<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<?xml-stylesheet type="text/xsl" media="screen" href="/~d/styles/rss2full.xsl"?><?xml-stylesheet type="text/css" media="screen" href="http://feeds.feedburner.com/~d/styles/itemcontent.css"?><rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" version="2.0">

<channel>
	<title>www.sarapci.com</title>
	
	<link>http://sarapci.com</link>
	<description>Geziler...Fikirler...Anılar...Kitaplar...</description>
	<lastBuildDate>Wed, 11 Aug 2010 05:51:37 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0</generator>
		<atom10:link xmlns:atom10="http://www.w3.org/2005/Atom" rel="self" type="application/rss+xml" href="http://feeds.feedburner.com/sarapci" /><feedburner:info xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0" uri="sarapci" /><atom10:link xmlns:atom10="http://www.w3.org/2005/Atom" rel="hub" href="http://pubsubhubbub.appspot.com/" /><feedburner:emailServiceId xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0">sarapci</feedburner:emailServiceId><feedburner:feedburnerHostname xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0">http://feedburner.google.com</feedburner:feedburnerHostname><item>
		<title>Diary of a Bad Year (Kötü Bir Yılın Güncesi), J.M. Coetzee</title>
		<link>http://sarapci.com/2010/08/10/diary-of-a-bad-year-kotu-bir-yilin-guncesi-j-m-coetzee</link>
		<comments>http://sarapci.com/2010/08/10/diary-of-a-bad-year-kotu-bir-yilin-guncesi-j-m-coetzee#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 10 Aug 2010 20:26:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>sarapci</dc:creator>
				<category><![CDATA[KITAPLAR]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Güney Afrika]]></category>
		<category><![CDATA[Müzik]]></category>
		<category><![CDATA[Okuma Cemiyeti]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://sarapci.com/?p=536</guid>
		<description><![CDATA[<div style="float:left;margin-right:10px;""><img src="http://sarapci.com/images/diary_diary.jpg" alt="Kötü Bir Yılın Güncesi (Diary of a Bad Year)"/></div>Asuman Kafaoğlu-Büke'nin kibarca parmak bastığı önemli bir şey kitabın önemli bir artısı:  biz Türk okurlar ekseriyetle edebiyat okumayı boş insanların yaptığı gereksiz bir iş olarak gördüğümüzden "Edebiyat Dışı" olarak kategorize edilen kitapları almayı tercih ederiz.  Coetzee'nın kitabı da yarısı edebiyat olsa da diğer yarısıyla boş vakitlerinde "belgesel izleyip kitap okuyan" Türk okuru için öğretici olabilecek denemelerden oluşuyor.  ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="tweetmeme_button" style="float: right; margin-left: 10px;">
			<a href="http://api.tweetmeme.com/share?url=http%3A%2F%2Fsarapci.com%2F2010%2F08%2F10%2Fdiary-of-a-bad-year-kotu-bir-yilin-guncesi-j-m-coetzee"><br />
				<img src="http://api.tweetmeme.com/imagebutton.gif?url=http%3A%2F%2Fsarapci.com%2F2010%2F08%2F10%2Fdiary-of-a-bad-year-kotu-bir-yilin-guncesi-j-m-coetzee&amp;style=normal" height="61" width="50" /><br />
			</a>
		</div>
<p>Okuma Cemiyeti&#8217;nde okuduğumuz en komik kitap olan <a href="http://sarapci.com/2010/04/13/aliklar-birligi-a-confederacy-of-dunces-john-kennedy-toole">Alıklar Birliği</a>&#8216;nde sonra gülmemesiyle ünlü Güney Afrikalı (Nobelli) yazar J.M. Coetzee&#8217;nın Türkçe&#8217;ye yeni tercüme edilen kitabı <span style="text-decoration: underline;">Kötü Bir Yılın Güncesi</span>&#8216;ni okuduk.</p>
<div style="text-align: center;"><img src="http://sarapci.com/images/diary_kapak.jpg" alt="Diary of a Bad Year, Kötü Bir Yılın Güncesi" /></div>
<p>En meşhur iki Güney Afrikalı yazar olan Coetzee (<em>Kıtziya</em> okunuyor bkz: <a href="http://inogolo.com/query.php?qstr=coetzee&amp;search=Search+Names">Coetzee</a>) ve Nordimer ne zamandır aklımdaydılar; Türkiye&#8217;yi bazı bakımlardan Güney Afrika Cumhuriyeti&#8217;ne benzettiğim için ikisini de merak ediyordum.  Lisede nefret ettiğim <a href="http://www.amazon.co.uk/Too-Late-Phalarope-Alan-Paton/dp/0140032169/ref=sr_1_1?ie=UTF8&amp;s=books&amp;qid=1278789905&amp;sr=8-1-spell">Too Late the Phalarope</a> ve <a href="http://www.amazon.co.uk/Cry-Beloved-Country-Comfort-Desolation/dp/0099766817/ref=ntt_at_ep_dpt_1">Cry, the Beloved Country</a> kitaplarından dolayı Güney Afrika romanları hakkında pek iyi bir intibam yoktu ama modern yazarlar konusunda daha umutluydum.</p>
<p>Radikal Kitap&#8217;taki <a href="http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetay&amp;ArticleID=950676&amp;Date=13.05.2010&amp;CategoryID=40">Asuman Kafaoğlu-Büke&#8217;nin yazısından</a> sonra çok heveslendim ve Okuma Cemiyeti&#8217;nde şiddetli bir Coetzee lobisi yaptım.  Cemiyette benim gibi kitapları araştırıp ne istediğini bilen bilinçli seçmenlerle dağdaki çobanın oyu aynı sayıldığından kitleleri ikna etmek çok zor olmadı.</p>
<p>Söz konusu toplantıyı Etiler&#8217;deki (artık kapanmış olan) Fischer&#8217;de yaptık.  Normalde iki kitap aynı oyu alınca ikisi arasında ikinci tur seçimi yapmamıza rağmen bu sefer ikisini de sırayla okumaya karar verdik.  Dolayısıyla isimleri yerine ilk isimleri ve göbekadlarının baş harflerini kullanmayı tercih eden J.M. Coetzee ve V.S. Naipaul&#8217;u art arda geldiler.  İkisini de ben önermiştim ama sonradan düşününce ikisini de çok sevmediğime karar verdim.</p>
<p>Coetzee&#8217;nın kitabı aslında Naipaul&#8217;unkinden çok daha enteresan bir kitap.  Bir kere yazılış şeklinden dolayı; zira kitabın yarısı edebiyat, yarısı ise denemelerden oluşuyor.  Kitapta Coetzee&#8217;ya çok benzeyen (ama o olmayan) Güney Afrikalı bir yazar, mümkün mertebe ortalığı karıştırıcı cinsten denemelerden oluşan bir kitap yazması için teklif alıyor.  O da parkinsonundan dolayı elle yazdıklarını Anya isimli boş vakitlerinde alışveriş yapmak ve erkekleri delirtmekten hoşlanan küçük kırmızı elbiseli Filipinli komşusuna daktilo ettirmeye karar veriyor.  İkinci enteresan şey  ise kitabın sayfalarının önce ikiye sonra da üçe bölünmüş olması.  Bir kısmı denemelerin kendileri, bir kısmı denemelerin yazılışı sırasında yazarın (Senyor C), bir kısmı ise Anya ve sevgilisi Alan&#8217;ın bakış açısı.  Coetzee bazen hikayeler ve denemeler arasındaki senkronizasyonu da bozarak yazdığı için kitap iyice oyuncaklı olmuş.</p>
<div style="text-align: center;"><img src="http://sarapci.com/images/diary_aquino.jpg" alt="Corazon Aquino, Anya" /></div>
<p><em>Google&#8217;da Seksi Kırmızılı Filipinli Kadın Diye Arayınca<br />
Karşıma Marcos&#8217;un Korkulu Rüyası Rahmetli Başkan Corazon Aquino Çıktı!</em></p>
<p>Asuman Kafaoğlu-Büke&#8217;nin kibarca parmak bastığı önemli bir şey kitabın önemli bir artısı:  biz Türk okurlar ekseriyetle edebiyat okumayı boş insanların yaptığı gereksiz bir iş olarak gördüğümüzden &#8220;Edebiyat Dışı&#8221; olarak kategorize edilen kitapları almayı tercih ederiz.  Coetzee&#8217;nın kitabı da yarısı edebiyat olsa da diğer yarısıyla boş vakitlerinde &#8220;belgesel izleyip kitap okuyan&#8221; Türk okuru için öğretici olabilecek denemelerden oluşuyor.  Bu denemeler ilk başlarda anarşi, demokrasi, Makyavelli ve milletlerin utancı derken ağır başlıyorlar ama kitap ilerledikçe Anya Senyor C&#8217;yi bu sıkıcı konulardan uzaklaşması konusunda ikna ediyor da sonlardaki denemeler çocuklar, kuşlar, erotik hayat gibi daha &#8220;enteresan&#8221; yönlere gidiyor.  Tabii bu denemeler Türk okurunun ne kadar ilgisini çeker tartışılır zira Türk okuru ekseriyetle zaten belli olan fikrini destekleyecek kitaplar okur &#8211; Senor C&#8217;nin fikirleri ise pek bize gelmeyecek cinsten oldukça sivri fikirler.</p>
<p>Denemelerin arasına serpiştirilen olaylar sonucunda okudukça birbirini tamamlayan üç karakterin (entellektüel ve sıkıcı Senyor C, hayat dolu ve amaçsız Anya, materyalist ve utanmaz Alan) yakınlaşması ile hayatın aslında çok daha karmaşık ve çok yönlü olduğu sonucuna varıyoruz.  Yazar Senyor C, Tolstoy&#8217;un da cevabını aradığı &#8220;Nasıl yaşamalı?&#8221; sorusunun cevabını Dostoyevski gibi değişik fikirleri çarpıştırarak ararken antitezi Anya ve Alan sayesinde biraz daha dünyaya bizlerin arasına dönüyor.</p>
<div style="text-align: center;"><img src="http://sarapci.com/images/diary_coetzee.jpg" alt="J. M. Coetzee" /></div>
<p><em>Coetzee&#8217;nın Neşeli Bir Anı</em></p>
<p>Kitabı üç ayrı yoldan okurken Senyor C&#8217;nin müzik hakkındaki denemesinde Wagner ve Strauss hakkında yazdıklarını düşündüm:</p>
<blockquote><p>&#8220;Onların müziği harmonik ve amaçsal değişim ve ruhani değişim arasındaki paralelliklere dayanıyor.&#8221;</p></blockquote>
<p>Coetzee de bu kitabı yazarken duygusuz denemelerle duygusal değişimleri üst üste yerleştirmiş.  Teknik olarak mükemmel gibi gelse de okurken kitabın edebiyat olan kısımlarında &#8211; belki de benim çok ilgimi çekmeyen temaları yüzünden &#8211; biraz ayak sürüdüm.  Ne Senyor C&#8217;nin depresiv ve pasif sinizmi ne de Senyor C&#8217;nin bütün uğraşılarına rağmen hiç seksi olamayan Anya&#8217;nın umursamaz cehaleti beni pek çekmedi.  Coetzee Alan karakterine nefret ettiği çok fazla özelliği yükleyerek aslında ilginç olabilecek adamı karikatürize edince kimseden umudum kalmadı.  Anya&#8217;nın &#8220;kirlilikle savaşılmaz, ona alışsan iyi olur&#8221; demesi gibi kitabı alışmaya çalışarak bitirdim.</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">Kötü Bir Yılın Güncesi</span>&#8216;ni Etiler&#8217;deki vasat Amerikan lokantası Chili&#8217;s de tartışırken konu Senyor C&#8217;nin sağda mı solda mı olduğunu çözemediğimiz fikirlerinden İzmirli sosyal demokrat mı, ortanın sağı mı, sağın ortası mı olduklarını bilmeyen seçmenlere kaydı.   Sonuçta bir yere de varamadık ama fikirlerin çarpışmasından bazı şimşekler çaktı zannedersem, darısı J.S. Naipaul&#8217;a diyerekten evlerimize dağıldık.</p>

	<h4>İlgili Yazılar / Related posts</h4>
	<ul class="st-related-posts">
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/08/19/the-mysteries-of-pittsburgh-michael-chabon" title="The Mysteries of Pittsburgh, Michael Chabon (August 19, 2008)">The Mysteries of Pittsburgh, Michael Chabon</a> (2)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/06/02/puslu-kitalar-atlasi-ihsan-oktay-anar" title="Puslu Kıtalar Atlası, İhsan Oktay Anar (June 2, 2008)">Puslu Kıtalar Atlası, İhsan Oktay Anar</a> (8)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/07/13/mrs-dalloway-virgina-woolf" title="Mrs. Dalloway, Virginia Woolf (July 13, 2008)">Mrs. Dalloway, Virginia Woolf</a> (7)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/11/18/masumiyet-muzesi-orhan-pamuk" title="Masumiyet Müzesi, Orhan Pamuk (November 18, 2008)">Masumiyet Müzesi, Orhan Pamuk</a> (6)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/10/09/gospel-according-to-jesus-christ-isaya-gore-incil-jose-saramago" title="Gospel According to Jesus Christ (İsa&#8217;ya Göre İncil), Jose Saramago (October 9, 2008)">Gospel According to Jesus Christ (İsa&#8217;ya Göre İncil), Jose Saramago</a> (0)</li>
</ul>

