<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<?xml-stylesheet type="text/xsl" media="screen" href="/~d/styles/atom10full.xsl"?><?xml-stylesheet type="text/css" media="screen" href="http://feeds.feedburner.com/~d/styles/itemcontent.css"?><feed xmlns="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:openSearch="http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/" xmlns:georss="http://www.georss.org/georss" xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0"><id>tag:blogger.com,1999:blog-27228632</id><updated>2009-11-09T23:42:06.387+02:00</updated><title type="text">edebiy.at</title><subtitle type="html">bilim kurgu ve fantastik kurgu üzerine yazılar ve özgün türkçe öyküler. Rol yapma oyunları (RPG) kaynakları vs..</subtitle><link rel="http://schemas.google.com/g/2005#feed" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/posts/default" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://kendime.blogspot.com/" /><link rel="hub" href="http://pubsubhubbub.appspot.com/" /><link rel="next" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default?start-index=26&amp;max-results=25" /><author><name>kahpecüce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06576577812685950617</uri><email>noreply@blogger.com</email></author><generator version="7.00" uri="http://www.blogger.com">Blogger</generator><openSearch:totalResults>96</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>25</openSearch:itemsPerPage><link rel="license" type="text/html" href="http://creativecommons.org/licenses/by-nc/2.0/" /><link rel="self" href="http://feeds.feedburner.com/kendimenotlar" type="application/atom+xml" /><feedburner:emailServiceId>kendimenotlar</feedburner:emailServiceId><feedburner:feedburnerHostname>http://feedburner.google.com</feedburner:feedburnerHostname><atom10:link xmlns:atom10="http://www.w3.org/2005/Atom" rel="hub" href="http://pubsubhubbub.appspot.com" /><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27228632.post-2155407369952546391</id><published>2009-06-11T10:37:00.002+03:00</published><updated>2009-06-11T10:41:19.565+03:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="bilim kurgu" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="öykü" /><title type="text">Biraz Daha...</title><content type="html">&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;i&gt;Birini insan yapan nedir?&lt;/i&gt; Kırklarının sonuna yaklaşan parlamento başkanı üzerini örten heybetli kemerin altında, masasında düşünceli bir ifadeyle avucundaki kalemi incelerken aklından geçen soru buydu. Sanki yanıtı onda bulabilecekmiş gibi, kaleme daha yakından bakmak üzere sol gözünün merceğini ayarladı. Çıkan vızıltı, içinde bulunduğu salonun ihtişamında koca bir gürültüye dönüşebilirdi ancak, burada bulunma nedeninin ağırlığı havada yükselmeyi deneyen her şeyi yere bir çivi gibi çakıyordu. Derin bir sessizlik, ve cam duvardan içeri dolan parlak güneş ışığı tüm odayı dolduruyordu. Yanı başında bekleyen bürokratların hiçbiri soluk bile almıyor gibi geliyordu ona. Salondaki havanın kendisini boğduğunu hissedip, kravatını belli olmayacak kadar gevşetti. Sandalyesini onuncu kez mükemmel konuma getirip beklemeye koyuldu. Tüm siyasi kariyeri, uygun zamanı beklemekle geçmişti, şimdi Avrupa'nın bir numarasıydı ve yine bekliyordu. Kabullendi, kaderden kaçılamazdı. Ancak bu kez beklediğine değecekti. Ne olursa olsun adı dünya tarihine geçecekti. Goliath ya da Davut, iyi ya da kötü; bunu kendisi de bilmiyordu. Zaman gösterecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Salonun diğer ucundaki kapının kanatları iki yana açıldığında misafirinin geldiğini anladı. Ancak onun gibi biri girmek için bu kadar geniş bir yere ihtiyaç duyabilirdi. İki metreyi aşan boyu ve insanüstü çizgileriyle salondan içeri bir android girdi. Mekanik adımlarla, -ne kadar da kendinden emin görünüyordu- salonu bir çırpıda boydan boya kat edip masanın başına geldi. Kendisini ayakta karşılayan başkanın elini sıkıca kavrayıp kesin bir hareketle sıktı. &lt;span class="fullpost"&gt;Kendisinden beklenmeyecek kadar ince bir hareketle kravatını düzeltti ve gösterilen yere oturdu. Göründüğünün aksine heyecanlı. Metalik göğsünün altındaki organik kalbi yeni doğan bir çocuğunki kadar telaşlı atıyordu. Tüm yaşamı boyunca bu anı beklemiş ve onun için mücadele vermişti. İlk gösteriler İstanbul'da düzenlenirken oradaydı. Android hakları yürüyüşünde Barselona’da en öndeydi. Londra'da, bir androide yapılan ilk organik kalp nakline o gönüllü olmuştu. Zürich’teki I. Android Enternasyonali’nin ilk konuşmacısı oydu. İsyanlar başladığında Atina'da ilk taşı fırlatan yine o olmuştu. Beklediğine değmiş, gün gelmişti. Androidler ile insanlar arasındaki tüm eşitsizlikleri ortadan kaldıran ve androidleri de birer "vatandaş" olarak gören antlaşmayı imzalayan kişi olacaktı. Yüzündeki tüm elektronik devreleri fazlasıyla kullanıp gülümsedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Başlayalım mı?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başkan kafasını sallayarak onayladı. Önüne konan sayfayı kalemiyle hızlıca imzaladı. İşte, dedi içinden, bir çırpıda oluverdi. Derin bir soluk aldı. Sonra metni yanındaki androide uzatıp imzalaması gereken yeri işaret etti. Tereddüt etmeden kendisine gösterilen yere ince-kalın çizgilerle bir şeyler işleyiverdi, parmak ucundan çıkan ışığın yardımıyla. İşini bitirdiğinde kağıttan hafif bir duman yükseliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Antlaşma imzalanır imzalanmaz, taraflar salonu terk etti. Ne bir konuşma yapıldı ne de bir açıklama. Her şey fazlasıyla ortadaydı. Güneş batıp yeniden sabah olduğunda, herkes yeni bir güne, yeni bir çağa, yeni bir yaşama uyanacaktı. Birileri biraz daha insan, birileri biraz daha android olacaktı.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27228632-2155407369952546391?l=kendime.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=oeFaf6CL3EQ:I_fXvp_KMsQ:yIl2AUoC8zA"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?d=yIl2AUoC8zA" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=oeFaf6CL3EQ:I_fXvp_KMsQ:63t7Ie-LG7Y"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?d=63t7Ie-LG7Y" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=oeFaf6CL3EQ:I_fXvp_KMsQ:YwkR-u9nhCs"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?d=YwkR-u9nhCs" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=oeFaf6CL3EQ:I_fXvp_KMsQ:F7zBnMyn0Lo"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?i=oeFaf6CL3EQ:I_fXvp_KMsQ:F7zBnMyn0Lo" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~4/oeFaf6CL3EQ" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/2155407369952546391/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="https://www.blogger.com/comment.g?blogID=27228632&amp;postID=2155407369952546391" title="3 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/2155407369952546391" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/2155407369952546391" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/kendimenotlar/~3/oeFaf6CL3EQ/biraz-daha.html" title="Biraz Daha..." /><author><name>kahpecüce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06576577812685950617</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd="http://schemas.google.com/g/2005" name="OpenSocialUserId" value="04676478356905554842" /></author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">3</thr:total><feedburner:origLink>http://kendime.blogspot.com/2009/06/biraz-daha.html</feedburner:origLink></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27228632.post-3711293712959062581</id><published>2009-05-21T13:18:00.001+03:00</published><updated>2009-05-21T13:21:12.897+03:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="ipucu" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="makale" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="fantastik kurgu" /><title type="text">Kuzeyde Ordular Toplanıyor!</title><content type="html">&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Fantastik kurgu, biçim olarak destan türüyle yakınlığından dolayı kök örneklerden, simgelerden ve imgelerden yararlanır ve temelini buna dayandırır ve böyle derinleşir. İyi yapıldığındaysa okuduğumuz metnin sanayi devriminden çok sonra yazıldığına değil de, bizden çok önceki bir zamanda kaleme alındığına ve kim olduğunu tam bilemediğimiz bazı sakallı, yaşlı çevirmenlerle, arkeologlar ve tarihçilerce dilimize çevrildiğine inanırız. Fantastik kurgu metinlerin  keyif aldığımız en önemli yanlarından biri de, kitabın bize anlattığı gerçekliğin içinde yaşadığımız bu kaybolma hissinin verdiği mutluluk ve şaşkınlıktır. Anlatılanların gerçek olmadığına olan inancımızı erteleyerek, bu efsunlu dünyalarda kaybolmayı seçeriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak fantastik kurgu temel aldığı türün aksine, toplumun -ve okuyucunun- üzerine inşa edildiği bu simge ve imgeleri oluşturmaz, oluşturulmuş olana yanaşır ve sahiplenir. Bu durumda da, geçmişi iyi bilmek ve bunun üzerine kurulacak olan hayalî dünyayı ince işçilikle oluşturmak gerekir. Bu başarılamadığındaysa elimizde kalan stereotiplerden örülü, ne anlattığını gözümüz kapalı okuyabildiğimiz ve bizi şaşırtmayan kitaplar olur. &lt;span class="fullpost"&gt;Şaşırtmayan ve merak uyandırmayan bir masal çoğunlukla sıkıcıdır ve hiçbir zaman davetkâr değildir. Fantastik kurgu okurunun bir kitapta aradığıysa kendisine yabancı bir evrende önce kaybolmak, sonra da yazarın eşliğinde bu hayalî yerde görülmesi gerekenleri görerek, yapılması gerekenleri yapmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu açıdan bakıldığında fantastik kurgu yazarının işi çok zor görünüyor. Yapması gerekenler fazla, ve ne yazık ki yapacak fazla bir yeri yok.  &lt;a href="http://kendime.blogspot.com/2009/05/uyuyan-dev-ya-da-erken-oten-horoz.html"&gt;Bir önceki yazımda&lt;/a&gt; alıntıladığım Orson Scott Card’ın tanımını anımsayacak olursak da, fantastik kurgu yazarları çoğunlukla kolaycılığa kaçarak, Tolkien’i yeniden yazarlar. Bu kesin sonuç veren bir formül gibi görünse de yaratıcılığınızı körelttiği için gidilmesi gereken asıl yol olarak görülmemeli.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27228632-3711293712959062581?l=kendime.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=zebglLoZc9A:n-c2pqTtsEw:yIl2AUoC8zA"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?d=yIl2AUoC8zA" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=zebglLoZc9A:n-c2pqTtsEw:63t7Ie-LG7Y"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?d=63t7Ie-LG7Y" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=zebglLoZc9A:n-c2pqTtsEw:YwkR-u9nhCs"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?d=YwkR-u9nhCs" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=zebglLoZc9A:n-c2pqTtsEw:F7zBnMyn0Lo"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?i=zebglLoZc9A:n-c2pqTtsEw:F7zBnMyn0Lo" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~4/zebglLoZc9A" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/3711293712959062581/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="https://www.blogger.com/comment.g?blogID=27228632&amp;postID=3711293712959062581" title="0 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/3711293712959062581" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/3711293712959062581" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/kendimenotlar/~3/zebglLoZc9A/fantastik-kurguda-ozgunluk-ya-da.html" title="Kuzeyde Ordular Toplanıyor!" /><author><name>kahpecüce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06576577812685950617</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd="http://schemas.google.com/g/2005" name="OpenSocialUserId" value="04676478356905554842" /></author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total><feedburner:origLink>http://kendime.blogspot.com/2009/05/fantastik-kurguda-ozgunluk-ya-da.html</feedburner:origLink></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27228632.post-3138488057280846683</id><published>2009-05-19T17:54:00.003+03:00</published><updated>2009-05-19T18:03:24.510+03:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="ipucu" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="makale" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="fantastik kurgu" /><title type="text">Uyuyan Dev ya da Erken Öten Horoz</title><content type="html">&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Yazmak, hemen her fantastik kurgu okurunun kafasının bir köşesinde yer alan, ulaşılması gereken bir hedef, uyanmayı bekleyen bir dev, ya da bir an önce uyanılması gereken bir kâbustur. Bu seçeneklerden hangisinin gerçekleşeceği kişinin okuma alışkanlığı ve becerisiyle ilgili olmasın karşın, istisnasız her fantastik kurgu okurunun denediği bir yansımadır yazmak. Kafasındakileri kağıda dökme isteği, hayal gücüne ayna tutma arzusu, elfler, orklar, cinler, devler ve ejdarhalarla dolu o kitapları okudukça büyür, okudukça genişler ve sonunda kafanın içine sığmaz olur.  Bu ruh hali garip ve genellikle ergenlikle ilgili olmakla birlikte özünde &lt;b&gt;hayal gücünü&lt;/b&gt; ve &lt;b&gt;yaratıcılığı&lt;/b&gt; barındırır. Bu da iyi yazar olmaya giden yolda fena bir başlangıç sayılmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bu dönemde fantastik kurgu okurunun ilk yazma girişimlerini tanımlamaya kalkarsak seçebileceğimiz en uygun sözcük naif olacaktır. Ancak Orson Scott Card daha acımasız olacak ki şöyle diyor:&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;[Fantastik kurgu] yazma arzusu genellikle büyük eserlerin ince bir örtü altına gizlenmiş yeniden yazımları şeklinde ortaya konur: örneğin; Tolkien'in yolundan gidenler pek sıklıkla Tolkien'i yeniden yazarlar.&lt;/blockquote&gt;Acı olduğu kadar doğru bir söz. Ne yazık ki yazmaya heveslenen çoğu fantastik okuru, -bunun Tolkien’in büyük ve usta bir yazar ve hayalperest olmasıyla da ilgisi var kuşkusuz-  Tolkien’in haritasını çizdiği yoldan fazla uzaklaşmadan ve genellikle Tolkien’in bastığı yerlere basmaya özen göstererek yazmaya koyulur. &lt;span class="fullpost"&gt;Haritalar çizilir, ırklar belirlenir, diller uydurulur ve sonuçta ortaya çıkan manzara genellikle Orta-Dünya’nın ters yüz edilmişi ya da silip yeniden yazılmış halidir. Çünkü fantastik kurgu için Tolkien’in formülü o kadar sağlamdır ki hata payı bırakmaz. Sağlaması ise elflerle yapılır, süvari birliğiyle de pekiştirilir. Ortaya çıkan metin fantstik kurgu okuyucusuna okumaktan zevk aldığı, tanıdık bir evreni farklı bir elbiseyle sunar. Bunun bir kötü yanı vardır ki, yaratıcılığın ve yeniliğin önünü keser. Oysa ki söz konusu fantastik kurgu olduğunda yaratıcılık işin en büyük kısmını oluşturur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durum aklıma şu soruyu getiriyor: fantastik kurgunun dilimizde çoklukla yeraltından, internet üzerinden devam ettiğini de düşünürsek, neden herkes Tolkien temalı “fanfic” (hayran/okur edebiyatı) yazmaktansa Tolkien’in aynısını bir kere daha yazıyor? Açık açık Tolkien’i ya da bir başka yazarı sevdiğimizi söylesek ve onun evreninde öyküler kurgulasak ne olur? Amatör yazar için bundan daha iyi bir alıştırma yöntemi ve fantastik kurgu için bundan daha büyük bir tanıtım göremiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okur edebiyatı ve okur-yazar ilişkisi söz konusu bilim kurgu olduğundaysa apayrı bir yerdedir. Bülent Somay bu durumu şöyle özetliyor:&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;İnsan önce bilim kurgu “fan”ı oluyor, sonra bilim kurgu yazmayı düşünmeye başlıyor. Ama geçmiş olsun: Asimov, Heinlein, LeGuin, Dick, Silverberg, Lem, Bester, Ellison, Vonnegut Jr, Bradbury, bunların hepsi okunmuş, standartlar oluşmuştur. Kolay mı şimdi yazmak? Bilim kurgu meraklısı değilseniz, zaten bilim kurgu yazmayı düşlemezsiniz. Bilim kurgu meraklısı iseniz, en basit öykü taslağınızı bile “ustaların” başyapıtlarıyla kıyaslar, doğmadan öldürürsünüz, çöpe atarsınız. &lt;/blockquote&gt;Fantastik kurgu yazarı, bu anlamda bilim kurgu yazarından daha geridedir. Yapılan reklamların etkisiyle zamanının çoğunu Ejderha Mızrağı gibi ucuz romanlarla harcar ve asıl fantastiği ıskalar.  Standardını belirleyebileceği tek yazar Tolkien ya da diğer tek bir isim olduğundan yazısı okur edebiyatından öte gidemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fantastik kurgu yazarının –ki burada bahsedilen okumaktan yazma evresine geçen amatör yazar kast ediliyor- atladığı bir diğer nokta ise, türün içinde bulunduğu kültürden beslendiği derece özgün ve etkileyici olacağıdır. Kendisine kaynaklık edecek destanlar, efsaneler bulmadan, tarihten bihaber bir biçimde yazılacak fantastik kurgu karbon kopya kıvamında kalacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27228632-3138488057280846683?l=kendime.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=O5FIFzqIowY:qIVUbt6GhnM:yIl2AUoC8zA"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?d=yIl2AUoC8zA" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=O5FIFzqIowY:qIVUbt6GhnM:63t7Ie-LG7Y"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?d=63t7Ie-LG7Y" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=O5FIFzqIowY:qIVUbt6GhnM:YwkR-u9nhCs"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?d=YwkR-u9nhCs" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=O5FIFzqIowY:qIVUbt6GhnM:F7zBnMyn0Lo"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?i=O5FIFzqIowY:qIVUbt6GhnM:F7zBnMyn0Lo" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~4/O5FIFzqIowY" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/3138488057280846683/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="https://www.blogger.com/comment.g?blogID=27228632&amp;postID=3138488057280846683" title="0 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/3138488057280846683" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/3138488057280846683" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/kendimenotlar/~3/O5FIFzqIowY/uyuyan-dev-ya-da-erken-oten-horoz.html" title="Uyuyan Dev ya da Erken Öten Horoz" /><author><name>kahpecüce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06576577812685950617</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd="http://schemas.google.com/g/2005" name="OpenSocialUserId" value="04676478356905554842" /></author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total><feedburner:origLink>http://kendime.blogspot.com/2009/05/uyuyan-dev-ya-da-erken-oten-horoz.html</feedburner:origLink></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27228632.post-5613321631244001210</id><published>2009-05-08T13:00:00.006+03:00</published><updated>2009-05-08T13:51:07.715+03:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="bilim kurgu" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="öykü" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="ekitap" /><title type="text">Ekitap: Antikton</title><content type="html">&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Daha önce hazırladığım ekitap &lt;a href="http://kendime.blogspot.com/2008/06/ekitap-grnmez-el.html"&gt;Görünmez El&lt;/a&gt;'in &lt;a href="http://www.konvansiyon.net/gorunmez-el/"&gt;&lt;b&gt;konvansiyon.net&lt;/b&gt;&lt;/a&gt;'te  incelikle eleştirildiğini görünce, kaç zamandır aklımda olan yeni bir ekitap fikrini işletmenin zamanı geldi diye düşündüm. "ANABEL, Aşkım" ve "Antikton: Gerçek Bir Rüya" adında iki bilim kurgu öyküsünden oluşuyor. Bahsetmem gerekirse:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_sbwzARj9OD8/SgQL1CI_JII/AAAAAAAAAZ0/kvPv633aMaM/s1600-h/antikton.png"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 100px; height: 142px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_sbwzARj9OD8/SgQL1CI_JII/AAAAAAAAAZ0/kvPv633aMaM/s200/antikton.png" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5333400864449045634" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;b&gt;ANABEL, Aşkım:&lt;/b&gt; Androidlerden sorumlu Ana Bellek idaresinde çalışan Mete'nin, bakım, onarım, cinayet ve &lt;span style="font-style: italic;"&gt;uyanık&lt;/span&gt;larla dolu sıradan görünen iş hayatında başına gelen sıradışı bir olayı, aşkı ve dirim kurgu edebiyatını anlatan bir öykü. Xasiork Ölümsüz Öykü Kulübü Kısa Öykü Yarışması'nda mansiyon alan bu öyküyü daha önce de blogta yayınlamıştım. Dilerseniz &lt;a href="http://kendime.blogspot.com/2007/05/anabel-akm.html"&gt;buradan&lt;/a&gt; da okuyabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Antikton: Gerçek Bir Rüya: &lt;/b&gt;Türkiye Uzay Araştırmaları Kurumu, üzerinde zeki yaşam formlarının varlığını tespit ettiği Antikton gezegenine tek kişilik bir mürettebate sahip bir mekiği keşif görevine gönderir. Ancak Antikton, sıradışı bir şekilde dünyaya benzemektedir. Bu durum kahramanımızın başını döndürür ve kendinden şüphe etmeye başlar. Bir anda, tam olarak nerede -hangi gezegende- olduğunu bulmak keşfinin ana konusu olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buradan indirebilirsiniz: &lt;a href="http://utkutonel.googlepages.com/antikton.pdf"&gt;&lt;b&gt;Antikton (pdf)&lt;/b&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitap pdf formatında CC lisansı altında yayımlanmıştır. Her iki öykü de Gerçek ile ucundan kıyısından uğraştığı için ikisini bir arada sunmakta bir sakınca görmedim. Umarım beğenirsiniz. Görüşlerinizi iletmekten geri durmayın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27228632-5613321631244001210?l=kendime.