<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<?xml-stylesheet type="text/xsl" media="screen" href="/~d/styles/rss2enclosuresfull.xsl"?><?xml-stylesheet type="text/css" media="screen" href="http://feeds.feedburner.com/~d/styles/itemcontent.css"?><rss xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:openSearch="http://a9.com/-/spec/opensearch/1.1/" xmlns:georss="http://www.georss.org/georss" xmlns:gd="http://schemas.google.com/g/2005" xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" xmlns:itunes="http://www.itunes.com/dtds/podcast-1.0.dtd" xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0" version="2.0"><channel><atom:id>tag:blogger.com,1999:blog-4882663731022901219</atom:id><lastBuildDate>Tue, 27 Dec 2011 00:11:04 +0000</lastBuildDate><category>Turizm</category><category>camlar</category><category>telefon</category><category>trafik</category><category>şeffaf cam</category><category>dil</category><category>sayılar</category><category>küpe çiçeği</category><category>60</category><category>vurgun</category><category>Yararlı Bilgiler</category><category>Bilim</category><category>hayvanlar</category><category>gizem</category><category>spor</category><category>boy</category><category>as</category><category>kuşlar</category><category>ruhsal</category><category>balıklar</category><category>ca</category><category>asansör</category><category>su</category><category>helikopter pervaneleri</category><category>Bilgisayar-İnternet</category><category>şemsiye</category><category>tek tarafı gösteren cam</category><category>karıncalar</category><category>Tarih</category><category>Genel kültür</category><category>Türkiye</category><category>günler</category><category>ruh</category><category>çiçekler</category><category>dünyanın en büyük yanardağı</category><category>7 Harika</category><category>yanardağ</category><category>m</category><category>yazı</category><category>İnsanlar</category><category>Sağlık</category><category>40</category><category>yemek</category><category>ağır</category><category>Yapılar</category><category>hız</category><category>helikopter</category><category>voleybol</category><category>iskambil</category><category>İlginç Konular</category><category>araçlar</category><title>Genel - Özel Ne Farkeder ? Kültür sonuçta ..</title><description>Genel kültür,Kültürel Bilgiler,İlginç olaylari insanlar, yapılar, tarih , turizm ..</description><link>http://ozelkultur.blogspot.com/</link><managingEditor>noreply@blogger.com (fırat)</managingEditor><generator>Blogger</generator><openSearch:totalResults>108</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>25</openSearch:itemsPerPage><atom10:link xmlns:atom10="http://www.w3.org/2005/Atom" rel="self" type="application/rss+xml" href="http://feeds.feedburner.com/ozelkultur" /><feedburner:info uri="ozelkultur" /><atom10:link xmlns:atom10="http://www.w3.org/2005/Atom" rel="hub" href="http://pubsubhubbub.appspot.com/" /><media:category scheme="http://www.itunes.com/dtds/podcast-1.0.dtd">Society &amp; Culture</media:category><itunes:owner><itunes:email>noreply@blogger.com</itunes:email></itunes:owner><itunes:explicit>no</itunes:explicit><itunes:subtitle>Genel kültür,Kültürel Bilgiler,İlginç olaylari insanlar, yapılar, tarih , turizm ..</itunes:subtitle><itunes:category text="Society &amp; Culture" /><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4882663731022901219.post-2348714533952764753</guid><pubDate>Sat, 20 Mar 2010 12:58:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-03-20T05:58:00.464-07:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Genel kültür</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">araçlar</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">İnsanlar</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">hız</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">İlginç Konular</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Yararlı Bilgiler</category><title>Araçların Hız Göstergeleri</title><description>&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;b&gt;Araçlar şehir içinde ve meskun mahallerde saatte 50, şehirler arası  yollarda da 90 kilometreden fazla hız yapamazlar. Bunun üstündeki hıza  çift şeritli yollarda bile müsaade edilmez. Ancak otoyol tabir edilen  belli standartlardaki yollarda saatte 120 kilometre hıza çıkabilirler.  Bunun üstündeki hız Almanya gibi birkaç istisna dışında tüm ülkelerde  aşırı hıza girer, suçtur ve cezayı gerektirir.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; Günümüz arabalarının çoğunun hız göstergesindeki en son rakam 240 ve  daha üstüdür. Yani en solda sıfır, en sağda 240, ortada da 120 rakamı  vardır. Bir diğer deyişle hız göstergesinin sağ yarısı olduğu gibi, suç  olan, hayati tehlike olduğu ileri sürülen hızlara ayrılmıştır. Peki, o  zaman suç olduğunu, yasalara aykırı olduğunu bile bile üreticiler niçin  bu kadar hızlı arabalar üretiyorlar? İnsanlar yapamayacakları,  yaptıklarında ise cezai işlem görecekleri hızlar için niçin tonlarca  para ödüyorlar?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; 1980'li yıllarda ABD'de araba üreticilerine zorlamayla bir kural  oturtulmaya çalışıldı. Bu kurala göre, hiçbir göstergede 140 rakamından  (85 mil/saat) sonra bir rakam bulunmayacaktı. 90 rakamı göstergede açık  bir şekilde belirtilecek hatta diğerlerinden farklı renge boyanacak veya  aydınlatılacaktı.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; Bu kural önerilirken iki husus göz önünde bulundurulmuştu. Birincisi en  son noktayı 140'a koyup göstergedeki rakamların arasını açmak yani 90  ile 95 arasındaki farkı sürücünün iyice görmesini sağlamak, ikincisi de  sürücüleri suç işlemeye teşvik eden, cesaretlendiren o son rakamı aşağı  çekmek. Şüphesiz ki bu kural hiçbir zaman uygulanamadı, pratiğe  geçirilemedi. Zaten dünyanın hiçbir yerinde araba üreticilerini hız  göstergelerinin dizaynı konusunda kısıtlayan yasal bir yaptırım yoktur.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; Araba üreticileri sürücülerin psikolojilerini her zaman önemserler. Yeni  bir arabaya alıcı gözü ile bakan bir kişinin önce hız göstergesindeki  son rakama baktığını bilirler.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; Arabaların şekilleri 1900'lü yılların başından beri aynıdır. Neticede  bir motor, dört tekerlek ve koltuklar. Gelişen teknolojinin arabalara en  büyük katkısı hız konusundadır. Son zamanlarda sürüş emniyeti ve  ekonomisi öne çıkarılsa da, alıcı bunları kesin bir tercih sebebi olarak  düşünmez. 120 kilometreden daha hızlı gidemeyen veya bu hıza  ulaştığında gaz pedalı kilitlenen bir arabayı, hiçbir sürücü 'ne kadar  güzel, benim hız limitlerine uymama yardım edecek' diye düşünüp almaz.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; Araba üreticileri yasal limitlerin iki mislinden fazla hızla gidebilen  arabaları üretmelerininin sebepleri olarak üç husus ileri sürüyorlar.  Bunlardan birincisi sürücülerin araba kullanırken zaman zaman saatte 120  kilometrenin üstüne çıkmak zorunda kalmalarıdır. Bir aracı sollarken  veya önlerindeki bir rampayı rahat çıkabilmek için sürücüler geçici  olarak hız limitlerini aşmaya mecbur kalıyorlar. Sürücü ayağını gazdan  çekse bile yokuş aşağı araba hızlanabiliyor. Üreticiler kendi  görevlerinin sürücülere imkanları sunmak olduğunu, hız limitlerini aşıp  yasalarla başı derde girmesinin sürücünün kendi problemi olduğunu  düşünüyorlar. Onlar için önemli olan kimsenin arabaları hakkında gerek  duyduğu vakit hızlanmadı diye şikayetçi olmaması ve olumsuz propaganda  yapmaması.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; İkinci husus olarak sürat limitlerine olan güvensizlik ileri sürülüyor.  Üreticiler, şehir dışında, en az üç şeritli bomboş otoyollardaki 120  kilometrelik hız sınırının gerçekçi olmadığını ve ileride muhakkak  değişeceğini düşünüyorlar. Hız limitlerinin yolların özelliklerine göre  ayrı ayrı belirlenmemesi ve 50, 90, 120 gibi üç ana grupta  değerlendirilmesi, yasa koyucuların emniyetli tarafta kalmak için  olabilecek en düşük hızları limit olarak kabul etmeleri, bomboş  şehirlerarası yollarda çevresinde sadece birkaç ev veya ahır bulunan  yerlere bile yerel yöneticilerin baskı yapmaları sonucu hız limit  levhaları konulması, tüm hız limit levhalarına uyulduğu takdirde bir  şehirden komşu şehre yolculuğun bitmek bilmeyeceği, hele hele 90  kilometre hız sınırının, tehlikesinden çok 1973 yılındaki petrol krizi  nedeniyle arabaların en ekonomik hızı olduğu için konulduğu hususlarını  göz önüne alarak, bu limitlerin bir gün mutlaka değişeceğini tahmin  ediyorlar.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; Araba üreticileri ayrıca arabayı üretmekle işin bitmediğini, onu en zor  şartlarla test etmek zorunda kaldıklarını, frenlerini, lastiklerini ve  diğer aksamlarını müşteriye teslim etmeden önce yüksek hızlarda  denemeleri gerektiğini, bu nedenle de arabaları normal hızlarından daha  yüksek hızlarda gidebilecek şekilde üretmek zorunda kaldıklarını  belirtiyorlar.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; Sonuç olarak hiçbir araba üreticisinin sürücüleri yüksek hıza teşvik  etme gibi bir amacı ve niyeti yoktur. Olay tamamen bir pazarlama ve  satış stratejisidir. Hız göstergesindeki yüksek rakamlar sürücüye güven  verir, tercihini ve dolayısıyla arabanın satışım etkiler.&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4882663731022901219-2348714533952764753?l=ozelkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/ozelkultur/~3/z12YWORuWMY/araclarn-hz-gostergeleri.html</link><author>noreply@blogger.com (fırat)</author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://ozelkultur.blogspot.com/2010/03/araclarn-hz-gostergeleri.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4882663731022901219.post-4065762998740631062</guid><pubDate>Sun, 14 Mar 2010 12:43:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-03-14T05:43:00.189-07:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Genel kültür</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">İlginç Konular</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Turizm</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">dünyanın en büyük yanardağı</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">yanardağ</category><title>Dünyanın En Büyük Yanardağı (Mauna Loa)</title><description>&lt;div id="post_message_31497570"&gt;        &lt;div align="center"&gt;&lt;img src="http://photos-g.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-snc3/hs213.snc3/22077_246003597146_235619052146_3238621_2141220_n.jpg" alt="" onload="NcodeImageResizer.createOn(this);" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;Hacim  ve alan açısından dünyada ki en büyük  yanardağ olan Pasifik okyanusunda  ki ABD'nin Hawaii adasında ki  volkanın adı Mauna Loa. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;Mauna Loa  700.000 ve 1.000.000 aralığında  bir yıl önce patlamaya başladı ve o  zamandan bu yana sürekli büyüdü.  Havaii adasının büyük bir kısmını  kaplayan bu yanardağ günümüzde "Mauna  Loa Güneş Gözlemevi(MLSO)"  tarafından sürekli izlenmektedir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;   &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4882663731022901219-4065762998740631062?l=ozelkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/ozelkultur/~3/NupyxDNyOuk/dunyann-en-buyuk-yanardag-mauna-loa.html</link><author>noreply@blogger.com (fırat)</author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://ozelkultur.blogspot.com/2010/03/dunyann-en-buyuk-yanardag-mauna-loa.