<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<?xml-stylesheet type="text/xsl" media="screen" href="/~d/styles/rss2full.xsl"?><?xml-stylesheet type="text/css" media="screen" href="http://feeds.feedburner.com/~d/styles/itemcontent.css"?><rss xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:openSearch="http://a9.com/-/spec/opensearch/1.1/" xmlns:georss="http://www.georss.org/georss" xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0" version="2.0"><channel><atom:id>tag:blogger.com,1999:blog-419998646365602424</atom:id><lastBuildDate>Mon, 08 Mar 2010 14:42:24 +0000</lastBuildDate><title>ThiAgora.com</title><description>"Bazı kitaplar tadılmak, bazıları yutulmak ve çok azı da hazmedilmek içindir." Bacon</description><link>http://www.thiagora.com/</link><managingEditor>noreply@blogger.com (Gözde Sayınsoy)</managingEditor><generator>Blogger</generator><openSearch:totalResults>35</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>25</openSearch:itemsPerPage><atom10:link xmlns:atom10="http://www.w3.org/2005/Atom" rel="self" type="application/rss+xml" href="http://feeds.feedburner.com/thiagora" /><feedburner:info uri="thiagora" /><atom10:link xmlns:atom10="http://www.w3.org/2005/Atom" rel="hub" href="http://pubsubhubbub.appspot.com/" /><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-419998646365602424.post-8652011604245998721</guid><pubDate>Thu, 06 Mar 2008 12:58:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-03-06T21:26:57.301+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">hikaye</category><title>DOKUZ KUYRUKLU KEDİ</title><description>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/R8_4haS01HI/AAAAAAAAAJw/6bXCJmFLG1E/s1600-h/dokuz_kuyruklu_kedi.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5174627749749642354" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/R8_4haS01HI/AAAAAAAAAJw/6bXCJmFLG1E/s200/dokuz_kuyruklu_kedi.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;em&gt;"Dokuz Kuyruklu Kedi, Jeffrey Archer, Şubat 2008, Altın Kitaplar"&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Hikayelerden oluşan kitaplar, romanların aksine okunması oldukça avantajlı kitaplardır. Bir romanı bir solukta okuyup bitiremiyorsanız, araya zaman girdiğinde kitaba tekrar dönüp hatırlamak oldukça zorlaşır, hatta bazen tümünü baştan okumak gerekebilir. Ancak hikaye kitapları, ayrı ayrı hikayelerden oluştuğu için, uzun süre ara verseniz bile, kitaba yeniden dönmek hiç de zor olmaz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Bu tarz kitapların tek şartı, hikayelerin iyi bir yazar tarafından yazılmış olmasıdır. Çünkü öykülerin konusu yavan olsa bile, onu güzelleştiren yine yazar olur. Mükemmel konulu hikayeler berbat bir yazarın elinde mahvolabilirken, son derece sıradan konulu hikayeler de harika bir yazarın elinden çıktığında büyüleyici hale gelebilir. Elbette hem hikayenin iyi olması, hem de yazarın becerikliliğinin bir araya gelmesi de ideal bir durumu oluşturur.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;İşte bu noktada, Jeffrey Archer ve onun kitaplarından sözetmek mümkündür. Gerek hikaye konularının mükemmelliği, gerekse yazarın anlatımının kuvvetli olması açısından Archer'ın öykü kitapları bir numara olarak adlandırılabilir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Her hikayenin sonunun şaşırtıcı olması bir yana, giriş ile gelişme kısmının akıcılığı, okuyanı sıkmadan, bir an önce "ne olacak acaba sonunda" merakını son satıra kadar ayakta tutması, kitapların başarısının asıl nedenlerinden sayılabilir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;"Dokuz Kuyruklu Kedi", yazarın Türkçe'ye çevrilmiş son, kendisinin ise 5. hikaye kitabıdır. Birbirinden ilginç 12 hikayeden oluşan bu kitap, tamamıyla gerçek hayattan alınarak yazılmıştır. Yazarın önsözde belirttiği gibi, 2 yıllık mahkumiyet süresince tuttuğu günlüğünde yer alan 9 öykünün yanısıra, diğer 3 öykü de hapisten çıktıktan sonra Roma, Atina ve Londra'da gerçek kişilerden duyulmuş olan hikayelerdir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Kendine has tarzıyla süslenmiş olan bu 12 hikaye de, bir çırpıda okunup bitirebilen, hatta zaman içinde değerini kaybetmeden tekrar okunabilen yazılardır. Yazarın bundan önce dilimize çevrilen "Uzun Sözün Kısası" ile "Oniki Kandırmaca" da aynı şekilde dahice yazılmış hikayelerden oluşmuştur. Bu kitapların yanısıra, Archer'ın ayrıca Türkçe'ye çevrilmiş romanları da bulunmaktadır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Çok yetenekli bir yazar olan Jeffrey Archer'ın yarattığı karakterler gerçek insanlardır ve hepsi trajedilere, ihanetlere, zorluklara meydan okuyan tiplerdir. Fakat bu insanlar ayrıca hırs, materyalizm ve türlü sahtekarlıkların yer aldığı bir dünyada yaşarlar. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Oxford Üniversitesi'nden mezun olan Archer, en genç milletvekili olarak Avam Kamarası'na ve daha sonra Konservatif Parti Başkanı olarak Lordlar Kamarası'na girmiştir. Archer, politik başarıları kadar edebi başarılarıyla da tanınmıştır. Yaşamının beş yılını Avam Kamarası'nda, on dört yılını Lordlar Kamarası'nda ve iki yılını da Kraliçe'nin hapishanesinde geçirmiş olan yazar, iki yıllık cezası süresince beş ayrı hapishane dolaşmıştır. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Jeffrey Archer mahkumiyeti sırasında diğer mahkumlardan dinlediği olayları kah hüzünlü, kah komik, kah zarif nüktelerle süslediği bu unutulmaz hikayeleri "Dokuz Kuyruklu Kedi" adlı kitabında toplamıştır. Diğer hikaye kitapları da, şu anda piyasada bulunamasa bile, mutlaka okunması gereken kitaplardır. Bu durumda, yayınevlerinin bu kitapların baskılarını yenileyeceğini ummaktan başka şansımız yok. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Kitap okumamanın zamansızlık gibi bahanelerin arkasına sığınılmayacak kadar ciddi bir mesele olduğunu düşünsem de, yine de bu bahaneyi kullananlar için "Dokuz Kuyruklu Kedi"nin, geceleri yatmadan önce birkaç sayfa okuyabilecekleri bir başucu kitabı olduğunu düşünüyorum. Bir kez okuyunca müptelası olacağınıza, bütün hikaye kitaplarını okumuş olsanız bile, yazarın kısa zamanda yeni bir kitap yazmasını ümitle bekleyeceğinize eminim...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;Kaynak: &lt;/em&gt;&lt;a href="http://www.altinkitaplar.com.tr/"&gt;&lt;em&gt;www.altinkitaplar.com.tr&lt;/em&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/419998646365602424-8652011604245998721?l=www.thiagora.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/thiagora/~3/YmPtCcfWC5w/dokuz-kuyruklu-kedi.html</link><author>noreply@blogger.com (Gözde Sayınsoy)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://3.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/R8_4haS01HI/AAAAAAAAAJw/6bXCJmFLG1E/s72-c/dokuz_kuyruklu_kedi.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total><feedburner:origLink>http://www.thiagora.com/2008/03/dokuz-kuyruklu-kedi.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-419998646365602424.post-6087329312582620638</guid><pubDate>Thu, 24 Jan 2008 07:57:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-01-24T12:20:47.849+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">araştırma-inceleme</category><title>KLASİK MÜZİK REHBERİ</title><description>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/R5heW3ZzTSI/AAAAAAAAAJo/jefPiF2c5NE/s1600-h/93309.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5158977120075205922" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/R5heW3ZzTSI/AAAAAAAAAJo/jefPiF2c5NE/s200/93309.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;em&gt;Klasik Müzik Rehberi, Feridun Hürel, Say Yayınları, 2008&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Müzik; sesin, biçim ve devinim kazanmış halidir. Başka bir deyişle, sesin ve sessizliğin belirli bir zaman aralığında ifade edildiği sanatsal bir formdur. Müzik beğenisi, kültür ile kişisel beğenilere göre farklılıklar göstermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, klasik müzik, özellikle yeni yetişen neslin pek tercih etmediği, dinlemekten hoşlanmadığı bir dal olarak ne yazık ki karşımıza çıkmaktadır. Müzik beğenisinin, çocuk yaşlardan kişiye aşılanarak geldiğini varsayarsak, evde dinlenmeyen bir türün, çocuğun yetişme sürecinde bilincine varamadığı klasik müziğin, ileriki yaşlarda sevimsiz bulmasını da anlamak mümkün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sürekli klasik müzik dinlenen bir evde büyüdüğüm için, klasik müziğin keyfine varabilenlerdenim. Klasik müzik, her ne kadar yüksek kültür seviyesi göstergesi olarak kabul edilse de, bu türün dinleyicisi, bu müziği anlamadan, bilmeden, derinliğinin farkına varmadan dinlediği sürece, gerçek bir klasik müziksever olarak kabul görmeyeceğinin de bilincinde olmak gerektiğine inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepimiz, az çok, gayet iyi bilinen Mozart, Beethoven, Bach gibi bestecileri ve onların meşhur eserlerini biliyoruz. Acaba bu bestecileri ve diğer bestecilerin hayatlarını, ya da eserlerinin hikayelerini de biliyor muyuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son zamanlarda piyasaya çıkan "Klasik Müzik Rehberi", bütün sorulara cevap vermenin ötesinde, çocuk yaşlarda dinlenmesi gereken eserlere de yer veren, klasik müzik severlerin ya da merak edenlerin rehberi olma konusunda iddialı bir kitap. Sadece büyük bestecilerin değil, kronolojik olarak gelmiş geçmiş tüm bestecilerin hayatları, besteleri, ilk etapta dinlenilmesi gereken eserlerine de yer verilmiş. Yalnız Klasik Batı Müziği bestecileri değil, Klasik Batı Müziği'ne önemli katkılarda bulunmuş Türk bestecileri de kitapta yerini almış. Ayrıca, kitabın arka kapağında bulunan CD'de, çocukların dinlemesi gereken eserlerin bir kısmını da bulabiliyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Klasik müzik beğenisi, alınan eğitimle paralel olarak gelişir. Hiç kimse okula 5.sınıftan başlamaz. 5.sınıfta öğretilen bilgileri, 1.sınıfta vermeye kalkarsanız, çocuk anlamayacağı için sıkılır, okumayı sökmeden öğretilenleri algılayamaz ve vazgeçer. Klasik müzik sevgisi de tıpkı bunun gibidir. Baştan zor anlaşılan besteleri kişiye dinletirseniz, sıkılıp bu türden nefret edecektir. Oysa, sevebileceği, anlayabileceği bestelerle işe başlamak, giderek dozunu artıran bir ivmeyle diğer bestecileri ve eserlerini kişiye sevdirmek de mümkündür. Klasik müzik beğenisi oluşturmak da, tıpkı sıkı bir eğitimden geçmek gibi, kimi zaman eğlenceli, kimi zaman öğreticidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genellikle kabul gören bir iddia, anne karnında çocuğa klasik müzik dinletmenin, bebeğin hareketlerinde gelişim sağladığı yönündedir. Hatta, prematüre bebeklere Brahms dinletildiği zaman, daha çabuk geliştiği yine iddialar arasındadır. Klasik müzik dinleyen bebeklerin kalp atışlarının düzene girdiği, nefes alıp vermelerinin kolaylaştığı, yaşamlarının ilk stresten daha çabuk arındığı, iştahlarının daha çok açıldığı da araştırmalarla kanıtlanmıştır. Ancak her klasik müzik eseri, anne karnında dinletildiğinde verimli sonuç alınamıyor. Çünkü, gayet sert ve ağır bestelerin, bebekler üzerinde olumsuz etki yapması mümkün. Bu nedenle, kitapta tavsiye edilen eserlerin dinletilmesi, oldukça yararlı olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anne karnında dinletilen klasik müziğin, bebeğin doğumundan sonra da dinletilmesi halinde bebeğin sakinleştiği, hatta müziği duyduğunda sustuğu da ispatlanmıştır. Tabii ki, sadece anne karnında ya da bebeğe ninni niyetine klasik müziği dinletip sonrasında bu eğitime ara vermek veya toptan rafa kaldırmak da oldukça yanlıştır. Ömür boyu sürecek bir beğeninin yarıda kesilmesi, anne-babanın bu türü sevmemesinden kaynaklı olarak üzerine düşülmemesi, çocuğun müzik eğitiminde ciddi yaralar açacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Klasik müzik yalnızca bir müzik beğenisini ifade etmez. Başka hiçbir müziğin size sağlayamayacağı faydaları da içinde barındırır. Örneğin, okulöncesi yaştaki 78 çocuk üzerinde yapılan bir araştırmaya göre, düzenli piyano eğitimi alan çocukların IQ seviyelerinde yüzde 50 artış gözlenmiş, bu çocukların matematik ve fen alanlarında daha başarılı oldukları da ispatlanmıştır. Böylece zeki bir neslin yolunun, bilgisayar oyunlarından değil de, piyano tuşlarından mı geçtiği sorusu ortaya çıkmıştır. Piyano eğitiminin temelinde de klasik müziğin etkisi tartışılmaz bir gerçektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerikalı iki uzman; Kaliforniya Irvine Üniversitesi'nin Öğrenme ve Hafıza Nörobiolojisi bölümünde görev yapan fizikçi Gordon L. Shaw ile Wisconsin Üniversitesi'nden psikolog Frances H. Rauscher, müziğin zeka ile olan bağlantısı üzerine araştırmalarını uzun zamandır yürütüyor. Bu alandaki ilk çalışmaları "Mozart Etkisi" adını taşıyan deney. Yapılan deneyde 36 lise öğrencisine belli bir süre, her gün 10 dakika boyunca Mozart'ın bir piyano sonatı dinletilmiş, sonuçta çocukların IQ'larında artış gözlemlenmiştir. Aynı gruba dinletilen new age ile dans müziği ise Mozart'ın yarattığı etkiyi yaratmıyordu. Tek problem, Mozart'ın etkisinin sadece 1 saat sürmesiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Shaw ve Rauscher ikinci çalışmayı "küçük yaşta müzik dersleri almak ve özellikle bir enstrüman üzerinde yoğunlaşmak" üzerine yaptılar. Bunun için en yaygın ve en popüler olan piyanoyu seçtiler. Seçimin nedeni, piyanoyu o yaştaki çocukların daha kolay öğrenebilecek durumda olmasıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deney için bu kez anaokuluna giden 78 çocuk seçildi. Bu arada 3-4 yaşlarında olan bu çocukların ailelerinin sosyo-ekonomik-kültürel düzeylerinin, gittikleri anaokullarının eşdeğer olmasına dikkat edildi. 78 çocuk 4 gruba ayrıldı. Birinci gruba şan ve piyano dersi, ikinci gruba sadece şan dersi, üçüncü gruba bilgisayar dersi verilirken dördüncü gruptakilere hiçbir şey öğretilmedi. Çocuklar haftada iki kez 15'er dakikalık piyano dersi alıyordu, her çocuğun eşit sürede ders almasına da dikkat ediliyordu. Sekiz ay boyunca diğer grupların çalışmaları da sürdü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklara deneyin başında zeka testi uygulanmıştı. Sekiz ayın sonunda diğer gruplardaki çocukların zeka seviyelerinde önemli bir gelişme kaydedilmezken, piyano dersi alan gruptakilerin IQ'larında yüzde 46 artış görüldü. Bütün çocuklar bu ölçüm için 5 ayrı teste tabi tutulmuştu. Bu testler; puzzle birleştirmek, gösterilen desenleri yapmak, geometrik şekilleri tanımak, nesnelerin doğru renklerini ve resimlerdeki hataları bulmaktan ibaretti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dr.Shaw ve Dr.Rauscher, ilk araştırmalarında buldukları "Mozart dinlemenin birkaç saat süren etkisi" aksine, piyano eğitiminin etkisinin ömür boyu süreceğini söylüyor. Deney 3-4 yaşlarındaki çocuklar üzerinde yapılmış olsa da, 12 yaşına kadar alınan piyano derslerinin etkili olacağını ekliyorlar. Bunu da şöyle açıklıyorlar: "Müzik de tıpkı matematik ya da satranç gibi yüksek beyin fonksiyonları gerektiren bir uğraş. Bu alanlar, aynı zamanda, iyi gelişmiş "spatial" zekanın da temelini atıyor. Spatial zeka; görsel dünyayı algılayabilme, nesnelerin görüntülerini zihinde oluşturabilme ve bunların farklılıklarını kavrama yetisine verilen addır."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye'de müziğin zeka üzerine etkilerini araştıran M.S.Ü. Devlet Konservatuarı Profesörü Filiz Ali de iki araştırmacının bulgularını destekler nitelikte konuşuyor: "Müzik ne kadar soyut görünse de, son derece bilimsel ve matematiksel. Müziğin içinde bir matematik var. Notalar, solfej, hepsi matematik üzerine kurulu. Ve piyano çalmak da matematiksel düşünmeye benziyor. Hem beyni hem bedeni çalıştıran piyano, notaları algılayan beynin tuşlara dokunan parmaklara, pedallara basan ayağa emir vermesiyle bir koordinasyon oluşturur. Bu da beynin birden fazla bölgesini çalıştırarak çok yönlü düşünmeyi ve bağlantılar kurmayı sağlar, beynin kullanımı geliştirir."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bağlamda, sadece anne karnında, anaokulunda değil, lisede aldığımız müzik derslerinin de aslında ne kadar önemli olduğu ortaya çıkıyor. Sadece solfej öğretilip önemsenmeyen müzik derslerinde de esaslı bir reform yapılarak, aslen müziğin ne anlama geldiği öğretilmeli, ne gibi yararlar sağlayabileceği anlatılmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Klasik müziğin sadece bir "beğeni meselesi" değil, aynı zamanda zekayı geliştirici bir unsur olduğu bütün bu araştırmalarla kanıtlanmıştır. Klasik müzik, herşeyden önce bir yaşam biçimidir. Elbette, sadece klasik müzik dinlenmeli diye bir sav sözkonusu olamaz. Ancak klasik müziğin anlamına, tadına varabilenlerin, diğer müzik türlerinde de seçici davranabileceği su götürmez bir gerçektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Klasik Müzik Rehberi" herkesin okuması gereken, kapsamlı, meraklıları için, "keşke ciltli ve 1.hamur kağıda basılsaydı" dedirtecek kadar kütüphanelerin arşiv bölümünde yer alması gereken bir kitap. Aslında bütün bu yazının özeti, kitabın arka kapağındaki yazıyla belirtilmiş: "&lt;em&gt;11.yüzyılda Avrupa'da başlayan, 17.yüzyılda Johann Sebastian Bach'la zirvesine ulaşan ve günümüze kadar devam eden, genel tabirle Klasik Müzik diyebileceğimiz tür, müziğin matematiksel olarak ulaştığı en yüksek düzeyi ifade eder...Ne var ki, bu müziğin hakkını vererek dinleyebilmek, daha önemlisi dinlerken haz alabilmek için bilgi sahibi olmak gerekir.(...) Elinizdeki kitap, sanat, estetik, uygarlık, duygu, saygı gibi kavramların önemini yitirdiği bir "kültür" yozlaşmasının tozu dumana kattığı günümüz ortamında, henüz umudunu yitirmemiş insanların ruhlarını yıkamalarına, daha rafine bir yaşam sürmelerine, daha mutlu ve sağlıklı çocuklar yetiştirmelerine yardımcı olacak bir başucu kitabı/ el altı rehberi. İdeal bir armağan..."&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kaynak: tr.wikipedia.org, &lt;/em&gt;&lt;a href="http://www.onmusicstore.com/"&gt;&lt;em&gt;www.onmusicstore.com&lt;/em&gt;&lt;/a&gt;&lt;em&gt;, &lt;/em&gt;&lt;a href="http://www.klasikmuzik.info/"&gt;&lt;em&gt;www.klasikmuzik.info&lt;/em&gt;&lt;/a&gt;, &lt;em&gt;usavurma.blogspot.com &lt;/em&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/419998646365602424-6087329312582620638?l=www.thiagora.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/thiagora/~3/yBBZ2H9aMPM/klasik-mzik-rehberi.html</link><author>noreply@blogger.com (Gözde Sayınsoy)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://1.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/R5heW3ZzTSI/AAAAAAAAAJo/jefPiF2c5NE/s72-c/93309.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">2</thr:total><feedburner:origLink>http://www.thiagora.com/2008/01/klasik-mzik-rehberi.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-419998646365602424.post-6229610266975407837</guid><pubDate>Thu, 03 Jan 2008 20:00:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-01-04T13:19:08.361+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">biyografi</category><title>ENGELLERİ AŞANLAR</title><description>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/R31Cwm6WAxI/AAAAAAAAAJg/eb6d9kMqNDs/s1600-h/zBK333227FJ235_250.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5151346951628129042" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/R31Cwm6WAxI/AAAAAAAAAJg/eb6d9kMqNDs/s200/zBK333227FJ235_250.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;em&gt;Engelleri Aşanlar, Dr. Nurullah Abalı, Nesil Yayınları, Ekim 2007&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Bugüne kadar önemli buluşlar yapan, hayatını sanata adayan ya da başarılı birer doktor, işadamı, bilimadamı olabilen kişilerin bulundukları noktaya gelirken ne tür zorluklara göğüs germek zorunda kaldıklarını hiç düşündünüz mü?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sayfada yapmış olduğum ankete dayanarak, en az okunan türlerden biri olan biyografileri çoğunluğun aksine oldukça ilgi çekici bulurum. Her hayat hikayesi bana, merdivenin en üst noktasına neden herkesin ulaşamayacağını bir kez daha hatırlatır. Çünkü her başarının ardında mutlaka çekilen acılar, yaşanan olağanüstü zorluklar vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu duruma tipik örnektir aslında ressamlar. Çoğu dünya çapında ünlü ressamın, yaşamları boyunca sefalet çektiği bir gerçek. Ancak öldükten sonra eserlerine paha biçilemiyor. Dünyanın sayılı müzelerinde veya çok zengin koleksiyoncuların evlerinde sergilenen tablolar, yapan kişiye bir yarar sağlamadığından, hayatın korkunç ironisini de gözler önüne seriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Engelleri Aşanlar", yakından tanıdığımız, kendi dallarında bir numara olmuş kişilerin kısa kısa biyografilerinden oluşuyor. Ne yaptıklarını, neyle uğraştıklarını bilip, başarıya ulaşma yolunda yaşadıklarını belki de gözardı ettiğimiz bu değerli şahsiyetler, hayatlarındaki ayrıntılarla bu kitapta yer alıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ludwig van Beethoven gibi büyük bir bestecinin, sonradan sağır olduğu herkesçe bilinen bir gerçek. Peki ya müziğe yeteneği olduğu halde babasının hırsı sayesinde geceleri yatağından uyandırılıp piyanonun başına zorla oturtulduğu, deyim yerindeyse kafasına vura vura müzik eğitimi aldığı, yanlış yaptığı her parçada babası tarafından acımasızca cezalandırıldığı kaç kişinin bildiği bir gerçek acaba?