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=OiMXJSXIwpY:dl1tbyiyBRw:yIl2AUoC8zA"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?d=yIl2AUoC8zA" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=OiMXJSXIwpY:dl1tbyiyBRw:63t7Ie-LG7Y"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?d=63t7Ie-LG7Y" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=OiMXJSXIwpY:dl1tbyiyBRw:YwkR-u9nhCs"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?d=YwkR-u9nhCs" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=OiMXJSXIwpY:dl1tbyiyBRw:F7zBnMyn0Lo"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?i=OiMXJSXIwpY:dl1tbyiyBRw:F7zBnMyn0Lo" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~4/OiMXJSXIwpY" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/5613321631244001210/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="https://www.blogger.com/comment.g?blogID=27228632&amp;postID=5613321631244001210" title="1 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/5613321631244001210" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/5613321631244001210" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/kendimenotlar/~3/OiMXJSXIwpY/ekitap-antikton.html" title="Ekitap: Antikton" /><author><name>kahpecüce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06576577812685950617</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd="http://schemas.google.com/g/2005" name="OpenSocialUserId" value="04676478356905554842" /></author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://2.bp.blogspot.com/_sbwzARj9OD8/SgQL1CI_JII/AAAAAAAAAZ0/kvPv633aMaM/s72-c/antikton.png" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">1</thr:total><feedburner:origLink>http://kendime.blogspot.com/2009/05/ekitap-antikton.html</feedburner:origLink></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27228632.post-6089880137362281476</id><published>2009-04-29T13:48:00.005+03:00</published><updated>2009-04-29T14:04:07.097+03:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="karakış diyarı" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="fantastik kurgu" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="öykü" /><title type="text">Kızıl Kralın Huzurunda</title><content type="html">&lt;div style="text-align: justify;"&gt;"&lt;a href="http://kendime.blogspot.com/2009/03/bir-hrsz-doguyor.html"&gt;Bir Hırsız Doğuyor&lt;/a&gt;" öyküsüyle &lt;a href="http://kendime.blogspot.com/2007/07/karak-diyar-elfyurdu-destan.html"&gt;Karakış Diyarı&lt;/a&gt;'nda geçen ve aynı kahraman etrafında dolanan Conanvari bir dizi öykü yazmaya girişmiştim. &lt;b&gt;"Kızıl Kralın Huzurunda"&lt;/b&gt; bu dizinin ikinci öyküsü. Kahramanımız Azonar'ın Sahipsiz Topraklar'a birlikte girdiği kervanın saldırıya uğramasından sonraki sıradışı bir karşılaşmayı anlatıyor. Şimdilik bu diziyi sürdürme isteğim kalmadı. Ama ne olur bilinmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Fenore'nin en batı ucundan terk edeli üç günden fazla olmamıştı ama, soğuk ve tekinsiz bir sessizlik Ejderyuvası Dağlarında her yerden daha fazla hissediliyordu. Soluduğu havada, ayağının altında ezilen karda, Azonar'ın bakışını çevirdiği her yerde yıllardır uyuyan birinin dinginliği vardı. Her adımında birilerini rahatsız edecekmişcesine tedirgindi. Oysa ki fersahlarca ötesinde bile tek bir canlı yoktu. Oraya en yakın yerleşim yerinde yaşayanlar dahi, üzerinde dikildiği dağ sırasını ancak düşlerinde görmüşlerdi. Azonar da böyle bir düş görüp görmediğini anımsamaya çalıştı. Onunkiler daha farklıydı ve çok daha gerçekti. Birkaç hafta önce, Sahipsiz Topraklara giden bir kervan ile birlikte yolculuk ederken, saldırıya uğradıkları gece gördükleri en uçuk düşlerinden bile daha beterdi. Kanatlı dehşetler, etrafında yükselen yüce dağlardan hatta kardan bile daha gerçekti. Kendi gözleriyle görmüştü. Ejderhalar yaşıyordu ve hiç de uzakta değillerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ejderyuvası Dağlarının yakınlarında dahi kimselerin bulunmamasının nedenlerinden biri -ve en önemlisi de- buydu. Ama tanrılar onu buraya sürüklediyse elinden bir şey gelmezdi. Yapabileceğinin en iyisini yapıp hayatta kalmak için çalışmaktan başka çaresi de yoktu. Fenore'de göçebelerden edindiği kürkleri kuşanmış, dağların kayalık sırtlarında bir yerlerde, bulabildiği en kuytu köşede bir başına oturmuş, ısınmak için bir ateş yakmaya uğraşıyordu. Tırmanışı boyunca hiçbir adımı kolay olmamıştı ve mola yerleri hiçbir zaman rahat bir kervansaray ile kıyaslanamazdı. Gürleyen rüzgara aldırmadan, savrulan kar tanelerinin arasında sırtını bir kayaya vermişti. Uzun ve yorucu bir yolun sonuna yaklaşmanın keyfiyle uzandı yanan ateşin başına. Günün son ışıkları da; dağların koyu mavi çizgileri arasında kaybolurken uykuya daldı.&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah keskin bir soğukla uyandı. Gökyüzünde yükselen güneş, dağları biraz olsun katlanılabilir kılıyordu. Yanında kalan erzaklarından birazını hışımla kemirdi. Tekrar toparlanıp yola koyuldu. Yalnızların kahvaltısı böyle olurdu; çabuk, gürültüsüz ve ıssız. Güneş omzunun üzerinde yükseldikçe, Azonar da dağın ötesine bir adım daha yaklaştığını düşünüyordu. Korkutucu düşünceleri aklına getirmeden, ama varlıklarını da unutmadan, hızlı ve olabildiğince dikkatlice yoluna devam etti gün boyu. Sonunda, güneş ayrılmaya yüz tuttuğunda yorulduğunu anladı. Hatırlatıcı olarak da bir kar fırtınası kopuverdi. Öylesine hışımla yağıyordu ki; durup, kuytu bir köşede onun sesini dinlemekten başka yapabileceği bir şey yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kararmaya yüz tutmuş gün ışığı altında, elini yüzüne siper ederek tepesinde, son bir gayretle varabileceği bir sığınak aramak üzere başını kaldırdı. Alaca karanlıkta bir hayalet gibi görünen yaratığı o zaman fark etti. Geniş kanatları ve orantılı vücuduyla genç bir ejderha hemen üzerine sessizce süzülüyordu. Bir süre Azonar'ın tepesinde daireler çizdi, ardından dağın biraz daha yükseklerindeki bir mağaraya, inine girip gözden kayboldu. Tam da o anda Azonar için bir fırsat doğmuş oldu. Yaratığın inine sığınabilirse bu fırtınayı atlatacağı kesindi. Ama mağaradan sağ çıkıp çıkmayacağından ise emin değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son nefesini de bu yolu seçtiği ve sıradan bir insan gibi uzun yoldan dolaşmadığı için kendine küfrederek harcadığında canavarın ininin önündeydi. İçerisi, en az dışarısı kadar karanlık görünüyordu. Sessiz ve tedirgin adımlarla karanlığın içine girdi. Isının daha şimdiden değişmeye başladığını hissettiği Azonar. Ejderhanın nefesi, diye düşündü, gün gelip de ona bu kadar yakın olmak isteyeceğim aklımın ucundan bile geçmezdi. Etrafta bir kıpırtı ya da bir ses yoktu, ama gözleriyle görmüştü. Yaratık buralarda bir yerlerde, belki de mağaranın içlerindeydi. Canavarın varlığını anlayamadığı bir şekilde hissediyor ve tüylerini diken diken ediyordu. Aynı hisleri ejderhanın da paylaşmadığını umarak mağaranın kuytu bir köşesine kıvrılmayı umuyordu. Şansımı daha fazla zorlamanın alemi yok, dedi kendi kendine. Haksız sayılmazdı. Bir ay önce sıradan bir adamdı, şimdi ise ejderhalarla koyun koyun uyuyan bir hırsız. Kürkünü yaydı, tüccardan çaldığı kutuyu başının altında koydu ve geceyi geçirmek üzere uykuya dalmaya çalıştı. Ama, ya içindeki korkudan ya da hayatının bu kadar hızlı ve büyük bir değişikliğe uğramasından duyduğu tedirginlik yüzünden hemen uyuyamadı. Gece, tüm gördüklerden farklı, büyülü bir düş gördü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah, rüyasından arta kalanlara benzeyen bir homurdanma duydu. Devasa bir şey hareket ediyordu. Altındaki zeminin titrediğini hissetti ve ürperdi. Çabucak ayağa kalkmak istedi ancak uyku sersemliğiyle tökezleyip yere kapaklandı. Başını kaldırdığında, dün akşam gördüğü canavar karşısındaydı. Uzunca bir süre ne yapacağını bilemedi. Herhangi bir hamle yapmaktan çekindi, çünkü en ufak bir hata bile bunu son hamlesine dönüştürebilirdi. Yaratığın gözlerinin içine bakmadan doğrulmayı denedi, tehditkar olmak istemediğinden nazikçe hareket etti. Komik, diye geçirdi içinden, ben bu yaratığa karşı nasıl bir tehdit oluşturabilirim, diye söylendi. Birden nazikliği kralının huzurundaki bir köylününkine bürünüverdi. Beceriksizce ama içtendi ve korkuyla sıvanmıştı. Karşısındakiyse bir toprağın, bir coğrafyanın değil tüm Kyra'nın kralıydı. İçinden boğazına büyük bir heyecan dalgası yükseldi, bir şey söylemek istedi ama söyleyecek tek bir sözcüğü bile yoktu. Gözlerini yerden ayırmadan, geri geri mağaradan dışarı çıktı. Girişteki çıkıntının üzerinden usulca sarkarak, dün akşam geldiği yoldan aşağı indi. Yaratığın güçlü çenesi ve sivri dişleri kayaların arasında kaybolunca yeri göğü inleten bir çığlık duydu. Kral konuşmuştu. Davetsiz misafirini bağışlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk Doğan'ın bir dalına karşılık benim gibi birinin canı, diye düşündü Azonar, oldukça iyi bir takastı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27228632-6089880137362281476?l=kendime.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=n_SoW8XKR1k:fUz4GaQxJk4:yIl2AUoC8zA"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?d=yIl2AUoC8zA" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=n_SoW8XKR1k:fUz4GaQxJk4:63t7Ie-LG7Y"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?d=63t7Ie-LG7Y" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=n_SoW8XKR1k:fUz4GaQxJk4:YwkR-u9nhCs"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?d=YwkR-u9nhCs" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=n_SoW8XKR1k:fUz4GaQxJk4:F7zBnMyn0Lo"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?i=n_SoW8XKR1k:fUz4GaQxJk4:F7zBnMyn0Lo" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~4/n_SoW8XKR1k" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/6089880137362281476/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="https://www.blogger.com/comment.g?blogID=27228632&amp;postID=6089880137362281476" title="0 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/6089880137362281476" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/6089880137362281476" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/kendimenotlar/~3/n_SoW8XKR1k/kzl-kraln-huzurunda.html" title="Kızıl Kralın Huzurunda" /><author><name>kahpecüce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06576577812685950617</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd="http://schemas.google.com/g/2005" name="OpenSocialUserId" value="04676478356905554842" /></author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total><feedburner:origLink>http://kendime.blogspot.com/2009/04/kzl-kraln-huzurunda.html</feedburner:origLink></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27228632.post-2197537884832535005</id><published>2009-03-14T11:51:00.009+02:00</published><updated>2009-03-14T20:34:54.059+02:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="makale" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="bilim kurgu" /><title type="text">Bak Postacı Geliyor!</title><content type="html">&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_sbwzARj9OD8/SbuHgOtYu8I/AAAAAAAAAZk/yymhINoNSHo/s1600-h/Tsar_Bomba_Revised.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer; width: 200px; height: 133px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_sbwzARj9OD8/SbuHgOtYu8I/AAAAAAAAAZk/yymhINoNSHo/s200/Tsar_Bomba_Revised.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5312989173187656642" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Eğer Mahşer Gününün kalabalık olacağını düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz., bunun için endişelenmenize gerek yok. Her yer alabildiğine boş olacak ve muhtemelen sizin kadar şanslı olmayanların külleri ve tozları arasında dolaşırken tek bir yüz görebilmek için kilometrelerce yol yürümeniz gerekecek. Bu yüzden etrafta atlarla dolaşan insanlar gördüğünüzde onlardan ürkmeyin; onları anlamaya çalışın. Mahşerin Dört Atlısı onlar olmayabilir. Zaten, büyük olasılıkla gerçek Mahşer Atlıları at sırtında değil bombardıman uçaklarıyla teşrif edecekler, biçimleriyse aşağı yukarı yanda görmüş olduğunuz resimdekine benzeyecek. Peki ben bunları nereden mi biliyorum? İlahi bir gücün esinlemesiyle olduğunu sanmayın; sadece &lt;a href="http://www.thebulletin.org/content/doomsday-clock/overview"&gt;saate bakıyorum&lt;/a&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görünen o ki, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;David Brin&lt;/span&gt;'in kafasında da işler pek farklı gitmemiş. 1986'da yayımlanan Postacı'da kurguladığı dünyada, nükleer savaş ile yüzleşmiş bir Amerika Birleşik Devletleri'nden geriye küçük kırıntılar kalmıştır. &lt;span class="fullpost"&gt;Bu kırıntılar da, leşe üşüşen akbabaların yaptığı gibi, hayatta kalmayı başarabilmiş bazı kötü adamlarca, romandaki adıyla Holnistlerce, ele geçirilmiştir. Tam da bu noktada; şans eseri bulduğu bir postacı üniformasını kuşanmış, gezgin bir kıyamet-sonrası tiyatrocusu, kaderin de zorlamasıyla ABD'yi ve simgelediği özgürlük, bağımsızlık gibi değerleri geri getirmeye girişir. Buna da Posta Hizmetlerinden başlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_sbwzARj9OD8/SbuHpIdmUaI/AAAAAAAAAZs/RhIODPRE3H4/s1600-h/410743_0.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 120px; height: 200px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_sbwzARj9OD8/SbuHpIdmUaI/AAAAAAAAAZs/RhIODPRE3H4/s200/410743_0.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5312989326129648034" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;1986'da yayımlananan &lt;i&gt;&lt;b&gt;Postacı&lt;/b&gt;&lt;/i&gt; (&lt;i&gt;The Postman&lt;/i&gt;)  kıyamet-sonrası dünyada insanların yüzleşecekleri sorunları anlatırken kaybetmemeleri gereken şeyin umut olduğunu belirten bir roman. Bu yönüyle ve vurguladığı Amerikanlığıyla, okurken Hollywood yapımlarına benzer bir tat bırakan bir kitap olan Postacı, bu potansiyelini de 1997 yılında Kevin Costner ile değerlendirdi ve film yine Postacı adıyla gösterime girdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuyla ilintili olduğundan bu yazının sonuna iliştirmekte sakınca görmüyorum. Bir insan evladı Google Maps üzerinden dilediğiniz yere nükleer atıp etki alanını görmenizi sağlayan bir uygulama geliştirmiş. Dünyayı resetlemek için &lt;a href="http://www.carloslabs.com/node/16"&gt;burayı tıklayın.&lt;/a&gt; İyi eğlenceler!&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27228632-2197537884832535005?l=kendime.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=jhpAwkAJUdk:Z4CgLuTwtpA:yIl2AUoC8zA"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?d=yIl2AUoC8zA" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=jhpAwkAJUdk:Z4CgLuTwtpA:63t7Ie-LG7Y"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?d=63t7Ie-LG7Y" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=jhpAwkAJUdk:Z4CgLuTwtpA:YwkR-u9nhCs"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?d=YwkR-u9nhCs" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=jhpAwkAJUdk:Z4CgLuTwtpA:F7zBnMyn0Lo"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?i=jhpAwkAJUdk:Z4CgLuTwtpA:F7zBnMyn0Lo" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~4/jhpAwkAJUdk" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/2197537884832535005/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="https://www.blogger.com/comment.g?blogID=27228632&amp;postID=2197537884832535005" title="0 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/2197537884832535005" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/2197537884832535005" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/kendimenotlar/~3/jhpAwkAJUdk/bak-postac-geliyor.html" title="Bak Postacı Geliyor!" /><author><name>kahpecüce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06576577812685950617</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd="http://schemas.google.com/g/2005" name="OpenSocialUserId" value="04676478356905554842" /></author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://2.bp.blogspot.com/_sbwzARj9OD8/SbuHgOtYu8I/AAAAAAAAAZk/yymhINoNSHo/s72-c/Tsar_Bomba_Revised.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total><feedburner:origLink>http://kendime.blogspot.com/2009/03/bak-postac-geliyor.html</feedburner:origLink></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27228632.post-8838594511435560336</id><published>2009-03-13T12:33:00.008+02:00</published><updated>2009-03-13T13:53:32.786+02:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="korku" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="makale" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="bilim kurgu" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="hp lovecraft" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="fantastik kurgu" /><title type="text">Deliliğin Dağlarında Kozmik Bir Piknik</title><content type="html">&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_sbwzARj9OD8/SbpG6v5lQ-I/AAAAAAAAAZU/xpLynttcCUM/s1600-h/800px-Ian_miller2_1.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 128px; height: 204px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_sbwzARj9OD8/SbpG6v5lQ-I/AAAAAAAAAZU/xpLynttcCUM/s320/800px-Ian_miller2_1.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5312636685541262306" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;1936 yılında yayınlanan ve &lt;b&gt;Howard Phillips Lovecraft&lt;/b&gt;'ın yazdığı &lt;b&gt;&lt;i&gt;Deliliğin Dağlarında&lt;/i&gt;&lt;/b&gt; (&lt;a href="http://en.wikisource.org/wiki/At_the_Mountains_of_Madness"&gt;&lt;i&gt;At the Mountains of Madness&lt;/i&gt;&lt;/a&gt;) romanı, diğerlerinden çok daha farklı bir bilim kurgu. Yazıldığı dönem dolayısıyla tür için erkenci denebilecek bir örnek ve üzerine inşa edildiği temel açısından sıradışı. Lovecraft'ın yıllarca dergi sayfalarında sürdürdüğü ve her öyküsüyle biraz daha şekillendirdiği &lt;b&gt;Cthulhu Mitosu&lt;/b&gt;nun üzerindeki sis perdesini kaldıran bu roman, Antartika'ya bilim adına yapılan bir keşif yolculuğunun akıldışı, bilinen gerçekliği parçalayan bir sonla bitişinin hikayesini anlatıyor. Yazar, diğer öykülerinde yarattığı gizemli bilinmeziliği bu romanda bilim kurgu çerçevesinde açıklayarak karanlığının ardındakini bir anlığına okuyucusuna gösteriyor. O zamana dek mitosun içinde fantastik birer öğe olarak yer alan kavramların aslında bambaşka ve dünyevi -ya da bu bağlamda kozmik- şeyler olduğunu söylüyor. Bir başka deyişle; her zaman "hayal ürünü" diyerek bir kenara attığımız tüm o korku dolu sahnelerin kanlı canlı karşımızda olduğunu bize göstererek korkuyu gerçek kılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın yazıldığı dönemde, Antartika kıtasının henüz keşfedilmemiş bölümlerinin olmasını kullanarak o zamana dek tamamen fantastik görünen Cthulhu Mitosunu gerçekliğin içine oturtan Lovecraft bunu Miscatonic Üniversitesi'nde bir jeoloji profesörünün kaleminden yapıyor.&lt;span class="fullpost"&gt; Profesör Dyer, kendisinin şahit olduğu korku dolu manzaranın yeni bir keşifle tamamen gün ışığına çıkarılmasını istemediğinden (bunu hepimizin iyiliği ve akıl sağlığı için istemektedir) bu yeni keşif seferinin iptal edilmesini ister ve biz okuyucularıyla kendi korkunç deneyimini paylaşır. &lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_sbwzARj9OD8/SbpHJHbw58I/AAAAAAAAAZc/N77uSoyTpuk/s1600-h/At_the_Mountains_of_Madness.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer; width: 134px; height: 200px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_sbwzARj9OD8/SbpHJHbw58I/AAAAAAAAAZc/N77uSoyTpuk/s200/At_the_Mountains_of_Madness.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5312636932376815554" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;İşin gizemini bozmaması için, (daha doğrusu bu gizemi yazarın kendisinin bozması için) bu deneyimlerin neler olduğunu anlatmayacağım. Ancak, kitabın tüm etkisini hissetmek ve tadına iyice varabilmek için okumadan önce, yazarın daha önceki öykülerini okumanızı kesinlikle öneririm. Tüm ömrünü gerçek bir efsane yaratmak için harcayan bu adamın, efsanesini nasıl yok ettiğini -ya da daha da yükselttiğini- tam anlamıyla yaşayabilmek adına öncelikle diğer Cthulhu öykülerini okumalısınız. Başlangıç için &lt;b&gt;Cthulhu'nun Çağrısı, Innsmouth Üzerindeki Gölge, Necronomicon'un Tarihi, Erich Zann'ın Müziği&lt;/b&gt; gibi metinleri okumanızı öneririm.  Böylelikle hem Lovecraft'ın diline alışmış hem de &lt;i&gt;Deliliğin&lt;/i&gt; demlenmesini sağlamış olursunuz. Sonrasındaysa... korkmaya hazırlklı olun!&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27228632-8838594511435560336?l=kendime.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=XJIxFFBJlSQ:cpiZhfSUptg:yIl2AUoC8zA"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?d=yIl2AUoC8zA" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=XJIxFFBJlSQ:cpiZhfSUptg:63t7Ie-LG7Y"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?d=63t7Ie-LG7Y" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=XJIxFFBJlSQ:cpiZhfSUptg:YwkR-u9nhCs"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?d=YwkR-u9nhCs" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=XJIxFFBJlSQ:cpiZhfSUptg:F7zBnMyn0Lo"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?i=XJIxFFBJlSQ:cpiZhfSUptg:F7zBnMyn0Lo" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~4/XJIxFFBJlSQ" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/8838594511435560336/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="https://www.blogger.com/comment.g?blogID=27228632&amp;postID=8838594511435560336" title="0 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/8838594511435560336" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/8838594511435560336" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/kendimenotlar/~3/XJIxFFBJlSQ/deliligin-daglarnda-kozmik-bir-piknik.html" title="Deliliğin Dağlarında Kozmik Bir Piknik" /><author><name>kahpecüce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06576577812685950617</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd="http://schemas.google.com/g/2005" name="OpenSocialUserId" value="04676478356905554842" /></author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://4.bp.blogspot.com/_sbwzARj9OD8/SbpG6v5lQ-I/AAAAAAAAAZU/xpLynttcCUM/s72-c/800px-Ian_miller2_1.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total><feedburner:origLink>http://kendime.blogspot.com/2009/03/deliligin-daglarnda-kozmik-bir-piknik.html</feedburner:origLink></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27228632.post-5499355594331284109</id><published>2009-03-10T18:44:00.013+02:00</published><updated>2009-03-10T19:56:53.871+02:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="makale" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="bilim kurgu" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="siberpunk" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="çizgi roman" /><title type="text">Ghost in the Shell ya da İnsan Ruhu Kaç Kilobayt Eder?</title><content type="html">&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_sbwzARj9OD8/SbakR2WuUNI/AAAAAAAAAYc/XmcIPU4Js98/s1600-h/motoko+kusanagi.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer; width: 136px; height: 200px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_sbwzARj9OD8/SbakR2WuUNI/AAAAAAAAAYc/XmcIPU4Js98/s200/motoko+kusanagi.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5311613437085634770" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Üzülerek söylüyorum ki, yandaki resimde görmüş olduğunuz pek alımlı hanımefendi çizgi ve hayal ürünü olmasının dışında, (beyni ve omuriliğinin bir kısmı hariç) etten-kemikten bir canlı değil, sibernetik bir organizma -ya da kısaca bir siborg. Arzunuza göre ginoid/jinoit ya da fembot demekte özgürsünüz ancak yaratıcısı onu &lt;b&gt;Binbaşı Motoko Kusanagi&lt;/b&gt; olarak adlandırmayı seçmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1989 yılında Japon çizer &lt;b&gt;Masamune Shirow&lt;/b&gt; tarafından yaratılan &lt;b&gt;Ghost in the Shell&lt;/b&gt; mangası, insanoğlunun bilgisayar teknolojileriyle fazlasıyla içli dışlı olduğu bir gelecekte geçiyor. 2029 yılında başlayan hikaye, Japonya polisinin teknolojik suçlar konusunda uzmanlaşmış bir birimi olan 9. Şube'nin üyeleri üzerinden ve yetenekli, dişi bir siborg olan Binbaşı Kusanagi merkez alınarak anlatılıyor. İşine uygun bir beden yapısına sahip olan Kusanagi, her türden makinelerin, robotların ve yapay zekaların arasından geçip kötü adamların peşinde koşarken bir yandan da ileride torunlarımızın karşılaşması olası bir takım sorular ve sorunlarla yüzleşiyor: İnsan ne zaman insanlığını kaybeder; beyninizi bir bilgisayarda yedeklemeyi seçtiğinizde mi yoksa bedeniniz yerine yeni model bir biyonik vücut satın aldığınızda mı? Robotların ruhu var mıdır? Bilincimizi yedeklemek mümkün müdür? Bu gibi sorular &lt;b&gt;siberpunk&lt;/b&gt; türüne ilgi duyan bilim kurgu okurları için pek de yabancı olmamakla birlikte, türle ilişkisi &lt;b&gt;Matrix Üçlemesi&lt;/b&gt; ile sınırlı kalanların Ghost in the Shell'i okumasıyla birlikte buna benzer soruların benzerlerini bulmakta zorlanmayacaklarını söyleyebilirim. &lt;span class="fullpost"&gt;Çünkü Shirow'un incelikli çizgileri, sayfaların sağına-soluna iliştirdiği toplumsal yorumlar, açıklamalar ve felsefi sorular daha da derinlik kazanırken, okuduğunuz mangayı eşi bulunmaz bir bilim kurguya, deneyiminizi de çizgi roman okumaktan öte, bir beyin jimnastiğine dönüştürüyor. (&lt;a href="http://www.anime.gen.tr/animeyorumlar.php?id=217"&gt;Anime Manga Türkiye&lt;/a&gt;'de hakkında yapılan yorumları okuduğunuzda demek istediğimi anlayacaksınız.