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4882663731022901219.post-8035903555578283674</guid><pubDate>Wed, 10 Mar 2010 13:57:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-03-10T05:57:00.094-08:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Genel kültür</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">camlar</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">İlginç Konular</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Bilim</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">şeffaf cam</category><title>Cam Neden Şeffaftır?</title><description>&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;b&gt;Cam şaşılacak derecede basit bir maddedir. Dünyanın her köşesinde  rahatça bulunabilen kum, kuvars ve sodadan meydana gelmiştir. Fakat  camın asıl şaşırtıcı özelliği ne tam bir sıvı ne de gerçek bir katı  oluşudur. Aslında sıvıya daha yakındır, çünkü atomik yapısındaki düzen  sıvılardaki rasgele düzeni andırır. Katıların atomlarının kristal yapısı  ise düzgündür.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; Katı bir cisimde atomların bir diziliş düzeni vardır. Yani bu diziliş  düzeni belli aralıklarla kendini tekrarlar. Camda ise bu özellik yoktur.  Çok kuvvetli mikroskoplarla yapılan incelemelerde bile camın yapısında  hiç bir kristal oluşumuna rastlanmaz. Arada sırada görülen bazı  kristaller ise camdaki kusurlardır. &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; Cama çok ağdalı bir sıvı diyebiliriz. O kadar ağdalıdır ki, normal dış  etkenlerde bile şeklini değiştirmez. Bir sıvıda iç sınırlar  bulunmadığından camın içinden geçen bir ışık demeti kırılma ve yansımaya  uğramaz, doğrudan geçer. Bu nedenle bir cama baktığımızda  arkasındakileri olduğu gibi görürüz. Işık sadece camın yüzeyini aşarken  hafifçe kırılır. &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; Cam saydamdır, su da saydamdır, öyleyse donmuş su olan kar taneleri  niçin beyazdır ve niçin kar örtüsü saydam değildir? Bir cismin üzerine  gelen ışığın tümünü yansıttığında beyaz, hepsini tutup hiçbirini  yansıtmadığında siyah renkte göründüğünü biliyoruz. Cam saydamdır ancak  kırıldığında, tuzla buz olduğunda yerdeki küçük cam parçaları yığını  beyaz renkte görünür, çünkü her bir cam parçası ışığı değişik yönde  geçirmektedir. &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; Kar tanelerinde de aynı şey söz konusudur. Minik taneler üzerlerine  gelen ışığı her yöne gelişigüzel yansıtırlar. Bu nedenle kar taneleri  de, kar örtüsü de beyaz renkte görünürler. Benzeri durum tuzda da  görülür. Tuz, her biri saydam olan küçük kristallerden oluşmuştur ama  bunlardan büyük bir miktarı bir kapta bir araya gelince gözümüze beyaz  renkte görünürler.&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4882663731022901219-8035903555578283674?l=ozelkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/ozelkultur/~3/AbjIl9IciFI/cam-neden-seffaftr.html</link><author>noreply@blogger.com (fırat)</author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://ozelkultur.blogspot.com/2010/03/cam-neden-seffaftr.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4882663731022901219.post-4319301244579555303</guid><pubDate>Sun, 07 Mar 2010 13:55:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-03-07T05:55:00.294-08:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Genel kültür</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">İnsanlar</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">İlginç Konular</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">iskambil</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">as</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Yararlı Bilgiler</category><title>As Neden En Güçlü Kart?</title><description>&lt;div style="text-align: center;"&gt;İskambil oyunlarında oyuncular genellikle ellerindeki kağıtları  renklerine göre ayırıp sayılarına göre dizmeyi adet edinmişlerdir. Bu  sıralama ikiden başlar, 10'ludan sonra vale, kız, papaz diye devam eder,  papazdan sonra baş köşeye birli, yani 'As' oturtulur. Kağıt oyunlarının  hepsinde olmasa da çoğunda As en değerli kağıttır. Bu nedenle bazı  kağıt destelerinde diğer sayı belirten kağıtlara göre biraz daha zengin  bir kompozisyonla şekillendirilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birliye As (İngilizcede Ace) denilmesinin sebebi kelimenin Latince  kökeninin de 'As' olmasıdır. Latincede As para değerini belirten bir  ifadedir. Birli de sıranın en başında bulunup arkasından gelen  kağıtların karo, kupa gibi cinslerini belirten bir referans işlevi  gördüğünden hemen hemen her yerde As olarak isimlendirilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;As'ın sadece birli muamelesi gördüğü birçok iskambil oyunu da vardır ama  genellikle papaz olarak bilinen, orijinal adı king (kral) olan kağıdın  hem değer olarak hem de koz olarak kullanılma bakımından güç olarak çok  daha üstündedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gücün birliye, iskambil kağıtlarının ve oyunlarının tarihi ve gelişme  süreci içinde hangi evrede kazandırıldığı tam bilinmiyor. Ancak As'ın  en güçlü kart olarak on altıncı yüzyılın başlarında Venedik 'Trappola',  Fransız 'Piquet' ve İngiliz Triumph' oyunlarında boy gösterdiği  biliniyor. Buna dayanarak en az değerli kağıt olan birlinin kralın bile  üstüne geçişinin başlangıç tarihinin on beşinci yüzyılın sonları olduğu  tahmin ediliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;As'ın kraldan (papazdan) daha güçlü bir kağıt haline gelmesi, satrançta  tahtanın karşı kenarına varabilen en güçsüz taş piyonun, vezir  olabilmesine, şahı mat edecek kadar güç kazanabilmesine benzetilebilir.  Gerçi satrançta bu uygulama bir süre sonra Avrupa'da demokrasinin  gelişmesi ve krallıkların güçsüzleş-melerinin bir yansıması olarak  ortaya çıkmıştır, ama en güçsüz kağıt olan birlinin güç kazanması, şuur  altındaki basit bir halk adamının bile kralın önüne geçebileceği  duygularının benzer şekilde kağıtlara yansıması olarak  değerlendirilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;On beşinci yüzyılda halk arasında çok popüler olan Karn oyununda düşük  değerli sayı kartlarının bazı durumlarda sarayı temsil eden kartları  bile ezecek kadar değer kazanmaları ve sonradan güçlü As'ın doğuşu,  yavaş yavaş şekillenen, mütevazı köylülerin bir gün gelip kralı  tahtından edebilecekleri düşüncesinin başlangıcı olarak kabul  edilebilir. Oyun deyip geçmemek gerekir, satrançta da, kağıt oyunlarında  da bazı detayların arasında çok ciddi politik mesajlar yatar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçmiş yıllarda oyun kartlarının popülerliğinin artması sonucu, hem  satış gelirlerinden pay almak hem de kumar amacı ile kullanılmalarını  kontrol altına almak için birçok devlet, oyun kağıdı üretim ve satışını  devlet tekeli altına aldı. Devletin kontrolü altında olduğunu ve  vergisinin ödendiğini belirtmek için destede en başta bulunan birlinin  üzerine bir damga vurulması adet haline geldi. Demokrasi ile idare  edilen ülkelerde bile hala vergi tahsilat damgasının kralı temsil eden  kağıdın üzerine değil de halkı temsil eden birlinin üzerine vurulmasında  da gizli bir politik mesaj var mı acaba?   &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4882663731022901219-4319301244579555303?l=ozelkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/ozelkultur/~3/5sISzQE8BK4/as-neden-en-guclu-kart.html</link><author>noreply@blogger.com (fırat)</author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://ozelkultur.blogspot.com/2010/03/as-neden-en-guclu-kart.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4882663731022901219.post-3115348823231484480</guid><pubDate>Fri, 05 Mar 2010 13:54:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-03-05T05:54:00.112-08:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Genel kültür</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">İnsanlar</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">İlginç Konular</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Bilgisayar-İnternet</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">telefon</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Yararlı Bilgiler</category><title>Telefon Tuşları Çıkıntıları</title><description>&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);" &gt;Günümüzde hayatımızın ayrılmaz bir parçası  haline gelen cep telefonlarının '5' tuşu üzerindeki çıkıntıya hiç dikkat  ettiniz mi? Bu çıkıntı en ortadaki tuşu el yordamı ile bularak,  tuşlamayı bakmadan yapabilmeyi sağlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük bir ihtimalle bilgisayarınızdaki klavyede 'F' ve 'J' ya da 'A' ve  'K' tuşlarında da böyle birer çıkıntı olduğunu fark etmemişsinizdir. Bu  çıkıntılar da klavyeye bakmadan yazanlarda her iki elin klavyenin  ortasını bulmasında yardımcı olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine gözden kaçan bir ayrıntı ise tuşların diziliş şeklidir. Telefondaki  tuşlarda en üst sırada l, 2 ve 3 rakamları yer alırken bilgisayarımızda  ve hesap makinemizde tam ters şekilde 7, 8 ve 9 rakamları dizilmiştir.  Bu diziliş şeklinde hesap makinelerini ve bilgisayarları yapanlar, en  süratli hesaplamayı esas almışlardır. Tarihi çok daha eski olan  telefonun başlangıcında ise, hızlı tuşlama pek önemli kabul  edilmemiştir. Ancak ev kadınları arasında yapılan bir araştırmada,  telefondaki dizilişin onlara daha kolay geldiği ve daha süratli  uygulayabildikleri saptanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilmem hiç dikkat ettiniz mi, telefondaki tuşların içinde 'l' ve '0'ın  üstünde hiç harf yoktur. Ama daha şaşırtıcı bir tespit ise, birçok  telefonda mevcut harflerin içinde 'Q' ve 'Z' harflerinin bulunmamasıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde yaygın olarak acil servis (112), yangın ihbar (110), polis  imdat (155) ve alo trafik (154) gibi acil hizmetlere l ile başlayan, üç  haneli numaralar verildiği için, eğer l tuşunun üzerinde de harfler olsa  idi, cep telefonunuzla bir mesaj gönderirken, daha üçüncü harfte bu  servislerden birine otomatik olarak bağlanabilir ve bunların  santrallerini lüzumsuz işgal edebilirdiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;'O' ise bilindiği gibi dahili santrallerde operatöre ulaşmada,  şehirlerarası numaralarda ve cep telefonlarında ilk çevrilen numaradır.  Eğer bu 'O' tuşunun üzerinde harf olsaydı, daha o harfe basar basmaz  doğrudan santrale bağlanacak ve santrallerin kilitlenmesine sebep  olabilecektik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii telefonun üzerinde zaten on tane olan rakam tuşlarının ikisine  harf koyamayınca, geriye kalan 8 tuşa 24 harf yerleştirilebilmiş ve bu  durumda İngilizce'de en az kullanılan 'Q' ve 'Z' harfleri tuşların  üzerinde yer alamamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdiki cep telefonlarında' l' ve '0'ın üzerinde hala harf yok ama  teknolojinin gelişmesi sayesinde, bir tuşa dört harf konulabildiğinden  'Q' 7 tuşunda, 'Z' ise 9 tuşunda kendilerine yer bulabilmiş durumdalar&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4882663731022901219-3115348823231484480?l=ozelkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/ozelkultur/~3/S23fJhpoghU/telefon-tuslar-ckntlar.html</link><author>noreply@blogger.com (fırat)</author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://ozelkultur.blogspot.com/2010/03/telefon-tuslar-ckntlar.