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fizik dalında Nobel ödülü sahibi Marie Curie'nin radyumu bulduğunu biliyoruz da, eğitim alabilmek için ablasıyla bir anlaşma yaptığını, eğitimi sırasında açlıktan bayıldığı günlerin olduğunu, buna rağmen radyumu sanayi çevrelerine satıp paraya para demeyecekken sırf ideallerine aykırı olduğu için bunu reddederek buluşunu insanlığa armağan ettiğini, senelerce radyum ışınlarına maruz kaldığı için iç organlarının çoğunun zarar gördüğünü ve bu radyoaktif ışınların ölümüne sebep olduğunu biliyor muyuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir çok başarılı buluşla hayatımızı kolaylaştıran Thomas Alva Edison'un, gençliğinde hafızasının oldukça zayıf olduğunu, bu yüzden okulda derslerinden geri kaldığını, öğretmenleri tarafından "gerizekalı" olarak adlandırıldığını unutmayalım. Annesi ise kendisinden asla ümidini kesmedi, hatta onu okuldan alarak eğitimine evde devam etmesini sağladı. Sonuçta, yüzlerce buluşuyla bilim dünyasında bir çığır açan Edison, kendisini ahmak olarak gören hocalarını da oldukça utandırmıştır!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka bir örnek de Türkiye'den verelim. "Kolsuz Agop" lakabıyla tanınan ünlü cildiyeci Prof.Dr. Agop Kotoğyan'ın çok küçük yaşta kolunu kaybetmesine rağmen hayallerini, umutlarını kaybetmemesini tesadüfle ya da şansla açıklamak mümkün değil. Kolunu kaybettiği kaza neticesinde doktorların "yaşamaz" demesine inat, senelerce dur durak bilmeden çalışıp Türkiye'nin sayılı doktorlarından biri olmayı başardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukardaki örneklerle beraber, hem dünyadan hem de Türkiye'den bir çok ünlü ismin hiç bilinmeyen yönlerini bu kitapta bulabiliyorsunuz. Farklı dallardan otuzun üzerinde biyografi, başarılı bir derlemeyle okuyucunun beğenisine sunulmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başarı eşittir para denkleminin, bu kitabı okuduktan sonra daha başka şekilleneceğini düşünüyorum. Başarının para getirdiği muhakkak, ama başarının ardından tatmin unsurunun her zaman para olmadığı da ortaya çıkıyor. Paranın hayatın amacı olduğunu zannedenler ya da parayı başarıdan daha çok önemseyenler içinse yeniden düşünme şansı veriyor bu hayat öyküleri...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başarıya ulaşmak için fırsatlar ne yazık ki önümüze altın bir tepside sunulmuyor. Haketmek için bedel ödemek şart. Engeller, bu yola baş koyanlar için önemsiz birer ayrıntı aslında. Yaşarken acı çekseler bile, idealleri uğruna hepsini görmezden gelebiliyorlar, belki de hissetmiyorlar bile. Bir şey icat etmenin, bir başarıya imza atmanın inanılmaz hazzı, kalan bütün zorlukları unufak ediyor. Nasıl mı? Onlar, tek tek ağaçları değil, ormanın tamamını görüyorlar...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/419998646365602424-6229610266975407837?l=www.thiagora.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/thiagora/~3/Pxz-5he568g/engelleri-aanlar.html</link><author>noreply@blogger.com (Gözde Sayınsoy)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://4.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/R31Cwm6WAxI/AAAAAAAAAJg/eb6d9kMqNDs/s72-c/zBK333227FJ235_250.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total><feedburner:origLink>http://www.thiagora.com/2007/11/engelleri-aanlar.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-419998646365602424.post-4674806327528474579</guid><pubDate>Fri, 09 Nov 2007 22:14:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-01-03T22:31:01.190+02:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">araştırma-inceleme</category><title>EN GÜZEL UYUYAN ADAM</title><description>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RzTclstSdXI/AAAAAAAAAJY/n8vNZ8mydfw/s1600-h/k39656_200.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5130968415696221554" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RzTclstSdXI/AAAAAAAAAJY/n8vNZ8mydfw/s200/k39656_200.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Atatürk'ün Hüzün Dolu Vedası&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;em&gt;En Güzel Uyuyan Adam, İsmail Ünver, Akis Kitap, Temmuz 2007&lt;/em&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Her ülkenin kendine özgü liderleri, örnek aldığı devlet büyükleri vardır. Ama Türk Milleti için Atatürk, bu kategoride yer alsa da, bambaşka anlamlar ifade eder. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Sadece kendi ülkesine örnek olmakla kalmamış, diğer milletlerin de aynı derecede saygınlığını kazanmıştı Atatürk. Öyle ki, 1996 yılında ölen Haiti cumhurbaşkanı bile, mezar taşına; “Bütün ömrüm boyunca Türkiye’nin lideri Mustafa Kemal Atatürk’ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm” diye yazdırılmasını vasiyet etmişti. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Yaşadığı dönemde ve daha sonrasında, diğer uluslara örnek olmuş, özellikle Türk kadınının eğitim görmesi konusuna özel hassasiyet göstermiştir. Şimdi Batı dünyasında görmüş olduğumuz bütün ilerici hareketlerin aslında onun yaşadığı devirde, yeni kurulan genç Türkiye Cumhuriyeti’nde, kısa bir sürede nasıl uygulamaya geçirildiğini anlayabiliyoruz. Kadınlara oy hakkının, eğitim hakkının kısacası yaşama, birey olma hakkının, henüz Batı ülkelerinde hayata geçirilmeden Türkiye’de var olması bu konuya en güzel örnektir. Üstelik Atatürk, bir ulusun kalkınmasının yalnızca fiziki etmenlere dayalı olmadığının, halkın eğitilmesi ile “muasır medeniyetler” seviyesine erişilebileceğinin oldukça farkındaydı. Bu nedenle, bir toplumun sadece erkeklerden ibaret olmadığını, kadınların da öğrenim görerek, yarınlarda bir doktor, bir avukat, bir milletvekili olarak ülkesine hizmet edebileceğine de yürekten inanıyordu. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;“En Güzel Uyuyan Adam”, Atatürk’ün son dönemlerini, kısa başlıklar altında anlatan bir kitap. Özellikle, hastalığının son dönemlerinde, çektiği acıya rağmen, dinlenmek yerine ülkenin o zaman gündemini oluşturan Hatay meselesine üzerine eğilmesini ayrıntılarıyla anlatıyor. Kitapta “keşke”lere, “acaba”lara da oldukça yer veriliyor. “Keşke memleket meselelerini askıya alıp, biraz dinlenseydi, ömrü uzar mıydı?” ya da “Acaba Latife Hanım’la daha uzun süre evli kalsaydı, sağlığına dikkat eder miydi?” soruları soruluyor. Yine yazarın belirttiği gibi, ülke sorunlarını erteleyip dinlenmeyi tercih edebilecek bir yapıya sahip değildi Atatürk…Bir çok zorluğun üstesinden gelerek, yoktan var ettiği Cumhuriyet için yapılacak daha çok şey vardı. Hatay meselesi bunlardan en acil olanıydı. Onu da vefat etmeden önce halledip, Hatay’ın Türk topraklarına katılmasını sağlamıştı. Burada bir “belki” de biz ekleyelim. Ömrü yeterli olsaydı belki de Rodos, On İki Ada ve Kıbrıs olayına da el atıp çözüme kavuşturabilecekti. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Cumhuriyetin kurulmasının ardından, vakit kaybetmeden devrimleri hayata geçiren Ulu Önder, bu değişikliğin Türk Ulusu için çok da kolay olmayacağını biliyordu. Nitekim halk, devrimleri tam olarak içine sindiremese de, uygulamada tereddüt etmiyordu. Kitapta yer alan bir anı gibi: Zeynel Bey, şapka devriminden sonra etraftan tepki toplamamak için şapka kullanıyordu. Kızlarını da yine istemeye istemeye okula göndermişti. Atatürk’ün ölüm gününde, kızının ortaokulunun önünden geçerken, onun cumhuriyetle ilgili ateşli bir konuşma yaptığına şahit oldu. Ortaokuldan sonra akrabalarından biriyle evlendirmeyi tasarladığı kızını o kürsüde görünce, okursa ülkeye ne kadar faydalı bir birey olacağını fark etti. Kararını verdi, kızı ilerde belki bir savcı, belki de bir milletvekili olacaktı. Bunu görmesini sağlayan da Atatürk’ün verdiği bu imkan olmuştu. Bu duygularla eve geldiğinde şapkasını öpüp yerine astı. Bu duruma da en çok şapkasını zorla taktığını bildiği karısı şaşırmıştı… &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Devrimleri, bugün daha çok bağlı kalmamız gereken birer abide gibi önümüzde durmakta. Olduğu yerde bizi izlediği bilinciyle, O’nun getirmiş olduğu her yeniliği, geriye gitmeden daha da geliştirmek bizim elimizde. Lafta kalmadan, yapacağımız çalışmalarla bunu göstermek zorundayız. Evlerimize bayrak asmak, ya da yine bayraklarla meydanlara inmek güzel, ancak gerisini getirmek gerek. Demokratik bir toplumda yaşamanın getirisiyle, vermiş olduğumuz oyların hesabı bizlerden sorulur. Dış ülkelere bağlı kalmamak adına yaptığımız savaşları, verdiğimiz şehitleri düşünerek, ülkemizin geleceğini diğer ülke başkanlarının iki dudağının arasına bırakmamak, Atatürk’ün bize gerek konuşmalarında, gerekse Nutuk’ta anlattığı yegane fikirdir. Bugün ülke olarak, verdiğimiz kararların arkasında, yine biz olmalıyız, başkaları değil… &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Türk halkı için oldukça zor olan bu günde, her Türk evladı gibi ben de saat dokuzu beş geçe sirenleri duyduğumda gözyaşlarımı tutmakta oldukça zorlanıyorum. Kendisiyle konuşamasa bile O’nu görmüş şanslı bir babanın kızıyım. Kimbilir, bir gün biz de O’nu görme şansına erişebileceğiz. Bir kez daha tüm Türk Ulusunun başı sağolsun… &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/419998646365602424-4674806327528474579?l=www.thiagora.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/thiagora/~3/K_AjMr4JO6E/en-gzel-uyuyan-adam_10.html</link><author>noreply@blogger.com (Gözde Sayınsoy)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://3.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RzTclstSdXI/AAAAAAAAAJY/n8vNZ8mydfw/s72-c/k39656_200.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total><feedburner:origLink>http://www.thiagora.com/2007/11/en-gzel-uyuyan-adam_10.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-419998646365602424.post-8850690000660506846</guid><pubDate>Mon, 08 Oct 2007 07:55:00 +0000</pubDate><atom:updated>2007-10-08T18:18:11.849+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">kadın</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">söyleşi</category><title>41 KADIN 41 ÖYKÜ</title><description>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RwpAoYL8WII/AAAAAAAAAI0/HrttSqDbLS4/s1600-h/41%20kadinB.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5118974988891478146" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RwpAoYL8WII/AAAAAAAAAI0/HrttSqDbLS4/s200/41%2520kadinB.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;em&gt;41 Kadın 41 Öykü - İpek Dokulu Başarılar, Sedef Kabaş, Doğan Kitap, Mart 2007&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;İş hayatında kadınların söz sahibi olması, uzun yıllar öncesine dayanmıyor. Yakın zamana kadar, yalnızca ev işleri yapan, çocuk bakan, bunun yanında "eksik etek"olarak aşağılanan kadınların bugün-bir elin parmaklarını geçmese de-üst düzey görevlerde, çok başarılı işlerin altında imzalarını görmek mümkün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak nedense, aynı eğitimlerden geçerek, benzer tecrübelere sahip iki kişi bir işe başvurduğunda, erkek olanın halen tercih sebebi olması anlaşılır bir şey değil. Ayrımcılığın her alana olduğu gibi iş hayatına da bu şekilde yansıması, kadınların daha çok çalışmasını, çabalamasını gerektiriyor. Bunun yanısıra, işe alınırken eşit şartlardaki iki kişiden kadın olanını seçen patronlar da var. Çünkü kadının, bu seviyeye gelene kadar erkekten daha çok çalıştığını, daha çok fedakarlıkta bulunduğunu düşünüyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üzerimize yapışmış gibi görünen anne, ev kadını kimliğimizden, iş hayatına atıldığımız zaman da kurtulamıyoruz. Üst düzey yönetici kadınların aile hayatlarına bir göz attığımızda, ya evlilikten ya da çocuk doğurmaktan fedakarlık yapmış olduklarını görebiliyoruz. Patronların bir kadının kariyerine yatırım yapmadan önce ilk düşündüğü, bekarsa evleneceği, evliyse çocuk doğuracağı gerçeğidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Feminizm hareketiyle eşitlik söylemleri bireylere kabul ettirilmeye başlansa da, pratikte almamız gereken daha çok yol var. Ataerkil toplumların getirisi olan, ev işi-kadın işi mantığı kırılamıyor. Erkeklerin anneleri tarafından yetiştirilirken bu mantığa sıkı sıkı bağlı kalmasıyla da, kalıplaşmış fikirlerin kafalara yerleşmesi ne yazık ki önlenemiyor. Erkek, evde gördüğü rahatlığı, evlenince eşinden de beklemeye başlıyor. Oysa günümüz şartlarında geçim durumunun güçlüğüyle hem kadın hem de erkek çalışmak zorunda. Kadın, hem çalışıp hem de ev işlerine koşturuyor. Bir de çocuk olunca, kadının kariyer yapma hevesi de, gücü de tamamen tükenmiş oluyor. Erkeklerin hayatlarının hiçbir evresinde yapmak zorunda olmadıkları bir seçimle karşı karşıya kalıyorlar. Bu uğurda da genellikle kariyerlerini feda ediyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam tersine, kariyer yapma yolunu seçen kadınların da yine önlerinde bir dizi engel var. İş hayatında güven duygusu, kadınların lehine gelişmeyen bir durum. "Beceremez, yapamaz" mantığı, halen geçerli. Bu nedenle, halkla ilişkiler, reklam tarzında nispeten hafif iş kollarında daha fazla kadın görmek mümkün. Bir bankanın kredi, muhasebe, fon yönetimi gibi temel departmanlarının başında kadınları görmektense, halkla ilişkiler, eğitim, insan kaynakları gibi kadının daha çok verimli olduğu düşünülen bölümlerde onlara yer vermek sanki yazılı olmayan kuralların başında geliyor. Neye göre bu dallara kadınların daha yatkın oldukları belirlenmiş, onu da anlamak imkansız. Mesela, sekreterler neden hep kadın? Neden sadece kadınlar, çay-kahve taşıyıp, ajandaya not tutup, telefonlara bakıyor da, erkek sekreter lafı bile insanlara itici geliyor? Erkekten sekreter olur mu? Bal gibi de olur. Kadın maden işçisi, kadın marangoz varsa erkek sekreter de olmalı. Üstelik yurtdışında çok yaygın olan bu sistem, Türkiye'de rağbet görmüyor. Bu da tamamen yetiştirilişle ilgili...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;41 Kadın 41 Öykü - İpek Dokulu Başarılar" 41 tane kendi alanlarında çok başarılı kadınla yapılan televizyon söyleşilerinin derlemesinden oluşuyor. Hepsinin temelinde yukarıda sayılanlarla beraber, fedakarlık göze çarpıyor. Hayatlarını yönlendirirken, dönüm noktalarında kariyeri seçen bu kadınlar, kaçırdıklarının ardından üzülmek yerine "ben seçimimi yaptım" şeklinde konuşuyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sedef Kabaş'ın başarılı ve yerinde sorduğu sorularla, oldukça ilginç söyleşiler ortaya çıkmış. Güler Sabancı, Suna Kan, Sertab Erener, Ayşe Kulin, Müjde Ar, Zuhal Olcay gibi pek çok başarılı ismin yer aldığı kitapta, şimdiye kadar çok da öne çıkmamış yönleriyle okuyucuyu şaşırtan satır aralarına rastlayabiliyorsunuz. Bitmesini hiç istemeden, kitabın son sayfasını çevirdiğinizde, aklınızda oluşan tek düşünce; kadınların bedel ödemeden, hiç bir başarıya ulaşamadığı oluyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mutlaka her başarının bir bedeli vardır. Ama bu bedel, kişilerin hayatından ödün vererek oluyorsa, bir daha düşünmek gerekir. Başarının bedeli, erkek tarafından farklı şekilde ödenirken, kadınlarca farklı ödeniyor. Kadınlar için bu, yeri geldiğinde boşanmak, bazen aile kuramamak, bazen de çocuk doğurmamak olabiliyor. "Çocuk da yaparım kariyer de", yalnızca şarkı sözü olarak kalıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keşke her kadın, çalışma hayatında fedakarlıklar yapmak zorunda kalmadan, erkekler kadar değerli olabilse. Herkes eşit, şanslar da eşit diye düşünenlerin, bu kitaba bir göz atıp, burada yer alan bütün başarılı kadınların hayatına bakıp, nasıl çabaladıklarını, neleri göze aldıklarını, neleri feda ettiklerini okumalarını isterim. Hiçbiri şikayetçi değil, sonuçta yaşamak istedikleri hayatı yaşıyorlar, bilerek birtakım kararlar almışlar, ancak seçenekleri daha fazla olsaydı, eminim onları da değerlendirirlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kariyerle birlikte özel hayatından da ödün vermeyecek, aynı zamanda pozitif ayrımcılığı da savunmayacak kadınların kurtlar sofrası diye anılan iş dünyasının üst basamaklarında yer almasının zamanı geldi de geçiyor bile. Bu kadınlar nerede diye sormaya da gerek yok, onlar şu anda her başarılı erkeğin arkasında gizli kahraman olarak yer alıp kendi adlarına ortaya çıkmayı bekliyorlar...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/419998646365602424-8850690000660506846?l=www.thiagora.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/thiagora/~3/OaumLtayUFA/41-kadin-41-yk.html</link><author>noreply@blogger.com (Gözde Sayınsoy)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://2.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RwpAoYL8WII/AAAAAAAAAI0/HrttSqDbLS4/s72-c/41%2520kadinB.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total><feedburner:origLink>http://www.thiagora.com/2007/10/41-kadin-41-yk.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-419998646365602424.post-1092572823369271147</guid><pubDate>Fri, 28 Sep 2007 16:07:00 +0000</pubDate><atom:updated>2007-09-28T21:30:28.862+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">aşk</category><title>BARBARA CARTLAND ROMANLARI</title><description>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/Rv1GSIL8WHI/AAAAAAAAAIo/3KGYHNN_5kk/s1600-h/send_binary.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5115322029011916914" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/Rv1GSIL8WHI/AAAAAAAAAIo/3KGYHNN_5kk/s200/send_binary.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Barbara Cartland, aşk romanlarının kraliçesi olarak bilinir. Bugün, aşk romanı yazan pek çok yazar, onun izinden gidiyor, yüzlerce ülkede milyonlarca okuyucusuyla buluşuyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitapçıların çok satan (best-seller) raflarında yer alan Danielle Steel ile Judith McNaught kitapları, Türk aşk romanı severleri oldukça tatmin edici sayıda çevirisi yapılan romanlar olarak göze çarpıyor. Özellikle McNaught hayranlarının sayısı Türkiye'de az olmamakla birlikte bu sadık okuyucular, basılmış olan bütün kitaplarının çevirisinin yapılması için yayınevine baskı uyguluyorlar. Judith McNaught'un bu kadar sevilmesinin nedeni ise; tarihi aşk romanı diye bilinen retro tarzını çok iyi yazabilmesi. Bu türün en başarılı örneklerini veren de, kendisinden seneler önce yazmaya başlayan Barbara Cartland idi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Retroyu biraz açmak gerekirse; bu tarz çoğunlukla 18-19 yüzyılda geçen, genellikle ünvan sahibi (kont, dük, lord gibi) erkeklerle, dönemin genç kızları arasında geçen fırtınalı aşkları anlatır. Yanlış anlaşılmalarla bir dargın bir barışık süren ilişkiler, dozu ayarlanmış erotizm ile harmanlanıp mutlu sonla biten aşk romanlarına dönüşür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam adı Dame (Dam) Mary Barbara Hamilton Cartland olan Barbara Cartland, 1901 yılında Edgbaston, Birmingham'da doğdu. Ailesinin en büyük ve tek kız çocuğuydu. Babasını 1.Dünya Savaşı'nda kaybetti. Ardından 1940'da, 2.Dünya Savaşı'nda, iki erkek kardeşini de birer gün arayla yitirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aldığı eğitimden sonra, başarılı bir aşk romanı yazarı olmak için ilk adımlarını attı. Bu süreçte, ilk yapıtlarını oluştururken idolü olan, hayran olduğu, Elinor Glyn'den etkilendiğini inkar etmedi. 1923 senesinde ilk romanını yayınladı. 1983 yılında, İngiliz "Kim Kimdir?" kitabında en geniş yere sahip oldu. Guiness Rekorlar Kitabı'na ise dünyanın en çok satan yazarı ünvanıyla giriş yaptı. 90'ların ortasında, sattığı kitap sayısı 1 milyarı bulmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Popüler kültürün gözdesi olan Cartland, kendisiyle özdeşleşen pembe elbiseleri ve şapkalarıyla özellikle aşk, evlilik, ilişkiler, sağlık, politika, din gibi konularda uzman kişi olarak medyada boy göstermeye başladı. 2000 senesinde, 98 yaşında ölen yazarın, 90'lı yaşlarının ortalarında fiziksel ve akıl fonksiyonları bozulmaya başlasa da, ölümüne yakın aylara kadar görsel ile yazılı basına ropörtaj verdiği bilinmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1991 yılında, Kraliçe Elizabeth tarafından kendisine, 70 yıllık edebi ile sosyal çalışmaları nedeniyle, "Dame Commander" asalet ünvanı verilmiştir. Barbara Cartland, aynı zamanda Prenses Diana'nın üvey büyükannesidir. Cartland'ın bugüne kadar yayınlanmış 723 romanı bulunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemizde ise son zamanlarda, Artemis Yayınları, daha önceden yayınlanmamış Barbara Cartland romanlarını Pembe Koleksiyon olarak piyasaya sürmüştür. Bu seriden şu ana kadar 9 tane Cartland romanı okuyucuya ulaşmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle 18-19.yüzyılda şatolarda geçen, efsanevi aşkları anlatan romanlara ilgi duyuyorsanız, Cartland kitapları tam da size göre. Yeni dönem yazarlarından Judith McNaught da bu konuda oldukça başarılı. Bir dostumun tavsiyesiyle yazdığım bu yazının da aşk romanlarını seven okuyuculara yardımcı olacağını umuyorum...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kaynak: en.wikipedia.org/wiki/Barbara_Cartland&lt;/em&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/419998646365602424-1092572823369271147?l=www.thiagora.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/thiagora/~3/CP0wQjPd1cI/barbara-cartland-romanlari.html</link><author>noreply@blogger.com (Gözde Sayınsoy)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://4.