<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<?xml-stylesheet type="text/xsl" media="screen" href="/~d/styles/rss2enclosuresfull.xsl"?><?xml-stylesheet type="text/css" media="screen" href="http://feeds.feedburner.com/~d/styles/itemcontent.css"?><rss xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" xmlns:itunes="http://www.itunes.com/dtds/podcast-1.0.dtd" xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0" version="2.0"><channel><title>MjSohbet.Com - Blog</title><link>http://blog.mjsohbet.com/</link><atom10:link xmlns:atom10="http://www.w3.org/2005/Atom" rel="self" type="application/rss+xml" href="http://feeds.feedburner.com/mjsohbet" /><description></description><language>en</language><managingEditor>noreply@blogger.com (admin)</managingEditor><lastBuildDate>Mon, 01 Mar 2010 12:09:23 PST</lastBuildDate><generator>Blogger http://www.blogger.com</generator><openSearch:totalResults xmlns:openSearch="http://a9.com/-/spec/opensearch/1.1/">20</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex xmlns:openSearch="http://a9.com/-/spec/opensearch/1.1/">1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage xmlns:openSearch="http://a9.com/-/spec/opensearch/1.1/">25</openSearch:itemsPerPage><feedburner:info uri="mjsohbet" /><atom10:link xmlns:atom10="http://www.w3.org/2005/Atom" rel="hub" href="http://pubsubhubbub.appspot.com/" /><itunes:owner><itunes:email>noreply@blogger.com</itunes:email></itunes:owner><itunes:explicit>no</itunes:explicit><itunes:subtitle></itunes:subtitle><feedburner:browserFriendly></feedburner:browserFriendly><item><title>Hacer Menekşe</title><link>http://blog.mjsohbet.com/2009/04/hacer-menekse.html</link><category>Hacer Menekşe</category><author>noreply@blogger.com (admin)</author><pubDate>Fri, 24 Apr 2009 23:10:28 PDT</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4157173622704326502.post-202465239502535177</guid><description>Kendini bildi bileli mor menekşeyi çok severdi. Çocukluğunun geçtiği iki katlı evin bahçesinde bahar geldiğinde mor mor açar, mis gibi kokarlardı. Annesi mor menekşeleri hep duvar kenarına dikerdi..&lt;br /&gt;“Gölgeyi sever menekşeler” derdi… Oysa öğretmeni bitkilerin güneş ışınları ile fotosentez yaptığını anlatmıştı onlara. Bitkiler güneş ışığına muhtaçtı. Mor menekşeler ne tuhaf bitkilerdi! “Her bitki güneşi&lt;br /&gt;severken, onlar neden gölgeyi tercih ediyorlar” diye düşündü durdu Hande... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük, ufacık aklı ile aslında menekşelerin diğer çiçeklerden farklı olduğunu keşfetmişti. İşte belki de menekşeler bu yüzden bu kadar güzeldi. “Herkesten farklı olursan, bu hayatta değerli olursun yargısına varmıştı. Daha o yıllarda farklı olmak için uğraş vermeye başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk olarak, okulda kimsenin yanına oturmak istemediği “Hacer'in yanına oturmak istiyorum öğretmenim” diyerek başladı farklılıklarla süren hayatı. Hacer bile şaşırmış, şaşkın şaşkın bakıyordu onun yüzüne. Hacer problemli bir ailenin, çok dağınık, biraz anlama zorlukları olan kızı idi. Hande ise mühendis Kamil Beyin biricik kızı. Öğretmen pek oturtmak istemedi önce Hacer'in yanına Hande'yi.&lt;br /&gt;Daha sonra bir tatsızlık çıkmasın diye öğretmen Hande'nin annesini çağırıp durumu anlatmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annesi eve geldiklerinde Hande'ye sordu :&lt;br /&gt;- Kızım, Hacer’in yanına neden oturmak istiyorsun?&lt;br /&gt;Hande cevap verdi :&lt;br /&gt;- Geçen baharda menekşeler ekiyorduk hani anne, o gün sen bana menekşeler güneşi sevmez demiştin, oysa her bitki güneşi sever. Menekseler farklı, belki de bu yüzden bu kadar güzeller. Hacer'in yanına kimse oturmak istemiyor. Ben farklı olmak istiyorum. Belki Hacer de güzeldir, onu fark etmek&lt;br /&gt;istiyorum, dedi.&lt;br /&gt;Annesinin ağzı açık kalmıştı. İlkokul 4.sınıf öğrencisi kızının olgunluğuna hayran kalarak&lt;br /&gt;- Peki kızım kimin yanında istersen oturabilirsin, dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pazartesi günü gelince, Hande Hacer'in yanında oturmaya başladı. Hem Hande tedirgindi, hem Hacer. Birbirleri ile hiç konuşmuyorlardı. Diğer kızlar da soğumuştu Hande'den. Nasıl, Hacer gibi dağınık, bir şeyi, iki kere anlatınca anlayan fakir bir kızın yanına oturmayı istemişti. En çok alınan doktor Cemal Beyin kızı Esin'di. Anne babaları her haftasonu görüşüyorlar, Hande ve Esin birlikte oynuyorlardı. Nasıl olur da kendi yerine Hacer'i seçerdi. Çok gururu kırılmıştı Esin'in. Hande ile konuşmuyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün Hande ve ailesi Esinlerle dağ köylerinden birinde gerçekleştirilecek bir panayıra katılmak için sözleştiler. Hande gene Esin'in somurtacağını bildiği için gitmek istemiyordu. İçin için de Hacer'e kızmaya başlamıştı. Arkadaşları ile arasının bozulmasına sebep olmuştu. Neden sanki bu kadar dağınıktı, neden her şeyi iki kere de anlıyordu? Yoksa aptal mıydı? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra menekşeleri hatırladı hemen düşüncelerinden utandı. Hacer farklı diye yargılamaması gerekiyordu. Hacer'in, kimsenin bilmediği güzelliklerini keşfedecekti. Buna bütün gücü ile inandı. Panayıra gittiklerinde Esin somurtarak karşısında oturuyordu, Hande ile konuşmuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hande canı sıkıldığından biraz dolaşmak için annesinden izin aldı. Köy yolunda yürümeye başladı. Hava iyice soğumuş ve ayaz iyice artmıştı, kar atıştırmaya başlamıştı. Hande, karı çok seviyordu, yürüdü, yürüdü. Köye gelmişti. Bir evin önünde durdu. Evin penceresindeki saksıya gözü ilişti. Gözlerine inanamıyordu, bunlar mor menekşelerdi. Ama kıştı ve menekşeler soğuğu hiç sevmezlerdi eve doğru bir adım attı. Kapıda beliren gölgeyi çok sonra fark etti. Hacer’di bu. Hande'ye gülümsüyordu.&lt;br /&gt;- Hoş geldin, Hande buyurmaz mısın? dedi.&lt;br /&gt;Biraz ürkek, şaşkınlıkla kapıya doğru ilerledi Hande ve içeri girdi. Oda sıcacıktı odun sobası her yeri ısıtmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Menekşeler, diyebildi sadece Hande.&lt;br /&gt;- Bu soğukta ?&lt;br /&gt;Hacer gülümsedi ;&lt;br /&gt;- Onlar annem için, annem onları çok sever.&lt;br /&gt;Sonra yatakta yatan kadını fark etti Hande.&lt;br /&gt;- Annen, hasta mı, dedi.&lt;br /&gt;- Evet, 2 sene önce felç oldu. Ona ben bakıyorum, bizim kimsemiz yok. Bir tek ineğimiz var onunla geçiniyoruz. Ama bütün işler bana baktığı için derslere çalışacak pek vaktim olmuyor, dedi Hacer utanarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bir de bizim köyden şehre araç yok. Bu yolu her gün yürüyorum. O yüzden de çok yorgun okula geliyorum. Dersleri anlamakta güçlük çekiyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hande'nin gözleri dolmuştu. Dışarıdan gelen ses ile kendine geldi. Annesi onu arıyordu. Çok merak etmiş olmalıydı. Dışarıya koştu ve annesine sarıldı, ağlıyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir müddet sonra;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Anne bu Hacer, diye tanıştırdı sıra arkadaşını. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hacer'in yaptığı sıcak çorbadan içtiler birlikte. Hande annesine anlattı Hacer'in hayatını. Hem de ağlayarak. 'Bir şeyler yapalım anne' dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O hafta annesi ve Hande, Hacerlere gidip annesi ve Hacer'i kendi evlerine taşıdılar. Hacer artık Handelerden okula gidip geliyordu, ne dağınıktı, ne de aptal. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sınıfın en iyi öğrencisi olmuştu. Seneler geçti Hacer ve Hande bir arkadaş değil, iki kız kardeşlerdi artık. Mor menekşeler Hande'ye Hacer'i armağan etmişti. Hacer'e ise hem Hande'yi, hem de hayatı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seneler sonra ikisi de evlendi. Hacer şimdi bir doktor. Hande'den vicdanın ne kadar önemli olduğunu öğrendi, hastalarına vicdanıyla birlikte şifa dağıtıyor. Hande ise bir öğretmen. Çocuklara farklı olan şeyleri sevmeyi de öğretiyor. Bir kızı var; adı Hacer Menekşe. Hayatta en çok sevdiği iki şeye birini daha ekledi Hande.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4157173622704326502-202465239502535177?l=blog.mjsohbet.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2009-04-25T09:10:28.522+03:00</app:edited><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>Cennetlik Eş</title><link>http://blog.mjsohbet.com/2009/04/cennetlik-es.html</link><category>Cennetlik Eş</category><author>noreply@blogger.com (admin)</author><pubDate>Tue, 14 Apr 2009 07:54:50 PDT</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4157173622704326502.post-776818877301784849</guid><description>Genç kızlarımıza sohbetleriyle rehberlik yapan, çoğunun elinden tutan bir okuyucumuzun bir hatırasını aktarmak istiyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Stuttgart Waiblingen bölgesinde iki yılı aşkın haftalık çevre sohbetlerinden tanıdığım bir hanım telefonda şöyle ağlıyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Hocahanım, bizim burada bir komşu, kızını kaybetti. 18 yaşındaydı. Gencecik yaşında birden bir ölüverdi. Annesi adeta çılgına döndü. Sürekli isyanda;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“-Keşke, kızım şöyle şöyle olsa idi de ölmese idi,” diye feryat figan ağlıyor. Ne olur bir gelseniz onunla siz konuşsanız. Sizi az çok tanıyor. Size saygısı var, belki sizi dinler. Biz ne yapacağımızı şaşırdık…’ &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi gün gittim ve beni ölen genç kızın evine götürdüler. Evde matem, yas... Anne bir köşede hiç durmadan ağlıyor. Bir ara, biraz sakinleşince kadın bana şunları anlattı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“-Kızım, ben ve babası her sene olduğu gibi geçen sene de memleketimiz &lt;br /&gt;İzmir’e tatile gittik. Evimizin karşısındaki apartmanda bir genç adam oturuyor. Terbiyesi, asaleti, giyimi ve duruşu ile kızımın dikkatini çekmiş. &lt;br /&gt;Bana:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Anne bak! Evlenebileceğim genç, dedi. Biz de ‘tanışalım’ diye bir &lt;br /&gt;tanıdığı ile haber gönderdik ve tanıştık. Maksadımızı arz ettik. Genç adam üniversite okuyan dindar ve kültürlü biri idi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kızıma:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Aramızda kültür farkı var. Siz açık gezen bir hanımsınız, bense&lt;br /&gt;eşimin tesettürlü ve mazbut bir insan olmasını isterim, deyince kızım;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-En kısa zamanda dinimi öğrenecek ve tatbik edeceğim, bana zaman ver, dedi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi yaz buluşmak üzere anlaştılar. Kızım ilk iş olarak kendisine dinimizi anlatacak, öğretecek bir yer aradı ve buldu. Çok büyük bir gayretle, dinî bilgiler öğreniyor, namazlarını kılıyordu… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece izin bitti ve Stuttgart’a döndük. Burada bir göz doktorunun yanında sağlık teknisyeni olarak çalışıyor, iş zamanından arta kalan zamanında da Kur’an–ı Kerim’i öğrenmek için çok gayret sarf ediyordu. Gelirken getirdiği mantoyu ve eşarbı evde giyip;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Anne yakışıyor mu? diyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün samimiyetiyle İslam’ı öğreniyordu… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sivaslı bir komşumuz onu oğluna istemiş, o ise “ret” cevabı vermişti. Fakat o, bunu gurur meselesi yapmayarak Kur’an–ı Kerim’i öğrenmek için onlardan yardım istemişti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün, ‘Başım ağrıyor.’ diye doktora gitti. ‘Bir şeyin yok.’ demişler. Ama baş ağrısı devam ediyordu. Göz, kulak ve diş tahlillerinin sonucunda da bir &lt;br /&gt;şey bulamamışlardı. Ama başının ağrısı da bir türlü geçmek bilmiyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bana anlattığına göre, bir gün, evde kimse olmadığı halde, evimize bir genç delikanlı gelip ona kırmızı bir gül getirmiş ‘Ben ahiretten geliyorum, Allah–u Teala Hazretleri seni benim kısmetim yazdı, cennette sen benimsin. Burada evlenmeyeceksin.’ demiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baş ağrısı durumu 15 gün sürdü. Son çare olarak Şule’yi hastaneye tahlil &lt;br /&gt;için aldılar. Araştırmalar neticesinde hiçbir şey bulamadılar. Bir gün hastaneye gittiğimde yattığı odanın penceresinden bakıp bana şöyle dedi: &lt;br /&gt;‘Anne! Cennet ne kadar güzel.’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Döndüm ve baktığı tarafa baktım, gördüğüm sadece park etmiş arabalardı. Ama o büyülenmiş gibi mutlu bir şekilde pencereden bakıyordu… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bana dedi ki: ‘Anneciğim, beni yarın saat 8.00’de götürecekler.’ dedi. Çılgına döndüm. Babasına koştum, ‘Kızımız ölüyor, yetiş.’ dedim. Babası da çaresiz yüzüme baktı. Söylediklerine inanmıyorduk; ama yine de endişe ve telaşımız had safhadaydı. ‘Ya doğruysa.’ diyordum. O gece hiç uyuyamadım. Ertesi gün sabah 7.00’de hastanedeydim. Babası koridorda, içeri girmeye dayanamamış, çaresiz ağlıyordu. İçeriye girdim. Kızım bana şöyle vasiyette bulundu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Anneciğim, ben ölünce sakın ağlama. İzmir’deki o gence de benden selam&lt;br /&gt;söyle, Cenab–ı Hak ona mutluluklar versin. Ona minnettarım, dinimi&lt;br /&gt;öğrenmeme sebep oldu. Anne, bu fakir gence maddi yardımda bulun ve onu istediği bir kızla evlendir. Hesabımda onun evlenmesi için yeterli miktarda para var.” Bu arada sık sık saate bakıyordu. Sonra büyülenmişçesine;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“-Geldiler,” dedi… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüzüme baktı, korku ifadesi vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“-Anne, Azrail’in ayakları ne kadar büyük” dedi, “Odanın uzunluğu kadar. Babama selam söyle.” dedi. Başını yastığa koydu, kelime–i şehadet getirdi ve kızım öldü! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adeta çıldırmıştım. Odadan kendimi dışarı attım, “Bey” dedim “Kızımız öldü.” İkimiz tekrar odaya daldık ama kızımız vefat etmişti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sonra bizden istediklerini yerine getirdim… Şimdi söyler misiniz, ben bu acıya nasıl dayanırım?’