<img src="http://feeds.feedburner.com/~r/sarapci/~4/bZimBq2TDes" height="1" width="1"/>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://sarapci.com/2010/08/10/diary-of-a-bad-year-kotu-bir-yilin-guncesi-j-m-coetzee/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Denizli’de Bir Öğleden Sonra (Laodikeia)</title>
		<link>http://sarapci.com/2010/06/06/denizlide-bir-ogleden-sonra-laodikeia</link>
		<comments>http://sarapci.com/2010/06/06/denizlide-bir-ogleden-sonra-laodikeia#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 06 Jun 2010 18:59:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>sarapci</dc:creator>
				<category><![CDATA[GEZİLER]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Yemek]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://sarapci.com/?p=520</guid>
		<description><![CDATA[<div style="float:left;margin-right:10px;""><img src="http://sarapci.com/images/denizli_denizli.jpg" alt="Laodikeia"/></div>İlk tabaktaki tandırın ağızda ufalanan parçalarını yağlı ekmeklere soğan ve pul biber ile sararak löplöp götürdükten sonra "Tamam doydum artık, hayvanlığın lüzumu yok" diye düşündüm.  Fakat daha düşünce cümlem bitmeden ortaya gelen ikinci tabağa saldırdım.  Bu sefer daha seçici davranıp dışı biraz sertleşecek kadar iyi pişmiş ama içi hala kırmızıya çalan kahverengi ve sulu parçalardan devam ettim.  İkinci tabak bitince aklıma dahiyane bir fikir geldi, açgözlülüğüm üşengeçliğimden baskın olamaz diye masadan kalkıp elimi yıkamaya gittim ki tekrar masadan kalkmaya üşenip üçüncüyü tabağa başlamayayım. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="tweetmeme_button" style="float: right; margin-left: 10px;">
			<a href="http://api.tweetmeme.com/share?url=http%3A%2F%2Fsarapci.com%2F2010%2F06%2F06%2Fdenizlide-bir-ogleden-sonra-laodikeia"><br />
				<img src="http://api.tweetmeme.com/imagebutton.gif?url=http%3A%2F%2Fsarapci.com%2F2010%2F06%2F06%2Fdenizlide-bir-ogleden-sonra-laodikeia&amp;style=normal" height="61" width="50" /><br />
			</a>
		</div>
<p>Denizli&#8217;ye İzmir&#8217;den arabayla takribi 2 saatte gittik.  Gayet güzel bir yoldu; önce güneye sonra da Kuşadası&#8217;nın karşısından doğuya dönüp İzmir-Aydın Otoyolu&#8217;ndan yolun sonuna Aydın&#8217;a vardık.  Aydın&#8217;dan daha da doğuya İzmir&#8217;den gelenlere dik dik bakan vahşi dağlar solda kalacak şekilde vadinin içinden Denizli&#8217;ye kadar devam ettik.</p>
<p>Denizli vadinin güney tarafına kurulmuş.  Karşısındaki yamaçta uzaktan beyaz bir yamaç şeklinde Pamukkale görünüyor.  Civarın Hierapolis&#8217;e göre daha az meşhur olan asıl antik şehri Laodikea ise vadinin ortalarında bir tepede.    </p>
<p><strong>Kebapçı Enver</strong><br />
Sabahı fabrika gezerek geçirdikten sonra öğle yemeğini yemek için Denizli&#8217;nin şu anda birçok şehrimiz gibi haldır haldır kazılmakta olan çarşısında, Eski Sarayköy Caddesi&#8217;ndeki Kebapçı Enver&#8217;deki yerimizi aldık.  </p>
<p>Saat öğle yemeği için biraz geç olduğundan bütün lokanta bize kalmıştı.  Üst kattaki salonun tam ortasına yerleştik.  Daha diyet kola mı yoksa zero mu içsem diye düşünmeye fırsat kalmadan hayatımda yediğim en güzel kuzu tandırla doldurulmuş tabak masanın ortasına yerleştirildi.  </p>
<p>İlk tabaktaki tandırın ağızda ufalanan parçalarını yağlı ekmeklere soğan ve pul biber ile sararak löplöp götürdükten sonra &#8220;Tamam doydum artık, hayvanlığın lüzumu yok&#8221; diye düşündüm.  Fakat daha düşünce cümlem bitmeden ortaya gelen ikinci tabağa saldırdım.  Bu sefer daha seçici davranıp dışı biraz sertleşecek kadar iyi pişmiş ama içi hala kırmızıya çalan kahverengi ve sulu parçalardan devam ettim.  İkinci tabak bitince aklıma dahiyane bir fikir geldi, açgözlülüğüm üşengeçliğimden baskın olamaz diye masadan kalkıp elimi yıkamaya gittim ki tekrar masadan kalkmaya üşenip üçüncüyü tabağa başlamayayım.  </p>
<p>Ancak elimi yıkayıp masaya henüz dönmüştüm ki yan masadaki tandırın bitmediğini üzülerek farkettim.  O sırada yetişen acar garson delikanlı ıslak mendili de verince masadan tekrar kalkmama gerek kalmadı ve bir sonraki probleme odaklandım: hangi parçayı yesem diye uzaktan tandır tabağını çaktırmadan incelemeye başladım.  Ortadan yediğimiz için yan masanın payına saldırmak ayıp olacaktı.  Lakin üşengeçliğimi bastıran açgözlülüğüm utangaçlığımı da bastırdı.  Tam yan masaya, &#8220;Yazık arkadaşlar, yemezseniz soğuyacak&#8221; diye hamle yapacaktım ki &#8220;Yazık&#8230;. Duydunuz mu toz bulutu varmış, İzlanda&#8217;dan çıkmış&#8221; diye lafı çevirip bizim masaya gelen üçüncü tabağa konsantre oldum ve tekrar kaldığım yerden (dışı sert ama içi sulu parçalar) yemeğe devam ettim. </p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/denizli_enver.jpg" alt="Kebapçı Enver"/></div>
<p><center><em>Yan Masadaki Tabak Elimden Zor Kurtulduğu İçin Resmini Çekmekle Yetindim</em></center></p>
<p>İzmir&#8217;e dönünce sabah erken kalkıp koşuya çıkmaya karar verdikten sonra biraz rahatlayıp vicdan azabı çekmeden üçüncü tabaktan sonra gelen helva ve daha önce Antakya&#8217;da yediğim sert kabak tatlısı ile devam ettim.  Yediğime dikkat eden bir kişi olduğumdan fazla kalorili olmasın diye şekersiz içmeyi tercih ettiğim bir fincan Türk kahvesi ile ziyafetimiz sona erdi.  </p>
<p><strong>Laodikeia</strong><br />
Yemek sonrasında günün en enteresan ziyaretlerinden biri olan Laodikeia&#8217;ya (<em>Laodicea ad Lycum</em>) doğru yola çıktık.  Şehir merkezinden 10 dakika mesafede hem Denizli&#8217;yi hem de Pamukkale&#8217;yi gören bir tepeye vardık.  Bizi kazı ekibinin başındaki Profesör Celal Şimşek karşıladı.  </p>
<p>Türkiye&#8217;de onlarca antik şehir gezdim (toplamda 200 kadar varmış) ama hiçbirinde sorularımı cevaplayacak birisiyle gezme şansım olmamıştı.  Celal Hoca ile gezmek şehri anlamak ve o zamanki hayatı gözümde canlandırmak açısından muazzam faydalı oldu.  Kendisi 1843&#8242;te (tabii ki bir Alman arkeolog olan) G. Weber tarafından &#8220;keşfedilen&#8221; şehrin ilk ciddi kazılarını 2002 yılında başlatmış ve devam eden kazının da hala başında.  Ayrıca bu yazıyı yazarken çok yararlandığım, antik şehirlerin genel yapıları hakkında da çok şey öğrendiğim içinde bol miktarda resim, harita, hatta yapıların 3 boyutlu canlandırmaları da olan <u>Laodikeia (Laodikeia Ad Lycum)</u>  isimli güzel bir kitabı da var.   </p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/denizli_manzara.jpg" alt="Laodikeia"/></div>
<p><center><em>Arkadaki Beyazlık Pamukkale</em></center></p>
<p>Laodikeia&#8217;nın ismi Antiokhos&#8217;tan (Antiochus II Theos) geliyor.  Antiokhos şehri MÖ 250 yılı civarında büyüttükten sonra şehre karısının ismini (<a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Laodice_I">Laodice</a>) vermiş.  Laodikeia&#8217;nın isminin İncil&#8217;deki yedi kiliseden birisi olarak geçmesi şehrin o zamanlarda ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.  Burada kiliseden kasıt kilise binası değil, hristiyan halk.  Diğer 6 şehir ise Efes, Bergama, Tiyatira (Akhisar), İzmir, Sart ve Filadelfiya (Alaşehir).  İsa&#8217;nın havarilerinden Yuhanna (St. John) rüyasında Hz. İsa&#8217;nın kendisine bu 7 şehre mektup yazmasını istediğini gördükten sonra şehirlere ayrı ayrı mektuplar yazmış.  Laodikeia&#8217;ya yazılan mektupta hem şehrin ılık sularına atfen &#8220;ılık su olmayınız, ya soğuk ya sıcak olunuz&#8221; (bu kadar kayıtsız kalmayınız, kendinize bir taraf seçiniz) hem de Laodikeia&#8217;daki meşhur okuldaki göz mütehassısına atfen, &#8220;kör olmayınız&#8221; (kafanızı kullanınız, doğru tarafı seçiniz) demiş.  Bu mektuplardan sonra İngilizce&#8217;de Laodikeia bir kelime bile (<em><a href="http://www.merriam-webster.com/dictionary/laodicean">laodicean</a></em>) olmuş.  Manası da din konusunda ne kokan ne bulaşan kişi!   </p>
<p>Birden fazla Laodikeia olduğundan Denizli&#8217;dekini (Eskihisar Köyü&#8217;nde) Lycus nehri (Çürüksu) üzerindeki Laodikeia veya Frig Şehri Laodikeia olarak bulabilirsiniz.  </p>
<p>Gereksiz bilgi: Lycus Yunanca kurt demek ve nehirlere genel olarak verilen bir isim.  İstanbul&#8217;da da surların altından geçen ve zaman zaman yağmurlarla taşan bir Lycus (Bayrampaşa Deresi) var.</p>
<p>Antiokhos&#8217;un şehre karısının ismini vermiş olması kulağa çok romantik gelse de Mısır kralı 2. Ptolemi ile barış yaptıktan sonra karısı Laodike&#8217;yi bir çırpıda boşayıp Ptolemi&#8217;nin kızı Berenis ile evlendiğini de söylemek gerekir.  Ardından (Dallas&#8217;ı &#8211; veya yeni jenerasyon için Gossip Girl&#8217;ü &#8211; aratmayan bir şekilde) Efes&#8217;e sürülen Laodike&#8217;nin bilimum numaralarla Antiokhos&#8217;u Berenis&#8217;ten ayırıp eski kocasıyla tekrar evlendiğini, daha sonra da hıncını çıkaramayıp adamcağızı zehirleyerek bertaraf ettiğini okuyoruz.  Bununla da yetinmeyen Laodike, iktidarı garantilemek maksadıyla hem Berenis&#8217;i hem de kundaktaki oğlunu öldürttürüyor.  Sonunda ülkeyi iki oğlu arasında bölüştürmek istese de oğlanlar birbirine düşüp de iç savaş çıkınca işler iyice karışıyor.</p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/denizli_antiyokus.jpg" alt="Antiokhos"/></div>
<p><center><em>Antiokhos Bu Sikkedeki İfadesinden De Görüldüğü Gibi <br />Şehre Karısının İsmini Verdiğinden Dolayı Pişman Olmuş</em></center></p>
<p>Şehir MÖ 240 yılından depremden ilk yıkılışı olan MÖ 27 yılına kadar ticaret yolları ve kral yolu üzerinde olduğundan iyice zenginleşmiş.  Daha sonra MS 200&#8242;lü yıllarda bir daha önem kazanmış.  Antik çağlarda bile Laodikeia siyah yünü ve kumaşları ile ünlüymüş.  Laodikeia&#8217;da üretilen tekstil ve mermer ürünleri sallarla Milet&#8217;e taşınır, ordan da ihrac olurmuş.  Yani Denizli&#8217;nin tekstil ve doğaltaş konusunda geçmişi oldukça eski.  Nazik evsahibimiz mükemmel organizatör Oğuz&#8217;un bizlere hediye ettiği bornozlardan da gördüğümüz gibi bu haklı ün hala devam ediyor.  Daha sonra ard arda gelen depremler ve saldırılar sonucunda şehir defalarca yıkılmış.  Hatta bir defasında paraları bol olduğundan Lykos Vadisi&#8217;ndeki diğer şehirlerin aksine devlet yardımı almadan kendi kendilerine tamir ettikleri de olmuş.  Varlıklı zamanlarda birçok sanat eseri ve Amasyalı tarihçi ve coğrafyacı <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Strabo">Strabo</a>&#8216;nun söylediğine göre bir adet de meşhur tıp okulu varmış.  </p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/denizli_cadde.jpg" alt="Suriye Caddesi, Laodikeia"/></div>
<p><center><em>Suriye Caddesi&#8217;nin Belediye Tarafından Kazılmadan Önceki Hali</em></center></p>
<p>Celal Hoca bize antik şehri gezdirirken halkın sonunda depremlerden ve işgal edilmekten bıkıp 600&#8242;lü yılların başında koruması daha kolay diye sırtını dağlara vermiş bugünkü Denizli&#8217;ye taşınarak sorunu kökten çözdüklerini de anlattı.  Şehrin terkedilmesi bir bakıma üzücü de olsa terkedilmeseydi şimdiye hiçbirşey kalmayacağından hayırlı olduğunu da düşünebiliriz.  Sonuçta yıllarca Bizans ve Roma&#8217;nın en önemli şehirlerinden birisi olmuş İstanbul&#8217;da yaşıyoruz ama bu şehrin zamanındaki görkemini anlamamız artık imkansız.  En azından Efes, Laodikeia gibi şehirlerde restorasyonlar sonrasında şehrin eski hali tahayyül edebilir hale geliyor.  </p>
<p>Biraz acelemiz olduğundan harabeler arasında hızlı bir tur atmak zorunda kaldık.  Çok görmek istediğim 20,000 kişilik stadyumu ve ilkinin kapasitesi yetmediğinden ikincisi de yapılan amfiteatrları göremedik.  Malesef 1990′a kadar Laodikeia taşları (recycle edilerek) çevredeki yapılarda yeniden kullanılmak için söküldüğünden artık boşalmış olan, bir zamanlar yanında sporcuların yıkanmaları için bir hamamı bile oldugu söylenen stadyumu görmediğimize üzüldük.   Artık bir dahaki sefere diyerekten ana cadde ve tapınağı gezdik.  </p>
<p>Suriye Caddesi diye de bilinen ana cadde, sağlı sollu kolonlar olan ve Efes&#8217;teki caddeyi hatırlatan bir düz yol.  Yağmur suları ortada toplandıktan sonra yolun aşağı döşenen 180 santimetre yüksekliğindeki kanalizasyon sisteminden dışarı atılıyor.  Bebek-Tarabya arasındaki her yağmurda taşan yolu ve kaldırımı yapan mühendislerin gelip bir incelemeleri faydalı olabilir.  </p>
<p>Ana cadde, üzerindeki Agora ile de birlikte şehrin çarşısıymış ve kolonların üstünde kiremitli çatının altında bir portiko ve dükkanlar varmış.  Dükkanların bir tanesinin içinde irice bir şarap veya zeytinyağı deposu gördük.  Ama en enteresanı o zamanki esnafların da şimdi iki dükkan arasında tavla atan esnaflar gibi müşteri beklerken oynamak için taştan tavlayı andıran bir oyun masası yaptırmaları.  </p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/denizli_tavla.jpg" alt="Antik Tavla"/></div>
<p><center><em>Birol Abi, O Zar Öyle Oynanmaz Ama!</em></center></p>
<p>Başka bir enteresan detay da Laodikeia&#8217;da nedense su kemeri yerine toprak borularla su taşımaları.  Bu boruları evlerin sırasında yan yana dizmişler ve hepsine ayrı hat çekmişler ki ödemesini yapmayanın suyunu kesmesi kolay olsun.  Aşağıdaki resimde su dağıtım binasındaki 3 borunun geçeceği su kesme aparatını ve 2 tanesine takılmış olan filtreyi görüyorsunuz.  Ayrıca Pamukkale&#8217;den de tahmin edileceği gibi Laodikeia&#8217;nın suyu çok sertmiş (kalkerli) ve bu borularda bol miktarda tıkanıklık bulunmuş.  </p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/denizli_boru.jpg" alt="Antik Su Dağıtma Aparatı"/></div>
<p><center><em>Antik Su Saati (Laodikeia Belediye Başkanı Su Saatlerini <br />Akrabasının Şirketine Yaptırdığı İçin Kalite Biraz Kötü)</em></center></p>
<p>Turumuzu ana tapınakta bitirdik.  Oldukça büyük olan tapınak aynı günümüzdeki büyük camiler gibi bir avludan sonra girilen dev bir yapıydı, şimdi büyüklüğünü ancak kalan kolonlardan anlıyoruz.  Celal Hoca bize tapınak duvarlarındaki kabartmalarda Denizli horozu ve bir adet sazan balığı kabartmasını da gösterdi.</p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/denizli_horoz.jpg" alt="Antik Denizli Horozu"/></div>
<p><center><em>Antik Denizli Horozu.  Yandaki Antik Denizli Bornozu Kabartmasını Çekmeyi Unutmuşum</em></center></p>
<p>Tapınağın Pamukkale&#8217;ye bakan tarafında ise daha sonraları fırın olarak kullanılan bir kısım vardı.  Burasının restorasyonu hızla devam ediliyordu.  Celal Hoca ileride bu kısmın camla kaplanacağı ve ziyaretçilerin üstünden yürüyerek gezebileceğini anlattı.  </p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/denizli_tapinak.jpg" alt="Laodikeia Tapınak"/></div>
<p><center><em>Tapınaktan Kalanlar Umarım Kalmaya Devam Ederler</em></center></p>
<p>Yukarıda restorasyonlar sonrasında şehrin antik çağlardaki halini gözümüzün önüne getirebildiğimizi yazmıştım.  Laodikeia&#8217;da Celal Hoca&#8217;yı dinleyip kitabını da okuduktan sonra bunu yapmak mümkün oldu.  Öte yandan şehri gezerken Hakan da önemli bir konuya değindi.  Şu anda toprak altındaki kalıntıları toprak üstüne çıkararak belki de onların tamamen yok olmalarına sebep veriyoruz &#8211; ne de olsa çıkartılan parçaları koruyacak teknoloji de yok güvenlik de.  Umarım Hakan&#8217;ın dediği gibi olmaz da gelecek nesiller hem bizim gibi Kebapçı Enver&#8217;de tandır yer hem de Laodikeia gibi bu topraklarda yaşamış hemşehrilerimizi tanımamızı ve anlamamızı sağlayacak yerleri gezebilirler.  </p>

	<h4>İlgili Yazılar / Related posts</h4>
	<ul class="st-related-posts">
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/05/07/tel-aviv-zugurdun-riosu" title="Tel Aviv &#8211; Züğürdün Rio&#8217;su (May 7, 2008)">Tel Aviv &#8211; Züğürdün Rio&#8217;su</a> (3)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/06/14/turkiye-izmir-olsun" title="Türkiye İzmir Olsun (June 14, 2008)">Türkiye İzmir Olsun</a> (4)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/03/02/shanghai-beijing-xi%e2%80%99an-hong-kong-notlari-yalin" title="Shanghai, Beijing, Xi’an, Hong Kong Notları (Yalın) (March 2, 2008)">Shanghai, Beijing, Xi’an, Hong Kong Notları (Yalın)</a> (2)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2004/11/04/rio-de-janeiro" title="Rio de Janeiro (November 4, 2004)">Rio de Janeiro</a> (1)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2009/02/14/malaga" title="Malaga (February 14, 2009)">Malaga</a> (3)</li>
</ul>