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4882663731022901219.post-8353722274681883231</guid><pubDate>Thu, 04 Mar 2010 13:53:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-03-04T05:53:00.116-08:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Sağlık</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">İnsanlar</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Bilim</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">vurgun</category><title>Vurgun Yemek</title><description>&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);" &gt;İnsanlar yüzyıllardır su altına sadece zevk veya  merak için değil, inci, mercan, sünger gibi şeyleri çıkarıp,  geçimlerini sağlamak için de dalmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deniz seviyesinde hava basıncı l atmosferdir. İnsan vücudunun solunum ve  dolaşım sistemi bu basınca ayarlıdır. Ancak suyun içinde, derine  gittikçe, her 10 metrede basınç l atmosfer daha artar. 30 metre  derinlikte su basıncı 3 atmosferdir, yani bu derinlikte vücudumuzun her  santimetrekaresine suyun yaptığı basınç, yüzeye oranla üç mislidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiçbir gereç kullanmadan, 30 metre derinliğe inildiğinde, akciğer  kapasitesi dörtte birine düşer, kan basıncı artar, vücut ısısı  düştüğünden kalbin atış hızı artar, bilinç bulanıklığı başlar. Bu  nedenle yardımcı gereç kullanmadan 30 metrenin altına inmek  tehlikelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak tüple dalışın da kendine özgü sorunları vardır. Derinde dış  basıncın yüksek olmasından dolayı tüpten solunan havanın içindeki  oksijen, azot gibi gazlar, dokulara daha küçülmüş bir hacimle  dağılırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer su yüzeyine süratle çıkılırsa, basıncın azalmasıyla bu gazlar da  süratle genleşir. Oksijen dokularda kullanıldığından sorun yaratmaz, ama  Özellikle azot gazı damarlarda süratle genleşerek, damar tıkanıklığı,  akciğer yırtılması ve hatta felç gibi önemli vücut hasarlarına yol açar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu şekilde vurgun yiyenler, süratle basınç odalarına alınırlar. Burada  tekrar vurgun yediği derinlikteki basınç verilir ve dengeli olarak  azaltılır. Bir başka önlem de vurgun yiyeni, aynı derinliğe tekrar  indirmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vurgun yememek için yüzeye yavaş çıkmalı, hatta belirli derinliklerde  beklenmelidir. İdeal çıkış hızı dakikada 20 metre olup, pratikte  eğitmenler bunu dalgıç adaylarına 'yüzeye gelen en küçük bir hava  kabarcığından daha hızlı çıkma' şeklinde öğretirler.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4882663731022901219-8353722274681883231?l=ozelkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/ozelkultur/~3/x86_KQZ3enM/vurgun-yemek.html</link><author>noreply@blogger.com (fırat)</author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://ozelkultur.blogspot.com/2010/03/vurgun-yemek.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4882663731022901219.post-7053577840964593418</guid><pubDate>Tue, 02 Mar 2010 13:51:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-03-02T05:51:00.283-08:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Genel kültür</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">İnsanlar</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">İlginç Konular</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Tarih</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">trafik</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Yararlı Bilgiler</category><title>Trafiğin Yönü</title><description>&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;b&gt;Bir zamanlar herkes İngilizler gibi yolun solundan gidiyordu. Bunun  için de çok geçerli bir sebep vardı. &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; Yüzyıllarca önce yolun karşısından gelenin dost mu, yoksa düşman mı  olduğunu kestirmek mümkün değildi. İnsanların çoğu sağ ellerini  kullandıkları için, yolun solundan, duvar dibinden (yaya veya atla)  giderek sol taraflarını emniyete alır, sağ ellerini kılıçlarını hemen  çekecek şekilde hazır bekletirlerdi. &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; Yolun solundan seyahat, ilk defa 1300 yıllarında, papanın Roma'ya  gelecek hacıların yolda karmaşaya sebep vermemeleri için, yolun solundan  gitmelerini söylemesiyle resmileşti ve yüzyıllar boyu devam etti. &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; 18. yüzyılın sonlarında ABD'de birçok atın çektiği posta arabalarında,  sürücü koltuğu yoktu ve sürücü en arkada ve soldaki atın üstünde  oturuyordu. Bu da yolun solundan gidildiğinde karşıdan geleni ve yolun  kontrolünü zorlaştırıyordu. &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; Çok geçmeden ABD'de trafik sağdan işlemeye başladı. Fransız İhtilali  sırasında, ihtilalin liderlerinden Maximilien Robespierre, büyük bir  olasılıkla Katolik kiliseye meydan okuyanlara bir jest olsun diye,  Parislilerden yolların sağından gitmelerini istedi. &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; Bir süre sonra aslında kendisi de bir solak olan Napolyon, ordularındaki  ikmal arabalarının yolların sağından gitmeleri emrini verdi ve  zaptettiği her ülkede de bu uygulamayı hayata geçirdi. &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; İngiltere hiçbir zaman Napolyon tarafından zapt edilemediğinden  İngilizler yolun solundan gitme alışkanlıklarından vazgeçmediler.  Avustralya, Hindistan gibi tüm eski sömürgelerinde de bu usulü devam  ettirdiler. Zaten İngilizler'de Amerikalılardan farklı olarak sürücü  arabanın üstünde ve sağında oturuyordu. &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; Modern araba teknolojisinin gelişmesi ile bu gelişimin dünyada öncüsü  olan ABD'de sürücü koltuğu ve direksiyon sağdan gidişe uygun olarak sola  konuldu ve dünyanın birçok bölgesinde bu şekilde yaygınlaştı. &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; İngiltere'de ve eski sömürgelerinde, trafik akışını sağ şeride almanın  faturası o kadar yüklüdür ki, artık isteseler de kolay kolay bunu  yapamazlar. &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; Hangi ülkede olursanız olun, trafiğin yönü ister sağdan olsun ister  soldan, karşıdan karşıya geçmeden önce, siz yine de her iki yöne bakmayı  ihmal etmeyin.&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4882663731022901219-7053577840964593418?l=ozelkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/ozelkultur/~3/zNxDlforWk4/trafigin-yonu.html</link><author>noreply@blogger.com (fırat)</author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://ozelkultur.blogspot.com/2010/03/trafigin-yonu.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4882663731022901219.post-7215261594634096898</guid><pubDate>Mon, 01 Mar 2010 13:49:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-03-01T05:49:00.276-08:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Genel kültür</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">hayvanlar</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">İlginç Konular</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Bilim</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Yararlı Bilgiler</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">karıncalar</category><title>Karıncaların Boğulmaması</title><description>&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;b&gt;Bir karıncayı alın, suyun içine batırın, saatlerce tutun ölmez. Sudan  çıkardığınızda ölü gibi görünür ama birkaç saat içinde kendine gelir.  Biz insanlar böyle suya batırılsak, nefes alamadığımız için  oksijensizlikten ölürüz ama su karıncaların çok ince olan nefes  tüplerinden içeri giremez. Karbondioksitten narkoz yemiş gibi olurlar.  Tabii ki bu süre çok uzarsa onlar da ölürler ama dayanma süreleri  inanılmazdır. &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; Ne var ki, karıncalar yağmur ve seller altında bu şekilde nefeslerini  tutarak mücadele vermiyorlar. Yağmuru hissedince yuvalarına giriyorlar  ve giriş yollarını tıkıyorlar. Ateş karıncası denilen bir türünde ise  karıncalar birbirlerine tutunarak sel sularının üstünde yüzüyorlar. Bir  yerde karaya vurup çıkıyorlar. Tabii kraliçe karınca ortada, yüksekte ve  mümkün olduğunca kuru tutuluyor. &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; Karınca yuvaları inşaat tekniği olarak örnektirler. Yuvanın girişine  bağlı ve buradaki suyu alıp başka tarafa verebilen birçok tünel daha  inşa ederler. Bazıları ise yuvalarının üstünü öyle sağlam kapatırlar ki,  sel sularının bir evin çatısının üstünden aşması gibi geçip giderler. &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; Yine de bir aksilik olur, yuva su ile dolarsa, karıncalar çöp ve yaprak  parçalarına veya yukarıda belirtildiği gibi birbirlerine tutunup  yüzebilirler. Çok şiddetli yağmurdan sonra oluşan çamur tünellerini  kapattığı zaman ise yuvalarını yeniden inşa etmek zorunda kalırlar. &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; Gündelik hayatta artık yaygın olarak kullanılan mikrodalga fırınların  kapaklarında kaçak yapmamaları, insanlara zarar vermemeleri için özel  tedbirler alınır. Ancak bir mikrodalga fırınına girmiş karıncaya, fırın  çalıştığı sürece bir zarar gelmeyeceğini biliyor muydunuz? &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; Mikrodalga fırınlarında ışın yoğunluğu bir noktaya göre ayarlıdır. Bu  nokta hemen hemen fırının ortasıdır. Bu nedenle yiyecek, her tarafı eşit  pissin diye ortada dönen bir tabla üzerine konulur. Karıncalar fırında  ışınların daha az yoğun olduğu bölgeleri hissederler. Zaten sıcak  bölgelere girseler de, vücut yüzey alanlarının hacimlerine oranla yüksek  olması nedeni ile ılık bölgeyi bulana kadar kendilerine zarar gelmez.&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4882663731022901219-7215261594634096898?l=ozelkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/ozelkultur/~3/MURijFpVOFA/karncalarn-bogulmamas.html</link><author>noreply@blogger.com (fırat)</author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://ozelkultur.blogspot.com/2010/03/karncalarn-bogulmamas.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4882663731022901219.post-2460330339657521116</guid><pubDate>Sun, 28 Feb 2010 13:37:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-02-28T05:37:00.511-08:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Genel kültür</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">hayvanlar</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">kuşlar</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">İlginç Konular</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Yararlı Bilgiler</category><title>Kuşlar Neden Öterler?</title><description>&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;img src="http://photos-f.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-snc3/hs213.snc3/22077_237063247146_235619052146_3193135_5538627_n.jpg" alt="" onload="NcodeImageResizer.createOn(this);" border="0" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;b&gt; Kuşlar neden öterler?&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Kuşlar,  genellikle üreme dönemlerinde öterler. Üreme dönemleri  genellikle  ilkbahar aylarına denk gelir. Bu dönemde kuşlar, kendi  bölgelerini öteki  kuşlara ilan etmek ve eşlerine kur yapmak için  öterler. Bunun yanında,  çeşitli tehlikelere karşı aynı türden başka  kuşları uyarmak, bölgelerini  korumak ve yaklaşan başka hayvanları  uyarmak için de çeşitli sesler  çıkarırlar.