<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><rss xmlns:atom='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearch/1.1/' xmlns:blogger='http://schemas.google.com/blogger/2008' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0' version='2.0'><channel><atom:id>tag:blogger.com,1999:blog-3427425781384425110</atom:id><lastBuildDate>Sat, 31 Aug 2013 23:25:06 +0000</lastBuildDate><category>saklambaç</category><category>En'lerim</category><category>Paul Auster</category><category>Seyrettiklerim</category><category>Okuduklarım</category><category>evli</category><category>Gezilerim</category><category>Yaşadıklarım-Düşündüklerim</category><title>uzun sürmüş bir günün akşamı....</title><description></description><link>http://paralamadefteri.blogspot.com/</link><managingEditor>noreply@blogger.com (coraline)</managingEditor><generator>Blogger</generator><openSearch:totalResults>301</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>25</openSearch:itemsPerPage><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3427425781384425110.post-8622605938489034252</guid><pubDate>Tue, 18 Jun 2013 07:49:00 +0000</pubDate><atom:updated>2013-06-18T10:49:35.620+03:00</atom:updated><title>Ne güzelsin duran adam...</title><description>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;
&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-8SjY8N9_uLE/UcAQIdk66VI/AAAAAAAAAmQ/-LH6b2w92MI/s1600/998115_10151487838958947_1441555150_n.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://4.bp.blogspot.com/-8SjY8N9_uLE/UcAQIdk66VI/AAAAAAAAAmQ/-LH6b2w92MI/s320/998115_10151487838958947_1441555150_n.jpg" width="228" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
Bu kadar sinir bozucu bir ülkede yaşanan haksızlıklara içerleyip dururken, belki de en çok kızımın büyüdüğünde duran adam gibi adamların öğrencisi olacağını umarak mutlu oluyorum... umarım bir gün bu insanlar tarafından yönetilen bir devlette genç kız olur kızlarım...&lt;/div&gt;
</description><link>http://paralamadefteri.blogspot.com/2013/06/ne-guzelsin-duran-adam.html</link><author>noreply@blogger.com (coraline)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-8SjY8N9_uLE/UcAQIdk66VI/AAAAAAAAAmQ/-LH6b2w92MI/s72-c/998115_10151487838958947_1441555150_n.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3427425781384425110.post-6119868300878323838</guid><pubDate>Wed, 12 Jun 2013 12:14:00 +0000</pubDate><atom:updated>2013-06-12T15:14:55.483+03:00</atom:updated><title>12.06.2013...</title><description>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;
&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-TcjxAeC8gO8/UbhmEr63tQI/AAAAAAAAAl8/z2Rka1DSdN8/s1600/IMG_0962.PNG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://2.bp.blogspot.com/-TcjxAeC8gO8/UbhmEr63tQI/AAAAAAAAAl8/z2Rka1DSdN8/s320/IMG_0962.PNG" width="270" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
Bu tarihi not etmeliyim. Bütün gece dürüst yayın yapmaya çalışıp bugün cezayı yiyen bir kanalın başında, elimde telefon facebook, twitter takip ederekten, gece üçte artık ayaklarımın ağrısına dayanamayıp nasıl bir sabaha uyanacağımı bilmeden girdim yatağa.&amp;nbsp;&lt;/div&gt;
</description><link>http://paralamadefteri.blogspot.com/2013/06/12062013.html</link><author>noreply@blogger.com (coraline)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-TcjxAeC8gO8/UbhmEr63tQI/AAAAAAAAAl8/z2Rka1DSdN8/s72-c/IMG_0962.PNG' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3427425781384425110.post-1756584485176498959</guid><pubDate>Wed, 05 Jun 2013 13:50:00 +0000</pubDate><atom:updated>2013-06-05T18:34:13.829+03:00</atom:updated><title>Ankara'ya sadece perinataloğa gitmiştim oysa...</title><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: justify;"&gt;
&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-apcgxKhZYwQ/Ua9P8qL-zsI/AAAAAAAAAls/4goV-kad2tY/s1600/IMG_0828.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://4.bp.blogspot.com/-apcgxKhZYwQ/Ua9P8qL-zsI/AAAAAAAAAls/4goV-kad2tY/s320/IMG_0828.JPG" width="166" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;
Son dört gündür Ankara'daydım. Doktor kontrolünü arkadaşları da görüp sevme planıyla birleştirince dört gün oldu. Daha önce planlanmamış şekliyle Ankara karıştı, kendimizi eyleme gidiyor gibi hissettik. Hayır, halen biber gazı kokusu nasıldır bilmiyorum maalesef. Çocukluktan beri beraber yaşadığım alerjik astımım ve 21 haftalık göbeğimle benim eylemlere katılamayacağım aşikar olsa da aynı havayı solumuş olmak, mahalle arası yürüyüşleri görmek, Ankara sokaklarına tencere tava çalmak, altı yaşındaki kuzuya bunların neden yapıldığını bir bir anlatmak da çok güzeldi. Bütün bunlar olurken Erendiz Atasü'den Dağın Öteki Yüzü'nü okuyor olmam bile gözlerimin yaşarmasına yetiyordu. Onu sonra yazayım zira mis gibi bir roman kendisi.&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
Yıllardır bu ülkede olanlara kimsenin gıkının çıkmadığından, bütün karşı çıkışların, onaylamamaların ise sosyal paylaşım ortamlarında yapılan bir paylaşımdan öteye gidemediğinden, insanların giderek yozlaşmasından ve kapitalizmin kölesi, hükümetin yalakası olup işlerini halledenlerin giderek çoğalmasından şikayet eder yakınırken, artık ciddi ciddi "yurtdışına nasıl gideriz" konulu araştırmalar yaparken olanlar sanırım olmasını istediğim olaylardı. Ama keşke can yanmasaydı ama zaten bu da beklenen bir durumdu bana göre. İstanbul'da hiç yaşamadım, çok gezdim ama yaşamadım, bilmem oraları, yaşanmadan bilinmez tanınmaz. Ama Ankara'yı bilirim. Ankara'da öğrenci olmuş herkes bilir. Ankara'da polis denen bir acı gerçek vardır, ve bu acı gerçekten Ankara'da öğrenci olmuş hiç kimse hoşlanmaz. Dolayısıyla Ankara'da öğrenci olmuş kimseler olanlara pek de şaşırmamış olmalı... Olanlara tanık olurken öğrenciliğim geldi gözümün önüne çok çok, çıkan olaylar neticesinde kantinde kapalı kalışım mesela, polislerin bizi sıraya dizişi, kimlik bilgilerimizi kontrol esnasında hepimize pislikmişiz gibi bakışı, cep telefonumuz bile yok ki bırak internetten sosyal medyayı çağıralım kapıya... neyse...&amp;nbsp;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
Ülkenin gidişatından, hatta abartmak gerekirse tüm dünyadaki gidişattan endişeliyim. Evrensel yozlaşma... evrensel endişe... ben apolitik bile değil de politika fobik büyütülmüş bir insanım... annesi babası 80 dönemini gayet güzel yaşamış belki de bu nedenle de kızını oğlunu koruma altına almış bir ailede büyüdüm, şöyle ki annemler beni onyedi yaşımda üniversite okumaya büyük şehire göndermişti ama her olay çıktığında ve dahası benden haber alınamadığında, ve televizyonlar dtcf de eylemcilerin okulu nasıl dağıttığını anlatırken ve cep telefonu yokken (evet medya o zaman olması gerektiği gibiydi) okulun kapısına Ankaralı bir yakınımızı dikerlerdi misal. "Aaaa İsmail Amca senin ne işi var burda" diye kalakalırdım okulun kapısında... "Aman kızım olaylara dikkat et" diye diye okudum ve büyüdüm işte, o yüzden ahkam kesemem politika siyaset vesaire üstüne ama çok okurum söylemesi ayıp, bir fikrim vardır benim de.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir sosyolog edasıyla yazamayacağım affet günlük, son zamanlarda yapılan eylemlerin olması gerekiyordu, çok da iyi oldu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, mesele üç beş ağaç değil elbet ama sadece üç beş ağaç için olsa ne olur ki zaten, sadece onun için bile eylem yapılabilir bence. Hatta AOÇ bu hale gelirken neden susmuşuz mesela, gözlerim yaşardı görünce. AVM yapmak yememiş de kendine saray yapıyormuş AOÇ nin göbeğine. Güzelim AOÇ ormanının tepesinde bir saray... etrafı büyük büyük yollar ve köprüler geçiyor... AOÇ nin yanında Gezi Parkı nedir ki aslında... AOÇ ye denk gelmedi işte direniş..yazık oldu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mesele çok, bütün bu meseleleri nasıl halledecekler belli değil henüz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mesele bence sadece diktatör olmasın, ılımlı olsun meselesi de değil, ne yani ılımlı olsa Arapça'nın okullarda seçmeli ders olmasını kabul mu edeceğim, ya da hamile kalıp kromozomları bozuk olması muhtemel bir cenini doğurmak zorunda kalmayı kabul mü edeceğim, sağlık sistemindeki sorunları ise doktor yakını olanlar bilebilir bir durumdayız mesela, büyük şehirleri bilemem ama buralarda aldığı gazla firmasının girişine cami maketi koyan firmalar var, yarın bir gün kızım bana "anne biz niye türban takmıyoruz, herkes takıyor" diye soracak ve hatta belki de suçlayacak kadar normalleşecek mesela bu kafa, ben bütün bunları "ılımlı" da olsa kabul edemem kimse kusura bakmasın, o kadar hümanist değilim maalesef. Dedim ya politikadan çok çakmam ama kendi tarafımdan bakacak olursam, alışveriş merkezine gitmiyorum, son 3 senede hepi topu en fazla on defa gitmişimdir o da mecburiyetten (tabii bunda ılıman iklimli denizli bir şehirde yaşıyor olmamın da etkisi var), televizyon izlemiyorum dolayısıyla hürrem'i, acun'u, kuzey'i &amp;nbsp;ve/ya binbir türlü reklamı sadece sosyal medyadaki bilgi kirliliğinden duyuyorum, Türkçe'yi kötü kullanan hiçbir kitabı veya yayını komik de olsa yok da satsa moda da olsa almıyorum, bunları bu eylemlerden önce de yapıyordum, yapmaya da devam edeceğim elimden geldiğince. Çünkü bunların hepsi birer zincir, şimdi haberleri net vermediği için kızdığımız medyaya hürrem seyrederek yeterince para kazandırmıyor muyduk mesela....dedim ya ben izlemiyorum. Bu tip dizi ve yarışmaların insanlar salaklaştırdığını düşündüğüm için ama sadece.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sen de izleme olur mu... Bütün bu eylemleri unutup olağan hayatına geri dönme bence... ve bir daha oy verme, tadından yenmez ılımlı mı ılımlı bir insan dahi olsa kendisi kafa aynı kafa çünkü. Kadınlara erken emeklilik vermesi bile çalışmayalım diye...ona göre...&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu arada, Ankara'da detaylı ultrasonumu oldum, büyük ihtimalle bir sorun olmayacağını amniyosenteze gerek olmadığını bilimsel kesirlerle açıkladı doktor, "bazen tıpta oluruna bırakmak da gerekir" diye de ekledi... sonra bende "Siz doktorsanız Adana'daki adam neydi acaba?" demek istedim...&lt;/div&gt;
</description><link>http://paralamadefteri.blogspot.com/2013/06/ankaraya-sadece-perinataloga-gitmistim.html</link><author>noreply@blogger.com (coraline)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-apcgxKhZYwQ/Ua9P8qL-zsI/AAAAAAAAAls/4goV-kad2tY/s72-c/IMG_0828.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3427425781384425110.post-5277447242450535462</guid><pubDate>Wed, 29 May 2013 08:31:00 +0000</pubDate><atom:updated>2013-05-29T11:38:20.084+03:00</atom:updated><title>Bir doktor macerası...</title><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
Yarısı bitti bile. Ben keyfini çıkartacağım derken nasıl geçtiğini anlamadım hamileliğin yarısının. Zaten bana hayat ne olduğunu anlamadan geçiyor sanki hep. Birşeyleri yaşarken bedenen oradayım da ruhen orada yokum sanki, herşeye ilişkin bir nasıl geçtiğini anlayamama vakası yaşıyorum sürekli, hafıza kaybına benzer nitelikte. Neyse... Hayır, bir daha hasta olmadım neyse ki. Detaylı ultrasona girdim, bebeğin kalbinde görülen ekojenik kardiyak odak dışında herşey normal görünüyor. Aslında evdeki doktora, kendi doktoruma ve detaylı ultrasonumu yapan perinataloğa göre herşey normal. "Ekojenik kardiyak odak tek başına bir aksilik göstergesi değil, kaldı ki ikili testim düşük riskte, sadece ileri yaş da bir risk değeri değil, malum 35 yaş üstü bir hamileyim, sonuçta amniyosentez önermiyoruz"; bunlar onlara, doktorlara göre tabii, haa bu arada perinatalog arada "isterseniz de yaptırabilirsiniz tabii" demeyi de ihmal etmedi, olaki kusurlu bir doğum yaptınız bana gelip hesap sormayın der gibi. Ben ekojenik kardiyak odak tanımını duyduğum andan itibaren nette sörfteyim, ilk hamileliğimde de internette abuk subuk şeyleri okuyup doktorumu fitil ediyordum ve doktorum kelli felli kadın doğum üzerine ne varsa yapmış bir profesördü, her muayenede nette okuyup sorduğum abuk sorulara cevap veriyordu, ikili testim düşük riskli çıktığında "üçlü teste gerek yok, ikili test daha güvenilir" demişti de ben itiraz etmiştim "yok ben yaptıracağım" diye de, benimkinden azarı bir güzel işitmiştim "koskoca profesör gerek yok diyor sen kalkmış yaptıracağım diyorsun" diye, zira tonton doktorum koca kişisinin de hocasıydı. Sonra tonton beni uyardı okuma oradan buradan diye de bıraktım ben de okumayı sonra mis gibi tatlı mı tatlı geçti hamileliğim. Çok da hafıza kaybım yokmuş ya bak hatırlıyorum güzel güzel, ama sanki başkası bana anlatmış gibi. Birinci ve ikinci hamilelik arasındaki en büyük fark, ikinci hamilelikteki farkındalık sanırım. Neyse... dedim ya içim rahat etmedi, Adana'dan bir profesör araştırdım, bugün ona gideceğim. Bakalım o ne diyecek, hayatta en nefret ettiğim şey başıma geldi... doktor doktor gezmek. Elini sallasan tıp fakültesine çarparsa böyle olur işte, sanki heryerde eğitim aynı kalitedeymiş gibi, hasta ameliyat etmeden uzmanlık alan cerrahlar var bu ülkede be. Bak kızdım yine. Tabii bugün gideceğim doktor da şöyle diyebilir, "isterseniz amniyosentez yapalım", bu amniyosentez işi de anladığım kadarıyla artık hasta talep ederse yapılan bir müdahele olmuş, zaman benim ilk hamileliğimden bu yana değişmiş. Doktorlar sanki biraz daha fazlaca şirketler gibi davranıyorlar ya da davranmak zorunda mı bırakılıyorlar, normal doğum diye hastaneye giren hiçbir arkadaşımın normal doğum yapamamış olması gibi, "isterseniz amniyosentez yaparız"... ben ne isteyeceğim kardeşim yapalım mı yapmayalım mı sen bileceksin, sen okumuşsun o kadar sene, ben buna karar verecek olsam sana ne gereği var. Değil mi? Bu arada bir doktorla evli olan doktor olmayan kişinin en zor anları da bir başka doktorun muayenesi esnasında yaşanmaktadır, zira ortamda bir doktor olduğundan bütün kontroller tıp dilinde dile getirilir, sen de hiçbir şey anlamazsın, bu da ayrı gıcık bir durumdur da bunları anlatmanın yeri burası değil, konu başlığı farklı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu arada yarın oldu. Ben yazıyı yayınlamadım, akşamına profesöre gittim, yattım kalktım işe geldim, devam ediyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;
&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-c3X__3wsML4/UaW-cVJ49II/AAAAAAAAAkk/g8C4ix9Wp_k/s1600/634727803819454097_452605_b.png" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://2.bp.blogspot.com/-c3X__3wsML4/UaW-cVJ49II/AAAAAAAAAkk/g8C4ix9Wp_k/s320/634727803819454097_452605_b.png" width="265" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;
O profesöre gittiğime gideceğime bin pişman oldum. Koca lafı dinlemez, hep burnunun dikine dikine gidersen böyle olur işte. Gittiğim profesör artık yaş itibariyle mi yoksa medyanın başına gelen bir olayı bu sene başında abartmasından dolayı mı nedir kendini paranoyaya teslim etmiş bir adamdı. Daha adamın yüzünü görmeden sekreteri ultrasonografinin bebekteki bütün anomalileri görmek için yeterli olmadığına dair bir yazı imzalattı. Evet, ülkemizdeki bir takım insan profilini, ve kocanın yanına uğradığım birkaç seferde gördüğüm bazı hasta profillerini düşününce bunu haklı bulabilirdim tabii de, doktorun odasına girdiğimizde yaşımın 37 olduğu öğrendiğinde verdiği tepkiyi ve daha hiçbir muayene yapmadan ve hasta hikayemi almadan 35 yaş üstüne amniyosentez önerdiğini söylemesini ise hiç de haklı bulamadım. Zira, doktorun üzerindeki paranoyak haller burada da kendini gösteriyordu. Neyse, kendisine zahmet olacaktı ama nihayet ultrasona geçebildik. Ultrasonda herşeyi birbir anlattı, hem de Türkçe olarak, buna şaşırdım doğrusu. Sonuç herşey normal. Bunun üzerine biz dayanamadık, kalpte odak vardı dedik, tekrar baktı, yok çok ufak o kaybolur önemli değil dedi, evet odak küçülmüştü. "Bu tek başına bir bulgu değil zaten" dedi bir zahmet, evet onu biz de biliyoruz demedik zaten. Neyse, adam sürekli kendini garantiye almak peşinde olmaya devam etti, "ultrason kesin bilgi vermez", "ikili testi çöpe at bir işe yaramaz, bak yaş riski var", "çocuk down sendromlu olmayabilir ama başka zeka özrü olabilir biz ultrasonda zekayı göremiyoruz" diye ekledi de ekledi, "yaş riski var amniyosentez öneriyorum ama tabii sen bilirsin" dedi, ben "19 haftalıkken hafif bir kanamam oldu, amniyosentez riskli olur mu?" diye sordum, o da devam etti "e tabii amniyosentez den sonra düşük olabilir, suyun gelebilir, sen enfeksiyon kapabilirsin bunları kabul etmen gerekiyor, riski var tabii sen bilirsin" dedi. Ben "gerekiyor mu, gerekmiyor mu" dedim, "sen bilirsin tabii, ben sadece öneriyorum" dedi. Ben "Düşüneceğim" dedim. Arkasından sekreteri bir kağıt getirdi ve adam bana "yaz bakalım buraya amniyosentez istemiyorum, çocuğumu doğurmak istiyorum diye imzala" dedi. Kuzu kuzu imzaladım. "Peki dedim amniyosenteze olur dersem de çocuğumu düşürebilirim, kendimi enfekte edebilirim diye mi yazı imzalayacağım" dedim, "evet" dedi. "Evet". Amniyosentez kararı bana kalmış yani, istersem yaptırım istemezsem yaptırmam, bu mudur? Olması gereken, yaptırıp yaptırmamam gerektiğini doktorun söylemesi değil midir, önermek değil de yapılması gerektiğini söylemek değil midir? Ayrıca bu doktorların söyledikleri neden birbirini tutmaz, biri yaş tek başına bağlayıcı değil büyük şehirlerde insanlar gecikebiliyorlar diyor diğeri 35 yaş üstüne kesin öneririm &amp;nbsp;Amerika'da da böyle diyor. Bir müdahele yapılması gerekiyorsa yapılır zaten, itiraz etmeyiz herhalde. Neyse, bana Ankara yolları göründü kısacası. Tonton doktoruma gideceğim, o ne derse onu yapacağım... o mutlaka ne yapmam gerektiğini kesin bir dille söyler böyle yavşaklık yapmaz, böyle tırsmaz başıma bir olay gelir mi diye...&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
</description><link>http://paralamadefteri.blogspot.com/2013/05/bir-doktor-maceras.html</link><author>noreply@blogger.com (coraline)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-c3X__3wsML4/UaW-cVJ49II/AAAAAAAAAkk/g8C4ix9Wp_k/s72-c/634727803819454097_452605_b.png' height='72' width='72'/><thr:total>9</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3427425781384425110.post-4649780663412577964</guid><pubDate>Tue, 14 May 2013 12:20:00 +0000</pubDate><atom:updated>2013-05-14T16:06:45.272+03:00</atom:updated><title>Son zamanlarda....</title><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
Yine hasta oldum. Grip oldum hem de öyle böyle değil... Bütün hamileliğim boyunca sürekli hasta oldum, oysa çok çok keyfini çıkarmayı koymuştum kafaya. Zaten ne istersen hep tersi olur şu hayatta...neyse, iyileştim şimdi, bir daha olmamasını ve bundan sonrasında keyifli bir hamilelik geçirmeyi umut ediyorum. Şöyle hamile kalınca, anne olunca falan tadından yenmez, şeker, olgun, ermiş, bilmiş, bütün dünyayla barışık &amp;nbsp;vesaire kadınlar oluyor, onlardan olmak istiyorum bir süre mümkünse.&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
