<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ramazan Aydoğdu</title>
	<atom:link href="http://www.ramazanaydogdu.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.ramazanaydogdu.com</link>
	<description>Bir başka WordPress sitesi</description>
	<lastBuildDate>Fri, 05 Jun 2020 07:42:10 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=5.4.15</generator>
	<item>
		<title>Zenci Musa</title>
		<link>http://www.ramazanaydogdu.com/zenci-musa/</link>
					<comments>http://www.ramazanaydogdu.com/zenci-musa/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 26 Sep 2015 13:00:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Karalamalar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.ramazanaydogdu.com/?p=728</guid>

					<description><![CDATA[Adına türküler yazdığımız yemen için çöller geçen yiğit ümmetin yiğit evladı, bakmayın bu yiğidin teninin kara olduğuna, Bu yiğit ki, yüreğindeki iman ile olmaz denileni oldurmuş, iğne deliğinden devenin nasıl geçtiğini tüm dosya düşmana ıspatlayarak, maraş bize mezar olmadan düşmana gülüzar olmaz diyer yiğitlerle aynı imanı taşıdığını ıspatlamıştır. Öyle ki, göstermiş olduğu şeceaat neticesinde ortaya çıkan namının nefsi fısıltısına kulak asmadan, &#160;kendisine teklif edilen mevkileri geri çevirecek kadar asil,&#160; benim gücüm yerinde, ben hamballık yaparım diyecek kadar şükür ve tevazu...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Adına türküler yazdığımız yemen için çöller geçen yiğit ümmetin yiğit evladı, bakmayın bu yiğidin teninin kara olduğuna,</p>
<p>Bu yiğit ki,</p>
<p style="text-align: justify;">yüreğindeki iman ile olmaz denileni oldurmuş, iğne deliğinden devenin nasıl geçtiğini tüm dosya düşmana ıspatlayarak, maraş bize mezar olmadan düşmana gülüzar olmaz diyer yiğitlerle aynı imanı taşıdığını ıspatlamıştır.</p>
<p>Öyle ki,</p>
<p style="text-align: justify;">göstermiş olduğu şeceaat neticesinde ortaya çıkan namının nefsi fısıltısına kulak asmadan, &nbsp;kendisine teklif edilen mevkileri geri çevirecek kadar asil,&nbsp; benim gücüm yerinde, ben hamballık yaparım diyecek kadar şükür ve tevazu sahibiydi. Onun bu duruşu bugün kalbimizi karartan noktaları birkez daha vuruyor yüzlerimize..</p>
<p>Onun adı zenci musa,</p>
<p style="text-align: justify;">kim var denildiğinde sağına soluna bakmadan ben varım diyerek birinci dünya savaşında cepheden cepheye koşan, &nbsp;libyada, edirnede, çanakkalede ve bir çok osmanlı toprağında allah için kılıç kuşanan musa, lideri olarak kabul ettiği kuşçubaşı eşref beyle libya muharebesinde tanışan, bir gölge gibi yanından ayrılmadan liderine itaat ederek çöller geçen musa,<span id="more-728"></span></p>
<p style="text-align: justify;">Sudanlı zenci musa, devlet-i osmaniyenin zor durumda olduğu günlerde anasını, babasını, eşini, çocuklarını ve mallarını allah için feda ederek kavimiyet gütmeden cihada koşan yiğitlerden biridir. Bu yiğidin imanını, sadakatini ve tevazusunu tanımamıza fırsat veren hadise ingilizlerin filistin toprakların yürümesiyle ortaya çıktı. Zor zamanlarda hızırların ve yiğitlerin yetişmesine yabancı olmayan bu necip millettin bir evladı olan musa; ruhunu bugün bizim omuzladığımızı iddia ettiğimiz davaya kurban etmiş, yavuz sultan selim misali yedi deve ile çölleri geçerek dedecinin izinde olduğunu göstermiş, ümmetin emanetini yerine ulaştırmıştı. Ne büyük bir tevafuk olacaktır ki, aynı çölü yürüyerek geçen yavuz sultan selim sudanlı zenci musanın memleketinin fatihidir. Ve musa kendisini fetihle şereflendiren dedesine borcunu bu şekilde ödemiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">İngilizlerin yerli hainler ile işbirliği yapıp, filistin topraklarını kirletmek için adım attığı o günlerde, bir kaç ümmet evladı bunu engellemenin planlarını yapıyordu. Çöller kafirlerin ve hainlerin çarıklarıyla kirleniyor, evlad-ı osmaniye sicim terleri döküyordu. “ yemen “ dedi içlerinden birisi, yemendeki mücahitleri silahlandıralım. Devlet-i osmaniyenin maddi anlamda silinmesine rağmen 1960 lara kadar belki bir umut, belkide bir beklenti içerisinde halife adına hütbe okutan yemen buna hazırlıklıydı.&nbsp; Şanlı yemeni ayağa kaldırmak ancak zenci musa gibi yiğitlerin getirdiği yardımlar ile şahlanmayı hak ediyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Dedeleri olan akıncılar ve serden geçtiler gibi ümmet için, vatan için vuruşcak 70 ümmet evladı kuşçubaşı eşref tarafından belirlendi. İki metre boyu, güçlü ve gösterişli yapısıyla sudanlı zenci musa bu yiğitlerin arasındaydı. Onlar yardan geçtiler, serden geçtiler ve ruhlarını ölmeden allaha teslim ettiler. Yemen’e ulaştırılmaz üzere yetmiş kişiye pay edilen altınları alan bu yiğitler bir osmanlı akıncısı edasıyla yollara koyuluyordu. Yükleri ağır, ümmetin vebali daha ağırdı. Altınlar ilk olarak fahrettin paşanın kontrolünde bulunan medineye ulaştırılacak daha sonra yemene doğru akın başlayacaktı.</p>
<p style="text-align: justify;">Gece olmuştu. İnsan uyumuş, bitki uyumuş, göz kubbe uyumuş, su uyumuş ancak düşman uyumamıştı. Kuşçubaşı eşrefin bir ingiliz kadın ajan tarafından tespit edilmesinin üzerine kalmış olduğu otelin pencerisinden atlayarak medineye ulaşıyordu. Artık plan deşifre oluyor. İngilizler istanbuldan çıkan 300.00 bin altının peşine düşüyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Rasullah makamının kumantanı fahrettin paşa uyardı. “ kardeşlerim medineden ayrılırsanız sizi boğazlarlar “. Ölümü bir sevgili gibi selamlayanlar korkunun nasıl birşey olduğunu bilir mi? Allah için ölmeyi göze alanları ölüm korkusu durdurabilir mi?</p>
<p style="text-align: justify;">Yürüyordu yiğitler, şerif hüseyin ve ingilizlerin kendilerini beklediğini bilerek yürüyordu. Düşman ile karşı karşıya gelindiğinde “ bir nice az toplulukları çdk topluluklara galip kıldık “ ayetininin tecellisini umarak saldırıya cevap verdiler. Ancak allah o yiğitlerin büyük bir kısmını “ içinizden niceleri verdiği sözü tutarak şehit oldu, diğerleride sözlerini tutacağı günü beklemektedir. “ ayetine muhatap etti. Yiğitlerinin büyük bir kısmının şehit olduğunu gören kuşçubaşı eşref bey koynunda bulunan altınları, bir zamanlar yavuz tarafından çiğnenen toprağa gömerken düşman dipçiğiyle esir düştü.</p>
<p style="text-align: justify;">Plan yapanların en hayırlısı olan allahın kalplere tecellisiyle yapılan plan başarılı olmuştu. Kuşçubaşı eşref bey kendisini bir yem misali düşmanın önüne atarken, önünde peygamber yürüyormuş edasıyla ilerleyen sudanlı zenci musa ümmetin emanetlerini mahmut nedim paşa teslim ediyordu. Medinede kuşçubaşı eşrefin esir düştüğünü öğrenen mahmut nedim paşa 300.00 altını görünce şaşkınlıkla soruyordu. Sende kimsin? Heybeti ile dikkat çeken, uzun boylu boncuk boncuk terlemiş kara adam cevap verdi. “ ben kuşçubaşı eşref beyin emir eri zenci musayım. Emanetleri getirdim. “ kuşçubaşı içinde bulundukları durumu anlamış kendisini düşmanın üzerine atarken altınların ulaştırma görevini musaya vermişti. Plan yapanların en hayırlısı allahtır kelamı bir kez daha ıspatlanmış oluyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">İstanbul işgal altındaydı. Kumandanından ayrılmanın acısına birde işgal kuvvetlerinin istanbulu postallarında ezmesi eklenince yüreği düştü. Galatada kendisini görüp tanıyan ali fuat paşa tarafından emeklilik teklifi yapılan musa “ işgal edilen ve savaş halinde olan devletimden para almaz bana yakışmaz. “ diyerek&nbsp; ali fuat paşanın teklifini kabul etmemesinin altında yaşan gerçek kavmiyetçilik değil ümmetçilikti. Ali fuat paşanın galata kahyalığını önermesi üzerine “ benim gücem yerinde, kahyalığı yaşlı bir müslümana verin. Eğer hamballık varsa yararım. “ diyecek kadar asil, kendisini hamballık yaparken tanıyan ve yanlarında olması durumanda para, makam ve mevki teklif eden ingiliz işgal orduları komutanı general hariktonun teklifine, “ her teklif herkese yapılmaz, sizin bu sözleriniz beni ancak rencide eder, benim bir devletim var, devleti osmaniye, bir bayrağım var ay yıldızlı bayrağım, birde kumandanım var kuşçu başı ekrem. Bu iş daha bitmedi. “&nbsp; diyecek kadar inançlı ve ümitliydi. Birçok kişi osmanlının abd himayesine girmesi gerektiğini dile getirirken zenci musanın inancı ve kararlılığı bir tokat gibi çarpıyordu muhatabının yüzüne.</p>
<p style="text-align: justify;">Soğuk kış günlerinde soğuktan, sıcak yaz günlerinde güneş altında çalışmaktan kaçmadığı gibi geceleri anadoludaki direniş hareketine silah göndermenin derdine düşmüştür zenci musa. Zature olup zayıf düşmesine aldırmadan mücadelesine devam eden musa, devlete yük olmamak için hastaneye yatma teklifini kabul etmedi. Komutanının esir düşmesine ve hastalığa daha fazla dayanamayan musa özbekler tekkesine yerleşti ve ruhunu sahibine burada teslim etti.</p>
<p style="text-align: justify;">Sudanlı zenci musanın vuslatının ardından döşeğinin başında bulunan bavuldan essiz bir miras çıktı. O miras ki, mirası bulanlara, onlardan sonrakilere, bizlere ve bizden sonrakilere öğüt niteliği taşıyordu. Bavulundan, devlet-i osmaniyenin parçalanmadan önceki halinin bulunduğu harita, kuşçubaşı eşrefin fotografı, kur’anı kerim ve kefen çıkıyordu. Ne büyük bir mana vardı bu bavulda. Devlet-i osmaniyenin haritası, osmanlının eski günlerine döneceği arzusunu ve bunun için çalışma azmini, kuşçubaşı eşrefin resmi, liderine ve reise itaat ve sadakati, kur’anı kerim imanı, kefen ise, cesaret ve vuslatı simgeliyordu.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.ramazanaydogdu.com/zenci-musa/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Millet Ne Zaman İktidar Olacak?</title>
		<link>http://www.ramazanaydogdu.com/millet-ne-zaman-iktidar-olacak/</link>
					<comments>http://www.ramazanaydogdu.com/millet-ne-zaman-iktidar-olacak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 09 Jul 2015 12:25:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Karalamalar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.ramazanaydogdu.com/?p=724</guid>

					<description><![CDATA[Devletlerin kurucu unsurlarının, ülkeyi dizayn edilmesinin ardından kendi kültürünü ve değerlerini, ülke içerisindeki diğer kültür ve etnik gruplara dayatmak istemesi veya kendi kültürünü baskıcı bir şekilde kabul ettirmeye çalışması nedeniyle çıkan çatışmayı Şerif Mardin merkez ve çevre tezi ile açıklıyor. Türkiye’nin yaşamış olduğu siyasi gerilimin altında da aynı çatışma yatmaktadır. Bugün, kendisini modern, laik veya seküler olarak adlandıranların, muhafazakârlar veya İslamcılarla yaşamış oldukları tartışma bu durumun örneklerindendir. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren, modernleşme adına yapılan yeniliklerin halkın örf, adet ve değerlerinden kopuk...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Devletlerin kurucu unsurlarının, ülkeyi dizayn edilmesinin ardından kendi kültürünü ve değerlerini, ülke içerisindeki diğer kültür ve etnik gruplara dayatmak istemesi veya kendi kültürünü baskıcı bir şekilde kabul ettirmeye çalışması nedeniyle çıkan çatışmayı Şerif Mardin merkez ve çevre tezi ile açıklıyor. Türkiye’nin yaşamış olduğu siyasi gerilimin altında da aynı çatışma yatmaktadır. Bugün, kendisini modern, laik veya seküler olarak adlandıranların, muhafazakârlar veya İslamcılarla yaşamış oldukları tartışma bu durumun örneklerindendir.</p>
<p style="text-align: justify;">Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren, modernleşme adına yapılan yeniliklerin halkın örf, adet ve değerlerinden kopuk bir şekilde gerçekleştirilmesi, yeni kurulan devlet ile halk arasında sorunun başlangıcı olmuştur. Halkın göstermiş olduğu doğal reaksiyonlara, dönemin devlet adamları çok sert tepki vermiş ve tarihimize kara bir leke olarak geçen İstiklal Mahkemeleri, birçok hukuksuzluğa imzasını atmıştır. Bu noktada, devletin yapmış olduğu bu hukuksuzluktan muhafazakârlarla birlikte Aleviler ve Kürtler de nasibini almıştır. Güney Doğu’da ve Dersimde yaşananlar, bu durumun en açık örnekleridir. İsyanlarla ortaya çıkan çevre grupların tepkisi çok partili hayata geçişte de kendisini göstermiştir.</p>
<p><span id="more-724"></span></p>
<p style="text-align: justify;">Cumhuriyetin ilk yıllarında kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Cumhuriyet Fırkası, Cumhuriyet Halk Fırkasının baskıcı politikalarına tepki olarak desteklenmiş, ancak kurucu gücün baskısı ile kapanmak veya kapatılmak zorunda kalınmıştır. Esas olan şudur ki, Cumhuriyetin kurucu ideolojisi, halkın tepkisini anlamak veya anlamlandırmak yerine görmezden gelmeyi seçmiştir. Bu durum çevre grupları sindirmediği, kendi söylemlerini taşıyan partileri desteklemelerinden anlaşılacaktır. Bu partilere örnek vermek gerekirse, Demokrat Parti, Kısmen Adalet Partisi, Turgut Özal ‘ın Anavatan Partisi, Refah Partisini görebiliriz. Bu partilerinde akıbeti ilk kurulan muhalefet partilerin durumuna benzemektedir. Partilerin büyük kısmı kapatılmış, diğerleri ise merkeze yakın siyaset yapmaya zorlanmıştır. Ancak, çevre grupları kendi oy verdikleri partilerden umduğunu bulamamıştır. Merkez ve çevre tartışmaları günümüzde de devam etmektedir. Çevre gruplar, kendilerinin değerlerini ve söylemlerini dillendiren Adalet ve Kalkınma Partisini desteklemiş ve desteklemeye devam ettiği görülmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Adalet ve Kalkınma Partisinin diğer gruplardan farkı ise, kuvvetli gelmesi, geçmiş siyasi deneyimlerden faydalanması ve oy veren halkı siyasetin içerisine çekmesi olmuştur. İktidar olmanın muktedir olamayacağı bu dönemde de kendisini göstermiştir. AKPARTİ iktidara geldiği ilk günlerde kendisini farklı göstermeye çalışmak zorunda kalmıştır. AKPARTİ milletvekillerinin toplu kılmış olduğu namazlar televizyonlarda gösterilerek algı operasyonu yaratılmaya çalışılmıştır. AKPARTİ hükümeti üzerinde bulunan psikolojik baskılar ve 27 Nisan bildirisi, partinin kendisini destekleyerek parlamentoya gönderen çevre grupların beklentilerini karşılamamıştır. Görülmektedir ki, iktidara geldikten seneler sonra çevre grupların isteklerinin bir kısmını karşılamış ve merkez grupların dikkatini ve tepkisi çekmeden bu reformları yapmaya özen göstermiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bugün ise, çevre grubundan merkeze kaydığı iddia edilen AKPARTİ ‘nin baskı altında tutulmaya çalışıldığı veya bir yerleri ikna etmek zorunda bırakıldığı görülmektedir. Çevre grupların, beklentilerine yönelin her icraatta merkezi temsil eden grupların ortaya çıkması ve hükümete baskı kurmaya çalışması, bu baskıyı ise, kendisine baskı yapılıyor kisvesinde sunması, AKPARTİ ‘nin ise, bu gruplara temkinli yaklaşması merkezin çevre üzerindeki baskısının çevre partisinin iktidarda olmasına rağmen devam ettiğini göstermektedir. Peki, AKPARTİ ne yapmalıdır? Yıllarca sistem dışına itilmiş ve bir grubu marjinalleşmiş çevre grupların isteklerine ve taleplerine mi cevap vermeli yoksa kendisini baskı altında ve ezilenler olarak gösterenlerin itirazlarını bir endişe olarak kabul edip, olması gereken reformları ertelemeli mi? Şahsi kanaatim odur ki, AKPARTİ ‘nin merkez grupları ikna etme veya alttan alma gibi bir zorunluluğu yoktur.</p>
<p style="text-align: justify;">AKPARTİ kendisine oy verenlerin taleplerini, merkez grupların özgürlük sınırlarını aşmadan yerine getirmelidir. Aksi durum, sistemin içerisinde bulunan ve kendisini ülkeye adapte etmek üzere olan çevre grupların siyasetten beklentilerini bitirir ki, bu durum ciddi sıkıntılara sebep olabilir. Çoğunluğun oy vermesi sonucunda iktidara gelenlerin, iktidardaki yetkilerini iktidar olsa bile kendi ideolojisine göre kullanamayacağını iddia edenlerin demokrasiden ne anladıklarını sorgulamak lazımdır. İktidara, alınan oy oranının yüksekliği ile gelinip, vaat ettiği icraatları gerine getiremeyeceğini vurgulamak, halkın haricinde bir otorite aramaktır. İktidar veya halk cumhuriyetçi olduğunu kime kanıtlamak zorundadır? Çevre grupların, cumhuriyetin parçası olduğu söylemine karşı, diğer merkez gruplar onay mı verecek?</p>
<p style="text-align: justify;">AKPARTİ kendisine oy verenlerin istek ve arzuları doğrultusunda hareket ederek, diğer grupların özgürlük sınırlarını ihlal etmeden, yapılması gereken reformları yerine getirmeli, merkez gruplar ise, baba mirası gibi kabul ettikleri cumhuriyeti halktan korumaktan vazgeçmelidir. Kimin kazanımlarını kimden koruduğunun farkında olmadan yapılan ayrışmalar, ülkenin temeline zarar verecektir. Kendisini seçimlerde ifade edemeyen, ifade edip iktidar olsa dahi, muktedir olamayan gruplar bir zaman sonra marjinalleşecektir. Bugün ülkemizde doğuda yaşanan terör sorunu dahil bir çok sorun bu sebeple ortaya çıkmıştır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.ramazanaydogdu.com/millet-ne-zaman-iktidar-olacak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Soykırım Yapan Özür Dilesin</title>
		<link>http://www.ramazanaydogdu.com/soykirim-yapan-ozur-dilesin/</link>
					<comments>http://www.ramazanaydogdu.com/soykirim-yapan-ozur-dilesin/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 17 Jun 2015 03:51:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Karalamalar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.ramazanaydogdu.com/?p=720</guid>

					<description><![CDATA[İnsana bahşedilmiş hakların en önemlisinin yaşam hakkı olduğunu kabul edilirse, bilerek veya bilmeyerek insan hayatının kaybedilmesine sebep olmak hak gaspıdır. Bu durumun ise, hukukta elbette karşılığı vardır. Ancak, birden çok kişiyi öldürmek ve bunu yaparken belirli bir sistematik içerisinde ve bir amaç doğrultusunda yapmak soykırımdır. Soykırım ise, bir hak gaspı olmasının yanında, bir vahşettir. Bu suçun her ne sebeple olursa olsun gerçekleştirenler, adalet önünde gerekli cezayı almalı, söz konusu vahşette hak kaybına uğrayanların haklarının maddi ve manevi olarak teslim edilmesi...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">İnsana bahşedilmiş hakların en önemlisinin yaşam hakkı olduğunu kabul edilirse, bilerek veya bilmeyerek insan hayatının kaybedilmesine sebep olmak hak gaspıdır. Bu durumun ise, hukukta elbette karşılığı vardır. Ancak, birden çok kişiyi öldürmek ve bunu yaparken belirli bir sistematik içerisinde ve bir amaç doğrultusunda yapmak soykırımdır. Soykırım ise, bir hak gaspı olmasının yanında, bir vahşettir. Bu suçun her ne sebeple olursa olsun gerçekleştirenler, adalet önünde gerekli cezayı almalı, söz konusu vahşette hak kaybına uğrayanların haklarının maddi ve manevi olarak teslim edilmesi gereklidir. Bu açıdan, her sene günlerce kamuoyunun gündemini meşgul eden 24 Nisan oldukça önemlidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Başta, ABD ‘deki Ermeni diasporası olmak üzere birçok Ermeni lobisi bu tarih öncesinde çalışmalarına başlayarak, birçok devlet adamına iradesinin bedelini ödeyerek, belirtilen tarihte Türkiye’nin soykırım işlediğini dillendirmelerini veya ülkelerinin meclislerinde bu durumu savunmalarını sağlamaya çalışır. Başlatılan bu çalışma doğrultusunda, farklı ülkede bulunan tarihçiler haricindeki bürokratlar, siyasetçiler vb. almış oldukları bedellerin karşılığında, söz konusu soykırım iddiasını savunmaya başladıkları görülmektedir. Bu durum ise, Türkiye kamuoyunu günlerce meşgul eder ve kimin ne karşılığından satın alındığından ziyade, kimin hangi kararı aldığı tartışılır.</p>
<p><span id="more-720"></span></p>
<p style="text-align: justify;">Tarihçilerin araştırması gereken konularda, siyasetçilerin kararlar alması bir sınıf öğretmeninin beyin ameliyatına girmesi kadar mantıksız iken, bu döngü her sene tekrarlanır. Esasen parmak hesabı kadar basit birkaç akıl yürütme ile Osmanlı soykırım yapmış mıdır? Sorusuna cevap bulunabilir. Basit bir mantıkla, altı yüz yıllık bir devlet yönetimi içerisinde, yüzlerce milleti, dili, dini ve kültürü barındıran Osmanlı, iddia edildiği üzere baskıcı bir sistem kurmuş olsaydı; bugün, Osmanlının hüküm sürmüş olduğu birçok bölgede Türkçe konuşulur ve nüfusun ciddi bir miktarının Müslüman olduğu görülebilirdi. Bugün bakıldığında ise, Osmanlının hüküm sürmüş olduğu alanlarda kültürel ve dini durumun bu şekilde olmadığı, Avrupa’da, Balkanlar’da, Kafkasya’da, Ortadoğu’da ve Afrika’da kültürel zenginliklerin korunduğu, gerçekleşen fetihlerin ardından dini ve kültürel yaşantının güvence altına alındığı görülmektedir. Bugün Avrupa’nın birçok müzesinde fetih sonrası Osmanlı hükümdarlarının ilan etmiş oldukları özgürlük beyannameleri bulunmakta ve sergilenmekte olduğu görülmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Osmanlının hüküm sürmüş olduğu bölgelerde baskıcı bir yapısının bulunmadığının en büyük kanıtı ise, bugün ki soykırım tartışmalarının tarihçiler tarafından değil, siyasetçiler tarafından yapılmasıdır. Soykırım yapan devletlerin soykırıma muhatap olanlardan özür dilemesi veya maddi olarak tazminat ödemesi gerektiği tartışmalarını ele alacak olursak, sözde ermeni soykırımını tanıyan devletlerden olan Almanya’nın, Hollanda’nın, Kıbrıs Rum Kesiminin, Arjantinin, Rusya’nın, Kanada’nın, Yunanistan’ın, Belçika’nın, İtalya’nın, Vatikan’ın Fransa’nın, İsviçre’nin ve Lübnan’ın kendi tarihleri ile yüzleşmeleri, Ortadoğu başta olmak üzere Afrika kıtasında, Asya’da halen ülkelerinin kurulu bulunduğu topraklarda kimleri katlettikleri, hangi yerel unsurları tavsiye ettikleri, ülkelerinde yetiştiremedikleri uyuşturucu maddelerini hangi sömürgelerinde yetiştirdiklerini ve yaygınlaştırdıklarını, ekonomik olarak bölgenin kaynaklarını nasıl sömürdüklerini ve kendilerine direniş gösteren yerel halkı vahşice nasıl katlettikleri görülecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bugün Türkiye’yi soykırım yapmakla suçlayanların düne kadar Avrupa’nın göbeğinde gerçekleşen Bosna Hersek katliamıyla yüzleşmeleri gerekmektedir. ABD gibi devletlerin kuruluş aşamalarındaki yerel halka uygulamış oldukları soykırımların dillendirilmemesi bu tür devletlerin masum olduğu anlamına gelmemektedir. Bugün, Türkiye’ye medeniyet ve insanlık dersi verme gayreti içerisinde bulunan Rusya’nın geçmişi ABD ‘nin soykırım dolu tarihinden farklı değildir. Osmanlı’nın son dönemlerinde yaşanan ve bölgedeki ermeni çetelerinin yapmış olduğu cinayetlerin tetiklemesiyle ortaya çıkan üzücü ermeni göçünde yaşanmış olan acılar tüm coğrafyanın ortak acısıdır, bu acı iç ve dış düşmanların istismar edemeyeceği kadar kutsaldır. Ancak, dönemin yöneticileri İttihat ve Terakkiciler tarafından uygulamada birçok yanlışlığın yapıldığı, suça karışmış Ermenileri ile devletin yanında yer almış Ermenilerin ayırt edilmediği ve yaşanan göç nedeniyle birçok can kaybının meydana geldiği ise bir gerçektir. Bu gerçekliğin nasıl ortaya çıktığı, uzun yıllar bu topraklarda beraber yaşadığımız Ermeni vatandaşlarımızın hangi devletler tarafından silahlandırıldığı, hangi devletlerin parasal yardım da bulunduğu ise siyasetçilerin değil tarihçilerin araştırması gereken bir durumdur.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu itibarla, soykırım uygulayan ülkeler tarihleri ile yüzleşmeli ve maddi ve manevi zarar vermiş oldukları unsurlardan özür dilemeli ve maddi kayıplarını karşılamalıdır. Bu açıdan, başta ABD ve yukarıda isimleri zikredilen devletlerin geçmişleriyle yüzleşerek, vahşice katletmiş oldukları ülkelerden özür dilemeleri gereklidir. Türkiye Cumhuriyeti ise, tarih uzmanları tarafından yapılan tarafsız ve objektif araştırmaların sonucunda ortaya çıkacak bir olumsuzlukta kendisine düşen görevi yapmaktan çekinmeyecek kadar büyük bir devlettir. Türkiye, sözde soykırımı tanıyan devletler gibi cambaza bak demekten ziyade, tarihin araştırılmasından yanadır. Selam ve dua ile,</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.ramazanaydogdu.com/soykirim-yapan-ozur-dilesin/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Devletlerde Yaşanan Etnik Ve Kültürel Çatışmalar Ekseninde Yerel Yönetimlerde Reform Tartışmaları</title>