<img src="http://feeds.feedburner.com/~r/sarapci/~4/5rUnfYpynR0" height="1" width="1"/>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://sarapci.com/2010/06/06/denizlide-bir-ogleden-sonra-laodikeia/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sosyete Monopoly Temalı Bira Turu (Mızmız Organizatör)</title>
		<link>http://sarapci.com/2010/05/22/sosyete-monopoly-temali-bira-turu-mizmiz-organizator</link>
		<comments>http://sarapci.com/2010/05/22/sosyete-monopoly-temali-bira-turu-mizmiz-organizator#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 22 May 2010 17:38:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>sarapci</dc:creator>
				<category><![CDATA[GEZİLER]]></category>
		<category><![CDATA[İngiltere]]></category>
		<category><![CDATA[Bira Turu]]></category>
		<category><![CDATA[Londra]]></category>
		<category><![CDATA[İçki]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://sarapci.com/?p=516</guid>
		<description><![CDATA[<div style="float:left;margin-right:10px;""><img src="http://sarapci.com/images/sosyete_sosyete.jpg" alt="The Sopranos"/></div>Daha once vurguladigimiz uzere, bizde malesef 22 sokak/semt + 4 tren istasyonuna esdeger sayida birahane ziyaret edip, her birinde yarimsar pint’lik bira icecek ne zaman var, ne sabir, ne de kondüsyon. Her ne kadar ilk bira turumuzda her duragimizda yarim pint yerine bir tam pint icmis olsak ve bazi istirakciler biralarini votka shot’larla takviye etmekte israrci davranmis olsalar da (bkz. Ailebabası Organizatör) o bira turunda takriben 5 saat zarfinda hepi topu 7 birahane ziyaret edebildigimiz dusunulunce, Monopoly bira turunu kendi gerceklerimize uyarlamamiz gerektigi asikardir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="tweetmeme_button" style="float: right; margin-left: 10px;">
			<a href="http://api.tweetmeme.com/share?url=http%3A%2F%2Fsarapci.com%2F2010%2F05%2F22%2Fsosyete-monopoly-temali-bira-turu-mizmiz-organizator"><br />
				<img src="http://api.tweetmeme.com/imagebutton.gif?url=http%3A%2F%2Fsarapci.com%2F2010%2F05%2F22%2Fsosyete-monopoly-temali-bira-turu-mizmiz-organizator&amp;style=normal" height="61" width="50" /><br />
			</a>
		</div>
<p>Şarapçı&#8217;nın notu: 1. Geleneksel Londra Bira Turu çok sevilince ikincisini yapmaya karar verdik.  Bu sefer organizasyonu Sayın Mızmız Organizatör yaptı.  Aşağıda tarafımdan hafifçe edit edilmiş mükemmel yazısını bulacaksınız:</p>
<p>2. Geleneksel Londra Bira Turu’na hosgeldiniz (ben Mızmız Organizatör).  Bu ikinci turumuzda Sarapci Bey yine bizlerle.  Cocuklarının ve karısının Londra’ya varmadan önceki son gunu ve kendisine layikiyla bir bira turu daha tamamlatmak oncelikli hedefimiz.  Bugun aramizda baska dostlarimiz da var. Kendilerini Sarapci Bey munasip kodadlariyla sizlere vakti ve yeri gelince tanitacaktir.</p>
<p>Hemen cok kisa bira turumuzun temasini anlatalim.  Bu sefer Londra’yi biraz daha hakkini vererek gezmek ve bira turu gelenegine damgasini vurmus onemli bir stili kendi gucumuzun yettigi olcude hayata gecirmek istedik.  Oyunumuzun adi Monopoly Bira Turu.  Monopoly oyununu hepimiz biliyoruz ama yine de once kisaca hafizalarimizi tazeleyip biraz da bilgilenelim. </p>
<p>Geleneksellesmis Monopoly bira turu konseptini kendi zaman, yas, alkol dayanikliligi ve tembellik parametrelerimize uygun olarak nasil rotusleyecegimiz konusunu da ilerleyen sayfalarda aydinlatacagiz.</p>
<p><strong>Monopoly Hakkinda</strong><br />
Monopoly, 20. yuzyilin baslarinda Amerika’da “evsahibi oyunu” diye icat edilen, zamanla degisik kisiler tarafindan gelistirilen, modern haline en yakin versiyonu ise 1930’lu yillarda patentlenip Parker Brothers’a satilan bir oyun.  Ana amac hizla daha pahali semtlere dogru yol alip, daha az vergi odeyip, hapse duserek vakit kaybetmeyip, mumkun mertebe daha cok mal mulk sahibi olup, gayrimenkulunuza adimini atan rakip oyunculardan daha yuksek kiralar elde ederek onlari iflas ettirmek.</p>
<p>Oyun tahtasinda satin alinabilecek ve uzerlerine apartman ve/veya otel insa ederek rant elde edilebilecek 22 adet sokak/semt ismi olan oyun karesi yer almaktadir.  Bu 22 kare 8 ayri renk grubu altinda kumelenmistir ve apartman/otel insasina ancak ve ancak bir renk grubundaki tum karelerin sahibi oldugunuz vakit yani monopol/tekel oldugunuz zaman izin verilmektedir.  Bunlara ek olarak 4 tren istasyonu, 3 şans, 2 yardim sandigi, (biri gelir digeri luks esya olmak uzere) 2 vergi, 1 elektrik idaresi, 1 su isleri, 1 hapse gir, 1 hapis ziyaret ve 1 ucretsiz park yeri kareleri bulunmaktadir. </p>
<p>Oyun icin gerekli techizat, altta gordugunuz oyun tahtasina ek olarak, oyuncularin secebilecegi 12 adet piyon, 22 adet arsanin ve 4 tren istasyonunun satin alindiktan sonra rakip oyunculardan alinabilecek kira gelirlerini gosteren tapu kartlari, tapusu alinan arsalarda insa edilebilecek olan 32 adet yesil apartman ve 12 adet kirmizi otel binasi, sans veya yardim sandigi karelerine dusuldugu vakit uygulanmasi gereken kosullari anlatan 16’sar kart ve 2 adet zardan oluşmaktadır.  </p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/sosyete_monopoly.jpg" alt="Monopoly Board"/></div>
<p><center><em>O Zar Öyle Oynanmaz!</em></center></p>
<p>12 adet piyon aslinda bizim bildigimiz piyonlardan ziyade, gumus renkli degisik sekilli taslardir.  Oyunun orijinalinde el arabasi, savas gemisi, saha kalkmis bir at ve binicisi, yaris arabasi, yuksuk, top (askeri anlamda), iskarpin, iskoc kopegi, utu ve fotr sapka sekilli piyonlar mevcuttu.  Daha sonraki yillarda bunlara ek olarak para kesesi ve lokomotif sekilli piyonlar da eklenmistir.  Tabii bu piyonlar Amerikan versiyonuna hastır.  Turk versiyonunu benim gibi 1980’lerde oynayanlar degisik renkli, plastik satranc piyonlarini hatirlayacaklardir.  Bu piyonlar da yine Parker Brothers’in bir oyunu olan &#8220;Sorry&#8221; menseilidir (Turkce’de kizmabirader olarak bildigimiz oyun).</p>
<p>Hayir, tabii ki ticari islemleri gerceklestirebilmek icin gerekli olan sahte Monopoly banknotlarini unutmadim.  Zira bu banknotlara ayri bir paragraf acmak gerekir.  Oyunun Amerikan versiyonunda $1, $5, $10, $20, $50, $100 ve $500’luk banknotlar olmak uzere toplam $15,140’lik nakit bulunurdu.  Her oyuncu oyuna $1,500 ile baslar ve paranin geri kalani bankada tutulurdu. Bankada para bitmesi veya oyunla birlikte gelen paralarin dikkatsizce odanizin halilarinin elektrikli supurgeyle supurulmesi esnasi kaybolmasi halinde oyuncularin kagittan “sahte” sahte para yapmalari icab ederdi.  Bu sorunu Parker Brothers da gormus olacak ki, 2008’den itibaren oyunla birlikte gelen banknotlarin toplam degeri $20,580’e cikarildi.</p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/sosyete_500.jpg" alt=""/></div>
<p><center><em>Bozdurunuz Bozdurunuz Harcayınız</em></center></p>
<p>Toplamdaki $15,140 miktarinin (daha dogrusu, yeni duzenlemeyle $20,580 miktarinin) bir diger onemi ise 4 senede bir duzenlenen Dunya Monopoly Sampiyonasi’nda birinci gelen kisiye ayni miktardaki gercek dolarlarin odul olarak verilmesi gelenegi.  Son sampiyon, 19 yasindaki Oslo’lu Bjørn Halvard Knappskog’a merhaba deyin isterseniz.  Kendisi, Las Vegas’ta duzenlenen son sampiyonada birinci gelerek, 1973’ten beri duzenlenen bu musabakada hem en genc sampiyon unvanini kazandi, hem de su ana kadar oynanan en hizli final oyunu istatistigini de hanesine yazmayi basardi.  Kendisini bilahare tebrik ediyor, bir sonraki Monopoly Bira Turumuza bekliyoruz.</p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/sosyete_champ.jpg" alt=""/></div>
<p><center><em>Norveç&#8217;ten Petrol ve Somon Dışında Monopoly Şampiyonu Da Çıkarmış</em></center></p>
<p>Oyundaki banknotlarin buyuklukleri haliyle ulkeden ulkeye degismektedir.  Turk versiyonlarinda da tahmin edebileceginiz gibi zamaninin yuksek enflasyonu sebebiyle cikan her yeni versiyonla birlikte en buyuk banknottaki sifirlarin sayisi da artmistir.  Argoda degersiz paralar hakkinda yapilan “monopoly money” benzetmesi biraz da acaba o yillarin Turk Lirasi dusunulerek mi yapildi diyesimiz geliyor.</p>
<p>Orijinal versiyonundaki sokak/semt isimleri Amerika’nin ikinci en buyuk kumar cenneti olan Atlantic City’den gelmektedir.  Oyunun Britanya’ya ulasmasi da cok uzun zaman almamis ve basit birkac kozmetik degisiklikle Atlantik’in bu tarafinda da gelmis gecmis en populer oyunlardan biri olmustur.</p>
<p>Toplam 103 ulkede ve 37 degisik dilde lisansli olarak uretilen Monopoly oyunu haliyle ulkemizde de yillardir cok sevilerek oynanir.  Buyuklerimiz ilk defa 1960’li yillarda Borsa adi altinda tanimislar bu oyunu.  Ben sahsen ilk defa 1980’lerde Monopoly adini aldiktan sonra oynamistim.  Cogumuz da Siraselviler Caddesi’ni, Simsek Demiryollari’ni, Bagdat Caddesi’ni hatirlariz, &#8220;Ah Barbaros Bulvari’na 4. oteli yapsam da geleni geceni soguslesem&#8221; dedigimiz gunleri unutmayiz.  Daha sonra Banker Kacti, Milyarder gibi turevleri ciksa da, hele hele ayni seneler televizyonlarimizda izleyerek tanistigimiz Alex P. Keaton (Michael J. Fox – Aile Baglari) karakterinin de en sevdigi oyun olan Monopoly’nin yeri ayridir.</p>
<p>Uzun lafin kisasi, Monopoly denince nostaljik duygulara kapilmamak zor.  Son yillarda artik bu tip aile oyunları gitgide popularitelerini kaybediyor ve yerlerini internete baglanarak, tanimadiginiz milyonlarca oyuncunun oldugu bir ortamda bir baska karaktere burunup enfes grafikler esliginde oynanan MMORPG (Massively Multiplayer Online Roleplaying Game &#8211; Aklınızın Alacağından Fazla Oyunculu Intenet Oyunu) furyasina birakiyor.  Bira turumuzu bu temaya uygun sekilde planlamak bir bakima bu akima da minik bir isyan.  Cok sukur McDonald’s gibi saglikli bir nesil yetistirmek icin kendini harap eden firmalar Monopoly gibi demirbas oyunlari koruyorlar ve hamburger menulerine bu oyunu entegre etmeyi basariyorlar (<a href="">http://www.playatmcd.com</a> – hay allah, en son promosyonu yeni kacirmisiz).  </p>
<p>Yine son yillarin bir baska marifeti ise Parker Brothers’in isin cilkini cikarmis olmasi ve akliniza gelebilecek her turlu temayi kullanarak (James Bond, Disney, American Idol temalarindan Almanya’nin güzide Ingolstaldt yoresi temasina kadar) degisik oyun tahtalari gelistirip satisa sunmalari.  Buyrun, listenin tamami burada: <a href="">http://en.wikipedia.org/wiki/Licensed_and_localized_editions_of_Monopoly</a></p>
<p><strong>Bira Turu Detaylari</strong><br />
Şimdi gelelim esas projemize… Eminim bu kadar hikayeyi niye anlattigimizi merak ediyorsunuz.</p>
<p>Bizler gibi içki içmek için bahane arayan kişilerin bira turlarını düzenlemekte kullandıkları araçlardan birisi de Monopoly teması altinda yapilan bira turları.  Bunlarda (içki içmek dışındaki) amac, oyun tahtasindaki butun sokak/semt isimlerine ugrayip, oradaki daha onceden secilmis bir birahanede yarim pint (bkz. <a href="">http://sarapci.com/londra-bira-turu)</a> icip yola devam etmektir. Bu işe ciddiyetle yaklasan biracilar, ozellikle koktengelenekselbiraturcular, birahanelerin sirasinin da cok onemli oldugunu, guzergahin oyun tahtasindaki siraya gore duzenlenmesi gerektigini ve de bu guzergahta tren istasyonlarinin ihmal edilmemesi gerektigini de onemle vurgularlar. Hatta hatta bu isin esas duayenleri, cizdikleri rota uzerinde yakindaki bir elektrik idaresi, su isletmesi ve hatta emekli sandigi ile piyango gisesi yakinlarindaki birahanelere de ugrayarak bu isi layikiyla yapmayi neredeyse Everest’e cikmaktan daha zor kilmayi gorev edinmis sahislardir.</p>
<p>Daha once vurguladigimiz uzere, bizde malesef 22 sokak/semt + 4 tren istasyonuna esdeger sayida birahane ziyaret edip, her birinde yarimsar pint’lik bira icecek ne zaman var, ne sabir, ne de kondüsyon. Her ne kadar ilk bira turumuzda her duragimizda yarim pint yerine bir tam pint icmis olsak ve bazi istirakciler biralarini votka shot’larla takviye etmekte israrci davranmis olsalar da (bkz. Ailebabası Organizatör) o bira turunda takriben 5 saat zarfinda hepi topu 7 birahane ziyaret edebildigimiz dusunulunce, Monopoly bira turunu kendi gerceklerimize uyarlamamiz gerektigi asikardir.</p>
<p>Bu nedenledir ki, bira turumuzu Sosyete Monopoly Bira Turu olarak adlandiriyor ve yukardaki oyun tahtasinda da goreceginiz uzere, kirmizi, sari, yesil ve lacivert renkli sokak/semtlere odaklanmaya karar veriyoruz.  Bu sokak/semtlerin goreceli olarak daha pahali emlak fiyatlari olan yerler olduğunu farketmiş olabilirsiniz zaten Old Kent Road’da, Euston Road’da bol alkollü olaraktan yol aramakla isimiz olmaz.  Hele hele tren istasyonlari ziyadesiyle tehlikeli olabilir.  Birahaneler arasi yuruyecek olmamiz ve son birahanemizden sonra aksam yemegimizi yiyecegimiz ve derbi macimizi izleyecegimiz lokantaya metroyla gidecek olmamiz konuyla alakasizdir.</p>
<p>Bir ufak not daha: yukaridaki oyun tahtasinda da goreceginiz uzere, oyunumuzu orijinal Londra adreslerini kullanarak kurguladik.  2006’da Parker Brothers sirketi Londra’daki emlak fiyatlarinin ucup gitmesi sonucu Oxford Street haricindeki tum sokak/cadde isimlerini degistirerek, zamanin fiyatlarina ve prestij kiyaslamalarina daha uygun olan bircok yeni sokak/semt ismi getirdi oyuna.  Bunlarin arasinda Kensington Palace Gardens, Primrose Hill, Bishopsgate, Knightsbridge gibi mekanlar var.  Bu adreslerdeki birahanelerin gerek sayi, gerek otantiklik acisindan bizleri hayal kirikligina ugratacagini da hesaba katarak orijinal mekan isimlerine sadik kaldik.</p>
<p>Asagida bu guzergah uzerinde gidilebilecek birahaneler, hangi sirada gitmemizin en optimal olacagi, Google Maps araciligiyla olusturdugumuz ve bira turumuzu okuyucularin da gozlerinde canlandirmalarina yardimci olacak temsili bir guzergah haritasi ile birahaneler arasindaki takribi uzaklik ve yuruyus mesafeleri yer almaktadir.  Dikkat edeceginiz uzere, su an itibariyle oyun tahtasindaki siralamadan saptigimiz sadece iki enstantane var. Ilk duragimizda Strand yerine Fleet Street ile basliyoruz.  Son duragimizda ise Mayfair ile bitirmek yerine Park Lane ile bitiriyoruz.  Bunun sebebi tahmin edilecegi uzere rotamizi optimize etmek.  Tabii ki bu birahanelere alternatif olabilecek muesseseler konusunda onerilere acigiz.  Degisiklik yaparken uygulayacagimiz ana kriterler guzergahi kolaylastiran ve/veya otantikligi goz onune alindiginda guzergahi zorlastirsa dahi kacirilmamasi gerekmekte olan birahanelerdir.</p>
<p>Amacimiz bu 11 birahaneyi asagidaki sirayla ziyaret edip, her birinde diledigimiz bir bira cesidinden yarimsar pint tatmak vesilesiyle hedefimize ulasmak.  Dilersek ve vaktimiz kalirsa, elbette ki son duragimiz olan Park Lane’de (dikkatli okuyucularimiz bu birahaneyi Sarapci Bey’in son yazisindan da hatirlayacaklardir) susuzlugumuzu giderme amacli tuketimleri sadece bir yarim pint ile sinirli tutmak yukumlulugunde degiliz.  Gel gelelim bira turunun hemen akabinde, derbi mac ve kebaplar esliginde devirecegimiz Efes’ler de hesaba katildiginda, esegin kulagina su kacirmanin da alemi olmadigini dusunuyoruz.</p>
<p><strong>Bira Turu Duraklari</strong></p>
<p><strong>1. Fleet Street</strong></p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/sosyete_1fleet.jpg" alt=""/></div>
<p>Ye Olde Cheshire Cheese (145 Fleet Street)<br />
<a href="">http://www.pubs.com/pub_details.cfm?ID=216</a> <br />
Sonraki durağa 1.1 km (14 dakika)</p>
<p><strong>2. Strand</strong> </p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/sosyete_2strand.jpg" alt=""/></div>
</p>
<p>The Coal Hole on the Strand (91-92 Strand)<br /><a href="">http://www.classicpubs.co.uk/thecoalholestrandlondon</a> <br />
Sonraki durağa 0.5 km (6 dakika)</p>
<p><strong>3. Trafalgar Square</strong></p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/sosyete_3trafalgar.jpg" alt=""/></div>
</p>
<p>The Chandos (29 St. Martins Lane) <a href="">http://ultimatepubguide.com/pubs/info.phtml?pub_id=78</a> <br />Sonraki durağa 0.3 km (4 dakika)</p>
<p><strong>4. Leicester Square</strong></p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/sosyete_4leicester.jpg" alt=""/></div>
</p>
<p> The Moon Under Water (28 Leicester Square)<br /><a href="">http://www.fancyapint.com/pubs/pub1063.php</a><br /> (Sonraki durağa 0.3 km (3 dakika)</p>
<p><strong>5. Coventry Street</strong> </p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/sosyete_5coventry.jpg" alt=""/></div>
</p>
<p>Waxy O&#8217;Connor&#8217;s (14-16 Rupert Street)<br /><a href="">http://www.waxyoconnors.co.uk/london/index.asp </a><br />Sonraki durağa 0.3 km (3 dakika)</p>
<p><strong>6. Picadilly</strong></p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/sosyete_6picadilly.jpg" alt=""/></div>
</p>
<p>The Captain&#8217;s Cabin 4-7 Norris Street<br /><a href=""> http://www.waxyoconnors.co.uk/london/index.asp</a><br />
Sonraki durağa 0.4 km (5 dakika)</p>
<p><strong>7. Regent Street</strong><br />The Glassblower (42 Glasshouse Street) </p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/sosyete_7regent.jpg" alt=""/></div>
</p>
<p><a href="">http://www.fancyapint.com/pubs/pub717.php</a> <br />Sonraki durağa 0.7 km (8 dakika)</p>
<p><strong>8. Oxford Street</strong></p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/sosyete_8oxford.jpg" alt=""/></div>
</p>
<p>The Argyll Arms (18 Argyll Street) <br /><a href="">http://www.pubs.com/pub_details.cfm?ID=149</a> <br />Sonraki durağa 0.6 km (6 dakika)</p>
<p><strong>9. Bond Street</strong></p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/sosyete_9bond.jpg" alt=""/></div>
</p>
<p>Coach &#038; Horses (5 Bruton Street)<br /><a href="">http://www.fancyapint.com/pubs/pub401.php</a> <br />Sonraki durağa 0.4 km (4 dakika)</p>
<p><strong>10. Mayfair</strong></p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/sosyete_10mayfair.jpg" alt=""/></div>
</p>
<p>The Only Running Footman (5 Charles Street) <a href="">http://www.fancyapint.com/pubs/pub393.php</a> <br />Sonraki durağa 0.7 km (8 dakika)</p>
<p><strong>11. Park Lane</strong></p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/sosyete_11parklane.jpg" alt=""/></div>
</p>
<p> The Rose and Crown (2 Old Park Lane) <br /><a href="">http://www.visitlondon.com/attractions/detail/59730</a> <br />Best Mangal&#8217;a 30 dakika (metro ile).</p>
<p>Bira turu oncesi yaptigimiz takribi hesaplamalara gore, her birahanede 15 dakika gecirsek, duraklar arasi seyahat sureleri de goz onune alindiginda, bu bira turu toplamda asgari 4 saat surecektir.  Londra saati ile saat 18:00’de Best Mangal (nam-i diger, Londra-Develi) adli lokantada Besiktas-Fenerbahce derbi maci icin hazir bulunabilmemiz icin bira turuna yine Londra saati ile en gec saat 13:00’te ilk duragimiz olan Ye Olde Cheshire Cheese’den baslamamiz akillicadir.  Evvelinde herkes birseyler atistirip tabir-i caizse “altlik yaparak” basinin caresine bakmalidir.</p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/sosyete_harita.jpg" alt="Monopoly Pub Crawl"/></div>
<p><center><em>Yürüdüğümüz Uzun Yolda Aldığımız 2002 Kalorinin 202&#8242;sini Yakmayı Planlamaktayız (Cips Kalorileri Hariçtir)</em></center><br />
Bu bira turunu da alnimizin akiyla tamamlayacagimizdan muessesemizin suphesi yoktur.  Bu plan ve program oncesi ilgili istirakcilerin gorus ve sorularini Mizmiz Organizator ile bizzat temasa gecerek muessesemize iletmeleri onemle rica olunur.  Her zaman oldugu gibi, bira turumuzun akabindeki degerlendirmeleri, sayin Sarapci Bey’in kaleminden, <a href="">http://www.sarapci.com</a> adresinden okumaya nail olacaksiniz.</p>
<p>Saygilar, sevgiler&#8230;</p>
<p>Turkiye Bira Turu Federasyonu, Londra Temsilciligi adina,<br />
Mizmiz Organizator</p>

	<h4>İlgili Yazılar / Related posts</h4>
	<ul class="st-related-posts">
	<li><a href="http://sarapci.com/2009/09/01/londra-bira-turu" title="1. Geleneksel Londra Bira Turu (September 1, 2009)">1. Geleneksel Londra Bira Turu</a> (14)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2001/06/25/white-teeth-inci-gibi-disler-zadie-smith" title="White Teeth (İnci Gibi Dişler), Zadie Smith (June 25, 2001)">White Teeth (İnci Gibi Dişler), Zadie Smith</a> (4)</li>
</ul>