&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4157173622704326502-776818877301784849?l=blog.mjsohbet.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2009-04-14T17:54:50.122+03:00</app:edited><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>Son Ders</title><link>http://blog.mjsohbet.com/2009/04/son-ders.html</link><category>Son Ders</category><author>noreply@blogger.com (admin)</author><pubDate>Sun, 05 Apr 2009 09:07:11 PDT</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4157173622704326502.post-8022450488263547301</guid><description>Günün son dersinin sonuna gelinmişti. Öğrenciler çıkmak için sabırsızlanıyordu. Defter ve kitaplarını çantalarına koydular. Zil çalar çalmaz, dışarı çıkmak için hazırdılar. Yalnız, Ali hazırlanmamıştı. Gecikmek için de elinden geleni yapıyordu. Nihayet zil çaldı. Öğrenciler bir anda kapıya yöneldi. Ali, yerinden kalkmadı. Ağır ağır eşyasını topladı. Bir yandan göz ucuyla öğretmenine bakıyor, bir yandan da arkadaşlarının gitmesini bekliyordu.&lt;br /&gt;Öğretmeni, onun bu halini fark etti:&lt;br /&gt;- Hayrola Ali, dedi. Eve gitmeyecek misin?&lt;br /&gt;Ali, son arkadaşının da çıktığını görünce cevap verdi:&lt;br /&gt;- Sizinle konuşmak istiyordum öğretmenim.&lt;br /&gt;- Peki, dedi öğretmeni. Ne söyleyeceksin bakalım?&lt;br /&gt;- Ahmet arkadaşımız var ya…&lt;br /&gt;- Evet, ne olmuş Ahmet'e?&lt;br /&gt;- Durumları pek iyi değil galiba. Annesi, beslenme çantasına pekiyi şeyler koymuyor.&lt;br /&gt;- Eee?&lt;br /&gt;- Ona yardım etmek istiyorum. Ama benim yardim ettiğimi bilirse üzülür. Günde bir simit parası biriktirip her hafta size versem, siz de ona verseniz?&lt;br /&gt;Cebinden bir avuç bozuk para çıkarıp öğretmenin masasının üzerine koydu. Nurhan Öğretmen, paraya dokunmadı. Sandalyesine oturup düşündü. Ali hakkındaki bilgilerini yokladı. Bildiği kadarıyla ailesinin durumu pekiyi değildi. Bu çalışkan ve sevimli öğrencisi, ne kadar da iyi niyetli ve düşünceliydi. Zengin bir ailenin çocuğu değildi. Buna rağmen yardim etmek istiyordu. Üstelik yardım ettiğinin bilinmesini istemiyordu.&lt;br /&gt;Nurhan Öğretmen:&lt;br /&gt;- Dur bakalım Ali, dedi. Bildiğim kadarıyla sizin de maddî durumunuz pekiyi değil. Yanlış mı biliyorum?&lt;br /&gt;- Doğru biliyorsunuz öğretmenim. Babam gündelikçi. Çoğu zaman iş bulamıyor. Ama ben de çalışıyor, para kazanıyorum.&lt;br /&gt;- Nerede çalışıyorsun?&lt;br /&gt;- Simit satıyorum.&lt;br /&gt;Nurhan Öğretmen yine durup düşündü. İyiliğin bu kadarına ne demeliydi şimdi? Bunun gerçekleşmesi zordu. Onu, bundan vazgeçirmek için bir çare bulmalıydı. Bunu yaparken, sevimli öğrencisini de kırmamalıydı. Onunla biraz daha konuşursa, belki bir yolunu bulurdu.&lt;br /&gt;Nurhan Öğretmen, Ali'ye dondu:&lt;br /&gt;- Büyüyünce ne olmak istiyorsun, diye sordu.&lt;br /&gt;- Çok zengin bir işadamı…&lt;br /&gt;- Niçin?&lt;br /&gt;- İnsanlara daha çok yardım etmek için…&lt;br /&gt;- Güzel, dedi Nurhan Öğretmen. Bak şimdi Ali, Ahmet'in ailesinin durumu pek iyi değil, bu doğru. Ama sizinki de bundan pek farklı değil. İstersen acele etme. Çok zengin olduğun zaman insanlara yardım edersin. Olmaz mı?&lt;br /&gt;- Olmaz, dedi Ali. Şimdi yapmalıyım.&lt;br /&gt;— Neden olmaz?&lt;br /&gt;— Üç sebepten dolayı olmaz.&lt;br /&gt;Birincisi: Bu para zaten benim değil. İyilik ettiğim için Allah, beni insanlara sevimli gösteriyor. İnsanlar da bundan etkileniyor, daha çok simit alıyorlar. Bu sayede gün boyu çalışanlardan bile fazla simit satıyorum. Hele mahallede Hasan Amca var, her gün iki simit alıp güvercinlere veriyor.&lt;br /&gt;İkincisi: 'Ağaç yaş iken eğilir.' deniliyor. Şimdiden iyilik yapmayı öğrenmezsem büyüdüğümde hiç yapamam. Şimdiden iyilik yapmayıp bunu zenginlik günlerime ertelersem, zengin olduğum günlerde de daha zengin olduğum günlere erteler kendimi kandırmış olurum.&lt;br /&gt;Üçüncüsü ise daha önemli: Büyüdüğüm zaman çok zengin bir işadamı olmak istiyorum. Zamanında yatırım yapmayanlar büyük işadamı olamazlar.&lt;br /&gt;Nurhan Öğretmen, karsısında büyük biri varmış gibi dinliyordu:&lt;br /&gt;- Bu sonuncusunu pekiyi anlayamadım, dedi.&lt;br /&gt;- Açıklayayım öğretmenim, dedi Ali. Şimdi, çok zengin olmadığım için, ancak günde bir simit parası kadar yardım edebiliyorum. Bundan fazlasını veremem. Allah, Cennet'i gücü kadar iyilik edene veriyor. Şimdi gücüm bu olduğuna göre, Cennet'in fiyatı birkaç simit parası kadardır. Eğer zengin olmadan ölürsem birkaç simit parasıyla Cennet'e girebilirim. Bundan daha karlı bir yatırım olur mu ?&lt;br /&gt;Nurhan Öğretmen'in gözleri dolmuştu. Başını 'Evet' anlamında sallarken Ali'yi evine yolladı.&lt;br /&gt;Sınıfa geri dönerken okulun boşaldığını fark etti. Eşyalarını toplamak için masasına döndüğünde Ali'nin bıraktığı paraların masa üstünde kaldığını fark etti. Sandalyesine gayri ihtiyari oturdu ve paraları eline aldı.&lt;br /&gt;Hiçbir para ona bu kadar kıymetli gelmemişti. Sanki elinde dünyanın en kıymetli incilerini, yakutlarını, elmaslarını tutuyordu. Hatta bu paralar onlardan bile kıymetliydi. Bu paralar, bu bozuk simit paraları, Cennet'i satın alabilecek paralardı. Sanki hiç bırakmak istemeyen bir duygu ile sımsıkı kavradı bu bozuk simit paralarını.&lt;br /&gt;Oturduğu yerden kalkamadı Nurhan Öğretmen. İçinin dolduğunu, tarif edilemeyen duygulara boğulduğunu hissetti. Birden boşalan sağanak yağmurlar gibi ağlamaya başladı. Ağladı… Ağladı… Ağladı.&lt;br /&gt;Kendine geldiğinde aksam olmuştu. Yavaş adımlarla sınıftan çıkıp okuldan ayrılırken bekçi Sadık 'Bozuk Simit paraları ile cenneti satın almak... Bozuk Simit paraları ile cenneti satın almak' diye Nurhan öğretmenin sayıkladığını duydu. Bekçinin hayretler içinde, 'Ne dediniz hocam?' demesini bile duymayan Nurhan öğretmen, bekçinin şaşkın bakışları altında akşamın alaca karanlığına karışıvermişti.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4157173622704326502-8022450488263547301?l=blog.mjsohbet.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2009-04-05T19:07:11.093+03:00</app:edited><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">1</thr:total></item><item><title>Ben Okumayacağım</title><link>http://blog.mjsohbet.com/2009/03/ben-okumayacagim.html</link><category>Ben Okumayacağım</category><author>noreply@blogger.com (admin)</author><pubDate>Sun, 05 Apr 2009 09:06:36 PDT</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4157173622704326502.post-531253821133482797</guid><description>Mart ayı gelmişti ama kızım hala okumaya geçmemişti. Ödevlerini&lt;br /&gt;yapmamak için bir sürü bahane buluyordu. Elimden geldiğince&lt;br /&gt;ilgileniyor, çalışma şevki kazanması için çabalıyordum. Ancak hiçbir gelişme yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adeta inatla okuma-yazma öğrenmemeye çalışıyor gibiydi. Öğretmenliğin kazandırdığı bütün deneyimlerimi kullanıyor, hiçbirinin işe yaramadığını gördükçe telaşım artıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kızımdan bir yaş küçük oğlum ve henüz yedi aylık bebeğimden&lt;br /&gt;çalabildiğim her dakikayı kızıma ayırıyor, ancak öğretmeniyle her&lt;br /&gt;konuştuğumda büyük bir düş kırıklığı ile eve dönüyordum. 'Kızım acaba geri zekalı mı' diye düşündüğüm oluyor, bu düşünceler yüzünden beynimin zonklamasını geçirmek için iki, üç tane ağrı kesici almak zorunda kalıyordum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O soğuk mart akşamında, sönmeye yüz tutmuş sobanın yanında, kızıma heceleri söktürebilmek için uğraşırken, onun ilgisizliği kalan son sabrımı da tüketti. Ayların birikimiyle kızı mı omuzlarından tutup, silktim ve minicik yanağına hatırladıkça utandığım' bir tokat attım. Yanağı kıpkırmızı oldu. Şaşkın ama kızgın baktı. Ağlamamak için minik dudaklarını sürekli büküyor, bakışları kalbimin ötelerine doğru ok gibi ilerliyordu.&lt;br /&gt;Sessizliği bozan ben oldum.&lt;br /&gt;"Neden? Nazlıhan neden? Niçin okumayı öğrenmek için gayret&lt;br /&gt;göstermiyorsun? Sen aptal değilsin. Neden kendine aptalmışsın gibi davranılmasına izin veriyorsun?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir an durdu, sonra sesinin bütün yırtıcılığı ve kiniyle, "Çünkü&lt;br /&gt;ben okumak istemiyorum" diye haykırdı. Kulaklarıma inanamıyordum. Yüksek tahsil yapıp, iyi bir geleceği olacağını düşlediğim biricik kızım, benim, ben öğretmen Emine Özgenç'in kızı "Okumak istemiyorum" diye bağırıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayal kırıklığı ve şaşkınlık içerisinde "Neden?" diye sorabildim. "Çünkü ben senin gibi okuyup, öğretmen olup, çocuklarımı evde yalnız bırakıp işe gitmeyeceğim. Çalışmayacağım. Ben sadece anne&lt;br /&gt;olacağım."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kızım konuşmuyor, adeta beni tokatlıyordu. Başım dönüyor, gözüm kararıyor, bu sözlerin gerçekten kızıma mı ait olduğunu anlamaya çalışıyordum. Evet bu sözleri bana yedi yaşındaki kızım&lt;br /&gt;söylüyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"İnsan şimdi bayılmaz da ne zaman bayılır" diye düşündüm. Sanki birden, gözlerimin önünde bir sinema perdesi açıldı ve acı bir film&lt;br /&gt;oynamaya başladı. Yozgat'ın Nohutlu Tepesi'nde, o her çıkışımda hiç bitmeyeceğini düşündüğüm yokuşun başındaki bir türlü ısıtamadığım evi hatırladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Eylül sonrası, eşimin (birçok insana yapıldığı gibi) hiç&lt;br /&gt;anlayamadığım bir tarzda ve sebepsizce tutuklanıp cezaevine&lt;br /&gt;götürülüşü. Aylarca tutuklu olduğu halde mahkemenin bir türlü başlamayışı. Yıllarca süren ve benim, eşimin neden tutuklandığını beraat ettikten sonra bile anlamadığım mahkemeler. Bakamadığım için dokuz aylık oğlumu Samsun'a, anneme bırakmam. Bakıcı ve anaokulu masraflarını karşılayamadığım için, iki yaşındaki kızımı her gün çalıştığım liseye götürüşüm. Yavrumun öğretmenler odasında koltuklarda uyuyuşu. Uykusunun en derin yerinde çalan teneffüs ziliyle yavrumun fırlayıp koltuklara oturuşu. Sonra müdürün beni çağırıp,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Bak Emine Hanım, biliyorum zor durumdasın ama seni gören herkes çocuğunu okula getirmeye başladı. Burası çocuk yuvası değil ki. Bir daha kızını okula getirme" deyişi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O günden sonra iki buçuk yaşındaki kızımı o koskoca, o sopsoğuk evde, yalnız başına bırakıp, dönene kadar kızımı koruması için Allah'a yalvarışlarım. Acıkır ve susar diye etrafa bıraktığım su bardakları ve yiyecekler. Her akşam eve döndüğümde yavrumu bir köşede battaniyenin altında büzüşmüş buluşum.&lt;br /&gt;-"Yavrum, iyi misin? Korktun mu?" diye sorunca,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Korktum, ağladım, ağladım, yoruldum, sustum, sonra yine ağladım" diyerek boynuma sarılışı. Bir film şeridi gibi geçiyordu gözlerimin önünden. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir türlü filmin sonu gelmiyordu. Nisan sonlarına doğru bir öğle paydosunda eve gelmiş ve zili çalmak zorunda kalmıştım. O sabah telaşla çıkarken anahtarı evde unutmuştum. Ama çok dert&lt;br /&gt;etmemiştim. Nasılsa kızım evdeydi. Kapıyı açardı. Ama açmadı.&lt;br /&gt;Açmadığı gibi sesinin bütün gücüyle "Anne" diyerek ağlıyordu. "Kızım, ben annenim, aç kapıyı" dedikçe o;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Hayır sen annem değilsin. Sen kurtsun. Beni yiyeceksin" diye feryat ediyordu. Ne söyledimse inandıramadım. Dinlediği bir masaldan etkilenmişti besbelli. Yavrum, minik yavrum korkuyor ve ağlıyordu. Yarım saat uğraşmış, ikna edememiştim.&lt;br /&gt;Yapacağım tek şey vardı. Bir şekilde içeri girmek. Ama nasıl? Kapıyı kıracak gücüm yoktu. Nohutlu Tepesi'nde çilingir ne gezerdi. İçerde yavrum feryat figan ağlıyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden sonra alt kata inmeyi düşündüm. Kapıyı açan komşuma bir yandan olayları anlatıyor, bir yandan balkona doğru koşuyordum. Bir sandalye bulup balkona yerleştirdim ve üst kattaki evimin balkonuna ulaştım. Ben,153 santimlik ufak tefek kadın, bir sandalye yardımıyla nasıl olup üç metrelik tırmanışı gerçekleştirerek, üçüncü kattaki evimin balkonuna ulaştım. Hala anlamış değilim. Sanki görünmeyen bir el beni yukarı çekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Balkonun kapısı pek sağlam olmadığından, kilidi kolayca açıp içeri&lt;br /&gt;koştum. Kızım kapının dibine oturmuş, başını bacaklarının arasına&lt;br /&gt;sıkıştırmış ağlıyordu. Sarıldım, sarıldım, sarıldım... Göz&lt;br /&gt;yaşlarım onunkiyle karıştı. Koynuma büzüldü. Sadece;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Annem, anneciğim, kurt beni yiyecekti" diyebiliyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O gün öğleden sonraki ilk dersimi kaçırdım. Müdürün ikazına rağmen kızımı sınıfıma götürdüm. Önce müdür muavini, sonra müdür tarafından azarlandım ama hiç cevap vermedim. Sadece göz pınarlarımda iki damla yaş belirdi. Ve o yaşlar müdürün birden susup özür dilemesine sebep oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet bu acı film bitecek gibi değil. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kızımın sesiyle irkildim. "Ben okumayacağım. Anne olacağım diye feryat ediyordu. Feryat etmiyor sanki beni tokatlıyordu. Ona iyi bir anne olamadığımı ve bundan duyduğu rahatsızlığı bu sözlerle haykırıyordu yüzüme. Hayatımın hiçbir anında böylesine bir acı yaşamamıştım. Hiçbir söz yüreğimi ve belleğimi böylesine hırpalamamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kızımın kestane rengi saçlarını okşadım. Tokadımla kızaran&lt;br /&gt;yanağını öptüm. Başını göğsüme bastırdım. Onun hafızasında yer eden bütün acıları silmek istiyordum. En doğru, en eğitici sözleri bulmalıydım. Ama nasıl? Bu allak bullak beyinle nasıl?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öylece ne kadar kaldık bilemiyorum. Bir ara konuşacak gücü&lt;br /&gt;bulabildim.&lt;br /&gt;"Kızım, her okuyan kadın çalışmak zorunda değildir. Sen iyi bir&lt;br /&gt;anne olmak istiyorsun. Ben de iyi bir anne olmanı istiyorum. Ancak, okursan,bilgili olursan, iyi bir anne olabilirsin. Çalışmak zorunda değilsin ki. Sen de evde çocuklarına bakar, onlara okuma yazma öğretirsin" diye devam eden birçok cümle sıraladım peş peşe. Kızım ikna olmuş görünüyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi gün okuldan geldiğinde onu masanın başında Cin Ali kitabını okurken buldum. Kızım, okuyup yazmayı aylar önce öğrenmiş fakat ısrarla herkesten saklamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğretmeni şaşkındı. "Nasıl olur da bir çocuk, bir günde bu kadar&lt;br /&gt;ilerleme kaydedebilir?" diye soruyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sorunun cevabı öyle uzun ve anlaşılması öyle güçtü ki... O an susmak, en güzel cevaptı çünkü bu sorunun cevabını ancak ben ve Nazlıhan anlayabilirdik.