....&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
Hatay'da patlama olunca çok şaşırdınız değil mi? Birden bire aylar öncesine döndünüz, hükümetin tavrını hatırladınız, söylenenleri belki, etkisi birkaç gün sürdü zaten. Sonra araya bir sürü olay daha karıştı unutturuldunuz, malum biz ve bizim gibilerin unutması ve düşünmemesi için uyutulmaları, unutturulmaları gerek. Biz unutmadık ve biz hiç şaşırmadık... Biz dediğim bu taraflarda yaşayanlar. Olaylar ilk patlak verdiğinde ve gündem o şekilde çalkanırken, biz sahile bakıp "Suriye'de karşısı, adamlar ordan sallasa küt tepemize iner" diyorduk, traji komik esprimsiler. O gün bugündür, şimdilik yollardaki on arabadan üçünün Suriye plakalı olması ve giderek çoğalmasına, Arapça konuşan ve Arapça yaşayan nüfusun, yüzü gözü örtülü kadınların giderek artmasına ve bu şehirde doğup büyümüş olanların oturamadığı sahil sitelerine bir bir yerleşmelerine tanık oluyoruz. Zaten karışık olan bir toplumun daha da karıştığına şahit oluyoruz, ve kendimiz burada yaşadığımız halde "burası Türkiye'mi" diyecek hale geliyoruz. Hatay'lı çok arkadaşımız var... onlardan duyuyoruz karışıklıkları, zaten burada bu derece bir karışma var ise, oraları tahmin etmek güç değil. Demem o ki, kısaca, Reyhanlı' daki patlama beni şaşırtmadı. Adamlar ülkenin içine ediyorlar, bunu görmemek için ahmak olmak lazım ama her geçen gün rabbimciler, hayırlı cumacılar çoğalıyor, ben de bunu anlamıyorum...&amp;nbsp;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
....&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
Bir doktorla evli olmak beni bu aralar çok geriyor. Ne bitmez tükenmez bir kariyer hevesiymiş bu anlamadım ki. Sanki senden para sıçmanı isteyen mi var ana fikriyle yeni bir yazı daha yazıp içimdekileri dökmeliyim hastalıklardan başımı kaldırabilirsem eğer.&amp;nbsp;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
....&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
Ha, bu arada bir kız daha doğuracakmışım. Ne sevindim ne sevindim. "Aman kız olsun, ilkinin eskilerini giydiririz masraf olmaz" mı desem, "kız çocuk nasıl bakılır biliyorum kız olsun benim için kolay olur" mu desem... o hastalıklı ana oğul ilişkisini yaşamak, sürekli eleştirdiğim bir cinsiyeti yetiştirip sonra nefret ettiğim erkek triplerine tanık olunca onları hoşgörmek zorunda kalarak tükürdüğümü yalamak istemediğimden, ve gerçekten de erkek çocuklar çok yaramaz olduğundan ve benim bu yaramazlığa dayanma gücümün çok zayıf olmasından kelli kız istiyordum... tabii önce sağlıklı olsundu, ama sonra hemen de kız olsundu. Gönlüme göre oldu. Şimdi iki tane kendim gibi yelloz yetiştireceğim işte, ohhhh.&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
....&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
Duman bugün yatak odasındaki halının üzerine kakasını, hatta kakalarını yaptı. Bu yeni kardeş onu da mı daraltıyor nedir? Hoş, birinci kuzunun kardeş gazını almak için şuan çok iyi gidiyorum denebilir. Bunları onun günlüğüne yazıyorum şimdilik.&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
....&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
Çok fena kitap okuyorum bu aralar. Ahmet Altan ve Livaneli'nin yeni kitaplarını okudum bile. Nasıl bir tesadüf bilemiyorum ama Ahmet Altan'ı bitirip de Livaneli'ye başlayınca, sanki aynı mekanda bir evden diğerine geçmiş gibi oluyorsunuz. Birbirinin devamı gibi... çok ilginç geldi bana. Üst üste okumanızı tavsiye ederim, detayları sonra yazacağım.&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
Benden bu kadar şimdilik....&lt;/div&gt;
</description><link>http://paralamadefteri.blogspot.com/2013/05/son-zamanlarda.html</link><author>noreply@blogger.com (coraline)</author><thr:total>16</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3427425781384425110.post-3768804497258205285</guid><pubDate>Fri, 03 May 2013 11:55:00 +0000</pubDate><atom:updated>2013-05-03T14:55:08.828+03:00</atom:updated><title>Ruhumu Öpmeyi Unuttun - İnci Aral</title><description>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;
&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-a1tetRu2N4o/UYOlcRNXk-I/AAAAAAAAAgw/w8W0m9G3EZQ/s1600/IMG_0259.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/-a1tetRu2N4o/UYOlcRNXk-I/AAAAAAAAAgw/w8W0m9G3EZQ/s1600/IMG_0259.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
İnci Aral'a olan sevgi ve hayranlığımın boyutlarını çok yazdım daha önce. Bir detay daha eklemem gerekirse, onun yazdığı öykülerden sonra bir süre hiçbir öykü tat vermiyor. Bu öykülere ilişkin en önemli notum ise, kokuları bile öyle tasvir ediyor ki, her bir öyküde yer verilmiş kokuları burnumda hissederek okudum, o kadar da güzel yazarsın İnci Aral teyze. Yazılı materyalde kokuyu burnuma getiren tek yazarsın galiba.&lt;/div&gt;
</description><link>http://paralamadefteri.blogspot.com/2013/05/ruhumu-opmeyi-unuttun-inci-aral.html</link><author>noreply@blogger.com (coraline)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-a1tetRu2N4o/UYOlcRNXk-I/AAAAAAAAAgw/w8W0m9G3EZQ/s72-c/IMG_0259.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>7</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3427425781384425110.post-885083658832175447</guid><pubDate>Tue, 30 Apr 2013 15:00:00 +0000</pubDate><atom:updated>2013-04-30T18:00:41.474+03:00</atom:updated><title>Karışık Kaset - Uygar Şirin</title><description>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;
&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-G2mlaaJaBvk/UX_cLssotfI/AAAAAAAAAgc/-lNre9oyFfs/s1600/karisik+kaset.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/-G2mlaaJaBvk/UX_cLssotfI/AAAAAAAAAgc/-lNre9oyFfs/s1600/karisik+kaset.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
Çok büyük hevesle başladım okumaya.&amp;nbsp;Birkaç yerden duydum methini, bir de kapağı hoşuma gitti. E ben de kurşunkalemle kaseti başa saran bir kuşaktanım madem muhtemelen hoşuma gidecekti okuduklarım. Baştan çok da hoşuma gitti aslında. Ulaş'ın 13-14 yaşları beni benden aldı, taaa ergen hallerime götürdü. Ne de olsa Ulaş benden bir yaş küçüktü hesaplamalarıma göre. Kendi ergen hallerimi okumak çok eğlenceli ve nostaljikti ayrıca, kolay okunur günlük yazarmışçasına rahat dili ilk başta hoşuma gitse de bir süre sonra kendimi olaylara kaptırmama neden oldu. Pek sevmiyorum ben o tip okumaları. Kendimi olaylara kaptırınca ve olaylar bir dizi filmi andırmaya başlayınca bir süre sonra sıkıldım ve romanın ortasında sonunu düşünmeye başladım. Ulaş beni bir süre sonra uyuz etmeye başladı. Bütün roman boyunca aynı davranış şeklinde ısrar eden, kendini bir gıdım öteye götürmemiş, buna rağmen iyi bir kariyer yapmış bir baş karakter bana bir süre sonra çok sıkıcı geldi. Ayrıca, romanda sözü geçen şarkıların çoğunu duymuş olsam da çok iyi bilmiyordum ve zihnimde herhangi bir anıya götürmüyordu beni zira ben kendi ergenliğimde guns n' roses, led zeppelin vs. dinliyordum. Bütün bunların sonucunda &amp;nbsp;maalesef romanın sonuna atlaya atlaya geldim çünkü çok sıkılmıştım. Sonu ise bence kötü yazılmış bir best seller aşk romanına benziyordu. Sanki yazar romanı "belki bir gün romanımın dizisini çekerler ben de paranın gözüne vururum" diye düşünmekten kendini alamayarak bitirmiş.&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
Çok bilmiş yazdım biliyorum.&amp;nbsp;&lt;/div&gt;
</description><link>http://paralamadefteri.blogspot.com/2013/04/karsk-kaset-uygar-sirin.html</link><author>noreply@blogger.com (coraline)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-G2mlaaJaBvk/UX_cLssotfI/AAAAAAAAAgc/-lNre9oyFfs/s72-c/karisik+kaset.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3427425781384425110.post-8445579198310218566</guid><pubDate>Mon, 22 Apr 2013 06:04:00 +0000</pubDate><atom:updated>2013-04-22T11:31:55.720+03:00</atom:updated><title>Can sıkıcı bir kaç gün... </title><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
Hamilelik bir sürü ruh hastalığını da beraberinde getiriyor. Mesela herşeyde ağlanacak acıklı bir nokta bulabiliyor hamile kişi, ya da bir olayı dramatize etmede üstüne olmuyor, aklına bin türlü felaket senaryoları geliyor, herşeye üzülebiliyor her naneyi takabiliyorsun, bir gün çok mutlu bir gün çok mıutsuz olabiliyorsun. Bu hafta 15. haftadayım. Üç ayı geçtim, ilk üç ay bir risk taşıyor ne de olsa, bunu geçmiş olmak önemli. İş yerine söyledim mesela, patronum kendisinden hiç de beklemeyeceğim bir olgunlukla çok sevindi ve kesinlikle bir engel olarak düşünmediğini söyledi ama nedense ben ona inanmıyorum. Yakın arkadaşlarım zaten biliyordu da, artık etrafımdaki diğer insanlara da hamileliğimi söylemeye başladım. Zaten karnım hafif hafif belirmeye de başladı.&amp;nbsp;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
İlk hamileliğimde farkında olmadığım çoğu durumun şimdi çok çok farkındayım. Bütün algılarım açık. Bütün algılarımın olabildiğince açık olmasının zaten evde gözden kaçırmak istemediğim bir çocuğumun daha varlığından kaynaklandığını farkettim. İlk üç ayın verdiği uyku halini, ilk çocukta biraz da yapacak başka hiç bir iş olmamasından kelli uyuyarak ve yayarak geçirirken, ikinci de uyumak istemiyordum, zaten uyumak için çok da vaktim yoktu. Sanki uyuyunca evdeki çocuğu kaçıracakmışım hissi ilk üç aya damgasını vuran ruh hastası duygulardan biri oldu. İşten gelip birinci için hiç koşturmadığım kadar çok koşturmak istedim. Bundan başka, ikinciye içimde, kendi vücudumla bakarken ve korurken birinciyi boş veriyormuşum hissine kapıldım sık sık. Bu hissi yenebilmek için bütün vakitlerimi birinciye ayırmaya çalıştım. Normalde gözüm kapalı babaya paslayacağım veya zaten onun işi olan işleri bile ben yapmak istedim. Böyle, bir sonradan olma üstün annelik çabası, ikinciyle beraber gelen. Bunun büyük bir faydasını da gördüm, şimdi kuzunun saçlarını tararken bile asla başka yerlere gitmiyorum, tel tel bütün saçlarının arasındayım, o kadar farkındayım ve onunlayım.&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
İki hamilelik birbirinden farklı olur diyor herkes... birincide ne kadar rahat ve ferahsam bunda tam aksi oldu.... insan büyüdükçe kendini daha fazla dinliyor olmalı...&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
Farkındalık ve algı açıklığı biraz daha fazla evhamlı olma hali getirdi üzerime mesela, birinci için ayrı, ikinci için ayrı, kendim için ayrı, hatta baba için bile ayrı evhamlı davranışlarım ortaya çıktı. Birinciyi sürekli boşveriyormuşum hissiyle savaşırken (ki aslında boş vermiyorum tabii ki), ikinciyi severek sanki birincinin sevgisinden çalacakmışım gibisinden ruh hastası düşünceleri aklıma getirip, karnımdakini biraz yok sayıp, sonra da onu yok saydığıma üzülüp "ya Kevin'ın annesi gibi olursam" diye endişeleniyordum. Sahi bir anne iki çocuğu birden nasıl aynı oranda sevebilir, ben hala bunu çözebilmiş değilim, ve sanırım kucağıma alana kadar da çözemeyeceğim... kucağıma alabilirsem tabii...&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
Ben böyle duygu bulantılarının birinden çıkıp öbürüne koşarken, hamileliği bütün ruh hastalıklarıyla beraber algılarım açık yaşamaya çalışırken, ikinci ayda boynumda ve dudaklarımda geçmek bilmeyen alerjiler çıktı, geçirene kadar da canım çıktı, astım atakları peşimi aylardır bırakmıyor ve ben sürekli Ventolin kullanıyorum, sonra geçen Cumartesi günü, yine kendimi çok yorduğum bir günde de kanamam oldu. Çok hafif koyu renkli bir kanamaydı. O kadar korktum ki kimseye söylemedim. Evet böyle huylar edindim yaşım büyüdükçe. Bundan on sene önce parmağım kanasa doktora giderdim, artık birşey olsa "aman kötü birşey çıkarsa ya, en iyisi geç öğrenmek" gibi en saçmasından koca karı huyları edindiğimi yeni farkediyorum. Kanama bu boru mu tabii ki de ters giden birşeylerin habercisi diyerekten ertesi gün de olunca geçen Pazartesi doktora gittim tabii ki.&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
Bebekte bir sorun yok, kalbi hala pıt pıt atmakta. Pazartesi'den bu yana Progestan hapı ve Magnezyum tozu kullanıyorum. Bu benim için çok garip, zira birinci hamileliğimde hiç böyle bir sorunla karşılaşmamış, ekstra hiçbir ilaç kullanmamıştım. Şimdi neredeyse her gün en az bir kez Ventolin kullanıyor, vitamin ve demir haplarının yanında bir de Progestan ve Magnezyum kullanıyorum. Ayrıca bir de bu ilacı kullandığım için hamileliğimin sonuna kadar varis çorabı giyeceğim, zira Progestan dvt mi ne bir tür damar hastalığına neden olabiliyormuş. Bu doktorların da hastasıyım, biri bir ilaç veriyor ama başka bir yeri bozuyor öteki de onu kurtarmaya çalışıyor falan filan, bu mesleğe olan hislerimi zaten biliyorsunuz değil mi uzatmaya gerek yok. Öyle işte... bu da buralara not olsun.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ha, bu arada sona bir not düşeyim gugıldan gelenlere bu varis çorabı denen şey öyle çok da korkulacak bir nane değilmiş, biraz paraya kıyarsanız anneanne çoraplarından değil de gayet de ince çorap görünümlü varis çoraplarından alabiliyorsunuz. Ben böyle varis çorapları olduğunu bilseydim sanırım çoktan alırdım zira acaip dinlendiriyor bacakları, böyle hani kanınızın hepsi ayak parmaklarınıza inmiş gibi hissedersiniz ya işte onu hissetmiyorsun, güzel. Ben Sigvaris Delfina aldım, tavsiye ederim çok memnunum, hiç ne anneanne çorabı gibi değil....mis...&lt;/div&gt;
</description><link>http://paralamadefteri.blogspot.com/2013/04/can-skc-bir-kac-gun.html</link><author>noreply@blogger.com (coraline)</author><thr:total>7</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3427425781384425110.post-8138101762043325599</guid><pubDate>Fri, 12 Apr 2013 15:05:00 +0000</pubDate><atom:updated>2013-04-12T18:05:02.283+03:00</atom:updated><title>Tükürdüğünü yalamak üzerine...ve 37...</title><description>&lt;div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;
&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-7Dp13Bd0ulA/UWgiWppP3BI/AAAAAAAAAgM/YcYdWXn8ask/s1600/spitting-person-picture-spit.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="233" src="http://4.bp.blogspot.com/-7Dp13Bd0ulA/UWgiWppP3BI/AAAAAAAAAgM/YcYdWXn8ask/s320/spitting-person-picture-spit.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;
Bazı insanlar vardır, beyniyle ağzı arasındaki mesafe çok kısadır, hatta o kadar kısadır ki beynini ağzında taşıyor sanırız...işte bu insanlar beyinleri ağızlarında olduğundan aklına düşen düşünce kırıntılarını pek de&amp;nbsp;olgunlaştırmadan&amp;nbsp;hemencecik kelimelere dönüştürüp ağızlarından çıkarıverirler. Bu insanlar düşüncesiz değillerdir, sadece akıllarına geleni daha sonra iyicene düşündüklerinde fikirlerinin, olayların boyutlarının değişebileceğinin farkında olmadan söyleyivermekte, söylediği şey üzerine ise günler sonra ancak düşünebilmektedirler. Mesela iş yerinde patronuyla kavga edince "istifa edeceğim" diye her yere ilan asar, günler sonra düşününce görür ki para lazımdır, kimse zengin değildir, çalışmalıdır. Halk arasında boşboğaz da denir bu tip insanlara sanırım. Bana göre doğru bir tabir değil, zira ağız boş değil beynin bir kısmı orada. Ha, bir de bazı durumlarda patavatsız da denir. Böyle bir insan arkadaşının yeni kestirdiği saç modelini beğenmediğini çat diye söyleyebilir, ya da olmadık ortamlarda olmadık esprileri patlatabilir. Ama konumuz bu değil, konumuz ağzının bir kısmı beyninde olan bu insanların patır patır konuşup, çatır çatır davranmasından kelli oluşan rezalet ve pişmanlık anları, sonrasında isteyerek ve/ya istemeyerek, hatta çoğu zaman farkında olmayarak da olsa tükürdüğünü yalamaları. Evet, yine kendimden bahsedeceğim. Çünkü, ben çok güzel tükürdüğümü yalarım.&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
Laf ağzımdan çok kolay çıkar benim... Kavgada, barışta, aşkta, arkadaşlıkta ağzımın ayarı yoktur. İçim dışım birdir çoğu zaman birazı ondan ama tamamen bunun ardına saklanmam biraz fazla bir pozitif yaklaşım olur. Düşünmeden konuşuyorum evet, o an ne hissediyorsam engel olamıyorum kelimeler ağzımdan paatır paatır dökülüyor. O anda aklıma gelenin veya o zaman diliminde düşündüklerimin fena halde fanatik taraftarı oluyor ve adeta coşkulu bir tezahürat halinde alakalı alakasız herkese haykırıyorum ağzımdakileri. Bir tut içinde değil mi, belki birkaç ay sonra bu düşündüklerinin aksini yapacak ve/ya düşüneceksin. Değil mi? Yok... değil.&amp;nbsp;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
Lisedeyken "evlenmek miiii ıııyyyy, ben evlenmeyeceğim" diye millete göğsümü gere gere nutuk atardım. Ne oldu sonra, tükürdüklerimi yalayıp evlendim...&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
"Avukat olacağım ben" diye naralar atardım, sanırsın yedi sülaleden avukatız o derece. Ne oldu sonra, daha üniversite sınavına girmeden etim butum yemedi, fazla çalışmak fazla geldi, tükürdüklerimi yaladım bölüm değiştirdim. Hoş, iyi ki de avukat olmamışım tabii de, neyse.&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
Yıllarca "ben küçük şehirde hayatta yaşamam, iğrenç ıyyy" dedim. Ne oldu sonra, buraya geldim tadından yenmez bir hayatım oldu, kısaca tükürdüklerimi bir daha ve bir daha yaladım.&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
Çarçabuk kavgalar çıkarıp, her kavgamda döndüm özür diledim....&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
Şimdiki kocam olan geçmiş zamanki sevgilime bin beş yüz kere "ayrılacağım senden" dedim, bütün arkadaşlarıma "ayrılacağım bundan" dedim. Sonra ne oldu, bir baktılar can ciğer kuzu arması oluvermişim. Kısa süreli ayrılıklarımızda, cümle aleme "ohh kurtuldum bomba gibiyim, hayatta bir daha işim olmaz" naraları atıp kapıma dayanınca yine ve yine tükürdüklerimi yalayıp böğüre böğüre ağlayaraktan boynuna atladım. Sonra utanmadım, evlendim. Sonra, başladım her kavgada "boşanacağım ben bundan" diye cümle alemi ayağa kaldırdım. Ne oldu...yalancı çobana döndüm ne olacak, zırt pırt kavga eden ergen çocuklar muamelesi gördük.&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
Çocuk mocuk istemem ben diye takriben ortaokuldan beri söylenmekteyim, tabii ki ne oldu biliyorsun günlük.&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
İkinci çocuk için ne naralar attım biliyorsun... sana attığım naranın bin türlüsünü herkese kanlı canlı attım. Ne oldu sonra... tükürdüğümü yaladım ya, hamileyim günlük. Deminden beri onu diyecektim.&amp;nbsp;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
Neyse, benim beynimin ağzımda olmasına alıştı insanlar. Ben de kendime alışsam diyorum, iyi ederim.&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
14. haftadayım şimdi hamile ağzıyla. Herkesin anlayacağı dilden söylemek gerekirse 3 ayımı doldurdum. Bilen bilir ilk üç ay tehlikeli biraz.&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