<img src="http://feeds.feedburner.com/~r/sarapci/~4/iCsyVoZ0CmU" height="1" width="1"/>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://sarapci.com/2010/05/22/sosyete-monopoly-temali-bira-turu-mizmiz-organizator/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Alıklar Birliği (A Confederacy of Dunces), John Kennedy Toole</title>
		<link>http://sarapci.com/2010/04/13/aliklar-birligi-a-confederacy-of-dunces-john-kennedy-toole</link>
		<comments>http://sarapci.com/2010/04/13/aliklar-birligi-a-confederacy-of-dunces-john-kennedy-toole#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 13 Apr 2010 19:32:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>sarapci</dc:creator>
				<category><![CDATA[KITAPLAR]]></category>
		<category><![CDATA[Anti-Kahramanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Big Lebowski]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[New Orleans]]></category>
		<category><![CDATA[Okuma Cemiyeti]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://sarapci.com/?p=505</guid>
		<description><![CDATA[<div style="float:left;margin-right:10px;""><img src="http://sarapci.com/images/confederacy_confederacy.jpg" alt="The Sopranos"/></div>Kitaptaki başarılı ana karakterlerden birisi de dekadan bir üçüncü dünya başkenti havasındaki New Orleans şehri.  (Şehrin 90'lardaki hali için: <a href="http://sarapci.com/1996/05/03/gunah-sehri-new-orleans">Günah Şehri New Orleans</a> isimli sarapci.com yazısına bakınız.) <u>Alıklar Birliği</u>, New Orleans'ı James Joyce'un Dublin'i gibi detaylarıyla realist bir şekilde portre ettiği için orada (ve daha sonra bütün Amerika'da) kült statüsüne ulaşmış, hatta Ignatius'un kitabın en başında ufak bir isyan çıkardığı D.H. Holmes isimli dükkanın olduğu yerde bir heykelini dikmişler. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="tweetmeme_button" style="float: right; margin-left: 10px;">
			<a href="http://api.tweetmeme.com/share?url=http%3A%2F%2Fsarapci.com%2F2010%2F04%2F13%2Faliklar-birligi-a-confederacy-of-dunces-john-kennedy-toole"><br />
				<img src="http://api.tweetmeme.com/imagebutton.gif?url=http%3A%2F%2Fsarapci.com%2F2010%2F04%2F13%2Faliklar-birligi-a-confederacy-of-dunces-john-kennedy-toole&amp;style=normal" height="61" width="50" /><br />
			</a>
		</div>
<p><a href="http://sarapci.com/dubliners-dublinliler-james-joyce/">Dubliners</a> yazımda <span style="text-decoration: underline;">A Confederacy of Dunces</span>&#8216;dan (Alıklar Birliği) biraz bahsetmiştim.  Kitaba başlarken biraz tedirgindim zira birden fazla kişiden çok komik olduğunu duymuştum.  Ne zaman bir kitap komik diye övülse hayal kırıklığına uğradığımdan okumaya hafif bir önyargı ile başladım.</p>
<p>Aslında mekan da kitap okumaya pek uygun değildi.  Bir türlü yazısını yazamadığım Güney İtalya seyahatimizin dönüş uçağındaydık.  Bari havaalanına hız sınırlarını zorlayarak yetiştikten sonra son dakika aldığımız şarabı kırılmasın diye bavula koymayıp yanıma almıştım.  Bavullarımızı verip üstbaş kontrolünden geçerken yanımda güvenlik kurallarını ihlal edecek şekilde 100 ml&#8217;den fazla şarap taşıdığım için şişeme el koymaya kalktılar.  Ben isyan edince, aksi kadın polis şişeyi sırt çantama koyup geri gitmemi çantamı da bagaja vermemi tavsiye etti.  Yapacak başka birşey olmadığından çantamdaki gerekli eşyaları Türk usulü birsürü plastik torbaya aktardım ve çantamı &#8220;<em>çekin</em>&#8221; ettim.  Kan ter içinde geri gelip uçağın kapısı kapanayazdığı sırada THY uçağına geç kalmış da bütün uçağı beklettirmiş milletvekili gibi herkes yerine yerleştikten sonra pişkin bir şekilde yerime oturdum.  Kısa süre sonra 2.5 yaşında bir bebekle seyahat etmenin zorluklarını yaşamaya başladık.  Ama nasılsa bir süre sonra ortalık duruldu da <span style="text-decoration: underline;">Alıklar Birliği</span>&#8216;ne başlayabildim.</p>
<div style="text-align: center;"><img src="http://sarapci.com/images/confederacy_kapak.jpg" alt="A Confederacy of Duncesi, Alıklar Birliği" /></div>
<p>Benim için bir kitapta herhalde diyaloglardan sonra en önemli şey olan karakterlerden başlamak gerekirse daha kitabın ilk sayfalarında anti-kahramanımız Ignatius J. Reilly ufaktan gülümsetmeye, sonra kıkırdatmaya, sonra da gözlerimden yaşlar getirecek şekilde katılarak güldürmeye başladı.</p>
<p>Ignatius New Orleans&#8217;ın sıcağında kulaklarını kapatan bir av şapkası ve kalın avcı gömleğiyle gezen, hastalık hastası, 30&#8242;lu yaşlarında hala her işini yapan annesiyle oturan, yüzsüz, bencil, ukala ve en önemlisi hayatımda okuduğum en eğlenceli roman karakteri.</p>
<p>Kısa süre sonra yan karakterlerin en iyisi (muhtemelen Eddie Murphy&#8217;nin ilham kaynağı) dünyaya sürekli kapkara gözlüklerin ve sigara dumanının ardından bakan sarkastik zenci Burma Jones ve Ignatius&#8217;un <em>nemesis</em>&#8216;i zavallı polis Mancuso piyasaya çıktı.  Ignatius&#8217;un köylü kurnazı annesi Irine Reilly&#8217;yi hem sevmedim hem de kadıncağıza acıdım.  Big Lebowski filmindeki beceriksiz dedektifi hatırlatan Levy Pants fabrikasında Ignatius&#8217;un müdürü Mr. Gonzales, aynı ofisteki bunak memure Miss Trixie, Ignatius&#8217;la nefret-aşk ilişkisiyle bağlı abaza sevgilisi Myrna Minkoff gibi karakterler de kitabı iyice komikleştirdiler.</p>
<p>Yavaş yavaş karakterleri tanıyıp konunun Recep İvedik benzeri bir başarısız iş aramaları serisi olduğunu anladıktan sonra kitabın keyfine varmaya başladım.  35. sayfada aşağıdaki paragrafı okurken artık engelleyemediğim bir gülme krizine tutuldum (tercüme bendenize aittir):</p>
<blockquote><p>Bayan Reilly Devriye Mancuso&#8217;ya sabah İgnatius için aldığı iki düzine çöreğin kalanlarından ikram etti.  Yağlı kutu sanki birisi içindeki bütün çörekleri aceleyle aynı anda almaya kalkmışçasına eciş bücüştü.  Mancuso biraz uğraştıktan sonra açabildiği kutunun dibindeki iki tane pörsümüş çöreğe ulaştı.  Çöreklerin kenarlarındaki nem ve ufak delik kısa süre önce içlerindeki reçelin çaktırmadan emildiğini gösteriyordu.  Mancuso kibarca &#8220;Teşekkürler Bayan Reilly, zaten öğlen biraz fazla yemiştim&#8221; diyerek çörek kutusunu Bayan Reilly&#8217;ye uzattı.  Bayan Reilly Mancuso&#8217;ya ağzına kadar doldurduğu için taşırken dökülmeye başlayan kahve fincanını &#8220;Keşke bir tane alsaydınız Bay Mancuso, Ignatius bu çörekleri çok sever.  Daha bu sabah bana &#8216;Anne bu çörekleri çok seviyorum&#8217; dedi diyerek uzattı.&#8221;</p></blockquote>
<p>Şu anda bana &#8220;Allah canımı alsın, iki gözüm önüme aksın ki bu kitap çok komik&#8221; diye kitap tavsiye edenlerin yaptığının aynısını siz sayın okurlara yaptığımın farkındayım ama yukarıdaki paragrafı benim gibi karakterleri tanıyarak okusaydınız, uçağınıza geç kalmışken bir de yeni aldığınız nadide şarabınızı kırılma riskini göze alarak bagaja verseydiniz, yanınızda oğlunuz ikide bir yere düşürdüğü boya kalemlerini size daracık koltukların arasından kafanızı vurdura vurdura aldırsaydı eminim siz de solunuzda oturan kolormatik gözlüklü çenesine kadar favorili İtalyan amcanın garip bakışlarına aldırmadan gözünüzden yaşlar gelerek gülerdiniz.</p>
<p>Ignatius&#8217;u komik bir dehanın en önemli ürünü yapan şeylerden birisi de kendisinden başka herkesin aptal ve cahil olduğunu düşünürken yaptıkları.  Yaşamak için tek iyi zamanın Ortaçağ olduğunu düşünen Ignatius&#8217;a göre kitabın geçtiği 1950&#8242;lerde dünyada kafi miktarda estetik, dürüstlük, düzen ve din kalmamış.  Tabii bütün bu soyu tükenen erdemler herşeyi bilen Ignatius&#8217;un kendi <em>weltanschauung</em>&#8216;una (spesifik dünya görüşü) göre tarif edilmekte.  Ignatius bu fikirlerini sadece düşünmekle kalmıyor mümkün mertebe önüne gelen herkese de empoze ediyor.  Ama yazar <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/John_Kennedy_Toole">John Kennedy Toole</a> İgnatius&#8217;u o kadar güzel anlatmış ki, kitabı okuduğum günlerde metrobüste arkamda yeni tanıştığı kızlara yazarken &#8220;Güzel Allahımız iyi ki dört mevsimi yaratmış, şu kış olmasaydı mikroplar nasıl ölürdü?&#8221; gibi salakça bir soru soran delikanlıya dönüp bir Ignatius tepkisi vermemek için zor tuttum.  Muhtemelen böylece temiz bir dayaktan kurtuldum, ayrı.  (Zaten böyle sevdiğim karakterlerden çok etkilendiğim için evde Larry David&#8217;in mükemmel dizisi <span style="text-decoration: underline;">Curb Your Enthusiasm</span>&#8216;i izlemem yasaklandı.)</p>
<p>Ignatius kitap boyunca ağdalı İngilizcesiyle hayattaki zorlukları kabullenmeyi öneren kaderci Romalı düşünür <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Boethius">Boethius</a>, monist felsefesi Mevlana&#8217;yı hatırlatan İngiliz şair <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/John_Milton">Milton</a> gibi favori yazarlarına atıflarda bulunuyor.  Tabii bunlara kendi yorumunu da katıp işine gelen kısımlarını cımbızla seçerek.  Ignatius&#8217;un sorunlarla karşılaşınca Boethius&#8217;un çark-ı feleğini örnek göstererek tepki vermemesi biraz Trainspotting&#8217;deki komik karakter Spud&#8217;ın gittiği iş mülakatında &#8220;En güçsüz yanım idealistliğimdir, bir problemle karşılaştığımda hiç umurumda olmaz&#8221; demesine benziyor.</p>
<div style="text-align: center;"><img src="http://sarapci.com/images/confederacy_float.jpg" alt="" /></div>
<p style="text-align: center;"><em>New Orleans&#8217;ta Mardi Gras Kutlamalarında Bir Ignatius Reilly Heykeli</em></p>
<p>Ignatius&#8217;un pasifizimini ve tembelleğini haklı çıkarırcasına zenci elemanlarını köle gibi çalıştıran Mr. Levy bütün parasına ve gücüne rağmen kitaptaki en dertli karakter.  Öte yandan polis tarafından tehdit edildiğinden asgari ücretin altında eşek gibi çalışmak zorunda kalan Jones hayatından memnun denemese de en azından mutlu.  Ve kitap boyunca kaderin (veya <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Minerva">Minerva</a>&#8216;nın) cilveleri sayesinde fatalist Ignatius çevresindeki herkesin hayatını bir şekilde değiştirmeyi başarıyor.</p>
<p>Kitaptaki başarılı ana karakterlerden birisi de dekadan bir üçüncü dünya başkenti havasındaki New Orleans şehri.  (Şehrin 90&#8242;lardaki hali için: <a href="http://sarapci.com/1996/05/03/gunah-sehri-new-orleans">Günah Şehri New Orleans</a> isimli sarapci.com yazısına bakınız.) <span style="text-decoration: underline;">Alıklar Birliği</span>, New Orleans&#8217;ı James Joyce&#8217;un Dublin&#8217;i gibi detaylarıyla realist bir şekilde portre ettiği için orada (ve daha sonra bütün Amerika&#8217;da) kült statüsüne ulaşmış, hatta Ignatius&#8217;un kitabın en başında ufak bir isyan çıkardığı D.H. Holmes isimli dükkanın olduğu yerde bir heykelini dikmişler.  Kitabın bir hayranı da çok takdir ettiğim bir hareketle kitaptaki mekanlara tek tek gidip şu mükemmel web sitesini hazırlamış: <a href="http://ignatiusghost.blogspot.com/">http://ignatiusghost.blogspot.com/</a>.  Detaylara meraklıysanız bu sitede kitapta bol bol bahsi geçen Big Chief Tablets (bir cins bloknot), Dr. Nut (bir gazlı içecek) gibi şeylerin resimlerini de bulabilirsiniz.</p>
<div style="text-align: center;"><img src="http://sarapci.com/images/confederacy_ignatius.jpg" alt="Ignatius J. Reilly" /></div>
<p style="text-align: center;"><em>Ignatius J. Reilly&#8217;nin D.H. Holmes Önüne Dikilmiş Heykeli</em></p>
<p>Alıklar Birliği&#8217;ni tartıştığımız <a href="http://sarapci.com/tag/okuma-cemiyeti">Okuma Cemiyeti</a> toplantısını aslında New Orleans&#8217;ın havasını taşıyan Beyoğlu&#8217;nun arka sokaklarında yapmamız yakışırdı ama kader (Minerva) Kuruçeşme Balıkçısı&#8217;nı daha uygun gördü.  Adeta kitaptan bir sahne gibi, arka masamızda 3 tane über-dedikoducu kadın bağıra çağıra bir ortak ardaşlarının gelininin ne kadar da terbiyesiz olduğunu tartışmaktalardı.  İşin kötüsü anlattıklarını mecburen dinlediğimiz için haklı olduklarını düşünmeye başladım; gelin gercekten de tam sopalıktı.   Seha&#8217;dan engelleyici pis bakışlar gelmese kadınlara (bu sefer dayak yeme riski de yokken) esaslı bir Ignatius tepkisi verecektim ama yapamadım.  Zaten ne zaman boyle bir durumda olsam şartlar şahit olduğum olaylara mudahalemi engeller, sonra gunlerce &#8220;keske karışsaydım, bu pasifizmin kimseye faydası yok&#8221; ile &#8220;ulan işim ne iyi ki karışmadım, ne halleri varsa görsünler&#8221; arasinda gider gelirim.</p>
<p>Aslında Okuma Cemiyeti&#8217;nde kitabı benim kadar beğenen kimse çıkmadığı için hayal kırıklığına uğramış olduğumdan pek hevesim de kalmamıştı.  Banu, Ignatius terbiyesizliğinin hiç sevmediği bir herifi hatılattığını dolayısıyla Ignatius&#8217;tan da  tiksindiğini ve okumaya dayanamadığını anlattı.  Seha zaten benim çok sevdiğim şeyleri ekseriyetle sevmez, kitabı bitirmemişti bile, sonunu ben anlattım.  <span style="text-decoration: underline;">Alıklar Birliği</span> <a href="http://gulunesiasklar.blogspot.com/">Ludmila</a>&#8216;nın da favori kitaplarından birisi olmasına rağmen cemiyetteki kadınlara &#8220;Siz bu kitabı sevemediniz zira bu bir erkek kitabıdır ve siz kadınlar mizahtan anlamazsınız&#8221; gibi Ignatius cinsi bir genelleme yapmak suretiyle saldıracaktım ki Hikmet de benim bayılmış olduğum karakterlerin fazla karikatürize olduğundan şikayet edince pes ettim.</p>
<p>Aslında sayın azalarımız bu kitabın değerini bilemediler zira bir sonraki kitabımız hem ağır hem de ziyadesiyle ciddi yazar olarak tanınan J. M. Coetzee&#8217;nın (kat-Zİ-ya okunuyormuş, <a href="http://inogolo.com/query.php?qstr=coetzee&amp;search=Search+Names">inanmayan bakabilir</a>) <span style="text-decoration: underline;">Kötü Bir Yılın Güncesi</span> (<span style="text-decoration: underline;">Diary of a Bad Year</span>) isimli kitabı oldu.  Ben de bu fırsat bir daha elime geçmez diye kendimi Minerva&#8217;ya teslim edip arka masadaki kadınlara ne kadar beyinsiz ve zavallı yaratıklar olduklarını anlatmaya gittim.</p>

	<h4>İlgili Yazılar / Related posts</h4>
	<ul class="st-related-posts">
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/08/19/the-mysteries-of-pittsburgh-michael-chabon" title="The Mysteries of Pittsburgh, Michael Chabon (August 19, 2008)">The Mysteries of Pittsburgh, Michael Chabon</a> (2)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/06/02/puslu-kitalar-atlasi-ihsan-oktay-anar" title="Puslu Kıtalar Atlası, İhsan Oktay Anar (June 2, 2008)">Puslu Kıtalar Atlası, İhsan Oktay Anar</a> (8)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/07/13/mrs-dalloway-virgina-woolf" title="Mrs. Dalloway, Virginia Woolf (July 13, 2008)">Mrs. Dalloway, Virginia Woolf</a> (7)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/11/18/masumiyet-muzesi-orhan-pamuk" title="Masumiyet Müzesi, Orhan Pamuk (November 18, 2008)">Masumiyet Müzesi, Orhan Pamuk</a> (6)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/10/09/gospel-according-to-jesus-christ-isaya-gore-incil-jose-saramago" title="Gospel According to Jesus Christ (İsa&#8217;ya Göre İncil), Jose Saramago (October 9, 2008)">Gospel According to Jesus Christ (İsa&#8217;ya Göre İncil), Jose Saramago</a> (0)</li>
</ul>

<img src="http://feeds.feedburner.com/~r/sarapci/~4/v6Xltbc2XOY" height="1" width="1"/>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://sarapci.com/2010/04/13/aliklar-birligi-a-confederacy-of-dunces-john-kennedy-toole/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>250 Kelimelik Yalakalık: The Sopranos</title>
		<link>http://sarapci.com/2010/02/02/250-kelimelik-yalakalik-sopranos</link>
		<comments>http://sarapci.com/2010/02/02/250-kelimelik-yalakalik-sopranos#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 02 Feb 2010 20:15:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>sarapci</dc:creator>
				<category><![CDATA[250 Kelimelik Yalakalıklar]]></category>
		<category><![CDATA[YAZILAR]]></category>
		<category><![CDATA[Dizi]]></category>
		<category><![CDATA[Dostoyevski]]></category>
		<category><![CDATA[Mafya]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://sarapci.com/?p=500</guid>
		<description><![CDATA[<div style="float:left;margin-right:10px;""><img src="http://sarapci.com/images/sopranos1_sopranos1.jpg" alt="The Sopranos"/></div>Daha ilk bölümlerde koltuğa çivilendik.  Senaryo mükemmel, karakterler harika çizilmiş ve Oskarlık (Emmy’lik) aktörler çok inandırıcı, benim için mühim olan müzikler de gayet ince ince seçilmiş.  Mafya dizisi olmasına rağmen asıl tema mafyadan ziyade insan psikolojisi olduğundan Dostoyevski yazsaymış olurmuş.  ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="tweetmeme_button" style="float: right; margin-left: 10px;">
			<a href="http://api.tweetmeme.com/share?url=http%3A%2F%2Fsarapci.com%2F2010%2F02%2F02%2F250-kelimelik-yalakalik-sopranos"><br />
				<img src="http://api.tweetmeme.com/imagebutton.gif?url=http%3A%2F%2Fsarapci.com%2F2010%2F02%2F02%2F250-kelimelik-yalakalik-sopranos&amp;style=normal" height="61" width="50" /><br />
			</a>
		</div>
<p>The Sopranos biz ABD&#8217;deyken başlayıp meşhur olmuştu ama HBO&#8217;ya abone olmadığımızdan ve mafya dizileri pek ilgimi çekmediğinden uzak durmuştum.  Birkaç sezon sonra <a href="http://www.economist.com/world/united-states/displaystory.cfm?story_id=9304030">The Economist</a>&#8216;te methiyeler düzülünce meraklandım, ama bu sefer de 6 sezon olmasından çekindim.</p>
<p>Sonunda 6 sezonu edindim ve Sopranos uzun süre izlenecek DVDler rafımda bekledi.  O esnada konuştuğum  Sinan tüm zamanların en iyi dizisi olduğunu iddia etti, Cem ise &#8220;Keşke yerinde olsam da 6 sezonu baştan oturup izlesem&#8221; dedi.  Wikipedia Sopranos&#8217;un dizi endüstrisini yeniden yarattığını yazdı.</p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/sopranos1_tony.jpg" alt="Tony Soprano" /></div>
<p>Biraz daha araştırınca dizinin 25 Emmy ve 5 Altın Küre aldığını,  yaratıcısı David Chase’in sunumu sonrasında HBO’nun o zamanki başkanının baş karakter Tony Soprano için:</p>
<blockquote><p>“40’li yaşlarda, annesiyle sorunları olan, karısını sevmesine rağmen metreslerle düşüp kalkan,  iki genç babası, ajite, depresif, psikoterapi ile hayatının anlamını arayan bir karakter.  Tanıdığım herkesten tek farkı New Jersey’nin baş mafya babası olması”</p></blockquote>
<p>dediğini okudum.  Yukarıdaki özelliklere sahip tanıdığım olmadığı gibi genel tarif de pek ilgimi çekmedi.  Ama buna rağmen zevkine güvendiğim herkesin diziyi bu kadar beğenmiş olması iyice meraklandırdı.</p>
<p>Bizim oğlanın yataktan çıkabilmesinden kendi kendine uyumaya başlaması arasında geçen azap dolu 6 ay boyunca zaten saat 20:00 ile 22:30 arası mücadele ile geçiyordu.  Değil TV izlemek bazen oğlandan bile erken yattığım oluyordu, dolayısıyla Sopranos’a ancak 2009 Kasım’ında başlayabildik.</p>
<p>Daha ilk bölümlerde koltuğa çivilendik.  Senaryo mükemmel, karakterler harika çizilmiş ve Oskarlık (Emmy’lik) aktörler çok inandırıcı, benim için mühim olan müzikler de gayet ince ince seçilmiş.  Mafya dizisi olmasına rağmen asıl tema mafyadan ziyade insan psikolojisi olduğundan Dostoyevski yazsaymış olurmuş.</p>
<p>Bitsin istemiyorum, bitince de tavsiyelere açığım.</p>

	<h4>İlgili Yazılar / Related posts</h4>
	<ul class="st-related-posts">
	<li><a href="http://sarapci.com/2007/03/22/suc-ve-ceza-gunlugu" title="Suç ve Ceza Günlüğü (March 22, 2007)">Suç ve Ceza Günlüğü</a> (6)</li>
</ul>