		<link>http://www.ramazanaydogdu.com/devletlerde-yasanan-etnik-ve-kulturel-catismalar-ekseninde-yerel-yonetimlerde-reform-tartismalari/</link>
					<comments>http://www.ramazanaydogdu.com/devletlerde-yasanan-etnik-ve-kulturel-catismalar-ekseninde-yerel-yonetimlerde-reform-tartismalari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 27 May 2015 22:37:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akademik Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.ramazanaydogdu.com/?p=715</guid>

					<description><![CDATA[Devletlerde Yaşanan Etnik Ve Kültürel Çatışmalar Ekseninde Yerel Yönetimlerde Reform Tartışmaları Bu çalışma’da devletlerin içerisinde bulunan, etnik veya kültürel olarak farklılık gösteren alt grupların, yerel yönetimlerde yapılan reform çalışmaları ile devletin sistemine entegre edilmesi, o devletlerin toprak bütünlüğünü korur mu, sorusuna yanıt aranacaktır. Ülkelerin belirli bir bölgesine odaklanmış veya o ülkenin topraklarına yayılmış, kimlik ve kültür olarak ülke içerisinde bulunan üst kimlikten farklılık göstererek, kendi kültürlerini oluşturan grupların, devlet sistemine entegre edilememesi ve devletlerin çoğu zaman uygulamış olduğu inkar politikaları...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>Devletlerde Yaşanan Etnik Ve Kültürel Çatışmalar Ekseninde Yerel Yönetimlerde Reform Tartışmaları</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bu çalışma’da devletlerin içerisinde bulunan, etnik veya kültürel olarak farklılık gösteren alt grupların, yerel yönetimlerde yapılan reform çalışmaları ile devletin sistemine entegre edilmesi, o devletlerin toprak bütünlüğünü korur mu, sorusuna yanıt aranacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Ülkelerin belirli bir bölgesine odaklanmış veya o ülkenin topraklarına yayılmış, kimlik ve kültür olarak ülke içerisinde bulunan üst kimlikten farklılık göstererek, kendi kültürlerini oluşturan grupların, devlet sistemine entegre edilememesi ve devletlerin çoğu zaman uygulamış olduğu inkar politikaları nedeniyle ortaya çıkan tepkinin, bir zaman sonra şiddet olaylarına dönüştüğü, bu grupların yapmış oldukları şiddet eylemlerini bir hak arama mücadelesi gibi benimsedikleri gözlemlenmiştir. Bu sebeple, ülkelerde bulunan üst ve alt kimlikler arasında başlayan ayrışmanın çatışmaya evrilerek, ülke toprakları için parçalanma tehlikesini doğurduğu görülmektedir. Devletlerin toprak bütünlükleri için tehdit oluşturan bu problemin, bahse konu devletlerin yerel yönetimler alanında yapmış oldukları reform çalışmaları ile ortadan kalktığı ve ülkede çatışma içerisinde bulunan kültürlerin, sistem içerisinde birleştirerek, söz konusu parçalanmanın önlenebileceği iddiası, çalışmamızın sorunsalına cevap niteliği taşımaktadır.</p>
<p><span id="more-715"></span></p>
<p style="text-align: justify;">Çalışmamızın birinci bölümünde, yerel yönetimler kavramının ülkelerin idari yapılarında yer alma sürecine ve bahse konu kavramın ülkeler için hangi anlamda gerekli olduğu üzerinde durulacaktır. Daha sonra, ülke içerisinde bulunan alt ve üst kültür kavramları irdelenerek, bu kültürler arasında yaşanan ayrışmalar ele alınacaktır. Bu bağlamda, yerel yönetimlerin ülkede bulunan alt kültürü ülke sistemine entegre ederek, yerel anlamda söz sahibi yapmasının yanında, alt ve üst kültürler arasında yaşanan ayrışmadan kaynaklı çatışmalara da çözüm sunduğu vurgulanarak, çalışmamıza veri oluşturan ülkelerin incelenmesine kaynak sağlanacaktır. Çalışmanın ikinci bölümünde, bir önceki bölümde üzerinde durulan yerel yönetimler kavramının alt başlıkları olan yerel özerklik ve yetki devri tartışmaları üzerinden, İngiltere ‘de Kuzey İrlanda, Filipinler ‘de Mindanao Bölgesinde (Moro) yaşanan çatışmalar irdelenerek, bu çatışmaların hangi gerekçelerle ortaya çıktığı, alt kültür ve üst kültürler arasında yaşanan çatışmaların nasıl bir sonuca ulaştığı irdelenecektir. Çalışmamızın son bölümünde, veri olarak kabul edilen ülkelerde bulunan alt kültürlere yerel temsil hakkının verilmesi ile çatışmaların nasıl sonlandırıldığı incelenerek, yerel temsil (Yerel Özerklik ve Yetki Devri ), üniter devlet ve bağımsızlık kavramları üzerinden çalışmamızın sorusu tartışılarak söz konusu sorunsala olumlu yanıt verilecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Anahtar Kelimeler: Yerel Yönetimler, Yerel Özerklik, Federasyon, Yerel Temsil, Bağımsızlık, Etnik ve Kültürel Çatışmalar, Yetki Devri, Alt ve Üst Kimlik Kültür Grupları</p>
<p><strong>1. Yerel Yönetim</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Üniter devletlerin içerisinde bulunan ve ülke içerisindeki üst kimlikten etnik ve kültürel olarak farklılık gösteren alt kültürlerin, devletlerin idari sistemlerine entegre edilmemesi veya edilememesi nedeniyle, alt ve üst kültürler arasında çatışma yaşanmaktadır. Yaşanan etnik ve kültürel çatışmalar, kimi zaman kültürel ve söylemsel çatışma alanından çıkıp, eylemsel çatışmalara dönüşmektedir. Bu durum ise, bir zaman sonra bahse konu ülkelerin bütünlüklerini tehlikeye atmaktadır. Çalışmamıza veri olarak kabul ettiğimiz ülkeler incelendiğinde, bu ayrışmaların söylem, eylem ve şiddet olarak evrildiği görülecektir. Ülke içerisinde başlayan çatışmalar ise, alt ve üst guruplar arasında, etkisini uzun yıllar devam ettirecek nefreti artırmaktadır. Ortaya çıkan nefret söylemi ise, bahse konu problemin her geçen zaman diliminde çözümsüzlüğü doğru ilerlediğini göstermektedir. Bugün, uluslararası alanda demokratik kazanımların öncülüğünü yaptığını iddia eden devletlerin bir çoğunun, kendi toprakları içerisinde bulunan ve devlet sistemine entegre edilmemiş farklı kültürlere ve etnik yapıya sahip kesimleri yok sayması ve bahse konu kesimlere şiddet uygulayarak susturmak istemesi, günümüzün yol kazaları olarak tarihe geçmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu bağlamda, ülkelerde yaşanan kültürel ve etnik çatışmalara karşı, yerel yönetimlerin ülkelerin fiziki ve siyasi yapısına uygun bir şekilde güçlendirilmesi, ülkeler için bir formül niteliği taşıdığı iddiası, çalışmamızın ana konusunu oluşturmaktadır. Bu sebeple, üniter devlet ve yerel yönetimler kavramlarının irdelenmesi çalışmamız açısından faydalı olacaktır.</p>
<p><strong>1.1. Üniter Devlet ve Yerel Yönetimler</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Yasama, yürütme ve yargı organlarını tek elde birleştirmiş devletler üniter devlet olarak kabul edilmektedir. Bu bakımdan, üniter yapının yerel organlarında çok sıkıtlı yetkiler bulunur. Üniter devletlerde ülke içerisinde yaşayan halk, tek parça olarak kabul edilmektedir. Dolayısıyla, üniter yapıya sahip devletlerde kültürel farklılıklar önem arz etmemektedir (Bağce, 2008: 328). Üniter devletler, yapıları itibariyle merkeziyetçi sisteme sahiptir ve içinde bulunan yerel birimlere kısmı idari yetkiler vermiştir. Yerel yönetimler ise, merkezi devletin denetimi altında bulunan, kamu tüzel kişiliğine sahip ve kendisini yönetme yetkisi bulunan kurumdur (Nalbant, 2012: 33). Üniter devlet ve yerel yönetimlerin tanımları incelendiğinde; yerel yönetimlerin merkezin denetimi altında bulunan ve dolayısıyla merkez tarafından yetkilendirildiği görülmektedir. Dolayısıyla, her iki kavramda birbirinin ayrılmaz parçasıdır. Ancak, feodalizmden modern devlete, daha sonrasında ise gelişmeye devam eden devlet yapısı geçen zaman diliminde farklılık göstermektedir. Bilim ve teknoloji ile yoğrulan insan düşüncesi kendisiyle beraber içerisinde bulunduğu devlet yapılanmasını da değişime zorlamaktadır. Yakın zamana kadar, imparatorlukların yıkılması ile oluşturulan millet kavramı modern devleti kurarken, bugün devletin insana çizmiş olduğu sınırları kaldırmak isteğiyle bireylerin ülke yönetiminde daha fazla söz hakkı istemesi, bu durumu örneklendirmektedir. Bu anlamda, üniter devletlerin tarihin kendisine vermiş olduğu görevi tamamlayarak görevini tamamladığı ve ortaya çıkan talepler doğrultusunda kendisini yeniden yapılandırma zamanının geldiği, günümüzün tartışma konusudur (Bağce, 2008: 328). Ortaya çıkan bu tartışmaların çalışmamız için önem arz eden kısmı ise, üniter devletlerin; merkeziyetçi yapısından kaynaklı olarak içerisinde bulunan toplumlara sınırlayıcı bir şekilde müdahale etmesi ve bahse konu toplumların farklılıklarını görmezden gelmesidir. Ülke yönetiminde merkeziyetçiliğin meydana getirdiği hantallığın yanında, ülke içerisinde bulunan farklılıkların görmezden gelinmesi, ülkedeki farklılıkları ayrışma noktasına getirmektedir. Devletlerin içerisinde bulunan ve üst kimlikten farklılık gösteren grupların, devlet yönetiminde söz sahibi olmak ve özgürlüklerini sınırlayan etkenleri ortadan kaldırmak istemesine karşılık, devletlerin güvenlik endişesiyle anılan kimlik sahiplerini sınırlayarak görmezden gelmesi kimlikler arası gerginliğin başlangıcı niteliğindedir (Karabıçak, 2008: 167). Devletlerin içerisinde bulunan, etnik veya kültürel olarak birbirinden farklılık gösteren kimliklerden hepsine aynı oranda sınır getirmesi mümkün değildir. Dolayısıyla devletin içerisinde bulunan bir gruba sınır getirmesi, dolaylı yoldan diğer grupları sahiplenmesi anlamına gelmektedir. Ayrıca bu ayrışmanın güvenlik gerekçesiyle ortaya çıkmış olması ise, entegre edilmesi muhtemel grupları sistemden uzaklaştırmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">İngiltere ve Filipinlerde alt ve üst kimlik grupları arasında yaşanan ayrışma bu duruma örnek teşkil etmektedir. İngiltere‘de mezhepsel ve etnik olarak kendisinden farklılık gösteren grupların oy vermesini ve seçilmesini yasaklamasının yanında, Kuzey İrlanda da bulunan Katolik kiliseleri kapatması, ülkenin bir farklı grubu olan Protestan İngilizlerin üst kimlik olarak merkezi hükümetin yanında yer almasına neden olmuştur (Ataman, Duran ve İnat, 2007: 241). İngiltere’nin, Kuzey İrlanda’da bulunan grupları diğer gruplar ile ayrıştırmasın yanında çözüm yolunu askeri seçenekler ile araması (Kökler, 1996) Kuzey İrlanda’da bulunan alt grupları, sistem dışına iterek silahlanmasına neden olmuştur. Buna benzer bir durum Filipinler içinde geçerlidir. Filipinlerin nüfusunun % 5 ‘ini oluşturan Müslüman grupların güneyde varlığını devam ettiren yerel idareleri bölgede yaşanan işgal sonrasında kaldırılması ve farklı dine mensup grupların Mindanao Bölgesine yerleştirilmesi, bölgede bulunan her iki grup arasında, bir ayrışmanın başlamasına neden olduğu görülmektedir. Gruplar arasında yaşanan ayrışmaya ülkenin güneyinde yaşayan Müslüman grupların temsil yetkisinin kaldırılması yaşanan ayrışmayı gruplar arasında çatışmaya çevirmiştir ( Ataman, Duran ve İnat, 2007: 650). Devletlerin ülke içerisinde bulunan grupları sınırlandırması, dolayısıyla bir gruba güvenlikçi gözüyle bakarken, diğer bir grubu yanına çekmesinin, ülke içerisinde bulunan gruplar arasında ayrışmaya neden olduğu, bu durumun ise devletler için bir problem niteliği taşıdığını vurguladık. Ancak, devletlerin idare yapılarında meydana gelen evrimi hatırlayacak olursak; yaşanan ayrışmanın bir problem olmasının yanında, bir değişim sürecini yansıttığı da iddia edilebilir. Ülke içerisinde bulunan alt kimlik grupların, kendi değer birikimlerini yaşamak ve belki bu kazanımlara uygun şekilde yönetilmek istemesine karşılık, devletlerin idari yapılarını tekrardan gözden geçirmesi, ülke içerisinde yaşanan ayrışmayı ortadan kaldırdığı gibi, devletler için zamanı gelen değişiminde öncüsü olduğu söylenebilir. Bu çerçevede, ülke içerisinde olduğu iddia edilen grupların nasıl oluştuğu üzerinde durmakta yarar vardır.</p>
<p><strong>1.2. Alt Kimlik ve Üst Kimlik Grupları</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Ülkelerin toprakları içerisinde bulunan, kültürel veya etnik olarak ülke içerisinde bulunan hakim gruptan farklılık gösteren gruplar alt kimlik grupları olarak tanımlanmaktadır. Diğer bir ifade, belirli bir grupta onu diğer gruplardan ayıran güçlü özelliklerin bulunması onu alt kültür ve kimlik sınıfına sokmaktadır (Roskin, 2013: 152). Bu açıdan bakıldığında Kuzey İrlandalılar ve Mindanao Bölgesinde yaşayan gruplar alt kültür ve kimlik grupları olarak kabul edilebilir. Kuzey İrlandalılar, etnik ve mezhepsel olarak ülkedeki diğer gruplardan farklılık göstermektedir. İngiltere’de bulunan Protestan çoğunluğa karşılık, Kuzey İrlandalıların Katolik olması, onları İngilizlerden ayıran güçlü özelliklerdendir. Filipinlerin Mindanao bölgesi için ise, durum etnik olmasının yanında, dini bir özellikte taşımaktadır. Alt kültür gruplarından farklı olarak, ülkedeki hakim kültürü taşıyan grup ise, üst kültür ve kimlik olarak kendisini göstermektedir. Hangi grubun alt veya üst grup olarak adlandırılacağı devletin tutumuna göre şekil değiştirmektedir. Sayısal veya kültürel farklılığa bakılmaksızın, üniter devletin merkeziyetçi yapısını korumak isteğine karşılık, devletin yanında yer alan grup üst kimlik ve kültür grubu olarak karşımıza çıkmıştır. Devletin, bu tutumuna karşılık yerelleşmeyi savunan ve bunun için mücadele içerisinde bulunan gruplar ise alt kimlik gruplarıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Ülkelerde yaşanan ayrışmalar, bu aşamadan sonra kendisini göstermektedir. Devletin kuruluş aşamasının ardından kendisini göstermiş veya gerçekleşen işgalin ardından ülke içerisinde farklılığı ortaya çıkmış grupların, devletin sistemine entegre edilmemesinin ilk olarak söylemsel, daha sonra eylemsel, daha sonra ise, şiddet içeren eyleme dönüştüğünü tekrar belirtmekte yarar vardır. Ortaya çıkan çatışmalar neticesinde ise, özellikle üniter devletlerin alt kültürleri sisteme entegre etmesi, devlet sistemi için bir dönüşüm, gruplar arası yaşanan çatışmalar için barış niteliği taşımaktadır. Ülkeler, topraklarında olası bir kimlik çatışmalarını ortadan kaldırmak amacıyla farklı araçlara ihtiyaç duyarlar. Bu araçlar devletlerin içinde bulundukları ayrışma noktasına göre de farklılık göstermektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Fransa’nın, aynı topraklarda yaşayan grupların yerel temsil haklarını kimsen vermesi ve bu sorunu merkeziyetçi yapısını koruyarak eğitim sisteminde yapmış olduğu çalışmalar ile çözmesi bir örnek niteliğindedir (Roskin, 2013: 153). Fransa, kuruluşunun öncesinde ve sonrasında ortaya çıkan tüm yerel farklılıkları gerçekleştirmiş olduğu devrimle ortadan kaldırmıştır (Nalbant, 2012: 9). Fransa merkeziyetçi yapısını koruyarak entegrasyon sürecini tamamlamış, üniter bir devlettir. Ülke içerisinde bulunan alt kimliği sisteme entegre ederek, alt kimlik ile devlet arasında kendisini gösteren ayrışma sonucunda çıkan parçalanma endişesini, İngiltere ve Filipinler kendilerine özgü yerel yönetimler reformları ile düzenlemeyi tercih etmiştir. Unutmalalıdır ki, ülkelerin bu anlamda alt kültürleri sistemine entegre etmek isterken kullandığı yerel yönetim kavramları, ülkeler arasında farklılık göstermektedir.</p>
<p><strong>1.3. Kuzey İrlanda ve Yetki Devri</strong></p>
<p style="text-align: justify;">İngiltere, özellikle Güney İrlanda’nın Birleşik Krallıktan ayrılmasının ardından, Bağımsız Güney İrlanda’nın kismen bağlantısı bulunan, ülke içerisindeki alt kimlik Kuzey İrlandalı gruplar ile yaşamış olduğu ayrışmayı 1998 yılında Good Friday Antlaşması ile ortadan kaldırmış ve Yetki devrine dayalı bir idari yapı kurmuştur. Merkezi parlamentoya ait yetkilerinin bir kısmı Kuzey İrlanda’da bulunan ulusal parlamentoya devretmiştir (mfa.gov.tr, 2015). Her ne kadar, Birleşik Krallığın federatif bir yapısı varmış gibi görünse de; İngiltere. üniter bir devlettir (Roskin, 2013: 84). Uzun yılların ardından ortaya çıkan kimlikler arası uzlaşma neticesinde, bir dönem önce kapatılan yerel meclis, tekrar açılmak ve yetkilendirmek suretiyle kimlikler arası entegrasyon sağlanmaya çalışılmıştır. İngiltere’nin Kuzey İrlanda için gerçekleştirmiş olduğu, dünya idari sistemine örnek teşkil eden güç paylaşımında, Anayasa, Savunma, Ulusal Güvenlik, Dış Politika, Vatandaşlık, gibi konular ulusal meclis olan Westminster’ın yetkisine bırakılırken, Sağlık, Din, Eğitim, gibi konular yerel meclislere devredilmiştir (Boyraz, 2013). Alt kimliklerin ülkede bulunan üst kimlik ile dolayısıyla devletin merkeziyetçi yapısı ile yaşamış olduğu ayrışmanın, alt kimliğin kültürel yapısının görmezden gelinmesi neticesinde ortaya çıktığını hatırlayacak olursak, İngiltere’nin özellikle Din ve Eğitim gibi yetkileri yerel meclise devretmesi, entegrasyonun güçlü bir şekilde yaşanmasına imkân vermiştir. Yerel meclisin kurumlarının, merkezin denetimi altında bulunması ve zaman zaman yetkilerinin sınırlandırılması, merkezin yerel meclis üzerindeki etkisine örnek teşkil etmektedir. İngiltere ve Kuzey İrlanda’nın kendine özel hukuk ve mahkemeleri varlığı sistemin parçasıdır (Boyraz, 2013). Birleşik Krallık ile Kuzey İrlanda meclisleri arasında bulunan ilişkiyi konusunda Başak Koyuncu şu şekilde değerlendirmiştir “ İngiltere’nin merkezileşmesinde önemli bir artış, yerel yönetimlerin yasal fonksiyonlarında ise, önemli bir azalma görülmektedir. Vergi ve harcamalar konusundaki kısıtlamalar, merkezi yönetim tarafından atanmış ve yarı özerk yerel kuruluşların sayısındaki artış vardır. Bu noktada yerel parlamentonun yetkilerini azaltarak, merkezin üstünlüğünü perçinlemektedir (Koyuncu, 2000). İngiltere ve Kuzey İrlanda arasında varlığını devam ettiren idari yapı her ne kadar federatif bir yapılanma gibi görünmüş olsa da, merkezin hâkimiyeti altında bulunan yetki devrinden ibarettir. Bugün, Kuzey İrlanda’da seçimle işbaşına gelen bir yerel meclisin yetkilerinin merkez tarafından kısıtlanabilir olması, bu hâkimiyetin göstergesidir. İngiltere ve Kuzey İrlanda için bir değerlendirme yapılacak olursa, ortada merkezin hakimiyeti altında yetki devri ile varlığını devam ettiren yerel meclis bulunmaktadır. İngiltere, üniter bir devlet olmasının yanında, yerel yönetimler alanında yapmış olduğu yenilikler ile ülke içerisinde bulunan alt kimlik grubunu kendi sistemi içerisine entegre ederek topraklarının parçalanmasını önlemiştir.</p>