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_sbwzARj9OD8/SbakeWBSPoI/AAAAAAAAAYk/5WmlsKbJa8s/s1600-h/ghost+in+the+shell+-+t%C3%BCrk%C3%A7e.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 320px; height: 155px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_sbwzARj9OD8/SbakeWBSPoI/AAAAAAAAAYk/5WmlsKbJa8s/s320/ghost+in+the+shell+-+t%C3%BCrk%C3%A7e.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5311613651744079490" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Özgün seri olarak on bir sayıdan oluşan bir mangayken, daha sonraları yeni eklemelerle birlikte genişlemiş, üç kez de filme uyarlanmış: &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0113568/"&gt;Ghost in the Shell&lt;/a&gt;, &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0347246/"&gt;Ghost in the Shell: Innocence&lt;/a&gt; ve &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0856797/"&gt;Ghost in the Shell: S.A.C. Solid State Society&lt;/a&gt;. Tamamının anime olduğunu belirtmeme gerek yok sanırım. Bunların dışında televizyon dizisi ve video oyunu olarak da çeşitli biçimlerde Binbaşı Kusanagi'yle tanışmanız mümkün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_sbwzARj9OD8/SbalWh8DNzI/AAAAAAAAAYs/8C5TVdQMSM0/s1600-h/Ghost+in+the+Shell+-+01+Prologue_+t%C3%BCrk%C3%A7e.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 131px; height: 200px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_sbwzARj9OD8/SbalWh8DNzI/AAAAAAAAAYs/8C5TVdQMSM0/s200/Ghost+in+the+Shell+-+01+Prologue_+t%C3%BCrk%C3%A7e.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5311614617016022834" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Ben de, siz sevgili Türk okuyucularının Binbaşı Kusanagi ve dünyasıyla tanışmanızı gönülden istediğimden, özgün serinin ilk sayısını Türkçe'ye çevirmiştim. Sonradan kendisiyle samimiyeti ilerleteceğinizi umuyorum. Afiyetle okuyunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;a href="http://www.speedyshare.com/794302559.html"&gt;&lt;b&gt;Ghost in the Shell - #01 Prologue (Türkçe)&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;CBT uzantılı dosya&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Comic_Book_Archive_file"&gt;CBT&lt;/a&gt; formatında indirip okuyabileceğiniz çizgi romanı bilgisayarınızda görüntülemeniz için bir çizgi roman okuyucunuzun olması gerektiğini hatırlatırım. Windows kullanıcıları &lt;a href="http://comicrack.cyolito.com/"&gt;ComicRack&lt;/a&gt; ile, Ubuntugillerden olanlar ise &lt;a href="http://comix.sourceforge.net/"&gt;Comix&lt;/a&gt; ile Ghost in the Shell alemine bağlanabilirler.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27228632-5499355594331284109?l=kendime.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=r79P4n8VAbs:WBIQHCthXBs:yIl2AUoC8zA"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?d=yIl2AUoC8zA" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=r79P4n8VAbs:WBIQHCthXBs:63t7Ie-LG7Y"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?d=63t7Ie-LG7Y" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=r79P4n8VAbs:WBIQHCthXBs:YwkR-u9nhCs"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?d=YwkR-u9nhCs" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=r79P4n8VAbs:WBIQHCthXBs:F7zBnMyn0Lo"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?i=r79P4n8VAbs:WBIQHCthXBs:F7zBnMyn0Lo" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~4/r79P4n8VAbs" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/5499355594331284109/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="https://www.blogger.com/comment.g?blogID=27228632&amp;postID=5499355594331284109" title="0 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/5499355594331284109" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/5499355594331284109" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/kendimenotlar/~3/r79P4n8VAbs/ghost-in-shell-ya-da-insan-ruhu-kac.html" title="Ghost in the Shell ya da İnsan Ruhu Kaç Kilobayt Eder?" /><author><name>kahpecüce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06576577812685950617</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd="http://schemas.google.com/g/2005" name="OpenSocialUserId" value="04676478356905554842" /></author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://2.bp.blogspot.com/_sbwzARj9OD8/SbakR2WuUNI/AAAAAAAAAYc/XmcIPU4Js98/s72-c/motoko+kusanagi.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total><feedburner:origLink>http://kendime.blogspot.com/2009/03/ghost-in-shell-ya-da-insan-ruhu-kac.html</feedburner:origLink></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27228632.post-7314005643057603549</id><published>2009-03-09T13:29:00.008+02:00</published><updated>2009-03-09T14:08:56.703+02:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="makale" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="bilim kurgu" /><title type="text">Kobaylar Kampı'nda Deli Bir Dahi</title><content type="html">&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_sbwzARj9OD8/SbUFUJU5OAI/AAAAAAAAAYM/vBbzXI-HcIc/s1600-h/Ebensee+concentration+camp+prisoners+1945.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 200px; height: 147px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_sbwzARj9OD8/SbUFUJU5OAI/AAAAAAAAAYM/vBbzXI-HcIc/s200/Ebensee+concentration+camp+prisoners+1945.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5311157179212445698" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Eğer Amerika Birleşik Devletleri'nin süregelen bir savaşın içindeyken -söz gelimi II. Körfez Savaşı- bazı tarafız ülkeler üzerinde -söz gelimi Türkiye- kirlice, biyolojik bir savaş yürüttüğünü ve  bir grup insanı -söz gelimi Guantanamo- gizli bir askeri kampta istekleri dışında tuttuğunu, bu insanlar üzerinde çeşitli deneyler yaptığını, böylece onlardan faydalanmak istediğini söylesem ve buna ek olarak o sırada Amerikan hükümetinin başında Robert McNamara olduğunu söylesem büyük bir olasılıkla bana deli dersiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bence de. Ama sanırım şair, vicdani retçi ve inancı sarsılmış bir katolik olan &lt;b&gt;Louis Sacchetti&lt;/b&gt; sizinle aynı fikirde değil. Çünkü içinde bulunduğu durum tam da bu. Üstelik kendisinin Arşimet Kampında, zorla geçirdiği günler boyunca vücuduna enjekte edilen virüsle dahilik mertebesine erişmesi bekleniyor. Devletin, savaşı için faydalanmak üzere topladığı dahilerden biri olan Sacchetti'nin payına da bu süreci kaleme almak geliyor. Arşimet Kampındaki bu görevi için ve bu görevi boyunca tuttuğu günlüğü biçiminde yazılmış olan roman &lt;b&gt;Thomas M. Disch&lt;/b&gt;'in en bilinen eseri &lt;b&gt;&lt;i&gt;Kobaylar Kampı&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;.&lt;span class="fullpost"&gt; Özgün adı &lt;b&gt;&lt;i&gt;Camp Concentration&lt;/i&gt;&lt;/b&gt; (Odaklanma kampı, toplama kampı gibi birden çok anlam taşıyor) olan roman 1968 yılında yayınlanmış. Sıradışı anlatımı ve &lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_sbwzARj9OD8/SbUFxNkG2pI/AAAAAAAAAYU/PIQRd6DU1Vs/s1600-h/Camp+Concentration.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer; width: 130px; height: 200px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_sbwzARj9OD8/SbUFxNkG2pI/AAAAAAAAAYU/PIQRd6DU1Vs/s200/Camp+Concentration.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5311157678566202002" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Marlowe, Akinolu Thomas gibi bilim kurgu türüne uzak görünen isimlere yaptığı göndermelerle türünün bilindik bir örneğinden çok daha başka bir kitap olduğunu ortaya koyuyor. &lt;b&gt;Yeni Dalga&lt;/b&gt; bilim kurgu edebiyatı içerisinde değerlendirilebilecek bu roman boyunca şiirler yer alıyor hatta bir ara, mahkumlar bir oyun bile sergiliyor. Disch'in şair yanını gösterdiği bir eser olan Kobaylar Kampı, hak ettiği ilginin pek azını görebilmiş durumda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okuyabileceğiniz en iyi romanlar arasında yer alan &lt;i&gt;Kobaylar Kampı&lt;/i&gt;, bilim kurgu severler dışındaki kitlenin kendisini "keşfetmesini" beklercesine, belki de Sacchetti gibi, hapsolduğu bilim kurgu türünün dışına çıkmayı/çıkarılmayı umuyor.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27228632-7314005643057603549?l=kendime.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=3HPfhKVuiuM:ylQNesB4f2g:yIl2AUoC8zA"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?d=yIl2AUoC8zA" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=3HPfhKVuiuM:ylQNesB4f2g:63t7Ie-LG7Y"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?d=63t7Ie-LG7Y" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=3HPfhKVuiuM:ylQNesB4f2g:YwkR-u9nhCs"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?d=YwkR-u9nhCs" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=3HPfhKVuiuM:ylQNesB4f2g:F7zBnMyn0Lo"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?i=3HPfhKVuiuM:ylQNesB4f2g:F7zBnMyn0Lo" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~4/3HPfhKVuiuM" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/7314005643057603549/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="https://www.blogger.com/comment.g?blogID=27228632&amp;postID=7314005643057603549" title="1 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/7314005643057603549" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/7314005643057603549" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/kendimenotlar/~3/3HPfhKVuiuM/kobaylar-kampnda-deli-bir-dahi.html" title="Kobaylar Kampı'nda Deli Bir Dahi" /><author><name>kahpecüce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06576577812685950617</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd="http://schemas.google.com/g/2005" name="OpenSocialUserId" value="04676478356905554842" /></author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://1.bp.blogspot.com/_sbwzARj9OD8/SbUFUJU5OAI/AAAAAAAAAYM/vBbzXI-HcIc/s72-c/Ebensee+concentration+camp+prisoners+1945.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">1</thr:total><feedburner:origLink>http://kendime.blogspot.com/2009/03/kobaylar-kampnda-deli-bir-dahi.html</feedburner:origLink></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27228632.post-5934096479155500719</id><published>2009-03-08T13:03:00.009+02:00</published><updated>2009-03-08T13:55:10.465+02:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="makale" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="bilim kurgu" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="siberpunk" /><title type="text">Erkenci Bir Siberpunk: Şok Dalgası Süvarisi</title><content type="html">&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;i&gt;Bilgi özgür olmak ister. &lt;/i&gt;Otorite buna karşı geldiğinde ise yapılacak tek bir şey vardır; isyan etmek. İngiliz bilim kurgu yazarı &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;John Brunner&lt;/span&gt;'in 1975 yılında yayınlanan &lt;b&gt;&lt;i&gt;Şok Dalgası Süvarisi&lt;/i&gt;&lt;/b&gt; (The Shockwave Rider) adlı romanı 80'lerde gelecek olan siperpunkun (sibernetik+punk) isyankar ruhunun ayak seslerini okuyucuya o zamandan duyuran bir kitap.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_sbwzARj9OD8/SbOvi6Ww9_I/AAAAAAAAAYE/xwMFJCSXjJQ/s1600-h/Murray+Tinkelman+-+Shockwave+Rider.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer; width: 128px; height: 200px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_sbwzARj9OD8/SbOvi6Ww9_I/AAAAAAAAAYE/xwMFJCSXjJQ/s200/Murray+Tinkelman+-+Shockwave+Rider.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5310781399915100146" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Her bireyi denetleyen ve gözünü bir an üzerinden ayırmayan baskıcı sisteme varlığını unutturmak isteyen bir bilgisayar dahisi olan &lt;b&gt;Nick Halfinger&lt;/b&gt;, tanrı vergisi yeteneği sayesinde tuşlu telefonu bir piyanist hakimiyetinde kullanarak kendisine bir kullanımlık kimlikler yaratmaktadır. Özgürlüğünü yaşaması için rahip kimliğine bürünmesi bile gerekse, bunu yapacaktır. Bir yandan sürekli değişkenlik gösteren yapay "kişiliğine" uyum sağlamalı bir yandan da peşine takılan sistemin adamlarını bir şekilde atlatmalıdır. Üstelik bunu yaparken, geleceğin bireyi içine hapseden yaşam biçiminin getirdiği ruhsal sorunlarla başa çıkmak zorundadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dur durak bilmeyen kovalamaca, Nick Halfinger kendisini devletten bağımsız, isyankar ruhlu dahilerin yönettiği kırsal bir ütopya içinde bulana dek devam eder. İçinde 900'lü hat işletmeciliği de dahil bir çok şey barındıran bu garip komünal yaşam, Nick Halfinger'ın kendisinin dönüşümüne uzanan yolun ilk adımı olur.&lt;span class="fullpost"&gt; Sürekli kaçtığı sistemle -ve kendisiyle- yüzleşmeye karar verdiğinde üstün yetenekleri devreye girecektir. Tuşlu telefon hattı üzerinden -kulağa o kadar da inandırıcı gelmediğinin farkındayım- kodladığı "&lt;b&gt;solucan&lt;/b&gt;" (worm) ile devletin çok gizli -ve tabii ki kirli- verilerine erişmeyi ve yerine sistemi bir çeşit sosyalist devlet yapısı hazırlaması için kullanmayı başaran Nick ve dostları kafalarına bir nükleer bomba yemekten de yine dahi kahramanımızın yeteneği sayesinde son anda kurtulurlar ve yeni düzen içerisinde sonsuza dek mutlu yaşarlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teknolojik gelişime ve bununla kuvvet birliğine giden tüketim toplumuna &lt;i&gt;isyankar&lt;/i&gt; bir bakış olan Şok Dalgası Süvarisi aynı zamanda bu sürekli gelişimin birey üzerindeki etkilerine işaret etmesi yönüyle de dikkate değer bir roman. Siperpunk türünü müjdelemesi açısı ise edebi açıdan onu daha da önemli kılıyor. Keyifle -ya da tercihe göre rahatsız olarak- okuyunuz.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27228632-5934096479155500719?l=kendime.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=y2QigdsrqL4:FMvZqYLUw2c:yIl2AUoC8zA"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?d=yIl2AUoC8zA" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=y2QigdsrqL4:FMvZqYLUw2c:63t7Ie-LG7Y"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?d=63t7Ie-LG7Y" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=y2QigdsrqL4:FMvZqYLUw2c:YwkR-u9nhCs"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?d=YwkR-u9nhCs" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=y2QigdsrqL4:FMvZqYLUw2c:F7zBnMyn0Lo"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?i=y2QigdsrqL4:FMvZqYLUw2c:F7zBnMyn0Lo" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~4/y2QigdsrqL4" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/5934096479155500719/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="https://www.blogger.com/comment.g?blogID=27228632&amp;postID=5934096479155500719" title="0 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/5934096479155500719" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/5934096479155500719" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/kendimenotlar/~3/y2QigdsrqL4/erkenci-bir-siperpunk-sok-dalgas.html" title="Erkenci Bir Siberpunk: Şok Dalgası Süvarisi" /><author><name>kahpecüce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06576577812685950617</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd="http://schemas.google.com/g/2005" name="OpenSocialUserId" value="04676478356905554842" /></author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://1.bp.blogspot.com/_sbwzARj9OD8/SbOvi6Ww9_I/AAAAAAAAAYE/xwMFJCSXjJQ/s72-c/Murray+Tinkelman+-+Shockwave+Rider.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total><feedburner:origLink>http://kendime.blogspot.com/2009/03/erkenci-bir-siperpunk-sok-dalgas.html</feedburner:origLink></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27228632.post-4964020847324956316</id><published>2009-03-07T12:47:00.006+02:00</published><updated>2009-03-07T13:31:11.778+02:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="makale" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="fantastik kurgu" /><title type="text">Rünlü Asa'nın Tarihi: Hawkmoon Destanı</title><content type="html">&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_sbwzARj9OD8/SbJZteVUWsI/AAAAAAAAAX0/KBqrtMXwH0o/s1600-h/The+Jewel+in+the+Skull+5.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 121px; height: 200px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_sbwzARj9OD8/SbJZteVUWsI/AAAAAAAAAX0/KBqrtMXwH0o/s200/The+Jewel+in+the+Skull+5.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5310405548394699458" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Trajik Binyıl'dan çok sonra, Kara İmparatorluk olarak da bilinen &lt;b&gt;Granbretan&lt;/b&gt;, büyü ve biliminin korkunç bir birleşiminin ve üstün askeri gücünün de yardımıyla Avrupa'nın tamamına egemen olma planlarının peşindedir. Her geçen gün, kıtanın yeni bir yöresini ele geçirip emeline bir adım daha yaklaşmaktadır. Ancak Fransa'nın güneyinde, Kamarg diye bilinen bir yörede, bu azılı düşmanlara teslim olmamakta direnen biri vardır: &lt;b&gt;Kont Brass&lt;/b&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kara İmparatorluğun ilerleyişinde bir çıban gibi beliren bu küçük yöre, bir an önce ele geçirilmelidir. Bunun için, imparatorluğun kalbi olan Londra'da şeytani zihinler işlemeye başlar ve bir karara varırlar. Daha önce yenip topraklarına kattıkları Köln'lü bir dükü, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Dorian Hawkmoon&lt;/span&gt;'u bu küçük sorunu halletmesi için görevlendirirler. Sadakatinden emin olmak için ise alnını ortasına yerleştirip bedeninden bir parçaya dönüştürdükleri Kara Mücevher ise dükün gördüğü her şeyi, her an efendisine iletecektir. Bu zor göreve istemeden, efendilerinden nefret ederek başlayan Dük Hawkmoon; yolculuğunun sonunda kendisini bambaşka bir yerde bulur.&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk kitabı 1967'de yayımlanan &lt;b&gt;Rünlü Asa'nın Tarihi&lt;/b&gt; serisi, ingiliz bilim kurgu ve fantastik kurgu yazarı &lt;b&gt;Michael Moorcock&lt;/b&gt; tarafından yazılmıştır. &lt;a href="http://kendime.blogspot.com/2009/03/siyah-ve-beyaz-cimmerial-conan-ve.html"&gt;&lt;b&gt;Melnibonéli Elric&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; serisinden de tanıdığımız bir karakter olan &lt;b&gt;Dorian Hawkmoon&lt;/b&gt;'un nasıl bir kahramana dönüştüğünün hikayesini anlatan bu seri; &lt;b&gt;&lt;i&gt;Kafatasındaki Mücevher, Çılgın Tanrı'nın Tılsımı, Şafak Kılıcı, Rünlü Asa&lt;/i&gt;&lt;/b&gt; ile birlikte toplamda dört kitaptan oluşmaktadır. Kitapların çizdiği dünya, bizimkinden pek farklı olmamakla birlikte, bazı değişimler geçirmiştir. Yer isimleri kısmen değiştirilmiş (örn: Great Britain "Granbretan" olmuştur, Moscow "Muskovia" olmuştur) olmasına karşın, bahsi geçen hayal ürünü yerlerin ve ulusların esin kaynakları okunabilir.&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_sbwzARj9OD8/SbJZ11GRDTI/AAAAAAAAAX8/xuFP9KK1xCI/s1600-h/RealmoftheRunestaffsml.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 320px; height: 201px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_sbwzARj9OD8/SbJZ11GRDTI/AAAAAAAAAX8/xuFP9KK1xCI/s320/RealmoftheRunestaffsml.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5310405691944537394" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Macera ve kılıç dövüşü dışında pek fazla bir şey anlatmasa da bu seri, kendisi de bir İngiliz olan yazarının İngilizleri "kötü adam" konumuna koyarak, bir Alman'ı kahramanlaştırması bakımından ilginçtir. Türk bir yazarın, fantastik bir Yunan kahramanı yaratıp Türklere karşı savaştırması düşüncesi alışılmadık geliyor, en azından bizim için.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27228632-4964020847324956316?l=kendime.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=1lSSQU0Aa-Q:GnsbWvui_Y4:yIl2AUoC8zA"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?d=yIl2AUoC8zA" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=1lSSQU0Aa-Q:GnsbWvui_Y4:63t7Ie-LG7Y"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?d=63t7Ie-LG7Y" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=1lSSQU0Aa-Q:GnsbWvui_Y4:YwkR-u9nhCs"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?d=YwkR-u9nhCs" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=1lSSQU0Aa-Q:GnsbWvui_Y4:F7zBnMyn0Lo"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?i=1lSSQU0Aa-Q:GnsbWvui_Y4:F7zBnMyn0Lo" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~4/1lSSQU0Aa-Q" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/4964020847324956316/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="https://www.blogger.com/comment.g?blogID=27228632&amp;postID=4964020847324956316" title="0 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/4964020847324956316" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/4964020847324956316" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/kendimenotlar/~3/1lSSQU0Aa-Q/runlu-asann-tarihi-hawkmoon-destan.html" title="Rünlü Asa'nın Tarihi: Hawkmoon Destanı" /><author><name>kahpecüce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06576577812685950617</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd="http://schemas.google.com/g/2005" name="OpenSocialUserId" value="04676478356905554842" /></author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://2.bp.blogspot.com/_sbwzARj9OD8/SbJZteVUWsI/AAAAAAAAAX0/KBqrtMXwH0o/s72-c/The+Jewel+in+the+Skull+5.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total><feedburner:origLink>http://kendime.blogspot.com/2009/03/runlu-asann-tarihi-hawkmoon-destan.html</feedburner:origLink></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27228632.post-7698624552748777537</id><published>2009-03-06T10:28:00.004+02:00</published><updated>2009-03-06T11:17:39.861+02:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="makale" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="philip k dick" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="bilim kurgu" /><title type="text">Gerçeklikte Bir Dalgalanma: Flow My Tears, The Policeman Said</title><content type="html">&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_sbwzARj9OD8/SbDp9dmzaAI/AAAAAAAAAXs/uFGd3sA1vU0/s1600-h/396px-FlowMyTearsThePolicemanSaid%281stEd%29.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer; width: 132px; height: 200px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_sbwzARj9OD8/SbDp9dmzaAI/AAAAAAAAAXs/uFGd3sA1vU0/s200/396px-FlowMyTearsThePolicemanSaid%281stEd%29.