<img src="http://feeds.feedburner.com/~r/sarapci/~4/-EZmz6avA9w" height="1" width="1"/>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://sarapci.com/2010/02/02/250-kelimelik-yalakalik-sopranos/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>7</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dubliners (Dublinliler), James Joyce</title>
		<link>http://sarapci.com/2010/01/09/dubliners-dublinliler-james-joyce</link>
		<comments>http://sarapci.com/2010/01/09/dubliners-dublinliler-james-joyce#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 09 Jan 2010 18:04:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>sarapci</dc:creator>
				<category><![CDATA[KITAPLAR]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[Kısa Hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[Okuma Cemiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Orta Sınıf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://sarapci.com/?p=495</guid>
		<description><![CDATA[<div style="float:left;margin-right:10px;""><img src="http://sarapci.com/images/dubliners_dubliners.jpg" alt=""/></div>En ilginci James Joyce'un da aralarında olduğu İrlandalı oryantalistler üstlerindeki İngiliz etkisinden hoşlanmadıkları için İrlandalıların atalarının Doğu Akdeniz'den geldiklerini dolayısıyla İrlanda dilinin ve alfabesinin kökeninin Fenike olduğunu iddia ediyorlar.  Hatta James Joyce <a href="http://www.jstor.org/pss/25473908">bir yazısında</a> "Dublin ve Istanbul'un asil ikiz kimliğinden" bahsediyor!  ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="tweetmeme_button" style="float: right; margin-left: 10px;">
			<a href="http://api.tweetmeme.com/share?url=http%3A%2F%2Fsarapci.com%2F2010%2F01%2F09%2Fdubliners-dublinliler-james-joyce"><br />
				<img src="http://api.tweetmeme.com/imagebutton.gif?url=http%3A%2F%2Fsarapci.com%2F2010%2F01%2F09%2Fdubliners-dublinliler-james-joyce&amp;style=normal" height="61" width="50" /><br />
			</a>
		</div>
<p>Okuma Cemiyetimizde acılar içinde okumak zorunda kaldığım <span style="text-decoration: underline;">İklimler</span>&#8216;den <a href="http://sarapci.com/climats-iklimler-andre-maurois/">bir önceki yazımda</a> yazdığım gibi illallah ettiğim için James Joyce&#8217;un <span style="text-decoration: underline;">Dubliners</span> kitabına sıcak, yaz, plaj demeden heyecanla sarıldım.</p>
<p>Kitabın başlangıcı yaz tatili haftamıza denk geldi.  Alışkanlığım olduğu üzere tatildeki yoğun okuma seanslarıma öncelikle birikmişlerden başladım.  Okumak için kenara ayırdığım dergileri (son iki ayın <em>Roll</em>&#8216;u, bir adet eski <em>Intelligent Life</em>, bir adet hayatı dijitize etme hakkında <em>Wired</em>), internetten basıp biriktirdikten sonra ataşımsı siyah şeylerle kategorilerine göre ayırdığım New Yorker, The Guardian makalelerini ve emailden, Facebook&#8217;tan, Friendfeed&#8217;den bulduğum ve sonra okumak için ayırdığım bir dolu yazıyı bitirmek toplam 4 günümü aldı.  Zaten gazete harici okuma saati Marmaris&#8217;te her gün elime geçen <em>The Guardian</em> ile birlikte 3&#8242;e çıkardığım gazeteler sayesinde ancak öğleden sonra geliyordu.</p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/dubliners_kapak.jpg" alt="Dublinliler, James Joyce" /></div>
<p><span style="text-decoration: underline;">Dublinliler</span> James Joyce&#8217;un 1904 &#8211; 1914 arasında henüz ünlenmeden önce yazdığı, Dublin&#8217;de geçen 15 kısa hikayesini derlediği bir kitabı.  Hikayeleri ara vermeden okuyarak derlemenin tamamı üzerine düşünmek de mümkün ama ben  detayları merak ettiğim için İrlanda hakkında bilgisi benim gibi kıt Amerikalı okurlar için yazılmış olan açıklamalı (<em>annotated</em>) versiyonundan memnun kaldım.  Hikayeler birbirine bağlantısız olsa da bazı karakterleri başka hikayelerde hatta sonra Joyce&#8217;un en meşhur kitabı olan <span style="text-decoration: underline;">Ulysses</span>&#8216;de görebiliyorsunuz.  Ayrıca hikayelerin tümü aynı yıllarda Dublin&#8217;de geçtiği için biraz Magnolia filmi gibi ayrı ayrı konulardan bir bütünlük oluşmuş durumda.</p>
<p>Hikayelerin ortak noktası hiçbirinde fazla birşey olmaması.  Dublin&#8217;de çoğunlukla işçi sınıfı ve orta sınıftan karakterlerin arasında düzenbazlar, sapıklar, okuldan kaçan çocuklar, sonradan görme zenginlar, ayyaşlar, manipulatif anneler, çocuklarını döven babalar, aşık genç delikanlılar, aşık yaşlı teyzelere yüz vermeyen aksi yaşlı amcalar mevcut.  Genel olarak Dublinliler hakkında o kadar negatif özellikler seçilmiş ki yeni filizlenen İrlanda milliyetçiliği içinde vatan haini olarak suçlanmadıysa şaşırırım.</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">Dublinliler</span>&#8216;de hikaye/şiir gibi yoğun eserlerde olması beklenen detaylarda 20 yüzyıl başı İrlanda pop kültürüne, edebiyatına, dinlerine ve mezheplerine, gazetelerine ve politikasına, Dublin&#8217;in dükkan, birahane, lokanta ve otellerine fazlasıyla gönderme söz konusu.  Kitabın açıklamalı versiyonunda resimler, haritalar ve şiirler/şarkılar ile şehri ve o zamanki İrlandalıları daha iyi anlamak mümkün.  James Joyce hikayelerini o kadar realist yazmış ki kitap bir antropolojik eser olarak bile okunabilir.  Hatta benim tavsiyem mümkünse Dublin&#8217;e gitmeden önce okumanız sonrasında Dublin sokaklarını 100 sene önceki hallerini düşünerek gezmeniz.  Ama dikkat, bunu yapmadan önce <span style="text-decoration: underline;">Ulysses</span>&#8216;i de okumanız gerekeceğinden Dublin seyahatiniz uzun süre ertelenebilir!</p>
<p><strong>İçimizdeki İrlandalılar</strong><br />
Hikayelerde benim ilgimi çeken konulardan bir tanesi 20 yüzyıl başı İrlandalı psikolojisi.  İrlandalılar ayrı bir dinden (Katolik), fakir ve eğitimsiz oldukları için çok etkisinde oldukları İngilizler tarafından aşağılanıyorlar.  <em>Irish Times</em> Dublin&#8217;de yapılacak bir araba yarışı öncesinde politikacılara ya şehri temizlemelerini ya da yarışın güzergahını şehrin daha güzel yerlerinden geçecek şekilde değiştirmelerini aksi takdirde bir kez daha yabancılara rezil olacaklarını söylüyor.</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">Dublinliler</span>&#8216;deki bir karakter Dublin&#8217;de insanın hakkıyla bir yere gelmesinin imkansız olduğunu dolayısıyla başka ülkelere göç etmenin elzem olduğunu söylerken yurtdışında köşeyi dönen biri ise memleketine ve insanlarına burun kıvırıyor.  İrlandalıların neredeyse tamamı dindar, katolikler protestanları az sayıdaki protestanlar ise katolikleri sevmiyorlar.</p>
<p>Milliyetçilik moda olmuş durumda.  Birçok İrlandalı biraz da zorlamayla İrlanda kültürünü öğrenmeye başlarken bir kısmı da İngiliz kültürüne oranla aşağı bulduğı İrlanda şarkılarını, edebiyatını ve dilini küçümsüyor.  Bir hikayede tatilde Fransa ve Belçika&#8217;ya gidecek olan bir adam &#8220;Önce ülkeni gör!&#8221; diye azarlanıyor.</p>
<p>En ilginci James Joyce&#8217;un da aralarında olduğu İrlandalı oryantalistler üstlerindeki İngiliz etkisinden hoşlanmadıkları için İrlandalıların atalarının Doğu Akdeniz&#8217;den geldiklerini dolayısıyla İrlanda dilinin ve alfabesinin kökeninin Fenike olduğunu iddia ediyorlar.  Hatta James Joyce <a href="http://www.jstor.org/pss/25473908">bir yazısında</a> &#8220;Dublin ve Istanbul&#8217;un asil ikiz kimliğinden&#8221; bahsediyor!</p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/dubliners_joyce.jpg" alt="James Joyce" /></div>
<p style="text-align: center;"><em>Bana Pek Hemşehrimizmiş Gibi Gelmedi Ama Olsun</em></p>
<p>1900&#8242;ların başı Dublin&#8217;inin tasvirleri bana İstanbul&#8217;un tıkış tıkış mekanlarını hatırlatıyor.  Kitaptaki en sevdiğim hikayelerden birisi olan ve Londra&#8217;ya kurulan kardeş fuar (&#8220;Londra&#8217;daki Konstantinopolis&#8221;) sonrasında Dublin&#8217;e gelen &#8220;Dublin&#8217;deki Arabistan&#8221; fuarında geçen <em>Araby</em> isimli hikayeden tercüme ettiğim aşağıdaki paragrafa bakınız:</p>
<blockquote><p>Işıl ışıl sokaklarda sarhoşların ve avaz avaz pazarlık yapan kadınların itiş kakışı içinde; küfürleşen işçilerin, domuz sakatatı dolu varillerinin yanında ciyaklayan tezgahtar çocukların, O&#8217;Donnavan Rosso hakkında türküler ve ülkemizin dertleri hakkında ağıtlar söyleyen sokak şarkıcılarının gürültüleri arasında ilerledik.</p></blockquote>
<p>Domuzu balık veya koyun, şarkıları ise bilimum Türk şarkıları ile değiştirseniz İstiklal Caddesi veya Balık Pazarı civarlarında bir haftasonu akşamı gibi değil mi?  Özellikle gündüz yağmur yağdıktan sonra yerlerin çamurlu olduğunu ve paçalarınızın sayın belediye başkanımızın 3 kere değiştirtmesine rağmen 3 senede kırık dökük olan kaldırım taşlarından birine basınca sıçrayan su ile ıslanmış olduğunu düşününüz.</p>
<p>Bir teoriye göre oryantalist James Joyce <em>Araby</em> hikayesinin içine <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Ebced_hesab%C4%B1">ebced hesabıyla</a> ismini yazmış.  Hikayede saatin söylendiği cümleye dikkat ediniz!</p>
<p>Sonuçta kitabı severek ve ilgiyle okudum.  Hikayeler hakkında yazılmış yazıları ve hikayeleri okurun anlamasına yardımcı olacak notları da inceledim, notlar olmasa çok daha az şey anlayacaktım o kesin.  Ama yine de <a href="http://sarapci.com/tag/okuma-cemiyeti/">Okuma Cemiyeti</a>&#8216;nde bu kitabı okumak çok da iyi bir fikir değildi galiba.  Hem yazın herkes kitabın ağırlığından şikayet etti hem de hikaye kitabı olduğu için genel fikri tartışmamız gerekti o da çok kolay olmadı.</p>
<p>Toplantıya Seha hasta olduğu için gelmeyip Burcu da geç gelince, üstüne de seçtiğimiz mekan Fischer çok ruhsuz çıkınca en başarısız tartışmalarımızdan birisi oldu.</p>
<p>Bir sonraki seçimimiz olan Vladimir Nabokov&#8217;un <span style="text-decoration: underline;">Despair</span> kitabı Amazon&#8217;da bile bulunmadığı için bir sonraki toplantı için yeni bir kitap seçmek zorunda kaldık: John Kennedy Toole&#8217;un <a href="http://www.amazon.co.uk/Confederacy-Dunces-Penguin-Modern-Classics/dp/0141182865/ref=sr_1_1?ie=UTF8&amp;s=books&amp;qid=1263052992&amp;sr=8-1-spell">A Confederacy of Dunces</a> (<a href="http://www.idefix.com/kitap/aliklar-birligi-john-kennedy-toole/tanim.asp?sid=XK67K5XIAB4B13CDIQ7E">Alıklar Birliği</a>) isimli romanı.</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">Alıklar Birliği</span> hakkında birçok yerde &#8220;okurken gülmekten yerlere yattım&#8221; yorumları okudum.  Şimdiye kadar hiçbir kitabı okurken gülmekten yerlere yattığımı hatırlamıyorum.  Aslında düşününce Woody Allen ve Dave Barry&#8217;yi okurken bayağı gülmüşlüğüm vardır ama ikisi de roman olmadığı için kategori dışındalar.  Bakalım, beklentilerim yüksek.</p>

	<h4>İlgili Yazılar / Related posts</h4>
	<ul class="st-related-posts">
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/11/18/masumiyet-muzesi-orhan-pamuk" title="Masumiyet Müzesi, Orhan Pamuk (November 18, 2008)">Masumiyet Müzesi, Orhan Pamuk</a> (6)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2009/04/16/kara-istanbul" title="Kara İstanbul (April 16, 2009)">Kara İstanbul</a> (1)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/08/19/the-mysteries-of-pittsburgh-michael-chabon" title="The Mysteries of Pittsburgh, Michael Chabon (August 19, 2008)">The Mysteries of Pittsburgh, Michael Chabon</a> (2)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2009/07/22/shalimar-the-clown-salman-rushdie" title="Shalimar The Clown, Salman Rushdie (July 22, 2009)">Shalimar The Clown, Salman Rushdie</a> (1)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/06/02/puslu-kitalar-atlasi-ihsan-oktay-anar" title="Puslu Kıtalar Atlası, İhsan Oktay Anar (June 2, 2008)">Puslu Kıtalar Atlası, İhsan Oktay Anar</a> (8)</li>
</ul>

<img src="http://feeds.feedburner.com/~r/sarapci/~4/HqCteLorjQo" height="1" width="1"/>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://sarapci.com/2010/01/09/dubliners-dublinliler-james-joyce/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Avatar</title>
		<link>http://sarapci.com/2010/01/03/avatar</link>
		<comments>http://sarapci.com/2010/01/03/avatar#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 03 Jan 2010 14:35:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>sarapci</dc:creator>
				<category><![CDATA[FİLMLER]]></category>
		<category><![CDATA[Avatar]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[Film]]></category>
		<category><![CDATA[Hit Filmler]]></category>
		<category><![CDATA[Issız Adam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://sarapci.com/?p=483</guid>
		<description><![CDATA[<div style="float:left;margin-right:10px;""><img src="http://sarapci.com/images/avatar_avatar.jpg" alt=""/></div>Jake zorbalara karşı halkı örgütleyen bir William Wallace olacaksa öncelikle kendi dünyasından kovulması lazım ki Pandora'ya ve kızılderililere mahkum kalsın. Bu da ancak Saylonlular kılıklı dünyalılara saldırması sayesinde oluyor ve tabii ki platin saçlı, kas yığını, kafası façalı, diplomasi düşmanı, vahşilerin korkulu rüyası ruhsuz komutan, "Olm Ceyk sen var ya, bittin olm sen!" konuşmasını yapınca oluyor. Tabii ki komutan bu konuşma öncesinde iyi kalpli doktora da "Siz entellektüeller çok safsınız, Hudson River'a bakarak buzlu viskilerinizi yudumluyorsunuz ama dünya gerçeklerinden uzak ecnebi maşalarsınız siz!" konuşmasını yapıyor.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="tweetmeme_button" style="float: right; margin-left: 10px;">
			<a href="http://api.tweetmeme.com/share?url=http%3A%2F%2Fsarapci.com%2F2010%2F01%2F03%2Favatar"><br />
				<img src="http://api.tweetmeme.com/imagebutton.gif?url=http%3A%2F%2Fsarapci.com%2F2010%2F01%2F03%2Favatar&amp;style=normal" height="61" width="50" /><br />
			</a>
		</div>
<p>Bu zamanlarda sinemaya gitmek bayağı bir iş aslında ama Çağan şifreli mesaj iletir gibi &#8220;Yarın Avatar&#8217;a gidiliyor, bilet istiyorsanız Koray&#8217;ı arayın&#8221; sms&#8217;ini çekince imkanlarımızı zorlayarak bizim oğlanı anneannesine sattık. <span style="text-decoration: underline;"> Avatar </span>hakkında az çok birşeyler okumuştum.  Öncelikle <strong>bütün filmin</strong> 3 boyutlu olması ilgimi çekti ve tabii ki gerçekle çizginin birleştirilmesinde kullanılan yeni teknolojiyi merak ettim.  Internette bir yerde, detayını okumadığım bir manşette de &#8220;Hakkında kopartılan fırtınalar boşuna değil&#8221; diye okuyunca atladık gittik.</p>
<p>En son söyleyeceğimi en baştan söyleyeyim: bütün filmi gözümü kırpmadan izledim çünkü (imkanlar iyileşmeye devam ettiği için 3 sene sonra daha iyisi yapılacak olsa da) çok güzel bir film ama güzelliği kışın manavdaki parlak ve dolgun domatesler gibi görüntüden ibaret, tadı yavan.  Sonuçta filmi sevip sevmeyeceğiniz hayatta herşeyde olduğu gibi ne aradığınıza bağlı.  Ben özellikle filmler konusunda daha seçici olduğum şu günlerde dünyayı farklı görmemi sağlayacak veya neşelendirerek hayatın sertliklerine dayanma gücümü arttıracak filmleri izlemek istiyorum. <span style="text-decoration: underline;"> Avatar </span>ise bunları karşılamadı ama teknolojisi sayesinde en azından bu yazıyı yazdıracak kadar hakkı oluştu.</p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/avatar_jake.jpg" alt="Avatar ve Jake" /></div>
<p style="text-align: center;"><em>Kedi Lan Bu!</em></p>
<p>İşte Avatar&#8217;daki bazı mesajlar:</p>
<p><strong>1) Bizimle Beraber Sürünmeyen Bizden Değildir:</strong> <em> Kahramanınızın yerel halkın arasına karışması için kendisinin içinde yaşadığımız dünyadan ümidini kesmesini sağlayınız. </em></p>
<p>Filmde ana karakter olan Jake Sully ayakları felçli bir eski komando (<em>marine</em>).  Bu tip bol patlamalı macera filmlerdeki her kahraman gibi pek entellektüel değil lakin iyi niyetli, çok cesur lakin cesurluğunun kaynaklarından birisi saflığı.  Jake&#8217;in bir de ikiz kardeşi var o da bu tip ikizlerden bekleneceği gibi ayrı bir dünyanın insanı.  Kendisi Pandora isimli gezegende casus olmak için yetiştirilmiş zeki ve kuvvetli bir bilimadamı/asker ama filmin başında öldürülünce mecburen aynı DNA&#8217;lara sahip Jake onun yerine maceraya atılmak zorunda kalıyor.  Aslında güzel bir komedi filmi konusu gibi gelse de filmde komik birşey yok.</p>
<p>Jake dünyada kaybeden birisi olduğu için özel olarak Pandora&#8217;daki Na&#8217;vi (&#8220;O apostrof da neyin nesi James Cameron?&#8221; diye sormak lazım) halkının arasına karışmak için yaratılan vücuda Matrix&#8217;ten apartılma bir şekilde bürünüp tekrar eski fiziksel gücüne kavuşunca hayali dünyayı gerçek dünyadan çok sevmeye başlıyor.  Aaa pardon Pandora hayali dünya değil başka bir gezegen.  Eeee yıl 2150 olunca ilerleyen teknoloji sayesinde cansız yaratıkların içine canlı bir insanın bilincini enjekte etmek mümkün olmuş!</p>
<p>Jake yeni dünyasında dışarıdan gelen bir beyaz adam olmasına rağmen iyiliği, saflığı ve avatarının yakışıklılığı sayesinde köyün prensesinin kalbini çalıyor.  Saf ve bakire bir prensesinin kalbinin sahibi her ecnebi gibi tabii ki prensesinin gelecekteki yavuklusunun da nefretini kazanıyor.  Ama Jake ne yaparsa yapsın kızılderililerin (pardon Na&#8217;vi&#8217;lerin) güvenini kazanamıyor.  Pardon, tabii ki prensesin karşılıksız güvenini kazanıyor ve bu gibi filmlerde hep olduğu gibi kendini aşık ettikten sonra güvenini boşa çıkararak onu kendisine küstürüyor bile.</p>
<p>Jake zorbalara karşı halkı örgütleyen bir <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Braveheart">William Wallace</a> olacaksa öncelikle kendi dünyasından kovulması lazım ki Pandora&#8217;ya ve kızılderililere mahkum kalsın.  Bu da ancak Saylonlular kılıklı dünyalılara saldırması sayesinde oluyor ve tabii ki platin saçlı, kas yığını, kafası façalı, diplomasi düşmanı, vahşilerin korkulu rüyası ruhsuz komutan, &#8220;Olm Ceyk sen var ya, bittin olm sen!&#8221; konuşmasını yapınca oluyor.  Tabii ki komutan bu konuşma öncesinde iyi kalpli doktora da &#8220;Siz entellektüeller çok safsınız, Hudson River&#8217;a bakarak buzlu viskilerinizi yudumluyorsunuz ama dünya gerçeklerinden uzak ecnebi maşalarsınız siz!&#8221; konuşmasını yapıyor.</p>
<p><strong>2) Vahşileri Kandırmak İçin Dinlerini Kullanınız:</strong> <em> Bu yerli milleti en kolay dinle yönetileceği için karakterlerinizin mümkün mertebe dini kullanmalarına olanak tanıyınız. </em></p>
<p>Peki Jake Sully gibi bir çaylak nasıl oluyor da kadim geleneklere sahip bir yerli kabilesinin tepesine çıkabiliyor?  Tabii ki her emperyalist güç gibi dini kullanarak!  Kızılderililerin korktukları Toruk isimli kuşu daha önce bizim prensesin Pandora halklarını birleştirip yöneten <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Tito">Mareşal Tito</a> kılıklı dedesi kullanmış.  Tabii hikayeyi bilen Jake 10 kuşaktan kızılderili çevikliğiyle hemencecik bu kuşun üstüne binip onu sürmeye başlıyor ve Toruk&#8217;un yeni bir sürücüsü olduğunu gören kızılderililer eski atalarının ruhuna sahip olduğunu düşündükleri bu beyaz adama itaat etmeye başlıyorlar.  Bu esnada Jake de prensesin yavuklusu olması gereken yerliden &#8220;Aferin delikanlı, göründüğün kadar da kof değişmişsin!&#8221; bakışları alıyor.</p>
<p>Aslında ben Cameron&#8217;un yerinde olsam kızılderililerin gönlünü almak için <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Dances_with_Wolves">Kurtlarla Dans</a> (Dances With Wolves) gibi bir kızılderinin hayatını kurtarmasını kullanırdım lakin uyanık Cameron günümüzde din daha etkili olacağından bu kutsalımsı kuşu kullanmayı tercih etmiş.</p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/avatar_askerler.jpg" alt="Avatar Kötü Adam" /></div>
<p style="text-align: center;"><em>Jake Sully ve <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Ivan_Drago" target="_blank">Ivan Drago</a> Kılıklı Kötü Komutan</em></p>
<p>3) <strong>Gişede Başarı İçin Klişelere Sığınınız: </strong><em> Maksat gişede o teknolojinin parasını çıkarmak değil mi?  Öyleyse Amerika&#8217;yı yeniden keşfetmeye gerek yok, daha önce beğenilenleri yeni bir sosla seyircinin önüne sürünüz. </em></p>
<p>Yukarıda bütün filmin dayanağı olan avatarların içine insan ruhu sokma meselesinin Matrixvari olduğunu yazmıştım.  Ondan sonra da yaratılacak dünya için Cameron her Amerikalının yapacağı gibi kızılderililere dönmüş.  Aşksız hit film olmayacağı için ivedilikle <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Pocahontas">Pocahontas</a> gibi bir beyaz adamı kurtaracak bir kızılderili prenses icad etmiş.  Barbara Cartland&#8217;den Jane Austen&#8217;a her iyi aşk hikayesinde olması gerektiği gibi önce prensesin beyaz adama kızmasını daha sonra da aşık olmasını sağlamış.  E eli değmişken biraz da aynı isimli <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Pocahontas_%281995_film%29">Disney çizgi filminden</a> ilham almış, filmin merkezine kutsal bir salkım söğüt ağacı eklemiş.</p>
<p>Avatar&#8217;ın baba tarafından kuzeni <span style="text-decoration: underline;">Kurtlarla Dans</span> filminde Kevin Costner&#8217;ın oynadığı kızılderililerin tarafına geçen beyaz karakterinin ihanetini kanıtı geride unuttuğu günlüğünün bulunkması olmuştu.   Burada da askerlerin Jake Sully&#8217;yi silmelerinin önemli kanıtlarından birisi Jake Sully&#8217;nin kaydettiği vidyogünlük kayıtları olmuş.  150 yıl geçmiş, cansız varlıkların içince insan bilinci sokmayı başardınız da vidyogünlükten daha güzel bir günlük tutma yöntemi yok mudur kardeşim?  Üstelik koskoca teknoloji üssünde adam gibi bir webcam de mi bulamadınız?</p>
<p><strong>4) İnsanların Kalbini Kazanmak İçin Popüler Konulara Dayanınız: </strong><em> Günümüzün popüler konuları Irak&#8217;ta ve Afganistan&#8217;da savaş ve tabii ki doğanın açgözlü insanlar tarafından mahvedilmesidir.  Bunlardan yararlanmasını biliniz.</em></p>
<p>Günümüzde artık Irak&#8217;ta ve Afganistan&#8217;da Amerikalıların pek istenmediği malum.  Üstelik  Cameron bu filmi güya teknoloji ilerlesin diye bekletmiş olduğu söylense de pekala Irak&#8217;ta kararsızlık varken birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç olan günlerde piyasaya sürmek yemediği için de bekletmiş olabilir.  Sonuçta Amerikan halkının yarısını karşısına alacak olan bir filmin gişe başarısı tehlikeye düşer, bunu da en iyi Cameron Bey bilir.  Halbuki şimdi en şahinler bile Irak&#8217;tan ufak ufak tüymeyi tercih eder duruma geldiler.  O zaman yer altındaki doğal kaynaklar için oradaki insanların kutsal gördükleri şeyleri parçalamaktan sakınmayınız kafasının kaybetmesinden güzel ne olabilir?  Doğa olabilir tabii!</p>
<p>Sonuçta 1 Ocak&#8217;ta İstanbul&#8217;da 18 derece havada bunları yazarken doğaya saygı da artık üzerinde fazla tartışılmayan bir konu olmuş durumda.   E o zaman Cameron Bey yemyeşil bir gezegen yaratsın, şelaleler oradan buradan aksın kuşlar böcekler ibadullah olsun, sonra da bu gezegeni nedense 150 yıl boyunca dizaynları hiç değişmemiş camları kurşungeçirmez bile yapılmamış paslı helikopterlerlerle yerle bir ettirelim, sonra da bu insafsızları tabii ki son dakikada kurtarmaya gelen dostlar sayesinde bir güzel yenelim!</p>
<p>Konuyu dağıtacağım biraz ama hadi kurşun geçirmezden vazgeçtik bu helikopterlerin camları ok geçirmez bile değil yahu!  Komutanın kendi elini kolunu hareket ettirmek suretiyle kontrol ettiği <a href="http://www.voltron.com/main.asp" target="_blank">Voltran </a>kılıklı dövüşken robota hiç gelmeyeyim.  Ben size teknolojiyi geliştiremezsiniz demedim Cameron Bey, sadece işinize gelen teknolojiyi geliştirirsiniz dedim.</p>
<p>Tekrar çevre temasına dönecek olursak Sezyum&#8217;un da sorduğu gibi, Cameron efendi bu filmi çekerken çevreye ne zarar vermiş acaba?  Kaç uçak uçurmuş, kaç kilo karbondiyoksit üretmiş?   Malum artık yediğimiz biftekten kullandığımız kontakt lense kadar her hareketimizin karbondiyoksit salınımını hesaplayan web siteleri mevcut.  Madem bu kadar çevrecisiniz bunları da hesaplasaydınız.   Ama bu konuda gerçekten bir hassasiyet söz konusu olsaydı reklamın hasını yapan Cameron Bey çarşaf çarşaf yazdırırdı oralara buralara değil mi?  &#8220;Gelmiş geçmiş en yeşil film Avatar, hikayesini bile eski filmlerden kırparak yaptık!&#8221;  Yakışırdı da. (Bkz: <a href="http://happycatholic.blogspot.com/2010/01/avatar-movie-so-green-it-recycles-plot.html" target="_blank">Happy Catholic</a> <em>The Movie So Green It Recycles The Plot</em>.)</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Aslında okuduğum en güzel yorumlardan birisini <a href="http://www.tramvayduragi.com/avatar/ Nezaket Kartal">Tramay Durağı sitesinde Nezaket Kartal</a> yapmış,</p>
<blockquote><p>Sanırım James Cameron, Navi ırkını ve onların dünyasını yaratmaya harcamış bu on yıllık zamanı, çünkü bunlar dışında filmde herhangi bir şeye kafa yorulmuş gibi görünmüyor. Ama bir bildiği var demek ki, film 8.9 ile imdb top 250’de 51. sırada. Galiba Amerika’nın Çağan Irmak’ı Cameron, izleyiciyi gayet iyi tanıyor.</p></blockquote>
<p>Eh Çağan Irmak soz konusu olunca ben de yazmadan edemedim tabii ki.</p>