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4882663731022901219-2460330339657521116?l=ozelkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/ozelkultur/~3/j3z2quMVjis/kuslar-neden-oterler.html</link><author>noreply@blogger.com (fırat)</author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://ozelkultur.blogspot.com/2010/02/kuslar-neden-oterler.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4882663731022901219.post-7102728771066863978</guid><pubDate>Thu, 25 Feb 2010 13:36:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-02-25T05:36:00.668-08:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Genel kültür</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">hayvanlar</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">balıklar</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">İlginç Konular</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">su</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Yararlı Bilgiler</category><title>En Hızlı Yüzen Balık</title><description>&lt;div id="post_message_31376677"&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;        &lt;img src="http://photos-a.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-snc3/hs178.snc3/20577_294946152146_235619052146_3418404_5232501_n.jpg" alt="" onload="NcodeImageResizer.createOn(this);" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt; &lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;b&gt; En  hızlı yüzen balık&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;Denizlerin en hızlı yüzen  balığı Atlantik ve Pasifik Okyanuslarında yaşayan Istiophorus sp. türü  yelken balığıdır (sailfish). Bu balık saate 109 km kadar hız yapabilir.  Bu özelliği sayesinde özellikle sardalye sürülerine hızlı dalışlar  yaparak onları kolayca avlar. Ayrıca bu hız ona düşmanlarında kaçma  özelliği de verir. 2-2,5 metre kadar büyüyebilirler. Sırtları ve çok  belirgin olan sırt yüzgeçleri mavi ve mavinin tonlarında olurken, karın  kısımları gümüş renginde olur. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Kaynak: Tübitak -  Bilim ve Teknik Dergisi&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;   &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4882663731022901219-7102728771066863978?l=ozelkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/ozelkultur/~3/zynPB_YUEpc/en-hzl-yuzen-balk.html</link><author>noreply@blogger.com (fırat)</author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://ozelkultur.blogspot.com/2010/02/en-hzl-yuzen-balk.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4882663731022901219.post-658426986804648159</guid><pubDate>Tue, 23 Feb 2010 13:35:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-02-23T05:35:01.126-08:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">dil</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Sağlık</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">İnsanlar</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">İlginç Konular</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Yararlı Bilgiler</category><title>Dilin Kemiği</title><description>&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;Dilkemiği (os hyoideum), alt çenenin alt  arkasında bununan ve dilin dış (ekstrinsik) kaslarının tutunduğu oldukça  küçük bir kemiktir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Anatomisi&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;U harfi şelkinde olan kemik, diğer bir başka kemikle eklem yapmaz.  Üzerine yapışan kaslar dört tanedir. Bu kaslar, dilkemiğinden çıkarak  dile girerler ve dilin hareketlerinden sorumludurlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kemiğin U şeklindeki kollarını oluşturan büyük boynuzlarına "cornu  majus", U harfinin üzerinde olan küçük boynuzlarına "cornu minus" adı  verilir. Boynuzlar arasında kalan kısım kemiğin cismi yani corpus u  olarak adlandırılır.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4882663731022901219-658426986804648159?l=ozelkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/ozelkultur/~3/M7lXVmOvHvw/dilin-kemigi.html</link><author>noreply@blogger.com (fırat)</author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://ozelkultur.blogspot.com/2010/02/dilin-kemigi.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4882663731022901219.post-9006319039616723815</guid><pubDate>Mon, 22 Feb 2010 13:48:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-02-22T05:48:00.573-08:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Genel kültür</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">hayvanlar</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">İlginç Konular</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Bilim</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Yararlı Bilgiler</category><title>Arı Sütü Nedir?</title><description>&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;b&gt;Bir arı kolonisinde on binlerce işçi arı, binlerce erkek arı ve  sadece bir tane ana (kraliçe) arı vardır. Ana arı kovanın her şeyidir,  yokluğunda iş düzeni ve üretim durur. Ana arı kovanda tek olduğu gibi,  ölümü halinde yerine geçebilecek ikinci bir arıya da izin vermez.  Kovanda ana arı adayı olmak demek ölüm demektir. &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; Ana arının yok olmasına bir şekilde ölmesi neden olabileceği gibi arıcı  tarafından da bilinçli olarak kovandan alınabilir. Ana arı yok olunca  koloninin kendisine süratle yeni bir ana arı edinmesi gerekecektir. Bu  yeni ana arı eskisinin yumurtladığı son yumurtalardan çıkacaktır. &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; Bu yumurtaların arı sütü ile beslenmesi, yeni ana arının arı sütü içinde  doğuş ve gelişme evrelerini geçirmesi gerekmektedir. Burada görev yine  işçi arılara düşer. İşçi arılar üst çene bezlerinden beyaz renkte, pelte  kıvamında, hafif keskin koku ve tatta bir sıvı salgılarlar. İşte arı  sütü budur. Bu salgı ile beslenen yumurtalar 16 gün sonra arı olarak  gözü terk ederler. &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; An yetiştiricileri bu safhada larvaları yok ederek, arı sütünü  kaşıklarla gözlerden toplarlar. Her bir gözden yaklaşık O, l gram arı  sütü alınabilir. Yüzde 65'i su, yüzde 35'i ise protein, yağ, şeker ve  vitamin ihtiva eden kuru maddeden oluşmuştur. &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; Arı sütü, özellikle sinir sistemi hastalıklarında, yorgunluk  sorunlarında, kısırlık ve damar sertliği tedavilerinde, insana güç ve  zindelik kazandırmada kullanılan, doğrudan doğadan gelen önemli bir  tabii gıdadır. Piyasaya saf veya bala karıştırılmış halde, draje veya  tablet halinde sunulmaktadır.&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4882663731022901219-9006319039616723815?l=ozelkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/ozelkultur/~3/BpvKYjgyHNY/ar-sutu-nedir.html</link><author>noreply@blogger.com (fırat)</author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://ozelkultur.blogspot.com/2010/02/ar-sutu-nedir.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4882663731022901219.post-5961472019245904719</guid><pubDate>Sun, 21 Feb 2010 13:33:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-02-21T05:33:00.134-08:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">küpe çiçeği</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">İlginç Konular</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">çiçekler</category><title>Küpe Çiçeği</title><description>&lt;div id="post_message_31331883"&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;        &lt;a rel="nofollow" href="http://www.facebook.com/photo.php?pid=3407965&amp;amp;id=235619052146" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://photos-g.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-snc3/hs178.snc3/20577_289533487146_235619052146_3403834_5759505_n.jpg" alt="" onload="NcodeImageResizer.createOn(this);" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Küpe  Çiçeği&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;Küpe çiçeği, küpe  çiçeğigiller (Onagraceae) familyasından Fuchsia cinsini oluşturan 100  türü bulunan bitki cinsidir. Büyük bölümünün anayurdu Amerika'nın  tropikal bölgeleridir. Kırmızı, mor, pembe, beyaz renkte çiçekler  açarlar.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;&lt;b&gt;Genel Özellikleri &lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;Küpe çiçeği, küpe gibi sarkık çiçekleri olan  bir süs bitkisidir. Nemli, gölgelik yerlerde yetişir. Anayurdu  Meksika’nın yüksek dağları, Güney Amerika ile Yeni Zelanda adasıdır.  Çoğu küpe çiçeği kırmızı, pembe, mor ve beyaz çiçek açar. Avrupalılar  küpe çiçeğini ilk olarak Güney Amerika İspanyol sömürgesi Yeni  Grenada’da görmüşler, önce İngiltere’ye sonra da 1830’a doğru Fransa‘ya  getirmişlerdir. Çiçek kısa zamanda yayılmış, parklarda, bahçelerde,  evlerde yetiştirilmeye başlanmıştır. Küpe çiçeği gölgelik ve rüzgarsız  yerleri sever, çiçekleri uzunca bir zaman dökülmeden kalır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt; &lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;&lt;b&gt;Kaynak: Wiki&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;   &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4882663731022901219-5961472019245904719?l=ozelkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/ozelkultur/~3/wIewMMHF1Cg/kupe-cicegi.html</link><author>noreply@blogger.com (fırat)</author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://ozelkultur.blogspot.com/2010/02/kupe-cicegi.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4882663731022901219.post-416050960966960860</guid><pubDate>Sat, 20 Feb 2010 13:46:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-02-20T05:46:00.103-08:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">spor</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">İnsanlar</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Tarih</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Yararlı Bilgiler</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">voleybol</category><title>VOLEYBOLUN TARİHÇESİ</title><description>&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;b&gt; Voleybol “Mintonette” adı altında ilk kez 1895 yılında Amerika’ da  oynandı. Massachusetts’ in Holyoke kentinde okulu yeni bitirmiş genç bir  beden öğretmeni William G.Morgan, YMCA ‘de (Young Men’s Chiristian  Association-Genç Erkekler Hıristiyan Birliği) işadamlarına beden eğitimi  yaptırmakla görevlendirilmişti. Amacı, toplumsal çalışmalarla  Hıristiyanlığı yayamak olan bu kuruluş, o yıllarda bütün dünyaya kol  salmış bulunan çok geniş misyoner derneğiydi.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; William G.Morgan, beden eğitimi derslerini sıkıcı buluyor ve çalışmaları  sağlık için katlanılan eziyet durumundan kurtarmak istiyordu.  Eğlendirici bir oyun niteliği olan bir çalışma yolu aramaya başladı.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; 1891 yılında gene bir YMCA öğretmeni olan James Naismith’ in bulduğu  basketbol oyunundan yararlanmak isteyen Morgan, bu oyunun koşuya ve  vücut vücuda çarpışmalara açık olmasından vazgeçti. Bu gençlere yönelik  bir oyundu, yaşlılara göre değildi. Tenisi denemek isteyen Morgan, bu  spor için raket ile birlikte çevresi telli bir alan gerektiğini gördü.  