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4157173622704326502-531253821133482797?l=blog.mjsohbet.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2009-04-05T19:06:36.204+03:00</app:edited><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">2</thr:total></item><item><title>Yüreğimizi Getirdik Size</title><link>http://blog.mjsohbet.com/2009/03/yuregimizi-getirdik-size.html</link><category>Yüreğimizi Getirdik Size</category><author>noreply@blogger.com (admin)</author><pubDate>Sun, 05 Apr 2009 09:06:27 PDT</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4157173622704326502.post-9173535992107606998</guid><description>Dağlar arasında unutulmuş bir köy…Mardin'e bağlı…&lt;br /&gt;Evlerinin kapıları kapalı köy, derin bir sessizliğe sarınmış sanki kuşluk uykusunu uyuyordu.&lt;br /&gt;Bu köye ilk kez geliyorlardı…&lt;br /&gt;Ortalıklarda kimsecikler görünmüyordu. İlk gün olmasına rağmen, bayramın neşvesinden hiçbir emare yoktu. …&lt;br /&gt;Üç- beş bacadan tüten dumanlar üşüyor, yiyecek bulamadığı için karlı dallarda büzüşen kuşlar üşüyor, köy üşüyordu.&lt;br /&gt;Her şey sinmiş, her şey susmuş bu köyde.&lt;br /&gt;Koca köy, başını parkasına sokmuş bir adam gibi beyaz bir sessizliğe gömülmüş öylecene duruyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlerine, uzakta kardan bir kümbetin önünde eğilip kalkarak bir şeyler yapan bir kız çocuğu ilişti.&lt;br /&gt;Köydeki tek hayat emaresine doğru sürdüler arabayı.&lt;br /&gt;Küçük bir kız çocuğu; arada bir üşüyen minik ellerine hohlayarak karların altındaki tezekleri çıkarmaya çalışmaktadır.&lt;br /&gt;Ayaklarındaki terlik üşüyor, rüzgârın üzerindeki elbise üşüyor, savrulan saçları üşüyor.&lt;br /&gt;Arabanın kendine doğru geldiğini fark edince evine doğru koşar ve kapıyı korkuyla kapatır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbullu bir iş adamı olan Ahmet Bey, yol arkadaşı Cemil Bey'le birlikte; arabalarına yardım paketlerini, kurban etlerini doldurarak bu bayramı Güney Doğu'da geçirmeye karar verdiğinde yolları bu köye düşer.&lt;br /&gt;Onlar yalnız değildi. On binlerce arkadaşları, Doğu'ya, Güney Doğu'ya, dünyanın dört bir yanına dağılmışlardı…Sanki küresel bayram günlerini idrak ediyordu insanlık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah şehirden geçerken, çocukların, asker ve polis ağabeylerinin elinden bayram hediyelerini alması çok rikkatlerine dokunmuş, yıllarca özlenen bu sevgi şölenini dakikalarca gözyaşları içinde izlerken "yüreklerine sevgi tohumları ekilen bu çocukların devlete, millete ve bayrağa asla düşman olmayacaklarını" düşünmüşlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse ki yüreği bölünmüş bu onurlu insanları silahla sindirmenin çare olmadığı geç de olsa anlaşılmıştı.&lt;br /&gt;Bayramları bile çalınmış bu köyde biraz önce bir kız çocuğunun koşarak girdiği kerpiç evin kapısını çalarlar. Turuncu renkli elbiselerinin sırt ve göğüslerindeki kelimeler dile gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kimse yok mu?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ne istiyorsunuz bizden?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Biz geldik kapıyı açar mısınız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Gidin artık buralardan, iki oğlumu aldınız, kızımı da aldınız, size verecek canımızdan başka bir şeyimiz kalmadı. Yeterin artık dokunmayın bize. Küçük bir kızımdan başka kimsem yoktur. Onu da beni öldürmeden alamazsınız."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tedbirli giyindikleri için soğuk içlerine işlemese de duydukları karşısında ruhları donmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Korkular sindirmiş bu insanları" der, Ahmet Bey;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Anacığım! Biz onlardan değiliz, İstanbul'dan geldik, size kurbanlarımızı getirdik. Sizi kurban kılmak için değil, size kurban olmaya geldik; sizden almaya değil, size yüreğimizi vermeye geldik."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kerpiç evin küçük tahta kapısı gıcırtıyla aralanır. Ağır bir tezek kokusu karşılar misafirleri. Kapının aralığında beli bükülmüş, omuzları kederden çökmüş, yaşlı bir ana belirir; "Hodeşti razı bi-hoş geldiniz- yavrularım"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmet Bey'in İstanbul'daki anası gelir aklına; elli yıldan beri bayramları hep anasıyla birlikte idrak etmiştir. Bu bayram anasına sarılamamıştır. Anasına sarılır gibi sarılırken bu yaşlı kadına, kendi kendine;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Anacığım! Kusura kalma bu bayram sana sarılamadım ama yıllardır evladına sarılamayan, yavrularının kokularını ciğerlerine çekemeyen acılı analar var buralarda. Bensiz bayramlara alış artık anacığım. Bundan böyle benim bayramlarım, bu analarla, bu çocuklarla geçecek. Hatta sizi de buralara getireceğim bayramlarda. Bayramlar paylaşmaktır ama biz sadece mutlulukları paylaşmışız, acıları değil. Buralarda paylaşılmamış yumak yumak acılar var anacığım" der.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşlı kadın, Ahmet Bey'in ağladığını fark eder:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Neden ağlıyorsun yavrum"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Anam aklıma geldi anacığım, anam; sen bana anam gibi sarıldın da."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kapıyı geç açtığım için kusura kalmayın evlatlarım, teröristler iki körpe oğlumu ve kızımı kopardılar benden. Yüreğim, onların hasretiyle yanar yıllardır. Ben yine onlar geldi zannettim, bizim kapımızı bu güne kadar teröristlerden başka kimse çalmadı ki"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapının aralığında içerinin yürekler acısı manzarası görülür. Burası gerçekten bir ahırdır. On sekiz-yirmi metrekare bir oda; hem yatak odası, hem mutfak, hem misafir odası, birkaç da koyun bir arada, hepsi bu odanın içindedir. Gözyaşlarını tutamaz Ahmet&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bey; "Anacığım siz burada mı kalıyorsunuz?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"He ya yavrum, burası sıcak oluyor, başka kalacak yerimiz de yoktur."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ananın elini öperler, küçük kıza gocuk, elbise ayakkabı, eve, et ve gıda paketi bırakırlar.&lt;br /&gt;Ahır evde; yıllardır cansız duran mutluluğun kalb atışları duyulmaya başlar.&lt;br /&gt;Az önce üşüyen, titreyen kızcağız sıcacık gocuğun içinde minik bir prenses gibi gülücükler dağıtır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Anacığım! Biz diğer evlere nasıl ulaştıracağız bunları. Tek tek dert anlatmak zor olacak; bize yardımcı olur musun?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapının önüne çıkar yaşlı ana ve bir zılgıt çeker, o sessiz ve sakin köyün kerpiç evlerinin kapıları açılır ve her evden beşer onar çocuk dışarı fırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Az sonra yardım konvoyunun etrafı çocuk, kadın, erkek dolmuştur.&lt;br /&gt;Çokların üzerinde doğru dürüst giyecek elbiseleri, ayaklarında ayakkabıları yoktur.&lt;br /&gt;Buz kesmiş ellerine aldıkları yardım paketleriyle atlı karıncalar gibi tutarlar evlerinin yolunu. En son kalan boynu bükük bir kız çocuğudur. Günlerdir tarak yüzü görmediğinden, pürçeklenmiş saçları savrulmaktadır soğukta. "Belli ki annesinin taramaya eli ermemiş" diye düşünürler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ellerinin eklem yerleri param parça olmuş küçük kız, paketi tutmakta zorlanır.&lt;br /&gt;Ahmet Bey'in dikkatini çeker küçük kızın perişan hali. Gönlü hoş olsun diye; "Anne- babana da selam söyle" diye seslenir arkasından. Arkasına dönüp, acı pınarı çakır gözleriyle Ahmet Bey'in yüreğini delercesine bakan zavallı kızcağızın yanaklarında üşür gözyaşları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Annem -babam yok ki"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bittiği andır Ahmet Bey'in, sözler ağzında düğümlenir, yaşlar gözünde irileşir, yüreğindeki acı dalgaları kabarır. Yanına gider, ellerini gezindirir ipek saçlarında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kabul edersen ben senin baban olmak istiyorum. Pek yakında hanımımı da getireceğim o da annen olacak. Sen ve kardeşlerin artık bizim evladımız olacaksınız. Sizi okutacağız, her türlü ihtiyacınızı biz karşılayacağız. Sen şimdi üzülme" der ve elleriyle siler üşüyen gözyaşlarını.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paketleri birlikte taşırlar evine; ipek saçlı kızın, çakır gözlü kızın, yetim kızın.. .&lt;br /&gt;Gün ikindiye kaydığında ulaşmadıkları kimse kalmamıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4157173622704326502-9173535992107606998?l=blog.mjsohbet.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2009-04-05T19:06:27.973+03:00</app:edited><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>Bu da geçer Ya Hû</title><link>http://blog.mjsohbet.com/2009/03/buda-gecer-ya-hu.html</link><category>Bu da geçer Ya Hû</category><author>noreply@blogger.com (admin)</author><pubDate>Sun, 05 Apr 2009 09:06:19 PDT</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4157173622704326502.post-8678603762348232486</guid><description>'Bu da geçer Ya Hû' sözünün aslı bundan bin kusur sene önceye, Bizans dönemine uzanır. Bizanslılar, fena bir işe uğradıkları zaman 'Bu da geçer' manasına gelen 'k'afto ta perasi' demektedirler. İbare, Selçuklular zamanında İran taraflarına geçer; ama Farsçalaşıp 'in niz beguzered' olur; Osmanlılar devrinde Türkçe söylenip 'bu da geçer' yapılır. Derken, tekkelerde ve dergâhlarda da benimsenir ve sonuna 'Ya Allah' manasına gelen bir 'Ya Hû' ilave edilip 'Bu da geçer Ya Hû' haline gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve hikayemiz…&lt;br /&gt;Dervişin biri, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra bir köye ulaşır. Karşısına çıkanlara, kendisine yardım edecek, yemek ve yatak verecek biri olup olmadığını sorar. Köylüler, kendilerinin de fakir olduklarını, evlerinin küçük olduğunu söyler ve Şakir diye birinin çiftliğini tarif edip oraya gitmesini salık verirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derviş yola koyulur, birkaç köylüye daha rastlar. Onların anlattıklarından, Şakir'in bölgenin en zengin kişilerinden birisi olduğunu anlar. Bölgedeki ikinci zengin ise Haddad adında bir başka çiftlik sahibidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derviş, Şakir'in çiftliğine varır. Çok iyi karşılanır, iyi misafir edilir, yer içer, dinlenir. Şakir de, ailesi de hem misafirperver hem de gönlü geniş insanlardır...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yola koyulma zamanı gelip Derviş, Şakir'e teşekkür ederken, "Böyle zengin olduğun için hep şükret." der. Şakir ise şöyle cevap verir: "Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Bazen görünen, gerçeğin kendisi değildir. Bu da geçer..." Derviş, Şakir'in çiftliğinden ayrıldıktan sonra bu söz üzerine uzun uzun düşünür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç yıl sonra, Derviş’in yolu yine aynı bölgeye düşer. Şâkir'i hatırlar, bir uğramaya karar verir. Yolda rastladığı köylülerle sohbet ederken Şakir'den söz eder.&lt;br /&gt;"Ha, o Şakir mi?" der köylüler, "O iyice fakirleşti. Şimdi Haddad'ın yanında çalışıyor."&lt;br /&gt;Derviş hemen Haddad'ın çiftliğine gider, Şakir'i bulur. Eski dostu yaşlanmıştır, üzerinde eski püskü giysiler vardır. Üç yıl önceki bir sel felâketinde bütün sığırları telef olmuş, evi yıkılmıştır. Toprakları da islenemez hale geldiği için tek çare olarak, selden hiç zarar görmemiş ve biraz daha zenginleşmiş olan Haddad'ın yanında çalışmak kalmıştır. Şakir ve ailesi üç yıldır Haddad'ın hizmetkârıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şakir, bu kez Derviş’i son derece mütevazı olan evinde misafir eder. Kıt kanaat yemeğini onunla paylaşır... Derviş, vedalaşırken Şakir'e olup bitenlerden ötürü ne kadar üzgün olduğunu söyler ve Şakir'den şu cevabı alır: "Üzülme... Unutma, bu da geçer..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derviş gezmeye devam eder ve yedi yıl sonra yolu yine o bölgeye düşer. Şaşkınlık içinde olan biteni öğrenir. Haddad birkaç yıl önce ölmüş, ailesi olmadığı için de bütün varını yoğunu en sadık hizmetkârı ve eski dostu Şakir'e bırakmıştır. Şakir, Haddad'ın konağında oturmaktadır, kocaman arazileri ve binlerce sığırı ile yine yörenin en zengin insanıdır. Derviş eski dostunu iyi gördüğü için ne kadar sevindiğini söyler ve yine aynı cevabı alır: "Bu da geçer..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir zaman sonra Derviş yine Şakir'i arar. Ona bir tepeyi işaret ederler. Tepede Şakir'in mezarı vardır ve taşında şu yazılıdır: "Bu da geçer." Derviş, "Ölümün nesi geçecek?" diye düşünür ve gider.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi yıl Şakir'in mezarını ziyaret etmek için geri döner; ama ortada ne tepe vardır ne de mezar. Büyük bir sel gelmiş, tepeyi önüne katmış, Şakir'den geriye bir iz dahi kalmamıştır...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O aralar ülkenin sultanı, kendisi için çok değişik bir yüzük yapılmasını ister. Öyle bir yüzük ki, mutsuz olduğunda ümidini tazelesin, mutlu olduğunda ise kendisini mutluluğun tembelliğine kaptırmaması gerektiğini hatırlatsın...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç kimse sultani tatmin edecek böyle bir yüzüğü yapamaz. Sultanın adamları da bilge Derviş’i bulup yardım isterler. Derviş, sultanın kuyumcusuna hitaben bir mektup yazıp verir. Kısa bir süre sonra yüzük sultana sunulur. Sultan önce bir şey anlamaz; çünkü son derece sade bir yüzüktür bu. Sonra üzerindeki yazıya gözü takılır, biraz düşünür ve yüzüne büyük bir mutluluk ışığı yayılır: "Bu da geçer" yazmaktadır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4157173622704326502-8678603762348232486?l=blog.mjsohbet.