	<h4>İlgili Yazılar / Related posts</h4>
	<ul class="st-related-posts">
	<li><a href="http://sarapci.com/2009/11/10/climats-iklimler-andre-maurois" title="Climats (İklimler), Andre Maurois (November 10, 2009)">Climats (İklimler), Andre Maurois</a> (4)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2009/07/22/shalimar-the-clown-salman-rushdie" title="Shalimar The Clown, Salman Rushdie (July 22, 2009)">Shalimar The Clown, Salman Rushdie</a> (1)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2009/05/10/issiz-adam" title="Issız Adam (May 10, 2009)">Issız Adam</a> (20)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2000/04/23/13" title="Hindistan ve Din (April 23, 2000)">Hindistan ve Din</a> (3)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2009/06/10/franny-and-zooey-franny-ve-zooey-jd-salinger" title="Franny and Zooey (Franny ve Zooey), J.D. Salinger (June 10, 2009)">Franny and Zooey (Franny ve Zooey), J.D. Salinger</a> (3)</li>
</ul>

<img src="http://feeds.feedburner.com/~r/sarapci/~4/nFqvA6PRX58" height="1" width="1"/>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://sarapci.com/2010/01/03/avatar/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>7</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Climats (İklimler), Andre Maurois</title>
		<link>http://sarapci.com/2009/11/10/climats-iklimler-andre-maurois</link>
		<comments>http://sarapci.com/2009/11/10/climats-iklimler-andre-maurois#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 10 Nov 2009 21:07:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>sarapci</dc:creator>
				<category><![CDATA[KITAPLAR]]></category>
		<category><![CDATA[Aristokrasi]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Calvino]]></category>
		<category><![CDATA[Dil]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[Film]]></category>
		<category><![CDATA[Mem]]></category>
		<category><![CDATA[meme]]></category>
		<category><![CDATA[Okuma Cemiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Salinger]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://sarapci.com/?p=472</guid>
		<description><![CDATA[<div style="float:left;margin-right:10px;""><img src="http://sarapci.com/images/iklimler_iklimler.jpg" alt=""/></div><u>İklimler</u>'i aşk, çekmek ve çektirmek, kıskançlık ve paranoya, sevdiğiniz kişinin sevdiğiniz kişileri sevmemesi, aşık olduğunuz insanı sevdiğiniz insana çevirmenin imkansızlığı, aşık olduğunuz insan için onun sevdiği insan olmanın zavallılığı, aristoktrasi ve aristokratların bol miktardaki boş vakitlerini öldürmek için yapmak zorunda kaldıkları sıkıcı şeyler gibi evrensel konular hakkında olmasına rağmen sevemedim.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="tweetmeme_button" style="float: right; margin-left: 10px;">
			<a href="http://api.tweetmeme.com/share?url=http%3A%2F%2Fsarapci.com%2F2009%2F11%2F10%2Fclimats-iklimler-andre-maurois"><br />
				<img src="http://api.tweetmeme.com/imagebutton.gif?url=http%3A%2F%2Fsarapci.com%2F2009%2F11%2F10%2Fclimats-iklimler-andre-maurois&amp;style=normal" height="61" width="50" /><br />
			</a>
		</div>
<p>Herşey bir anda oldu.  Düzen ve disiplin (kelimelere en yakışan dille söylersek <em>Ordnung und Disziplin</em>) seven bir moderatör olarak Okuma Cemiyeti toplantımıza her zamanki gibi planlı programlı başlamak için gerekenleri yapmıştım.  Önceden herkesin önerdiği kitapların listesini toparlamış, bilinçli oy vermek isteyen (azınlıktaki) azalarımız kitaplar hakkındaki yorumları okusunlar diye kitapların Amazon ve Idefix sayfalarının linklerini eklemiştim.  Her kitabın yanında önerenin ismi de vardı ki öneren kişi oylama öncesince kısaca diğerlerine kitap hakkında biraz bilgi versin.  Maksat demokrasinin sağlıklı çalışması için oy verecek kişilerin neye niye oy verdiklerini bilmelerini sağlamaktı.</p>
<p>Heyecanla kitapların tanıtımların başlamasını beklerken o gün tartışacağımız muhteşem <span style="text-decoration: underline;">Franny ve Zooey</span>&#8216;yi öneren Güldem aniden çantasından bir kitap çıkardı: <em>İklimler</em>, Andre Maurois (Tahsin Yücel çevirisi).</p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/iklimler_kapak.jpg" alt="İklimler, Andre Maurois" /></div>
<p>Allah için kitabın görünüşü o kadar güzeldi ki elime almadan yapamadım.  Pürüzsüz bir beyaz kap, kenarı eski kitaplar gibi kırmızıya boyanmış, sayfaları kaliteli kağıttan&#8230;  Helikopter yayınları diye yeni bir yayınevi basmış.  O kadar özenli duruyordu ki çatalı bıçağı bırakıp kitabı alıp okumak istedim.  Masadaki herkes benim gibi düşünmüş olacak ki hemen kitabı aday listemize eklememiz talep edildi.</p>
<p>Güldem kısaca kitabın konusundan bahsedince ve arkasındaki yazıyı da okuyunca kafamdan aşağı kaynar sular döküldü, ama artık çok geçti.  İstemeye istemeye kitabı oylama listesine ekledim ve aday kitapları oyladık.  Bir baktım ki ben hariç herkes ne idüğü belirsiz <em>İklimler&#8217;e</em> oy vermiş!  <a href="http://sarapci.com/franny-and-zooey-franny-ve-zooey-jd-salinger/"><span style="text-decoration: underline;">Franny ve Zooey</span> yazımın</a> sonunda da belirttiğim gibi bu kadar güzel bir baskıdan kötü bir kitap çıkmamalı diyerekten kendimi avutup kaderime razı oldum.</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">İklimler</span> (<em>Climats</em>) 1900&#8242;lerin başında, günümüzde de filmlerinde bol miktarda gördüğümüz &#8220;liberal&#8221; evliliklerin revaçta olduğu Fransa&#8217;da geçiyor.  İlk kısımda pek sevemediğim entellektüel ve mutsuz bir fabrikatör olan kahramanımız Philippe Marcenat hayatını kaydıran Odile isimli pembe kıyafetli güzel ve süslü kıza olan aşkını ve ilk birkaç ayı sonrasında ızdırap dolu bir hale gelen evliliğini anlatıyor.  İkinci kısımda ise Philippe&#8217;in Odile&#8217;den sonraki karısı olan Isabelle de Cheverny&#8217;nin ilahi adaletsizlik yüzünden Philippe tarafından sürüm sürüm süründürülmesini okuyoruz.</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">İklimler</span>&#8216;i aşk, çekmek ve çektirmek, kıskançlık ve paranoya, sevdiğiniz kişinin sevdiğiniz kişileri sevmemesi, aşık olduğunuz insanı sevdiğiniz insana çevirmenin imkansızlığı, aşık olduğunuz insan için onun sevdiği insan olmanın zavallılığı, aristoktrasi ve aristokratların bol miktardaki boş vakitlerini öldürmek için yapmak zorunda kaldıkları sıkıcı şeyler gibi evrensel konular hakkında olmasına rağmen sevemedim.  Üniversitedeki İtalyan sineması dersi hocam bazı filmler için &#8220;o kadar tatlı ki dişlerim kamaşıyor&#8221; derdi.  Bu kitap için de ben öyle diyorum.  Yer yer felsefeye ve psikolojiye girerek heyecanlandırsa da sonuçta kitap benim için güzel bir pembe dizi kitabı olmaktan ileriye gidemedi.</p>
<p>Kitaptaki ana karakterimiz Philippe&#8217;in iki karısı birbirinin zıttı şekillerde yetişmiş, birbirine hiç benzemeyen kadınlar.  Odile ne kadar rahat ve vurdumduymazsa Isabelle de o kadar disiplinli ve çekingen.  Maurois bu iki esktrem örneği önümüze koyarken yıllar sonra ardından gelecek Ayn Rand&#8217;ın hiç inandırıcı bulmadığım ders kitabını andırak didaktik romanlarını hatırlatıyor.</p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/iklimler_sarikaya.jpg" alt="İklimler, Umut Sarikaya" /></div>
<p><center><em>Benim Azabım Da Turna Balığı ve Siyah Ekmek Bulamayan Adamınkinden Az Değildi<br />
Karikatür: Umut Sarıkaya, Uykusuz (19 Kasım 2009)<br />
</em></center></p>
<p>&#8220;Bu kitap tam bir duygu adamı kitabı, benim gibi bir hayvanın burada ne işi var?&#8221; diye düşünürken Haşmet Babaoğlu da kitap hakkında <a href="http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/babaoglu/2009/07/11/odile_idil_secil_ve_digerleri">köşesinde övgüler düzünce</a> şüphelerim tamamen kayboldu ve kitaptan hiç hoşlanmadığıma emin oldum.</p>
<p>Kitapta Haşmet Bey&#8217;in de belirttiği gibi şöyle cümlelerden bol miktarda var:</p>
<blockquote><p>&#8220;Kadınların zekâsı, kendilerini seven erkeklerden kalan tortulardan oluşur. Erkeklerin zevklerinde de, hayatlarından gelip geçmiş kadınların izleri vardır.&#8221;</p></blockquote>
<p>Bu gibi başı sonu belirsiz, ecnebilerin süpüren genelleme dedikleri türden aforizmalardan hoşlanırsanız <span style="text-decoration: underline;">İklimler</span>&#8216;i okumanızı tavsiye ederim.</p>
<p>Cihangir&#8217;de bir kafenin bahçesinde kedi yavruları arasında kitabı konuşurken &#8220;devinim&#8221;, &#8220;utku&#8221; hatta ve hatta &#8220;devingen&#8221; gibi kelimeler kullanılsa da <span style="text-decoration: underline;">İklimler</span>&#8216;in Türkçesi <a href="http://sarapci.com/i-nostri-antenati-atalarimiz-italo-calvino/">Calvino üçlemesi</a>&#8216;nin Türkçesi kadar batmadığını söyledim.  Ya Tahsin Yücel&#8217;in ününden korktuğum için hazırlıklıydım ya da çevirmen 1967&#8242;de yaptığı çeviriyi bu basımdan önce gözden geçirirken kulaklarımı tırmalayacak bazı kelimeleri temizlemişti.</p>
<p>Tartışmamız kısa sürede kitaptan ilişkilere, erkek ve kadınların beklentilerine oradan da haliyle dedikoduya döndü.  Banu konsantrasyon eksikliğini benim kitabı sevmediğimden normalde yapacağımdan daha az moderasyon yapmama bağlasa da bir azamızın Amerika&#8217;dan gelen misafirinin de masada olması, yan masada birçok tanıdık olması, garsonumuzun mütemadiyen gelip (o gün komşu şikayetleri yüzünden ses ölçümü yapıldığı için) daha sessiz olmamız için bizi uyarması da etkiliydi.</p>
<p>Bir sonraki kitabımız ne zamandır merak ettiğim ve seçilmesini istediğim James Joyce&#8217;un <span style="text-decoration: underline;">Dubliners </span>isimli hikayeler derlemesi oldu.  Yaz için biraz ağır olabilir düşünceleri olsa da ben heyecanlıydım, Amazon&#8217;un Türkiye&#8217;deki en iyi müşterisi olan Hikmet&#8217;e kendisine sipariş verirken bana da özel <em>annotated </em>(kitap hakkında notlar ve yorumlar eklenmiş olan) versiyonunu sipariş vermesini rica ettim.</p>
<p>Yaz kitabı daha hafif olmalı taraftarı olmadığım gibi <span style="text-decoration: underline;">İklimler</span> sonrasında biraz daha uğraştırıcı ve ilgimi çekecek bir kitap istiyordum.</p>

	<h4>İlgili Yazılar / Related posts</h4>
	<ul class="st-related-posts">
	<li><a href="http://sarapci.com/2009/07/22/shalimar-the-clown-salman-rushdie" title="Shalimar The Clown, Salman Rushdie (July 22, 2009)">Shalimar The Clown, Salman Rushdie</a> (1)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2009/06/10/franny-and-zooey-franny-ve-zooey-jd-salinger" title="Franny and Zooey (Franny ve Zooey), J.D. Salinger (June 10, 2009)">Franny and Zooey (Franny ve Zooey), J.D. Salinger</a> (3)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2010/01/03/avatar" title="Avatar (January 3, 2010)">Avatar</a> (7)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2009/03/17/i-nostri-antenati-atalarimiz-italo-calvino" title="I Nostri Antenati (Atalarımız), Italo Calvino (March 17, 2009)">I Nostri Antenati (Atalarımız), Italo Calvino</a> (7)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2010/01/09/dubliners-dublinliler-james-joyce" title="Dubliners (Dublinliler), James Joyce (January 9, 2010)">Dubliners (Dublinliler), James Joyce</a> (2)</li>
</ul>