<p><strong>1.4. Filipinler Mindanao Bölgesinde Yerel Özerklik</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Filipinlerde alt ve üst kimlikler arasında yaşanan ayrışma, bölgenin İspanyollar tarafından işgal edilmesi ile kendisini göstermiştir. Bangsamoro halkına ait olan ve ülkenin güney bölgesinde bulunan prensliklerin, İspanyollar tarafından dağıtılması ve bu süreçte diğer bir millet olan Indioslar tarafından işgalci güçlere destek verilmmesi ayrışmayı tetiklemiş, bölgede alt ve üst kimlik grupları oluşmasına ve gruplar arasındaki ayrışmanın şiddet eylemlerine dönüşmesine neden olmuştur (Söylemez ve Kavak, 2014: 5). Filipinlerde, yazımızda belirttiğimiz üzere işgalci devlet üzerinden bir ayrışma başlatılmıştır. Ortaya çıkan ayrışmanın etnik olduğu gibi, kültürel bir boyutu da vardır. Ülkeyi işgal eden İspanyollar, ülkede varlığını devam ettirmek için, aynı dine mensup Indioslar ile bağlarını kuvvetlendirerek Bangsamoro halkını alt kültür ve kimlik grubu olarak tanımlamıştır. Ortaya çıkan ayrışmalar, uzun yıllar devam etmesine rağmen, bugün bölgede üst kimliği temsil eden devlet ile alt kimlik grubu Bangsamoro arasında yaşanan barış görüşmelerinde önemli bir yol alınmıştır. 28 Mart 2014 tarihinde imzalanan Bangsamoro Antlaşması ile gruplar arasında antlaşma sağlanmıştır. Bu çerçevede Mindanao Bölgesinde, Ulusal Güvenlik ve Dışişleri konusunda bağımlı; Anayasa, İçişleri ve Dini olarak bağımsız bir özerk yapı kurulması için geçiş hükümetinin oluşturulması kararlaştırılmıştır (Söylemez ve Kavak, 2014: 18). Filipinlerin idari yapısını incelendiğinde, imzalanan antlaşma öncesinde, ülkenin üniter bir yapıya sahip olduğu ve ülkede bulunan alt kimlik ve kültür gruplarının farkılıklarını görmezden gelen bir yapılanma içerisinde bulunduğu görülmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bugün için bölgede, Mindanao Bölgesin’de bulunan alt kimlik ve kültür grubunun isteği doğrultusunda, dini kurallara göre anayasanın hazırlanması ve eğitimin bölge hükümetine bırakılması önemli bir ayrıntıdır. Bugün itibariyle ön antlaşması imzalanan ve geçiş hükümetine bırakılan bölgede özerk bir yönetime doğru yol alınmaktadır. Bu gelişme tarafların birbirlerine karşı uygulamış olduğu silahlı mücadeleyi sonlandırmıştır. Bu bağlamda, Bangsamoro Halkının Temsilcisi ve İslami Kurtuluş Cephesi Başkanı Hacı Murat İbrahim’in yapmış oldukları mücadelede, tam bağımsız bir yapılanmadan yana olmadıklarını açıklaması; kurulacak olan özerk yapının, Filipinler için toprak bütünlüğünü sağlayıcı özelliği taşıdığını göstermektedir. Filipinler devletinin, Mindanao Bölgesinde bulunan alt kimlik gruplarını yapmış olduğu antlaşma ile entegre sürecini başlatması ülkenin toprak bütünlüğünü koruduğu söylenebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Yerel yönetimler aralanında yapıyan reformlar neticesinde, İngiltere ve Filipinlerin bölgelerinde bulunan alt kimlik ve kültür gruplarını sistemlerine entegre etme süreçlerinde başarı sağladıkları görülmektedir. Her iki ülkenin, yerel yönetimler anlamında farklı kavramları kullanarak ülke içerisinde bulunan ve yaşanan ayrışma neticesinde, ülkeden kopma noktasına gelmiş grupları sistemlerine entegre ettikleri ve bu şekilde olası bir parçalanmayı önledikleri gözlemlenmiştir. İngiltere için örneklendirilecek olursa, çalışmamızın ikinci bölümünde de değineceğimiz gibi, söz konusu ayrışma sonucunda Güney İrlanda’nın, Birleşik Krallıktan koparak bağımsızlığını almasının ardından, Kuzey İrlanda’nın temsilcileri ile masaya oturup entegre sistemini başlatması önemlidir. Filipinler devleti için ise aynı durum söz konusu olmuştur. İslami Kurtuluş Cephesi Başkanı Hacı Murat İbrahim’in Kuzey İrlanda dahil olmak üzere, ulusal alanda kendileri gibi örnekleri incelediklerini belirtmesinin, merkezi hükümeti etkilediği iddia edilebilir (timeturk.com, 2015).</p>
<p><strong>2. Birleşik Krallıkta Yaşanan Etnik ve Kültürel Sorunlar</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Üniter bir devlet yapılanmasına sahip olan İngiltere’de birçok sebepten ötürü ortaya çıkan etnik ve kültürel ayrışma, sırasıyla söylemsel, eylemsel ve şiddet içerin tepkiye neden olmuştur. Aynı toprakları paylaşan, aynı dine inanan, ancak mezhepsel olarak ayrışma yaşayan gruplardan Protestan İngilizlerin, devletin yanında yer alması sonucunda üst kimlik grubu ortaya çıkmıştır. İngiltere’nin genelinde azınlık olan, ancak Kuzey İrlanda bölgesinde nüfus olarak sayısal üstünlüğünü koruyan İrlandalıların farklılıklarının merkezi otorite tarafından görmezden gelinmesi, sorunun artmasına ve kimlikler arasında bulunan tepkinin artmasına neden olmuştur. Güney İrlanda’nın Birleşik Krallıktan ayrılmasının ardından, yaşanan ayrışma şiddete dönüşmüş, gruplar arasında birçok kayıp yaşanmıştır. İngiltere’nin ve Kuzey İrlandalıları temsilen Sinn Feinn Partisi Başkanı Gerry ADAMS ‘ın başlatmış oldukları görüşmeler sonucunda, merkezi hükümet tarafından Kuzey İrlanda Parlamentosuna yetkiler verilmiş, Kuzey İrlanda’nın Güney İrlanda gibi Birleşik Krallıktan ayrılması engellenmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu açıdan, İngiltere’de yaşanan problemin nasıl meydana geldiği, yerel halkların kendi arasında nasıl sınıflandığı, iki tarafın istekleri doğrultusunda gerçekleyen yerel yetkilendirmenin nasıl meydana geldiği ve gerçekleşen yetki devrinin nasıl sonuç verdiği irdelenecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Etnik ve kültürel olarak merkezi yapıdan farklılık gösteren İrlanda’nın, İngilizler tarafından 1169 tarihinde işgal edilmesi, İrlandalıların tepkisini çekmiştir. Yaşanan işgalin ardından İngilizlerin, İrlandalıları kendi sistemlerine entegre etmek yerine, bölgedeki halkı asimile etmek istemesi, söylemsel direnişin, tepkiye dönüşmesine neden olmuştur. İngilizlerin ortaya çıkan tepkileri anlamak yerine, bölgeye asker sevk etmesi, halkın tepkisel yaklaşımını eyleme çevirmiştir (Kökler, 1996). Bölgede yaşanan problemlerin, merkez hükümet tarafından ele alınmayarak, silahlı güçlere emanet edilmesi çözüm için bedel ödemenin sebebi olmuştur. İngiltere merkezi hükümetinin gerçekleştirmiş olduğu asimilasyon politikalarına, İrlanda’da yaşayan yerel halkın geçim kaynağı olan tarım arazilerine el koyması ve bu topraklara Protestan halkı yerleştirmesi, İrlandalı Katoliklerin kamuda görev almasını, silah taşımasını ve en önemlisi oy kullanmalarını yasaklayarak parlamento’da görev almalarını yasaklaması yaşanan asimilasyonun göstergesi niteliğindedir (Ataman, Duran ve İnat, 2007: 241). İngiltere ve Kuzey İrlanda halkları arasında ortaya çıkan alt ve üst grup tartışmalarının bu noktadan sonra çıktığı düşünülmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Yaşanılan dönemin şartları dikkate alındığında, İrlandalıların geçim kaynağını oluşturan tarım arazilerinin ve barındıkları evlerin, İngiltere hükümeti tarafından bölgeye getirilen Protestan İngilizlere verilmesi, bölgede bulunan İrlandalıların kamuda görev almasının yasaklanması bölgedeki grupları sınıflandırmıştır. Ekonomik kaynakları ve içerisinde yaşadıkları evleri ellerinden alınmış ve kamuda görev almaları yasaklanmış İrlandalılar, bölgede alt kimlik grubu olarak sınıflandırılmıştır. Bununla birlikte, gönüllü olarak veya olmayarak boşaltılan topraklara yerleşen kesimler ise üst kimlik grubu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu noktada, alt kültürü temsil eden gurupların, dönemin şartları düşünüldüğünde beklide kendisini ifade edeceği son çare olan, oy vermesinin yasaklanması, devlet eliyle alt kimlik gruplarını şiddete yönlendirmektedir. Gelişen olayların ardından İrlandalılar tarafından IRA kurulmuştur. İngiltere’nin alt kültür olarak bölgede yer alan İrlandalıları, sisteme entegre etmek yerine asimilasyon uygulaması sonrası yaşanan silahlı çatışmalar, İngiltere’nin topraklarında parçalanmaya neden olmuş, Güney İrlanda 1949 yılında bağımsızlığını ilan etmiştir ( Dik, 2005). Bölgede yaşanan etnik ve kültürel çatışmaların sonlandırıcısı Sinn Feinn Partisinin Başkanı Gerry ADAMS olmuş, temsil etmiş olduğu IRA militanlarından dahi tehditler almasına rağmen risk alarak, yaşanan çatışmayı siyasal alanda tutmaya çalışmıştır. Yapılan müzakereler neticesinde, 1998 yılında Kutlu Cuma Antlaşması imzalanmış, merkezi hükümet tarafından bölge hükümetine Sağlık, Din, Eğitim alanında yetki devrini gerçekleştirmiştir (Yavuz, 2011).</p>
<p style="text-align: justify;">İrlanda topraklarında, İngilizlerin işgali ile başlayan çatışmaların başlangıcından barış görüşmelerine kadar genel bir değerlendirme yapılacak olursa, İngiliz üniter yapısının içerisinde bulunan alt kimlik grubu İrlandalıların, devletin idari sistemi içerisine entegre edilmeyerek asimilasyona uğratılması sorunların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Dublin Yerel Parlamentosunun kapatılması, İrlandalı Katoliklerin oy kullanma haklarının ellerinden alınması ve İngiltere’de Kuzey İrlanda’yı temsil edecek kişinin Protestan olma şartı, iki kesim arasında ayrışmayı iyiden iyiye artırmış ve her iki kesim arasında sınıflandırmayı ortaya çıkarmıştır. Ancak Güney İrlanda’nın bağımsızlığını ilan ederek, Birleşik Krallıktan ayrılmasının ardından, İngiltere meclisinde bulunan İrlandalı milletvekillerinin tutuklanması sonrasında, IRA ’nın ölümlü eylemler başlattığı görülmektedir. Katolik halkın kiliselerinin kapatılmasına vermediği tepkiyi, yerel parlamentonun kapatılmasında göstermesi alt kültürün temsil noktasındaki duyarlılığını göstermektedir. Kuzey İrlanda’da, silahlı mücadelenin başladığı yıllarda ve özellikle Güney İrlanda’nın bağımsızlığını ilan etmesinin ardından bağımsızlık düşüncesinin hâkim olduğu, kendilerine Güney İrlanda’yı örnek alarak mücadelelerine devam etmesi, İngiltere’nin toprak bütünlüğü için tehlike içermektedir. Ancak, İrlanda yerel meclisine yetki devri ile gerçekleştirilen yerel yönetimler reformları neticesinde IRA’nın silah bıraktığı görülmektedir. Bu noktada, ortaya çıkan şiddetli tepkileri müzakere masasına oturtan Sinn Feinn Partisinin rolü çok önemlidir. Bir zaman önce kendi örgüt üyeleri tarafından tehdit edilen Başkan Adams’ın örgüte silah bıraktırması bu durumun bir göstergesidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kuzey İrlanda’da, gerçekleştirilen yetki devri reformu ile İngiltere, üniter yapısını korumak suretiyle, kendisine ait yetkilerin bir kısmını Kuzey İrlanda parlamentoya devretmiş, alt ve üst gruplar arasında yaşanan ayrışmayı, uzlaşmaya çevirmeye çalışmış, silahla gerçekleştiremediği entegrasyon sürecini, Kuzey İrlanda’da bulunan yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ile gerçekleştirmeyi başarmıştır. Ortaya çıkan yapıda, Kuzey İrlanda’nın Anayasa, Ulusal Savunma ve Güvenlik, Dış Politika ve Vatandaşlık gibi konuları İngiliz merkezi hükümetin sorumluluğunda iken, Sağlık, Din, Eğitim, gibi konular yerel meclise devredilmiştir (Boyraz, 2013). Unutmamalıdır ki, yerel siyasi aktörler, öyle veya böyle merkezi otoritenin yönlendirmesindedir. Yerel yönetimlerin kurumsallaşması ve gücünü ispatlaması; merkezi siyasetin güçlenmesi ve istikrara kavuşması ile doğru orantılıdır (Akdoğan, 2008: 14). Dolayısıyla, yerelde bulunan kurumların güçlendirilmesi, ülkeler için tehlike oluşturmamaktadır. İngiltere, İrlanda Bölgesinde, özgür seçimlerin sağlanması ve yetki devri ile ülkede bulunan alt kültürleri, sisteme entegre etmesi neticesinde, yaşanan şiddet olaylarını sonlandırmış ve Kuzey İrlanda’yı Birleşik Krallık içerisinde tutmayı başarmıştır. Çalışmamızın iddiası olan yerel yönetimlerde yapılacak reformların, ülkelerdeki alt grupları sisteme entegre ederek, şiddeti engellediği; dolayısıyla ülke topraklarının bütünlüğünü koruduğu tezi, İngiltere’nin yaşamış olduğu Kuzey İrlanda sorunu için geçerli olmuştur.</p>
<p><strong>3. Mindanao Bölgesinde Yaşanan Etnik ve Kültürel Sorunlar</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Filipinlerde ortaya çıkan etnik ve kültürel ayrışma, İspanyolların bölgeyi işgal etmesinin ardından kendisini göstermiştir. İspanyolların, Filipinleri işgal etmesinin ardından, adanın güneyinde bulunan ve kendi özerk yapısı içerisinde, varlığını devam ettiren, Bangsamoro Müslümanlarına uygulanan baskı neticesinde kendisini göstermeye başlamıştır. Bölgedeki alt ve üst kültür yapılanması ise, bölgedeki diğer bir grup olan Indiosların İspanyollara, uygulamış oldukları baskıda yardım etmeleri neticesinde meydana gelmiştir. İspanyolların, Filipinleri ABD ‘ye satmasının ardından ve ABD işgali sonrasında, bu kimlikler arasındaki ayrışma büyümüş ve gruplar arasında şiddet içeren çatışmalar meydana gelmeye başlamıştır. İspanyolların, Filipinlerde uygulamış olduğu politikalar, Müslüman ve Hıristiyan halk arasında planlı bir şekilde kin ve nefretin inşa edilmiştir (Söylemez ve Kavak, 2014: 5). Meclisleri kapatılan, zorunlu göçe zorlanan ve farklı nedenlerle milyonlarca kişinin ölümüyle sonuçlanan bu çatışma, üst kimliği temsil eden devlet ve alt kimliğin temsilcisi İslami Kurtuluş Cephesi ile masaya oturulmuş ve Mindanao Bölgesini kapsayan özerk bir yapılanın oluşturulması konusunda antlaşmaya varılmıştır (dunyabulteni.net, 2013). Genel bir inceleme yapıldığında, iki taraf arasında imzalanan antlaşmanın bir ön metin olduğu ve şuan için özerk bir bölgesel yapılanmadan bahsedilmektedir. Ancak, her iki taraf imzaladıkları antlaşma gereği, süreci bir uluslararası komisyon önderliğinde devam ettirmektedir. Bu noktada, bizim çalışmamız için önem teşkil eden kısmı, bağımsızlık mücadelesi olarak başlayan İslami Kurtuluş Cephesi yapılanmasının, bu savından vazgeçerek, özerk bir yapılanmayı kabul etmesidir. Şuan için, bölgede varlığını sürdüren ateşkes ve Uluslararası Bağımsız Gözlemci Komisyonunun çalışmaları, Filipinlerin topraklarında bir parçalanma olmadan sorunu ortadan kaldırdığını göstermektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu bağlamda, Filipinlerde yaşanan problemin nasıl meydana geldiği, yerel unsurlar arasında başlayan sınıflanmanın, nasıl bir devlet politikası halini aldığı, devlet ve yerel unsurların antlaşması ile oluşturulması düşünülen Mindanao Özerk Bölgesinin hangi kazanımları elde ettiği ve Uluslararası Bağımsız Gözlemci Komisyonu tarafından çalışması devam ettirilen Özerk yapılanmanın daha tamamlanmadan nasıl bir sonuç verdiği irdelenecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir ada ülkesi olan Filipinlerin nüfusunun % 90 ‘nı Katoliklerden, % 5 ‘i Müslümanlardan geriye kalan % 5 ‘lik bölüm ise diğer dinlerden oluşmaktadır. İspanyolların ülkeyi işgal ettiği dönemde adanın güneyinde bulunan kesimler Müslüman Prenslikler tarafından yönetildiği görülür. Hıristiyan Misyonerleri bölgeye taşıyan İspanyolların bu tavrı güney de bulunan halkın tepki göstermesine neden olmuştur. Sömürge bölgesinin İspanyollar tarafından ABD’ye satılmasının ardından, ABD’nin yerel direnişi bastırmak istemesinin sonucunda bir milyonu aşkın Mindanao Bölgesine mensup Müslüman öldürülmüştür (Ataman, Duran ve İnat, 2007: 650). Hıristiyan misyonerlerin adanın güney bölgesinde bulunan Mindanao Bölgesine inmesi ada halkının tepkisini sonucunda, söylemsel olarak ortaya çıkan tepkileri bastırmak amacıyla binlerce insanın öldürülmesi, alt kimlik gurubu olan Bangsamoro’nun silahlanarak şiddet içeren eylemler yapmasına neden olmuştur. ABD ‘nin bölgede benimsemiş olduğu merkeziyetçi yapısı gereği, Mindanao Bölgesini asimilasyon içerisine alarak bölgeye farklı etnik gruptan ve kültürel yapıdan milletleri yerleştirmesi gruplar arası çatışmaların başlamasına neden olmuş ve İslami Kurtuluş Cephesi kurulmuştur (Ataman, Duran ve İnat, 2007: 649). Konuya ilişkin bir değerlendirme yapılacak olursa, çalışmamızda incelenen üniter devletlerin, işgal ettikleri bölgelerde ilk olarak yerel temsili ortadan kaldırdığı, daha sonra ise zorunlu göç dalgası başlattığı, daha sonrasında ise soykırıma varacak katliamlara giriştiği gözlemlenmiştir.. Ancak Moralı Müslümanlar ilk etapta pasif tepki vermesine rağmen daha sonra organize bir silahlı güç kurması çatışmaların derinleşmesine neden olmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">Genel bir değerlendirme yapılacak olursa, Filipinler hükümeti ve İslami Kurtuluş Cephesi arasında devam eden görüşmelerde, taraflar arasında uzlaşmaya varılmıştır. Antlaşmaya göre, Mondanao Bölgesi hükümeti kurularak, şeriata uygun bir şekilde hazırlanan anayasa ile içişlerinde bağımsız; ancak ulusal güvenlik ve dışişleri konusunda Filipinler merkezi hükümetine bağlı bir yapı ortaya düşünülmektedir. Uluslararası Bağımsız Gözlemci Komisyonunun 2014 yılında kurulmasının ardından Bangsamoro halkını özerk yönetime götürecek süreç resmen başlamıştır. Bu çerçevede Mindanao Özerk Bölgesinin Anayasası hazırlanarak Filipinler Kongresine sunulacak, Anayasanın kabul edilmesinin ardından bölge yönetimi geçiş hükümetine bırakılacaktır. Filipinler ordusunun bölgeden çekilmesinin ardından, on iki binden fazla Müslüman direnişçi silah bırakmıştır (Söylemez ve Kavak, 2014: 18-19). Filipinlerde meydana gelen ayrışmaların ortaya çıkmasında işgalci güçlerin önemli etkisi bulunmaktadır. Sömürgesi olarak elinde tutmak istediği bölgede, gruplardan bir kısmını yanında tutarak, diğer guruba göre avantajlı hale getirmesi ayrışmanın çıkışı açısından önemlidir. Yapılan antlaşmalardan önce üniter bir yapıya sahip olan Filipinlerin, ülke içerisindeki farklılıkları dışlamaktan vazgeçip kimlik olarak tanıması, ülkenin üniter yapısını etkilemiş; ancak toprak bütünlüğü noktasında olumlu sonuçlarla elde etmesini sağlamıştır. Bunun önemli göstergelerinden bir tanesi ise, İslami Kurtuluş Cephesi Başkanının bağımsızlıktan vazgeçtiklerini açıklayarak, direnişçilerine silah bıraktırması olmuştur. Mindanao da kurulacak hükümetin adı taraflar arasında “ Bangsamoro “ olarak belirlenmiştir. Mora Halkı manasına gelen bu ismin Filipinler hükümeti tarafından kabul görmesi, alt kimliğin kabul edilmesi anlamına gelmesinin yanında, onları sisteme entegre etmek istemesinden kaynaklanmaktadır (Söylemez ve Kavak, 2014: 3). Bu çerçevede, Filipinlerin üniter yapısını devre dışı bırakarak, Mindanao Bölgesi için yerel yönetimlerde özerkliği kabul etmesi sonucunda ortaya çıkan durum, çalışmamızın sorunsalına olumlu yanıt vermemizi gerektirmektedir.</p>
<p><strong>4. Sonuç</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Üniter devletlerin güvenlik gerekçesi ile ülkelerinde bulunan alt kimlik ve kültür gruplarının isteklerini görmezden gelerek, dikkate almaması ülkede bulunan, etnik ve kültürel olarak ayrışma yaşamış gruplar arasında çatışmalara neden olduğundan, ortaya çıkan çatışmaların ise ülke topraklarında bağımsızlık arayışı içerisine giren alt kimlik ve kültür gruplarının ortaya çıktığını gözlemledik. Alt grupların bu tutum içerisinde mücadelelerini devam ettirmeleri, bulundukları ülke toprakları için tehdit oluşturmaktadır. Çalışmamızın genel iddiası ise, bu grupların sisteme entegre edilerek yerel yönetimler alanında reform yapılması ile bu tehlikenin ortadan kalkacağı iddia edilmiştir. Söz konusu iddiaya ilişkin olarak vermiş olduğumuz Kuzey İrlanda ve Mondanao Bölgesi örnekleri bu durumu örnekler nitelikte gelişmiştir. Her iki bölgede ortaya çıkan alt kimlik ve kültür oluşumu işgal sonrasında ortaya çıkmıştır. Kuzey İrlanda bölgesi İngiltere’nin işgali, Mondanao Bölgesi ise İspanyolların, Filipinleri işgal etmesi neticesinde şekillenmiştir. İngiltere ve İspanyolların işgal sonrası yönetimi bıraktığı Filipinler hükümeti, bahse konu bölgedeki farklılıkları; toplumsal zenginlik olarak görüp kendi sistemlerine entegre etmek yerine, bireyin yaşam hakkına müdahale etmesi, zorunlu göç uygulaması, bireylerin tarım yaparak gelir sağladıkları toprakları el koyması ve bireylerin sistemin içerisinde bulundukalarının önemli göstergesi olun oy verme hakkını engellemesi, devlet ile alt kültür arasında ayrışma getirmiştir. Ira’nın, yapmış olduğu silahlı eylemleri önceden haber vererek can kaybını önleyici tutumunu, Kuzey İrlanda’da bulunan meclisin kapatılması ve milletvekillerinin tutuklanması sonucunda değiştirerek, ölümlü eylemler gerçekleştirmesi bu durumun göstergesidir. Aynı durum Mondanao Bölgesinin savunmasını yapan İslami Kurtuluş Cephesi içinde geçerlidir. Bölgede bulunan yerel meclisin kapatılmasının artından şiddet içeren eylemler kendisini göstermiştir. İngiltere ve Filipinler hükümetlerinin uygulamış oldukları asimilasyon politikaları, ülkede bulunan alt grupları sisteme dahil etmemesinin yanıda, sistemden uzaklaştırarak şiddete yöneltmiş, ilk etapta kendisini ve toprağını savunmaya çalışan grupların, daha sonrasında bağımsızlık arzulamasına neden olmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">Devletlerin, topraklarında bulunan alt grupları sistemlerine entegre ederken, kendi sistemlerine uygun yerel yönetimler kavramlarından faydalandığından bahsetmiştik. Bu bağlam da; İngiltere’nin yetki devrini kullanarak Kuzey İrlandayı sistemine dahil etmesi, Filipinlerin ise, Mondanao bölgesine vermiş olduğu özerk yapılanma ile Bangsomoroluları sistemlerine entegre ettiği görmekteyiz. Gerçekleşen entegrasyonun ardından, Kuzey İrlanda yerel halkının Güney İrlanda’nın bağımsızlığının örnek almaktan vazgeçerek sisteme dahil olduğunu görmekteyiz. Aynı şekilde, Bangosomoro halkanı temsil eden İslami Kurtuluş Cephesinin bağımsızlık hedefinden vazgeçtiğini ve kurulacak özerk yönetime razı bir şekide entegre olduğunu ve bölgede grupların silah bıraktığını görmekteyiz. Genel bir çerçeve çizildiğinde, çalışmaya veri oluşturan devletlerin, alt grupları sisteme entegre etmelerini neticesinde; söz konusu grupların silah bırkatığı ve şiddet içeren eylemlerden vazgeçtiği gözlemlendiği, dolayısıyla devletlerin topraklarındaki bölünme kaygısınden ziyade, müzakereler sonucunda sağlam temelli devlet yapılanmasının ortaya meydana geldiği görülmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Devletlerin içerisinde bulunan, etnik veya kültürel olarak farklılık gösteren alt grupların, yerel yönetimlerde yapılan reform çalışmaları ile devletin sistemine entegre edilmesi, o devletlerin toprak bütünlüğünü koruyacağı iddiasına aykırı bir şekilde; yerel yönetimlerde gerçekleştirilen reformların ülkelerin topraklarında parçalanmaya neden olacağı iddiası bulunmaktadır. Güvenlik kaygısıyla ortaya atılan iddiaların genel söylemi, gerçekleştirilen reformlar neticesinde ortaya çıkacak yapının zamanla gelişeceği ve bağımsızlık arayışı içerisine gireceği iddiasıdır (Parlak, 2011). Yerel yönetimlerde yapılan reform çalışmaların çoğunlukla, devletin içerisindeki alt kimlik ve kültür grubundan geldiği düşünüldüğünde, yapılacak bir reformun arkasından hangi adımın geleceğini düşünmek, yine alt kimlik ve kültür gruplarını sınırlandırmaya yönelik bir çıkış noktasıdır. Mondanao Bölgesinin bağımsızlığını hedefleyen Bungosomoroluların, Filipinler hükümeti ile yapmış olduğu müzakereler neticesinde, özerk bir yapılanmayı tercih ettikleri ve bunu açıkça dile getirdikleri unutulmamalıdır. Kaldı ki, siyasetin amacının insanları idare etmekten ziyade, toplumların mutluluğunu ve huzurunu sağlamak olduğu bilinmektedir. Devlete vergisi ödeyen kesimlerin, o ülkenin yönetiminde söz sahibi olmak istemesinden daha doğal bir durum yoktur (Akdoğan, 2008: 10-11). Ülke içerisinde bulunan alt kimlik ve grupların farklılıklarına tehdit gözüyle bakmanın, ayrışmayı, çatışmayı ve parçalanmayı getirdiği örneklerimizde görülmektedir. Devletlerin, güvenlik endişesiyle topluma sınırlandırmalar getirmesi, toplum ve devlet arasında gerginliklere neden olduğunu tekrarlamakta fayda vardır (Karabıçak, 2008: 167).</p>