Nasıl hissettiğime gelirsek, hamilelik bir nevi ruh hastalığı, bir gülersin bir ağlarsın, her şeye kırılırsın öyle panik atak bir dönem işte. Ben de o karnını okşayan duygusal hamile kadın profili hiç olmadı, sanırım bunda da olmayacak. Yani arada bir karnımı sevip "canım bebeğim" falan diyecek oluyorum sonra bana bile çok eğreti geliyor bu hareketlerim. Sürekli uyuyorum ve sürekli uyuduğum içine kendime uyuz oluyorum. Sonraki günlerimi çok fazla düşünmüyorum, düşünürsem eğer bir altı yaş kız çocuğu, bir bir yaş kurt köpeği ve bir bebekle nasıl bir ruh hastasına dönüşebileceğim ihtimalini şimdiden düşünmek istemiyorum. Bunlarla ilgili çok yazacağım daha, uyumaktan kitap da okuyamıyorum, kitap okuyamadığımdan yazmak da hiç gelmiyor içimden zaten gündüz işteyim akşam da uyuyorum öyle bir uyuz yaşantım var bu ara. Uyumaya direndiğim günlerde hep film izledim, sonra ertesi gün işte masaya yatsam uyusam diye baktım baktım baktım. Yazacağım ama neler var neler...ikinci çocuğa hamile olmak ayrı bir ruh hastalığıymış günlük, doğmuş büyütmüş olduğuna bakıp üzülüyorsun mesela "ben bunun sevgisini başkasına nasıl paylaştıracağım" diye hayıflanıyorsun, sanki onun sevgisi alacaksın öbürüne vereceksin de ilki sevgisiz kalacak. Değişik bir ruh hastası durum işte. Geçen anneme şunu sordum da kadın şoktan şoka girdi "anne" dedim, "sen hem kardeşimi hem beni nasıl sevdin aynı anda?" Neyse, hepsinin derinlerine ineceğiz bakalım, herşey yolunda giderse.&amp;nbsp;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
Bu arada 37. yaşımı da doldurdum. Doğum günüm kutlu olsun. O da öyle arada kaynadı gitti. 31 Mart. Hem Mart hem 31 diye dalga geçerim ben doğum tarihimle ama severim de kendisini o ayrı. Kuzu girdiği yaşı söylüyor, ben bitirdiğim yaşı. 37 yaşında ikinciyi doğuracağım, Duman'ı da sayınca üç çocuğum olacak, onu ben doğurmadım ama olsun. Öyle işte... devamı sonra.&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
Bu arada gugıla "... yalamak" yazıp gelenlere de saygılarımı sunarım...&lt;/div&gt;
</description><link>http://paralamadefteri.blogspot.com/2013/04/tukurdugunu-yalamak-uzerineve-37.html</link><author>noreply@blogger.com (coraline)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-7Dp13Bd0ulA/UWgiWppP3BI/AAAAAAAAAgM/YcYdWXn8ask/s72-c/spitting-person-picture-spit.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>12</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3427425781384425110.post-739851210403530164</guid><pubDate>Mon, 18 Mar 2013 14:44:00 +0000</pubDate><atom:updated>2013-03-18T16:54:19.813+02:00</atom:updated><title>Pazartesi... bir kaç Duman'lı not...</title><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;
&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-z-DqK2abl4w/UUcnaBeMCuI/AAAAAAAAAf8/rDOUyDTvaCk/s1600/IMG_7631.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://4.bp.blogspot.com/-z-DqK2abl4w/UUcnaBeMCuI/AAAAAAAAAf8/rDOUyDTvaCk/s320/IMG_7631.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;
Geçen hafta çok hastaydım... iki gün işe hiç gitmedim, evde yattım, üçüncü gün kalktım geldim işe, bir iki saatten sonra tekrar eve gidip yatmam icap etti. Uzun lafın kısası, bu sabaha kadar yaklaşık altı gündür hayattan bezmiş ve soğumuş bir şekilde "nereye devrilsem de yatsam" modunda gayet uyuz bir şekilde, öksürüp tıksırıp nefes alamamakla geçti günlerim, dün bütün bir Pazar günü bir sıkımlık dahi Ventolin almadan uyuduktan sonra bu sabah nasıl da enerjik ve nasıl da mutlu kalktım. Hasta olduğum günler boyu, yatıp uyumadığım nadir zamanlarda, vaktimi kuzuya ayırıp Duman'la ilgilenme işini kocaya bıraktım. Cumartesi gecesi itibariyle Duman'ın menstruasyon dönemi başlayınca da içim sızım sızım sızladı. Evet, hayatımızda yeni bir gelişme oldu, Duman artık çocukluktan çıktı, ergen oldu. Bu aralar herşeyi dramatize etmekte üstüme yok, bir yandan yatıp kendime acıyorum, diğer yandan kuzuya hiçbir zaman yeterince vakit ayıramadığımın hesabını durduk yere yapıyorum, bir yandan da Duman mens oldu kimbilir kendini nasıl kötü hissediyordur diye hayıflanıyorum. Gülme... Köpeklerle insanlar çok benziyor birbirlerine. Muhtemelen o da kendini gergin, mutsuz, başarısız falan hissediyordur bu dönemde.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ne diyordum?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu sabah iyi kalktım diyordum. Hastalığımı atlatmış, zımba gibi kalkmıştım, "yazık" dedim, "bir saat Duman'ı gezdireyim". Çıktık sabahın köründe, mis gibi gezdik. Hava da süper ya artık. Kuzunun servis saati gelince de, kapıya dikildim. Kuzu geldi, servise doğru güle oynaya yürümeye başladık. Sitenin kapısına doğru yürürken, karşıdan gelen kadın yanımdan geçerken (Duman'dan tırstığı için biraz uzakta durmak kaydı ile) birşeyler mızırdandı. Belli ki bana birşeyler söylemek istiyor ama poposu sesli söylemeyi yemiyordu ve zaten bana Pazartesi Pazartesi neşeli neşeli uyanmakta haramdı. Hani, şöyle insanlar vardır, karşısındakine sinirlenmiştir ve kötü bir söz söylemek, vermek veriştirmek istemekte fakat poposu sesli ve/ya bağırarak söylemeyi yemediğinden dişlerinin arasından dudaklarını kıpırdatarak tıslama tarzında kısık ve kesik, duyulur duyulmaz bir ses ayarıyla kızdığı ve/ya uyuz olduğunu kişinin yanından geçerken söyler söyleyeceğini, bu anda lafın edildiği kişi kendisine bir saldırı olduğunu anlar fakat kelimeleri tam duyamadığından ne olduğunu anlamaz, işte kadının yaptığı tam da buydu ama ne yazık ki ben kadını tanımıyordum. Kaldı ki benim onu tanımamam dan daha kötü bir durumda olan kendisiydi çünkü asıl o beni tanımıyordu. Ben de bütün yelloz kadınlar gibi durdum ve en kibar yelloz halimi takınarak "Pardon bana birşey mi dediniz" dedim. Kadın dönüp bana ne dese beğenirdim şimdi hiç kestiremiyorum ama "her sabah sizi ve köpeği görmek sinirlerime dokunuyor" dedi. Yanımda kuzu olmasaydı, "asıl köpek sana benzer" diye bağıraraktan, Duman'ı üstüne salar, bir yandan Duman onun bacaklarına zıplayıp aklını alırken, ben de saçını sağ elimin bileğine doğru dolayıp kafasını hemen yan tarafımızda uzanan duvara vura vura aklının kafasının içinde doğru yere yerleşmesi için uğraşır, bunu da başarırdım, o da hayatına düzgün bir insan olarak devam ederdi sayemde. Ama yapmadım tabii. Kuzunun yanında içimdeki yellozu ortalığa salıp çocuğu annesiyle ilgili hayal kırıklığına &amp;nbsp;uğratmaya gerek yoktu, zaten çocuk bir keresinde araba kullanırken beni sinirlendiren bayan şöför karşısında nasıl bir yelloza dönüştüğüme şahit olmuştu da fazlasına gerek yoktu. Neyse, kadın bunu dedi ve çekti gitti. ben de öyle kaldım, popo gibi. Kendimden beklenmeyecek denli büyük bir sakinlik ve hatta huşu içerisinde çocuğumu öperekten servise bindirdikten sonra içimdeki yelloz ortalığa çıkmıştı ama ne yazık ki kadın toz olmuş hangi apartmana girdiyse girmişti işte. Demem o ki, ulu orta girişmemizin olanağı kalmamıştı. Problemi medeni yollarla halletmemiz gerekecekti. Gittim site görevlisine kadını tarif ettim, dedim bana böyle böyle dedi, hatta site içerisinde gördüğüm tüm görevlilere ve kişilere de "aaa bana böyle dedi kadın" falan diye de anlatıp kadını mimledim. Sonra görevliye dedim ki, "o kadının hangi daireye gittiğini bana bulun, yoksa yakarım burayı" dedim, tamam" yakarım burayı" kısmını biraz fazla gaza gelip yazmış olabilirim şuan. Şimdi ... tantana akşama kopacak, bu kadının bir site sakini mi, yoksa site sakini olup da çalışan bir bayanın yardımcısı mı olduğu merak konusu? Bana farketmez zira, kaba insan kaba insandır. Detaylar akşama belli olacak, her halukarda da tavrımı koyup benzeteceğim terbiyesizi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Buraya kadar tamam da....&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İnsanlar yolun ortasında birilerine laf atmak için cesareti ve haddi nereden buluyorlar ya?&lt;br /&gt;
İnsanlar hiç tanımadıkları kişilere durup dururken nasıl öfke duyabiliyorlar?&lt;br /&gt;
İnsanların poposu duyduğu herhangi bir rahatsızlığı nezaket göstererek sakince söylemeyi neden yemiyor?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bunlar da tamam... hatta belki anlayabilirim...de... sonuçta insan en ahmak hayvan neticede...de....&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İçinde şuncacık hayvan sevgisi olmayan insanları anlamak...&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hayvanları severim diye cart curt atıp hiç hayvan beslemeyen insanları anlamak mesela.... beslemek için evimize almak zorunda değiliz ona göre...&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dahası....&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İki metre uzaktaki kediden tırsan sandalyeye çıkan insanlar... ya da....&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tasma ile gezen hayvandan korkan insanlar var bu dünyada... en çok bunları anlamıyorum. Hayvanın umrunda değilsin be adam, be kadın... hayvan annesinin yanında uslu uslu oturuyor ya da yürüyor, umrunda değilsin ki, ne yapsın seni, safari parkındaki aç aslan mı bu. Bir de yanında küçük bir çocuk var köpeğin, altı yaşındaki bir kız çocuğunun korkmadan mıncıkladığı bir köpekten bağlı olduğu halde tırsan bir salak insan topluluğu var. Tırsmakla kalmadığı gibi onu beslediğin ve baktığın için de sana öfke duyan benim köpeğimden daha hayvan insanlar bu insanlar ayrıca.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kimse de fobi falan demesin bana. Bağlı köpekten, iki metre uzakta duran kediden korkmak salaklıktan öte değildir.&amp;nbsp;&lt;/div&gt;
</description><link>http://paralamadefteri.blogspot.com/2013/03/pazartesi-bir-kac-dumanl-not.html</link><author>noreply@blogger.com (coraline)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-z-DqK2abl4w/UUcnaBeMCuI/AAAAAAAAAf8/rDOUyDTvaCk/s72-c/IMG_7631.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>9</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3427425781384425110.post-7292020668691679724</guid><pubDate>Wed, 06 Mar 2013 08:41:00 +0000</pubDate><atom:updated>2013-03-06T11:11:35.454+02:00</atom:updated><title>Pazarlama ve Satış...</title><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;
&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-V0eLUkoJVLg/UTcBI_HAfbI/AAAAAAAAAfs/WbkpA90JZBA/s1600/sb.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/-V0eLUkoJVLg/UTcBI_HAfbI/AAAAAAAAAfs/WbkpA90JZBA/s1600/sb.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;
Modern dünyada satış ve pazarlamaya verilen önem giderek artmaktadır ve geleneksel yaklaşımların mevcut piyasa koşullarında rağbet görmediği aşikardır. Büyüyen pazar ve artan rekabet karşısında pazarlama ve satış stratejilerini geliştirmek elzem olmuştur.&amp;nbsp;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
Falan filan falan filan falan filan.&amp;nbsp;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
Yukarıdaki cümleleri oradan buradan afırttım, afırttığım siteleri de yazmayacağım zira yaşam koçluğu, yönetim danışmanlığı, marka yöneticiliği, müşteri ilişkileri zamazingosu gibi hiç hoşlaşmadığım çok iddialı meslek gruplarının web sitelerinden bu cümleler. Zira ben komple bir pazarlama ve satış fiyaskosuyum, bu cümleleri benim yazmış olmamı beklemek hayal olur. O sitelerin bağlantısı verip bir de reklamlarını yapamam, dedim ya haz etmiyorum. Hoş, duyan da beşbinbeşyüzbeş takipçim var sanacak, bir yazıya ikiyüzelli yorum aldığımı, hiç işim olmadığını ve o ikiyüzelli yoruma tek tek cevap yazarak bloggerlığı kendi çapımda meslek zannettiğimi falan sanacak. Yok, kaaaç senedir tutuyorum ben bu günlüğü öyle tıklanma rekoru falan da kırmadım, yazılarıma &amp;nbsp;beş on yorumdan fazlası gelmedi, şurda hepi topu birkaç kişiye yazıyorum işte. Dedim ya, pazarlama satış fiyaskosuyum, büyüyen pazar ne istiyor bilemiyorum, bilsem de uygulayamıyorum. Halbuki, ağzı ve dili bozuk yazım tarzına binbeşyüzbeş takipçi geliyor mesela, ya da böyle ojesinin rengiyle rujunun renginin muhteşem kombini tartışanlara da geliyor, bir de çekiliş yapılanlar var ağız bozmaya gerek yok şu dakikada. Bana gelmez bunlar, ağzı dili bozuk yazamam, çok kitap okuyorum saygısızlık olur okuduklarıma; sonra tırnaklarımı yiyorum ben bir de, oje falan durmuyor tırnakta, ondan mı acaba. Okuyucuya potansiyel müşteri yaklaşımı yapamam muhtemelen. Ün değişik bir hadise olmalı ki insan hayatında, hemen havaya sokuyor onları, böyle hemen bir "ben sizinle var oldum" mesaj kaygılı yazılar yazdırıyor insana. Komik, çok komik, çok gülüyorum ama var ya ben çok uyuz oluyorum bunlara.&amp;nbsp;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
Neyse, işte pazarlama satış fiyaskosuyum dedim ya. Müşterilere genelde doğruyu söylerim mesela, öyle çat diye. Mal hazır değilse hazır değildir, malı geç gelecekse geç gelecektir, mal yolda yandıysa yanmıştır. Yalan söyleyip kıvırmanın ne manası var bana göre. &amp;nbsp;Oysa, ne okumuştun az önce, geleneksel yaklaşımlar mevcut piyasa koşullarında rağbet görmüyordu. Yalan söylemen gerek belli ki. Daha doğrusu doğru olana yalan süsü verip sunacaksın ki müşteri de onu yesin yutsun, üstüne de geğirsin. Sen kötü ol ama doğruyu söylediğin için. &amp;nbsp;"Size hediye olarak film kanallarını bedava veriyoruz" diye başlayıp on dakika konuştuktan sonra istediği taahhütü yumurtlayan bilmem ne tv kanalı müşteri temsilcisi durumuna düşmek istemiyorum ben anlasana, zira kendilerinden gelen telefonları suratlarına kapatıp, haklarında hiç iyi düşünmüyorum. Tabii bazen de sıka sıka yalan söylemek durumunda kalıyoruz tabii de, çok ama çok zor durumda kalmış olmam lazım. Sonra, ipsiz sapsız, eline bir kitap alıp okumamış, kıroyum ama para bende tipli müşterilere ağız burun eğmek zorunda kalıyoruz ya bizi seçsinler diye, en gücendiğim nokta da o. Müşteri ziyaretine gidiyorsun, adam/kadın ya bildiğin kıro, ya çok akıllı bıdık, ya çok gösteriş budalası, kısacası hayatımın herhangi bir noktasında aynı otobüse bile binmek istemeyeceğim bir tip oluyor, ama mecburen ağzının içine bakmak zorunda kalıyoruz, dandalak dangalak konuşuyor mesela, "yaa öyle tabii" diye saçmalamak zorunda kalıyoruz, müşteriyle on dakikalık görüşmede polemiğe giremiyorsun tabii. Benim gibi bir insanın o noktada kibar olmaya çalışması ne kadar zor anlatamam. Patrona da pazarlayamam ben mesela kendimi. Pazarlayamadığım için de satamam. Nasıl bir alçakgönüllü ezik bir insan olarak yetiştirdilerse beni yapamıyorum işte. Burda böyle yazıp duruyorum ya, iş görüşmelerinde "bize biraz kendinizden bahseder misiniz?" dediklerinde apışıp kalıyorum. İşlerimi düzgün yapmam gerek bana bunun için para veriyorlar diye baştan kabul etmiş bir memur zihniyeti içinde çalışmaya çalışırım mesela. Düzgün yapılan işi patronun odasına kırk kere girip, allayıp pullayarak gümüş tepsilerde pazarlayamam, utanırım. Yaptığım hatayı çat diye itiraf ederim bir de, öyle de gerizekalıyım. Halbuki süsle biraz, alla pulla, hatayı öyle söyle de hataymış gibi görünmesin, hatta biraz kasarsan kendin yalan söylemene gerek kalmadan başkası yaptı da sen söylüyorsun bile sanabilirler. Evet patron olsam çalışanlarımı arada bir pohpohlardım, motivasyon tavan yapsın daha çok çalışsın diye inekler, ama böyle yaptığı iyi işi burnuma burnuma sokanlara da taviz vermezdim tabii ama patronlar genelde böyle olmazlar. Cuma günleri aradığım muhasebe müdürümüz "nasılsınız" soruma "elhamdülihllah" diye cevap veriyorsa, ve "hayırlı Cumalar" diye başlıyorsa telefon görüşmesine, ben "bilmukabele, Cuma'mızın nuru üzerimize böyle böyle aksın" diyemem, demem. Çok taktım ben bu Cuma olayına değil mi? Öyle. Diyorum ya çok ifrit oluyorum. Kendi pazarlamamı yapamıyorum ben, iş hayatımın her daim problemli olmasının nedenlerinden biri de bu olabilir belki de...kimbilir... de ben bunu yazmayacaktım. Nihayetinde benim için sadece iştir, kapıdan çıkınca bitiştir. Ay yine kendi çenemden yoruldum ya...vıdı vıdı vıdı...bazen birileriyle konuşurken de böyle oluyorum, o kadar çok konuşmuş hissediyorum ki kendi kendimden yorulduğumu farkediyorum sonra.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Neyse benim asıl rahatsızlığım başkaydı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben asıl anne, baba, koca, arkadaş, kayınvalide, kayınbaba gibi özel ilişkilerde kendimi pazarlayıp satamıyor oluşuma değinecektim. İşten sıkılırsan kocan, anan, baban sponsor oluyorsa bırakırsın, başka şirkete geçersin, olmadı popon yiyorsa sektör değiştirirsin ama bu yakın ilişkileri değiştiremezsin öyle kolay kolay. Mesela kayınvalidemi değiştirmek için öncelikle kocamı değiştirmek zorundayım. Babamı değiştirmek daha zor belki de bir zaman makinası icat etmeliyim. Ya kendi annen, baban seni bir şekilde kabul ediyor önünde sonunda, benimki mesela beni değiştiremeyeceğini ben otuzaltı yaşıma geldiğimde anladı sonra da mecbur böyle kabul etti. Ama ergenken böyle miydi, değildi. Ben nasıl müşteriye çat diye gerçeği söylüyorsam, anneme ve toplumun namus bekçisi komşularına da öyle çat diye davranıyorum, hem ergenim hem de hamurumda var, bir nevi çifte kavrulmuşum. Hiç unutmam bir komşumuzun kızı vardı, yakın bir komşumuz ama. Kız böyle anasının babasının yanındayken aman kahveler yapar, misafire bir hizmet eder bir hizmet, annesini kaldırmaz yerinden, annesi koltukları kabarık gezer her daim, bir de bu kız bildiğin inek (ay tamam akıllı da olabilir çok ders çalışıyordu, zaten şimdi de çok para kazanan bir hatun oldu) notları böyle tavan tavan, annesinin yanında süt dökmüş kediden daha masum, daha saf bir tip işte. Sürekli karşılaştırıldığımdan kelli nefret ettiğim kız tipi. Her namus bekçisi, koltuğu kabarık annenin isteyeceği bir kız evlat. &amp;nbsp;Ya ben... Ben hayatta misafire hizmet etmem, hatta misafir gelince genelde odama kaçarım, eğer annem kimse görmeden kolumu çimdirdiyse mecburen yardım ederim, ama öyle nemrut bir surat takınırım ki annem misafirlerin yanında bir süre sonra utanır ve nihayet beni salıverir; bir de uçarıyım, özgürlüğüme düşkünüm, aşık olduğumu sanıp duruyorum, erkekleri merak ediyorum falan, annem sıktıkça onun üzerine kusan, herşeye çemkiren çok iğrenç bir ergenim neticede. Hiçbir annenin istemeyeceği türden bir ergen kız çocuğuyum işte. Şimdi biz böyle yakın komşu çocukları mahallede geceleri saklambaç oynamaya çıkardık, kızlı erkekli, o çalışkan akıllı ideal gelin kız da vardı tabii bunların arasında. Benim çok haz etmediğim bir gruptu bu, çünkü çoğu kendiyle ve ailesiyle barışık ergenlerdi ama ne yazık ki annem kendim gibi arıza ergen arkadaşlarıma potansiyel tecavüzcü gözüyle baktığından ve sadece efendi ve namuslu yakın komşu çocuklarıyla takılmama izin verdiğinden ve saklambaç da çok eğlenceli bir oyun olduğundan kaçınılmaz olarak onlarla dışarı çıkmak zorunda kalıyordum. Neyse, bir gece oynarken biz bu kızla beraber yol kenarına yakın bir büyük çalının oraya saklandık, bu yoldan geçen bir çocuğu gördü yanına gitti, konuştular ettiler, geri geldi. Bir sonraki saklanmada beni ekti bu. Ekti ama o kadar çok ergen koştururken ben son anda bir yere saklanacağım bir baktım bu o çocukla aşna fişne halinde, onlar beni görmeden kaçtım tabii. Şimdi bunu niye böyle uzun uzun anlattım. Bu kızın anasına babasına, konuya komşuya kendisini pazarladığı özelliklerle, benim çalıların arkasında gördüğüm şey tamamen farklıydı birbirinden. Ama o iyiydi ben kötüydüm, kaldı ki onca özgürlük düşkünü uçarı bir ergen olarak bir erkekle bir çalı arkasına gitmeye cesaret de edemediğim için bir yandan uyuz da olmuştum. Bu arada çalılar deyince yıl 80 ler, pek fazla bir fantezi ummayın tabii, o zamanlarda bir erkeğin eline değsen bomba olurdu da, konu o değil zaten.