<img src="http://feeds.feedburner.com/~r/sarapci/~4/wZMQbMt16OM" height="1" width="1"/>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://sarapci.com/2009/11/10/climats-iklimler-andre-maurois/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Şikayetperver Koşucu: Bu Kaçıncı Avrasya Koşusu?</title>
		<link>http://sarapci.com/2009/10/21/sikayetperver-kosucu-bu-kacinci-avrasya-kosusu</link>
		<comments>http://sarapci.com/2009/10/21/sikayetperver-kosucu-bu-kacinci-avrasya-kosusu#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 21 Oct 2009 19:21:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>sarapci</dc:creator>
				<category><![CDATA[Spor]]></category>
		<category><![CDATA[Şikayetperver Koşucu]]></category>
		<category><![CDATA[Avrasya]]></category>
		<category><![CDATA[Koşu]]></category>
		<category><![CDATA[Runtalya]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://sarapci.com/?p=465</guid>
		<description><![CDATA[<div style="float:left;margin-right:10px;""><img src="http://sarapci.com/images/avrasya31_avrasya31.jpg" alt=""/></div>Kabataş'ta birden önümüzde bir teyzenin koşmakta olduğunu farkettik.  Teyze dediysem basbayağı teyze idi kendisi.  Üstünde kahverengi başortüsü, deri bir ceket, elbise, elbisenin altında bir eşofman, kösele tabanlı ayakkabılar ve omzuna asılmış devasa bir siyah çanta vardı.  Bayağı da hızlı gittiği için bir süre önümüzde kaldı.  Sinan'a keşke makinamız olsaydı da çekseydik derken...  Evet, elinde makinasıyla bir genç belirdi ve "hemen çekeyim" deyip bizim resimlerimizi çekti.  "Yok bizi değil, şu teyzeyi çeker misiniz, hatıra olsun" dedim.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="tweetmeme_button" style="float: right; margin-left: 10px;">
			<a href="http://api.tweetmeme.com/share?url=http%3A%2F%2Fsarapci.com%2F2009%2F10%2F21%2Fsikayetperver-kosucu-bu-kacinci-avrasya-kosusu"><br />
				<img src="http://api.tweetmeme.com/imagebutton.gif?url=http%3A%2F%2Fsarapci.com%2F2009%2F10%2F21%2Fsikayetperver-kosucu-bu-kacinci-avrasya-kosusu&amp;style=normal" height="61" width="50" /><br />
			</a>
		</div>
<p>Bu sene Avrasya Maratonu 31. kez yapıldı, ama her zamanki gibi ilk kez yapıldığını düşündürtecek beceriksizliklerle doluydu.</p>
<p>Kendisini de şaşırtan yerinde bir kararla evlenip 15 km uzağa (bkz. <a href="http://sarapci.com/30-avrasya-kosusunda-sican-gibi-islanmak/">30. Avrasya Koşusunda Sıçan Gibi Islanmak</a> yazım) taşınmış olsa da hala koşu partnerim olan O2, kendisi çok pozitif bir insanmışçasına mütemadiyen benim şikayet etmemden şikayet eder.  Ama bu köşenin ismi &#8220;Şikayetperver Koşucu&#8221; olduğu için &#8220;okurların benden beklentisi bu&#8221; diyerekten kendisini susturabiliyorum.</p>
<p>Şikayetlerime başlamadan önce bu yarışı 1 saat 30 dakikada (10 km/saat veya 6 dk/km hız ile) 1013. olarak bitirdiğimi ve toplam bitiren katılımcı sayısının 1776 olduğu bilgisini vereyim.  Geçen seneki hesabımı tekrarlayacak olursam bu sene yarışçıların % 37&#8242;sini geçmiş durumdayım.  Geçen seneden süre olarak 5 dakika ve geçilen koşucu sayısı (<em>percentile</em>) olarak % 16 daha iyi.</p>
<p>Bu senenin geçen seneden başka bir farkı da bağış yaptığım Sivil Toplum Kuruluşu&#8217;nun değişmiş olması.  Geçen sene <a href="http://adimadim.org/destekledigimiz-stklar/143?phpMyAdmin=z895x5AcsOitU9%2CQnA2V-3boFNa">Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği</a> için 2500 TL&#8217;den fazla bağış toplamıştım.  Bu sene ise <a href="http://adimadim.org/joomla-overview/144-turkiye-egitim-gonulluleri-vakfi">Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı</a> için bağış topluyorum.</p>
<p>Henüz bağış yapmadıysanız geç değil, bağış toplama 3 hafta daha devam edecek.  Bağış detayları için <a href="http://adimadim.org/destekledigimiz-stklar/142?phpMyAdmin=z895x5AcsOitU9%2CQnA2V-3boFNa">şuraya</a> bakabilirsiniz.</p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/avrasya31_adimadim.jpg" alt="31. Avrasya Maratonu, Adımadım" /></div>
<p style="text-align: center;"><em>Koşu Öncesi Adım Adım Koşucuları<br />
Fotoğraf: John Crofoot</em></p>
<p>Gerekli bilgileri ve istatistikleri verdikten sonra şikayet etmeye başlayabilirim:</p>
<ul type="circle"> 1) Daha yarışa ilk kayıt sırasında web sitesi bir türlü telefonumu kabul etmeyince kıllandım.  Önce uyduruk bir telefon girdiğimi anladığını zannedip teknolojiye şapka çıkardım ve doğru numara girdim.  Hala çalışmayınca anladım ki sorun başka bir yerde.  Kolay olsun diye belediyeye bizzat gidip kaydımı halletmek istedim ama olmazdı, sadece web sitesinden kayıt alıyorlardı.  Sonunda telefonda devlet dairesinde masadan masaya yollanan vatandaş gibi oradan oraya aktarılarak öğrendim ki telefonu sadece 05xxxxxxxxx şeklinde yazarsak kabul ediyormuş.  Bu gibi işler için programcıların <em>input masking</em> dediği bir şey vardır.  Telefon kodu için parantez koyarsınız, 3 rakamlık boşluk sonrasında tire koyarsınız sonra tam 4 boşluk daha koyarsınız ki insanlar bilmeden eksik veya fazla numara girmesinler.  Daha da ukalalık yapmak gerekirse Japoncası da <em>Poke Yoke</em>, otomotivciler bilirler.  Ama Avrasya&#8217;nın programcıları nedense bilmiyorlar.</p>
<p>2) Cumartesi günü yarışı beraber koşacağım üniversite ev arkadaşım NY Maratonu bitiricilerinden Sinan ile birlikte göğüs numaralarımızı ve ayakkabımıza takacağımız çiplerimizi almaya Feshane&#8217;ye gittik.  Zannedersem ecnebi koşucuların bulması kolay olsun diye burayı seçmişler.  Haliç&#8217;in kokusunu izleyerek bulması çok kolay zira kokunun en yoğun olduğu nokta tam burası.</p>
<p>3) Restore edileli birkaç sene olan Feshane Uluslararası Fuar Kongre ve Kültür Merkezi&#8217;nin (herhalde bu uzun ismi Sayın Şehremini Çok Yüksek Mimar Kadir Topbaş Beyefendi koymuş) ülkede kaya kalmamış gibi yapay kayalar kullanılarak süslenmiş süper çirkin bahçemsinin yanından geçip içeri girince bu sefer tuvaletten gelen kokularla karşılaştık.  Bu da ecnebi koşucular tuvaleti bulurken zorlanmasın diye düşünülmüştü.  Yeri gelmişken buradan belediyemize rica ediyorum, bence o yapay kayaların yanına Boğaz Köprüsü gibi oynak ışıklarla aydınltılmış yapay palmiye ve süs havuzu çok yakışır.</p>
<p>4) İçeri girince duvarda numaralarımızı aradık.  Numaraların yazılı olduğu kağıtlar nedense sağdan sola doğru asılmıştı.  En sağda A harfi, onun solunda B harfi gibi&#8230;  Muhtemelen Osmanlıca&#8217;dan kalma bir alışkanlık olmalıydı.  Sonra farkettik ki S harfinin bir kısmı sonrasında U harfine atlanmış.  Sinan ismini bulmak için öteki duvardan devam etmek gerekti.  Zannedersem yarışa girenlerin belli bir zeka seviyesinin üstünde olmasını sağlamak için alınmış yerinde bir tedbir daha galiba.</p>
<p>5) Başarıyla çiplerimizi ve numaralarımızı aldıktan sonra nedense maraton fuarında bir stand edinmiş olan Gümüşhane Güzelleştirme Derneği standının yanından geçip (standdaki postere bakılırsa Gümüşhane&#8217;de bir dolu çirkin beton yapı var, güzelleştirme derneğinin çok işi olmalı) koşuculara karbonhidrat takviyesi için dağıtılan makarna bölgesine ilerledik.  Burada geçen senelerden farklı olarak fırında makarna vardı.  Nedense canım istemediği için atlayıp direkman bir muz almaya yeltenmiştim ki muzları dağıtan amca azarladı, &#8220;Makarna almadan muz almak yok!  Sonra iki tane alıyosunuz.&#8221;  Mecburen makarna sırasına girdim.  Biraz bekledikten sonra makarna bitti, paparayı yiyen ecnebi koşucular şaşkın şaşkın bakarlarken karambolden istifade edip makarnasız muzumu alıp hemen kaçtım.</p>
<p>6) Yarış boyunca (ki 15 km bayağı bir mesafe) çok az seyirci vardı.  Olanların da büyük kısmı tanıdıklarını izlemeye gelmiş yabancılardı.  Mesela iki ayrı Kanadalı grup vardı.  Hatta muhtemelen Türk&#8217;ten çok Kanadalı seyirci yarışı izlemekteydi.  New York Maratonu tecrübeli Sinan NY Maratonu boyunca heryerde insanlar olduğunu ve koşuculara moral verdiklerini anlattı.  Ayrıca sık sık bandolar da varmış.  Bizim belediyenin hakkını da yemeyelim, İnönü Stadı önünde Fatih Kız Lisesi bandosu, Gülhane Parkı&#8217;nın sonunda da başka bir okul bandosu vardı.  Gülhane&#8217;deki bandonun ismini hatırlamıyorum zira oradayken o kadar yorgundum ki beynim ilkokul öncesine döndüğünden okumayı unutmuştum.  Tek hatırladığım bizimle yan yana koşan Galatasaray formalı çocuğa bandodan bir kızın &#8220;Pis Galatasaraylı, en büyük Fener!&#8221; dediği.</p>
<p>7) Yarışın sonunda yine koşucular olarak Sultanahmet Meydanı ortasında cascavalak kaldık.  Herhangi bir toplu taşıma ayarlanmamıştı, taksi zaten yoktu, olsa da yollar kapandığından şoförleri oturmuş sigara içiyorlardı.  Zaten belediyeyi dinleyen efendi koşucular olarak yanımıza para almamamız gerekiyordu.  Ama biz tabii ki belediyemizi dinlememiştik, geçen seneden de tecrübeli olduğumuzdan meydandan Kapalıçarşı istikametinde ilerledik ve vesait bulabildik.</ul>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/avrasya31_kopru.jpg" alt="" /></div>
</p>
<p style="text-align: center;"><em>Fotoğraf: <a href="http://www.flickr.com/photos/merve_yilmaz84/">Merve Yılmaz</a></em></p>
<p><strong>Yarış</strong><br />
Pazar sabahı yağmurluk niyetine çöp torbalarımızı giymiş, start çizgisine doğru ilerlerken ellerinde bir kağıt nereye gideceklerini şaşırmış iki ecnebi kıza yardımcı olduk.  Taaaa Oregon, ABD&#8217;den buraya Halk Koşusu&#8217;na katılmaya gelmişlerdi.  Hiçbir işaret olmadığından kafası kesilmiş tavuk gibi dolanırken birbirlerine &#8220;Neresi Asya, şurası Avrupa mı?  Biz nerdeyiz, kimiz, hayatta amacımız ne?&#8221; gibi sorular soruyorlardı.   Biz de koşuşturan çocuklara sorup Halk Koşusu&#8217;nun geriden başladığını öğrendik ve kendilerini yerlerine yolladık.</p>
<p>Yarış geçen seneki gibi sağanak yağmurda başladı ama daha köprüyü geçerken yağış dindi.  Ondan sonra hava mükemmeldi diyebilirim.  10. km sonrasında biraz güneş yakmaya başladı ama Gülhane Parkı&#8217;nın ağaçlarının altına girip de o acımasız yokuşu tırmanırken o da geçti.</p>
<p><strong>Katılımcılar</strong><br />
Her zamanki gibi yarış esnasında süper tiplerle karşılaştık.  Bazıları şunlardı:</p>
<ul type="circle"> <span style="text-decoration: underline;">Telefonlu Abi</span>:  Barbaros Bulvarı&#8217;nın başlarında arkamızdan telefon çaldı.  Ne olduğunu anlamadan abinin biri cebinden çıkardığı telefonla konuşmaya başladı.  &#8220;Aloooo, evet Muzafferciğim benim&#8230;..  Yok koşuyorum.   Evet Avrasya.  Şu anda Barboros Bulvarı&#8217;nın başındayım.  Var var, biraz çiseliyor&#8230;&#8221;  Hayretler içerisinde olmama rağmen abiye Seinfeld esprisi yaptım ve &#8220;Abicim, beni sorarlarsa ben yokum ha&#8221; dedim ama o kadar hararetle konuşuyordu ki beni duymadı.</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">Teyze</span>:  Kabataş&#8217;ta birden önümüzde bir teyzenin koşmakta olduğunu farkettik.  Teyze dediysem basbayağı teyze idi kendisi.  Üstünde kahverengi başortüsü, deri bir ceket, elbise, elbisenin altında bir eşofman, kösele tabanlı ayakkabılar ve omzuna asılmış devasa bir siyah çanta vardı.  Bayağı da hızlı gittiği için bir süre önümüzde kaldı.  Sinan&#8217;a keşke makinamız olsaydı da çekseydik derken&#8230;.</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">Fotoğraf Makinalı Genç</span>: Evet, elinde makinasıyla bir genç belirdi ve &#8220;hemen çekeyim&#8221; deyip bizim resimlerimizi çekti.  &#8220;Yok bizi değil, şu teyzeyi çeker misiniz, hatıra olsun&#8221; dedim.  &#8220;Aaaa tabii ki lafı mı olur?&#8221; dedi ve hızlanarak teyzenin önüne geçti.  O esnada teyze yoruldu ve yavaşladı.  Bunun üzerine genç &#8220;Teyze biraz daha dayan, bir resim&#8221; dedi.  Teyze de onu kırmadı ve biraz daha koşarak poz verdi.   Bu arada genç &#8220;Resimlerinizi sporturk.com adresindeki sitemde görebilirsiniz&#8221; dedi.   Teşekkür ettik ve hemen ekledi, &#8220;Aman dikkat sakın sporturk.de adresine girmeyin, o Almanya&#8217;da bir sayfa&#8221; dedi, neden sporturk.de adresine gireceğimizi düşündüğünü anlamadık ama yine de teşekkür ettik.</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">Koşunun Güzel Kızı</span>: Bu sefer geçen seferki gibi 1.85 boyunda turist ablalar yoktu ama Eminönü&#8217;nde önümüzde koşan kel abiyi köpeğinin tasmasını sıkıca tutmuş lacivert eşofman takımlı kafası kadar güneş gözlüklü, Rapunzel saçlı bir kız karşıladı.  Önümüzde üçü (kel abi, laci eşofmanlı abla ve köpek) koşmaya başladılar.  Yanlarından geçerken abla abiye &#8220;Kaç kilometre koşuyorsun?&#8221; gibi abuk bir soru soruyordu, ne veya neci olduklarını anlayamadık.</ul>
<p>Yazıyı bir temenni ile bitireyim de TRT programı gibi olsun:  Avrasya Maratonun&#8217;un organizasyonu artık Runtalya&#8217;da kendini ispatlayan Öger Tours&#8217;a verilsin.  Bu kadar muhteşem bir parkura ve bu şehre her zamanki gibi yazık oluyor.  Bizi anca Turko-Alman disiplini/organizasyonu kurtarır.  (Ama yarış öncesi makarnayı Almanlar pişirmesinler.)</p>

	<h4>İlgili Yazılar / Related posts</h4>
	<ul class="st-related-posts">
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/10/29/30-avrasya-kosusunda-sican-gibi-islanmak" title="Şikayetperver Koşucu: 30. Avrasya Koşusunda Sıçan Gibi Islanmak (October 29, 2008)">Şikayetperver Koşucu: 30. Avrasya Koşusunda Sıçan Gibi Islanmak</a> (7)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2007/10/14/250-kelimelik-yalakalik-%e2%80%93-uzun-mesafe-kosu" title="250 Kelimelik Yalakalık: Uzun Mesafe Koşu (October 14, 2007)">250 Kelimelik Yalakalık: Uzun Mesafe Koşu</a> (3)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2009/02/02/sikayetperver-kosucu-emirganda-deniz" title="Şikayetperver Koşucu: Emirgan&#8217;da Deniz (February 2, 2009)">Şikayetperver Koşucu: Emirgan&#8217;da Deniz</a> (3)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/06/14/turkiye-izmir-olsun" title="Türkiye İzmir Olsun (June 14, 2008)">Türkiye İzmir Olsun</a> (4)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/09/09/gumusluk-2008-raporu" title="Gümüşlük 2008 Raporu (September 9, 2008)">Gümüşlük 2008 Raporu</a> (2)</li>
</ul>