<p style="text-align: justify;">Devletlerin, yerel yönetimlerde gerçekleştirmiş oldukları reformlara endişeyle bakanların bir başka kaygısıda, özerklik ve yetki devri gibi reformları gerçekleştiren devletlerin, güçlerinin paylaşılması nedeniyle iç ve dış siyasette gücünü kaybedeceği düşüncesindir. Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, devletlerin gücünün değil, o devletin bürokrasinin zayıflaması anlamına gelmektedir (Nalbant, 2012: 10 ). Ülkelerde bulunan yerel aktörlerin kurumsallaşması ve güç kazanması, o ülkenin güçlü ve istikrarlı bir devlet olduğunun işaretidir (Akdoğan, 2008: 14).</p>
<p style="text-align: justify;">Sonuç olarak, çalışmamıza veri oluşturan devletlerin, içerisinde bulunan alt kimlik ve kültürleri sistemlerine entegre etmemeleri nedeniyle, toplumun bir kesimi ile ayrışma yaşadığı, bu ayrışmanın neticesinde ayrılık düşüncesiyle şiddet eylemlerinin kendisini gösterdiğine değinilmiştir. Ancak, bahse konu ülkelerin kendi sistemlerine uygun yerel yönetimler uygulamasını tercih ederek gerçekleştirmiş olduğu, yerel yönetimler reformları ile ülkede var olan ayrılıkçı çatışma yerini dialog’a bırakmıştır. Bu noktada, söz konusu devletlerin, güvenlik kaygısıyla ülke içerisindeki farklılıkları dikkate almaması, problemin ana kaynağıdır. Siyaset alanında, esas olan yurttaş ve onun taleplerinin bulunduğunu unutmadan devletin kendisine düşen dönüşümü gerçekleştirmesi gereklidir (Bağca, 2008: 329). Yerel yönetimlerde yapılacak reform hareketlerinin bir zaman sonra ayrılıkçı hareketleri tetiklediği düşüncesi ise, güvenlikçi düşüncenin bir ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır. Devlet tarafından gerçekleştirilen reformlar, kısa bir zaman ayrılık düşüncesi olan kesimlerde suistimal edilebilir. Ancak, alt kimlik ve kültür gruplarının devlet sisteminde entegre edilmesi, ayrılıkçı hareketlerin; dışlandık ve sömürülüyoruz söylemlerini çürüteceği görülmektedir (Şentürk, 2008: 335).</p>
<p style="text-align: justify;">Devletlerin, içerisinde bulunan etnik ve kültürel olarak farklılık gösteren grupları; yerel yönetimlerde yapılan reform çalışmaları ile entegre ederek temsil hakkı vermesi, devletlerin toprak bütünlüğünü koruyacaktır.</p>
<p><strong>KAYNAKÇA</strong></p>
<p>Ataman, M. Duran, B. İnat, K. (2009) Dünya Çatışma Bölgeleri, Nobel Yayınları, Ankara<br />
Akdoğan, Y. (2008), &#8220;Üniter Yapı ve Yerel Siyaset&#8221;, Şentürk, H.(Ed.), Yerel Siyaset, İstanbul,<br />
Boyraz, H. M (2013), &#8220;Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı&#8221;<br />
(http://akademikperspektif.com/2013/11/02/buyuk-britanya-ve-kuzey-irlanda-birleşik-kralliği/03/11/2015)<br />
Bağce, H. Emre (2008), “ Üniter Yapı ve Yerel Siyaset “, Şentürk, H.(Ed.), Yerel Siyaset, İstanbul,<br />
Dik, B. B. (2005) “ Etnik ve Dini Terör Örgütü Ira’nın İrlanda’ya etkileri “<br />
(www.tasam.org.tr/-TR/icerik/262/etnik_ve_dini_terör_örgütünün_ıranın_irlandaya-etkileri 12.11.2014)<br />
Kökler, M. (1996) Ira : Bitmeyen kavga Aksiyon Dergisi<br />
(http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-1417-26-ira-bitmeyen-kavga.html 12.01.2015)<br />
Karabıçak, M (2008), “ Yerel Siyaset Ekseninde, Sivil Toplum Örgütleri “, Şentürk, H.(Ed.), Yerel Siyaset, İstanbul,<br />
Koyuncu, B. (2000), Muğla Üniversitesi SBE Dergisi “ Yerel Özerklik: Modeller ve Uygulamalar “, Cilt: 1, Sayı: 1, Sayfa: 28,<br />
Nalbant, A. (2012), Üniter Devlet Bölgeselleşmeden Küreselleşmeye, XII Levha Yayınları, İstanbul<br />
Parlak, B. (2011), “ Özerkliğin Anlamı “<br />
(http://www.zaman.com.tr/yorum_yorum-bekir-parlak-ozerkligin-anlami_1179889.html 18/09/2014)</p>
<p>Roskin, M.G. (2013), Siyaset Bilimi, Adres Yayınları, Ankara<br />
(http://www.mfa.gov.tr/ingiltere-siyasi-gorunumu.tr.mfa, 12.01.2015)<br />
Söylemez, H. Kavak, H.Z. (2014), Moro Özerklik Arifesinde, İHH İnsani ve Sosyal Araştırmalar Merkezi, İstanbul,<br />
(http://www.ihh.org.tr/fotograf/yayinlar/dokumanlar/215-moro-ozerklik-arifesinde-dokuman.pdf)<br />
Şentürk, H. (2008), “ Toplumsal Barış için, Yerel Siyaset “, Şentürk, H.(Ed.), Yerel Siyaset, İstanbul,<br />
Yavuz, C. (2011) PKK terörünün tasfiyesi için bir Örnek: İngiltere ve İrlanda Cumhuriyeti<br />
(http://turksam.org.tr2483.html 09.11.2014)<br />
(http://timeturk.com/m/haber.asp?id=591984 11.01.2015)</p>
<p style="text-align: justify;">İslami Kurtuluş Cephesi Başkanı Hacı Murat İbrahim &#8220;Moro halkı soykırım amacıyla zulme uğradığı, şiddet ve toplu ölümlere maruz kaldığı için silahlanmak zorunda kaldı. Yeni barış döneminde güveni tesis ederek silahlı kuvvetlerimiz ile ilgili nihai kararı halkımızın istekleri doğrultusunda vereceğiz Dünyada silahlı mücadeleden geçerek barış masasına oturmuş İrlanda&#8217;daki İRA gibi örnekleri inceliyoruz bizim için en uygun yolu bulacağız&#8221;</p>
<p>(http://www.dunyabulteni.net/haber/282632/filipinlerde-anlasma-saglandi-milf-hukumet-kuruyor 10.01.2015) “Filipinler hükümetiyle Müslüman grup arasında yetki paylaşımı anlaşması imzalandı. Anlaşma gereği Müslümanlar, kontrol altında tuttukları bölgede kendi hükümetlerini kurabilecek “</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.ramazanaydogdu.com/devletlerde-yasanan-etnik-ve-kulturel-catismalar-ekseninde-yerel-yonetimlerde-reform-tartismalari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İktidara Giden Yol Ak Parti&#8217;yi Anlamaktan Geçer</title>
		<link>http://www.ramazanaydogdu.com/iktidara-giden-yol-ak-partiyi-anlamaktan-gecer/</link>
					<comments>http://www.ramazanaydogdu.com/iktidara-giden-yol-ak-partiyi-anlamaktan-gecer/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 03 Apr 2015 06:09:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Karalamalar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.ramazanaydogdu.com/?p=705</guid>

					<description><![CDATA[7 Haziran 2015 Genel seçimleri yaklaşırken, partilerin ülkenin yönetimine talip olurken hangi vaatlerde bulunduklarını görmeye başladık. Parti liderlerinin ve o partinin misyonunu taşıyan parti yöneticilerinin ülke yönetimine dair açıklamalarına bakıldığında ise AKPARTİ haricinde diğer partilerin 2002 ’den bu yana aynı söylemler üzerinden siyasetlerini devam ettirdiklerini görmekteyiz. Bu durum ise AKPARTİ ‘nin siyaseti yönlendirmesi ve dolayısıyla her geçen gün güçlenerek yoluna devam etmesinin sebepleri arasındadır. Muhalefet partilerinin ise AKPARTİ ‘yi devletin imkânlarından faydalanarak güçlendiğini iddia etmeleri, kendi seçmenleri üzerinde oynadıkları bir...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify;">7 Haziran 2015 Genel seçimleri yaklaşırken, partilerin ülkenin yönetimine talip olurken hangi vaatlerde bulunduklarını görmeye başladık. Parti liderlerinin ve o partinin misyonunu taşıyan parti yöneticilerinin ülke yönetimine dair açıklamalarına bakıldığında ise AKPARTİ haricinde diğer partilerin 2002 ’den bu yana aynı söylemler üzerinden siyasetlerini devam ettirdiklerini görmekteyiz. Bu durum ise AKPARTİ ‘nin siyaseti yönlendirmesi ve dolayısıyla her geçen gün güçlenerek yoluna devam etmesinin sebepleri arasındadır. Muhalefet partilerinin ise AKPARTİ ‘yi devletin imkânlarından faydalanarak güçlendiğini iddia etmeleri,  kendi seçmenleri üzerinde oynadıkları bir oyundan ibaret olarak görülüyor. Muhalefetin bu analizi doğru olmuş olsaydı, bugüne kadar iktidara gelen her partinin en az AKPARTİ kadar iktidarda kalması gerekmez miydi? AKPARTİ ‘nin ilk olarak kadro partisi olarak kurulmasının ardından, kısa zamanda kitle partisine dönüşmesini &#8211; iktidar olmasının da ufak bir payının olduğunu kabul ederek – neye borçludur? Bu sorunun cevabının bulmak için partilerin politikalarını dayandırmış oldukları söylemlere ve vatandaşlara çizmiş oldukları Türkiye misyonuna bakmakta yarar vardır.</p>
<p><span id="more-705"></span></p>
<p style="text-align:justify;">İlk olarak ana muhalefet partisi olan Cumhuriyet Halk Partisinden başlayacak olursak, Türkiye’nin kurucu partisi olduğunu her fırsatta dile getiren CHP ‘nin halkın büyük bir kısmıyla arasında bulunan buz dağları halen yerini korumaktadır. Bugün kendi içerisinde dahi bir söylem bütünlüğü oluşturamayan partinin her dönemde vatandaşa seçim vaadi olarak laikliği sunması, ülke içerisindeki eleştirilerini yabancı ülkelerde şikâyet tonunda seslendirilmesi, halkın dini hassasiyetlerine ters düşmesi ve ters düşen kişileri parti içerisinde bulundurması halk ile parti arasındaki uçurumları artırmaktadır. Halkın gündeminde bulunmayan laiklik endişesi ise, partiye oy kazandırmamakla birlikte; CHP ‘nin elit partisi olarak kalmasına neden olmaktadır. CHP yönetimine düşen ise, parti tarihinden günümüze kadar gelen millete rağmen siyaset söyleminden vazgeçerek, rejime düşman olarak gördüğü kesimlerle barışması ve bunu eylemsel olarak göstermesidir.</p>
<p style="text-align:justify;">Türkiye’nin önemli bir nüfusunun ideolojilerine bakılmaksızın milliyetçi olduğunu iddia etmesine rağmen Milliyetçi Hareket Partisi’nin barajın birkaç kademe üzerinde takılı kalması önemlidir. Halkın günlük söylemlerinde kendisini gösteren İslami kavramlarla desteklenmiş milliyetçilik düşüncesinden farklı olarak, partinin ırkçı söylemlerle kendisini tanıtması bu durumun sebepleri arasındadır. MHP ‘nin belirli bir dönemdir,  CHP ile olan dirsek teması, ülkenin terör sorununa karşı ortaya çıkan açılım politikalarına alternatif bir politika üretmeyerek söz konusu sorunu silahlı kuvvetlere havale etmesi ve seçim vaadi olarak ülkenin bölünmesini engelleyeceği söylemleri kendi tabanı haricindeki kitleyi etkilemediği görülmektedir. Bugün, açılım politikaları kapsamında atılan birçok adımdan rahatsız olmasına rağmen halkın önemli bir kesiminin açılımı desteklediği bilinmektedir.  MHP ‘nin bir kesimin partisi olmaktan çıkması için, kurtuluş savaşında ırkına bakmaksızın vatanı için şehit olanları hatırlaması ve ülke içerisindeki farklılıkları tehdit olarak görmekten vazgeçmesi faydasına olacaktır.</p>
<p style="text-align:justify;">Geçmiş dönemde, meydana gelen olumsuz olayların neticesinde ortaya çıkan şiddetin ve terörün sonlandırılmasında önemli bir rol alabilecek olmasına rağmen belirli bir kesimin partisi olmakta direnen Halkların Demokratik Partisinin söylemlerine bakıldığında, Türkiye’nin partisi olmakta çok uzak bir şekilde, bölgesel vaadler içerisinde bulunması HDP yi sınırlandırmaktadır. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde HDP ‘nin adayı olan Selahattin DEMİRTAŞ ‘ın şiddetten uzak siyaseti benimsemesi sonucunda birçok kesimin oyunu alması olumlu gelişmeyken, seçim sonrasında ise şiddet içeren söylemlerine devam etmesi, yaklaşan seçimler öncesi vatandaşa olumsuz mesajlar yüklemektedir. Bugün ana muhalefet partisinin söylemlerinden rahatsız olmalarına rağmen, oylarını HDP ‘ye vermek konusunda tereddüt etmeleri bu durumun göstergesidir. HDP ‘nin şiddet içeren söylemlerden vaz geçerek İngiltere’de bulunan Sinn Fein partisi gibi, kendi kitlesini siyasete çekmesi partinin önünü açacaktır.</p>
<p style="text-align:justify;">Mecliste sandalyeleri bulunan muhalefet partilerinin hangi söylemlerle ülke yönetimine dair vaatlerde bulunduğu, dolayısıyla halka vermiş olduğu mesajları inceledik. Vatandaşın kendi görüşlerini yansıtan partiye oy verirken o partinin vizyonunu ve misyonunun önemli bir kısmını kabul ettiğini düşünecek olursak, muhalefet partilerinin başarısızlığından bahsedebiliriz. Bu anlamda, muhalefet partilerine düşen, parti misyon ve vizyonlarını tekrar gözden geçirmektir. Adalet ve Kalkınma Partisinin yaklaşık on dört yıllık iktidarında gerçekleştirmiş olduğu icraatların yanında bölgede ve dünyada söz sahibi olma gayreti; aynı zamanda ülke içerisindeki kritik sorunları, yara alacağını bilmesine rağmen düzeltmek istemesi halkta karşılık görmektedir. AKPARTİ siyasi söylemlerini korkular ve endişeler üzerine değil, reformlar ve yenilikler üzerine inşa etmiştir. Bu bakımdan, AKPARTİ ‘nin halkın nabzını tutması ve söylemlerini belirlemesi veya ortaya atmış olduğu söylemleri açıklayarak halka kabul ettirmesi onun bir kitle partisi olduğunun göstergesidir. Muhalefet partilerinin Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip ERDOĞAN ‘nın ardından partinin gevşemesini beklemesi ve ortaya çıkacak karmaşadan faydalanmak isteği siyaset azıklarının bulunmadığını göstermektedir.<br />
Bu anlamda, bugün Türkiye’de iktidara talip olan kesimlerin, ilk olarak AKPARTİ ‘nin söylemlerinden kendilerine ders çıkarmaları, ona destek veren kitleleri benimsemeleri ve farklılıklarından ötürü hiç bir kesimi dışlamamaları gerekmektedir. Ülkemizin insanı artık korku ile değil ümit ile yaşamak istediği unutulmamalıdır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.ramazanaydogdu.com/iktidara-giden-yol-ak-partiyi-anlamaktan-gecer/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Eşitlik Mi? Özel Olmak Mı?</title>
		<link>http://www.ramazanaydogdu.com/esitlik-mi-ozel-olmak-mi/</link>
					<comments>http://www.ramazanaydogdu.com/esitlik-mi-ozel-olmak-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 08 Mar 2015 06:38:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Karalamalar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.ramazanaydogdu.com/?p=701</guid>

					<description><![CDATA[Kadınların ve Erkeklerin eşit olup olmadıklarına yönelik olarak yapılan tartışmalar esasen bir medeniyet tartışmasıdır. Bu tartışma ise, Batı Medeniyetini ve İslam Medeniyetini aynı anda topraklarında barındıran Türkiye’de çok farklı yaşanmaktadır. Bir tarafta, Batı Medeniyetinin savunucusu ve uygulayıcısı olarak Kadın ve Erkeğin eşit olduğuna inananlar varken; diğer tarafta ise, Kadınların ve Erkeklerin eşit olmadığını savunanlar bulunmaktadır. Söz konusu tartışma belirli aralıklarla tartışma konusu yapılmasının yanında, özellikle 8 Mart Kadınlar günü dolayısıyla artarak devam etmektedir. Söz konusu tartışmalara bakıldığında ise, Batı Medeniyetini...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Kadınların ve Erkeklerin eşit olup olmadıklarına yönelik olarak yapılan tartışmalar esasen bir medeniyet tartışmasıdır. Bu tartışma ise, Batı Medeniyetini ve İslam Medeniyetini aynı anda topraklarında barındıran Türkiye’de çok farklı yaşanmaktadır. Bir tarafta, Batı Medeniyetinin savunucusu ve uygulayıcısı olarak Kadın ve Erkeğin eşit olduğuna inananlar varken; diğer tarafta ise, Kadınların ve Erkeklerin eşit olmadığını savunanlar bulunmaktadır. Söz konusu tartışma belirli aralıklarla tartışma konusu yapılmasının yanında, özellikle 8 Mart Kadınlar günü dolayısıyla artarak devam etmektedir. Söz konusu tartışmalara bakıldığında ise, Batı Medeniyetini temsil edenlerin, diğer kesimde bulunanları, çağdışı ve gerici gibi söylemler ile eleştirdiklerine şahit olmaktayız. Bu bakımdan, her iki kesimin kadınlarla ilgili söylem ve eylemlerini ele alarak incelemekte yarar vardır.</p>
<p><span id="more-701"></span></p>
<p style="text-align: justify;">Söz konusu incelemeye Kadınlar günü üzerinden başlamakta yarar vardır. Kadınlarımızı onura etmek için belirlenecek bir gün için 8 Martın tercih edilmesinin nedenlerini inceleyecek olursak, çok çarpıcı bir gerçekle karşılaşmaktayız. Batı Medeniyetinin her yıl kutlamış olduğu ve diğer grupları yobazlıkla suçladığı 8 Mart günü kadınların yaşamış oldukları acıyı temsilen ortaya çıkmıştır. 1857 tarihinde, ABD ‘de tekstil işçisi kadınların, çalışma şartlarında istemiş oldukları iyileştirme isteğine karşılık polisin sert müdahalesinin gerçekleşmesi ve ardından eylemin devam ettiği fabrikada çıkan yangın nedeniyle, 129 kadın işçinin ölmesinin ardından bu tarih Dünya Kadınlar Günü olarak kabul edilmiştir. Ortaya çıkan trajedi göstermektedir ki, 8 Mart Batı Medeniyetinin kadınlara vermiş olduğu değeri temsil eden bir gün değildir. Batı Medeniyetini bir ürünü olan Kapitalizmin kadınlar üzerindeki sömürüsü günümüzde de devam etmektedir. Bugün neredeyse her sektörün televizyon ekranlarına vermiş oldukları reklamlarda, reklamı yapılan ürünlerin kalitesi ve kullanışlılığının dışında, o ürünü tanıtan kadının cinselliği veya vücudu ön plana çıkartılmaktadır. Bu durum sinema ve dizi sektöründe de aynı şekilde devam etmektedir. Dizilerin ve filmlerin içerisinde cinsel vurgular ön planda tutularak kadınlar fiziki olarak sömürüye uğramaktadır. Bugün filmlerimizin dünya çapında yapmış olduğu başarılardan bahsetmekten ziyade, hangi film karakterinin kimle beraber olduğundan bahsedilmesi bu durumun örnekleri arasındadır. Gazetelerin ön ve arka sayfalarında gösterilen müstehcen kadın resimlerine de değinilerek örnekler çoğaltılabilir. Söz konusu örnekler göstermektedir ki, kadınlar başta erkeklerin ve kapitalizmin sömürüsü altındadır. Bu bakımdan Batı Medeniyetinin bizlere dayatmaya çalıştığı Kadın Erkek eşitliği, gerçekleri gizlemeye çalışan maskeden ibarettir. Ayrıca günlük yaşantımıza bakıldığında, söz konusu eşitliği mümkün olmadığı da görülecektir. Toplu taşıma araçlarında yaşına bakılmaksızın kadınlara yer verilmesinin gerekliliğinin düşünülmesi, gerçekleşen cinayetlerde bir kadının öldürülmensin, bir erkeğin öldürülmesinden fazla ses getirmesi ve taşımış olduğu sıfata bakılmaksızın kadınlara hesap ödetilmemesi bu durumun örnekleri arasındadır. Sadece kadınlara özel bir günün kutlanıyor olması bile söz konusu eşitliğin olmadığını göstermektedir. Bu durum Batı Medeniyetinin içerisinde bulunduğu çelişkiyi yansıtmaktadır. Batı söz konusu eşitliği kadınların değerli olması üzerinden değil, kullanışlı olması üzerinden değerlendirmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kadın ve Erkeklerin eşit olduğunu savunan Batı Medeniyetine karşı, İslam Medeniyeti farklı bir tez üzerinden söz konusu eşitliğe karşı çıkmaktadır. Bu karşı çıkış ise, Batı Medeniyeti tarafından gericilik olarak nitelenmektedir. İslam Medeniyeti kadın ile erkeğin eşit tutulmasına karşı çıkmaktadır. İslam Medeniyetine göre, kadının erkekle eşit sayılması ilk olarak kadının yaradılışına terstir. Güç, duygusal olarak bir birinden farklı olan iki tarafın eşit kabul edilmesi bir haksızlıktan ibarettir. İstisnaların kaideyi bozmadığını vurgulayaraktan, erkeklerden çok daha duygusal olan kadınların, kadınlardan fiziki olarak çok daha güçlü olan erkeklerin aynı kategoride değerlendirilmesi bir haksızlıktan ibarettir. İslam’da kadınlar eşit değil özel bir statüye sahiptir. Batı Medeniyetinin aksine, İslam Medeniyetinde kadınlar kapitalizmin çarklarına teslim edilmemiş, erkeklerin kadınlarına bakma zorunluluğu getirilmiştir. Kadınların bir eşya gibi satıldığı dönemlerde, İslam Medeniyeti kadına şiddeti yasaklamış, bir kadın olan Annelere surat bile asılmaması gerektiğini vurgulamıştır. Batı Medeniyetinin kadınları bir cinsel obje olarak kullandığını hatırlayaraktan, İslam Medeniyeti kadınların vücutlarını kendilerine ve eşlerine özel kılmış, bununla birlikte vücudunun bozulmasına yol açabileceği için kendi evladını emzirmeme hakkını kadına vermiştir. Hz. Peygamberin ümmetine son seslenişi olan Veda Hutbesinde kadınlara ayrı bir yer ayrılmış “ Kadınların, erkeklere ALLAH ’ın emaneti olduğu “ vurgulanmış, Cenneti annelerin ayaklarının altında olduğunun müjdesini vererek, bir kadın olan annelerimize verdiği değeri göstermiştir. İslam kadınların erkeklerle eşit olduğu tezini reddederek, kadınların özel vasıflarının bulunduğunu ve erkeklerden çok daha değerli olduğunu vurgulamaktadır. Unutulmamalıdır ki özel olmak eşit olmaktan çok daha önemlidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Genel bir değerlendirme yapılacak olursa, Batı Medeniyetinin ortaya koymuş olduğu çelişkili söylemleri ve tutarsız eylemler göstermektedir ki, kadınlar ve erkekler maddi ve manevi eşit şartlar altında bulunmasa bile eşit olarak kabul edilmelidir. Ayrıca toplumun birçok alanında cinsel bir obje olarak kadının kullanılmasında bir sakınca görmemektedir. Buna karşılık olarak ise, İslam Medeniyeti kadının başta annelik olmak üzere çok özel bir konumda bulunduğunu kabul ederek, fiziksel ve duygusal olarak eşit olmayan kadın ve erkeğin erkek tarafından savunulması ve korunması gerekliliğini vurgulamıştır. Aynı zamanda, Batı Medeniyetinin söylemlerinde belirttiği gibi, İslam Medeniyeti kadınlara gündelik hayatta bir sınırlama getirmemektedir. Geçmişe bakıldığında kadınlarımızın siyasal, sosyal, kültürel ve birçok alanda toplumun içerisinde bulunduğu görülmektedir. Medeniyetimiz saatin kaç olduğuna bakılmaksızın tek başına yürüyen bir kadının nerede olursa olsun rahatlıkla ve rahatsız olmadan seyahat edebilmesini sağlamakla toplumu görevlendirmiş, kimi zaman annemiz, kimi zaman eşimiz, kardeşimiz, kızımız olan kadınlarımıza kendisinin vermiş olduğu özel statü üzerinden değer verilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Bu bakımdan artık değerlendirme kadınlarımıza düşmektedir. Eşit kalmak mı? Özel olmak mı?</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.ramazanaydogdu.com/esitlik-mi-ozel-olmak-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye&#8217;nin Temel Problemleri</title>
		<link>http://www.ramazanaydogdu.com/turkiyenin-temel-problemleri/</link>
					<comments>http://www.ramazanaydogdu.com/turkiyenin-temel-problemleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 05 Dec 2014 13:41:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Karalamalar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.ramazanaydogdu.com/?p=694</guid>