Ve de tenisi 2 ya da en çok 4 kişi oynayabiliyordu. Morgan yeni bir oyun  düşünerek tenis filesini yükseltti ve yerden 1.80-1.90 metreye gerdi.  Basket topunun iç lastiğinin çıkarıp top olarak kullandı. Filenin iki  yanına geçen  işadamları topu kendi alanlarında yere düşürmemeye  çalışıyorlar ve karşı tarafa geçirmeye uğraşıyorlardı. İç lastiğin hafif  geldiği görüldü. Basket topu ile oynamak isteyenler, bunun çok ağır  olduğunu fark edince , dışı deri hafif bir top imal ettirildi. Bu topla  oynanan oyun işadamlarını sevindirmişti. Ne oyun alanı sınırlıydı ne de  oyuncu sayısı.Gelenler ikiye ayrılıyor, oyun alanı istendiği gibi  ayarlanıyordu.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; William G.Morgan, amacına ulaşmış,çarpışması,itişmesi olmayan,tehlikesi  çok az,temiz,son derece eğlenceli bir oyun bulmuştu.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; Kısa sürede Mintonette’ e merak saranların arasında bir doktor (Dr.Frank  Wood) ve bir itfaiye şefi (John Lynch) vardı. Bu iki Mintonette’  ci,William G.Morgan ile birlikte oyuna kurallar koymaya başladı.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; 1986’ da Springfield Koleji’ nde YMCA beden eğitimi öğretmenleri  toplantısı yapıldı ve Mintonette’ den söz açıldı. Morgan, giderek  Holyoke’ den beşer kişilik iki takım getirdi. Maç o güne kadar konulan  kurallarla oynandı. Takımlardan birinin kaptanı Belediye Başkanı  J.J.Curran, öbürünün ise İtfaiye Şefi John Lynch idi.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; Mintonette oyunu,en kısa deyişle “topu yere düşürmeden karşı alana  atmak” diye tanımlanabilirdi. Yani topa havada vurmak. Maçı  izleyenlerden Profesör Albert T.Halstead, “Mintonette” yerine “Volley  Ball” adını teklif etti. “Volley”, tenis ile futbolda kullanılan bir  terimdi. Yani topa yere değmeden vurma demekti. Bu ad benimsendi ve 1952  yılında Amerika’da bu iki isim birleştirilerek “Volleyball” diye  yazılmasına karar verildi.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; 1896’da Sprinfield’deki kolejde yapılan gösteriden sonra, William  G.Morgan, istek üzerine o güne kadar geliştirdiği kuralları bir kitap  üzerinde topladı. YMCA, voleybolu kısa sürede Amerika ile Kanada’ya  yaydılar. Genç misyonerlerden J.Howard Crocker Çin’e,Franklin Brown  Japonya’ya, Dr.J.H.Gray Burma’ ya, Hindistan’ a,daha başkaları da Güney  Amerika,Avrupa ve Afrika’ ya bu eğlenceli oyunu yarışırcasına yaymaya  çalıştılar.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;         1913 Manila Uzak Asya Oyunları sırasında o güne kadar  yumruk,kol,avuç ve el kullanılarak vurulan top için “smaç” hareketi  bulundu. Böylece ilk smaç bu organizasyonda voleybola girmiş oldu.  Böylece 1895 eğlence voleybolunun,1913 ise güç voleybolu başlangıcı idi.  Set ve blok 1916'da Filipinler'de ortaya çıktı. Altı kişilik takımlar  1918'de standart hale geldi.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;         ABD'li askerler bu sporu 2. Dünya Savaşı sırasında Avrupa'ya  götürdüler. 1947'de Uluslararası Voleybol Federasyonu kuruldu. 1949'da  Uluslararası Olimpiyat Komitesi voleybolu oyunlar arasına aldı. Aynı  sene ilk erkekler dünya şampiyonası düzenlenirken üç sene sonrasında  bayanlar şampiyonası düzenlendi. Her iki şampiyonayı da SSCB kazandı ve  bu üstünlüğünü 80'li yıllara kadar sürdürdü. 1964'te Japonya karşılarına  bir rakip olarak çıktıysa da SSCB'nin üstünlüğü uzun süre devam etti.  1984'te Los Angeles'ta ABD erkeklerde şampiyon olana kadar süren  üstünlük bu tarihten sonra Batı'ya geçti. &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4882663731022901219-416050960966960860?l=ozelkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/ozelkultur/~3/39S9WaQkTCs/voleybolun-tarihcesi.html</link><author>noreply@blogger.com (fırat)</author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://ozelkultur.blogspot.com/2010/02/voleybolun-tarihcesi.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4882663731022901219.post-6751781789717890805</guid><pubDate>Sat, 20 Feb 2010 13:31:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-02-20T05:31:00.095-08:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Genel kültür</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">camlar</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">İlginç Konular</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">tek tarafı gösteren cam</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Bilim</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Yararlı Bilgiler</category><title>Sadece Tek Tarafını Gösteren Camlar Nasıl Yapılıyor?</title><description>&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;Bu camların çalışma  prensibi, bildiğimiz tül perdelerin çalışma prensibiyle&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;aynı. Yani bu camların iki yüzü arasında bir  fark yok. Bu noktanın daha iyi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;anlaşılması için "üzerine düşen ışığı,  düştüğü yüze göre farklı oranlarda&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;geçiren bir cam yapmak mümkün mü?" sorusunu  detaylı olarak yanıtlayalım. Fiziğin&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;temel yasalarından birisi olan termodinamiğin  ikinci yasası bu soruya "kesinlikle&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;hayır!" yanıtını veriyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;Bu yasanın değişik ifade  edilme tarzlarından bir tanesi şöyle der: "Evrende&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;başka hiçbir şeyi değiştirmeden, soğuk bir  cisimden sıcak bir cisme ısı akışı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;sağlamak mümkün değildir." Buradaki "Evrende  başka hiçbir şeyi değiştirmeden"&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;ifadesi önemli. Aksi takdirde, yasanın çay  demlemek için su ısıtmanın bile imkansız&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;olduğunu söylediği anlamı çıkardı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt; &lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;Işığı tek yönde geçiren,  ya da farklı yönlerde değişik oranlarda geçiren camlardan&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;yapmak mümkün olsaydı, bu camları ikinci  yasayı ihlal etmek için kullanabilirdik.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;Bunu göstermek için bir düşünce deneyi  tasarlamamız yeterli. Eğer elimizde ışığı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;tek yönde geçiren, diğer yönde kesinlikle  geçirmeyen bir cam varsa, duvarları&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;ışığı mükemmel yansıtan aynalarla kaplanmış  bir odayı bu camla ikiye bölüp,&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;ışığın geçtiği taraftaki odaya sıcak bir çay,  diğer odaya da buzlu su koyabiliriz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;Buradaki kilit nokta, her  cismin sürekli ışık (daha doğru bir terimle elektro-manyetik&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;dalga) yayınladığı gerçeği. Cismi oluşturan  atomlar ve bu atomlardaki elektronlar&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;sürekli hareket halindedir. Bu parçacıklar  çoğunlukla en düşük enerji seviyelerinde&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;bulunurlar, ama önemli bir kısmı uyarılmış  seviyelerdedir. Bu uyarılmış elektronlar&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;daha düşük enerji seviyelerine döndükçe,  aradaki enerji farkını ışık olarak&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;yayınlarlar. Bir başka deyişle cisimler  ışıyarak soğurlar. Cisim ne kadar sıcaksa,&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;bu yayınlanan ışık o kadar çok enerji taşır.  Köz halindeki bir odunun bu nedenle&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;parlak olduğunu ve sizi ısıtmaya devam  ettiğini burada ekleyelim.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;Düşünce deneyimizdeki  buzlu su da, bize göre soğuk olmasına karşın bir miktar&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;ışık yayar. Soğuk olduğundan dolayı, bu  ışığın enerji yoğunluğu çayınkine göre&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;daha azdır; ama bu o kadar önemli değil.  Buzlu sudan yayılan ışığın bir kısmı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;özel camımızdan geçerek, çay tarafından  soğurulur. Böylece ışıma yoluyla çaya&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;ısı aktarılmış olur. Çaydan yayınlanan  ışınlarsa, camı geçemez ve aynı bölmede&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;kalır (ve çay tarafından tekrar soğurulur).  Böylece, buzlu su enerji kaybederek&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;gittikçe soğur, çaysa gittikçe ısınır. Hatta  biraz sabırlı davranıp beklersek&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;(bir iki yıl gibi), buzlu suyun tamamen donup  soğumaya devam ettiği, çayınsa&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;buharlaşıp gittikçe daha çok ısındığını da  gözlememiz mümkün.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;Böylece, ikinci yasanın  mümkün olmadığını söylediği şeyi, yani evrende başka&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;bir şeyi değiştirmeden, hatta kendiliğinden,  ısının soğuk bir cisimden sıcak&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;bir cisme akmasını sağlamış oluruz.  Termodinamiğin ikinci yasası oldukça sağlam&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;temeller üzerine oturduğundan, bu noktada  sadece tek yöne ışık geçiren camların&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;yapılmasının mümkün olmadığını kabul etmekten  başka yapacak şeyimiz yok!&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;Aynı argümanı her iki  yönde ama farklı oranlarda geçirgen olan camlar içinde yürütmek&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;mümkün. Örneğin bu özel cam sağdan sola doğru  gitmek isteyen ışığın sadece %50'sini&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;geçirsin, soldan sağa yönelen ışığınsa  %50.001'ini geçirsin. Aradaki farkın&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;ne kadar küçük olduğu önemli değil. Eğer  geçirgenlik oranları arasında bir fark&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;varsa, bu farkı kullanarak ikinci yasayı alt  etmek mümkün.