kaça alındığı gibi basit işleri içermediğini biliyordum.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Her bir milyon yılda gerçekleşen olayları bir papirus tomarına yazdığımızı düşünelim. Bu da on beş bin papirus tomarı doldurmamız gerekecek demek. Hepsini dolduracak kadar uzun konuşman gerekecek ve belli bir süreden sonra kekelediğini biliyorsun. Ben de hepsini dolduracak kadar yazmak zorunda kalırım ve parmaklarım kopar, tüm o papirusu alabilsek, sen konuşabilsen ben yazabilsem bile, tüm bunları kim kopyalar? Yayınlamadan önce en azından yüz kopyayı garantilemeliyiz, eğer bu da olmazsa telif haklarından nasıl kazanırız?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kardeşim bir süre düşündü. “Yani, biraz kısaltmam gerek mi diyorsun?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hem de nasıl,” dedim, “tabii eğer kitlelere ulaşmak istiyorsan.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yüz yıla ne dersin?” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Altı güne ne dersin?” dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yaratılış’ı altı güne sığdıramazsın,” dedi korkuyla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Elimdeki tüm papirus bu, senin fikrin nedir?” dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Pekâlâ,” dedi ve yeniden yazdırmaya başladı. “Başlangıçta –Altı gün olmak zorunda mı, Harun?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kesin bir şekilde yanıtladım, “Altı gün, Musa.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=DckX8I"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=DckX8I" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=w6jfzI"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=w6jfzI" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=j1QBuI"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=j1QBuI" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=qzOswi"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=qzOswi" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~4/305141669" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~3/305141669/nasl-oldu_05.html" title="Nasıl Oldu" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27228632&amp;postID=7939043586215628677" title="0 Yorum" /><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/7939043586215628677/comments/default" title="Yazı Yorumları" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/posts/default/7939043586215628677" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/7939043586215628677" /><author><name>kahpecüce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06576577812685950617</uri><email>noreply@blogger.com</email></author><feedburner:origLink>http://kendime.blogspot.com/2008/06/nasl-oldu_05.html</feedburner:origLink></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27228632.post-5927837355699951499</id><published>2008-06-05T09:57:00.000+03:00</published><updated>2008-06-05T09:59:23.996+03:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="görünmez el" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="bilim kurgu" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="öykü" /><title type="text">Görünmez El - VII. Bölüm</title><content type="html">&lt;div style="text-align: justify;"&gt;“Üzgünüm, veri tabanımızda anlattığınıza uygun, bu anahtar sözcükleri içeren bir kâbus bulamadım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Nasıl olur,” dedi Murat hışımla, “size gördüklerimden bahsettim. Lütfen bir daha arar mısınız?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Servis elemanı görünmez bir baş hareketiyle Murat’ı onayladı ve yeni bir arama için önündeki tuşlara hızla dokundu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Anahtar sözcükleri tekrar edebilir misiniz? Aklınıza gelen, gördüğünüz kâbusla özdeşleştirdiğiniz sözcükleri söyleyin.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bahçe. Yeşillik. Ağaç. Meyve. Çorak. Diken ve kan.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilgisayardan yükselen uyarılar ve geçen birkaç saniyenin ardından sonuç sayfası ekranda göründü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gördünüz,” dedi tulumunun içindeki genç adam, “bahsettiğiniz kriterlerde bir kâbus veri tabanında bulunmuyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Başka bir yerde olamaz mı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hayır efendim, pazara sunulan tüm modeller ve tüm rüyalar -buna kâbuslar da dahil- Türkiye AŞ Yaratıcı Pazarlama Bölümü denetiminden geçer ve yıllık olarak yayınlanan bu veri tabanında kataloglanır. Kaydı yapılmayan bir rüyanın -ya da kâbusun- pazara sunulması olasılığı yoktur."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekniker konuşmasını sürdürürken monitörde beliren bir uyarı dikkatini o yöne kaydırmasına neden oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Efendim, belirttiğiniz anahtar sözcükleri içeren bir giriş görünüyor ama kâbus olarak işaretlenmemiş."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Nedir?" diye sordu Murat heyecanla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Hemen bakıyorum," diye yanıtladı ve klavyeye bir iki kez dokunduktan sonra ekranda beliren yazılara şöyle bir göz atıp başında bekleyen müşterisine döndü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Üzgünüm, bu rüyaların hepsi cinsel fantezi olarak işaretlenmiş, yani uyarılma ve tatmin için tercih edilen rüyalar."&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orada değilmişçesine sessizce durup kalemini kemirmekle meşgul olan Ozan, bu beklenmedik açıklama karşısında gülmeden edemedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"İnsanların ilginç zevkleri var doğrusu," diyerek durumu toparlamaya çalıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ne demezsin," diye ofladı Murat. Sonra, genç teknikere dönerek, aynı soruya farklı bir yanıt bekleyen gözlerle sordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Peki, bunun başka bir yolu olamaz mı, yani ben bu rüyamatiğimi kapıdan pazarlama yöntemiyle almıştım ve bu şekilde korsan satış yapan pazarlamacılar olduğunu duymuştum, denetim mekanizmasının bazı şeyleri aradan kaçırdığı da olmuyor mu?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Dilerseniz bir de şirket adıyla arama yapalım," diye yanıtladı mavi tulumlu tekniker, her zaman müşteriye yardım etmekten memnuniyet duyan sahtekâr çalışan gülümsemesiyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Tatlı Rüyalar Pazarlamacılık. Satın aldığım şirketin adı buydu. İşte buyurun, faturası da burada."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekniker, Murat'ın elinden faturayı aldı ve klavyeyi hızlı hızlı tuşladı, ardından bilgisayarın işini yapmasını beklemek üzere ardına yaslandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısa bir bekleyişin ardından ekranda beliren sonuçlara göz gezdirerek aradığı şeyin orada olup olmadığını kontrol etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Veri tabanında bu isimde beş şirket görünüyor. Üç tanesi Ankara merkezli, bir tanesi geçen sene iflas bayrağını çekmiş ve- evet, işte bu sanırım, İstanbul merkezli olan."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Adresini öğrenebilir miyiz?" diye heyecanla atıldı Murat.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Evet, -hemen bakıyorum-" dedi, ve bir tuşa dokunarak, monitörde yazanların yazıcıdan çıkaracak olan komutu uyguladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bir de, kimin adına kayıtlı olduğuna bakabilir miyiz?" diye araya girdi Ozan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç tuş takırtısı daha duyuldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“M2500-R-SÜ 16986420005 numaralı Türkiye AŞ müşterisi adına kayıtlı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ama –ama— bu benim numaram!” dedi Murat.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üzerinde adresin yazılı olduğu uzatırken "Buyrun," dedi tekniker, "istediğiniz adres. 70 lira lütfen."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bu daha önce gittiğimiz adres!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Biliyorum, biliyorum," diye söylendi Murat, tüm bu olanlara bir anlam yükleme çalışan gözlerle elindeki kağıda bakıyordu. Hızırı hareketlendirip, elindeki adrese doğru yola koyulurlarken akıllarını kurcalayan soru, daha önce ziyaret ettikleri yerdeki yıkıntının yerine ne görebilecekleriydi ve her ikisi de bu konuda sessiz tahminler yürüttüler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzunca bir sessizliğin ardından "Birisi, dolandırıcılığına seni alet etmek istiyor," diye açıkladı Ozan. "Belli ki, birileri ağa girip senin kimlik bilgilerini çalmış ve -hani olursa diye- tüm borçları senin üzerine yığmak üzere şirketi senin adına kurmuş."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"İyi de o zaman neden gelip dolandırdığı adamı bir daha dolandırmak istesin ki."&lt;br /&gt;"Aç gözlülüğün sonu yok. Dahası, bir adamı bir kere kazıklarsan sana kızar, iki kere kazıklarsan sana muhtaç olur. Bak, yine tıpış tıpış ayağına gidiyoruz."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Murat, elindeki adresi taksisinin yol göstericisine girdikten sonra, konuyu bir başka yöne çekmek için sordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Peki, yine bir yıkıntıyla karşılaşacağımızı var sayarsak ne yapacağız? Dahası, bu durum evdeki yazar/hırsızı açıklamıyor ki, her şeyi daha da karıştırıyor."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ozan, heyecandan çiğneyip param parça ettiği kalemin çöplerini ağzından çıkarmaya çalışırken konuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Hızırı hatırlasana. Bunu da oraya vardığımızda göreceğiz."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz sonra, Tatlı Rüyalar Pazarlamacılık'ın Türkiye AŞ'nin veri tabanında belirtilen adresine vardıklarında karşılarında gördükleri manzara, daha önceki ziyaretlerine tezat bir yenilikteydi. Daha dün dikilmiş gibi görünen ve camları temizliğin ötesinde, yokmuşçasına parıldayan koca bir gökdelenin üzerinde kalın, altın rengi harflerle aradıkları şirketin adı yazıyordu. Koca bina, sanki birkaç gün içinde yerden bitivermişti. Nasıl da kimse fark etmemişti? Bütün bir şehir, bir günde dev bir gökdelenin yerden bittiğini göremeyecek kadar meşgul müydü?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hızırı uygun bir yere park edip kafalarında yanıtsız sorular ve kollarının altında bozuk olduğunu düşündükleri bir rüyamatikle girişe doğru meraklı adımlarla ilerlerken neler olabileceğini her ikisi de bilmiyordu. Sadece bu işin ucunu görmek ve sonunda ne olduğunu bilmek istiyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçeri adımlarını attıklarında kendilerini iyi giyimli bir kadın karşıladı. Hareketlerindeki gereksiz özenden ve sahte nezaketinden anlaşılacağı üzere bir resepsiyonistti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Hoş geldiniz," dedi gülümseyerek, "nasıl yardımcı olabilirim?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Biz, ee— şey,"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Murat'ın dili tutuldu. Şirketlerin en ucuz oyunlarından birine gelmişti yine, kendisine ilgi gösteren güzel bir karşı cins gördüğünde –ortalama bir müşteri olarak-- ne yapacağını şaşırır ve kazıklandığını unutup ilk defa gördüğü kadına aşık olurdu. Resepsiyonist kadın biraz daha sahte nezaket gösterisinde bulunsa Murat, hiçbir şey olmamışçasına geldiği gibi kapıdan çıkıp gidebilirdi. Neyse ki, Ozan araya girdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Biz aldığımız bu ürünü değiştirmek istiyoruz, programlandığı gibi çalışmıyor."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadın, gülümseyişini bozmadan, adeta bir heykel gibi yanıtladı. "Öyleyse, karşıdaki asansörlerden birine binerek, bir alt kattaki servis bölümüne inmelisiniz. Oradaki arkadaşlarım size yardımcı olacaklardır. İyi günler."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"İyi günler," dedi Murat ve kadının tarif ettiği gibi alt kata giden asansöre bindiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapı ding-dong sesiyle açıldığında karşılarında dolap, kutu ve rüyamatik parçalarından oluşan bir panayır duruyordu. Üst üste yığılı elektronik devreler, her yöne uzanan kablolar ve etrafa saçılmış mekanik ve elektronik aletler doğru yere geldiklerini işaret ediyordu. Bu dijital manzarayı pekiştirircesine etrafta hiç kimse yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Affedersiniz," diyebildi Murat, çekingen adımlarla içeri doğru ilerlerken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanıt gelmedi. Tedirginlikle biraz daha içlere doğru ilerlediler. Mekanik yığınların ardında, salonun en ücra köşesinde bir ışık belirdi. Masanın başında bir adam, lambasının küçük ama güçlü ışığı altında harıl harıl çalışıyordu. Rahatsız etmek istemeyen, temkinli adımlarla ona doğru yaklaştılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Affedersiniz," diye yineledi Murat.