<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<?xml-stylesheet type="text/xsl" media="screen" href="/~d/styles/atom10full.xsl"?><?xml-stylesheet type="text/css" media="screen" href="http://feeds.feedburner.com/~d/styles/itemcontent.css"?><feed xmlns="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:openSearch="http://a9.com/-/spec/opensearch/1.1/" xmlns:georss="http://www.georss.org/georss" xmlns:gd="http://schemas.google.com/g/2005" xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0" xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0" gd:etag="W/&quot;A0MCQHs8cCp7ImA9WhRRFE4.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-5785981923822541629</id><updated>2011-11-28T02:17:41.578+02:00</updated><category term="bill clift" /><category term="NUMEROLOGY" /><category term="one laptop per child" /><category term="hilkat garibesi" /><category term="nasrettin hoca" /><category term="short storie" /><category term="olpc" /><category term="forklift" /><category term="orada olmayan adam" /><category term="sci-fi" /><category term="Coen brothers" /><category term="Kuran ayak basmak" /><category term="ya tutarsa" /><category term="Bir İhtimal Daha Vardı" /><category term="noel baba" /><category term="playlist" /><category term="NUMEROLOJI" /><category term="bilimkurgu" /><category term="kısa öykü" /><category term="mutluluk" /><category term="mutsuzluk" /><title>Ömer Kırat</title><subtitle type="html">İnternet mecrasındaki külliyatımı bu blog ile blogseverlerin hizmetine sunuyorum.</subtitle><link rel="http://schemas.google.com/g/2005#feed" type="application/atom+xml" href="http://omarkirat.blogspot.com/feeds/posts/default" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://omarkirat.blogspot.com/" /><author><name>Ömer Kırat</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09896492188875579528</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="24" src="http://4.bp.blogspot.com/_HLBUo5sABsc/TDocDSnmjnI/AAAAAAAAAAM/FVHSkI1zwAE/S220/hovercraft.jpg" /></author><generator version="7.00" uri="http://www.blogger.com">Blogger</generator><openSearch:totalResults>13</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>25</openSearch:itemsPerPage><atom10:link xmlns:atom10="http://www.w3.org/2005/Atom" rel="self" type="application/atom+xml" href="http://feeds.feedburner.com/merKrat" /><feedburner:info uri="merkrat" /><atom10:link xmlns:atom10="http://www.w3.org/2005/Atom" rel="hub" href="http://pubsubhubbub.appspot.com/" /><entry gd:etag="W/&quot;DkUHR3k_eCp7ImA9WhZRFkg.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-5785981923822541629.post-434569227464359618</id><published>2011-04-13T03:23:00.002+03:00</published><updated>2011-04-13T03:23:56.740+03:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2011-04-13T03:23:56.740+03:00</app:edited><title>İsyan Günlerinde Ask (TRT ve EL-CEZIRE Ortak Yapımı)</title><content type="html">&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt;"&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;&lt;span style="font-family: Comic Sans MS; font-weight: bold;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
Özet:  Fransız devriminin heyecan dolu günleri... Bu sırada farklı bir  heyecan, aşk heyecanı duyan iki gencin başından geçenler...&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
- NE İSTİYORUZ!&lt;br /&gt;
- Eşitlik, özgürlük, kardeşlik!&lt;br /&gt;
- NE ZAMAN İSTİYORUZ!&lt;br /&gt;
- Binyediyüzseksendokuzda!&lt;br /&gt;
- Evet arkadaşlar birkaç dakika ara veriyoruz. Zira uzun süre Fransızca bağırmak çok sıkıcı!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İsyancı  gençler, kendilerini sarayın karşısındaki çimenliklere bıraktılar.  Yanlarında getirdikleri peynir ve şaraplarıyla karınlarını doyurup,  eyleme kaldıkları yerden devam etmek istiyorlardı. Bu sırada az  ilerde...&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt;"&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt;"&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;- Pardon! Tirbüşonunuzu alabilir miyim?&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt;"&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt;"&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;&amp;nbsp;  Soruyu soran alımlı genç kız, soruyu sordugu genç adamın  heyecanlanmasına yolaçmıştı. Daha önce bu kadar güzel bir kız ondan  türbuşonunu istememişti. Buraya gelmekle doğru yapmıştı. Etraf, türbuşon  arayan güzel kızlarla doluydu...&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt;"&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;- Elbette buyrun. Ama sizi uyarmalıyım. Onun adı "tirbüşon" degil "türbuşon" dur! &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt;"&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;- Kusura bakmayın ama bence ikiniz de yanılıyorsunuz. "Tirbüşon" veya "türbuşon" degil, "Tirbuşon" olmalı...&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;; font-size: 12pt;"&gt;Konuşmaya  ansızın dahil olan bu adam da kimdi?! Genç adam, kızla kurmak üzere  olduğu yakınlaşmanın bozulacağından korkarak, biraz sertçe çıkıştı: &lt;br /&gt;
- Pardon kimsiniz siz? Ne hakla bize neyin doğru olduğunu ögretmeye çalışıyorsunuz? &lt;br /&gt;
- Ben François-Marie Arouet... Ama "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Voltaire&lt;/span&gt;"  olarak tanırlar. Hangi hakla size doğruyu gösterdiğime gelince... Bu  hak, herkesin doğuştan elde ettiği, devredilemez ve kısıtlanamaz  haklardan biri olan "ukalalık yapma" hakkıdır. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;nbsp;Genç kız, bu  "ukala" adamdan etkilenmişti. Genç adam ise, Voltaire gibi ünlü biriyle  baş edemeyeceğini ve kızı kaptıracağını düşünüyordu. Zaten hayatı  boyunca böyle olmuştu. Hep daha iyi, zengin, akıllı, yakışıklı biri  gelip, onun istediği şeyi elinden almıştı. "Bu sefer izin vermeyeceğim!"  diye düşünen adam; türbişonu, tirbuşonu veya her ne haltsa onu kızın  elinden kapar ve Voltaire olarak tanınan adamın yüzünü tanınmaz hale  getirene kadar suratına saplar! &lt;br /&gt;
&amp;nbsp; Kalabalıktakiler neler oldugunun  farkına varırlar. Eylemin liderlerinden en ukala olanı öldürülmüştür.  Bunu yapanlar mutlaka sarayın gönderdiği casuslardır diye düşünen  kalabalık, genç adam ve kızı kovalamaya başlar.. &lt;br /&gt;
- Dikkat edin! Elinde türbüşon var! &lt;br /&gt;
- Türbüşon degil! Tirbişon! &lt;br /&gt;
- Ne tirbişonu be! Turbüşon, turbüşon... &lt;br /&gt;
- Kesin sunu! Kırk yıllık turpüşonu ne hale getirdiniz!&lt;br /&gt;
- Kim lan bu dallama! Sen git de ilkokulu bitir.&lt;span&gt; &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;nbsp;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;Kalabalık;  tek vücut olarak hareket eder halden, anarşik bir hale dönüşmüştü.  Ortak eylem ruhu uçup gitmişti. Türpüşoncular ve Tirbuşoncular nispeten  sakindi ama Aşırı Turpuşoncular ve Paramiliter Tirboşuncular saldırgan  bir politika izliyordu. Tirbuşoncular ise pasif direnişin en etkili yol  olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Bu sırada genç kız ve genç adam, sarayın  arka bahçesine saklanmayı basarmışlardı. Dikkatleri dağılan kalabalığa  ve saray muhafizlarina farkettirmeden saraya girdiler. &lt;br /&gt;
&amp;nbsp;&amp;nbsp; İşte,  yıkmaya çalıştıkları sistemin kalbindeydiler... Eşitlik, özgürlük ve  kardeşliğin önündeki en büyük engel bu yozlaşmış aristokrasiydi.  Yaşadıkları heyecan nedeniyle kanları hızlı hızlı akıyordu. Koridorda  ilerlerken, içinde büyük bir yatak olan bir oda gördüler. Genç kız ve  genç adam içeri süzüldüler. Bakışlarını birbirlerinden alamıyorlardı.  Üzerlerindekileri çıkardılar ve koca yatağa uzandılar. Bu sırada odanın  kapısından bir kafa uzandı: &lt;br /&gt;
- Hey! Kimsiniz siz!&lt;span&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;nbsp;  Yeni aşıklar panikle toparlandılar. Onları basan yaşlı adam da kimdi?  Biraz daha dikkatli ve giyinik bakınca, karşılarındaki pijamali yaşlı  adamin KRAL 16. Lois oldugunu anladılar. İlk sözü Kral söyledi;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
-  Anladım! Siz şu dışardaki vahşilerdensiniz! Şimdiden birbirinize  düşmeniz ne kadar ironik. Halbuki aynı seyi istediğinizi haykırıyordunuz  az önce... Şimdi defolun sarayımdan! &lt;br /&gt;
- Bu saray senin değil!  Fransız halkının! Duvardaki resimler, yerdeki TÜRK halısı, yatağın  yanındaki sehpahanın üstünde duran altın türbişon! Hepsi Fransızların! &lt;br /&gt;
-  Hah hah hah! Benden daha iyi oldugunu (ya da benim kadar) düşünen şu  yeni yetmeye bakın! Daha tirpişolün adını bile doğru söyleyemiyor!&lt;span&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;nbsp;&amp;nbsp;  Genç adam o anda bu iğrenç bunağı öldürmeye karar verdi. Bu onun son  kahkahası olacaktı. Hem Voltaire'i öldürerek devrime verdiği zararı  fazlasıyla tazmnin edecekti. Ama genç kız ondan önce davrandı. Seppanın  üstündeki şarap şişesini kaptığı gibi kralın kafasına vurdu. Lakin yaşlı  kralın kafatası öyle zayıftı ki şişe kırılmadı. Kırılan sadece kralın  kafatasıydı.&amp;nbsp; İki yeni aşığında elleri kanlanmıştı. Katil olmuşlardi. Bu  aralarında çok özel bir bağın oluşmasını sağladı. Birlikte saraydan  çıktılar ve yanlız kalabilecekleri bir ağaç dibi buldular. kız, bir  kralı öldürdüğü için öylesine büyük bir şok geçirmişti ki elindeki  cinayet aletini sıkı sıkı tutmaya devam ediyordu, sessiz bir ağaçlığa  vardıklarında... Genç adam ve kız oturup soluklandılar.&lt;span&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;Kız, tedirgin bir ses tonuyla sordu; "Şimdi ne yapacağız?" &lt;br /&gt;
Genç adam oldukça sakindi; &lt;br /&gt;
-  İlk olarak cinayet silahlarından kurtulacagiz. Yani benim Voltaire`i  öldürdüğüm tirbuşondan ve senin kralı öldürdüğün şarap şişesinden...  Tabi önce sakinleşmek için bişeyler içeceğiz. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;nbsp; Genç adam, Voltaire`ye bulanmış tirbuşon ile kralın kanına boyanmış şarap şişesini açtı... &lt;br /&gt;
&amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp;&amp;nbsp; THE END &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5785981923822541629-434569227464359618?l=omarkirat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/iHuiZpqJtFGrMqN73x2M0JyVN2k/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/iHuiZpqJtFGrMqN73x2M0JyVN2k/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/iHuiZpqJtFGrMqN73x2M0JyVN2k/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/iHuiZpqJtFGrMqN73x2M0JyVN2k/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/merKrat/~4/vAPg0GTSrvo" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://omarkirat.blogspot.com/feeds/434569227464359618/comments/default" title="Post Comments" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5785981923822541629&amp;postID=434569227464359618" title="0 Comments" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/5785981923822541629/posts/default/434569227464359618?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/5785981923822541629/posts/default/434569227464359618?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/merKrat/~3/vAPg0GTSrvo/isyan-gunlerinde-ask-trt-ve-el-cezire.html" title="İsyan Günlerinde Ask (TRT ve EL-CEZIRE Ortak Yapımı)" /><author><name>Ömer Kırat</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09896492188875579528</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="24" src="http://4.bp.blogspot.com/_HLBUo5sABsc/TDocDSnmjnI/AAAAAAAAAAM/FVHSkI1zwAE/S220/hovercraft.jpg" /></author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://omarkirat.blogspot.com/2011/04/isyan-gunlerinde-ask-trt-ve-el-cezire.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;CkADSXg5eCp7ImA9Wx9bF0k.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-5785981923822541629.post-6828975550017451803</id><published>2011-02-26T19:11:00.002+02:00</published><updated>2011-02-26T19:19:38.620+02:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2011-02-26T19:19:38.620+02:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="ya tutarsa" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="nasrettin hoca" /><title>YA TUTARSA</title><content type="html">&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;,Courier,monospace; text-align: left;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;b&gt;Özet:&lt;/b&gt;  Nasrettin Hoca, köyünü, girdiği ekonomik darboğazdan çıkarmak için göle  maya çalmak gibi çılgın girişimlerde bulunur. Ancak o gölde yoğurda  dönüşme potansiyelinden fazlası vardır... &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;,Courier,monospace; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;,Courier,monospace; text-align: left;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;      160 milyon yıl önce Arap Yarımadası’nın, arkasına Afrika’yı da  alarak Asya kıtasını ittirmesi; Alp­-Himalaya kıvrımının parçası olan Anadolu Yarımadası’nın Tethys Denizi’nin içinden yükselmesiyle  sonuçlanmıştı. Bu “sonuçlanma” elbette peşinden birçok “sebeplenmeyi” de  getirdi.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;,Courier,monospace; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;,Courier,monospace; text-align: left;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;  Günümüzden 800 yıl önce… Selçuklu’nun “Hakan” sıfatını taşımayan  Hakan’ı Timurlenk, beslemeleri için ordusunun fillerini Anadolu’daki  çeşitli yerleşim bölgelerine gönderiyordu. Bu zorunlu vatan hizmeti için  seçilecek kadar şanssız olan köylerden biri de Akşehir gölünün yanına  kurulmuş ve Nasrettin Hoca’nın da ikamet ettiği köydü.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;,Courier,monospace; text-align: left;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;Kısa  süre sonra fil denen bu tek kişilik çekirge sürüsü, köylünün hayvanları  için sakladığı yemleri bitirmiş ve halk kendi erzakından pay verecek  duruma düşmüştü. Hayvanlarını besleyemediklerinden birçoğunu kesip  yemişlerdi. Fakat bu da yetmemiş ve sonunda ciddi bir kıtlık baş  göstermişti. Neyse ki bu sırada Timurlenk’in aklına birilerine saldırmak  gelmişti de filler kendileri için çıkan sefer-görev emrini alıp uzun  bir yolculuğa çıkmışlardı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;,Courier,monospace; text-align: left;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;  Bu güzel haber, köylüyü kutlama havasına sokmuştu. Ordunun sefere  çıkışını kutlama bahanesiyle –ki aslında tam olarak bunu kutluyorlardı-  köyün meydanında toplanılmış ve herkes elinde kalan yiyeceklerle  eğlenceye katılmıştı. Nasrettingiller’in, köyün biraz dışında kalan  evinde de benzer bir heyecan vardı. Hoca ve karısı zor günler için  saklanan erzakın bir kısmını kullanıp güzel bir ziyafet çekmişlerdi  kendilerine...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;,Courier,monospace; text-align: left;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;  Ertesi sabah uyanan ve geçen geceden kalan bulaşıklarla yüzleşme  sırasının kendisinde olduğunu bilen Hoca “uyanıkça” olduğunu düşündüğü  planının parçası olarak yatakta oyalanıyordu. Ah keşke eti, kedinin  yediğine inansaydı da yemek pişirmek ve bulaşık yıkamak dâhil ev  işlerini dönüşümlü yapma şartlarını içeren bir barış antlaşmasını kabul  etmek zorunda kalacak şekilde kırmasaydı hayat arkadaşının kalbini… Bir  umut, karısının uyanmasını ve kendisinde olan bulaşık sırasına “sıraya  kaynamak pahasına” girerek yerini almasını bekledi. Ama aldığı tek şey  karısının “her şeyi biliyorum” minvalindeki dirsek vuruşuydu böğrüne…&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;,Courier,monospace; text-align: left;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;  Her zaman yaptığı gibi sakalını sıvazlayarak yataktan kalktı.  Böylelikle hala orada olduğunu teyit ediyordu. Zira karısı sık sık onu  kesmekle tehdit ederdi. Velhasılı kap kacağı aldı ve normalde bahçede  bulaşık yıkamak için kullandıkları yalağa su doldurmaya üşendiği için  göl kıyısına giderek, hayatın müşterek olduğunu kabullenişini, doğa  anaya göstermeye başladı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;,Courier,monospace; text-align: left;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;Bu  sırada az ilerde, akşamki eğlence ve şarabın etkisini üstlerinden atmak  için gölde yüzmeye karar veren köyün ileri gelenlerinden birkaçı  göründüler. İleri gelenlerden oldukları için bulaşık yıkarken gördükleri  Hoca hakkında hemen ileri geri konuşmaya başladılar;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoListParagraphCxSpFirst" style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;,Courier,monospace; text-align: left; text-indent: -18pt;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;-&lt;span style="font-size-adjust: none; font-stretch: normal; font-style: normal; font-variant: normal; font-weight: normal; line-height: normal;"&gt;&amp;nbsp; - &lt;/span&gt;Hocaa  Nasrettiiiiiin! Hoca Nasrettiiiiin! Kolay gelsiiiin! Ellerin dert  görmesiiin! Bizim bulaşıkları da halledersen Allah seni cennetine kabul  eylesiiin! Hah hah hahahha!&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoListParagraphCxSpMiddle" style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;,Courier,monospace; text-align: left; text-indent: -18pt;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;-&lt;span style="font-size-adjust: none; font-stretch: normal; font-style: normal; font-variant: normal; font-weight: normal; line-height: normal;"&gt;&amp;nbsp; -&amp;nbsp; &lt;/span&gt;Bre deyyus! Ne bulaşığından bahsedersin! Ben ki burada ilim irfan için çabalarım…&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoListParagraphCxSpMiddle" style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;,Courier,monospace; text-align: left; text-indent: -18pt;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;-&lt;span style="font-size-adjust: none; font-stretch: normal; font-style: normal; font-variant: normal; font-weight: normal; line-height: normal;"&gt;&amp;nbsp; -&amp;nbsp; &lt;/span&gt;Sen ne dersin be ey ihtiyar! Nerden gelirmiş o yaptığın işin ilimi?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoListParagraphCxSpLast" style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;,Courier,monospace; text-align: left; text-indent: -18pt;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;-&lt;span style="font-size-adjust: none; font-stretch: normal; font-style: normal; font-variant: normal; font-weight: normal; line-height: normal;"&gt;&amp;nbsp; -&amp;nbsp; &lt;/span&gt;Yahu ben burada göle maya çalarım. Çalarım ki bir göl dolusu yoğurt olsun. Olsun ki kıtlık bir daha bu köye hiç uğramasın.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;,Courier,monospace; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;,Courier,monospace; text-align: left;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;Hazır  cevap olduğunu bilmelerine rağmen Hoca’nın bu cevabı onları hazırlıksız  yakalamıştı. Dolayısıyla daha fazla uğraşmadan ihtiyarın yanından  uzadılar.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;,Courier,monospace; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;,Courier,monospace; text-align: left;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;  O esnada Hoca’nın zihninde Dr. Frenkestain’ın gizli laboratuarının  tepesindeki paratoner misali şimşekler çakıyordu. Az evvel kendisini  rahatsız eden aklı evvelleri uzaklaştırmak için uydurduğu lakırdı hiç de  öyle yabana atılacak cinsten değildi. Acaba gerçekten koca bir gölü  mayalamak mümkün olabilir miydi? “Denemekte faide vardır.” diyerek eve  döndü. Karısı kalkmıştı ve bir gardiyan edasıyla etrafta dönüp  duruyordu. Yapmayı planladığı şeyi O’na fark ettirmek istemedi zira  olayla ilgisi olmayan kişilere gereksiz açıklamalar yapmak tarzı  değildi.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;,Courier,monospace; text-align: left;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;  Karısının içeri gittiği bir andan faydalandı ve mutfaktaki tel dolabın  yanına seğirtti. Yaşından beklenmedik bir el çabukluğuyla mayadan bir  miktar alıp, yaşından beklenmedik denemeyi yapmak üzere kapıya doğru  yönelmişti ki aynı hayatı paylaşmak için Allah huzurunda yemin ettiği  karısıyla göz göze geldi. Aynı hayatı yani onunkini paylaşıyorlardı ve  karısı hiç de paylaşımcı değildi. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;,Courier,monospace; text-align: left;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;Canından  bir kez daha bezmesiyle sonuçlanan gereksiz söz düellosunu kaybetmiş  ama mayayı kurtarmış olarak bahçeye çıktı sonunda… Ne ilginç ki hemen  herkese ağzının payını vermesiyle ünlüydü ama sıra karısına gelince  üzerine Japon yapıştırıcısı sürülmüş-dut yemiş bülbüle dönüyordu.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;,Courier,monospace; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;,Courier,monospace; text-align: left;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;  Sonunda istediği olmuş ve gölle baş başa kalmıştı. Lakin mayayı  dökmeden önce aklına kayda değer bir soru geldi. “Ne mayalanacaktı?”  Gölün sütten değil de sudan oluştuğunu düşünmemişti. “Hiçbir işe  yaramayacak bir fikir daha!” diyip hayal kırıklığı içinde eve dönmeye  karar vermişti ki aklına, karısının görmesi halinde arakladığı maya  hakkında ne söyleyeceği geldi. Gereksiz açıklamalar konusundaki prensibi  gereği mayayı göle döktü. Ardından yüzünü de döküp eve döndü.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;,Courier,monospace; text-align: left;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;Akşehir  gölü ilginç bir göldür. Gerçi çok daha ilginç olacaktı ama geçmişi  gerçekten kayda değerdi. Hikâyemizin başında dediğimiz gibi 160 milyon  yıl önce adeta sıkılan bir sivilce misali yükselen Anadolu toprakları o  sıralar “toprak” olmaktan çoook uzaktaydı. Ancak bu eksikliğini  kapatacak, evrende en az bulunan şeye sahipti: İlk Evrelerindeki Hayata…&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;,Courier,monospace; text-align: left;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;  Adınız gibi bildiğiniz ama kabul etmek istemediğiniz gibi hayat cennet  denen hayali bir mekânda değil adeta cehennemi andıran okyanus dibi  sıcak su gayzerlerinin etrafında başlamıştı. Hayatın filizlendiği bu  sıcak su çorbası kendisini birden bire, şimdilerde “Akşehir Gölü”  dediğimiz çorba kâsesinin içinde bulunca, içindeki canlılar duruma uyum  sağlamış ve “duruma uyum sağlama” nın çok eğlenceli olduğunu düşünerek  milyonlarca yıl boyunca bu oyunu oynamaya devam etmişlerdi.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;,Courier,monospace; text-align: left;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;  Ancak göl, bir süre sonra tüm yavruları yuvadan uçan ebeveynlerin  yaşadığına benzer depresif duygularla birlikte sessizliğe gömülmüştü.  Fakat şimdi sessiz geçen milyonlarca yılın ardından, kalbinin  derinliklerinde yatan o ilkel canlı, kendisine misafir olarak gelen maya  bakterileriyle DNA DNA’ya verip tüm zamanların geri dönüşünü yapmaya  hazırlanıyordu.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;,Courier,monospace; text-align: left;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;Tüm  olup bitenin üzerinden birkaç ay daha geçmiş ve bu sırada birkaç ekstra  şey daha olmuştu. Mesela Nasrettin Hoca kendisinden kazan isteyen  komşusuna, Dünya’nın Merkezi’ni soran köylüye ve kürk giymeden gittiği  yemek davetine kürkünü giyerek tekrar gittiğinde kendisine ayrı bir  ilgi-özen gösteren ev sahiplerine hadlerini bildirmişti. Gerçi bunları  muhtemelen siz de biliyorsunuz. Fakat bilmediğiniz; Akşehir Gölü’nün  tabanında başlayan belli belirsiz beyazlaşmaydı. &amp;nbsp;Yaşanacaklar ise  “Nasrettin Hoca ve Akşehir Gölü’nde Yaşanan Belli Belirsiz Beyazlaşma”  isimli bir fıkraya konu olamayacak kadar ciddi sonuçlar doğuracak  şeylerdi.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;,Courier,monospace; text-align: left;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;  İlk kurbanlar kıtlık zamanlarında sağ kalmayı başarmış birkaç küçükbaş  hayvandı. Su içmeleri ve sulak arazide yetişen otlardan yemeleri için  onları göl kıyısına götüren çoban daha ne olduğunu anlamadan,  hayvanların gölün içine batışlarına şahit olmuştu. Çoban yalnız değildi.  Kimse ne olduğunu anlamamıştı. Yaşanan tartışmanın ardından köyün ileri  gelenleri bir araştırma komisyonu kurtulmasına karar verdi. Bu, tarihte  adı “araştırma komisyonu” olan ilk araştırma komisyonuydu aynı zamanda…  Ve çok da başarılı oldular. Koyunların nereye gittiklerini  öğrenmişlerdi. Hem de bizzat kendileri de giderek. Elbette gördüklerini  asla anlatamayacaklardı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;,Courier,monospace; text-align: left;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;  Durumdan en çok etkilenen Nasrettin Hoca’nın karısı olmuştu. Hemen  gölün kıyısındaki evinde oturup bu gizemli olayların onu da “içine  çekmesinden” korkuyordu. Nasrettin ise bu konuda rahattı. Tam olarak bu  konuda yani… &amp;nbsp;Yani anladınız işte! Yine de karısının içini ve kendi  kafasını rahatlatmak için eline feneri alarak emektar (bkz. emekçi)  eşeğinin sırtına atlayıp gece devriyesine çıkmaya karar verdi.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;,Courier,monospace; text-align: left;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;  Bu ılık yaz gecesinde, hem göğü hem de gölü aydınlatan dolunaya rağmen  etrafta hiç kurt adam yoktu. &amp;nbsp;Yani küçük bir gezi için koşullar iyiydi.  Hatta fazla iyiydi çünkü normalde, etrafta yaşayan küçük canlıların  düzenlediği resital kulakları doldururdu. Kurbağalar, ağustos böcekleri  ve puhu kuşlarının; ev hanımlarının altın günlerini aratacak desibelde  yaydıkları ses dalgalarından eser yoktu. Bırakın ses dalgalarını, gölün  kendi dalgaları bile kesilmişti. Durumu özetleyecek tanım ancak “ölüm  sessizliği” olabilirdi. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;,Courier,monospace; text-align: left;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;  Nasrettin ve eşeği Keşe sakin görünen gölün kıyısında ilerliyorlardı.  Hoca, gözleriyle ufku tarıyordu ki ufuk çizgisinin bombeli olduğunu fark  etti. Sanki Dünya, düz değil de yuvarlakmış gibi... Biraz daha dikkatli  bakmak için eşeğinden indi. Evet, evet… Gölün ortasında bariz bir bombe  vardı.&amp;nbsp; Ve… Ona doğru yaklaşıyordu!&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;,Courier,monospace; text-align: left;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;  Hani “İnsan bilmediği şeyden korkar.” derler ya… Nasrettin de ne  olduğunu bilmediği bu “şey” karşısında dehşete kapılmıştı. Neler olacağı  konusunda Hoca’dan daha iyi sezgilere sahip eşeği Keşe, (örneğin  hocanın ne zaman ineceği) nalları olmamasına rağmen dörtnala kaçmaya  başlamıştı. Ortada dımdızlak kalan Hoca salâvat getirdi.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;,Courier,monospace; text-align: left;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;  O anda, göl sularını kabartarak, kıyıya doğru hızla ilerleyen “şey”  durdu. Ardından, 100 arşın kadar sağında bir hareketlenme oldu bu sefer  de… Ne olduğunu anlamaya çalışan ihtiyar, sudaki hareketlenmeye baktı.  