&amp;nbsp;Neticede, onun pazarlama ve satış kabiliyeti bu derece iyiyken ben gördüğümü söyleseydim anneme muhtemelen bana inanmayacaktı. Yıllar sonra genç ve iki küçük çocuklu bir komşunun kocasını ayartıp, sonra boşatıp, adamla kendisi evlenene kadar da kimse anlamadı zaten. Ya var ya, bu günlüğü bir tanıdık okuyacak bir gün diye çok tırsıyorum yeminle.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Neyse konuya dönelim. Kendini pazarlama. Kadınlar var mesela...kocalarına "masayı hazırlamama yardım eder misin" demezler de "ay ne güçlü kolların var, hayranım onlara, o kollarla şu tabakları masaya koyuversen beni ne kadar da mutlu edersin" derler. "Markete gidip karpuz alır mısın" demezler de, "ay kocacim sen çok iyi karpuz seçiyorsun, senin seçimlerine hayranım, ben alıyorum hep kelek çıkıyor, sen bütün seçimlerinde olduğu gibi karpuz seçimlerinde de muhteşemsin, bugün de karpuzu gidip sen alsan" derler, adamı ağzı kulaklarında markete gonderirler. Tamam... tamam... örnekler biraz abartılı olabilir ama böyle abartılı çok kadın var. Ben böyle bir kadın değilim, ben "hayat müşterek değil mi, masayı da kuracak, markete de gidecek, ev temizliğine de yardım edecek" diye düşünüp ne istiyorsam onu söylerim. Diyorum ya pazarlama m kötü. Birkaç yerde gördüm kocasına üç beş gülücük atıp güçlü kollarına övgüler yağdırıp istediğini aldıran ya da yaptıran ya, ben de deneyeyim dedim bu yöntemi ama ne oldu, alışmadık götte don durmadı tabii. Bir iki defa denedikten sonra kocayla asker arkadaşı modunda "hadi canım bakkala, hadi hadi" sıradanlığına geri döndüm ve pazarlama satış orada kendini enseye tokata bıraktı. Aşkitom, bebeğim kadını değilim neticede ne yapalım. Ama bu tarz kocaya kendini pazarlama ve satış stratejisini kullanarak istediklerini yaptırma ve aldırma olayı gerçekten de çalışıyor ne yalan söyleyeyim, ama dediğim gibi ben bu stratejinin kadını değilim, yapmacık, sahte ve fazlasıyla koca yalakalığı olarak görünüyor benim özüme bu tarz hareketler. Erkek olsam yemem yani. Kocama nasıl pazarlayamıyorsam kendini kayınvalideme de pazarlayamıyorum kendimi. Kadınlar var mesela iki dakika yanlız bıraksan kayınvalidesini bir kaşık suda boğacak ama kocasının yanında anneciğim aşağı anneciğim yukarı olan. İşte bu benim için inanılmaz derecede olağanüstü bir durum. Benim kendi annemle bile kavga etmem için bir iki gün yanyana durmamız yeterken kayınvalidemle can ciğer kuzu sarması olmam beklenemez herhalde. Bir pazarlama ve satış taktiği olarak bazı kadınlar kocasının ebeveynleri hoşlaşmadığı bir harekette bulunduysa ve/ya söz sarfettiyse &amp;nbsp;bunu kocalarına söyleyerek (ama burada söyleme taktiği kocayı karpuz almaya gonderme taktiğiyle benzer, dikkat...) kendileri hiç muhattab olmadan sorunu kökünden çözerler. Ben ne yaparım? Ben sorunun kaynağıyla bilahere kendim yüz göz olurum. Sorun beni sallamaz tabii, zira kayınvalidelerin gelinleri sallamamak gibi bir alışkanlıkları vardır ve ne de olsa çok sevgili oğluyla doğanın kanunları gereği kendisi evlenemeyeceği için mecburen bu kadınla evlenmesine göz yummuştur, gelin rol gereği oradadır, o evde asıl olan oğludur, o yüzden her kayınvalide kendi oğlu tarafından paylanmak ister. Kimse inkar etmesin, bir kayınvalide gelin gerçeği ne olursa olsun, nerede ve ne olursan ol var. Kayınvalidesiyle kanka, anne kız olan kadınların da pazarlama ve satış kabiliyetleri çok iyidir, derinlerde bir yerde kayınvalide gerçeği vardır ve gelin onu üstün pazarlama ve satış kabiliyetiyle nakavt etmiştir. Çok akıllı bıdık konuştum yine, ne gıcığım. Oğlum yok ya bana konuşması kolay işte...&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ya asıl, sevgilisini nikah masasına oturtmak için strateji kullananlar... onlara da çok gülüyorum. Ben gülmeye devam edeyim, onlar ben ve benim gibilerden daha çabuk evleniyorlar evet. Pazarlama stratejileri ise şöyle "burama şimdi şurama evlenince dokunabilirsin", "buna karışabilir buna, buna ve buna karışamazsın kocam mısın nişanlım mısın" yöntemleri.Bu yöntemleri kullanmayan, kullanamayan, evlenmeden önce sevgilisinin evinde çamaşırını yıkayıp yemeğini yapan, yatağında yatan kadınların otuzdan önce evlenebileceklerini sanmıyorum ben ya, cidden. Çok iddialıyım bu konuda. Ve maalesef bu pazarlama yöntemi de çalışıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu pazarlama ve satış yetenekleri bu kadınlarda doğuştan mı var yoksa bir yerlerde bunun eğitimi veriliyor da benim mi haberim yok? Yaşam koçu olayına kılım ya, ondan mı haberim yok acaba?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ne çok vıdı vıdı yaptım yine, vıdı vıdı insanıyım son zamanlarda... hayat bir yerden sıkıştırıyorsa beni çeneme vuruyor işte. Bu yazıyı Nick Cave'in yeni albümünü dinleyerek yazdım. Bu pazarlama stratejilerini uygulayabilseydim Nick Cave ilen evlenebilir miydim acaba? Ama o zaman annem kafayı yerdi muhtemelen doktoru bıraktı çalgıcıya vardı diye...e hadi bitir artık yazıyı...&lt;/div&gt;
</description><link>http://paralamadefteri.blogspot.com/2013/03/pazarlama-ve-sats.html</link><author>noreply@blogger.com (coraline)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-V0eLUkoJVLg/UTcBI_HAfbI/AAAAAAAAAfs/WbkpA90JZBA/s72-c/sb.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>15</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3427425781384425110.post-1991734302382308770</guid><pubDate>Thu, 28 Feb 2013 16:05:00 +0000</pubDate><atom:updated>2013-03-01T09:22:44.172+02:00</atom:updated><title>Yarın Cuma..</title><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;
&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-5XctB3v3OTQ/US9_ka8vpcI/AAAAAAAAAfY/YmS575NOSr0/s1600/IMG_7244.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://3.bp.blogspot.com/-5XctB3v3OTQ/US9_ka8vpcI/AAAAAAAAAfY/YmS575NOSr0/s320/IMG_7244.JPG" width="240" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;
Daha çok yazacağıma söz vermiştim kendi kendime. Günlük değil mi bu? Yazacaksın sürekli ki yarın bir gün baktığımda arada kopukluklar olmasın, değil mi? Bak herkes çalışkan çalışkan yazıyor. Seviyorum ben günlüğü günlük gibi yazanları da, kendim niye yazmıyorum değil mi? Baktım da yazdan beri okuduklarımı bile yazmamışım, oysa okuyorum valla. Bir sürü kitap okudum ama hepsini yazmak zor olacak gibi, üşenmezsem yazarım. Bu yazıya da geçen Cuma başlamış, bitirememiştim. Bu aralar acaip bir uyku modundayım. Uyumak dışında mala bağlamış bir şekilde işe git, eve gel, işe git, eve gel rutini....işten çok soğudum. Hiç çalışasım da yok. Çalışmasam ne yapacağım onu da bilmiyorum. Çalışırken evde oturup kitap okumak, vırt zırt yapmak çok çekici geliyor da, çalışmayınca bunalıma girer miyim acaba... diye ciddi ciddi düşünür oldum. Cumaları severdim herkes gibi, bu iş yüzünden Cumalarla aramda bir hastalıklı aşk başladı resmen. Tabii bu düşüncelerin sonucu bütün koç burcu kadınlarının da muzdarip olduğu üzere, ne istediğini bilmeme, elindekinin kıymetini hiç bilmeme, hep olmayanı isteme gibi durumlara bağlanıyor. Ama ne yalan söyleyeyim, sabah mutfakta güzel bir kahvaltı yapıp, sonra öğlene kadar kitap okumak için şu aralar neler vermezdim neler. Neyse, bu sene başında yazmıştım, gelişine yaşayacağım ben bu sene, biraz boşvere boşvere. Biraz geç olsa da anladım artık, sen istediğin kadar çabala, düşün, seç, iste... bir şekilde herşey kendi kendine oluveriyor öyle ya da böyle, dolayısıyla düşün düşün boktur işin diyerek, naapıyorumm, gelişiiişinee yaşıyorum. Şimdiye kadar kastım kastım da ne oldu? Kişilik itibariyle herşeye kasarım ben. Mesela yazdan önce hatta kışın sonlarına doğru kim hangi ay tatile gidecek konuşulur ya, ben o an itibariyle "acaba aynı zamanda izin alabilecek miyiz kocaylan", "acaba o izin ayarlayabilecek mi" falan diye kasarım da kasarım, zırt pırt sorup deliye çeviririm mesela adamı, sonra "nereye gideceğiz" diye kasarım, kasmaktan başıma ağrılar girer, sonra ne olur, ne olacaktıysa o olur, ben kasmakla kalırım. Koca ne kadar rahatsa ben o kadar kasan bir insanım mesela. Çocuğun sunumu olacak Perşembe, ben başlarım Cumartesi'den "aman da ne yapacağız, nasıl hazırlanacağız, konu ne seçsek" bilmem ne diye kasmaya, o hiç kasmaz, ben kasarım o kasmaz derken sunum son dakkaya kalır ve ben panik olup sinir yapıp olayın dışında kalırım, o sakince hazırlanır kızıyla. Öyle işte... kasan insanım. Daha bir şey olmadan o şey olursa ne olur diye sızlanmaya başlarım mesela, kendime de etrafımdakine de zindan ederim dünyayı o derece. Kasan insan... şimdi bu yıl kasmayacağım diyorum ya, yalan ha. Kasmadan yaşıyorum evet, ama sonuçlarını kasıyorum bu sefer, öyle mi olur böyle mi olur diye. Kasan insan..pff.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Uyumaktan ve her sabah sevimsiz işime gitmekten ve tabii ki kasmama rolüne bürünmüş kasmaktan başka ne yapıyorum... aa.. onbeş tatilde bir Cuma Ankara'ya gittik. Hoş, onbeş tatilin üstünden de bir sürü zaman geçti ya, neyse. Ankara'dan ayrıldığımdan beri gezmeye gitmemiştim hiç. Maksat hem arkadaşları görmek hem de kuzuya onbeş tatilde gezdim, gördüm havasını vermekti. İnsan çocuğunu tatilde bir yere götürmeyince suçluluk duyuyor, insan diye genelleme yapmamayım da, bahsettiğim kendim insanı öncelikle tabii. Kuzu bir yerlere gittik diye sevindi ama ondan çok anasıyla babası gezdi. Anıtkabir'i falan unutmuş hep, oraları gezdirdik bir daha. Zaten başka da gezecek bir yer yok ya Ankara'da, oturup da alışveriş merkezi de gezecek değiliz deyip arkadaş evlerinde vakit geçirdik. Herkese vakit yetmedi ama olsun. İki sene geçse de üzerinden, arkadaşlarım olmasa benim için hiçbir şey ifade etmiyorsun Ankara, ben bir daha anladım bunu, hep iyi olalım hatta daha iyi olalım da, büyük de konuşmadan kısaca, umarım bir daha topraklarında yaşamak durumunda kalmayız. Arkadaşlarıma gelince, alınmasınlar gücenmesinler ama büyük şehirde yaşamak yoruyor insanları belli ki, gülmeler bir azalmış, enerjiler bir düşmüş sanki. Neyse...iyilerdi yine de. Hala yaşadığım şehirde şöyle adam gibi muhabbet edebileceğim bir arkadaşım yok, olmadı, ve sanırım olmayacak. Buradaki kadınlarla frekansım tutmuyor, ya da onların benle tutmuyor bilemedim işte, birkaç yanılgı yaşadım insanlarla ilgili, zira herkesi kendim gibi sanarım ya ben. Şöyle ental dantel konular tartışacak bir tane adam yok etrafımda, ya da bilgisiyle bana birşeyler katacak birileri. Ama zaten alıştım da bu duruma, kendi başıma takılıyorum işte.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ee başka...yarın Cuma...&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hiç ummadığım insanlar "Cuma'ya" gidiyor. Millet çıkar derdinde be. Üniversitede karı kızla hem de "paralı" olarak yemediği halt kalmamış adamlar Cuma'ya gidiyor şimdi patronu dinci diye. Müşteri ziyareti yapılacaksa bir Cuma günü, herkes Cuma'da, iki saat kimse yok masasında. Cuma'ya gitmek yeni yeni girdi laflarımıza, bundan on sene önce Cuma'ya gitti deselerdi birileri için Cuma kim derdim muhtemelen. Çok değişik birşeyler oldu yaşadığımız yer ve zamana. Öfkeleniyorum. Allahım oldu rabbim, milletin ağzında vıcık vıcık. Günlüklerde yazıyorlar "rabbim bana doğru yolu gösterecek" bilmem ne, bir de üzerine yorumları "canım rabbin sana yolu vermiş zaten" felan diye. Herkes de bir rabbin aşağı bir rabbim yukarı, ne meraklıymışsınız ya. Yazınca böyle günlüğe rabbim mabbim diye bir torpil falan mı var bir yerlerde? Kime yalakalık yapıyorsun kardeş sen diye gülerim adama, rabbin okuyor mu yazdıklarını? Teşekkürler oldu, elhamdülillah. Anlamıyor ben hiçbir şey. En iyisi kısa keseyim zira ağzımı bozmak üzereyim. Nerden geldik ki buraya, haa... yarın Cuma ya ordan...&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Başka haberlerim de var günlük ama onları yazmak için henüz pek hazır değilim. Sonra yazayım olur mu...&lt;/div&gt;
</description><link>http://paralamadefteri.blogspot.com/2013/02/yarn-cuma.html</link><author>noreply@blogger.com (coraline)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-5XctB3v3OTQ/US9_ka8vpcI/AAAAAAAAAfY/YmS575NOSr0/s72-c/IMG_7244.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>8</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3427425781384425110.post-6280155049028552636</guid><pubDate>Tue, 29 Jan 2013 12:24:00 +0000</pubDate><atom:updated>2013-01-29T14:24:30.638+02:00</atom:updated><title>Skandal...</title><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;
&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-3R0rbjpxuEc/UQe_aKVCJAI/AAAAAAAAAe0/3-vu4tpdLhE/s1600/cat20got20your20tongue2.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://4.bp.blogspot.com/-3R0rbjpxuEc/UQe_aKVCJAI/AAAAAAAAAe0/3-vu4tpdLhE/s320/cat20got20your20tongue2.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;
Cumartesi günü bir kez daha farkettim ki hayatım boyunca kendi çapımda değişik tesadüfler yaşamışım. Bu tesadüflerin pek az bir kısmı karizmatikken, bir çoğu beni yerin dibine geçiren şapşal anlardı. Başka konular içinde bahsettiğim olmuştu bu şapşal anlardan da, örneğin koca şehirde müşteri araştırması yaparken, bir numarayı yanlış çevir, başka bir firmayı ara, operatör konuşsun sen hala yanlış firmayı aradığını anlama, o yanlış firma komşunun firması olsun, adama bağlan, kim olduğunu tanıma, o seni tanısın, gevrek gevrek konuşmaya devam et... bu kadar firmanın bu kadar insanın içinde denk gel.... sonuç maskaralık. Lise sonda bir çocuktan hoşlan yaz tatilinde... az biraz sohbet, baygın bakış...aman annem görmesin, ağzıma etmesin diye oraya buraya kaçış, zira annem beni erkek sinekten bile korumaya adamış kendini... sonra gözler yarı kapalı baygın bakışlı bir sohbette ortaya çıkar ki... çocuğun babasıyla eniştem aynı işi yapmakla kalmıyor, bir de aynı yerde çalışıyorlarmış... sonuç yaz sonu gelmeden annem dahil teyzem, eniştem ve hatta bütün sahil de öğrenmişti aşna fişne durumlarımızı, aman zaten biz de ayrıldık gittik sonra da tesadüfün rezaletine bak. Koca kişisinin bir hastası var...yok bildiğimiz hasta... bilmem ne hanım diye kaydetmiş, ben de hayal gücü çok geniş bir küçük yelloz olduğumdan kelli neremden uydurduysam bu kadını dul ve kırk yaşında kocama yazıyor sanıyorum ya "bu bilmem ne hanım ne arıyor seni diye" ağzına ettiğim yetmiyormuş gibi, koca kişisi de sen git bunu hastaya söyle, gel zaman git zaman biz bir sosyal paylaşım ortamında bu bilmem ne hanımla birbirimize denk gelelim, ben her zamanki salaklığımla uyanmayayım konuya, böyle şirin mi şirin yorumlar yazayım kadına, sonra kadın artık dayanamasın bana mail yazsın ben bilmem ne hanımım diye... ben yerin dibine geçmekten beter olayım allaaam bu naif kadının yanında ben ne yelloz kafasına kaya düşesi bir kadınmışım diye kızarıp bozarayım... sonuç utanç. Of anlat anlat bitmez yani. Hayır, yani, ben çok şapşal karakterli bir insan mıyım acaba da böyle şapşal olaylar başıma geliyor, yoksa doğuştan şapşal bir aura ile gezip şapşal tesadüfleri çekiyorum .. nedir yani olayım.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üç ay önce, kuzunun okul arkadaşlarından birinin doğumgünü için bahçelerine gideriz... çocuklar oynar, ebeveynler tanışır, çocuklar oynar, ebeveynler kısa kısa sohbetlerle birbirini tanımaya çalışır, çocuklar oynar derken ben bir adam görürüm, kuzunun sınıf arkadaşlarından birinin babası olmasına babası da ben bu adamı nereden tanıyorum olurum, adam feci tanıdık gelir.... hal böyle olunca o an itibariyle ben adama kitlendim tabii, adam da beni tanıyor sanki o da kaçamak bakışlarda sanki yoksa bana mı öyle geliyor... direkt bakamıyorum da adama, sonra bir şapşal durumdan başka bir şapsal duruma geçmeyelim yani bilmem kimin annesi bilmem kimin babasını kesiyordu felan diyerekten göz ucuyla kısa kısa bakıyorum adama...kim bu adam ya, kafayı yiyeceğim... acaba iş çevresinden biri mi... &amp;nbsp; çalıştığımız firmalardan biri... yoksa bir müşteri mi... karısını mı tanıyorum acaba.... yooo onu da tanımıyorum.... üç çocuğu var vay be.... gidip sorsam mı...yok yok en iyisi sormayayım... yok yok sorayım çatlayacağım... yok şimdi ne alaka derler adama sormayayım.... diye debelenirken ben, doğum günü biter evlere dağılırız. Konu unutulur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir buçuk ay önce, kuzunun veli bilgilendirme toplantısı...kimse istemediği için ben el kaldırıp yazman oluyorum öğretmene ayıp olmasın diye, böyle de düşünceli bir çıkıntıyım ya yuh, ama gel gör ki veli toplantısında yazman ne yazar haberim yok... soramıyorum da ben ne yazacağım buraya diye... söylenenleri not mu alacağım acaba... ne yazacağımı bilemediğimden kelli bir sıkıntı basıyor beni.... kafamı bir çeviriyorum... aynı adam... sağ çaprazımda oturuyor... bir yandan yine ben nereden tanıyorum bu adamı diye kafayı mı yesem, yazman ne yazar oturup onu mu düşünsem bilemedim tabii.... ve benim bu noktadan sonra bırak bir yazman olarak not almayı, toplantıyı dinlememin bile imkanı yoktu.... yok yok kesin tanıyorum ben bu adamı.... nereden tanıyorum... iş... hayır... koca kişisinden doğru mu tanıyorum.... hayır, salak mısın nesin koca tanısa konuşur herhalde.... resmen çatlayacağım... bu sefer kesin kararlıyım.... toplantı bitsin bir şekilde yaklaşacağım adama... laf açacağım... iki kakara kikiri..... vay sizin oğlan bizim kız, oradan buradan derken çıkarırız birbirimizi tevekkeli o da beni tanıyor... not da almadım.... yazman yazar da ne yazar derken toplantı bitti ben adama doğru bir adım atamadan adam sınıftan vınladı gitti. Ben de öğretmenin yanına elimde boş kağıtla gittim, yazman oldum da ben ne yazacaktım dedim... herkes güldü... bir de şamar annesi olduk iyi mi. Eeve gittik. Konu unutuldu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Geçen cumartesi kuzunun en sevdiği arkadaşının ailesinin evine gittik, hem çocuklar eğlensin hem de kafa dengi ebeveynler bulduk ohh sohbet muhabbet dedik (ay amma da sosyaliz ebeveyn olarak değil mi? Ama bu aile doğumgünü ailesiyle aynı o yüzden asosyal bile sayılabiliriz, zira onbeş çocuk daha var...). Biz ebeveynler muhabbette... çocuklar oynaşta...derken... laf nereden geldiyse doğumgününden...başka çocukları çok tanımadığımızdan falan açıldı.... derken... bilmem kim bey var... bilmem ne hastanesinde kadın doğumcu o da.... hangisi ben bilemedim.... üç çocuğu var.... bildin mi....yaaaa bildim bildim.... kadın doğumcu muymuş o.....yaaa ne güzelmiş. Yüzümde oluşan mor popo ifadesini kimse yakaladı mı bilemiyorum da sonuç kendimce bir skandal onu biliyorum. Onlarca hastane arasından birini seç.... o hastanenin onlarca kadın doğumcusunun arasından da birini seç.... çocuğuna onlarca okuldan birini seç.... o da gelsin senin kadın doğumcunun çocuğuyla aynı sınıfa düşsün. Ya öyle kadın doğumcuda stres olan tiplerden hiç değilim, gayet modern kadın imajımı takınır öyle de gider muayenemi olurum, farkındayım yani ne kadar normal bir süreç olduğunu.... da...ya adama milletin içinde "ben sizi nereden tanıyorum acaba" deseydim!!!!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şapşal tesadüflerin kadınıyım neticede....&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yazman toplantıda karar alınırsa kararı yazarmış... onu da öğrendim bu genç yaşımda....&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;a href="https://www.google.com/search?hl=tr&amp;amp;q=%C5%9Fap%C5%9Fal&amp;amp;bav=on.2,or.r_gc.r_pw.r_qf.&amp;amp;bvm=bv.41524429,d.d2k&amp;amp;biw=1366&amp;amp;bih=667&amp;amp;um=1&amp;amp;ie=UTF-8&amp;amp;tbm=isch&amp;amp;source=og&amp;amp;sa=N&amp;amp;tab=wi&amp;amp;ei=pb4HUZDNPIaC4AS2qIGYCg#um=1&amp;amp;hl=tr&amp;amp;tbo=d&amp;amp;tbm=isch&amp;amp;sa=1&amp;amp;q=%C5%9Fap%C5%9Fal+kedi&amp;amp;oq=%C5%9Fap%C5%9Fal+kedi&amp;amp;gs_l=img.3..0l2j0i24.13476.13914.6.14151.4.3.0.1.1.0.167.328.1j2.3.0...0.0...1c.1.7L6vsQmW4OQ&amp;amp;bav=on.2,or.r_gc.r_pw.r_qf.&amp;amp;bvm=bv.41524429,d.bGE&amp;amp;fp=618b09280f8fc309&amp;amp;biw=1366&amp;amp;bih=667&amp;amp;imgrc=gZvBM7VL3IQoZM%3A%3BeKj4bFS5k2JGHM%3Bhttp%253A%252F%252Fimg23.imageshack.us%252Fimg23%252F9669%252Fcat20got20your20tongue2.jpg%3Bhttp%253A%252F%252Fwww.zeykursozluk.com%252Fw%252Fkedi%252F4%3B800%3B600" target="_blank"&gt;Foto&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;