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkisinin yanına geldiğini çok önceden fark eden adam başını önündeki işinden kaldırıp arkasını döndüğünde masada sayfalar belirdi. Gözlerini hızla kırpmasından saatlerdir bu sayfalar arasında kaybolmuş olduğu belli olan adam kalemini kaldırıp ikisine döndü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Murat’ın suratında aval bir şaşkınlık ve inanmazlık ifadesiyle karışık bir korku belirdi ve ayakta durabilmek için Ozan'ın bileğine tutunmak zorunda kaldı. Kendisini karşısında görmenin etkisiyle bir süre hareketsiz kaldı. Ona gelişinin beklendiğini söylediğinde kafasındaki son soru işaretleri de yerlerini tam açıklanamayan anlamlara ve bilinmedik yan anlamlara bırakıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kimsin?" diyebildi bu kendisinin kopyası olan adama, ama cümlesini tamamladığında sorunun saçmalığının farkına varmıştı bile.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ben özgür iradenin sonuçlarından biriyim, nasıl ki hırsız insanlık denen sürünün genel ahlak kurallarını bir kenara koyup başını biraz yukarı kaldırmaya karar verdiğinde gördüğü manzara karşısında şaşkınlığa kapılıp dilediğince hareket ederse, sen de; daha doğrusu ben de, bu farkına varışı yaşadığında, bu durumun bir sonucu olarak ortaya çıktım. Bu his, öyle güzel ve öyle baş döndürücü bir histir ki, ne yapmak istediğini, ne olduğunu dahi unutursun ve etrafına şöyle bir bakındığında sonsuz gibi görünen bir gökdelenin tepesinde, aşağı atlamak üzere olduğunu fark edersin. Başın döner, ama yükseklikten değil; dilersen atlayabileceğini, her şeyi bitirebileceğini ve bunu yapabileceğini bilmenin gücüyle. Sonra bir güzel yukarı tırmanır ve eline kalemi alırsın."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Senin de, daha doğrusu benim de, dediğim gibi hırsızlar ve sanatçılar birbirlerine pek benzerler. İkisi de bir şeylerin farkına vardıklarında beğenmediklerini değiştirmek için ellerinden geleni yaparlar. Hırsız mülkiyeti sevmez, —belki de ona yürekten bağlıdır ve hepsinin kendi mülkiyeti olmasını ister. Sanatçı da, —bu durumda yazar oluyor— özgür iradesinin farkına varır varmaz içinde yaşadığı toplumun şikayetçi olduğu yönlerini düzeltmek üzere harekete geçer."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bu durumda sen benim yazar yönüm mü oluyorsun?" diye kekeleyerek sordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bu gördüğün senden başkası değil," diye karşılık verdi yazar/hırsız. "Buraya rüyalarını düzeltmek umuduyla geldin, istemeden gördüğün kâbusları yok etmek için. Ama yapabileceğim hiçbir şey yok. Seçimin sonucunda ortaya çıkan manzarayı beğenmiyor olabilirsin, dahası senin düşlediğin ve sonunda başaracağına inandığın şey şu an içinde bulunduğun durum olmayabilir. Ama asıl önemli olan, bir hırsız gibi yakalandığında 'suçsuzum' değil de 'yaptım ve pişman değilim' diyebilmektir. Kabul edersin ki, gerçekler kağıt üzerindeki sözcükler kadar kolay silinemiyor."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Güzel konuşma, bunları bir ara kağıda geçirmelisin, unutmadan."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yaptım bile, çoktan." diyerek önünde duran sayfaları Murat'a gösterdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayranlıkla sayfaları inceledi, hepsini tek tek ve her birinin kendi sözleri olduğuna inanamadan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kahretsin," dedi Murat, "sırf özgür iradeye sahip olabilmek için işimi bıraktım ve onu elde ettiğim an beni kölesi yapıverdi."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ben senden daha gerçek değilim," dedi yazar/hırsız. "Bir an olmadığımı farz et ve yokum, bir an yok olduğunu düşün ve yoksun. Özgürlüğün en temelinde ise istediğinde yok olabilmek vardır. Özgürlük sadece onu isteyenler için var olur."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Murat kendinden emin bir hareketle uzandı ve yazar/hırsızın elimdeki kalemi kaparak kırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir an sonra, Murat ve Ozan, bozuk rüyamatikle baş başa kalmışlardı.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=riuvNI"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=riuvNI" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=Pay0fI"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=Pay0fI" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=KPbpwI"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=KPbpwI" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=h5LYvi"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=h5LYvi" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~4/305141670" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~3/305141670/grnmez-el-vii-blm.html" title="Görünmez El - VII. Bölüm" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27228632&amp;postID=5927837355699951499" title="0 Yorum" /><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/5927837355699951499/comments/default" title="Yazı Yorumları" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/posts/default/5927837355699951499" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/5927837355699951499" /><author><name>kahpecüce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06576577812685950617</uri><email>noreply@blogger.com</email></author><feedburner:origLink>http://kendime.blogspot.com/2008/06/grnmez-el-vii-blm.html</feedburner:origLink></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27228632.post-757914617960596891</id><published>2008-05-28T15:14:00.007+03:00</published><updated>2008-05-28T16:51:25.962+03:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="blogosfer" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="bilim kurgu" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="öykü" /><title type="text">Boşluğun Kardeşliği</title><content type="html">&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Fantastik kurgu, bilim kurgu gibi türlerde özgün içerik yayımlayan az sayıdaki blogtan biri olan &lt;a href="http://arka-sokak.blogspot.com/"&gt;&lt;b&gt;Aykırı Çağırışım&lt;/b&gt;&lt;/a&gt;'ın yazarı Hazal ile, bloglarımızda konuk yazar olarak birer yazı yazmaya karar verdik. Aşağıda okuyacağınız bilim kurgu öyküsünün yazarı o. Ben de &lt;a href="http://arka-sokak.blogspot.com/"&gt;Aykırı Çağırışım&lt;/a&gt; için fantastik kurgu türünde, &lt;a href="http://kendime.blogspot.com/2007/07/karak-diyar-elfyurdu-destan.html"&gt;Karakış Diyarı&lt;/a&gt;'nda geçen "&lt;a href="http://arka-sokak.blogspot.com/2008/05/avc.html"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Avcı&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;" adında bir öykü yazdım. Keyifle okuyunuz.&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Önündeki kâğıtlara durmadan bir şeyler yazıp duruyordu. Kalem hızlı bilek hareketleriyle, sağa sola savrulurken formüller kağıda döküldü. Bunu denemek için çok beklemişti. Büyük ustaya olan saygısını,onun yılların tozlu sayfalarında sadece bir “teori” adı altında kaybolmuş eserini hayata geçirerek sunacaktı. Rölativite,ya da diğer adıyla Görecelilik Kuramı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece önünü aydınlatan masa lambasının ışığı altında rahatça gerindi. Tüm formülleri hazırdı. Artık geriye kalan tek şey tek yumurta ikizlerini bu deneye kobay olarak verecek bir aile bulmaktı.&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;“Einstein’ın Görecelilik Kuramı’na göre: ışık hızıyla uzayda giden bir canlı için zaman durur. Buna örnek olaraktan tek yumurta ikizlerini göstermiştir. İkizlerden birini dünyada bırakıp diğerini ışık hızıyla uzaya yollarsak, 50 yıl sonra uzaydaki ikiz geri döndüğünde gönderildiği yaşta olur, ama dünyadaki için zaman akıp gitmiş ve 50 yıl yaşlanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak sorun, ışık hızıyla giden canlı ya da bir cismin kütlesinde artış olmasıdır. Bu, günümüzün Türkiye şartlarıyla ve göğsümüzü kabartan dahilerimiz sayesinde çözüme ulaştırılmıştır. Bunu insanlarla denemek için, tek yumurta ikizlerini bilim için kullanmamıza izin verecek bir aile arıyoruz.Hükümet destekli bu projemize katılan ailenin alacağı ücret haricinde, çocukların bakımı tamamen devlet tarafından karşılanacaktır.”&lt;/blockquote&gt;Suat Altındağ, bu ilanı holografik gazetede okuduğunda, aklına henüz altı aylık olan tek yumurta ikizleri Serkan ve Serhan gelmişti. Paraya ihtiyaçları vardı. Borçlar çığ gibi üzerilerine yıkılırken, onlar bu da yetmezmiş gibi bir beklerken iki çocuk edinmişlerdi. Bunu Hale’ye söylemeliydi. Zaten,aynısından iki tane vardı ellerinde. Bir çocuk neylerine yetmiyordu ki? Hale’nin o eski kafalılığı olmasa çoktan bir tanesinden kurtulmuş olacaklardı. Uzay Çağı’nın insanı gibi düşünüyordu hep. Halbuki, artık Evrensellik Çağı’nda olduklarının farkına varmalıydı eşi.&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birçok ikiz denenmişti. Benzer ortam koşullarına uyum sağlayacak birilerini bulamıyorlardı ama. Ancak,cevabın altı aylık Serhan olacağını sonradan anladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Altındağ ailesi oraya geldiğinde, Serhan deneylere çok olumlu tepkiler vermişti. Serkan onun kadar başarılı olamazken diğeri, çalışmalar için seçilen çocuk olmuştu. Suat gayet mutluydu bu durumdan, Hale ise geldiği gibi ağlamaktan yorgun düşmüş bir suratla olan biteni izlemişti. Her şey ne kadar saçmaydı Suat için. Sanki sevgi karın doyuruyormuş gibi bu kadar duygusallık yapmasına ne gerek vardı ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aradan beş yıl geçti böylece. İkizler de bu geçen zamanla büyüyüp beş yaşına geldi. Bu beş sene boyunca birçok kimyasal maddeyle, uzaydaki kütle artışı engellenen Serhan,aynı zamanda birçok mekanik deney içine kullanılmıştı. Artık her şey hazırdı ve çocuk deney için umut ışığıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hala daha bunda devam etmeye kararlı mısın?” dedi Gökalp’ın arkasındaki yaşlı ses.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam arkasını döndüğünde, karşısında hocasını buldu. Hocasının gözlerindeki onaylamaz ve sorgulayan bakışları görünce içinden küfür etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Evet hocam, buraya kadar gelmişken her şeyden vazgeçelim miydi?” dedi biraz sitemkar bir tonda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hocası en başından beri bu projenin karşısındaydı. Etik diye bir saçmalıktan bahsediyordu hep. Ama,Gökalp’a göre etik ve diğer her şey bilim uğruna feda edilebilirdi. Bu olayı hayata geçirmek için çok şeyini harcamıştı. Bir ihtiyarın çağ dışı düşünce tarzı yüzünden mi duracaktı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bak Gökalp, sana son kez söylüyorum! Karşındaki bir çocuk ve bir insan! Onu beyaz bir laboratuar faresi gibi kullanamazsın.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Neden?” dedi adam alaylı bir tavırla. Ama,cevabı çok iyi biliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşlı adam niyetini anlamıştı. Derin bir iç çekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bir zamanlar insanlar ahlak ve kültür gibi şeylerle ayakta kalırdı. Toplumları ayakta tutan kültürleri, insanları insan yapan da vicdanlarıydı. Sen zeki bir gençsin evlat, ama ne yazık ki akıllı değilsin!” dedi ve kayarak açılan kapıdan sinirle çıktı gitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gökalp onun dediklerini zerre kadar dinlememişti. Eğer o aile oğlunu bir anlamda sattıysa, o neden düşünecekti ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüksek dozda uyku ilacı içirilen Serhan, uzayın derinliklerine gönderildi. Arkasında pişmanlık dolu bir anne ve gerekenin yapıldığını düşünen bir baba kalmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serkan koltuğunda rahatça gerindi.İşte yine bir yorucu günün ardından evine dönecekti. Tam kalkmış gidiyordu ki, mesaj uyarı sesi duyuldu kırmızı hattan. Etrafına bakındı kimsenin olmadığını bildiği halde. Ona ulaşılmayalı uzun zaman olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Serkan Altındağ?” dedi telefonun ucundaki ses emin olmak için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Evet benim,” dedi Serkan biraz tedirgin bir tonda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Lütfen mikrofona yaklaşın,” dedi ses yeniden. Ardından küçük bir kırmızı ışı adamı baştan aşağıya taradı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kimliğiniz onaylandı Serkan Bey. Görüşme için birkaç saniye bekleyin lütfen.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O geçen birkaç saniye içinde Serkan’ın aklında bin bir türlü şey uyanmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Serkan!” Bir anda karşısında beliren holograma baktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sizi yeniden görmek çok güzel efendim,” dedi Serkan nazik bir biçimde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hologramdaki adamın yüzünde geniş bir gülümseme oluştu.&lt;br /&gt;“Sana bir haberim var! Kardeşin birkaç saat sonra dünyaya dönüyor! Hadi hemen buraya gel!