					<description><![CDATA[Ülkemizin temel sorunlarından birisi de, halka yazılı ve sözlü olarak kolay ulaşabilen sözüm ona aydınların ve tarafsız medya kuruluşlarının art niyetli tutumlarıdır. Vatandaşa söyleyecek sözleri olan aydınların ve yazılı ve görsel medyanın sorumluluk bilinciyle hareket etmemesi ülkemiz için ciddi bir iç sorun niteliği taşımaktadır. Öyle ki bu sorumsuz tutum ve davranışların ülkemiz için nasıl bir tehdit olduğunu gezi parkı olaylarında gözlemledik. Bir Milletvekilinin atmış olduğu tiwitlerin, sanatçıların basındaki söylemlerinin ve haber bültenlerine taşınan görüntülerin nasıl toplumda infial uyandırdığına beraber şahitlik...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Ülkemizin temel sorunlarından birisi de, halka yazılı ve sözlü olarak kolay ulaşabilen sözüm ona aydınların ve tarafsız medya kuruluşlarının art niyetli tutumlarıdır. Vatandaşa söyleyecek sözleri olan aydınların ve yazılı ve görsel medyanın sorumluluk bilinciyle hareket etmemesi ülkemiz için ciddi bir iç sorun niteliği taşımaktadır. Öyle ki bu sorumsuz tutum ve davranışların ülkemiz için nasıl bir tehdit olduğunu gezi parkı olaylarında gözlemledik. Bir Milletvekilinin atmış olduğu tiwitlerin, sanatçıların basındaki söylemlerinin ve haber bültenlerine taşınan görüntülerin nasıl toplumda infial uyandırdığına beraber şahitlik ettik. O günlerde ağaçlar kesilmesin diye başlatılan eylemlerin,  üçüncü havalimanın ve üçüncü köprünün kapatılması gibi birçok isteğe dönüşmesi art niyetleri kanıtlar nitelikteydi. Bugün ise, aynı tutum ve davranışların devam ettiğini İç Güvenlik Yasası tartışmalarından anlamaktayız.</p>
<p><span id="more-694"></span></p>
<p style="text-align: justify;">Şöyle ki, Başbakan Ahmet DAVUTOĞLU ‘nun İl valileriyle yapmış olduğu toplantıda, devletin vatandaşlarına karşı şefkatli ve merhametli; şehirleri yakıp halkın canına ve malına kastedenlere karşı ise kudretli olması gerektiğini vurgulamasının ardından, hükümete muhalif basın organları yapılan açıklamalarda bulunan şehirleri yakıp yıkanlara karşı kudretli davranın söylemiyle ilgilenerek, Başbakanın vatandaşlara karşı ise şefkatli olunması gerektiğini vurguladığı sözler görmezden gelinerek çarpıtıldı. İlgili medya bununla da kalmayarak kendi çarpıttıkları haberi kendileri yorumlayıp, Başbakanın söyleminin toplumda bulunan kutuplaşmayı artıracağını, hükümetin ülkeyi diktatörlüğe doğru götürdüğünü haber bültenlerine taşıdı. Yakın zaman diliminde ise, yine bu yasa tasarısına ilişkin olarak CHP Liderinin halkın söz konusu yasaya direnme hakkının olduğunu vurgulaması ise, söz konusu art niyeti ortaya çıkarmanın yanında gezi parkı benzeri bir toplumsal patlamanın hedeflendiğini göstermektedir. Medya organlarının ortaya çıkacak bir kargaşaya hükümetin sert müdahale edeceğine yönelik haberleri ve yorumcuların bunu destekler açıklamalarına, söz konusu kargaşayı direnme hakkı olarak kavramlaştırarak meşruluk kazandırmaya çalışması şehir eşkıyalarına mesaj niteliği taşımaktadır ve kesinlikle art niyetlidir. PKK ‘nın silah bırakmasına yönelik her iki taraftan yapılan açıklamalara muhalif gazetecilerin “ Kürtler bizi sattı mı? “ diyerek yorumlaması olası bir kargaşanın habercisi ve ittifakın itirafı niteliği taşımaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bilerek veya bilmeyerek ortaya çıkan bu art niyetli kişiler, isimlerinin başında ne tür sıfatları taşıdığına bakılmaksızın ülkemize en büyük zararı verenlerdir. Art niyetin elle tutulur ve maddesel olarak kanıtlanır bir yanının bulunmadığı düşünüldüğünde ise bu sorunun ülkedeki terör sorunuyla aynı oranda tehlikeli olduğu vurgulanabilir. Terör ile maddi ve manevi olarak mücadele etmek mümkün olmasının yanında, art niyetli kişiler ile mücadele çok mümkün olamamaktadır. Terör açık bir şekilde ülkenin düşmanı iken art niyetli kişiler kuzu postuna saklanmış kurdu yansıtmaktadır. Kuzu postuna girmiş kurtların ekranlardan gülümseyerek halka zehir saçması ihanetin ise kendisidir. Bugün, hükümeti otoriter olmakla suçlayan kesimlerin talimat aldıkları efendilerinin bulunduğu ülkelerde bu tür ihanetlerin olmadığını bilmelerine rağmen savunmaları görevleri gereğidir. Devlete düşen görev ise, şehirlerimizde yaşanan vandallıklara müsaade etmeyerek halkın kısıtlı birikimleriyle almış olduğu mallarını veya canlarını korumaktır. Suç’a karışmayan kesimlerin ise ilgili yasalara karşı bir itirazları bulunmamaktadır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.ramazanaydogdu.com/turkiyenin-temel-problemleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Rusya&#8217;nın Kırım İşgali Konusunda Durum Raporu</title>
		<link>http://www.ramazanaydogdu.com/rusyanin-kirim-isgali-konusunda-durum-raporu/</link>
					<comments>http://www.ramazanaydogdu.com/rusyanin-kirim-isgali-konusunda-durum-raporu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 23 Nov 2014 15:56:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akademik Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.ramazanaydogdu.com/?p=688</guid>

					<description><![CDATA[RUSYA FEDERASYONU AÇISINDAN UKRAYNA DURUM RAPORU Dünya üzerine ABD‘nin Irak müdahalesine kadar varlığını sürdüren Tek kutupluluk anlayışı Rusya Federasyonu çıkarlarına uygun değildir. Amerika Birleşik Devletlerinin Irak konusunda yaşamış olduğu hezimet neticesinde dünyada tek kutupluluk anlayışı bitmiş, gerçekleşen bu operasyon sonucunda ABD doğu bloğunu kaybetmiştir. Bu durum neticesinde doğu bloğun gelişmiş ülkeleri olan Rusya, Çin, İran ve Hindistan için Uluslararası güç dengeleri alanında yer açılmıştır. Artık dünyada tek kutuplu dönem bitmiş, çok kutuplu döneme girilmiştir. ABD ‘nin dünyada tek başına bir...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>RUSYA FEDERASYONU AÇISINDAN</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>UKRAYNA DURUM RAPORU</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Dünya üzerine ABD‘nin Irak müdahalesine kadar varlığını sürdüren Tek kutupluluk anlayışı Rusya Federasyonu çıkarlarına uygun değildir. Amerika Birleşik Devletlerinin Irak konusunda yaşamış olduğu hezimet neticesinde dünyada tek kutupluluk anlayışı bitmiş, gerçekleşen bu operasyon sonucunda ABD doğu bloğunu kaybetmiştir. Bu durum neticesinde doğu bloğun gelişmiş ülkeleri olan Rusya, Çin, İran ve Hindistan için Uluslararası güç dengeleri alanında yer açılmıştır. Artık dünyada tek kutuplu dönem bitmiş, çok kutuplu döneme girilmiştir. ABD ‘nin dünyada tek başına bir güç olmadığının en bariz kanıtı ise Suriye meselesinde Rusya&#8217;ya rağmen Irak benzeri bir saldırı girişiminde bulunamamasıdır. Bu durum ABD ve AB ülkeleri açısından bir güç zafiyeti olarak değerlendirilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu açıdan değerlendirildiğinde Çin, ve Hindistan ile ekonomik açıdan mücadeleye girişen ABD, Rusya ile ise siyasi alanda mücadeleye girişmiş ve kaybettiği gücün peşine düşmüştür. Başta ABD olmak üzere Avrupalı Devletler doğu bloğun da bulunan güç açığından Rusya&#8217;nın faydalanmasını ve doğu ülkelerinin Rusya&#8217;nın yanında yer almasından endişe duymaktadır. Bu sebeple ABD ve müttefikleri stratejik öneme sahip bir yer olduğunu bildikleri Ukrayna ‘da karışıklık çıkarmak suretiyle müttefik hükumeti devirip yerine Batı yanlısı bir yönetim getirerek Rusya’yı stratejik açıdan sıkıştırmak istemiştir. Ukrayna ve özellikle Kırım bölgesinde yaşayan Rus nüfusu düşünüldüğünde, bu Rusya&#8217;nın olaya müdahil olması için yeterli olduğu anlamına gelmektedir. ABD ve Batı yanlısı bir hükümetin Ukrayna&#8217;da bulunması veya AB ile ortaklık antlaşması imzalaması Rusya&#8217;nın güvenliği açısından bir zafiyet doğuracaktır. Batı yanlısı bir yönetimin Rusya Federasyonunda bulunan diğer devletlere örnek olacağı korkusu Rusya&#8217;nın müdahalesi dillendirilmeyen bir gerekçedir.</p>
<p><span id="more-688"></span></p>
<p style="text-align: center;"><strong>KIRIM MÜDAHALESİ</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Yukarıda belirtilen tüm bu etkenler neticesinde Rusyanın, tarihi, siyasi ve stratejik olarak önemi bulunan Kırım için adım atması gerekli hale gelmiştir. Kırım müdahalesinin silahsız bir şekilde gerçekleşmesi çok önemlidir. Her hangi bir ülke bayrağı taşımayan askerlerin Kırım bölgesine girmesi ve silah kullanılmaması NATO‘yu bölgeden uzak tutmuştur. Sonuç olarak Kırım’da yapılan seçimler neticesinde bölge Rusya’ya katılmıştır. Bu durum Rusya’nın hegamon güç olmasından ziyade bölgesinde hayatta kalması açısından ciddi önem arz etmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Tüm bu gelişmeler incelendiğinde Rusya’nın bundan sonraki adımları ve karşılaşacağı tepkiler alt başlıklar halinde aşağıda sunulmuştur;</p>
<p><strong>A) ABD VE AB ÜLKELERİ AÇISINDAN,</strong></p>
<p style="text-align: justify;">ABD‘nin son dönemlerde sergilemiş olduğu Uluslararası politika doğu bloğunu kaybetmesine, ekonomik olarak ciddi sıkıntılar yaşamasına sebep olmuştur. Bunun en açık örneklerinden bir tanesi Mısır ‘da darbe ile iktidara gelen Abdulfettah El SİSİ&#8217;nin ilk yurt dışı ziyaretini Rusya&#8217;ya yapmasıdır. Bu açıdan bakıldığında Rusya&#8217;nın Kırıma yapmış olduğu müdahaleye Batılı güçler tarafından bir silahlı müdahale gerçekleştirme ihtimali bulunmamaktadır. Bu durum Kırım için Batılı güçlerin ne kadar risk alabilecekleriyle doğru orantılıdır. Geçmişte Rusya’ya ait olan bir bölgenin stratejik açıdan Rusya için hayati bir öneme sahip olduğu aşikardır. Ancak Suriye gibi ABD ‘yi Kırımdan daha çok ilgilendiren bir konuda ciddi bir varlık gösteremeyen ABD‘nin Kırım konusunda Rusya’ya yapacağı baskılar ekonomik boyuttan öteye geçmeyecektir. Suriye konusunda Beşar ESAD hükümetini yıkamaması, ABD ‘nin bölgedeki tek hakim devlet olma politikasından ziyade kendi güvenliğini garanti altına alma yaklaşımıdır. Ekonomik açıdan Rusya’ya uygulanacak baskıların benzerleri Batılı ülkelerin devlet adamlarına uygulanmalıdır. Ülkeler arasında bulunan ticari ilişkiler tek taraflı değildir. Bir ülkeye uygulanacak ambargo veya yaptırım, yaptırımları uygulayan ülkeler açısından da kayıp oluşturmaktadır. Bu açından bakıldığında ise G-8 konusundaki yaptırımdan Rusya&#8217;nın etkilendiği kadar Batılı güçlerinde etkilenmesi muhtemeldir ve bu yaptırımların uzun soluklu olmayacağı beklenmektedir. Rusya&#8217;nın ekonomik olarak vereceği kaybı Kırım bölgesinden karşılayabileceği iyi hesaplanmalıdır. Rusya&#8217;nın bu ekonomik kaybı Çin, Hindistan ve Türkiye gibi ülkelerle yapacağı işbirliği ile telafi edilebileceği yapılacak incelemeler neticesinde ortaya çıkacaktır. Aynı zamanda AB ülkelerinin büyük bir kısmı doğal gazı Rusya&#8217;dan alması nedeniyle yaptırımlar ve uygulamalar konusunda iştahsız davranmak zorundadır. Bu nedenler incelendiğinde ABD‘nin bölgedeki zafiyeti ve AB ülkelerinin ekonomik ve enerji açısından bağımlılığı Rusya&#8217;nın Kırım müdahalesini Realizm açısından olumlu sonuç doğuracağı düşünülmektedir.</p>
<p><strong>B) BÖLGE ÜLKELERİ AÇISINDAN</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Rusya&#8217;nın Kırım müdahalesi konusundaki çıkışı bölgede söz sahibi olan ve Batı karşıtı olarak bilinen İran, Çin gibi ülkeleri Rusya&#8217;nın safına çekecek ve Rusya&#8217;nın ve diğer devletlerin bölgede daha kuvvetli ve koordineli şekilde hareket etmesine sebep olacaktır. Rusya’ya uygulanan baskılar doğu bloğunun kuvvetlemesine neden olacağı gibi Rusya&#8217;nın bölgesel müttefikleriyle işbirliğini artıracaktır. Bu Rusya&#8217;nın güven içerisinde olmasına neden olacaktır. Ancak Rusya&#8217;nın topraklarını büyütme konusundaki anlayışı Kırımla kalmaz ise İran ve Çin durumdan rahatsız olabileceği muhtemeldir.</p>
<p><strong>C) TÜRKİYE VE KIRIMDAKİ RADİKAL İSLAMİ ÇIKIŞLAR</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Rusya Kırım müdahalesi ile sadece ABD ve AB ye karşı kendisini garanti altına almamış, bölgedeki diğer bir devlet olan ve Kırımda bulunan Türkler üzerinde bölgede söz sahibi olmaya çalışan Türkiye içinde bir cevap olmuştur. Aynı zamanda Kırım Türklerinin dil, din ve siyasi olarak tanıması Türkiye&#8217;nin bölgedeki gücünü azaltacağı gibi yeni bir Çeçenistan örneğinin doğmasına engel olacaktır.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>DEĞERLENDİRME</strong></p>
<p style="text-align: justify;">ABD‘nin Irak müdahalesinden sonra doğu bloğunda yaşanan otorite boşluğu Rusya için hayatta kalma mücadelesi anlamında çok önemlidir. Doğu bloğunda Rusya, başta çevre ülkeleri ve federasyona bağlı ülkeler olmak üzere etkisi altına alması stratejik önem taşımaktadır. Kırım müdahalesi Batılı ülkelerin Rusyayı köşeye sıkıştırma hamlesini boşa çıkarmış ve beklemediği bir açıdan ellerini zayıflatmıştır. Rusya’ya yönelik bir askeri müdahale söz konusu olmadığı gibi, gerçekleştirilen ekonomik yaptırımlar Rusya&#8217;nın enerji açısından Avrupa&#8217;nın kaynağı olması nedeniyle yumuşatılacak ve etkisini kaybedecektir. ABD ve müttefikleri Rusya ve çevresindeki etki alanlarını kaybetmenin telaşıyla yapmış oldukları yaptırımları tekrar gözden geçirmek zorundadır. Suriye gibi ortadoğuda ABD‘nin en güçlü müttefiki olan İsrail için ciddi tehlike oluşturan Baas Rejimine müdahale edememiştir. Bu sebeple Kırım için anılan devletlerin alacağı riskler sınırlıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Rusya kendini koruma ve güvenlik açısından topraklarına kattığı Kırım ile sınırlı kalmaması durumunda bölgedeki diğer ülkeler olan İran, Çin vb. ülkeler ile bir güç savaşına girmek zorunda kalabilir ki bu durum Rusya&#8217;nın çıkarlarına ayrıkırıdır. Rusya&#8217;nın zayıf ve zafiyet göstermesi doğru değildir. Rusya Federasyonu için en tehlikeli sonuç ise Kırım ve bölge ülkeleri ile bir sıcak savaş içerisinde bulunup NATO &#8216;yu bölgeye çekme durumudur. Bu açıdan gösterilen tepkilere ve yaptırımlara sınırları aşmadan aynı oranda cevap verilmeli ve dış müdahale seçeneğinin düşünülmesi engellenmelidir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.ramazanaydogdu.com/rusyanin-kirim-isgali-konusunda-durum-raporu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ABD&#8217;nin Irak İşgali&#8217;nin Realizm ve Yapısal Teorileri Açısından İncelenmesi</title>
		<link>http://www.ramazanaydogdu.com/abdnin-irak-isgalinin-realizm-ve-yapisal-teorileri-acisindan-incelenmesi/</link>
					<comments>http://www.ramazanaydogdu.com/abdnin-irak-isgalinin-realizm-ve-yapisal-teorileri-acisindan-incelenmesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 09 Nov 2014 08:55:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akademik Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.ramazanaydogdu.com/?p=682</guid>

					<description><![CDATA[Özet Uluslararası sistemde bir dönemin başlangıcı olan 9/11 olayları dünya sistemini birçok açıdan etkilemiştir. 9/11 olaylarının ardından gerçekleştirilen Afganistan müdahalesi ve Irak’ın işgal edilmesi uluslararası sistemde birçok değişikliğe neden olmuştur. Özellikle Irak’ın işgali öncesinde tek kutuplu bir yapıda kendisini gösteren sistem, Irak’a müdahale sonrasında gerçekleşen olaylar nedeniyle doğu bloğunu ortaya çıkarmış ve uluslararası sistemi çift kutuplu hale getirmiştir. Meydana gelen bu gelişmelerin ülkeler açısından doğru okunup iyi analiz edilmesi, ülkelerin içerde ve dışarıda daha sağlıklı karar almalarına katkı sağlayacaktır. Meydana...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Özet</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Uluslararası sistemde bir dönemin başlangıcı olan 9/11 olayları dünya sistemini birçok açıdan etkilemiştir. 9/11 olaylarının ardından gerçekleştirilen Afganistan müdahalesi ve Irak’ın işgal edilmesi uluslararası sistemde birçok değişikliğe neden olmuştur. Özellikle Irak’ın işgali öncesinde tek kutuplu bir yapıda kendisini gösteren sistem, Irak’a müdahale sonrasında gerçekleşen olaylar nedeniyle doğu bloğunu ortaya çıkarmış ve uluslararası sistemi çift kutuplu hale getirmiştir. Meydana gelen bu gelişmelerin ülkeler açısından doğru okunup iyi analiz edilmesi, ülkelerin içerde ve dışarıda daha sağlıklı karar almalarına katkı sağlayacaktır. Meydana gelen olayların analizlerin besin kaynağı ise uluslararası ilişkiler teorilerindir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu çalışma ABD’nin Irak’ı işgali Realizm ve Yapısal Realizm açısından incelenecektir.  Çalışmanın İlk bölümünde Realizm ve Yapısal Realizmin temel argümanları incelenecek ve her iki teorinin uluslararası sistemde meydana gelen olayları hangi açıdan değerlendirdiği ele alınarak, bu teorilerin karşılaştırılması yapılacaktır. İkinci bölümde, ABD’nin ırak müdahalesinin temelini oluşturan 9/11 olayları, ABD öncülüğündeki NATO güçlerinin Afganistan müdahalesi ve Irak işgalinin doğurduğu sonuçlar ele alınacaktır. Üçüncü bölüm de ise Irak işgalinin Realizm ve Yapısal Realizm açısından incelenmesi, gerçekleşen müdahalenin ABD ve bölge ülkeleri açısından hangi sonuçlara neden olduğu incelenecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Tüm bu çalışmaların neticesinde 9/11 olaylarının, ABD’nin Afganistan müdahalesinden almış olduğu desteği kaybetmeksizin, benzer nedenlerle Irak’a saldırmasının ve bu işgali gerçekleştirmesinin temelinde yatan sebebin uluslararası sistem de gücünü korumak ve kesin kazanç elde etmek için  gerçekleştirdiği anlaşılacak ve meydana gelen bu olayın açıklamasının Realizm tarafından doğru şekilde yorumlandığı sonucuna varılacaktır.</p>
<ol>
<li><strong>Giriş</strong></li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">11 Eylül 2001 tarihinde, Amerika Birleşik Devletlerinin önemli ve simge merkezlerine yapılan terör saldırılarının sıradan ve plansız bir terör saldırısı olarak aktarılması mümkün değildir.  ABD’nin kendi içinde yaşadığı iç savaştan sonra özellikle kendi topraklarında bu derece şiddetli bir saldırıya maruz kalmamış, güvenlik ve özgürlük ülkesi olarak bilinen ABD ‘ye bu saldırı gerçekleştirildikten sonra ciddi bir travma yaşanmıştır. Saldırının hemen ardından uluslararası toplum ABD’nin yanında yer almış ve Afganistan Müdahalesinin yapılması noktasında ciddi bir destek verilmiştir. Ancak daha sonrasında ABD’nin Afganistan’da güvenlik gerekçesiyle yapmış olduğu operasyon, Irakta kendisini bir işgal olarak göstermiştir. Afganistan’a olan müdahalenin bir güvenlik kaygısı taşımasının yanında, Irak’ın işgali uluslararası toplumun desteğini arkasına alan ABD için bir fırsat oluşturmuş ve güvenlik kaygısıyla başlayan mücadele ABD’nin güç kaygısına dönüşmüştür. Irak’ın işgalinden sonra ABD’nin bölge ülkelerini dizayn etme girişimleri ABD için güvenlik kaygısından ziyade güç kazanma isteğinin ön planda olduğunun bir göstergesidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Gerçekleştirilen Afganistan müdahalesinin ve Irak işgalinin Realizm ve Yapısal Realizm açısından incelenip anlamlandırılması bu çalışmanın ana konusunu oluşturmaktadır.</p>
<p><span id="more-682"></span></p>
<ol start="2">
<li><strong>Uluslararası İlişkiler Teorileri ( Realizm, Yapısal Realizm )</strong></li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">Devletlerin uluslararası alanda gösterdikleri tutum ve davranışları yorumlamak ve anlaşılır hale getirmek Uluslararası Teorilerin çabasıdır. Ortaya çıkan olaylarda devletlerin hangi reflekslerle hareket ettiği ve hangi sonuçlara ulaşmaya çalıştığı onu yorumlayacak teori için bir ipucu oluşturmaktadır. Meydana gelen olayları yorumlamak için, konumuz olan Realist teorilerin genel söylemleri hakkında bilgi sahibi olmaya ihtiyacımız vardır.</p>