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/Rv1GSIL8WHI/AAAAAAAAAIo/3KGYHNN_5kk/s72-c/send_binary.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">3</thr:total><feedburner:origLink>http://www.thiagora.com/2007/09/barbara-cartland-romanlari.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-419998646365602424.post-3015996325104264656</guid><pubDate>Mon, 24 Sep 2007 06:37:00 +0000</pubDate><atom:updated>2007-09-24T14:07:43.866+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">araştırma-inceleme</category><title>EVLERİMİZDEKİ GÜNDELİKÇİ KADINLAR</title><description>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/Rvdw44L8WGI/AAAAAAAAAIc/WeNj14SqXXo/s1600-h/975-6709-08-1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5113680024359950434" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/Rvdw44L8WGI/AAAAAAAAAIc/WeNj14SqXXo/s200/975-6709-08-1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;em&gt;Evlerimizdeki Gündelikçi Kadınlar - Sibel Kalaycıoğlu, Helga Rittersberger Tılıç, Su Yayınları, Şubat 2001&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Köyden kente göçün hızla yaşandığı bir dönemde, yeni bir iş alanı olarak karşımıza çıkan "gündelikçi kadın" terimi, son yıllarda hayatımızın içine iyice yerleşti. Önceleri çalışan kadınlar tarafından tercih edilirken, giderek ev işinde sıkıntı yaşayan her kadının evinin kurtarıcısı olarak görüldü gündelikçiler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle vergisiz kazanç sağlamaları nedeniyle eleştirildiler. Kadın kadına sohbetlerin baş konusu oldular. "Seninki zam yaptı mı?", "Valla, hesap yaptım, bizim eve giren para kadar nerdeyse para kazanıyorlar ama yaptığı temizlik ortada, ben o gidince bir daha üzerinden geçmek zorunda kalıyorum." gibi cümlelerle çoğu kez yargıladık onları. Ama unuttuğumuz bir şey var, vergisiz kazanç onlara beraberinde sosyal güvencesizlik getiriyor. Çok katlı apartmanlarda cam silmek için cambazlık yapan, kimi zaman bu cambazlığı hayatlarıyla ödeyen kadınlardan bahsediyoruz acımasızca...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyal bir güvenceleri, örgütlenmeleri olmadığından, her gittikleri evde kovulma korkusuyla iş yapıyorlar. Diyebilirsiniz ki, işini iyi yaptıktan sonra bu korku yersiz. Maalesef öyle değil. İş hayatının içinde bulunmayan ev kadınlarının,  komplekslerini tatmin ediyorlar bir yerde gündelikçiler. İşlerini ne kadar iyi yaparlarsa yapsınlar, bu tip kadınların işçisi konumundalar. Yemek yedikleri çatal-bıçak, tabak ayrı, hatta bazı evlerde tuvaleti kullanmalarına bile izin verilmiyor. Kapıcı dairesine inip, tuvalet ihtiyaçlarını karşılıyorlar. Ne yaman çelişki değil mi? Evinizin tuvaletini, çatalını, bıçağını onlar temizler, ama kullanım kuralları bu kadar aşağılayıcı biçimde onlara hissettirilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kitabın 2 tane yazarı var. İkisi de sosyolog. Gündelikçi kadınların yaşamlarını, iş hayatlarını sosyolog gözüyle bizlere aktarıyorlar. Gündelikçi kadın olgusunun başlangıcından son yıllara kadar olan yapısal gelişimini anlatmakla başlamışlar. Kitabın sonunda da birtakım istatistiklere başvurulmuş. Ne kadarı okur-yazar, hangi işleri yapmaktan hoşlanıyorlar, işverenlerin eğitim durumu, gündelikçi seçerken aradıkları özellikler gibi bilgiler rakamlarla karşımıza çıkıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genellikle gündelikçi kadınların profili, köyden kente göç etmiş, evin bütçesine yardım amacıyla bulabildiği ender işlerden biri olan ev temizliğini görev edinmiş, çoğunlukla eğitimsiz, iş hayatında vasıfsız tabir edilen kitleden oluşuyor. Sosyo-ekonomik farklılıklar nedeniyle yapmak zorunda oldukları bir iş bu. Çoğu aslında masa başı işinde çalışmayı tercih ediyor. Ancak hayat şartları, eğitim durumu, bu tercihlerini hayata geçirmelerini imkansız hale getiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bağlı oldukları bir sosyal güvence, sendika olmadığından, ücret arttırımı gibi konuları gündelikçiler aralarında hallediyorlar. Sabahları işe gitmeden önce parklarda toplanıp, rayici belirliyorlar, zam haberini evin hanımına sıcağı sıcağına iletiyorlar. Ev sahipleri de boş durmuyor tabii, o gittikten sonra eş, dost, komşular aranıyor, piyasa araştırması yapılıyor, onlarınki de zam yapmışsa konu kapanıyor. Sağlık konusunda da, herhangi bir yere bağlı olmadıklarından zor durumda kalıyorlar. Kocası aracılığıyla sigortalananlar şanslı. Hiç olmazsa devlet hastanelerini kullanabiliyorlar. Yeşil kartı ya da başka bir bağlantısı olmayanlar ise Allah'a emanet. Hastalandıklarında, yaralandıklarında, hem belirli bir süre çalışamadıkları için eve yardım edemiyorlar, hem de sağlıklarını kazanmak için ödedikleri para bellerini daha çok büküyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşveren konumunda bulunan evin hanımlarının, gündelikçilerinde aradığı iki özellik dürüstlük ile temizlik. Yeri geldiğinde anahtarlarını hiç çekinmeden teslim edebilecekleri bir işçi arıyorlar. Bu güveni sağlamak için elbette gündelikçinin o evde belirli bir süre çalışması gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Temizlik ise ikinci sırada geliyor. Bu, katıldığım bir nokta. Şu an evimde bir gündelikçi çalışmıyor. Ama çalıştığı zamanlar oldu. İlk dikkat ettiğim nokta kişisel temizliği olurdu. İnanıyorum ki, işi temizlik yapmak olan bir kişinin öncelikle kendisinin temiz olması gerek. Nerede yaşarsa yaşasın, gecekondu ya da kapıcı dairesi farketmez, illa ki pahalı parfümler değil, ama mutlaka su ile sabun bulunan evinde, istedikten sonra temiz olmaması için hiçbir sebep yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayat bu gündelikçi kadınlar için yeterince zor. Ancak, işverenlerinin gereksiz kapris ve eziyetleriyle bir kat daha zorlaşıyor. Gerek bu kitapta verilen örnekler, gerekse kişisel gözlemlerim, bunu net bir şekilde ortaya koyuyor. Parasını verip evini temizleten "hanımefendilerin" evlerinde çalışan bu kadınlara tapulu mallarıymış gibi eziyet çektirmesini ancak aşağılık kompleksiyle açıklamak mümkün. Zamanında iş hayatına atılamamış, yönetecek insanlar bulamamış bu tipler, ellerine geçen fırsatı kaçırmadan türlü türlü acı çektirme yöntemleri geliştiriyorlar. Tuvalet örneğinde olduğu gibi insan yerine koymuyorlar, sözle hakaret ediyorlar, davranışlarla tacizde bulunuyorlar. Düşünün ki, çalıştığı yerde bu kadar eziyet gören kadınlar, belki de evlerine döndüklerinde kocalarından dayak yiyorlar, bir de onlardan darbe alıyorlar. Hem evlerine dönünce de herşey bitmiyor, kendi evinin temizliği, yemeği, çocuklarının bakımı derken, çoğu mutsuz, kaderine küfreder hale geliyor. Bütün bunları da, hanımlarının altın günlerinde ağızlarına sakız ettiği üç kuruş para için yapıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sepetteki çürük yumurtalar misali, bu sektörün de iyisi, kötüsü var. Herşeye lanet ederek, baştan savma iş gören kadınlara da hakaret etmek yerine, adam gibi, işini beğenmediğini, bir daha gelmemesini söylemek en mantıklısı. Ne yazık ki yapımızda ezmek, küçük görmek olduğu için, bunu bile beceremiyoruz. Bunun yanısıra, tam tersine, işini olağanüstü iyi yapanlar da var. Bütün evi yarım günde köşe bucak temizleyerek, üstelik aynı gün birden fazla eve giderek rekor kıran kadınlar, "çöpçüysen bile en iyi çöpçü olacaksın" tezini yaşatıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Madalyonun diğer yüzünü çevirirken, şimdiye kadar bahsettiğimiz kötü, acımasız "evin hanımı" modeli çoğunluğu oluştursa da, çok iyi örneklere rastlamak da mümkün. Evinde çalışan kadına, yevmiyesi haricinde, gıda, giyecek yardımı yapan, çocuklarının sorunlarıyla ilgilenen işverenler bunlar. Bir elin parmaklarını geçmese de, toplumda iyi örnek oluşturuyorlar. Onların köle değil, sadece iş yapmak için belirli bir süre o evin çalışanı olduklarını hatırlamamıza yardımcı oluyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşin ilginç tarafı, aşağılayan,kompleks sahibi ev hanımlarının çoğu, evinin pisliğini gelen kadın farketmesin diye, o gelmeden bir gün önce baştan ayağa evini silip süpürerek, hazırlık yapıyor. Böylece gündelikçi eve geldiğinde, "aa, ne kadar temiz ev" diyecek, evin sahibi de bu zevki yaşayacak. Gündelikçi, pis olan ev temizlensin diye tutulmuyor mu? Zaten temiz olan evi tekrar neden temizletmek gerekiyor? Peki, o her fırsatta aşağılanan, hor görülen, kestiği tırnak kadar değerli olmayan gündelikçisinin ev konusunda fikri neden bu kadar önemli?? Bu soruların hepsi, bu kafada olan ev sahibelerinin çözemediğim karmaşık zihinlerinde gizli ne yazık ki...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelin, iğneyi önce kendimize batıralım. Öncelikle gündelikçilerin de, toplumun hangi kesimine ait olursa olsun, insan olduklarını, insanca davranılmayı hakettiklerini asla unutmayalım. Doğarken şanslı olan azınlığın içinde yer alıyorsak, iyi bir eğitimden geçip, belirli bir yaşam standartına sahipsek, bir kez daha düşünelim. Onların yerinde olup, o hayat şartlarında mücadele veriyor olabilirdik. Eğer onlar, şanslı doğmadılarsa, bu onların suçu değil. Eminim, önlerinde fırsat olsaydı, bugün evlerine temizliğe gittikleri nice "hanım"dan daha hanım olurlardı...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/419998646365602424-3015996325104264656?l=www.thiagora.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/thiagora/~3/Q0_y8jXmha0/evlerimizdeki-gndeliki-kadinlar.html</link><author>noreply@blogger.com (Gözde Sayınsoy)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://1.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/Rvdw44L8WGI/AAAAAAAAAIc/WeNj14SqXXo/s72-c/975-6709-08-1.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">3</thr:total><feedburner:origLink>http://www.thiagora.com/2007/09/evlerimizdeki-gndeliki-kadinlar.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-419998646365602424.post-5378011519920498133</guid><pubDate>Tue, 18 Sep 2007 05:23:00 +0000</pubDate><atom:updated>2007-09-18T10:00:44.357+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">derleme</category><title>ALDATAN ERKEKLER &amp; KADINLAR ANLATIYOR</title><description>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/Ru90WKT5OoI/AAAAAAAAAIQ/I3A3hGoiZlk/s1600-h/ALDATAN%20ERKEKLER%20KAPAK1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5111432026162543234" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/Ru90WKT5OoI/AAAAAAAAAIQ/I3A3hGoiZlk/s200/ALDATAN%2520ERKEKLER%2520KAPAK1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5111431862953785970" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/Ru90MqT5OnI/AAAAAAAAAII/Lezfe2DSKTs/s200/ads%C4%B1z.bmp" border="0" /&gt;&lt;em&gt;Aldatan Erkekler Anlatıyor - Selda Uskan, Neden Kitap, Haziran 2007&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;em&gt;Aldatan Kadınlar Anlatıyor - Mehmet Coşkundeniz, Neden Kitap, Eylül 2006&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Belki de yeryüzünde yaşayan tüm insanlara bir anket yapılma şansı olabilse, en çok konuşulan konu hangisidir diye sorulsa, kuşkusuz kadın-erkek ilişkileri cevabını vereceklerdir. Varoluşumuzun amacını içinde barındıran bu ilişki, her yönüyle defalarca sorgulandığı bugüne kadar, çeşitli yorumlara da açık oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskiden tabu olan çoğu konu, artık toplumların hoşgörüsünün artması, gelişmesiyle, konuşulabilir hale geldi. Her konuda ahkam kesmeye meraklı insan toplumu, nedense konu cinsellik, kadın-erkek ilişkilerine geldiğinde sus pus oluyordu, konuşan da ayıplanıyordu. Ama artık, hayatın bir gerçeği olarak kabul ettiğimiz bu konunun üzerindeki görünmez perde de kalktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadın-erkek ilişkileri deyince, aldatmayı da atlamak mümkün olmuyor. Aldatmanın çeşitli sebepleri var. Öncelikle yaradılışla ilgili. Erkeklerin çokeşli yapısına rağmen kadınlar tekeşli olarak yapılandırılmışlar. Bunu ben değil, genetik kodlarımız söylüyor. Peki, kadınlar aldatmıyor mu bu şartlar altında? Aldatıyorlar tabii, yalnız bir farkla. Çoğu kadının fiziksel olarak aldatabilmesi için karşısındaki ile duygusal bir bağ kurması gerekiyor. İstisnaları var, ama kaideyi bozmuyor. Erkekler ise daha rahat, "tek gecelik ilişki" tabir ettiğimiz ilişkileri yaşamakta zorluk çekmiyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu iki kitapta da; adından anlaşılacağı gibi, kadınların ve erkeklerin aldatma öykülerine yer verilmiş. Kimi meraktan, kimi macera yaşama isteğinden, kimi de mutsuzluktan eşini, sevgilisini aldatmış. Macera tutkusuna denilecek bir söz yok, herkesin eğlence, serüven anlayışı farklı olabiliyor. Ancak merak, üzerinde durulması gereken bir konu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genellikle yüzü Batı'ya dönük olan toplumumuzun, bunu layıkıyla aşabildiğini söylemek güç. Hala yasaklanan, ayıp konular sınıfına giriyor bu tip konular. Sanılıyor ki, biri baş göz edildiğinde herşey yoluna girer. Ne de olsa evlendirmek amaç, bir kere evlenince de sonsuza dek mutlu mesut yaşanır. Ama gerçek ne yazık ki öyle değil. Özellikle kırsal kesimde gerek erkek, gerekse kadın; ilk elini tuttuğu, ilk konuştuğu kişiyle evleniyor. Hatta düğünden önce birbirinin yüzünü görmeyenler var. Dolayısıyla, merak her zaman mevcut.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehirde yaşanan da farklı olmuyor. Görücü usulü evlilikler, aman dışarıda fazla dolaşmasın yanlış anlarlar zihniyetiyle evlere kapatılan kızlar, askerliği de bitti sıra hemen evlilikte diye zorlanan erkekler, hayatlarını henüz yaşayamadan bir oldu bittiye gelen gençler; şehirde de bol miktarda bulunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Namus kisvesi altında bu şekilde baskı gören insanlar, evlendiklerinde hep acabalarla başbaşa kalıyorlar. Bir süre sonra kendilerini sorgulamaya başlıyorlar, doğru mu yaptım bu kişiyle bir ömür geçirmeye söz verirken diye. Uzun süreli eşlerini, sevgililerini aldatanlar ise "hayatımın aşkını buldum" bahanesinin arkasına saklanıyorlar. Halbuki biraz bekleyebilseydi, eşi olan kişiyi de üzmeden hayatının aşkı karşısına çıkacaktı. Ama suç sadece bu kişilerde değil, onları bir an önce evlendirmeye çalışan ailelerde elbette. Belirli bir yaşa gelmiş kız ya da erkeğe önce ne zaman evleneceksin diye baskı yapılır, evlilikten sonra da ne zaman çocuk geliyor diye...Ailelere göre herşey programlıdır, o program dahilinde yaşamak da sizin göreviniz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aldatma; köylüsüne, şehirlisine bakmadan, toplumun her kesiminde var. Batı toplumlarını da özellikle bu konuda dejenere bulma yine bize özgü. Evet, belki onlar bize nazaran uçlarda yaşıyorlar, bizim aile yapısı diye tabir ettiğimiz olguya da ters. Ancak bugün bir erkeğin ailesine kız arkadaşını göğsünü gere gere açıklaması, bir kızın da erkek arkadaşını ailesinden ölümüne saklaması ikiyüzlülükten başka bir şey değil. Gerekli eğitim verilebilse, zaten erkeğin ya da kızın her önüne gelenle birlikte olması engellenebilir. Konuşulamayan yasaklar, cezbedici olduğundan ipin ucu burada kaçıyor. Aile, şiddetle bu konuyu reddediyor, hiç olmamış gibi davranıyor. Oysa ki hayatın güzel bir gerçeği bu. Bir kadın, bir erkekle çok güzel duygusal bir birliktelik yaşayabilir. Ancak fesat olduğumuzdan, aklımıza illa ki yatak odası geldiğinden, bu ilişkinin sadece o boyutunu düşünebiliyoruz. Düşündükçe de içimize fenalıklar geliyor, mümkün değil olmaz diyoruz. Bir erkek yapınca çapkın, bir kadın yapınca fahişe denmesine de bu düşünce yapısı neden oluyor. Ataerkil toplum olmanın getirisi de bu olsa gerek!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aldatmanın fiziksel boyutu, son nokta. Asıl aldatma, bundan çok önce başlıyor. Ama insanın canını en çok acıtan fiziksel yanı olması sebebiyle, bunun üzerinde daha çok duruluyor. "Aldatsa da gelip bana anlatsın, medeni insanlarız, bir de arkamdan vurmasın, mutlaka söylesin" kısmı da safsatadan ibaret. Davulun sesi uzaktan hoş geldiği için, herkes başına gelmeden ahkam kesmeye bayılıyor. Ama hiçbir kadın ya da erkek, aldatmanın soğuk nefesini ensesinde hissettiğinde, medeni olmayı aklının ucundan bile geçirmiyor. Bu da elbette, çok doğal.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelelim mutsuzluktan dolayı aldatanlara...Mutsuz olup da aldatanlar, erken yaşta evlilik yapan, ya da istemeden zorla evlendirilmiş kişilerde yaşanıyor. Ten uyumunun olmadığı bir kişiyle beraber olmak zorunda kaldığından, ilk karşılaştığı mıknatıs gibi çekimin içine düşüveriyor. Böyle bir duyguyu daha önce tatmadığından, gerçek bir fiziksel çekimin nasıl olduğunu o anda farkediyor ve gözü hiçbir şey görmüyor. Kadın için de, erkek için de bu geçerli. Bir şeylerin eksik olduğunu bilmeyen, bilip de anlayamayan kişiler, gerçek aşk, tutku ile karşılaştığında, dünyasını şaşırıp bu girdaba kapılıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de aldatmayı alışkanlık haline getirenlerle, inat uğruna aldatanlar var. Kısasa kısas yaparak eyleme geçenler, tamamen yanlış düşünenler aslında. Bir insanın aldatmaması için önce kendisine, sonra da karşısındakine saygısı olması gerekir. Her ikisi de yok olduğunda, aldatma gerçekleşir. O yaptı, ben de yapacağımın o yüzden hiçbir mantıklı tarafı yok. Kimse kendini küçülmüş hissedip, yüceltmek için böyle bir şey yapmamalı. Belki aptal yerine koyulduğunu düşündüğü için yapıyor ancak asıl kendisinin küçük düştüğünün farkına varamıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de işin affetme boyutu var. Burada da erkekte ve kadında ayrımcılık yapılıyor. Erkek yapınca "elinin kiri, yıkayınca geçer" mantığı, kadın yapınca "artık o kötü kadın oldu, hayır gelmez" mantığıyla büyük çelişki yaşanıyor. İnsan olarak değil de, cinsiyet olarak bakıldığından, kadın eziliyor, erkekse gücüne güç katıyor. Çünkü çapkınlık yapmak bir güç gösterisine dönüşüyor. Tabii, kadınların ekonomik özgürlüklerinin olmaması, erkeğe bağımlılık, çocuk faktörü de önemli etkenler olarak göze çarpıyor. Kadın aldatılmayı kabullense de, hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Tıpkı kırılan bir vazoyu yapıştırmak gibi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya döndükçe, insan nesli devam ettikçe, aldatma hikayeleri de daha çok konuşulacak. Ama yanlış adımlar atmadan biraz durup düşünürsek, en önemlisi çocuklarımızı yetiştirirken bu tip kadın-erkek ilişkilerini konuşmayı tabu olarak görmeden onları iyi bir şekilde eğitebilirsek, namusun iki bacağın arasında olmadığını algılayabilirsek, kendine ve birlikte olduğu kişilere saygılı insanlar çoğalacağından aldatma oranlarını da biraz olsun aşağı çekebiliriz. Ne kadınlar Venüs'ten, ne de erkekler Mars'tan geliyor aslında. İş, kendini karşındakinin yerine koyabilmekte...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/419998646365602424-5378011519920498133?l=www.thiagora.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/thiagora/~3/TPt7bRfais8/aldatan-erkekler-anlatiyor-aldatan.html</link><author>noreply@blogger.com (Gözde Sayınsoy)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://3.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/Ru90WKT5OoI/AAAAAAAAAIQ/I3A3hGoiZlk/s72-c/ALDATAN%2520ERKEKLER%2520KAPAK1.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">1</thr:total><feedburner:origLink>http://www.thiagora.com/2007/09/aldatan-erkekler-anlatiyor-aldatan.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-419998646365602424.post-4448318897296514498</guid><pubDate>Sat, 15 Sep 2007 11:32:00 +0000</pubDate><atom:updated>2007-09-15T17:05:20.577+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">sağlık</category><title>DOKTORLAR NASIL DÜŞÜNÜR?