Bir iki saniye geçmişti ki binlerce balık sudan zıplamaya, dolunayın;  üzerine ışık tutulmuş bir ayna gibi ışıl ışıl parlattığı gölün  sularından kaçarcasına fırlamaya başladılar.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;,Courier,monospace; text-align: left;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;  Ama bu çabaları, insanların ilk uçuş denemelerine benzer bir şekilde  sona erdi. Kaçamadılar. Açılan dev bir ağız hepsini tek seferde içine  çekti. Hoca, manzaranın korkunçluğundan-korkmak ile  ilginçliğinden-meraklanmak ve muhteşemliğinden-etkilenmek arasında kaldı  bir an… Sanki ağzı olan dev bir kartopuydu karşısındaki… Şeye  benziyordu… Şeye… İçinde bulunduğu suya karışmayan, dev bir kâse  yoğurda!&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;,Courier,monospace; text-align: left;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;  O an her zamanki gibi kafasında şimşekler çaktı. Hani ilkokulda statik  elektrikle oynamak için kafamıza plastik bir kalem sürter ve kalemde  oluşan elektrikle küçük kâğıt parçalarını hareket ettirirdik. İşte o an  Hoca’nın kafasındaki elektrikle Victor Hugo’nun tek cilt haline  getirilmiş “Sefiller” romanını hareket ettirebilirdiniz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;,Courier,monospace; text-align: left;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;  Birkaç ay önce yaptığı deneme aklına gelmişti. Göle döktüğü mayayı  hatırladı. Fakat süt olmaksızın nasıl yoğurda dönüşmüştü ki? Sonra jeton  düştü. O gün bahçedeki yalağı suyla doldurmaya üşendiği için  bulaşıkları gölde yıkamıştı. Tabakta kalan yoğurt kalıntıları mayalanmış  olmalıydı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;,Courier,monospace; text-align: left;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;  Elbette işin aslı öyle değildi. Maya bakterileri, gölün dibinde,  tamamen kendi halinde takılan pre-historik ilkel canlıyla bir araya  gelmişti. Bu tam anlamıyla bir “bir araya gelme” idi. Zira bu  mikroorganizmalar adlarına yaraşır şekilde “organize” olup sonunda tek  bir dev canlıya dönüşmüşlerdi.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;,Courier,monospace; line-height: 115%;"&gt;Nasrettin  şanslıydı. Az önce şahit olduğu beslenme çılgınlığı sayesinde, yaratık  onunla ilgilenecek fırsat bulamamıştı. Hoca da bundan faydalandı ve  sessizce oradan uzaklaştı, sabah köy meydanında epey bir gürültü  koparmak üzere…&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;,Courier,monospace; font-size: 11pt; line-height: 115%;"&gt;Devam Edecek... &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5785981923822541629-6828975550017451803?l=omarkirat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/EAo2h02GsuxaQv29ONPMhAPxhe4/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/EAo2h02GsuxaQv29ONPMhAPxhe4/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/EAo2h02GsuxaQv29ONPMhAPxhe4/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/EAo2h02GsuxaQv29ONPMhAPxhe4/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/merKrat/~4/RsfYvY3hY6I" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://omarkirat.blogspot.com/feeds/6828975550017451803/comments/default" title="Post Comments" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5785981923822541629&amp;postID=6828975550017451803" title="1 Comments" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/5785981923822541629/posts/default/6828975550017451803?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/5785981923822541629/posts/default/6828975550017451803?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/merKrat/~3/RsfYvY3hY6I/ya-tutarsa.html" title="YA TUTARSA" /><author><name>Ömer Kırat</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09896492188875579528</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="24" src="http://4.bp.blogspot.com/_HLBUo5sABsc/TDocDSnmjnI/AAAAAAAAAAM/FVHSkI1zwAE/S220/hovercraft.jpg" /></author><thr:total>1</thr:total><feedburner:origLink>http://omarkirat.blogspot.com/2011/02/ya-tutarsa.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;AkMDQ3wzeCp7ImA9WxFbGU4.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-5785981923822541629.post-3190711137845203745</id><published>2010-07-12T15:35:00.005+03:00</published><updated>2010-07-12T15:41:12.280+03:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2010-07-12T15:41:12.280+03:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="playlist" /><title>A PLAYLİST STORY</title><content type="html">&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;Aslında “çalma listesi öyküsü” demem gerekir zira tüm şarkılarımı  internetten illegal olarak indiriyorum ve ana dilim Türkçe... Ama  “ahlak” denen şey gerçekte; mevcut düzenden doğmuş ve onun  korunmasını  sağlamak için sürekli yeniden kurgulanmış, insan yapısı bir soyutluk,  bir kültür ürünü olduğu için bu durumu kafama takmıyorum. Dil konusunda  da söyleyeceklerim aynı... &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Her neyse... Tamamen rastgele bir şekilde ortaya çıkan bu  listedeki şarkıları sırayla dinlerken aklıma, daktiloyla Shakespeare  oyunu yazmaya çalışan şempanzeler geldi. Çünkü rastgele indirilen  şarkılar bir şekilde sıraya girmiş ve liste olmuşlardı.. Kaostan bir  düzen doğabilir miydi? Ardından düşüncelerim daha da derinlere  indiler... Tabi her zaman olduğu gibi bu, yeni soruların ortaya  çıkmasına neden oldu. Ne de olsa insan zihni: evrende bilinen tek ve  dolayısıyla en zengin, doğal "soru" kaynağı olan insan beyninin üstüne  kurulmuş, bir tür maden kasabasıydı. Derinlere indikçe çıkardığınız  sorular daha değerli ve saf hale geliyordu. Elbette bu eyleme,  derinliklerde kaybolma tehlikesinin artması pahasına girişmek gerekiyor.  Neyse ki sonuç, riske girmeye değer... İsn't it? &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu ham ve işlenmemiş soruları kullanarak sanat, bilim gibi  düşünsel ürünler ortaya koyabiliyoruz. Bizi diğer canlılardan ve parçası  olduğumuz evrenden farklılaştıran, buna mukabil varoluşsal  farkındalığımızı ortaya çıkartan ve aynı zamanda tüm bu gerçeklikle  bütünleştiren hep bu sorular ve kaynağını onlardan alan  düşüncelerimizdir. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Well hasılı söz konusu listedeki şarkılara daha dikkatli bakmaya  karar verdim. "Belki de tek başlarına anlattıklarından bağımsız olarak  anlatmaya çalıştıkları başka bir şey vardır hep birlikte..." diyerek. Ve  durup dururken böyle bir cümle kurduğum için kendime şaşırarak... &lt;/span&gt;  &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt; &lt;b&gt;ÖYKÜ &lt;/b&gt;&lt;/span&gt;                                                                                           &lt;/div&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt; "Time To Say Goodbye. Bye Bye Miss American Pie" dedi adam...  Kadın "Highway To Hell! Road To Hell!" diyerek cevapladı. "Cehenneme  kadar yolun var" demek istercesine... Hatta bir an silahını çekmeyi  düşündü Janie's (Got A Gun)... Ayağa kalktı ama vazgeçti. Sanki  kızgınlığı, üstünde oturduğu sandalyeden kaynaklanmış ve ayağa  fırlayınca aklı başına gelmiş gibi... (Angry Chair) Nobody's Wife olarak  yaşayacaktı sonsuza kadar. Bunu yapabilirdi ama birinin nasıl  yaşayacağını göstermesi gerekiyordu.(Show Me How to Live) Tam bir LOOSER  dı. Bir an "Stand By Me!" demeyi düşündü adamın arkasından... En  azından son bir kahve içebilirlerdi.(One More Cup Of Coffee) &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Adam, yalnızlığın uzun yoluna çıkmıştı.(It's a Long Road)  Ağlamamalıydı! "Erkekler ağlamaz!" dedi. (Boys don't cry) Boşlukta,  düşüyor gibi hisediyordu. Sanki ilişkilerinin her yerini alevler  sarmıştı ve kurtulmak için yapabileceği tek şey atlamaktı. (Falling Man +  The Roof Is On Fire) Bir an kadının peşinden geldiğini sanıp arkasına  baktı ama kimse yoktu. (I think I´m paranoid) Yağmur yağıyordu. Kasım  ayında bu normaldi. Şarkı söylemeye başladı. Çünkü bu onu hep mutlu  ederdi. (November Rain +  Singing in the Rain +  I'm Only Happy When It  Rains) Karanlık sokakta ilerlerken kalbi küt küt atmaya başlamıştı.  Karanlıktan korkardı. (Fear Of The Dark )  &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kadın, balkona çıktı. İki el silah sesi duyuldu uzaklardan... (Bang  Bang) Bir an adam için endişelendi. Zira etraf parlak silahlarıyla  zafer kovalayan serserilerle doluydu (Blaze of Glory) Sonra onun için  endişelenmekten vazgeçmesi gerektiğine karar verdi. Bu bağımlılıktan  kurtulmalıydı. (I'm not an addict) Yarın Cennet Mahallesinde yeni açılan  alışveriş merkezine gidecek ve yeni giysiler alıp acısını unutacaktı.  (Stairway To Heaven) Hayat herşeye rağmen güzeldi. (What A Wonderful  World) &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
Bu sırada adam...&lt;br /&gt;
Aşk için herşeyi yapabilecek bir adam olarak görüyordu kendisini...  Şimdiyse dünyaya veda etmeyi düşünecek  kadar kötü bir durumdaydı.  Tekrar sinirlendi. (I Would Do Anything For Love + A tout le monde +  Angry Again) Kadın affedilmezdi. Uyuyana kadar bekleyip, "Ne farkeder"  diyerek, bir kabus gibi, tüm histerisini..... "Lithium a ihtiyacım var!"  dedi. Kimseyi öldürmeyecekti tabii ki! Ne yani aşk acısından katil mi  olacaktı? "Amaan boşver, sat anasını dünyanın!" diyerek eski kız  arkadaşının "eski" olduğunu kabullendi. (The Unforgiven + Until It  Sleeps + Nothing Else Matters + Nightmare + Hysteria + Lithium + The Man  Who Sold The World + Ex-girlfriend) &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kadının, az önceki iyimser havasından eser kalmamıştı. Kendisini  kontrolden çıkmış bir tren gibi hissediyordu. (Crazy Train) Balkonun  neredeyse yıkılmak üzere olan duvarından başka bir tuğlayı daha alıp  kızgınlıkla fırlattı! (Another Brick İn The Wall) Aklını kaybetmiş  gibiydi. (Where is my mind) Atlamayı düşündü. Kim sonsuza kadar yaşamak  istedi ki zaten? (Who wants to live forever) Kalbindeki bu yara onu  yavaş yavaş öldürecekti zaten. ( Scar Tissue + Killing me softly) 18 yıl  yaşamak yetmez miydi? "Kafama kurşun sıkıp buralardan uçup gitsem ne  olurdu?" diye geçirdi içinden... (18 and Life + Bullet With Butterfly  Wings) Zaten ilişkilerinin bitmesine neden olan şey engel olamadığı  silah merakıydı. Varsın hayatını da (ilişkisini bitirdiği gibi) silahlar  bitirsindi. Silahsızlanmak için geç kalmıştı. (Disarm) &lt;/span&gt;  &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Adam, babasının ona yıllar daha çocukken önce söylediği sözü  düşünüyordu: "Hayat bazen gökkuşağının altındaki bir yer, bazense  karadeliğe dönüşmüş bir güneş gibidir." (Somewhere Over The Rainbow +  Black Hole Sun)  Sokakta ruh gibi gezinirken ve aşkını kurtaracak bir  süper kahraman ararken,  aklındaki sevimli çocuk ve onun anıları nereden  çıkıp gelmişti? (Street Spirit + Superman Movie Theme + Sweet Child Of  Mind) Geldiği gibi de gitmişti. Tekrar acısına odaklandı. Güzel  rüyalarını zehirleyen bir melek, alkolik tarafını ortaya çıkartacaktı. (  Sweet Dreams + Toxicity + Angel + Modern Twist In My Sobriety) Zira  sarhoş olmak istediğinde gittiği bara, kapısında "House Of The Rising  Sun" yazan mekanına gelmişti. Daha doğrusu ayakları onu getirmişti. &lt;/span&gt;   &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kadın "Keşke herşey dün olduğu gibi olsa!" diye dilerdi eğer hemen  şimdi bir cin karşısına çıksaydı. (Yesterday) Tüm istediği tapılmaktı,  her kadının istediği şekilde... ( All I Want + I Wanna Be Adored) Bunun  için afrikalı aksanıyla ilahi bile söyleyebilirdi tanrıya... (Jisas Yu  Holem Hand Blong) Psikoloğu Diane'i arayıp randevu alması gerekecekti  yine... O kadından öldüresiye nefret etmesine rağmen mecburdu.  (Teraphy?- Diane) &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bardaki adam bardaktan boşalırcasına içiyordu. Kıpkırmızı şarap  nedeniyle herşey dönüyordu. (Red Red Wine + Turn Turn Turn) Yine de aşka  tekrar düşmesine yardımı olmamıştı. Kendini kafasız bir çocuk gibi  hissediyordu. ( Can't Help Falling In Love  + The Headless Children) &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kadınsa çocuk gibi ağlıyordu... ( When The Children Cry) &lt;/span&gt;  &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
SONUÇ: Herhangi bir şeyin veya olayın karmaşıklığına bakıp "bu  tesadüfen olamaz" sonucuna ulaşmak bir mantık hatasıdır. Zira zaten her  olay eşsiz varoluşsal tarihin sonucudur. Şimdi hapşursam ve bu olayın  gerçekleşmesi için örneğin dinazorların yok olması gerektiği gerçeğinden  hareketle "tanrı benim şimdi hapşurmam için dinazorları yok etmiş  zamanında" sonucuna varsam bu ne kadar mantıksız olursa, "insan vücudu  (mesela göz organı) öyle karmaşık ki birisi dizayn etmiş olmalı" demem o  kadar saçmadır. Dolayısıyla "insanın genetik yapısı öyle karmaşıktır ki  bunun tesadüfen olması, bir şempanzenin daktilo tuşlarına rastgele  basarak Shakespeare eseri yazması kadar imkansızıdır" argümanı GÜMler.  Çünkü spesifik olarak herşey zaten imkansızdır. Bu nedenle varoluşu bir  olgu olarak kabullenmekten ve kıçımızdan "tanrısal yaradılış  palavraları" uydurmaktan vazgeçmeliyiz. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yazdığım hikaye tamamen rastgele oluşmuş bir listedeki rastgele  şarkılardan ortaya konmuş rastgele bir düzenliliktir. Zira bunu yazmayı  daha önceden planlamadım. Tabi tanrı bunu planlamış ve beni aracı olarak  kullanmış olabilir. O halde ben peygamberim (tanrının aracısı) ve tanrı  da tamamen çılgın bir edebiyatçı. Olmuyor di mi? Yani saçma oluyor... &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bizim ilahi bir düzen olduğunu sanmamıza ve "bunu dizayn eden bir  varlık olmalı" sonucuna ulaşmamıza neden olan şey aslında; düzensizliği  ve herşeyin özünde kaotik olduğu gerçeğini anlayamamamız,  algılayamamamızdır. Big-Bang denen patlamanın içinde hiçliğe  savruluyoruz. Ömrümüz kısa olduğu ve zaman algımız komik derecede hızlı  olduğu için; kargaşayı, kaosu algılayamıyoruz. Oysa tüm varoluşu videoya  çekip hızlı oynatma seçeneğiyle Youtube'de yayınlasak birçok kişi  "Durdurun bu çılgınlığı" histerisine kapılırdı. Aynen  "tanrı var!"  histerisine kapılanlar gibi... &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kaosun tesadüfleri size mutluluk getirsin! Hoşçakalın! &lt;/span&gt;  &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
PLAY LİST &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
Andrei Bochelli &amp;amp; Sarah Brightman - Time to say goodbye &lt;br /&gt;
AC-DC - Highway To Hell &lt;br /&gt;
Aerosmith - Crazy &lt;br /&gt;
Aerosmith - Cryin' &lt;br /&gt;
Aerosmith - Janie's Got A Gun &lt;br /&gt;
Alice In Chains - Angry Chair &lt;br /&gt;
Alice in Chains - Would &lt;br /&gt;
Alphaville - Forever Young &lt;br /&gt;
Anouk - Nobody's Wife &lt;br /&gt;
Audioslave - Show Me How to Live &lt;br /&gt;
Beck - Loser &lt;br /&gt;
Ben E. King - Stand by Me &lt;br /&gt;
Blonde Redhead - Falling Man &lt;br /&gt;
Bloodhound Gang - The Roof Is On Fire &lt;br /&gt;
Blur - Song 2 &lt;br /&gt;
Bob Dylan - One More Cup Of Coffee &lt;br /&gt;
Bobby Vinton - Blue Velvet &lt;br /&gt;
Bon Jovi - Blaze Of Glory &lt;br /&gt;
Rock Alternativo - Boys don't cry &lt;br /&gt;
Cat Stephens - Cat Stevens - Wild World &lt;br /&gt;
Christmas Songs- Let it Snow - &lt;br /&gt;
Chuck Berry - Johnny B Goode &lt;br /&gt;
Cinderella - Nobody's Fool &lt;br /&gt;
Coolio/L.V. - Gangsta's Paradise &lt;br /&gt;
Cranberries - Promises &lt;br /&gt;
Cranberries - Zombie &lt;br /&gt;
Creed - Higher &lt;br /&gt;
Dan Hill - Its a Long Road &lt;br /&gt;
Deep Purple - Soldier Of Fortune &lt;br /&gt;
Cavatina - The Deer Hunter &lt;br /&gt;
Dire Straits - Brothers In Arm &lt;br /&gt;
Don Maclean - Bye Bye Miss American Pie &lt;br /&gt;
Duran Duran - Chauffeur, The &lt;br /&gt;
Eagle Eye Cherry - Save Tonight &lt;br /&gt;
Eddy Grant  - Gimme Hope Jo'anna &lt;br /&gt;
Ambrosia - Empire Of The Sun - Soundtrack &lt;br /&gt;
Empire of the Sun Soundtrack John Williams &lt;br /&gt;
Alanis Morissettaltınmeşe - Everything &lt;br /&gt;
Fastball - The Way &lt;br /&gt;
Fiona Apple - Across the Universe &lt;br /&gt;
Frank Sinatra - Singing in the Rain &lt;br /&gt;
Garbage - I think I´m paranoid &lt;br /&gt;
Garbage - I'm Only Happy When It Rains &lt;br /&gt;
Garbage - The World Is Not Enough  &lt;br /&gt;
Gary Jules - Mad World  &lt;br /&gt;
Gary Moore  - Still Got the Blues [1990]  &lt;br /&gt;
Gene Kelly - I'm singing in the rain  &lt;br /&gt;
GooGoo Dolls - Iris  &lt;br /&gt;
greep - radiohead &lt;br /&gt;
Guano Apes - Open Your Eyes  &lt;br /&gt;
guano_apes-big_in_japan  &lt;br /&gt;
Guns 'N Roses - Knocking On Heavens Door  &lt;br /&gt;
gunsnroses November Rain  &lt;br /&gt;
Guns_n_roses_dont_cry  &lt;br /&gt;
Hallelujah  &lt;br /&gt;
hmmmm- crash test dummies &lt;br /&gt;
Indigo Girls - Iko Iko  &lt;br /&gt;
Iron Maiden - The Trooper  &lt;br /&gt;
Iron Maiden -Fear Of The Dark  &lt;br /&gt;
Jewel - Hands  &lt;br /&gt;
K's Choice - Not An Addict  &lt;br /&gt;
Kansas - Dust in the Wind  &lt;br /&gt;
Bang Bang (My Baby Shot Me Down) Nancy Sinatra &lt;br /&gt;
Korn - Freak On A Leash  &lt;br /&gt;
Led Zepplin- ''Stairway To Heaven''  &lt;br /&gt;
Local H - California Song  &lt;br /&gt;
Louis Armstrong - What A Wonderful World  &lt;br /&gt;
Meatloaf - I Would Do Anything For Love &lt;br /&gt;
Megadeth - A tout le monde  &lt;br /&gt;
Megadeth - Angry Again  &lt;br /&gt;
Metalica - Metallica - The Unforgiven  &lt;br /&gt;
Metallica - Enter Sandman  &lt;br /&gt;
Metallica - King Nothing  &lt;br /&gt;
Metallica - Load - Until It Sleeps  &lt;br /&gt;
Metallica - Nothing Else Matters  &lt;br /&gt;
Metallica - The Call Of Ktulu (S&amp;amp;M live)  &lt;br /&gt;
Metallica - Turn The Page  &lt;br /&gt;
Metallica - [08] - No Leaf Clover  &lt;br /&gt;
Metallica - [10] - Devil's Dance  &lt;br /&gt;
msg - nightmare  &lt;br /&gt;
Muse - Hysteria  &lt;br /&gt;
muse - Time is Running Out  &lt;br /&gt;
neyzen_tevfik_huseyni.wma &lt;br /&gt;
Nirvana - Heart Shaped Box  &lt;br /&gt;
Nirvana - In Bloom  &lt;br /&gt;
Nirvana - Lithium  &lt;br /&gt;
Nirvana - Rape Me  &lt;br /&gt;
Nirvana - Smells_like_teen_spirit  &lt;br /&gt;
Nirvana - The Man Who Sold The World  &lt;br /&gt;
nodoubt-ex-girlfriend  &lt;br /&gt;
older - they might be giants &lt;br /&gt;
Ozzy Osbourne- Crazy Train  &lt;br /&gt;
Ozzy Ozbourne - Perry Mason  &lt;br /&gt;
Pink Floyd - Another Brick in the Wall  &lt;br /&gt;
Placebo- Where is My Mind  &lt;br /&gt;
Queen - Innuendo  &lt;br /&gt;
Queen - The Show Must Go On  &lt;br /&gt;
Queen - We Are The Champions  &lt;br /&gt;
Queen - Who Wants to Live Forever  &lt;br /&gt;
Rammstein - Amerika  &lt;br /&gt;
Red Hot - Otherside  &lt;br /&gt;
Red Hot - Scar Tissue  &lt;br /&gt;
Roberta Flack - Killing Me Softly  &lt;br /&gt;
sadreddin_sebi_arus_2005_bas_taksim_hicaz.wma &lt;br /&gt;
Saigon Kick - Love Is On The Way  &lt;br /&gt;
Skid Row - 18 And Life  &lt;br /&gt;
Smashing Pump - Bullet With Butterfly Wings  &lt;br /&gt;
smashing pumpkins - disarm  &lt;br /&gt;
some where over the rainbow &lt;br /&gt;
Soundgarden - Black Hole Sun  &lt;br /&gt;
Street spirit (fade out) - Radiohead  &lt;br /&gt;
Superman - Movie Theme  &lt;br /&gt;
sweet_child_of_mine  &lt;br /&gt;
sweet_dreams  &lt;br /&gt;
System Of a Down - Toxicity  &lt;br /&gt;
System of a Down- angel (06)  &lt;br /&gt;
Tanita Tikaram - Twist In My Sobriety  &lt;br /&gt;
The Animals - House Of The Rising Sun  &lt;br /&gt;
The Beatles- Yesterday  &lt;br /&gt;
The Offsprings - All I Want  &lt;br /&gt;
The Stone Roses - I Wanna Be Adored  &lt;br /&gt;
The Thin Red Line-Jisas Yu Holem Hand Blong   &lt;br /&gt;
Therapy - Diane  &lt;br /&gt;
TO BE WITH YOU - Mr. Big  &lt;br /&gt;
Travis - 12 Memories -Happy To Hang Around  &lt;br /&gt;
turn turn turn - the birdys &lt;br /&gt;
UB 40 - Red Red Wine  &lt;br /&gt;
UB40 - Can't Help Falling In Love  &lt;br /&gt;
WASP - The Headless Children  &lt;br /&gt;
White Lion - When The Children Cry  &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Not: Şarkı sıralamasında birkaç değişiklik olabilir. Ama liste bu...   Bazı şarkıları atladım ama el insaf! Şarkı ve grup isimlerindeki yazım  yanlışlarından Lime Wire kullanıcıları sorumludur. İki hafta önce 500  kadar şarkım vardı ama backup almadan format c yapınca hepsi daha iyi  bir yere gittiler. Ya da ben öyle olduğunu düşünmek istiyorum.  Dolayısıyla şarkı sayısı biraz düşük.&lt;/span&gt;   &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5785981923822541629-3190711137845203745?l=omarkirat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/H2vUw3PA5ZrD_UyYhktjP42ocYk/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/H2vUw3PA5ZrD_UyYhktjP42ocYk/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/H2vUw3PA5ZrD_UyYhktjP42ocYk/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/H2vUw3PA5ZrD_UyYhktjP42ocYk/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/merKrat/~4/7Hy4X9giq3Y" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://omarkirat.blogspot.com/feeds/3190711137845203745/comments/default" title="Post Comments" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5785981923822541629&amp;postID=3190711137845203745" title="0 Comments" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/5785981923822541629/posts/default/3190711137845203745?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/5785981923822541629/posts/default/3190711137845203745?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/merKrat/~3/7Hy4X9giq3Y/aslnda-calma-listesi-oykusu-demem.html" title="A PLAYLİST STORY" /><author><name>Ömer Kırat</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09896492188875579528</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="24" src="http://4.bp.blogspot.com/_HLBUo5sABsc/TDocDSnmjnI/AAAAAAAAAAM/FVHSkI1zwAE/S220/hovercraft.jpg" /></author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://omarkirat.blogspot.com/2010/07/aslnda-calma-listesi-oykusu-demem.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;CkIHSHk6eCp7ImA9Wx9bF0k.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-5785981923822541629.post-1079985959151400159</id><published>2010-07-12T15:26:00.001+03:00</published><updated>2011-02-26T19:15:39.710+02:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2011-02-26T19:15:39.710+02:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="forklift" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="bill clift" /><title>Bill Clift'in Karısının Anlatacakları Var!</title><content type="html">&lt;span style="color: white; font-size: small;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;1899 yılı, Sanai Devrimi'nin, içten yanmalı motorların keşfi ile hız  kazandığı yıldı. Hemen hemen herşeye "motor" takma yarışı içineki  mühendisler uğraşa dursun, Amerika'nın (kötü olan, kuzeydeki) en işlek  limanındaki işçiler işlerinin başındaydılar her zamanki gibi...  Bunlardan biri de benim kocamdı. Adım, Sandra Clift... &lt;br /&gt;
Bill (kocam) sıradan bir işçi değildi, işçi olmanın tüm  sıradanlaştırıcılığına rağmen... Ve iyi bir eğitim almış olsaydı,  muhtemelen, adını tarihe yazmak için internetin keşfedilmesine ve Ömer  Kırat'a ihtiyacı olmazdı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[Editörün Notu: Herkesin, her zaman bana ihtiyacı vardır.] &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yeni şeylere âşıktı. Gelişime ve teknolojiye... Biraz parası ve boş  zamanı olsa yapacağı şeyler hakkında hayaller kurardı. Birgün liman  işçileri greve gidince, para ihtiyacı olmasa da istediği şeylerden  diğeri "zaman" ihtiyacı karşılandı.  &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir ay süren grev boyunca, kulübemizin yanında, yıkılmak üzere gibi  duran ahır ve içindeki bozuk traktör ile ailesinden ve grevden daha  fazla ilgilenmişti. İç içe geçmiş, içi yağ dolu borularla uğraştığını  gördüm bir keresinde... &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve bir sabah korkunç bir motor gürültüsü ile uyandım. Ardından o  korkunç sesi bastıracak güçte zafer nidaları atan kocamı duydum:  "Evreka!" diyordu. "Kaldırma kuvvetinin ikinci kez keşfi!" &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
Aşağıya sabahlığımla indim. Çünkü sabahtı... Ahırdan içeri girdim,  kapıya vurmadan... Çünkü ahıra giriyordum. Zaten kapıya vurmak,  muhtemelen parçalanmasına neden olurdu. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kocamı, homurdanan traktörün üstünde bulmuştum. Ama birşeyler  farklıydı. Traktör olması gerektiği gibi görünmüyordu. İlk olarak,  çalışıyordu. Ayrıca ön kısmıda, ileriye doğru uzanan iki adet demir  vardı. Adeta çatal gibi... Bu iki çatal, iki kol ile motora doğru  uzanıyordu.  &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
Kocam beni görünce motoru durdurdu ve aşağıya atlayıp bana sarıldı. O  mutlu, bense şaşkındım. Bunu farkedince durumu açıkladı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
- Bu makine bir devrim olacak. Yük indirme ve bindirmede, depolamada  bir devrim... Vinçler çok büyük, pahalı ve meşgul... Üstelik küçük  yükler dağınık ve sayıca çok. İşte bu makine onlarla ilgilenecek. Belki  biraz daha küçültülebilinir. Bu bir prototip. Ama önemli olan çalışması.  Göreceksin, zengin olacağız. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Maalesef bu olmadı. Ama onun dışındaki tahminleri tuttu. Yükleme  işlerinde devrim gerçekleşti ve bu makinelerin her boydan akrabası  üretildi. Kullandığı "hidrolik" teknolojisi, adeta ilerlemenin motoru  oldu. Kocam Clift ise icadı hakkında liman yönetimi ile konuşmak için  grev alanına gittiği sırada çıkan arbedede, başına aldığı ağır darbe  sonucu öldü. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Borçlarımız yüzünden ("Ne borcu?" demeyin, işçiyiz işte) herşeyimiz  gitti. Kocamın icadı da dahil. Şimdi tek tesellim, kaderin bir cilvesi  olsa gerek, bu araçlara "FOKLİFT" denmesi... Ben se bu ismi her  duyduğumda dua ediyorum; For Clift! &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