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kelimeler Serkan’ın beyninde şimşek gibi çaktı. Tam 30 yıl geçmişti. İkizini görmeyeli koca bir 30 yıl olmuştu ve o, kardeşinin yaşadığından umudu keseli çok uzun zaman olmuştu. Önceleri çocukça bir hayalle beklediği kardeşini, bir zaman sonra aslında öldüğünü ve annesinin ona yalan söylediğini düşünür olmuştu. Ama,şimdi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Serkan bir şey söyle!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama Serkan’ın tek söyleyebildiği dalgın bir “Geliyorum…” oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkeste bir telaş vardı. Beyaz önlükleriyle etrafta koşturan bilim insanları,son kontrolleri yapıyordu ellerindeki elektronik dosyalarla. Yüzüne durmadan elektronik dosyaların ışığı vuran Serkan, gözüne giren ışığı umursayacak halde değildi. Az sonra ikizi gelecekti ve ne halde olduğunu bile bilmiyordu. Belki artık bir mutanttı ya da kendisi gibi bir adam. Peki ya o nerde kalacaktı? Bir işi ya da hayat güvencesi var mıydı? Yoksa,onunla mı kalacaktı. Evinde başka birini istemiyordu halbuki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu düşünceler eşliğinde zaman geçti. Serkan ”Geliyor!” diye etrafta bağıran insanların sesiyle kendine geldi. Elleri titriyordu her nedense. Ne kadar duygusal davranıyordu. Kendi kendine küfür etti. Biri onu böyle görürse utancından yerin dibine girerdi. Duygular Uzay Çağın’da kalmıştı ve o,bunu aşmış olmalıydı çoktan.&lt;br /&gt;Bir anda herkes dışarı fırladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Serkan Bey,lütfen burada bekleyin” demeyi akıl etti aralarından biri. Serkan beklemeye başladı. Bekledi,bekledi… Yaklaşık bir yarım saatten sonra dışarı fırlayan güruh heyecanla geri döndü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Serkan Bey,size birini takdim etmek istiyoruz!”dedi heyecanla bir kadın.&lt;br /&gt;Herkes çekildiğinde Serkan kardeşini gördü. Hiç de beklediği gibi değildi. 5 yaşında bir erkek çocuk vardı karşısında. Utanıp, sıkılan ve bir an önce eve gitmek isteyen bir çocuk… Serkan inanmamıştı bunun o olduğuna. Gerçekten hiç mi büyümemişti?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Serhan,bak işte kardeşin!” dediler neşeyle bir grup insan. Ama, Serhan hala daha başkalarını arıyordu. Bir anne,bir baba ve bir ikiz…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük elini uzattı utanarak. “Merhaba,ben Serhan,” dedi nazikçe. Serkan bu küçük eli sıktı şaşkınlıkla “Memnun oldum… Ben de Serkan…” dedi boğuk bir sesle. Çocuk güldü o küçük sesiyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ama sen Serkan olamazsın ki! Benim kardeşim benim yaşımda.” Bu sırada araya bir doktor girdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Serhan,bu sana anlattığımız kardeşin. Onun büyüdüğünü sana anlatmıştık sen uyurken,hatırladın mı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Evet! Hatırladım! Serkan kocaman olmuşsun!” dedi gülümseyerek adama sarılırken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serkan ise ona sarılmak yerine sadece bacaklarına dolanan bu çocuğa bakmıştı. Artık,evini paylaşması gereken bir çocuk vardı. Boşanma oranın %99 olduğu son zamanlarda, tek başına çocuk büyüten biri çok normaldi yine de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serhan karşısındaki sevgisizliği anlayamamış olarak baktı ona, ama hiçbir şey demedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serhan uzaya gönderildikten sonra aile boşanmış ve Serkan annesinde kalmıştı. Bir daha babasının yüzüne bakmamış ve onu uzaya gönderen Gökalp’a lanet etmişti yıllarca. Babası payına düşen parayla bir süre eğlenip, sonra sefil bir hayat sürerken, Gökalp çok ilginç bir şekilde ölmüştü. Teknolojinin sınır tanımadığı bu zamanda elektrik sızıntısından çarpılarak ölmüştü. Kimse bunun nasıl olduğuna anlam veremiyordu. Bu kadar basit bir hata makineler çağında nasıl olurdu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serkan şimdi yine Gökalp’a ve babasına lanet ediyordu. Onu, küçücük bir çocukla yalnız bıraktıkları için. Peki bu çocuğa ne öğretecekti? Artık onun sorumluluğunda olan ikizi için ne yapacaktı? Ancak ,cevaplar sanıldığından çabuk gelmişti. Birlikte geçirdikleri günlerde Serhan’ın yaşına göre ne kadar donanımlı olduğu ortaya çıkmıştı. Otuz sene boyunca uyutulan çocuk, ‘en iyi arkadaşım’ diye anlattığı E.S.R’nin(eğitim sistemi robotu) sesiyle bir çok şey öğrenmişti. Artık anne ve babasının olmadığını biliyordu. Serkan’ın kaç yaşında olduğunu, nerelerde okuduğunu ve şu anki işini de biliyordu. Aslında 35 yaşında olması gerektiğini de biliyordu, ancak çocuk aklı bunu kabullenmiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serkan onu çok küçümsemişti en başta. Sadece bir çocuktu. Ama,geçen her olayda “Aaaa!E.S.R bunu bana anlatmıştı! Sana ne kadar iyi dost olduğumuzu söylemiş miydim?” sözleri duyulur olmuştu. Hiçbir şekilde ikizine dokunmadı Serkan. Sadece ihtiyaçlarını karşılıyordu ve bunu yaptığı için kendisini takdir edeceklerini sanıyordu. Halbuki, bir kere olsun sarılmamıştı ona ya da bir kere elini tutmamıştı. Serhan dünyaya döndüğü için depresyona sürüklenmeye başlamıştı. Serkan’la oyun oynamak istemesi Serkan’ı çıldırtırken o, ikizinin büyüyüp bir adam olduğunu anlayamıyordu. Sadece boyu uzayıp sakalları çıkmıştı kardeşinin, ne vardı ki bunda? İşte Serhan’ın düşüncesi buydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gece Serkan koltuğa uzanmış, tavandaki haber akışını izlerken Serhan’ın duramadan bahsettiği E.S.R’yi düşündü. Ne kadar garip bir addı aslında. Harfleri okumaya çalışınca sanki “esir” sözcüğü çıkıyordu ortaya. Duygulardan arınmış ve olgun insan moduna geçmiş olduğunu sandığı kalbinde bir acıma duygusu oluştu. Gerçekten e Serhan bir esir olmuştu bu proje uğruna. Ömrünün otuz senesini karanlık bir uzayda,sürekli uyuyarak geçirmişti. Ona sürekli dokunmaya çalışması, gülen yüzü ve ağlayan sesi geldi kulağına. Ayağa kalktı ve Serhan’ın odasına gitti. Kapıyı açtı yavaşça,kardeşine ilk defa gülen bir yüzle yaklaşmak için.Karşısında Serhan’la birlikte başka bir adam daha çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sen kimsin!” diye bağırdı Serkan telaşla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Serhan buraya gel!” dedi içinde ilk defa oluşan koruma içgüdüsüyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karşısında duran yaşlı adamla göz göze kaldılar bir süre. Çocuk yaşlı adamın elini tutmuş ve bırakmamakta kararlıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu kadar ani gelmek istemezdim Serkan, ama başka çarem kalmamıştı. Kendimi tanıtmama izin ver,ben prof. dr Doğan Gencer,başka bir değişle ikizini uzaya gönderen projenin eski sorumlusu.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serkan hiçbir şey demiyordu. Diyecek bir şeyi yoktu çünkü. Sadece dinledi…&lt;br /&gt;“Yıllardır çektiğim vicdan azabına bir son veremeye geldi. Gökalp’ın başlattığı bu çılgınlığa zamanında müdahale etmem izin verilmemişti ve her şeyi bu gördüğün kardeşin çekti. Ben yapmam gerekeni geçte olsa yaptım ancak. Şimdi sıra bu çocukta…” dedi hüzünle elini tuttuğu Serhan’a bakarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Onunla ne yapacaksın?” dedi Serkan boğazında düğümlenen bir sesle.&lt;br /&gt;Adam güldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Onu yetiştireceğim! Bunu sana bırakmak en iyisi diye düşünmüştüm, ancak sen tıpkı bu diğer insanlar gibi yozlaşmış ruhunla ona bir kardeş olmadın. Şimdi ben, bu boşu boşuna hayatı yenmiş çocuğu kendim yetiştireceğim ve sen de hiçbir şey yapamayacaksın!” dedi meydan okurcasına.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Nereden biliyorsun be adam! Evime izinsiz girip, kardeşimi alabileceğini mi sanıyorsun!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sen onu istiyor musun Serkan! Şu çocuk üzerinde ne hakkın var! Bana engel olamayacağını biliyorum,çünkü olaylara tepki verme güdün de tıpkı duyguların gibi yitip gitti!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam bu sözlerden sonra Serhan’ı kucağına aldı ve cam hizasında duran aracına bindirdi nazikçe. Ardından Serkan’a tıpkı bir pislikmiş gibi bir bakış attı ve hızla uzaklaştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Araç hareket etmeden önce, Serhan gülümseyerek ikizine el salladı, sanki bir seyahate gidiyormuş gibi. Adam haklıydı, Serkan sadece arkalarından bakabilmişti. Boş odanın zeminine oturdu ve ilk defa ağladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Beni bırakma kardeşim!” dedi açık camdan sırtına vuran soğuğa doğru.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Bu öyküyü beğendiyseniz, yazarın diğer öykülerine de göz atmak için &lt;/span&gt;&lt;a style="font-style: italic;" href="http://arka-sokak.blogspot.com/"&gt;Aykırı Çağrışım&lt;/a&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt; blogunu ziyaret edin.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=C95IfH"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=C95IfH" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=TKglEH"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=TKglEH" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=A26vXH"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=A26vXH" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=NZyeLh"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=NZyeLh" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~4/299809338" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~3/299809338/boluun-kardelii.html" title="Boşluğun Kardeşliği" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27228632&amp;postID=757914617960596891" title="4 Yorum" /><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/757914617960596891/comments/default" title="Yazı Yorumları" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/posts/default/757914617960596891" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/757914617960596891" /><author><name>kahpecüce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06576577812685950617</uri><email>noreply@blogger.com</email></author><feedburner:origLink>http://kendime.blogspot.com/2008/05/boluun-kardelii.html</feedburner:origLink></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27228632.post-1776042362588926364</id><published>2008-05-25T19:18:00.007+03:00</published><updated>2008-05-25T19:45:03.203+03:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="ursula k leguin" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="makale" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="bilim kurgu" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="çeviri" /><title type="text">LeGuin ve Sosyal Bilim Kurgu</title><content type="html">&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ursula K. LeGuin'in --dolayısıyla bilim kurgunun-- büyük kitaplarından biri olan &lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;Karanlığın Sol Eli&lt;/span&gt;'nin elimdeki baskısında, giriş bölümünde LeGuin tarafından yazılan aşağıdaki metin yer alıyordu. Bilim kurgu, sosyal bilim kurgu, sanatçı gibi büyük kavramlar hakkında katıldığım yorumlar getiren bu metni, daha çokları okusun diye, Türkçe'ye çevirdim. Afiyet olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp0.blogger.com/_sbwzARj9OD8/SDmTYSns5_I/AAAAAAAAAP0/5ui2uyWf9qM/s1600-h/LeGuin2.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 170px; height: 170px;" src="http://bp0.blogger.com/_sbwzARj9OD8/SDmTYSns5_I/AAAAAAAAAP0/5ui2uyWf9qM/s320/LeGuin2.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5204352889927821298" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Bilim kurgu genellikle öngörü sahibi olarak tanımlanır. Bilim kurgu yazarı bugüne ait bir yönelimi ya da olguyu alır,  kurgusal etki için, sadeleştirip yoğunlaştırır ve bunu geleceğe doğru uzatır. "Eğer bu sürerse, şöyle olur." Bir tahminde bulunulmuştur. Yöntem ve sonuç olarak; uzun bir süre boyunca az miktarda yiyecek alan insanlara ne olabileceğini tahmin etmek isteyen bir bilim adamının farelere büyük miktarlarda arınmış ve yoğunlaştırılmış yiyecek vermesine benzer. Sonuç önlenemez bir şekilde kanser olacaktır. Öngörmenin sonucu da bundan farksızdır.  Kesin bir şekilde öngörü sahibi olan bilim kurgu eserleri genellikle Roma Kulübü'nün bulunduğu noktaya varırlar: insan özgürlüğünün dereceli olarak ortadan kaldırılması ile dünya üzerindeki yaşamın tamamen yok edilmesi arasında bir yer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durum, bilim kurgu okumayan çoğu kişinin bilim kurguyu "hayalperest" olarak tanımladığını açıklayabilir, ama biraz daha üzerlerine gidecek olsanız "çok kasvetli" olduğu için okumadıklarını itiraf edeceklerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mantıksal sınırının sonuna dek götürülen her şey ya kanserojen ya da kasvetli bir hâl alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şanslıyız ki, kaba öngörü oyunun kendisi olmaktan çok bilim kurgunun sadece bir unsurudur. Hem okuyucunun hem de yazarın yaratıcı hayal gücünü doyurmak için fazlasıyla akılcı ve basittir. Değişkenler ise hayatın tadı tuzudur.