</title><description>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/Ruvfs6T5OmI/AAAAAAAAAIA/M-PHU5b9vDs/s1600-h/0000000233125_3_1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5110424164841896546" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/Ruvfs6T5OmI/AAAAAAAAAIA/M-PHU5b9vDs/s200/0000000233125_3_1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;em&gt;Doktorlar Nasıl Düşünür? - Dr.Jerome Groopman, Mikado Yayınları, Eylül 2007&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen basit bir öksürük nedeniyle, bazen de dayanılmaz ağrılar eşliğinde hastanelerin ya da doktor muayenehanelerinin kapılarını aşındırdığımız olmuştur. Sağlığın; paradan, kariyerden, sosyal statüden daha önemli olduğunu bu zamanlarda anlarız. Çünkü ağrınız neredeyse, canınızın attığı yer de orasıdır. O keskin ağrının dinmesi için servetimizi, gözümüzü kırpmadan verebileceğimizi hissederiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muayene sırasında, en önemlisi hasta-doktor arasındaki ilişkidir. Hasta; ıstırap çektiği için, doktorun sanki hayattaki tek hastası oymuş gibi onunla ilgilenmesini bekler. Doktor açısından bakıldığında ise, gün içinde muayene ettiği, onlarca hastasından biridir karşısındaki. İşte bu çelişki; çoğunlukla problem yaratır. Genellikle doktorun vücut dilinden, hastanın acele etmesi gerektiği sonucu çıkar. Hasta, kendini tam olarak ifade edemediği, derdini anlatamadığı için, yetersiz, eksik bazen de yanlış teşhisle doktorun kapısından çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağlığın, bir hizmet sektörü olduğunu kabul edersek, burada hizmet almaya gelen kişinin, üstelik hastalık sebebiyle daha çok ilgiye muhtaç olduğunu düşünebiliriz. Hekim, onunla gerektiği gibi ilgilenmediği, doğru sorular sorarak onu yönlendirmediği için, hastanın morali daha da bozulur. Kim ne derse desin, hasta ile doktor arasında duygusal bir bağ kurulur. Bu; elbette, hasta açısından geçerlidir. Hatta kimi zaman, doktorunun tavrı nedeniyle ondan korkar, aramaya, bir şey danışmaya çekinir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle, ülkemizdeki sağlık sorununu ele alırsak, yukarıda anlatılanların aslında ne kadar doğru bir yaraya parmak bastığını görebiliriz. Devlet hastanelerinde, bir doktor başına düşen hasta sayısı oldukça fazla. Bu da, günde aslında belirli bir sayıda kişi muayene etmesi, onlara en azından 5-10 dakikadan fazla zaman ayırması gereken doktorlarımızı oldukça güç durumda bırakıyor. Özel hastanelere gidebilen şanslı azınlık ise bir nebze daha rahat. Ancak oradaki doktorlar da, zaman zaman ilgisiz, yoğun olabiliyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bel ağrılarım nedeniyle başvurduğum ortopedistim, fıtık olma olasılığım nedeniyle bir nörologa görünmemin iyi olacağını söylemişti. Randevumu aldım, sıramı bekledim. İçeri girdiğimde, doktorun telaşlı tavrı, benim paniklememe, kafamın karışmasına neden oldu. Sorunun ne olduğunu sordu, bel ağrılarım diye cümleme başlamıştım ki, hiç abartmıyorum, "benim alanım değil, fizik tedavi uzmanına görünmeniz lazım" dedi. Muayene bile etmediğini hatırlattım kendisine, hafif sinirlenerek. "Bir konferansa yetişmem gerek, siz fizik tedavi uzmanından randevu alın" diyerek, beni, odadan bir an önce çıkartmaya çalıştı. Bütün bunlar, şu anda İstanbul'da birden fazla şubesi bulunan özel bir hastanede oldu. Dünyanın parası, sadece muayene olmadan azarlanmak için verilmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonrasında aynı hastanede başka bir uzmana muayene oldum. Fizik tedavi doktoruna hiç gitmedim çünkü ihtiyaç yoktu. Fıtık başlangıcı teşhisiyle dikkat etmem, ağır kaldırmamam gerektiği anlatıldı. İkisi de aynı hastanenin aynı branştaki doktoruydu, ama farkı görmem hiç de zor olmamıştı..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Doktorlar Nasıl Düşünür?" adlı kitapta, yanlış teşhislerin yıllarca süren gereksiz tedavilere, ölümlere yol açabildiğini, hastanın kendisini nasıl ifade etmesi gerektiğini, ne tip sorular sorarak bir muayeneden verim alabileceğini, çeşitli örnek olaylarla anlatılıyor. Kendisi de doktor olan yazar, zaman zaman hasta konumunda bulunduğu anılarını da kitaba dahil etmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çevremde o kadar çok yanlış teşhis kurbanı tanıdığım var ki, açıkçası kitabın arka kapağını okuduktan sonra ne kadar kolay hata yapılabildiğinin farkına vardım. Doktorun dinlemeden, hastayı iyice analiz etmeden verdiği kararların ne derece vahim sonuçları olabileceğini ise kitabı okuduktan sonra farkettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tıp; muamması oldukça fazla olan bir alan. Ne kadar ilerlediğini düşünürsek düşünelim, Allah'ın yaratmış olduğu, kul yapısı olmayan vücudumuzun bir sürü bilinmeyeni olduğunu kabul etmemiz gerek. Bu durumda, doktorların bu konuyla ilgili herşeyi bilmeleri de mümkün olmuyor. Tıbbın belirli alanlara ayrılmasının, uzman yetiştirmesinin de sebebi bu. Üstelik tıbbın bir bilim olduğunu kabul etmemiz de zor. Bugün evet dediğine yarın hayır diyen bir bilim dalı olamaz. "Kanser Cinayetleri" yazıma yorum yapan Sayın Doç.Dr.Yalçın Güran'ın dediği gibi, doktorluğu bir sanat olarak kabul etmek en doğrusu. Kitap da bu tezi doğrular nitelikte; doktor-asistan ilişkisini, usta-çırak ilişkisine benzetmiş. Kitabın içindeki genel ifadelerde de "tıp bilimi" yerine "tıp sanatı" terimi kullanılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette kitap, hiçbir doktoru karalamak niyetinde değil. Bazı olaylar da doktor adları gizli tutularak yazılmış. Kitabın asıl amacı, hatalardan ders çıkararak, neyin doğru, neyin yanlış olabileceğini bulmak, doktorun başlıca görevlerinden olan hastayı dinlemenin önemini vurgulamak. Hasta olan kişinin de doktoru doğru yönlendirerek, yalan söylemeyerek tedavisinin en etkili biçimde yapılmasını sağlamak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz de toplum olarak hakkımızı aramaktan biraz vazgeçmiş gibiyiz. Bize yapılan haksız uygulamaları, olduğu gibi kabul edip köşemize çekiliyoruz. Çok yakın bir tanıdığım, senelerce devlet hastanelerine gitmekteydi. Maruz kaldığı davranışları beğenmese de, oradaki herkesin aynı durumda olduğundan, hatta kendisinden daha kötü durumda olan hastaları gördükçe haline şükrettiğinden bahsederdi. Nihayet yakın zamanda yine devlete ait bir sağlık merkezinde muayene olması gerekti. Anlattığına göre doktor onu dinlemiş, ilgilenmiş, her türlü gerekli tahlilini yaptırdıktan sonra da tedavi önermiş. Bunu öylesine bir sevinçle anlatıyordu ki, o anda ondan daha mutlusu yoktu. "Adam yerine kondum" dedi, kendi cümleleriyle... Oysa ki, sağlık merkezinde yapılması gerekenden bir gram fazla birşey yapılmamış, gerektiği gibi davranılmış. Ama günümüzde koşullar o kadar ağırlaştı ki, bu davranış son derece normal olması gerekirken, sıradışı sınıfına girmişti tanıdığımın gözünde...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir muayene sonrasında; kendisi telefonlaşalım dediği halde, 3-4 gün üst üste aramama rağmen, bir türlü doktorumla görüşememiştim. Bıraktığım onca nota rağmen, kendisi asla bana geri dönmedi. Benim için önemli bir konuydu, ancak kendisi bir çok hasta baktığından olsa gerek, beni ihmal etmişti. Çok çaresiz hissettim; neticede konu sağlıktı, başka bir doktora hemen görünsem mi diye düşündüm ama herşey sil baştan olacaktı. Bekledim, nihayet 5. gün telefon etti, özür bile dilemeden, neden dönemediğini açıklamadan, gayet soğuk bir ses tonuyla bulgularını açıkladı. Elbette, bir daha asla o doktora gitmedim, kimseye de tavsiye etmedim. Zaten yeterince yoğun olduğu belli, hasta sayısını arttırmanın anlamı yoktu. Ancak hiçbir doktorun, iki muayene arasında, 5 dakikalığına da olsa hastasına telefonla dönememesinin herhangi bir mazereti olabileceğini düşünemiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün olumsuz örneklerin yanısıra, hem devlet hastanelerinde, hem de özel hastanelerde yaşanan olumlu örnekler de var. Uzun yıllar tedavisini gördüğüm hastalığımı yenmemde ilaçlardan çok, doktorumun etkisi olduğunu biliyorum. Her aradığımda ulaşabildiğim, ulaşamadığım durumlarda aynı gün mutlaka beni arayan, her muayenemde beni rahatlatıp, bana destek olan harika doktorum olmasaydı, bu hastalığı atlatmam mümkün olmayabilirdi. Şu anda tamamen iyileşmiş olmamı ona borçluyum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İster devlet hastanesi olsun, isterse özel kuruluş olsun, sağlıkla ilgili verilmesi gereken hizmet, doktorun otomatikleşmemesine de bağlı. Eğer doktorunuz, gözlerinizin içine bakıp, o anki durumunuzu tahlil edip, size o şekilde yaklaşabiliyorsa, kurumların pek de önemi kalmıyor bu noktada. Önemli olan ilk teşhiste, ilk karşılaşmada olumlu bir şeyler yakalayabilmek. Hasta, doktoruna güvenmeli, ona inanabilmeli. Zaten çaresiz hissederken kendini, hekimin de onun psikolojisini anlamasını istiyor. Sahi, hekimler tıp öğrenimleri boyunca uzmanlıkları olmasa da, psikiyatri dersleri alıyorlar değil mi? Alıyorlarsa bile, uzmanlık dalları ne olursa olsun, hekimlikleri boyunca özellikle hastayı anlama açısından çok yararlı olacak psikoloji ile psikiyatri alanında araştırma yapmaları gerektiğine de yürekten inanıyorum...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/419998646365602424-4448318897296514498?l=www.thiagora.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/thiagora/~3/eAdFamuOtWg/doktorlar-nasil-dnr.html</link><author>noreply@blogger.com (Gözde Sayınsoy)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://2.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/Ruvfs6T5OmI/AAAAAAAAAIA/M-PHU5b9vDs/s72-c/0000000233125_3_1.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total><feedburner:origLink>http://www.thiagora.com/2007/09/doktorlar-nasil-dnr.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-419998646365602424.post-8818151320668537270</guid><pubDate>Mon, 10 Sep 2007 19:56:00 +0000</pubDate><atom:updated>2007-09-11T20:52:50.710+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">araştırma-inceleme</category><title>TÜRK TELEVİZYON TARİHİ (1952-2006)</title><description>&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5108710529992472130" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RuXJKPB_tkI/AAAAAAAAAHo/yyD1QGOm03U/s200/turk_televizyon_tarihi_2007_1_25.jpg" border="0" /&gt;&lt;em&gt;Türk Televizyon Tarihi 1952-2006, Ömer Serim, Epsilon Yayıncılık, Ocak 2007&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Özel televizyon yayınları ekranları parsellemeden önce, ilk göz ağrımız TRT idi. Tek kanallı dönemleri hatırladığım gibi, TRT 2 'nin açılış gününü bile oldukça net hatırlayabiliyorum. Acaba ilk yayını seyredebilecek miyiz, antenimiz yeterli olacak mı diye endişelenmiştik. Çünkü o günkü antenler, şimdinin uydu alıcılarının yanından bile geçemiyordu ne yazık ki...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gel zaman git zaman, TRT eski popülaritesini yitirdi, önce Star1-Magic Box, ardından Teleon, Show TV, Kanal 6, Kanal D, ATV gibi diğer özel televizyon kanallarının varlığıyla iyice kan kaybetmeye başladı. Gerek bu televizyonların sahibi olan varlıklı patronlarının gücü, gerekse aldıkları müthiş reklam gelirleri karşısında, devlet tekelinde bulunan TRT günden güne izlenmemeye, rating sıralarında en altlarda yer almaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kitap, TRT ile onun öncesinde Türk insanının ilk kez Teknik Üniversite televizyonu ile tanışmasını anlatan bir derleme. TRT kurumunun tabi olduğu yasalar, 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri esnasında kurumdaki yapısal değişiklikler, hangi yıllar arasında hangi genel müdürlerin görev yaptığı ayrıntılı bir biçimde okuyucuya aktarılıyor. Daha sonraki bölümlerde ise özel televizyonların kurulması, onların yapılandırılmaları ile ilgili bilgiler veriliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitapta ayrıca; özel televizyonların Türkiye'deki yasal boşluklardan yararlanıp yasadışı olarak yayın hayatına başlamalarından ve denetimsiz her türlü yayını ekrana getirmelerinden bahsediliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Denetimsiz yapılmış yayınların toplum üzerinde kültürel bir yozlaşmaya sebep olduğu doğru. Bugün seyrettiğimiz bir çok dizi, yarışma ile kalitesiz yapımlar aslında toplumun kültür seviyesine de ayna tutuyor. Ancak durup düşünelim...Neden bu yozlaşmaya doğru adım adım ilerledik? Buna en büyük sebep, zamanında tekel konumunda bulunan TRT'nin olur olmaz yapmış olduğu sansürlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ufacık bir sözün, bir hareketin bambaşka anlamlara çekilerek yasaklandığı; filmlere, dizilere makaslar vurulan devletin televizyonunda, alanında tek olmanın getirdiği rahatlık da o dönemde gözlerden kaçmıyordu. Bu krallık, özel televizyonların, yaşadışı bir şekilde de olsa gelişiyle, yerle bir oldu. Artık sansür, kesme, makas yoktu. TRT ekranlarında neredeyse öpüşme sahneleri yasaklanırken, özel kanallarda kırmızı noktalı filmler yayınlanmaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halk, bu ani değişimi hem şaşkınlıkla, hem de sevinçle karşıladı. Yıllarca tek kanala, ya da tek elden yayınlanan kanallara mahkumdu ne de olsa; onlar ne verirse onu almaya razı olmuştu. Ama şimdi bir sürü seçenek, bir dolu program arasından istediğini seyrediyordu. Bu durumda özel kanalların üstünlüğü tartışılmaz oldu, bir televizyon kanalının can damarı olan reklam pastasından da aslan payını bu televizyonlar koparınca, daha kaliteli yapımlar, ithal edilen diziler ile filmler, reklam gelirlerinden gelen para sayesinde iyice arttı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TRT, bu furyada özel kanallarla rekabet edebilmek için her yolu denedi. Önce, yayınlarında biraz esnek olmaya başladı, artık eski katı TRT sansürü kalmamıştı. Demek ki, zamanında o kadar yasakçı olmaya da gerek yoktu. Yazarın kitabında belirttiği gibi, Kemal Tahir'in aynı adlı romanından uyarlanan "Yorgun Savaşçı" dizisini çeşitli sakıncaları olduğu gerekçesiyle yaktıran TRT, seneler sonra başka bir özel kanal bu diziyi hemen hemen aynı oyuncularla çektirince, dizinin kopyasını bir şekilde bularak ekrana sürdü, üstelik o özel kanalın yayın saatlerine denk getirerek rating kapmaya çalıştı. Madem sakıncalıydı, seneler sonra da olsa neden yayınlandı? Eğer o özel televizyon yayınlamasaydı, TRT kendi yaptırıp sonra da yaktırmış olduğu diziyi ekrana getirecek miydi? Ne yazık ki bu soruların yanıtlarını ancak tahmin etmek mümkün...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonrasında diğer kanallarda yayınlanan dizi ile filmlere benzer yapımları ekranlara taşımaya çalıştı, ancak bütçe az olunca, kaliteli yapımları almak da mümkün olmadı. Halen TRT, özel televizyonlarla rekabet edemiyor, izlenme oranlarında sürekli olarak alt sıralarda yer almaya devam ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acaba TRT, gerçekten de bu tip kanallarla rekabete girmeli miydi? Kesinlikle hayır. Devlet televizyonunun bambaşka bir misyonu olmalı. Kültür ile sanatı, izleyicisine ulaştırmalı, daha önce yapmış olduğu gibi, klasik Türk romanlarını senaryolaştırarak dizi haline getirmeli, böylece seyreden insanlar merak edip kitabı da okumak, kendi kültürünü tanımak istemeli. TRT'nin zaman içinde bunları yaptığını söyleyebiliriz. Ancak çizgisini bozmadan, bu yolda devam etmeliydi. Devlet destekli bir kanalın rating kaygısı olmamalı. Bir tek kişi izlemese bile, yayın politikasından en ufak bir taviz verilmemeli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğası gereği, insanoğlu için yasaklar her zaman cazip olmuştur. Bu nedenle, TRT'nin sansürcü zihniyeti, halk üzerinde böylesine bir etki yapmıştı. Özel kanalların ortaya çıkışıyla, seçicilikten uzak, rastgele programlar izlenmeye başladı. Kültürel yozlaşma da bu noktada başladı. Herhangi bir beğeni oluşturamayan toplum, bu kez de patron güdümlü programları izlemeye zorlandı. Bir çok gereksiz program, "halk istiyor" teziyle pompalandı, kısır döngü böyle sürüp gitti. Halen de devam ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna önlem nasıl alınabilirdi? Daha önce de bahsettiğim gibi, madem ki yasakçı zihniyetin oluşumuna müdahale edilemedi, o zaman çizgi hiç bozulmayacaktı. O fırtınalı günlerde bile sakin kalınarak, aynı yayın politikasına devam edilmeliydi. Fırtına dinince, nasıl olsa sadık izleyici geri dönecek; kültür sanata meraklı olanlar, edebi dizileri sevenler, TRT kanallarında aradıklarını bulacaklardı. Ama TRT rekabeti tercih etti, dikilen elbise üzerine uymadığı için bocaladı, istediğini alamadı. Bu kargaşa ortamında TRT'de yetişen spikerler, teknik kadrolar da özel kanallara transfer oldular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanalların yeni yayın dönemi programları da bugünlerde reklamlarla tanıtılıyor. Bir dolu dizi, birbirinin takliti olan yapımlar ekranları sarmış durumda. Rating cihazı olan aileler seçimleriyle programların tutup tutmadığını belirleyecekler, yine tutmayanlar bir-iki bölüm sonra çöpe gidecek. Arasından "yazık oldu" diyeceklerimiz de, "iyi oldu" diyeceklerimiz de çıkacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapılan seçimler, toplum olarak nerede durduğumuzun göstergesidir. Bir kez olsun, güdümlü tarafta değil de "seçen" tarafta yer alalım, "Gelinim Olur musun?", "Size Anne Diyebilir miyim?" gibi abuk sabuk ama prim yapması muhtemel programlar yerine, daha aklı başında yapımları tercih edelim. Her ne kadar vatandaşlarımız, "Ne seyrediyorsunuz?" sorusuna "Belgesel ve haber kanalları" dese de toplumca söylediğimiz bu kocaman yalana da ortak olmayalım. Entellik göstergesi kabul edilen bu iki olgu eğer Türkiye'nin gerçeği olsaydı, National Geographic, Discovery Channel ile CNN Türk, NTV, izlenme oranlarında her gün tavan yapıyor olurdu! Bu kadar iddialı olmadan da kültürlü, entel olmak mümkün. Yeter ki kaliteliyi kalitesizden ayırmayı becerebilelim...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/419998646365602424-8818151320668537270?l=www.thiagora.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/thiagora/~3/zxScO06ElXI/trk-televizyon-tarihi-1952-2006.html</link><author>noreply@blogger.com (Gözde Sayınsoy)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://3.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RuXJKPB_tkI/AAAAAAAAAHo/yyD1QGOm03U/s72-c/turk_televizyon_tarihi_2007_1_25.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">22</thr:total><feedburner:origLink>http://www.thiagora.com/2007/09/trk-televizyon-tarihi-1952-2006.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-419998646365602424.post-5215734305362321750</guid><pubDate>Tue, 04 Sep 2007 11:31:00 +0000</pubDate><atom:updated>2007-09-05T08:17:02.727+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">araştırma-inceleme</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">tarih</category><title>BİTMEYEN DEVLET KAVGASI</title><description>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/Rt1b8vB_tjI/AAAAAAAAAHg/yH-PEnbWzLA/s1600-h/k39195_200.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5106338651483125298" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/Rt1b8vB_tjI/AAAAAAAAAHg/yH-PEnbWzLA/s200/k39195_200.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;em&gt;Bitmeyen Devlet Kavgası - İsmet Bozdağ, Truva Yayınları, Temmuz 2007&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Cumhuriyetin kurulmasının ardından, memleketin durumu savaştan sıyrılmış, durağan bir haldeydi. Ancak, bir ülkenin kalkınması için, ekonomik yönden de güç kazanması şarttı. İşte bu ortamda yaşananlar, Atatürk-İnönü-Celal Bayar arasındaki ilişkiler, İsmet Bozdağ'ın daha önce de yayınlanmış, bazı eklemelerle yeniden basılmış kitabında ayrıntılı bir biçimde ele alınıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atatürk'le İsmet İnönü arasındaki gerginlik, 1930'lu yıllarda başlamıştı. Birlikte omuz omuza savaşmış, ülkeyi kurtarmış iki arkadaş, ülkenin ekonomik yapılandırılması ile sanayileşmesi konusunda anlaşmazlığa düşmüşlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dönemin iktisadi yapısı Celal Bayar tarafından titizlikle analiz ediliyordu. Milletvekilliğini bırakmadan, Türkiye'nin milli sermayeyle kurulmuş olan ilk bankası Türkiye İş Bankası'nın da başında olan Bayar, ekonomik yönden gelişmek için yeni fabrikaların kurulması, dış kaynaklı alımın minimuma indirilerek üretimin ülkede yapılması taraftarıydı. Yeni kurulmuş olan Türkiye devletinde kağıt bile Orta Avrupa'dan temin edilmekteydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsmet İnönü ise yapılacak her türlü ekonomik kalkınmanın, kurulacak yeni fabrikaların devlet eliyle yapılmasından yanaydı. İlk uyuşmazlık bu konularla başladı. Atatürk'ün hamleci yapısı, Celal Bayar'a yakın olmakla beraber, hükümet işlerinde İsmet Paşa'ya çok karışmamak eğilimindeydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atatürk'ün sağlığında, bu iki devlet adamı, çok farklı politik görüşleri olmasına rağmen, asgari müştereklerde anlaşmışlar, zorunlu olmadıkça problemlerini Atatürk'e taşımamaya özen göstermişlerdi. Önemli olan yeni Türk devletinin ilerlemesiydi, bu ilerlemeyi sağlamak birlikte çalışmayı öngörüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapılan incelemeler sonucunda, Celal Bayar, ilk kağıt fabrikasının İş Bankası desteğiyle kurulmasının uygun olduğuna karar verdi. Ancak bu öneri, hükümet tarafından veto edildi. İsmet Paşa, bir fabrika kurulacaksa, bunu devletin kurması gerektiğini, ayrıca kağıt fabrikasının zarar etme ihtimali olduğunu söyledi. Bayar'ın ise bu konudaki görüşleri farklıydı; bir fabrika banka desteğiyle kurulacaksa buna müdahale edilmemesi gerektiğini, devletin de başka bir fabrika kurabileceğini, böylece ülkenin iki fabrikası olacağını beyan etmişti. Ayrıca, hammaddesi odun olan bir fabrikanın kolay kolay zarar etmeyeceğini düşünüyordu. Bütün gelişen olaylar Atatürk'ün kulağına gitmişti. Herşeyi bir kez de Celal Bayar'ın ağzından tekrar dinledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelişmelerin ışığında Atatürk bir karar vermişti. Dönemin iktisat vekilinin de bulunduğu bir toplantı düzenledi. Bu toplantıda, hükümetin yapması gereken sanayi devrimiyle ilgili iktisat vekiline oldukça yüklendi. İsmet Paşa, kendi kabinesinde bulunan bir vekilin bu denli hırpalanmasına oldukça sinirlendi. Atatürk ile İsmet İnönü arasındaki ilk gerginlik belirtilerinin su yüzüne çıkması bu şekilde oldu. Ertesi gün sofraya davet edilen İsmet Paşa, Atatürk'ü ve diğer misafirleri bayağı bekletecek, yemek sırasında da oldukça soğuk bir tavır sergileyecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O gecenin sonunda Atatürk, İsmet Paşa'nın biraz dinlenmesi gerektiğini, bu nedenle yerine bir vekil tayin ederek görevden bir süre uzaklaşmasının iyi olacağını kendisine iletti. Ama gecenin ilerleyen saatlerinde Salih Bozok'un araya girmesiyle, Atatürk kararını geri çekti, İnönü görevine devam etti. Yine de bir süre sonra kabinede değişikliğe gidilmiş, iktisat vekilliğine Celal Bayar getirilmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sonraları Ulu Önder'in maarif (milli eğitim) vekilini değiştirmek istemesiyle bir kez daha fırtınalar koptu. Üstelik o