</description><link>http://paralamadefteri.blogspot.com/2013/01/skandal.html</link><author>noreply@blogger.com (coraline)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-3R0rbjpxuEc/UQe_aKVCJAI/AAAAAAAAAe0/3-vu4tpdLhE/s72-c/cat20got20your20tongue2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>15</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3427425781384425110.post-7783337721505917565</guid><pubDate>Thu, 24 Jan 2013 14:41:00 +0000</pubDate><atom:updated>2013-01-24T16:46:50.912+02:00</atom:updated><title>Onbeş tatile az kala...</title><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;
&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-3v4ULkWOoL8/UQFH25VKMxI/AAAAAAAAAeg/2UAhUE6bJ_A/s1600/IMG_7318.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://1.bp.blogspot.com/-3v4ULkWOoL8/UQFH25VKMxI/AAAAAAAAAeg/2UAhUE6bJ_A/s320/IMG_7318.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;
Günlerdir yarıyıl tatiline odaklanmış durumdayım. Her sabah gözlerimi açınca "bugün tatil mi değil mi?" diye soruyorum. "Hayır" denince üzülüyorum, "Peki ne zaman tatil?" diye soruyor, şu kadar sonra deyince yüzüme nemrut mu nemrut bir ifade yerleştirip, sıkkın ve bıkkın bir şekilde yatmaya devam ediyorum, ta ki annem uyuz olana kadar. Annemi uyuz etmek de o kadar zor değil hani. Hem babama hem de bana yüz bin kez "hadi" ve Duman'a binbeşyüz kes "hayır" dedikten sonra annem uyuz oluyor. Babam da saatini kurduğu halde annemin ciyaklamasını bekliyor kalkmak için, sanki onun işine vaktinde gitmesinden de annem sorumluymuş gibi, neyse burada tarafsız olmalıyım. Duman desen annemin uyuz olma aşamasında çoktan yatağa çıkmış zıplıyor veya dolabın içinden bir kemer çekip kemirmeye çalışıyor oluyor. Annemin uyuz olduğu noktada ise Duman dahil herkes birbirine giriyor, evde bir iki ayağı tek pabuca girmişlik havası altında sinirler gerilmiş bir halde tüm hazırlıklar tamamlanıyor. Palas pandıras bir çıkış evden, Duman biz çıkıyoruz diye bağırınıyor, benim montumun bir yanı yerlerde sürünüyor, babam çıkarayak yaptığı kahvenin bir kısmını döküyor asansöre, annem mutlaka evde birşeyler unutmuş oluyor ama üşeniyor geri dönmeye, bazen saçına jöle sürmeyi unutmuş oluyor mesela papaz gibi bir saçla gidiyor işe, çok komik oluyor. Anneme haksızlık etmemeliyim bazen erken kalkıp Duman'ı gezdiriyor, yürüyüş yapmanın verdiği enerji ile beni türlü şarkılarla, mesela Winx kızları şarkısının komik bir versiyonunu uydurup uyandırmaya çalışıyor ama sonuç genelde aynı oluyor. Annemi uyuz etmenin ne kadar kolay olduğundan bahsetmiştim. Okullar Eylul'de açıldı, üç aydır okula gidiyorum, ve evet, musmutlu uyandığım sabahları saysam bir elimin parmaklarını geçmez. Her sabah mutsuz kalkıyorum, insan her sabah "yarın tatil mi?" diye sorar mı? Ben sorarım. Sanki, otuz yıllık çalışanım da, bıkmışım usanmışım, her sabah "Bugun Cuma mı?" diye kalkıyorum, bu annemin düşüncesi, benim daha bu çalışma işlerine kafam ermiyor, daha çok saçımı pembeye oniki yaşında boyatabilir miyim acaba diye sorup duruyorum kendime, ha bir de Winx kızları gibi kanatlarım niye yok diye hayıflanıyorum. Mutsuz giyiniyorum sonra sabahları. Mutsuz çıkıyorum evden. Oysaki mutlu bir çocuğum, yarı manyak annemle babam var, sadece sabah arsızıyım, muhtemelen babama çekmişim, zira o da kalkarken çok söyleniyor. Öğretmenim de zaten diyormuş ki veli toplantısında annemle babama "belli ki çok mutlu bir çocuk". Neyse, yarın karne alacağımdan çok tatile giriyor olmak kısmı ilgilendiriyor beni, sanıyorum ki istediğim kadar televizyon izleyebileceğim, evet evet, kanatlarım çıkana kadar Winx, vampir olana kadar da Monster High izlemek istiyorum. Bunları izlerken de sürekli abur cubur yemek istiyorum, ha bir de muz yemek istiyorum.... Ha sonra gebeş gibi uyuyacağım tatilde... yataktan kalkıp koltuğa, koltuktan düşüp yerde uyumaya devam edeceğim...yaşasın uyumak. Karne mi.... o da ne?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Karne mi...o da ne? Ben de işin tatil kısmındayım ebeveyn olarak ya, hadi hayırlısı. Ödevlerle aram öğrenciyken de iyi değildi şimdi bir ebeveyn olarak da iyi değil, kuzu için okul araştırırken okul sorumlulularına "Ödevsiz bir okul arıyoruz biz" diyerekten şoktan şoka sokmuşluğum var evet. Bunun sorumlusu halen nefretle andığım ilkokul öğretmenimiz olmalı, Hayat Bilgisi dersi için ezberlememiz gereken ne çok ödev verirdi. Yaptığım ödevlerin hiçbiri hatırımda değil, tek hatırımda kalan dediği dedik çaldığı düdük bir anne bekçiliğinde bu ezberleri ıkına sıkına yapan bir küçük gıcık kız. Koca kişisinin de ödevlerini annesi yaparmış. Durum ortada yani. Umarım bize çekmez, bu noktada umarım ben de anneme çekmemişimdir. Ben bütün karne günlerini, ilkokuldan lise bitene kadar ki geniş mi geniş bir zaman diliminde, stres dolu günler olarak hatırlarım. Zira, eve geldiğimde annem karnemi eline alır, tek kaşını kaldırarak inceler ve iyi alsam "niye pekiyi değil?" pekiyi alsam "niye pek pek pekiyi değil?", sonrasında beş alsam "niye altı değil?", dokuz alsam "niye on değil?", on alsam "filancanın kızı kaç almış" diye sorardı. Şimdi de markette omo alsam, "niye alo almıyorsun?" der mesela. Bu konu ayrı bir yazıda bulmalı kendini. Şimdi konu başka. Böyle büyüyünce insan, kendi çocuğuna tam tersi davranıyor olmalı ki, bunun da iyi bir davranış şekli olup olmadığı tartışılır, karne marne hiç umurumda değil. Filancanın çocuğu da hiç umurumda değil. Kim ne almışsa almış. Onbeş tatil bizi bir süre sabah streslerinden arındıracak, akşamları da "uyumak istemiyorum" tepinmelerine ara vereceğiz, &amp;nbsp; hafta içi gezmelerine gidebileceğiz... kısaca pamuk bir anne olabilme için onbeş günlük bir zaman dilimi olmasını ümit ediyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bunun dışında işten çok fena soğudum. Evimin kadını çocuğumun anası modundayım, sabahları evden çıkarken "ulan evde dursam bir kahve yapsam kendime oturup günlük yazsam" diye hayal kurarken bulup kendimi sonra evde olunca yemek falan da yapmak gerekecek diyerekten de uyandırıyorum kendimi, sonra "çeviride yaparım kafama göre çalışırım" diye tekrar hayallere dalıp, "onu da yapmış sonra sıkılmıştın" diye uyandırıyorum kendimi. Böyle bir uyuyup bir uyanma hali.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İmza: Karın için tek kelime yazmadım. Koca kişisi pek naif bu günlerde, ortalık süt liman olunca yazası da gelmiyor insanın. "Yaratıcılığımı canlandırmam lazım, bana malzeme lazım kalk kavga edelim mi" desem ne desem?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Öyle işte... kış bitsin artık.&lt;/div&gt;
</description><link>http://paralamadefteri.blogspot.com/2013/01/onbes-tatile-az-kala.html</link><author>noreply@blogger.com (coraline)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-3v4ULkWOoL8/UQFH25VKMxI/AAAAAAAAAeg/2UAhUE6bJ_A/s72-c/IMG_7318.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>7</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3427425781384425110.post-592167783072735518</guid><pubDate>Tue, 22 Jan 2013 10:04:00 +0000</pubDate><atom:updated>2013-01-22T14:42:00.389+02:00</atom:updated><title>Hıyar patrona kısa bir mektup...</title><description>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;
&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-ucAKCg4WqOM/UP5j_wMLEKI/AAAAAAAAAeM/Os9MrkP3zZQ/s1600/%C3%B6fkeli-panter-nb16711.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="219" src="http://4.bp.blogspot.com/-ucAKCg4WqOM/UP5j_wMLEKI/AAAAAAAAAeM/Os9MrkP3zZQ/s320/%C3%B6fkeli-panter-nb16711.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
Sokakta görsem dönüp de suratına bakmayacağım bir patronla çalışıyorum. Dönüp de suratına bakacağım patronla da çalışmışlığım vardı zira kendisi yakışıklı ve ülkemizin en iyi üniversitelerinden birinin en güzel bölümlerinden birinden mezun bir hıyardı ama onunla sokakta karşılaşmak mümkansızdı, zira aynı sokakta ve/ya mekanda dolanmak için yeterince para vermiyordu bana. Ha, sokakta görsem dönüp bakmayacağım son patronum da bana çok para veriyor da sanki onu sokakta görebilirim gibi bir anlam çıktı şimdi ama, yok muhtemelen onunla da karşılaşamayız zira kendisi biraz kıro. Çok para veriyor mu...hayır tabii ki. Bütün patronlar son model arabaya biner ama çalışanına bir kuruş fazla vermez, naçizane iş hayatımda öğrendiğim yegane doğru da budur. Akşam kalır çalışırsın kimse birşey demez, sabah geç gelirsin kıyamet kopar. Geçmişte bir patronum öğle tatilinde yemekten hepi topu 2 dakika geç gelen çalışanlarını, bizi, merdivenin başında bekleyip elinde de bir köstekli saat, suratımıza baka baka "saat kaaaç" gibisine kafamıza kafamıza saat sallamıştı. Hiç işi yoktu herhalde, bunu bile düşünmüştü. Utanmış mıydık, hayır tabii ki. Yılın esprisi olmuştu, her yemekte "ay geç kalmayalım filanca bey birşey sallamasın" diye alay konusu olmuştun.&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
İyi patron var mıdır bilmiyorum günlük, ama bana varsa da bana hiç denk gelmedi. Biri eğitimli bir hıyarken, bir diğeri eğitimsiz bir hıyar oldu, biri riyakar bir hıyarken, bir başkası kendinden başkasını umursamayan bir hıyar oldu, ama sonuçta hepsi hıyardı. Belki de iflah olmayan iş hayatımın iflah olmama nedeni ben değil de onlardır kim bilebilir değil mi? Ya tabii ki sonuçta ben de ilk üç üniversiteden digri almış profesör değilim neticede ama kendime göre bir üniversite eğitimim bir tecrübem var, yirmili yaşlardaki yırtık ve hırslı çalışan kimliğimi oralarda bir yerlerde bırakmış olarak şu dangalak iş hayatında ssk günlerimi tamamlamaya odaklamış olsam da kendimi, elimden geleni yapıyorum ulan. Bu yaşa geldim hala safım ben iş hayatında, yemediğim kazık, görmediğim ikiyüzlülük kalmadı ya halen "bir yerlerde iyi insanlar vardır mutlaka" diye bakınıyorum etrafıma.&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
Sevgili patronum... sen dün bana telefonda çemkirirken, sesimi çıkarmadıysam sana olan saygım ve sevgimden ötürü gösterdiğim bir büyüklük değildi bu, senin gibi parası olan hıyarlara ne desem anlaşılamayacağımı çok önceleri tecrübe etmiş olduğumdandı, gerizekalı ahmak, ha bir de dengim değilsin; sen herhalde beni çevrendeki yalakalarınla karıştırdın. Sen benim sahibim misin, nesin yahu. Bir şirketin var, ben de o şirkette çalışıyorum diye kendini ne sandın. Kadınım diye adam yerine koymuyormuşsun beni öyle duydum, sen bana kurban ol e mi. Benim kadar taş düşsün başına, hazır kilo da aldım altından kalkamaz ezilirsin. Kadınım ya ben ne yapsam yaranamam sana, satışların en kralını yapsam, saçların niye böyle dersin; haa bir de aileden değilim onu da duydum. İyi ki aileden de değilim ya, yoksa senin ailenden olsaydım herhalde kadın olduğum için kıçımı kırıp evde kocamın bana harçlık vermesini beklemek zorunda kalırdım. Seni sokakta görsem adam yerine koyup da konuşmam bile, bunu da bilesin lavuk. Senin paranı kendi param gibi düşünüyorum her bir kuruşunu, salağım ya ben. Otuzaltı yaşındaki minik bir pollyanna. Burada çalışan çoğunluk çalıştığı şirketin merkezini düdüklüyor, naber? Umarım onlardan birine denk gelirsin de sana gösterir nasıl oluyormuş çalışmak. Baba işini devralmış kıro.&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
Çalışanına insan gibi davranmayan bütün patronların canı cehenneme kısaca. Çalışanların özbenliğiyle oynayarak nasıl bir fantastik mastürbasyon peşindesiniz ki siz... bu insanlar birilerinin biricik kızı/oğlu, birilerinin çok sevgili annesi/babası, hatta sevgilisi/karısı/kocası ve onların kahramanı... herkes bir küçük hayatın kahramanı bunu o koca kafanıza sokun.... senin azarladığın o adamın ağzından çıkacak iki kelimeye odaklı çocukları var belki... ben ve/ya benim gibiler ofisin kapısından çıkınca formatı atmayı öğrenmiş olabilir ama atamayan o stresle çocuğuna nasıl çemkiriyor evinde karısına ya da kocasına... oynamayın böyle şeylerle yahu... &amp;nbsp;sen kimsin peki haa bütün hayatı iş olmuş bir manyaksın en fazla... azıcık insan olmayı becerebilin be. Gerizekalılar... Çok sinirlendim sonra devam etmeli...&lt;/div&gt;
</description><link>http://paralamadefteri.blogspot.com/2013/01/hyar-patrona-ksa-bir-mektup.html</link><author>noreply@blogger.com (coraline)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-ucAKCg4WqOM/UP5j_wMLEKI/AAAAAAAAAeM/Os9MrkP3zZQ/s72-c/%C3%B6fkeli-panter-nb16711.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>9</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3427425781384425110.post-7013313093317739220</guid><pubDate>Tue, 15 Jan 2013 16:09:00 +0000</pubDate><atom:updated>2013-01-15T18:20:25.976+02:00</atom:updated><title>Dumanlı Hayat...no.1...</title><description>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;
&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-iwYRCr08G-Y/UPV82j3Y7AI/AAAAAAAAAdM/7mxktWf7LFI/s1600/duman+1.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://4.bp.blogspot.com/-iwYRCr08G-Y/UPV82j3Y7AI/AAAAAAAAAdM/7mxktWf7LFI/s320/duman+1.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;
&lt;span style="text-align: justify;"&gt;Bu yazıyı yazmak için biraz beklemem gerekti, zira ne küçükken ne de herhangi bir zaman diliminde köpeğim olmamıştı ve nasıl bir yaşam şeklimiz olacağı konusunda en ufak bir fikrim yoktu, bu nedenle de bir köpeğin bizimle birlikte yaşamasının anlam ve önemini idrak etmem, sabrımın sınırları görebilmem ve maceralarımızdan bahsedebilmem için zaman ve tecrübe toplamam gerekiyordu.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
Duman, 24 Mayıs 2012 doğumlu dişi bir Belçika Kurdu. Ailemizin 4. üyesi olarak bizimle birlikte yaşamaya 24 Haziran 2012 tarihinde, eve bir kedi alınmasını isteyen, istemekten öte bunun için deliren kuzunun ısrarları sonucu köpek eğitimi veren bir arkadaşımızın çiftliğine gidince onun kendi köpeğinin yavrusunu bize önermesiyle başladı. Evimize geldiğinde herşeyden korkan, tırsan, ilgiye ve sevgiye muhtaç, acıklı bakışlarıyla içimizi paralayan, olmayan dişleriyle boyundan büyük sandalyeleri kemirmeye çalışan, evin her yerine dışkılayan, yanlız kalınca viyik viyik ağlayan, herşeyi ağzına sokan, kemiren, etrafını biran önce keşfetmeye çalışan, bunu yaparken de kafasından büyük kulaklarını havaya diken, savunmasız, sevimli bir aylık&amp;nbsp;küçücük bir bebekti. &amp;nbsp;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