<p style="text-align: justify;">Realizmin ortaya çıkışı 20. yüzyıla dayanmaktadır. Peloponezya Savaşlarının ardından aynı savaşta bir general olarak bulunan Thucydides, savaşların nedenleri ve liderlerin politikalarını inceleyerek suretiyle geçmişten dersler çıkarmayı amaçlamıştır. Thucydides, Peloponezya Savaşlarının Sparta’nın güvenlik kaygısından dolayı meydana geldiğini bildirmiş ve Sparta’nın egemenliğini kaybetme endişesiyle Atina’ya saldırdığını aktarmıştır ( Viotti ve Kauppi 1993: 37-38; Forde, 1992: 374). Thucydides’in söyleminden anlaşılacağı üzere Sparta’nın saldırmasının nedeni Atina’nın güçlenmesinden kaynaklanmaktadır. Sparta, Atina’nın güçlenmesini kendisine karşı bir tehdit olarak yorumlamış ve Atina’ya saldırmıştır. Realizm felsefesinin temel düşüncesi burada kendisini göstermiş, bulunduğu sistemde devletlerin mutlak güçlü ve hâkimiyet sahibi olmak istemesi Realist devletin önceliğini oluşturmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Realizm’in önemli bir felsefecisi olan Niccolo Machiavelli ‘de gücü kendisine bir amaç olarak edinmiş, amaca ulaşmak noktasında aracın ne olduğunun önemli olmadığını vurgulamıştır ( Arı, 2013: 7 ). Machiavelli “<em>Bir hükümdarın yukarıda saydığım niteliklerin tümüne sahip olması şart değildir; fakat öyle gözükmesi gerekir. Hatta daha ileri gidip diyebilirim ki, bu niteliklerin tümüne sahip olmak tehlikelidir. Bu niteliklere sahipmiş gibi gözükmek yararlı olur. Merhametli, vefalı, insancıl ve doğru bir insan olarak gözükmek, fakat gerektiği kadar tümüyle aksine davranabilecek kadar ruhsal hazırlık içinde olmalıdır. Şunu da belirtmek gerekir ki, bir hükümdar, özellikle yeni bir hükümdar, adını iyiye çıkaracak tüm davranışlarda bulunamaz. Çünkü devleti korumak için çoğu kez verdiği söze, merhamete, insanlığa ve dine aykırı davranışlarda bulunmak zorunda kalabilir. Bu nedenle hükümdarın, şartlara ve esen rüzgârın değişikliklerine uyabilecek bir yeteneğe sahip olması, yukarıda söylediğim gibi, olabildiğince iyilikten uzaklaşmaması, fakat, gerekli olan yerde kötülüğe başvurmasını bilmesi gerekir. “ </em>demiştir (<a href="http://m.friendfeed-media.com">http://m.friendfeed-media.com</a>). Yapılan alıntıdan anlaşılacağı gibi Machiavelli için siyasetin ahlakı yoktur. Bir amaca ulaşmak için, o amacın devletin çıkarına ve hayatta kalmasına uygun olup olmadığı önemlidir. Devletin çıkarları için yalan söylemekte bir sakınca görmediği de bu alıntıdan anlaşılacaktır. Burada Realizmin bir diğer felsefi alt yapısı ortaya çıkmaktadır. Realizm’de ahlak kurallarına bakılmaksızın devletin çıkarını düşünmek gereklidir. Devlet adamı ülkesinin çıkarları doğrultusunda yalan söyleyebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Realizmin temel felsefesinin ortaya çıkışında Thomas Hobbes’in rolü de çok önemlidir. Hobbes’in kitabı olan Leviathan ilk genel teori kitabı olarak kabul edilmektedir. Hobbes doğa durumunda insanların birbirleri ile mücadele ettiklerini, korku ve güvenlik endişesi içerisinde bulunduklarını ve bu sebeple bir sözleşme ile yetkilerini devlete aktardıklarını iddia eder. Hobbes, insanların korku ve endişe içerisinde yaşadıklarını ve doğal kötülüğünün sınırlandırılması için devlet otoritesinin varlığına ihtiyaç olduğunu savunmaktadır. Ancak bir otoritenin bulunmadığı alanlarda insanlar sadece kendi güçlerine göre hareket ettikleri anlaşılmıştır ( Arı, 2013: 9 ). Hobbes’in söylemlerinden insanların kötü ve çıkarcı olduğunu ve bu durumun uluslararası sisteme yansıdığı anlaşılmaktadır. Kötü olan insan kendinden güçsüz olanları ezer, insanlar güvenlik kaygısıyla devlet ile sözleşme imzalamaktadırlar. Bir otoritenin bulunmadığı sistemde güç ve çıkar mücadelesi başlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Realizm’in felsefi alt yapını oluşturan teorisyenlerin söylemleri incelendiğinde insan doğasında kötülüğün ve günahkârlığın bulunduğu, devletlerinde insanların doğal kötülüğünü içlerinde bulundurduklarını, bir üst otoritenin olmadığı yerde insanların ve devletlerin kendi güçleri ölçüsünde hareket etmek zorunda oldukları, devletlerin ahlaki bir kaygısının bulunmadığını, devletin devamının ve çıkarları söz konusu olduğunda ahlakın ikinci aşamada kaldığı, bir devletin güç alanının başka bir devletin etkilemesinin ise diğer devlet için tehlike oluşturduğu anlaşılmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">1979 yılına kadar tek çatı ile felsefesinin sürdüren Realizm Kennth Waltz’ın Uluslararası Politika Kuramı çalışması ile Yapısal Realizm olarak ayrılmıştır. (Arı, 2013: 14). Çalışmanın temel konusunu oluşturan ABD’nin Irak işgali Realizm ve Yapısal Realizm açısından ele alınmadan önce, bu teorilerin uluslararası sistemi nasıl anladıkları ve açıkladıkları ayrı ayrı irdelenecektir.</p>
<p><strong>2.1. Realizm</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Dünya Savaşından önce İdealizmin hâkim olduğu sistem, daha sonra yerini Realizm’e bırakmış, özellikle II. Dünya Savaşından sonra uluslararası sistemde Realizm gücünü artırmıştır ( Arı, 2013: 4 ). Realizm, insan doğasından ayrı tutulmamalıdır. İnsanın doğasında var olduğu iddia edilen güç isteği, çıkar ve saldırganlığın devletlerin yapılarına yansıdığı iddia edilmiştir ( Arı, 2013: 10 ). Dolayısıyla Realizm’e göre uluslararası sistem devletlerarası çıkar mücadelesinden ibarettir. Ve devletler bu sistemde daima güçlü olmak zorundadır. Yukarıda bahsedildiği üzere devletlerin üzerinde bir otoritenin bulunmaması devletlerin daima uyanık olmalarını gerektireceği aşikârdır. Uluslararası sistemin insan doğasıyla ilişkili olması nedeniyle, devletlerin de insan doğasında olduğu gibi gücünü ve etkisini artırarak güçsüz devletler üzerinde hâkimiyet kurarak egemenlikleri altına almak çabasındadır. Bu açıdan bakıldığından devletler için saygınlık, üne kavuşmak çok önemlidir ( Arı, 2013: 10 ).</p>
<p style="text-align: justify;">Uluslararası sistemde devletlerin bir birlerini egemenlik altına almak istemesi ve devletleri çıkar çatışmaları savaşların nedenlerini oluşturmaktadır. Devletleri birbirlerine savaş ilan etmeleri için sadece fizik saldırıda bulunması gerekmemektedir. Realist teorisyen Thucydides’in Sparta’nın Atina’ya saldırma nedenini, Atina devletinin güçlenmesi olduğunu ve Sparta’nın saldırmakta haklı olduğunu söylemesi bunun en açık örneğidir. Realizm, devletlerarasında bulunan güç mücadelesinden bir devletin öne çıkmasını diğer devletin saldırı sebebi sayabileceğini, devletlerden birinin gücünü artırmasının, diğer devletin gücünde azalmaya neden olacağını savunmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Realistlere göre, devletlerin çıkarlarını konusunda ahlakın önemli olmadığını düşünürler. Devletlerin üzerinde bir otoritenin bulunmadığı bir ortamda ahlakın devletlerin dış güvenlikleri açısından önemi yoktur. Ancak, Morgenthau’ya göre devletler ahlak kurallarını göz ardı etseler de, kedilerinin ahlaklı saldırdıkları devletlerin ahlak dışı hareket ettiğini savunurlar ( Arı, 2013: 11 ).</p>
<p style="text-align: justify;">Önemli bir Realist düşünür olan Carr, I. Dünya Savaşının güvenlik zafiyetinden kaynaklı olarak meydana geldiğini vurgulamış ve liberallerin çıkarların birlikteliği savının, çıkarlarını diğer devletlere benimsetmek amacıyla kabul ettirmek istediğini belirtmiştir. Carr, devletlerin kendi çıkarlarını gizlemek için diğer devletlere dayattığı söylemlerin isimlerini süsleyerek sunduğunu savunur ( Arı, 2013: 12 ).</p>
<p style="text-align: justify;">Anlaşılacağı üzere Klasik Realizm, uluslararası sistemin insan doğasından kaynaklı olarak çıkar ve güç mücadelesi üzerine kurulu olduğunu, devletlerinde birbirleri üzerinde güç mücadelesi yapmak suretiyle mücadele içerisinde bulundukların, bu sebeple uluslararası sistemde barışın mümkün olmadığını anlaşılmaktadır. Bunun en açık örneği olarak I. Dünya Savaşının ardından kurulan Milletler Cemiyeti örneği verilebilir. I. Dünya Savaşına sebep olan anarşi ve çıkar çatışmalarının ardından, uluslararası sistemin barış ve güvenliğini koruyacak bir cemiyet düşünülmüş ve Avrupalı devletlerin ciddi bir katkısının bulunmadığı hazırlık çalışmalarına, ABD Başkanı Wilson bizzat başkanlık etmiştir (<a href="http://dergiler.ankara.edu.tr">http://dergiler.ankara.edu.tr</a>). Devletlerarası’nda müşterek işbirliği ve dayanışma söylemiyle liberal bir persfektif’e sahip olarak kurulan cemiyete ABD’nin öncülük yapması, esasen güçlü olan bir devletin desteği olmadan bir yapının kurulmasının mümkün olmadığının bir göstergesidir. Nitekim Prof. Dr. Nihat ERİM “ <em>Milletler Cemiyetinin fikri boş bir hayal ürünü değildir. Bu cemiyetin işleyememiş olması içinin boş olmasından değil, onu tatbik edeceklerin iyi niyetli olmamalarından kaynaklanmaktadır. “</em> demiştir (<a href="http://dergiler.ankara.edu.tr">http://dergiler.ankara.edu.tr</a>). Bu tespit Hobbes’in savı olan insanın doğuştan gelen iyi niyetli olmaması iddiasını kanıtlar niteliktedir.</p>
<p><strong>2.2. Yapısal Realizm</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Klasik Realizmin uluslararası sistemi tümden gelimci bir tavırla yorumlayarak, insanın doğasından kaynaklanan çıkar ve güç mücadelesinin devletlerin yapılarına yansıdığı söylemlerine karşı; Yapısal Realizm devletlerin güç mücadelelerinin bir amaçtan ziyade araç olduğunu ve devletlerin asıl amacının kendilerini güvende hissetmek olduğu söylemini dile getirmiştir (Arı, 2013 :18 ). Buradan anlaşılacağı üzere Yapısal Realizm Defansif bir yapıya sahiptir. Yapısal Realizm devletlerinin güvenliklerini artırmak amacıyla güç elde etmeleri gerektiğini savunurlar. Klasik Realizm ise Ofansif niteliğe sahiptir. Klasik Realistler için devletleri diğer devletlerden güçlü olması amacı oluşturmaktadır. Yapısal Realistlere göre güç devletler için ihtiyaç halinde kullanılması gereken bir araçtır. Yapısal Realistler açısından, Klasik Realistlerin yaptığı gibi sınırsız bir güç sahibi olmaya çalışmak devletlerin komşuları ve ittifakları açısından problem oluşturmaktadır. Devletlerin, uluslararası sistemde bir otoritenin bulunmamasından kaynaklanan anarşik yapıdan dolayı, devletlerin güçsüz olması kendilerine saldırı doğuracağı gibi aynı devletin aşırı güçlü olması o devletin komşuları ve ittifakları açısından olumlu karşılanmayacaktır ( Arı, 2013 : 16 ). Uluslararası sistemde devletlerin aşırı derecede güç elde etmeleri toplamı sıfır olan gücün karşısında diğer devletleri güç kaybetmesi anlamına gelmektedir. İki devlet arasında kardeşlik havasına varacak şekilde bir olumlu durumun bulunduğu noktada dahi, iki devletten bir tanesinin diğerinden çok güçlü olması diğer devlet için güvenlik sorununu ortaya çıkartacak ve iki devlet arasında güç ikilemi sorunu oluşacaktır. Bu durum ise Yapısal Realizm için bir güvenlik sorunudur.</p>
<p style="text-align: justify;">Klasik Realizme bir eleştiri niteliğini taşıyan Yapısal Realizmin kurucu Waltz, Uluslararası sistemde otoriter bir yapının bulunmaması nedenle söz konusu yapıya ait olan ülkelerin ayrı ayrı incelenmesi gerektiğine inanır ve savunduğu teorinin tümdengelimci olduğun belirtmektedir ( Arı, 2013 : 15 )</p>
<p style="text-align: justify;">Her iki teori için genel bir değerlendirme yapılacak olursa, Klasik Realizmin uluslararası sistemin insanın doğasından kaynaklandığını, insanın ise doğuştan bir çıkar, güç mücadelesi içerisinde olduğunu vurgulamıştır. Bu sebepten dolayı devletler her zaman en güçlü olmak zorundadır. En güçlü devlet olma devletlerin doğasından kaynaklı bir iddiadır. Yapısal Realizme göre uluslararası sistemde bir hiyerarşi söz konusu değildir. Devletlerin üzerinde başka otorite bulunmaması uluslararası sistemde anarşiyi doğurmaktadır. Bu sebepten dolayı devletler korku ve endişe içerisindedir ve güvenliklerini garantiye almak için güç elde etmek zorundadır. Ancak devlet güç elde ederken sistemde bulunan diğer devletlerin gücünden daha fazla güç elde etmesinin sonucu olarak, diğer devletlerin gözünde tehdit oluşturmaya başlamaktadır. Kendisini tehdit olarak gören diğer devletlerin birleşerek ittifak oluşturması güçlü olan devlet için güvenliğini tehlikeye soracak bir durumdur.</p>
<ol start="3">
<li><strong> Afganistan Müdahalesi ve Irak İşgalinin Değerlendirilmesi</strong></li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">Çalışmamızın temelini oluşturan ABD’nin Irak’ı işgalin öncesinde uluslararası sistemin incelenmesinde 9/11 olaylarını anlamak açısından önemli faydalar bulunmaktadır. Zira şuanda içerisinde bulunduğumuz uluslararası sistemin oluşmasında 9/11 olaylarının etkisi büyüktür. ABD’nin bu saldırılar sonucunda gerçekleştirmiş olduğu Afganistan müdahalesi ve ardından gelen Irak işgali bölgede ciddi değişiklikler ortaya çıkarmıştır. Bu saldırıların ABD’ye ve müttefiklerine ne kazandırdığı, ne kaybettirdiği ve bölge ülkeleri açısından hangi sonuçları doğurduğunun incelenmeden ABD’nin Irak’ı işgalini yorumlamak eksik kalacaktır.</p>
<p><strong>3.1. 9/11 Olayı ( 11 Eylül Saldırıları )</strong></p>
<p style="text-align: justify;">11 Eylül 2001 tarihinde ABD’nin önemli merkezleri olan Savunma Bakanlığı ve İkiz Kuleler olarak tanınan Dünya Ticaret Merkezine yapılan saldırılar uluslararası sistemi alt üst etmiştir. Peki, bu terör saldırısının temelinde hangi gerekçeler yatmaktadır? Bunun cevapları arasında Soğuk Savaş döneminden sonra uluslararası sistemin tek gücü olarak kendisini gösteren ABD, çevre ülkelerinin üzerinde ciddi bir etkiye sahipti. Bunun en açık örneği Mısır’a Enver Sedatın devrilmesi ve Birleşmiş Milletler çıkarlarına bağlı kalmak koşuluyla izin vermesi ve yardım etmesiydi. Bu durum diğer Ortadoğu ülkeleri içinde geçerlidir (<a href="http://www.timeturk.com">www.timeturk.com</a> ).</p>
<p style="text-align: justify;">Sadece Ortadoğu için değil dünyanın birçok bölgesinde egemenliğini kurmak amacıyla bölge halklarına çeşitli acılar yaşatan ABD ‘nin özellikle İslam dünyasının tepkilerini üzerine çekmiştir (<a href="http://www.timeturk.com">www.timeturk.com</a> ). 11 Eylül 2001 ‘de gerçekleşen terör saldırıların arkasında yatan sebeplerin bir bölümünün Klasik Realizm ve Yapısal Realizm açısından incelenecek olursa; Realizm teorisinin argümanı olan güçlü olma ve çevre ülkeler üzerinde etkili olabilme çabası ABD’nin saldırı öncesi durumunu açıklamaktadır. Soğuk savaş sonrasında uluslararası sistemde en güçlü devlet olarak yerini belirleyen ABD ‘nin merkez ülke olarak çevre ülkeler üzerinde tasarrufta bulunabilmesi Realizmin belirtisidir. Aynı zamanda saldırı için seçilen hedeflerin ABD’nin gücünü temsil eden yerler olması bu durumdan saldırıyı gerçekleştirenlerin rahatsızlığının işaretini taşımaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bununla birlikte Yapısal Realizmin tezi olan devletleri gereğinden fazla güçlü olması diğer devletler için tehdit oluşturmuş ve tezi haklı çıkardığı düşünülebilir. Ancak, 9/11 olaylarının ardından ABD’nin Ortadoğu’yu şekillendirmek istemesi, sistemde uluslararası alanda gücü elinde bulundurmak istemesinin göstergesidir. ( Balcı, 2013 : 251 ). ABD, uygulamış olduğu politikalar ile Hobbes ‘in değimiyle kendi levihatanını oluşturmuştur (Davutoğlu, 2002: 43 ) ABD’nin 9/11 olaylarından önce uluslararası sistemde uygulamış olduğu politikalar,  güvenlik kaygısından ziyade gücü elinde bulundurma isteğinin bir göstergesidir.</p>
<p><strong>3.2. ABD ‘nin Afganistan Müdahalesi </strong></p>
<p style="text-align: justify;">9/11 olayları kendi içerisinde yaşadığı iç savaştan sonra ABD ‘nin sıcaklığını hissettiği ilk sıcak gelişmeydi. Bu sebeple, ABD yönetiminde soğuk savaştan galip çıkmanın vermiş olduğu güç duygusunun zedelemesi açısından, vatandaşları açısından ise travmaya yol açtığı söylenebilir ( Davutoğlu, 2002 : 67 ). ABD ‘nin bir çok şehrinde söz konusu olaya ilişkin olarak afişlerin asılması ve uzun süre konunun sıcaklığını koruması önemlidir. Uluslararası sistemdeki gücü zedelenen ABD, ilk olarak saldırının sorumluluğunu üstlenen ve Afganistan’da bulunduğu tespit edilen Bin Ladinin kendisine teslim edilmesini istedi. Afganistan Devletinden olumlu yanıt almaması üzerine bombardımana başlayan ABD ‘nin asıl amacı Bin Ladinden ziyade, 9/11 olaylarında travmaya uğrayan ABD halkının içini rahatlatmak, müdahale hukukunun temel taşlarından önemli bir tanesini atmaktır ( Oran, 2013 : 20 ). Baskın Oranın belirtmiş olduğu bu söylem ABD ‘nin uluslararası alanda zedelenen gücünü tamir etme girişimi olarak kayıtlara geçmiştir. Afganistan müdahalesi öncesinde ABD ‘nin uluslararası alanda kendisine dair tehdit söz konusu değilken önlemek amacıyla saldırabileceğinin duyurusunu yaptı, aynı zamanda ülkesinde sorgulayamadığı kişileri ülke dışına çıkartarak işkenceye maruz bırakmıştır ( Oran, 2013: 20 ). ABD ‘nin tehdit oluşturma ihtimali söz konusu diye ülkelere saldırmak istemesinin bir örneği önemli bir Realist teorisyen olan Thucydides’in aktardığı Atina’nın güçlenmesi nedeniyle Sparta tarafından saldırıya uğramasını hatırlatmaktadır. Aynı zamanda tutuklanan kişilerin ülke dışına çıkartılarak işkenceye tabi tutulması ahlaki açıdan doğru değildir. Ancak unutulmamalıdır ki devletler için ahlak kavramı ön planda değildir. Realist teoriye ahlaklı olmanın, gerçekleşen olay devletin çıkarı için önemli ise bir önemi yoktur.</p>
<p style="text-align: justify;">ABD’nin Afganistan’a olan müdahalesini en iyi açıklayan teori klasik realizmdir. Uluslararası alanda müdahale için gerekli desteği alan devlet bu fırsatı kaçırmamalıdır.</p>
<p><strong>3.3. Irak’ın İşgali</strong></p>
<p style="text-align: justify;">9/11 olaylarından sonra uluslararası alanda yıpranan gücünü tekrar kazanmak amacıyla, ilk olarak Afganistan’a müdahale eden ABD, daha sonra Irak işgali ile devam etmiş ve 9/11 saldırılarından önce var olan gücüne kavuşmayı arzulamıştır. Ancak Afganistan müdahalesi ile Irak işgali aynı nedenler üzerine oturmamaktadır. Afganistan müdahalesinde ülkesine karşı gerçekleştirilen bir saldırıya karşı haklı olarak tepki veren ABD yönetimi, Irak’ı işgali konusunda kendi hukukunu oluşturmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">ABD ‘ye her hangi bir saldırıda bulunmayan Irak devletine karşı yapmış olduğu saldırıyı önleyici güç olarak tanımlaması Machiavelli’nin saldırıyı önleme önlemlerini hatırlatmaktadır ( Çomak, 2009: 63 ).  Afganistan müdahalesi bir sonuç doğurmamış ve ABD Irak’a saldıracağının sinyallerini vermeye başlamıştır. BM Güvenlik Konseyinden istediği müdahale kararını alamayan ABD yanında bulunan müttefikleriyle birlikte Irak Özgürlük Operasyonuna başladığını açıklamıştır ( Oran, 2013: 21 ). Realizmin önemli isimlerinden Carr ‘ın insanlar doğalarından kaynaklanan nedenlerden dolayı kendisi için faydalı olan şeyleri başkaları içinde faydalı olduğuna inandıklarını hatta bunu yaparken süslü maskeler bularak bunu gizlemek istediklerini bildirmiştir ( Arı, 2013 : 12 ). Carr’ın bu tespiti Baskın Oranın belirtmiş olduğu meseleyi net açıklamaktadır. Ancak işgalden sonra yapılan incelemelerde iddia edildiği gibi Irak’ta  kitle imha silahlarının bulunmadığı anlaşılacaktır ( Oran, 2013:22 ). Konuya ilişkin olarak C.Powell ‘in bu aldatmacanın kariyetinde kötü bir yer edindiğini aktarmıştır ( Oran, 2013 : 22 ).</p>
<p style="text-align: justify;">ABD’nin Uluslararası Hukuk kurallarını ayaklar altına alarak gerçekleştirmiş olduğu İşgalin hem ekonomik hemde siyasi bedelinin olacağı muhakkaktır. Irak işgalinin siyasi açıdan incelenmesi ve teorik olarak yorumlanması sonuç bölümünde yapılacağından bu kısımda sadece ekonomik veriler sunulacaktır. Irak’ın işgali ABD’ya çok pahalıya patlamıştır. Savaşın başından itibaren 16/03/2013 ‘e kadar ABD toplamda 800 milyar dolar harcamıştır. Bu ekonomik sonucun siyasi sonucuyla ciddi bir bağlantısı vardır. Uluslararası alanda ekonomik olarak bunalımda bulunan devletlerin hegemon devlet olma gibi bir hali olmamaktadır ( <a href="http://www.sabah.com.tr">www.sabah.com.tr</a>).</p>
<p style="text-align: justify;">Çalışmamızın bir çok bölümünde meydana gelen olaylara ilişkin olarak kaleme aldığımız olayların teorik olarak açıklaması yapılmıştır. 9/11 olaylarından sonra meydaha gelen gelişmelerin, akademik kaynaklara uygun olarak ve teorik açıdan incelenecektir.</p>
<ol start="4">
<li><strong> Sonuç</strong></li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">Uluslararası alanda birçok açıdan önemli gelişmelere neden olan 9/11 olaylarının ortaya çıkış şekli ve sebep olduğu olaylar genel hatlarıyla ele alınmıştır. Meydana gelen olayların sebep olduğu müdahalelerin ve işgallerin hangi gerekçelerle gerçekleştirildiği ve çalışmamıza konu olan Realizm ve Yapısal Realizm’ in, 9/11 terör saldırılarının bir sebebi olan Irak işgalini nasıl açıkladıkları ve bu açıklamalarda hangi teorinin kuvvetli deliller taşıdığı üzerinde durulacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Klasik Realizm’in insan doğasından kaynaklanan güç isteğini ve sürekli bir mücadele içerisinde bulunduğunu ve insanın bu yapısınında devletlere yansıdığını, bu nedenle devletlerinde aynı şekilde güç arayışı içerisinde olduğunu, diğer devletlerle mücadale içerisinde bulunduğunu, saygınlık, itibar peşinde koştuğu ve devletin çıkarları söz konusu olduğunda ahlak değerlerini devletin çıkarları için geri plana çektiği bilinmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Yapısal Realizm’in genel konusu devletlerin kendilerini güvende hissetmeleri çabasıdır. Yapısalcılar için devletlerin güç talebinde bulunmasının amacı, devletin uluslararası anaşiden kaynaklanan korkusundan oluşan güvenlik arayışı içerisinde olmasıdır. Yapısalcılar, gücün her zaman güzel bir şey olmadığını bir devletin gereğinden fazla güçlenmesinin ittifaklarını ve komşularını rahatsız edeceğini, güç kavramının toplamının sıfır olması nedeniyle bir devletin diğer devletten daha fazla güçlü olmasının öteki devletlerin güçünü azaltacağını, bu sebeple gücü azalan devletlerin aralarında kendi ittifaklarını oluşturarak tehlikeli olabileceklerini kurgulamıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">ABD’nin Irak’ta yapımış olduğu işgali hakkında yapılan akademik çalışmalara ve dönemin ABD yetkililerinin konuya ilişkin vermiş oldukları demeçlerin incelenmesi neticesinde yukarıda genel çerçeveleriyle aktarılan teorilerin hangisinin bu işgali kuvvetli delillerle açıkladığı irdelenecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kendi içerisinde yaşamış olduğu iç savaşın ardından, güven ve özgürlükler ülkesi ABD ‘nin bu şekilde bir saldırıya maruz kalması ABD yöneticileri ve vatandaşları arasında korku ve dehşete yol açtığı iddia edilmiştir ( Davutoğlu, 2012 :12 ). ABD vatandaşlarının kendilerini güvende hissettikleri bir ortamda hiç beklemedikleri bir yöntemle ve üstelik kendi silahlarıyla bu şekilde bir saldırıya maruz kalmasının ülkeyi yönetenler ve ülke halkı açısından bir korkuya sebep olduğu muhakkaktır. Bu durumun Yapısalcılar açısından bakıldığında, ABD’nin Afganistan müdahalesinin ve Irak işgalinin korkudan kaynaklandığı iddia edilebilir. Bu durum Yapısal Realizm teorisi tarafından  devletler uluslararası alanda bir anarşi içerisinde bulundukları için güce ihtiyaç duyarlar tezine uymakla beraber kendi içerisinde bir çelişki doğurmaktadır. Yapısal Realizm devletlerin kendi güvenliklerini ellerine aldıkları noktada durmaları gerektiğini ve daha ileri gidilmesi durumunda ittifaklar açısından sorun doğuracağını vurgulamaktadır.  