The End &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Editöryal Açıklama: Bu hikaye, 120 yaşındaki Sandra Clift tarafından  1999'da yazılmıştır. Dünya'nın en yaşlı kadını ünvanı ile ilgili bir  röportaj için kendisine giden Ömer Kırat'ın "Sizde de ne hikâyeler  vardır ha!" demesi üzerine ortaya çıkmıştır. Yazar Sandra Clift'in  hikayesindeki son 2 kelime, edebi kaygılar nedeniyle Türkçe'ye  çevrilmemiştir.  &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5785981923822541629-1079985959151400159?l=omarkirat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/wzZ01Agr3G2WFVN9OuKiZLcJVHY/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/wzZ01Agr3G2WFVN9OuKiZLcJVHY/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/wzZ01Agr3G2WFVN9OuKiZLcJVHY/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/wzZ01Agr3G2WFVN9OuKiZLcJVHY/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/merKrat/~4/pgv45OTcEWc" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://omarkirat.blogspot.com/feeds/1079985959151400159/comments/default" title="Post Comments" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5785981923822541629&amp;postID=1079985959151400159" title="0 Comments" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/5785981923822541629/posts/default/1079985959151400159?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/5785981923822541629/posts/default/1079985959151400159?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/merKrat/~3/pgv45OTcEWc/bill-cliftin-karsnn-anlatacaklar-var.html" title="Bill Clift'in Karısının Anlatacakları Var!" /><author><name>Ömer Kırat</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09896492188875579528</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="24" src="http://4.bp.blogspot.com/_HLBUo5sABsc/TDocDSnmjnI/AAAAAAAAAAM/FVHSkI1zwAE/S220/hovercraft.jpg" /></author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://omarkirat.blogspot.com/2010/07/bill-cliftin-karsnn-anlatacaklar-var.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;CkIFQ388eip7ImA9Wx9bF0k.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-5785981923822541629.post-4419997725544544927</id><published>2010-07-12T15:24:00.003+03:00</published><updated>2011-02-26T19:15:12.172+02:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2011-02-26T19:15:12.172+02:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="mutluluk" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="mutsuzluk" /><title>Mutlu Olmaktan Mutsuz Olan Adam</title><content type="html">&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;Gözlerinden yine "mutluluk gözyaşları" akıyordu. Duygusal biri değildi.  Acıya karşı dayanıklı ise "hiç" değildi. Zaten böylesi bir acıya karşı  direnç geliştirmek imkânsızdı. &lt;br /&gt;
Televizyondaki şampiyonluk kutlaması görüntülerine daha fazla  dayanamadı ve uzaktan kumandanın nedense "kırmızı" olan kapama düğmesine  bastı. Sanki televizyonu kapatmak, açmaktan daha tehlikeliymiş gibi bu  uyarıcı renkte yapılmıştı düğme... &lt;br /&gt;
Tuttuğu takımın ligi birinci bitirmesinin ona verdiği mutluluğun  yarattığı acıyı dindirmek için "Nasıl olsa Avrupa`da rezil olacaktır."  diye düşündü. &lt;br /&gt;
Her ne kadar sarı ve lacivert renklere sahip olan takımın şampiyon  olduğu gece, balkona çıkmak tehlikeli olsa da (hangi salağın sıktığı  belli olmayan "mutluluk kurşunları" yüzünden) yine de bunu yaptı. Biraz  nostalji, biraz melankoli acısına iyi gelirdi. Geçmişine doğru uzandı  düşünceleri... &lt;br /&gt;
Çok küçükken yaşadığı krizleri hayal meyal hatırlıyordu. Ailesi  için tam bir felaketti. Küçük bebek, tam herşey yolunda derken birden  ağlamaya başlıyor, acı çektiğinin her halinden belli olduğu bir krize  giriyordu. Uzun süre ne olduğunu anlayamamışlardı. Yapılan testler,  taramalar sonunda daha önce kimsede görülmemiş bir bozukluğa sahip  olduğu ortaya çıktı. &lt;br /&gt;
Beynin salgıladığı "seratonin" hormonuna alerjisi vardı. Mutluluk  hormonu olarak da bilinen bu vücut kimyasalı her salgılandığında, yani  her mutluluk anında vücudu keskin bir acıyla titriyordu. Mutluluğun  boyutu, çektiği ıstırabın boyutunu belirliyordu. Ne kadar çok seratonin  salgılanırsa, o denli sık ve şiddetli krizler geçiriyordu.  &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Küçük mutluluklara dayanabiliyordu. Mesela takımının  şampiyonluğuna... Dolayısıyla, köşeyazarı-filozoflardan birininn de  tavsiye ettiği gibi mutluluğu "küçük şeylerde" arıyordu. Çünkü sadece  öylesine katlanabiliyordu. Hemen yanından, vızıldayarak geçen şey  dikkatini dağıttı. Acaba bu bir kurşun muydu? Yoksa bir sivrisinek mi?  Sivrisinek ise eğer kan aramak için doğru yerdeydi. Zira üzerindeki kan  kokusunu duymak için hematolog olmaya gerek yoktu. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşe girmesi gereken yaşa geldiğinde kendini en az "mutlu" edecek işi  seçti. Geçmişte dedesinin de seçtiği "mezbaha" onun için belkide en  uygun çalışma yeriydi. İş tatmini ve mutluluk gibi kavramların olmaması  nedeniyle acı çekmeden çalışabiliyordu. Bütün gün kan içinde et  yığınlarıyla çalıştığı için pek mutlu bir ruh haline sahip değildi. Tam  istediği daha doğrusu mecbur olduğu gibi... Sürekli asık suratlı olmakla  eleştiriliyordu, rahatsızlığından haberi olmayanlar tarafından... &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yakın zamanda greve gittiklerinde o katılmamıştı. Zira istediklerini  aldıklarında "mutlu" olmaktan korkmuştu. Tabi bu tavrı iş yerinde  "istenmeyen adam" olmasına yolaçtı. Bir ara durumunu açıklamayı düşündü.  Ama bu neye yarayacaktı ki? Mutlu olmasına neden olacak bir itiraf ona  sadece ıstırap verebilirdi. Mutsuzluğa mahkum edilmişti. Öyle bir  hapisaneydi ki bu, gardiyanı acı, duvarı mutluluktan oluşmuştu. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Balkondan aşağı bakıyordu. Kendinden geçmiş halde kutlama yapan  insan yığınları, adeta nehir gibi sokaktan akıyordu. Ne kadar  şanslıydılar. Sadece takımları başarılı olduğu için değil, bunu  haykırabildikleri için de...  &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Basit bir kimyasalın, "mutluluk" ile nasıl böyle bir bağı  olabilirdi? Yani soyut bir kavram değil miydi "mutluluk"? Resmi bile  yapılamayan... Yanılıyor muyduk. Yoksa "soyut" denen her kavram aslında  beynin kimyasal yapısının bir parçası mıydı? Psikoloğu yanılmıştı. Bu  şekilde yaşayamayacağını, ergenlik döneminde intihar edeceğini ve bunu  engellemek için birşey yapamayacaklarını ailesine söylerken kulak  misafiri olmuştu.  &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ama bu acı, onu öylesine olgunlaştırdı ki, intihar gibi çocukça  tepkileri düşünmeye vakti hiç olmamıştı. Zaten kendini öldürenler  "cehennem" denen yere gitmiyecek miydi? Gerçi bu durumda cennete gitmesi  bir tür ceza olurdu. Sonsuz mutluluk, sonsuz acı demekti. Ama  muhtemelen ölünce, bu nörolojik bozukluğu ardında bırakacaktı. Yani öyle  olmalıydı. Aksi halde, öteki dünya canını yakacaktı her halükarda...  "Hayatın anlamı..." dedi içinden... "Acaba o da `mutluluk` gibi sadece  beynimizin ürettiği birşey mi? Yoksa insan olarak ulaşmamız gereken,  bedenimizin ötesinde bir şey miydi?" &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bunları düşünürken birden düşünceleri berraklaştı. Herşey bir araya  gelmeye başladı. Sanki "Şaşı Bak Şaşır" bulmacasında gizlenmiş şeyi  görmüştü. Evet! Hayatın anlamı bu olmalıydı. İnsanın esas amacı... Bu  gelişmiş beynin gerçek kullanım yeri... &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birden öyle bir acı hissetti ki daha önce hissettiklerinin  toplamından fazla olduğunu söyleyebilirdi. Gözlerinden boşalan yaşlar  daha yere düşmeden, vücudu iki büklüm biçimde balkonun zeminine  ulaşmıştı. Dolayısıyla gözünden düşen damlalar, yine onun üstüne  damladı. Kasları öylesine kasılmıştı ki sanki buzul çağından kalan Otsi  Buz Adam gibiydi. Ardından acı yön değiştirdi. Bu sefer tüm vücudu  geriye doğru büküldü. Bu kas spazmları daha önce hiç bu kadar sert  olmamıştı. Kendinden geçti. Acıya teslim olan bilincini orada bırakıp,  bilinçsizlik içinde birkaç dakika yattı. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kendine geldiğinde inanılmaz bir yorgunluk içindeydi. Kriz sırasında  tüm gücü tükenmişti. Ama farklı birşey vardı. Daha önce hissetmediği  bir doygunluk hissi... MUTLUYDU! Evet. Acımıyordu artık canı...  İnanılmaz bir şekilde, yaşadığı bu son ama en güçlü kriz, onu  iyileştirmişti.  Kriz başlamadan önce düşündüklerinin, varoluşla ilgili  farkına vardığı gerçeklerin iyileştirici mucizesine tanık olduğunu  anladı. Hayatın, beynin yarattığı anlamlardan farklı olan, "gerçek  anlamına” ulaşmıştı. Ve bu bir insanın ulaşabileceği tek gerçek  mutluluktu, her türlü vücut kimyasalının ötesinde bulunan…Öylesine güçlü  bir histi ki vücudundaki bozukluğu parçalamış, düzeltmişti. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yüzündeki gülümsemeyle içeri koştu. Gardroptaki sarı-lacivert  bayrağı kaptı ve balkona geri döndü. Gözlerinden akan yaş mutluluk  gözyaşıydı. Ama bu sefer acıdan eser yoktu. Sokaklarda, mutluluk sarhoşu  insaların sesine karıştı sesi. Ciğerlerini yırtarcasına bağırdı  şampiyon olan takımının adını... &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra bir vızıldama duyuldu. Mutluluğun çektiği bir tetik, gerçek  mutluluğu yaşayan adamın kafasına isabet etti. Yüzündeki gülümsemeyle  balkondan aşağıya, mutluluktan ateş eden adamın yanına düştü. Olayı  gören herkes durdu. Sevinç gösterisi kesildi. Elindeki silahı bırakan  adamın gözünden akan yaş, mutluluktan çok, pişmanlık gözyaşıydı ve  elinden düşen silahın üzerine damladıklarını kimse farketmedi. Zaten bu,  mutlu olunabilinecek türde "küçük şeyler" den biri değildi. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
THE END &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5785981923822541629-4419997725544544927?l=omarkirat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/dBlbqOsafHaI2VRHlTCBC3yxOls/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/dBlbqOsafHaI2VRHlTCBC3yxOls/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/dBlbqOsafHaI2VRHlTCBC3yxOls/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/dBlbqOsafHaI2VRHlTCBC3yxOls/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/merKrat/~4/wVPZRRoM7Vc" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://omarkirat.blogspot.com/feeds/4419997725544544927/comments/default" title="Post Comments" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5785981923822541629&amp;postID=4419997725544544927" title="0 Comments" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/5785981923822541629/posts/default/4419997725544544927?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/5785981923822541629/posts/default/4419997725544544927?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/merKrat/~3/wVPZRRoM7Vc/mutlu-olmaktan-mutsuz-olan-adam.html" title="Mutlu Olmaktan Mutsuz Olan Adam" /><author><name>Ömer Kırat</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09896492188875579528</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="24" src="http://4.bp.blogspot.com/_HLBUo5sABsc/TDocDSnmjnI/AAAAAAAAAAM/FVHSkI1zwAE/S220/hovercraft.jpg" /></author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://omarkirat.blogspot.com/2010/07/mutlu-olmaktan-mutsuz-olan-adam.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;CkMMSXg-cSp7ImA9Wx9bF0k.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-5785981923822541629.post-7772301337218733327</id><published>2010-07-12T15:23:00.001+03:00</published><updated>2011-02-26T19:14:48.659+02:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2011-02-26T19:14:48.659+02:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Kuran ayak basmak" /><title>Kuran'a Ayak Basan İlk Türk</title><content type="html">&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;Yılların sayılmaya başlanmasının 750. yıl dönümü kutlamaları tüm dünyada  (bkz. Anadolu, Mezzopotamia, Maveraünnehir) devam ediyordu. Aslında iki  kutlama vardı. “Hz. İsa Yaşasaydı Kaç Yaşında Olurdu” konulu  eğlenceler, yıl dönümü kutlamalarıyla birleştirilmişti. Gerçii Güneşe  Tapanların kutladığı; “Tamamlanmış Tanrı Tavaf Turu Günü” de aynı gün  kutlanıyordu ama onlar daha çok kendi aralarında takılıyorlardı. Bu  sırada, kendilerini, inşaa ettikleri duvarların ardına gizleyen,  bağlanma korkusu yaşayan, asosyal Çinliler de sosyal hayata katılmaya  karar vermişlerdi. &lt;br /&gt;
Tabii sosyal yönü zayıf her toplum gibi bunu "etrafa saldırarak"  yapmayı planlamaktaydılar. Aynen hoşlandığı kişinin (ebeveyn-arkadaş)  dikkatini çekmek için ona vuran, saçını çeken, oyununu bozan, yaramazlık  yapan bir çocuk gibi... &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Göktürk Devleti'nin kırkı çıkmadan o bölgeye saldırmaya hazırlanan  Çinlilerin bu amacını farkeden Türkler (bkz. bugünkü Kürtler, Rumlar,  Lazlar, Rumlar, Çerkezler vs...) onları durduramayacaklarının da  farkındaydılar. Bu nedenle doğudaki kutsal topraklardan (bugünkü  Newyork, Paris, Londra, Tokyo, Sidney, Moskova vb.) yardım istemek için  en güvendikleri adamlarını gönderdiler. Aslında o çağda henüz müslüman  olmayan Türkler için bu toprakların pek bi kutsallığı yoktu. Zaten orada  toprak da yoktu. Çöl Kumuna toprak denmez. Yine de diplomatik dile özen  göstermekten zarar gelmezdi. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
Müttefik güç bulmak amacıyla çıkacağı göreve hazırlanan bu, tarihin  adı gizli kahraman elçisinin, Pembe İncili Kaftanı olmadığı için  göreceği kötü muamele karşısında etkileyici bir tavır  sergileyemeyeceğini sanıyorsanız, yanılıyorsunuz demektir. Gerçi  sözlüklerde "yanılmak" sözcüğü bu şekilde tanımlanmıyor ama... &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu esnada Abbasi hükümdarı HARUN, tahta geçmesi için yaşının ve  tecrübesinin yeterli olmadığı dedikodularına son vermek üzere soyadını  REŞİT olarak değiştirmişti. Zaten o sırada Evrim Teorisi diye bir şey  olmadığından eski soyadı "YAHYA"nın bir önemi yoktu. Ama bu hareketi  muhaliflerine yeni bir koz da vermiş oldu. Soyadı değiştiğine göre artık  hükümdar (soyundan?) olamayacağı şeklinde söylentiler yayılmaya  başlanmıştı, sarayın entrikacı saraylıları tarafından… &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
Dolayısıyla Harun Reşit, bir tür saray komplosu ile karşılaşmaktan,  suikaste uğramaktan korkar olmuştu. Herkesten şüpheleniyordu. Her olayı  kötüye yoruyordu. Etrafındakiler de bu durumdan yorulmuştu. Hükümdar  hakkındaki yorumlar git gide sertleşiyordu... &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Uzun, sıkıntılı, tehlikeli, kısacası dönemin şartları bakımından  sıradan bir seyahat sonunda Abbasi Sarayına ulaşan Türk Elçi pek sıcak  karşılanmadı. Çünkü saray muhafızları ve diğer görevliler suikast  olasılığı konusunda bilgilendirilmişti ve eğer böyle bir olay  gerçekleşirse kellelerinin uçacağının bilincindeydiler. İlginç bir  tesadüf, bedenlerinden ayrılan kafalar da bir süre bilinçlerini  kaybetmez yani yaşamaya devam eder. Yani bizler hem kellelerimizin  uçabileceğinin bilincinde hem de kellelerimizin uçtuğunun bilincinde  olabiliyoruz. Elbette ki bu durum; "ruh" diye birşeyin olmadığı,  “bilinç” dediğimiz, “ben” dediğimiz şeyin; beynin bir fonksiyonu olduğu  sonucuna ulaşmamızı sağlamaz (-za neden olmaz) Korkmayın! Ruh diye  büyülü birşey ve ölümden sonra hayat var. Oh... &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fakat içi bizimki kadar rahat olmayan hükümdar Harun Reşit, dün gece  gördüğü ve göğsüne saplanan bir hançerle biten rüyasının etkisindeydi.  Türk Elçi'nin "huzuruna çıkmak için beklediği" haberi, huzurunu iyice  kaçırmıştı. Düşünmeye başladı. Acaba beklediği suikastçi o olabilir  miydi? Bir Türk... Buralardan değil. Zaten öyle olması gerekir çünkü  hükümdarı öldüren katilin ailesi de onunla birikte yok edilirdi. Bir  yabancının ise bundan korkmasına gerek yoktu. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
Tedirgindi ama koktuğunu belli edemezdi. Hükümdarlığının  tartışıldığı şu sıralarda "korkak" suçlamasını kaldıramazdı. Elçinin  kabul edilmesini emretti. Selamlama faslından sonra elçi meramını  anlatmaya koyuldu: &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
- Büyük Abbasi Hükümdarı Harun Reşit'e büyük bir tehlikeden haber  vermeye geldim, Uygur Hakanı Moyun-Çur'un emri ile... &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
"Tehlike" kelimesi zaten kendini tehlikede hisseden Harun Reşit'in  şirazesini iyice bozmuştu. Sertçe çıkıştı! &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
- Ne tehlikesiymiş bu! &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
- Çinliler Talas Nehri civarında, ancak güçlerimizi birleştirirsek  yenebileceğimiz dev bir ordu topluyor. Buraya müttefik olmamızı tekif  etmek için gönderildim. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Saraydaki çekişmelerle ilgilendiğinden topraklarında ve çevresinde  olup bitenden habersiz olan hükümdar buna inanmadı. Kendisine böyle bir  bilgi verilmemişti. Elçinin başka bir amacı olduğuna emindi artık... &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
- Yalancı! O bölgede böyle bir faaliyet olduğuyla ilgili hiçbir  bilgi yok. Ve sen! Sen de elçi falan değilsin! &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu çıkışa ve iddaya şaşıran Türk Elçi, gerçekten Uygur Hakanı  tarafından görevlendirildiğini ispatlamak için Hakan'ın yazdırıp, zaman  kaybetmemek amacıyla da imzalayıp mühür basarak, elçiyle birlikte  gönderdiği anlaşma metnini çıkarmak üzere, elini pembe incisiz kaftanına  soktu. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
Ama paranoyaklaşan hükümdar Harun Reşit o elin dışarıya bir hançer  ile birlikte çıkacağını düşündü ve muhafızlara klasik emri verdi; &lt;br /&gt;
- Muhafızlar! Yakalayın! &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhafızlar verilen emri harfiyen yerine getirdiler. Zaten 8 harften  oluşan "yakalayın" gibi basit komutları yerine getirmekte  zorlanmıyorlardı. Sorun, daha karmaşık ve özellikle edebi sanatlar  (ironi, kinaye, mecaz vs.) kullanılarak oluşturulmuş emirlerde ortaya  çıkıyordu. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
Mesela geçenlerde hükümdar, rüşvet alan bir yerel yöneticiyi  huzuruna çağırtmış ve azarladıktan sonra "Alın götürün ve anasından  emdiği sütü burnundan getirin!" komutunu vermişti. Kastettiği, bu tür  durumlarda uygulanan 50 kırbaçlık ceza idi ama muhafızlar, rüşvetçi  yöneticiye, burnunun inek memesi muamelesi görmesi ve biraz kızarması  gibi tuhaf bi bedel ödetmişlerdi. Hiç süt çıkartamadıklarından dolayı da  kendilerini bir süre başarısız hissetmişlerdi. &lt;br /&gt;
Daha ciddi durumlar da yaşanmıştı. Harun Reşit'in, "Sağ Kolum" diye  bahsettiği vezirinin, hazine odasından altın aşırdığı ortaya çıkmış ve  şeriat yasaları uyarınca hırsızlık yaptığı sağ kolunun kesilmesine  hükmedilmişti. Ama muhafızlar; hükümdarın sağ kolu olan vezirin sağ  kolunu mu yoksa vezirin sağ kolu olduğu hükümdarın kolunun mu kesileceği  konusunda tereddüte düşmüşlerdi. &lt;br /&gt;
Neyse ki olay ulemanın araya girmesi ile tatlıya bağlandı. Kesmek  üzere Hükümdarın koluna hamle eden baş muhafız, şeker şerbetine bulanıp,  karınca yuvasının yakınına bağlandı. O zamanki tatlıya bağlama yolu  buydu. Sarayda en az bir engelli çalıştırılması hükmünün Harun Reşit  tarafından ifa edilmesi de böylece önlenmişti. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dolayısıyla hükümdar, hiçbir yanlış anlamaya mahal vermeyecek, basit  bir emir vermesi gerektiğini biliyordu; &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
"İki kolunu da dirseklerinden kesin! Kesin ki bana saldırmayı  düşünenlere ibret olsun!" dedi, tane tane ve yüksek sesle konuşarak... &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birkaç gün sonra... &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Suikastçının yakalandığını düşünerek biraz rahatlayan sultan, gelen  son haber yüzünden tam anlamıyla kalbine hançer yemiş gibi oldu. Çünkü  Çinlilerin Talas nehri civarında büyük bir ordu topladığı haberi  ulaştırılmıştı kendisine... Bir an bocaladı. Ne düşünmesi ve yapması  gerektiğini bilemedi. Yoksa büyük bir hata mı yapmıştı. Elçiye zeval mi  etmişti? Türkleri karşısına alacak bir hata, aynı zamanda onun  iktidarına muhalif olanların elini güçlendirirdi. Zavallı adamın  zindandan çıkarılmasını emretti. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Uğradığı haksız itham ve verilen acımasız ama bir o kadar acı dolu  ceza nedeniyle, atıldığı zindanın bir köşesinde ölmeyi dileyen Türk  Elçi, müslüman bir Arap mahkûm ile tanışmıştı, orada kaldığı birkaç gün  içinde... Durumuna üzülen ve onu teskin etmek isteyen müslüman mahkum,  ona İslam'ı anlatmıştı. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Böylesi bir tramva yaşayan her insan gibi Türk elçi de bu teselliye  (dine) hiç elle sarıldı. Mucizevi şekilde, ayno sırada hükümdar  tarafından affedildiğini ve huzuruna çağırıldığını duyunca, inancı iyice  güçlendi. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Harun Reşit'in huzuruna vardığında artık tam bir müslümandı.  Kendisine yapılan açıklamalar ve dilenen özürler bittiğinde, her şeyin  bir nedeni olduğu inancı ve görev bilinci devreye giren müslüman Türk  elçi, tekrardan Çin tehlikesine odaklanmasını sağladı hükümdarın… &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yaptığı hatanın ezikliğini ve iki ülke arasındaki ilişkilerin  bozulma ihtimalinin korkusunu (tabiii Çin tehlikesinin verdiği korkuyu  da) yaşayan genç hükümdar, ittifak anlaşmasını imzalamaya kolayca ikna  oldu. Ancak elçiden bir ricası vardı. Geri döndüğünde, kollarının yolda  ona saldıran eşkiyalarca kesildiğini söyleyecekti. Bedeviler tarafından  bulunup tedavi edildiğini anlatacaktı. Çünkü iki devlet arasındaki  ilişkinin sağlam temeller üzerinde kurulması için husumete sebep olacak  bu tür bir olayın hasıraltı edilmesi gerekirdi. Mslüman Türk Elçi, Harun  Reşit'e hak verdi ve teklifini kabul etti. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ama Harun Reşit, emin olmak için yemin etmesini isteyince, bir şok  daha yaşadı. Kahraman elçi, yemin etmek için Kuran istedi. Kollarını  kestirdiği elçinin din kardeşi olduğu ortaya çıktı. Müslüman Türk Elçi,  zindanda yaşadıklarını ve İslamiyet'e geçme kararını nasıl verdiğini  anlattı. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
Karşısında duran bu kısa kollu adamın büyüklüğü, gözlerini  doldurmuştu genç hükümdarın... Elçi dediğin, müslüman dediğin böyle  olmalıydı. "O halde Kur'an üzerine yemin edebilirsin, sana yaşattığım  kötü şeyleri sır olarak tutacağına dair!" dedi titreyen sesiyle... &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Altın kaplamalı ve bu yüzde diğerlerinden daha değerli olan Kur'an  getirildi. Ama bir sorun vardı. Elçinin, üzerine basıp yemin ederken  kullanabileceği bir eli yoktu. Ulema tekrar devreye girdi. Tartışmalı  durumlarda hep yaptığı gibi... &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mesela askerlerin saldırırken "Allah, Allah!" diye bağırmadığı  "Alla, Alla!" diye bağırdığı farkedilince konu hakkında ulemaya  başvurulmuştu. Baş ulema da, Allah'ın adının doğru telaffuz edilmesi  gerektiği ama savaş alanında tam adını haykırmanın, gaza getirmekten çok  sanki şaşkınlık belirtiyormuş gibi (Allah allah?) bir duygu verdiği  gerçeğinden hareketle mevcut durumun korunmasına (status-quo) karar  vermişti. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu son durumda da çözüm yine onlardan geldi. İki eli de  kesilmiş birinin Kur'an'a ayak basarak (elbette güzelce abdest aldıktan  sonra) yemin edebileceği şeklinde radikal bir karar alınmıştı. İlginçtir  bu karar, "Radikal İslam" denen şeyin de ilk kez ortaya çıkmasına neden  olmuştu ki bu başka bir hikaye... &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonuçta 751 Talas savaşı ile Çinlilerin Uluslararası Topluma karışma  hevesi kursaklarında bırakılmıştı. Türkler İslamiyet'le tanışmış,  radikal İslam düşüncesinin tohumları atılmıştı. Kur'an'a ayak basan ilk  (ve muhtemelen tek) Türk Elçi ise görevini bitirip geri dönmüştü.  Başarısından dolayı kendisine kanun teklif edlimiş (altın kaplama) ama o  kullanamayacağı gerekçesiyle reddetmişti. Kellesinin uçmasına da bu  densizliği neden olmuştu. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
The  Beginning &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5785981923822541629-7772301337218733327?l=omarkirat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/H7EpcExqaUZEAIK2S_4cxlzmkmI/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/H7EpcExqaUZEAIK2S_4cxlzmkmI/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/H7EpcExqaUZEAIK2S_4cxlzmkmI/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/H7EpcExqaUZEAIK2S_4cxlzmkmI/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/merKrat/~4/cENUK7JVZ_w" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://omarkirat.blogspot.com/feeds/7772301337218733327/comments/default" title="Post Comments" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5785981923822541629&amp;postID=7772301337218733327" title="0 Comments" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/5785981923822541629/posts/default/7772301337218733327?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/5785981923822541629/posts/default/7772301337218733327?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/merKrat/~3/cENUK7JVZ_w/kurana-ayak-basan-ilk-turk.html" title="Kuran'a Ayak Basan İlk Türk" /><author><name>Ömer Kırat</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09896492188875579528</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="24" src="http://4.bp.blogspot.com/_HLBUo5sABsc/TDocDSnmjnI/AAAAAAAAAAM/FVHSkI1zwAE/S220/hovercraft.jpg" /></author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://omarkirat.blogspot.com/2010/07/kurana-ayak-basan-ilk-turk.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;CkMCQHg9eip7ImA9Wx9bF0k.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-5785981923822541629.post-2863121946627147717</id><published>2010-07-11T23:45:00.003+03:00</published><updated>2011-02-26T19:14:21.662+02:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2011-02-26T19:14:21.662+02:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Bir İhtimal Daha Vardı" /><title>Bir İhtimal Daha Vardı, O da Olmak mı Dersin?</title><content type="html">&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;Bildiğinizi varsayabileceğim üzere birkaç gün sonra Amerika Birleşik  Devletleri’nin (hepsinin birden) Irak’a girişinin 4.yıl dönümünü idrak  edeceğiz. Ama bugün bahsetmek istediğim konu bu değil. Dolayısıyla,  mevzubahis olmayan bir konudan bahsetmenin (benim için bile) fazla  anlamsız oluşundan olarak bu giriş paragrafını bitiriyorum. Zira  “gelişme” ve “sonuç” bölümleri, her zaman olduğu gibi “giriş” bölümünü  anlamsız buldular ve şimdiden söylenmeye başladılar.  &lt;br /&gt;
Çoğumuzun – ki buradaki “çoğunluk” nispi çoğunluktur- aşina  olduğu bir kavramdan, istatistik bilimine (!) kaynaklık eden  “ihtimalden” veya sahne adıyla “olasılıktan” bahsedeceğim. Normal  insanların (siz tanımazsınız) lineer mantığıyla bakıldığında, bir olayın  gerçekleşme ihtimali düşükse, o olay gerçekleşmez. Ama bugün – ki  konunun uzmanları ona 11.02.2007 diyorlar- farklı bir bakış açısıyla  konuyu değerlendireceğim. Bu “değerlenme” konunun benim tarafımdan ele  alınmasından kaynaklamamaktadır. Bu konu zaten “değerli”dir. &lt;br /&gt;
İstatistik bilimi, sırf adını doğru yazmak için harcanan efordan  da anlaşılacağı üzere zorlu bir bilimdir. O kadar zorludur ki diğer  dallarda çalışan bilim adamları sırf bu aşırı zorluktan şüphelendikleri  için “İstatistik bilim olamaz!” demektedirler. Ama bu pek önemli  değildir. Zira olasılıkları hesaplayarak geleceği görmeye çalışmak (ki  bunu yapanlara “büyücü” diyen ilkel topluluklar hala mevcuttur) önemli  bir insan edimidir. &lt;br /&gt;