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2009-04-05T19:06:19.280+03:00</app:edited><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>Ayakkabici</title><link>http://blog.mjsohbet.com/2009/03/ayakkabici.html</link><category>Ayakkabici</category><author>noreply@blogger.com (admin)</author><pubDate>Sun, 05 Apr 2009 09:06:10 PDT</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4157173622704326502.post-5053799982726371245</guid><description>Ayakkabıcı, yeni getirdiği malları vitrine yerleştirirken, sokaktaki bir çocuk onu seyretmekteydi.&lt;br /&gt;Okullar kapanmak üzere olduğundan, spor ayakkabılara rağbet fazlaydı. Gerçi mallar lüks sayılmazdı ama küçük bir dükkân için yeterliydi. Onların en güzelini ön tarafa koyunca, çocuk vitrine doğru biraz daha yaklaştı. Fakat bir koltuk değneği kullanmaktaydı. Hem de güçlükle...&lt;br /&gt;      Adam ona bir kez daha göz attı. Üstündeki pantolonun sol kısmı, dizinin alt kısmından sonra boştu. Bu yüzden de sağa sola uçuşuyordu. Çocuğun baktığı ayakkabılar, sanki onu kendinden geçirmişti. Bir müddet öyle durdu. Daldığı hülyadan çıkıp yola koyulduğunda, adam dükkândan dışarı fırlayıp:&lt;br /&gt;        —Küçüüük!' diye seslendi.' Ayakkabı almayı düşündün mü? Bu seneki modeller bir harika!'&lt;br /&gt;        Çocuk, ona dönerek:&lt;br /&gt;        —Gerçekten çok güzeller!' diye tebessüm etti, 'Ama benim bir bacağım doğuştan eksik'.&lt;br /&gt;        —Bence önemli değil!' diye atıldı adam. 'Bu dünyada her şeyiyle tam insan yok ki! Kiminin eli eksik, kiminin de bacağı. Kiminin de aklı veya vicdanı.'&lt;br /&gt;        Küçük çocuk, bir şey söylemiyordu. Adam ise konuşmayı sürdürdü:&lt;br /&gt;        —Keşke vicdanımız eksik olacağına, ayaklarımız eksik olsa idi.'&lt;br /&gt;        Çocuğun kafası iyice karışmıştı. Bu sefer adama doğru yaklaşıp:&lt;br /&gt;        —Anlayamadım! dedi. Neden öyle olsun ki?'&lt;br /&gt;        —Çok basit!' dedi, adam. 'Eğer yoksa cennete giremeyiz. Ama ayaklar yoksa problem değil. Zaten orda tüm eksikler tamamlanacak. Hatta sakat insanlar, sağlamlara oranla, daha fazla mükâfat görecekler...'&lt;br /&gt;        Küçük çocuk, bir kez daha tebessüm etti. O güne kadar çektiği acılar, hafiflemiş gibiydi. Adam, vitrine işaret ederek:&lt;br /&gt;        —Baktığın ayakkabı, sana yakışır!' dedi. 'Denemek ister misin?'&lt;br /&gt;        Çocuk, başını yanlara sallayıp:&lt;br /&gt;        —Üzerinde 30 lira yazıyor' dedi, 'Almam mümkün değil ki!'&lt;br /&gt;        —İndirim sezonunu senin için biraz öne alırım!' dedi adam, 'Bu durumda 20 liraya düşer. Zaten sen bir tekini alacaksın, o da 10 lira eder.'&lt;br /&gt;        Çocuk biraz düşünüp:&lt;br /&gt;        —Ayakkabının diğer teki işe yaramaz!' dedi, 'Onu kim alacak ki?'&lt;br /&gt;        —Amma yaptın ha!' diye güldü adam. 'Onu da, sağ ayağı eksik olan bir çocuğa satarım.'&lt;br /&gt;        Küçük çocuğun aklı, bu sözlere yatmıştı. Adam, devam ederek:&lt;br /&gt;        —Üstelik de öğrencisin değil mi?' diye sordu.&lt;br /&gt;        —İkiye gidiyorum!' diye atıldı çocuk, 'Üçe geçtim sayılır.'&lt;br /&gt;        —Tamam, işte!' dedi adam. '5 Lira da öğrenci indirimi yapsak, geri kalır 5 lira. O da zaten pazarlık payı olur. Bu durumda ayakkabı senindir, sattım gitti!'&lt;br /&gt;        Ayakkabıcı, çocuğun şaşkın bakışları arasında dükkâna girdi. İçerdeki raflar, onun beğendiği modelin aynıyla doluydu. Ama adam, vitrinde olanı çıkarttı. Bir tabure alıp döndükten sonra, çocuğu oturtup yeni ayakkabısını giydirdi. Ve çıkarttığı eskiyi göstererek&lt;br /&gt;        —Benim satış işlemim bitti!' dedi, 'Sen de bana, bunu satsan memnun olurum.'&lt;br /&gt;        —Şaka mı yapıyorsunuz?' diye kekeledi çocuk, 'Onun tabanı delinmek üzere. Eski bir ayakkabı, para eder mi?'&lt;br /&gt;        —Sen çok cahil kalmışsın be arkadaş...' dedi adam, 'Antika eşyalardan haberin yok her hâlde. Bir antika ne kadar eski ise, o kadar para tutar. Bu yüzden ayakkabın, bence en az 30–40 lira eder.'&lt;br /&gt;        Küçük çocuk, art arda yaşadığı şokları üzerinden atabilmiş değildi. Mutlaka bir rüyada olmalıydı. Hem de hayatındaki en güzel rüya. Adamın, heyecandan terleyen avuçlarına sıkıştırdığı kâğıt paralara göz gezdirdikten sonra, 10 liralık banknotu geri vererek:&lt;br /&gt;        —Bana göre 20 lira yeterli.' dedi. 'İndirim mevsimini başlattınız ya!'&lt;br /&gt;        Adam onu kıramayıp parayı aldı. Ve bu arada yanağına bir öpücük kondurdu. Her nedense içi içine sığmıyordu. Eğer bütün mallarını bir günde satsa, böyle bir mutluluğu bulamazdı. Çocuk, yavaşça yerinden doğruldu. Sanki koltuk değneğine ihtiyaç duymuyordu. Sımsıcak bir tebessümle teşekkür edip:&lt;br /&gt;        —Babam haklıymış!' dedi. 'Sakat olduğum için üzülmeme hiç gerek yok! demişti.'&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4157173622704326502-5053799982726371245?l=blog.mjsohbet.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2009-04-05T19:06:10.578+03:00</app:edited><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>Çit mi? Köprü mü?</title><link>http://blog.mjsohbet.com/2009/03/cit-mi-kopru-mu.html</link><category>Çit mi? Köprü mü?</category><author>noreply@blogger.com (admin)</author><pubDate>Sun, 05 Apr 2009 09:06:01 PDT</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4157173622704326502.post-6404405079767314498</guid><description>Bir zamanlar, birbirine bitişik iki çiftlikte yaşayan iki erkek kardeş&lt;br /&gt;vardı. Günlerden bir gün bu iki kardeş arasında bir anlaşmazlık başgösterdi. İki kardeş arasında o zamana değin ilk kez görülen anlaşmazlık, giderek büyüdü ve kardeşler arasında ayrılığa neden oldu.&lt;br /&gt;İki kardeş, birbirlerine yalnızca küsmekle kalmadılar, yıllardır ortaklaşa&lt;br /&gt;kullandıkları tarım makinelerine değin, sahip oldukları tüm araç gereçlerini&lt;br /&gt;ve mal varlıklarını da ayırdılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük bir yanlış anlama sonucu başlayan anlaşmazlığı izleyen ayrılık,&lt;br /&gt;giderek büyüyen bir uçuruma dönüştü ve en sonunda yerini, karşılıklı&lt;br /&gt;kullanılan hoş olmayan sözlere bıraktı. Bunun arkasından da beklenenler oldu ve kardeşler arasında önce şiddetli bir kavga, sonra da ürkütücü bir sessizlik yaşanmaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sabah, bu iki kardeşten büyüğünün kapısına bir usta geldi. Elinde büyük bir marangoz çantası vardı.&lt;br /&gt;Ev sahibinden geçici bir iş istedi:&lt;br /&gt;-Yapılacak ufak tefek bir işiniz varsa, size yardımcı olmak isterim, dedi.&lt;br /&gt;-Elimden hemen her iş gelir. Birkaç gün çalışırım, işi bitiririm.&lt;br /&gt;Büyük kardeşin aklına o an bir " iş " geldi.&lt;br /&gt;- Evet, sana göre bir işim var, dedi ve küçük kardeşinin çiftliğini işaret&lt;br /&gt;etti.&lt;br /&gt;-Şu derenin karşısındaki çiftlik, komşumundur. Daha doğrusu, benim küçük kardeşime aittir o çiftlik. Geçen haftaya dek benim çiftliğimle onun&lt;br /&gt;çiftliği arasında bir otlak vardı. Sonra o, buldozeriyle oraya ırmak bendi&lt;br /&gt;yaptı ve şimdi aramızda, otlak yerine, çiftliklerimizi birbirinden ayıran&lt;br /&gt;bir dere var.&lt;br /&gt;İş isteyen adam, büyük kardeşin söylediklerini dikkatle dinledikten sonra&lt;br /&gt;sordu:&lt;br /&gt;-Benden ne yapmamı istiyorsunuz? dedi.&lt;br /&gt;Büyük kardeş önce kuşkusunu, sonra da kararını açıkladı:&lt;br /&gt;-Kardeşim bunu, bana acı vermek için yapmış olabilir, dedi.&lt;br /&gt;-Fakat şimdi ben, onun yaptığından daha büyük bir şey yapacağım.&lt;br /&gt;Bunları söyledikten sonra adamı aldı, ahırların olduğu yere götürdü ve&lt;br /&gt;duvarın dibinde yığılı duran kütükleri gösterdi:&lt;br /&gt;-Senden, bu kütükleri kullanarak, iki çiftlik arasında üç metre yükseklikte&lt;br /&gt;bir çit yapmanı istiyorum , dedi.&lt;br /&gt;-Kaç gün çalışırsan çalış, nasıl yaparsan yap ama bana öyle bir çit yap ki,&lt;br /&gt;gözlerim kardeşimin çiftliğini artık görmek zorunda kalmasın.&lt;br /&gt;İş arayan usta, başını salladı:&lt;br /&gt;-Sanırım durumu anladım, efendim, dedi.&lt;br /&gt;-Şimdi bana çivilerin, kazma küreğin yerini gösterin ki hemen işime&lt;br /&gt;başlayayım.&lt;br /&gt;Büyük kardeş ustaya kazma, küreğin ve çivilerin olduğu yeri gösterdikten&lt;br /&gt;sonra, alışveriş yapmak için kasabaya gitti. Usta ise, tüm gün boyunca&lt;br /&gt;ölçerek, keserek, çivileyerek sıkı bir biçimde çalışmaya koyuldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam güneş batarken o, işini bitirmiş, çiftlik sahibi büyük kardeş ise&lt;br /&gt;alışverişini tamamlamış, kasabadan dönüyordu. Çiftliğe gelir gelmez ustanın yaptıklarına baktı ve şaşkınlıktan gözleri, yuvalarından fırlayacakmış gibi açıldı. Karşısında, yapılmasını istediği çit yoktu ama derenin bir yakasından öteki yakasına uzanan görkemli bir köprü vardı. Biri kendi çiftliğinin toprağına, öteki küçük kardeşinin çiftliğinin toprağına&lt;br /&gt;oturtulmuş sağlam iki ayak üzerinde, yanlarındaki korkuluklarına varıncaya dek tüm ayrıntılarıyla yapılmış ve tam anlamıyla "usta işi" denilecek kusursuzlukta bir köprü uzanıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük kardeş, hâlâ geçmeyen şaşkınlığıyla bu köprüyü seyrederken, karşıdan birinin geldiğini gördü. Dikkatle baktığında gelen kişinin komşusu, yani küçük kardeşi olduğunu anladı.Kardeşi, kollarını iki yana açmış olarak köprünün karşı ucundan kendisine doğru yürüyordu.&lt;br /&gt;-Benim sana karşı yaptığım bunca haksızlığa ve söylediğim bunca kötü söze karşın sen, bu köprüyü yaptırarak ne denli iyi ve ne denli büyük bir insane olduğunu gösterdin, dedi ağabeyine.&lt;br /&gt;-Şimdi bir büyüklük daha yap ve sen de kollarını açarak bana gel...&lt;br /&gt;Köprünün iki ucundan ortaya doğru yürüyen kardeşler, köprünün ortasında bir araya geldiler ve özlemle kucaklaştılar. Büyük kardeş bir ara arkasına baktığında, çantasını toplayıp, oradan ayrılmakta olan ustayı gördü.&lt;br /&gt;-Gitme! Dur, bekle, diye seslendi ona.&lt;br /&gt;-Sana yaptıracağım birkaç iş daha var, çiftliğimde...&lt;br /&gt;Usta gülümsedi:&lt;br /&gt;-Ben buradaki işimi tamamladım, gitmem gerek, dedi ve ekledi:&lt;br /&gt;-Yapmam gereken daha çok köprü var&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4157173622704326502-6404405079767314498?l=blog.mjsohbet.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2009-04-05T19:06:01.343+03:00</app:edited><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>Hayatımızdaki Taşlar</title><link>http://blog.mjsohbet.com/2009/03/hayatimizdaki-taslar.html</link><category>Hayatımızdaki Taşlar</category><author>noreply@blogger.com (admin)</author><pubDate>Sun, 05 Apr 2009 09:05:49 PDT</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4157173622704326502.post-8741943114048156569</guid><description>Profesör sınıfa girer. Karşısındaki seçkin üniversite öğrencilerine kısa bir süre baktıktan sonra,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bugün, “Zaman Yönetimi” konusunda, deneyle karışık bir sınav yapacağız" der.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürsüye yürür, kürsünün altından kocaman bir kavanoz çıkarır. Ardından kürsünün altından bir düzine yumruk büyüklüğünde taş alır ve taşları büyük bir dikkatle kavanozun içine yerleştirmeye başlar. Kavanozun daha başka taş almayacağından emin olduktan sonra öğrencilerine;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bu kavanoz doldu mu?" diye sorar. Öğrenciler hep bir ağızdan;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Doldu" diye cevap verirler. Profesör;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Öyle mi?" der ve kürsünün altına eğilerek bir kova mucur çıkartır. Mucuru kavanozun ağzından yavaş yavaş döker. Sonra kavanozu sallayarak mucurun, taşların arasına yerleşmesini sağlar. Ardından da öğrencilerine bir kez daha;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bu kavanoz doldu mu?" diye sorar. Bir öğrenci;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Dolmadı herhalde" diye atılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Doğru" der profesör ve gene kürsünün altına eğilerek bir kova kum alır ve yavaş yavaş kum taneleri taşlarla mucurların arasına nüfuz edene kadar döker. Gene öğrencilerine döner ve;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bu kavanoz doldu mu?" diye sorar. Sınıftakiler hep bir ağızdan;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Hayır" diye bağırırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Güzel," der profesör ve kürsünün altına eğilerek bir sürahi alır ve kavanoz ağzına kadar doluncaya dek suyu boşaltır. Sonra da öğrencilerine dönerek "Bu deneyin amacı neydi?" diye sorar. Uyanık bir öğrenci hemen;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Zamanımız ne kadar dolu görünse de, daha ayırabileceğimiz zamanımız mutlaka vardır" diye atlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Hayır" der profesör, "Bu deneyin esas anlatmak istediği, eğer büyük taşları baştan yerleştirmezseniz, küçükler girdikten sonra büyükleri hiçbir zaman kavanozun içine koyamayacağınız gerçeğidir."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğrenciler şaşkınlık içinde birbirlerine bakarken profesör devam eder:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Nedir hayatınızdaki büyük taşlar? Sevdikleriniz, arkadaşlarınız, eğitiminiz, hayalleriniz, sağlığınız, bir eser meydana getirmek, başkalarına faydalı olmak, onlara bir şey öğretmek… Büyük taşlarınız belki bunlardan biri, belki birkaçı, belki de hepsi... Bu akşam yatmadan önce iyi düşünün ve sizin büyük taşlarınızın hangileri olduğuna iyi karar verin. Bilin ki büyük taşlarınızı ilk olarak kavanoza yerleştirmezseniz, bir daha hiçbir zaman koyamazsınız...”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4157173622704326502-8741943114048156569?l=blog.mjsohbet.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2009-04-05T19:05:49.577+03:00</app:edited><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>Cariyenin Aşkı</title><link>http://blog.mjsohbet.com/2009/03/cariyenin-aski.html</link><category>Cariyenin Aşkı</category><author>noreply@blogger.com (admin)</author><pubDate>Sun, 05 Apr 2009 09:05:40 PDT</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4157173622704326502.post-750541394347154725</guid><description>Yavuz Sultan Selim Han, Mısır’ı fethettiğinde, idareyi eline alıp kendi hakimiyetini yerleştirmek için bir süre orada kalmış. Bu sırada bir çadırda kalıyormuş. Çadırı süpürüp temizleyen, yemeği yapan Mısırlı bir cariye varmış ki, Yavuz Selim Han sabah çıkınca, cariye geliyor, akşama kadar çadırı temizleyip yemekleri hazırlayıp gidiyor, akşam olunca da Yavuz Selim Han çadırına dönüyormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cariye nasıl olduysa bir kaç defa Yavuz Sultan Selim Hanı görmüş ve Ona âşık olmuş. Ama ümitsiz bir aşk. Zira bir tarafta koskoca cihan padişahı Halife-i Rûy-i Zemîn, diğer tarafta basit bir cariye...