Ancak, ABD 9/11 olaylarının ardından Yapısal Realistlerin tezinin tam tersi bir politika izleyerek kendisine saldırı düzenleyen Afganistanla sınırlı kalmayacağını, mevcut durumun ABD ‘ye dünyayı dizayn etme alanını açtığnı ve bu durumun Afganistan ve Irakla kalmayacağını iddia etmekte, geri kalan diğer ülkelerede demokrasinin görüleceği vurgulanmaktır ( Oran, 2013: 17). ABD’nin kendi yanında yer almayan devletelere demokrasi götürmek gibi bir ideoloji içerisine girmesinin ipuçları Realist teoride bulunmaktadır. Realist dürünür Carr insanın kendisinin çıkarları doğrultusunda düşünmüş olduğu şeyleri başkaları içinde yararlı olduğunu gösterdiğini ve bunu gerçekleştirirken kendisinin çıkarlarını gizlemek için süslü kelimeler uydurduğunu belirtmektedir ( Arı, 2013 : 12 ). Carr ‘ın bu tespitininin haklılığını Irak işgali sonrasında,  ABD’nin Irak vatandaşları tarafından olumlu karşılanacaklarını düşünerek ciddi miktarda bayrak bastırması gösterir ( <a href="http://www.teorivepolitika">www.teorivepolitika</a> ).  Irak vatandaşlarının kendilerini bayraklarla ve çiçeklerle karşılayacağı tezini savunan ABD hükümetinin bu söylemi Machiavelli, insanın elde etmeye çalıştığı gücü kazanacaksa bunu nasıl kazandığının bir öneminin olmadığını, mücadeleden yenik çıkan kitlelerin güç elde edildikten sonra itaat edeceklerini belirtir. Bu durum ABD’nin işgal sonra erdikten sonra halk dağıtılmak üzere bastırılan bayraklarını açıklamaktadır. Irak’ın işgali sirasında meydana gelen insan hakları ihlalinin Realizm tarafından bir önemi yoktur. Realistler devletin çıkarlarına uygun olduğu sürece ahlakın öneminin olmadığını belirtirler. Bir noktada amaç devletin çıkarı ise araç olarak kullanılanın bir hükmünün olmadığı tezi Klasik Realizme aittir ( Arı, 2013 : 8 ). ABD’nin Irakta kitle imha silahlarının varlığına dair açıklamaları devletlerin çıkarları için yalan söyleyebileceklerinin bir göstergesi olmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">9/11 olaylarından sonra uluslararası arenanın desteğini alan ABD’nin bu desteği Irak’ı işgal etmesi Ofansif Realizmin bir göstergesidir. Elinde en güçlü olmak gibi bir fırsat bulunuyorsa bunun kaçırılmaması gereken bir fırsat olduğunu dile getiren ofansiflere karşı, defansif realistler gereğinden fazla güçlü olmanın devlet için zararlı olduğunu, güç konusunda aşırılığa kaçan devletlerin ittifaklarını kaybeder demektedir. Bu bağlamda defansif realistlerin tezinin tutarlı olduğu iddia edilebilir. Afganistan konusunda Güvenlik Konseyinin desteğini arkasına alan ve müdahaleyi gerçekleştiren ABD, Irak müdahalesi konusunda destek bulamamıştır. Fransa ve Almanya Irak’ın işgali konusunda ABD’nin karşısında durmuş ve ABD tarafından eski avrupa olarak adlandırmıştır ( Oran, 2013 : 21 ). Ancak uluslararası alanda gücünü koruyan ABD, Güvenlik Konseyinin kararını beklemeden saldırmış olmasıda Ofansif Realizm tezini kuvvetlendirmektedir. ABD’nin Irak işgalinin Realizm tarafından doğru şekilde açıklandığının bir göstergeside Bush Doktirini olarak bilinen ABD politikasıdır. Thucydides’in Atina’nın Spartaya saldırma nedeninin Atina’nın güçlenmesinden dolayı kendi gücüne yönelik tehdit oluşturmasıdır ( Arı, 2013 : 7 ) Bush, Irak’ın elinde bulundurduğunu iddia ettiği nükleer silahlarla kendisine saldırma ihtimalinin bulunduğunu iddia ederek bu duruma örnek teşkil etmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Genel bir değerlendirme yapılacak olursa, ABD’nin Irak’a saldırma nedeninin Yapısal Realizm’den ziyade Klasik Realizm tarafından kuvvetli verilerle açıklandığı anlaşılmaktadır. Afganistan müdahalesinden sonra uluslararası kamuoyunu arkasına alan ABD bu desteği bir fırsat bilerek Ofansif bir düşünce ile dünyaya huzur ve düzen getirme peşine düşmüştür ( <a href="http://www.teorivepolitika.com">www.teorivepolitika.com</a> ) Bu düzeni yerine getirirken Thucydides’in analizini haklı çıkarırcasına Irak’ın kendisine saldırma ihtimalinin bulunduğunu vurgulamış ve başarılı bir şavaşın ardından kendisi ile savaşanların kendisine boyun eğeceğini adeta Machiavelli modeliyle açıklamıştır ( Oran, 2013 : 20 ).</p>
<p style="text-align: justify;">Afganistan müdahalesinin ardından ABD’nin Irak’ı işgal etme nedenlerinin en önemli nedenlerinden birtanesi de eski gücüne kazanma ve dünyayı dizyan etme isteğidir (Çomak, 2009: 63 ). Ahmet Davutoğluna göre de bu durum bir güç gösterisidir. ( Davutoğlu, 2012 : 45 ). Baskın Oran ise ABD’nin hedeflerini bütün dünyada gerçekleştirmek için Irak işgalinin gerçekleştirilmesi gerektiğini iddia eder. ( Oran, 2013 : 22 ) Baskın Oran’nın bahsetmiş olduğu ABD’nin dünya üzerindeki hedefi, hegemonya altında bir güç devletinin oluşturulmasıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Sonuç itibariyle; ABD ‘nin Irak’ı işgal etmesine neden olan gelişmeler incelendiğinde bu işgalin ABD’nin siyasi, ekonomik ( <em>pertol yatakları</em> ) veya stratejik bir güç kazanma isteği doğrultusunda yaptığı ve kendilerinin çıkarları doğrultusunda ahlaki bir yol izlemeyerek çıkar kaygısı içerisine girmesi ve bu söylemlerin Klasik Realizm tarafından doğru şekilde analiz edildiği anlaşılmıştır.</p>
<p><strong>KAYNAKÇA</strong></p>
<p><strong>Arı, T. </strong>(2013) Uluslararası İlişkiler Kurumları, Eskişehir, Anadolu Üniversitesi Yayınları</p>
<p><strong>Balcı, A. </strong>( 2013 ) Türkiye Dış Politikası, İstanbul, Nesil Yayınları</p>
<p><strong>Bayrak, D. </strong>( 2012 ) 11 Eylül öncesi dünya ve sonrası değişen dünya,</p>
<p><a href="http://www.timeturk.com/tr/2012/09/10/11-eylul-e-nasil-karar-verildi-sonra-ne-degisti.html#.U4Oj1LfxvIU">http://www.timeturk.com/tr/2012/09/10/11-eylul-e-nasil-karar-verildi-sonra-ne-degisti.html#.U4Oj1LfxvIU</a>  15/04/2014 Saat: 17:32</p>
<p><strong>Çomak, H. </strong>( 2009 ) Uluslararası İlişkilere Giriş : Teorik Bakış, Kocaeli, Umuttepe Yayınları</p>
<p><strong>Davutoğlu, A. </strong>( 2012 ) Küresel Bunalım 11 Eylül Konuşmaları, İstanbul, Küre Yayınları</p>
<p><strong>Erdim, N. </strong><a href="http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/42/350/3627.pdf">http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/42/350/3627.pdf</a>   17/03/2014 Saat : 23:02</p>
<p><strong>Gökoğlu, İ. </strong><a href="http://www.teorivepolitika.net/index.php/okunabilir-yazilar/item/399-irak-herkesin-savasi-yada-bir-savasin-anatomik-ozeti">http://www.teorivepolitika.net/index.php/okunabilir-yazilar/item/399-irak-herkesin-savasi-yada-bir-savasin-anatomik-ozeti</a></p>
<p><strong>Machiavelli, N. </strong><a href="http://m.friendfeedmedia.com/0444699fcf18975a62b6622e7eb5ca181fabe3c0">http://m.friendfeedmedia.com/0444699fcf18975a62b6622e7eb5ca181fabe3c0</a></p>
<p><strong>Oran, B. </strong>( 2013 ) Türk Dış Politikası, İstanbul, İletişim Yayınları</p>
<p><a href="http://www.sabah.com.tr/Dunya/2013/03/16/irak-abdye-pahaliya-mal-oldu%20%2002/03/2014">http://www.sabah.com.tr/Dunya/2013/03/16/irak-abdye-pahaliya-mal-oldu  02/03/2014</a></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.ramazanaydogdu.com/abdnin-irak-isgalinin-realizm-ve-yapisal-teorileri-acisindan-incelenmesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>IRA Terör Örgütü ile Müzakere Süreci</title>
		<link>http://www.ramazanaydogdu.com/ira-teror-orgutu-ile-muzakere-sureci/</link>
					<comments>http://www.ramazanaydogdu.com/ira-teror-orgutu-ile-muzakere-sureci/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 22 Oct 2014 20:15:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akademik Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.ramazanaydogdu.com/?p=665</guid>

					<description><![CDATA[ÖZET Bu çalışmada Kuzey İrlanda’da etkili olan IRA terör örgütünün İrlanda Cumhuriyeti, Britanya ve Kuzey İrlanda’daki terör faaliyetlerinin Britanya’nın terörle müzakeresini etkileyip, etkilemediği çalışmanın ana unsurunu oluşturmaktadır. Kuzey İrlanda sorununun temelini oluşturan Britanya’nın yapılmacı ve asimilasyon politikasının İrlanda üzerinde nasıl uyguladığı ve İrlandalıların tepkilerinin zamanla nasıl terör faaliyetlerine dönüştüğü gözlemlenecektir. Ayrıca bu çalışmada Britanya’nın, İrlanda Cumhuriyetinin ve Ira’nın (Sinn Fein) başlatmış olduğu barış müzakerelerinde meydana gelen terör faaliyetlerinin taraflar arasındaki müzakerelere etkisi tartışılacaktır. Araştırmanın veri kaynaklarını, İrlanda’daki etnik ve dini...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>ÖZET</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bu çalışmada Kuzey İrlanda’da etkili olan IRA terör örgütünün İrlanda Cumhuriyeti, Britanya ve Kuzey İrlanda’daki terör faaliyetlerinin Britanya’nın terörle müzakeresini etkileyip, etkilemediği çalışmanın ana unsurunu oluşturmaktadır. Kuzey İrlanda sorununun temelini oluşturan Britanya’nın yapılmacı ve asimilasyon politikasının İrlanda üzerinde nasıl uyguladığı ve İrlandalıların tepkilerinin zamanla nasıl terör faaliyetlerine dönüştüğü gözlemlenecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ayrıca bu çalışmada Britanya’nın, İrlanda Cumhuriyetinin ve Ira’nın (Sinn Fein) başlatmış olduğu barış müzakerelerinde meydana gelen terör faaliyetlerinin taraflar arasındaki müzakerelere etkisi tartışılacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Araştırmanın veri kaynaklarını, İrlanda’daki etnik ve dini ayrışmanın nasıl gerçekleştiği, Britanya’nın İrlanda üzerindeki asimilasyon politikasını ve İrlandalıların tepkilerinin nasıl terör faaliyetlerine dönüştüğü konusundaki araştırmalar, Britanya adına müzakerelere katılan Jonathan POWELL ile Kuzey İrlanda adına müzakerelere katılan Sinn Fein lideri Gerry Adams ile yapılan mülakatlar ve konuya ilişkin makale ve çalışmalar oluşturmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Çalışmanın birinci bölümünde İrlanda’nın tarihi ve mezhepsel olarak ayrışmasının nasıl gerçekleştiği çalışılacak, ikinci bölümde ise başlatılan asimilasyon politikasına karışık halkın tepkisine karşı yapılan baskıların nasıl bir terör eylemine dönüştüğü incelenecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Üçüncü bölümde ise Kuzey İrlanda’da barışı sağlamak amacıyla Britanya, İrlanda Cumhuriyeti ve Ira (Sinn Fein) arasında başlatılan müzakerelerin nasıl bir ortamda geliştiği, barış masasına hangi şartların getirildiği, müzakerelerin başlamasıyla ülkelerin nasıl bir risk aldığı, müzakereler noktasında barışın hangi oranda sağlandığı aktarılacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Yapılan incelemelerde, Kuzey İrlanda sorunu hakkında yapılan müzakerelerin başlamasın da terör eylemlerin etkisinin olmasının yanında ülkelerin yapmış oldukları terör harcamaları, İngilizlerin ve İrlandalıların artık barış istemeleri etkili olmuştur. Bu bağlamda müzakerelerin başlamasında sadece terör eylemlerin etkili olduğu yanlış bir değerlendirme olacaktır.</p>
<p><span id="more-665"></span></p>
<ol>
<li><strong>Giriş</strong></li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">Kuzey İrlanda kaynaklı terör eylemlerinin Britanya’nın terör grupları ile müzakeresinde etkisi oldu mu? Bu çalışmada bu sorunun cevabı kesin evet olmamakla beraber bu sebepten ziyade barış müzakerelerinin başlaması hususunda bir den fazla sebep olduğu anlaşılmıştır. İrlanda adasına 1169 tarihinde İngilizlerin işgali neticesinde başlayan problemler yerli halkın tepkisini çekmiş ancak İngilizlerin politikası asimilasyon seviyesine ulaştığı noktada tepki hareketi terör eylemleri ile kendini göstermiş bunun karşılığında Britanya tepkileri anlamak niyetinde olmamış ve sorunun çözümü için müzakere yapmak yerine, problemin çözümünü askerilerine emanet etmiştir. (Kökler, 1996)</p>
<p style="text-align: justify;">Kuzey İrlanda sorununda meydana gelen mezhepsel ve etnik milliyetçiliğin sömürge devletleri içerisinde olan İngiltere devletinin İrlanda adasını sömürmek istemesi İrlanda sorununu bugün bu şartlara taşımıştır. ( Kalem, 2011 S:63 )</p>
<p style="text-align: justify;">Kuzey İrlandalı Katoliklere uygulanan asimilasyon ve sömürü politikaları sonucunda ciddi boyutlara ulaşmış ve yapılan küçük çaplı savaşları Katoliklerin kaybetmesi sonucunda Katoliklerin mülkiyetindeki topraklar %59 dan %22 ye düşürmüş ve kabul edilen yasa ile Katoliklerin memur olması, silah taşıması, oy kullanması ve parlamentoda görev alması yasaklanmıştır. (ATAMAN, DURAN ve İNAT, 2007 s:241)</p>
<p style="text-align: justify;">Katoliklerin Kuzey İrlanda’daki nüfusu %34 civarında ve bu şekilde asimile edilmeleri çok zordu, İngilizler İrlanda bölgesinde yeni yerleşim bölgeleri açıp buralara Protestanları yerleştirmiş kendine hizmet eden milletvekillerinin sayısını artırmış aynı zamanda, İrlanda meclisindeki milletvekillerinin bir kısmını toprak ve para ile satın alarak İrlanda meclisinden çıkarmış olduğu yasa da;  Beş yüz yıllık Dublin Parlamentosu kapatılacak, İngiliz parlamentosun da İrlanda temsil edilecek ancak temsil eden Lort Katolik olmayacaktı.  İngilizlerin İrlanda adasındaki politikalarına 1845 yılında yaşanan kıtlık neticesinde ciddi sıkıntılar yaşayan Katolik İrlandalılara İngilizlerin yardım etmeyerek çaresiz bırakması ve ekilebilir toprakların ciddi bir kısmına el koyarak Protestan İrlandalılara ve İskoç göçmenlere vermesi mezhepsel ve etnik olan problemi ekonomik boyuta taşımış ve ayrışmayı artırmıştır. (Yavuz, 2011) İngilizlerin ortada bulunan problemle alakalı bu tutumları mezhepsel ve ekonomik olan problemin etnik boyutlara yükselmesine neden olmuş, İrlandalar ve İngilizler çatışmanın tarafı olmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">İngilizlerin yerli Katoliklerin elinden almış olduğu toprakları kendi yerleştirdiği göçmenlere dağıtması gerginliği tırmandırmış çatışmaların başlangıcını oluşturmuştur.  (ÖZDEMİR, 2012 S:28)</p>
<p style="text-align: justify;">Kendi bulundukları topraklarda devlet yönetiminde görev alamayan ve her türlü maddi ve manevi baskı altında kalan İrlandalıların bir kısmı İrlanda’yı terk ederek ABD’ye yerleşmişler, burada İrlanda Cumhuriyetçi Kardeşliği örgütünü kurmak suretiyle ileride başlayacak olan silahlı eylemlere maddi destek verdikleri gibi çözüm sürecinde ABD’de ciddi bir lobi oluşturmaları nedeniyle Başkan Clinton’u devreye sokacak ve barış görüşmelerine katkıda bulunacaklardır. (Bağcı, 2009) İrlanda’dan çöz eden yerleşimcilerin ABD ‘nin problemde arabulucu olması konusunda ciddi katkıları olmuştur.</p>
<ol>
<li>
<p style="text-align: justify;">yy başlarına halen devam eden sorunun askeri mantıkla çözümü 1919’da İrlandalı Katolik Gönüllüler tarafından kurulan İrlanda Cumhuriyet Ordusu kurulmuş ve savaşı başlatmak adına, Ira Kraliyet polisinden iki kişiyi öldürmüş, eylemlerini kentlere taşımıştır. Bu süre zarfında Birinci Dünya Savaşından kaynaklanan karışıklıktan faydalanıp İrlanda Cumhuriyeti ilan edilmiş İngilizler tarafından Kuzey İrlanda kendilerinde kalmak şartı ile devlet tanınmıştır. (<a href="http://www.msxlabs.org">www.msxlabs.org</a>)</p>
</li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">Bu dönemden sonra İrlanda Cumhuriyeti ve Britanya için Kuzey İrlanda sorununun önemli başlangıcı olmuştur. Bu aşamadan sonra kendilerini kandırılmış hisseden Kuzey İrlandalı Katolikler Ira’yı tekrar kurmuş ve başta Britanya olmak üzere İrlanda Cumhuriyetinin topraklarında da terör eylemleri gerçekleştirmişlerdir.</p>
<ol start="2">
<li><strong>Kuzey İrlanda Sorunu</strong></li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">Kuzey İrlanda sorununu ele alırken bölgedeki şartları, adanın tarihi, sorunun ortaya çıkısı ve terör eylemlerinin başlaması incelenmelidir. Avrupa kıtasının kanayan yaralarından bir tanesi olan Kuzey İrlanda sorunun benzerleri esasen Avrupa‘nın birçok ülkesinde kendini göstermiştir. Bu sorunlar kendisini çoğunlukla milliyetçilik, mezhepsel ve dini alanda tanımlamaktadır. Büyük Britanya sorununa ise tamamen mezhepsel ayrılıktan çıkan problem denmesi konuyu kısır manada ele almak olacaktır.      Kuzey İrlanda problemi içerisinde aynı dine inanmalarına rağmen mezhepsel bir farklılık yaşayan aynı bölgenin halklarının güçlü olan tarafından zamana yaymak suretiyle ezilmesi, sömürülmesi ve asimile edilmeye çalışmasına karşılık bir tepki olarak doğmuştur. Bu tepkiyi demokratik olmaktan çıkaran ise silahlı terör eylemlerine başvurulmasıdır. Kuzey İrlanda sorunu, İrlanda Cumhuriyetinin bağımsızlığını ilan etmesinin ardından Britanya hükümeti Kuzeyde bulunan 6 ilin kendisinde kalması neticesinde bu devleti tanımasından sonra kendisini göstermiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Büyük Britanya ile Serbest İrlanda Cumhuriyeti arasında 6 Kasım 1921 tarihinde Londra ‘da imzalanan anlaşmanın şartlarından bazıları şunlardı;</p>
<ul>
<li>İngiliz güçleri İrlanda’dan çekilecek,</li>
<li>İrlanda Kanada gibi kendi hükümetine sahip fakat İngiliz himayesinde kalacak,</li>
<li>İrlanda’nın başına İngiliz bir yönetici atanacak,</li>
<li>Serbest İrlanda Parlamentosu’nun her üyesi Britanya’ya bağlılık yemini edecektir. (<a href="http://www.msxlabs.org">msxlabs.org</a> )</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">Yapılan seçimlerde Güney İrlanda’nın büyük bir kısmı bağımsızlığı seçince ada son biçimini alıyordu. (Güner, 2009)</p>
<p style="text-align: justify;">Yapılan bu antlaşmanın neticesinde Katolik Kuzey İrlandalılar İngiltere’ye bağlılığı ihanet kabul etmişler ve terör faaliyetlerine Serbest İrlanda Cumhuriyetini dâhil etmişler ve İrlanda’da eylemlere başlamışlardır. İrlanda Cumhuriyeti ise Ira’yı yasadışı örgüt kabul etmiş ve tasfiyeye başlamıştır. Ira ayrıldıkları soydaşları ile birleşmek için her iki devleti de kendisine hedef seçmiş ve saldırıya başlamıştır. Tüm bu gelişmeler devam ederken Kuzey İrlandalı Protestanlar boş durmuyorlardı. Sahip oldukları ayrıcalıkların ellerinden alınmasından endişeye kapılan Protestan İrlandalılar ve Katoliklere karşı silahlandılar ve ıra’nın liderlerine karşı suikast eylemlerinde bulundular. Amaçları Kuzey İrlanda’nın Britanya’ya bağlı kalmasını sağlamaktır. (Yavuz, 2011)</p>
<p style="text-align: justify;">1937 tarihinde Serbest İrlanda Devletinin Anayasasında Kuzey İrlanda’nın kendilerine ait topraklar içerisinde göstermesi Protestanların İrlanda devletine karşı silahlı eylemler yapmasına sebep olmuştur. (Bilgü, 2005)</p>
<p style="text-align: justify;">İki ülkenin toprakları ayrılmasına rağmen uzun zamandır beraber yaşam sürdüren halkların bir kısmı diğer devletin topraklarında kalıyordu. Bu sebeple iki devlet arasında bir göç dalgası başlamıştır. Çünkü her iki tarafta kendinden olmayanları baskı altına almaya çalışıyordu. Serbest İrlanda Cumhuriyetinde bulunan Protestanlar tıpkı Britanya’da bulunan Katolikler gibi baskı altında bulunuyordu. Ve tarihler 1949 yılını gösterdiğinde Serbest İrlanda adını Özgür İrlanda Cumhuriyeti olarak değiştirdi. Ve bu olay Katolik ve Protestan İrlandalılar arasında iç çatışmaların tekrar hızlanmasına sebep oldu. İngilizlerin ise Kuzey İrlanda’daki Katoliklere karşı sebepsiz ev baskınları, cezalandırılmaları ve yaptırımları halkın Ira’da birleşmesine ve bu örgüte sempati duymasına sebep olmuştur. (Dik, 2005)</p>
<p style="text-align: justify;">Bu safhada Kuzey İrlanda’da Britanya yanlısı bir yerel hükümet vardı, ancak İrlanda Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra Kuzey İrlanda’da karışıklık devam etmekle birlikte Ira eylemlerini yavaşlatmış ve kendi içerisinde bölünmeler yaşamıştır. İrlanda Cumhuriyetinin bağımsızlığını kazanması ve Birleşik Krallıktan ayrılması mevcut durumu daha çok karmaşık hale getiriyordu. Katolik İrlanda içerisinde kalmış İngiliz yanlısı Protestanlar, Britanya’nın içinde kalmış Katolik İrlandalıların bulunması sorunun canlılığını koruyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">1960 – 1968 tarihleri arasında Amerika Birleşik Devletlerinde esinlenerek İnsan Hakları Hareketi başlatılmış, ancak bu durumdan imtiyazlarını kaybetmek istemeyen Protestanlar Kuzey İrlandalılar rahatsız olmuş, yapılan gösterilerde Katolik gruplara şiddetli müdahale basına yansıması üzerine kaynamaya hazır kazan durumundaki Kuzey İrlanda tekrar karıştı ve eski Ira militanları tarafından PIRA ( Geçici İrlanda Cumhuriyeti Ordusu )  isminde silahlı örgüt kuruldu. Kuzey İrlanda hükümetinin kontrolü kaybetmesi neticesinde İngiltere’den yardım istedi ve barışı koruma harekatı olarak isimlendirilen harekat 38 yıl sürmüş, haksız bir çok uygulamaya imza atılmıştı. Ev baskınları, sokağa çıkma yasakları, ciddi şekilde uygulanırken silahsız 13 kişinin İngiliz askerleri tarafından öldürülmesi Ira’nın eylem politikasını değiştirmiştir. Ira öldürülen Katoliklerin intikamını alacağını duyurmuştur. Daha önce can kaybına yol açmamak için eylemlerini önceden polise bildiren Ira artık can kaybı verdirmeye başlayacaktır. (Yavuz, 2011)</p>
<p style="text-align: justify;">Ira’nın yapmış olduğu eylemler artık ciddi can kayıplarına sebep olmuştur. Medyanın yayın gücünü de arkasına alan eylemler daha yıkıcı bir sonuç doğurmaya başlamıştır. Daha komplike çalışmaya başlayan Ira İngiltere Başbakanı Margareth THATCHER ‘a suikast düzenleyecek kadar kendinden emin hale gelmiştir. (Dik, 2005)</p>
<p style="text-align: justify;">Bahse konu yıllar Kuzey İrlanda için ciddi karışıklığın yaşandığı yıllar olmuştur. Ira ile aynı amaca hizmet eden ancak daha militarist olan IRLA ( İrlanda Ulusal Kurtuluş Ordusu ) ve  Protestanlar tarafından kurulan başta UVF ( Ulster Gönüllü Güçleri ) olmak üzere terör faaliyeti gösteriyordu. Ancak yapılan kanlı eylemlerin birçoğu Ira ya isnat edilecektir. ( Bilgü, 2005)</p>
<p style="text-align: justify;">Kuzey İrlanda da gerçekleşen karışıklık nedeniyle Protestan Parlamentosu olarak tanınan Kuzey İrlanda Parlamentosu İngiltere tarafından kapatılmıştır. Bu durum Ira için bir zafer anlamına geliyordu. Ira’nın eylemlerinin artması üzerine İngilizler tarafından entegre etme yasası yürürlüğe girmiş, yasaya göre güvenlik güçleri barışı korumak amacıyla kuşkulanılan her bireye karşı yargı kararı olmaksızın tutuklama kararı verebiliyordu. (Yavuz, 2011) Bu durum ciddi bir insan hakları ihlaline sebep olacağı anlaşılmakla beraber ayrışmayı ve İngiltere’ye karşı var olan nefreti tırmandırdığı düşünülmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kuzey İrlanda problemi İngiltere tarafından şiddet ve baskıyla çözülmeye çalışılmış, özellikle müzakere sürecine başlamadan önce İngilizlerin silahsız sivilleri öldürmesi Ira’nın yöntem değiştirerek daha kanlı eylemler yapmasına sebep olmuştur. Çatışmaların devam ettiği dönemler de müzakere girişimleri olmuş ancak koşullar, Ira’nın muhatap alınmaması ve İngiltere’nin baskısını kabul ettirme tutumu görüşmeleri sonuçsuz bırakmıştır. ( Kökler, 1996 )</p>