zamanki maarif vekili Atatürk'ün hocası olmasına rağmen, yaşı gereği gelişmelerin gerisinde kaldığı farkedilmiş, yerine daha dinamik, daha ilerici bir milli eğitim bakanının gelmesi gerektiğine karar verilmişti. İsmet İnönü'ye bu konu hakkında fikirlerini soran bir telgraf gönderen Atatürk, hiç ummadığı, sert bir cevapla karşı karşıya kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O yıllardaki dış politika üzerinde de anlaşamayan ikilinin en büyük görüş ayrılığı "Hatay Meselesi" üzerinde olmuştu. İnönü, Hatay'ın Türk topraklarına katılması için acele edilmemesi gerektiğini, Fransızların bu konudaki tutumunun sert olabileceğini öne sürerken, Atatürk ise bir an önce Fransız hükümetine bir memorandum verilerek, müzakerelerin başlaması taraftarıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerek iç politikadaki gerginlikler, gerekse dış politikadaki anlaşmazlıklar yüzünden, Atatürk ile İsmet İnönü'nün birlikte çalışması imkansız hale gelmişti. Ulu Önder'in de bulunduğu bir bakanlar kurulu toplantısında İnönü'nün yapmış olduğu sert çıkış, bardağı taşıran son damla oldu. Fazla vakit geçmeden, iki eski silah arkadaşı başbaşa bir görüşme yaptılar, bu görüşmenin sonunda, İsmet Paşa, sağlık nedenlerinden dolayı bir süre görevi bırakma kararı aldı. Yerine, Celal Bayar başbakan olarak atandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atatürk'ün İnönü'nün çocuklarına neden mirasından pay ayırdığı ise, kitabın ilk kısımlarında, eldeki belgelerin yorumlanmasıyla açıklanıyor. Ünlü "asansör" hikayesi de bu sebeple ayrıntılarıyla beraber kitabın bu bölümünde anlatılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Celal Bayar döneminde, yalnızca Malatya milletvekili olan İsmet Paşa'ya halk sevgi gösterilerinde bulunuyordu. Meclis içinde de oldukça güçlü yandaşları vardı. Bu sıralar Atatürk'ün hastalığı da baş göstermiş, doktorlar tarafından kesinlikle dinlenmesi tavsiye edilmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hükümet kanadında Ulu Önder'in hastalığı telaşı başlamış, o öldükten sonra memleketin ne olacağı düşünülmeye başlanmıştı. Bu dönemde saltanat yanlıları da ellerini ovuşturmaya başladılar. "O ölürse, bu cumhuriyet masalı da sona erer, yeniden eski düzene döneriz" diye düşünüyorlardı. Dış ülkelerde de durum farklı değildi. Rusya bile Lenin öldükten sonra ülkelerinde yaşanan karışıklıkların aynısının Türkiye'de de olacağı görüşünü savunuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu şartlar karşısında, Cumhuriyetin 15.yılı kutlamaları oldukça sönük geçti. Artık Atatürk'ün günleri sayılıydı, bunu herkes görebiliyordu. Doktorlar fazla yorulmaması için yanında en fazla 5 dakika kalınmasına izin veriyorlardı. Celal Bayar son kabine toplantısını da Atatürk'ün yanıbaşında, sarayda yapmıştı. Normalde Cumhurbaşkanı görevini yapamadığında T.B.M.M. Başkanı kendisine vekalet ediyordu. Atatürk ölüm döşeğinde olmasına rağmen, yerini kimsenin dolduramayacağı kanaati hakimdi. Bu nedenle, toplantıda, Bayar bir süre daha vekilsiz idare edilmesinin uygun olduğunu, hükümetin de bu sırada önemli kararlar almayacağını, sadece günlük işlerin yürütüleceğini belirtti. Karar, herkes tarafından olumlu karşılandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atatürk'ün ölümünün ardından, hemen ülkenin başına gelecek Cumhurbaşkanı konuşulmaya başlandı. Özellikle yurtdışında, böylesine büyük liderini kaybetse dahi, Türkiye'nin sarsılmayacağı mesajı verilmek isteniyordu. Mecliste Celal Bayar herhangi bir aday göstermeksizin, milletvekillerini tamamen özgür bıraktı. Böylece İsmet İnönü Türkiye'nin 2. Cumhurbaşkanı olarak göreve başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnönü ile Bayar'ın politika konusunda yıldızlarının barışık olmadığı bir gerçek. Ama böylesine önemli bir makam için Bayar'ın sağduyulu davranışı, ülkenin belki de bir kaosa sürüklenmesini engellemişti. Yine memleketin çıkarları doğrultusunda, anlaşamasalar bile, belirli bir süre Celal Bayar başbakan olarak görevine devam etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnönü'nün bu makam için ne kadar isabetli bir karar olduğu, 2.Dünya Savaşı sırasında göstermiş olduğu politik performansından anlaşılabilir. Ülkeyi savaşa sokmadan İngiltere, Amerika, Rusya gibi güçlü ülkeleri oyalayabilmiş, onlara kafa tutabilmiştir. Belki de Türkiye o savaşa girmiş olsaydı, şu an demirperdeden yeni kurtulmuş bir Türkiye ile karşı karşıya olabilirdik. Ekonomik durumumuz ise tartışılmaz derecede kötü olabilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye, 1930'larda değil artık. Bir çok fabrikamız, madenimiz, hammaddemiz, üretim kaynaklarımız var. Bir çok ülkeden daha avantajlı bir durumdayız. En önemli madenlerden olan bor madeni rezervlerinin %65'i Türkiye'de. Buğday, meyve, sebze bakımından diğer ülkelerle yarışıyoruz. Dışa bağımlılıktan kurtulup, ekonomik yönden daha fazla kalkınmamız şart. Görüldüğü gibi, gelişmiş bir ülke olabilmek için büyük savaşlar kazanmak yetmiyor. Asıl önemli olan ekonomi ve kültür savaşı. Tıpkı Atatürk'ün dediği gibi: "&lt;em&gt;Ekonomik kalkınma, Türkiye'nin hür, müstakil, daima daha kuvvetli, daima daha refahlı Türkiye idealinin belkemiğidir. İstiklalin tamamiyeti ancak istiklal-i mali (ekonomik bağımsızlık) ile mümkündür&lt;/em&gt;."&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kaynak: tr.wikiquote.org/wiki/Mustafa_Kemal_Ataturk/Ekonomi&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/419998646365602424-5215734305362321750?l=www.thiagora.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/thiagora/~3/-9hBz1BHF8w/bitmeyen-devlet-kavgasi.html</link><author>noreply@blogger.com (Gözde Sayınsoy)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://1.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/Rt1b8vB_tjI/AAAAAAAAAHg/yH-PEnbWzLA/s72-c/k39195_200.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total><feedburner:origLink>http://www.thiagora.com/2007/09/bitmeyen-devlet-kavgasi.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-419998646365602424.post-4414201306186275819</guid><pubDate>Sat, 01 Sep 2007 09:42:00 +0000</pubDate><atom:updated>2007-09-04T16:50:50.630+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">araştırma-inceleme</category><title>ATATÜRK NASIL ÖLDÜRÜLDÜ?</title><description>&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5105187127801394722" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RtlEpPB_tiI/AAAAAAAAAHY/0TpDAmZfAxQ/s200/975912970-1.jpg" border="0" /&gt;&lt;em&gt;Atatürk Nasıl Öldürüldü? - Ogün Deli, Akis Kitap, Mart 2006&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Atatürk'ü ölüme götüren sebepler bugüne kadar çok kez tartışılmış, son zamanlarda da bu konuyla ilgili kitaplar yayınlanmıştır. Uzmanlık alanım tıp olmasa da, yapmış olduğum detaylı araştırmalar sonucunda bütün iddialara ışık tutmak ümidindeyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle resmi raporlarda siroz olarak açıklanan Atatürk'ün ölüm nedeni üzerinde durmak gerekiyor. Siroz nasıl bir hastalık? Sadece alkol kullanımı ile mi siroz olunuyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hastalığın açlık nedeniyle karaciğere zarar verdiği yapılan araştırmalarla tespit edilmiştir. O zaman, sirozun alkolle direkt bağlantılı olduğunu varsaymamız mümkün değildir. Ancak bir araç olduğundan bahsedebiliriz. İçki içen kişi, çoğunlukla yemek yeme arzusu duymaz. Alkolün azı aperatif adı altında iştah açtığı halde, fazlası kendini iyi hissetme hali (euphoria) yaparak, kişiye tokluk hissi verir. Böylelikle yemek yemeye ihtiyaç duyulmaz. Alışkanlık haline gelen açlık sonucunda oluşan protein yetmezliği ile karaciğer zarar görür, hastalığın ileri aşamalarında da tamamen işlevsiz bir hale gelir. Bu aşamada yapılabilecek tek şey, karaciğer naklidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dönemin en büyük doktorları tarafından tedavi edilse de, Atatürk için o yıllarda böyle bir naklin yapılması sözkonusu değildi. Henüz organ nakli dünyada resmi olarak telaffuz dahi edilmiyordu. Üstelik Atatürk'ün hastalığı oldukça geç teşhis edilebilmişti. O saatten sonra ancak onu rahatlatmak, acısını hafifletmek amacıyla bir dizi tedavi öngörülmüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tedavilerden biri de karnından su çekilme işlemiydi. Sirozun son safhalarında, karaciğerdeki tıkanıklık sebebiyle, karında su toplanması görülüyordu. Kısa aralıklarla birkaç kez, Dr. M.Kemal Öke tarafından, bu işlem gerçekleştirildi. Her seferinde yaklaşık olarak 10-12 litre su alınıyordu. Son ponksiyon (su alımı) 7 Kasım 1938 tarihinde yapıldı. 10 Kasım 1938'de de Ulu Önderimizi kaybettik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Atatürk Nasıl Öldürüldü" adlı kitap, esas olarak 2 ana bölümden oluşuyor. Birinci bölümde Atatürk'ün tedavisinin nasıl olduğu, kullanılan ilaçlar, bu ilaçların yan etkileri anlatılıyor. İkinci bölümde ise, Atatürk'ün neden öldürülmüş olabileceği sorgulanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaptığım incelemeler doğrultusunda, Atatürk'ün geç teşhis edilmiş hastalığı, buna bağlı o günkü tıp koşulları içerisindeki uygulanan tedavinin yetersiz kalması nedeniyle ölmüş olduğu gerçeğine ulaşılıyor. Bu durumda, kasıtlı bir ölüm sözkonusu olmadığına göre, "neden" kısmını bir kenara bırakarak "nasıl" kısmını irdelememiz gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ata'nın sağlığı, dönemin en büyük doktorları; Prof.Dr.Neşet Ömer İrdelp, Prof.Dr.Nihat Reşat Belger, Opr.Dr.Mim Kemal Öke, Prof.Dr.Mustafa Hayrullah Diker, Prof.Dr.Akil Muhtar Özden, Prof.Dr.Süreyya Hidayet Serter, Dr.Asım Arar, Prof.Dr.Abravaya Marmaralı, Dr.Mehmet Kamil Berk gibi sürekli ve danışman doktorlardan oluşan 2 ayrı ekiple devamlı gözetim altında tutulmuş, kendisi yurtdışından doktor istemese de bir süre sonra ısrarlı ricalara razı gelmek durumunda kalmıştır. Yukarıda bahsi geçen doktorlar, Ata'nın sağlığına kavuşması için ellerinden geleni yapmışlar, ancak ilerlemiş hastalığının önüne geçememişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önce de bahsettiğimiz gibi, o safhaya gelmiş sirozun tek çaresi, günümüzde de karaciğer naklidir. İlk karaciğer naklinin 1950'li yıllarda yapıldığını düşünürsek, o devirdeki çaresizliği çok daha net anlayabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahsi geçen yıllarda, siroz hastalığını tedavi etmek için, hastalara sıkı bir perhiz veriliyordu. Günümüzde ise, tıbbın ilerlemesi ile elde edilen bulgular eşliğinde; sirozun, protein açlığından meydana geldiğini, dolayısıyla hastalığın, protein takviyesi yapılarak, kişilerin aç bırakılmadan tedavi edilmesi gerekliliğini ortaya çıkarmış bulunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sirozun birkaç çeşidi olmasına karşın, burada bahsetmemiz gereken özelliği gereği "alkolik siroz"udur. Sirozun oluşması için gerekli olan şey alkol değil açlıktır. O nedenle, Afrika'da bulunan pek çok aç insanın, sadece sıtmaya yakalanmaları değil, siroz olmaları da oldukça yaygındır. Ömründe hiç içki kullanmamış, hepatit geçirmemiş insanlar dahi siroz hastalığına yakalanabilmektedirler. Uzun süreli açlık grevi yapanlarda da bu hastalığın görüldüğü tespit edilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atatürk'ün yıllar boyu, çok az yeme eğiliminde olduğunu, içkiyi bile normal mezeyle değil; leblebi ve yumruk mezesiyle tükettiği bilinmektedir. O zaman, yıllar boyu açlığın getirdiği bu hastalık, bir de geç farkedilince, genç sayılabilecek bir yaşta ölümüne davetiye çıkartmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O yıllar çerçevesinde, tıbbın imkanları dahilinde, yapılabilecek herşey, her türlü tedavi kendisine uygulanmıştır. Belki perhiz yerine daha çok besinle takviye yapılması gerekliliği de hastalığın o aşamasında hiç önemi kalmayan bir ayrıntıdır. Keşke günümüzde tıbbın sahip olduğu olanaklar o yıllarda da olsaydı, gerekli nakil yapılıp Atatürk sağlığına kavuşabilseydi demekten başka çaremiz yok ne yazık ki. Keşke...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kaynak: &lt;/em&gt;&lt;a href="http://www.ataturk.net/ata/doktor.html"&gt;&lt;em&gt;www.ataturk.net/ata/doktor.html&lt;/em&gt;&lt;/a&gt;&lt;em&gt;, &lt;/em&gt;&lt;a href="http://www.ttb.org.tr/eweb/aclık_grevleri/tez1_wernicke.html"&gt;&lt;em&gt;www.ttb.org.tr/eweb/aclık_grevleri/tez1_wernicke.html&lt;/em&gt;&lt;/a&gt;&lt;em&gt;, &lt;/em&gt;&lt;a href="http://www.hekimce.com/konu.php?konu=622"&gt;&lt;em&gt;www.hekimce.com/konu.php?konu=622&lt;/em&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/419998646365602424-4414201306186275819?l=www.thiagora.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/thiagora/~3/54fLZ7i-bqE/atatrk-nasil-ldrld.html</link><author>noreply@blogger.com (Gözde Sayınsoy)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://3.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RtlEpPB_tiI/AAAAAAAAAHY/0TpDAmZfAxQ/s72-c/975912970-1.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">1</thr:total><feedburner:origLink>http://www.thiagora.com/2007/09/atatrk-nasil-ldrld.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-419998646365602424.post-4912041044793681793</guid><pubDate>Fri, 31 Aug 2007 08:07:00 +0000</pubDate><atom:updated>2007-08-31T13:45:16.488+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">polisiye</category><title>OSMAN AYSU POLİSİYELERİ</title><description>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RtfkpPB_thI/AAAAAAAAAHQ/teE5s6urs-4/s1600-h/yazar48.gif"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5104800099708417554" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RtfkpPB_thI/AAAAAAAAAHQ/teE5s6urs-4/s200/yazar48.gif" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Osman Aysu, özellikle Türk polisiye roman severlerin yakından takip ettiği bir yazardır. Ülkemizde polisiye roman yazarı çok fazla olmamakla birlikte, Osman Aysu bu alanda kitap sayısı bakımından başı çekmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazdığı kitaplar, tanışık olduğumuz, bildiğimiz mekanlarda geçtiği için ayrı bir önem kazanmaktadır. Her ne kadar polisiye severler, karakter-mekan ayrımı olmadan yabancı kitaplara aynı ilgiyi gösterseler de, Türk romancılığı adına büyük bir boşluğun kapanmasında Aysu'nun birkaç yazarla beraber katkısı büyüktür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitaplarının tamamını okumuş biri olarak, hepsinden ayrı bir keyif aldığımı söyleyebilirim. Ne zaman bir kitapçıya gitsem, gözüm raflarda yeni çıkmış bir Osman Aysu kitabı var mı diye mutlaka arayışa girer. Son zamanlarda, farklı yayınevleriyle çalıştığından, 2 kitabı kısa aralıklarla okuyucularıyla buluşuyor. Bu da oldukça sevindirici.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı kitaplarında yer alan editöryel hatalar sadık okuyucularının gözünden kaçmasa da (özellikle karakterlerin isimleri bazen birbirine karışabiliyor), kolay okunabilen, her romanı best-seller olan yazar hakkında da oldukça ilginç rivayetler bulunmakta. 1936 yılında İstanbul'da doğan yazarın eski bir MİT çalışanı olduğu iddia edilse de, aslen avukatlık mesleğini bıraktıktan sonra yazarlığa başladığı bilinmektedir. Kendisine yöneltilen MİT'te çalışıp çalışmadığıyla ilgili soruları da net cevaplamaması, bu rivayetin doğru olabileceği kanaatini güçlendirmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mike Hammer ile Philip Marlowe romanlarıyla büyümüş olan Osman Aysu, kendi ifadesiyle ithal kahramanlar okumaktan bıktığı için yazmaya karar vermiş. 1990 yılı başlarında "suç edebiyatı"na el atan Aysu, kendini yerli polisiye romana hasret bir kuşağın temsilcisi olarak görüyor. 1989 yılında dış dünyadan elini ayağını çekerek yazmaya başladığında 5-6 roman birden kaleme alan Aysu, o dönem polisiye okurlarının Batılı tercümelere mahkum olduğunu ifade ediyor. Bu gidişata bir dur demek isteyen yazarın kitapları, şimdilerde büyük kitapevlerinin en çok satanlar kısmında bulunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugüne kadar yayınlanmış 40'a yakın kitabı bulunan Osman Aysu'nun, romanlarını Kızıltoprak'ta bir pastanede yazdığı da söylentiler arasındadır. Genel olarak semt isimlerinin kitaplarında sıkça kullanılması, okuyucu ile organik bir bağ kurmasına yardımcı olur. Tanıdık mekanlarda geçen hikayeler, okuyucuyu kitabın içine daha da sokarak adeta olayı yaşamasını sağlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Polisiye romanlara olan tutkumu bilen bir arkadaşım sayesinde Osman Aysu kitapları ile tanışmış, kısa sürede piyasada bulunan bütün romanlarını alarak bir solukta okumuştum. Ulaşamadığım tek kitabı ilk romanı olan "Havyar Operasyonu"nu sahaflardan binbir güçlükle bulabilmiştim. Bulduğum bu kitap da şansıma imzalı bir kitaptı. Başkası adına da olsa imzalı olması ve nadir bulunması  sebebiyle kütüphanemin değerli parçalarından biridir. Daha henüz herhangi bir Osman Aysu kitabı okumamış olanlara da "Nemrut'un Gazabı", "Osman Hilmi Efendi'nin Laneti", "Doğum Günü:15 Aralık"ı tavsiye edebilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimi romanlarında casusluk, uluslararası şebekeler, MİT gibi konuları işleyen yazar, bazı romanlarında da tamamen cinayet, dedektif, katil üçlemesiyle temayı oluşturur. Mutlaka aşk ile erotizm de araya serpiştirilmiştir. Konular birbirine benziyor gibi gözükse de, kurgulanış biçimi bakımından oldukça başarılıdır. Romanların olmazsa olmazı ise, Opel markalı arabalardır. Hemen hemen bütün kitaplarında bu marka arabaya rastlamak mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üniversitelerde tez konusu olan Osman Aysu polisiyeleri, çoğu kişi tarafından eleştirilse de, Türk roman tarihi açısından bir başlangıcı temsil etmektedir. Şimdi sahip olduğumuz birkaç polisiye roman yazarımızla birlikte, gerilim-polisiye dalında önemli bir alanı dolduran Aysu, daha uzun yıllar da bu şekilde yazarak okurlarını sevindirmeye devam edeceğe benziyor... &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;em&gt;Kaynak: &lt;/em&gt;&lt;a href="http://www.yenisafak.com.tr/"&gt;&lt;em&gt;www.yenisafak.com.tr&lt;/em&gt;&lt;/a&gt;&lt;em&gt;, &lt;/em&gt;&lt;a href="http://www.ilet.gazi.edu.tr/"&gt;&lt;em&gt;www.ilet.gazi.edu.tr&lt;/em&gt;&lt;/a&gt;&lt;em&gt;, &lt;/em&gt;&lt;a href="http://www.cinairoman.com/"&gt;&lt;em&gt;www.cinairoman.com&lt;/em&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/419998646365602424-4912041044793681793?l=www.thiagora.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/thiagora/~3/LyytNeXt2gU/osman-aysu-polisiyeleri.html</link><author>noreply@blogger.com (Gözde Sayınsoy)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://1.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RtfkpPB_thI/AAAAAAAAAHQ/teE5s6urs-4/s72-c/yazar48.gif" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">8</thr:total><feedburner:origLink>http://www.thiagora.com/2007/08/osman-aysu-polisiyeleri.