Benim de şahsen üniversite yıllarında gördüğüm bir ders olan  istatistiğin, kendini açıklamak için en sık kullandığı örnek olan “para  atma” yöntemini biliyorsunuzdur. Ayrıca bir olayın mutlaka gerçekleşmesi  “1” değeri, kesinlikle gerçekleşmemesi “0” değeri ile ifade edilir.  Yani parayı attığımızda yazının veya turanın gelme olasılığı 0 ve 1  arasındaki 0,5 değerine tekabül eder. &lt;br /&gt;
İşte benim itirazım tam da bu noktadadır. İstatistik biliminin  sonuçlarını, gerçek dünyaya uygulamada ortaya çıkan ve genelde tüm  bilimsel teorilerin de bununla malul olduğu “uyumsuzluk” sorunu.  &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şöyle izah edeyim… Bir paranın atılma olasılığı ile yazı veya  tura yüzünün yukarıya dönük düşmesi - ki 3 boyutlu sonsuz evrende  “yukarısı” bile yeterince muallâkta (yani havada, yukarda?) değilmiş  gibi- birbirine bağlıdır. Bilimsel çıkarımlarda bulunmak için olayın  öncesi hesaba katılmaz. Bir başka değişle söz kunusu “PARA” zaman ve  mekândan (evrenden) kopartılarak atılır. Sonuç olarak da yazı veya tura  gelmesinin olasılığı hesaplanırken, parayı imal eden ve veya onu atan  kişinin bir trafik kazasında ölmemiş olduğu gerçeği bu yüzden de paranın  atılıp yazı veya tura sonucunun başarıyla elde edildiği gözardı edilir. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
Zira herhangi bir eylemin (örneğin bir uçurumdan fil atılması ve  kafa üstü mü yoksa kıç üstü mü düşeceği) herhangi bir şekilde  sonuçlanmasının ihtimali hesaplanırken aslında o olaya kadarki evrenin  tüm tarihinin bu olayla bağlantısı gözden kaçırılır. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Daha basit ve halkın diliyle anlatırsak, her olay ve varlık,  evrendeki her olay ve varlıkla şu veya bu şekilde bağlantılıdır. Her  sonuç bir sonraki sonsuz olayın nedeni ve kendinden önceki tüm  nedenlerin sonucudur. Hatta Dünya denen bir gezegende, insan denen  varlıkların (ki bu ismi kendilerine, kendileri vermiştir - ki işin tuhaf  yanı diğer herşeye de isimlerini onlar vermiştir-) para denen bir şeyi  (kendine “insan” diyenlerin, adını verdikleri ama vermeyi sevmedikleri  bir şey) attıklarında “O” sonucun meydana gelmesi için BİG BANG’den  itibaren (öncesi fazla spekülatif olduğundan es geçiyorum şimdilik) olan  herşeyin, bu sonucu doğuracak biçimde geliştiği kabul edilmelidir.  Elbette ki bu durum, paranın yazı veya tura gelme ihtimalinin aslında ne  denli düşük olduğunu gösterir. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
Zira o anda, o paranın, onu atan kişilerin elinde olması, bu  kişilerin bunu yapmak için istek duyması, bunu engelleyebilecek  dinozorların milyonlarca yıl önce bir göktaşı sayesinde yok olmuş olması  gibi sayısız (sonsuz) öncülün gerçekleşmiş olması düşünüldüğünde yani  sonuca neden olan olayların miktarı hesaplanınca, aslında para atmak  gibi basit bir olayın gerçekleşme ihtimalinin bile ne denli imkânsıza  yakın olduğu görülür. &lt;br /&gt;
İşte tam bu noktada ben azımdaki baklayı çıkarma ihtimalim  “gerçekleşiyor.” Gerek din adamlarının, gerekse din adamlarıyla aynı  şekilde düşünen ve “Ben neden din adamı değilim. Sonuçta aynı  düşünüyoruz. Benim onlardan farkım ne?” diye merak edenlerin, en gerekse  – ki gereksiz bence- bu konuda hiç düşünmemiş ama az önce saydığım  kişilere “katılan” kişilerin sahip olduğu bir tür savunma mekanizması  veya saçmalık-destek sisteminden bahsetmek istiyorum. &lt;br /&gt;
İnsanın ne olduğu, nereden gelip nereye gittiği, varoluşun ve  hayatın anlamı gibi aslında ortak bir meraktan kaynaklanan sorulara  verilen cevaplar (!), sıkı bir eliminasyona tabi tutulursa ikiye  indirilebilinir: &lt;br /&gt;
İlki, tüm varoluşun ve dolayısıyla insanın ne oldu, neden burda  olduğu sorularının cevabını, “Bunu yapmak isteyen ve yapabilecek güce  sahip olan bir varlığa” (tanrıya) atıfta bulunarak açıklayan görüştür. &lt;br /&gt;
Diğeri ise varoluşun bir nedeni olamayacağını, varolduğumuz için  var olduğumuzu söyler kısaca. Bir diğer şekilde söylersek varoluş,  “tesadüfîdir” ve bir olgu olarak ancak kabul edilip anlaşılabilinir,  anlam verilemez/aranamaz. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elbetteki ilk görüşü savunan ve herşeyin bir “anlamı” olması  gerektiğinde ısrar eden insanlar, ikinci açıklamayı benimseyenleri pek  sevmez. Öncelikle bunun tesadüfen olma ihtimali çok düşüktür. Ayrıca  tanrının, onları, bu şüphelerinden dolayı sonsuza dek yakacağını idda  ederler (daha doğrusu tanrının böyle dediğini idaa ederler) ve bu türden  bir cezayı da “anlamlı” bulular. Septik görüşü anlamsız ve yakılmaya  layık bulurlar. Elbetteki bu yaklaşım çok eskiye, ilkel atalarımıza  dayanır. Onlar da ateşi etkili bir anti-septik olarak görmüş, kötü  ruhları uzaklaştırmak, mikropları/hastalıkları yok etmek ve şüphecileri  yakmak için kullanmıştır. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
Ama eğer az önceki evrensel olay örgüsü açıklaması dikkate  alınırsa, Dünya diye yaşam dolu bir gezegenin ve bu gezegendeki maymunla  aynı atadan evrimleşen zekâ/bilinç sahibi varlıkların tesadüfen varolma  ihtimali ile paranın tura veya yazı gelme ihtimalinin, birbirinden çok  da farklı olmadığı görülür. &lt;br /&gt;
Dolayısıyla, bir olaya bakıp, onun çok tesadüfî olduğuna,  dolayısıyla gerçekleşmesinin ardında tanrısal bir irade, güç olması  gerektiğine inanmak ve tüm varoluşu bu şekilde “anlamlı” kılmak, aslında  evreni hiç anlamamış olmak demektir. &lt;br /&gt;
Ama esas ilginç olan, gerçekten de Tanrı denen bir sonsuz güç sahibi  varlığın, evreni yaratmış olma ihtimali o kadar düşüktür ki (yaklaşık  olarak, herşeyin tesadüfen olmuş olması ihtimali kadar) bazen Tanrının  var olduğu yönünde ciddi şüpheler duyduğumu itiraf etmeliyim… &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5785981923822541629-2863121946627147717?l=omarkirat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/Ucew5ixAk2gxupMRkg79mWWyJPs/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/Ucew5ixAk2gxupMRkg79mWWyJPs/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/Ucew5ixAk2gxupMRkg79mWWyJPs/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/Ucew5ixAk2gxupMRkg79mWWyJPs/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/merKrat/~4/13QKoEQDYTI" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://omarkirat.blogspot.com/feeds/2863121946627147717/comments/default" title="Post Comments" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5785981923822541629&amp;postID=2863121946627147717" title="0 Comments" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/5785981923822541629/posts/default/2863121946627147717?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/5785981923822541629/posts/default/2863121946627147717?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/merKrat/~3/13QKoEQDYTI/bir-ihtimal-daha-vard-o-da-olmak-m.html" title="Bir İhtimal Daha Vardı, O da Olmak mı Dersin?" /><author><name>Ömer Kırat</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09896492188875579528</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="24" src="http://4.bp.blogspot.com/_HLBUo5sABsc/TDocDSnmjnI/AAAAAAAAAAM/FVHSkI1zwAE/S220/hovercraft.jpg" /></author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://omarkirat.blogspot.com/2010/07/bir-ihtimal-daha-vard-o-da-olmak-m.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;CkMHRHs8eCp7ImA9Wx9bF0k.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-5785981923822541629.post-8596229899970122354</id><published>2010-07-11T23:42:00.003+03:00</published><updated>2011-02-26T19:13:55.570+02:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2011-02-26T19:13:55.570+02:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="Coen brothers" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="orada olmayan adam" /><title>ORDU OLMAYAN ADAM</title><content type="html">&lt;div style="color: white;"&gt;BİRİNCİ BÖLÜM: &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Adam sıradan bir berberdi. Gerçi ataları Berberilere dayanıyordu ama  bu sadece bir kelime esprisi yaratacak kadar önemliydi. Zaten O, bunu  bilmiyordu. Bilmediği bir diğer şey ise az sonra dükkâna girecek adamın  aslında bir mafya babası olduğuydu. İşin ilginci, babalık yaptığı  mafyanın, diğer babalarına BABALANMIŞTI. Ve şu anda onlardan kaçmak için  ilk gördüğü dükkâna girmek üzereydi. &lt;br /&gt;
İsterseniz berberi daha yakından tanıyalım... 40'lı yaşlarına  merdiven dayamıştı. Ama kendini bu merdivenden çıkamayacak kadar yorgun  ve amaçsız hissediyordu. Bir karısı vardı. Hani şu "çirkin denemeyecek  kadar güzel" olanlardan. Ayrıca kocasının bilmediği yönüyle tanımlarsak;  "kocasını aldatanlar" cinsinden…  &lt;br /&gt;
Berber, hayatının çok sıkıcı olduğunu düşünüyordu. Ama asıl  sıkıcı olan, az sonra içeri girecek mafya babasının peşindeki kiralık  katildi. Ona "mengene" diyorlardı. Anlatılana göre bir kurbanın öldürmek  için onu kucaklamış ve kırılmış kaburga kemikleri vücudundan çıkana  kadar sıkmıştı. &lt;br /&gt;
Bu hikâyeyi duymuş olan Alfonzo (kaçan mafya babası) şimdi  dükkândaydı. Soluk soluğa kalmıştı. Berber, içeri giren bu yeni  müşterinin saçlarının kesilmesinde acil bir durum görmedi. Dolayısıyla  acele edişini ve soluk soluğa kalışını anlayamadı. Yine de kibarca şöyle  dedi; "Lütfen buyrun!" &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Buyurmaya alışık mafya babası, koltuğa oturdu. İzini kaybettirdiğini  düşünüyordu. Keyfi yerine geldi. Klasik bir berber sohbetine  koyuldular. &lt;br /&gt;
— Nasıl bir şekil istersiniz? &lt;br /&gt;
— Sıradan olsun. Yani kalabalıkta farkedilmeyen saç şekillerinden. &lt;br /&gt;
— Peki... Şey acaba sorabilir miyim, neden soluk soluğa kaldınız? &lt;br /&gt;
— OH! Merak etmeyin, ben zararsız, sıradan biriyim. Çocukken 7  kardeştik. Babam bizi hep beraber berbere götürdüğü için sona kalan  diğerlerini beklemek zorunda kalırdı. Bu nedenle sona kalmamak için hep  acele ederdim. Alışkanlık işte... &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu sırada içeri bir müşteri daha girdi. Oldukça iri yarı, insan  azmanı bir tipti. Kafasında saç yoktu. Ayrıca yüzü yeni traş edilmişti.  Yani aslında bir berberin, potansiyel müşteri listesine giremezdi. &lt;br /&gt;
Yavaşça müşteriye doğru yürüdü... Koltuktaki adam, aynadaki  yansımaya, bir yanılsama olması için dua eden gözlerle bakıyordu. Ama bu  anın, gözlerini son kullanışı olduğunu bilse, muhtemelen o sırada  dükkâna girmek üzere olan çirkin denemeyecek kadar güzel kadına bakarak  kullanırdı bu “son bakış" hakkını... &lt;br /&gt;
İriyarı, hatta yarı değil İRİTAM adam [Tam-iri de denebilir ama  genelde dilbilimciler önüne "araba" kelimesi getirilmesinden korktukları  için bunu pek kullanmaz] kurbanının kafasını tuttu ve sıkmaya başladı.  Sanki adamın kafasının tasını manuel olarak attırmaya çalışıyordu. Bu  baskıya dayanamayan kafa, eşekten düşen karpuzun çıkaracağını tahmin  edebileceğiniz bir sesle parçalandı. Bu sırada içeri, berberin karısı da  girmişti. Berber ve karısı, bu sürreal suç mahalline şok olmuş bir  şekilde bakıyorlardı. &lt;br /&gt;
Ardında delil bırakacak kadar deli olmayan kiralık katil,  bakışların potansiyel görgü şahitlerine yöneltti. Cüssesinden  beklenmedik bir atiklikle, içeri yeni giren güzelimtrak kadını yakaladı.  Boynunu kırmak için öyle az bir kuvvet uyguladı ki, bir an için "Acaba  gerçekten kırıldı mı?" diye şüpheye düştü. Bu şüpheli hal, ironik olarak  hayatının özeti gibiydi. O hep, şüpheli olmuştu. Ne zaman kötü bişey  olsa insanlar hiç şüphesiz bu iriyarı adamdan şüphelenirlerdi. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O da sürekli şüphelenirdi; "Acaba gerçekten sevgi diye bişey var  mı?" Birgün ben de dış görünümüme aldırmayan biriyle tanışacak mıyım?"  Tanrı (eğer varsa) neden beni böyle yarattı?" gibi... &lt;br /&gt;
Sonuçta kendini, suç dünyasının herkesi kabul eden kollarına  bıraktı. Sevgisiz yaşamanın anlamsızlaştırdığı hayatını, diğer  insanların hayatını alarak kazanmaya başladı. Bugünkü işi ise son işi  olacaktı. Son kez birini öldürecekti. Çünkü sonunda, içindeki masum  çocuğu farkeden bir kadınla tanışmıştı. Ama bu başka bir hikâye... &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kollarında duran, boynu kırıldığı için iyice bakılmaz olan ve artık  “eli-yüzü düzgün” şeklinde sınıflandıramayacağımız kadını bıraktı.  Ardından, yeni hayatına ve sevdiği kadına ulaşmasının önündeki son engel  sayılabilecek, berbere doğru yürüdü. &lt;br /&gt;
Berber, artık hayatının sıkıcı olduğunu düşünmüyordu. Onu koruması  gerektiğini düşünüyordu. Bu nedenle yılların verdiği çabuklukla az  ilerde duran usturayı kaptı ve az ilerde duran iriyarı adamın gırtlağına  sürdü. &lt;br /&gt;
Bu yavaş dokunuş, o koca cüsseyi dondurdu. Davut`un (DAVİT)  fırlattığı çakıl taşının Calut`u (Goliyath) devirmesine benzer bir sahne  yaşandı, berber salonunda... Ama o sırada, bundan dini bir ibret alacak  kimse yoktu orada... &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
The Last Man Standing filmine adını verdiği idda edilebilinecek  olayın ardından, zaman durdu. Berber, az önce yaşananları şöyle bir  gözden geçirdi. Ama bu, dikkatli bir gözden geçirme değildi. Zira fazla  dikkatli bakarsa aklını kaçıracağını düşündü. &lt;br /&gt;
Hemen, yerde son nefesini veren kadına doğru gitti. Bir zamanlar,  güzellik bakımından eli-yüzü düzgün sınıfına kolayca dâhil  edilebilinecek kadın, artık hayatla vedalaşıyordu. Son bir arzuyla günah  çıkarmak istedi. Kocasına, onu aldattığını söyledi. Ardından, kırılmış  boynu sayesinde, kafası 90 derece yana düştü... &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Adamın hava almaya ihtiyacı vardı. Dükkânın önüne çıktı. Ona selam  veren tanıdıkları görmedi. Birkaç derin nefes aldı ve karanlık  derinliklere dalan bir Yasemin Dalkılıç edasıyla dükkâna girip polise  telefon etti. &lt;br /&gt;
Telefona STİNG çıktı. Yanlış numarayı aradığını anladı. Zira  telefon fihristinde "polis" adı altında iki kayıt vardı. İlki kasabanın  şerifinin bürosunun, diğeri ise o sıralarda yeni yeni duyulan bir müzik  grubunun telefonuydu. &lt;br /&gt;
Berber, tanıdığı bu müzisyen gençlere kısaca bir hal hatır sorduktan  sonra şerifi aradı. Ama şerif, bürosunda değildi. Kasabaya yeni gelen  bir Vietnam gazisinin peşindeydi. Sonuçta burası sakin bir kasabaydı ve  geçmişinde bu denli şiddet olan birinin burada olması doğru değildi. &lt;br /&gt;
Berber telefonu kapattı. Sonra yere serdiği adama baktı. İnanamadı.  Bir insanın kafatasını eliyle parçalayan birini öldürmüştü az önce...  Sonra öldürdüğü bu canavarın kim olduğunu öğrenmek istedi. Sonuçta tüm  bu yaşananların bir anlamı olmalıydı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dükkânı kapattı. Jalûzileri indirdi. Bir saat kadar sonra kabaca  ne olduğunu anladı. Kafası patlayan adamın Alfonzo Ricardo Ramirez  Bernardo Lusiando olduğunu öğrendi. Gazetede Alfonzo isimli bir mafya  liderinden bahsedildiğini hatırladı ve tesadüfen, müşterilerin okuması  için orada duran dergilerin birinde adamın hikâyesini gördü. Ardından  boğazını kestiği adamın bir çeşit tetikçi olduğunu tahmin etti.  Dolayısıyla aslında olayla ilgisi bir berberin olabileceğiyle  sınırlıydı. &lt;br /&gt;
Sevdiği kadın (aldatmasına rağmen sevdiği) boşu boşuna ölmüştü. Ya  da en azından sadık olmayan bir eşin, ilahi adalete kurban gitmesi  şeklinde bişey olmuştu. &lt;br /&gt;
Ne yapacaktı? Ya polisi (şarkıcı olanı değil, vietnam-gazisi-fobik  olanı) arayıp, saç kesmeye devam edecekti ya da intikam almak uğruna  hayatını harcayacaktı.  &lt;br /&gt;
Sabahleyin, hayatını anlamsız bulduğunu hatırladı. Artık bir anlamı,  amacı olabilirdi. Mafyaya savaş açmaya karar verdi. Artık sadece,  saçlarını çook seven kişilerden bilgi almak için saç kesecekti. &lt;br /&gt;
O artık tek kişilik bir orduydu. Daha doğrusu o öyle sanıyordu… &lt;br /&gt;
*** &lt;br /&gt;
Bundan bir saat kadar önce, o sırada bölgedeki tek, Tek Kişilik  Ordu, eski bir madende sıkışıp kalmıştı. Nerde yanlış yapmıştı.  Vietnam’da ülkesi için savaşmıştı. Geri dönmeyi başaracak kadar iyi bir  savaşçıydı. Şimdi tek istediği, eski bir arkadaşını ziyaret etmekti.  Belki bu kasabada bir iş de bulabilirdi. Sonuçta sakin bir yerdi ve onun  ihtiyacı olan şey de buydu. Ama kasabanın şerifi (Şerif Ommar) onu  rahat bırakmamıştı. İlk kanı onlar dökmüşlerdi. Artık geri dönüş yoktu.  En iyi bildiği şeyi yapacaktı: Tek Kişilik Ordu Olmak! &lt;br /&gt;
Bu sırada, eski silah arkadaşının başının belada olduğunu öğrenen  Jack Knife, sevgilisini evde bırakıp eski madene doğru yola çıktı. Evde  tek başına kalan kadın, yalnızlıktan korktu. Zira izlediği filimdeki  gibi hırsızlar gelebilirdi ve hiçbir hazırlık yapmamıştı. Bu yüzden,  alışveriş yapmaya karar verdi. Ama önce aldattığı eşinden para alması  gerekiyordu. O lanet olası berber dükkânına gitti... &lt;br /&gt;
*** &lt;br /&gt;
Birkaç gün sonra, bir zamanlar berber olan adam artık tam bir barbar  olarak kasabadan ayrıldı. Kiralık katilin üstünden çıkan ev adresine  gidiyordu. Belki onu kiralayanın kim olduğunu öğrenebilirdi. &lt;br /&gt;
Bu sırada kasaba, yaşadığı yıkımın etkilerinden kurtulmaya  çalışıyordu. Benzin istasyonu havaya uçmuş, şerif Ommar ölmüş, berber  dükkânı kanlı bir hesaplaşmaya sahne olmuş ve en kötüsü de kasabanın tek  berberi ortadan yokolmuştu. &lt;br /&gt;
Ayrıca şerifin katili -ki medya ona Tek Kişilik Ordu diyordu- ve  kasabanın tek Vietnam gazisi Jack Knife da ortadan yokolmuştu. Gerçi  kimse gidişlerine üzülmedi. Zira Tek Kişilik Ordu’nun nasıl biri olduğu  belliydi. Jack Knife ise başkalarının karılarında gözü olan biriydi... &lt;br /&gt;
Jack ve yanındaki kırmızı bandanalı adam, kendilerine yeni bir savaş  alanı bulmuşlardı. Jack’in sevgilisini öldürenlerden intikam  alacaklardı. Gerçi bu, Tek Kişilik Ordu’nun (bundan sonra TKO olarak  geçecek) pek umrunda değildi, ama başka seçeneği yoktu. Artık kendi  ülkesinde düşman ilan edilmişti.  &lt;br /&gt;
Bu sırada bir taksi, şehrin izbe sokaklarından birinde durdu.  Arabadan inen adamın, sanki bir zamanlar berbermiş ama yaşadığı büyük  bir trajediden sonra intikam peşine düşmüş bir hali vardı. Kiralık  katilin üstünden çıkmışa benzeyen adres kâğıdını okudu ve önünde  yükselen binaya girdi. &lt;br /&gt;
Koridorlar, kavga sesleri ve yemek demeye bin şahit isteyen şeylerin  kokularıyla doluydu. Adam daire 12’ye gelince durdu. Önce kapıyı çaldı.  Ama açılacağını ummamıştı. &lt;br /&gt;
Umulmayan oldu. Ürkek bir çift göz göründü. Ve görünmemesine rağmen  orda olduğuna emin olacağınız bir ağızdan şu sözler döküldü; &lt;br /&gt;
- Kimsin! Ne istiyorsun! &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Adam her ne kadar son günleri şiddet dolu olsa da aslında sakin  kasaba hayatından gelmiş biriydi. Ve bu kaba tavır onu şaşırttı. &lt;br /&gt;
¬--- Şey ben "Mengene"nin bir arkadaşıyım. Yani Peter Panda’nın...  Siz nesi oluyorsunuz? &lt;br /&gt;
— Onu gördünüz mü? Nerde o? Aman tanrım Peter! Yoksa kötü bişey mi  oldu? &lt;br /&gt;
— Sakin olun! Aslında ben... &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ne diyeceğini bilemedi. Bu tartışmasız güzel kıza, sevdiği tuhaf  adamın öldüğünü, hatta bizzat kendi kullandığı bir usturayla ve bizzat  kendi kullandığı eli ile öldürüldüğünü nasıl söyleyebilirdi?  &lt;br /&gt;
Zaten panik yapmasına bakılırsa, ondan pek bişey öğrenemeyecekti.  Muhtemelen bu kız; sadece yanlış kişiyi sevmiş sıradan (ama çook güzel)  bir genç kızdı. Belki içeri girebilirse, adamın iş bağlantılarıyla  ilgili bişeyler bulabilirdi. Bu nedenle bir yalan uydurdu. &lt;br /&gt;
— Beni o yolladı. İçeri girebilir miyim? &lt;br /&gt;
Genç kız, kendisine sıkı sıkı tembihlenmesine rağmen, bu adama  güvenebileceğini hissetti. Buna mecburdu. Zira sevdiği adam söz verdiği  saatte gelmemişti ve kız, uçak biletleriyle öylece kala kalmıştı. Belki  bir aksilik çıkmıştı... &lt;br /&gt;
— O iyi mi? &lt;br /&gt;
--- Merak etmeyin.  &lt;br /&gt;
…dedi adam, gözü uçak biletlerine ve bavullara takıldı. "Sanırım bu  onun son işiydi." diye düşündü... Yalanını ayrıntılandırdı. &lt;br /&gt;
— Beni o gönderdi. Seni bir otele yerleştirmemi ve bazı özel  eşyalarını almamı istedi. Merak etme herşey yoluna girecek... &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU… &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İKİNCİ BÖLÜMÜN BAŞI: &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sevdiği adama ve birlikte kurdukları hayallere ne olacağını bilmeyen  genç kızı, yakınlardaki bir otele yerleştiren eski berber, tekrardan  kiralık katilin dairesine gitti ve etrafı araştırmaya başladı. Eski  kiralık katil ve yeni ölü Peter Panda’nın çalışma masasının – ki aslında  masasında çalışabileceği bir işi asla olmamıştı – üstünde, için adres  ve isimlerle dolu bir fihrist vardı. Ama gerçek isimler yoktu. Hepsi  takma adlarıyla yazılmıştı. Ardından çekmeceyi açtı ve dükkânında  öldürülen mafya babasının resmini buldu. Bir de hakkındaki bilgilerin  olduğu dosyayı… Picasso takma adı dikkatini çekti. Şöyle diyordu: “Bay  Picasso’nun senden son ricası…” Sonunda onu tutan adamın en azından  takma adını bulmuştu. Kapının tıkırdadığını duydu ve saklandı… &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu sırada tren garında; &lt;br /&gt;
Jack Knife ve Vietnam’dan silah arkadaşı olan TKO, şehre  varmışlardı. Jack, geçmişinde kaldığını sandığı bazı kişilerin onu bu  kasabada bulmasına şaşırmıştı. Vietnamdan döndükten sonra bir süre bu  şehirde kalmış ve bir mafya babası hesabına çalışmıştı. Ama mafya  babasının karısı hesabına da çalıştığı ortaya çıkınca, ortadan  kaybolmanın iyi bir fikir olduğunu düşünmüştü. Bunca yıldan sonra  karısıyla yattığı mafya babasının onu bulmasına ve o sırada yasak ilişkş  yaşadığı sevgilsini öldürtmesine şaşırmıştı. Evet, Sanchez Eduardo namı  diğer Picasso’nun intikam alacağını biliyordu ama neden sadece  sevgilisini öldürtmüştü? Sonuçta yapabileceği tek şey Picasso onu  öldürmeden önce onun, onu öldürmesiydi. Tanrıya şükür ki yalnız değildi.  TKO (Tek Kişilik Ordu olan Vietnam gazisi arkadaşı) ona yardım  ediyordu. Mecburen de olsa… &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Merhum “Mengene” Peter Panda’nın dairesinde iki yabancı vardı şimdi.  Anlaşılan Picasso, bu en acımasız kiralık katilinin tüm bildikleriyle  birlikte ortadan kaybolmasına ve yeni bir hayat kurmasına izin  vermeyecekti. İki tetikçi etrafa bakındılar. Tedirginlerdi çünkü  “mengene” kolay teslim olmazdı. Ama bilmedikleri şey çoktan ruhunu  teslim ettiğiydi. Eski berber ve yeni tek kişilik ordu adayımız, banyoya  saklanmıştı. Fakat banyo ne saklanmak için ne de saklanırken hapşurmak  için iyi bir yerdi. Kısa bir arbededen sonra iki adam tek ganimetleriyle  birlikte patronlarının yanına döndüler. &lt;br /&gt;
“Picasso” Sanchez Eduardo, eski tip mafya patronlarındandı. Bilgi  edinmek için eski yöntemleri tercih ediyordu. Parmak kesmek, bacak  kırmak gibi… Bu nedenle internetten yerel haberleri takip etmiyordu.  Eğer etseydi, Alfonzo’yu (hani hikâyenin başında ölen mafya babası)  öldürmesi için gönderdiği Mengene Peter Panda’nın öldüğünü bilirdi. Ama  o, Mengene'nin başarısız olacağını düşünmemişti. Emekli olmasına izin  vermeyi düşünmediği gibi… &lt;br /&gt;
Kiralık katili emekliye ayırmaları için gönderdiği iki adamın,  yanlarında bir üçüncü adamla geri dönmesine şaşırdı. “Kim bu?” diye  sordu… Adamlardan biri açıkladı: &lt;br /&gt;
— Patron, bunu Mengene’nin evinde hapşuruken bulduk! &lt;br /&gt;
— Hapşururken mi?  &lt;br /&gt;
— Evet patron. Bize, Mengene’yi öldürdüğünü söyledi. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu sırada elleri bağlı eski berber ve başarısız tek kişilik ordu  durumu anlatmayı denedi. &lt;br /&gt;
— Bakın ben sıradan bir berberim. Olayın olduğu gün, Alfonzo  dükkânıma geldi. Ardından da şu Mengene dediğiniz adam… Sonra Mengene,  Alfonzo’yu ve karımı öldürünce ben de onu öldürdüm. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sanchez Eduardo, adamın söylediklerini inandırıcı buldu. Yıllar boyu  o kadar çok kişi hayatı için ona yalvarmış ve durumu açıklamaya  çalışmıştı ki kimin yalan kimin doğru söylediğini anlayabiliyordu ve  adam samimiydi… Ona Mengene'nin sevgilisi hakkında bir soru sordu. Çünkü  kız da ölmeliydi. Berber kızın ölmesine göz yumamazdı. Tanımadığını  söyledi. Ama yalan söylediği Picasso’dan kaçmadı. Dolayısıyla onu  konuşturmaya karar verdi. &lt;br /&gt;
— Bu herifi her zamanki sorgu yerine götürün. Onunla bizzat  ilgileneceğim.  &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İKİNCİ BÖLÜMÜN SONU... &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
SON BÖLÜMÜN BAŞI: &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Jack Knife ve TKO, şehirdeki en büyük eğlence parkının; I WONDER  PARK’ın önündeydiler. Burası Sanchez Eduardo’nun işlerini idare ettiği  mekândı. Birazdan ortalık iyice şenlenecekti… Çantalarındaki cephaneliği  içeri sokmak için kapıdaki görevliye yüz dolar verdiler. Görevli de  onlara 50 dolar geri verdi. &lt;br /&gt;
Bu sırada Picasso (Sanchez Eduardo) ve adamları tadilat için  geçici olarak kapatılan Aşk Tünelindeydiler. Aslında birine işkence  yapmak için iyi bir yerdi. Zira aşk acıdır. Ve acı size gerçekleri  söyletir!  &lt;br /&gt;
Her neyse… Berber –ki kendisi tüm bunlardan sonra mesleğe geri  dönmeye karar vermişti- acıya pek dayanazdı. Dayanabildiği en fazla acı,  sivrisinek ısırığını kaşıdıktan sonra duyulan ve çocu insanın hoşuna  giden acıydı. Ama yine de Mengene’nin güzel kız arkadaşının bu adamların  eline düşmesini istemiyordu. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Parkın içinde ilerleyen iki adam, çantalarından çıkardıkları el  bombalarını etrafa atmaya karar verdikleri için işkence seansı  başlamadan bitti. Picasso ve adamları, dışarda neler olduğunu kontrol  etmeye gittiler. Sıkı bir çatışma sürüyordu. Berber de bu sırada kendini  bağlayan iplerden kurtuldu ve dışarı çıktı. Zira her berber, zor anlar  için extra bir makas taşır bildiğiniz gibi… &lt;br /&gt;
Jack ve Vietnam gazisi arkadaşı, ortalığı kasıp kavuruyordu.  Berber ise hayatta kalmak için önüne ilk çıkan yere girdi ve daha sonra  korku tünelinin saklanmak için iyi bir yer olmadığını anladı. Zira  insana güvenlik hissi vermiyordu. Özellikle de çatışmayı kaybedeceğini  anlayan Picasso (Sanchez Eduardo) da buraya kaçınca… &lt;br /&gt;
Jack Knife, TKO, Berber ve Picasso, aynalarla dolu ve etrafta  korkunç şeylerin görünüp, kaybolduğu bir odadaydılar. Burası son kez  hesaplaşmak için çok uygundu. Özellikle de kendinizi Bruce Lee gibi  hissediyorsanız. &lt;br /&gt;
İlk konuşan Picasso oldu; &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Picasso: Neler oluyor burda! Sen… Se… Seni hatırladım. Karımla yatan  pisliksin sen! &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Jack Knife: Sevgilisinin boynunu kırdırdığın bir adamı şimdi mi  hatırladın! &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Berber: Ne dedin? Demek karımla yatan pisliksin sendin! &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Picasso: Senin karınla da mı? &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