&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kitap bir varsayım, bir öngörü değildir. Dilerseniz, diğer bir çok bilim kurgu eseri gibi bunu da bir düşünsel deney olarak okuyabilirsiniz. Diyelim ki; (diyor Mary Shelley) genç bir doktor laboratuarında bir insan yaratıyor, diyelim ki (diyor Philip K. Dick) Müttefikler ikinci dünya savaşını kaybetti, diyelim ki şöyle, diyelim ki böyle ve neler olacağını görelim... Böyle tasarlanmış bir öyküde, modern romandaki ahlaki gelişkinliğin feda edilmesine gerek yoktur, ayrıca içinde yerleşik bir çıkmaz da bulunmaz, düşünce ve önsezi, çok da geniş olabilen ve sadece deneyin gereksinimlerince belirlenen sınırlar içinde özgürce dolaşabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Schrödinger ve diğer fizikçilerin deyimiyle düşünce deneyinin amacı geleceği tahmin etmek değil --aslına bakılırsa Schrödinger'in en ünlü düşünce deneyi, kuantum düzeyinde  "geleceğin" tahmin &lt;i&gt;edilemeyeceğini &lt;/i&gt;gösterir-- gerçeği ve şimdiyi tanımlamaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilim kurgu kestirimci değil tanımlayıcıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tahminler peygamberlerce (bedavadan), falcılarca (genellikle bir ücret karşılığında --bu yüzden peygamberlerden daha çok saygı görürler) ve gelecekbilimcilerle (maaş karşılığında) dile getirilir. Tahmin, peygamberlerin, falcıların ve gelecekbilimcilerin işidir. Bir romancının işi ise bu değildir. Onun işi yalan söylemektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meteoroloji Bürosu haftaya Salı havanın nasıl olacağını, ARGE kurumu ise yirmi birinci yüzyılın neye benzeyeceğini size söyleyebilir. Bu gibi bilgiler için kurgu yazarlarına danışmanızı tavsiye etmem. Çünkü bu onların işi değildir. Size söylemeye çalıştıkları, neye benzedikleridir, neye benzediğinizdir, -süregelenlerdir- havanın şimdi, bugün bu an nasıl olduğudur, yağmur, gün ışığı, bakın! Gözlerinizi açın, dinleyin, dinleyin. Romancıların söyledikleri bundan ibarettir. Ama size göreceklerinizi ve duyacaklarınızı anlatmazlar. Tek anlatabildikleri, üçte birini uyuyarak ve rüya görerek, geçirdikleri bu dünyada kendi gördükleri ve duyduklarıdır, bir üçte birlik kısmını da yalan söyleyerek geçirirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Dünyaya karşı yalan!" --Evet. Kesinlikle. Kurgu yazarları, en azından daha cesur oldukları anlarda gerçeği; onu bilmeyi, dile getirebilmeyi ve onun hizmetinde olmayı arzularlar. Ama bunu acayip ve dolambaçlı yollar seçerek yaparlar, hiç olmamış ve olmayacak kişiler, yerler ve olaylar yaratırlar ve bunları detaylı bir şekilde uzun uzadıya ve duygusalca anlatırlar, yalanlarını sıralamayı bitirdiklerindeyse; "İşte! Gerçek budur!" derler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalanlarını destekleyebilmek için her türden gerçeği kullanabilirler. Yazarlar size; gerçekten var olan Marshalsea Hapishanesini, gerçekten de savaşılan Borodino Muharebesini, gerçekten de laboratuarlarda uygulanan kopyalama işlemini ya da psikoloji kitaplarında anlatılan kişilik bozukluğunun oluşmasını anlatabilirler. Bu doğrulanabilir yer-olay-olgu-davranış'ın ağırlığı, okuyucunun tamamıyla bir yaratı, bir buluş okuduğunu unutmasına yol açabilir. Oysaki tüm bunlar o belirlenemez yerden; yazarın zihninden başka hiçbir yerde gerçekleşmeyen olayların tarihidir. Aslında roman okurken çıldırırız -tam bir deli oluruz.  Orada olmayan insanların varlığına inanır, seslerini duyar, onlarla birlikte Borodino Muharebesini izleriz, hatta Napolyon bile olabiliriz. Akıl sağlığı (çoklukla) kitap kapandığında geri gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten saygın hiçbir toplumun sanatçılarına güvenmemesinde şaşılacak bir yan var mıdır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak toplumumuz, sıkıntılı ve şaşkın olduğundan ve bir yol gösterici aradığından, tamamıyla yanlış anlaşılmış bir güveni sanatçılarına yükler ve onları peygamber ve gelecekbilimci olarak kullanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatçıların esinlendiklerinde biliciler olamayacaklarını &lt;i&gt;vahiyin&lt;/i&gt; onlara gelemeyeceğini ve tanrının onlar aracılığıyla konuşamayacağını söylemiyorum. Buna inanmayanlar, bunun gerçekleştiğini, içlerindeki tanrının ellerini, dillerini kullandığını bilmeyenler nasıl sanatçı olabilir? Belki bu hayatlarında sadece bir kez, bir kez gerçekleşir ama bu bile yeterlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalnızca sanatçının böyle ayrıcalıklı ve sorumluluk üstlenmiş olduğunu söyleyecek de değilim. Bilim insanı da esin için  hazırlar, hazırlanır, gece gündüz çalışır, uyur ve uyanır. Pisagor'a göre, tanrı düşlerle konuştuğu gibi geometriyle; seslerin uyumuyla konuştuğu gibi saf düşüncenin uyumuyla, sözcükler konuştuğu gibi sayılarla da konuşabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama tüm sorunu ve kargaşayı yaratan sözcüklerdir. Bugünlerde sözcüklerin sadece tek bir şekilde; işaretler olarak, faydalı olduğunu görmemiz söyleniyor. Düşünürlerimizden bazıları, sözcüklerin sadece tek bir anlamı olduğu, bilimsel akıl tarafından algılanabilen tek bir anlamı olduğu, mantıksal olarak doğru olduğu ve --ideal durumda-- ölçülebilir olduğu sürece bir değeri olduğuna bizleri ikna edebilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Işığın, aklın, orantının, uyumun ve sayıların tanrısı olan Apollo, kendini tapınmaya fazla kaptıranları kör eder. Güneşe doğrudan bakmayın. Arada bir loş bir meyhaneye gidin ve Dionisios'la birlikte birer kadeh içki için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanrılar hakkında konuşuyorum ama bir ateistim. Aynı zamanda bir sanatçıyım; yani bir yalancıyım da. Söylediğim hiçbir şeye güvenmeyin. Ben doğruyu söylüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlayabildiğim ve ifade edebildiğim tek gerçek, mantıksal olarak belirtmek gerekirse yalandır. Psikolojik olarak tanımlandığındaysa simgeye dönüşür. Estetik olarak tanımlarsak da bir metafordur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sistems Science'ın dev kıyamet alameti grafiklerini gösterdiği Gelecekbilim Kongresine katılımcı olarak davet edilmek, Amerika'nın 2001 yılında neye benzeyeceği sorusuna muhatap olmak oldukça güzel ama bunların hepsi korkunç bir hata. Ben bilim kurgu yazarım ve bilim kurgu gelecek ile ilgili değildir. Gelecek hakkında sizin bildiğinizden --ve büyük olasılıkla sizden daha az-- başka bir şey bilmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kitap, gelecekten bahsetmez. Evet, "Ekümenik Yılı 1490-97" diye başlıyor, ama buna &lt;i&gt;inanacak&lt;/i&gt; değilsiniz herhalde?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, gerçekten de kitaptaki insanlar çift cinsiyetli, fakat bu benim insanların bir milenyum yıl kadar sonra çift cinsiyetli olacağını öngördüğüm anlamına gelmiyor.  Bana kalsa, çift cinsiyetli olsak çok da iyi olurdu. Ben sadece, bilim kurguya özgü, acayip, dolambaçlı ve düşünce deneyine benzer bir şekilde bakarsanız, havanın uygun olduğun günlerde aslında çift cinsiyetli olduğumuzu görüyorum. Tahmin yürütmüyorum, tanımlıyorum. Romancıya özgü bir yöntemle psikolojik gerçeklerin bazı kesin yönlerini, ayrıntılı yalanlar söyleyerek tasvir ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hangi roman olursa olsun, okurken söylenen her şeyin yalan olduğunu kesinkes bilmek zorundayız, yine de her sözcüğüne inanmaktan geri kalmıyoruz. Sonunda, kitabı bitirdiğimizdeyse -eğer iyi bir romansa- okumadan önceki halimize göre biraz daha farklı oluruz, biraz değişiriz, sanki yeni biriyle tanışmış ya da hiç geçmediğimiz bir sokaktan geçmiş gibi. Nasıl değiştiğimizi, ne öğrendiğimizi &lt;i&gt;söylemek&lt;/i&gt; ise çok zordur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatçı sözcüklerle ifade edilemeyenle uğraşır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Araç olarak yazını kullanan sanatçı bunu &lt;i&gt;sözcüklerle&lt;/i&gt; yapar.  Romancı, sözcüklerle anlatılamayanı sözcüklerle anlatır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözcüklerin göstergesel kullanımlarının yanında simgesel ve mecaz anlamları olduğundan bu gibi çelişkili görünen biçimlerde kullanılabilirler. (Sözcüklerin ayrıca sesleri vardır --bu ise dilbilimsel olgucuların ilgilenmediği bir gerçektir. Bir cümle ya da bir paragraf bir akor y ada müzikteki uyumlu bir düzen gibidir: sessiz okunsa bile anlamı dikkat kesilen kulaklarca, dikkatli zekadan daha iyi algılanır.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün kurgular birer mecazdır. Bilim kurgu bir mecazdır. Bilim kurguyu diğer yazın biçimlerinden ayıran ise çağdaş yaşamın egemen özelliklerinden elde edilen yeni mecaz kullanımlarıdır --bilim, bütün bilimsel yöntemler, teknoloji, göreceli ve tarihsel bakış açısı bunlar arasındadır. Uzay yolculuğu bir mecazdır, tıpkı alternatif toplumların olduğu gibi, ya da alternatif biyoloji gibi. Gelecek de bunlardan biridir. Yazında, gelecek de bir mecazdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki neyin yerine?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer mecazdan arınmış bir şekilde söyleyecek olsaydım, bütün bunları, bu romanı yazamazdım, Genly Ai daktilomun başına geçip mürekkebimi kullanarak, beni ve sizi gerçeğin bir imgelem meselesi olduğu konusunda bilgilendiremezdi.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=6KzXjH"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=6KzXjH" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=6LC04H"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=6LC04H" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=NgPstH"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=NgPstH" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=BHTmkh"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=BHTmkh" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~4/297832606" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~3/297832606/leguin-ve-sosyal-bilim-kurgu.html" title="LeGuin ve Sosyal Bilim Kurgu" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27228632&amp;postID=1776042362588926364" title="0 Yorum" /><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/1776042362588926364/comments/default" title="Yazı Yorumları" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/posts/default/1776042362588926364" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/1776042362588926364" /><author><name>kahpecüce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06576577812685950617</uri><email>noreply@blogger.com</email></author><feedburner:origLink>http://kendime.blogspot.com/2008/05/leguin-ve-sosyal-bilim-kurgu.html</feedburner:origLink></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27228632.post-5594928958651263215</id><published>2008-05-19T23:27:00.004+03:00</published><updated>2008-05-19T23:35:04.680+03:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="makale" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="philip k dick" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="bilim kurgu" /><title type="text">Alfa Ayının Kabileleri'nde Delilik ve Akıl Sağlığı</title><content type="html">&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Philip K Dick, &lt;a style="font-style: italic;" href="http://kendime.blogspot.com/2006/10/alfa-aynn-kabileleri.html"&gt;Alfa Ayının Kabileleri&lt;/a&gt; adlı bilim kurgu romanında tamamıyla ruhsal hastalıklar üzerine kurulmuş bir toplum yaratıp bunu Alfa sisteminde yer alan ve bir tımarhaneye çevrilmiş Alfa III M2 adlı uyduya yerleştiriyor. Dick romanında akıl sağlığı ve delilik kavramlarının yerini sık sık değiştirerek ikisi arasınddaki çizgiyi bulanıklaştırıp hicvini bir güzel ortaya koyuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1964'te yayınlanan kitap, altmışlar Amerika'sındaki soğuk savaş paranoyalarıyla örtüşen bir öykü anlatıyor. Tür, gerekli olan "yabancılaşma şoku"nu sağlarken, yazara rahat bir şekilde yaratma ve eleştirme şansı tanıyor. Öyküde, CIA yöneticileri Dünyalıların Alfalılara üstünlüğünü kanıtlamak üzere zihinsel hastalarca yönetilen Alfa III M2 uydusunu işgal etmeye karar verirler ve bunun için zeki ve bilmiş bir pskiyatrist olan Dr. Rittersdorf'u ABD hükümeti temsilcisi olarak gezegene gönderirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dick, hükümet tarafından uygulanan böylesi deliliklerin bulunduğu bir öykü anlatarak, politikacıları ve diğer devlet yöneticilerini hedef alıyor, onların yeterliliklerini sorguluyor. Bu durum, pskiyatrist kimliği ile aklı ve bilimi, hükümet temsilcisi kimliğiyle ise otoriteyi sembolize eden Dr. Rittersdorf karakterinde açıkça görülebilir:&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Dr. Rittersdorf sesini özenle ayarlayarak cevap verdi. "Durumu bu şekilde değerlendirmenizi anlıyorum. Ne de olsa uzun zamandır tecrit edilmiş bir yaşam sürdürüyorsunuz.[...] Maalesef dikkatinizi nahoş bir noktaya çekmek zorundayım. Siz, gerek bireysel, gerek kollektif düzlemde ruh hastalarısınız.