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-419998646365602424.post-4589517512666458046</guid><pubDate>Thu, 30 Aug 2007 13:08:00 +0000</pubDate><atom:updated>2007-08-30T23:04:03.523+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">araştırma-inceleme</category><title>ATATÜRK'ÜN FİKİR SOFRASI</title><description>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RtbBS_B_tgI/AAAAAAAAAHI/AF2zES86ZSQ/s1600-h/61460_2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5104479759572645378" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RtbBS_B_tgI/AAAAAAAAAHI/AF2zES86ZSQ/s200/61460_2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;em&gt;Atatürk'ün Fikir Sofrası - İsmet Bozdağ, Tekin Yayınevi, 2002&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Atatürk'ün sofrası üzerinde çokça konuşulup, çeşitli adlandırmalar yapıldı, zaman zaman da bazı kesimlerce "Sarhoş Sofrası" olarak anıldı. Oysa ki, bu sofralar, dönemin ileri gelenlerinin yer aldığı, sohbet havasında birçok önemli kararın sonuca bağlandığı toplantılardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsmet Bozdağ'ın kaleme almış olduğu "Atatürk'ün Fikir Sofrası"nda, bazen neşeli, bazen de oldukça gergin bir havada geçen bu toplantılarda nelerin konuşulduğunu, kısa kısa anılarla bizlere aktarılıyor. Yazarın; sadece yazılı belgelere dayandırmadan, o sohbetlere bizzat tanıklık etmiş, orada bulunmuş kişilerin ağzından da bu yaşananları onaylatmış olduğunu her yazının sonundaki notlardan anlayabiliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözkonusu dost meclislerine, şuursuzca dil uzatarak "Sarhoş Sofrası" yakıştırmasında bulunanların, içeriğini net olarak bilmedikleri için, bu toplantıların amacını anlamalarını tabii ki beklemiyorum. Kendini bilmezlik sınırlarını iyice aşmış olanlar, sadece bu konuda değil, Atatürk'le ilgili her konuda kendisine yakıştırmalar yapmayı görev edinmiş durumdalar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atatürk, bu toplantılara yalnızca devletin ileri gelenlerini değil, dönemin önde olan kültür, sanat, edebiyat adamlarını da davet eder, fikir alış verişinde bulunurdu. Bir konu hakkında düşüncesi olanı sabırla dinler, yeri geldiğinde de karşısındakini zorlayarak, sorular sorarak sohbete katılımını sağlardı. Bu konuşmaların hiçbirinde kendisinin övülmesini istemez, övenleri uygun bir dille susturur, daha çok dürüstçe fikrini söyleyebilenlere değer verirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine böyle akşamların birinde, 1931 yılının Ağustos ayında, Atatürk ile arkadaşları Dolmabahçe Sarayı'ndaki sofranın etrafında toplanmışlardı. Dr. Reşit Galib de, konuklar arasındaydı. Kendisi, doktor olduğu halde, daha çok dil, tarih ve İslamiyet konularında yazdığı yazılarla tanınan sıkı bir devrimciydi. CHP parti meclisi üyesi olarak Halkevleri'ni denetliyor, yönetiyordu. Konu; halkevlerinde kurulan tiyatro kollarına geldi. Erkek eleman sıkıntısı yoktu, ancak kadın eleman bulmakta zorlanıyorlardı. Dönemin Milli Eğitim Bakanı'na başvurulmuş, kadın öğretmenlerin tiyatro kollarına yardımcı olması istenmişti. Ancak Bakan, Dr.Reşit Galib'in bu isteğini reddetmişti. Sebep olarak da; tiyatroda görev alan kadın öğretmenlerin, eğitim gücünün eksileceğine olan inançtı. Dr. Reşit Galib; Milli Eğitim Bakanı, aynı zamanda Atatürk'ün hocası olan Esat Mehmet Bey'i sert bir dille eleştiriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atatürk, kendisinden eleştirilerinin dozunu ayarlamasını rica etti. Reşit Galib, bildiğini okumaya devam edince, ikazlarını sürdürdü. Nihayetinde, uzlaşma olmayacağı anlaşılınca Atatürk, kendisinin istirahat etmesinin uygun olacağını söyledi. Herkes, Galib'in masadan kalkmasını beklerken, hiç umulmadık bir şey oldu. Galib, "Burası sizin değil, milletin sofrasıdır. Milletin işlerini görüşüyoruz. Burada oturmak sizin kadar, benim de hakkımdır!" dedi. Bunun üzerine Atatürk izin isteyerek masadan kalktı. Peşinden diğer konuklar da hareketlendiler. Galib, masada yalnız kalmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi sabah yaptıklarından pişman olan Dr. Reşit Galib, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Tevfik Bıyıklıoğlu aracılığıyla, Atatürk'ten özür diledi. Bu olaydan birkaç ay sonra da, yine Atatürk'ün sofrasına davet edilen Galib, Milli Eğitim Bakanı oldu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir başka olay ise, Atatürk 1933 senesinde Cumhuriyet'in 10.yıl kutlamalarına katıldığında gerçekleşti. Her zaman halkıyla bütünleşmekten yana olan Ulu Önder, hayli kalabalık olan balo salonuna inmek istedi. Böylece vatandaşları ile içiçe olabilecek, söylemek istediklerini dinleyebilecekti. Salona geldiğinde, söz isteyenleri teker teker kabul etti. İçlerinden biri de o zamanlar yeni doktor çıkan Zeki Bey idi. Zeki Bey gözlemlerini Gazi'ye bir bir anlattı. Bunların arasında en önemlisi, idealler ve ülküler ile ilgili olandı. Atatürk buna şu şekilde cevap vermişti: "Manevi köprülerimizi sağlam tutmamız lazımdır. Dil bir köprüdür, inanç bir köprüdür, tarih bir köprüdür. Tarih bağı, folklor bağı kurmamız gereklidir. Bunları kim yapacak? Elbette biz! Nasıl yapacağız, işte görüyorsunuz, dil encümenleri, tarih encümenleri kuruluyor. Türkiyat Enstitüsü'nü kurduk. Kültürümüzü bütünleştirmeye çalışıyoruz. İşitiyorum, benim dille, tarihle uğraştığımı gören bazı kısa düşünceli vatandaşlar, 'Paşa'nın işi yok, dille, tarihle uğraşmaya başladı' diyorlarmış. Yağma yok...Benim işim başımdan aşkın...Ben bugün ileri bir Türkiye kurmaya ne kadar çalışıyorsam, yarının Türkiye'sinin temellerini atmaya da o kadar dikkat ediyorum."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca, tüm bu dil, tarih devrimlerinin yanısıra, "Musiki Devrimi"ne de oldukça önem vermiştir. Yine bir gece, masadakilere "En zor devrim hangi devrimdir?" diye sormuş, cevapları dinledikten sonra; "Musiki devrimi. Çünkü insana, kendi kültürünü, iç alemini inkar ettirmekle başlar. Onun için zordur! Bu da gelecektir, bu da olacaktır!" demiştir. Nitekim, kısa bir süre sonra, radyolardan Türk Müziği kalkmış, yalnız halk türküleri ile klasik Batı müziği yayınları başlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda anlatılan olaylar gibi, bir çok hikayenin yer aldığı kitabın en can alıcı bölümü, "Atatürk Sofralarının Rengi"dir. Bu bölümde, sofraya kimlerin çağrılıp kimlerin çağrılmadığı, Ulu Önder'in günlük hayatı ile özellikleri anlatılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Mutad Zevat", alışılmış kişiler demektir. Atatürk'ün sofrasında da her daim bulunan kişilere - ki bunlar 4 kişiydi -mutad zevat deniyordu. Bunlar; Nuri Conker, Salih Bozok, Kılıç Ali, Recep Zühtü idi. Recep Zühtü beraber olduğu kadını otel odasında vurunca sofradan uzaklaştırılmıştı. Bu kişiler, hem Atatürk'ün eski arkadaşlarıydılar, hem de bir nevi koruyucu görevini üstleniyorlardı. Atatürk'ün sofrasına habersiz gelinmezdi. Habersiz gelebilecekler bu 4 kişiyle beraber, Başvekil İsmet Paşa, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras ile Celal Bayar'dı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sofraya katılmak isteyenler yaverlere haber verir, böylece davet edilirlerdi. Atatürk'ün şahsen davet ettikleri de olurdu. Sofrada genellikle devlet işleri konuşulur, yorumlar yapılırdı. Atatürk, konuşmak isteyen herkesi dinler, tartışırdı. Kararı kendisi verir ama, çevreyi de kendisi hazırlardı. Bunun için kullandığı araç "Sofra"sıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sofranın karşısında daima bir kara tahta bulunur, gerektiğinde kullanılırdı. Masadan eksik olmayan tek kişi ise Nuri Conker'di. Diğerleri izin alıp ayrılsalar da, o mutlaka yanında olurdu. Atatürk'le şakalaşmak hakkı da yalnız ona aitti. Ulu Önder, içki içerken mezelere dokunmaz, onun yerine leblebi ile yetinirdi. Zaten, onu ölüme götüren karaciğerindeki sorun da yemek yememesinden kaynaklanıyordu. Sofrada yemek servisi yapılana kadar, konuşulması gerekenler konuşulurdu, servis başladığında ise o gecenin sonuna gelindiği anlaşılır, yemek bitiminde masa dağılırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsmet Bozdağ'ın bu harika kitabında, yukarıda sayılanlar dışında pek çok ilginç detayı da yakalamanız mümkün oluyor. Atatürk'ün sofrasının gerçekte ne olduğunu bilmeye hevesi olanlar için mutlaka okunması gereken bir araştırma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu vesile ile, sadece sofrasını değil, her yönüyle onu eleştirenlere inat, 30 Ağustos Zafer Bayramı gibi anlamlı bir günde Ulu Önderimizi bir kez daha şükranla, rahmetle ve minnetle anıyoruz... &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/419998646365602424-4589517512666458046?l=www.thiagora.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/thiagora/~3/9BNI_C5rQ9g/atatrkn-fikir-sofras-ismet-bozda-tekin.html</link><author>noreply@blogger.com (Gözde Sayınsoy)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://3.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RtbBS_B_tgI/AAAAAAAAAHI/AF2zES86ZSQ/s72-c/61460_2.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total><feedburner:origLink>http://www.thiagora.com/2007/08/atatrkn-fikir-sofras-ismet-bozda-tekin.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-419998646365602424.post-1516951850569911659</guid><pubDate>Wed, 29 Aug 2007 11:18:00 +0000</pubDate><atom:updated>2007-08-30T23:06:52.437+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">araştırma-inceleme</category><title>TÜRKİYE'NİN SERÜVENİ EUROVISION</title><description>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RtVWFvB_teI/AAAAAAAAAG0/JdvdbQZZvZs/s1600-h/210035_2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5104080409218495970" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RtVWFvB_teI/AAAAAAAAAG0/JdvdbQZZvZs/s200/210035_2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;em&gt;Türkiye'nin Serüveni Eurovision - Michael Kuyucu, Nokta Kitap, Mayıs 2005&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;En az milli maçlar kadar her sene genellikle Mayıs ayında düzenlenen Eurovision Şarkı Yarışması da vatanseverlik ruhumuzu kabartan bir etkinlik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1980'li yıllarda, televizyonun tek kanallı olduğu dönemlerde, ailecek, hatta komşularla beraber toplanarak izlenen bu yarışma, her yıl elimiz boş dönmemizden ötürü son yıllarda cazibesini iyice kaybetmişti. Tıpkı maç yorumları gibi ertesi gün işyerlerinde, mahalle aralarında, evlerde yapılan kritiklerde, Türkiye'nin Avrupa'da dostu olmadığından girip, yarışma oylarının tamamıyla politik verildiğinden çıkarak herkesin kendince yorumunu kattığı bu durum, 1997 senesinde kısmi de olsa tele-voting (izleyicilerin telefon aracılığıyla oy vermesi) sistemine geçilmesiyle yavaş yavaş son buldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1997 senesi Türkiye için de önemli bir seneydi. Yarışmaya ilgi kamuoyu ile basın tarafından giderek sönmekte olduğundan, o sene ülkemizi temsil eden Şebnem Paker &amp; Grup Etnik, "Dinle" adlı parçalarıyla hakettikleri desteği bulamadılar. Ancak yarışmada ilk kez Türkiye'yi 121 puanla 3.yapan da bu şarkı oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Türkiye'nin Serüveni Eurovision", ilk bölümde, Eurovision tarihinin başlangıcını kısaca anlatıyor. İkinci kısımda ise, Türkiye'nin ilk kez katıldığı 1975'ten bu yana, her yıl ayrı olarak değerlendiriliyor. Türkiye elemeleri, kazanan ülke, diğer yarışmacılarından haberlerle birlikte yarışmadaki sonuçlar da istatistiksel olarak yer alıyor. Milli davamızda nereden başladık, neler yaptık diye merak ediyorsanız bu araştırma gerçekten de ilginizi çekebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1997 senesinde alınan 3.lükten sonra, Eurovision elemelerine bir kez daha sımsıkı sarıldık. Yeniden umutlar canlanmaya başlamıştı, ne de olsa 3. olan 1. de olabilirdi. Ancak evdeki hesap pek de çarşıya uymadı. Bir sonraki sene, daha önce otantik, Anadolu motifleri taşıması sebebiyle bu kadar çok puan aldığı düşünülen "Dinle" şarkısına benzer bir parçayla değil de, bir balatla katıldık yarışmaya. Sonuç hüsran oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2003 yılına kadar Türkiye ilk 5 sırada yer alamadı. O yıl ise, TRT radikal bir karar alarak eleme yapmadan, tek kişiyi seçerek yarışmaya gönderdi. Sertab Erener, yalnızca kendi kurallarını koyarak anlaştığı TRT ile el sıkıştı. Tamamı İngilizce bir parça olan "Every Way That I Can", promosyonuyla göz kamaştırdı. Yarışma gecesi ise Sertab Erener muhteşem sesi, sahne şovu, danslarıyla birinciliği ülkemize getirmeyi başardı, üstelik çok çekişmeli geçen final sonrasında. Daha önce politika oyunları sebebiyle puan alamadığımızı düşünenlere de Kıbrıs Rum Kesimi'nin vermiş olduğu 8 puan cevap niteliğindeydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sonraki yıllarda Athena ile Kenan Doğulu'nun ülkemize getirmiş olduğu tatmin edici başarılara rağmen, tekrar birinci olma şansımız 2008 yılına kalmış durumda. Halen ülkemizde şarkı İngilizce mi yoksa Türkçe mi söylensin karmaşası hakim.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;Şarkının Türkçe olarak söylenmesinde ısrar edenler, müziğin evrensel bir dili olduğunu savunuyorlar. Ancak, unutulmamalıdır ki, herkes, anlayabildiği müzikle daha çok bütünleşir. Madem müziğin evrensel olmasından yola çıkıyoruz, içinde çok az sözün yer aldığı, ağırlıklı enstrümantal bir eserle katılmak en doğrusu. Eğer bunun riskini alamıyorsak, müziğin evrensel olmasının yanısıra, kişiler üzerinde etki bırakması gerektiğini de kabul etmek zorundayız. Kimse sözlerini anlayamadığı bir şarkıdan, anladığı bir şarkı kadar zevk alamaz. Üstelik günümüz yarışmalarında, artık eserden çok sahne şovlarının, dansların etkili olduğunu biliyoruz. Bunun en güzel örneğini son yarışmada Ukrayna'nın almış olduğu puanlardan görmüş olduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkçe'nin elden gitmesi de bir yarışmayla söz konusu değil. Biz zaten o kadar çok katlediyoruz ki, bu yarışmada milliyetçi yanımızın dil yönünden ağır basması gereksiz bir endişe. Kendi dilimizle katılmasak dahi, ortaya çıkan işler yine de bizi yansıtıyor. Doğu kültürüyle, Anadolu ezgileriyle harmanlanmış bir eserin, dilinin de İngilizce olmasında hiçbir sakınca yok. Türkçe olup da, bizim kültürümüzü hiç yansıtmayan şarkılarla da katıldığımız senelerde, bu dil konusuna takılıp kalanlar neler hissetti acaba?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yarışmanın amacı Türkiye'yi en iyi şekilde tanıtmaksa, bunu promosyonlarla, kendi kültürümüzü ön plana çıkararak yapabilmeliyiz. Hatırlıyorum bir sene, Türkiye'nin tanıtım videolarında, o sene çok ünlü olan "Internet Mahir" tanıtılmıştı! Demek ki, bizim tanıtılacak hiç bir özelliğimiz yok, ya da aslında çok var ama zaten yeterince tanıttık, herkes biliyor, o yüzden Mahir en iyisi olur diye mi düşündüler?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görüldüğü gibi, Türkçe-İngilizce kavgasından önce, ülkemizi en iyi şekilde nasıl tanıtırız onu çözmeliyiz. Türkiye'nin birinci olduğu sene, "Every Way That I Can" video klibinde harem temaları işlenmişti. O da kültürümüzün bir parçasıydı, tanıtımlar da bu nedenle çok başarılı olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi yapılan işler her zaman hakettiği yeri buluyor. Komşu komşuya oy veriyor polemiğinden de kurtulmamız gerek. Evet, veriyor bu doğru. Gerek politik düşünceler, gerekse yakınlık hissinden dolayı özellikle yüksek puanlar iki ülke arasında gidip geliyor. Ama telefonla oy sistemi çıktığından beri biz de rahatız. Hiç oy alamadığımız ülkelerden sırf gurbetçilerimiz sayesinde 12 puanları topluyoruz. İğneyi kendimize de batırmamız gerekmiyor mu? Ayrıca Sertab Erener'in birinci olduğu sene de o komşular vardı ve birbirlerine yine oy verdiler. Ama parça iyi olunca, Sertab hemen hemen tüm ülkelerden puan almasını bildi. Hepsi en yüksek puanlar olmasa da, 21 ülkeden puan alabilmek büyük başarıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eurovision; bu birinciliğimizin sonrasında çıtanın çok altına inmediğimiz için, daha uzun yıllar gündemde kalacak gibi. Eski başarısız olduğumuz yıllardaki "Aman canım, amatör yarışma zaten, kazanmasak ne yazar" söylemlerimiz de yok. Başarının bir kez tadını alınca, olay da milli bir davaysa, amatör-profesyonel olduğuna bakmadan dört elle sarılıyoruz. Bakalım önümüzdeki sene, Türkçe mi - İngilizce mi, yavaş şarkı mı - hızlı şarkı mı kavgasından kimler galip çıkacak? &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/419998646365602424-1516951850569911659?l=www.thiagora.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/thiagora/~3/aGjIcQLlcz8/trkiyenin-serveni-eurovision-michael.html</link><author>noreply@blogger.com (Gözde Sayınsoy)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://1.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RtVWFvB_teI/AAAAAAAAAG0/JdvdbQZZvZs/s72-c/210035_2.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total><feedburner:origLink>http://www.thiagora.com/2007/08/trkiyenin-serveni-eurovision-michael.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-419998646365602424.post-6854360755597213021</guid><pubDate>Tue, 28 Aug 2007 08:16:00 +0000</pubDate><atom:updated>2007-08-29T14:24:43.668+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">araştırma-inceleme</category><title>ATATÜRK'ÜN KEHANETLERİ</title><description>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RtSjl_B_tOI/AAAAAAAAAEw/fGgKVy3hOT4/s1600-h/k39302_200.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5103884150687904994" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 50px 10px 20px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RtSjl_B_tOI/AAAAAAAAAEw/fGgKVy3hOT4/s200/k39302_200.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RtQEFPB_tKI/AAAAAAAAAEM/B8jq8VvWdlc/s1600-h/ktruva0188.jpg"&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;em&gt;Atatürk'ün Kehanetleri, Ali Bektan, Truva Yayınları, Ağustos 2007&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Atatürk'ün ne kadar olağanüstü bir zekaya, ileri görüşlülüğe sahip olduğunu Türk milletinin her ferdi artık ezbere biliyor. Bir ulusun kurtuluşu, yoktan var oluşu onun sayesinde mümkün olabildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atatürk'ü Atatürk yapan özelliklerin en başında askeri dehası ön plana çıkıyor. Osmanlı'nın son dönemlerinde daha sonradan silah arkadaşları olacak kişilere, dost meclislerinde, Türkiye Cumhuriyeti'nin temellerinden bahsettiği biliniyor. Dahası, yaveri Salih Bozok'un anılarında belirttiği gibi, bu sohbetlerden birinde, herkese görev dağılımı yaparken, "Salih, sen de benim gelecekte yaverim olursun, yanımdan hiç ayrılmazsın" diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Atatürk'ün Kehanetleri", Mustafa Kemal'in bu ileriyi gören zekasını biraz da gözardı ederek, dinsel bir bağlantıyla parapsikolojik yetenekleri olduğundan dem vuran, bunları da örneklerle desteklemeye çalışan bir kitap. Ayrıca, Atatürk'ün birtakım olayları, senesine kadar, nasıl gelişeceğini bilmesinin de ileri görüşlülükle açıklanamayacağını savunuyor. Yazarın, bu noktada, zeka unsurları ile beynimizin nasıl bir kapasiteyle çalışabileceğini yadsıyarak, gerçekleşmiş tespitlere mucizevi, insanüstü bir bakış açısı bulması zorunluymuş gibi hareket ettiğini varsayabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazarın öngörüsüne katılmak mümkün değil. Deha, doğuştan gelir. Sonradan edinilebilen, geliştirebileceğimiz bir olgu değildir. Her dahi, elbette zekasını verimli bir şekilde kullanamayabilir. Ancak tam tersine, ortalama zeka ile doğmuş biri, çeşitli etkilerle zaman içinde zekasını keskinleştirse bile, ne yazık ki dahi seviyesine ulaşamaz. Dolayısıyla, bu durumu parapsikolojiye ya da dinsel temalı başka bir olaya dayandırmak Atatürk'ün zekasını hafife almak gibi yanlış bir kanıya yol açabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atatürk’ün kehanetleri demek yerine, tespitleri demek daha doğru olacaktır. Çünkü tespit, kelime anlamıyla, “bir durumu kuşkuya düşürmeyecek biçimde gösterme” demektir. Böylelikle, zekanın tanımını iyi bilmemiz gerçeği de karşımıza çıkmaktadır. Atatürk’ün, karşısındakinin zihninden neler geçtiğini okuyabilmesini, telepatiyle değil de, "aklı sayesinde neden-sonuç ilişkisini doğru kurmasının sonucudur" şeklinde açıklamak mantıklıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok sade bir örnek vermek gerekirse; Kasparov, dünyaca ünlü bir satranç dehasıdır. Kendisine, satrançta kaç hamle ilerisini görebildiği sorulmuş. "Pozisyonların doğasına göre değişiyor, bariz bir planınız yoksa, 4-5 hamlenin ötesini göremem. Bazen daha derine inmeniz gerekebilir. 1999 yılında, Bulgar usta Topolov'a karşı oynadığım ve kazandığım maçta 15 hamle ilerisini görebilmiştim. O da inanılmaz bir durumdu." demiştir. 15 hamle, bazılarınız için az gelebilir. Ama, ortalama bir satranç oyuncusu için neredeyse bir oyunun yarısı kadardır. Üstelik rakibinizin yapacağı en doğru hamleleri de düşünerek kurduğunuz plan kusursuz yürümek zorundadır. 15 hamleyi tahmin etmek gibi, gerçekten beynin işleyiş biçimi de insanı hayrete düşürür. Satranç oynamak, belli bir zeka düzeyine bağlıdır. Demek ki, belirli bir akıl seviyesine sahip değilseniz; değil satrancı oynamak, öğrenmenizin bile olanağı yoktur. Ayrıca bu strateji oyununun, parapsikoloji ile uzaktan yakından ilgisi bulunmamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, bu olağanüstü oyun, sizlere de bir şeyler hatırlatmıyor mu? Savaş... Savaşlarda da, düşmanınızın yapacağı hareketi önceden kestirip, ona göre davranırsınız. Özellikle Kurtuluş Savaşı, Çanakkale Savaşı, Atatürk'ün stratejik zekasıyla, ileri görüşüyle kazanılmış savaşlardır. Karşı taraftan sayıca az, cephane ile silah bakımından yetersiz olan ordu, tabii ki iman ve inançla ama onun yanısıra askeri bir dehanın yönetimiyle bu savaşları kazanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece savaş yönünden değil, dünya ülkelerinin siyasi durumları ile ilgili Atatürk'ün çok yerinde olan tespitleri vardır. 2. Dünya Savaşı'nın hangi yıl çıkacağını bilmiş, o zamanki S.S.C.B (Sovyetler Birliği)'nin dağılarak parçalara ayrılacağını tahmin etmiştir. Bunları bilmek için de medyum olmak gerekmiyor. Atatürk gibi bir zekaya kendimiz sahip olmadıkça, onun nasıl düşündüğünü, nasıl bu sonuçlara vardığını bilmemiz de imkansızlaşıyor. Yine de, bizim açımızdan açıklanamayan bu durumu, doğaüstü olaylara, telepatiye, parapsikolojiye bağlamak doğru mu? Kesinlikle hayır! İşte bu nedenle, bizim sahip olamadığımız bu deha yüzünden, ikinci bir Atatürk şu an yok. O, Türk milleti için bir şanstı, doğru yerde ve doğru zamanda bulunduğu için...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Henüz Kurtuluş Savaşı sona ermeden, kendisi yapacağı devrimlerden, Türk ulusunun ulaşması gereken seviyeden bahsediyordu. Bütün bunlardan bahsedebilmesi, yapacaklarını gerçekleştireceğine olan inancıyla ilgiliydi. O, bu yola baş koyarken, hangi tür zorluklarla karşılaşacağını, nasıl bir yöntem izlemesi gerektiğini, kimlerin yanında, kimlerin karşısında duracağını, akıl süzgecinden geçirerek (usavurarak) biliyordu. Yine bunun için kahin olmaya gerek yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atatürk; askeri, sosyal ya da siyasi hayatında, keskin zekası sayesinde bir hata yapmadı. Muhtemelen, tek yanlışı, özel hayatında oldu. Yapmış olduğu evlilik kısa sürdü, ayrılmak zorunda kaldı. Kendisini milletine öylesine çok adamıştı ki, özel yaşamının üzerinde fazla düşünmedi belki de. Evet, o mükemmeldi, milletimizin kurtarıcısıydı ama, unutmamamız gereken, onun da neticede bir insan olduğuydu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kaynak: forumrelax.com&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/419998646365602424-6854360755597213021?l=www.thiagora.