<img src="http://feeds.feedburner.com/~r/sarapci/~4/WBvVNU9iiZc" height="1" width="1"/>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://sarapci.com/2009/10/21/sikayetperver-kosucu-bu-kacinci-avrasya-kosusu/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>1. Geleneksel Londra Bira Turu</title>
		<link>http://sarapci.com/2009/09/01/londra-bira-turu</link>
		<comments>http://sarapci.com/2009/09/01/londra-bira-turu#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 01 Sep 2009 19:13:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>sarapci</dc:creator>
				<category><![CDATA[GEZİLER]]></category>
		<category><![CDATA[İngiltere]]></category>
		<category><![CDATA[Bira Turu]]></category>
		<category><![CDATA[Londra]]></category>
		<category><![CDATA[Orta Sınıf]]></category>
		<category><![CDATA[Yemek]]></category>
		<category><![CDATA[İçki]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://sarapci.com/?p=459</guid>
		<description><![CDATA[<div style="float:left;margin-right:10px;""><img src="http://sarapci.com/images/biraturu_biraturu.jpg" alt=""/></div>The Swan'ın özelliği zamanında Hyde Park'ta asılan hükümlülerin son içkilerini içtikleri mekan olmasıydı.  Bir başka özelliği de bira alma sırasının bana gelmiş olması.  Barmene 4 bira 4 tane de susatıp içki miktarını arttırma amacıyla yenmesi bir gelenek olan ekşi krema ve soğan aromalı cips söyledikten sonra arkadaşlarımdan birisinin 192 boyunda, 99 kilo olduğunu ve ivedilikle sarhoş olmak istediğini fakat çok dayanıklı olduğundan biranın kesmediğini iddia ettiğini dolayısıyla bardağına bir ölçek votka eklemesini rica ettim.  Barmenin gözeleri ışıldadı ve "O zaman iki ölçek votka!" deyip itiraz etmeme izin vermeden votkaları boşalttı.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="tweetmeme_button" style="float: right; margin-left: 10px;">
			<a href="http://api.tweetmeme.com/share?url=http%3A%2F%2Fsarapci.com%2F2009%2F09%2F01%2Flondra-bira-turu"><br />
				<img src="http://api.tweetmeme.com/imagebutton.gif?url=http%3A%2F%2Fsarapci.com%2F2009%2F09%2F01%2Flondra-bira-turu&amp;style=normal" height="61" width="50" /><br />
			</a>
		</div>
<p>Geçen sene Londra&#8217;da bir Cumartesi günü geçirme şansım olduğunda uzun zamandır aklımda olan bira turunu (<em>pub crawl</em>) yapma heyecanıyla yanıp tutuşmaya başladım.</p>
<p>Londralı biraseverler/alkolikler tarafından &#8220;<em>Circle Line Pub Crawl</em>&#8221; olarak bilinen bir gelenek söz konusu.  Olay çok basit: Londra metrosunda sarı renkle gösterilen Circle Line&#8217;da kullanabileceğiniz bir adet limitsiz metro bileti alınır, her durakta inilir ve en yakın pub&#8217;a (ingiliz usulu birahane) girilir, half pint (284.15 ml) denilen en küçük biradan bir tane içilir ve bir sonraki durağa gitmek için tekrar metroya binilir.  Bütün hattın üzerindeki 26 durak tamamlanınca tur biter.</p>
<p><strong>Circle Line Pub Crawl</strong><br />
Londra&#8217;nın eski gomonis belediye başkanı Kızıl Ken şehrin en kalabalık kısmına giren her arabaya 8 sterlin para kesmesiyle ve özgürlükçülüğüyle meşhurdu.   Yasaklardan pek hazzetmezdi ve politik görüşlerinin tamamına katılmasam da (bkz. Hugo Chavez&#8217;i dünyanın en önemli adamı gibi misafir etmesi) sevdiğim ve eğlenceli bir adamdı.</p>
<p>Kızıl Ken son seçimi The Telegraph gazetesi yazarı ve gaflarıyla meşhur merkez sağcı (Tory) politikacı Boris Johnson&#8217;a kaybetti.  Türk basınında İzmit&#8217;te linç edilerek öldürülen (Ali Kemal Bey isimli) Türk dedesinden dolayı Türk Boris olarak bilinen fırlama ve komik belediye başkanının ilk icraatlarından birisi metrolarda içki içmeyi yasaklamak oldu.  Tabii olaya sınıfsal açıdan bakacak olursanız Boris her yönüyle bir orta üst sınıf mensubu idi ve bira içip sokaklara kusmak futbol izlemek gibi tipik bir işçi sınıf hareketiydi.  Boris de kendisine oy veren güruha destek olarak metroları bir nebze de olsa temizlemiş oldu.  Tabii burada Boris&#8217;in mensubu olduğu üst orta sınıfın da işçi sınıfıyla beraber metroya binmesi atlanmaması gereken bir detaydı.  Yoksa canı isterse ailenin her ferdine birer tane dev jip ve şoför tutacak imkanları olan kişilerden bahsetmekteyiz.</p>
<p>Boris&#8217;in metroda içki yasağı öncesinde bu bira turunda vakit kaybetmemek için içkiler plastik bardakta alınır ve ivedilikle bir sonraki istasyona giderken yolda içilebilirdi.  Şimdi ise her bardağı pubda içip bitirmek gerektiği için 26 duraklı turu tamamlamak zorlaştı.  Ben de bütün masumluğumla Londra&#8217;da organizatörlere hazırlık yapmalarını rica ettim.  Yazdığım emaillerle kendilerini dolduruşa getirsem de beklediğim heyecanı nedense göremedim.  Mızmız Organizatör olaya &#8220;Yaparız, ederiz&#8221; diyerek yaklaştı ve birşey yapmadı, Pasif Organizatör pasif kaldı, Ailebabası Organizatör ise turu karısıyla yapmak istediğinden baltalamayayazdı.  Sonuçta Londra semalarına intikal ettiğimde tek bildiğim şey bira turunun Kensington High Street metro istasyonundan başlayacağı idi.</p>
<p><strong>Yapılmayan Hazırlıklar</strong><br />
Turdan bir gün önce Ailebabası Organizatör işi olduğunu bizimle biraz geç (saat 7 gibi) buluşabileceğini bildirdi.  Neyse ki biraz pazarlık sonrası sorunu hallettik.  Öte yandan tur günü sabah futbol maçımızdan da feragat etmek istemedik.  Bu kısmı aslında benim şımarıklığımdı.  Londra&#8217;da geçirdiğim ender Cumartesi sabahlarından birisinde Battersea Parkında çimlerin üstünde futbol oynamasam olmazdı.   Sonuçta maç bitti falan derken öğlen oldu ve Mızmız Organizatör&#8217;den &#8220;Neredesiniz, ne zaman geleceksiniz?  Ben zaten çok hastayım, antibiyotik üstüne bira falan içemem&#8221; mesajları gelmeye başladı.  Neyse ki bira turunun ruhuna ihanet etmeyip geldi.</p>
<p>Pasif Organizatör ile ben hızlı bir öğle yemeği yedik.  Kendisi olayları dışarıdan izlemekteydi ve hem Ailebabası hem de Mızmız Organizatör&#8217;ü organize etme stresini bana bırakmıştı.  Sonuçta yol üstündeki McDonald&#8217;s'da buluşmak üzere sözleştik.  Ben vardığımda Mızmız Organizatör iki karış bir suratla elinde mendillerle oturmuş pek de hasta yemeği gibi durmayan bir Big Mac Menü yemekteydi.  Hasta olduğunu ve ilaç aldığını dolayısıyla içki içmeyeceğini bir kez daha söyledi.  Kendisini ikna etmeye çalışırken Ailebabası Organizatör geldi ve ilk durağımızın High Street Kensington istasyonu civarındaki The Elephant and Castle isimli pub olduğunu ilan etti.</p>
<p><strong>1. The Elephant and Castle (Saat 15:05), 40 Holland Street, High Street Kensington</strong><br />
Burası estetik olarak gittiğimiz en güzel pub idi.  Çok sessiz bir muhitte olduğundan etrafta &#8220;Lütfen çevremizi rahatsız etmeyelim, içip içip nara atmayalım&#8221; gibi yazıların arasında renk renk çiçekler saksılarından taşıyordu.  Dışarıdaki iki masadan birine kurulduk ve garson hanım kızımızdan ısıtıcıyı açmasını rica ettik.  İçkileri Ailebabası Organizatör ısmarladı ve olması gereken yarım pint&#8217;lar yerine tam pintlerı (568.3 ml) önümüze koydu.  Kendisine ve Mızmız Organizatör&#8217;e lager denen bildiğimiz Efes Pilsen&#8217;in muadilini, bana ve Pasif Organizatör&#8217;e ise İngiliz usulu gazı kaçmış, sıcak, siyah bira (Bitter) almıştı.</p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/biraturu_elephantandcastle.jpg" alt="Elephant and Castle" /></div>
<p>Bu ebatta içersek karılarımızın bizleri Liverpool İstasyonu civarından toplamaları gerekeceğini dolayısıyla yarım porsiyon içmemiz gerektiğini söyledim.  Bu noktada Ailebabası Organizatör çok akıllı bir öneri yaptı ve bu saatten sonra bütün durakları hayatta yapamayacağımızı, hedef küçültmemiz gerektiğini izah etti.  Alternatif olarak Hyde Park çevresindeki metro duraklarına en yakın publara gidecektik.  Önerisi hemen kabul gördü.  Ardından nedense hiç de akıllı olmayan bir laf ederek zaten kendisinin çok kuvvetli bir bünyeye sahip olduğunu ve içeceğimiz 7-8 birayla sarhoş olmasının mümkün olmadığını iddia etti.</p>
<p>Tartışmalar sırasında Mızmız Organizatör halihazırda oturduğumuz pub&#8217;ın çok güzel olduğunu ve bütün günü burada geçirmemizin daha iyi olacağını iddia etmekteydi.  Kendisini pek ciddiye almadık, bunun üzerine çektiğimiz resimlerin hiçbirinde bulunmak istemediğini söyledi.  Buradaki amacı neydi anlayamadık.  Pasif Organizatör tercih belirtmedi.</p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/biraturu_elephantandcastle2.jpg" alt="The Elephant and Castle" /></div>
<p>Tam kalkıp bir sonraki hedefimize doğru yol almaya başlamışken Ailebabası Organizatör yarım saat sonra eve dönüp oğlunu yıkayacağını söyledi.  Ciddiye almadık.</p>
<p><strong>2. Churchill Arms (Saat 15:27), 119 Kensington Church St, Notting Hill Gate</strong><br />
İkinci durağımıza giderken Pasif Organizatör aktifleşti ve programı değiştirip gösterdiği gastropub&#8217;a girmemizi önerdi.  Hyde Park Bira Turu&#8217;nun anlam ve ehhemmiyetini  kendisine bir kez daha anlatıp yolumuza devam edip ana yol üstünde ve oldukça kalabalık olan Churchill Arms&#8217;a girdik.</p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/biraturu_churchillarms.jpg" alt="Churchill Arms" /></div>
<p>Burası da müşterilerinden dolayı en güzel pub&#8217;dı.  70 yaşında bastonla yürüyen bir dede ve 7 yaşındaki torunu aynı masada oturuyorlardı.  Gözümle görmedim ama bir patron ve işçisi de aynı anda içeride olabilirdi.  Orta sınıfı olan ülkelerin avantajları diyelim ve gelir dağılımını düzeltmekten anladığı lafını dinleyecek dostlarını ihya etmek olan hükümetlerimize hayıflanalım.</p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/biraturu_churchillarms2.jpg" alt="Churchill Arms" /></div>
<p>İçeride oturacak yer bulmak imkansızdı.  Öğle yemeğini yiyen her İngiliz&#8217;in yapması gerektiği gibi biralarını almış muhabbete başlamışlardı.  Sonuçta Pasif Organizatör içki alırken Ailebabası Organizatör arkalarda yer kaptı ve el kol hareketleri yaparak bizi çağırdı.  Kalanlar olarak hızlı bir istişare yaptık ve Ailebabası Organizatör&#8217;ün sarhoş olmak suretiyle Hyde Park Bira Turu&#8217;nun ruhuna uymasını sağlayacak bir önlem almaya karar verdik.  Barmen talimatımız sonucunda bir ölçek votkayı biraların birine boca etti.  Kuvvetlendirilmiş birayı karıştırmamaya özen göstererek Ailebabası Organizatör&#8217;ün kaptığı şöminenin karşısındaki masaya kurulduk.</p>
<p>Masayı iki Japon kadınla paylaşmak durumundaydık.  Kısa sürede başlayan muhabbet ile kadınların birinin iş için Londra&#8217;da olduğu ötekinin ise zaten burada çalıştığını anladık.  Bir süre sonra alkolün de etkisiyle samimileştik ve zannettiğiniz türden bir yakınlaşma olmasa da Ailebabası Organizatör Japonca Barış Manço&#8217;nun Nane Limon Kabuğu şarkısını söylemeye başladı.  &#8220;Minto, toremonnakawa!&#8221; diye bağırdıkça hem yan masalardan bazı kaşlar kalktı hem de Japon kadınlar Londra&#8217;da bir pub&#8217;da masalarına oturan 4 adamın kendi dillerinde &#8220;Nane, limon kabuğu, biraz daha kaynasın aman ha ha ha ha&#8221; demesi karşısında ne yapacaklarını şaşırdılar.  Ara ara birbirlerine dönüp çok ciddi hatta kızgın bir ifadeyle &#8220;Kanzai, kanbano kaizen ooooooo.  Akasai hai turko kamişibai oooooooo&#8221; dedikten sonra aniden gülüyorlar sonra tekrar ciddileşiyorlardı.</p>
<p>Çıkarken Ailebabası Organizatör karısını arayıp yarım saat sonra oğlunu yıkamak üzere evde olacağını söyledi.</p>
<p><strong>3. The Black Lion (Saat 16:09), 123 Bayswater Road, Queensway</strong><br />
Üçüncü durağımız çok birşeye benzemiyordu.  Tavanda yılbaşı öncesi süsler konmuştu ama herhalde biraz çarşının park tarafında kaldığından olsa gerek bizden başka müşteri olarak sadece bir masa irlandalı adam vardı.  Üstelik irlandalıların sarhoş olmaları için içmeleri gereken 26 bira limitine de henüz gelmemişlerdi.</p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/biraturu_blacklion.jpg" alt="The Black Lion" /></div>
<p>İçki alma sırası Mızmız Organizatör&#8217;deydi.  Ben içtiğim bittlerlardan dolayı tok hissettiğimden hefeweizen (buğday birası) açılımı yaptım.  Ailebabası Organizatör ise içine bir ölçek votka eklemiş lager&#8217;ını yudumlarken bir taraftan çok sarhoş olamayacağını zira yarım saat sonra oğlunu yıkamak için eve dönmek istediğini açıklıyordu.</p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/biraturu_blacklion3.jpg" alt="Your Aim" /></div>
<p style="text-align: center;"><em>Pisuar Önü Yazısı: Hedefimiz Tuvaletleri Temiz Tutmaktır, Hedefinizi Tutturursanız Makbule Geçer</em></p>
<p>Pasif Organizatör iyice aktifleşmiş ona buna SMS atmaya başlamıştı.  Bir baktım ortak bir arkadaşımıza Ailebabası Organizatör&#8217;ün birasına votka eklediğimizi yazmış.  Kendisini çaktırmadan uyardık.</p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/biraturu_blacklion2.jpg" alt="Votkalı Bira" /></div>
<p style="text-align: center;"><em>Hangisi Votkalı Anlamak İmkansız</em></p>
<p>Black Lion&#8217;dan ayrıldığımızda artık hafiften çakırkeyif olmaya başlamıştık zannediyorum.  Yolda kaldırım çalışmasından dolayı geçişin daraldığı yerde Ailebabası Organizatör karşıdan gelen kadının üstüne üstüne yürüdü ve  yanından hızla geçerken kadın düşeyazdı.  Kadın kafasını hışımla arkaya çevirip en kibar haliyle &#8220;Excuuuuuuse meeeee!&#8221; dedi  (&#8220;Afedersiniz bayım&#8221; veya &#8220;Çüüüş!&#8221; diye tercüme edilebilir).  Pasif Organizatör ise 3 pint (1704.9 ml) biranın etkisiyle aktifleşmiş bize yol soran kızlara &#8220;Zaten biz de oraya gidiyorduk hanfendi&#8221; diyerek yol tarif etmeye başlamıştı.</p>
<p><strong>4. The Swan (Saat 17:38), 66 Bayswater Road, Lancaster Gate</strong><br />
The Swan&#8217;ın özelliği zamanında Hyde Park&#8217;ta asılan hükümlülerin son içkilerini içtikleri mekan olmasıydı.  Bir başka özelliği de bira alma sırasının bana gelmiş olması.  Barmene 4 bira 4 tane de susatıp içki miktarını arttırma amacıyla yenmesi bir gelenek olan ekşi krema ve soğan aromalı cips söyledikten sonra arkadaşlarımdan birisinin 192 boyunda, 99 kilo olduğunu ve ivedilikle sarhoş olmak istediğini fakat çok dayanıklı olduğundan biranın kesmediğini iddia ettiğini dolayısıyla bardağına bir ölçek votka eklemesini rica ettim.  Barmenin gözeleri ışıldadı ve &#8220;O zaman iki ölçek votka!&#8221; deyip itiraz etmeme izin vermeden votkaları boşalttı.</p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/biraturu_theswan.jpg" alt="The Swan" /></div>
<p>Bu noktada hava kararmış olduğundan yarım saat sonra eve gidip oğlunu yıkamak isteyen Ailebabası Organizatör bir sonraki durağımıza taksiyle gitmemizi teklif etti ve bizleri teşvik etmek için taksi ücretini kendisinin vereceğini söyledi.</p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/biraturu_theswan2.jpg" alt="The Swan" /></div>
<p style="text-align: center;"><em>İşte Suçlu Barmen Orada!  Çok da Masum Duruyor Namussuz</em></p>
<p><strong>5. The Rose and Crown (Saat 18:06), 2 Old Park Lane, Hyde Park Corner</strong><br />
(Bu noktadan sonra hatırladıklarım biraz bulanık o yüzden yazarların uydurma ehliyetini kullanmam söz konusu olabilir.  Okurlarımdan şimdiden özür dilerim.)</p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/biraturu_roseandcrown.jpg" alt="Rose and Crown" /></div>
<p>İçki alma sırası Ailebabası Organizatör&#8217;deydi ama onun aldığı biranın içine votkayı nasıl ekleyeceğimizi bilemediğimiz için karambolde Mızmız Organizatör&#8217;e aldırdık.  Ailebabası organizatör biraları beklerken karısına yarım saat sonra oğlunu yıkamak için eve döneceğini açıkladı.</p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/biraturu_roseandcrown2.jpg" alt="Rose and Crown" /></div>
<p style="text-align: center;"><em>Üzeri Çarpılı Olan Votkalı</em></p>
<p>Bir ara U2&#8242;nun Pride (In the name of love) şarkısına eşlik ettikten sonra Mızmız Organizatör hastalığını unutup cebinden çıkardığı püroları ikram etmeye başladı.  Pürodan hoşlanan bir kişi değilim ama çoğunluğa uydum ve dışarı çıkıp kapı önünde purolarımızı içtik.   O esnada Ailebabası Organizatör cep telefonuna gelen &#8220;Ne içtiğine dikkat et &#8211; Bir Dost&#8221; yazan SMS&#8217;i gösterdi &#8220;Tabii herkes ne içtiğine dikkat etmeli, içki tüm kötülüklerin anası.  İngilizlerin dediği gibi üzümlerle tahılları karıştırmadığın sürece sorun yok&#8221; diyerek geçiştirdik.</p>
<p><strong>6. The Bunch of Grapes (Saat 18:43), 207 Brompton Road, Knightsbridge</strong><br />
Rose and the Crown&#8217;ın önünden nedense otobüse bindik.  Yolumuz çok kısa olduğundan yürümeyi tercih ediyordum ama beni de zorla bindirdiler.  Bunun üzerine otobüs şoförü ile pazarlık yapma yoluna gittim.  &#8220;Bakın Şoför bey, biz sadece bir durak gideceğiz.  Evet farkındayım bir durak ile 111 durak aynı fiyat ama yine de bu saçma değil mi?  Şimdi siz benim bu indirimli ödeme teklifimi kabul etmezseniz ben yürüyerek de gidebilirim&#8221; desem de adam pazarlık etmeye niyetli değildi.  Mecbur 2 pound ücreti verip ilerledik.  Otobüste Ailebabası Organizatör yanındaki Fransız turiste yarım saat sonra eve gidip oğlunu yıkayacağını söyledi.  Fransız &#8220;Pek İngilizce anlamıyorum&#8221; diye cevap verdi.</p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/biraturu_bunchofgrapes.jpg" alt="The Bunch of Grapes" /></div>
<p>Bunch of Grapes&#8217;in alamet-i farikası ise birbirinden camla ayrılmış masalar.  Eskiden bir üst sınıf beyefendi arabacısıyla beraber pub&#8217;a girerse (aynı pub&#8217;a giriyor olmaları da enteresan) rahatsız olmadan arkadaşlarıyla konuşabilsin diye bütün pub&#8217;lar böyle bölmeliymiş.  Şimdi Bunch of Grapes bu tasarımın devam ettirildiği ender pub&#8217;lardan.</p>
<p>Bunch of Grapes&#8217;de de yer sorunu vardı.  Bir grup Belçikalının masasına sulandık, ucundan azıcık otururken bir grup Alman gelip Belçika&#8217;dan geçen Alman ordusu gibi sandalyeleri ve masayı istila ettiler.  Bunun üzerine ayakta Norveç&#8217;in Londra Belediyesi&#8217;ne hediye ettiği noel ağacını görmeye gelmiş iki Norveçli ile sohbete başladık.  Sırf bunun için gelmişler, Trafalgar Meydanı&#8217;nı tarif ettik, ellerinde harita ağaç görmeye gittiler.</p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/biraturu_bunchofgrapes2.jpg" alt="Bunch of Grapes" /></div>
<p style="text-align: center;"><em>Allah Rızası İçin Eli Fotoşap Tutan Birisi Şu Resimleri Adam Etsin</em></p>
<p>Ama buradaki asıl sorunumuz Ailebabası Organizatör&#8217;ün içki alma sırasının gelmiş olmasıydı.  Bir şekilde kendi aldığı içkiye votkayı nasıl ekleyeceğimizi düşünmeye başladık.  Mızmız Organizatör garson kıza rüşvet teklif etti ama kız kabul etmedi.  Sonuçta biralar geldi ve oturduk.  Çaktırmadan yaptığımız istişare toplantısında bir karambol yaratıp halletmeye karar verdik.  Bunun üzerine Mızmız Organizatör ve içkilerin yardımıyla Aktif Organizatör olmuş olan Pasif Organizatör bilek bileğe (el ele tutuşmadan) salsa yapmaya başladılar.  Ailebabası Organizatör bakmazken Mızmız Organizatör 1 değil üstelik 2 ölçek votkayı birasına ekleyebildi.</p>
<p><strong>7. Zetland Arms (Saat 20:06), 2 Bute Street, South Kensington</strong><br />
Bunch of Grapes&#8217;ten Zetland Arms&#8217;a yürüdük.  Yolda yaşlı bir teyzeyle bu gecenin hatırası olsun diye fotoğraf çektirdik.  Durumu pek anlamamakla birlikte bizi kırmadı ve poz verdi.  Biz yalpalaya yalpalaya ilerlerken arkamızdan &#8220;Belki de bu haldeyken oğlunuzu yıkamanız iyi bir fikir olmayabilir delikanlı&#8221; diye seslendi.</p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/biraturu_teyze.jpg" alt="İngiliz Teyze" /></div>
<div style="text-align:center;">
<p style="text-align: center;"><em>Teyze Şaşkın</em></p>
</div>
<p>Zetland Arms&#8217;a vardığımızda artık İngilizlerin yemek öncesi içki saatleri gelmişti.  Pub tıklım tıklımdı.  Burada Mızmız Organizatör&#8217;ün karısıyla buluştuk.   Sağolsun kendisi Ailebabası Organizatör&#8217;ün birasına bir ölçek votka koyma işlemini gerçekleştirdi.  Ama artık Ailebabası Organizatör de içtiklerinden dolayı (o ana kadar içtiği 3409.8 ml bira ve 7 ölçek votka bir bizonu devirirdi) kendinden geçmişti, cep telefonuyla önce yakın arkadaşlarımızı aradı, daha sonra daha uzak arkaşlarımızı denedi ve en son Aktif Organizatör&#8217;ün ablasının kocasını aramaya kadar işi götürdü.  Ne konuştuklarını bilmiyoruz.   Arada tabii ki karısını arayıp yarım saate oğlunu yıkamaya geleceğini söylemeyi ihmal etmedi.</p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/biraturu_zetlandarms.jpg" alt="Zetland Arms" /></div>
<p>Yağmur olmadığından havanın soğukluğuna aldırmayan İngilizler sokağa kadar taşmıştı.  Bu vesileyle camın öteki yanından arkadaş olduğumuz grupla camdan şerefe yapacak kadar samimiydik.</p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/biraturu_zetlandarms2.jpg" alt="Zetland Arms" /></div>
<p>Zetland Arms&#8217;dan çok fazla hatırladığım yok, ama çıkarken bira bardağımın içinden oldukça pis olması gereken bir 2 pens buldum.  Ailebabası Organizatör&#8217;ün pis şakasıymış.  Dizanteri olmadım, herhalde mikroplar bira içinde ölmüşlerdi.</p>
<p><strong>Noor Jahan&#8217;da Hint Yemeği ile Kapanış</strong><br />
Son durak olarak bu kadar birayı emmesi için yüklü miktarda hint yemeği yememiz gerekiyordu.  Mahalledeki favori hint lokantamız (Madonna&#8217;nın en sevdiği Hint lokantası olduğu söylenen) olan <a href="http://www.noorjahanrestaurants.co.uk/reviews.html">Noor Jahan</a>&#8216;a (Nurcihan) gittik.  Nur Cihan&#8217;ın Taj Mahal&#8217;ın yapılma sebebi olan hanfendi olduğunu hatırlatmak isterim.</p>
<p>İçeride biz gelene kadar oldukça sessiz bir atmosfer vardı.  Benim, Aktif Organizatör&#8217;ün, Ailebabası Organizatör&#8217;ün karıları da bizi burada beklemektelerdi.  İçeri girerken nedense bir &#8220;Beşiktaşım Oleey&#8221; tezahüratı yaptık (aramızda Beşiktaşlı yok) ve bir anda bütün kaşlar kalktı ve kafalar bize döndü.  Henüz hint birası Cobra&#8217;larını yudumlamaya başlamamış olan karılarımız bizleri sakinleştirdiler.</p>
<p>Ne yediğimizi tam hatırlamıyorum ama Ailebabası Organizatör&#8217;ün yemeği Hint aksanıyla İngilizce konuşarak ısmarlaması (özellike üstüne basa basa &#8220;vii vant sam pappadams&#8221; demesi) garsonların pek hoşuna gitmedi.  Kesin atılacağız diye düşünürken bir şekilde hintçe &#8220;la havle ve la kuvvet&#8221; deyip Hint hoşgörüsü gösterdiler ve yemeklerimizi bitirmemize izin verdiler.</p>
<p>Yemekte cobra birasından içmeye devam ettiğimizi eklemek isterim.  O kadar acıyı başka türlü geçiremezdik.</p>
<p>Ailebabası Organizatör çıkışta &#8220;Ulaaaan, içkime kesin birşeyler karıştırdınız, ben böyle sarhoş olmam.  Oğlumu yıkamaya eve gidiyor olmasaydım canınıza okumuştum!&#8221; diye bağırırken karısı kafasından bastırarak (bkz. Ergenekon tutuklaması hareketi) kendisini taksiye soktu ve bira turumuz sona erdi.</p>

	<h4>İlgili Yazılar / Related posts</h4>
	<ul class="st-related-posts">
	<li><a href="http://sarapci.com/2010/05/22/sosyete-monopoly-temali-bira-turu-mizmiz-organizator" title="Sosyete Monopoly Temalı Bira Turu (Mızmız Organizatör) (May 22, 2010)">Sosyete Monopoly Temalı Bira Turu (Mızmız Organizatör)</a> (0)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2001/06/25/white-teeth-inci-gibi-disler-zadie-smith" title="White Teeth (İnci Gibi Dişler), Zadie Smith (June 25, 2001)">White Teeth (İnci Gibi Dişler), Zadie Smith</a> (4)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/05/07/tel-aviv-zugurdun-riosu" title="Tel Aviv &#8211; Züğürdün Rio&#8217;su (May 7, 2008)">Tel Aviv &#8211; Züğürdün Rio&#8217;su</a> (3)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/06/14/turkiye-izmir-olsun" title="Türkiye İzmir Olsun (June 14, 2008)">Türkiye İzmir Olsun</a> (4)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/03/02/shanghai-beijing-xi%e2%80%99an-hong-kong-notlari-yalin" title="Shanghai, Beijing, Xi’an, Hong Kong Notları (Yalın) (March 2, 2008)">Shanghai, Beijing, Xi’an, Hong Kong Notları (Yalın)</a> (2)</li>
</ul>

<img src="http://feeds.feedburner.com/~r/sarapci/~4/4NYNheyJDF0" height="1" width="1"/>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://sarapci.com/2009/09/01/londra-bira-turu/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>14</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