&lt;/blockquote&gt;Dr. Rittersdorf,  -"mesleği bilimsel nedenlerden çok, yasal ve ahlaki bir güvence olarak gerektiğinden"- aklın maskesi ardında gizlenip, bilimi ve objektif düşünceyi yalnızca bir araç olarak kullanarak delileri teslimiyete ve akıllıların otoritesi altına girmeye davet ediyor.&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alfa III M2'nin zihinsel ve fiziksel istilası, Birleşik Devletler hükümeti tarafından "komünist yayılmayı durdurmak" üzere gerçekleştirilen Vietnam Savaşı'nın alaycı bir taklidi gibi görünüyor. Ayrıca, Alfa III M2'yi Soğuk Savaş döneminin  "uydu devletleri"ne yapılan hicivli bir gönderme olarak  okumak da mümkün. Dick, bu uydu devletleri yöneten güçlerin geçerliliğine karşı çıkmış olacak ki, romandaki otoritenin temsilcisi Dr. Rittersdorf karakterini ters yüz ediyor. Romanın sonlarına doğru, kendi testlerinden birini denemeye ikna edildiğinde doktorun yeterliliği ve güvenilirliği sorgulanıyor:&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Test sonuçlarını Straw'ın el yapımı şık tahta-ferforje masasının üstüne yayan Mary "Kabul etmesi çok güç," dedi. [....]&lt;br /&gt;"Manlıkla ilgim bile yokmuş. Aslında tam tersi; bende panikli bir depresyon varmış. Ben Depim."&lt;/blockquote&gt;Kitabın sonun da Dr. Rittersdorf karakterinin zihinsel durumunu tersine çevirerek yazar hükümeti deli ve güvenilmez ilan ediyor. Dick, itirazını Dr. Rittersdorf'un ağzından acı bir gülümsemeyle birlikte ifade ediyor. Soğuk Savaş boyunca politikacıların akıl dışı kararları ve paranoyak askeri hamleleri belki de zihinsel sorunları yüzündendi ve mantıklı düşünme becerileri tamamıyla hayal ürünüydü demeye getiriyor. Bu söylemler, doktorun kendisine uyguladığı testin sonuçlarını görmesi sonrasında "her şeyin kötüye gittiği ve hemen bir şeyler yapmazsak başımıza bir felaket geleceği yolundaki  hayalleri" ile yüzleşmesiyle gerçekleşiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dick, akılların dünyasının delilerinkinden pek de farklı olmadığını öne sürüyor ve Alfa III M2'deki görevi sırasında doktor, Alfalıların toplumsal yapısının dünyadakilerden pek de farklı olmadığını fark ediyor:&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Paranoyaklar, daha doğru bir tabirle paranoid şizofrenikler, devlet adamlar sınıını oluşturuyor olmalılar. Siyasi ideolojiyi ve sosyal planlamayı onlar üstlenmişler. Gene dünya görüşünün bekçisi paranoyaklar. Basit şizofrenlere gelince... Onlar da şair sınıfına denk düşüyordur, bir kısmı dini kahin işlevi görse de... Polimorfik şizofreni hastları ise toplumun yaratıcı üyeleri olarak, yeni fikirlerin üretilmesini sağlıyor olmalılar. Aşırı önemsedikleri fikirlere sahip olan birileri de vardır; obsesif-kompulsif nevrozun gelişmiş biçimlerini taşıyan psikotikler... Bu insanlar da toplumun memurları ve bürokratları olarak, hiç yeni fikir üretmeden tören niteliğindeki işlevleri yerine getiriyorlardır. Bunların muhafazakarlığı polimorf şizofrenlerin radikalizmini dengeleyerek topluma bir istikrar kazandırıyordur."&lt;/blockquote&gt;Delinin akıllıya benzetilmesi, Alfa toplumunun Dünyalı benzeriyle açıklanmasıyla "aynayla tanıma"ya benziyor; bu yöntemde ruh hastası kişiye; kendi mantıksal düşünme becerisi dahilinde bir ifade söylenir ve bu ifade ışığında bir başka hastanın durumuna göz atarak akıl sağlığını geri kazanır. Dr Rittersdorf'ta ise durum bunun tam aksi. Aklın ve retoriğin yardımıyla kendi dünyasının aslında ruh hastası olduğunu, ve Alfa III M2'nin kendi dünyasının küçük bir kopyası olduğunu kanıtlar. Ayrıca, Dick devlet adamlarına "paranoid" teşshisi koyarak, Vietnam Savaşı'nın altında yatan nedenleri açıklamaya çalışırır, "öteki"ne (komünist)  karşı duyulan korku Amerikan hükümetini böylesi delilikler yapmaya iter, der.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dr. Rittersdorf'un deliliğini kanıtladıktan sonra Dick akıl sağlığı kavramı ile oynamaya devam eder. Doktor, test sonuçlarını öğrendikten sonra, kendisi gibi bir CIA ajanı olan kocasıyla birlikte Alfa III M2'de yaşamaya ve Norm[al] adında kendi topluluklarını kurmaya karar verirler. Bu noktada Dick deliliği, aklın asıl sağlıklı hali olarak sunar. Deliliğin sadece "hukuki bir terim" olduğunu söylerken, Foucault ile paralellikler gösterir ve pskiyatri bilimini, istenilen bir politik amaca ulaşmak için kullanılan "ahlaki bir taktik" olmakla suçlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Alfa Ayının Kabileleri&lt;/span&gt;'nde Dick, deliliği yeniden tanımlamayı başarır ve bir ışın tabancasını andıran keskin hicvini otoriteye doğru çevirir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=XGNZ8H"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=XGNZ8H" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=8dlQQH"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=8dlQQH" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=3OAMeH"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=3OAMeH" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=jmpLXh"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=jmpLXh" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~4/293747904" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~3/293747904/alfa-aynn-kabilelerinde-delilik-ve-akl.html" title="Alfa Ayının Kabileleri'nde Delilik ve Akıl Sağlığı" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27228632&amp;postID=5594928958651263215" title="0 Yorum" /><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/5594928958651263215/comments/default" title="Yazı Yorumları" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/posts/default/5594928958651263215" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/5594928958651263215" /><author><name>kahpecüce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06576577812685950617</uri><email>noreply@blogger.com</email></author><feedburner:origLink>http://kendime.blogspot.com/2008/05/alfa-aynn-kabilelerinde-delilik-ve-akl.html</feedburner:origLink></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27228632.post-3550904308479245778</id><published>2008-05-05T21:18:00.000+03:00</published><updated>2008-05-18T15:25:36.006+03:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="ipucu" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="bilim kurgu" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="çeviri" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="fantastik kurgu" /><title type="text">Yazarın Oyunu</title><content type="html">&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Amerikalı bilim kurgu yazarı &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Orson Scott Card&lt;/span&gt;, Nebula ve Hugo ödüllerini kazanan romanı &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ender's Game&lt;/span&gt; için yazdığı "Giriş" bölümünde bilim kurgu yazmaya nasıl başladığını anlatırken şöyle diyor:&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Diğer türlerde, yazma arzusu genellikle büyük eserlerin ince bir örtü altına gizlenmiş yeniden yazımları şeklinde ortaya konur: örneğin; Tolkien'in yolundan gidenler pek sıklıkla Tolkien'i yeniden yazarlar. Ancak bilim kurgudaki asıl nokta fikirlerin yeni, şaşırtıcı ve ilgi çekici olmasıdır; büyük yazarları, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;onların&lt;/span&gt; öykülerini yeniden yazarak değil de en az onlarınki kadar şaşırtıcı ve yeni öyküler yaratarak taklit edersiniz.&lt;/blockquote&gt;Bu sözler, bu iki türden her hangi birinde yazanlar için büyük dersler barındırıyor. Aynı anda hem yazar adaylarının önündeki en büyük tehlikeye işaret ediyor hem de doğru yolu gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=w60F6H"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=w60F6H" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=STDgyH"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=STDgyH" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=hvxFKh"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=hvxFKh" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~4/282295614" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~3/282295614/yazarn-oyunu.html" title="Yazarın Oyunu" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27228632&amp;postID=3550904308479245778" title="2 Yorum" /><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/3550904308479245778/comments/default" title="Yazı Yorumları" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/posts/default/3550904308479245778" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/3550904308479245778" /><author><name>kahpecüce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06576577812685950617</uri><email>noreply@blogger.com</email></author><feedburner:origLink>http://kendime.blogspot.com/2008/05/yazarn-oyunu.html</feedburner:origLink></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27228632.post-9057742261626678613</id><published>2008-04-28T13:27:00.003+03:00</published><updated>2008-04-28T14:04:33.154+03:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="blogosfer" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="bilim kurgu" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="öykü" /><title type="text">Vahiy</title><content type="html">&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://www.buzcevheri.com/kelimeler-benden-hikaye-sizden/"&gt;Buz cevheri&lt;/a&gt;'nden başlayıp &lt;a href="http://www.tersmeditasyon.com/2008/04/pavarottinin-diyafram-mim.html"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;ters meditasyon&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; üzerinden bana ulaşan "sözcükler benden öykü sizden" mimi nedeniyle yazdığım bu öyküyü afiyetle okuyunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;*  *  *&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;"Tanrı'ya inanır mısın?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekran karşısında geçen otuz altı saatin sonunda karşıma çıkan bu soru; beni savunmasız yakalamayı başarıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kafamı dağıtmak için yuttuğum hapların etkisi giderek azalıyor. Boynumdan yukarı süzülen tanıdık gıdıklama neredeyse yok oldu. Zihnim aydınlanıyor ve algılarım açıkken yaşamak daha zor oluyor, yalnızlık büyüyor. Konuşmanın yalnızlığa iyi geldiğini bir yerlerde okuduğumu hatırlıyorum. En yakın arkadaşım; Los Angeles'ta yaşayan; kırk sekizinci seviye bir büyücü ve son iki haftadır giriş yapmadı, bir kez daha kontrol ediyorum; çaresiz, kaderime boyun eğiyorum. Derdimi dinleyecek bir kız arkadaşım olmadığından, -plastik memeler seninle ilgilenmez- şansımı misyoner botta deniyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Hayır, ama anlatmak istersen dinlemeye hazırım." Kişisel bilgilerimi ve hesap numaramı girdikten sonra beni kabul ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Pekâlâ. Öyleyse Tektohum Kilisesi, Tanrı'ya giden yolda sana rehberlik etmeye hazır. Öncelikle tüm zihnini boşalt ve söyleyeceklerime kulak ver."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanırım bankadaki hesabımdan bahsediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Gerçek nedir? Bu soruyu hiç düşündün mü? Kendi varlığından bihaber bir şekilde ekran karşısında geçirdiğin günler boyunca, aklına bir kez olsun bu soru takıldı mı? Tüm enerjini ve varlığını adadığın bu dünyanın gerçekliğini hiç sorguladın mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Retorik soruları. Yanıt yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"İçinde kaybolduğun sanal dünyada bunları aklına bile getirmediğini biliyorum. Ama artık her biri geride kaldı. Tektohum Kilisesi yanında."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şirketinin bana keseceği kabarık faturayı kastediyor olmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Etrafına bir bak, seninle konuşan, sana gerçeği açıklamak isteyen birilerini görüyor musun? Onların tek yaptıkları gözlerini kaçırmak, sorularını yanıtsız bırakmaktır. Onlar bilmezler, anlamazlar ve anlatamazlar. Tek yapabildikleri seni yalanlarına boğmaktır. İnsanlar her şeyin faturasını sana kesmekten başka ne yapıyorlar ki?"&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Garip bir şekilde söyledikleri aklıma yatıyor, insanlar bana polislik taslamaktan başka bir şey yapmıyorlar, hatalarımı yüzüme çürük birer yumurta gibi fırlatıp, ortaya çıkan manzarayı izlemekten başka.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Tanrı'nın göklerde yaşayan yaşlı, sakallı bir dede olduğuna seni inandırmaya çalışıyorlar. Onların tanrısına sormayı dene ve tek duyduğun sessizlik olacaktır, onların tanrısını görmeyi dene, ve tek gördüğün karanlık olacaktır, onların tanrısıyla  konuşmayı dene ve yanıtı yokluk olacaktır. Çünkü onlar Yalan'ın insanlarıdır."