<ol start="3">
<li><strong>Müzakere Süreci</strong></li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">Güney İrlanda Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını ilan etmesinin ardından Kuzey İrlanda’da problemlerin arttığını, var olan problemin Serbest İrlanda Cumhuriyetine de yansıdığını, Kuzey İrlanda’da yaşanan problemlerle başa çıkamayan Kuzey İrlanda Parlamentosunun Britanya’dan yardım  talebinde bulunduğunu, bunun üzerine olağanüstü durumla başa çıkamayan Britanya hükümetinin Kuzey İrlanda parlamentosunu kapatarak kendisine bağladığını ve insan hakları ihlalleri yapmak suretiyle halkın tepkisinin çekildiğini ve halk hareketinin nasıl kanlı bir terör eylemlerine dönüştüğünü yukarıda belirtmiştik. Tüm bu gelişmeler devam ederken kısmi müzakereler yapılmış olsa da ciddi bir sonuç elde edilemeyecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Müzakere süresinin inceleneceği bu kısımda müzakerelere taraf olan Britanya, İrlanda Cumhuriyeti ve Ira (Sinn Fein) arasında başlatılan müzakerelerin nasıl bir ortamda geliştiği, barış masasına hangi şartların getirildiği, müzakerelerin başlamasıyla ülkelerin nasıl bir risk aldığı, müzakereler noktasında barışın hangi oranda sağlandığı incelenecektir.</p>
<p><strong>3.1. Sinn Fein</strong></p>
<p style="text-align: justify;">1905 yılında Arthur GRİFFİTH tarafından Ira’nın siyasi kanadı olarak kurulmuş, İrlandalıların hâkim olduğu bir İrlanda için mücadeleye başlayarak İrlanda davasının geleceği için müzakere sürecinde ciddi katlıları olmuştur. Iranın gerçekleştirmiş olduğu kanıl terör eylemlerine tepki göstererek ıranın silah bırakmasında en etikili yol Sinn Fein’e düşmüş ve bu açıdan sinn fein’in barış sürecindeki rolü önemlidir. (<a href="http://www.bilgesam.com">www.bilgesam.com</a>)</p>
<p style="text-align: justify;">1960 tarihinde Kuzey İrlanda Hükümeti tarafından gerçekleştirilmek istenen bir dizi reformlara karşı kendilerinin imtiyazlarını kaybedeceklerine inanan Protestan gruplar çatışmalar başlatmış ve Katoliklere saldırmıştır. Meydana gelen karışıklıklar Hükümeti çalışamaz duruma getirmiş ve çaresiz bırakmıştır. Katolik ve Protestan gruplar arasında yaşanan şiddetin artması diyalog ve sertlikten yana olan partililerin ayrılmalarına sebep oldu.  Ve müzakerelerde söz sahibi olan daha yumuşak söyleme sahip Sinn Fein Kuzey İrlanda ‘da söz sahibi olmuştur.  (ATAMAN, DURAN ve İNAT,  2007 S: 243)</p>
<p style="text-align: justify;">Kurulduğu yıl olan 1905 yılından itibaren Ira’nın silahlı eylemlerine destek veren ve Ira’nın altındaki birim olarak kalan Sinn Fein, Gerry ADAMS ‘ın milletvekili seçilip partinin lideri konumuna gelmesiyle şartları değiştiriyordu. ABD Başkanı Clinton ile görüşmeler yapan parti silahlı kanadını ikna ederek müzakerelerde ön plana çıkıyordu. (Kökler, 1996) Daha önce Ira’nın siyasi uzantısı olduğunu açıklayarak Iranın bir birimi gibi görülen Sinn Feinn müzakereler sırasında silahlı kanadın  önüne geçmiş ve müzakereleri başlatan taraf olmuştu. Kuzey İrlanda’yı temsil eden en büyük siyasi parti olan Sinn Fein ’de 1960 ‘da yaşanan bölünme sonucunda örgütün ılımlı kısmının partiye hakim olması müzakere için olgunlaşma döneminin başladığının bir işareti olmuştur. Ira’dan farklı düşünmeye başlayan Sinn Fein’in Lideri Gerry  ADAMS bu durumu şu şekilde beyan ediyor, “ <em>Sinn Fein olarak biz askeri bir zaferin söz konusu olamayacağını biliyorduk. Bunu açıkça 1970 ‘ler den itibaren söylememe rağmen Ira’yı silah dışında bir seçenek olduğuna inandırmak zaman aldı. Askeri kördüğüm vardı, yani ne Ira ne de İngiliz ordusu galip geliyordu. Savaş sonuna kadar sürebilirdi. Savaşın en büyük tehlikelerinden biri savaşanların anlık eylemlere takılması, bir adım geri çekilmeyip büyük resmi görememesidir. İngiliz hükümeti tam olarak bunu yapıyordu. Sinn Fein’in barış stratejisi; İrlanda devleti, John HUME, ABD ‘deki İrlandalılar ve Beyaz Saray’ı yekvücut haline getirmekti. Bunu başardığımızda Ira’yı silah bırakmaya ikna ettik. Silah bıraktıktan sonra politik krizin kilidi açıldı. “</em> ( Başaran, 2010 ) Anlaşıldığı üzere Sinn Fein Irayı ikna etmek suretiyle silah bıraktırmış ve müzakerelerin en önemli adımı atılmış oluyordu. Bu sebeple Sinn Fein de yaşanan bölünme müzakere sürecinin önünü açtığını söyleyebiliriz.</p>
<ul>
<li><strong> Müzakerelerin Başlaması</strong></li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">Taraflar arasında geçmişte görüşmeler yapılmış ise de açıktan müzakerelerin başlaması önemliydi. 1984 ve 1994 yılları arasında Kuzey İrlanda, İrlanda Cumhuriyeti ve Britanya arasında müzakereler gerçekleşmiş az da olsa bazı aşamalardan geçilmiştir. Ancak 1998 de ki görüşmelere tarafların yanı sıra ABD Başkanı Clinton da katılmıştır. Bu görüşmelerden iki tarafta isteklerini alamasa da bazı hususlarda ciddi ilerlemeyi başarmışlardır. Kuzey İrlanda’daki ayrılık halkın çoğunluğu onaylamadan devam edecek ve Bağımsız İrlanda Cumhuriyeti kuzeydeki 6 şehir üzerindeki talebinden vazgeçecektir. (Dik, 2005)  Anlaşılacağı üzere silahların kısmen susması neticesinde ve tarafların elini taşın adlına koyması sonucunda birkaç adım da olsa atılmıştır. Ancak barış tam olarak sağlanamamış, 1992 &#8211; 1993 yılına gelindiğinde başarısız bir çok müzakere denemesi gerçekleşti. Bu durumun en önemli nedeni ise Katolik ve Protestan silahlı grupların silah bırakmamaları sebebiyle dışlanması oldu. 1993 yılının sonucunda IRA silah bırakmayı kabul edecektir. 31 Ağustos  1994 yılında IRA ateşkes ilan edecektir. Bir dizi tarım, kültür, ulaşım vb. gibi konularda işbirliği öngörülmüş ise de  sorun üzerinde siyasal bir çözümün olmamasını bahaneden IRA 1996 yılında bomba yüklü bir aracı patlatarak barışı bozmuş oluyordu. (Yavuz, 2011) Barış görüşmelerinin devam ettiği zaman dilimi içerisinde patlatılan bu bomba Türkiye’dekinin aksine süreci yavaşlatmamış bir takım önlemler alarak müzakerelerin devam etmesine fırsat vermiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Amerikalı Senatör George John MİTCHELL tarafından görüşmeye taraf olan her kesim kabul etmesi gereken şartlar sunulmuştur.</p>
<ul>
<li><em>Barışçıl ve demokratik yöntemlerin kullanılması</em></li>
<li><em>Silahlı örgütlerin silahlarından arıntırılması</em></li>
<li><em>Tarafların birbirlerini tehdit etmemeleri</em></li>
<li><em>İntikam saldırılarının son bulması</em></li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">Bu durum ABD ‘nin sorunun çözümünde bende varım anlamına geliyordu ki o dönem Başkan olan Clinton ‘un genel stratejisi barışı getiren adan olarak anılmaktı. (Yavuz, 2011) Barış görüşmelerinin seyri bu noktada değiştiği iddia edilebilir. Bağımsız İrlanda kurulmadan önce ABD ‘ye göç eden İrlandalıların bulunması ve bunların ABD de kamuoyunda etkili olmaları ABD ‘yi sorunun çözümünde taraf olmaya zorluyordu. Barış görüşmelerinin devamı açısından bakıldığında üçüncü bir ülkenin belirli şartlar belirleyip onu taraflara kabul ettirmesi iki tarafından barış istediğinin bir göstergesi kabul edilebilir. Bunun bir göstergesi olarak barış müzakerelerini yöneten Tony BLAİR ‘ın danışmanlarından Jonathan POWELL görüşmelerde üçüncü bir tarafın etkisi konusunda müzakerelerde belirli bazı kurallar koyulması gerektiğini, ilk zamanlarda Iranın dış müdahaleye direndiğini ve silahları Britanya ya teslim etmek istemediğini ancak kurulacak uluslararası bir komisyona silah teslimine sıcak baktığı dile getirmiştir. (<a href="http://www.gazeteboyut.com.tr">www.gazeteboyut.com.tr</a>) Iranın müzakerelere oturmasındaki büyük etkenin ABD de bulunan İrlandalılardan almış olduğu yardımların kesintiye uğrama korkusu olarak da düşünülebilir.</p>
<ul>
<li><strong>Kutlu Cuma Antlaşması ( Good Friday )</strong></li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">Taraflar arasında yapılan görüşmelerin ABD tarafından organize edilmesi nedeniyle ilerleme gösteriyordu. Ancak çatışmanın taraflarının birbirlerine olan güvensizlikleri ve düşmanca hisleri görüşmelerden bir sonuç alınmasında bahane oluyordu. Jonathan POWELL müzakerelerin devam ettiği tarihlerde yaşanan bir olayı şu şekilde aktarıyor “ McGuinnness ve Gerry Adams ile buluşmaya gittiğimde ellerini sıkmayı  reddettim. “ bu durum taraflar açısından görüşmelerin nasıl bir güvensizlik etrafında gerçekleştiğinin bir örneğidir. (<a href="http://www.gazeteboyut.com.tr">www.gazeteboyut.com.tr</a>)</p>
<p style="text-align: justify;">Müzakerelerin seyrini değiştiren olay 1997 de Başkan olan Tony BLAİR’in İrlanda da yaşanan kıtlık olayına ilişkin olarak özür dilemesi ortamı bir nebze olsun yumuşatmıştır. Nihayet 1998 de Kutsal Cuma olarak bilinen antlaşma imzalanmıştır.  Ancak bu Iranın Kuzey İrlandayı Bağımsız İrlanda ile birleştirmekten vazgeçtiği anlamına gelmemiştir. Buna rağmen ABD ‘nin arabuluculuğunu kabul etmiş ve silahlarını teslim etmemiştir. (Yavuz, 2011) Görüşmelerin başladığı tarihlerde Britanya tarafından ileri sürülen Iranın silahlarını teslim etmesi şartının antlaşmadan sonra yapılması; aynı şekilde Britanya ordusunun Kuzey İrlanda’dan çekilmesi meselesinin antlaşma sonuna bırakılması iki şekilde yorumlana bilir. Birincisi taraflar arasında yapılan müzakereler sonucunda gelen antlaşmanın bir güven ortamı doğurduğu, ikinci olarak ise arabulucu olarak görüşmelere katılan ABD ‘ye tarafların güvenmesi veya güvenmek zorunda kalmasıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Taraflar arsında yapılan antlaşmada Kuzey İrlanda’nın geleceğine Kuzey İrlanda halkının karar verebileceği, Kuzey İrlandalıların Britanya ve Güney İrlanda Pasaportlarını aynı anda taşıyabileceklerini, Güney İrlanda’nın Kuzey İrlanda’dan toprak talebinde bulunmayacağı konusunda antlaşmaya varıldı. Aynı antlaşmada eğer Kuzey İrlanda halkının onayı olması durumunda Kuzey İrlanda’nın Güney İrlanda’ya bağlanabileceğini de kapsamıştır. Antlaşma Kuzey İrlanda sorunun başlamasında önemli rolü olan Katolikler ve Protestanlar arasında yetki ve güç paylaşımı, seçim sistemindeki oranlar, azınlık hakları gibi konularda anlaşılmıştır. (Yavuz, 2011)</p>
<p style="text-align: justify;">Barış görüşmelerinde eşit yurttaşlık haklarının tanınması gibi bir takım kararların alınması Kuzey İrlanda ‘da daha önce böyle bir hakkın olmadığının göstergesi olmuştur. Bu açıdan bakıldığında Britanya’nın bir suç üstlenmesi olduğu gibi sorunu telafi ettiği de gözlemlenebilir. Britanya’nın müzakereler sonucunda almış olduğu büyük bir risk olan Kuzey İrlanda halkının kendi kaderlerini belirleme hakkı bir barış istemesinin en açık örneği olarak yorumlanacak olsa da Kuzey İrlanda’ya Britanya tarafından yerleştirilen Protestan nüfusun ağırlıkta olması ve Katolik İrlandalıların azınlık durumda kalmasından kaynaklanan bir rahatlık söz konusudur.</p>
<p style="text-align: justify;">Kuzey İrlanda için federal yönetimin yolunu açan bu antlaşma 2005 yılında terör örgütünün siyasi kolu Sinn Fein’in Iranın silah bıraktığının açıklaması ve İngiliz askeri birliklerinin Kuzey İrlanda’dan çekilmesi ile yürürlüğe girmiştir. (Yavuz, 2011)</p>
<ol start="4">
<li><strong>Değerlendirme</strong></li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">Avrupa’nın kanayan yaralarından bir tanesi olan Kuzey İrlanda sorunu Britanya’nın Kuzey İrlanda’yı mezhepsel olarak farklı olan halk kitlelerini taşımak suretiyle işgal ettiği ve daha sonrasında Katolik İrlandalıların azınlık durumuna düşerek  baskı altında kalmaları sonucunda ilk etapta sürtüşme olarak başlayan çatışmalar, Iranın silahlı eylemleri başlatması ile Kuzey İrlanda’da ve daha sonrasında ise Britanya ve Bağımsız İrlanda’ya yansıyan bir  terör problemi haline gelmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Başlangıçta mezhepsel bir çatışma ile başlayan problem daha sonrasında etnik bir hal almıştır. Kuzey İrlanda sorunu konusunda iki tarafın güç kullanarak birbirlerini alt etmeye çalışmaları sonuçsuz kalmıştır. Ancak tarafların bu çatışmaların bir sonunun olmaması ve askeri olarak bir sonuç elde edilemeyeceğini anlaması tarafları müzakerelerin başlaması sonucuna ulaştırmıştır. Bu konuda Birleşik Krallık adına müzakere çalışmalarını yürüten Jonathan POWELL “<em>Müzakerelerin başarılı olması için en önemli ön koşulun tarafların askeri olarak kazanamayacağını birbirini tamamen yenemeyeceğini anlamasıdır. “ </em>demektedir. (<a href="http://www.gazeteboyut.com">www.gazeteboyut.com</a>) Konuya ilişkin olarak Sinn Fein Lideri ve müzakereleri Ira adına yürütmüş kişi olan Gerry ADAMS ise sorunların ilk etapta askerler tarafından çözülmeye çalışıldığını ancak bunun bir sonuç getirmediğini, devletler dahil herkesimin masaya oturması sonucunda barışın sağlandığını dile getirmiştir. ( Başaran, 2010 ) Müzakerelerin öne çıkmış isimlerinin vermiş oldukları beyanatlar incelendiğinde bir zaman sonucunda iki taraf içinde askeri seçeneklerin ortadan kalktığını ve tarafların müzakerelere ısındığı anlaşılmaktadır. Bu noktada gerçekleşen terör eylemlerinin ve devletin uyguladığı işkence ve saldırıların çözüme bir katkı sunmadığı ancak müzakere noktasına giden yolda bir kilometre taşı olduğu düşünülmektedir. Ira cephesinde silahların susturulmasının esasen Ira’nın kontrolünde devam eden Kuzey İrlanda probleminin, Ira’nın siyasi kanadı olan Sinn Fein’in kurulmasıyla silahın önüne geçtiği silah yerine müzakereleri esas aldığı ve elini taşın altına koyarak risk alması sonucunda etkili olduğu söylenebilir. ( Kurubaş, 2011)</p>
<p style="text-align: justify;">Müzakerelere giden yolda alınan riskler konusunda Kuzey İrlanda Ulster Üniversitesi Öğretim Görevlisi Dr. Martin MELAUGH Tony BLAİR ‘in almış oldu riski şu şekilde yorumluyor : “ <em>Blair, bir anlaşmanın mümkün olduğu noktasına vardı ve buna ulaşmak için bazı politik riskler almaya hazırdı</em>. “ ( Hamsici, 2013 ) Aynı konuda Sinn Fein lideri Adams : <em>“İki taraftaki insanların Samim korkularına kulak vererek barışı sağladı.</em>” demektedir. (<a href="http://www.cnnturk.com">www.cnnturk.com</a>)  İki taraf içinde bir riskin söz konusu olduğu söylenebilir. Ancak bu noktada esas risk İngiliz Başbakanı Tony BLAİR ‘e aittir. Meydana gelecek her hangi bir kötü gidişatta İngiliz halkı tarafından sorumlu tutulacağı ve bir siyasi bedel ödeyeceği muhakkaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Barış görüşmelerinin başladığı ilk zamanlardan itibaren iki tarafında birbirlerine sunmuş oldukları şartlar söz konusu iken askeri seçeneklerin ortadan kalkması ile ön şartlarda da yumuşamalar olmuş daha öncesinde olmazsa olmaz denilen noktalarda fedakârlıklar yapılmıştır. 1983 yılında dönemin Başbakanı Margaret THATCHER ‘ın barış görüşmelerine başlamak için silahların susmasını ön koşul olarak koyduğunu bunun sonucu olarak terör eylemleri ile İngilizlerin saldırılarının devam ettiğini ancak 1994 yılında müzakerelerin başlamaması için silah bırakmanın ön koşul olmaktan çıkarılmasının ön koşul olmaktan çıkması müzakerelerin başlamasını sağlamıştır.  ( Hamsici, 2013 )</p>
<p style="text-align: justify;">Burada müzakerelere başlanmasıyla ilgili olarak Sinn Fein Lideri Gerry Adams ‘ın eşit  ve iyi niyetli bir müzakerelere başlanmasının önemli olduğu ve müzakere masasında iki tarafından eşit şartlarda her konuyu konuşması gerektiğini açıklamıştır. (<a href="http://www.cnnturk.com">www.cnnturk.com</a>)</p>
<ol start="5">
<li><strong>Sonuç</strong></li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">Kuzey İrlanda sorununun mezhepsel olarak başlayan sorununun daha sonraları bir etnik çatışmaya dönüştüğü ancak yapılan müzakerelerin tamamen sonlandırılmış olmasa da sistemli bir terör faaliyeti bırakmadığı anlaşılmıştır. Aynı zamanda iki taraf arasında devam eden silahlı mücadelelerin bir sonucunun olmadığının taraflar açısından anlaşılması ve iki tarafın terör noktasında çözümsüzlük içerisinde bulunması tarafları müzakere sürecine itmiştir. Burada Ira’nın terör eylemlerinin amacına ulaştığı veya İngilizlerin terör eylemlerini bastırmak için uygulamış olduğu devlet terörünün etkili olduğunun söylenmesi aldatıcı olacaktır. Ancak terör eylemlerinin iki tarafı çatışmalarda izlemiş oldukları yöntemlerini değerlendirmesini sağlamış ve müzakerelere giden yolda bir mihenk taşı olmuştur. Bunun yanında İngiliz Hükümetinin Iranın silahlı eylemlerini durdurmak veya önlem almak için yapmış olduğu maliyet 75 Milyar dolardır. Bu aşırı maliyetinde İngilizleri müzakere masasına çekmiş olabileceği iddia edilebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ancak esas olan iki tarafın da terör eylemlerinden yıprandığı, terör eylemlerinin Güney İrlanda’ya da yansıdığını ve bir zaman sonucunda Britanya’nın şehirlerini vurmaya başladığını eskiye nazaran daha ölümcül saldırıların gerçekleşmesi aynı zamanda İngilizleri askeri bakımdan yenemeyeceklerini anlayan Sinn Fein’in müzakere çalışmalarına hız kazandırması ve ön koşulları kaldırmasında meydana gelen terör olaylarının meydana getirdiği sonuçsuzluk ve halkın bu konudaki müzakere isteği tarafların müzakerelere başlamalarında etkili olduğu düşünülmektedir.</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p><strong>Ataman, M. Duran, B. İnat, K. </strong>(2009) Dünya Çatışma Bögeleri, Ankara, Nobel Yayınları</p>
<p><strong>Bağcı, F.</strong> (2009) PKK – IRA İncelemesi ,</p>
<p><a href="http://farukbagci.blogcu.com/pkk-ira-incelemesi/5783285">http://farukbagci.blogcu.com/pkk-ira-incelemesi/5783285</a>   &#8211; 09/12/2013</p>
<p><strong>Bilgü, İ.</strong> (2005) Kuzey İrlanda ; Özgürlük Savaşı mı ?</p>
<p><a href="http://safakvaktim.com/emperlalizm/677-kuzey-irlanda-ozgurluk-savasimi%2009/11/2013">http://safakvaktim.com/emperlalizm/677-kuzey-irlanda-ozgurluk-savasimi</a>  &#8211; 09/11/2013</p>
<p><strong>Başaran, E.</strong> (2010) Sinn Fein Partisi Lideri Gerry Adams ile mülakat</p>
<p><a href="http://www.cnnturk.com/2010/turkiye/11/03/ira.terorunu.bitiren.gerry.adams-anlattı/595198.0/">http://www.cnnturk.com/2010/turkiye/11/03/ira.terorunu.bitiren.gerry.adams-anlattı/595198.0/</a>   &#8211; 01/11/2013</p>
<p><strong>Dik, B. B.</strong> (2005) Etnik ve Dini Terör Örgütü Ira’nın İrlanda’ya etkileri</p>
<p><a href="http://www.tasam.org.tr/-TR/icerik/262/etnik_ve_dini_terör_örgütünün_ıranın_irlandaya-etkileri">www.tasam.org.tr/-TR/icerik/262/etnik_ve_dini_terör_örgütünün_ıranın_irlandaya-etkileri</a>   &#8211; 05/12/2013</p>
<p><strong>Güner, M.</strong> (2009) İngiltere, Birleşik Krallık ve Büyük Britanya Üzerine Kuzey İrlanda</p>
<p><a href="http://ozge.ersu.net/yazilar/gezi-yazilari/ingiltere-birleşik-krallik-ve-buyuk-britany">http://ozge.ersu.net/yazilar/gezi-yazilari/ingiltere-birleşik-krallik-ve-buyuk-britany</a>  &#8211; 12/2013</p>
<p><strong>Hamsici, M.</strong> (2013) Kuzey İrlanda deneyimi : 25 yıllık çatışma, 13 yıllık barışma</p>
<p><a href="http://www.bbc.co.uk/turkçe/haberler/2013/01/130115_peace_process_8.shtml">www.bbc.co.uk/turkçe/haberler/2013/01/130115_peace_process_8.shtml</a>  &#8211; 12/12/2013</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ira’nın Doğuşu</strong> (2013) <a href="http://www.msxlabs.org/from/tarih/27750-ira-irlanda-cumhuriyet-ordusu.html.İxzz2kR9HT7nP">http://www.msxlabs.org/from/tarih/27750-ira-irlanda-cumhuriyet-ordusu.html.İxzz2kR9HT7nP</a>  &#8211; 30/12/2013</p>
<p><strong>İngiltere Ira sorununu nasıl çözdü ?</strong> (2013) Jonathan POWELL ile mülakat</p>
<p><a href="http://www.gazeteboyut.com/ingiltere-ira-sorununu-nasil-cozdu">http://www.gazeteboyut.com/ingiltere-ira-sorununu-nasil-cozdu</a>  &#8211; 11/11/2013</p>
<p><strong>Kalem, A.</strong> (2011) PKK TERÖR ÖRGÜTÜNÜN ETA VE IRA TERÖR ÖRGÜTLERİ İLE KARŞILAŞTIRILMASI Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, Beykent Üniversitesi</p>
<p><strong>Kökler, M</strong>. (1996) Ira : Bitmeyen kavga Aksiyon Dergisi</p>
<p><a href="http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-1417-26-ira-bitmeyen-kavga.html">http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-1417-26-ira-bitmeyen-kavga.html</a> &#8211; 12/2013</p>
<p><strong>Kurubaş, E</strong>. (2013) IRA-ETA-PKK Mukayesesi: Beyhude Beklentiler ve Alınacak Dersler</p>
<p><a href="http://www.ankarastrateji.org/yazar/prof-dr-erol-kurubas-ira-eta-mukayesesi-beyhude-beklentiler-ve-alinacak-dersler/">http://www.ankarastrateji.org/yazar/prof-dr-erol-kurubas-ira-eta-mukayesesi-beyhude-beklentiler-ve-alinacak-dersler/</a>  &#8211; 19/12/2013</p>
<p><strong>Özdemir, B. Ö.</strong> (2012) Avrupa da milliyetçi ayrılıkçı hareketler: Ira ve Eta Yüksek Lisans Tezi, Sakarya, Sakarya Üniversitesi</p>
<p><strong>Sandıklı, A</strong>. (2011) Çatışmanın çözümü ve Türkiye de Kürt Meselesi</p>
<p><a href="http://www.bilgesam.org/tr/images/stories/kitaplar/sandikli_kaya3.pdf">http://www.bilgesam.org/tr/images/stories/kitaplar/sandikli_kaya3.pdf</a>  &#8211; 23/12/2013</p>
<p><strong>Yavuz, C</strong>. (2011) PKK terörünün tasfiyesi için bir Örnek : İngiltere ve İrlanda Cumhuriyeti</p>
<p><a href="http://turksam.org.tr2483.html">http://turksam.org.tr2483.html</a>   &#8211; 11/12/2013</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.ramazanaydogdu.com/ira-teror-orgutu-ile-muzakere-sureci/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