&lt;br /&gt;Fakat cariyenin aşkı dayanılmaz boyutlara ulaşıp da kalbine sığmaz hâle gelince, ne yapacağını bilmez hâlde Halife’ye açılmaya karar vermiş. Lâkin aradaki uçurum cariyeyi iyice çıkmaza sokuyor, kararsız hale getiriyormuş. Bir yandan aşkının dayanılmaz baskısı, diğer yandan aradaki devasa farkın kendini engellemesi arasında bocalayan cariye, Halife’nin karşısına çıkma cesaretini kendinde bulamadığından, yazıyla ilanı aşk etmeye karar vermiş. Ve 3 kelimelik bir not yazarak Halife hazretlerinin yatağına bırakmış. Notta şöyle yazıyormuş:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DERDİ OLAN NEYLESİN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam çadırına gelip de yatağının üzerinde küçük bir kağıt parçası bulan Yavuz Sultan Selim Han, kağıdı okuyunca bu notu yazanın, çadırını süpüren cariye olduğunu anlamış. Ve kağıdın arkasına cevabını yazmış:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DERDİ NEYSE SÖYLESİN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kağıdı, sabah aynı yere bırakmış ve çıkıp gitmiş. Bir müddet sonra Cariye, temizlik için çadıra geldiğinde ilk iş olarak kağıdı aramış. Kağıt bıraktığı yerde duruyormuş. Kaparcasına kağıdı alıp okuduğunda heyecanı bir kat daha artmış. Halife’nin cevabından cesaretlenen cariye, kağıdı çevirip dünkü notunun altına şu cümleyi eklemiş:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KORKUYORSA NEYLESİN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam olmuş. Halife çadıra dönmüş. Kağıdı okumuş. Cevabı yazmış:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HİÇ KORKMASIN SÖYLESİN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah bu cevabı okuyan cariye artık kararını vermiş: Aşkını bu akşam halifeye söyleyecek. Ne olacaksa olsun artık. Ve o gün temizliği bitirdiği halde gitmeyip Halife’yi beklemeye başlamış.&lt;br /&gt;Yavuz Sultan Selim Han akşam çadıra dönünce cariyeyi kendisini bekler bulmuş. Cariye, Halife’yi görünce hemen ayağa kalkıp temenna durmuş. Yavuz Selim Han "Buyurunuz, sizi dinliyorum" deyince, cariye bütün cesaretini toplamaya çalışırken, titreyen ellerini gizlemek için elleriyle dirseklerini tutarak kollarını kavuşturmuş. Heyecandan yüzü kıpkırmızı olmuş. Kalbi yerinden fırlarcasına atarken, titrek ve mahçup bir sesle: "Efendim!” demiş. Cariyeniz... Size..." ve cümlesini tamamlayamadan yığılıp kalmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalbine sığmayan aşkını söyleyemeden ruhunu teslim eden cariyenin, bu tertemiz aşkı karşısında koca halife etrafındakilere dönerek gözyaşları içinde şu irade-i kelamda bulunmuş: “Gerçek aşkı şu cariyeden öğrenin. Zira âşık, mâşukunun yolunda olur ve o yolda ölür.”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4157173622704326502-750541394347154725?l=blog.mjsohbet.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2009-04-05T19:05:40.989+03:00</app:edited><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>Üç Heykel</title><link>http://blog.mjsohbet.com/2009/03/uc-heykel.html</link><category>Üç Heykel</category><author>noreply@blogger.com (admin)</author><pubDate>Sun, 05 Apr 2009 09:05:32 PDT</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4157173622704326502.post-6555432498662742271</guid><description>İki komşu ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar, ama her fırsatta birbirlerini rahatsız ederlermiş. Doğum günleri, bayramlar da ilginç armağanlar göndererek karşıdakine zekâ gösterisi yapma fırsatlarıymış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hükümdarlardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli heykeltıraşını huzuruna çağırmış. İstediği, birer karış yüksekliğinde, altından,  birbirinin tıpatıp aynısı üç insan heykeli yapmasıymış. Aralarında bir fark olacakmış ama bu farkı sadece ikisi bilecekmiş. Heykeller hazırlanmış ve doğum gününde komşu ülke hükümdarına gönderilmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Heykellerin yanına bir de mektup konmuş. Şöyle diyormuş heykelleri yaptıran hükümdar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Doğum gününü bu üç altın heykelle kutluyorum. Bu üç heykel birbirinin tıpatıp aynısı gibi görünebilir. Ama içlerinden biri diğer ikisinden çok daha değerlidir. O heykeli bulunca bana haber ver."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hediyeyi alan hükümdar önce heykelleri tarttırmış. Üç altın heykel gramına kadar eşitmiş. Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar insan varsa çağırtmış. Hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle incelemişler ama aralarında bir fark görememişler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günler geçmiş... Bütün ülke hükümdarın sıkıntısını duymuş ama kimse çözüm bulamıyormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonunda, hükümdarın fazla isyankâr olduğu için zindana attırdığı bir genç haber göndermiş. İyi okumuş, akıllı ve zeki olan bu genç, hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı. Başka çaresi olmayan hükümdar bu genci çağırtmış. Genç önce heykelleri sıkı sıkıya incelemiş, sonra çok ince bir tel getirilmesini istemiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teli birinci heykelciğin kulağından sokmuş, heykelin ağzından çıkarmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci heykele de aynı işlemi yapmış. Tel bu kez diğer kulaktan çıkmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçüncü heykelde tel kulaktan girmiş ama bir yerden dışarı çıkmamış. Ancak telin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar iniyor, oradan öteye gitmiyormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hükümdar heykelleri gönderen komşu hükümdara cevabı yazmış:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;"Kulağından gireni ağzından çıkartan insan makbul değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa, o insan da makbul değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En değerli insan, kulağından gireni yüreğine gömen insandır. "&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;Bu değerli hediyen için çok teşekkür ederim.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4157173622704326502-6555432498662742271?l=blog.mjsohbet.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2009-04-05T19:05:32.628+03:00</app:edited><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>Bilal'in Yüreği</title><link>http://blog.mjsohbet.com/2009/03/bilalin-yuregi.html</link><category>Bilal'in Yüreği</category><author>noreply@blogger.com (admin)</author><pubDate>Sun, 05 Apr 2009 09:05:22 PDT</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4157173622704326502.post-6221038353530441763</guid><description>"Birkaç yıl önce, bağlı bulunduğumuz Genel Müdürlük, dört arkadaşımla birlikte, beni bir ilimizde, memur statüsünde işçi almak üzere görevlendirmişti. Sözünü ettiğim ilde on personel alacaktık ve bunlar il müdürlüğü bünyesinde görevlendirilecekti.  Biz beş arkadaş birleşerek, sözünü ettiğim ile gittik.&lt;br /&gt;Önceden ayrılan bir misafirhaneye indik. İle gelişimizi kimsenin duymasını istemiyorduk. Beşimizin de kanaati oydu ki, hak edeni kazandıralım, siyasi ve diğer baskılara boyun eğmeyelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biliyorduk ki, katılım yoğun olacak ve herkes bir referansla bizi rahatsız edecekti, çünkü Türkiye'nin gerçeği buydu. Bunun için çok dikkatli davranıyorduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İle ikindi vakti gittik. İkindi namazını kılmak için tarihi bir cami olup olmadığını sorduk. Biliyorduk ki bu ilimiz cami bakımından biraz fakirdi. Tarihi bir cami olduğunu söylediler. Beş arkadaş, arabamıza atlayarak oraya gittik.&lt;br /&gt;Kimse bizi tanımıyor, zaten cami de şehrin biraz dışında. İkindi namazı kılınmış, caminin avlusu boş. Beşimiz de şadırvana oturarak abdest almaya başladık. Ayakkabılarımı çıkarıp çoraplarımı da sıyırmaya başlamıştım ki, ayaklarımın önüne bir takunya kondu.Bu takunyaları önüme kim bıraktı diye başımı kaldırınca, yüzüme tebessümle bakan, yirmibeş yaşlarında bir gençle karşılaştım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ben buraları bilirim, siz yabancıya benziyorsunuz; namaz kılana hizmet, Allah'ın rızasını kazandırır. Allah kabul etsin!" dedi. Gencin tebessümü, davranışı bizi çok etkiledi.&lt;br /&gt;Sordum:  "Sen kimsin? Adın nedir?"&lt;br /&gt;"Adım Bilâl. Bu mahallede oturuyorum."&lt;br /&gt;Bir an abdest almayı bırakarak, gençle ilgilenmeye başladım.&lt;br /&gt;"Ne işle meşgulsün Bilâl?"&lt;br /&gt;"Şimdilik işim yok. Ama inşallah yakında işe gireceğim."&lt;br /&gt;"Nasıl olacak o?" dedim.&lt;br /&gt;Yüzüne huzurun ve mutluluğun tebessümünü kuşanarak:&lt;br /&gt;"Üç gün sonra bir devlet dairesinin müdürlüğünde sınavla adam alınacak. Rabbim, oraya girmeyi nasip edecek inşallah" dedi.&lt;br /&gt;Arkadaşlarım da abdest alırlarken, Bilâl'le aramızda geçen bu diyaloğa kulak vermişlerdi.&lt;br /&gt;"Peki Bilâl, bu zamanda işe girmek zor, senin torpilin var mı? Referansın kim? İşe nasıl gireceksin?"&lt;br /&gt;Bilâl'in o mütevekkil halini hiç unutamıyorum! Hepimizin üzerinde bomba tesiri oluşturacak sözü söyleyiverdi:&lt;br /&gt;"Benim referansım Allah (cc)'tır; ne güzel vekildir O. Dün gece O'na dilekçemi sundum. Hiç yetimin duasını geri çevirir mi O?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yâ Rabbi! Ne işe tutulmuştuk! Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Gözlerimin buğulandığını ona göstermemeliydim.&lt;br /&gt;"Bilâl, baban yok mu?"&lt;br /&gt;"Yok, ben üç yaşındayken ölmüş. Anneciğim büyüttü beni."&lt;br /&gt;Temiz bir saflık üzerindeydi. Bütün söylediklerini gönülden söylüyordu. Bu, o kadar meydanda idi ki, kalbi adeta yüzüne vurmuştu.&lt;br /&gt;"Askerliğini yaptın mı?"&lt;br /&gt;"Yaptım ya, hem de çavuş olarak."&lt;br /&gt;"Evli misin Bilâl?" Bir anda gözleri yere düştü. Yine o mütevekkil hâli bütün yüzünü kaplamıştı.&lt;br /&gt;"He ya, evli değil de sözlüyüm. İnşallah, işe girer girmez hemen düğünümü yapacağım!"&lt;br /&gt;"Ama Bilâl, üç gün sonraki sınav için o kadar kesin konuşuyorsun ki, sanki kazanmış gibisin!"&lt;br /&gt;Gözlerini ufka dikti, daldı, sustu ve biraz sonra:&lt;br /&gt;"Ben Rabbimi seviyorum, inanıyorum ki O da beni seviyor. Seven sevene yardım etmez mi?"&lt;br /&gt;Ona söyleyecek lâf bulamıyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah, bizi kocaman kocaman (!) müdürleri, Bilâl kuluna hizmet etmek için oraya göndermişti, adeta. Kim müdür, kim garibandı?&lt;br /&gt;Bilâl dilekçesini büyük makama verince, melekler harekete geçtiler, daireler, müdürler harekete geçtiler ve hep birlikte ona koşmaya başladılar; çünkü emir büyük makamdandı. Allah'a malik olan insanın mahrumiyeti söz konusu olabilir miydi?&lt;br /&gt;Sormaya devam ettim:&lt;br /&gt;"Bari Bilâl, evlenecek kız bulabildin mi? Bu zamanda hem yetim, hem de işsize kim kız verir ki?"&lt;br /&gt;Başını salladı ve "doğru" diyerek ekledi:&lt;br /&gt;"Zor nişanlandım ya. Allah razı olsun, kayınpederim olacak olan insan, "Sözde Müslüman" değil, hakiki mü'min. "Bu zamanda namazında-niyazında damat nerde bulunur, hem rızkı veren Allah'tır" dedi ve kızını bana verdi. Rabbim rızkımızı verecek inşallah."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilâl lise mezunuydu. Üçyüz kişinin katıldığı yazılı sınavı başarıyla geçti. Ve bizler, önümüze sunulan -Bakanlık dahil- tüm referansları bir kenara koyarak, Bilâl'in referansını en öne koyduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mülakât gününe kadar bizi göremedi. Mülâkata girdiğinde karşısında bizi görünce birden şaşırdı, yüzü kızardı ve gözleri yere düştü. Sessizliği bozdum:  "Bilâl, bizi tanıdın mı?"  "Evet!"  "Peki ne diyeceksin şimdi?"  Ağlamaya başladı. Çocuk gibi ağlıyordu. İster istemez bizler de ona uyduk. Hıçkırıklar boğazımızda düğümlenmişti. Bilâl, ellerini kaldırdı ve dua etmeye başladı:&lt;br /&gt;"Ey Rabbim, ben niyazımı sana sunmuştum. Hâlimi sana açmıştım. Şimdi buradaki müdürlerime karşı mahcubum. Ey Allah'ım, ben senden başkasından istememeyi istedim, yine de öyleyim."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sessizlik odayı doldurmuştu. "Ne olur bana izin verin çıkayım" dedi. "Peki Bilâl" dedik, "Güle güle, Allah işini, aşını, eşini mübârek kılsın!"&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4157173622704326502-6221038353530441763?l=blog.mjsohbet.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2009-04-05T19:05:22.278+03:00</app:edited><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>Dudakla Bardak Arası</title><link>http://blog.mjsohbet.com/2009/03/dudakla-bardak-aras.html</link><category>Dudakla Bardak Arası</category><author>noreply@blogger.com (admin)</author><pubDate>Sun, 05 Apr 2009 09:05:12 PDT</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4157173622704326502.post-5175838908238878188</guid><description>Eski Sisam krallarından Ancee adında bir zalim, yeni yaptırdığı bir bağa  üzüm kütükleri diktiriyormuş. İşlerin bir an önce bitmesini sağlamak için de kölelerini hiç dinlenmeden çalıştırıyormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zavallı kölelerden biri,bir  gün pek bitkin düştüğü için dayanamaz ve zalim krala:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Niçin bu kadar acele ediyorsunuz efendim? Siz, bu bağın üzümlerinden yapılacak şarabı hiçbir zaman içemeyeceksiniz ki, deyivermiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kral biraz kızmışsa da sesini çıkarmamış. Nihayet gün gelip üzümler yetiştikten sonra, kral köleler de dahil herkesin hemen toplanmasını emretmiş. Bir müddet sonra da o bağın üzümlerinden yapılmış şaraptan bir bardak getirilmesini emretmiş. Daha önce kehanet gösterisinde bulunan köleyi de huzuruna çağırtmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şarap bardağını eline alarak:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Söyle bakayım, benim bu şaraptan hiçbir zaman içemeyeceğimi tekrar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;iddia  edebilir misin? diye sormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köle şöyle cevap vermiş:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Belli olmaz efendim. İçebileceğinizi söyleyemem. Çünkü dudak ile bardak arasındaki mesafe çok uzundur. O arada başınıza  neler gelebileceğini de bilemem!