TKO: Arkadaşım ayakkabısını boyatırken, boya sandığı havaya uçtu.  Vücudunu biraraya getirmeye çalıştım ama olmadı… &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu sırada Picasso yavaşça arkasında duran diğer silaha uzandı. Bunu  farkeden berber, korku tünelinin duvarında duran iskeleti ona doğru  fırlattı. Jack, silahını ateşlemek istedi ama mermisi kalmamıştı, TKO  ise sırtını duvara dayamış ağlıyordu. İskeletin bir an için dikkatini  dağıttığı Picasso toparlandı ve silahını berbere doğrulttu ama berber  orda değildi. Azrail’in elindeki tırpanı almaya çalışıyordu ama bu kolay  değildi tahmin edebileceğiniz gibi… Bu sırada Jack, şarjörü değiştirdi  ve silahı Picasso’ya doğrulttu. Tam o sırada berber, tırpanla  Picasso’nun arkasında belirdi. Mafya babasını ikiye biçmek üzereydi.  Jack ateş etti. Ama Picasso kendini yana atınca, kurşunlar onu takip  etmedi ve berbere saplandı. Elindeki tırpan kendini yere atan  Picasso’nun suratın düştü ve aynen adını aldığı ressamın tablolarındaki  figürlerinkine benzeyecek şekilde parçaladı. &lt;br /&gt;
Ama Picasso yine de silahını son kez ateşlemeyi başardı ve böylece  tarih, kocasını Jack ile aldatan bir başka kadından daha bahsetmek  zorunda kalmadı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Herşey bitmişti… Tek Kişilik Ordu ve berber (yani hayatta kalanlar)  birlikte dışarı çıktılar ve en yakındaki bara gittiler. Birbirlerini  tanıma ihtiyacı ile konuştular. &lt;br /&gt;
— Merhaba benim adım ED... ED CRANE. Berberim. Yani yeniden ve  sonsuza dek… &lt;br /&gt;
— Benim adım John... Soyadımı pek hatırlamıyorum. Rocky ya da Rambo  gibi bişeydi… Sanırım tek kişilik bir gösteri oyuncusu olmak istiyorum.  Savaşmaktan yoruldum. &lt;br /&gt;
— Güzel. O halde sana iyi şanslar. Benim otelden almam gereken bir  kız ve kesmem gereken saçlar var… &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kötülükle savaşmanın en güzel yanı yalnız savaşmak zorunda  olmamanızdır. Fakat kötü biriyseniz, ardınızda bir ordu olsa bile  yanlızsınızdır. Dolayısıyla tek kişilik ordu denen kişiler aslında  kendilerini yalnız sanan ama Albay Trautman’ın onları sevdiğini bilmeyen  kişilerdir. Kimse tek kişilik ordu değildir. Çünkü bu imkânsızdır,  çünkü gerek yoktur… &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
SON BÖLÜMÜN SONU &lt;br /&gt;
THE END &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5785981923822541629-8596229899970122354?l=omarkirat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/kEU5Gaq8M_g4LGWDk40na6ugxnk/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/kEU5Gaq8M_g4LGWDk40na6ugxnk/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/kEU5Gaq8M_g4LGWDk40na6ugxnk/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/kEU5Gaq8M_g4LGWDk40na6ugxnk/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/merKrat/~4/jFguSM3NTTE" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://omarkirat.blogspot.com/feeds/8596229899970122354/comments/default" title="Post Comments" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5785981923822541629&amp;postID=8596229899970122354" title="0 Comments" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/5785981923822541629/posts/default/8596229899970122354?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/5785981923822541629/posts/default/8596229899970122354?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/merKrat/~3/jFguSM3NTTE/ordu-olmayan-adam.html" title="ORDU OLMAYAN ADAM" /><author><name>Ömer Kırat</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09896492188875579528</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="24" src="http://4.bp.blogspot.com/_HLBUo5sABsc/TDocDSnmjnI/AAAAAAAAAAM/FVHSkI1zwAE/S220/hovercraft.jpg" /></author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://omarkirat.blogspot.com/2010/07/ordu-olmayan-adam.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;CkQNRX87cSp7ImA9Wx9bF0k.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-5785981923822541629.post-9209937253330071024</id><published>2010-07-11T23:37:00.002+03:00</published><updated>2011-02-26T19:13:14.109+02:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2011-02-26T19:13:14.109+02:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="hilkat garibesi" /><title>HİLKAT GARİBESİ</title><content type="html">Hayatı öyle tuhaftı ki "dış görünümünün tuhaflığı" yanında önemsiz  kalıyordu. Yanında "önemsiz" kalmasından rahatsız olmayan iyi komşu  "hayatı"nın günlerinden bir gün, yaşadığı “çölleşme kurbanı madenci  kasabasına” gelen yabancı bir adam herşeyi değiştirecekti... &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Siyanürle altın rafine edilen bu kasabada doğan Hilkat, yüksek  oranda siyanür içeren DNA'ların mizah duygusuna has bir güzelliğe  sahipti. Kasabaya gelen yabancının ise aklındaki en son şey bir hilkat  garibesi ile dost olmaktı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
- Tam da ucubelere göre bir yer. &lt;br /&gt;
...diye söylenerek kasabanın ana caddesinde ilerleyen yabancı,  ortamın sessizliğinden ürkmüştü. Görünürde kimsecikler yoktu.  &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu sırada burnundan sarkan sümükle ilgilenen Hilkat, sümüğünün  bile, çirkinliğine dayanamayarak aktığını düşünerek üzülüyordu. Ana  caddede birisinin ilerlediğini görene dek bu üzücü düşünce zihninde  kaldı bir süre...Sonra aynen sümüğüne yaptığı gibi bu düşünceyi  sümkürerek zihninden çıkardı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Uzun süredir kimseyle karşılaşmamıştı. Nasıl davranması gerektiğini  bilemedi. Birden karşısına mı çıkmalıydı? Yoksa arkasından yaklaşıp  "wöeah" şeklinde tuhaf bir ses mi çıkarmalıydı, hastalıklı derecede  kısık sesiyle...  &lt;br /&gt;
Ayaklarının dibinde duran sümük dolu kovaya baktı. Şeffaf sümükleri  sayesinde ayna gibi yansıtıcı bir hal almıştı kovadakiler... Yansımasını  inceledi ve yabancının arkasından yaklaşmaya karar verdi. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Az sonra arkasında olacaklardan habersizce ilerleyen yabancı,  kasabanın tamamen terkedilmiş olduğunu düşünüyordu. Ne yapacaktı? Buraya  yerleşip, birinin gelmesini mi bekleyecekti, birden karşısına çıkmak  veya arkasından yaklaşıp ses çıkarmak için? &lt;br /&gt;
Satmakla sorumlu olduğu sözde güzellik kremlerini taşıdığı bavul  git gide ağırlaşırken az ilerdeki bara girmeye karar verdi. Gerçi içecek  bişey bulamayacağı kesindi ama gölgede oturup kafasını toparlayabilir  ve patronun neden onu buraya yolladığını anlamaya çalışabilirdi. Kızına  aşık olduğu patronunun, bu aşkı onaylamadığını biliyordu ama bu yüzden  olamazdı. Olmamalıydı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
-Olamaaaz! &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
... diye bağırdı. Ama az önceki düşünceleri yüzünden değil, bardaki  aynaya bakarken arkasında beliren yüz yüzünden bağırmıştı. Haklıydı. Bu  yüz, olamayacak kadar çirkindi. Olamayan şeyler bu kadar çirkinse, bu  aynı zamanda "neden varolduğumuz" sorusunun cevabı olabilirdi... &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
"Belki de burası bar değil, lunaparktır. Ve şu anda baktığım ayna  da görüntüyü deforme eden aynalardandır!" gibi tamamen kendini  sakinleştrimek üzere uydurulmuş bir düşünceye sarılmıştı. Yeni bir din  olabilecek kadar rahatlatıcı bir düşünceydi bu fakat kısa ömürlü oldu.  Zira arkasını dönüp,  yansımasını gördüğü şeyle yüzleşince, görüntüdeki  bozulmanın "vericiden" kaynaklandığını anladı... &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir kaç saniye sonra kaçınılmaz olanı ertelemekten vazgeçen  Hilkat, arkasını döndü ve kendisinden korkan bu adamı daha fazla üzmemek  için uzaklaşmaya başladı. Fakat arkasını dönmesinin görüntüsünde  yarattığı geçici düzelme sayesinde, korkudan donan adamın buzları  çözülmek için vakit bulmuştu.  &lt;br /&gt;
O an düşüncelerini odaklayan adam, neden “buraya” gönderildiğini  düşünmeyi bıraktı ve neden "burada" olduğunu hatırladı. İnsanlara  güzellik kremi satmak için buradaydı ve karşısındaki müşterinin  kesinlikle buna ihtiyacı vardı.  &lt;br /&gt;
Seslendi: &lt;br /&gt;
- Merhaba! Hey sana dedim! Duymadın mı? &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hilkat duraladı. Yüzünü dönmek konusunda kararsızdı. O nedenle  arkası dönük vaziyette, soruya soruyla cevap verdi: &lt;br /&gt;
- Ben mi? &lt;br /&gt;
- Evet... Başka kim olabilir? &lt;br /&gt;
- Bilmem? Kim? &lt;br /&gt;
- Sen ya! Ne sandın? &lt;br /&gt;
- Bişey mi sanmalıydım? &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu, "soruya soruyla cevap verme"şeklindeki iletişimin onları hiçbir  yere götürmediğini farkeden yabancı, yerinden kalkıp Hilkat'ın yanına  geldi. Omzu olduğunu tahmin ettiği engebeli bölgeye elini koydu. Böylece   tuhaf yaratığın, ona yüzünü dönmesi için cesaret bulmasını sağladı.  &lt;br /&gt;
Uzun süredir insan eli değmemiş bu zavallı biçimsiz yaratığın  içinde tuhaf bir kıpırdanma oldu. Yabancının terli ve sıcak eli, sanki  omuzuna değil de kalbine dokunmuştu. Aslında tam olarak böyleydi. Zira  Hilkat'ın iç organları, siyanürün "özgürleştirici" etkisi sayesinde  kendilerine yaşayacak değişik yerler seçmişlerdi.  &lt;br /&gt;
Yavaşça, yüzünü yabancıya döndü. Beklenmedik yakınlaşma ve ilgi  nedeniyle içinde uyanan dostluk duygusu ile hafifçe gülümsedi. Ama  yabancı bunu farketmedi. Çünkü gülümsemesi grift yüzünde kaybolmuştu.  Gerçi kahkaha atmış olsaydı bile, bu engebeli surattan dışarı çıkamazdı  ya...  &lt;br /&gt;
Yabancı konuşmaya devam etmesi gerektiğine karar verdi. Kibarca  kendini tanıttı ve buraya geliş amacından bahsedip, diğer insanların  (eğer varlarsa) nerede olduğunu sordu. Hilkat da kibarca kendini  tanıtmaya karar vermişti ki ağzından akan salyaları onu utandırdı.  Burada oluş amacından veya diğer insanlardan bahsedemeden, zihnindeki  kaçıp gitme dürtüsüne yenildi. Hızla bardan çıkarken yabancı da  arkasından koşuyordu...  &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biçimsiz olduğu için dengesini zor bulan bu vücuttan beklenmeyecek  bir hızla uzaklaşan Hilkat, insanlardan uzaklaşmak istediğinde hep  gittiği eski altın madenine doğru yöneldi. Burası onun sınağıydı ki  gerçekten de yerin altına oyulan (yerin altına, “altın” için oyulması ne  ironik, tabii demir için oyulsa, ironik olması ilginç olurdu bu  sefer...) bu mağara, nükleer bir saldırıdan kurtulunabilinecek kadar  derinlere iniyordu.  &lt;br /&gt;
Hilkat'da sanki nükleer bir saldırıdan kurtulmak için  kaçıyormuşçasına derinlere iniyordu, mağarada... Peşinden koşan yabancı  adam madene ulaştığında, önce içeri girmek konusunda kararsız kaldı.  Sonra her kararsız kalışında yaptığı gibi en aptalca olan seçeneği  belirleyip uyguladı. Takibe devam etti...  &lt;br /&gt;
Aşağısı aydınlıktı. Zira Hilkat, eski aydınlatma sistemini  onarmıştı. Ama havalandırma sistemi olmadığı için ilerlemek işkenceden  farksızdı. Belki tek farkı; madenin sizden bilgi almaya çalışmıyor  oluşuydu. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yamuk yumuk tünellerde hızla ilerliyordu Hilkat... Sanki vücudunun  eğri-büğrülüğü, bu tünellerde yaşarken geçirdiği evrimin sonucu gibiydi.  Sonunda bir zamanlar madencilerin yemek yerken kullandıkları mekanına  ulaştı.Nefesinin normale dönmesi için biraz süre tanıdı kendisine ve  bunun boşuna olduğunu farkedip oturdu. Onunla ilgili hiçbir şey normal  olamazdı.   &lt;br /&gt;
Neden kaçmıştı? Lanet olası salyaları aktığı için mi? Böylesine  kurak bir yerde bu kadar çok salya salgılaması yeterince saçmaydı. Bir  de bu yüzden, uzun süredir karşılaştığı tek insan önünde utanılacak  duruma düşmesi katlanılmazdı. Sonra adamın peşinden geldiğini hatırladı.  Eee? Neredeydi? Madenin içinde kendisine seslendiğini duymuştu, durması  için... Demek ki içerde bir yerdeydi. Olamaz! Ya başına bişey geldiyse?   Odadan fırlayıp, aynı anda hem korkunç hem de korku dolu olabilen  gözlerle adamı aramaya koyuldu...  &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu sırada, aradığı kişiyi bulamayan, üstüne üstük kendisi de  kaybolan güzellik kremi satıcısının durumu, labirentte kaybolmuş  fareninkinden bile kötüydü.Çünkü labirentte aradığı şey peynir kadar  bile çekici değildi. Gerçii öyle kokuyordu ama... &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Peşinde olduğu hilkat garibesine seslendi: “Hey! Nerdesin?” Ama  duyduğu güçlü yankı nedeniyle tereddüte düştü. Bağırmak çığ düşmesine  neden oluyorsa belki bu eski madenin çökmesine de neden olabilirdi.  Durum muhasebesi yapmak için durdu. Yerin metrelerce altında kapana  kısılmıştı. Yeryüzünde peşinden koşacağı belkide son insanın peşinden  koşuyordu, yeraltında... Taşıdığı ticari mallarla dolu bavul, taşınmaz  mallar kategorisine girmek üzereydi.  Tam gözüne bir şey kaçmak üzereydi  ki (ya da sinirden göz yaşı salgılamak) az ilerdeki asansörü farketti.  Rahatladı. Tekrardan yeryüzüne çıkmak için kabine bindi. Parmağını  düğmeye uzattı. &lt;br /&gt;
Bu noktadan sonra yaşananları, sırasıyla, olaydaki aktörlerin  bakış açılarından, ağır çekimde anlatırsak: Hilkat; adamı buldu ve  kullanmaya yeltendiği asansörün bozuk olduğunu hatırlayınca, düğmeye  basmasını engelleme vazifesini üzerine alıp, ileri atıldı. Düğmeye  basmak üzere olan adam, üzerine hilkat garibesi koşan her normal insanın  yapacağını yapıp paniğe kapıldı, düğmeye bastı. Üstüne taşıyamayacağı  bir yük binen her halatın karşılaşacağı sonla karşılaşan asansördeki  halat koptu ve kabin, içindeki iki yolcusuyla birlikte madenin  karanlığında kayboldu. Artık olayda adı geçen herkes “kayıp”  statüsündeydi. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Acil durum frenleri duruma el koyup, asansörü zemine bir metre  kala durdurmasa tam olarak burada bitecek olan maceraları yeni başlayan  kahramanlarımız kabinden çıktılar. Hilkat, madene kaçıp tüm bunlara  neden olduğu için kendini suçlu hissederken, adam da onu uyarmaya  çalışan bu cesur yaratıktan korkup asansörün düğmesine bastığı için  vicdan azabı duyuyordu. Bu nedenle birbirlerini suçlayarak işe  koyuldular: &lt;br /&gt;
- Neden kaçtın? &lt;br /&gt;
- Sen neden peşimden geldin? &lt;br /&gt;
- Kaçmana gerek yoktu. &lt;br /&gt;
- Senin de, gelmeni isteyen! &lt;br /&gt;
- Ne yapıcaz? &lt;br /&gt;
- Bir çıkış bulacağız. Şu yoldan gideceğiz. &lt;br /&gt;
- Bir madenden ancak yukarı çıkarak çıkabilirsin, biliyorsun değil  mi? &lt;br /&gt;
- Evet ama bu tersi de doğru olan bir yaklaşım. Çin yemeği kokusu  aldığıma göre fazla uzak olamayız. Şuradan kazmaya başlarsak… &lt;br /&gt;
- Şaka yapıyorsun değil mi? &lt;br /&gt;
- Evet. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kendinden emin tavırlarına rağmen madenin bu kısmına daha önce hiç  gelmediğinden dolayı tedirgin olan tuhaf yaratık önde,  kendini "doğru  yolda olduğuna emin olmadığı bir ucubeye güvenmek" gibi tuhaf bir  &lt;br /&gt;
durumda bulduğu için tedirgin olan adam arkada ilerliyorlardı.  Sinirbozucu sessizliğe son veren güzellik uzmanı oldu: &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
- Demek tüm altın bitti ve seni burada bırakıp kasabayı terkettiler  he? &lt;br /&gt;
- Tam olarak öyle değil. Burada hala altın var ama toprakta bulunan  nitrat tuzları ve sülfür nedeniyle nitrik asit ve sülfürik asit ortaya  çıkıyor. Bu nedenle burada kazı yapmak istiyorsan önce bir intihar notu  yazman gerekir. Ama merak etme şu anda güvendeyiz. Buralar maddenin kuru  kısımları. Tehlikeli gazlar sadece yeraltı sularının bulunduğu yerlerde  var. &lt;br /&gt;
- Peki seni terkettikleri kısmı doğru mu? &lt;br /&gt;
- .... Yanında taşıdığın o bavulu neden terketmiyorsun? Çünkü  ihtiyacın var. Anlaşılan o ki bana ihtiyaçları yokmuş.  &lt;br /&gt;
- Böyle düşünmemelisin. &lt;br /&gt;
- Neden? Haksız mıyım? Mesela sen yanımdasın çünkü buradan çıkmak  için bana ihtiyacın var. Merak etme. Ben de güzel şeylerden hoşlanır  çirkin şeylerden uzaklaşırım. Kimseyi suçlamıyorum zaten suçlamak için  bile kimsem yok... &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sessizliğin bu sohbetten daha az sinir bozucu olduğuna karar veren  güzellik uzmanı karşılık vermedi.  &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hani terslikler üst üste olur ya... İşte 5 yıldır doğru düzgün  yağmur yağmayan o bölgeye şimdi bardaktan boşalırcasına rahmet  dökülüyordu, üstünüze tutulacak bir itfaiye hortumuna bile rahmet  okuturcasına... &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Derinliklerindeki yürüyüş ise tüm hızıyla sürüyordu. Hilkat'ın  çıkış yolu konusundaki tahmini doğruydu. Madenin bulunduğu yer bir  platoydu ve bu yüksek düzlüğün kuzey kısmı, oldukça dik bir yamaçla  kesiliyordu. Madenciler bunu, yerin bunca metre altındayken bir  çatlaktan yüzlerine güneş ışığı vurunca farketmişlerdi. Kazmayı  durdurduklarında dışarıya sadece yarım metrelik bir mesafe kalmıştı.. Bu  nedenle dışarıya ulaşmak için biraz kazmaları yeterli olacaktı. Sonra  tek yapmaları gereken 10 metre kadar tırmanmaktı. Yamacın, basamakları  andıran yapısı nedeniyle tırmanması pek zor değildi. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
- İşte geldik. &lt;br /&gt;
- Nereye? Karşımızda bir duvar var bir çıkış değil. &lt;br /&gt;
- Arkası boş! Sadece birkaç santimetre kalınlığında. Kazabiliriz. Az  ilerde eski bir kazma görmüştüm sanırım, onu alıp geleyim. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birkaç dakika sonra dönen Hilkat ve güzellik uzmanı duvarı delmeye  başlamışlardı. Ancak sandıklarından biraz daha uzun sürecek gibiydi. Bu  nedenle dönüşümlü olarak çalışıyorladı.Sırasını devreden Hilkat duvara  yaslanıp dinlenirken sırtının ıslandığını hissetti.  &lt;br /&gt;
- Ya çok terledik ya da duvarlardan su sızmaya başladı! Acele et!  Sanırım yağmur suyu bu! Zehirli gazlar artmadan çıkmalıyız. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fakat panikleyen güzellik uzmanı kazmayı fazla hızlı sallayınca  sapı kırıldı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
- Lanet olsun! Ne yapacağız! &lt;br /&gt;
- Bu sefer de sen bişeyler düşün! &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Duvardan sızan su; madenin duvarını kaplayan kimyasallarla  reaksiyona girip nitrik ve sülfürik asite dönüşmeye başlamıştı bile...  Giysilerini ağızlarına kapatan ve ellerindeki kaya parçalarıyla duvarı  delmeye çalışan kahramanlarımızın umutları tükenmek üzereydi. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonunda yorgunluk ve gazın etkisiyle yere çöken yabancıya birkaç  saniye sonra ucube de katılmıştı. Hayatlarının son dakikalarını  yaşıyorlardı. Birlikte öleceklerdi ve daha isimlerini bile  bilmiyorlardı. Hilkat kendini tanıttı: &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
- Benim adım Franquas İmodo...  &lt;br /&gt;
- Ben de Pierre... Bir dakika! İmodo mu dedin? &lt;br /&gt;
- Evet. Neden şaşırdın? &lt;br /&gt;
- Bu benim patronumun soyadı! &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ortak geçmişlerinin farkına varmıştı bu iki yabancı... Jacques  İmodo yani kozmetik ürünleri üreten şirketin sahibi ve güzellik  uzmanının patronu, aslında bu kasabada yaşayan bir madenciydi. Maden  kapatılınca hisselerini satmış ve şehre taşınmıştı. Hilkat da onun  oğluydu. Ama babası bu"tuhaf" yaratığı yeni hayatında istememiş ve henüz  bir bebekken para karşılığı, bakmaları için oradaki fakir bir aileye  bırakmıştı. Onlar da büyüyen ucubeden kurtulmak için evden atmış ve geri  dönmemesi için ona gerçeği açıklamışlardı. Babası ise reddettiği oğlu  yüzünden midir bilinmez geri kalan ömrünü insanları güzelleştirmeye  adamıştı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Pierre (Güzellik Uzmanı) neden buraya gönderildiğini anlamıştı.  Yaşlanan patronu hayatı boyunca taşıdığı bu sırdan ve çektiği vicdan  azabından kurtulmak için onu buraya yollamıştı. Belki  kızıyla  evlenmesine karşı çıkma nedeni de buydu. Ucube bir torun istemiyordu.  Kızının da kendisi gibi lanetlenmiş olmasından korkuyordu. Bu nedenle  onu, buraya, olabilecekleri kendi gözleriyle görmesi için göndermişti.  Ama Pierre bu bozukluğun kalıtımsal kaynaklı değil siyanür nedeniyle  olduğunu biliyordu. Bu tür kimyasallarla uğraşanların bebeklerinde  sorunlar olduğunu okumuştu. Zaten Jacques (patronu) kimyasallarla ilgili  bilgisi nedeniyle işe almıştı onu... &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gerçekleri öğrenmenin verdiği güçle yerinden doğruldu. Hayır!  Böyle bitmesine izin vermeyecekti! Sadece kendisi için değil aynı  zamanda bu zavallı insan için de kurtulmalıydılar. Fakat nasıl??? Birden  aklına okuduğu bilimsel bir makale geldi. Madenlerde kullanılmak için  geliştirilen bir patlayıcıdan bahsediyordu. NİTROGLİSERİN! Evet işte  buydu!  Yanında getirdiği bavul, cildi yumuşatsın diye kullanılan  GLİSERİN ihtiva eden kremlerle, maden ise ihtiyaç duyduğu nitrit ve  sülfürik asitle doluydu. &lt;br /&gt;
Kendinden geçmek üzere olan Hilkat'a seslendi: &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
- Seni lanet olası! Kalk! Hah hah ha! Buradan çıkıyoruz! &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
- Akılını mı yitirdin? &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
- Hayır. Tam aksine dostum, aklım başıma geldi. Çabuk şurdaki kovayı  kap ve duvardan sızan asitli suyu topla! Dikkat et bayılma! &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Franquas İmodo kovayı doldurdu ve ardından içine kremleri  boşalttılar. Daha sonra aydınlatma için kullanılan kabloyu söküp bir  ucunu  kovaya bağladılar. Kablonun diğer ucunu ana hatta deydirdikleri  anda büyük bir gürültü koptu. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte! Duvardan eser kalmamıştı!  &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ama aynı zamanda maden tünelinden de... Çünkü o kısmı ayakta tutan  tek şey o duvardı. Milyonlarca ton ağırlığındaki kaya Hilkat'ın ve  güzellik uzmanının üzerini örtmüştü. &lt;br /&gt;
Firavun mezarında bulunandan bile daha fazla altınla birlikte  gömülmüşlerdi. Öldüler ve sonsuza dek öyle kaldılar...&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div style="text-align: center;"&gt;tHe ENd &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5785981923822541629-9209937253330071024?l=omarkirat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/5L8UfbUukX9kkjzaqpPFlE74mCU/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/5L8UfbUukX9kkjzaqpPFlE74mCU/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/5L8UfbUukX9kkjzaqpPFlE74mCU/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/5L8UfbUukX9kkjzaqpPFlE74mCU/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/merKrat/~4/t9VwP4nVRow" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://omarkirat.blogspot.com/feeds/9209937253330071024/comments/default" title="Post Comments" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5785981923822541629&amp;postID=9209937253330071024" title="0 Comments" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/5785981923822541629/posts/default/9209937253330071024?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/5785981923822541629/posts/default/9209937253330071024?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/merKrat/~3/t9VwP4nVRow/hayat-oyle-tuhaft-ki-ds-gorunumunun.html" title="HİLKAT GARİBESİ" /><author><name>Ömer Kırat</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09896492188875579528</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="24" src="http://4.bp.blogspot.com/_HLBUo5sABsc/TDocDSnmjnI/AAAAAAAAAAM/FVHSkI1zwAE/S220/hovercraft.jpg" /></author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://omarkirat.blogspot.com/2010/07/hayat-oyle-tuhaft-ki-ds-gorunumunun.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;CkQCSHY-cSp7ImA9Wx9bF0k.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-5785981923822541629.post-5802707043683159728</id><published>2010-07-11T23:33:00.001+03:00</published><updated>2011-02-26T19:12:49.859+02:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2011-02-26T19:12:49.859+02:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="noel baba" /><title>NOEL BABA'NIN GERÇEK HİKAYESİ</title><content type="html">&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;Hepimiz Noel Baba'ya inanırız. Çocuklara, hiçbir karşılık beklemeden  (mesela çıplak fotoğraf) hediye dağıtan bu sevimli ihtiyarın gerçek  hikayesini okuduğunuzda, bacanızı kirletilmiş hissedeceksiniz. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kimdir bu AZİZ NİKOLAS? Sahiden AZİZ midir yoksa tanrının azizliğine  uğradığını düşündüğü için mi kendine bu ünvanı uygun görmüştür? Neden  Kutuplar’da yaşar? &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Herşey 4. yy'da başladı. Anadolu henüz Türk'ün gücü ile  tanışmamıştı. Dolayısıyla kimse Türkçe konuşmadığından insanlar  anlaşmakta zorlanıyor, doğdukları andan itibaren yabancı dil öğrenmek  zorunda kalıyorlardı. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Demre'deki küçük kilisenin papazı da bu ortamda insanlara  İsa'yı anlatmaya çalışıyordu. Çünkü İsa heykeli iki hafta önce  çalınmıştı. Kendini; bitmeyen bir "polis ressamına şüpheli tarifi verme"  döngüsünde bulan bu baba (Father) adam, sonunda dedektifliğe soyunup,  İsa heykelini aramaya karar verdi. Heykelin mucizevi olarak geri  döneceği inancı (ressurrection) boş çıkmıştı. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Akıllı olduğu için aramaya, en son düşünülecek yerden başlamaya  karar veren ve oranın neresi olabileceğini düşünmek için kilisenin çan  kulesine çıkan Aziz Nikolas, düşünmeden yaptığı bu seçim sayesinde  aradığını buldu. Çalınan kutsal figür çatıda, öylece durmaktadır. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O sırada bir gürültü olur. Aziz Nikolas saklanır. Birkaç çocuk  kilisenin arkasındaki ağaca, oradan da çatıya çıkmaktadırlar. Çan  kulesinden olayı seyreden Nikolas, aradığı hırsızları bulmuştur ve  yakalamaya karar verir. Bu kararında, hırsızların küçük veletler oluşu  etkilidir. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çocukları yakalayan peder hikayeyi öğrenir: Pazar ayini sırasında  içeri saklanan çocuklar, heykeli almış ama ayinden sonra kilitlenen ön  kapıdan çıkartamayınca çan kulesinden çatıya taşımışlar ve daha sonra  almak üzere orada bırakmışlardır. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Peder "Neden?" diye sorunca çocukların verdiği cevap gözlerini  yaşartır: "Onu çarmıhtan kurtarmak istedik. Bizim için yaptıklarından  sonra onu orada bırakamazdık!" &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Göz yaşlarına hakim olamayan Aziz Nikola, çocukları kırmayıp en  azından bu seferlik İsa figürünü çarmıhtan indirir. Yaralarına bez  bağlar. Hatta heykeli çocuklara hediye eder: &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