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;Argümanı daha rahat  görmek için iki odaya da aynı sıcaklıkta iki özdeş cisim&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;koyalım. Aynı sıcaklıkta bulunan cisimler  aynı miktarda enerjiyi ışık olarak&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;yayarlar. Fakat soldan sağa aktarılan enerji  sağdan sola aktarılandan bir miktar&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;fazla olduğundan sağdaki cisim biraz ısınıp,  soldaki biraz soğur. Bir süre sonra,&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;ısınan cisim daha fazla, soğuyansa daha az  enerji yayacağından, cam üzerinden&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;değişik yönlere giden ışığın taşıdığı  enerjiler eşitlenir ve net ısı transferi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;durur. İki odalı sistemimiz bu noktada  dengeye gelir. Bu son durumda sağ odadaki&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;cisim soldakinden biraz daha sıcaktır. Önceki  durumda olduğu gibi aşırı soğuma&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;ve ısınma söz konusu değil ama bu bile ikinci  yasaya aykırı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;Bu camları kullanarak  büyük sıcaklık farkları elde etmek de mümkün. Tek yapmanız&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;gereken şey, odacıkların sayısını mümkün  olduğu kadar artırmak. Böylece, iki&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;ardışık odadaki sıcaklık farkı düşük olmasına  rağmen, en uçtaki odaların sıcaklıkları&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;büyük oranda farklı olacaktır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;Sonuç olarak, bir camın,  ya da herhangi bir cismin farklı yönlere farklı oranlarda&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;geçirgen olması ikinci yasaya aykırı. Eğer  camınız soldan sağa %50.001 oranında&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;ışık geçiriyorsa, sağdan sola da %50.001  oranında geçirmesi lazım. Ne biraz&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;az ne de biraz fazla! İkinci yasanın  saydamlık hakkında bu derece güçlü şeyler&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;söyleyebilmesi gerçekten çok ilginç.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt; &lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;Peki madem bu tip camlar  fiziğe aykırı, o halde bu camlar nasıl işliyor? Buna&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;basitçe "göz aldanması" diyebiliriz.  Gözümüzün müthiş yeteneklerinden&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;birisi de değişik ışık seviyelerine kendisini  ayarlayabilmesi. Gündüz çok parlakken&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;de, gece karanlığında da görme işlevini  yerine getirebiliyor. Parlak bir ışık&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;kaynağının yanında zayıf bir ışık kaynağı  varsa, göz kendini parlak olan ışığa&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;göre ayarlar ve zayıf ışığı fark etmemiz  olanaksızlaşır. Bu nedenle gündüz vakti&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;yıldızları göremiyoruz. Halbuki yıldızlardan  gelen ışık gündüz de gece de aynı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;parlaklığa sahip.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;Yabancı filmlerde  gördüğümüz sorgu odalarında camın ayırdığı odalardan biri&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;karanlık diğeri de aydınlık tutuluyor. Camın  özelliği, üzerine gelen ışığın&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;çoğunu yansıtması ve çok az bir kısmını  geçirmesi. Aydınlık odada bulunan kişi,&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;aynadaki kendi parlak görüntüsünden düğer  odadan gelen ışığı seçemiyor. Bu kadar&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;basit. Aynı işi bir tül perde de rahatlıkla  yapıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kaynak:Tübitak&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4882663731022901219-6751781789717890805?l=ozelkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/ozelkultur/~3/35dAwqGnXp8/sadece-tek-tarafn-gosteren-camlar-nasl.html</link><author>noreply@blogger.com (fırat)</author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://ozelkultur.blogspot.com/2010/02/sadece-tek-tarafn-gosteren-camlar-nasl.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4882663731022901219.post-8866624699177572027</guid><pubDate>Thu, 18 Feb 2010 13:47:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-02-18T05:47:00.579-08:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Genel kültür</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">hayvanlar</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Sağlık</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">İnsanlar</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">İlginç Konular</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Bilim</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Yararlı Bilgiler</category><title>Süt Neden Beyazdır?</title><description>&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;b&gt;Hayvanların yedikleri gıdaların renklerinin, neresinden çıkarsa  çıksın, çıkan şeyin rengi ile bir alakası yoktur. Buna en iyi örnek  inektir. Bir ineğin en çok yediği yeşil renkli otlardır. Bu otlar ineğin  dört odalı midesinde çözülür ve moleküllere ayrılır, moleküllerin ise  renkleri yoktur. Sütün renginin beyaz olmasının nedeni içinde çözünmüş  halde bulunan kalsiyum kasinat (caseinate)tır. &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; Peki o zaman dışkı niçin kahverengi, idrar niçin açık san renktedir?  Dışkının kahverengi olmasının sebebi bağırsaklarda hazmı sağlayan  sıvılar, özellikle de safra suyudur. Safra suyu aslında yeşil renktedir  fakat gıdalarla karıştıkça kahverengi renk alır. Bu nedenle dışkı bazen  yeşilimsi de olabilir. Çok az da olsa aldığımız gıdalar dışkının rengini  etkileyebilir. Örneğin vücudumuz pancara koyu kırmızı rengi veren  maddeyi bazen parçalayamaz ve pancar yedikten sonra dışkı kırmızımsı bir  renk alabilir. &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; Dışkıdaki renk, şekil ve kıvam değişikliklerinin çoğu son zamanlardaki  bir beslenme değişikliği ya da geçici bir sindirim bozukluğuna dayanır.  Ancak eğer dışkı belirgin bir şekilde normalden açık veya koyu renkte  is, ya da kanlı ise, bu daha ciddi bir durumu gösterir, derhal doktora  başvurulmalıdır. &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; Vücudumuzu terk eden sıvı maddelerin, yani idrar ve terin renginin de  içilen sıvı maddenin rengi ve kimyasal yapısı ile bir alakası yoktur.  Sıvı veya katı olsun yemek borusundan içeri girip, sindirim sistemimizi  boydan boya geçen gıdalar eğer metabolizmada iyi parçalanamazlarsa bunun  sonucu dışkıda görülebilir. Ama idrar öyle değildir. İdrar metabolik  artıkların dolaşım sistemi ile taşınmasıyla böbreklerde oluşur. &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; İdrarın normal rengi açık sarıdır. Bu renkteki değişiklikler muhakkak  bir şeylerin iyi gitmediğini gösterir. Bu durumda hemen doktora gitmek  gerekir. İdrar kahverengi veya kola renginde ise karaciğer veya  safrakesesi problemi, kırmızı ise enfeksiyon, iltihaplanma veya idrar  sisteminde kanama olabilir. &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; Ancak fazlaları vücuttan atılan vitaminler veya bazı doğal ve suni gıda  boyaları da idrarda bunlara benzer renk değişikliklerine neden olabilir.  Eğer idrarınızın rengi yeşil veya mavi ise bu duruma hemen hemen  kesinlikle gıda boyaları neden olmuştur. Endişe edilecek bir durum  değildir. Boyalar zarar vermeden vücuttan çıkar.&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4882663731022901219-8866624699177572027?l=ozelkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/ozelkultur/~3/ehN5bVzly7U/sut-neden-beyazdr.html</link><author>noreply@blogger.com (fırat)</author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://ozelkultur.blogspot.com/2010/02/sut-neden-beyazdr.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4882663731022901219.post-1314610197020426523</guid><pubDate>Tue, 16 Feb 2010 13:40:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-02-16T05:40:00.363-08:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Genel kültür</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">İnsanlar</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">İlginç Konular</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">günler</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Tarih</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Yararlı Bilgiler</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Türkiye</category><title>Günlerin İsimleri Nereden Geliyor?</title><description>&lt;div style="text-align: center; color: rgb(0, 0, 0);"&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;Pazartesi: Herkesin  bildiği  gibi, “pazar-ertesi”, yani pazarın kurulduğu günden sonraki  gün…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;Salı:   Farsça’daki “salis”ten (üçüncü demek) geliyor, yani “haftanın 3. günü”…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;Çarşamba:   Farsça’daki “çehar” (dört) ve “şenbe”den (gün) geliyor (4. gün).&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;Perşembe:   Yine Farsça: “penç” (beş) ve “şenbe”den (5. gün)…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;Cuma:   Arapça’daki “cem” (toplanma) kökünden “cum’a”… (cem, cami, cuma, cumhur,   cumhuriyet, cemaat, cemiyet, vb. hep aynı kökten türemiştir) Müslüman   toplumlarda toplanma günü, cuma…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;Cumartesi:  “Cuma-ertesi”, yani  toplanma gününden sonra gelen gün…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;Pazar:  Farsça’daki “bazar”‘dan  (yiyecek, öteberi satılan yer, pazar) geliyor.  Büyük olasılıkla “pazar  yerinin kurulduğu gün” anlamında adını almış.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4882663731022901219-1314610197020426523?l=ozelkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/ozelkultur/~3/KRZCQZgAZiY/gunlerin-isimleri-nereden-geliyor.html</link><author>noreply@blogger.com (fırat)</author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://ozelkultur.blogspot.com/2010/02/gunlerin-isimleri-nereden-geliyor.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4882663731022901219.post-4622437195152417307</guid><pubDate>Mon, 15 Feb 2010 13:28:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-02-15T05:28:00.243-08:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Genel kültür</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">sayılar</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">40</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">İlginç Konular</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">gizem</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Yararlı Bilgiler</category><title>40 Sayısının Gizemi</title><description>&lt;b&gt;Hemen hemen bütün kültürler sayılarla ilgilenmiş, hatta sayıların  yaşamdaki rollerini biraz da abartmışlardır. Filozoflar da her şeyi sayı  ile açıklamaya çalışmışlar, sayıların gizli, ahlaki ve sembolik güçleri  olduğunu, alemin bile belirli sayısal ilişkilere göre yaratıldığını  ileri sürmüşlerdir.&lt;br /&gt;'1' sayısı tekliği ve yaratanı simgelediği için bütün inanç  sistemlerinde kutsaldır. Günümüzde pek bilinmese de tarih boyunca  çeşitli toplumlarda '3' mükemmelliğin, '5' yaşam ve sevginin, '72'  bolluğun sembolü olmuşlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;'7' sayıların en kutsalıdır. İlk çağlarda bilinen beş gezegen ile Güneş  ve Ay'ın toplam sayısının yedi oluşu, Tevrat'ta Tanrının evreni altı  günde yaratıp yedinci gün de dinlendiğinin belirtilmesi '7' sayısına  gizemli ve uğurlu bir sayı olarak bakılmasına sebep olmuştur. Göklerin  yedi kat oluşuna olan inanış, müzikteki ana nota ve ana renklerin,  haftanın günlerinin yedi tane oluşu, Roma'nın, İstanbul'un yedi tepe  üzerinde kurulmuş olmaları, bu sayının gizemini iyice arttırmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;'12' sayısının gizemi gökyüzündeki on iki yıldız grubundan (burcundan)  geliyor ama bu sayının asıl özelliği 2, 3, 4, ve 6 ile bölünebilmesi ve  eski çağlarda en çok kullanılan sayı birimi olmasıdır. '12' sayısı bugün  bile düzine adıyla sayı birimi olarak kullanılırken katları 24, 60 ve  360 da zaman ve açı birimleri olarak kullanılıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;'40' sayısı ise daha ziyade İslam toplumunun günlük yaşamında en çok  kullanılan sayıdır. İçinde kırk sayısı geçen isim ve deyimlerin bazıları  şunlardır: Kırkpınar, kırk haramiler, kırk-ikindi yağmurları, kırk  dereden su getirmek, kırk bir kere maşallah, kırk ev kedisi, kırk para,  kırk yılın başı, kırk yılda bir, kırk yıllık dost. kırk katır mı-kırk  satır mı, bir fincan kahvenin kırk yıl hatırının olması...