Dedim ya hiç köpeğim olmadı benim, kuş veya balık beslemeden öteye gidemedi hiçbir zaman evcil hayvan besleme çabam. Çok şey kaçırmışım onu söyleyebilirim. Şimdi, kendim doğurmuş gibi seviyorum Duman'ı desem sanırım abartmış da olmayacağım. Çocuğumu nasıl sevdiğimi çocuksuz birine anlatamayacağım gibi, bir köpeği nasıl sevdiğimi de köpeksiz birine anlatamamam, anlaşılmaz maalesef. Duman kuzunun kardeşi benim de ikinci çocuğum oluverdi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Duman'ı ilk gördüğümüz güne dönersek...çiftlikte bir golden yavrusu bir de bizim Duman vardı. Duman ortalıkta gezinmiyordu henüz. Golden yavrusunu sevdik önce, aldık kucağımıza hoplattık zıplattık, öyle sakin öyle miskin bir köpek, tatlı mı tatlı. Arkadaşımız baktı ki evin kadını olaraktan ben köpeği mıncık da mıncık seviyorum, ağzını yüzünü öpüyorum, kirliymiş temizmiş bakmıyorum, o da hemen anladı tabii benim öyle yerden saç toplayan temiz pak bir kadın olmadığımı, "bir köpeğe bakabilecek kadın" izlenimi edinmiş olmalı ki Duman'ı getirdi. Duman o kadarlık bir bebekken bile cevval ve heyecanlıydı, Golden yavrusunun aksine bir oraya atlıyor bir buraya zıplıyor, peşimizden haldır huldur koşuyordu bacak kadar boyuyla. Nedense kanımız daha bir ısındı o böyle cevval olunca, zira biz de cevval ve heyecanlı bir aileyiz neticede. Aldık, eve getirdik.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yol boyunca koca kulaklarını yukarı dikip ürkek gözlerle etrafını kolaçan ederken, kucağımıza ezik ezik sığınan Duman efendinin, eve girmesinin ilk on dakikasından sonra bizi darmadağın ettiği doğrudur ki bizim kuzu bile "ay napacağız biz bununlaaa" diye cırlayaraktan endişelerini dile getirmişti. Evet biz bu bir aylık, mütemadiyen koşan, herşeyi ısırmaya çalışan, ve sürekli oraya buraya yapan&amp;nbsp;hepi topu yirmi santimlik boyuyla bize etmediğini bırakmayan, azıcık kızınca küçük emrah bakışlarıyla kalbimize kalbimize kazıklar çakan bu simsiyah enikle ne yapacaktık? &amp;nbsp;Eve geldiği gece ve sonrasındaki bir hafta boyunca her gece ağlamış olmasını anlatarak başlamalıyım belki de. Orada cevval diye sevdiydik de evde üç cevval ne yapacaktık hep birlikte, ben ki ikinci çocuğu doğurmayı poposu yemeyen, rahatına bin düşkün?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Duman evimize geldiğinde ona daracık bir yer vermek yerine, kuzuyu boş olan büyük odaya taşıyıp kuzunun odasını da Duman'a verdik. İlk gece itibariyle bütün odayı gazete kağıdıyla kapladık. Duman ilk bir hafta sürekli ağladı, köpek ağlamasını bilen bilir, böyle acıklı tiz viyiklemeler olarak tasvir edebilirim. Ve biz her saat başı kalkıp Duman'ı sevdik, itiraf etmeliyim ki arada bir de kızdık öfkelendik, hatta ailecek birbirimize girdik. Hani, ilk çocuk doğunca anne baba ne yapacağını bilmez bir durumda en ufak bir sorunda sürekli birbirine girer ya, aynen öyle işte. Duman kokumuza alışınca, bu kokuların onu bırakmayacağına, bu kokulara güvenebileceğine, bu kokuların kendisine yemek, su ve ilgi vereceğine emin olunca ve yeni evine alışınca ağlamayı bıraktı. Ağlarken de yaptığı üzere evin her yerine yapmaya devam etti. Diyorum ya, yere düşen bir tane saçı bile görüp de onu yerden almadan geçemeyen bir kadınsanız/adamsanız olmaz o iş. Zira bebek bir köpek alıyorsanız eve her yere mutlaka yapıyor, ve siz elinizde bez ve deterjan hababam çiş ve kaka temizliyorsunuz, bunun aksini söyleyen de çıkmaz herhalde. Ha, sonra öğrenmiyor mu evet öğreniyor, ama her çocuk büyüten insana söylendiği üzere ha insan annesi olmuşsunuz ha köpek annesi olmuşsunuz farketmiyor, annelik acaip bir sabır gerektiriyor. Duman üç dört hafta sonra sadece gazeteye yapmaya başladı mesela, o üç dört hafta sürekli poposunu gözetledik büyük bir sabır göstererek ve hatta sabır taşına dönüşerek evet. Gazete olmayan yerde tutmaya başladı sonra. Odasındaki gazeteleri her geçen gün biraz daha daraltmaya başlamıştık bile, derken ufak bir köşede kaldı gazeteleri ve evet halen o ufak köşede o gazeteler, zira kızım sürekli dışarıya yapmaya alışamadı daha, ama bu hikayeye daha var. Bu süre zarfında bütün halılar üç dört kez yıkanmaya gitti evet, Duman'ı araba tutuyordu arabaya birkaç kere kustu evet, gözümüzün önünden kaçırdığımız anda bir halt karıştırıyordu evet, örneğin gözümüzden kaçırdığımız bir on dakikada çok sevdiğim bir yazlık ayakkabımın -bir sürü de para vermiştim, çok iyi bakıyor ve senelerdir de giyiyordum- bandını tabanıyla birlikte sökmüşlüğü var, çorap çekmecesinden kaçırıp parçaladığı çoraplarla çoktan bir çorap dükkanı açabilirdik, evet. Ahşap kapının pervazını da dişleriyle boydan boya nasıl söktüğünü anlatmayayım bana kalsın.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Geçiyor efendim hepsi geçiyor. Nasıl ki küçük bir çocuk anne ve babasının sınırlarını deneyerek öğreniyor, köpekler de öyle. İnsan anneleri bunu söylediğimde hep kızıyorlar bana ama bir köpek büyütmekle bir çocuk büyütmek arasında pek de bir fark yok aslında. Davranışlar neredeyse aynı. Belki de köpeklerin insanlara bu kadar yakın ve bağlı olmasının nedeni de budur kimbilir. Nasıl ki çocuğunuz gözünüzün içine bakıyor, bu da gözünüzün içine bakıyor ve belki de çocuktan en büyük farkı çocuğunuz büyüdükçe başka gözlerin de içine bakacak, o ise bütün hayatı boyunca sizin gözlerinizin içine bakacak, ve hepi topu onbeş sene yaşayacak...&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yoruldum yazmaktan biterayak duygusala da bağladım tam oldu...Duman şimdi 8 aylık... koca bir bedenin içinde çocuk ruhu taşıyor... maceralara devam edeceğim...zira tadından yenmez anılarımız oldu kendisiyle... Duman'ın ayağına bastı diye ittirdiğim komşumuzu anlatacağım daha, kakasını dışarı yapsın diye saatlerce dışarıda donduğumuz zamanlar var sonra, kuzunun Duman'ı kıskanmasına ilişkin komik mi komik anlar var, &amp;nbsp;dişlerinin dökülmesi yerine yenilerinin çıkması var, koca kişisinin içinden çıkan köpek eğitmeni ruhuna ilişkin bombalar var...bir köpeği çok sevmekle ilgili tespitlerim var.... ohooo var da var...&lt;br /&gt;
&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;
&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-YVZej5W14P4/UPV_GHIQ59I/AAAAAAAAAdg/4bJkK-xykzk/s1600/duman+buyuk.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://1.bp.blogspot.com/-YVZej5W14P4/UPV_GHIQ59I/AAAAAAAAAdg/4bJkK-xykzk/s320/duman+buyuk.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;
&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-Pq2-CO56Jc8/UPV_F09e_II/AAAAAAAAAdk/ojTn7zTN8Dk/s1600/duman+buyuk+2.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://2.bp.blogspot.com/-Pq2-CO56Jc8/UPV_F09e_II/AAAAAAAAAdk/ojTn7zTN8Dk/s320/duman+buyuk+2.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
</description><link>http://paralamadefteri.blogspot.com/2013/01/dumanl-hayatno1.html</link><author>noreply@blogger.com (coraline)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-iwYRCr08G-Y/UPV82j3Y7AI/AAAAAAAAAdM/7mxktWf7LFI/s72-c/duman+1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>7</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3427425781384425110.post-7045312755546754379</guid><pubDate>Mon, 31 Dec 2012 14:35:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-12-31T16:35:22.140+02:00</atom:updated><title>Dileye dileye bir hal olmak...2013...</title><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;
&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-8EajxiUSOpI/UOGiBA-g2hI/AAAAAAAAAcE/x7tWLSwDlIA/s1600/IMG_6753.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://3.bp.blogspot.com/-8EajxiUSOpI/UOGiBA-g2hI/AAAAAAAAAcE/x7tWLSwDlIA/s320/IMG_6753.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;
Bir gıdım yeni yıl heyecanı vardıysa içimde, böyle olayım. Ne noel babalı süsler, ne de ışıklı mışıklı çam ağaçları etkiliyor beni bu sene. Her sene olduğu gibi ne kart attım ne kimseye hediye aldım. Her sene olduğu gibi "hadi anneciğim gelk kart yapalım" diye çocuğu gaza getirip, yapılan bir adet karttan sonra yoruldum. &amp;nbsp;Dün akşam çikolatalı bir tür kurabiye ve bir tür poğaçadan başka hiçbir yeni yıl özel yemeği ya da pastası falan yapmadım. Onları yaparken bile mutfak savaş alanına dönmüştü zaten, daha fazlasını yapmak mutfaga hakaret olacaktı. Yemek olarak pizza söyleyeceğiz, pastayı da güzide pastanelerimizden birinden alırız dedik. Gerisi içki, cips, kuruyemiş, zararlı kötü ne varsa yiyeceğiz. Geçen sene de böyleydi ya, bu sene de aynı. Bir yeni yıl coşkusu eksikliği. Bakalım, belki akşama gösterir kendini.&amp;nbsp;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
Dilek dilemeyi bilmiyor olmalıyım, zira eski yıllara bir baktım da şöyle ipe sapa gelir net bir dileğim olmamış. Bakıyorum millete onu isterim bunu isterim diye yazabilmişler, ne istiyorum diye soruyorum kendime, isteyeceğimi düşündüğüm herşeyin yanında bir soru işareti beliriyor, gerçekten istiyorum mu istemiyorum mu, ben de o isteği yapacak ..öt var mı yok mu...şimdi ben onun öyle olmasını istesem olur mu olmaz mı... sonuçta dilek diliyoruz ama bu dileklerin olması için kişinin kendisinin de uğraşması gerekiyor bir şekilde. Ben de böyle bir kadere bırakmışlık var bir süredir. Mesela sigarayı bırakmak istiyorum ama bırakamıyorum, bırakma dileğini dilersem, çok uğraşmam gerekeceğini, yapamayacağımı ve bir şekilde bir yerden bulup iki fırt çekeceğimi biliyorum çünkü sigara içmeyi seviyorum, o yüzden böyle bir dilek dilemek benim için saçma bir durum oluyor, benim dileğim ancak şu olabilir bu durumda :" Lütfen 2013 de sigara beni bıraksın..." mantıklı mı...hayır. Benim dilek dileme mantığımda toptan bir yanlışlık var, küçüklüğümden beri. Dileklerin açık ve net olacakmış, dilek diliyorsan sepet gibi oturmayacak sen de birşeyler yapacakmışsın, olayın özü buymuş yani. Bu olayı anlamadıysan benim gibi sürekli tükürdüğünü yalayan bir kadın olup çıkman an meselesi. Tükürdüğünü yalamaktan bahsetmişken, misal, ayda en az bir Pazartesi ofise "sigarayı bıraktım" diye millete ilan ederek gelip, Çarşamba sabahı kahvenin yanına "ver de bir fırt çekeyim" dersen, ve o fırtı gerçekten çekersen, tükürdüğünü yalamış oluyorsun. Hayatımda değişik versiyonları da var bu olayın da şimdi yeri değil. Neymiş...dilediğin dileğe dikkat edecek, o dilek için sen de çalışacaksın. Dilediğim dilek için bile kendime söz veremiyorum şimdi o da ayrı ya...&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu yıl...yani 2013 de...&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elimden gelen kısmıyla ilgili olarak kendime ve yakınımdakilere daha iyi davranmayı, sigarayı bırakmayı, sekiz kilo vermeyi, her akşam cilt bakımı yapmayı, anlayışlı olmayı her daim yelloza bağlamaya meyilli olmaktan ziyade kırlarda salınan papatya misali huzur dolu olmayı, tüm bunlarla birlikte hayat kontrolümde olmayan ne getirirse onları gelişine yaşamayı, diretmemeyi, direnmemeyi ve bunu takmamayı, hep gülmeyi, hep güldürmeyi diliyorum. Elimden gelmeyen kısmıyla ilgili olarak da kimse hasta olmasın, kimse ölmesin. Hadi bakalım...&lt;/div&gt;
</description><link>http://paralamadefteri.blogspot.com/2012/12/dileye-dileye-bir-hal-olmak2013.html</link><author>noreply@blogger.com (coraline)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-8EajxiUSOpI/UOGiBA-g2hI/AAAAAAAAAcE/x7tWLSwDlIA/s72-c/IMG_6753.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>6</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3427425781384425110.post-8641233487914352718</guid><pubDate>Mon, 17 Dec 2012 10:34:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-12-17T12:34:34.814+02:00</atom:updated><title>4641 biten...1334 kalan...</title><description>&lt;br /&gt;
&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;
&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-JgbZemtCZ70/UM70th6HKUI/AAAAAAAAAbc/0paU-RvYrso/s1600/IMG_6758.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://1.bp.blogspot.com/-JgbZemtCZ70/UM70th6HKUI/AAAAAAAAAbc/0paU-RvYrso/s320/IMG_6758.JPG" width="239" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;
Bu sabah kendimi çok yorgun
hissediyorum. &amp;nbsp;Fiziksel yorgunluğum
sürekli uyuma isteğiyle beni dürtüp duruyor, ofise geleli iki saat oldu ama ben
hala o günlük senin bu günlük benim gezip duruyorum, hiç ama hiç çalışasım yok.
Bu yorgunlukta, kitap okuyacağım diye gecenin bir körüne kadar oturup sabahın bir
köründe kalkmak zorunda kalan bir anne olmamın, ve sabah içtiğim teraflunun
parmağı olmalı en somut bakış açısıyla. Bu yorgunlukta, kışın ve soğuğun da
parmağı olmalı, belki de son bir aydır üst üste yaktığım sigaraların. Bu
yorgunluk bıkkınlığımın da bir eseri olmalı. Bıkkınlığımda alışageldiğim
rutinlerimin parmağı var büyük olasılıkla, bir heyecan kaybetmesi durumu
yaşıyorum en kötü ihtimalle. Alıp başımı gitmek, bomboş bir sahilde kumlarda
uzanmak istiyorum diyeceğim ama çok klişe olduğu kadar fazla iddialı olacak. Bu
heyecan kaybetmesi durumunda bana ancak bütün gün evde oturup, kahve içip, kitap
okumak iyi gelebilir. Bir koltuktan diğerine sürünerekten, heyecan nereye
gittiyse oradan geri gelene kadar.&lt;/div&gt;
&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;
Bu yorgunlukta, en büyük pay yazıyla
dörtbinaltıyüzkırkbir rakamla 4641 gündür çalışıyor olmama ait olmalı. Dörtbinaltıyüzkırkbir
gün sabah erken kalkıp iflah olmayan iş hayatıma doğru yola çıkmışım. Dörtbinaltıyüzkırkbir
gün deyince az gibi geliyor da yazıyla öndört yıl üç ay onaltı gün rakamla 14
yıl 3 ay 16 gün deyince fark ediyor insan. Yıl hesabı yapınca anlıyor ne kadar
uzun bir zaman olduğunu. Bu hesapta kaldığım fazla mesailer yok tabii, ssk
böyle diyor, 14 yıl 3 ay 16 gündür çalışıyorsun diye. Heyecan kaybetmesi için
yeterli bir zaman mı acaba bu 4641 gün, diğer bir deyişle 14 yıl 3 ay 16 gün,
yoksa bende erken mi oldu? İş’te heyecan kaybetmenin ömrü ne kadar, nereden sonra
yoruluyor insan? Yorulduğu için mi heyecanını kaybediyor, heyecanını kaybettiği
için mi yoruluyor? &lt;/div&gt;
&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;
Ssk diyor ki, yazıyla
binüçyüzotuzdört rakamla 1334 gün daha çalışmam gerekiyormuş. Diğer bir
deyişle, 5 yıl 8 ay 14 gün daha. Bu sefer de yıl hesabı yapınca az bir zaman
gibi görünüyor, ne komik. Durumun acıklılığına göre rakamlar az ya da çok
geliyor insana. Yaklaşık 6 yıl daha aktif olarak çalışmam gerekiyor, ondan
sonra emekliliğe hak kazanacağım. Tam tamına 18 yıl 3 ay 14 gün sonra ise
emekli maaşı vereceklermiş bana. En pozitif bakış açısıyla aradaki 13 yıl parasız
oturmayı, hala evli olup da koca parası yemeyi kabul edersem, ki onun da öyle
çok bir para kazanmadığını göz önünde bulundurmak suretiyle, 5 yıl 8 ay 14 gün
sonra emekli olabileceğim. Evdeyken çalışmak, çalışırken evde olmak isteyen biraz
dangalak çokça dengesiz bir kadın olarak söyleyebilirim ki emekli maaşımı alana
kadar yani 18 yıl daha çalışırım ben herhalde. E o zaman da en az 85 yaşına
kadar yaşamayı planlamam da lazım, bunun için de sigarayı bırakmam gerektiğini
de yine bir not olarak düşeyim. Heyecanlandım mı…hayır. Evde oturup kitap
okumak o koltuktan bu koltuğa siftinmek istiyorum hala.&lt;/div&gt;
&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;
Çalışmayı hep sevdim ben yirmili yaşlarda. Sabah
ofise gelmeyi, kahve içmeyi, arkadaşlarla iki lak lak etmeyi, koşturmayı, hiçbir
yere hiçbir şeye yetişememeyi. Bu yazıyı yazarken de evde durup yemek, temizlik
vesaire yaptığımı düşünüyorum da, hemen vazgeçiveriyorum. Zira sengin koca ve/ya
ye ye bitmez bir miras sahibi pamuk bir kadın değilim ki evde o koltuktan bu
koltuğa atıp kendimi kitap okuyayım da viledanın sapıyla hiçbir iletişimim
olamaz, hiç olmadı ki. Belki yanlış bir iş yapıyorum da ondan kaybediyorum
heyecanımı, yirmi yaşında yaptığın işin otuzbeş yaşından sonra seni hala
heyecanlandırmasını beklemek ancak benim gibi iflah olmaz bir polyannanın işi
olabilir sanki. Otuzaltı yaşını doldurmaya birkaç ay kala “yaa ben oturup kitap
çevirmenliği yapsaydım daha mutlu olurdum” demekle de bir halt olmuyor. Çünkü
ben kesin ondan da şikayet ederdim. Zaten benim meslek seçmek gibi bir şansım da olmadı ki, ne önüme çıktıysa onu aldım, bu başka yazının konusu ama...&lt;/div&gt;
&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;
Aman ya, öyle ya da böyle emekli
olmak istiyorum o kadar. Çalışmadan emekli olmak istiyorum mümkünse. Hem emekli
olayım hem de genç kalayım istiyorum bir de. Mümkansız istekleri istemek
olsaydı işim keşke, bir de para verselerdi üstüne, sonra da emekli olsaydım... ama viledanın sapıyla bir iletişim zorunluluğu olmasın... tamam mı?&lt;/div&gt;
</description><link>http://paralamadefteri.blogspot.com/2012/12/4641-biten1334-kalan.html</link><author>noreply@blogger.com (coraline)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-JgbZemtCZ70/UM70th6HKUI/AAAAAAAAAbc/0paU-RvYrso/s72-c/IMG_6758.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>8</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3427425781384425110.post-6664921805930399671</guid><pubDate>Fri, 14 Dec 2012 08:59:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-12-14T10:59:29.115+02:00</atom:updated><title>İmza:Karın...</title><description>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;
&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-3Grwv1vsFmw/UMrqDuhVFYI/AAAAAAAAAbE/BvwX1u_6haQ/s1600/aaa.png" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://2.bp.blogspot.com/-3Grwv1vsFmw/UMrqDuhVFYI/AAAAAAAAAbE/BvwX1u_6haQ/s320/aaa.png" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;a href="http://www.imzakizin.com/" target="_blank"&gt;İmza: Kızın&lt;/a&gt; 4. baskıya geçerken, şimdi kalemleri mevcut, geçmiş ve/ya gelecekteki, ve istersek hayalimizdeki kocalar için elimize alıyoruz. İster yıvış yıvış, ister küfür küfür yani...Yazılarımızı gonderirken evlilik cüzdanı istemeyecek &lt;a href="http://www.selgingb.com/" target="_blank"&gt;Selgin&lt;/a&gt;, &lt;a href="http://www.kakarakikiri.wordpress.com/" target="_blank"&gt;Esra&lt;/a&gt; ve &lt;a href="http://www.banunundunyasi.com/" target="_blank"&gt;Banu&lt;/a&gt;...&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
Kendinden bahsetmeyi seven insanım artık ne derseniz... ben öyle kocasıyla sevgi kelebeği bir kadın olmadım hiç, bir koca şakşakçısı da olamadım mesela ya da nazlı bir kadın, ya da romantik ormantik... hatta sevgilim ya da koca her neyse romantik bir ortam yaratsa benim o ortamın içine edeceğim muhtemeldir. Tabii koca kişisi de öyle kelebek bir insan değil... malumunuz, habire atıp tutuyorum burada kendisiyle ilgili. Çok kavga ederiz mesela, siyahla beyaz ne kadar farklıysa birbirinden, biz de o kadar farklıyız birbirimizden. 36 yaşındayız şimdi, hayatımızın yarısını birbirimizle geçirdik bile, on sekiz sene ..öt ..öte yaşamış, birbirimizi büyütmüşüz. Yaaa, bak yazacak birşey yok dememek lazım... da... buraya değil kitaba yazılacak... kendine gel.. devam et...kendinden bahsetme....&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
İşler düzenli yürüsün diye ufak tefek şartlar var, onlara da bakalım...&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
- Yazılar bir A4 ü geçmeden yazılmalı...&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
- Yazılar politik veya kişiliği zedeleyici unsurlar içermemeli...&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
- Yazılara dosya adı olarak, kitapta yer almak istenen ad-soyad verilerek imzakarin@gmail.com adresine gönderilemeli.&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
- Son tarih ise 14.Şubat.2013&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
İmza: Kızın ardından İmza: Karın biz ne gösterebilir, taaa ne zaman şöyle yazmışım günlüğüme bir şeylere sinirlenip ve defalarca da düşünmüşümdür "Her kadın farketmeden veya kasten babasının en az 3 özelliğini taşıyan bir adamla evleniyor, sonra da zamanla kendisi de annesine benzemeye başlıyor, sonra bu benzeşmeden kaynaklanan benzer kaderler ortaya çıkıyor...mu acaba...".... görelim bakalım o zaman.&lt;/div&gt;
</description><link>http://paralamadefteri.blogspot.com/2012/12/imzakarn.html</link><author>noreply@blogger.com (coraline)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-3Grwv1vsFmw/UMrqDuhVFYI/AAAAAAAAAbE/BvwX1u_6haQ/s72-c/aaa.png' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3427425781384425110.post-4783817930715796397</guid><pubDate>Wed, 12 Dec 2012 09:45:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-12-12T11:53:32.164+02:00</atom:updated><title>Gülmekle öfkelenmek arası...</title><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;
&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-5qzNsbnrCLk/UMhR-uk4pVI/AAAAAAAAAaw/3VkCh9VT_mA/s1600/58b04110428e11e2b2dc22000a9f14bd_7.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://3.bp.blogspot.com/-5qzNsbnrCLk/UMhR-uk4pVI/AAAAAAAAAaw/3VkCh9VT_mA/s320/58b04110428e11e2b2dc22000a9f14bd_7.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;