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5310001202798487554" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;İkinci bir İç Savaş atlatmış olan polis diktatöryasındaki 1980'ler Amerika'sında, genetik mühendislik çalışmasının özel ürünü ve çok nadir bulunan bir vücuda sahipseniz, ülkece ünlü bir televizyon kişiyseniz ve bir sabah uyandığınızda, ününüzü, vatandaşlığınızı, tüm servetinizi ve hepsinden ötesi &lt;i&gt;gerçekliğinizi&lt;/i&gt; kaybetseydiniz ne hissederdiniz? Diğerlerini olduğunuz kişi olduğunuza nasıl inandırırdınız? Nasıl hayatta kalırdınız? Görünen o ki, &lt;b&gt;Philip K. Dick&lt;/b&gt;'in buna da bir yanıtı var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Flow My Tears, The Policeman Said&lt;/b&gt;, Dick'in 1974 yılında yayınlanan ve John W. Campbell ödüllerinde en iyi bilim kurgu romanı ödülüne sahip olan yapıtı. Bu özelliğinin yanında, yazarın özel -ve aslında romanlarında sıklıkla işlediği için o kadar da özel olmayan- bir duruma da yol açması nedeniyle önemli: &lt;b&gt;İki Gün Sonra Parçalanmayacak Bir Evren Nasıl Yaratılır&lt;/b&gt; (&lt;a href="http://deoxy.org/pkd_how2build.htm"&gt;How to Create a Universe That Doesn't Fall Apart Two Days Later&lt;/a&gt;) adlı makalesinde de belirttiği üzere, PKD, bu romanı yazdıktan sonra  -ve bu roman sayesinde- olağandışı bir olay yaşadı ve içinde bulunduğu gerçekliğin aslında o kadar da gerçek olmadığını, ya da "kurgu" diyerek yazılanların gerçekten o kadar da uzak olmadığını fark etti. &lt;span class="fullpost"&gt;Dini ve felsefi yanları bulunan ve kimilerince PKD'nin kayışı koparmaya başladığnını göstergesi olan bu olayın ayrıntıları bahsi geçen makalede detaylarıyla bulabilirsiniz. Yazarı ve değindiği konuları daha iyi anlamak adına faydalı bir metin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun dışında kitaba dönecek olursak; yazarın hemen hemen tüm çalışmalarında rastlanan karamsar devlet figürü burada, bireyleri kimlikler, numaralar, raporlar ve sayılara var - ya da aslında yok- etmek için bulunuyor. Jason Taverner da kitap boyunca, yitirdiği benliğini yine devlet ve kurumları üzerinden geri kazanmaya çalışıyor. Bilin bakalım ne oluyor? Taverner'ın ünü, parası ve benliğiyle dolu dünyaya giden yol KR-3 adlı &lt;i&gt;algı bozan&lt;/i&gt; bir uyuşturucuyla mümkün oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazdığı bu roman ve &lt;a href="http://www.philipkdickfans.com/weirdo/weirdo1.htm"&gt;sonrasında yaşadıkları&lt;/a&gt; sayesinde, tesadüfen "&lt;i&gt;zamanın aslında gerçek olmadığını&lt;/i&gt;" fark eden Dick, bu sıradışılığı sonraki çalışmalarında derinleştirdi ve &lt;a href="http://kendime.blogspot.com/2007/10/valis.html"&gt;VALIS&lt;/a&gt; üçlemesiyle birlikte, biz fanilere gerçeği ifşa etti. Okuyup anlamaya çalışmak da bize düşüyor.&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27228632-7698624552748777537?l=kendime.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=Lctpejmtvok:WIGiNczIBI0:yIl2AUoC8zA"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?d=yIl2AUoC8zA" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=Lctpejmtvok:WIGiNczIBI0:63t7Ie-LG7Y"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?d=63t7Ie-LG7Y" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=Lctpejmtvok:WIGiNczIBI0:YwkR-u9nhCs"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?d=YwkR-u9nhCs" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=Lctpejmtvok:WIGiNczIBI0:F7zBnMyn0Lo"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?i=Lctpejmtvok:WIGiNczIBI0:F7zBnMyn0Lo" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~4/Lctpejmtvok" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/7698624552748777537/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="https://www.blogger.com/comment.g?blogID=27228632&amp;postID=7698624552748777537" title="0 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/7698624552748777537" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/7698624552748777537" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/kendimenotlar/~3/Lctpejmtvok/gerceklikte-bir-dalgalanma-flow-my.html" title="Gerçeklikte Bir Dalgalanma: Flow My Tears, The Policeman Said" /><author><name>kahpecüce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06576577812685950617</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd="http://schemas.google.com/g/2005" name="OpenSocialUserId" value="04676478356905554842" /></author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://3.bp.blogspot.com/_sbwzARj9OD8/SbDp9dmzaAI/AAAAAAAAAXs/uFGd3sA1vU0/s72-c/396px-FlowMyTearsThePolicemanSaid%281stEd%29.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total><feedburner:origLink>http://kendime.blogspot.com/2009/03/gerceklikte-bir-dalgalanma-flow-my.html</feedburner:origLink></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27228632.post-9212171735155103850</id><published>2009-03-04T15:10:00.001+02:00</published><updated>2009-03-04T15:10:55.725+02:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="makale" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="fantastik kurgu" /><title type="text">Siyah ve Beyaz: Cimmerialı Conan ve Melnibonéli Elric</title><content type="html">&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_sbwzARj9OD8/Sa58PkIIFSI/AAAAAAAAAXU/BUTuCgVA0dQ/s1600-h/Frazetta+-+Conan.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 168px; height: 200px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_sbwzARj9OD8/Sa58PkIIFSI/AAAAAAAAAXU/BUTuCgVA0dQ/s200/Frazetta+-+Conan.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5309317617554036002" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;b&gt;Robert E. Howard&lt;/b&gt; tarafından Kelt mitolojisi temel alınarak yaratılan ve muhtemelen en ünlü kurgu barbarlardan biri olan &lt;b&gt;Conan&lt;/b&gt;'ın ana vatanı Kimerya'dan başlayan yolculuğu, onlarca öykünün içinden geçerek hırsızlığı, korsanlığı ve paralı askerliği de içeren sayısız maceraya erişiyor. Devi andıran bedeni, yanık teni, güçlü kolları ve kurt keskinliğindeki mavi gözleri olan bu savaşçı, kuşandığı tek silahı olan uzun kılıcıyla; kaprisli tanrılarla, Stygia'nın bin yıllık gizemleri içindeki uykularından uyanan güçlerle, kuzeyin savaşçılarıyla, vahşi Pictlerle kıran kırana, göğüs göğüse çarpışıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bozkıra özgü ilkelere bağlı, büyüden çekinen ve büyü karşısında daima çeliğe güvenen Conan, şehirli yaşam tarzını iki yüzlü ve korkakça bulurken, doğanın, vahşi yaşamın vücut bulmuş hali adeta. Uğradığı bir handa ya da geçtiği bir caddede, sıradışılığıyla daima dikkatleri üzerine çekiyor. Kelleleri koparırken, elde edeceği mücevherleri düşünen bu acımasız barbar, maceraları boyunca daima kurtarılmayı bekleyen yarı çıplak kadınlarla karşılaşıyor ve onlarla kendi barbarca yöntemleriyle ilgilenmekten de geri kalmıyor. Hırsızlıktan Hyboria Çağı'nın en güçlü krallığı olan Aquilonia'nın tahtına değin uzanan kariyerinde Conan, bir anti-kahraman portresi çiziyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okuyucuyla ilk kez, ünlü &lt;b&gt;Weird Tales&lt;/b&gt; sayfalarında buluşan Barbar Conan, Howard'ın hayal ürünü olan Hyboria Çağı'nda yaşıyor. Bu çağ dünyamızın çok genç dönemlerindeki bir biçiminden pek de farklı değil aslında; Hazar Denizi, Vilayet Denizi adı altında karşımıza çıkıveriyor, ya da Stygia bize Mısır'ı hatırlatıyor. Zaten yazarın "Hyboria Çağı" adını verdiği,  bu çağın günümüz dünyasıyla bağdaşıklıkları da açıklayan, ve bu çağın toplumsal ve politik yapısını anlatan bir makalesi de mevcut.&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öykülerde, fantastik kurgu okuyucuları ve RYO meraklıları için tanıdık gelebilecek bir çok unsura rastlamak mümkün. Kötü büyücüler, lanetli hazineler, terk edilmiş şehirler, cazibeli ancak şeytani kadınlar; hemen hepsi Conan'ın maceralarında sıklıkla rastlanabilecek fantastik kurgu öğeleri. Böyle bakıldığında, Conan'ın bugünkü fantastik kurgu üzerindeki etkisinin ne denli büyük olduğu görülebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sayısız çizgi romana, filme ve hatta bilgisayar oyununa da uyarlanan Conan'ın maceraları, günümüz fantastik kurgu okuyucusu için çok farklı gelmeyebilir ancak; içinde barındırdığı büyü; geçmişe özgü hoş tat ve dur-durak bilmeyen mücadelesiyle, sizi Hyboria Çağı'na götürmeye yetecek güce hala sahip. Conan'ın korsanlık günlerini ve güzel Belit'e aşkını anlatan macerası &lt;b&gt;Queen of the Black Coast&lt;/b&gt;'u ya da bir barbarın krallığını nasıl kurtardığını anlatan &lt;b&gt;The Hour of the Dragon&lt;/b&gt;'ı ( ya da &lt;b&gt;Fatih Conan&lt;/b&gt;) başlangıç için hiç de fena değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_sbwzARj9OD8/Sa59EdDHSwI/AAAAAAAAAXk/ifx208bNADw/s1600-h/Michael+Whelan+-+Elric+et+demon.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer; width: 133px; height: 200px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_sbwzARj9OD8/Sa59EdDHSwI/AAAAAAAAAXk/ifx208bNADw/s200/Michael+Whelan+-+Elric+et+demon.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5309318526187031298" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Tam o sırada, paralel bir evrende, bembeyaz saçları, süt beyazı teni ve şeytani kızıllıktaki gözleriyle Melniboné hanedanına bir erkek çocuk katılır. Adı Elric'tir, &lt;b&gt;Melnibonéli Elric&lt;/b&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam adı, VIII. Elric; Melniboné'nin 428. İmparatoru olan bu karakter, İngiliz yazar &lt;b&gt;Michael Moorcock&lt;/b&gt; tarafından, Fin mitolojisinden beslenerek, yaratılmıştır. Elric ilk kez &lt;i&gt;Science Fantasy&lt;/i&gt; adlı dergide görücüye çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sonra bir roman serisine dönüşecek olan Elric'in durumu, Cimmerialı Conan'ınkiyle tam bir zıtlık içerisindedir. Yaşadığı dünyanın en güçlü devletlerinden ve en yüksek medeniyetlerinden biri olan Melniboné'nin hanedanına dahildir, zayıf, çelimsiz, hastalıklı bir albinodur. Conan'ın aksine, maceralarla dolu anti-kahramanlık kariyerinin sonunda değil, başlangıcında kraldır fakat bundan vaz geçer ve ülkesini terk eder. Sonraları ana vatanını bizzat kendi elleriyle tarih sahnesinden silecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elric'in kaderi ise; Conan'ınkine benzerdir. Dünyasının selameti dahil, bir çok önemli sorun ömrü boyunca Elric'in avuçlarının içine düşer ve o da iyi bir dövüşçü ve usta bir büyücü olarak bu sorunları ünlü kılıcı &lt;b&gt;Fırtınayaratan&lt;/b&gt; ile diğer alemlerden çağırdığı efsanevi güçler ve yaratıkların yardımıyla bir bir çözer. Ancak bu büyülü kılıç Elric'in hem kurtarıcısı hem de lanetidir. Başına olmadık işler açacak ve Elric'i duygusal anlamda büyük çalkantılara sürükleyecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elric efsanesi de, çizgi romana aktarılmıştır ve sinema filmi hazırlıkları ise sürmektedir. Orijinal saganın ilk kitabı olan &lt;b&gt;Melnibonéli Elric&lt;/b&gt; (Elric of Melniboné) kahramanın duygusal iniş çıkışlarla dolu hayatının izini sürerken başlayacağınız yerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27228632-9212171735155103850?l=kendime.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=vwcdQ2gNRAo:AzJV54SCbKs:yIl2AUoC8zA"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?d=yIl2AUoC8zA" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=vwcdQ2gNRAo:AzJV54SCbKs:63t7Ie-LG7Y"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?d=63t7Ie-LG7Y" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=vwcdQ2gNRAo:AzJV54SCbKs:YwkR-u9nhCs"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?d=YwkR-u9nhCs" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=vwcdQ2gNRAo:AzJV54SCbKs:F7zBnMyn0Lo"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?i=vwcdQ2gNRAo:AzJV54SCbKs:F7zBnMyn0Lo" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~4/vwcdQ2gNRAo" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/9212171735155103850/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="https://www.blogger.com/comment.g?blogID=27228632&amp;postID=9212171735155103850" title="0 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/9212171735155103850" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/9212171735155103850" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/kendimenotlar/~3/vwcdQ2gNRAo/siyah-ve-beyaz-cimmerial-conan-ve.html" title="Siyah ve Beyaz: Cimmerialı Conan ve Melnibonéli Elric" /><author><name>kahpecüce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06576577812685950617</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd="http://schemas.google.com/g/2005" name="OpenSocialUserId" value="04676478356905554842" /></author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://3.bp.blogspot.com/_sbwzARj9OD8/Sa58PkIIFSI/AAAAAAAAAXU/BUTuCgVA0dQ/s72-c/Frazetta+-+Conan.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total><feedburner:origLink>http://kendime.blogspot.com/2009/03/siyah-ve-beyaz-cimmerial-conan-ve.html</feedburner:origLink></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27228632.post-4402494438856493988</id><published>2009-03-03T14:27:00.002+02:00</published><updated>2009-03-03T15:01:05.213+02:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="makale" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="philip k dick" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="bilim kurgu" /><title type="text">Dick Kafalı Bir Psikopos: Timothy Archer</title><content type="html">&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_sbwzARj9OD8/Sa0ptgHQkwI/AAAAAAAAAXM/AUhPIaKr00A/s1600-h/tim_archer.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer; width: 150px; height: 200px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_sbwzARj9OD8/Sa0ptgHQkwI/AAAAAAAAAXM/AUhPIaKr00A/s200/tim_archer.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5308945397430915842" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Philip K. Dick'in Valis Üçlemesi'nin -tamamlanamayan &lt;i&gt;The Owl in the Daylight&lt;/i&gt;'ın yerine- son parçası  olarak görülen, yazarın ölmeden önce tamamladığı son eseri &lt;b&gt;The Transmigration of Timothy Archer&lt;/b&gt; (1982), yazarın her eserinde üzerine eğildiği ve anlamaya çalıştığı; Hristiyanlık -özelde Gnostik inanış-  akıl sağlığı ve asla vazgeçemediği gerçeklik olgusu etrafında örülmüş, farklı ve ilerlemeci bir psikopos olan Tim Archer'ın öyküsünü anlatıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hikaye, John Lennon'ın öldürüldüğü gün başlıyor ve buradan bir gurunun yüzen evine, oradan İngiltere'ye ve sonunda kutsal topraklarda; Ölü Deniz yakınlarındaki bir çöle değin uzanıyor. Burada tüm detaylarıyla ele alacak değilim ancak, bu uzun ve yorucu yolculuk sırasında, yazar da, tıpkı karakterleri gibi, inancını sorguluyor, akıl sağlığından şüphe ediyor, öbür dünyaya inanıyor, öbür dünyadaki ruhların dünyamıza gelebileceğini düşünüyor, medyumlara danışıyor, bütün bunların birer saçmalık olduğuna kanaat getiriyor ve intihar etmekten kurtulmaya çalışıyor -ancak bir yandan da bunu tüm benliğiyle istiyor- deniyor, başaramıyor. Yazarın bunları kaleme alırken, kendisinin de aynı süreçlerden geçtiğini satır aralarında görebiliyorsunuz. &lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekliğin, inancın çatırdamaya başlamasıyla nasıl alt üst olduğunu ve algılara güvenilmemesi gerektiğini paranoyaklık seviyesine çıkana dek anlatan bu roman, akıl sağlığı bozuk olanların&lt;i&gt; gerçekten&lt;/i&gt; deli olup olmadıklarını da düşünmemizi istiyor. Belli ki, yazar da tıpkı anlatıcı Angel Archer gibi, büyük bir tereddüt içinde, bir açıklamaya ihtiyacı var ve şüphelerini edebi yeteneğiyle bastırmak istiyor. Okuyucusunun, romanla işini bitirdikten sonra tıpkı, yeni bulunan Zadokit Yazmaları okuyup derin bir şüphenin içine düşen psikopos Timothy Archer gibi olmasını umuyor. Psikopos gibi, aklını kullanmasını ama onun gibi -daha doğrusu yazarın kendisi gibi- hata edip intihar etmeye girişmemesini; düşnüp gerçeği bulmasını istiyor. Gerçeğe işaret ederken elinde, esinli bir peygamberden ya da buyurgan bir tanrıdan pek fazla bir şeyi yok; size sunabileceği yalnızca sözcükler. Üstelik çelişkili bir biçimde okuduklarınızın ve duyduklarınızın yalan olduğunu, gerçekle hiçbir ilgisi bulunmadığını söylüyor. Bu durumda ona inanabilir misiniz? Okuyup kendiniz karar verin.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27228632-4402494438856493988?l=kendime.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=-kdP2DwqnNM:mZnn4PhiZsY:yIl2AUoC8zA"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?d=yIl2AUoC8zA" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=-kdP2DwqnNM:mZnn4PhiZsY:63t7Ie-LG7Y"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?d=63t7Ie-LG7Y" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=-kdP2DwqnNM:mZnn4PhiZsY:YwkR-u9nhCs"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?d=YwkR-u9nhCs" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=-kdP2DwqnNM:mZnn4PhiZsY:F7zBnMyn0Lo"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?i=-kdP2DwqnNM:mZnn4PhiZsY:F7zBnMyn0Lo" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~4/-kdP2DwqnNM" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/4402494438856493988/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="https://www.blogger.com/comment.g?blogID=27228632&amp;postID=4402494438856493988" title="0 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/4402494438856493988" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/4402494438856493988" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/kendimenotlar/~3/-kdP2DwqnNM/dick-kafal-bir-psikopos-timothy-archer.html" title="Dick Kafalı Bir Psikopos: Timothy Archer" /><author><name>kahpecüce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06576577812685950617</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd="http://schemas.google.com/g/2005" name="OpenSocialUserId" value="04676478356905554842" /></author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://2.bp.blogspot.com/_sbwzARj9OD8/Sa0ptgHQkwI/AAAAAAAAAXM/AUhPIaKr00A/s72-c/tim_archer.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total><feedburner:origLink>http://kendime.blogspot.com/2009/03/dick-kafal-bir-psikopos-timothy-archer.html</feedburner:origLink></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27228632.post-2620067432666298192</id><published>2009-03-02T23:06:00.002+02:00</published><updated>2009-03-02T23:08:52.915+02:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="karakış diyarı" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="fantastik kurgu" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="öykü" /><title type="text">Bir Hırsız Doğuyor</title><content type="html">&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Tekboynuz Geçidi hiçbir yerin ortasında yine sessizce belirmişti. Mevsim dönümüyle birlikte nehrin kuzey ve güney olarak ikiye ayırdığı bölgeyi tekrar, kendi bildiği basit ama işe yarayan yöntemle birleştirmişti. Akarsuyun ortasında beliren bir iki kayalık ve ömrü pek de uzun olmayan adacıklar deneyimli yolcular için eşi bulunmaz bir kısa yol oluşturuyordu. Zorlu ve tehlikeli olabilirdi, ama doğanın elinden gelenin en iyisi buydu. Dalgın ya da yöreye yabancı biri ise, Fenore'ye inmenin tek yolunun karla kaplı bir coğrafyada haftalarca batıya ilerledikten sonra Puslugöl'ün etrafından dolaşarak Orkanyolu'na varmak ve oradan tekrar kuzeydoğuya yol almak olduğunu düşünebilirdi. Çünkü, nehrin çağlayan suları arasında belli belirsiz baş gösteren bu geçit fazlasıyla nazlıydı ve kendini yalnızca baharın son zamanlarında, ve pek de kısa bir süreliğine gösterirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dorangillerden Farhin ise tam bir yaşlı kurttu. Yıllardır Fenore'nin kuzey-güney hattı boyunca sürdürdüğü ticaret sayesinde hem bu tekinsiz topraklar hakkında bir ölümlünün ömrü boyunca öğreneceğinden fazlasını öğrenmiş, hem de on ölümlünün ömründe kazanacağından fazlasını kazanmıştı. Eruh Kannar limanından ucuza topladığı mallarını önce Taserin şehrine uğrayıp daha iyileriyle takas eder, sonra da güneye Fenore'ye, oradan da Sahipsiz Topraklar'a iner ve buradaki göçebelerle uzun pazarlıklardan sonra yörenin nadir mücevherleriyle takas ederdi. Göçebelerden topladıklarını ise tekrar kuzeye götürür ve böylece kesesini doldururdu. Tehlike para demekti. Bunu biliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte tam da bu yüzden, sırtları tepeleme dolu pur sürüsünü geçide sürerken aceleci davranıyordu. Kırbacını telaşla hayvanların sırtında şaklatırken bir yandan tehditkâr bir tonda komutlar veriyor bir yandan da, endişeli gözlerle suyun seviyesini gözlüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Acele edin bre hayvanlar!"&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Farhin'in bunca yıllık tüccarlığı boyunca öğrendiği bir başka şey ise, bir kervanın her zaman için açık bir hedef olduğuydu. Hele ki bu kervan, Sahipsiz Topraklar üzerinde yol alıyorsa, tersini düşünmek aptallık olurdu. Dahası, para tehlike demekti. Kuzeyin değerli mallarıyla, türlü çeşit kap kacağı ve baharatıyla dolu bir kervan daima ilgi çekerdi. Bunu da biliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Boğulup gitmeden geçin de gidin, haydi!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kırbacını bir kez daha şaklatırken, aniden duraksadı. Doğu ufkunda gözüne takılan sıradağların adlarını hatırladığında, bağrışlarını azalttı ve kırbacını bir kez daha hışımla savurdu. Çünkü azgın nehirden, aç gözlü yağmacılardan ve keskin soğuktan daha tehlikeli olan kanatlı ölüm doğudan gelebilirdi. Çabuk, ve sessiz olmalıydı, göze batmamalıydı, nehrin yatağındaki herhangi bir taştan farksız görünmeli ve orada olduğunu hissettirmemeliydi. Bir an kendini kocaman bir dünyada küçücük, değersiz bir &lt;i&gt;şey&lt;/i&gt; olarak hissetti. Ejderyuvası Dağları'nın kendini görenler üzerinde yarattığı tehdit tam da buydu; çaresizlik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bu acelen ne be adam, Olgan aşkına hayvanlara merhamet et!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuşan, geçidin kuzey yakasında, kervanı en arkadan izleyen bir atlıydı. Alaca bineği üzerinde, alaca postlara sarınmıştı ve başında kızıl bir kürk kapüşon vardı. Dizlerine dek uzanan deri çizmelerini kayışlarla sıkıca dolamış ve omzundan beline uzanan bir çanta asmıştı. Sol yanından sarkan kınında ise uzunca bir kılıç gizliydi. Suratındaysa, buralarda ender bulunan bir rahatlık ve gençliğin getirdiği vurdumduymazlık vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Genç adamsın, Azonar ve Sahipsiz Topraklar'ı tanımıyorsun. Buradaki gerçekleri rüyalarında bile göremezsin," dedi tüccar ve kırbacını havaya kaldırdı. O eski topraktı, ve kervanına kattığı bir yolcunun sözünü dikkate almaması gerektiğini biliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Üstelik, özel bir müşterime bir an önce ulaşması gereken bir paketim de var. O yüzden, acele edin ahmak hayvanlar!"