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köle sözlerini bitirir bitirmez, içeri kralın adamlarından biri girmiş. Bir yaban domuzunun bahçeye girdiğini ve asmaları kırıp döktüğünü söylemiş. Kral elindeki bardaktan bir damla dahi içmeden hemen dışarı fırlamış. Bahçede domuzun bulunduğu yere koşmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kral ve domuz arasında öldüresiye bir mücadele başlamış. Sonunda yaban domuzu mızrak gibi azı dişleriyle, Sisam kralının karnını yarıp ölümüne sebep olmuş. Kral bostanda, bardak masada kalmış.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4157173622704326502-5175838908238878188?l=blog.mjsohbet.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2009-04-05T19:05:12.799+03:00</app:edited><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>Cennet Köşkü</title><link>http://blog.mjsohbet.com/2009/03/cennet-kosku.html</link><category>Cennet Köşkü</category><author>noreply@blogger.com (admin)</author><pubDate>Sun, 05 Apr 2009 09:05:04 PDT</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4157173622704326502.post-3112960813302649735</guid><description>Halife Harun Reşid’e döneminin ermişlerinden Behlül Dana bir gün düzgünce kesilmiş tahta parçalarından eve benzer bir şey yapıyormuş. Bunu Harun Reşid’in hanımı Zübeyde görüp ne yaptığını sormuş Behlül:&lt;br /&gt;- Cennet köşkü yapıyorum efendim, diye cevap vermiş.&lt;br /&gt;Dindar bir kadın olan Zübeyde, köşke müşteri çıkmış:&lt;br /&gt;- Bu köşkü bana satar mısın?&lt;br /&gt;- İsterseniz satarım.&lt;br /&gt;- Kaç paraya satarsın?&lt;br /&gt;- Sana bir akçeye veririm.&lt;br /&gt;Halifenin hanımı hemen bir akçeyi verip köşkü satın almış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Harun Reşit ve hanımı o gece rüyalarında kendilerini cennette görmüşler. Zübeyde lüks bir köşkte oturuyormuş. Harun Reşit sormuş:&lt;br /&gt;- Hanım, sen bu köşke ne zaman sahip oldun?&lt;br /&gt;- Dün bir akçeye Behlül'den satın almıştım.&lt;br /&gt;Sabah olmuş, hükümdar hemen Behlül'ü çağırtmış.&lt;br /&gt;- Dün hanıma sattığın köşkten bir tane de bana yapsana, demiş.&lt;br /&gt;- Olur, yaparım, demiş Behlül.&lt;br /&gt;- Kaça yapacaksın?&lt;br /&gt;- Bin akçeye yaparım.&lt;br /&gt;- Ama hanıma bir akçeye vermişsin.&lt;br /&gt;- Evet bir akçeye verdim. Ama o, köşkün değerini bilmeden aldı. Sen ise dün gece onun nasıl görkemli bir köşk olduğunu gördün. Ben buna göre fiyat istiyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4157173622704326502-3112960813302649735?l=blog.mjsohbet.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2009-04-05T19:05:04.930+03:00</app:edited><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>Ermiş Çoban</title><link>http://blog.mjsohbet.com/2009/03/ermis-coban.html</link><category>Ermiş Çoban</category><author>noreply@blogger.com (admin)</author><pubDate>Sun, 05 Apr 2009 09:04:55 PDT</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4157173622704326502.post-4532179606395690385</guid><description>Henüz yirmisinde olan genç bir delikanlı…&lt;br /&gt;Bir kıza gönlünü kaptırmış, o derece âşık olmuş ki, sevdiğinden başka bir şey düşünemez, derdiniz kimseye anlatamaz olmuş.&lt;br /&gt;–Ne haldesin, sana ne oldu? diyenlere mahzun bir tebessümle bakar, hiçbir şey söylemezmiş. Onun bu hali çevresinde bulunan herkesi merak içinde bırakıyormuş. Onun derdini birlikte çobanlık yaptıkları yakın arkadaşından başka kimse bilmezmiş. İki arkadaş gündüzleri köyün koyunlarını güder, geceleri de kaldıkları tek oda bir kulübede yaşarlarmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günlerden bir gün, günlük işlerini yapmış, kulübelerine dönmüşler. Âşık olan çoban her zamanki gibi kulübelerinin az ilerisindeki bir kaya parçasının üzerine oturmuş, yaşlı gözlerle güneşin batışını izlemektedir. Diğer çoban da akşam yemeği için hazırlık yapmaktadır. Tam bu esnada kulübelerinin önüne gelen bir ihtiyarın sesi duyulmuş.&lt;br /&gt;–Hey delikanlı!&lt;br /&gt;Âşık çoban ihtiyarı duyacak durumda değilmiş. İhtiyar birkaç defa seslenir ama âşık çobanın duyacağı yok. Dışarıdan gelen sesi işiten diğer çoban kulübeden dışarı çıkınca ihtiyar bir adam karşılaşmış.&lt;br /&gt;–Buyurun efendim! Bir şey mi istediniz?&lt;br /&gt;İhtiyar:&lt;br /&gt;–Evladım! Ben yolcuyum, susadım, bana içecek bir su verir misin?&lt;br /&gt;Genç içeri girmiş, su kabını eline alarak ihtiyara vermiş. İhtiyar bir yandan suyu yudum yudum içerken, bir yandan da ileride duran gencin halini merak etmiş. Birkaç defa seslenmesine rağmen sesini duyuramadığından sağır mıdır acaba diye düşünmeye başlamış.&lt;br /&gt;İhtiyar kendisine su veren çobana sormuş:&lt;br /&gt;–Arkadaşın hasta mıdır?&lt;br /&gt;Genç:&lt;br /&gt;–O gecelerini uykusuz geçirmektedir. Kendine bakmıyor, yemeği, beslenmesi çok düzensiz… Kızdan başka hiçbir düşüncesi yok. Uykusu kız, yemesi kız, içmesi kız, çevresi kız, onun her şeyi kız olmuş… Aşk bu olsa gerek.&lt;br /&gt;Genç çobanı dikkatle dinleyen ihtiyar sorar:&lt;br /&gt;–Arkadaşın kime âşık olmuş?&lt;br /&gt;Çoban:&lt;br /&gt;–Padişahın kızına.&lt;br /&gt;İhtiyar şaşkındır, az ileride konuşmalardan habersiz bir kaya parçasının üzerinde oturan gence bakar. Saçı sakalı birbirine karışmış, zayıf çelimsiz bir genç hali vardı.&lt;br /&gt;Âşık çobanın arkadaşı:&lt;br /&gt;–Efendim! Ben ona çok söyledim. Sen kim, padişahın kızı kim? Senin neyine padişahın kızına âşık olmak, ama dinletemedim.&lt;br /&gt;İhtiyar:&lt;br /&gt;–Çağır bakalım şu âşık çobanı da bir de onunla konuşalı, der.&lt;br /&gt;Genç çoban arkadaşının yanına gider ve birlikte ihtiyarın yanına dönerler. Âşık çoban ihtiyarın yanına gelince, durumun çok daha vahim olduğu gözlerden kaçmamıştır. Genç çobanın ayakta duracak takati yoktur.&lt;br /&gt;İhtiyar:&lt;br /&gt;–Evladım bu halin nedir? Üzülme, çaresi olmayan dert, şifası olmayan hastalık yoktur, dedikten sonra derin düşüncelere dalar gider. Kısa bir sessizlikten sonra, ihtiyar, çobanlara yere oturmalarını söyledikten sonra anlatmaya başlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapılarına kadar gelen bu ihtiyar, devrin padişahının danışmanlarından biriymiş. Uzun yıllardır, padişah her sıkıntıya düştüğü meselede ilk danıştığı bu ihtiyar olurmuş. Padişah bu ihtiyarı çok sevmiş, onu kendine danışman yaparken bir istekte bulunmuştu: "Benim danışmanım olduğunu kimseye söylemeyeceksin, falanca dağın eteğinde bir kulübede yaşayacaksın, ben seni çağırınca geleceksin." O zamanlar genç olan bugünün ihtiyarı, padişahın talebini kabul etmiş ve yılladır dağın eteğindeki kulübesinde tek başına yaşıyor, boş zamanlarını da gül satarak geçiriyordu. Padişahın onu sevdiği gibi o da padişahı çok seviyordu. Bu yaşantıya sırf padişahı sevdiği için katlanmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İhtiyarı dinleyen gençler şaşkındır, hele âşık çoban şaşkınlıkla birlikte içinde ümit ışıkları yanmaya başlamıştır. Nihayet padişahla yakınlığı olan birine rastlamıştır.&lt;br /&gt;Âşık genç sorar:&lt;br /&gt;–Benim derdime bir çare bulabilir misin?&lt;br /&gt;İhtiyar:&lt;br /&gt;–Benim kaldığım kulübenin üst kısmında bir mağara var, sen oraya çekileceksin. Kırk gün hiç dışarı çıkmadan Allah, Allah diye zikirde bulunacaksın. Sonra talebine kavuşacaksın.&lt;br /&gt;Âşık genç iyice şaşırmıştır, bu kadar kolay mıdır?&lt;br /&gt;Âşık genç:&lt;br /&gt;–Gerçekten bu kadar kolay mı? Ben şimdi elime tespihimi alacağım, mağarada kırk gün Allah lafzı celili ile zikir çekeceğim, sonra sevdiğime kavuşacağım, öyle mi?&lt;br /&gt;İhtiyar:&lt;br /&gt;–Evet, benim dediklerimi yaparsan, kırk günün sonunda sevdiğine kavuşacaksın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoban sabahı beklemeden, arkadaşıyla vedalaşarak ihtiyarla birlikte hemen yola koyulur. Birlikte yol alırken çobanın morali yükselmiş, yüzüne renk, ayaklarına kuvvet gelmişti. İhtiyar, çobana mağaranın kapısına kadar eşlik eder. Kapıda çoban ile ihtiyar vedalaşırlar. Çoban hemen içeri girer ve Allah zikrine başlar. Niyetini padişahın kızına, dilini de Allah'ın zikrine yöneltir.&lt;br /&gt;Aradan birkaç gün geçmiştir, çoban zaruri ihtiyaçlarının dışında sadece zikirle meşgul olmaktadır. Çoban mağarada zikirle meşgul olurken, civar köylerde bir söylenti kulaktan kulağa dolaşmaya başlar. Herkes birbirine şöyle diyordu: "Şu dağdaki mağaraya keramet ehli bir derviş yerleşmiş, gece gündüz zikirle meşgul olmaktadır." Söylenti artarak devam etmiş, sadece yakın köylere değil, zamanla kasabaya, oradan da ülkenin her tarafına yayılmış. Söylenti her yayılışta, bire bin katarak abartılıp çobana birçok kerametler izafe edilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çobanın mağaraya çekilmesinin üzerinden bir ay geçmiştir ki, bir gün arkadaşı çoban onu ziyarete gelir. Mağaradaki kendini zikre o kadar vermişti ki, arkadaşının geldiğini fark etmemiştir. Seslendikten sonra ancak kendine gelebilmiştir. Kısa bir hasret gidermeden sonra, arkadaşı mağaradan ayrılır ve çoban zikre devam eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kırk günün dolmasına üç–beş gün kala, çobanın şöhreti bütün ülkeye yayılmıştır. O kadar duyulmuştur ki; sarayda bile konuşulur olmuştur. Derken padişah da derviş haberini duyar. Bir gün padişah vezir ile bu meseleyi konuşur.&lt;br /&gt;Padişah:&lt;br /&gt;–Böyle Allah dostlarının yanımızda olması bize çok büyük faydalar sağlar.&lt;br /&gt;Vezir:&lt;br /&gt;–Sultanım! Elimizi çabuk tutalım, zikir ehli bir yerde fazla durmaz, onlar dünyayı dolaşırlar, bu dervişi saraya alıp, burada ikamet ettirelim.&lt;br /&gt;Padişah:&lt;br /&gt;–Güzel düşündün, var git dervişi al saraya getir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Padişahtan talimatı alan vezir doğruca dağın yolunu tutar. Yanındakilerle birlikte çobanın yanına varır. Durumu çobana anlatır, çoban teklifi kabul etmez. Çoban direkt olarak padişahın kızını kendisine teklif edileceğini bekliyordu. Vezir, çobanı padişaha götürmek için her ne teklif yaptıysa, kabul edilmez. Üzgün bir şekilde saraya döner.&lt;br /&gt;Padişah, vezirinden olanları öğrenince üzülür.&lt;br /&gt;Vezir:&lt;br /&gt;–Sultanım! Allah dostları dünya malına değer vermez. Derviş Efendi de bunun en güzel örneği oldu, der.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vezirini dinleyen Padişah, bir de kendisi gitmeye karar verir. Hazırlık yaptırır ve yola çıkarlar. Padişah dağdaki çobana giderken ihtiyar danışmanına haber salmış, onu da yanına almıştı. Padişah maiyeti ile çobanın bulunduğu mağaranın kapısına gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tevafuk bu, padişahın mağaraya geldiğinde çoban inzivadaki kırkıncı gününün içindedir. Padişah, zikir halindeki çobana tekliflerini yapar. Çoban sessizce dinler, padişah bitirince, çoban zayıf ve kısık bir sesle "hayır istemem" der.&lt;br /&gt;Padişah da, maiyeti de şaşkındır. Bu teklifler öyle kolay kolay reddedilecek teklifler değildir. Orada bulunanların hiçbiri bu işe bir anlam veremez. Herkes bu durumu âşık çobanın maneviyatının yüksekliğine bağlar. Padişahı reddetmesi, çobanın itibarını kat kat arttırmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orada bulunanların içinde işin özünü bilen, sadece ihtiyardır. İhtiyar danışman padişaha der ki:&lt;br /&gt;–Padişahım! Bu derviş Efendiyi kızınızla evlendirirseniz, amacınıza ulaşırsınız.&lt;br /&gt;Padişah:&lt;br /&gt;–Kabul eder mi?&lt;br /&gt;İhtiyar:&lt;br /&gt;–Edebilir, bir deneyelim, der.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öneri padişahın hoşuna gider. O sırada padişahın mağaradaki dervişi ziyaret ettiği haberi çevre köy ve beldelere ulaşmış, haberi duyan dağa akın eder. Kısa zamanda dağda kalabalık bir insan topluluğu meydana gelir.&lt;br /&gt;Padişah ile ihtiyar danışmanı arasında bu konuşma geçerken, gün akşam olmuş, güneş batmak üzeredir. Âşık çobanda huşu içinde zikrine devam etmektedir. Padişah ve danışmanı dervişe doğru ilerlerler.&lt;br /&gt;Mağaranın kapısında çobana öneriyi yapar:&lt;br /&gt;–Derviş Efendi, seni kızımla evlendireyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Padişah bu teklifi yaparken, âşık çobanın çoban arkadaşı da mağaranın kapısına kadar yaklaşmış, sevinci yüzünden okunmaktadır. Arkadaşı kaç yıldır hasretini çektiği sevdiğine kavuşacaktır. İhtiyar da ümitlidir zira çobanın bu mağaraya hangi gaye için kapandığını bilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneş batmış, ufukta batan güneşin bıraktığı kızıllık vardır.&lt;br /&gt;Çoban elindeki tespihi cebine koyar. Mağaranın kapısına gelerek cevabını verir:&lt;br /&gt;–Hayır padişahım, kızınızla da evlenmek istemiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şaşırmak sırası, ihtiyar danışmanda ve çobanın arkadaşındadır. Nasıl olur? Çoban bu mağaraya padişahın kızını alabilmek için kapanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dağ derin bir sessizliğe bürünmüştü. Herkes hayret içindedir. Bu dervişin gerçek manada Allah dostu olduğuna kimsenin şüphesi kalmamıştır. Çünkü ona yapılan teklifler, kimsenin reddedemeyeceği tekliflermiş. Sessizliği çobanın arkadaşı bozmuş:&lt;br /&gt;–Sen ne yaptığının farkında mısın? Sen padişahın kızını elde edebilmek için neler çektin? Neredeyse hayatını kaybedecektin. Şimdi bunu elde ettin, ama kabul etmiyorsun. Sen kendinde değilsin.&lt;br /&gt;Âşık çoban gülmüş. Padişaha, kalabalığa ve özellikle de ihtiyar danışmana dönerek şöyle demiş:&lt;br /&gt;–Ben kırk gün padişahın kızına kavuşmak için Allah dedim. Rabbim de padişahı, maiyetini ve şu kadar insanı ayağıma getirdi, imkânlarını önüme serdiler. Ben eğer padişahın kızı için değil de, Allah için Allah demiş olsaydım…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4157173622704326502-4532179606395690385?l=blog.mjsohbet.