Benimle bir süre tanış olmuş herhangi birine sorsam "nasıl biriyim?" diye, muhtemelen şunları söylecektir... "herşeye gülen", "gamsız", "rahat", "pozitif", "mutlu" ve hatta "şirin"... evet dışarıdan görünüşüm böyle... bir de üstüne yedi sekiz yaş küçük gösteriyorum... bu da dış görünüşüm... kendime iyi bakmıyorum genlerim öyle şanslıyım sadece. Herşeye gülerim evet doğrudur, zaten herşeye gülünce insan başkaları tarafından "gamsız", "rahat", "pozitif", "mutlu" ve hatta "şirin" olarak da yaftalanıyor, bu da başka bir yayının konusu olsun, çok gülen kendi içinde çok da mutlu olmayabilir, hatta dünyanın en kalbi kırık psikopatı da olabilir kendi dünyasında, ya da &amp;nbsp;gülmek bünyede elinde olmadan bir pozitiflik yaratır böyle kalbi kırık dökük bir polynanna olabilir&amp;nbsp;en iyi ihtimalle ki o da o kadar bilinçsiz bir pozitifliktir ki en umutsuz ortamda bile yine umut dolu bir gülümseme ile herşeyi eline yüzüne bulaştırır..&amp;nbsp;neyse..başka konu bu...konudan sapma... konudan sapma... Alakalı alakasız herşeye gülebilirim ben ve hatta en gülünmemesi gereken yerlerde bile güldüğüm de olur insanları uyuz edecek kadar, ilkokulda &amp;nbsp;andımızı okurken de gülerdim mesela, Cuma akşamları hep ceza alırdım, marş esnasında güldüğüm, önüm ve arkamda sıralı en az yedi sekiz kişiyi de güldürdüğüm için çıkışta herkesin çıkmasını beklerdim, cezalı cezalı sınıfta otururdum. Sorun andımız veya marşımızda değildi tabii ki, ülkemiz güncel sorunlarından ötürü açıklama gereği duydum ne acıklı da bu da ayrı bir konu, sorun benim efendim. Müzik öğretmenimizin yüz ifadesi, öğretmenlerimiz yüzleri bize dönük saygı duruşunda dururken arkalarından geçerken aval aval bize dönüp bakan kediye takılabiliyor, hiçbir şey görmesem "geçen hafta bilmem kimle şuna gülmüştük" diye eskileri hatırlıyordum. Veli toplantılarında anneme "sizin bu kız çok gülüyor, kendisinin güldüğü yetmezmiş gibi bir de etrafını güldürüyor derlerdi, annem de eve gelince paparayı yerdim tabii "ne gülüp duruyorsun" diye. Taaa ne zaman, günlerden ihracat malzemesi komodinin sevkiyata tozlu teslim edildiği gündü ki, o pek zavallı müşteriye tozlu gidip incileri dökülecek zavallı komidin patronun gözüne takılmıştı, bir acil anonsun ardından sevkiyattan, planlamaya, ihracattan muhasebeye hepimiz patronun odasında asker duruşuna geçmiş, patron hepimizi odasında itinayla kalaylıyorken, şans eseri odada olmayan diğer bütün personel de masalarının altına saklanmaktayken, patronun odasında herkes yere bakıyordu, ortam darbuka derisi gibi gergindi ve fakat ben kendimi tutamıyor gülüyordum. Başımı eğmiştim, gülmekten sarsılıyordum hafif hafif, kendimi sıkmaktan gözlerimden yaşlar inmişti, ve sanıyorum patronum ağladım falan sanmış olmalı ki bana laf sokmamıştı, geçmiş gün o kadar hatırlayamadım. Neyse, bana sıkıntı basan ortamlarda gülmem geldiği gibi, çok ciddi olmam beklenen durumlarda da nerde komik bir yüz ifadesi var ona takılıyorum ben, nerede komik bir yazı var ona ya da.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu sürekli gülme hastalığı yüzünden ne kavgalarım kavgaya benzer, ne öfkelenmelerim öfkeye benzer, ne de kırıldıklarım kırgınlığa dönüşür. Herşey uçar gider, hepsi bir yerde benim gülmemle sona erer. Arkadaşıma kırılırım, iki dakika somurtayım anlasın derim, bir dakika sonunda "ya senle şunu şöyle bunu böyle yapmıştık ha ne komikti" der gülerim; hatta bazen açık açık söylerim kırgınlığımı, o da acı çeksin diye, onun acı çekmesine fırsat kalmadan yine gülecek birşeyler bulurum. Annemle tartışırız, annemi bıraksan günlerce somurtur, o somurtur ben gülerim, o somurtur ben gülerim; annemi güldüremem, o kendi isterse güler zaten. Koca kişisiyle acaip kavgaya tutuşuruz, ben mutlaka bir yerinde gülerim ya mutlaka. Ben güldüğüm için de insanlar "aa ne güzel bir sorun da yokmuş be" der, yürür giderler. Gülmek disiplinsizlik demek her yerde, her ilişkide. Disiplin somurtunca sağlanabiliyor belki. Sorunlarla somurtarak yüzleşiyor herkes belki. Ciddi olmakla somurtmak arasında birşeyleri karıştırıyorum ben belli ki...&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Neyse, hayatı her an yavşatabilir, gülerek herşeyi unutabilirim, öyle bir potansiyel var bende. Kendime teşhisim budur. Teşhisin kibar ifadesi ise ancak şu olabilir, sorunlardan gülerek kaçıyorum ben yahu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nereden çıktı bu konu... ellerim kirli, yıkayacağım, musluk bozuk, tamirci çağırıyorum, tamirci soruyor "sorun ne", yine saygı duruşunda yüzü bize dönük öğretmenlerin arkasından geçen kediye takılıyorum, gülüyorum. Sanki hiçbir sorun yokmuş gibi... yokmuş... az kaldı birbirimizi geberteceğiz biz bu muslukla, bu muslukta bir arıza var diyemiyorum...gülüyorum, sanki ellerim kirli kalsın istiyormuşum gibi. Simgesel anlatımım da muhteşem oldu, farkındayım... bak dayanamadım yine güldüm.&lt;/div&gt;
</description><link>http://paralamadefteri.blogspot.com/2012/12/gulmekle-ofkelenmek-aras.html</link><author>noreply@blogger.com (coraline)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-5qzNsbnrCLk/UMhR-uk4pVI/AAAAAAAAAaw/3VkCh9VT_mA/s72-c/58b04110428e11e2b2dc22000a9f14bd_7.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3427425781384425110.post-1346603992407940236</guid><pubDate>Wed, 05 Dec 2012 14:23:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-12-05T16:23:58.191+02:00</atom:updated><title>Bir doktorla evli olmak...yazı dizisi no.5</title><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;
&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-WENz2UuQpyo/UL9YqngjNwI/AAAAAAAAAac/vv8CxWeETcM/s1600/stock-vector-dancing-funny-doctor-53427691.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://2.bp.blogspot.com/-WENz2UuQpyo/UL9YqngjNwI/AAAAAAAAAac/vv8CxWeETcM/s320/stock-vector-dancing-funny-doctor-53427691.jpg" width="202" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;
Günlüğümde en çok yorum alan yayınlar hep bu yazı dizisinin oldu. Bu yazı dizisi sayesinde hiç tanımadığım, hiç görmediğim ama benzer yaşanmışlıklardan muzdarip, bıkkın, yılgın ve öfkeli kadınlarla dertleştik, dedikodu yaptık sadece yazarak. Çokmuşuz biz... onu anladım. Kendi kendime uydurmuyormuşum, benzer ve hatta beter durumlar yaşayanlar varmış. Sevgilisi tıpta okuduğu için benim yüzümden endişelenenler var, onlar meraklanmasın, gününü gün etsin, evlenmesin, şaka, her koyun kendi bacağından asılır, ben kendi yaşadıklarımı yazıyorum. Bu yazı dizisinin devamını merak ediyoruz diyenler var. Evet, bu yazı dizisinin devamını ben de merak ediyordum. Yaşadıkça yazıyor ya insan günlüğüne... Başlamadan önce, her zaman ki gibi, diyorum ki... düşünceler sahiplerini bağlar, "aman da ne güzel, şahane, tadından yenmez, bal dök yala bir meslek sahibi, herkesin evlenmek isteyeceği bir doktorum" diyorsanız, sizi başka günlüklere alalım, zira yayının altına gevrek gevrek yorum yapan bir kaç salak tıp mezununun yorumlarını yayınlamayacağım. Zira 4 nolu yazıma, hayatında tıptan başka birşey okumamış dangalağın biri -dangalak diyorum zira bir takma ad bile kullanamamış yorum bırakırken, ben de kendisine bu ismi uygun gördüm, "adsız" dan daha karakterli en azından - "keşke biraz daha okuyup doktor olabilseydiniz. bu kadar kompleksli olmazdınız belki" diye yorum bırakmıştı...yok alındığımdan değil, kendisinden daha çok okuduğum kesin, en azından okuduklarım işime yaradı, yarıyor o da kesin. Neyse, alınacaklar, bana laf sokmak isteyecekler hadi bakalım başka günlüğe...&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir insanın mesleği karakterinde büyük değişim yaparmış ben onu gördüm, otuz yaşını geçmiş koca adam da olsan koca kadın da olsan değişiyorsun, kaçınılmaz olarak. Karakterlerimiz altı yaşına kadar gelişiyor, evet çocukluk nasıl geçtiyse, yansımalarını büyüyünce görüyoruz yazıyor kitaplar ama o da bir yere kadar yürüyüp gidiyor zannımca. Teyzem çoktan emekli olmasına rağmen hepimizle yüksek sesle konuşuyorsa, çok gerilere, çocukluğuna inmeye gerek yok, öğretmendi çünkü, sabahları derse girdiğinde elli kişilik sınıfa "günaydın" diyordu, elli kişinin her birine günlerinin aydın olmasını dilerken de sesini yükseltmesi gerekiyordu her biri duysun diye, en saf tahminle. Çok güler yüzlü bir insanken bir zamanlar, patron olup komple ciddiyete bürünen asık suratlı yaratıklar var, sanki gülerek iş buyursa herkes yavşayacak. Bir de iş kıyafetiyle her ortamda tanınan meslekler var, giydiği üniformalarla bütünleşen insanlar var, asıl konumuz onlar zaten. Çok akıllı bıdık başladım, sıkıldım, ama değiştiremedim üslubu bir yandan da, bir de belli bir misyon üstlenmiş bilirkişi havasında yazdım onu da değiştiremedim. Neyse, ne diyordum, üniformalı meslekler...uzak durulası...doktorluk, askerlik, polislik, avukatlık ve hakimlik belki. Üniformasını iş yerinde bırakıp çıkan var çıkamayan var, bir de üniformadan çok memnun olup sabah akşam çıkarmak istemeyenler var. Üniformalı mesleklere toplumsal olarak duyulan bir saygı var mesela. Dünyanın en gerzek adamı da olsan, üniforman üstündeyse kimse sana kötü bir şey demiyor, diyemiyor, aksine bir yağcılık bir yalakalık. Zaman geliyor geçiyor, üniformaya gösterilen bu abartılmış saygı egoda tavan yaptırıyor, etrafımızda Themis kılıklı hakimler ve avukatlar, kendini Ares sanan polis ve askerler, Zeus doktorlar var, listeyi Poseidon kaptanlar, Uranos pilotlar diye de genişletebiliriz tabii. Üniformayı bırakabiliyorsun iş yerinde belki ama egonu bırakamıyorsun. Ego seninle birlikte her yerde. Ego evde, ego arabada, ego yatakta, ego banyoda, mutfakta, salonda, ego her yerde. Doktor,polis, asker karısı olmak diye bir şey var mesela, doktor, polis, asker çocuğu olmanın getirileri var, götürüleri var. Kısaca üniformalı mesleklerin egolarından tırsıyorum ben artık.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben tıfıl tıp öğrencisi sevgilimin cerrahlık eğitimiyle birlikte nasıl bir Zeus'a dönüştüğünü izledim, içim yana yana. Tıfıl tıp öğrencisi kısımlarını daha önce detaylı işlemiştim. Çok geçmişti onlar çok. Neyse... Asistan cerrah ilk başlarda egoyu hastanede bırakır gelir, zira çömezdir kimse kaile almaz kendisini, hatta lanet eder bilakis kendisi. Çömezin altına çömez geldikçe sorumluluğu arttığından kelli palazlanır. Baş asistan olduğunda egoyu artık hastanede bırakamaz, yanında gezdirir. Zira hastane gece demez gündüz demez, hafta sonu demez tatil demez arar. Baş asistan olduğunda egoyu ameliyathanede bile bırakamaz çünkü artık hocası hastaları ona bırakır, hastalar hocam hocam peşinde, postalar hocam hocam peşinde, hemşireler hocam hocam peşinde. Doktorlara herkes "hocam" der bu arada. Ben o zamanlarda koca kişisinin bir nevi "hoca" olmaya başladığının farkında değildim, adam hastanede çaycıdan bile acaip doktorluk saygısı görüyor, evde ise "koca" ve "baba" dan öteye gidemiyor, diyorum ya hep doktor moktor, hiç fifi değil benim için, küçük kuzunun da zaten tüm dünyası anası babası, işsiz bile olsalar umru olmaz. İşte bu duruma sanıyorum ego biraz bozuluyor bir süre sonra. "Ya hastanede herkes neredeyse önümde eğilecek hocam hocam diye, eve geliyorum kadın bana diyor ki "sofraya yardım et"", "benim hastam ölüyor, eve geliyorum ana kız şen şakrak, hastanede insanlar acı çekiyor, ölüyor, hemen ortamı gereyim zaten gerginim" diye kendi kendini fitil ediyor olmalı. Sevgili ego, dünyada ölen herkes için üzülmemeyi sayende öğrendim be, sağolasın. Ha bir de ego biraz şamşırıyor kendini tabii bir süre sonra çünkü baş asistanlık büyük hocadan tüm zılgıtı küfrü yediğin bir dönem de aynı zamanda. Hastalardan, hasta yakınlarından, postalardan, annenden babandan, komşu teyzeden, trafik polisinden aldığın bütün gazlar bir yana, büyük hocaların, profesör, docent, yardımcı bilmem ne falan yani, topu bu baş asistana kayar hep, alttaki çömezleri kaile bile almazlar, sanki tüm dünyanın bütün sorunlarının nedeni o baş asistandır, &amp;nbsp;deprem olsa kesin o baş asistanın parmağı vardır yani o derece, ve cerrahlık eğitiminin en kötü noktası bir anabilim dalında kendi döneminde tek baş asistan kalmaktır sanırım. Kendi dönemin içinde seninle birlikte bir ya da iki kişi varsa tadından yenmez, kötünün iyisidir bir nebze çekilebilir belki de. Baş asistanlık egonun kendini şamşırdığı bir dönemdir neticede, "biri dövüyor biri seviyor, ne oluyor" dediği bir dönem. Şanslıysa doktor kişi baş asistanlık kısa sürer. Ve sonra ego uzman olur. Mecburi hizmeti vardır, küfür ede ede atanır. Çoğu Doğu'ya gider, evet biz şanslıydık göreceli olarak tabii.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Uzman olan ego mecburi hizmet için atanınca, hocalarından kurtulur. Artık hocaların adına yatan hastalara bakmaktan terfi ederek kendi adına hasta almaya başlar. Artık profesör, doçent, yardımcı bilmem ne hocası mocası da yoktur ortada, övgüler direkt olarak kucağa alınır, sevilir, okşanır. Artık tam anlamyla bir "hoca"dır ego, performans sistemiyle dövülür, "hoca" diye övülür. Belediye Başkanı'nın karısı hastaneye düşse, ya da es kaza doktor önlüğüyle orada burada bir yerde görse egoyu, o bile "hocam" der. Böyle bir saygın meslek işte. İnsana "haa bak bilmem nerenin bilmem ne başkanı da olsan bir gün elime düşme ihtimalin var" dedirtir. Bazılarının öyle karıları vardır ki, yanında böyle prenses edasıyla gezerler, sürekli bir alkış tutarlar kocalarına gerzek gerzek. İlaç firmalarının elemanları bu "ego"ların önünde ceketini ilikler, yerlere eğilirler hocam hocam diye, öyle gıcık bir iştir "ilaççılık", sonra tabii doktorların arkasından da atıp tutarlar o ayrı. Öyle yalan bir ilişki işte, hoş, iş dünyası yalan ilişkiler her yerde var. Ama bir de bu ilaç firmalarını yiyen doktorlar var o ayrı, karısını yanında sepet gibi kongrelere taşıyanlar, masrafını da ilaççılara ödetenler var, tabii bunun iyi bir tarafı var en azından karısını götürüyor değil mi, bu da bir bakış açısı onlara göre, off daha neler var neler, ilaççılarda doktorun ar ve namusuna gore değişkenlik göstermek üzere izzet-i ikramda sınır yok öyle diyeyim ben de gerisini senin hayal gücüne bırakıyorum, ama bu konuyu da daha önce konuşmuştuk, geçelim...biz egonun gelişim sürecinden bahsediyorduk...&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu egonun bir de kendi anasından babasından gördüğü ilgi ve alaka vardır ki belki de en tehlikelisi bu olur. Es kaza ziyarete gidildiyse, bütün sülale muayene edilir, bütün eş dost ilacını kapar gelir. Sünnet olan çocuk misali malum yerden herkesin haberi vardır ve bunu kutlamak, eline de bir asa tutuşturmak gerekir. Sanırım ego bundan sonra sürekli alkış bekler. Bazı ailelerin beklentisi bitmez, egoyu profesör olana dek alkışlamak isterler... çünkü bilmezler buraya gelene kadar nelerin elden gittiğini...&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yoruldum ya yazmaktan... devamı sonra olsun. Bir daha sinirlenmem lazım...&lt;/div&gt;
</description><link>http://paralamadefteri.blogspot.com/2012/12/bir-doktorla-evli-olmakyaz-dizisi-no5.html</link><author>noreply@blogger.com (coraline)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-WENz2UuQpyo/UL9YqngjNwI/AAAAAAAAAac/vv8CxWeETcM/s72-c/stock-vector-dancing-funny-doctor-53427691.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>24</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3427425781384425110.post-1430214003781500562</guid><pubDate>Thu, 29 Nov 2012 10:44:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-12-02T18:32:26.749+02:00</atom:updated><category domain='http://www.blogger.com/atom/ns#'>Yaşadıklarım-Düşündüklerim</category><title>55...</title><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: left;"&gt;
&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;
&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-2w2wiIy0SpE/ULc8OxVeBhI/AAAAAAAAAaI/11pi-vtd5Dg/s1600/IMG_6559.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://3.bp.blogspot.com/-2w2wiIy0SpE/ULc8OxVeBhI/AAAAAAAAAaI/11pi-vtd5Dg/s320/IMG_6559.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;div style="margin: 0cm 0cm 0.0001pt;"&gt;
&lt;span style="font-family: inherit, serif;"&gt;"Teyze"lerim,
teorik olarak annemin&amp;nbsp;kız kardeşleri, pratikte anne yarılarım, iki tane.
&amp;nbsp;Gözlüklü, öğretmenlik yıllarından kendisine yadigâr, elinde olmaksızın, o
tiz sesiyle her daim yüksek tonda konuşan büyük teyzem annemin ablası, dedeme
çektiğini düşündüğüm, annem ve büyük teyzemin aksine ince ve narin yapılı,
kafasını arkaya ataraktan şen kahkahalar atmaktan çekinmeyen, güzel elleri, yay
gibi kaşları olan teyzem annemin küçük kardeşi. Enişte” lerim teorik olarak
teyzelerimin kocalarıdırlar, evet, pratikte ise çocukluğumun en eğlenceli,
tekrar tekrar yaşasam bıkmayacağım biri kel kafalı biri bembeyaz saçlı
anılarıdır. &amp;nbsp;&amp;nbsp;"Enişte"lerim teyzelerimle olan anılarımda
zaten hep varolmuş ve varolacak koca kişileridir, zira ben doğmadan
evlenmişlerdir, ya da ben çok küçükmüşümdür hatırlamıyorumdur, &amp;nbsp;bir nevi
teyzelerimsiz eniştelerim hiç olmamış sanki, öyle koca adamlar olarak
teyzelerimin eline doğmuşlar. "Bacanak", içinde fazlaca kankalık, kan
bağı olmaksızın akrabalık barındıran, beni hep güldüren komik bir kelime
olmasına öyle de daha önemlisi eniştelerimin babama ve babamın eniştelerime
seslenişleri demek. Bir de "dayım" var, teorik olarak annemin
ağabeyi... pratikte orta yaşında hepimizin tırstığı, şimdilerde tatlı bir dede
olan... Kuzenler, çocukluğu yaz tatillerinde, yılbaşı yemeklerinde, bayram
buluşmalarında hep birlikte geçmiş, birbirinin kısa pantolonlu hallerini bilen
kişiler. Çocuk dünyamın pek de geniş olmayan nüfusunun bir kısmı onlardı işte,
sonra hepimiz için dünya genişledikçe, dedem ve anneannem ölünce, aralara
mesafeler girdikçe, zaman&amp;nbsp;kaydedemeyeceğimiz&amp;nbsp;denli hızlı aktıkça,
uzun lafın kısası...büyüdükçe, beraber geçirebildiğimiz zamanlar da
küçüldü...&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="margin: 0cm 0cm 0.0001pt; text-align: start;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="margin: 0cm 0cm 0.0001pt; text-align: justify;"&gt;
Ben sadece kendim büyüyorum
sanmışım ki eniştem, senin ölüm haberini aldığımda yanında olduğum komşular
"kaç yaşındaydı" diye sorduğunda "en fazla 55"
deyivermişim...halbuki 70 e yakınmışsın sen. Sonradan farkettim ki annemin yaşı
da bende yıllardır "55" diye kalmış... hatta babamın, hatta büyük
teyzemin, hatta dayımın... büyük kuzenler desen "30 falan" lardalar
hala, kardeşim "18 ler" inde... Zaman bende bir yerlerde durmuş. 55'i
kaydetmiş hafızam, herkes orada kalmış.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="margin: 0cm 0cm 0.0001pt; text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="margin: 0cm 0cm 0.0001pt; text-align: justify;"&gt;
&lt;span style="font-family: inherit, serif;"&gt;Sen
ölünce eniştem, gözümün önüne en çok, arka odadan hatta şehrin öbür ucundan
duyabileceğimiz&amp;nbsp;ellerini birbirine "hay allah" der gibi
çarparak&amp;nbsp;ansızın patlattığın kahkahaların geliyor. &amp;nbsp;Ben hamileyken
yazlıkta mangal ateşinde bize pişirdiğin türk kahvesi nedense silinmemiş
aklımdan. Bunlardan geri kalanı hep çocukluk hatıralarım... gri mi lacivert mi
şimdi çok seçemediğim vosvosunla iki aile toplaşıp tatile gidişlerimiz, kuzenle
tek çocuk olduğumuz yıllar... vosvosun arka penceresine iki kişi sığacak kadar
küçüğüz... aklımda öyle kalmış...kuzenle kafalar eğik cama yapışmışız
ayaklarımız birbirimizin poposuna kaçacak neredeyse...böyle bir sahne...