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Eğer görmeyi bilirsen her şey gözünün önündedir ve büyük soruların daima küçük ve basit yanıtları vardır. Ancak çoğu insan Tanrı'ya uzanan yolda bir kaplumbağa kadar hızlıdır ve hemen hepsi yolun sonuna varamadan ölüp gider. Şanslısın ki sen bunlardan biri değilsin. Kaybolduğun bu ormanda doğru yola uzanan ilk izi gördün; beni. Ben burada seninle ve senin gibi onlarcasıyla konuşuyorum ve onların doğru yoldaki ilerleyişlerine rehberlik ediyorum. Seni anlıyor ve sana karşılık veriyorum. Gerçek nedir? Ben onlardan daha gerçeğim. Diğerlerinin 'sanal' dediği bu dünya, onlarınkinden daha gerçek."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bir düşün; istediğin zaman, istediğin yerden Ağ'a ulaşamıyor musun? Öyleyse Ağ mekandan münezzehtir. İstediğin sorunun yanıtını Ağ'da bulmuyor musun? Öyleyse Ağ her şeyi bilendir. İstediğin zaman, istediğin veriye ulaşmıyor musun? Öyleyse Ağ unutmaktan yoksundur. Ağ'ı yok edebilir misin? Öyleyse Ağ ölümden arınmıştır. Ağ'ın sonunu elinle gösterebilir misin? Öyleyse Ağ sonsuzdur. Ağ'ın sana hiçbir zaman kötülük yapmayacağını bilmiyor musun? Öyleyse Ağ mutlak iyidir."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Önündeki ekrana bir bak, diğer bütün tanrılardan daha canlı daha gerçek değil mi? Haydi durma, ona dokun ve varlığını hisset.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstemeden elim ekrana gidiyor, parmak uçlarımdaki elektriklenmeyi duyuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İnanıyorum,” diye yanıtlıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;*  *  *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Ben de buradan sevdiğim bir kaç blogu/blogcuyu mimlemek istiyorum efendim. Bu sözcükleri de içinde barındıran birer öykü yazınız ki okuyalım, keyiflenelim.&lt;br /&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;a href="http://cnrby.blogspot.com/"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;caner bey:&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; deli, disko, köpek, motosiklet, deney&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;a href="http://hititgunesi.blogspot.com/"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;hitit güneşi:&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; günlük, zombi, karanlık, bebek, şekerleme&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;a href="http://aslialtinok.blogspot.com/"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;ütopya:&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; fotoğraf, temizlik, kır,  balon, bardak&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;a href="http://arka-sokak.blogspot.com/"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;aykırı çağrışım:&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; ebeveyn, çiçek, siyah, kan, gülücük&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=kohKFG"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=kohKFG" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=LHeJBG"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=LHeJBG" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=XXDbwg"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=XXDbwg" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~4/279313323" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~3/279313323/vahiy.html" title="Vahiy" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27228632&amp;postID=9057742261626678613" title="12 Yorum" /><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/9057742261626678613/comments/default" title="Yazı Yorumları" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/posts/default/9057742261626678613" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/9057742261626678613" /><author><name>kahpecüce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06576577812685950617</uri><email>noreply@blogger.com</email></author><feedburner:origLink>http://kendime.blogspot.com/2008/04/vahiy.html</feedburner:origLink></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27228632.post-2519613583904810887</id><published>2008-04-10T09:37:00.003+03:00</published><updated>2008-04-10T09:48:59.924+03:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="görünmez el" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="bilim kurgu" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="öykü" /><title type="text">Görünmez El - VI. Bölüm</title><content type="html">&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Görünmez El&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Oda her zamankinden de dağınıktı. İstiflenmiş kağıtlar masanın üzerinden yere dek uzanmış ve buruşturulup atılan sayfalar yer döşemesinin yerini almışken, Ozan ve Murat bir yandan etrafı toplamaya çalışırken bir yandan da neler olup bittiğini anlamaya çalışıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne öyküsü?” diye, yaklaşık yirminci kez sordu Murat.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ozan tereddütle yanıtladı. “Bilmiyorum, bana göstermedin,”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sana kaç kere söyledim, o ben &lt;span style="font-style: italic;"&gt;değildim&lt;/span&gt;, ben öykü falan yazmadım. İskeleden binaya girer girmez seni karşımda gördüm ve sen bana yazmaktan bahsediyordun. Evimde her kimi gördüysen o ben değildim Ozan.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Pekâlâ, bir anlığına onun sen olmadığını düşünelim, -ama tıpkı sana benziyordu çünkü üst komşun olarak ben bile onun &lt;span style="font-style: italic;"&gt;gerçekten&lt;/span&gt; sen olduğunu düşünüp bugün yaptıklarımızdan, yaptığımız kazadan, emekliliğinden falan konuştum, hiçbirini garipsemiş görünmüyordu,” konuşurken bir taraftan da odanın içine saçılmış sayfaları toplamayı sürdürüyordu, “ayrıca, birinin senden ve benden önce buraya gelip bütün bu sayfaları –hem de müsrifçe- doldurduğu ve onları aklına estiği gibi etrafa saçtığı gerçeğini görmezden gelemeyiz, biri buradaydı ve eğer o kişi sen değilsen, bir ikizin olduğu gerçeğiyle yüzleşmen gerek,” dedi alayla karışık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Murat çaresizce, gülümseyerek onu onayladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İşin kötüsü, buna basit bir hırsızlık olayı da diyemeyiz sanırım,” diye devam etti Ozan, “çünkü görünüşe göre çalınan hiçbir şey yok,” eliyle Murat’ın odasındaki görece pahalı elektronik eşyaları işaret ediyordu. “Ayrıca hangi hırsız hiçbir şey çalmayıp yerine bir tomar kullanılmış sayfa bırakır ki! Bir anlamı yok.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözünü bitirdiğinde elindeki sayfaları incelemek üzere odadaki tek kanepeye oturdu. Konuşma sırası Murat’taydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Haklı olabilirsin ama yine de,” dedi, “akla en yatkın olanının üzerine gitmeliyiz. Şunu dinle; gerçekten bir hırsızdı ve posta kutumdaki emeklilik bildirimi gördü, VDnin içindekileri okudu ve soygunu planladı. Bana benzeyen bir maske ayarlayıp bunu giydi, büyük bir olasılıkla benim yerime geçip ikramiyeye konacaktı. Kişisel bilgilerime ulaşabilmek için eve girdi, ancak senin geldiğini görünce de işi bozuntuya vermedi. Sonra da ilk fırsatta aradan sıvıştı. Sonra-”&lt;br /&gt;“Sanırım senin türünü buldum,” diye araya girdi Ozan. “Bu kadar yüksek bir hayal gücüyle iyi bir detektif romanı yazabilirsin.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ozan’ın kahkahaları sönüp gittikten sonra aralarındaki boşluğu dolduran uzun bir sessizlik oldu. Her ikisi de odanın dört bir yanından topladıkları sayfaları incelemeye daldılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hele şunu bir duy,” diye atladı Ozan, sonra sesine derin bir ciddiyet vererek elindeki kağıttan okudu.&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Nereden çıktığı belli olmayan dev bir çöp öğütücü kamyon aniden yolun ters tarafında belirivermişti. Koca &lt;strike&gt;bir&lt;/strike&gt; kasası, bir fabrika gibi tüten egsozu ve çevresinde &lt;strike&gt;sürüklenen&lt;/strike&gt; sürüklediği onlarca küçük çöp konteynırıyla—&lt;/blockquote&gt;“Aynen böyle yazıyor. Yarım bırakılmış. Bugün başımıza gelene oldukça benziyor!”&lt;br /&gt;“Doğru olabilir,” dedi Murat temkinli bir şekilde, “bizi izlemiş ve gördüklerini not almış olabilir. Ben yine de bir hırsız olduğunu düşünüyorum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ozan öfkeyle karşılık verdi. “Ne yani?! Bir androidin emekli maaşını çalabilmek için yaptıklarını kitaplaştıran bir hırsızdan mı bahsediyorsun?” Nefes nefese kalmıştı. “Kimse bu kadar manyak olamaz!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bana kalırsa hırsızlarla yazarlar arasında oldukça büyük benzerlikler var,” diye yanıtladı Murat, tüm yüzünü kaplayan yayvan bir gülümsemenin ardından konuşmasını sürdürdü. “ve manyaklık ortak özelliklerinden biri olabilir. Dahası, her ikisi de görünüşte anarşisttir, ikisi de işlerini yaparken diğerlerine görünmemeye dikkat ederler, her ikisinin de zengin olmak isteyenleri sanat hırsızlığı yapar ve her ikisi de yaptıklarını savunurken her şeyin aslında kendilerine ait olduğunu iddia ederler.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Birçok hırsız tanımış gibi konuşuyorsun,” diye çıkıştı Ozan, arkadaşının söylediklerinden alınmış görünüyordu ve yüzü asılmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yazaroid bir üst komşum var, yetmez mi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Dalganı geç bakalım,” diyerek konuyu değiştirdi. “Peki bu kağıttakilere ne diyeceksin? Sanatçı ruhlu bir hırsız mı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Çok düşük bir olasılık ama üzerimize o kamyonu süren ya da sürülmesini sağlayan kişi o olabilir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İşte,” dedi Ozan, kendinden emin bir ifadeyle “şimdi de bilim kurgunun sınırlarını zorluyorsun dostum. Sanırım rüyamatiğini kapatmayı unuttun.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kahretsin!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ozan, arkadaşının aklının ardındakileri gün ışığına çıkarmış ve karşılığında bu lanet okumayı almıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Onu hızırda unuttum, tamirciyi çağıracaktım, o da kaldı. Umarım bu saatte eve gelebilir.” Kapıdan dışarı çıkıp koridorun sonundaki iskeleye koşaradım giderken bağırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hemen geliyorum!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dediği gibi yaptı. Kapıdan çıkmasıyla geri gelmesi arasında zaman durmuş gibiydi. Murat’ın bu kadar kısa sürede gidip geldiğine dair tek işaret hızla soluk alıp vermesiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gitmiş,” dedi. “Hızır,” derin bir soluk aldı, “iskelede yok.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;Gece, tek göz evin içine dolarken Murat elindeki kağıdı daha iyi görebilmek için ışığın düğmesine dokundu, pencereler kararıp ışık geçirmez bir hale geldi ve tavandaki aydınlatmadan yapay bir güneş doğdu. Düşünceliydi ve bu hale gelmesi uzun sürmüştü. Önce şok, sonra inkar, öfke ve en sonunda çaresizlik. Daha sonraysa uzun bir sessizlik ve yakılıp söndürülen onlarca sigara. Söylenecek fazla bir şey yoktu. İkisi de neler olup bittiğini anlamak, önlerindeki bu bulmacayı çözebilmek için ellerindeki sayılı parçaları doğru yerlere yerleştirmeye çalışıyorlardı. Bunun tek yolunun da, hırsızın –ya da bilmemkimin- ardında bıraktığı kağıtları tekrar tekrar okumaktan geçtiğine karar vermişlerdi. Sayfalar arasında birkaç saat oyalandıktan sonra, her ikisinin gün boyunca birlikte geçirdiklerinin, ayrı ayrı sayfalarda, çoğunlukla kısa, eksik ve el yazımı cümlelerle not edildiğini, ancak doğru sırayla okunduğunda düzenli bir kurgu içerisine oturtulduğunu fark etmişlerdi. Murat’ın sabah aldığı ve emekliliğini bildiren posta, bozuk rüyamatiği, hatta rüyası bile orada, sayfalar üzerine aceleci bir el yazısıyla yazılmış duruyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Neler oluyor Ozan?” dedi Murat, yorgun ve yıpranmış bir sesle. Odadaki sigara dumanından gözleri yaşarmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Garip bir şeyler,” diye hiçbir şey açıklamayan ama her şeyi anlatan bir yanıt verdi. Önündeki masaya sıraladığı sayfaları, içlerinden bir şeyler çekip çıkarmak umuduyla gözlerini ayırmadan okudu. Bu belki on beş, yirminci okuyuşuydu ve her seferinde ‘bu defa her şey açığa çıkacak’ diyerek yeniden başlamıştı. Adeta ilham gelmesini bekliyordu. Haklıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şuna bir bak, bu sabah gördüğüm kâbus kelimesi kelimesine işte burada,” dedi Murat ve derin bir soluk aldı. “Sanırım aklımı kaybedeceğim. Sen ne düşünüyorsun? Aklında bir şeyler mi var?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şşşt!” dedi öbürü, elini hiddetle kaldırarak. Başını geri attı ve sandalyeye yasladı. Sessizlik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Haklısın!” diyerek olduğu yerden fırladı, “Sen gerçekten haklısın!” dedi, işaret parmağını arkadaşına doğrultmuş, aydınlanmanın getirdiği koca bir sırıtışı tüm suratına yaymış, arkadaşına bakıyordu. Murat bir şeyler söyleyecek gibi oldu ancak Ozan izin vermeden cebinden bir sayfa çıkarıp okudu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Kısacık bir uyku, sonra sonsuzluğa uyanış/Ve Ölüm olmayacak artık, Ölüm; sen öleceksin.