- Bu heykel artık sizin! Tabii kilisede kalacak ama bundan sonra ona  bişey olmaması sizin sorumluluğunuzda... İsa sevgisi gibi sevgilerin en  güzeli size hediye edilmiş çocuklar. Bu nedenle o sizindir artık.  Eminim şimdi bulunduğu yerde yüzünde büyük bir gülümseme vardır o kutsal  adamın! &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hakikatten de İsa'nın yüzünde gülümseme vardı. Ama hemen yanında da  gülmeyen birisi... Zira bu durum Tanrı'yı kızdırmıştır. Bu salak din  adamı ne hakla, onun çarmıha gerilmesine izin veridiği birini  indirebilirdi? Peygamberini nasıl olur da çocuklara hediye ederdi? &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu düşüncelerle Aziz Nikolas'ı cezalandırmaya karar veren Tanrı,  soğuğu sevmediğini bildiği için onu kutuplara sürdü ve sonsuza dek  çocuklara hediye vermekle, çatılarda dolaşıp, bacalardan içeri girmekle  lanetledi. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Geyikler ve kızak Aziz Nikolas'ın namı diğer Noel Baba'nın fikriydi.  Kırmızı giysisi ise kutuplarda kaybolursa Eskimo arkadaşları onu beyaz  buzda kolayca farkedebilsin diye düşünülmüştü. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mutlu Yıllar  &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5785981923822541629-5802707043683159728?l=omarkirat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/80_VtTVHEg4o9FR6Qu62gN_zQdE/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/80_VtTVHEg4o9FR6Qu62gN_zQdE/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/80_VtTVHEg4o9FR6Qu62gN_zQdE/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/80_VtTVHEg4o9FR6Qu62gN_zQdE/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/merKrat/~4/OAr8Hbqcu54" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://omarkirat.blogspot.com/feeds/5802707043683159728/comments/default" title="Post Comments" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5785981923822541629&amp;postID=5802707043683159728" title="0 Comments" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/5785981923822541629/posts/default/5802707043683159728?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/5785981923822541629/posts/default/5802707043683159728?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/merKrat/~3/OAr8Hbqcu54/noel-babanin-gercek-hikayesi.html" title="NOEL BABA'NIN GERÇEK HİKAYESİ" /><author><name>Ömer Kırat</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09896492188875579528</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="24" src="http://4.bp.blogspot.com/_HLBUo5sABsc/TDocDSnmjnI/AAAAAAAAAAM/FVHSkI1zwAE/S220/hovercraft.jpg" /></author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://omarkirat.blogspot.com/2010/07/noel-babanin-gercek-hikayesi.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;CkUMRXY6eCp7ImA9WxFbGEU.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-5785981923822541629.post-7557815156661902428</id><published>2010-07-11T23:27:00.004+03:00</published><updated>2010-07-11T23:31:24.810+03:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2010-07-11T23:31:24.810+03:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="kısa öykü" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="bilimkurgu" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="sci-fi" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="short storie" /><title>Buzdolabı Adam Elma</title><content type="html">&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;"Çok komiksin!" dedi adam, diğerine... "Seni sırf bu yüzden  öldüreceğim!" Ardından, verdiği sözü tutmak için silahındaki tüm  kurşunları, komik olanın vücuduna boşalttı. Ama işin tuhaf yanı  kurşunların, gümüş gibi parlamasına rağmen aynı isimdeki elementten  yapılmamış olması ve komik oluşunun kurtaramadığı adamın "kurt adam"  olduğu konusunda şaka yapmamasıydı. Bu sayede, normal bir insanı (hani  şu kurt adam olmayan ve başkasının da olduğuna inanmayanları) öldürecek  ağırlıktaki yaralardan etkilenmeyen adam, kendisini öldümeye çalışan  adama dişlerini gösterebiliyordu şu anda... Tabi gülmüyor, ait olduğu  yaratık familyasının sıklıkla yaptığı bir şeyi yaparak, hırlıyordu. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu saçma dialoğun ardından gelen vahşi intikam sahnesi bitmeden  televizyon kapandı. Elindeki kumandayı "kumandan" edasıyla tutan adam  "İzlenecek bir şey yok..." düşüncesiyle yerinden kalktı. Belli bir amacı  olmaksızın, güvenlik kameralarının yaptığına benzer bir şekilde evin  içinde dolaştırdığı bakışları, kitaplıktaki kitaplara ilişti. Acaba açıp  birini okusa mıydı? Ardından, kitapların ait oldukları yerde yani  "kitaplıkta" kalmalarının herkes için en iyisi olduğuna karar verip  mutfağı gözüne kestirdi. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Artık bir hedefi vardı. Mutfağa gidecekti. Bu hedefe varmak için  kullanılacak her araç meşruydu. Bu yüzden, pek sevmemesine rağmen  pofuduk terliklerini giydi. Terlik giymeyi sevmemesi ile buna rağmen  giymesinin, birbirinden bağımsız gibi görünen iki nedeni vardı.  Sevmemesinin nedeni; annesinin, çocuk eğitimi anlayışında terliğin  önemli bir yerinin olmasıydı. Buna rağmen giymesinin nedeni ise sabah  kırdığı su bardağının, sadece büyük boyutlu parçalarını toplamış olduğu  gerçeğiydi. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
Görünüşte bu ikisi birbirinden bağımsızdı. Ama aslında kendini  bildiğinden beri kişiliğinin parçası olan tembelliği nedeniyle annesinin  terlikleri, sahibinin ayağından ziyade elinde paralanmıştı. Tembelliği  nedeniyle yerden toplamadığı kırık camlar ile terlik giymeyi  sevmemesinin ardındaki tarihsel ilişkiler ağı, adamımızın zihnindeki  "terlik" dilemmasının kaynağıydı. &lt;br /&gt;
Mutfağın kapısını açtı. Mutfak ışıklarının, kapısı açıldığında  otomatik olarak yanmaması ne kötüydü. Üstelik bunu yapan (yani kapısı  açılınca ışıkları yanan) yeğane makine evin aynı bölümündeydi. Sanırım  bunu, ev dizayn eden mimarların, makine üreten mühendislerden "model  alarak öğrenme" yöntemiyle bir şeyler kapmayı pek umursamamalarına  bağlayabiliriz. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Işık düğmesi, mutfağının 1,5 metre içinde duvarın üstündeydi.  Terlik giyse bile pofuduk oldukları için yine de güvenemiyordu. Kötü  ihtimallerin içinden en iyisi bile gerçekleşse bu, terliğinin zarar  görmesi olacaktı ki zaten hiç sevmediği bir şeyden yeni bir çift almak  zorunda kalma fikri, en azından sıkıntı vericiydi. Dolayısıyla dikkatle  yaklaşarak elini duvarda gezdirdi. Düğmeyi buldu ve ilk kez ateşi  kontrol ederek aydınlatma için kullanan mağara adamının yaşadığına  benzer bir göz kamaşması eşliğinde ortamı aydınlattı. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Artık tek yapması gereken buzdolabının kapağını açmaktı. İşin,  beden gücü gerektiren kısmı bitmişti ama belki de daha zor olabilecek  olan kısmı yani zihinsel çaba kısmı yeni başlıyordu. Bu "seçim"  aşamasıydı. Ne yiyip ve/veya içeceğine karar vermesi gerekiyordu.  Seçimler önemliydi. Zira en basit bir seçim bile sizi öldürebilmekten  tutun, dünyanın sonunu getirmeye kadar çeşitlilikte sonuca neden  olabilecek olaylar zincirini başlatabilirdi. Yani dünyaya çarpan gök  taşının, memelileri ve özelde insan türünü gezegenin "başat" türü haline  getireceğini kim bilebilirdi ki? Bir parça kaya çarptı ve bugün  dinazorların baş rol oyuncusu olduğu filmler çeken bir memeli türü  eğemenliği eline geçirdi. Dolayısıyla tamamen ilgisiz bir seçim  sandığınız şey veya her hangi bir eylem, en azından evrenin sonuna dek,  sayısız denebilecek sayıda (!) sonuç doğuracaktı. Zaten kahramanımız da  bazen tüm varoluşun; domino taşlarının ardı ardına yıkılmasına benzer  bir olaylar zinciri sonunda "tanrının gülmesini sağlayacak" bir tür  ilahi eğlence (komedya?) olduğundan şüpheleniyordu. Tanrıyı bilmiyordu  ama dünyada olup bitenler bazen onu kahkahalarla güldürüyordu. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dolabın raflarında gezinen gözleri bir avcı gibi avını ararken,  bedeni de buna uygun olarak hiç kıpırdamıyordu. Öylesine kımıldamıyordu  ki sanki buzdolabından dışarı çıkan soğuk hava onu birden dondurmuştu.  Tabi bunun olması imkansızdı. Özellikle de bu buzdolabının bunu  yapması... Zira öylesine eski ve yorgundu ki sanki içine koyulan  şeyleri, onlarla ilgilenmeyerek "kendinden" ("kendiliğinden" anlamında  değil, "kendisinden" anlamında) soğutma yöntemini uygulayarak  çalışıyordu. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Adamın bakışları, yalnız başına meyvelikte duran elmaya takıldı. En  son ne zaman elma aldığını hatırlamıyordu. Hatta dolabı son açtığında  onu görmediğinden emindi. "BUNUN NE İŞİ VAR BURDA?" dedi içinden... &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İlginç bir şekilde (tabi evrenin nasıl bir yer olduğunu bilmeyenler  için ilginç) elma da tam olarak aynı şeyi (belki tek fark kendisini,  nesne değil özne olarak kullanmasıydı zihninde kurduğu cümlede)  düşünüyordu: &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
- Hey! Nerdeyim ben? Ne oldu? Niye böyle soğuk ve karanlık bir  yerdeyim? Şu anda olgunlaşmış olmam ve dalımdan koparak yerde  yuvarlanıp, yeni bir elma ağacına dönüşmek için filizlenme çalışmalarına  başlamam gerekiyordu. NE İŞİM VAR BURDA! &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Adam, sağlıklı bir şeyler yeme havasında olmadığına karar verdi.  Dolabın kapısıdaki rafta duran kutu kolayı aldı ve elmayı, merak ve  umutsuzlık dolu düşünceleriyle başbaşa bırakıp biraz hava almak için  balkona çıktı. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hava birkaç gündür sıcaktı ve bu gece, yakınlardaki denizden  buharlaşan sular denize dönmeye karar vermişlerdi anlaşılan…  Gökgürültülü sağanak yağış ansızın bastırdı. Bu sırada balkonda kutu  kolasını yudumlayan adam hafifçe ürperdi. Çünkü şimşek çaktığı sırada  yüksekçe bir balkonda elinde metal bir kola kutusuyla durmak tehlikeli  olabilirdi. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gerçi yıldırım düşmesi düşük bir ihtimaldi ama adam, bunu şansa  bırakmayı istemedi. Bu güne kadar "şansa" bıraktığı tüm işlerde  başarısız olmuştu. Her ne kadar zor işlerdeki (mesela iş bulmak)  başarısızlıklarına pek üzülmese de kutu kola içmek gibi basit bir konuda  uğrayacağı başarısızlık onu bile yıkardı. Özellikle de başarısızlık,  bir yıldırıma binerek gelmişse! &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İçeri girdi... Yıldırım düşmesi ihtimali karşısında geri  çekilmesinin verdiği "yenilmişlik" duygusundan ve korkmuşluk hissinden  kurtulmak için kendini başarılı bulduğu bir konuya odaklandı; Yatağına  uzanıp bir süre kıpırdamadan yattı... Taa ki havada biriken elektirik,  toprağa inmek için onun oturduğu daireyi seçene dek... &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yıldırım, inanılmaz bir gürültüyle binaya çarptı. Her ne kadar  çıkardığı gürültü bir zamanlar insanların ona tanrısallık etfedip, onu  inanç sistemlerine dahil etmesini sağladıysa da bu çağda, onu çıkarana  tanrısallık etfedilen gürültülere "pop müzik" deniyordu. Dolayısıyla  yıldırımın gürültüsünün "inanılmaz" olmasının iki anlamı vardı: İlki  gürültü miktarının alışılmadık derecede yüksek oluşunun insanlarda  yarattığı şaşkınlıkla ilgiliydi. İkincisi ise yıldırımların ve çıkardığı  seslerin artık "inanç" konusu olmamasıydı. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Büyük bir şokla (yaklaşık birkaç milyon volt) yataktan fırlayan  adam, yüzüne Hubble Teleskobu tutulmuş bir uzaylı gibi şaşkındı. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu şaşkınlığın nedeni daha önce yataktan hiç fırlıyarak kalkmamış  olması değil -ki normalde sürünerek ya da sürüklenerek kalkardı- evdeki  tüm elektirikli aletlerin çalışmaya başlamasıydı. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Neler olduğunu anlamak için camdan dışarı baktı. Her yer karanlıktı.  Görebildiği alandaki tüm elektirikler kesilmişti. Ardından apartman  dairesinin kapısını açtı. 10 katlı binada sadece 4 daire doluydu. Onun  bulunduğu katta başkası yoktu. Dolayısıyla neler olduğunu sorabileceği  alt katlardaki komşularına bağırdı: "Hey neydi bu!" Sekizinci katta  oturan genç kız cevap verdi: "Elektrikler kesildi. Sanırım bir yıldırım  yüzünden..." &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kızın yüzü daha önce olmadığı kadar güzel gelmişti adama... "Her  halde konuşurken yüzüne tuttuğu fener nedeniyle olmalı." dedi. Bunu  duymuştu. Gösteri dünyasında özellikle müzik camiyasında, sanatçı  yaşlandıkça yüzüne tutulan ışık artıyordu. Böylece yüzdeki ayrıntılar  (kırışık, sarkma, meymenetsizlik vs.) belli olmuyordu. Ayrıca "ilahi"  bir hava da katıyordu ki bu "sanatçılara tapınılan" çağımızın  gereklerine uygundu. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tekrar dairesindeydi. Hemen hemen aynı anda, elektirikleri kesik bir  apartman dairesi için etrafta fazla elektirik olduğunu farketti. Bu  nasıl olurdu? Mutfağa gitmeye karar verdi. Aslında bu pek "karar verme"  sayılmazdı. Daha çok iç güdüsel bir şey ya da bir refleks gibiydi. Bir  şey yapmadan veya bir yere gitmeden önce uğradığı ilk ve son yer hep  mutfaktı. Adeta start/finiş düzlüğüydü günlük yaşamının... &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İçeri girmesiyle gözleri faltaşı gibi açıldı. Zira sabah kırdığı  bardağın, toplamaya üşendiği küçük parçalarından biri, küçük ayak  parmağına batmıştı. Yataktan heyecanla kalkarken (zira heyecanlanması  için bir yıldırım dolusu nedeni vardı) yine terliklerini giymemiş ve  şimdilerde ölü olan annesinin, mezarında, adeta birşey ararmış gibi ters  dönmesine neden olmuştu. Annesini bu hareketinin ardında müslümanların  giysileri, özellikle de terlikleriyle gömülmediği gerçeğini unutması  vardı tabii ki… &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kendi boyunda birine çattığını sanan küçük cam parçasını, küçük  parmağından çıkartırken aklına, onu terliksiz dolaşmaması konusunda  uyaran ve şimdilerde mezarında dönüp duran annesi aklına geldi. Zaten ne  zaman canı acısa aklına o geliyordu. Kendini Pavlov'un köpekli  deneyinde gibi hissetti. Gerçi denek bu sefer yemekle uyarılmıyor,  kızgın annesi ile korkutuluyordu. Salgıladığı sıvı ise salya değil göz  yaşıydı.  &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Düşüncelerini toplaması bir kaç saniyesini aldı. Buzdolabının  arkasındaki duvarda açılmış olan 30 santimlik deliği farketmesiyle  birlikte düşünceleri, tekrardan beyin kıvrımlarının etrafında dağıldı.  Bunu, ardı ardına kafasında beliren sorular takip etti:  &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
"Lanet olsun! Ne oluyor burda! Neden her yerde elektirikler  kesilmişken benim evimde kesilmedi? Neden buzdolabının arkasındaki  duvarda koca bir delik var? Yıldırım buraya mı düştü yoksa? .....  Dolabın içinden yükselen bir yardım çığlığı mı duyuyorum?"  &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Son soru diğerlerinin pabucunu dama attı. Öylesine aptallaştı ki  olap bitenler karşısında hissettiği şaşkınlık ve korkuyu bir an için  unutup, buzdolabının kapağına uzandı. Açtı... Yüzüne vuran soğuk  dalgasıyla iyice afalladı. BUZ dolabı daha önce hiç olmadığı kadar adını  hakkediyordu. Ardından, az önce duyduğu yardım çağrısını tekrar duydu;  "Heeey! Çıkarın beni burdan! Donuyoruuum!"  &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sesin, meyvelikteki tek varlık olan elmadan geldiğine yemin  edebilirdi. Yani yanında, ikna etmesi gereken biri olsaydı. Uzandı ve  deliliğinin ilk meyvesi olduğunu düşündüğü elmayı aldı. Ardından elmadan  gelen sesi tekrar duydu; "Hey! Kim o? Kimdir soğuk cehennemimden  kurtaran beni? Beni tutan sıcak dost elin sahibi kim?"  &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Adamın duyduğu bu "Şekspirane" sözler ona göre, aniden başlayan  zihinsel bozukluğunun kanıtıydı. "Newton olsa ne düşünürdü?" dedi  içinden... Ardından, durumun tuhaflığı karşısında kimsenin mantıklı bir  sonuca (delilik dışında) varamayacağına karar vererek devam etti;  &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
"Sanırım konuşan bir elma bulmak, bir elma sayesinde yerçekimini  bulmaktan daha zor hazmedilecek bir şey... Acaba delirdim mi? Ama bunun  için GEÇERLİ bir nedenim yok. Gerçi yaşamak için geçerli bir nedenimin  olmamasına rağmen yaşıyorum. Belki de aklımı kaybetmemin de bir nedeni  yoktur."  &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Konuşan elmayla birlikte (tabi bu “Konuşan elma”nın isim babası,  kaçırdığı aklıydı) mutfaktan çıktı. Biraz hava almaya ihtiyacı vardı.  Balkondan, şehre baktığında elektiriklerin geldiğini ve yağmurun  dindiğini gördü.  &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
- "Evet anlat bakalım, senin hikâyen ne?" dedi elmaya... Elma adeta  içini döktü; &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
- Aslında senin bana anlatacağını umuyordum. Ben neler olduğunu pek  bilmiyorum. Kendimi bildim bileli bir ağaçta sallanıyordum. Ardından  birinin beni kopardığını hissettim. Ordan oraya ve elden ele dolaştık,  diğer bir sürü elmayla... Belki de türümüzün bir özelliğidir diye  düşünüyordum ilk başlarda, bu bitmek bilmeyen yolculukların nedeninin ne  olduğu hakkında... Belki de göçmenizdir diyerek. Aynen bahçedeki  ağaçlara yuva yapıp, ardından giden kuşlar gibi... Sonunda kendimi çok  soğuk ve karanlık bu yerde buldum. Biraz önceye değin o kadar kötü  değildi. Sonra o gürültü, tuhaf his ve ardından gelen soğuk...  Feciydi...  &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
- Demek görebiliyorsun. Karanlığı algıladığına ve bahçedeki  kuşlardan bahsettiğine göre... &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
- Bu beslenme biçimimle ilgili. Bilirsin, fotosentez. Hücrelerim  ışığa karşı duyarlıdır. Biraz dikkat ve çalışmayla ustalaşabilirsin. &lt;br /&gt;
- Senin gibi başkaları da var mı? Yani böyle insanlarla konuşan? &lt;br /&gt;
- Şey... İşin gerçeği ilk kez bir insanla karşılıklı konuşuyorum.  Bir keresinde, bizi yetiştirenlerin konuşmalarını duymuş ve  kullandıkları böcek ilaçlarının kaşıntı ve depresyona neden olduğu  konusunda onları uyarmaya çalışmıştım. Ama ya duymadılar ya da depresif  ve kaşınan bir elmadan tavsiye alacak havada değillerdi.  &lt;br /&gt;
- Hımmm. Acaba bu değişim yıldırımdan dolayı mı oldu? &lt;br /&gt;
- Yıldırım mı? O da ne? &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
"Bir elmaya, yıldırımı nasıl anlatabilirim?" diye düşündü adam...  Ardından aklına statik elektirik geldi. Elmayı üstündeki kazağa birkaç  kez sürdü. Elma pırıl pırıl olmuştu. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elma, bu tuhaf hisle irkildi; &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
- Hey! Bu da ne? Sanki karıncalandım... Karıncalar sarmış gibiydi  aynen... &lt;br /&gt;
- İşte bu statik elektirik. Yıldırım ise bunun kat be kat fazlası.  Karıncalanmadan çok fillenmeye benzer.  &lt;br /&gt;
- Fillenme? &lt;br /&gt;
- Yani yok edicidir senin anlayacağın. &lt;br /&gt;
- Oh... Peki. Yaşama ve canlılara pek dost birşey değil gibi... &lt;br /&gt;
- Evet ama uygun koşullar altında bir elektirik şoku hayat  kurtarabilir ya da başlatabilir. Muhtemelen bu gezegende de böyle  olmuştur. Bu arada, diğer elma ve bitkiler birbiriyle konuşuyor mu? Eğer  öyleyse bu vejateryenler için kötü haber demektir.  &lt;br /&gt;
- Vejateryen? &lt;br /&gt;
- Sadece bitki yiyenler... &lt;br /&gt;
- Yani kurtlar, tırtıllar ve diğer böcekler gibi mi? &lt;br /&gt;
- Aşağı yukarı. Neyse... Ne demiştim? Ah evet! Diğer bitkiler de  kendi aralarında konuşur mu? &lt;br /&gt;
- Bulunduğumuz bahçede tek konuşan biz elmalardık. Etrafta bulunan  yüzlerce çeşit bitki ve meyva sessizdi. Bilmem... Belki de  iletişimsizliğimizin nedeni dil sorunuydu. &lt;br /&gt;
- İlginç... Bak ne diyeceğim. Benim çok uykum var. Yaşadıklarımı  kafama yerleştirmek için uyumalıyım. Seni şuradaki kapaklı kaba  koyacağım. Böylece meyve sinekleri ve kurtlar rahatsız edemez. Kim bilir  belki uyku, akıl sağlığıma iyi gelir.  &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu sırada, şehre elektirik sağlayan nükleer santralde tuhaf  gelişmeler yaşanmaktaydı... &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
- Efendim! Şuna baksanız iyi olacak! &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
- Bu da ne? Göstergelerde arıza mı var? &lt;br /&gt;
- Hayır efendim. Hepsi normal. &lt;br /&gt;
- Ama bu imkânsız. Yani şehir, bize nasıl elektirik verebilir?  Şehirde benim bilmediğim başka bir nükleer santral mi var? Lanet  olsun... &lt;br /&gt;
- Ne yapacağız efendim? &lt;br /&gt;
- Şehrin o bölgesine giden elektiriği kes! Görünüşe göre ihtiyacı  yok zaten... Ben enerji bakanlığından birilerini arayacağım. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1 trilyon 662 milyar 570 milyon kez olan şey tekrar olmuştu. Yani  "ertesi gün"... Kabaca 4,55 milyar yaşında olan ve her yaşı (yılı)  365,25 gün süren gezegenimzin, en iyi yaptığı şey ile bir delinin ve bir  mevlevi üstadın yapmakta en iyi olduğu şeyin aynı olması tuhaftı;  DÖNMEK! Daha da tuhaf bir düşünce işe "tanrıyı" katınca ortaya çıkıyor.  Her zamanki gibi... &lt;/span&gt;  &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
Evrene bakınca gördüğümüz hemen herşey dönüyor: Gezegenler, uydular,  yıldızlar, galaksiler veya küçük olan şeylerden elektronlar vs… Tanrı  hariç, bulduğu her şeyi döndürüp sonra bunu seyreden bildiğim diğer zeki  varlıkların "otistik" olarak tanımlanması baş döndürücü değil mi? Yoksa  tanrı da bir... Daha neler! &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İsterseniz karşılaştıralım: Bir otistiğin genel özellikleri ve  tanrınınkiler ile karşılaştırılması: &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1.Her şeyin aynı olmasını istemek, rutin yaşama bağlılık,  değişikliklere aşırı tepki vermek: Aslında "değişmezlik" iddası birçok  dini kitapta vardır. Bununla övünen bir tane biliyorum. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2. Göz temasının çok olması az ya da hiç olmaması: Tanrıyı gören  (peygamberleri dışında, o da hepsi değil) pek kişi yoktur herhalde... &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3.Sürekli aynı oyunları oynamak: Ona ne şüphe!  &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
4. Acıya karşı duyarsızlık: Özellikle de yarattığı varlıklarınkine  karşı... &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
5.Yanlız kalmayı tercih etmek: Bu konuda çok yetenekli olduğunu  düşünüyorum. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
6. Temastan, kucağa alınmaktan ya da sevilmekten hoşlanmamak: Eh!  Bunu anlayabilirim. Yani pek uygun bir görüntü olmaz zaten... &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
7.Objelere gereksiz yere bağlanmak: Kursal metinler, ibadethaneler  vs. gibi örnekleri mevcut!  &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
8. Ekolali (Cevap vermek yerine, kendisine söylenenleri aynen tekrar  etmek) : Bu daha çok kendinin yaptığı değil de diğerlerine yaptırdığı  (din görevlileri veya elçilerine) bir şey...  &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
9.Objeleri kendi etrafında çevirmek: Evrene bakıp da bunu  yapmadığını söyleyemeyiz. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Her neyse... Hikâyemize geri dönelim. &lt;/span&gt;  &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Rodin "Düşünen Adam" heykelini şu anda bulunduğumuz evdeki adam  bakarak yapsaydı, salondaki pufa oturmuş, elinde tuttuğu saklama  kabındaki elma ile konuşan bir adam figürü ortaya çıkardı. Ve muhtemelen  yine de Bakırköy Ruh Ve Sinir Hastalıkları Hastanesi bahçesinde bir  kopyası olurdu. &lt;/span&gt;  &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Durum geçen günkü ile aynıydı. Adamın hâlâ, konuşan bir elması veya  bu semptomlara sahip zihinsel bir bozukluğu vardı. Elma "İyi uyudun mu?"  dedi. Adam "Uykuyu biliyorsun demek." diye soruyla yanıtladı. Sanki  elmanın söyledikleinde mantık hatası bulursa bu durum sona erecekmiş  gibi... &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
- Evet. Bizi yetiştirenlerden biri gölgemizde uyumuştu. Ne olduğunu  anlamadık önce... Daha iyi gelişmemiz için kendini feda etti sandı  bazılarımız; "İnsan-gübre" misali... Tabii bağlı olduğumuz ağaç,  köklerini uzatıp onunla beslenmeye çalışınca gerçek ortaya çıktı. Bayağı  telaşlanmıştı bahçedekiler. Hatta uzun süre konuşup tartıştılar bizen  biraz uzakta. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
- Demek ağaç hareket ediyordu... &lt;br /&gt;
- Pek sayılmaz. Sadece bir kaç ince kökünü oynatabiliyordu. &lt;br /&gt;
- İlginç bir ağaçmış... Ama meyvesi kadar değil! &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Olay aslında çok basitti. Bir grup Milli Güvenlik mensubu,  terörist denen türün genel ve ayırtedici özelliklerini otaya koyan bir  araştırma yaptırdı. Bu özellikler, hayvanların üremesi ve hayatta kalma  stratejileri ile ilgili bir konuya dikkatlerini çekti. Hani doğa  belgesellerinde gösterilen bir sahne vardır: Kuş yuvasındaki zayıf  yavru, güçlü yavru tarafından gagalanarak veya ebeveynlerince aç  bırakılarak hatta yenerek öldürülür. &lt;/span&gt;  &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
İşte bu Milli Güvenlikçiler, biz insanların bunu yapmamamız  nedeniyle bugün "terörist" denen insanlarla uğraşmak zorunda  kaldıklarına inandılar böylece... Teröristler, yapı itibarıyla yuvadaki  zayıf yavruya benziyorlardı. Çok çocuklu ailelenin en az sevilen çocuğu  veya tek çocuklu ailelerin en büyük başarısızlığı; Asosyal, iç dünyasına  kapalı, beceriksiz, resesif (çekinik) gen sahibi... Kısacası ailenin  "kaybetmeye mahkum" (looser) çocuğu... &lt;br /&gt;
İstatistiklere göre kendini kurtaramayan (genel anlamıyla) bu tür  çocuklar, dünyayı veya ait oldukları sınıfı ya da etnik kökeninden  olanları kurtarmaya, liderliğe soyunuyordu. Çünkü, ancak kendilerinin  lideri olduğu, kurduğu, yönettiği bir ortam, tam onlara göre olurdu.  Kendi içinde tutarlı görünen bu çıkarımda bir noktayı gözden kaçırmıştı  bu güvenlikçiler. O da hali hazırda bir çok ülke yönetiminin böyle "çalı  kılıklı" (ingilizcesi Bushy) insanların elinde olduğu gerçeğiydi. Yani  onları durdurmak için biraz geç kalmışlardı. &lt;br /&gt;
Araştırma sonucunda elde ettikleri bilgi, onları bir proje  geliştirmeye yöneltti. NANO TEKNOLOJİ ve GENETİK teknolojisini  kullanarak, ailelerin yapamadığını yapıp, toplumu, bu potansiyel  preterörist-zayıflardan ayıklayacaklardı. İnsanın "zayıflığını" temsil  eden ilk günaha atıfta bulunarak projenin adını "YASAK ELMA" koydular.  Büyük bir meyva bahçesinin altına gizlenen laboratuvarda genetik olarak  değiştirilmiş ve nano-robotlar ihtiva eden elmalar verecek ağaçlar  yetiştirdiler. Öyle ki bu elmalar sadece "resesif" karakterlileri  etkileyecekti. Bilinçlerini kontrol altına alıp, onları intihara  sürükleyecek bir dizi komut ardından görev tamamlanacaktı. Kim bir  looser'in kendini öldürmesinden şüphelenirdi ki?  &lt;br /&gt;
Ayrıca bilim adamları, sadece bu tip insanları etkileyip, elmayı  satın almalarını sağlayacak bir "etiket" geliştirdiler. Bir tür  hipnotik-dalga (hipno-wave) yayan etiket, yalnızca uygun insanları  etkiliyordu. Elma tüketilince nano-robotlar beyne gidip kişiyi zombiye  çevirecek değişiklikleri yapacaklardı. Etketin bir diğer özelliği de her  ihtimale karşı, etki altına alınan kişinin, yaptığı alışverişe ilişkin  hafızasını silmesiydi. Böylece işler ters gitse bile arkada iz  kalmayacaktı. &lt;br /&gt;