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/thiagora/~3/_uT2qwL7UeA/atatrkn-kehanetleri.html</link><author>noreply@blogger.com (Gözde Sayınsoy)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://1.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RtSjl_B_tOI/AAAAAAAAAEw/fGgKVy3hOT4/s72-c/k39302_200.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total><feedburner:origLink>http://www.thiagora.com/2007/08/atatrkn-kehanetleri.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-419998646365602424.post-6074811827769735045</guid><pubDate>Sun, 26 Aug 2007 23:36:00 +0000</pubDate><atom:updated>2007-08-29T01:25:23.220+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">tarih</category><title>BİR DARBENİN ANATOMİSİ</title><description>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RtSgqPB_tNI/AAAAAAAAAEo/GwDSf9SMUpU/s1600-h/tn_{09E20A6C-3160-46C7-95B7-EB211D39AD14}_urun_buyuk_resim.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5103880925167465682" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RtSgqPB_tNI/AAAAAAAAAEo/GwDSf9SMUpU/s200/tn_%7B09E20A6C-3160-46C7-95B7-EB211D39AD14%7D_urun_buyuk_resim.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;em&gt;Bir Darbenin Anatomisi - Celal Bayar Anlatıyor, İsmet Bozdağ, Emre Yayınları, Eylül 2006&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Türkiye Cumhuriyeti'nin kötü talihidir askeri darbeler. Cumhuriyet rejimi ile yönetilen bir ülkede, yapılan ihtilaller anti-demokratik bulunur. Nedeni ise, mevcut sisteme dışarıdan yapılan müdahaledir. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;Şu anda tarih dersi kitapları ne durumda bilemiyorum. Ancak 1990'lı yıllarda, bu ders kitapları, 1934 yılında kadınlara seçme hakkının verilmesi ile son buluyordu. Madem ki "tarih tekerrürden ibarettir" diye bir söz var; o zaman, zaten fazlasıyla irdelenmiş olan Kurtuluş Savaşı tarihimizi bir yana koyarak, daha yakın tarihimizde cereyan eden darbeler konusunu ele almak lazımdır. Özellikle, artık yaşayan imparatorlukların olmadığını göz önünde bulundurarak, demokrasi sürecinde yaşanan olgulardan olan devrimlerin mercek altına alınması şarttır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;27 Mayıs 1960 askeri darbesi ise, tarihimizdeki diğer iki darbeye nazaran daha değişik özellikler taşır. 1960 devrimi, emir-komuta zinciri kırılarak, generaller tarafından değil, daha alt rütbeli askerler tarafından gerçekleştirilmiştir. Darbenin yapılma sebepleri ise, pek çok kaynağa göre değişiklik arz etmektedir. Öncelikle, bu duruma gelişin nasıl olduğunu anlatmak gerekir. Kimilerine göre Menderes'in, yurt dışına asker gönderme yetkisi TBMM'de iken, sadece Bakanlar Kurulu kararıyla Kore'ye asker göndermesi, kimilerine göre ise Atatürk'ün isteğiyle Türkçe okunmaya başlanan ezanın yeniden Arapça okunmaya başlaması, devrimin tetikleyici unsurlarındandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak asıl neden, 27 Nisan 1960 yılında kurulan Tahkikat Komisyonu idi. Sözkonusu komisyon; gazete ve dergileri kapatma, basım ve dağıtımını engelleme, gazetecileri sorguya çekme gibi yetkilerle donatılmıştı. Bu durum o kadar ileri bir noktaya gelmişti ki, bazı günler çıkan gazeteler, sansürden dolayı sütunlarının bir kısmını yazısız, beyaz bir şekilde basmaya başlamışlardı. Tahkikat Komisyonu aynı zamanda muhalefetin yaptığı eylemleri de sorgulayacaktı. Bu, bardağı taşıran son damla oldu. Ülkede büyük yankı uyandıran olay, geniş çaplı bir öğrenci hareketinin başlamasına neden oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bir Darbenin Anatomisi" adlı kitap da 1960 ihtilalini anlatan Celal Bayar'ın ağzıyla, İsmet Bozdağ tarafından kaleme alınmış. Darbenin bir numaralı görgü tanıklarından biri olan Bayar, elbette DP'li olmanın getirdiği sorumluluklardan dolayı, kendi deyimiyle darbe olmayan bu "fiili durum"u, tarafsız olması mümkün olmayan bir şekilde anlatmıştır. Kendisine göre bu olayın başlıca sorumluları İsmet Paşa (İnönü), CHP ve Demokrat Parti'yi yıkmak için çalışan komunist oluşumlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O dönemi yaşayanlar, Demokrat Parti'nin başlarda gayet güzel bir politikası olduğunu, ancak 2. kez iktidara geldikten sonra bir takım bozulmaların baş gösterdiğinden bahsederler. Muhalefet güçlendiği anda da, dönemin başbakanı Adnan Menderes, Londra'ya yaptığı resmi bir ziyaret sırasında uçak kazası geçirince, ülkenin gündemi tekrar allak bullak oldu. Uçağı sis yüzünden düşen Menderes kurtulurken, heyetteki bazı kişiler hayatını kaybetti. Bu vahim durumdan dolayı, karşı olan sesler bir süreliğine sustu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak kaçınılmaz sona doğru yaklaşılmıştı. Nitekim, Tahkikat Komisyonu'nun kurulmasından sonra öğrenci protestolarının büyümesi, ordu-öğrenci yaklaşımı dikkat çekici unsurlardandı. DP'nin 10 yıllık iktidarı, Menderes'in, sözkonusu komisyonun CHP hakkında verilen önerge hakkındaki çalışmalarını tamamladığını açıklamasından 2 gün sonra, 27 Mayıs 1960 tarihinde, son buldu. Başkanlığını Orgeneral Cemal Gürsel'in yaptığı Milli Birlik Komitesi adı altında toplanan bir grup subay ile onların yönetimindeki askerler, Ankara ile İstanbul'daki bazı önemli yerleri ele geçirerek, yönetime el koydular. Yaşanan olaylar neticesinde, devrim, halkın beklemediği bir olay değildi. Hatta, demokratik süreç içerisinde uygun bulunmayan bu hareketin, o tarihte oldukça gerekli olduğunu savunanlar vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Darbenin ardından Menderes, tutuklanarak Ankara'ya getirildi. Daha sonra Celal Bayar, Demokrat Parti'nin ileri gelenleriyle beraber önce İstanbul'a, oradan da Yassıada'ya gönderildi. 24 Eylül 1960'da Yüksek Adalet Divanı kuruldu. Ünlü Yassıada duruşmaları başladı. Sonuçta, Adnan Menderes, Hasan Polatkan ile Fatin Rüştü Zorlu idam edildi, Celal Bayar ise yaş haddinden dolayı ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İhtilalden sonra, 9 Temmuz 1961 tarihinde 1961 anayasası kabul edildi. 1924 Anayasası güçler birliğinden sözederken, 1961 anayasası ile güçler ayrılığı ilkesi benimsenmiş, yasamanın Millet Meclisi ile Cumhuriyet Senatosu'ndan oluşan TBMM'ye, yürütmenin Cumhurbaşkanı ile Bakanlar Kurulu'na ait olmasına, yargının ise bağımsız olmasına karar verilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dikkati çeken bir başka nokta ise, yapılan her darbenin ardından anayasanın yeniden düzenlenme gerçeğidir. Oysa ki, demokratik platformlarda, ihtilale gerek kalmaksızın, anayasanın, günümüz koşullarına uygun olarak yapılandırılması mümkündür. Tıpkı, şu anda ülkemizde uygulanan anayasa değişimi süreci gibi. Demek ki, tarihin tekerrür etmesine gerek kalmadan, milli irade ile, birtakım pürüzlerin giderilmesi demokrasinin bize sağladığı gerçeklerdendir. Elbette, kullanmasını bildiğimiz sürece...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynak: &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.netbul.com/" mce_href="http://www.netbul.com/"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;www.netbul.com&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;, tr.wikipedia.org &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/419998646365602424-6074811827769735045?l=www.thiagora.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/thiagora/~3/96q_WjZ3anU/bir-darbenin-anatomisi.html</link><author>noreply@blogger.com (Gözde Sayınsoy)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://2.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RtSgqPB_tNI/AAAAAAAAAEo/GwDSf9SMUpU/s72-c/tn_%7B09E20A6C-3160-46C7-95B7-EB211D39AD14%7D_urun_buyuk_resim.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total><feedburner:origLink>http://www.thiagora.com/2007/08/bir-darbenin-anatomisi.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-419998646365602424.post-8441215726080893468</guid><pubDate>Mon, 20 Aug 2007 23:32:00 +0000</pubDate><atom:updated>2007-08-29T01:45:17.967+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">iş yönetimi</category><title>BİR İNSAN KAYNAKLARI MASALI</title><description>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RtSkYvB_tPI/AAAAAAAAAE4/DkIes1iHj_Y/s1600-h/tn_{569D6AEC-C072-4128-BD42-F7EDB9312A8E}_urun_buyuk_resim.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5103885022566266098" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RtSkYvB_tPI/AAAAAAAAAE4/DkIes1iHj_Y/s200/tn_%7B569D6AEC-C072-4128-BD42-F7EDB9312A8E%7D_urun_buyuk_resim.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;em&gt;Bir İnsan Kaynakları Masalı - Özden Aslan, Elma Yayınevi, Ekim 2006&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Şimdilerde gözde iş dallarından biri sayılan insan kaynakları departmanı, içeriği zenginleştirilmeden önce, bir zamanlar personel işleri bölümü olarak adlandırılıyordu. Şirketler; işe alım, çalışanların değerlendirilmesi, atamalar gibi konuların yanısıra, performans yönetimi, ücretlendirme yapısı, gelişim eğitimleri ile buna benzer birtakım genişletilmiş kategorilerin eklenmesiyle, personel bölümlerini, kısa sürede insan kaynakları departmanına dönüştürmeyi başardılar.&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;5-10 sene önce işletme bölümü gençler arasında oldukça rağbet görmekteydi. Bunun sonucunda binlerce işletme mezunu, iş bulamamaktan şikayetçi olmaya başladı. Bugün ise, aynı durum insan kaynakları için geçerli. Gelecekte rekabetin sadece kaliteyle ölçülebileceğini erken farkeden firmalar, ellerini güçlendirmek için insan kaynakları departmanlarını ve buna bağlı çalışmaları destekliyorlar. Neticede her sektörde verilen hizmetler aynılaşma sürecine girdi. A firmasının yaptığını B firması hemen kendine uygulayabildiği için bu iki şirketin birbirlerinden hizmet yönünden bir farkı kalmadı. Kaliteyi ise çalışanların müşterilere olan tutumları belirliyor. Her sektörde firmaların tercih sebebi olabilmeleri için artık tek ayrım insan faktörü.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Genel olarak, insan kaynaklarında yapılan çalışmalar belirli ana başlıklar altında toplanıyor. "Bir İnsan Kaynakları Masalı" adlı kitapta da, bu temalar, okuyanı sıkmadan, tamamen öyküleştirilmiş biçimde sunuluyor. Siz hiç, tıpkı roman okur gibi, bir bölüm sonra neler olacak heyecanıyla, iş geliştirme kitabı okudunuz mu? Bu tip kitapların eğlendirmek gibi bir misyonu olmadığını kabul edersek, böylesine bir çalışmanın biz okuyucular için şans olduğu muhakkak. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Kitabımızın baş kahramanı Ezgi. Ezgi, bir firmanın -ki bu firma bulunduğu yörenin en iyilerinden biri- insan kaynakları departmanına iş başvurusunda bulunuyor. Bu firmada geçirdiği 1 sene, bu sürede yaşadığı değişik olaylar, hikayeler halinde okuyucuya anlatılıyor. Her bölümde, yapılan yanlışlıkları gören Ezgi, kendi kendine karar verip, aslında ne yapılması gerektiğini sorguluyor. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bu hikayeler arasında belki de en ilginç olanı, ülkemizde pek fazla bilinmeyen, ancak büyükten küçüğe hemen hemen her şirkette varolan "mobbing - işyerinde psikolojik terör" konusu. Nedir bu işyerinde terör olayı ve neden bu kadar iddialı bir ismi var? &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Türk Dil Kurumu sözlüğünde terör kelimesi; "yıldırma, cana kıyma ve malı yakıp yıkma, korkutma" olarak yer alıyor. İşyerinde yapılan terör ise, yıldırma ile korkutma üzerine kurulu. Bir kurban seçiliyor ama rastgele değil. Oldum olası işyerinde rekabeti, karşısındakini ezip yok etmek olarak algılayan zihniyetlerin seçtiği kurban bu. Genellikle başarılı, kısa zamanda yükselmesine kesin gözüyle bakılan, hatta zaman zaman üstlerinden çok daha iyi vasıflara sahip kişiler, bu yok ediciler tarafından çalışma ortamında alt edilemediklerinden, birtakım Ali Cengiz oyunlarına maruz kalıyorlar. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bu kurbanlar, bazen bir kişi ya da yönetici, bazen de bir grup tarafından sürekli tacize uğruyor. Elbette burada bahsettiğimiz sözlü taciz. Laf atmalar, iğnelemeler, alay etmeler kişinin psikolojisini bozmaya yönelik yapılan girişimler...Çoğunlukla da başarılı olunuyor. Neler olduğunu anlamayan zavallı çalışan da ya depresyona giriyor, veya istifa edip gidiyor. Kurbanı çekemeyen iş arkadaşları ya da aşağılık kompleksine kapılmış yöneticiler akla hayale gelmeyecek senaryolarla yıpratma politikası güdebiliyorlar. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;En iyi yapılandırılmış, kurumsallaşmış şirketlerde bile işyeri terörü çok iyi bilinmiyor. Bu durumla karşı karşıya olanlar neler olduğunu algılayamadıkları için profesyonel yardım da talep edemiyorlar. Çünkü bu yıkım oyunundan kurtulabilmenin 2 yolu var. Ya pes edip istifayı vererek çekip gitmek, ya da kalıp profesyonel yardım alarak sonuna kadar bu insanlara karşı mücadele vermek. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Birinci yolu tercih eden bir çok yakınım var. Sağlıklarını koruyabilmek için, dayanabildiği noktaya kadar bekleyip, "artık inceldiği yerden kopsun" mantığını kabulleniyorlar. Sonrasında kimse onları kararlarından caydıramıyor. İkinci yolu seçmek biraz riskli olsa da, denemeye değer elbette. Kalıp savaşmak, iş hayatında hızla tepeye tırmanmak, bu terörü gerçekleştiren insanlara oradan el sallamak en iyi cevap olur herhalde. Ancak bunun gerçekleşmesi, çalışanın işine olan inancını ve saygısını yitirmemiş olmasıyla mümkün. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Kitapta belirtildiğine göre, işyerlerindeki psikolojik terör, yönetici ile çalışanlara verilen çeşitli eğitimlerle giderilmeye çalışılıyor. Bilinçlenme, problemin ne olduğunu kavrama, şirketlerin başına oldukça ciddi bir bela açan bu sorunu çözmede oldukça etkili oluyor. Kitabımızın kahramanı Ezgi'nin de başına işyerinde böyle bir durum gelince, çözüm hemen üretiliyor. Departmanda yapılan ufak bir değişiklikle, problemin ana kaynağı bulunuyor, böylece şirket için değerli bir eleman, mutsuz edilmeden, demotive olmadan konu kapatılıyor. Keşke her çalışan bu kadar şanslı olabilse...Bu denli şanslı olabilmek için öncelikle yönetici kadronun bilinçlenmesi, böyle bir olayın varlığını kabul edebilmesi lazım. Sözkonusu kavram, iş hayatı kadar eski olsa da araştırmalar yeni yeni yapılabiliyor. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Yazar Özden Aslan, psikolojik baskının önemini vurgulamak için, bu konuya kitabında ayrıntılı bir şekilde yer verdiğini belirtiyor. Siz de işyerinizde teröre maruz kalıp kalmadığınızı öğrenmek istiyorsanız, yazarın önsözde belirttiği&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;http://www.elmayayinevi.com/ &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;adresine ulaşarak anketteki soruları cevaplayabilirsiniz. Sonuç olumsuz da olsa, çok geç kalmadan alacağımız ufacık bir destekle, isteksizce gittiğimiz işyerimize, motivasyonu yüksek, mutlu bir insan olarak dönebilmemizin mümkün olabileceğini aklımızdan çıkarmayalım...&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/419998646365602424-8441215726080893468?l=www.thiagora.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/thiagora/~3/gg8VV3n0V-4/bir-insan-kaynaklari-masali.html</link><author>noreply@blogger.com (Gözde Sayınsoy)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://4.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RtSkYvB_tPI/AAAAAAAAAE4/DkIes1iHj_Y/s72-c/tn_%7B569D6AEC-C072-4128-BD42-F7EDB9312A8E%7D_urun_buyuk_resim.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total><feedburner:origLink>http://www.thiagora.com/2007/08/bir-insan-kaynaklari-masali.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-419998646365602424.post-483871875993211395</guid><pubDate>Mon, 20 Aug 2007 23:27:00 +0000</pubDate><atom:updated>2007-08-29T00:25:01.013+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">iş yönetimi</category><title>MÜLAKAT ANILARI:BİR BAŞKA İNSAN KAYNAKLARI</title><description>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RtNeGfB_tHI/AAAAAAAAAD0/4rCslHHDEHE/s1600-h/281523_2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5103526268242998386" style="FLOAT: right; MARGIN: 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RtNeGfB_tHI/AAAAAAAAAD0/4rCslHHDEHE/s200/281523_2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;em&gt;Mülakat Anıları: Bir Başka İnsan Kaynakları - Mehmet Erkan, Varlık Yayınları, 2007&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;İş hayatının olmazsa olmazlarındandır mülakatlar. Çalışan her insan, hayatı boyunca, bu stresli deneyimi en az bir kez yaşamıştır. &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;"Mülakat Anıları", tamamen yaşanmış iş görüşmelerinden oluşan bir kitap. Yalnızca isimler değiştirilmiş. Bu tarz görüşmelerin ne kadar gerilimli olduğunu da unutmuş olanlara hatırlatıyor. Beni de seneler öncesine götürdü. Banka mülakatımda, kendimi tanıtırken o kadar heyecanlanmıştım ki, nefes almayı unutmuştum. Konuşurken, sesim birden duyulmamaya başladı. Mülakatı yapan kişi, halimi anladı da; "lütfen nefes alın, rahat olun, öyle devam edin" dedi. İşte o zaman durumu farkedip kendime gelebilmiştim.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;Mehmet Erkan, mülakat yapan taraf olarak, masanın diğer yanında oturanlardan. Kitabının içindeki maddelemeler de, iş ilanlarının özeti aslında. Üniversite mezunu, İngilizce bilen, kırk yaşını aşmamış, dış görünümüne özen gösteren, esnek çalışma saatlerine uyum sağlayabilecek, yeni mezun şeklinde ayrılmış olan bölümler, bütün içeriği oluşturuyor. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;Yazarın kitabında dem vurduğu gibi, iş ilanlarında klasik hale gelen üniversite mezunu ibaresi ne kadar doğru? Sanki ülkemizde okumak çok kolaymış gibi, uygun olsun olmasın her işe üniversite mezunu yerleştirmek ne derece mantıklı? Lise mezunlarının hiç şansı yok mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bunları tartışırken üniversite mezununun ne anlama geldiğini açmak gerekiyor. Bilindiği gibi üniversite, belirli bir alanda ihtisas yapmak üzere, temel eğitimin ardından devam edilen bir okuldur. Bazıları oldukça spesifik alanlardır; tıp, hukuk, veterinerlik gibi. Bu alanlardan diploma sahibi olmayanlar doktorluk, avukatlık ya da veterinerlik yapamazlar. Bazı alanlar ise daha geneldir; işletme, siyasal bilgiler, iktisat gibi. Bu alanlardan mezun olanlar bir şirket yönetebildikleri gibi, siyasetçi, hatta gazeteci olabilmektedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi, sadece, iş ilanı zengin gözüksün diye, üniversite mezunu aramak, zaten işsizlik yüzünden sıkıntılı olan ülkemizde belirli bir yüzdeyi hiçe saymak olmuyor mu? Buradaki amacım gerçekten ihtisas gereken işler için verilen ilanları eleştirmek değil. Ancak bir kasiyer, bir satış temsilcisi ararken bile, bu konuda esnek olamamanın, üniversiteyi etiket olarak kullanmanın yanlış olduğunu düşünüyorum. Üstelik, bazen üniversite mezunu olmak da yetmiyor. "İyi" bir üniversite olmalı. Burada iyiden kasıt, Türkiye'nin belli başlı okulları ya da yurtdışı kaynaklı bir okul. Bir de üzerine master ve doktora gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğitim hayatı boyunca yarış atı gibi yetişen çocuklar, büyüdüklerinde de farklı bir durumla karşılaşmıyorlar işte. Bu kez, hangisi daha iyi üniversiteyi kazanırsa, üzerine cila niyetine master ile doktorasını bitirirse, hatta ve hatta yetinmeyip "double degree" (çift lisans) yaparsa o zaman en harika işi kapmış oluyor. Aileler artık rahat nefes alabilir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci iş ilanı klasiği ise dil durumu. İngilizce mutlaka şart koşuluyor. İşe yarasın, yaramasın, işin gereği olsun olmasın, lisan bilmek her zaman artı puan. Ben de artı olmasına karşı değilim, bir lisan bir insan tabii ki, ancak yine vasat pozisyonlu iş ilanının içinde bir madde olarak yer almasına tahammül edemiyorum. Üstelik, en kurumsal firmalarda bile kariyer yönetimi çok net yapılamadığından, sözkonusu şirketlerde İngilizce bilen kişiler bu özelliklerini kullanabilecekleri yerlerde çalışamıyorlar. Dil tazminatı aldıkları için maaşları da diğer çalışanlardan fazla oluyor. Ancak herkesin yaptığı işleri yapıp, yabancı dillerini kullanmamış oluyorlar, dolayısıyla aynı iş aynı maaş ilkesine ters düşülmüş oluyor. Sadece yabancı dil bilmek önemli değil, eğer bu, kişiyi diğerlerinden ayıran bir özellikse, mutlaka değerlendirilmesi gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine bazı firmalar bu yabancı dil olayını da abartmış durumda. Sadece tek bir lisanla yetinmiyor, 2. bazen de 3. lisanı tercih sebebi yapabiliyorlar. Mesela; İngilizce'nin, Almanca'nın yanısıra pek az kimsenin bildiği Çince gibi bir dili konuşabiliyorsanız, bir sürü adayın önüne geçebildiniz demektir. Firmanız ithalat-ihracatla uğraşmıyor, orta ölçekli, yurtdışı bağlantısı olmayan bir pazarlama şirketi ama, olsun!