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kırk sayısının özel ve uğurlu bir sayı olduğuna, bazı tabiat  varlıklarını temsil ettiğine çok eski çağlardan beri inanılır. Dinde,  matematikte, astronomide, astrolojide, edebiyat ve tasavvufta ayrı ayrı  anlamlan vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kırk sayısı eski Mısırlılarda gök varlıklarının kendi yörüngeleri  üzerindeki dönüm sürelerini gösterir. Tevrat'ta da insanın yaş  dönemlerini belirtir. Muhtemelen 'kırkından sonra azmak' veya 'kırkından  sonra saz çalmak' deyimleri de buradan kaynaklanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski doğu ülkelerinde, Hindistan'da ve Türklerde büyük önem taşıyan kırk  sayısı sonradan İslam inançları içersine girdi. Kırk sayısı Kuran'da ve  onun hükümlerine dayanan hadislerde de geçer. Bunların biri de insanın  40 yaşında olgunlaşması ile ilgilidir. Hz. Muhammed'e 40 yaşında  peygamberlik verilmesi, İslam dininin doğuşu sırasında ona ilk  bağlananların kırk kişi olması, kadınlarda hamileliğin 40 hafta sürmesi  de bu sayının kutsallığına olan inancı geliştirdi. İnsanın malının  kırkta birini zekat olarak vermesi de bununla ilgilidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca, insanlar tarafından Nuh tufanının 40 gün süren yağmurlardan  sonra oluştuğuna, Tanrının Hz. Adem'in çamurunu 40 gün yoğurduğuna,  dünyanın sonu yaklaştığında Mehdi'nin kıyametten önce 40 yaşında ortaya  çıkacağına ve kırk yıl yeryüzünde kalacağına inanılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğum yapmış kadınların çocukları ve ölüler için doğumdan ve ölümden  sonra, 40 gün geçmesi daha sonra şerbet ve lokma dağıtılması ile 'kırkı  çıkmak' deyiminin kullanılması da 40 sayısının özelliğine olan inançla  ilgilidir.&lt;/b&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4882663731022901219-4622437195152417307?l=ozelkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/ozelkultur/~3/6o7MqH4ynzE/40-saysnn-gizemi.html</link><author>noreply@blogger.com (fırat)</author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://ozelkultur.blogspot.com/2010/02/40-saysnn-gizemi.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4882663731022901219.post-3209445246896214754</guid><pubDate>Sun, 14 Feb 2010 13:38:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-02-14T05:39:33.840-08:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Genel kültür</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">İnsanlar</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">şemsiye</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">İlginç Konular</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Tarih</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Yararlı Bilgiler</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Türkiye</category><title>Şemsiye</title><description>&lt;div id="post_message_31433544"&gt;        &lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;&lt;img src="http://photos-c.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-snc3/hs233.snc3/22077_238902127146_235619052146_3205451_4829033_n.jpg" alt="" onload="NcodeImageResizer.createOn(this);" border="0" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt;&lt;b&gt;Şemsiyeyi İlk Kimler, Ne Amaçla Kullandı?   Türkiyeye Ne Zaman Geldi ?&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt; Şemsiye, yağmur ve güneşten korunmak  amacıyla kullanılan bir  aksesuardır. İlk kullanım dönemlerinde "parasol"  denilen  (para=durdurmak, sol=güneş anlamında) şemsiye, Türkçe'ye  Arapça'daki  şemsiyye sözcüğünden gelmiştir. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt; İlk şemsiye  kullanımına Mezopotamya'da rastlanır. Güneşten korunmak  amacıyla  kullanılan ilk şemsiyelerden sonra m.ö. 1200 yıllarında eski  Mısır'da  koruyucu bir niteliği olduğuna inanılan şemsiye, Roma  kültürüne  Mısır'dan geçti. Yapımında yaprak ve papirüslerin  kullanıldığı  şemsiyenin kullanımı Eski Yunan kültüründe de görülür.  Yağmura karşı ilk  kullanımın Çin’de olduğu bilinmektedir. Kağıttan  yapılan şemsiyeler  reçinelenerek su geçirmez yapılmış ve yağmurdan  korunmak amacıyla  kullanıldı. 16. yüzyıl sonlarında batı dünyasında  yaygınlaşan şemsiye;  Fas'lı gezgin ve yazar Janas Hanway (1712-1786)  tarafından Londra'da  kullanılarak aksesuarın tanınmasını sağladı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt; Türkiye'de Şemsiye&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Comic Sans MS;"&gt; Türkiye'de  ilk örnekler ülke dışından getirilen şemsiyelerin  kullanımıyla oldu.  1882 yılında İstanbul'da yaşayan Robenson adlı bir  İngiliz'in üretime  başlamasıyla ilk yerli yapım şemsiyeler de kullanıma  girdi.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;   &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4882663731022901219-3209445246896214754?l=ozelkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/ozelkultur/~3/GioKgO6UB6M/semsiye.html</link><author>noreply@blogger.com (fırat)</author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://ozelkultur.blogspot.com/2010/02/semsiye.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4882663731022901219.post-4339145249026748796</guid><pubDate>Sun, 14 Feb 2010 13:26:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-02-14T05:28:33.763-08:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">İnsanlar</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">asansör</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">İlginç Konular</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Bilim</category><title>Asansör Düşerken Zıplamak</title><description>&lt;b&gt;Düşünün ki, asansörünüz bozuldu ve 60-70 km/saat, yani saniyede 18  metre hızla düşüyor. Siz de son saniyede yukarı zıplıyorsunuz. Yukarı  zıplamanız olsa olsa saniyede 4-5 metre hızla olabilir. Yani siz yine de  yaklaşık saniyede 13-14 metre hızla yere düşmeye devam ediyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İster saniyede 18 metre, isterse 13 metre hızla yere düşün, sonuç fark  etmez. Sizi yerden kazımak zorunda kalabilirler. Lütfen panik yapmayın,  asansörü tutan tek bir kablo değildir, en azından 5 veya 6 kablo vardır.  Bu kabloların her biri tek başına asansörün ağırlığını taşıyabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyelim ki, bu kabloların hiçbiri görevini yapmadı, asansörü durduracak  bir başka fren donanımı daha vardır. Hatta bazı asansör boşluklarında  ilaveten yaylı veya yağlı, hayati tehlikeyi önleyecek özel sistemler de  bulunur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sistemlerin hiçbiri çalışmazsa yine de iyimser olmaya çalışın, hiç  olmazsa hayatınızda bir kere, hiçbir katta durmadan doğrudan zemine  inmiş oluyorsunuz!&lt;/b&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4882663731022901219-4339145249026748796?l=ozelkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/ozelkultur/~3/PlOIPktsfFA/asansor-duserken-zplamak.html</link><author>noreply@blogger.com (fırat)</author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://ozelkultur.blogspot.com/2010/02/asansor-duserken-zplamak.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4882663731022901219.post-8206273877710495545</guid><pubDate>Sun, 14 Feb 2010 13:24:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-02-14T05:26:01.400-08:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Genel kültür</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">İlginç Konular</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">yemek</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Yararlı Bilgiler</category><title>Çatalı Sol El İle Tutma</title><description>&lt;b&gt;Resmi yemeklerdeki en sıkıcı durumlardan biri de budur. Sağ ellerini  kullanan insanlar için sol elle çatala hükmetmeye çalışmak sıkıntı  verir. Hele etin yanında, aynı tabakta pilav da varsa, sol eldeki  çatalla pirinç tanelerini düşürmeden ağza ulaştırmak gerçekten  alışkanlık ister. Bereket çorba kaşığı için böyle bir kural yok da sıcak  çorbayı üstümüze başımıza dökmeden içebiliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çatal - bıçak ile yeme adabımızı, kökeni saray ve asil sınıfına dayanan  Avrupa kültüründen almışızdır. Her zaman rahat hareket etmeyi seven  Amerikalılar ise bu görgü kuralına pek uymazlar. Eti sağ ellerindeki  bıçakla kesip, ellerindeki çatal ile bıçağı takas ettikten sonra sağ  ellerine aldıkları çatalla yerler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yemekte eti kestikten sonra bıçağı masaya bırakarak çatalı soldan sağa  alıp eti ağza götürmek, sonra çatalı sola, bıçağı tekrar sağ ele almak  ve bu hareketi yemek boyunca tekrarlamak yemek yeme hızını düşürür.  Yemeği yavaş yemek bazı toplumlarda yemeğe saygı ifadesi olarak  görülürken, bazı toplumlarda ise bu davranış yemek adabı bakımından  saygısızlık olarak karşılanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir görüşe göre Amerikalıların çatalı tutuş şekillerinin ardında  rahatlık değil alışkanlık yatıyor. 1700'lü yılların ortalarına kadar  Amerika çatalsız bir toplumdu. İnsanlar yemek yerken sadece bıçak ve  kaşık kullanıyorlardı. Kaşık kesilen eti tutmaya yararken bıçak hem  kesmeye hem de batırıp ağza götürmeye yarıyordu. Daha sonraları  sofralardaki bıçakların uçları yuvarlaklaştı. Eti kestikten sonra kaşığı  sağ ele alıp eti ağza götürmek alışkanlığı başladı. Çatal kullanılmaya  başlanınca da aynı alışkanlık devam etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupalılar ise aradaki bu kaşık kademesini hiç yaşamadılar. Yemeği ağza  götürmek bakımından doğrudan bıçaktan çatala geçtiler. Yemeğin  temposunu düşürmek gibi bir görgü kuralları yoktu. Sağ elini kullanan  bir insan için bıçağı sol elle ileri geri hareket ettirip eti kesmek  zordu ama sol elle çatalı ete batırıp ağza götürmeye alışılabiliyordu.  Asil sınıfının her zaman zorlayıcı ve gösterişe yönelik nezaket  kuralları, çatal kullanımı halka yayılınca da devam etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa'da ve oradan yayılan kültürlerde, yemek süresince çatalın sol,  bıçağın sağ elde tutulması gelenek haline geldi. Avrupalılar çatalı  ellerinde tutarlarken çatalın uçları yere bakar. Amerikalılar ise çatalı  sağ elde uçları yukarı bakacak şekilde tutarlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yemekten sonra tatlı yenilirken çatalın sağ elde olması ise hiçbir  kültürde görgüsüzlük anlamına gelmiyor.&lt;/b&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4882663731022901219-8206273877710495545?l=ozelkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/ozelkultur/~3/Y5uv0IOvWLI/catal-sol-el-ile-tutma.html</link><author>noreply@blogger.com (fırat)</author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://ozelkultur.blogspot.com/2010/02/catal-sol-el-ile-tutma.