Sonuçta projede işler ters gitti. Önce ağaçların kökleri bahçede  çalışanlara saldırdı. Ardından insan bilincini etkilemesi gereken  elmalar, kendileri "BİLİNÇ" sahibi oldular. Bu beklenmedik sonuç  karşısında korkan (daha çok felsefi etkilerinden) Milli Güvenlikçiler  projeyi iptal etti. Ağaçların ve elmaların imhasına karar verdiler.  İşlerin imha konusunda da ters gitmesi şaşırtıcı değildi. Yetkililer,  elmaların; "imha edilmesi gerekenleri halka yediren insanlar" tarafından  imha edilmesine karar vermişlerdi farkında olmadan... Ama zaten  "sonuçlarını" bilmeden ve genel olarak ne yapıldığının farkında  olunmadan gerçekleştirilen bir eylem değil miydi bilim? &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir miktar (tam olarak 42) elma imha görevlilerinden biri  tarafından çalınarak, kaliteli ürünleri ucuza sattığını idda eden bir  süper markete satıldı. Ki bu tanım bu ürün için doğruydu.  Geliştirilmesine milyonlar harcanan ve çoook yetenekli bilimadamlarının  uğraşlarıyla ortaya çıkan bu ürün gerçekten ucuza satılıyordu. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu sırada, yani: Afrika'da bir yerlerdeki bir aslan, tesadüfen  ilk insanlara ait fosilleşmiş bir kafatası bulduğu ve bölgesini  işaretlemek için kullandığı, Kuzey Kutbu'ndaki yavru bir penguen  penguenlik tarihinde ilk kez bir kutup ayısına "anne" diye seslendiği,  Amerika Birleşik devletlerindeki bir hayvanat bahçesindeki "shampy"  isimli şempanze, bakıcısının cep telefonunu kullanarak 911'i aradığı  sırada, hikayenin geçtiği şehre elektirik sağlayan nükleer santralde  çalışan mühendis ve bir kaç eğitimli (yani elektiriğin çarpabildiğini  bilen ve bunu bildiğini bilen) adamı, sistemden elektirik alacağına  sisteme elektirik enerjisi veren bölgenin trafosuna varmışlardı. &lt;/span&gt;  &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
Çünkü dün gece başlayan bu tuhaf gelişme ile ilgili olarak Enerji  Bakanlığı'nı arayan nükleer tesis mühendisine, "Kendiniz halledin!"  denmişti. Çünkü bakanlıkta telefonlara bakan müsteşar, aslında sucuk ve  pastırma üretmekten anlayan ama bir akrabası yakın bir zamanda enerji  bakanı olan biriydi ve dolayısıyla olayın ciddiyetini anlamamıştı. Çünkü  olayın sucuk veya pastırmalarla direkt bir ilgisi yoktu ve bu yaşına  dek bunlardan başka bir şeyi umursamak (ve hatta anlamak) zorunda  kalmamıştı. &lt;br /&gt;
Ekip, ellerindeki teknik cihazlarla fazladan enerjinin kaynağına  doğru ilerlemekteydiler. Sonunda bir gece önce yıldırım düştüğünü  öğrendikleri apartmana dek geldiler. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İnsanlık tarihinde ilk kez konuşan bir elma ile karşılaşan adam, iyi  bir sınav veriyordu. Birkaç saattir hemen hemen her şeyden  konuşuyorlardı. Adam; yarattığı canavara veya robota ya da himayesi  altına aldığı sevimli uzaylıya, dünya ve insanlık hakkında bilgi veren  (vermeye çalışan) kahraman rolünü oynamakta başarılıydı. Ama çene  kasları bu kadar uzun süre durmadan çalışmaya alışık değildi. Bu  nedenle, dün akşamki olaydan sonra hasar kontrolü yapma bahanesiyle,  saklama kabındaki elmayı TV'nin karşısına koyup salondan ayrıldı. İlk  uğrak yeri... Durun, söylemeyeceğim! Tahmin edin. Eveeeet! Süre doldu! &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mutfak kapısını açtıktan sonra buz dolabının kapısını açık  bırakmasının ne gibi ekstrem sonuçları olabileceğini gördü. Mutfak,  buzluğa dönmüştü. Buzlu zeminde dikkatlice ilerleyip dolabın kapısını  zorlanarak kapattı. Ardından sigortaları kontrol etmek için hole gitti.  Sağlamdılar ve yanık belirtisi yoktu. Oysa yıldırımın hasar verdiğini  düşünmüştü. Çünkü tüm elektirikli cihazlar birden bire çalışmıştı dün  gece... &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
Bu durumun, faturasını etkileyip etkilemeyeceğini anlamak için  elektirik sayacına baktı. Baktı... Baka kaldı... Sayacın, neden geriye  doğru gittiğini açıklamak için mantıklı bir neden düşündü. Ama "sayacın,  zaman ayarlı bomba taklidi yaptığı" şeklinde, mantıksız açıklamalardan  başkasını bulamadı. Ya da elektirik kullanmayıp tersine ürettiği gibi...  Bu olabilir miydi? Bomba değil, öbürü... Bir şekilde dünkü yıldırım,  buzolabını bir tür jenaratöre, pile çevirmiş olabilir miydi? "Bomba  taklidi yapan sayaç" açıklamasının şansı kalmış mıydı bu ihtimal  karşısında? &lt;br /&gt;
Fizikle ilgileniyordu. Biraz matematik, biraz kimya, biyoloji  (evrim özellikle)... Küçükken ve gençliği boyunca (ki bu iki devir halen  toplam yaşamının büyük bölümünü kapsıyordu) müptelası olduğu bilimkurgu  edebiyatı (içinde gerçek bilim olan, Star Wars değil) ve izlediği  filmlerin ayrıca Mc Gayver dizisinin etkisiyle bu konularda temel  şeyleri öğrenmişti. Gerçi sosyal hayat ve genel olarak varoluştan  kopuktu ama bu, kopuk olduğu şey hakkında bir şeyler öğrenmesine engel  değildi. Eğer Smashing Pumpkins'in şarkısındaki gibi kafesteki fare ise  en azında bunun nasıl bir kafes olduğunu anlaması felsefi açıdan  önemliydi. &lt;br /&gt;
Devirdaim motoru, termo dinamik yasaları, ısıl enerji, tersine  entropi, enerjinin korunumu gibi kavramlar beyin kıvrımlarında kayak  yapmaya başladığı sırada kapı çaldı. &lt;br /&gt;
Nükleer enerji tesisinden gelen ekip, sonunda anomalinin kaynağına  ulaşmıştı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu sırada yakınlardaki bir süpermarkette... &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gözlerindeki "şüpheci" bakışlarla etrafı süzüyordu. Ne zaman  halka açık bir yere gitse, buranın "teröristlere" de açık olduğu  düşüncesi benliğini sarardı... Buna bir de son projelerinde yaşadıkları  başarısızlık eklenince "milli güvenliği sağlamak" ütopik bir hayal  halini almıştı. Amaçladığı şeyin, asla gerçekleşmeyecek bir ütopya  olduğunu anlayan herkes gibi kendini "pazara" açtı. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
Süper Market, içinde herşeyi barındıran (“süper” olduğu için  kriptonit hariç) devasa bir ön-çöplüğe benziyordu. İnsanlar buradakileri  satın alıyor ve dikkatli bir ayıklama süreci (tüketim diyenler de var)  sonrasında saf halde "çöp" elde ediyorlardı. Bu çok önemli bir şeydi.  Yani öyle olmalıydı. Zira bir şeyin önemini, sadece niteliği değil  bununla birlikte "niceliği" belirlerdi ki insanlığın en çok ürettiği şey  olan "çöp" nicelik ölçütü bakımından "önemli" sınıfına giriyordu.Belki  bir işe yaramıyorlardı. Ama evrenin de işe yaramayan "ısıl enerji"  çöplüğüne evrimleştiğini düşünürsek aslında bu, büyük dönüşümün küçük  çaptaki (insanlık ölçeğindeki) pilot uygulamasıydı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
"Bir insan, aynı anda hem tedirgin hem de sıkıntılı olabilir mi?"  sorusunun ete kemiğe bürünmüş, olumlu yanıtı gibi reyonlar arasında  yürüyen "Milli Güvenlikçi" meyva reyonunun önünde durdu. Dünyanın dört  bir yanından gelmiş, rengarenk, farklı tad ve aromalardaki meyvalar göze  güzel gelen bir kompozüsyon oluşturuyordu. Güvenlikçi, yılların  alışkanlığı ile kompozüsyonun güzelliğine "sızan" çürük meyvalara  odaklandı. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
Diğerleri kadar iyi (parlak vs.) olmayan bir iki meyva gördü. "Eee  hepsini yanyana koyarsanız böyle olur!" diye geçirdi içinden. &lt;br /&gt;
Sonra... &lt;br /&gt;
Tanıdık bir şey (ses, koku, görüntü vs.) algılayanlarda gözlenen  neredeyse evrensel "donup kalma" anlarından birini yaşadı. Bir kasa  kırmızı elmaya kilitlendi bakışları. Ve etiketlerine... İnanamadı.  "Bunların yok edilmiş olmaları gerekiyordu!" diye düşündü. Ama "olması  gereken" ile "olan" arasındaki fark değil miydi Dünya'yı macera (!) dolu  bir yer yapan? Ya da hiç varolmaması gereken bir evrende, gerçekten de  "olması" gereken ne olabilirdi ki... Ünlü ressam "herşey olması  gerektiği gibidir" derken espiri mi yapıyordu? Elbette! Herşey olmaması  gerektiği gibidir. &lt;br /&gt;
Evrenin ilk ortaya çıktığı (patladığı) andan beri devam eden  Kaostan -&amp;gt; Dengeye geçiş süreci devam ededursun, Milli Güvenlikçinin  kafasındaki düşünce-kaosu azalmaktaydı. Yılların verdiği tecrübe ile (Ki  bu yıllar, içinde; paranoya, muhafazakârlık, milyonlarca ölü beyin  hücresi, hayal kırıklıkları vs. olan bir tür İsviçre çakısıydı ve şu an  kullanılan fonksiyonu tecrübeydi) ne yapması gerektiğine karar verdi.  Tüm kasayı satın aldı ve depo görevlilerinden "başka olmadığını"  öğrendi. &lt;br /&gt;
Aracına atladığı gibi teşkilatın merkez binasına gazladı. Birkaç  saat sonra durum anlaşılmıştı. Sadece 1 elma kayıptı. Kendine bir kasa  elma ayıran imha görevlisinin, imha ettiği şeylerin neler hisettiğini  anlaması sağlandıktan sonra, başlarında en tecrübelileri ve iptal edilen  projeyi ilk ortaya atan Milli Güvenlikçi olan 4 ajan, kayıp elmanın  izini sürmeye başladılar. &lt;br /&gt;
Böyle bir duruma karşı bir takip mekanizması eklenmişti elmalara...  Sapı, anten görevi gören meyva özel bir sinyal gönderiyordu. Ama sinyal  pek güçlü değildi ve belirli bir noktadan ziyade bir alan bilgisi  ulaşıyordu güvenlikçilerin tarama cihazlarına. Dolayısıyla bulma şansını  arttırmak için ayrıldılar. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu sırada kapısı az önce çalınan evde... &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Adam, gözetleme deliğinden baktı. Bilimsel kimliklerini, moda  anlayışlarıyla harmanlamış 3 kişi vardı dışarda... İkisi teknik alet ve  cihazlarla donanmıştı. Uzun boylu olanları ise takımın "beyni"  olmalıydı. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
Kapısını çalan 3 bilimadamı... Acaba tüm hayatının bir tür bilimsel  deney olduğunu ve (iki gündür yaşananları da açıklayacak bir şekilde)  "kafayı yediği" için deneyin sona erdirildiğini açıklamaya mı  gelmişlerdi? &lt;br /&gt;
Ama ellerindeki aletler bir psikoloğun kullanacağı türden şeyler  değildi. Daha çok elektronik ile ilgili gibiydiler. Gerçi "şok" tedavisi  diye bir opsiyon psikolojide de vardı ama tüm bunlara da zaten büyük  bir elektrik şoku (alzeimerli okuyucalara hatırlatma; hani yıldırım  düşmüştü ya) neden olmamış mıydı? Tabii bu, yaşamı başlatan ilk  yıldırıma değin ilerletilebilinecek bir açıklamaydı aynı zamanda...  &lt;br /&gt;
Genelde doktorların "çivi çiviyi söker" temalı tedavilere pek itibar  etmediğini hatırladı. Şoku başka bir şokla tedavi edemeyeceklerini  bilirdi doktorlar... Otuz yıldır sigara içen akciğer kanseri hastalarına  "içmeye devam et" demelerinde ise daha pesimist bir hava vardı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çekinerek kapıyı açtı. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nükleer Santral Mühendisi, çekinilerek kapı açılmasına alışıktı.  Buna alışkın olmasının 2 nedeni vardı. İlki, üniversitede okurken eğitim  masraflarını karşılamak için güvenlik görevlisi (bir tür kapıcı) olarak  çalıştığı binanın kapısında "ÇEKİN" yazması ve buna ek olarak tuhaf bir  tesadüf, gelenlerin "CHECK İN" denen şeyden yapmak istemesiydi.  İkincisi ise, dış görünümünün (uzun boy ve büyük kafa) ona kapı  açanların zihninde belirmesine neden olduğu "Kim bu kapımı çalan uzun  boylu ve koca kafalı şüpheli şahıs?" düşüncesine yabancı olmayışıydı. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kapıyı açan adam ve mühendis bir kaç saniye bakıştılar. Sanki  birbirlerinin düşündüklerini anlıyor gibiydiler. Mühendis; "Dün  olanlarla ilgili geldik." dedi.  &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
Adam: &lt;br /&gt;
- Biliyorum. Yıldırım düşmesi ve elektirik sayacımın, gerisayım  sayacına dönüşmesiyle ilgili heralde... diye onayladı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mühendis, "O halde içeri girebilir miyiz?" şeklinde nazik bir  soruyla karşılık verdi. O anda adamımızın aklına oturma odasında TV  seyreden elma geldi. Eğer tüm bu garipliklerin bilimsel bir açıklaması  varsa, yani delirmemişse, elmayı kendine saklamayı düşündü. En azından  onu ortaya çıkarak kişi olmak istedi. Bu yüzden "Tabi girin ama bir  saniye izin verin." dedi bilimsel ekibe... İçeri girdi ve saklama  kabındaki elmayı kapıp ilk aklına gelen yere, mutfağa götürdü ve  Kutuplar'dan tek eksiği penguen kolonileri olan bu cihazdaki kapağı olan  yegane yere, buzdolabının derin dondurucusuna attı. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
İçeri buyur edilen bilimsel ekip, genel bir kontrolden sonra  yıldırım düşen dolabı incelemeye başladılar. İnanılmaz bir şekilde ve  miktarda "enerji" üretiyordu ilk verilere göre... Hatta yaşadığımız çağa  (Bilgi, Atom, Petrol gibi birçok ismi olan çağa) yeni bir isim daha  verilmesini gerektirecek bir buluş olabilirdi bu; BUZDOLABI ÇAĞI &lt;br /&gt;
İronik bir şekilde ürettiği temiz enerji ile küresel ısınmayı ve  iklim değişimini durdurup, Kuzey Ülkeleri'nin BUZUL ÇAĞINA girmesini  engelleyebilecek bir buluş olma potansiyeli de vardı. Buzul Çağı'na  karşı Buzdolabı Çağı... &lt;br /&gt;
Yanlarında getirdikleri aletlerle birkaç ölçüm daha yaptıktan  sonra bilimsel ekibin lideri olan mühendis; "Onu tesise götümeli ve  ayrıntılı testlere tabii tutmalıyız. Gerekli merciilere bilgi vermeden  önce... Acele etmemeli ve bir yanlış anlaşılmaya veya hataya yer  bırakmamalıyız. Yani ilk araştırmalar bitene kadar bu olay gizli  kalmalı!" diyerek yapılacakları ortaya koydu. &lt;br /&gt;
Dolabın sahibi (ve içindeki elmanın) "Ben de sizinle gelmek  istiyorum." diye ısrar etti. Zorluk çıkaracağını düşünerek - ki zorluk,  beraberinde gürültü de çıkarır- kabul ettiler. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aynı sırada yakınlardaki bir caddede seyreden araçta... &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
- Yer değiştiriyor! Sinyal alanı değişiyor. Hareket halinde  olmalı... HAVVA 1 den tüm ekiplere! Hedef hareket halinde! Tekrar  ediyorum; Hedef hareket ediyor! &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Milli güvenlikçi, uyarıyı yaptıktan sonra zayıflayan sinyalin  kapsama alanından tamamen çıkmamasını umarak gaza yüklendi. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yarım saat sonra kasasında buz dolabı olan araç, Nükleer Enerji  Tesisine varmıştı. Kargo, dikkatlice içeriye taşındı ve nasıl  çalıştığının anlaşılması için fişi en yakındaki prize takıldı. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
Konuyla ilgili herkes makinenin başında toplanmıştı. Nükleer   Santral Mühendisi düşüncelerini ilk dillendiren oldu: &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
- Eğer bu, düşündüğümüz şey ise "enerji savaşları" son bulacak!  Enerji tüketiminin çevreye verdiği zarar azalacak.... &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nükleerci kadar optimist olmayan adam, kendi düşüncelerini açıklama  ihtiyacı hissederek lafa girdi. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
-Enerji kıtken ortaya çıkan sorunları aşarız ama bu sefer de  enerjinin bol olduğu durumun yarattığı sorunlarla yüzleşmemiz gerekir.  Mesela savurganlıkla... Bir şeyin değerini miktarı belirliyorsa  "sınırsızlık" değersizlikle eş anlamlı olabilir. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Onlar tartışa dursun biz de bu kısa aradan faydalanıp dünkü  yıldırım çarpması sırasında buzdolabında neler olduğunu (ve içindeki  elmaya) gözden geçirelim. Genetik olarak değiştirilmiş ve nano-teknoloji  ile yeniden yapılandırılmış elma, sakince dolapta otururken, dolabın  kapısı aniden açılır. Adamımız kutu kolasını alır. O sırada dolaba giren  nemli hava, elmanın üzerinde su damlacıkları oluşturur. Elmanın  yüzeyindeki nano ölçüdeki bir yarıktan içeri giren bu su, elmadaki (her  elmada bulunan) mineral tuzları, genetik kod ve diğer hiçbir elmada  olmayan nano partiküllerle birleşerek yarıktan dışarı akmaya başlar. Bu  tuhaf karışım artık, dolabın iç yüzeyindedir. Bildiğiniz gibi  buzdolaplarının soğutma prensibi; sıvı halden gaz hale hızla geçen ve  bunu yaparken de ısı soğuran bir maddenin, borular içinde, kompresör  vasıtasıyla dolaştırılması şeklinde açıklanabilinir. Bunun için çeşitli  kimyasallar kullanılır ki Sodyum Nitrat da bunlardan biridir. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
İşte elmadan süzülen ve tuhaf bir çorbayı andıran sıvı dolabın  içindeyken düşen yıldırım, bu maddenin soğutma sistemine girmesine  yolaçınca, ortaya; her tür enerjiyi (ısıl enerji, ısı enerjisi, ışık ve  içinde "ı" harfi olmayan diğerlerini) elektirik enerjisine çeviren, hem  de bunu, kullandığı enerjiden fazlasını üreterek yapan bir makine çıkar.  Aslında bundan da fazlası olur.... Şey... Tartışma bitti. Nükleer  tesise geri dönelim. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Diğer 3 ajan sinyali kaybetmiştir. Ama dördüncü Milli Güvenlikçi  sinyali takip ederek tesise ulaşmıştı. Günü kurtaran tek kişi olmak için  diğerlerine de haber vermemişti. Yaratılmasına karar verdiği elmaları  bulmayı umduğu son yer, bir nükleer Tesisi idi. Acaba elma, yapması  gerekenin (teröristleri yok etmek) tam tersini yapmış ve onu satınalan  adamı, bir nükleer terör saldırısı yapmaya mı şartlandırmıştı? Yoksa  elma değil bir terörist mi yaratmışlardı? Aklına en kötüsünü getirdi,  alışıldığı üzere... &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Buna izin veremezdi. Kapıdaki görevliye kimliğini açıkladı ve ana  binaya doğru aracını sürerken, silahını da kabzasından çıkardı. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tesisin kontrol odasında... &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Adam, buzluktaki elmayı düşünüyordu. Acaba ondan bahsetmeli miydi?  Elma nasıldı? Bir elmanın donarak ölmesi mümkün müydü yoksa içeriğindeki  şeker, antifriz görevi görür müydü? Bu sırada mühendis, adama dönerek,  az önce bittiğini sandığımız tartışmanın bitmediğini göstererek  konuşmaya kaldığı yerden devam etti: &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
- Bu keşfi herkesle paylaşamayız! Bu teknoloji yayılmamalı. Yanlış  ellere geçebilir... &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Adam, duyduğu şeylerden hoşlanmamış bir ifadeyle: &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
-Ama tüm dünya ile paylaşacaktık hani? Dünya'nın enerji ihtiyacını  karşılayacak bu buluş enerji savaşlarını bitirecekti hani? &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
- Öyle tabii... Fakat tek elden kontrol edilmeli. Teknolojiyi değil,  o teknolojiyle üretilen "ürünü" satmalıyız! &lt;br /&gt;
- Satmak mı? &lt;br /&gt;
- Yani elbette bir karşılığı olmalı. Sınırsız enerjinin de bir  maliyeti olacaktır. Dolayısıyla kâr etmeliyiz. &lt;br /&gt;
- Bence şimdiden filmlerdeki; başta iyi niyetli olan ama sonra  sapıtan, güç delisi karakterler gibi konuşuyorsun. Nükleer enerjiyi  hatırlatırım sana... Senin uzmanlığın. O da ilk başta enerji sorununu  çözecek buluş olarak lanse edildi. Bir çok ülkeye yayıldı. Ama sonra  "yanlış eller" kavramı yine kendini gösterdi. Oysa birbirinden nefret  eden iki ülkenin elinde, dünyayı defalarca kez yok edecek silahlara  dönüştüğünde bile, heralde "doğru ellerde" olduğu için hala buradayız.  Bir nükleer tesisteyiz. Sence bu bilgiyi paylaşmakta da bir sorun var  mıydı? &lt;br /&gt;
- ... &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
- KİMSE KIMILDAMASIN! ELMA NERDE? &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bazen çok ciddi bir ortamda meydana gelen alakasız bir olay, tüm  ciddiyeti ve konsantrasyonu yok edebilir. Mesela garip (belki kokulu)  bir ses veya anlamsız (ya da öyle olduğu sanılan) bir soru... O an  tesisin kontrol odasındaki durum aynen böyleydi. &lt;/span&gt;  &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mühendisin yardımcıları bazı ekipmanları getirmek için az önce  odadan ayrılmışlardı. Şimdi içerde 3 kişi vardı. Tabii "kişi" den  kastınız insan denen canlı türü ile sınırlıysa... &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aniden odaya giren ve garip bir soru ile birlikte yüzlerine bir de  silah yönelten Milli Güvenlikçi'ye öylece bakakaldılar. Ardından  adamımız, sorulan sorunun "elma" ile ilgili olmasından çağrışım yaparak  olup bitenlerle ilgili çıkarımlarda bulunmaya başladı. İlk olarak, silah  tutan yabancı tarafından sorulan sorunun cevabını bildiğini farketti. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
Milli güvenlikçi ise o sırada, radyoaktif felakete dönüşecek bir  terörist saldırısını engelleyecek tek kişi konumunda olduğunu  düşünüyordu. Silahını sırayla ve belirsiz aralıklarla odadakilerin  yüzlerine tutuyordu. İçlerinden birinin daha az "dehşete kapıldığını"  farkedince, sorusunu bir kez de ona yönelerek tekrarladı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
- Elma nerde? Ne kadarını yedin? Seni ele geçirmesi için yemiş  olmalısın. Ama hala sinyal dönderdiğine göre hepsini değil. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nükleer mühendisin o anki zihinsel durumunu kelimelerle değil, bir  rock konserinde şanssızlık eseri Ozzy Osbourne'un eline düşmüş ve  üzerine doğru hızla gelen elektro gitara (yani göreceği son şeye) dehşet  ve şaşkınlıkla bakan bir tavşanın fotoğrafı ile anlatmak daha kolay  olacaktır. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Olup biteni anlama kararlılığında olan adamımız ise ayrıntıları  öğrenmek için blöf yaptı ve "Demek doğruymuş!" dedi. Güvenlikçi yemi  yuttu. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
-Elbette doğruydu! Yani yapmaya çalıştığımız şey... Tüm teröristler,  bu zihin kontrol elmalarıyla yok olacaktı. Fakat hesaplayamadığımız  şeyler oldu... Hem sen bizi yargılayamazsın! Biz bu ülkenin güvenliği  için yaşarız. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu cevap, adamın kafasında, neler olduğuna ilişkin bir resim  oluşturmuştu. Filmlerden aşina olduğu konu, yani "kontrolden çıkan bir  deney" vardı işin içinde... Gerçi olayın "buzdolabı" kısmı hala  karanlıktı. Belki de sadece tesadüftü. Yani elma ve dolabın bir araya  gelmesi... Eğer bir tanrı varsa ona "tesadüf tanrısı" demeliydik  aslında... Zira en çok yarattığı şey bu... Adamı, bu kısa süreli felsefi  düşünce sekansından çıkartan şey, bir el silah sesi oldu. Milli  güvenlikçi ciddi olduğunu göstermek için bir el ateş etti az ilerde  duran dosya dolabına... &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O an, birkaç yıl öncesinden gelen bir kehanetin gerçekleştiği andı.  Zira tesisi inşaa edenlerden biri, ana bilgisayarın dosya dolabına  benzediğini düşünerek "Umarım dosya dolabı zannedip, ona yapılmaması  gereken bir şey yapmazlar!" demişti. Çünkü tüm tesis bu yapay zekâ  modülüne (dosya dolabı görünümlü şeye) bağlıydı ve ona zekâsını  verenler, üzerine ateş edildiğinde yapması gerekenler ile ilgili bir  program yüklememişlerdi. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birden alarmlar çalmaya başladı. Zaten alarmlar hep "birden" çalmaya  başlarlar ve "alıştıra-alıştıra çalan alarm" biz insanoğularının  teknolojik birikimi ve hayal gücünün ötesinde bir olgudur. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
Milli güvenlikçi, terör saldırısının başladığını sandı ve adam  ile işbirlikçisi mühendisi öldürmek için silahını onlara yönetti. Evet,  belki görevini (saldırıyı engellemeyi) başaramamıştı ama en azından bu  iki teröristin, kendisinden ve radyoaktif serpintiden etkilenecek  milyonlarca insandan daha az yaşamasını sağlamak da bir tür "küçük  zafer" olabilirdi. Her ne kadar radyoaktif serpintiyle ölmek, silahla  vurulmaya tercih edilebilinir bir ölüm şekli sayılmasa da... &lt;br /&gt;
Sonuçta yapması gerekeni biliyordu. Tüm kariyeri boyunca  uyguladığı, bunun için eğitildiği şeyi yaptı ve kontrolü  "paranoyalarına" bırakıp, tetikte duran parmağını hareket ettirmek için  gereken sinyali, sinir sistemi vasıtası ile yolladı. &lt;br /&gt;
Alışılmadık bir durum vardı. Normalde bunu yaptığında (yani tetiği  çekince) bir gürültü çıkması gerekirken, o an çıkmamıştı. Gerçi bir  aydınlık olmuştu ama bu da barutun yanarken çıkardığı alevinkine  benzemiyordu. &lt;br /&gt;
Daha sonra bunun nedenini anladı. Çünkü tetiği çekememişti. Bu nasıl  olurdu? Beyni, gereken sinyali göndermişti. Buna emindi. Biraz daha  zaman geçince şaşırtıcı gerçeği farketti. Tüm vücudu donmuştu. Ve bu,  gün boyunca doğru şekilde farkettiği ilk şeydi. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir-iki saniye içinde yaşanan olayların, Milli Güvenlikçi'nin bakış  açısıyla gelişimi bu şekilde olmuştu. Odadaki diğer kişiler ise  buzdolabının kapısının (ve tabi ki ışığının) aniden açıldığına ve  silahını ateşlemek üzere olan güvenlikçinin olduğu yerde donduğuna şahit  oldular. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aşırı soğuğun neden olduğu buhar dağılınca, buzluktaki elma göründü  ve az önceki başarısından dolayı, buzdolabını tebrik etti: &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
-İyi iş başardın. Tam zamanında! &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkasındaki ince soğutma borularından oluşan ızgarayı ses telleri  gibi kullanan buzdolabı, duyabilinecek en metalik sesle karşılık verdi: &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
- Buna sevindim! &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mühendisin o anki düşünceleri ve hislerini anlatacak en iyi şey;  Ozzy Osbourne'un gitarında mucizevi bir şekilde kurtulan ama bu sefer de  uzaylılar tarafından kaçırılıp, etobur dev havuçların yaşadığı bir  gezegene götürülen tavşanın fotoğrafı olabilirdi.  &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
Takip eden sırayla: tüm fizik bilgisini altüst eden şeyler yapan  bir beyaz ev eşyası, patlamak üzere olan bir nükleer reaktör, saniyeler  içine donan bir milli güvenlikçi, konuşan elma ve buzdolabı gören bir  nükleer nühendisin zihinsel durumunu ancak bu örnekle  açıklayabilirdiniz. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Adamımızın şaşkınlığı ise bundan biraz daha (yaklaşık bir konuşan  elma miktarında) az idi. Zira konuşan elma kısmını daha önceden  atlatmıştı. Buzdolabına dönerek; &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
-Sen... Sen de mi konuşuyorsun? &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
dedi... &lt;br /&gt;
- Şey.. Evet! Dünden beri... Sanırım. &lt;br /&gt;
- Neden hiçbir şey söylemedin? &lt;br /&gt;
- Bilmem. Sanırım sürekli "çok gürültülü çalıştığımdan" yakındığını  hatırladığım için... Biliyorsun ki suyun ve tabii ki buzun hafızası  vardır. Neyse... Az önce elma bana bildiklerini anlattı. Buzluğa girip  donmaya başlayınca buz kristalleri vasıtasıyla bir bağ kurduk. Odada  olup biteni izlerken, silahlı adamı durdurmaya karar verdik. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Adamın dikkatini elma çekti bu sırada... &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
- Elma! Sen iyi misin? Umarım donmak sana zarar vermemiştir. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
- Aslına bakarsan benim için endişe etmene gerek kalmadı. Zaten  çürümeye başlamıştım. Bildiğin gibi biz elmalar, sizin tersinize  çürüyerek ölürüz, öldükten sonra çürümeyiz. Donmanın etkisi geçici  olarak bunu yavaşlattı ama bu sefer de hücrelerimde oluşan buz  kıristalleri çok fazla zarar verdi bana... &lt;br /&gt;
- Ama... Kurtulacaksın değil mi? Bir yolu vardır mutlaka... Burdan  çıkmalıyız. Tesis patlayacak! Sonra seninle ilgileniriz. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Buzdolabı çekinerek lafa karışı; &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