&lt;br /&gt;Bunu Azonar da fark etmişti. Yaşlı tüccar, kervanın başındaki yürüyüşüne devam ederken yol boyunca elini boynunda asılı duran bir anahtara götürmüş ve sanki orada olduğundan emin olmak isterscesine bunu pek çok kere tekrarlamıştı. Bu anahtarın bir şekilde, tüccarın bineğindeki gizemli kutuyla ilgili olduğunu sanıyordu. Burnunu sokmaması gereken bir iş olduğunu varsayarak yoluna sessizce devam etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğle üzeri kervan, aceleyle fakat kazasız belasız bir şekilde nehrin diğer yakasına geçmeyi başardığında, purların bacakları gövdelerine değin ıslanmış ve kalın tüyleri büzüşüp sarkmıştı. Titreşen atlar ve sırıl sıklam olmuş silkinen köpeklerle, yorgun purlar; sahipleri önderliğinde - ve onların zorlamasıyla- bir süre daha yola devam ettiler. Ancak ıslanan hayvanlar iyice üşümüştü ve batmaya yüz tutan güneşle birlikte soğuk onlar için dayanılmaz bir hâl aldığında Farhin mola vermeleri gerektiğini anladı. Büyükçe bir ateş yakıldı ve tüm hayvanlar bir daire oluşturup ateşin etrafına dizildi. Dairenin içindeyse, Farhin, tüccarın çırakları, Azonur ve az sayıdaki yolcular toplanmış karınlarını doyuruyorlar ve sohbet ediyorlardı. Söz kimi zaman doğudaki Ejderyuvası Dağlarından açılıyor ve bu tehdit her birinin içini ürpertiyle dolduruyordu. Böyle zamanlarda yolcular ateşe biraz daha yaklaşıyordu. Kimi zaman ise eski günlerden ve efsanelerden bahsediliyordu ve bu gülüşmelere ve şen kahkahalara yol açıyordu. Sahipsiz Topraklar'ın pek alışık olmadığı bu sesler, karla örtülü uçsuz düzlüklerde dört yöne dağılırken geride yaşam kırıntıları bıraktılar. Üzerlerine gecenin sessizliği çöktüğündeyse her şey eski haline dönmüştü, vahşi doğanın izleri dışında kampta hiçbir hayat belirtisi yoktu.&lt;br /&gt;Sönmeye yüz tutmuş ateşin ışığı etrafı belli belirsiz aydınlatırken Azonar karanlığı gözlüyordu. Belirli bir yöne bakmıyordu ve her yönden tehlike gelebileceğinin farkındaydı; ne de olsa Sahipsiz Topraklardaydılar -Farhin öyle demişti; buralar Kyra'nın tamamından daha tehlikeliydi. Bu yüzden ilk nöbeti Azonar almak istemişti ve şimdi, geceyle baş başa kaldığında bunun bir hata olduğunu anladı. Bir an önce uyumak istiyordu. Ama gözlerini açık tutmalıydı. Bu yüzden etrafına bakınarak, gözlerini üzerine çevirebileceği bir şeyler aradı, istemsizce bakışları doğuya, uzaklarda silik izleri zorlukla seçilebilen Ejderyuvası Dağları'na kaydı. Konuşulanlar aklına geldiğinde ürperdi ve sönmekte olan ateşe bir odun fırlattı. Aynı anda ardında bir ses duyduğunu sandı ve o yöne döndü. Kılıcını gürültüyle kınından çekti ve sürtünen çeliğin çıkardığı ses birkaç yolcuyu uyandırdı. Tutuşmuş bir odun parçasını eline aldı ve onu meşale gibi kullanarak karanlığın içine, sesin geldiğini düşündüğü yöne temkinli adımlarla ilerledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kim var orada?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanıtlayan sessizlik oldu. Genç adamın üzerine karanlıktan ve sessizlikten daha ağır bir korku çöktü. Bilmediği bir şeylerin, yakınlardaki varlığını sezinlemiş gibi tedirgindi, her an birinin, bir şeyin üzerine atılıp dişlerini boynuna geçirmesini bekliyordu. Kılıcını sağa sola savurup karanlığı yarmayı denedi. Değişen bir şey olmadı. Vazgeçip, yan yana uyuyan hayvanların arasından geçip ateşin başına geçti ve beklemeyi sürdürdü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kana susamış çığlıklar karanlığı yırtıp kamp yerini doldurduğunda herşey için çok geçti. Gecenin içinden on-on beş eli silahlı adam üzerlerine çullanmıştı. Bu ıssız yerde mışıl mışıl uyuyacak kadar saf olanlar yerlerinden bile kıpırdayamadan katledildiler. Bazılar biraz olsun direnç gösterebildi ve Farhin de, elindeki kırbacıyla üzerine atılanları savuşturmaya çalışıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Basıldık, haydutlar!" diyebildi can havliyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Azonar, tüccarın yanına doğru koşup kılıcını adamın etrafını saran üç hayduttan birinin ensesine doğru savurdu. Kılıcın değdiği yerde kapanamayacak kadar geniş bir yarık açtı ve haydudun sırtından fışkıran kan, adamı az sonra yere serdi. Beklenmedik saldırının karşısında yüzlerini Azonar'a çeviren diğer iki haydut ellerindeki baltalarla genç adama doğru hamle yaptılar. İlki, boyuna savurduğu baltasını Azonar'ın sağ ayağına saplayacak gibi oldu ama adam çevik bir hareketle bundan kurtulmayı bildi. Haydut, toprağa saplanan silahını sökmeye uğraşırken Azonar, kılıcını mızrak gibi kullanarak adamın karnından içeri soktu. İki büklüm yere devrilen cesedin üzerinden atlayıp üçüncüsüyle ilgilenmek üzere kılıcını savurdu. Düşmanının ilk hamlesini savuran haydut baltasını Azonar'ın kalçasına geçirmeyi denedi. Baltanın keskin sırtından kurtulmak isteyen genç adam içgüdüsel olarak geriye bir adım attı ve ayağı az önce öldürdüğü adama takılarak yere yuvarlandı. Bu durumu fırsat bilen haydut iki eliyle kavradığı baltasını başının ardına dek kaldırıp güçlü bir vuruşla Azonar'ın kafasını ikiye ayırmak isteyen bir hamle yaptı. Ancak balta kafasının üzerinden bir türlü inmek bilmedi. Bir el, bir güç, bir şey, onu havada tutuyordu. Kafasını çevirip baktığında silahının sapına dolanmış bir kırbaç güldü. Kırbacın diğer ucunda, tüccar sakalları arasından sırıtıyordu. Haydudun gördüğü son manzara bu oldu. Düşmanının şaşkınlığını fırsat bilen Azonar doğrulup kılıcını adamın kafasına indirdiğinde, haydudun kafası sayısız parçalar halinde kamp ateşi üzerine savruldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Azonar, bir şeyi olup olmadığını sormak üzere Farhin'e yaklaşırken, karanlığın içinden çıkan bir el, tüccarın boğazına yapıştı, yaşlı adamın bir kulağından diğerine uzanan derin bir yarık açtı ve tekrar geldiği yere karanlığa geri döndü. Koşarak Farhin'in yanına varan Azonar, adamın cansız bakışlarından gözünü kaçırırken boynunda taşıdığı anahtarın yerinde olmadığını gördü. Hemen sonra duyduğu, dört nala uzaklaşan bir at sesi ise durumu anlaması için yeterliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savaşçı bir içgüdüyle atına binen Azonar, uzaklaşan haydudu kovalamak üzere hayvanı kırbaçladı. Uzaklaşan nal seslerini izleyerek karanlığın içlerine doğru ilerlerken aklında bir plan yoktu. Hayvanî güdülerle, bu tehlikeyi ortadan kaldırmak üzere atılmıştı. O an ya kaçacaktı, ya da savaşacaktı. Şimdi savaşmayı seçmişti ve bunun için dört nala gidiyordu. Solgun ay ışığı altında önündeki düşmanını seçmek pek kolay değildi ve Azonar'ın uykulu gözlerine adam giderek hızlanıp uzaklaşıyor gibi geldi. Elindeki fırsatı kaçırmak istemediğinden, kılıcını çekip atını daha hızlı gitmesi için kamçıladı. Karla örtülü arazide var gücüyle koşan atın ardında kaldırdığı kar, ay ışığıyla aydınlanırken, binicisi de efsanelerden fırlamış büyülü bir kahraman gibi görünüyordu. Alaca at, son bir gayretle ileri atılırken Azonar etrafını saran geceden bile daha karanlık bir şeyin üzerine çökmekte olduğunu hissetti. İstemsizce başını gökteki yegâne parlaklığa aya doğru çevirdi ve gördükleri karşısında dehşete düştü. Tüm gökyüzünü kaplarcasına açılmış bir çift kanat, solgun ayın ışığı altında çırpınıyor ve en büyük şeyden dahi büyük bir şeyi daha yükseğe taşıyordu. Metrelerce uzanan kuyruk, bir yılan gibi hayvanı takip ediyor ve ileri uzanan başı ise karanlığı yararak yol alıyordu. Azonar kanatlı dehşetin karanlık çizgilerini seçer seçmez atını yavaşlattı. Karanlığın içinde kaybolan haydudu izlerken, içine dolan korkuyu bastırmak istedi ancak buna hayvanın tüm göğü dolduran yırtıcı çığlığı engel oldu. Azonar, kendisi için yolun sonuna geldiğini anladı ve haydudu izlemekten vazgeçip kervanın konakladığı yere dönmeye koyuldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geri geldiğinde, bir harabeyle karşılaşmıştı. Haydutlardan bir iz yoktu ve hayvanlar dahil her şey öldürülmüştü. Etrafı ağır bir kan kokusu kaplamıştı ve gecenin leş yiyen hayvanları az önce ölen yol arkadaşlarının cansız bedenlerini kemirmek üzere üşüşmeye başlamışlardı bile. Azonar, kervandan geriye kalanlardan, bir başına kaldığı bu ıssız yerde işine yarayabileceğini düşündüğü şeyleri alarak uzaklaştı. Uykusu gelinceye dek at sırtında yol aldı ve uykusuzluk dayanılmaz bir hâl aldığında bir ağacın dibinde dinlenmeye koyuldu. Başını yere koyar koymaz derin bir uykuya daldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabahın ilk ışıkları Azonar'ı uyandırdığında karşısındaki manzara onu gece gördüğü ejder rüyalarından daha çok korkutacaktı. Tuhaf giysili bir çift elf adamın yatak bellediği ağaç altında dikilmiş, sorgulayan gözlerle Azonar'ı izliyordu. Her ikisi de yeşil cübbelerinin içine, üzerinde ağaç dalları biçiminde işlemeler bulunan tunikler giymişti ve çizmeleri neredeyse kaval kemiklerine dek ulaşıyordu. Vücut yapılarından, savaşçı oldukları belliydi ve yüzlerindeki ifade de pek barışçıl değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Emanet nerede?" diye sordu saçları omzuna dek dökülen adam, sırtına asılı olan oku imalı bir biçimde düzeltirken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Şansın yok, bir an önce onu bize ver ve biz de ölümünü çabuk kılalım." Bu kez konuşan daha uzun boylu olandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ne emaneti? Anlamıyorum."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Tüccardan yağmaladıkların arasında bize ait olan bir şey var."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yanılıyorsunuz," dedi Azonar, "Ben de o kervanla birlikte yol alıyordum. Tekboynuz Geçidini aştıktan sonra konakladığımızda haydutların saldırısına uğradık. Herkes öldürüldü, tüccar Farhin de dahil. Ancak kervanın taşıdığı mallar olduğu gibi duruyordu."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kutu nerede?" diye sordu elf, lafı daha fazla uzatmadan. Sabrı taşmak üzereydi ve gördüklerine bakılırsa kervanı yağmalayanlardan biri de Azonar'dı. Çünkü etrafındaki eşyalar, hem bir gezginin yanında taşıyacağından çok fazla hem de karşısındaki gibi bir adam için fazlasıyla kıymetliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Farhin'in kutusunu diyorsunuz. Onu haydutlardan biri alıp kaçtı, doğuya doğru at sürdü, onu izledim ancak karanlığın içinden bir ejderhanın çıktığını görünce korkuya kapılıp daha fazla ilerleyemedim."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Pekâlâ," dedi elf ve diğerine Azonar'ın anlamadığı bir dilde bir şeyler anlattı. Sonra tekrar Azonar'a dönüp konuştu.&lt;br /&gt;"Şimdilik söylediklerini doğru kabul ediyoruz ve bizi, haydudu en son gördüğün yere götürüyorsun. Yine de, eğer söylediklerinden en ufak bir tanesi yalansa sonuçlarına katlanırsın."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kısa konuşmanın ardından adam ve iki elf atlarına bindiler ve Azonar'ın rehberliğinde kervanın bozguna uğradığı yere doğru at sürdüler. Durduklarında, atların solukları neredeyse kesilmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Buradan doğuya doğru kaçtı," dedi Azonar, eliyle Ejderyuvası Dağları'nın heybetli çizgilerini göstererek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Öyleyse biz de o yöne gidiyoruz. Üstelik nerede olduklarını da biliyorum."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuşan elf, sözünü bitirir bitirmez, henüz koşmayı bırakmış olan atını kırbaçladı ve adamın gösterdiği yöne doğru sürdü. Bu kısa mola bile hayvanlara yetmiş gibi görünüyordu. Azonar ve diğeri öndeki adamı takip ederken, kaybolmuş gezginlerden çok ne yöne gittiklerini bilen savaşçılara benziyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlerlemeleri öğle vaktine dek sürdü. Yol boyunca fazla konuşmadılar ve elflerin tavırlarından anlaşıldığı kadarıyla aceleleri vardı. Tüccarın taşıdığı kargo her ne ise, bu adamlar için önemliydi ve bir aciliyeti vardı. Azonar bunu hareketlerindeki kesinlik ve çabukluktan ve yüzlerindeki gergin ifadeden okuyabiliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dizginler atları yavaşlatmak için gerildiğinde önlerinde unutulmuş zamanlardan kalan bir harabe uzanıyordu. Yarım, yıkık duvarlar, parçalanmış merdivenler, kırılmış kolonlar ve yıllara meydan okumuş kubbeler önlerindeki manzaranın birer parçasıydı. Sarmaşıklar ve boyu aşan otlar her çatlaktan her delikten bitmiş ve yıkıntıların üzerini neredeyse tamamen örtmüştü. Gördükleri karşısında bir an duraksayan Azonar'a attan inmesini işaret eden adamlar, kılıçlarını çekip sessizce yıkıntıların arasına daldılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Burası, eski zamanlardaki bir kentten geriye kalanlar. Zaman ve kar, her şeyin üzerini örterken inatçı olan son yapılarda şimdi haydutlar yuvalanıyor. Dikkatli olun."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Azonar da kılıcını çekti ve önünde ilerleyen adamların her hareketine dikkat ederek, yıkılmış duvarlar arasından geçip geniş bir kapıdan içeri girdi. İçine girdiği büyük salonun bir kısmını zamana direnen bir kubbe örtüyordu. Kubbedeki yarıktan sızan güneş ışığı ise salonun ince işlenmiş zeminini örten tozları altına dönüştürüyordu. Etrafta ise haydutlardan hiçbir iz yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Geç kaldık, çoktan geçide girmişler. Onları izlemekten başka şansımız yok."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yol gösteren adam, bu yıkık kente daha önce gelmiş gibi rahatça hareket ediyordu. İçinde bulundukları büyük salonun diğer kapısından çıkarak, bir zamanlar geniş bir cadde olduğuna dair izler taşıyan bir açıklığa vardılar. Sarmaşıklar arasından karşılarındaki bir duvar yarığından içeri girip etrafı kolaçan ettikten sonra kimse olmadığını görüp duraksadılar.&lt;br /&gt;"Pekâlâ, aşağı gidiyoruz. Dikkatli olun," diyerek yanındakileri uyaran bir el işareti yaptı ve sonra yerdeki bir kapağın demir halkasını kavradı ve olanca gücüyle kapağı araladı. Açılan boşlukta karanlığa uzanan bir merdiven görülüyordu. Tereddüt etmeden aşağı indi, Azonar ve diğer elf de onu izledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taştan duvarlarla çevrili bu dar koridorda nem boğucuydu ve hava yılların kendisine kattığı acı tatla ziyaretçilerin ciğerlerini yakıyordu. Duvarlardan süzülen damlaların zemine düştüklerinde çıkardığı sesler, sonu yokmuş gibi görünen koridorun karanlığında yankılanıp binlerce kez çoğaldığında Azonar Kyra'nın en derinine dek inen sonsuz bir yolda olduklarını düşündü ve kendisini nelerin beklediğini bilmediğinden kılıcını daha sıkı kavradı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bu tünel, Ejderyuvası'nın altına dek uzanıyor, Odgûlların yaşadığı söylenen mağaralara dek. Eğer haydudun biraz aklı varsa onu odgûllara satacaktır, ya da en başından beri onlar adına çalışıyordur ve şimdi de paketi teslim etmek üzere çoktan yola koyulmuştur."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"O kutunun içinde ne vardı?" diye sordu Azonar, artık merakını gizlemiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Biz tuikad halkı için son derece önemli bir emanet. Anayurdumuzdan çalındığını biliyoruz ve onu Tuikadnor'dan çıktığından beri izliyoruz. Önce denizden bir korsan gemisiyle Yeşil Körfez'e, oradan da Eruh Kannar'a. Limanda birçok el değiştirdikten sonra, son sahibine ulaşmak üzere güneye doğru yola çıkmıştı. Ancak yolda, başkaları da ona sahip olmak istedi ve biz de harekete geçmemiz gerektiğini düşündük."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Odgûlların eline geçmesindense, yok olsun daha iyi!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söze diğer elfsoyu da girmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Onunla ne yapacaklarını düşünemiyorum bile, ancak ellerinin altında böyle bir güç olduğunda büyük bir tehlike oluşturacakları gün gibi aşikâr."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Söz günden açılmışken Torena," dedi öndeki elfsoyu, "biraz ışık fena olmaz,"  ve Azonar'ın anlamadığı dilde bir şeyler söyledi. Sözlerini bitirdiğinde adamın kılıcının kabzasına işlenmiş olan mücevherlerden titrek bir ışık yayılıyordu.&lt;br /&gt;"Şşşt, bir ses duydum," dedi ötekisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Azonar bir şey duymadığından emindi ama daha iyi dinlemek üzere başını eğip koridorda yankılanan seslerden, sıra dışı bir tanesini ayırt etmeyi denedi. Ayaklarının altındaki zemin suyla kaplanmaya başlamıştı ve attıkları adımlar sonsuz kez yankılanan su sesleri çıkarıyor ve her şeyi birbirine karıştırıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Az sonra bir köşe başına geldiler ve Torena durmaları için arkadaşlarını uyardı. Koridorun diğer tarafından önlerine dolan ve duvarın diğer tarafını boylu boyunca aydınlatan kızıl bir ışık vardı. Buralara gizlice giren birinin yakacağı küçük ya da ürkek bir meşale ya da bir fener değildi, yeraltında yaşayan ve burayı evi bilen birinin rahatlığı ve cesaretiyle yakılmış büyük bir meşaleydi. Ateş, güçle, hararetle ve cesurca yanıyordu. Oynaşıyor ve her hareketinde gölgeler şekil değiştiriyordu. Kyra üzerinde ateş denince akla tek bir şey gelirdi; odgûl. Ancak onlar ateşe böyle hükmedebilirdi.&lt;br /&gt;Düşündüklerini doğrulamak üzere Torena, sessizce başını duvardan çıkarıp diğer tarafta olan biteni gözledi. Arkası dönük bir adam, ve geceden daha karanlık iki cübbeli siluet, ellerinde tuttukları meşalelerle birlikte tünelin ucundaki bir genişlikte sessizce fısıldaşıyorlardı. Arkası dönük olan adamın konuşmalarından, gergin ya da tedirgin olduğu belliydi. Bir an önce işini bitirip gitmek istiyordu. Odgûlların ise yüzü kapüşonları içinde kaybolmuştu, sadece karanlıkta parlayan kızıl gözleri seçilebiliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Azonar da kafasını köşeden dışarı çıkardı ve o anda, arkası dönük adamın kervana saldıran haydutlardan biri olduğunu anladı. Kolunun altında büyükçe bir kutu tutuyordu ve bu kutu ölen tüccara aitti. Ya da yanındaki iki tuikada. Gizemli kutu oradaydı ve yine el değiştiriyordu. Ama yeni sahibi, efsanelerde anlatılan ve gerçekliğinden bile şüphe ettiği odgûllardı. İçini bir ürperti kapladı, kılıcının kabzasını avuç içi kanayıncaya dek sıktı ve tüm cesaretini toplayıp ileri atıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geniş adımlarla suyun içinden sekerek bir çırpıda aralarındaki mesafeyi kapadı ve ilk hamlesiyle arkası dönük olan haydudun kafasını ikiye ayırdı. Ölümün nereden geldiğini anlamayan adam gürültüyle suyun içine düşerken odgûllar beklenmedik bu saldırı karşısında bir anlığına donakaldılar. Azonar'ın ani saldırışı karşısında elfler de şaşırmıştı, neyse ki onlar odgûl gibi durmaktansa ileri atılmayı seçtiler. İnce kılıçlarıyla her biri karanlık siluetlerden birine saldırırken Azonar birkaç adım geri çekildi ve önündeki çetin mücadeleyi izlemeye koyuldu. Fırsat buldukça kılıcını bu efsanevi yaratıklar üzerine savuruyordu ancak bir türlü kan akıtmayı başaramıyordu. Azonar, odgûlun ani bir büyüsüyle Torena'nın tünelin duvarlarına binlerce ayrı parça olarak yapıştığında hayatının tehlikede olduğunu anladı ve tüm korkusuna rağmen boşta kalan odgûla hamle yaptı. Yaratığın meşale tutan koluna doğru savurduğu kılıcı, kemikle buluştu ve ayaklarının altındaki suyun rengi daha da koyulaştı. Yere düşen meşale tüneli daha karanlık yaptı ama Azonar'ın içi daha da aydınlandı. Demek efsanevi yaratıklar da ölebiliyor diye düşündü ve onlar da kanıyor. Hışımla kılıcını sağ kalan odgûlun göğsüne bir mızrak gibi sapladı ve yarayı daha da genişletmek için kılıcını çevirdi. Göğsünden kanlar fışkıran yaratık yere devrilirken, can havliyle elindeki hançeri hedef belirlemeden savurdu. Boynuna saplanan hançerin zehrinin yayılmasına gerek kalmadan, sağ kalan elfsoyu da kan gölünün içine devrildi. Azonar bir anda kararan koridorda yapayalnız kalmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanlanan kılıcını kınına soktu ve suyun içindeki kutuyu kapıp kolunun altına aldı. İki elini de suya sokup, karanlıkta el yordamıyla bulmayı umduğu şeye dokunana kadar arayışını sürdürdü. Anahtar avucuna geldiğindeyse, bir çırpıda onu sudan çıkarıp avucuna aldı ve geldiği yoldan geri giderek dışarı, eski kentten geri kalanlar arasına döndü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yarısı zamana yenik düşmüş bir duvara sırtını verip elindeki anahtarı, kutunun deliğine yerleştirdi ve usulca çevirdi. İçinde bulunduğu anın tadına varmak için olabildiğince yavaş hareket eder gibi bir hali vardı. Kapağı kaldırıp baktığında birkaç ağaç dalından başka hiçbir şey görmedi. Ama bu sıradan bir ağaç değildi, Tuikadnor'daki İlk Doğan ağacından alınan ve tüm tuikadlar için kutsal sayılan bir bitkiydi. Nasıl ve ne amaçla alındığının önemi yoktu, şimdi Azonar'ın avuçları arasındaydı. Onunla ne yapacağını bilmiyordu ama gittiği yere onu da beraberinde götüreceğinden emindi. Kutunun kapağını kapadı ve anahtarı çevirerek iyice kilitlendiğinden emin oldu. Atına binmek üzereyken doğu ufkundan yükselen ve havayı bütünüyle dolduran bir çığlıkla irkildi. Uzakta, Ejderyuvası Dağlarının zirvelerinde bir çift kanat havalanmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bu kez değil," dedi kendi kendine ve atını doğuya, dağlara ve Yeşil Vadi'ye uzanan yöne doğru dört nala sürdü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27228632-2620067432666298192?l=kendime.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=RKESaW7xf40:CN6e_DmQCak:yIl2AUoC8zA"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?d=yIl2AUoC8zA" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=RKESaW7xf40:CN6e_DmQCak:63t7Ie-LG7Y"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?d=63t7Ie-LG7Y" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=RKESaW7xf40:CN6e_DmQCak:YwkR-u9nhCs"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?d=YwkR-u9nhCs" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?a=RKESaW7xf40:CN6e_DmQCak:F7zBnMyn0Lo"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~ff/kendimenotlar?i=RKESaW7xf40:CN6e_DmQCak:F7zBnMyn0Lo" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~4/RKESaW7xf40" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/2620067432666298192/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="https://www.blogger.com/comment.g?blogID=27228632&amp;postID=2620067432666298192" title="0 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/2620067432666298192" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/2620067432666298192" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/kendimenotlar/~3/RKESaW7xf40/bir-hrsz-doguyor.html" title="Bir Hırsız Doğuyor" /><author><name>kahpecüce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06576577812685950617</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd="http://schemas.google.com/g/2005" name="OpenSocialUserId" value="04676478356905554842" /></author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total><feedburner:origLink>http://kendime.blogspot.com/2009/03/bir-hrsz-doguyor.html</feedburner:origLink></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27228632.post-8297741184393490081</id><published>2009-02-02T13:56:00.001+02:00</published><updated>2009-02-02T13:59:51.588+02:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="bilim kurgu" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="kül ve toz" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="öykü" /><title type="text">Ressam</title><content type="html">&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Rüzgâr cılız. Güneş ise sağ omzumun üzerinden ağır ağır alçalıyor. Alnımdan aşağı ter süzülüyor. Ensemdeki tüylerim ürpermiş; korkudan değil, tiksintiden. Omzumu K98’in dipçiğine vermişim, güvendeyim. Kurşunu namluya sürmüşüm, elim tetikte. Göz, gez, arpacık. En uçta da orantısız bir siluet. Hepsi tamam. Beni engelleyecek hiçbir şey yok. Derin bir nefes çekiyorum, havada kesif bir yabancı koku. Durup düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onları mutant yapan nedir? Radyasyon. Saçmalık! Gözlerindeki bakışı bilirim, her biri ‘az sonra seni yiyeceğim’ diye bakar. Beyinlerinin olması gereken yerdeki boşluktaysa tek bir söz yankılanır; öldür. Pul pul dökülen sürüngen derileri ve oyuk, kan çanağı gözlerinin ötesinden size gülümserler, tıpkı bir cüzamlı gibi, sizi seve seve kucaklayıp ölüme götürmeye istekli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuşacak kadar nazik ve saf olanlarına sorun, hepsinden aynı yanıtı alırsınız; onları buna kader kurban etmiştir. Herkese aynı masalı anlatırlar. Oysa ki çoğunun derdi bellidir. Olağanüstü olmak, radyoaktivitenin getirdiği söylenen güçlere kavuşmak, insanüstü olmak. Olabildikleri tek şey ise yılan ile goril  arası, kısır bir ucubedir.