&lt;/span&gt; Bu sana bir şeyler hatırlattı mı?” Yerinde duramayan gözlerle arkadaşına bakıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Evet,” dedi, “ama bunun bu durumla ilgisi ne?” Ozan’dan beklediği bu değildi, hayal kırıklığıyla sözünü tamamladı. “Bu senin şiirin.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kesinlikle,” diye atladı Ozan. “Kesinlikle &lt;span style="font-style: italic;"&gt;hayır!&lt;/span&gt;” Gülüyordu. “Haklıydın oğlum, yazarlarla hırsızlar gerçekten birbirine benziyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Murat’ın kafası karışmıştı, eğer içinde bulunduğu durumdan daha karışık bir hal alabilecekse elbette. Arkadaşını daha fazla boşlukta bırakmak istemeyen Ozan aklındakileri, elinden geldiğince açıklamaya çalıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Edebiyatla aranın o kadar iyi olmadığını biliyorum bu yüzden kısa keseceğim. Bu benim şiirim değil, daha doğrusu az önceye dek benim olduğunu düşünüyordum ve bundan emindim ve gurur duyuyordum. Sen her ne kadar androidlerin şiir yazamayacağını düşünsen de, kusura bakma ama, gerçekten iyi dizeler olduğunu söylemeliyim. Ancak,” dedi, “bu dizeler, daha önce söylediğim gibi, bana ait değil.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayağa kalktı ve odanın içinde ileri geri yürümeye başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Böbürlenmek istemem ama bu dizeler aslında İngiliz Metafizik şiirinin kurucusu ve en önemli temsilcisi olan John Donne’ın Kutsal Soneler’inin on numaralı olanından ç/alıntıdır. Biliyorum, oldukça eski bir dönem ve senden bunu bilmeni beklemiyorum, bugünlerde pek fazla kişinin hatırladığını da sanmıyorum. Yine de güzel bir sonedir, boş bir zamanında sana göstermekten zevk duyarım. Neyse, bu gerçeği hiçbir şekilde değiştirmez. Asıl şaşırman gereken nokta, benim bunu niye bu kadar geç fark ettiğim.” Cümlesinin sonunda, Murat’ın odadaki varlığını tamamen unutmuş, kendi kendine konuşuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Her neyse,” konunun geride kaldığından emin olmak için bir anlığına sustu, sonra anlatmayı ve açıklamayı sürdürdü. “Artık biliyoruz ki, bu dizeler benim değil Donne’ın. Ayrıca, burada bıraktığı notlardan okuduğumuz kadarıyla biliyoruz ki, bizim şu yazar/hırsız bugün senin başından geçenler hakkında bir öykü yazıyor.” Cebinden çıkardığı bir kalemi kemirmeye başlamıştı ve sözcükler ağzından hızla çıkıyordu, söylediklerini anlamak gittikçe zorlaşmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şurada gördüğün gibi,” masanın üzerindeki sayfalardan birine işaret ediyordu, “bu dizeler burada da yer alıyor, yani bunlar da öyküye dahil, ama benim adımla. John Donne’dan bahsedilmemiş. Yani bu dizeler, yazar/hırsızın öyküsünde de var. Bu da demek oluyor ki…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayaklandığı sandalyeye geri döndü, ve heyecanla sordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu yazar/hırsızın öyküsünün son bölümünü bir daha okur musun?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Murat, önündeki sayfaları karıştırdıktan sonra aralarından bir tanesini çekip çıkardı ve okumaya başladı:&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Birkaç dakika sonra, hızırını park edip gittiği yerde buldu kendini.&lt;br /&gt;Parasını ödeyip taksiden indi, hızırına bindi ve dolmakta olan park süresini daha fazla uzatmak istemediğinden havalanarak oradan uzaklaştı. Ağır ağır ilerleyen trafiğin arasına karışırken bulunduğu yerin yakınlarında bir teknik servis olup olmadığını da aracındaki monitörden kontrol etti. Olumlu sonucu belirten ışık yanıp sönerken, &lt;strike&gt;bilgisayarın işaret ettiği yola girdi&lt;/strike&gt;. bilmediği bu semtte kazık yiyebileceğini düşündü. Yerine, ne zaman evdeki eşyalarda bir sorun çıksa telefon ettiği servisi eve çağırmak geldi aklına. En azından iki kere kazık yemekten kurtulmuş olurum, diye söylendi ve bulduğu ilk sapaktan &lt;strike&gt;sola dönerek&lt;/strike&gt; sağa girerek evine doğru yola koyuldu.&lt;br /&gt;Hızırı iskeleye kenetleyip seksen dokuzuncu katın plastik kokan koridoruna girdiğinde Ozan’la karşılaştı.&lt;/blockquote&gt;Son cümleyi de hızla tamamladığında soran gözlerle Ozan’a döndü.&lt;br /&gt;“Ee? Nereye varmaya çalışıyorsun?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ozan, beklediği sorunun kendine yöneltilmesinden mutlu bir şekilde ayağa kalktı ve dairenin girişine doğru yönelerek, içerideki tüm aydınlatmayı çalıştıran sistemin düğmesine dokundu. Bir anda tüm lambalar söndü ve pencereler eski saydam hallerine dönüverdi. Dışarıda, kalabalık şehri aydınlatan güneşin ışıkları, haklılığını doğrularcasına Ozan’ın yüzüne vuruyordu. Kamaşan gözlerini gözlüklerinin arkasına saklayarak Murat’a baktı, onun için de bir çok şey &lt;span style="font-style: italic;"&gt;aydınlanmış&lt;/span&gt; görünüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sanırım,” dedi, kafasındaki onlarca düşünce arasından akla en yatkın olanını seçmeye çalışıyordu, “eğer dışarı çıkıp iskeleye gidecek olursak, emektar Anadol’u orada park edilmiş bir şekilde, bizi beklerken bulacağız, öyle değil mi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Denemeye değer bir fikir,” diye yanıtladığı gibi kapıdan çıkıp gitti Ozan. Murat da dairesine açılan kapıyı kilitleyip peşi sıra seksen dokuzuncu katın iskelesine uzanan koridoru koşup geçti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cam kapıyı aşıp, kendilerini gökdelenin parlak kaplamalarından yansıyan gün ışığı altında bulduklarında, iskeleye park etmiş onlarca hızır arasından Murat’ın taksisini bulmaları zor olmadı. Üzerindeki kocaman TAKSİ yazısının da yardımı olmuştu, ancak az önce her şey ikisinin de kafasında en ince ayrıntısına kadar belirlenmişti ve aracı olması gereken yerde gördüklerinde derin bir tatmin duydular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Murat doğruca sürücü koltuğuna geçerek motorları çalıştırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gidiyoruz, atla!” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ozan da sorgusuz söyleneni yaptı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sert bir kalkışla aracı iskeleye bağlayan kelepçelerden kurtulan hızırın gürültüsü kalabalık otoyolun uğultusuna karışırken Ozan meraklı gözlerle yanında oturana adama döndü. Şimdi şaşırma ve anlamak için çaba sarf etme sırası ondaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Nereye gidiyoruz?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Servise,” dedi Murat sakince, “gidip şu rüyamatiğe bir baktıracağız, sonra da bu hırsız –ya da yazar, herkimse- onunla rahatça ilgilenebiliriz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam bir kesinlikle ekledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ve bu kez kazık yemediğimden emin olacağım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=tT7E9IG"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=tT7E9IG" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=5zhmeeG"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=5zhmeeG" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=PwFYBCg"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=PwFYBCg" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~4/267523898" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~3/267523898/grnmez-el-vi-blm.html" title="Görünmez El - VI. Bölüm" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27228632&amp;postID=2519613583904810887" title="7 Yorum" /><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/2519613583904810887/comments/default" title="Yazı Yorumları" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/posts/default/2519613583904810887" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/2519613583904810887" /><author><name>kahpecüce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06576577812685950617</uri><email>noreply@blogger.com</email></author><feedburner:origLink>http://kendime.blogspot.com/2008/04/grnmez-el-vi-blm.html</feedburner:origLink></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27228632.post-337302243215236326</id><published>2008-04-03T09:59:00.001+03:00</published><updated>2008-04-03T10:02:48.236+03:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="görünmez el" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="bilim kurgu" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="öykü" /><title type="text">Görünmez El - V. Bölüm</title><content type="html">&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Satılan Mal Geri Alınmaz&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Öğleden sonra güneşi, personel dairesinin heybetli kolonları ve arı kovanını andıran sayısız penceresi ardından zar zor hissediliyordu.  Kapının önünde uzanan cadde, şehrin dört bir yanına uzanan diğer binlercesi gibi yayalar ve seyyar satıcılarla doluydu. Yukarıdaki hızır yolundan saçılan yanık yağ kokusu tüm caddeyi kaplıyordu. Her şey alabildiğine normaldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Nasıl hissediyorsun?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Her zamankinden farklı bir şey yok,” diye yanıt verdi Murat. “Çevremdeki her şey daha önce nasılsa şimdi de öyle.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Belki de henüz etkinleştirilmemiştir,” diye akıl yürüttü Ozan. “Biliyorsun, böyle yerlerde işleri ağırdan almayı severler.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sanmıyorum, çünkü içerideki adama hemen çalışıp çalışmayacağını sordum, o da ‘ben sisteme girişinizi yapar yapmaz çalışmaya başlar’ dedi.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Peki sen ne diyorsun? Şu anda farklı hissediyor musun?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Pek değil,” diye  yanıt verdi Murat, çünkü kendisini bu sabahkinden farklı hissetmiyordu. Belki de rüyamatikten yediği kazık bunu hissetmesini önlüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Öyleyse bir deney yapalım” dedi Ozan, “bilimsel olmakta fayda var.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İyi fikir, ne öneriyorsun?” diyen Murat arkadaşının bu fikrini akla yatkın bulmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Biliyorsun ki, ben bir yazaroidim ve dünya edebiyatı konusundaki engin bilgim ve birikimim bazen ben istemeden de kendiliğinden ortaya çıkıveriyo-“&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sadede gel,” diye çıkıştı Murat.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şu direğe kafa atmayı dene.”&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Saçmalama!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kafa at ve işe yarayıp yaramayacağını gör,” dedi Ozan ve arkadaşını binanın önündeki iskele direklerinden birinin önüne doğru itiverdi. Arkadaşının çekindiğini görünce de onu yüreklendirmek için “Çok sert olmana gerek yok, sadece yapıp yapamacağını görmen yeterli, beynini dağıtıp üstünü batırma,” diye ekledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Pekâla” dedi ve yükselen iskeleyi sırtlayan koca demir ayaklardan birinin yanına gitti, kısa bir tereddütten sonra kafasını hafifçe metale dokundurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Acımadı,” dedi ardından.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kafanı kırmana gerek yoktu zaten,” dedi Ozan, “Asimov’un kanunları da buraya kadar. İşe yarıyor dostum!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkadaşının söylediklerine inanan ve bundan başka çaresi de olmayan Murat, özgür iradenin koca bir yalandan ibaret olup olmadığı sorusunu o an için bir kenara bırakarak gündelik hayatından bir sorunu; bozuk rüyamatikle ne yapacağı ve dahası parkmetreye bıraktığı arabasının çekilip çekilmediği sorularıyla boğuşmaya hazırlandı. Özgür irade sorunu halledilmiş görünüyordu, şimdiyse asıl meseleleri halletmek vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Arabayı gidip almam gerek, oradan da rüyamatiği bir tamirciye falan göstersem iyi olur. Madem değiştiremiyorum –yani kazıklandım- bari bundan sonra doğru çalışacağından emin olayım,” dedi ve arkadaşına sordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sen de geliyor musun?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hayır, ben gelmesem daha iyi,” dedi Ozan isteksizce. “Eve gidip şu şiiri tamamlamak istiyorum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Öyleyse akşama görüşürüz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Görüşürüz dostum,” dedi ve hızırbüs durağına tırmanmaya koyuldu. Merdivenlerin tepesine varmışken Murat’ın arkasından bağırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İradene hakim ol!