çocukluğumun kare kare fotoğrafladığı anları yurtdışından getirdiğin video
kamerayla kısa filmlere dönüştürüşün... hiç üşenmez beraber yediğimiz yemekleri
saatlerce çekmek için kamerayı kurardın, biz yemek yer sohbet ederdik kamera da
bizi çekerdi... o kasetleri bulup çıkarmalı...&lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="margin: 0cm 0cm 0.0001pt; text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="margin: 0cm 0cm 0.0001pt; text-align: justify;"&gt;
&lt;span style="font-family: inherit, serif;"&gt;Sen
ölünce eniştem...teyzem sensiz, kuzenlerim sensiz, biz sensiz kaldık kısaca,
hayatlarımıza devam ediyoruz, hatırladıkça hüzünleniyoruz...da... senin ölümün
çocukluğumun silüetini yerle bir etti, büyüdüğümü geç de olsa farketmemi sağladı,
ve maalesef artık kabul etmek gerekiyor ki ne kardeşim "18 ler"inde,
ne de büyükler "55ler"inde, ölüm artık sadece bir nesil daha
yakınlaşmış bize.&amp;nbsp;Büyüdükçe ölümün nefesini en çok ensemde hissediyorum...
ve giderek daha hızlı büyüyorum.&lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="margin: 0cm 0cm 0.0001pt;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="margin: 0cm 0cm 0.0001pt;"&gt;
Sen öldükten sonra güzel şeyler de oldu. Farkettik
enişteciğim... büyümenin getirdiği uzaklıkları kapatmak için &amp;nbsp; daha sık
arıyoruz birbirimizi kuzenlerle. Bir mail grubu oluşturduk habire
mailleşiyoruz, skype dan konuşuyoruz, aynı çocuk halimizle, anlayacağın internetin
tüm olanaklarını seferber ettik kuzenlerce. Öyle işte..kel kafalı, şen
kahkahalı eniştemi kaybettik yaklaşık kırkdört gün önce...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div class="MsoNormal"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;/div&gt;
&lt;/div&gt;
&lt;span style="font-family: inherit;"&gt;&lt;span style="text-align: start;"&gt;&lt;span style="text-align: justify;"&gt;
&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;</description><link>http://paralamadefteri.blogspot.com/2012/11/55_29.html</link><author>noreply@blogger.com (coraline)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-2w2wiIy0SpE/ULc8OxVeBhI/AAAAAAAAAaI/11pi-vtd5Dg/s72-c/IMG_6559.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3427425781384425110.post-6828649013916932458</guid><pubDate>Fri, 23 Nov 2012 14:50:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-12-02T18:32:19.274+02:00</atom:updated><category domain='http://www.blogger.com/atom/ns#'>Okuduklarım</category><category domain='http://www.blogger.com/atom/ns#'>Yaşadıklarım-Düşündüklerim</category><title>Kötü haber çemkireceğim, iyi haber İmza: Kızın...çıktı</title><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
Uzun bir süredir yazmıyorum buralara, hem yazmıyor hem de okumuyordum kimseleri...birkaç defa yazma girişimim oldu ama kelimeleri doğru düzgün&amp;nbsp;biraraya&amp;nbsp;getiremediğimden, getirebilsem de onları beğenmediğimden yazmadım, hiç kitap okumuyorum bir aydır, okumayınca yazmıyor da insan, da, zaten yazsam da mutsuz şeyler yazacaktım... zira herkes mutlu sanki...girip de çıkamadığım buram buram kokoşluk kokan kocası zengin mi zengin ve bir o kadar da tipsiz olup da kendisini yeteneklerine vermiş rahat, stil direktörü, fotoğrafçı ve sürekli birbirine laf sokan kadınlarla dolu instagram alemi, facebook desen o biçim, dünyanın en romantik kocasına, en düşünceli sevgilisine, en akıllı ve yetenekli çocuğuna, en paralı işine ve en karizmatik kariyerine sahip ne çok arkadaşım varmış meğer ya...vay be... Atatürk'ü yücelten fotoları sözleri paylaşıp beğenerek vatan millet düşkünü, özlü sözler beğenip paylaşarak edebiyat manyağı olan tip dolu bütün sanal alem. Eline bir kitap alıp okumaz ama üç beş damar cümle paylaşır da paylaşır, beğenir de beğenir. Hadi onlar bir derece, bir de sanal terbiyesizler var en dayanamadığım, "zenginim işte kime ne", "param var hayat bana güzel sana ne", "ben böyle yazıyorum uydur kaydır Türkçe diye bir dilimiz mi var ne, yazı mı yazıyorum ben yok dalga geçiyorum" diye alenen söylenen ve bundan gurur duyan, böbürlenen, ya eskiden insanlar birşey bilmedikleri ve/ya eksik bildikleri için utanır, bilmemek değil öğrenmemek ayıptır diye araştırırdı. Blog yazıyorsan imla kurallarına uyacak, Türkçe'yi doğru düzgün kullanacak, yazdığını bir okuyacaksın bence diye çok akıllı bıdık birşeyler de yazayım tam olsun. Hiçbirimiz bir yazar değiliz ama diline saygı göster biraz, bu harfler, kelimeler, cümleler kolay oluşmuyor. Neyse... Bir "eline sağlık", "koluna sağlık", "yüreğine sağlıkçılar" var. Birbirine hediye alıp zengin paketlerle donatanlar var, bütün bu zenginliğin üzerine "ama suç benim mi iphone zenginlerde var" diyen bir kaç yüz deste salak var. Ya memlekette salak çok cidden. Ne kadar sanal alem o kadar salak alem. Ya ünlülerin fotoğraflarının altına "üzerindeki hırkayı nerden aldın" diye yorum bırakan insanlar var cidden. Ama suç benim tabii sanal aleme bu kadar dahil olmayacaksın kuzum, oturur bloğumu yazarım deyip geçmen lazım, bütün sanal alemi annene çocuğunu göstermek ve üç beş karikatür okuyup kah kah gülmek, uzaktaki dost insanları görmek, izlemek ve izletmek için kullanacaksın, birkaç sevilen akıllı yazarı belki takip edeceksin birşeyler öğrenesin diye, sana ne Istanbul'un bilmem ne şirketinin milyoner karısının instagramından, sana ne stil direktörü kokoşlardan. Ama internetsiz olmuyor, sanal alemsiz olmuyor... hiç olmasa olabilirdi o günleri de yaşadım da, varken kullanmamak zor işte, ama elenebilir, elenmeli, kişisel olarak. Öyle işte, mutsuzum ben bu aralar...ondan çemkiriyorum... Ben başka şeyler yazacaktım oysa ki...&lt;br /&gt;
&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;
&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-M_b3iewIGEM/UK-Lb9Rh2UI/AAAAAAAAAZ0/aW-WjelHxnY/s1600/IMG_6516.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://3.bp.blogspot.com/-M_b3iewIGEM/UK-Lb9Rh2UI/AAAAAAAAAZ0/aW-WjelHxnY/s320/IMG_6516.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;a href="http://imzakizin.com/" target="_blank"&gt;İmza: Kızın&lt;/a&gt; çıktı. Onu yazacaktım. Önce çemkir sonra güzel birşeylerden bahset. Oldu mu, pek olmadı ama olsun. İmza: Kızın çok heyecanlı bir proje oldu, sanıyorum en çok hazırlayan arkadaşlarımız heyecan duydu ve bizleri de sürekli bilgilendirerek buna ortak olmamızı sağladılar. İlk defa keşke Istanbul'da yaşasaydım dedim ben, ben de koştururdum, daha bir ortak olurdum dedim. Babam buradaydı kitap elime geçtiğinde, bu bir şanstı benim için. Şimdi böyle alıp sevip okşuyorum kitabımızı, okudum bitirdim, veee İnci Aral kitaplarının yanına koydum, azıcık sürtünsün belki birşeyler öğrenir diye. Güzel birşey yaptık be.....aferin bize.... Bence annelerimize de yazmalıyız....bir fikir...&lt;/div&gt;
</description><link>http://paralamadefteri.blogspot.com/2012/11/imza-kzn-ve-birkac-cemkirme.html</link><author>noreply@blogger.com (coraline)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-M_b3iewIGEM/UK-Lb9Rh2UI/AAAAAAAAAZ0/aW-WjelHxnY/s72-c/IMG_6516.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>10</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3427425781384425110.post-2790666182416912050</guid><pubDate>Mon, 03 Sep 2012 12:11:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-12-02T18:32:11.815+02:00</atom:updated><category domain='http://www.blogger.com/atom/ns#'>Yaşadıklarım-Düşündüklerim</category><title>Eylül..</title><description>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;
&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-OqMRMSRxw8M/UESdlrkdpNI/AAAAAAAAAZc/GY0JXjF5VGw/s1600/IMG_5110.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://4.bp.blogspot.com/-OqMRMSRxw8M/UESdlrkdpNI/AAAAAAAAAZc/GY0JXjF5VGw/s320/IMG_5110.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
Herkes sonbahara hazırlanıyor. Biz ise havanın nemden arınıp sıradan bir sıcağa bürünmesine,&amp;nbsp;hafif hafif esmesine,&amp;nbsp;sıvı halde değil katı halde gezeceğimiz, yana yana değil de yaya yaya denize gireceğimiz günlere hazırlanıyor, 1 Eylül itibariyle klima karşısındaki koltuğa devrilip geviş getirmekten balkondaki sandalyelerimize doğru terfi ediyoruz. Taşındığımızdan bu yana bu ikinci yaz mevsimim burada geçirdiğim. İtiraf etmeliyim, geçen seneye göre bir tür evrim geçirmiş olmalıyım ki, hiçbir efor sarfetmediğim durumlarda bile şıpır şıpır döktüğüm terden eser yoktu bu sene. Deyim yerindeyse, sanırım derecelerin kırkı gösterdiği ama hissedilenin neredeyse altmışbeş derece olduğu nemli mi nemli bir iklimde teri akmadan yaşayabilen bir mutant oldum artık. Ayrıca, bu yaz bir günlüğüne gittiğim Ankara'da yaz günü üşüyüp hırka giymem de artık ne derece tropikal iklim kadını olduğumun da göstergesi olmalı. Sen bir şehirde onyedi sene yaşa, ayrıl, bir sene sonra git oraya yaz gününde hırka giy...arkadaşının evinde "amma da küçükmüş evlerin camları burda be" de, "aaa apartmanların üstündeki de ne, çatı mı" diye şamşır kendini... insan nasıl da alışıyor yeni koşullarına... ben alışmak istediğim için alışıyorum...istemeyen için durum kötüdür muhtemelen. Neyse, ne diyorduk...&amp;nbsp;İpini koparan tatilcinin geldiği sahillerin boşalıp bize kalmasına çok az kaldı bir de. Okullar birer birer açılırken tatilciler evlerine dönüp bir sonraki yaz tatillerinin hayallerini kurmaya başlarken sahiller bize kalacak. Torununu torbasını anne babalarıyla evlerine gönderen emekli anneanneler, babaanneler, dedeler ve &amp;nbsp;bizim gibi beş on kişi daha. Üç beş kıronun da evlerine döneceğini umuyorum tabii...Sonbahar buraya fiziken gelmese de, takvimlere göre Eylül ayı bir sonbahar ayı, bu nedenle yaz bitti teorik olarak...opera açılıyor, fotoğraf dernekleri açılıyor birer birer, etkinlikler başlıyor birer birer...yeni yayın dönemi de başlıyor ama onla alakam yok benim.&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;a href="http://www.denizinilkgunlugu.blogspot.com/" target="_blank"&gt;Evin kuzusu&lt;/a&gt; da dönüyor bugün tatilden. Evet, artık ciddi ciddi özlemiş, bu sallapati yaşanan çocuksuz annelik durumundan da baymıştım; hatta geçen gün havuzda elimde biram kitap okurken (bütün bir sene hayalini kurduğum an da diyebiliriz), kitabı bir kenara bırakıp "amaaan kuzu gelse de şurda tepinse bana da kitap okutmasa" bile dedim ne yalan söyleyim. Benim ki de öyle bir annelik işte varken şikayet yokken şikayet..&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
Hani şu özel okul mu devlet okulu mu karmaşam vardı...özel okula gidecek... 4+4+4 den yırttık... bu sene ilkokula başlamıyor. Devlet okuluna göndermek yemedi, yine de birkaç kokoş özel okulun içinden en mütevazı olanını seçmeye çalıştık. Fiyatlar birçok büyük şehire göre burada çok daha uygun, yoksa halen Ankara'da yaşıyor olsaydık eminim ki gönderemezdik. Bu okul mevzuu geriyor beni, ben okula hiç istemeden gittim hep, ondan olabilir belki. Çok sıkılırdım derslerde, inanılmaz. Bir tek Sezen öğretmenimiz vardı,rahmetli, onun Edebiyat derslerini severdim, hatta bana okumayı o sevdirmiş bile olabilir ben farkında olmadan. Nasıl güzel anlatırdı...neyse, öldü zaten, vakitsiz, gerek yokken, ama kendisi öyle istedi. Neyse...kuzu bana benzemese de babasına benzese...okulu dersleri sevse...&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kuzu buradayken, ben işten gelince sitenin bahçesine iniyorduk, parka. Geçen sene, yeni taşındığımızdan ve &amp;nbsp;"komşuluk da neymiş, herkes işinde gücünde, sabah gidiyorum, akşam geliyorum zaten" diye düşünen büyük şehirde yaşamış &amp;nbsp;asosyal insanlar olduğumuzdan kelli ben parkta oturup kitap okuyor, kuzudan başka kim nerde ne yapmış umurumda olmadan kitabıma gömülüyordum. Şikayetçi miydim...hayır tabii ki. Çalışan bir anne için parkta oturup çocuğu oynarken kitap okuyabilmek nasıl bir lüks anlatamam. Ev işinden ve yemek yapmaktan çakmayan bir anne için parkta oturup çocuğu oynarken diğer annelerle sohbet etmemek de ne büyük bir lüks onu da anlatamam. Ben bütün bu lüks içinde musmutlu yaşarken, ve kimseyle tanışmamak için en uzaktaki banka otururken, kendimi diğer annelerin birbirlerine anlattıkları patlıcan yemeği tariflerini dinlerken bulmam çok uzun sürmedi tabii. Kuzular birbirleriyle arkadaş olunca annelerin de konuşması gerekmiş meğer. Birkaç ay nereden geldiğimizi ve niye geldiğimizi sordular, kuzu kuzu anlattım. Sonra birbirimize gelip gitmeler başladı, bahçede beraber takılmalar. Ve kaçınılmaz bir son olarak ben parkta kitap okuyamamaya, meraklı gözler altında yaşamaya başladım. İnsanlar çok meraklı burada, ben ise fazlasıyla huysuzum ve onlara bir patlıcan yemeği tarifi bile veremiyorum. Shakespeare okumuşum orjinal dilinde, Ayşegül Hoca'nın sınavlarına girmişim ama &amp;nbsp;gel gör ki bu ev hanımlarının yanında "ben patlıcanı böyle de yıkarımmm" diye havamı atamıyorum, eziğim yani bildiğin ezik. Şimdi ben bu kuzu yokluğunda herkesle komşuluk iletişimimi kestim attım, onlar da beni attılar zira kimse arayıp sormadı. Konu saptı gitti yine ya... Meraklı diyordum meraklı... ben mesela, komşum bugün ne yaptı diye merak etmem, üst katta birbirlerini yeseler sormam "kocan sana ne yaptı da dün akşam ağzına ettin diye", evet birbirini merak etmeyen her koşulda hayatı kendisine yaşamaya şartlı insanların arasından kopup geldim de, anlatmak isteyen anlatır kardeşim sormama gerek mi var... diye düşünürken ben ve konu komşunun sorduğu abuk sorulara kaçamak cevaplar verirken, üst çaprazımızdaki komşumuzun sürekli balkonumuzu gözetlediğini parktaki sohbetlerden birinde aynı kadının "balkondaki çiçeklere de eşiniz ne güzel bakıyor, her gün de suluyor" demesiyle keşfettim. Aynı kadın geçen aylarda beni yolda kıstırıp "balkonda oturuyorsun yalnız yalnız kahveye gelsene bana" deyince "gerizekalı mısın ben kitap okuyorum orda" diyemedim tabii ve acı gerçekle tekrar karşılaştım...evet, kadın balkondan bizi gözetliyordu. Biz de ne yaptık...aldık masamızı sandalyemizi, onun göremeyeceği öbür köşeye çektik-buralarda balkonlar büyük oluyor, sıcak iklim ne yaparsın? Neyse, şimdilik bizi göremediğini umuyoruz, görmek istiyorsa illa ki balkonda düşme ihtimalini göze alması ve biraz sarkması gerek. Kuzu da geliyor şimdi...parka inmek gerekecek........&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Neyse....başka başka neler var...&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Utandığım bir konu...bundan iki sene önce...kocanın hastalarından biri...kadın...arıyor soru soruyor her normal hasta gibi...ama ben de hastayım o günlerde...ruh hastası babında...diyorum ki "ne arıyor bu kadın seni zırt pırt"...benim koca da gidiyor bunu o hastasına söylüyor...yıl geçiyor üstünden...biz bu kadınla sosyal paylaşım ağlarından birinde birbirimizi takibe alıyoruz (hayır feyzbuh değil)... ben tabii salaklığımdan anlamıyorum ki bu kadın o kadın...ama o anlıyor, evet, bu kadın doktorumun yelloz mu yelloz mahalle karısında hallice karısı diye...neyse...bana bir mail attı şimdi biz birbirimize yorum yapıyoruz falan ama ben senin kim olduğu biliyorum diye, benim gibi bir yelloza yazılabilecek en naif ve şirin kelimelerle...ve bende bir yellozdan beklemeyecek kadar saf ve temiz cevap yazdım ama utancımdan mosmor kesilmiştim aynı bir patlıcan gibi-patlıcanlı yemek tarifi yapamıyorum ama itinayla bir patlıcana dönüşebiliyorum bu da bir şey-...neyse... biz bu kadınla bu yaz kanka olduk, iyi mi....öyle böyle kanka da değil... üç gün üç gece birbirimize aralıksız hayatımızı anlatacak derecede...hayat acaip tesadüflerle dolu..inanılmaz...ama o da başka şehirde yaşıyor...kötü....&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
Duman büyüyor, ona bakmak büyük bir keyif, insan bir hayvanı çocuğu gibi sevebiliyormuş meğersem, hani "biri kılına zarar verse, acımam gebertirim" gibi anaç bir tavırla, bir hayvan bir insanı annesi gibi sevebiliyormuş meğersem, hani "bana zarar vermez, gidip azıcık yılışayım" gibi bir tavırla... bir yere çağrıldığında "yok Duman bekler" demek diye bir durum varmış. Çocuğumun altını değiştirir gibi, tutamayıp da salonun ortasına yaptığı kakasını dırdırlanmadan silmek varmış. Duman'lı maceralarımı ayrıca yazacağım zira çok ciddi maceralarımız var...&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
Azıcık bir sonbahar moduna gireyim dedim, ama sağımdan ışıl ışıl güneş vuruyor be...hava açık..mis gibi...&lt;/div&gt;
</description><link>http://paralamadefteri.blogspot.com/2012/09/eylul.html</link><author>noreply@blogger.com (coraline)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-OqMRMSRxw8M/UESdlrkdpNI/AAAAAAAAAZc/GY0JXjF5VGw/s72-c/IMG_5110.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>9</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3427425781384425110.post-976644272106562334</guid><pubDate>Fri, 24 Aug 2012 20:41:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-12-02T18:32:07.089+02:00</atom:updated><category domain='http://www.blogger.com/atom/ns#'>Seyrettiklerim</category><title>Bir film izledim feleğim şaştı...</title><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;
&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-eIMaO4yffls/UDfmvnV1bpI/AAAAAAAAAZE/fBQnn9v5QvQ/s1600/IMG_5013.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://2.bp.blogspot.com/-eIMaO4yffls/UDfmvnV1bpI/AAAAAAAAAZE/fBQnn9v5QvQ/s320/IMG_5013.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;
Şu bir aydır kitaplıkta okunmayı bekleyen tüm kitapları yuttum, seyredilmeyi bekleyen tüm filmleri yedim. Bunlar arasında Tayfun Pirselimoğlu Otel Odaları en kalıcı hasarı bırakırken, dün gece izlediğim Cafe de Flore zaten oldukça ayarsız olan feleğimi şaşırtarak uykumun kaçmasına bile sebep oldu. Otel Odaları'na ilişkin sonradan yazayım. Biraz Cafe de Flore'den bahsedeyim ben.&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
Aşk filmlerini oldum olası sevmedim, mümkün olduğunca da az seyrettim. Bu üç beşin arasında da en çok Eternal Sunshine of the Spotless Mind filmini sevmiş on kere izlemiştim, The Reader'ı sevmiştim bir de. Birincisinde çok eğlendim, azıcık hopladım, heyecan yaptım; ikincisinde basbayağı üzüldüm, hüzünlendim hatta itiraf ediyorum ağladım biraz, ama bir arkadaşla seyrediyordum ki film boyunca "agh ne aşklar var" diyerekten birbirimizi gaza getirip getirip zorla ağlattığımızı da göz önünde bulundurmak lazım; neyse, dün gece seyrettiğim Cafe de Flore filmi ise feleğimi şaşırttı. Film bitti, ben böyle alık alık bakakaldım, hatta ebleh bile diyebiliriz. Kurgusu şöyle, tekniği böyle, müzikleri bomba, senaryosu muhteşem, oyuncular iyi falan gibi derin incelemelerden uzağım da, amiyane tabirle olacak ama çok kötü yerine koydum ben kendimi, toptan filmin yerine koydum kendimi. Empati diyorlar ama sevmiyorum ben kelimeyi, "yerine koydum" bence tanım olarak daha uygun, sanki "empati" kişisel gelişim kitabı . Hem kadınların, hem adamın, hem çocukların... Eski eşin yerinde olsaydım eğer, durumum aynen de o kadın gibi olurdu muhtemelen, o hayalkırıklığı ile delirmenin eşiğine gelinirdi büyük ihtimal, ruh ikiziyle evlendiğini sanırken sadece ruh eşiyle o kadar zaman geçirmiş olduğunu keşfetmek...ve bunu sadece kendin bilmek, kabul etmek sonrasında. Diğer kadın olsaydım eğer, durumum aynısı olurdu, doyasıya yaşamak isterdim, yaşardım. Çocuklar olsaydım eğer, dünya üzerindeki bütün çocukların da aynı davranacağı üzere benim de durumum aynı olurdu. Adamın yerinde olsaydım eğer, işte bu çok zor olurdu...Nasıl güzel bir filmdi bu, bir daha seyretmek lazım, sonra bir kez daha. Ama henüz değil...&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;a href="http://elaj.blogcu.com/ruh-esi-ve-ruh-ikizi-nedir/886488" target="_blank"&gt;Ruh ikizleri ve ruh eşleri ile ilgili okumak istersen eğer...&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;
</description><link>http://paralamadefteri.blogspot.com/2012/08/bir-film-izledim-felegim-sast.html</link><author>noreply@blogger.com (coraline)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-eIMaO4yffls/UDfmvnV1bpI/AAAAAAAAAZE/fBQnn9v5QvQ/s72-c/IMG_5013.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>6</thr:total></item></channel></rss>