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2009-04-05T19:04:55.412+03:00</app:edited><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>Kadındaki Küçük Kız</title><link>http://blog.mjsohbet.com/2009/03/kadindaki-kucuk-kiz.html</link><category>Kadındaki Küçük Kız</category><author>noreply@blogger.com (admin)</author><pubDate>Sun, 05 Apr 2009 09:04:44 PDT</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4157173622704326502.post-3500169736317653758</guid><description>Bülent, avucunu açmış kendisine doğru elini uzatan adama ters ters baktı. Elli yaşlarında gösteren adam, görmeye alıştığı hırpani kıyafetli dilencilere benzemiyordu. Üzerindeki giysiler eski fakat temizdi. Eli yüzü temiz ve sağlıklı görünüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Sapa sağlam adam gidip çalışacağına dileniyor. Belki benden daha zengindir." diye düşündü. Zaten canı çok sıkkındı, bir de adama sinirlenmişti. Alaycı bir ses tonuyla:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ekmek parası mı istiyorsun? diye sordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Hayır çikolata parası lazım!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bülent'in kızgınlığı şaşkınlığa döndü. “Espri yeteneği olan dilencinin hali de başka oluyor” diye düşündü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Neden? Siz ekmek bulamayınca çikolata mı yiyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Hayır. Ekmek bulamadığımız günler genellikle bulgur pilavı yeriz, onu da bulamadıysak aç yatarız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bülent adamın ciddi mi konuştuğunu yoksa dalga mı geçtiğini anlayamamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bugün karnınız doydu üstüne tatlı mı istedi canınız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Fakirin canı mı olur ki, tatlı istesin beyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bu bir kamera şakası mı yoksa sen iş bulamamış komedyen misin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Hiç biri değil. Sadece fakirim. Bugün karımın doğum günü, ona çikolata götürmek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Doğum gününde yaş pasta alınır bildiğim kadarıyla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- O bizim için değil zenginler için. Otuz yıllık evliliğimiz boyunca ona bir kez bile yaş pasta alamadım. Ama her doğum gününde mutlaka çikolata götürdüm. Çikolatayı çok sever.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adamın söyledikleri Bülent'in dikkatini çekmişti. O akşam karısıyla kavga etmiş, kapıyı çarpıp kendini sokağa atmıştı. Arabasına da binmemiş sahile kadar yürümüştü. Denizi seyretmek de onu rahatlatmamıştı. Oysa eskiden denizi seyrederken çok rahatlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dalgalar sıkıntısını alıp götürürdü. Fakat karısının evde ağlıyor olduğunu bildiği için olsa gerek, hiçbir şey onu rahatlatmıyordu. Dilenciyle konuşurken biraz kafası dağılmıştı. "Acaba söyledikleri gerçek mi, yoksa uyduruyor mu?" diye düşündü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Cebinde bir çikolata alacak para yok mu şimdi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bülent'in sorusu üzerine adam ceplerini boşalttı, bir nüfus cüzdanından başka bir şey çıkmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ben dilenci değilim. İşim yok. Günlük çalışırım, ne iş bulursam yaparım. Fakat bu gün bütün gün iş aradım, aksilik bu ya, hiçbir iş bulamadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bülent oturduğu bankı işaret ederek yer gösterdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Oturun biraz dertleşelim bari, dedi. Adam çekingen çekingen oturdu yanına.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Yok mu eşin dostun, borç alacak akraban?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Fakirin akrabaları da fakir olur beyim. Bulurlarsa kendi karınlarını doyururlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Dilenecek kadar çok mu seviyorsun karını ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Hem de çok seviyorum. Otuz yılımı aydınlattı o benim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Hımmmm. Aşk hem de otuz yıl süren aşk. Hayret doğrusu! Aşkın ömrü en fazla üç yıl diyorlar oysa. Sen otuz yıldan bahsediyorsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Evet. Geçen yıllar sevgimi azaltmadığı gibi artırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Söyle o zaman nedir evlilikte mutluluğun sırrı? Söylediklerine bakılırsa sen mutluluğun formülünü bulmuş gibisin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ben ilkokulu bile bitirmedim. Öyle formül falan bilmem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Formül dediysem kimya formülü sormuyorum canım. Bende altı yıllık evliyim. Sevdiğim kadınla evlendim, fakat mutlu değilim. Sürekli kavga ediyoruz. Daha iki saat önce kapıyı çarptım çıktım. Evimiz, arabamız, işimiz, gücümüz, her şeyimiz var, ama mutlu değiliz. Senin hiçbir şeyin yok, ama mutlusun. Para mı acaba bizi mutsuz eden?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Hiç bir şeyim yok mu? Hayır. Benim her şeyim var. Benim karım her şeyim. Sevgilim, eşim, arkadaşım, hayat yoldaşım. Hayatımı paylaştığım insandan daha değerli ve daha önemli ne olabilir ki dünyada? Sizin ev, araba, iş diye her şey dediğiniz şeylerdir aslında hiçbir şey olan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Öyle deme. Şu kadar varlığın içinde bile karım her şeyden şikayet ediyor.Bir de fakir olsam kim bilir ne olur?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Altın tasın, kan kusana faydası yoktur beyim. Sen kadın ruhunu hiç anlamamışsın. Hiçbir kadın iyi bir evde oturduğu, her gün çeşit çeşit yiyecekler yediği için mutlu olmaz. Bir kadın, kocasının her şeyi olduğunu bildiğinde ancak mutlu olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Sizin mutluluğunuzun sırrı bu mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Olabilir. Ben karıma değerli şeyler alamıyorum ama ona benim için ne kadar değerli olduğunu hissettiriyorum. O da çok mutlu oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bir kadına değerli olduğunu nasıl hissettirilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Küçük kızı severek!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Küçük kız mı ? Hangi küçük kız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Beyim! Yaşı kaç olursa olsun her kadının içinde hiç büyümeyen bir küçük kız vardır. O kızı ne kadar çok sever, ne kadar çok mutu edersen, o kadını da o kadar mutlu edersin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Nasıl yani?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Küçük kız neleri sever, nelerden hoşlanır bir düşünün. Küçük kızlar hep beğenilmek, ilgi görmek isterler. Güzel olduklarını duymaya bayılırlar. Kendilerine prensesmiş gibi davranılmasını beklerler. Küçük kızlar hep prenses olmayı hayal ederler. Sürprizlerden hoşlanırlar. Biraz şımartılmak isterler. Sevilmek ve sevildiklerini hep duymak isterler. İltifata doymaz küçük kızlar. Öyle değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Haklısın. Benim dört yaşımda bir kızım var. Adı Aylin. Her akşam boynuma sarılır "babacığım beni ne kadar seviyorsun?" diye sorar. Giysisini değiştirdiği zaman etrafımda "Baba güzel olmuş muyum?" diye sorar durur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- “Güzelsin” demem de yetmez ona. "Harikasın prenses gibi olmuşsun" demeliyim. “Dünyanın en güzel kızısın” demeliyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- İşte beyim! Kadınlar bir ömür boyu bunu duymak isterler. Ben elli yaşındaki karıma böyle davranıyorum. Ömrümüz olurda seksen, doksan yıl da yaşarsak ben ona böyle davranmaya devam edeceğim. Ona "bebeğim" diye hitap ediyorum çok hoşuna gidiyor. "Bebeğim bana bir çay yapar mısın?" dediğimde çay yapmak için nasıl koşturduğunu görmelisiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Hiç kavga etmez misiniz siz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kavga evliliğin tadı tuzu. Arada biz de tartışırız. Küsüp barışmanın tadı ayrıdır. Benim karım bir keçi kadar inatçıdır. Onunla barışmak için uğraşmak ayrı bir keyif verir bana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Benim eşim çok ciddi kadındır. Hiç küçük kız havası yok onda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Küçük kızlar büyüdükleri zaman artık sevgi, ilgi istemeye utanırlar. En ciddi ya da en yaşlı kadının bile o küçük kız mutlaka vardır. Yeter ki sen o tatlı kızı sevindirmeyi, mutlu etmeyi bil. Ve o küçük kızı asla aldatma. Yoksa bir daha sana güvenmez ve ne yaparsan yap hep kuşkuyla bakar. Küçük kızlar hem çabuk mutlu olurlar hem de çabuk kırılırlar. Çok narindir onlar. Hoyrat elleri sevmezler. Yumuşak dokunuşları severler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bu tavsiyeni deneyeceğim. Fakat her zaman yapabilir miyim bilmiyorum. Bazen işlerim çok fzla oluyor o zaman eve çok yorgun gidiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bu sadece bir bahane. O küçük kızı mutlu etmek dünyanın en kolay işi. Çoğu zaman birkaç tatlı söz yeterli olur. Sen o küçük kızı mutlu ettiğinde karşılığını fazlasıyla alırsın. Artık o seni rahat ettirmek için elinden gelen gayreti gösterir. Karısı mutlu olmayan erkek mutlu olamaz. Mutlu olmak isteyen erkek önce hayat arkadaşını mutlu etmelidir. Düşünsene somurtkan, mutsuz, sürekli söylenen biriyle yolculuğa çıksan ne kadar mutlu olabilirsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Haklısın da bende bütün gün ailem için çalışıp yoruluyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Yine para, yine dış sebepler. Evet. Para önemli ve gerekli ama kadınlar para için erkekleri sevmezler. Para geçici mutluluklar verir. Kadınlar hediye almayı severler. Paran varsa hediye al tabi. Ama hediyeyle mutlu olmasını bekleme. Hediyenin yanına sevgini katmazsan hediyenin bir anlamı yoktur. Benim hiçbir zaman çok param olmadı. Günlük kazandım günlük yedik. Bazen aç kaldığımız günler oldu. Hiçbir zaman karımın kulaklarına altın küpe takamadım ama her zaman aşk sözleri fısıldadım. Hiçbir zaman boynuna pırlanta gerdanlık alamadım ama hep öpücüklerle sevdim boynunu. Hiçbir zaman ona ipek elbiseler giydiremedim ama kendi bedenimle ipek elbise gibi yumuşacık sardım bedenini ve mutlu ettim onu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam ayağa kalktı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bana müsaade, artık gitmeliyim, karım merak eder. Sende git evine küçük kızın gönlünü al, belki o küçük kız şimdi evde ağlayıp duruyordur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bülent de ayağa kalktı. Kuvvetlice elini sıktı adamın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Sizi tanıdığıma çok memnun oldum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elini bırakıp koluna girdi. Yolun karşısındaki pastaneyi gösterdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Hadi gel. Eşin için şuradan çikolatalı pasta alalım, dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pastayı aldılar. Adam hayatında ilk defa karısına yaş pasta götürmenin mutluluğuyla, bin bir teşekkür ederek evinin yolunu tuttu. Bülent de pastanenin yanındaki manavdan karısının en sevdiği meyvelerden aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eve geldiğinde karısı şişmiş gözlerle mutfak masasında oturmuş su içiyordu. Bülent hiç konuşmadan meyveleri büyükçe bir tabağa döküp yıkadı. Sonra eşinin önüne koydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bunlar dünyanın en şanslı meyveleri, dedi. İnci hiç konuşmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Sorsana "niye" diye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnci kızgın kızgın:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Niye, diye sordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Çünkü dünyanın en güzel ve en tatlı kadının midesine gidecek, dedi gayet ciddi bir ses tonuyla. İnci şaşırmıştı. Bir anda yüzünün ifadesi yumuşamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bunlar senin sevdiğin meyveler, senin için aldım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Hayret bir şey! Her zaman kendi sevdiğin meyveleri alırdın. Benim hangi meyveleri sevdiğimi iyi hatırlamışsın. Aslında bu beklediğim istediğim bir şeydi. "bak senin sevdiğin meyveleri aldım" demen. Ama şimdi kıymeti yok. Çünkü sana çok kırgınım, meyve alarak gönlümü alamazsın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Özür dilerim seni kırdığım için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra Bülent yere diz çöktü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Cezam neyse razıyım. Ama bir tek şey istiyorum senden. Seni delice seven bu adamı senden mahrum etme. Bülent yere çömelmiş, boynu bükük bir vaziyette çok komik görünüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnci kıkır kıkır gülmeye başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Affetmek o kadar kolay değil. Bakalım hangi cezalara katlanabileceksin, dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bülent işte o zaman ona muzip muzip bakan eşinin içinde sakladığı küçük kızı gördü. “Bundan sonra her şey daha farklı olacak” diye düşündü.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4157173622704326502-3500169736317653758?l=blog.mjsohbet.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2009-04-05T19:04:44.964+03:00</app:edited><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>Acının Gizlediği Armağan</title><link>http://blog.mjsohbet.com/2009/02/acnn-gizledigi-armagan.html</link><category>Acının Gizlediği Armağan</category><author>noreply@blogger.com (admin)</author><pubDate>Sun, 05 Apr 2009 09:04:31 PDT</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4157173622704326502.post-4034190857924568599</guid><description>Bir gün okyanusta yol alan bir gemi kaza geçirerek battı. Gemiden tek bir kişi sağ kurtuldu. Dalgalar bu adamı küçük, ıssız bir adaya kadar sürükledi. Adam ilk günler kendisini kurtarmasını için...