&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yüzden, tanrı tarafından çoktan terk edilmiş bu gezegende gün be gün gezip yavaş yavaş, ayırt etmeden öldürürüm. Ucubeleri bir başıma, birer birer avlarım. Sınırlarını bilmedikleri için, başka oldukları için, insanlıklarını yitirdikleri ve geçmiş günahın tohumunu bedenlerinde taşıdıkları için. Tüm bunları başımıza saranlarla dertleri aynı olduğundan, -yani insan olmayı aşmak istediklerinden- hiç birine acımam. Namlumu doğrultur, derin bir nefes alır ve emektar tüfeğimin tetiğine nazikçe dokunurum. Asıl eğlence de burada başlar. O içi boş yeşil kafaların parçalanışı ve etrafa saçtıkları, kendimi bir ressam gibi hissetmeme neden olur. Bu zamanlarda, hep arkada bir tuval hayal ederim, elimdekiyse koca bir fırçaya dönüşür. Dünyayı, &lt;i&gt;dünyamı&lt;/i&gt;, şekillendiren bir fırça.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanırım biraz daha kırmızıya ihtiyacım var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27228632-8297741184393490081?l=kendime.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=ZTlFOP9t"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?d=41" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=EXwTBOIH"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?d=42" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=0zaA5rOx"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?d=45" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=ZgRYwnfF"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=ZgRYwnfF" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~4/sLfdZ5WqPGg" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/8297741184393490081/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="https://www.blogger.com/comment.g?blogID=27228632&amp;postID=8297741184393490081" title="1 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/8297741184393490081" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/8297741184393490081" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/kendimenotlar/~3/sLfdZ5WqPGg/ressam.html" title="Ressam" /><author><name>kahpecüce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06576577812685950617</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd="http://schemas.google.com/g/2005" name="OpenSocialUserId" value="04676478356905554842" /></author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">1</thr:total><feedburner:origLink>http://kendime.blogspot.com/2009/02/ressam.html</feedburner:origLink></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27228632.post-2973740888538477297</id><published>2009-01-03T12:37:00.002+02:00</published><updated>2009-01-03T12:42:44.654+02:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="bilim kurgu" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="kül ve toz" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="öykü" /><title type="text">Bir Avuç Ucube</title><content type="html">&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Savaş çocuğu olmak zor. Zor zamanlarda doğmak, zorluklar içinde büyümek, zar zor hayatta kalmak ve en kötüsü zoraki bir yaşama içgüdüsüyle dolu olmak. Bunlar herkesin kaldırabileceği şeyler değil. Nitekim de öyle oluyor. Şimdilerde doğan çocukların yarısından fazlası daha ilk yaşını doldurmadan ölüyor –çoğunlukla da öldürülüyor. Kısıtlı gıda ve kirlenmemiş yaşam alanlarının azlığı bunu bir zorunluluk yapıyor. Savaş, söylenebilecek tüm yalanları tükettiğinden, yeni doğanlar için geriye bir tek &lt;i&gt;Gerçek&lt;/i&gt; kalıyor; acı, çıplak bir gerçek. Yaşam savaşı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne büyük bir ironidir ki, savaş çocuğu olarak adlandırılan nesil hiçbir zaman Büyük Savaş’ı görmedi. Her biri dünyadan arta kalanların içine doğdu. Nükleer patlamalar ve gökten yağan hastalıkların sadece hikayelerini duydular ya da geride bıraktıklarına şahit oldular. Tüm bildikleri, duyduklarından ibaretti ve onlar için daha iyi bir dünya hayallerinde bile mümkün değildi. Kendilerine öğretilen; hayatta kalmaya çalışmaktan ibaretti. Yapabilecekleri tek şey de buydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bazen, şanslı oldukları günlerden birinde, hiç beklenmedik bir şey olur ve savaş çocuklarının içinde, atalarından kalma bir yanı; umudu uyandırırdı. En kötüsü de buydu. Tüm zorluklar yeterli değilmiş gibi, bir de körpecik çocukların aklına umut doluverirdi. Onları cesaretlendirir, beklentilerini yükseltir ve daha sıkı çalışmalarını isterdi. Ama karşılığında verdiği tek şey, daha çok zamandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu şanslı günlerin bir tanesi de, hiçbir yerin ortasındaki bir köyün kenarından geçiyordu o gün. Gözcüler kulelerinden “Kervan! Bir kervan geliyor!” diye bağrıştıklarında ilk heyecanlanan tüccarlar olmuştu. Kimsenin köyünden ayrılmaya dahi cesaret edemediği bir dönemde tanımadıkları bir yerlerden –neresi olduğu önemli değil, ne de olsa dünyaları yirmi kilometre çapındaydı- gelen bir kervan her zaman biraz korku ve çokça merakla karşılanırdı. Biraz alışveriş, hatta ticaret tanrıları onları seviyorsa, çok alış az veriş bile yapabilirlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama yabancılar biraz daha yaklaşıp, görünüşleri az çok seçilir olduğunda hareketlenenler korucular oldu. At sırtında köye yaklaşan bir grup her zaman için işgalci, ya da bir yağmacı güruhuyla pekala benzeşebilirdi. Konuşmalar yapıldı, kararlar alındı, köydeki tek dürbün bulunup getirildi ve sonuç herkesin beklediğinden farklı bir şey çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sirk! Bu bir sirk!”&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi heyecanlanma sırası çocuklardaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısa bir bağırış çağırışın ardından ihtiyar heyeti, kendilerine iyi bir gece geçirteceklerini, ve bunun için para almayacaklarını söyleyen kumpanyayı köye kabul etti. “Biraz ekmek ve su,” demişti yabancıların başındaki on iki parmaklı adam, ellerini yalvarır bir edayla açarak. Çevresini saran kalabalığa kendi acayipliğini kabul ettirmek ister gibiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arabalarını köy meydanına çekip, derme çatma sahnelerini doğrultuncaya dek akşam olmuştu. “Pek güzel, pek güzel,” diyordu on iki parmaklı adam, “geceleyin olur asıl bu işler.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dediği gibi de oldu. Etrafını donatan rengârenk bayraklar, allı morlu kurdeleler ve sayısız çaputlar, yanan ateşlerin ışığında sahne, canlanmış gibi görünüyordu. Tüm gözler sahneye çevrilmişti ve fazladan parmakları olan adam, perdenin arasından köylüleri gözlüyor, meraklarını biraz daha arttırmak için, gösteriyi biraz daha geciktiriyordu. Fazladan bir parmakla toplanmış olan bahşişleri saymak da ayrı bir keyifti doğrusu, ve bu yapay gecikme her zaman için bahşişleri arttırırdı. Ön sıralarda bekleşen çocuklardan ilk mızmızlanmaları duyduğunda, tam kıvamına geldiklerini anladı. Daha fazla bekletmeden, yerinden fırlayarak ellerini iki yana açıp, yüksek sesle tüm köy ahalisini selamladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görmeliydiniz. Tüm gözler ilgiyle sahneye çevrilmişti. Herkes birbirine “Ne çıkacak?” diye soruyordu, “Kim gelecek?” ya da “Ne göreceğiz?” On iki parmaklı adam onları daha fazla bekletmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hanımlar ve Beyefendiler, hoş geldiniz! Öncelikle bu geceyi bize bağışladığınız için teşekkür ederim ve akşam yemeği için hepinize müteşekkirim. Umarım, sunacağımız küçük gösterilerle bize sunduklarınızın bedelini bir nebze olsun karşılayabiliriz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hiçbir zaman sözü uzatmayı sevmem ve bu gece de bir istisna değil. Öyleyse bir an evvel işe koyulalım. Daha fazla beklemeden; karşınızda kuzeyden, çok daha kuzeyden, büyük kraterin ve tüm o parlak yeşil toprakların içinden, radyoaktivitenin tam kalbinden gelen bir adam, bir muamma, bir süperadam! O, evet işte ta kendisi; alkışlarınızla Yeşil Dev!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu anonsla birlikte sahneye ucuz ve ebat olarak oldukça küçük gelen bir süper kahraman kostümü içerisinde, iri yarı bir adam çıktı. Yüzü gözü, ya da sağlam olan tek gözünden geriye kalan her neyse, yara bere içindeydi. Derisi, pul pul olmuş ve yer yer dökülmüştü. Herkes nefesini tutmuş, dikkatle adamı inceliyordu. Fazladan parmaklı adam da, gergin bir bekleyiş içinde, köylüleri süzüyordu; acaba diye geçiriyordu aklından ve daha fazla beklemeden Yeşil Dev’e numarasını yapmasını işaret etti. Adam da beklemeden eldivenlerinden birini çıkardı ve ortaya gecenin karanlığında yemyeşil parıldayan bir el çıktı. Bir meşale ya da bir işaret fişeği gibi elini başının üzerinde salladı, en arkadakilerin bile görebildiğinden emin olmak istiyordu. Sonra kalabalıktan derin bir şaşkınlık ifadesi yükseldi, hemen ardından da patlama gibi bir alkış. On iki parmaklı adam artık rahattı. Derin bir oh çekti ve gülümseyerek gece boyunca sürecek olan işini yapmaya devam etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şimdi de karşınızda, uzaklardan, denizin öbür ucundan bin bir zahmetlerle ve sayısız uğraşlarla özel olarak getirttiğimiz, geçmişin mucizelerinin kanıtı ve gerçek bir efsane; Tepegöz!”&lt;br /&gt;“Bitmedi! Doğunun kalbinden ve göklerin gözünden yeryüzüne değen bir parça. Pek kıymetli ve dünyada tek! Gözlerinizin kamaşmasına hazır olun çünkü karşınızdaki şahin başlı Horus!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gördüklerinize inanamayacaksınız! Bu kez çok daha tanıdık ve çok daha tehlikeli bir yerden; Tuz Çölünden, her zaman söylenenlerden ama görülmeyenlerden bir tanesini göreceksiniz. Kendisini bizzat ben, ellerimle yakaladım! Hiç de kolay olmadı! Cehennemin kapılarından, Kerberus!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gösteri dünyasında en iyi numarayı en sona saklamak adettendir, sizi beklettiğim için üzgünüm. Fakat, az sonra görecekleriniz için hazırlıklı olun. Az sonra misafirimiz olacak kişiye dikkatle bakın; çünkü o aramızda yürüyen bir tanrı. Hindistan’dan buraya uzun bir yol geldi ve bu fazladan kollarınız olduğunda daha da zor olmalı. Hanımlar ve beyler, dizlerinizin üzerine çökün; karşınızda Vişnu!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Curcuna sona erdiğinde, sabahın ilk ışıkları köyün üzerine damlıyordu. Gece boyunca gördükleri karşısında yorgun düşen köylüler yataklarına henüz gidiyorlardı. Tüm savaş çocuklarıysa uykuya dalmadan önceki son soluklarında o gün kendilerine gösterilenler için tanrıya şükrettiler ve içleri umutla doldu. Radyoaktif Ucubeler Kumpanyası da, işlerini bitirmenin tüm yorgunluğu ve bir kez daha umut pazarlamanın kârıyla, geldikleri yönün aksine doğru ilerliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27228632-2973740888538477297?l=kendime.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=Xh7uJodj"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?d=41" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=Iyv2IgrH"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?d=42" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=klPBQ2Tc"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?d=45" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=Mc6SgMXh"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=Mc6SgMXh" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~4/RaVvX6JBI64" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/2973740888538477297/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="https://www.blogger.com/comment.g?blogID=27228632&amp;postID=2973740888538477297" title="2 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/2973740888538477297" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/2973740888538477297" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/kendimenotlar/~3/RaVvX6JBI64/bir-avu-ucube.html" title="Bir Avuç Ucube" /><author><name>kahpecüce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06576577812685950617</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd="http://schemas.google.com/g/2005" name="OpenSocialUserId" value="04676478356905554842" /></author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">2</thr:total><feedburner:origLink>http://kendime.blogspot.com/2009/01/bir-avu-ucube.html</feedburner:origLink></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27228632.post-4190987100105300978</id><published>2008-12-15T12:43:00.003+02:00</published><updated>2008-12-15T12:46:57.394+02:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="bilim kurgu" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="öykü" /><title type="text">Tabula Rasa</title><content type="html">&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;i&gt;&lt;/i&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;i&gt;Yaşamın size yüklediklerinden mi şikayetçisiniz? Size acı veren bir anınız mı var? Eski sevgilinizi aklınızdan çıkarmak mı istiyorsunuz? Tabula Rasa Zihinsel İlk Yardım Çantası tam ihtiyacınız olan şey!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tamamıyla organik malzemeden üretilen girişi bedeninize bütünüyle uyar, sonik vericileri sayesinde sizi yeni bir başlangıca hazırlar ve Somnus 5000 süper-işlemcisi sayesinde tüm anılarınızı milisaniyeler içinde siler. Dilerseniz; depolama özelliği sayesinde sizin için önemi olan anıları çelik kasasının içinde sonsuza dek saklar. Tam bir evlâdiyelik!&lt;/i&gt;&lt;/blockquote&gt;Bunu çok önceden yapmalıydım. Aylar önce kapıma gelen bir pazarlamacıdan aldığım bu küçük kutuyu tozların arasından kurtardığımda aklıma gelen ilk şey bu oldu. Beni terk ettiği gün bu aletin fişini takmalı ve üzerindeki kocaman, kırmızı SİL tuşuna basmalıydım. Geride bıraktığı tüm bu anıların acısını yüklenmemeliydim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm yaşadıklarımızdan sonra, bunu nasıl yapabilmişti? Ağ'daki bir iş toplantısı sırasında tanışmış ve toplantıdan sonra; sanki ikimiz de ömrümüzce bu anı bekliyormuşçasına, çılgınlar gibi sevişmiştik. Dokunuşları o kadar gerçekti ki! Oysa aramızda binlerce kilometre vardı. O Nevada'da yaşayan bir Ağ Pazarlaması ve Çevrimiçi Şirket Yönetimi Danışmanı, ben ise İstanbul'un bir köşesindeki genç bir dahi; bir İkincil Gerçeklik Tasarımcısıydım.&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zamanlar bir işim vardı. Gezegenler arası bir şirketin Dünya pazarı için hazırladığı yeni "sanal emeklilik" projesinin tasarım grubunun başına geçirilmiştim. Zihnim, en az parmaklarım kadar kuvvetliydi. Kafamdaki sayıları, çizgileri ve fikirleri Munch ya da Stallman kadar ustalıkla resmedebiliyordum. Düşünceler aklımdan parmaklarıma, oradan da önümdeki ekrana akıyor ve sonunda dev bir manzara; yeni bir dünya oluşturuyordu. Bana "Tolkien" diyorlardı ve sonuna kadar haklıydılar. Kendi dünyamı yaratıyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuyruk sokumumdaki veri yolunu da sırf bu işi alabilmek için açtırmıştım. Bana pahalıya mal olmuştu ama buna değdi. Şirket simülatörleri sayesinde Ağ'a bedensel erişimim vardı ve işten arta kalan zamanımda Ağ'da amaçsızca dolaşıyordum. Onunla tanıştıktan sonraysa Ağ'daki en büyük zevkim birlikte zaman geçirmek olmuştu. Birbirimize kitaplar okur, saatlerce film izler ve bol bol sevişirdik. Dokunuşları bir tilki kadar vahşi ve gözleri bir çocuk kadar masumdu. Ne kadındı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün, hiçbir haber vermeden Ağ'a girmeyi bıraktı, geride en ufak bir not bile bırakmadan. Suratıma balyoz yemiş gibiydim. Sevdiğim ve istediğim kadını bulduğumu sandığım anda yitirmiştim ve elimde kalan birkaç kilobitlik anıydı. Gitmişti ve asla geri gelmeyecekti. Kimileri bunun şirketler arası anlaşmalarda sıklıkla kullanılan bir pazarlama taktiği olduğunu söyledi. Bunun Ağ'da bile işe yarayabileceği gerçeğini ise çok sonra fark ettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Terk edilmenin ve kandırılmanın öfkesiyle işimden istifa ettim. Şirketin benden aldığı ve çaldığı her şeyi onlara bırakarak ayrıldım. İş dünyası benim gibi biri için fazla acımasızdı. Bundan böyle sadece kendi istediklerimi yapacak, serbestçe çalışacaktım. Artık Beethoven’dim. Kafamdakileri "hayata" geçirmek için, kendim için ve kendime göre tasarlayacaktım. Ama çoktan sağır olmuştum. Sonucunda, kıçımda metalik bir priz ile yapayalnız ve parasız kaldım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dediğim gibi, bunu çok daha önceden yapmalıydım; zararın neresinden dönülse kârdır. Aleti kutusundan usulca çıkarıp masanın üzerine koydum. Kullanma kılavuzuna göz gezdirirken talimatlarda belirtilen şekilde kanepeye uzandım. Derin bir nefes alıp bugüne kadar yaşadıklarımı şöyle bir gözden geçirmek istedim. Ne yazık ki ortada ne film şeridi, ne bir fotoğraf ne de bir kaynak kodu vardı. Yerine; beni yutmaya hevesli gözlerle bakan bir kara delik belirmişti. İkinci adım olarak paketle birlikte gelen tableti ağzıma attım. Ekşi tadı damağıma yayılırken yapay dokulardan oluşturulmuş fişini veri yolumdan içeri soktum. Garip bir gıdıklanma sırtımdan yukarı doğru tırmandı ve küçük bir acı duydum. Ardından sonik vericileri etkinleştiren düğmeye dokundum ve üzerine SİL yazan büyük kırmızı düğmenin ışığı yandı. Başlangıca bu kadar yakın olmak parmaklarımda titreme olarak belirmişti. Korkuyordum ama istekliydim. Düğmeye bastım ve zihnimin hafifleyerek boş bir kutuya dönmesini suratıma yayılan geniş bir gülümsemeyle karşıladım.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27228632-4190987100105300978?l=kendime.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=9BZgikWr"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?d=41" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=fe1KUIEV"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?d=42" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=OKWveKTg"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?d=45" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=a1T1OmRB"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=a1T1OmRB" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~4/qmnAKA8xrl8" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/4190987100105300978/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="https://www.blogger.com/comment.g?blogID=27228632&amp;postID=4190987100105300978" title="0 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/4190987100105300978" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/4190987100105300978" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/kendimenotlar/~3/qmnAKA8xrl8/tabula-rasa.html" title="Tabula Rasa" /><author><name>kahpecüce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06576577812685950617</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd="http://schemas.google.com/g/2005" name="OpenSocialUserId" value="04676478356905554842" /></author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total><feedburner:origLink>http://kendime.blogspot.com/2008/12/tabula-rasa.html</feedburner:origLink></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27228632.post-8162339267314015801</id><published>2008-12-14T18:27:00.000+02:00</published><updated>2008-12-14T18:34:48.968+02:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="bilim kurgu" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="kül ve toz" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="öykü" /><title type="text">Çöpçü</title><content type="html">&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;i&gt;Başlangıçta Söz vardı...&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatta kalabilenler için fazla bir anlam ifade etmeyen bir cümle. Hâlâ geçmişe özlem duyacak kadar aklı başında olanlar için -ki onu hatırlayanların sayısı gün geçtikçe azalıyor-  küçük bir avuntu. Uzaklaşan günlerin kötü yönlerinin törpülendiği, ya da uzaklaştıkça seçilmesinin zorlaştığı gerçeğiyle düşünüldüğünde, doğruluğu yıllar sonra tavan arasında bulunan bir gençlik fotoğrafındaki yüzler kadar gerçek bir önerme. Bu toz ve kül ile örtülü ikinci el medeniyetin ortasında cılız bir umut, bir ışık, bir efsane.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söyleyecek bir şeyinden çok, yapacak işleri olan adamlar için ise sessizlikten bile kötü. Tüm o anlaşmalar ve ittifaklar, kararlar ve imzalar, paktlar, tanklar, füzeler, atomlar ve parıldayan ışıklar. Hepsi, hepimizin kafasını tam anlamıyla ütülediğinde istediğimiz tek şey, bir an önce gelmesini beklediğimiz sessizlikti. Ama önce televizyonların sesi biraz açıldı, sonra nutuk atan sesler gürleşti, sonra sokaklarda atılan sloganlar diğerlerinin sessizliğinin ırzına geçti. Ardından derin bir huşû içinde üç kıtaya yapılan naklen yayınlarda okunan bildiriler ve ardından gelen derin bir sessizlik, bir es.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen sonra gelen kreşendoyla gürleyen ise makineler oldu. Önce tüfeklerin ördüğü ezgiyi toplar geliştirdi, ona milyonluk korolar katıldı ve son notayı, eski bayramlardaki geçitlerden tanıdığımız nükleer füzeler vurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;...ve sonrasında hiç kalmadı.&lt;/i&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte şimdi bir şeyler söylemeye başladın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıkıntıların arasında hayatta kalmak, aç karnını doyurmak, ve eğer mümkünse akşam için birkaç yudum içki tadabilmek bir çöpçünün hayatının büyük bölümünü kaplar. Bu yıkıntı şehirlerde etraf hayal edebileceğinizden bile fazla çöple kaplıdır ve kabul edersiniz ki, bu kadar meşgul olan kimseler için boşa konuşmaktan daha iyi işler vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hengâmenin orta yerinde, işi çoktan bitenleri yeniden var etmek uğruna her gün yeniden başlayan bir arayışın gönüllüleridir çöpçüler. İnsanlıktan ve insanlardan arta kalanları karıştırıp, tekrar kullanıma sokmakla görevli, daha doğrusu kendine bu görevi uygun görmüş insanların işidir. Eskiden büyük bir kozmetik fabrikasından bugün pekâlâ bir hastane yapılabilir ve savaşta miladını doldurmuş toplar için yapılabilecek en iyi şey, onu el arabasına atıp demircinin birine satmaktır. Çünkü küllerinden doğacak olan medeniyet ilk fırsatta o topu ateşleyecek barutu bir yerlerden edinecektir. Benim gibi çöpçülerin görevi ise, İnsan denen o azman yeniden palazlanmadan önce, ortadan kaldırılması gerekenleri toplayıp onlara daha uygun işler seçmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savaş sonrası medeniyetin sayılı güzel yanlarından biri de, ortalama insanın "çöp" diyerek geçiştirdiği ve bunları toplamayı kendine görev edinmiş olan benim gibilere, eski düzenin aksine meslekte uzmanlaşma şansı tanımasıdır. Kuşkusuz ben de eski silahların işe yarar aletlere dönüşmesine vesile olmuşumdur ve elbette ki elimden bir çok mekanik, elektronik alet geçmiştir ve en az yarısını kullanılabilir hale getirebilmiş, insanlığın yararına sunmuşumdur ancak; özenle ve azimle aradığım tek bir şey var; kitap. Evet, böyle bir zamanda garip ve hatta aptalca görünebilir ama bir çöpçü olarak bunun da görevlerimin arasında görüyorum. Geçmişin izlerini eşelerken, aralarında bulduklarımı üşenmeden ve tek bir kuruş dahi etmeyeceğini bile bile topluyorum. Fırsat oldukça, onlarla konuşup, söylediklerini dinliyorum. Cesaret edebildiğimdeyse, kıyısına köşesine, ufak bir şeyler karalıyorum ve yitirdiklerimi kağıtlarda yeniden inşa ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki bir gün, Söz yeniden olur, büyür diye umut ediyorum, çünkü bu geride kalanlar için hayatın ta kendisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27228632-8162339267314015801?l=kendime.