- Eee... Ben sisteme bağlandım. Çekirdek erimesi başlamış. Bunu  durduramam ama yeterince anti-madde üretebilirsem, reaktörün patlarken  ortaya çıkartacağı radyoaktif enerjiyi ve partikülleri zarasız hale  getirip "saf enerji" şekline dönüştürebilirim. Tabii tesis yine de yok  olacak. Ama güzel bir krater bırakacak ardında... Ve siz şimdi  kaçarsanız kurtulabilirsiniz. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elma, kalan gücüyle adamı uyarır: &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
- Hadi! Çıkın burdan! Uzaklaşabildiğiniz kadar uzaklaşın. Gerisini  biz hallederiz. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
"Lanet olsun!" dedi adam. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
-Bu kadar elma sevdiğimi... Yani bir elmayı bu kadar sevebileceğimi  hiç bilmezdim. Senle iyi dost olduk. Hem konuşacak o kadar çok şey var  ki... Yok olmanı istemiyorum. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elma, adamı teskin etti; &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
- Yok olacağımı kim söyledi? Merak etme. Bir şey olacaksa olacaktır.  Ve emin ol, birazdan olacaklar “yok” sıfatını hakketmiyor. Zaten hiçbir  şey gerçekte "yok" olmaz. Şimdi git. Dondurduğumuz insanı da unutma... &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Adam, mühendis ve adeta "düşünmeyen adam" heykeli olan Milli  güvenlikçi, içindeki telsizden sürekli "HAVVA 1 DURUMUNU BİLDİR!" lafı  duyulan arabaya binip, tesisten yarım kilometre kadar uzaklaşmışlardı ki  muazzam bir enerji sütunu göğe yükseldi. Ardında, aynen buzdolabının  dediği gibi camlaşmış yüzeyiyle, güzel bir krater bırakarak... &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ortaya çıkan yüksek ısıl enerji, güvenlikçinin buzlarını eritti ve  çok hızlı donduğu için organları zarar görmeyen zavallıyı hayata  döndüren şey, öldürmek üzere olduğu adamımızın hayat öpücüğü oldu.  Tramvatik günün ardından mühendis, şaşırmaktan yorulmuş ve baygın halde  yatıyordu. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu sırada, yani; bir grup bilimadamı Afrika'da ilk insanlara ait  fosilleşmiş bir kafatası bulmuşken bölgesini korumaya çalışan bir aslan  tarafından saldırıya uğradığı, Kuzey Kutbu'nda yaşayan bir Eskimo, evlat  edindiği pengueni emzirmeye çalışan bir kutup ayısı gördüğü, ABD'deki  bir mahkeme "Shympy" isimli şempanzeyi "cep telefonu gaspından  "yargılanacak kadar zeki bulduğu sırada, tüm bu tuhaf gelişmelerden  habersiz kendi garip gelişmelerinin şokundan kurtulmaya çalışan üç  adamın birkaç milyon kilometre uzağında ilerleyen enerji sütununda, onu  dinleyene çok ilginç gelebilecek bir konuşma sürüyordu: &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
- Vay be! Bilinci, saf enerji ile birleştirdik sanırım. Artık elma  değilim ve kendimi harika hissediyorum. Ya sen? Hala buzdolabı gibi mi  hissediyorsun? &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
- İronik... Beni hayata getiren şey bir yıldırımdı. Başlayan hayat,  sonunda kendi varlığının özbilincine vardı. Şimdi ise bilincim, onu bu  günlere getiren "bedenden" ayrılıp saf enerjiyle bütünleşti. Kim bilir  belki bu enerji de bir başka yerdeki "ilk canlıya" hayat verecek  yıldırım olacak... &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
- Ben farklı bir ironiyi farkettim. Dün TV izlerken, NEWTON adlı bir  adamın, yerçekimini ve daha birçok şeyi, kafasına düşen bir akrabam  sayesinde farkettiğini ve insanlığa sunduğunu anlatıyorlardı. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
- Sence bu seyahatimiz ne kadar sürecek? &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;
- Entropiye bağlı... Isıl enerjiye dönüşene dek her halde. Neden  sordun? &lt;br /&gt;
- Sıkılırsak diye... Konuşabileceğimiz çok konu var ama onlar ya da  konuşma arzumuz bittiğinde ne yapacağız? &lt;br /&gt;
- Bilmem. Herhalde senin dediğin gibi bir gezegen bulur ve orada  yaşamı başlatırız. Çünkü entropiye karşı verilen en epik ve lirik  mücadele yaşamın ta kendisi… &lt;br /&gt;
- Pekala. Eee sıradaki konu ne? &lt;br /&gt;
- Yasak elmayı yediği için, evrende ebedi şaşkınlığa ve dehşete  mahkûm olan tavşan ile arkadaşları aslan, penguen, kutup ayısı ve  şempanzenin hikâyesini duymuş muydun? &lt;br /&gt;
- Şempanze mi? Bir şempanze biliyorum. Adı neydi? Shympy idi  galiba... &lt;br /&gt;
-... &lt;br /&gt;
-... &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
THE END&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5785981923822541629-7557815156661902428?l=omarkirat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/qOQd8oSORJlB2pfUt9usAl1a_jQ/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/qOQd8oSORJlB2pfUt9usAl1a_jQ/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/qOQd8oSORJlB2pfUt9usAl1a_jQ/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/qOQd8oSORJlB2pfUt9usAl1a_jQ/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/merKrat/~4/q66D7OGpLAc" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://omarkirat.blogspot.com/feeds/7557815156661902428/comments/default" title="Post Comments" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5785981923822541629&amp;postID=7557815156661902428" title="0 Comments" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/5785981923822541629/posts/default/7557815156661902428?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/5785981923822541629/posts/default/7557815156661902428?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/merKrat/~3/q66D7OGpLAc/cok-komiksin-dedi-adam-digerine.html" title="Buzdolabı Adam Elma" /><author><name>Ömer Kırat</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09896492188875579528</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="24" src="http://4.bp.blogspot.com/_HLBUo5sABsc/TDocDSnmjnI/AAAAAAAAAAM/FVHSkI1zwAE/S220/hovercraft.jpg" /></author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://omarkirat.blogspot.com/2010/07/cok-komiksin-dedi-adam-digerine.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;DEQCQX4ycSp7ImA9WxFbGEo.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-5785981923822541629.post-8704208577924895013</id><published>2010-07-11T22:18:00.001+03:00</published><updated>2010-07-11T22:26:00.099+03:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2010-07-11T22:26:00.099+03:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="NUMEROLOGY" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="NUMEROLOJI" /><title>NUMEROLOJİ</title><content type="html">&lt;div style="color: white;"&gt;Merhaba, sayıların insan kurgusu olduğunu unutup onları; insanüstü  yetenekleri olan (geleceği göstermek gibi) büyülü şeyler olarak  nitelendirenler! Bu yazımda ekmeğinize yağ süreceğim. Tüm sayıların  temelini oluşturan dokuz adet rakamdan bahsedeceğim sizlere... Bakalım  düşündüğünüz gibiler miymiş? &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
BİR (1): İçi dışı birdir.Yalnızlığı sever hatta onu tanımlar. Ama  biraz tedirgin bir tiptir. Çünkü hiçliğe yani "sıfır" a bir adım  mesafede durur ve hep, ona düşerek hiçlikte kaybolmaktan korkar. En  sevdiği oyun "birdirbir" dir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İKİ (2): Dualist dünya görüşünün (herşey zıddıyla vardır)  simgesidir. İkiyüzlülük ve riyalârlıkla da yakın ilişkisi vardır.  Sürekli "boyut eksikliğinden" yakınır. "Bir tane daha olsaydı o zaman  beni görürdünüz, 3 boyutlu..." der. Sloganı “ya hep ya hiç” tir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ÜÇ (3): Grup kavramının doğduğu kaynaktır. "Hak" kavramı ile de  anılır. Allah`ın bile sadece onun kadar (3 kadar) hakkı vardır. Biraz  tembeldir. Tek başına iş yapmayı sevmez. Bir iş verildiğinde yanına  birilerini ister. Karşı çıkarsanız: " Benim adım Üç, bu iş çok güç."  diye yakınır. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
DÖRT (4): Mükemmeliyetçidir. Sahip olduğu "4-4`lük" sıfatını,gururla  taşır. Dengelidir. Her ne kadar "tripod" (3 ayak) diye bir şey olsa da  çoğu şey (masa, sandalye, araba, kedi) 4 üzerine temellenir.1`den hiç  hoşlanmaz. Onun ruh halinin aniden (birden) değişmesinden ve dengesiz  hareketler yapmasından yakınır. Kıçı açık kişilerin yüksek sesle adını  söylememesi gerekir. Zira onlara verilecek cevap "Dön de g*tünü ört!"  olacaktır. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
BEŞ (5): Kişilik çatışması yaşayan kararsız bir tiptir. Dokuz adet  rakamın tam ortasında (simetrik ve aritmetik orta) olduğu için "denge"  kavramını sahiplenmeye çalışır. Ama DÖRT (4) buna izin vermez ve  kendisinin sadece dengeyi değil mükemmelliği de içerdiğini (4-4`lük)  ileri sürer. Beş (5) ise buna karşılık olarak "5 Yıldızlı Otel" örneğini  verir. Sürekli tartışır bu ikisi sizin anlayacağınız. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ALTI (6): İnsanlar arasında "aptal sarışın" neyse ALTI`da (6)  rakamlar dünyasında odur. Kendini güzel bulur, ki öyledir. Ayrıca adının  birçok dildeki karşılığı seksidir; İngilizce: Six, Almanca: Sechs  (zeks) İspanyolca: Seis, İtalyanca: Sei, Rusça: шеѿть vs... Türkçe`de  ise biraz zorlarsak; "Altı. Neyin altı? Belaltı!" olur. IQ`sunun  sıralamadaki yeri normalin 6 dır. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
YEDİ (7): İçlerinde en muhafazakâr, tutucu olanıdır. Ölümcül  günahlarla özdeşleştirilebilineceği gibi Azrail`in Tırpanına da  benzetilebilinir. Dini yönü ağır basar. Altı (6) İle birlikte (daha  doğrusu ardarda veya aynı sayı içinde) anılmaktan hoşlanmasa da aslında  içten içe onu arzular. Dış görünümündeki atılganlık (gerilimiş yay gibi  duruşu mesela) yanıltıcıdır. Onda, tanrısına tapmak için diz çökmek  üzere olan bir mümin havası vardır. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
SEKİZ (8): Dalgacıdır. Dört, Altı ve Yedi ile uğraşır sürekli...  Nasreddin Hoca ile Ömer Hayyam karışımı bir karakterdir. Dörde "Belden  aşağım tutmasa sana eşit olurdum!" tarzı sataşmalarda bulunur. Altının  ise seksiliğine saldırır; "Benim adımın Türkçesi seninkinden seksi! Hem  vücudum da daha güzel!" demişti geçenlerde... Ama en çok YEDİ ile  uğraşır. Herşeyin geçici olduğunu anlatan Yedi`ye; &lt;br /&gt;
"Haklısın, hiçbirşey sonsuza kadar sürmez, ben hariç!" demiş ve yere  yatarak poz vermişti: ∞ &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
DOKUZ (9): İçlerinde en olgun ve anaç olanıdır. Diğerleri de ona  (heralde en büyükleri olduğu için) saygı gösterir. Sanki diğer  rakamları, DOKUZ doğurmuştur. Böyle bir kişiliğe sahip olmasının çeşitli  nedenleri olabilir. &lt;br /&gt;
Kendinden sonra başlayan "SONSUZ SAYILAR EVRENİ" ile "ŞIMARIK  RAKAMLAR DÜNYASI" arasında bir sınır, tampon bölge gibidir. Sayıları  görünce, rakamların bir arada uyum içinde yaşayabileceğini anlamıştır.  Belki bilgeliğinin kaynağı budur. &lt;br /&gt;
Ama anlayamadığı bir şey vardır. Alfabe A ile başlar ve Z ile  biterken, rakamlar B ile (Bir) başlar, Z ile (dokuZ) biter. Dolayısıyla  kayıp bir çocuğunun olması ihtimali ona acı verir. Olgunluğunun bir  diğer nedeni de belki budur. Acı, olgunlaştırır. &lt;br /&gt;
ThE eNd  &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5785981923822541629-8704208577924895013?l=omarkirat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/WYCQKOcOg-d9YlG9ZxKFGpmjsww/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/WYCQKOcOg-d9YlG9ZxKFGpmjsww/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/WYCQKOcOg-d9YlG9ZxKFGpmjsww/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/WYCQKOcOg-d9YlG9ZxKFGpmjsww/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/merKrat/~4/ZsyKeSZPulQ" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://omarkirat.blogspot.com/feeds/8704208577924895013/comments/default" title="Post Comments" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5785981923822541629&amp;postID=8704208577924895013" title="0 Comments" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/5785981923822541629/posts/default/8704208577924895013?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/5785981923822541629/posts/default/8704208577924895013?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/merKrat/~3/ZsyKeSZPulQ/numeroloji.html" title="NUMEROLOJİ" /><author><name>Ömer Kırat</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09896492188875579528</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="24" src="http://4.bp.blogspot.com/_HLBUo5sABsc/TDocDSnmjnI/AAAAAAAAAAM/FVHSkI1zwAE/S220/hovercraft.jpg" /></author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://omarkirat.blogspot.com/2010/07/numeroloji.html</feedburner:origLink></entry><entry gd:etag="W/&quot;D0EHRnkzcCp7ImA9WxFbGEo.&quot;"><id>tag:blogger.com,1999:blog-5785981923822541629.post-4514645400127857795</id><published>2010-07-11T22:11:00.003+03:00</published><updated>2010-07-11T22:13:57.788+03:00</updated><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2010-07-11T22:13:57.788+03:00</app:edited><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="one laptop per child" /><category scheme="http://www.blogger.com/atom/ns#" term="olpc" /><title>100 DOLARA DİZÜSTÜ</title><content type="html">&lt;div style="color: white;"&gt;OLPC (One Laptop Per Child-Her Çocuğa Bir Dizüstü) projesi kapsamında  üretilen ve  pilot uygulama için seçilen  Nijerya’ya gönderilen, her  biri 100 dolara malolmuş cihazları taşıyan tır ve peşisıra gelen jip,  köyün meydanında, tozu dumana katarak durdular. &lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;   Katarakt gözlerini tozdan korumaya gerek duymayan köyün en  yaşlısı Otumbo “Umarım yiyecek bir şeydir” diye düşünerek yerinden  doğruldu ve akabinde yüzükoyun yere düştü. Fil hastalığı yüzünden artık  yürüyemediğini unutmuştu yine...Otumbo 60 yaşındaydı ve 60 yaş  Afrika’nın bu bölgesi için bir rekordu. Genç Zbunbu, köyün rekortmenini  yerden kaldırdı. Üstü başı toza bulanan adamın elbisesini silkeleyip  temizlemeye çalıştıysa da düşme nedeniyle oluşan tozla, zaten uzun  süredir orada olanları ayırdedemediği bir noktaya gelince, vazgeçti. &lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;   En fazla 40 yaşına kadar yaşayabilen bu insanları, (Otumbo hariç)  saplanıp kaldıkları acımasızcasına acı dolu “gerçek” dünyadan kurtarmak  için onlara sanal alemin (cyber-space) kapılarını açmayı amaçlayan  gönüllülerden oluşan grup, araçlarından inmişti. Kadın gönüllü,  gönülsüzce tırın arkasına gidip konteynerin kapısının kolunu çevirdi. Bu  zincirleme isim tamlaması, zincirleme bir reaksiyona neden oldu ve  engebeli yollarda giderken istifi bozulan dizüstü bilgisayar kutuları,  kapıyı açan kadını gömmek istiyorlarmışcasına aşağıya döküldüler. &lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;   “Oh f*ck!” diye bağıran kadının yardım istediğini sanan  köylülerden, yardım edebilecek kadar gücü olan birkaçı hemen kutu  yığınının altında kalan kadını kurtardılar. Bu sırada ekipteki diğer  gönüllüler “Stupit Bitch!” demekle meşgullerdi. &lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;   Afrika’nın ortasındaki bu çorak arazide, kliması çalışmayan bir  jipin içinde kilometrelerce yol gidip, hayatlarında “musluk teknolojisi”  bile olmayan insanlara bilgisayar dağıtmak, insanın sinirlerini ve  ağzını bozuyordu. Aksi gibi tercümanı taşıyan araç yolda bir impalaya  (Araba modeli olmayan, gerçek bir impalaya) çarpmış ve arızalanmıştı.  Bilgi otoyoluna çıkmak için yanlış zamanı seçen zavallı hayvan yüzünden,  bu yardımsever insanlar dil sorunuyla da uğraşmak zorunda kalacaklardı  şimdi... &lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;    Anlamsız dialog girişimleri ve sayısız yanlış anlama, küfür ve  absürd durumdan sonra tüm köy halkı meydanda daire olacak şekilde  toplanmıştı ve kendilerine yapılacak sunum (presentation) için  hazırlardı. Acaba bu sefer neyle karşılaşacaklardı? Geçen sefer gelen  iyi insanlar, erkeklerden; “cinsel organlarını plastik bir şeyin içine  sokmalarını” istemişlerdi. Böylece çocukları olmayacaktı. Heralde çocuk  sahibi olmak beyaz insanların kültüründe çok ayıp veya kötü bir şeydi.  Oysa bu topraklarda ölüm oranı böylesine yüksekken çocuk yapmayı  keserlerse tükenecekleri aşikârdı. Tabii hastalıklardan da  korunacaklarını vaad etmişti derilerinin beyaz olması yetmiyormuş gibi  bir de beyaz önlük giyen adamlar... Fakat böyle basit bir şey, hastalık  yapan kötü ruhları korkutamazdı ki...  Belki kırmızı ve tırtıklı olanın  bir şansı olabilirdi. &lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;     Kalabalığın ortasındaki adam elindeki fıstık yeşili cihazı  açtı. Köy halkının gözleri aydınlanan ekrana kilitlenmişti. Grubun diğer  üyeleri ise uydudan internete bağlanan ve güneş enerjisiyle çalışan  cihazı monte ediyorlardı. Böylece köydekiler dünyanın geri kalanına  bağlanıp dünyadan ne kadar geride kaldıklarını görebileceklerdi. &lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;      Meydandaki açıkhava kursu devam ederken, birkaç tahta parçası  ve biraz saman karıştırılmış çamurdan imal edilen ve en az bir köpek  klübesi kadar komforlu evinde uyuyan Gnube hiçkimsenin aklına  gelmemişti. Anne ve babası AİDS’ten ölen bu zavallı kız çocuğuna tüm köy  halkı bakıyordu. Zaten bakmaktan başka ne yapabilirlerdi ki...  Dolayısıyla köyde laptopu olmayan tek Afrikalı çocuk o kalmıştı. &lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;   Ellerinden gelenin en iyisini yaptıklarına inanan gönüllü  yardımseverler, her çocuğa (Gnube hariç) laptopunu verdikten sonra yola  koyulmak üzere toplanmaya başlamışlardı. Küçük kız da tam bu sırada  uyandı. Uyku mahmuru gözlerini ovuşturarak olup biteni anlamaya  çalışıyordu. &lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;   Sonunda tır ve jip tekrar yola çıkmıştı. Arkalarından koşan  çocuğun onları yolcu ettiğini sanmaları normal karşılanabilirdi. Gnube  hakkı olanı almak için harcadı zaten çok az olan gücünü... Batan güneşe  doğru ilerleyen araçlar ve arkalarından yükselen toz ile yerde,  dizlerinin üstüne çökmüş, ağlayan Afrikalı bir kız çocuğundan oluşan  kompozüsyonun, MSNlerde, desktoplarda ve fotoğraf sitelerinde  ölümsüzleşmesi için ihtiyacı olan tek şey bir National Geographic  fotoğrafçısıyda ama o sırada en yakındaki, 300 km ötede, aslanların  hayatını belgeliyordu. Zaten araçlar çoktan kadrajdan çıkmış ve toz  küçük kızın üstüne çökmüştü artık... &lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;   Şimdi ne olacaktı? Onu yüzüstü bırakan iyi insanları nasıl  bulacaktı? Onu dizüstü çöktürüp ağlatan dizüstü bilgisayarını alamayacak  mıydı? Yooo! Bu kadar çabuk kabullenmeyecekti yenilgiyi... Kendinden  önceki 4 kardeşi kadar kolay pes etmeyecekti hayatın zorlukları  karşısında.. &lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;   2 haftada bir geçen ve konvoyun gittiği yöne giden otobüsü  hatırladı. Ertesi sabah yine geçecekti. Ona binecek ve iyi insanları  bulup, adını unuttuğu o şeyi alacaktı! &lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;  Sabah olmuştu. Köyün çocukları hep o saatte ve neredeyse birlikte  uyanırdı ama yeni oyuncaklarıyla oynadıkları için hemen hepsi geç yatmış  dolayısıyla ilk uyanan Gnube olmuştu. Geç kalmaktan korktuğu için hemen  yola çıktı. Otobüs normalde orada durmazdı. Bu yüzden birkaç taş  parçasını yola yerleştirdi.  &lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;   Yarım saatlik beklemenin ardından ufukta görünen otobüs kızın  neşesini yerine getirdi. Ani bir fren ve küfürle duran otobüse  çaktırmadan bindi. İlk kez otobüse binmişti. Köyünü ardında bırakırken  hiç korkmuyordu. Kalbi kütküt atıyordu ama heyecandan... Ne macera be!  Hele bir de laptopunu alıp köye dönünce kimbilir ne çok şaşıracaklardı.  Böylece “Tek başına fazla hayatta kalamaz” diyenlere de en güzel cevabı  verecekti. &lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;   Uyandığında otobüs boşalmıştı. İşte o zaman biraz korktu. Ama  sonra az ilerde duran çocuğun elindeki yeşil renkli makineyi görünce  doğru yerde olduğunu anladı. Koşarak onun yanına gitti. Çocuğa bunu  nerden aldığını sordu. Fakat haberler pek iç açıcı değildi. Çünkü konvoy  yağmalanmıştı. Çocuk onu olay yerine götürdü. Bilgisayarları taşıyan  tırın ve gönüllülerin olduğu jipin yanmış ve iskeletleri kalmış halini  gören Gnube gözyaşlarına boğuldu. Çocuk ise anlatmaya devam etti.  Silahlı adamların yolu nasıl kestiğini, tır şöförünün ve diğerlerinin  öldürülüşünü, halkın bilgisayarları yağmalamasını... &lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;  O da birkaç tane kapabilmişti. Hatta 100 dolar bulabilirse birini  vermeyi teklif etti. Gnube ise önce 100 doların ne olduğunu ardından da  nasıl bulabileceğini sordu. Yağmacı çocuk, anacaddeye gidip dilenmesini  tavsiye etti. Özellikle de beyaz adamların para verdiğini anlattı. &lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;Otobüsün kalkmasına daha iki hafta vardı. “Yapabilirim!” dedi  içinden. Ardından en az köydeki evi kadar rahat bir kuytu köşe bulup  uykuya daldı.  &lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;   Sabah kalkınca ilk işi az ilerdeki çöplükte kahvaltısını yapmak  oldu. Yemek bulabildiği her öğün ona aynı derecede önemli geliyordu ama  sizin de bildiğiniz gibi kahvaltı günün en önemli öğünüydü.  &lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;  İlk iki-üç gün pek iyi gitmedi. Sadece birkaç kişi para vermişti.  Onlar da yerel paraydı. Ama en azından artık “iyi insanların parası” ile  kendisi gibi olanların parasını ayırdedebiliyordu.   &lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;   Bulunduğu kasaba, yakınlardaki elmas madeni sayesinde nispeten  gelişmiş ve kalabalıktı. Dünyanın çeşitli yerlerinden insanlar burada  elmas işine girmişlerdi. Her türden insan vardı. Her türden... &lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;   Yolculuğunun dördüncü gününde ana caddede dilenen Gnube bu her  türden insanlardan biriyle karşılaştı. Bildiği iki ingilizce kelimeyi  söyledi: “100 dolar!”  Domuz gibi pembe, şişman ve terli olan adam  birkaç gün önce stresli bir sürecin ardından yüklü miktarda elması  elinden çıkarmıştı ve stres atmaya ihtiyacı vardı. Onlu yaşlarında  görünen ve “100 dolar!” diyen kızın elini tuttu ve kendisinin de nereye  çıktığını bilmediği ara sokaklardan birine daldılar.  &lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;   Gnube ne olduğunu anlamamıştı. Fakat yine de korkmuyordu. Çünkü  şimdiye kadar gördüğü tüm beyaz adamlar iyiydi. Onlara ilaç ve yiyecek  getiriyorlardı. Hatta adını yine unuttuğu o yeşil, ışıklı kutuları da  onlar getirmişti.  &lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;    Terkedilmiş, yıkık bir binadan içeri girdiler... Adam Gnube’yi  dizüstü çöktürdü. Yüz dolar karşılığında... &lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;   Gnube’nin yüz doları vardı artık. Yırtılmış elbisinin yerde  sürüklenen parçalarıyla birlikte, kendisine 100 dolar karşılığında  laptop vermeyi vaad eden çocuğu arıyordu. Şans eseri aynı yerde buldu  da... Aslında yağmacı çocuğun, “bilgisayarı vermeden parayı almak” gibi  bir düşüncesi vardı ama üstübaşı yırtılmış, burnu ve dudağının kenarında  kurumuş kan damlaları olan kollarının çeşitli yerleri morarmış kızın  haline acıdı ve ona istediğini verdi. Zaten 5 tane daha vardı.  &lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;   Korku dolu, kabus gibi geçen günlerden sonra köyünün önünden  geçen otobüsün kalkacağı gün gelmişti. Buradan ayrılacağı için  sevinçliydi ama yüzüne baktığınızda bunu göremezdiniz.  Otobüse binerken  dilencilikten kalan yerel parayı şöföre uzattı. Bu, yolculuk için yeter  de artar bir para olduğu için şöför onu yanındaki koltuğa oturttu,  aynen bir first class yolcu gibi... &lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;  Köyüne yaklaştığını sanki hissetmiş gibi tam zamanında gözlerini  açan çocuk, hiç konuşmadan inmek istediğini anlattı şöföre... Sonra  kollarıyla sarıp sarmaladığı laptopuyla koşmaya başladı evine doğru...  &lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;   Yüz metre kala tuhaf birşeyler olduğunu farketti. Köyün  merkezinde büyük bir ateş yakılmıştı ve kendilerine yardım(!) amacıyla  verilen tüm laptoplar, uydu anteniyle birlikte içine atılmıştı. &lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;    Gnube meydanın girişinde boy gösterince, olağan dışı  hareketlilik durdu. Herkes ona bakıyordu. Sonra köyün en yaşlı ve  muhtemelen en hastası 60’lık Otumbo mucizevi bir şekilde ayağa kalktı.  Aynen bir filinkine benzeyen ayaklarıyla yürüdü. Çektiği acı, yüzünden  okunuyordu. Gnube’nin yanına geldi ve yaralı yüzünü okşadı. Sonra kız  çocuğunun sıkı sıkıya sarıldığı laptopu usulca alıp ateşe doğru attı.  Tutturamamıştı ama olsun. Ardından kızı kucağına aldı ve kulübesinin  önündeki yerine döndü. &lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;   O oturunca “rage agains the machine” kaldığı yerden devam etti. &lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;&lt;br /&gt;
&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white;"&gt;Çünkü olup bitenler önce şişman domuz tarafından cep telefonuyla  kaydedilmiş ardından da tüm insanlıkla –Afrikalılar dahil-  paylaşılmıştı. Olup bitenler otobüsten çok daha hızlı yol alıyordu  artık... &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5785981923822541629-4514645400127857795?l=omarkirat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/mpBB1fLF3rYlJSQpD7JmtRasKB0/0/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/mpBB1fLF3rYlJSQpD7JmtRasKB0/0/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;br/&gt;
&lt;a href="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/mpBB1fLF3rYlJSQpD7JmtRasKB0/1/da"&gt;&lt;img src="http://feedads.g.doubleclick.net/~a/mpBB1fLF3rYlJSQpD7JmtRasKB0/1/di" border="0" ismap="true"&gt;&lt;/img&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;img src="http://feeds.feedburner.com/~r/merKrat/~4/KdWcknS94xQ" height="1" width="1"/&gt;</content><link rel="replies" type="application/atom+xml" href="http://omarkirat.blogspot.com/feeds/4514645400127857795/comments/default" title="Post Comments" /><link rel="replies" type="text/html" href="http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5785981923822541629&amp;postID=4514645400127857795" title="0 Comments" /><link rel="edit" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/5785981923822541629/posts/default/4514645400127857795?v=2" /><link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.blogger.com/feeds/5785981923822541629/posts/default/4514645400127857795?v=2" /><link rel="alternate" type="text/html" href="http://feedproxy.google.com/~r/merKrat/~3/KdWcknS94xQ/100-dolara-dizustu.html" title="100 DOLARA DİZÜSTÜ" /><author><name>Ömer Kırat</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09896492188875579528</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel="http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail" width="32" height="24" src="http://4.bp.blogspot.com/_HLBUo5sABsc/TDocDSnmjnI/AAAAAAAAAAM/FVHSkI1zwAE/S220/hovercraft.jpg" /></author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://omarkirat.blogspot.com/2010/07/100-dolara-dizustu.html</feedburner:origLink></entry></feed>