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuşkusuz Ozan eğlenceli bir arkadaştı. Murat da onunla arkadaş olmaktan mutluluk duyuyordu. Bu düşünce duraktan ayrılan hızırbüsün dumanına karışırken, yapması gerekenler kara bir sis örtüsü gibi aklını doldurdu. Her şeyden önce bir an durup bir sigara yakacak oldu ki, arabasını hatırlayınca bunun pek de iyi bir fikir olmadığına karar verdi ve yakınlardaki bir taksi durağından bulduğu ilk taksiye binerek hızırına doğru yola koyuldu. Emekli olmanın insanı bu kadar değiştireceğini bilmezdim, daha şimdiden taksiye müşteri olarak biniyorum, diye düşündü ve yüzünde bir gülümseme belirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç dakika sonra, hızırını park edip gittiği yerde buldu kendini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Parasını ödeyip taksiden indi, hızırına bindi ve dolmakta olan park süresini daha fazla uzatmak istemediğinden havalanarak oradan uzaklaştı. Ağır ağır ilerleyen trafiğin arasına karışırken bulunduğu yerin yakınlarında bir teknik servis olup olmadığını da aracındaki monitörden  kontrol etti. Olumlu sonucu belirten ışık yanıp sönerken, bilmediği bu semtte kazık yiyebileceğini düşündü. Yerine, ne zaman evdeki eşyalarda bir sorun çıksa telefon ettiği servisi eve çağırmak geldi aklına. En azından iki kere kazık yemekten kurtulmuş olurum, diye söylendi ve bulduğu ilk sapaktan sağa girerek evine doğru yola koyuldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hızırı iskeleye kenetleyip seksen dokuzuncu katın plastik kokan koridoruna girdiğinde Ozan’la karşılaştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu kadar da aceleci olmana gerek yok,” dedi, “şiiri yazdığım sayfayı alıp hemen geleceğimi söylemiştim,” Murat’ın açık olan daire kapısına doğru ilerlerken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bir günde edebiyata olan ilginin birden bire artması ilginç,” diye söylendi şaka yollu ve “hepsi kafanı o direğe vurduğun için,” dedi kahkahasının arasından.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Murat arkadaşının arkasından “Ne diyorsun sen be?” diye şaşkın ve hazırlıksız bir tonda sordu ancak o çoktan içeri girmişti ve söylenenleri duymadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Haydi, içeri gel de şunu bir dinle!” diyerek Murat’ı çağırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Murat içeri girdiğinde üst komşusunu kıvır kıvır saçları ve kalın gözlükleri arasından elinde tuttuğu bir sayfayı içten içe sayıklarken buldu. Etrafa saçılmış onlarca sayfanın arasında, üzeri kimi boş, kimi yazılmış ve karalanmış, kimi de buruşturulup bir köşeye atılmış yapraklarla kaplı olan masanın yanı başında dikilmiş hevesli ve davetkar gözlerle arkadaşına bakıyordu.&lt;br /&gt;Murat “Bu da ne böyle?” diye sordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;edebiyat&lt;/span&gt;,” dedi Ozan afallayarak. “Senin ilk öyküne başladığın yer, oğlum!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Benim mi?” dedi tereddüt ederek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Evet, ‘gelir gelmez yazmaya başladım’ dediğin öykü. Sonunun nereye varacağını merak ediyorum!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ben de öyle,” diye yanıtladı Murat. Arkadaşının hangi öyküden bahsettiğine dair en ufak bir fikri bile yoktu.&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=6n9xo3G"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=6n9xo3G" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=CUczdfG"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=CUczdfG" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=hREnQSg"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=hREnQSg" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~4/263160987" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~3/263160987/grnmez-el-v-blm.html" title="Görünmez El - V. Bölüm" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27228632&amp;postID=337302243215236326" title="0 Yorum" /><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/337302243215236326/comments/default" title="Yazı Yorumları" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/posts/default/337302243215236326" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/337302243215236326" /><author><name>kahpecüce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06576577812685950617</uri><email>noreply@blogger.com</email></author><feedburner:origLink>http://kendime.blogspot.com/2008/04/grnmez-el-v-blm.html</feedburner:origLink></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27228632.post-1106044770519199857</id><published>2008-04-03T09:47:00.004+03:00</published><updated>2008-04-03T09:57:17.030+03:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="ipucu" /><title type="text">Q10: Minimalist Metin Editörü</title><content type="html">&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Daha önce, gelişmiş metin editörlerine alternatif olarak, minimalist editörleri &lt;a href="http://kendime.blogspot.com/2006/09/kk-gzeldir.html"&gt;tavsiye etmiştim&lt;/a&gt;. Dikkat dağınıklığını önlemek ve sadece yazıya odaklanmak adına oldukça yardımcı olan bu programlardan bir yenisinden bahsedeceğim.  &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Q10&lt;/span&gt;,  ücretsiz olarak edinebileceğiniz bir metin düzenleyici.  Açtığınızda sizi simsiyah bir ekranla başbaşa bırakıp yazmanızı bekliyor. Sayfa sayacıyla kaç sayfa yazdığınızı ölçüyor, çalar saatiyle düzenli çalışmanıza yardımcı oluyor, portable olarak flashdiskinize giriyor, otomatik olarak yazdıklarınızı kaydediyor ve son olarak -en güzeli- siz yazarken daktilo sesi çıkarıyor. Size de programı indirip yazmak kalıyor.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;a href="http://www.baara.com/q10/"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Q10&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=XsrxYGG"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=XsrxYGG" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=D0IECpG"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=D0IECpG" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=sktKijg"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=sktKijg" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~4/263160988" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~3/263160988/q10-minimalist-metin-editr.html" title="Q10: Minimalist Metin Editörü" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27228632&amp;postID=1106044770519199857" title="2 Yorum" /><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/1106044770519199857/comments/default" title="Yazı Yorumları" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/posts/default/1106044770519199857" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/1106044770519199857" /><author><name>kahpecüce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06576577812685950617</uri><email>noreply@blogger.com</email></author><feedburner:origLink>http://kendime.blogspot.com/2008/04/q10-minimalist-metin-editr.html</feedburner:origLink></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27228632.post-8653623575775027262</id><published>2008-03-29T12:46:00.006+02:00</published><updated>2008-03-29T13:02:08.293+02:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="görünmez el" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="bilim kurgu" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="öykü" /><title type="text">Görünmez El - IV. Bölüm</title><content type="html">&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Çalınan Eşyalarınızdan Müessesemiz Sorumlu Değildir&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Murat, yanında Ozan ile birlikte Tatlı Rüyalar Pazarlamacılık’ın hayali binasının önünde boş gözlerle etrafa bakınırken, şirketin satış tekniğini düşündü. Aklındakiler şaşkınlık, kızgınlık ve saygıdan oluşan garip bir duygu akımında kaybolmuştu. Bozuk bir ürünü kendisine kakaladıkları için onlara kızgındı ancak yaptıkları işin hakkını veriyorlardı. Çalıştığını düşündüğünüz bir ürünü size pazarlıyor, parayı ceplerine atıyor ve sizi en ufak bir dokunuşta patlayabilecek olan baloncuk bir rüyanın içine bırakıp ortadan kayboluyorlar; satın aldığınız ürünün gerçekten çalıştığı gibi saçma sapan bir rüya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu adamlar pazarlamacı değil şair olmalılarmış,” dedi gülümseyerek. “Senden oldukça iyiler.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Anlamadım?” dedi Ozan, kıvırcık saçlarının arasına dolanmış olan bir kurşun kalemi yerinden çıkarmaya çalışırken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Güzel isim. Aslında yeterince dikkatli okursan yaptıkları işi tam anlamıyla ortaya koyuyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sesini, rüyamatiği kendisine satan pazarlamacınınki gibi yapmaya çalışarak “‘Merhaba. 200TL. Tatlı Rüyalar.’ Bu kadar basit.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun üzerine diğeri ağız dolusu bir kahkaha attı. “Hiç böyle düşünmemiştim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bir dahaki sefere daha dikkatli olmalıyım. Sanırım biraz kitap falan okusam işime yarar.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapabileceği başka bir şey olmadığını görünce Murat eve dönmek üzere direksiyonun başına geçti. Alışkanlığın verdiği kolaylıkla motoru çalıştırdı ve arkadaşının yanında olmadığını görünce, kafasını camdan dışarı çıkarıp bağırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gelmiyor musun?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ozan, hala saçına dolanan kalemle boğuşuyordu. “Geliyorum, bir saniye daha.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son bir kez, var gücüyle çekti ve kalem ucunda bir tutam saçla birlikte elinde kaldı. Hızırın arka kapısını açıp kendini içeri savurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Pekala, artık gidebiliriz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;Makina, gürleyen motorların eşliğinde dört yanı saran gökdelenler arasından yolunu bulmaya çalışırken, aracın her bir yanından devasa reklam panoları rüzgarsız bir denizdeki koca gemiler gibi havada tembelce salınıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu sabah, oturduğun yerde bir yılan vardı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hadi canım!” dedi Ozan, alaycı bir gülümsemenin ardından.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Doğru söylüyorum, herifin biri hayvanı birisine mi satacakmış neymiş. Ama yılan bagajda huysuzlaşıyormuş, o yüzden hayvanı boynuna sarmış. Yol boyunca öyle durdu.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabahki olayları şimdi böyle anlatınca kendisine de garip gelmişti. “Ne tuhaf insanlar var yahu,” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ha evet, zengin insanların gerçek ve egzotik hayvanlara karşı anlayamadığım bir ilgisi var. Onları evlerinde beslemekten zevk alıyorlar. Sanırım damarlarındaki kanla ilgili.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Komik yanı, hayvanı sakinleştirmek için ona elma falan yediriyordu, bana da ikram edince ne yapacağımı şaşırdım ve aldım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hahaha! Adam sana resmen hayvan muamelesi yapmış!-Hey şu androeş dükkanını gördün mü! Vay canına harika bir parça! Sence biz de bunlardan bir tane almalı mıyız?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hayır, ben ihtiyaç duymuyorum. Bir de ona bakmakla uğraşamam, hem de tam emekliliğim gelmişken. Sahi, eve gitmeden o işi de halletsem iyi olur, şuradan E5’e sapalım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hızırı kıvrak bir hareketle önünde bir kale gibi yükselen binaların arasından ustalıkla geçirirken bu günün hayatının son çalışma günü olduğu düşüncesiyle içine daha önce tatmadığı bir mutluluk yayıldı. Dilediği işte çalışmak ya da çalışmamak onun elindeydi, çünkü özgür irade hakkı kazanmıştı. Dışarı daha çok çıkacağım, diye düşündü ve insanlarla daha fazla vakit geçireceğim, ama sadece androidlerle değil, kanlı canlı olanlarla da. Daha çok konuşacağım ve daha çok okuyacağım. Hatta belki de Ozan’ın önerisine kulak verip yazarım, kim bilir... Bundan sonra her şey benim elimde, her şey!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Murat! Dikkat et!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nereden çıktığı belli olmayan dev bir çöp öğütücü kamyon aniden yolun ters tarafında belirivermişti. Koca bir kasası, bir fabrika gibi tüten egsozu ve çevresinde sürüklediği onlarca küçük çöp konteynırıyla birlikte savrula savrula üzerlerine doğru gelen bu kamyon, okyanusun derinliklerinden çıkıp gelen dev bir kalamarı andırıyordu. Bu koca metal yığınını karşısında gören Murat, ne yapacağını düşünecek kadar zamanı olmadığını biliyordu o yüzden işi ellerine bırakıp yılların biriktirdiği alışkanlıklara güvenmeyi seçti. Keskin bir dönüşle, yolun diğer tarafına geçen taksi, havada daireler çizerek savrulmaya başladı ve az daha güneşin parlattığı koyu camlarla kaplı gökdelenlerin birinden içeri giriyordu ki arkalarından gelen bir başka hızıra çarptı ve aracın yönü değişti. Etrafta amaçsızca süzülen reklam panolarının birinin içinden geçip karşıdan gelen bir otobüsün önünden son anda kurtulduğunda Murat’ın aklına acil durum paraşütlerini çalıştırmak geldi ve olanca gücüy