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=YiCJeaqA"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?d=41" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=9jyegLxP"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?d=42" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=zkrmSYZq"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?d=45" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=TAzqOvpi"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=TAzqOvpi" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~4/JgSLQVGYp4I" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/8162339267314015801/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="https://www.blogger.com/comment.g?blogID=27228632&amp;postID=8162339267314015801" title="0 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/8162339267314015801" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/8162339267314015801" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/kendimenotlar/~3/JgSLQVGYp4I/p.html" title="Çöpçü" /><author><name>kahpecüce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06576577812685950617</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd="http://schemas.google.com/g/2005" name="OpenSocialUserId" value="04676478356905554842" /></author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total><feedburner:origLink>http://kendime.blogspot.com/2008/12/p.html</feedburner:origLink></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27228632.post-5602504779472778986</id><published>2008-12-09T11:05:00.002+02:00</published><updated>2008-12-09T11:12:43.850+02:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="bilim kurgu" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="kül ve toz" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="öykü" /><title type="text">Haberci</title><content type="html">&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Yeni bir kasaba yeni bir macera demek benim için. Yoluma çıkan her yeni kasabaya girerken heyecan duyarım bu yüzden. Başlangıcın tadı devamında asla olmadığından, o ilk anı olabildiğince geciktiririm ve yapabildiğim ölçüde uzun tutarım. Önümde bir kasaba olduğunu bildiğim vakit, yürüyüşümü yavaşlatır, düşüncelerimi hızlandırırım. Hislerim ise çoktan harekete geçmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllardır yollardan topladığım ve zihnimin en uzak köşesine yerleşmiş öyküler birden ortaya çıkıp fır dönmeye başlar kafamın içinde. Başım döner, kalbim sıkışır. Asamın kıymetini işte o zaman anlarım. Ona yaslanıp derin bir iç çekerim ve sıcaktan çatlayan dudaklarımın ateşini bir yudum suyla dindiririm. Her tarafımdan sarkan, gerekli gereksiz onlarca hatıranın her birine dokunur ve onlara katılacak yeni birilerinin olduğunu söylerim. Geçmişi üstüme bir giysi gibi kuşanmış halimle, dilimin ucunda geleceği taşıyarak girerim o kasabaya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk karşılaşma her zaman hoş olmaz. Kimileri tamamen inkârcıdır ve beni içeri dahi sokmazlar. Onlara kızmam, acımam da hallerini bildiğimdendir. Söyleyeceklerimin onları kızdıracağını bildiklerinden beni aralarına almazlar. Ayağımın tozunu silker, yoluma devam ederim. Benim gibi birinin daha oraya geleceğini bildiğimden, hep yüzümdeki son bir acı gülümsemeyle hatırlarlar beni.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu seferki de her zamankinden farklı bir köy değildi. Birkaç keçi, birkaç kadın, çokça çocuk ve resmi tamamlayan, hırçın, yabancıları sevmeyen eli silahlı adamlar. Tipik bir savaş-sonrası yerleşim yeri. Onları suçlayamam, gördükleri ve duydukları onlara bu denli tedbirli olmayı öğretmiş olmalı. Haksız da sayılmazlar. Ama bu benim için bir engel değil, çünkü ben onlara duymadıklarını duyurmaya geldim.&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köyün içine uzanan yolda ilerlememle birlikte beni karşılayan yabancıların gözlerindeki merakı ve korkuyu okumak zor olmadı. Birbirlerine fısıldadıkları sözcüklerdeyse, bilinmeyenin çekiciliği vardı. “Ozan” “deli” ya da “peygamber” sıklıkla değişen lakaplarım arasında yer alır ve bu köy sakinlerinin fikri de pek farklı değildi. Hayatı, -ya da ondan geri kalanı- henüz tam olarak tanıyamamış küçük çocukların ağzından çıkan “yaratık! yaratık!” çığırtkanlıkları ise büyümeleri için almaları gereken mesafenin ne kadar da uzun olduğunu gösteriyordu. Anneleri onları uyarırken, şaşkın gözlerle giysilerimi inceliyorlar, her hareketime dikkat ediyorlardı. Bense, bu isimlerin hiçbirinin üzerime oturmadığını bilerek, sakince ilerlemeyi sürdürüyordum. Ne mutant, ne de kullandıkları başka bir sözcüktüm. Bilmediği bir yerde iz süren, kendi halinde bir haberciydim sadece.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adımlarım beni köy meydanına götürdüğünde, arkamda beni izleyen küçük bir kalabalık olduğunu fark ettim. Az sonra, köşe başlarından beliren ve çiftelerini gururla sergileyen şehirliden-olma-köylüler de onlara katılmıştı. Bu yaşam onlara göre değildi, ama çabucak öğrenmiş gibi görünüyorlardı, çünkü savaştan sonraki dönemde birden bire ortaya çıkan bir yabancı belâ demekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Niyetim sorun çıkarmak değil,” diyerek başladım söze ancak daha ilk lafımda sorundan bahsetmemin yanlış olduğunu biliyordum ve durumu hemen toparlamam gerekiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Buraya iyi niyetle geldim, ve biliyorum ki siz de iyi niyetli insanlarsınız. Söyleyeceklerim bir çoğunuz için yeni, hatırlayabilecek yaşta olanlarınız için ise uzak birer anıdan ibaret şeyler. ”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derin bir sessizlik, ardından kısa, belirsiz fısıldamalar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Uzak diyarlardan geliyorum, çok uzun bir yoldan ve buraya tek geliş sebebim bunları size anlatmak. Denizin ötesinden” -kalabalıktan bir uğultu yükseliyor- "buraya gelene dek geçtiğim her yerde de bunları anlattım. Hatta benimle birlikte dağların üzerinden uçanlara da.” –ikinci bir uğultu- “Onlar da şimdi size anlatacaklarımı başkalarına anlatmak üzere dört bir yana dağıldılar.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uğultu yerini gürültüye bıraktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Evet, dağların üzerinden uçtum, ama sihir ya da büyüyle değil, insan aklının bir ürünü olan uçakla, tıpkı efsanelerde anlatılanlar gibi. Evet kardeşlerim, uçak tıpkı diğer efsaneler gibi gerçekti ve batıdaki kardeşlerimiz sonunda bir tanesini uçurmayı başardılar. ”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ben de bunu tecrübe eden şanslı gruptan biriyim ve bununla gurur duyuyorum. Yalnız, buraya asıl geliş sebebim, uçaklardan bahsetmek değil. Niyetim daha önemli bir konuda, daha büyük bir gerçeği, bir &lt;i&gt;mucizeyi&lt;/i&gt; sizinle paylaşmak.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk itirazları duyabiliyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şu zorlu dünyada, şüpheciliğinizi haksız çıkaracak hiçbir neden yok. Hepinize hak veriyorum, geçmişin acı tecrübelerinin gölgeleri günümüze katı birer önyargı olarak düşüyor. Ancak yine de izin verin, söyleyeceklerimi söyleyeyim ve sonra bırakın yoluma devam edeyim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortalık tekrar yatıştığında, derin bir nefes alıp sözlerime devam ettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Söylediğim gibi, uzun yoldan geldim, denizin &lt;i&gt;ötesinden.&lt;/i&gt; Ancak bundan da önemli olan bir şey var ki, denizin ötesinde –yani geldiğim yerde– hepsinde değil ama bir kısmında, küçük, ufak, uzak ve ıssız bir köşesinde, savaşın değmediği, ölümün kurutmadığı bir yer, bir cennet var. Bu cennet vadisinde ağaçlar en az masallardaki kadar yeşil ve sular en az rüyanızdakiler kadar temiz. Meyvelerle dolu dallar yerlere dek eğiliyor ve kuşlar her zamanki neşeli şarkılarını söylüyorlar. Çiçekler en güzel kokulardan bile daha güzel kokuyor ve hatta geyikler-”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sessizlik, koro halinde bir yuhalamayla katledildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Biliyorum, biliyorum size bu daha önce defalarca söylendi ve hepsi de sizden elinizde kalan son suyu, son benzini, son yemeği ya da herhangi bir şeyi sinsilikle almak içindi, ancak benim sizden tek isteğim beni biraz daha dinlemeniz, söylemem gerekenleri söyleyip bir daha uğramamak üzere köyünüzden ayrılacağım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bunu size anlatıyorum çünkü bilmenizi istiyorum, yaşamın devam ettiğini, sizden başkalarının da denediğini ve Doğa Ana’nın kendi başına bunu başardığını bilmenizi istiyorum. Umut etmeye devam etmenizi istiyorum. Yılmadan uğraşmanızı ve sonunda başarmanızı istiyorum!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sözlerle ortalığın yatışmayacağını anladığım anda elimi cebime attım. Heyecandan titreyen parmaklarımın ucunda, küçük bir kağıt parçasını cebimden çıkarıp karşımdaki kalabalığa gösterdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İşte bu, kardeşlerim, size bahsettiğim cennetin resmidir. Şu ağaçlara, şu yeşilliğe, şu hayata bir bakın! Ve inanın! Hepsi gerçek!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalabalıktan yükselen şaşkınlık ifadeleri ve ardından gelen beklenmedik bir sessizlik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neler olup bittiğini anlamak için ben de bir süre sessiz kalmayı seçtim. Kalabalığa şöyle bir göz gezdirdiğimde yüzlerindeki şaşkınlığı ve korkuyu görebiliyordum. Gençler ve çocuklar beni hayranlıkla dinlerken yetişkinlerin zihinlerindeyse tek bir düşünce belirgindi; üçkağıtçı rezil bir şarlatandım. Bu durumu kesinleştiren ilk söz de kalabalığın arkasındaki orta yaşlı bir adamdan geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Köyümüzden defol git!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve sonra devamı geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bas git!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Geldiğin yere geri dön, gerzek herif!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yalanlarını da al ve git!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dedikleri gibi yaptım, tek bir söz daha etmeden, geldiğim gibi, yavaş adımlarla köyün dışına uzanan yolu tuttum. Ama içim rahattı, çünkü onlara fotoğrafı gösterdiğimde çocukların gözlerinde beliren ışıltıyı görmüştüm. Er ya da geç, içlerinden biri bir haberci olacak, ve bu kutlu haberi yaymak için yollara dökülecekti, tıpkı benim gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27228632-5602504779472778986?l=kendime.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=SKe7H0Ox"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?d=41" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=B7wtD8d6"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?d=42" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=FVZXKYLW"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?d=45" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=AzbNKkUT"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=AzbNKkUT" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~4/i6cLLNQl-os" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/5602504779472778986/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="https://www.blogger.com/comment.g?blogID=27228632&amp;postID=5602504779472778986" title="0 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/5602504779472778986" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/5602504779472778986" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/kendimenotlar/~3/i6cLLNQl-os/haberci.html" title="Haberci" /><author><name>kahpecüce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06576577812685950617</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd="http://schemas.google.com/g/2005" name="OpenSocialUserId" value="04676478356905554842" /></author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total><feedburner:origLink>http://kendime.blogspot.com/2008/12/haberci.html</feedburner:origLink></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27228632.post-8764290456200299045</id><published>2008-12-06T11:34:00.002+02:00</published><updated>2008-12-06T21:53:06.643+02:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="bilim kurgu" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="kül ve toz" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="öykü" /><title type="text">Şampiyon</title><content type="html">&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bir savaş çocuğuydum. İnsanların hâlâ birbirilerini boğazlayacak kadar çok olduğu yıllarda dünyaya geldim. Etrafımda olup bitenleri anlamak için fazla küçüktüm ve etrafta olup bitenler benim için -ve diğer herkes için- fazla büyüktü. Bir gecede kocaman şehirler yerle bir oluyor, saatler, hatta dakikalar içinde milyonlarca insan ölüyor ve kıtalar bir gecede nükleer bir ölüm sessizliğine bürünüyordu. Babam herhangi bir cephede ölmekle, annem de yeni doğan çocuğuyla hayatta kalmakla meşguldü, bu yüzden o sıralarda neler yaşandığını kimse tam olarak anlayamamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm patırtı sona erdiğinde hâlâ hayatta olduğum için şanslıydım. Toz bulutu dağılıp, yıkımın manzarası netleştiğinde annemle benim kalacak -ya da gidecek- hiçbir yerimizin olmadığı ortaya çıktı. Büyük şehirler tam bir hurda yığınıydı ve alabildiğine insan kaynıyordu. Yapacak hiçbir şey yoktu ve doymayı bekleyen sayısız mide vardı. Bir gün annem ‘gidiyoruz’ dediğinde elinden tutup adımlarımı onunkilere uydurmaya çalıştım. Büyük bir olasılıkla ortalıkta dolaşan sayısız ‘hayal ülkesi’ söylentilerinden birini duymuş ve kendi aklınca tartıp mantıklı bulmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuzeye doğru giden bir yolda günlerce aç susuz yürüdüğümüzü hatırlıyorum. Sonunda varacağız, diyordu. Ben de dediklerine kanaat edip bir an önce yolun sona ermesini diliyordum.&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yol üzerinde bir çok insanla karşılaştık. Hırlısı, hırsızı, haydudu, hayalperesti; hepsi bir yerlerdeki dertlerinden kaçıp, başka bir yerdeki umutlarına doğru yol alıyorlardı. Daha iyi olan yanı başınızda değil, yolun sonundaydı. Belki de yolun kendisi kalmaktan daha iyiydi. İnsan yolcu olduğunda bazı şeyleri hoş görüp bazılarının sorumluluğunu üzerinde hissetmeyebiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Varacağımız yere ne kadar uzakta olduğunu bilmediğim bir köyün yakınından geçerken annemin aklına şansını burada denemek geldi. (Yoldayken kararlarınız çok çabuk değişebiliyor.) Gidip konuşacaktı, sığınma talep edecekti. Denedi. Bizi kabul ettiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar için de mantıklı olanı buydu. Yüksek duvarlarla çevreleyip gece gündüz nöbet bekledikleri küçük köylerinin içinde yeteri kadar kadın yoktu, olanlar da ya çok yaşlı, ya da çok gençti. Doğurganlık hayatî önem taşıyordu. Köyün ihtiyaçları arasında sağlıklı iş gücü -askeri ve sivil- vardı ve bunu da ancak üreyerek sağlayabilirdi. Dışarıdan gelenler genellikle ya hastalıklı ya da fazla radyasyondan mutasyona uğramış olanlardı. Şansları vardı ki biz imdatlarına yetiştik. Bir kaç yıl içinde annem ikisi erkek biri ise kız üç çocuk daha doğurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köyün en önemli sermayesi olduklarından en büyük ilgi köydeki çocuklar üzerindeydi. Her biri, gelecekteki güzel yaşamın teminatı olarak görülüyor ve ona uygun olarak yetiştiriliyordu. O zamanlar yaşım henüz yetişkin denecek kadar olmadığından, bir yandan tüm bu ilginin keyfini sürerken bir yandan da köydeki diğer çocuklarla birlikte tarım, mekanik aletlerin tamiri, savaş, hayvancılık, ilk yardım gibi ileride yapmamın beklendiği işlerin yöntemlerini öğreniyordum. Ailesinin tüm ilgisi üzerinde olan çocuklar gibi, ben de yaşadıklarımın keyfini çıkarıyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan yaşadıkça öğreniyor. Ama sorun şu ki, öğrenmek için hayatta kalmak şart. Seçim'i ilk duyduğumda aklımdan geçenler de tam olarak buydu. Hayatta kalmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savaş'tan sonra ahlâk ve masumiyet gibi kavramlar yepyeni anlamlar kazanmış görünüyordu. Bu yeni anlamların sağlamasını da çocuklar yapıyordu. Darwin'i söylediklerinden utandıracak olan bu tören, her sene bahar ayında yapılan bir tür "yetişkinliğe kabul" ayiniydi. Töre, köyde yetişkinlik çağına ermiş olan erkek çocukların köyün duvarları dışına bırakılmasını ve geri gelebilenlerin tekrar topluluğa kabul edilmesini öğütlüyordu. Dışarıda; mutant hayvanlar, açlık, susuzluk ve haydutlar gibi türlü tehlikelerle boğuşmaları bekleniyor böylelikle erkekliklerini ispat etmeleri gerekiyordu. Ya da kısa yoldan, tüm rakiplerini eleyip köyün beklediği şampiyon olabilirlerdi. Savaşın insanlığı nasıl geriletebileceğini orada gözlerimle gördüm. Medeniyet, ilkel kabile yaşantısının radyasyona bulanmış hali içinde yüzüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu yamyamlığı daha da eğlenceli hale getirmek ve denklemi biraz daha karmaşıklaştırmak için her yetişkin adayına bir fişek, bir tanesine ise sadece çifte vermeyi uygun görmüşlerdi. Bunu da elimde kırmızı bir fişekle kapı dışarı edildiğimde öğrendim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kere boka battın mı, içinde yüzmek zorundasın. İlk öğrendiğim kural bu olmuştu. Yükselen güneşe karşı, bir grup genç adamla kapının önüne bırakıldığımda herkesin, sanki kırk yıldır bu fırsatı kolluyormuşçasına hesapladığı yöne doğru koşmasıyla yapayalnız kaldım. Aklımdan ilk geçen bir yerlere saklanmak oldu. Önümde uzanan sık ağaçlığa tedirgin adımlarla sokulup, nefesim kesilinceye dek koştum. Gözüme kestirdiğim bir köşe bulduğumdaysa kendimi oraya atarak sessizce beklemeye koyuldum. Bir süre sonra nefes alışlarım düzeldi ve kış uykusuna yatan bir hayvan kadar sessizdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak beklemek, düşünüldüğünden daha gergin bir durum. Özellikle de eli tüfekli birileri sizi arıyorsa. Elimde belirsiz uzunlukta bir süre vardı ve yapabileceğim fazla bir şey yoktu. Avuçlarımdaki kırmızı fişeği incelerken aklımdan geçenler; diğerlerinin neler yapıyor olabileceği üzerine varsayımlardı. İlk önce herkesin birlikte hareket edip, ortak bir düşman belirleyerek; tüfeğin ortak kullanımıyla ilk olarak onu öldüreceklerini düşünüyordum. Ancak; hayatta kalma mücadelesinin tek gerçek olduğu durumlarda işbirliği hiçbir zaman tercih edilen bir yöntem değildi. İnsanoğlu bencildi; ya da bencil olmak kolayına geliyordu. İnsanoğlu tembeldi. Bu açıdan bakıldığında; kimsenin canını da tehlikeye atmayacağını düşünürsek; herkes için saklanmak en doğru yol gibi görünüyordu. Acaba diğerleri de benimle aynı şeyi mi düşünüyorlardı? Ne de olsa tüfek ve fişek bir araya gelmeden birini öldürmek zordu. Ama herkesin saklanıp diğerlerinin birbirini öldürmesini beklediğini var sayarsak; kimse ölmeyecek, dolayısıyla da kimse köye geri dönemeyecekti. Kış uykusundan uyanma vaktiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saklandığım yerden çıkıp, temkinli adımlarla ağaçların arasında dolaşmaya başladım. Avını arayan bir avcı gibi en ufak bir kıpırtıdan ürkerek ve en küçük sesi dikkate alarak, ne yöne gittiğimi bilmeden ama hissederek ilerledim. Yerde rastladığım ayak izleri doğru yolda olduğumu gösteriyordu. Az sonra, benimle birlikte sabah köyden ayrılan çocuklardan birini yerde cansız yatarken buldum. Boynu kırılmıştı. Ya saklanmaya çalıştığı ağaçtan düşmüştü, ya da... Ona verilen fişeği bulmak için ceplerini yokladım, donunun içine bile baktım. Yoktu. Tam o sırada, fazla uzakta olmayan bir tüfek sesi beni diğerlerinin durumu konusunda aydınlattı. Işığa uçan bir pervane gibi, sesin geldiği yöne doğru hızla koştum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ateş eden çocuk, namludan boş fişeği çıkardı, yenisini takmak üzere öldürdüğü çocuğun üzerini yokladı. Ölen çocuğun hâlâ hayattayken avucunda sakladığı fişek, yere düşerken bir çamur deryasının içinde kaybolduğundan kullanılmaz haldeydi. Bu durumda, düşmanımla hemen hemen eşit koşullardaydık. Onda tüfek, bende ise fişek. İkimiz ancak bir adam ediyorduk, ve köyün ihtiyacı olan sadece bir adamdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aklımdaki sessizlikle, saklandığım yerden fırlayıp yere eğilmiş olan düşmanımın üzerine atladım. Beklenmedik saldırımı, sanki yıllardır bekliyormuşçasına rahat bir hareketle savuşturdu ve tüfeğinin dipçiğiyle karnıma var gücüyle vurdu. İki büklüm halimle yerden zar zor kalkıp üzerine atıldığımda çiftenin namlusunu elleriyle kavrayıp kalkan gibi kullanmayı denedi. Bunun karşısında tek yapabildiğim bacak arasına sıkı bir diz geçirmek oldu. Yere kapaklanmıştı. Tüfeği elinden almak üzere hamle yaptığımda gücünün yettiğince bana karşı koydu, ayağımla boynuna bastığımdaysa uysal bir köle gibi davrandı ve tüfeği bana bırakıverdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elime geçirdiğim çifteye fişeği sürerken soluk alışları arasından hırıltılı sesini duydum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Öldür beni."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkamı döndüm, yeni başlayan günün ışığı altında, sakin adımlarla köye doğru yürümeye koyuldum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27228632-8764290456200299045?l=kendime.