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah’a yakardı ve yardım bulurum umuduyla ufka baktı. Ama ne gelen oldu, ne giden… Daha sonra rüzgardan, yağmurdan ve zararlı hayvanlardan korunmak için ağaç dallarından ve yapraklardan bir kulübe yaptı. Sahilde bulduğu, gemiden arta kalan konserve, pusula gibi eşyaları bu kulübeye koydu. Günler hep aynı şekilde geçiyordu. Balık avlıyor, pişirip yiyor ve ufku gözlüyor, kendisini kurtarması için Allah’a dua ediyordu. Bir gün tatlı su getirmek için yürüyüşe çıkmıştı, geri döndüğünde kulübesinin alevler içinde yandığını gördü. Duman dans ede ede göğe yükseliyordu. Başına gelebilecek en kötü şeydi bu. Keder ve öfke içinde donakaldı. Şimdi bu ıssız adada, başını sokabileceği bir kulübe bile kalmamıştı. "Allah’ım, bunu bana nasıl yapabildin?" diye feryat etti. O geceyi keder ve üzüntü içinde geçirdi. O kadar dua ettiği halde, başına bu olay geldiği için sitemler etti. Ertesi sabah erken saatlerde, adaya yaklaşmakta olan bir geminin düdük sesiyle uyandı! "Benim burada olduğumu nasıl anladınız?" diye sordu bitkin adam kendisini kurtaranlara. Cevap onu hem şaşırttı, hem de utandırdı: "Dumanla verdiğiniz işareti gördük!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Canımızı sıkan, göz yaşlarımızı inci gibi döküveren olaylar sessiz bir kurtuluş çağrısı, bir mutluluk davetiyesi belki de… İlk bakışta dayanılmaz gelen acı anlar, sonrasında kalbimizi kuş gibi hafifleten, ruhumuzu ısıtan tatlı tecrübelere dönüşüyor. Aydınlıkta seçemeyeceğimiz bir ışık, karanlık basınca fenerimiz oluyor. Keyfimiz yerindeyken burun kıvırdığımız tavsiyeler, yaslı anlarımızda imdadımıza yetişiyor. İyilik hallerinde sırt çevirdiklerimiz, zor anlarda sırtımızı dayadıklarımız oluyor. Hikayede yanan kulübenin dumanıyla kurtuluş umudunun yeşermesi gibi, yaşamımızdaki kırık dökükler, yıkıntı ve ziyanlar, kayıp ve yenilgiler yenilenmenin, yeniden doğuşun tohumlarını ekiyor aslında… Acı, derinlerinde gizlenen tatlı hediyelerle dolu. Yapmamız gereken, acıyla barışıp onu çözümlemek, gizlediği armağanı kalbimize buyur etmek…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4157173622704326502-4034190857924568599?l=blog.mjsohbet.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2009-04-05T19:04:31.202+03:00</app:edited><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>İsin Bitince Beni Severmisin?</title><link>http://blog.mjsohbet.com/2009/02/isin-bitince-beni-severmisin.html</link><category>İsin Bitince Beni Severmisin?</category><author>noreply@blogger.com (admin)</author><pubDate>Sun, 05 Apr 2009 09:04:21 PDT</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4157173622704326502.post-1758874816684934717</guid><description>Kapidan ıceri girer girmez neseyle bagirdi: 'anne biliyormusun bugun yuvada ne oldu? '&lt;br /&gt;'gormuyor musun? telefonla konusuyorum.'&lt;br /&gt;hic kimsenin sevdigi sey birbirine benzemiyordu. annesi telefonu, babasi arabayi seviyordu. hersey erteleniyordu telefon ve araba soz konusu oldugunda. bir de eve misafir gelecek oldumu kendisine hic yer kalmiyordu. nerelere gitsindi? annesi kapatti telefonu. mutfaktan tencere kasik sesleri geliyordu. kosarak yanina gitti. 'sana yardim edeyim mi? ' dedi en sevimli halini takinarak. annesi manali manali bakti. 'hayirdir. bir yaramazlik filan. bak bir de seninle ugrasmayayim. cok yorgunum zaten.'&lt;br /&gt;yorgunluk nasil bir seydi. bazen elinde oyuncagiyla uykuya daldiginda anneannesi oyuncagi yavasca elinden alir 'nasil yorulmus yavrucak. uykunun gul kokulu kollari sarsin seni' diyerek alnina bir opucuk konduruverirdi.&lt;br /&gt;yorgunluk gul kokulu bir uykuya dalmaksa eger, ne diye annesi kendisiyle boyle kizgin kizgin konusuyordu. 'annecigim yoruldugun zaman gul kokulu uykulara dalarsin. anneannem oyle soyluyor.'&lt;br /&gt;'uykuya dalayim da gul kokulari kusur kalsin. yorgunluktan oluyorum.'&lt;br /&gt;bu kelimeden nefret ediyordu. yorgunum. yorgun oldugumdan. boyle yorgun yorgunken... 'annecigim sen yorulma diye...'&lt;br /&gt;'yemekte konusuruz cocugum. bankada ısler yetismedi.baban gelene kadar bunlari bitirmem lazim. hadi sen oyna biraz.'&lt;br /&gt;'hani siz yoruluyorsunuz ya...'&lt;br /&gt;'eeee....'&lt;br /&gt;'ben de oynamaktan yoruluyorum.'&lt;br /&gt;'ne yapayim? '&lt;br /&gt;'bilmem...'&lt;br /&gt;yapilmamasi gerekenleri biliyordu da buyukler, yapilmasi gerekenleri hic bilmiyorlardi. ısiklar sondu birden. annesi ofkeyle soylenmeye basladi.'mum da yok' diye diye karistirdi dolaplari el yordami. cocuk sirtustu yatip, anneannesinin koyunu dusundu. gaz lambasinin ısiginda deli tavsan masalini anlatisini. deli tavsanin duvardaki aksini getirdi gozlerinin onune. anneannesi gibi ıki ellerini birlestirip ısaret parmaklarini yukari kaldirarak tavsan kafasi yapti. 'bak deli tavsan' diyerek parmaklarini oynatti. yoldan gecen arabalarin farlari duvardaki tavsana yol acti. tavsan alabildigine hur dolasti sagda solda. otlarla kuslarla konustu. sonra yorgun dustu. duvardaki goruntu o minik avuclarin acilmasiyla kayboldu. kolu yavasca kanepeden asagi sarkti. neden sonra ısiklar geldi. kadin cocugun hic konusmadigini akil etti birden. kanepeye kostu. kucucuk dizlerini karnina dogru cekerek uykuya dalmisti. masanin ustundeki dosyalara bakti ıgrenerek. dindirilmez bir pismanlik doldurdu ıcini. uyandirmaktan korka korka kucuk alnina bir opucuk kondurdu. cocuk sanki bu opucugu bekliyormuscasina&lt;br /&gt;'isin bitince beni sever misin anne?' dedi.&lt;br /&gt;kadin, sevilmek ıcin randevu alan cocuguna bakarak sabaha kadar agladi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4157173622704326502-1758874816684934717?l=blog.mjsohbet.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2009-04-05T19:04:21.007+03:00</app:edited><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">2</thr:total></item><item><title>Ahde Vefa</title><link>http://blog.mjsohbet.com/2009/02/ahde-vefa.html</link><category>Ahde Vefa</category><author>noreply@blogger.com (admin)</author><pubDate>Sun, 05 Apr 2009 09:04:10 PDT</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4157173622704326502.post-7731895423540929101</guid><description>Hz. Ömer arkadaşlarıyla sohbet ederken, huzura üç genç girerler. Derler ki:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ey halife, bu aramızdaki arkadaş bizim babamızı öldürdü. Ne gerekiyorsa lütfen yerine getirin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu söz üzerine Hz. Ömer suçlanan gence dönerek:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Söyledikleri doğru mu diye sorar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suçlanan genç der ki :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Evet doğru.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu söz üzerine Hz. Ömer "anlat bakalım nasıl oldu" diye sorar. Genç anlatmaya başlar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ben bulunduğum kasabada hâli vakti yerinde olan bir insanım. Ailemle beraber gezmeye çıktık. Kader, bizi arkadaşların bulunduğu yere getirdi. Affedersiniz hayvanlarımın arasında bir güzel atım var ki, dönen bir defa daha bakıyor. Hayvana ne yaptıysam bu arkadaşların bahçesinden meyve koparmasına engel olamadım. Arkadaşların babası içerden hışımla çıktı atıma bir taş attı, atım oracıkta öldü. Nefsime bu durum ağır geldi, ben de bir taş attım, adam öldü. Kaçmak istedim fakat arkadaşlar beni yakaladı. Durum bundan ibaret" dedi. Hz Ömer:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Söyleyecek bir şey yok. Bu suçun cezası idam. Üstelik suçunu da kabul ettin" dedi. Bu sözden sonra delikanlı söz alarak:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Efendim bir özrüm var, diyerek konuşmaya başladı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ben memleketinde zengin bir insanım. Babam, rahmetli olmadan bana epey bir altın bıraktı. Gelirken kardeşim küçük olduğu için saklamak zorunda kaldım. Şimdi siz bu cezayı infaz ederseniz yetimin hakkını zayi ettiğiniz için Allah(cc) indinde sorumlu olursunuz. Bana 3 gün izin verirseniz ben emaneti kardeşime teslim eder gelirim, bu 3 gün içinde yerime birini bulurum, der.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Ömer der ki:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bu topluluğa yabancı birisin, senin yerine kim kalır ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözün burasında genç adam ortama bir göz atar, der ki:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bu zat benim yerime kalır. O zat Hz. Peygamber Efendimizin (sav) en iyi arkadaşlarından, daha yaşarken cennetle müjdelenen Amr Ibni As' dan başkası değildir. Hz. Ömer Amr'a dönerek:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ey Amr! Delikanlıyı duydun, der.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O büyük sahabe:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Evet, ben kefilim, der ve genç adam serbest bırakılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçüncü günün sonunda vakit dolmak üzere ama gençten bir haber yoktur. Medine'nin ileri gelenleri Hz. Ömer'e çıkarak gencin gelmeyeceği, dolayısıyla Amr Ibni As'a verilecek idam yerine maktulün diyetini vermeyi teklif ederler, fakat gençler razı olmaz ve "babamızın kanı yerde kalsın istemiyoruz" derler. Hz. Ömer kendinden beklenen cevabı verir der ki:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bu kefil babam olsa fark etmez cezayı infaz ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz Amr İbni As ise tam bir teslimiyet içerisinde der ki:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Biz de sözümün arkasındayız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada kalabalıkta bir dalgalanma olur ve insanların arasından genç görünür. Hz. Ömer gence dönerek der ki:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Evladım gelmeme gibi önemli bir nedenin vardı neden geldin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genç vakurla başını kaldırır ve;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- 'AHDE VEFASIZLIK ETTİ' demeyesiniz diye geldim, der.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Ömer başını bu defa çevirir ve Amr İbni As'a der ki:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ey Amr, sen bu delikanlıyı tanımıyorsun. Nasıl oldu onun yerine kefil oldun?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amr İbni As, vakurla kanımızı donduracak bir cevap verir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bu kadar insanın içerisinden beni seçti. 'İNSANLIK ÖLDÜ' dedirtmemek için kabul ettim, der.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıra gençlere gelir. Derler ki:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Biz bu davadan vazgeçiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sözün üzerine Hz Ömer:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Biraz evvel "babamızın kanı yerde kalmasın" diyordunuz. Ne oldu da vazgeçiyorsunuz, der.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gençlerin cevabı da dehşetlidir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- MERHAMETLİ İNSAN KALMADI' demeyesiniz diye…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4157173622704326502-7731895423540929101?l=blog.mjsohbet.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2009-04-05T19:04:10.979+03:00</app:edited><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>Dostluk Çeşitleri</title><link>http://blog.mjsohbet.com/2009/02/dostluk-cesitleri.html</link><category>Dostluk Çeşitleri</category><author>noreply@blogger.com (admin)</author><pubDate>Sun, 05 Apr 2009 09:03:59 PDT</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4157173622704326502.post-596230771592702715</guid><description>Yüz yüze dostluklar vardır;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneşle ayçiçeğinin dostluğu, böyle bir dostluktur mesela.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayçiçeği sabahtan akşama kadar hiç ayıramaz yüzünü güneşten...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzak dostluklar vardır;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Denizlerin ortasındaki bir adayla, dağların arasındaki bir göl, birbirlerinin uzak dostlarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dostluklarını gündüz kuşlarla, gece yıldızlarla iletirler birbirlerine...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sessiz dostluklar vardır;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dilsiz bir adamla, duymayan bir başka adamın elleri arasında sessiz bir dostluk oluşur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şeyden konuşur sessizce bu eller...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zorunlu dostluklar vardır;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pazar ile Pazartesinin dostluğu gibi. Pazar ağır bir gündür, Pazartesi hızlı bir gün...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayak uyduramazlar birbirlerine. Ama dost olmak, yan yana durmak zorundadırlar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun dostluklar vardır;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkindi güneşinin altında uzayan gölgeler birbirlerine kavuşurlar ve uzun boylu bir dostluk oluşur aralarında...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günün birinde ölen dostluklar vardır;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir bahçe içindeki ahşap ev ile yanı başında duran ceviz ağacının dostluğu gibi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün kocaman elli adamlar ve kocaman gövdeli makineler o bahçeye girip de, bir süre sonra evin ve ceviz ağacının yerinde asık suratlı binalar yükseldiği zaman ölen dostluklar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vakitsiz dostluklar vardır;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir peçete, bir kağıt mendil vakitsizce dostu oluverir gözlerimizin...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya da ayrılırken verilen bir dal karanfil ellerimize o anda gelen dostluktur...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakımsız dostluklar vardır bir de...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaten var, zaten dostuz deyip yıllarca bir telefonun, bir kaç cümlelik mektubun bile çok görüldüğü dostluklar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HİÇ BİR DOSTLUĞUN BAKIMSIZ KALMAMASI DİLEĞİYLE...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4157173622704326502-596230771592702715?l=blog.mjsohbet.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><app:edited xmlns:app="http://www.w3.org/2007/app">2009-04-05T19:03:59.547+03:00</app:edited><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><media:rating>nonadult</media:rating></channel></rss>