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4882663731022901219.post-3493902440435562933</guid><pubDate>Sun, 14 Feb 2010 13:23:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-02-14T05:24:02.052-08:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">helikopter</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">helikopter pervaneleri</category><title>Helikopter Pervaneleri</title><description>&lt;b&gt;Günümüz taşıtları içinde en çok yönlü ve şaşırtıcı olanı  helikopterdir. Üç boyutta da hareket edebilmesi, hemen hemen her yere  gidebilmesi nedenleri ile uçaklarla yapılamayan birçok özel görevlerde  de kullanılabilirler. Ancak helikopterlerin uçma mekanizmaları uçaklara  göre oldukça karışık, üretim maliyetleri de daha yüksektir.  Helikopterleri uçaklardan ayıran önemli özellikler, havada asılı  durabilmeleri, kendi eksenleri etrafında dönebilmeleri ve geri geri  uçabilmeleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uçaklarda gerekli gücü motor sağlar ama asıl havada kalabilmelerini  sağlayan kanatlarıdır. Helikopterlerde ise havada kalmayı sağlayan  motora bağlı pervanelerdir. Onları bir çeşit dönen kanat olarak  düşünebiliriz. Bir helikopterde iki veya daha fazla kanat olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanatlara hafif bir açı verilip, ana motor çalıştırılınca, dönen  kanatlar helikopteri kaldırmaya çalışır. Yerde iken sorun yoktur ama  havalanınca helikopterin gövdesi, pervanenin dönüş yönünün tersine  dönmeye başlar. İşte burada bu hareketi durdurabilecek ilave bir güce  ihtiyaç vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ilave gücü sağlamanın en kolay yolu, dönüş yönüne dik ilave bir  pervane koymaktır. Buna kuyruk rotoru denilir. Kuyruk rotoru aynen uçak  pervanesi gibi bir itiş gücü yaratır ve helikopterin gövdesinin  dönmesini dengeleyerek sabit kalmasını sağlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuyruktaki pervaneyi döndüren ayrı bir motor yoktur. Hareketini ana  motordan bir şaft ile alır ve altındaki dişli kutusu vasıtası ile  dönmesi gereken devirde döner. Helikopterleri tam olarak kontrol  edebilmek için ana ve kuyruk pervanelerinin ayarlanabilir olmaları  gerekir. Kuyruk pervanesinde kanatların eğimlerinin, yani açılarının  ayarlanması ile helikopterin kendi ekseni etrafında dönebilmesi  sağlanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ana pervane ise çok önemlidir. Yükseklik değiştirmeyi, ileri ve geri  gitmeyi, dönmeyi o sağlar. Bunun için de inanılmaz derecede dayanıklı  olması gerekir. İşin asıl sırrı ise ana pervanenin dönen kanatlarının  eğiklik açılarının bir tam tur süresince değişmesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Helikopterlerin havada hareketsiz kalabilmeleri için pervanelerin  açıları da sabit olmalıdır. Bu açıları tüm kanatlarda aynı anda  değiştirmekle alçalma ve yükselme sağlanır. Kanatlar arkaya  geldiklerinde açıları büyük, öne geldiklerinde daha küçük ise ileri  doğru hareket, tersi durumda da geriye doğru hareket sağlanır.&lt;/b&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4882663731022901219-3493902440435562933?l=ozelkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/ozelkultur/~3/U817iy0Lv4Y/helikopter-pervaneleri.html</link><author>noreply@blogger.com (fırat)</author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://ozelkultur.blogspot.com/2010/02/helikopter-pervaneleri.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4882663731022901219.post-7798730998238713711</guid><pubDate>Thu, 05 Feb 2009 15:20:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-02-05T07:22:34.126-08:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">ağır</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">boy</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">yazı</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Yararlı Bilgiler</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Genel kültür</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">ca</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Sağlık</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">ruh</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">60</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">İlginç Konular</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Bilim</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">m</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Tarih</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">su</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">ruhsal</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Türkiye</category><title>Kara Delikler ve Olay Ufku</title><description>Kara Delikler ve Olay Ufku&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kara Delik terimi ilk defa Princeton fizikçilerinden John Wheeler tarafından 1968′de yayımladığı “Evrenimiz, bilinenler ve bilinmeyenler” isimli makalede kullanılmıştır. Kara delikler çok ağır olduklarından, çok büyük çekimsel alana da sahiptirler. Çekimsel kuvvet öyle büyüktür ki, ışık dahil hiçbir şey kara delikten kaçamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kütleleri büyük olan yıldızlar, termonükleer evrimlerinin sonlarına doğru kırmızı veya mavi süper devler haline gelir. Nükleer yakıtları tükendiğinde, süpernovalar halinde patlarlar. Patlamaların kalıntısı bir nötron yıldızı (pulsar) olabilir veya süpernova çekirdeğinin kütlesi Güneş kütlesinin yaklaşık üç katına ulaşıyorsa, bir kara delik olabilir. Kütlesi küçük olan yıldızlar ise bir gezegen bulutsusu oluşturarak gömleklerinin bir bölümünü yitirir. Bunlar, Dünya’nın boyutlarına yakın boyutlarda beyaz cüceler olarak evrimlerini tamamlarlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kara deliklerin dinamiğini ve içlerindeki herşeyin dışarı çıkmasını nasıl engelleyebildiklerini anlayabilmek için Genel Görelelik kavramını anlamak gerekir. Genel görelelik (izafiyet) kuramının belirttiği maddenin kütlesiyle çevresindeki uzay-zamanın yapısını değişikliğe uğratmasıdır. Bu varsayım, hiçbir şeyin hatta ışığın bile, büyük kütleli bir gökcisiminin yakınında, düz çizgi halinde yer değiştiremeyeceği anlamına gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ebediyete kadar içinde kalma riskine girmeden, bir kara deliğin ne kadar yakınına yaklaşılabilinir? Bu cisimlerde geriye dönüşü olmayan noktaya olay ufku (event horizon) denir. Bu, kara delikle aynı merkezli küresel bir zarf olup, bu zarfın yarıçapına Schwarzchild yarıçapı denir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer bir kere olay ufku içine girilirse, geri dönüş yoktur. Uzay-zaman tekilliğinin yer aldığı ölü delik merkezine doğru çekilebilecektir. Saniyenin küçük bir kesri içinde oradaki sonsuz büyük çekimsel kuvvet tarafından toz haline getirilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kara deliğin yakın çevresindeki uzay yollarını bozduğu görüldü. Einstein hükmüne göre, uzay zaman birbirine karışmış olduğundan böyle cisimlerin yakınında zamanın da sapmaya uğrayacağı sonucu ortaya çıkar. Bu nedenle bazı araştırmacılar kara deliklerin zaman makinesi gibi kullanılabileceğini ileri sürmektedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir astronot kara deliğe doğru yola çıkmadan önce uzaygemisine büyük bir saat yerleştirilirse, dışarıdaki bir gözlemci, gemi çökmüş yıldızın yakınına yaklaştıkça, saatin gittikçe yavaşladığını fark edecektir. Aynı şekilde, gittikçe yavaş hareket ediyor gibi, olay ufkunun sınırına asla erişemeyecek gibi gözükecektir. Sonunda şaşırtıcı bir durum meydana gelip, zaman durmuş gibi olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Astronotun bakış açısına göre ise, gemideki saat her zamanki hızı ile tik taklarını sürdürecektir. Böylece astronot, karanlık cehennemin içine hızla dalmasını geciktirecek bir şansa sahip olmayacaktır. Hatta olay ufkunun içinden geçtiği anı bile fark etmeyecektir. Fakat ne yazık ki bu noktadan itibaren kara deliğin içine saplanmış olacaktır. Gemi aşağı doğru inerken pencereden dışarı bakan astronot her şeyin hızının arttığını görecektir. Bütün gelecek öyküsü gözünün önünden bir anda akıp geçecektir. Fakat astronotun evrenin geri kalanı ile iletişimi kesilmiştir ve kendisini mutlak ölüm beklemektedir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4882663731022901219-7798730998238713711?l=ozelkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/ozelkultur/~3/nIVvULK2ZT4/kara-delikler-ve-olay-ufku.html</link><author>noreply@blogger.com (fırat)</author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://ozelkultur.blogspot.com/2009/02/kara-delikler-ve-olay-ufku.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4882663731022901219.post-7157057048754184162</guid><pubDate>Sat, 08 Mar 2008 11:11:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-03-08T03:12:55.709-08:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">İnsanlar</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Bilim</category><title>Üç yaşından önce olanları neden hatırlamıyoruz?</title><description>Bilim adamları geçmiş deneyimlerimizi saklayan hafızamızın beynimizde anıveya öykü şeklinde organize olduğunu ileri sürüyorlar. Üç yaşından küçükler bu şekilde iletişim kurma yeteneğine sahip değiller.Öykü ve anılarını anlatamıyorlar. Yer ve karakter kavramlarını anlamıyorlar. Üç yaşından küçükler düzgün konuşabildikleri,anlayış, seziş ve hafıza yeteneklerine sahip oldukları halde tüm olanları bir bütün olarak şekillendiremiyor, öyküye dönüştüremiyorlar.Hafızamız ne yaptığını ne yapıldığını 3-4 yaşlarında kaydetmeye başlıyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4882663731022901219-7157057048754184162?l=ozelkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/ozelkultur/~3/YK1Xfu4cqzI/yandan-nce-olanlar-neden-hatrlamyoruz.html</link><author>noreply@blogger.com (fırat)</author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://ozelkultur.blogspot.com/2008/03/yandan-nce-olanlar-neden-hatrlamyoruz.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4882663731022901219.post-8222804753064784893</guid><pubDate>Sat, 08 Mar 2008 11:08:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-03-08T03:09:18.317-08:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">Bilim</category><title>Bardaktaki buzlar neden birbirlerine yapışırlar</title><description>&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span style="font-size:8;"&gt;&lt;span style="font-family:verdana,geneva;"&gt;&lt;span&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; &lt;p&gt;   &lt;/p&gt;Buzun erimesi için yalnızca sıcaklık değil basınç da önemlidir. Dağlardaki buzulların kayma nedeni de budur. Basınçla alt tabaka erir ve kayma oluşur. Bir kabın içinde ya da bir bardakta üstüste duran buzların herbiri altındakine değdiği noktada bir basınç oluşturur ve bu noktada çok küçük kısım erir.Buradan hareket eden su çok az yanda iki buz küpçüğünün birleştiği noktada tekrar donar. İki buz parçası kaynak yapılmışcasına birbirlerine yapışır ve orada bir daha erime olmaz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4882663731022901219-8222804753064784893?l=ozelkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/ozelkultur/~3/_iBUlxa6s_k/bardaktaki-buzlar-neden-birbirlerine.html</link><author>noreply@blogger.com (fırat)</author><thr:total>0</thr:total><feedburner:origLink>http://ozelkultur.blogspot.com/2008/03/bardaktaki-buzlar-neden-birbirlerine.html</feedburner:origLink></item><language>en-us</language><media:rating>nonadult</media:rating></channel></rss>