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=Z7NTBAIl"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?d=41" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=SSysyVhm"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?d=42" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=p0dRf3zX"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?d=45" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=LXsbyXtl"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=LXsbyXtl" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~4/KPVUZObVaCQ" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/8764290456200299045/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="https://www.blogger.com/comment.g?blogID=27228632&amp;postID=8764290456200299045" title="0 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/8764290456200299045" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/8764290456200299045" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/kendimenotlar/~3/KPVUZObVaCQ/ampiyon.html" title="Şampiyon" /><author><name>kahpecüce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06576577812685950617</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd="http://schemas.google.com/g/2005" name="OpenSocialUserId" value="04676478356905554842" /></author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total><feedburner:origLink>http://kendime.blogspot.com/2008/12/ampiyon.html</feedburner:origLink></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27228632.post-4611775515818844255</id><published>2008-07-04T11:01:00.002+03:00</published><updated>2008-12-06T21:52:48.334+02:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="bilim kurgu" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="kül ve toz" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="öykü" /><title type="text">Korkak</title><content type="html">&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Yoldaki sessizliği seviyorum. Korkularımın canlı kalmasını, hayatta kalmamı sağlıyor. Cesurların çoğu siperlerde öldü. Kimisi de tuvalette ihtiyaç giderirken ölmüştür muhakkak ama yine de cesur adamlardı. Geriye sadece ben ve benim gibiler –korkaklar- kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoldaki ıssızlığı seviyorum. Geçmişi hatırlatıyor. İnsanoğlunun gösteriş, hırs ve aptallıklarla dolu gelmişini, geçmişini ve geleceğini. Yapılan hataların büyüklüğünü, eksilen insanların geride bıraktıkları boşluklarla ölçüyorum. Bir zamanlar iki yüz kişinin yaşadığı küçük bir köyden geçerken, ufak bir hata, bir taktik hatası diyorum, on iki bin kişilik bir kasabanın enkazını geçerken topçu birliklerinin yanlış konumlandırılması diyorum, yüz elli bin hayalet barındıran bir kentten geçerken, hava savunmasında büyük bir boşluk ve yedi milyonluk bir yıkıntının içinden geçerken tek bir aptallık diye düşünüyorum. Savaş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ıssız yolun ortasından geriye baktığımda her şey normal görünüyor. Yıllanmış asfaltta bile ufak tefek yaşlılık belirtileri dışında bir iz yok. Toprak normal zamanlarda olduğundan daha kurak değil ve hava herhangi bir kışlarsıcakvekurakyazlarılıkveyağışlı bölgesindeki gibi. Ama yine de bir gariplik var. Bir zaman, bir yerde, bir şeyler ters gitmiş. Ensemdeki tüylerin diken diken oluşundan anlayabiliyorum. Birileri bir hata daha yapmış ve bu hatanın bedelini ben, burada tek ayağı çukurda bir katırın sırtında bulunmakla ödüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Normal şartlar altında insan evladı asfalt yolu katırlarla kat etmek için yapmamıştır ve normal şartlar altında petrol yakıtları katır yükü cinsinden hesaplanmaz. Yine normal şartlar altında kimse bu kadar benzini benim gibi bir korkağa emanet etmez ve böylesine değer taşıyan bir yükü şehirler arası yolda korumasız, ağzında tüten sigarayla, bir başına taşımaz. Bu, delilik ya da en azından tedavi edilebilir bir ruhsal bozukluk olarak algılanır. Ancak eğer birileri sizin elinizdeki tek sermayenize ipotek koymuş ve sizden ne yapıp edip borcunuzu ödemenizi istemişse, normal şartlar altında yapmanız gereken, en yakın kasabadaki yakıt deposunu yağmalamak değil, bir başkasından borç istemektir. Yine üzülerek söylüyorum ki; normal şartlar altında insanlar birbirlerinin kafasının üzerine koca bombalar fırlatıp dünyayı nükleer bir havai fişek gösterisine çevirmeyeceğinden, bu “ruhsal bozukluğum” mazur görülebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sessizliği bozmamak için içimden bir şarkı tutturuyorum, on iki yıldır etrafta duyabildiğim tek şarkıyı. Sigaramdan son bir nefes daha çekip cebimden bir yenisini yakmak üzere tabakamı çıkarırken ensemden sırtıma bir ağrı saplanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kıpırdama!”&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orta yaşlı, dişlerinin yarısı dökülmüş kuru gırtlaklı bir adamın sesi. Kanlı gözler, çatlak bir cilt, kirli sakallar, düşük omuzlar, kambur bir sırt ve ucu bana dönük bir Walther p38.  Katır yüküyle benzin taşıyan birini ateş etmekle tehdit etmek de ruhsal bozukluklar arasına alınmalı, üstelik benden isteyebileceği tek şeyin benzin olduğunu düşünürsek. Fazla kafa yormaya da gelmez, ne de olsa aklı normal şartlar altındaki gibi işlemiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Usulca ellerimi yukarı kaldırıyorum, hareketimden cesaret alıp saklandığı yerden doğruluyor. Kısa bir kararsızlığın ardından, cesurca bir adımla bana yaklaşmaya karar veriyor. Gel, ne olursan ol yine gel. Yakından, uzaktakinden daha çirkin görünüyor, mesafe yüzündeki çatlakların derinliğini, çirkinliğini gizliyor ve onu yüzüne bakılabilir bir adam olarak sunuyor. Savaşın üzerinden on yıl geçtikten sonra her şey sanki her zaman böyleymiş gibi yaşıyoruz. Yıllar geçtikçe her şey daha normal görünüyor. Bu ıssız yolda iki medeni insan gibi birbirimizi selamlıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şu bidonlardan birini aç bakalım. İçinde ne varmış, bir görelim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir korkak olduğum için derhal bana denileni yapıyorum. İçindekini görmesi için yavaş yavaş bidonu kaldırıp benzini asfalta döküyorum. Damlalar yerde birikip ayaklarının dibine doğru akarken kurnaz gülümsemesi koca bir sırıtışa dönüşüyor. Duyuyorum, içinden ‘bu sefer piyangoyu vurdun oğlum’, diyor.  Sevinçten ayaklarını yere vurup, sıçrayan petrolün sesiyle dans ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benzin, diyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sigaramın sönmekte olan izmariti dudaklarımdan kayıp yere düşüyor. Birden parlayan benzin adamın ayaklarını tutuşturuyor. Elimdeki bidonu başından aşağı boca ederken, katır alevlerden ürküp kaçmaya çalışıyor. Yine bir cesur ölüyor, yine bir korkak hayatta kalıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanmakta olan adamı arkamda bırakıp ilerlerken saklandığı yere bir merakla göz atıyorum. Hurdaya çıkmasına az kalmış bir motosiklet yan yatmış duruyor. Borcu da, sermayeyi de siliveriyorum. Katır mı? Ondan da iyi bir akşam yemeği olur herhalde.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27228632-4611775515818844255?l=kendime.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=XKFZJt5x"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?d=41" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=8H4xsraa"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?d=42" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=tJRQYhlN"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?d=45" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=oCNclocH"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=oCNclocH" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~4/scCjqsPEeak" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/4611775515818844255/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="https://www.blogger.com/comment.g?blogID=27228632&amp;postID=4611775515818844255" title="1 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/4611775515818844255" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/4611775515818844255" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/kendimenotlar/~3/scCjqsPEeak/korkak.html" title="Korkak" /><author><name>kahpecüce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06576577812685950617</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd="http://schemas.google.com/g/2005" name="OpenSocialUserId" value="04676478356905554842" /></author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">1</thr:total><feedburner:origLink>http://kendime.blogspot.com/2008/07/korkak.html</feedburner:origLink></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27228632.post-8947364982766187460</id><published>2008-06-07T11:05:00.006+03:00</published><updated>2008-06-07T11:37:14.868+03:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="makale" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="philip k dick" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="bilim kurgu" /><title type="text">Androidler Elektrikli Koyun Düşler Mi?</title><content type="html">&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp0.blogger.com/_sbwzARj9OD8/SEpCybrzUYI/AAAAAAAAAQM/0uGIQ_AmXfw/s1600-h/DoAndroidsDreamOfElectricSheep%281stEd%29.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer;" src="http://bp0.blogger.com/_sbwzARj9OD8/SEpCybrzUYI/AAAAAAAAAQM/0uGIQ_AmXfw/s200/DoAndroidsDreamOfElectricSheep%281stEd%29.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5209049353199767938" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Amerikalı bilim kurgu yazarı &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Philip K. Dick&lt;/span&gt;’in bu efsanevi romanı, elinize aldığınız ilk andan itibaren sizi düşünmeye zorlayan bir kitap. Bilim kurgu klasikleri arasına giren ve 1982 yılında &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Bıçak Sırtı&lt;/span&gt; adıyla Ridley Scott tarafından sinemaya da uyarlanan bu roman, &lt;a href="http://kendime.blogspot.com/2007/10/valis.html"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;VALIS&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; ve &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Yüksek Şatodaki Adam&lt;/span&gt; ile birlikte yazarın en bilinen eserlerinden biri.  Kitapta Dick, yarattığı kıyamet-sonrası gelecekte bir ödül avcısının, Rick Deckard’ın dünyaya girmeleri yasak olan androidleri “emekli etme” çabasını  aktarırken bu hikayenin altında, insanın “öteki”ne bakışını ve onu görme şeklini ele alıyor. Bu görünene farklı bakış çabası, romanın adından itibaren hissediliyor (bu arada; kitabın ismindeki güzelliğe değinmemek olmaz) ve tüm hikayenin odak noktasını &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;empati&lt;/span&gt; kavramı oluşturuyor. Androidler altında şekillendirdiği &lt;span style="font-style: italic;"&gt;öteki&lt;/span&gt;ni, bulunmaları yasak olan bir yere –Dünya’ya- bırakarak yaratacakları tepkimeyi ölçüyor, okuyucuyu öteki gibi düşünmeye zorluyor. Bu ayrımın gerçek mi yoksa bir yanılsama mı olduğunu ahlak felsefesinin süzgecinden geçirirken insanı insan yapan özelliğin empati becerisi olduğu sonucuna varıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Androidler ve insanlar arasındaki ikiliği belirledikten sonra –sevdiği konulardan bir diğeri olan- delilik ve akıl sağlığı ayrışmasını sorguluyor. Bunun yasal bir ayrımdan öteye gidemeyeceğini ve aslında “deli” olarak adlandırılanın ne kadar “insan” olduğunu J.R. Isidore’un yerde bulduğu örümcek ile yaşadıklarıyla açıkça ortaya koyuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun dışında roman, yazıldığı dönemin sosyo-politik bağlamında düşünüldüğünde ise dünyaya kaçak şekilde giren androidler, dönemin Birleşik Devletleri için “öteki” olan komünistlerin iyi huylu, sıradan, vergisini düzenli olarak ödeyen Amerikan vatandaşları arasına sızmış olabileceği düşüncesinin zihinlerde yarattığı korkunun bir yansıması olarak okunabilir.  Kahramanımız Deckard ise, westernlerde karşılaştığımız kasabayı kurtaran iyi kovboyun iki binli yıllardaki uzantısı olarak görülebilir. Her iyi Amerikalının yapması gerekeni, yine Amerikalı yöntemlerle halleden, -sıradışı işini saymazsak- tipik bir orta sınıf portresi, kazandıklarıyla komşularına hava atmak üzere “gerçek” evcil hayvan satın alma niyetinde, karısıyla arasında sorunlar olan bir adam. Ama her şeye rağmen, içinde bulunduğu ortamdan farklı olarak Dickvari bir şekilde  ötekinin varlığı ve düşüncesi üzerine de kafa yoruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romanda öne çıkan bir başka unsur ise Mercerizm. Daha sonraları sıklıkla ele alacağı ve VALIS üçlemesiyle üzerine gideceği,  dahası yeniden tanımlayacağı Tanrı kavramını bu din benzeri oluşum ile yerleştiriyor kıyamet sonrası dünyasına Dick ve Wilbur Mercer’i bir çeşit bilim kurgu İsa’sı olarak betimliyor. Empati kutuları ile her zaman işlediği gerçeklik kavramını yoklarken &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Matrix&lt;/span&gt;’in temellerini de atmayı ihmal etmiyor. &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Androidler&lt;/span&gt;,  insanların sahte tavırları ve sahte evcil hayvanlarıyla birleştiğinde tümüyle yanılsama bir evreni işaret ediyor bizler için Dick.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Androidler&lt;/span&gt;, Dick’in en bilindik eserlerinden biri olmasının yanında, gözler önüne serdiği resim, anlattıkları ve sorduğu sorularla bilim kurgunun en iyi örneklerinden biri olmayı hak ediyor.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27228632-8947364982766187460?l=kendime.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=JJwvq2jm"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?d=41" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=Gx0Sh7yH"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?d=42" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=IlF2u8tV"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?d=45" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=RvKafS03"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=RvKafS03" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~4/-WyF-r1Ql0Q" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/8947364982766187460/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="https://www.blogger.com/comment.g?blogID=27228632&amp;postID=8947364982766187460" title="2 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/8947364982766187460" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/8947364982766187460" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/kendimenotlar/~3/-WyF-r1Ql0Q/androidler-elektrikli-koyun-dler-mi.html" title="Androidler Elektrikli Koyun Düşler Mi?" /><author><name>kahpecüce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06576577812685950617</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd="http://schemas.google.com/g/2005" name="OpenSocialUserId" value="04676478356905554842" /></author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://bp0.blogger.com/_sbwzARj9OD8/SEpCybrzUYI/AAAAAAAAAQM/0uGIQ_AmXfw/s72-c/DoAndroidsDreamOfElectricSheep%281stEd%29.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">2</thr:total><feedburner:origLink>http://kendime.blogspot.com/2008/06/androidler-elektrikli-koyun-dler-mi.html</feedburner:origLink></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27228632.post-6244757461662957502</id><published>2008-06-05T12:48:00.008+03:00</published><updated>2008-06-05T13:12:35.727+03:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="bilim kurgu" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="öykü" /><title type="text">Ekitap: Görünmez El</title><content type="html">&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp0.blogger.com/_sbwzARj9OD8/SEe3Z9DkAQI/AAAAAAAAAQE/X6KV-36XYhQ/s1600-h/cover_a5_small.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer;" src="http://bp0.blogger.com/_sbwzARj9OD8/SEe3Z9DkAQI/AAAAAAAAAQE/X6KV-36XYhQ/s200/cover_a5_small.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5208333150591385858" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Görünmez El&lt;/span&gt;, yeni emekli olmuş bir taksici, onun aynı zamanda yazar olan android komşusu,  bozuk bir rüyamatik, gizemli bir hırsız ve  &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Gerçek&lt;/span&gt; hakkında, yazmak üzerine yazılmış bir bilim kurgu öyküsü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://golgedergi.blogspot.com/"&gt;Gölge Dergi&lt;/a&gt; için yazdığım ve dergide bölümler halinde yayınlanan &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Görünmez El&lt;/span&gt;'i ekitap olarak yayınlamaya karar verdim. Okuyun, görüşlerinizi bana iletmekten geri durmayın. Dilediğiniz gibi dağıtın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="font-weight: bold;" href="http://utkutonel.googlepages.com/gorunmez_el.pdf"&gt;Görünmez El (PDF)&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dilerseniz blogtan da &lt;a href="http://kendime.blogspot.com/search/label/g%C3%B6r%C3%BCnmez%20el"&gt;okuyabilirsiniz&lt;/a&gt;.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27228632-6244757461662957502?l=kendime.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=kRQrsdtZ"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?d=41" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=gguTATud"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?d=42" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=Dk3DNlby"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?d=45" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=G90WSwKc"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=G90WSwKc" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~4/2wBqPUMwExU" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/6244757461662957502/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="https://www.blogger.com/comment.g?blogID=27228632&amp;postID=6244757461662957502" title="2 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/6244757461662957502" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/6244757461662957502" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/kendimenotlar/~3/2wBqPUMwExU/ekitap-grnmez-el.html" title="Ekitap: Görünmez El" /><author><name>kahpecüce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06576577812685950617</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd="http://schemas.google.com/g/2005" name="OpenSocialUserId" value="04676478356905554842" /></author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://bp0.blogger.com/_sbwzARj9OD8/SEe3Z9DkAQI/AAAAAAAAAQE/X6KV-36XYhQ/s72-c/cover_a5_small.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">2</thr:total><feedburner:origLink>http://kendime.blogspot.com/2008/06/ekitap-grnmez-el.html</feedburner:origLink></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27228632.post-7939043586215628677</id><published>2008-06-05T10:00:00.001+03:00</published><updated>2008-06-05T10:00:40.782+03:00</updated><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="bilim kurgu" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="çeviri" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="öykü" /><title type="text">Nasıl Oldu</title><content type="html">&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Aşağıda, Xasiork Ölümsüz Öykü Kulübü'nün çıkardığı Xasiork Dergi'nin ilk sayısı için çevirdiğim &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Isaac Asimov &lt;/span&gt;kısa öyküsünü okuyabilirsiniz. Xasiork Dergi'nin yeni sayısı da &lt;a href="http://www.xasiork.biz/lonca/viewtopic.php?t=1275"&gt;yayında&lt;/a&gt;.&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Kardeşim, tüm kabilelere sözünü dinlettiren o hatip edasıyla, söylediklerini bana yazdırmaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Başlangıçta,” dedi, “tam olarak on beş nokta iki milyar yıl önce, büyük bir patlama vardı ve Evren-“&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazmayı bıraktım. “On beş milyar yıl önce mi?” dedim inanmayarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kesinlikle” dedi, “İlham geldi.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İlhamını sorgulamak bana düşmez” dedim. (Sorgulamasam daha iyi. Benden üç yaş daha küçük ama ilhamını sorgulamaya kalkışmam. Kimse bunu yapamaz yoksa canına okur.) “Peki ama Yaratılış’ı on beş milyar yıl süren bir zaman diliminde mi anlatacaksın?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Buna mecburum,” dedi kardeşim. “Çünkü bu kadar sürdü. Hepsi burada” eliyle alnına dokundu, “ve en yüksek merciden.”&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazmaya ara vermiştim. “Papirusun kaça alındığını biliyor musun?” dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne?” (İlham gelmiş olabilir ama ilhamın papirusun kaça alındığı gibi basit işleri içermediğini biliyordum.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Her bir milyon yılda gerçekleşen olayları bir papirus tomarına yazdığımızı düşünelim. Bu da on beş bin papirus tomarı doldurmamız gerekecek demek. Hepsini dolduracak kadar uzun konuşman gerekecek ve belli bir süreden sonra kekelediğini biliyorsun. Ben de hepsini dolduracak kadar yazmak zorunda kalırım ve parmaklarım kopar, tüm o papirusu alabilsek, sen konuşabilsen ben yazabilsem bile, tüm bunları kim kopyalar? Yayınlamadan önce en azından yüz kopyayı garantilemeliyiz, eğer bu da olmazsa telif haklarından nasıl kazanırız?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kardeşim bir süre düşündü. “Yani, biraz kısaltmam gerek mi diyorsun?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hem de nasıl,” dedim, “tabii eğer kitlelere ulaşmak istiyorsan.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yüz yıla ne dersin?” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Altı güne ne dersin?” dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yaratılış’ı altı güne sığdıramazsın,” dedi korkuyla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Elimdeki tüm papirus bu, senin fikrin nedir?” dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Pekâlâ,” dedi ve yeniden yazdırmaya başladı. “Başlangıçta –Altı gün olmak zorunda mı, Harun?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kesin bir şekilde yanıtladım, “Altı gün, Musa.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27228632-7939043586215628677?l=kendime.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="feedflare"&gt;
&lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=36hEUSSk"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?d=41" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=jE9himNp"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?d=42" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=b88KLnWK"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?d=45" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?a=1r34VxEj"&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~f/kendimenotlar?i=1r34VxEj" border="0"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;
&lt;/div&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/kendimenotlar/~4/SqnH4nxI4mE" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://kendime.blogspot.com/feeds/7939043586215628677/comments/default" title="Kayıt Yorumları" /><link rel="replies" type="text/html" href="https://www.blogger.com/comment.g?blogID=27228632&amp;postID=7939043586215628677" title="0 Yorum" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/7939043586215628677" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/27228632/posts/default/7939043586215628677" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/kendimenotlar/~3/SqnH4nxI4mE/nasl-oldu_05.html" title="Nasıl Oldu" /><author><name>kahpecüce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06576577812685950617</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd="http://schemas.google.com/g/2005" name="OpenSocialUserId" value="04676478356905554842" /></author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total><feedburner:origLink>http://kendime.blogspot.com/2008/06/nasl-oldu_05.html</feedburner:origLink></entry></feed>