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaş konusuna da değinmeden geçemeyeceğim. Kitapta da yazıldığı gibi, yurtdışında yapılan iş başvurularında ayrımcılık olarak görüldüğünden genelde doğum yılı belirtilmez. Kişinin nitelikleri, yetenekleri ile işe uyumluluğu, yaşının önüne geçer. Bizde bu kural pek geçerli değil. Genellikle, son işe alım yaşı 30-35 arasında. Tabii, belirli bir yaşa kadar edindiğiniz iş tecrübeleri ile yaptığınız kariyer, şirketler arası transferlerde iş ilanına gerek olmaksızın özellikle daha üst düzey pozisyona talip olup, oraya geçmenizi sağlıyor. Bizim konumuz ise, iş hayatında belirtilen yaşa kadar iyi bir noktaya gelememiş, ancak ilanlarla umut arayan, mülakatlara girmek için çırpınan kişiler. Bir de kadın çalışanlar, çocuk sahibi olduklarında, kariyerlerine geçici bir süre ara veriyorlar. Geri dönmek istediklerinde ise, bu yaş engeline takılabiliyorlar. Bu da işkolik kadınları aile mi yoksa kariyer mi seçimine zorluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir diğer konu olan esnek çalışma saatlerine uyum sağlayabilmek demek, kitapta da belirtildiği gibi, uzun mesai saatleri demek. Bazen bunun karşılığını maddi olarak alabiliyorsunuz, bazen de bütün emeğinizin üzerine soğuk su içmeniz gerekebiliyor. Peki yurtdışında nasıl? Onlar disiplinin getirdiği çalışma düzeniyle sabah tam saatinde işlerine başlıyorlar, gün boyu sadece ve sadece işle ilgileniyorlar, mesai bitiminde ise dakika geçirmeden masalarından kalkıp evlerine gidiyorlar. Bu, elbette, gelişmiş bir ülkedeki çalışan profili.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten gün boyu deli gibi çalışıp üzerine fazla mesai yapanları dışarıda tutarak, bizdeki durumun birazcık farklı olduğunu belirtmek istiyorum. Gün boyu toplam çalışma süremiz olan 8-9 saatin en az yarım saatinde özel telefon görüşmeleri yapıyor, bir o kadar da iş arkadaşlarımızla sohbet ediyoruz. Sigara, çay, kafa dağıtma molaları da cabası. Bunlar olmasın diyecek kadar acımasız değilim, ancak ortalama 5-10 dakika olması gereken bu kısa aralar, 20-25 dakika oluyor. Bunun sonucunda gün içinde bitmesi gereken işler bitmiyor ve kaçınılmaz olarak fazla mesai yapılıyor. Bütün bunların sonunda da şikayet eşliğinde hak edilmeyen fazla mesai parası talep ediliyor. İşveren, çoğu zaman işin farkında olduğundan, bu parayı ödemeyi reddediyor. İşte o zaman da gerçekten işler yetişmediği için mesai yapıp, bu parayı alması gereken de hakkını alamamış oluyor. Sizce adaletli mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En çok da yeni mezun konusuna takılıyorum. Yeni mezunlar, aslında iş alanında en şanssız olanlar. İş ilanlarını şöyle bir gözünüzün önüne getirin...En az 5 yıllık deneyim maddesini buldunuz hemen değil mi? Peki ironik olduğunu düşünmüyor musunuz? Yeni mezun genç bir aday, her işyeri en az 5 yıllık tecrübe ararken, nerede başlayıp bu yılları dolduracak? Eh, artık hemen kendi işyerini açar, kör topal idare eder, batmaz da sağ kalırsa 5 senenin sonunda işyerine kilit vurup, herhangi bir iş ilanına başvurur. Üstelik referans derdi olmadan...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kitabı, iş görüşmesine girecek olan kişilerin mutlaka okuması gerektiğine inanıyorum. Profesyonel bir insan kaynakları yöneticisi olan kitabın yazarı, her bölüm sonunda, bir mülakatta yapılması ve yapılmaması gerekenleri küçük notlar halinde sıralamış. Her ne kadar önsözünde, bu kitabı iş arayanlar için yazmadığını ifade etse de, iş başvurusu yapacak adayların, bu önerilerden azami fayda sağlayacaklarını umuyorum. Böylece, yukarıda sayılan özelliklerin hepsine birden sahip olmasalar bile, edinecekleri bu bilgilerle rakiplerinin bir adım önüne geçebilirler belki, kimbilir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/419998646365602424-483871875993211395?l=www.thiagora.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/thiagora/~3/X0xk1O687zI/mlakat-anilaribir-baka-insan-kaynaklari.html</link><author>noreply@blogger.com (Gözde Sayınsoy)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://2.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RtNeGfB_tHI/AAAAAAAAAD0/4rCslHHDEHE/s72-c/281523_2.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total><feedburner:origLink>http://www.thiagora.com/2007/08/mlakat-anilaribir-baka-insan-kaynaklari.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-419998646365602424.post-6793258717197925959</guid><pubDate>Fri, 17 Aug 2007 23:23:00 +0000</pubDate><atom:updated>2007-08-29T00:27:10.274+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">aşk</category><title>AŞK ÜÇLEMESİ</title><description>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RtNdOPB_tGI/AAAAAAAAADs/4E0rW6Q68IQ/s1600-h/106314_2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5103525301875356770" style="FLOAT: right; MARGIN: 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RtNdOPB_tGI/AAAAAAAAADs/4E0rW6Q68IQ/s200/106314_2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;em&gt;Aşk Üçlemesi - Atilla Birkiye, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Aralık 2002&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Bugün kütüphanemde bir kitap ararken, bende çok hoş bir anısı olan Atilla Birkiye'nin "Aşk Üçlemesi" adlı romanıyla karşılaştım. Bu kitap beni alıp, 4 sene öncesine götürdü. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;O zamanlar henüz bankada gişe memuru olarak çalışıyordum. Bankaya servisle gidip geldiğimden, yolda okumak üzere yanımda sürekli kitap taşıyordum. Ne zamandır aradığım roman henüz yayınlanmıştı. Daha önce 3 ayrı kitap olarak piyasadaydı ancak ben sadece bir tanesini bulabilmiştim. Diğer ikisini de çok merak ediyordum. Yeni basımında bu 3 kitap tek kitap haline getirilmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir akşamüstüydü, banka kapanmak üzereydi. Bankoya bir bey yaklaştı işlem yaptırmak için. Çok kitap okuyan biri olarak, arka kapakta resmi dahi olsa, yazarları tanımak benim için bile güç oluyor. Dolayısıyla gişede işlem yaptıran bu beyi ancak dekonta ismini aldığım sırada tanıyabildim. Atilla Birkiye diye yazmıştı. Usulca çantamı aldım, o sıralar kendisinin kitabını okuduğum halde, bu şartlar altında imzalatıp imzalatmamak konusunda tereddüt ettim. Ne de olsa imza günü değildi, çok farklı bir amaç için oradaydı, beni tersleyebileceği korkusuyla çekine çekine uzattım kitabı. Dekonta imzasını almıştım, acaba bunu da imzalayabilir miydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce çok şaşırdı Atilla Bey. Daha sonra, "Şu saatte, başka hangi bankaya gitsem, herhangi bir şubede, işlem yaptırdığım başka hangi bankoda birisinin benim kitabımı okuyabilme olasılığı vardır ki, bu ne güzel bir tesadüf" dedi. Ben de kendisine bir çırpıda kitabı bitirmek üzere olduğumu, daha önceki basımlarını bulamadığımı anlattım. Eminim, yazar için de, okur için de buna benzer hoş bir anıya çok ender rastlanır. Nitekim Atilla Bey kitabımı; "Her şeyden önce bu güzel sürprize, yeni çıkan bir kitabın, bir aşk romanının coşkusuyla, sevgiyle" diyerek imzalamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten düşününce, o gün o şubede, benim gibi işlem yapan diğer arkadaşlarıma değil de bana gelmesi, benim kitabı henüz bitirmemiş olmam (ki o akşam serviste kitabı bitirmiştim) hepsi bu kadar mı denk gelir diye sorgulamama yolaçtı. Bir kere daha hayatın gerçekten de ufak sürprizler yaptığına, küçük mutlulukların bile insanın dünyasını değiştirdiğine şahit oldum. Hala bu anının her saniyesi belleğimde pırıl pırıl, gülümseyerek hatırlıyorum herşeyi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atilla Birkiye, 29 Mayıs 1955 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nü bitirdi. Yayınevlerinde ve ansiklopedilerde çalıştı; ilk yazısı 1978 yılında "Sanat Emeği" dergisinde yayınlandı. Çeşitli dergilerde yazılarının yayınlanması 1980 sonrasında yoğunlaştı. Tam metni Türkçe'ye ilk kez çevrilen "Binbir Gece Masalları"nı yayına hazırladı. Cumhuriyet Gazetesi'nde, 1994-2001 yılları arasında haftada bir "Işıldak ve Yelpaze" başlığıyla köşe yazıları yazdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın içeriğine gelince, 3 ayrı kitabın birleşimi olduğundan bahsetmiştim. Bu 3 hikaye, birbiriyle bağlantılı. İlki, "Son Yemek", ikincisi, "Soldan Sağa" ve sonuncusu "Bir Aşk Bilmecesini Nasıl Çözebilirsiniz?". İlkinde, darbe sonrasında ilham kaynağını kaybetmiş bir yazarın bunalımı yansıtılırken, bir yandan da bir türlü kendisiyle birlikte olduğuna inanamadığı sevgilisi Selma'ya duyduğu tutkulu aşk anlatılıyor. "Soldan Sağa" da ise, sevgilisi Selma'dan ayrı düşen yazarın, yazma serüveni var. Son bölümde, Selma ile yazarın çevresinde gelişen kadın-erkek ilişkileri konu ediliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu anda da bu kitaba ulaşmak sanırım zor, piyasada tükenmiş gibi gözüküyor. Umarım yeni basımları çıkar, kimbilir belki benim gibi bir kitapsever de bu sayede hoş bir anıya sahip olur...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/419998646365602424-6793258717197925959?l=www.thiagora.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/thiagora/~3/YoiDAicTb3Y/ak-lemesi.html</link><author>noreply@blogger.com (Gözde Sayınsoy)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://1.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RtNdOPB_tGI/AAAAAAAAADs/4E0rW6Q68IQ/s72-c/106314_2.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total><feedburner:origLink>http://www.thiagora.com/2007/08/ak-lemesi.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-419998646365602424.post-2935886736770452470</guid><pubDate>Wed, 15 Aug 2007 23:19:00 +0000</pubDate><atom:updated>2007-08-29T01:48:53.934+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">tarih</category><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">derleme</category><title>TARİHE GEÇEN HAZIRCEVAPLAR</title><description>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RtSmH_B_tQI/AAAAAAAAAFA/jRxfRplaV0w/s1600-h/tn_{B63A5F10-C3F0-4A99-A061-D56205FBC6F6}_urun_buyuk_resim.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5103886933826712834" style="FLOAT: right; MARGIN: 10px 10px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RtSmH_B_tQI/AAAAAAAAAFA/jRxfRplaV0w/s200/tn_%7BB63A5F10-C3F0-4A99-A061-D56205FBC6F6%7D_urun_buyuk_resim.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;em&gt;Tarihe Geçen Hazırcevaplar - Derleyen:Akın Alıcı, Epsilon Yayıncılık, Ağustos 2006&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Tarihi; yaptıkları buluşlarla, yönettikleri ülkelerle, yazdıkları kitaplarla, düşünceleriyle şekillendiren insanların hayatları, sıradan kişiler için her zaman merak konusu olmuştur. Çoğunlukla, tarihi kişilere ait anekdotlar, parça parça da olsa, mail zincirleri sayesinde bizlere ulaşıyor. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;Her biri kendi dalında oldukça önemli şahsiyetlerin başından geçmiş eğlenceli, öğretici, düşündürücü hikayelerin biraraya toplandığı bir kitap olan "Tarihe Geçen Hazırcevaplar", derleyenin ellerine sağlık dedirtecek kadar başarılı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitap, esas olarak 6 bölüme ayrılmış. Bilim adamları, devlet adamları, filozoflar, hükümdarlar, sanatçılar ayrı başlıklar halinde toplanırken, son bölümde sınıflandırma yapılmaksızın kısa kısa hikayecikler aktarılmış. İçlerinde çok aşina olduklarımız da var, hemen hemen hiç duyulmamış öyküler de... Sınıflandırma yapılmış olan ilk 5 bölümde, kişilerin hayatları da özetleniyor. Atatürk, Einstein, Churchill, Demosthenes, Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim, Büyük İskender, Pablo Picasso, Oscar Wilde gibi isimlere bu kitapta rastlamak mümkün. Ardından, bu önemli insanların başlarından geçen hikayeler anlatılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesela, Galileo Galilei, engizisyon mahkemesi tarafından yargılanıp, canını kurtarmak ve çalışmalarına devam etmek için dünyanın dönmediğini anlatan yazıyı okuduktan sonra, yine de kendini tutamayıp, kısık sesle; "Dünya ne derseniz deyin, her şeye rağmen, size rağmen dönmektedir." diyebilmiştir. Ezop adıyla bilinen Aisopos ise bir köle olarak hayata başladığı halde ince zekasıyla her türlü zorluğun üstesinden gelerek sonunda özgürlüğüne kavuşur. Kölelik zamanlarında, efendilerini de kötü durumlardan yine bu olağanüstü zekasıyla kurtardığı halde, hemen hemen hepsi tarafından kendisine hürriyet sözü verilmişken bu hakkını çok sonra elde edebildiğini bu kitaptan öğrenebiliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filozof bölümünden devam edersek; Sokrates bir gün, yolda bir tanıdığına rastlar. Adam ünlü filozofa, onun bir arkadaşıyla ilgili duyduğunu anlatmak ister. Sokrat ise "Bana ne duyduğunu söylemeden önce sana ufak bir test yapmak istiyorum" der. "Sana uygulayacağım testin adı Üçlü Filtre Testi. İlk filtre Gerçek Filtresi. Şimdi, bana anlatacağın olayın gerçek olup olmadığını söyleyebilir misin?" diye sorar. Adam "Hayır" diye cevaplandırır. Sokrat ikinci filtre olan "İyilik Filtresi"ne geçer. "Arkadaşım hakkında bana söyleyeceğin iyi bir şey mi?" Adam yine olumsuz cevap verir. Sokrat son filtre olan "Yararlılık Filtresi"ni sorar. "Arkadaşım hakkında bana anlatacağın olay, benim işime yarayacak mı?" Adam yine "Hayır" diye cevap verir. Bunun üzerine Sokrates şöyle yorum yapar: "Eğer bana anlatacakların doğru değil, iyi değil ve işe yarar değilse bunları neden bana anlatasın ki?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitapta ayrıca, hükümdarların savaş alanlarındaki başarılarının sırrı, devlet adamlarının ülkeyi yönetirken kullandıkları yöntemler, sanatçıların düşünce tarzları ile olaylar karşısındaki hazırcevaplılıkları da başarıyla aktarılmış. Bütün bu değerli şahsiyetlerin dönemlerine göre yaşadıkları ile söylediklerini günümüze uyarladığımızda, halen bunlardan yararlandığımızı ve birşeyler öğrenebildiğimizi farkediyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kişiler hakkında ilginç bilgilere de rastlayabiliyoruz. Asıl adı Samuel Langhorne Clemens olan Mark Twain'in adının ne anlama geldiği gibi. Gazetecilik yaptığı sırada, daha önceden yapmış olduğu kaptanlığı çok sevdiğinden, geminin dibe oturmaması için gerekli su derinliğini ölçen bir gemici terimi olan ve İngilizce'de "ikiyi işaretle" anlamına gelen "Mark Twain" ismini ilk kez mizahi bir gezi yazısında kullanmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun gibi bir çok ilginç hikayenin hepsine burada yer vermemiz mümkün değil. Ancak buraya yazılanların referans oluşturacağına inanıyorum. Sıkılmadan okunan, kısa öyküler olması sebebiyle yormayan, çok güzel bir derleme. Bu kişilere ait, halen kulağa küpe olabilecek sözler de satır aralarına serpiştirilmiş:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Delilik, aynı şeyi tekrar tekrar yapıp farklı sonuçlar beklemektir." -Albert Einstein-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anlayabileceği kadardır." -Mevlana-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Neden iki kulağımıza karşılık bir dilimiz var biliyor musunuz? Çok dinleyelim, az konuşalım diye." -Diyojen-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bunlardan sadece birkaçı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak, Platon'un anekdotuyla hayatımızın dersini alıyoruz belki de: Bir toplantıda Platon'a, insanlarda gözlemlediği ve onu en çok şaşırtan davranışların ne olduğu sorulmuş. Platon'un cevabı gerçekten ilginç, oldukça da düşündürücü. "İnsanlar, çocukluktan sıkılırlar ve büyümek için acele ederler, sonra çocukluklarını özlerler...Para kazanmak için sağlıklarını yitirirler, ardından sağlıklarını geri almak için para öderler...Yarından endişe ederken bugünü unuturlar, dolayısıyla ne bugünü ne de yarını yaşarlar...Böylece hiç ölmeyecek gibi yaşarlar...Ancak hiç yaşamamış gibi ölürler..."&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/419998646365602424-2935886736770452470?l=www.thiagora.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/thiagora/~3/uS-MBX5r4so/tarihe-geen-hazircevaplar.html</link><author>noreply@blogger.com (Gözde Sayınsoy)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://1.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RtSmH_B_tQI/AAAAAAAAAFA/jRxfRplaV0w/s72-c/tn_%7BB63A5F10-C3F0-4A99-A061-D56205FBC6F6%7D_urun_buyuk_resim.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total><feedburner:origLink>http://www.thiagora.com/2007/08/tarihe-geen-hazircevaplar.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-419998646365602424.post-8948429492205560142</guid><pubDate>Wed, 15 Aug 2007 23:14:00 +0000</pubDate><atom:updated>2007-08-29T02:03:53.040+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">sağlık</category><title>KANSER CİNAYETLERİ</title><description>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RtSpw_B_tRI/AAAAAAAAAFI/FgIvtTtsUxA/s1600-h/192312_2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5103890936736232722" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RtSpw_B_tRI/AAAAAAAAAFI/FgIvtTtsUxA/s200/192312_2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;em&gt;Kanser Cinayetleri - Yaşar Gören, Ozan Yayıncılık, Mayıs 2005&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Tıpkı kolesterolde olduğu gibi, kanser araştırmalarında da gelinen nokta, bildiğimiz gerçeklerin tam tersine bir yol izlemekte. Özellikle son yıllarda yapılan araştırmalar, kanser hastalığının mikrobik bir hastalık olabileceği yönünde. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Kesin olarak kanıtlanan ise, rahimağzı kanserine bir virüsün yolaçtığı şeklindedir. Bundan yola çıkarak, bütün kanser türlerinin de virütik bir sebebe dayanabileceği tıp çevrelerince oldukça sık dile getirilmeye başlandı. Belki de bundan bir süre sonra, veba ya da verem gibi zamanında ölümcül olan hastalıklara karşı nasıl ilaç ve aşılar üretildiyse, kanser için de bu tarz bir tedavi mümkün olabilecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak günümüzde kanseri yenmek için kullanılan tedavi yöntemleri, hastayı daha da kötüye götürüyor. Bu yöntemler; ameliyat, kemoterapi ve radyoterapi. Ameliyat, bağışıklık sistemi çöküntüye uğramaması gereken kanser hastasına travma yükleyerek, bu çöküşü hızlandırıyor. Kemoterapide amaç, oldukça hızlı bölünerek çoğalan kanser hücrelerinin artmasını engellemek, ancak bu olurken vücut için gerekli diğer hücrelerin de ölmesi sağlanıyor, yine bunun neticesinde kişinin bağışıklık sistemi yok ediliyor. Kemoterapi görmüş hastaların halsiz, güçsüz olmalarının sebebi de bundan kaynaklıyor. Bir diğer tedavi olan radyoterapinin ise faydasını anlamak güç. Kanserin başlıca sebeplerinden biri olarak gösterilen nükleer reaksiyonların, (ülkemizde de yaşanan Çernobil felaketi gibi) vücuda bilerek verilmesi mantığa aykırı gibi geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kanser Cinayetleri" adlı kitap, işte bu basmakalıp kanser tedavi yöntemlerinin hastanın ömrünü ne kadar kısalttığını yaşanmış örneklerle anlatıyor. Ben de yaşanmış bir örnekten bahsetmek istiyorum. Aile büyüklerimden birisi, kalp hastalığı teşhisi konduktan sonra bu doğrultuda tedavi edilmeye başlanıyor. Yaklaşık olarak 25 (yazıyla yirmi beş) sene yaşadıktan sonra, vefatına yakın, lenf kanseri olduğu anlaşılıyor. Burada yanlış teşhis hayat kurtarmış oluyor. Çünkü eğer kanser olduğu baştan anlaşılıp, yukarıda saydığımız yöntemlerle tedavi edilseydi, değil 25 yıl, en fazla 2 yıl ömrü olacaktı. Nerden biliyorsun demeyin. Araştırmalar ile yaşanmış olaylar gösteriyor ki, kanser tedavisi uygulanan hastalarda, geçici bir süre hastanın kendini çok iyi hissettiği, hatta hastalığı atlattığını düşündürten bulgular yaşanıyor. Sonra birdenbire tedavinin getirmiş olduğu ağır travma neticesinde hastalık tüm vücuda yayılıyor, kısa sürede de öldürüyor. Bütün bunlar en fazla birkaç sene içinde gerçekleşiyor. Nitekim kitapta da bu süreler, kişiler ve tarihleriyle birlikte ayrıntılı olarak verilmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, kansere neyin sebep olduğunu bilmeden, nasıl tedavi ediliyor gibi basit bir soru soralım. Öyle ya, neyin sebep olduğu tam olarak bilinse, zaten önlemi alınmış olurdu. O zaman tıp tedavi için "olsa olsa" metodunu kullanmış oluyor ki, bu gerçekten de dehşet verici. Çünkü, insanlar bu durumda kobay olarak kullanılmış oluyorlar. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;Yine doktor olan bir aile büyüğüm ile yaptığım bir sohbet sırasında, bana doktorların başlıca amacının hastayı yaşatmak olduğunu söylemişti. "Ölüme çare bulunamıyor, o zaman amaç hastanın ömrünü olabildiğince uzatmaktır. Kanser için yapılan tedavilerde de hasta hızla ölüme doğru gittiği için, bu, tamamen amaçtan sapmak olarak değerlendirilir" demişti. Bu durumda, hasta öldüğü zaman sebep kanser değil, kanseri tedavi eden yöntemler oluyor. Ancak bu, hiçbir doktor tarafından dile getirilmiyor ne yazık ki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kolesterol gibi, kanserin de sağlık ile ilaç sektörüne faydası var mı acaba? Biraz kötü niyetli bir düşünce gibi gelebilir, ancak kanserin bir mikrop ya da virüsten kaynaklandığını ortaya çıkarmak için büyük bütçeli araştırmalar, kapsamlı deneyler yapılması gerekiyor. Varolan yöntemleri kullanmak da işin kolayına kaçmak gibi görünüyor. O zaman yine dehşet içinde kalıyoruz maalesef. Sırf tembellik uğruna, ya da ödenek yaratamamaktan bu tip araştırma-geliştirmelerin yapılmaması, kemoterapi, radyoterapi ile bunlarla birlikte kullanılan ilaçların rant kapısı olması, tıp dünyası açısından kesinlikle etik değil. Hangi vicdanlar buna göz yumabiliyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitaptaki bir başka çarpıcı nokta da, verem aşısının lösemiyi önleyebileceğini ortaya çıkaran araştırma. A.B.D'nin Chicago kentinde 85 bin bebek vereme karşı aşılanıp, 20 yıl boyunca izlenmiş. Aşılanmış bebekler, aşılanmamışlarla karşılaştırıldıklarında şöyle bir sonuç alınmış: Lösemiye yakalananların %10'u aşılanmışların, %90'ı ise aşılanmamışların arasından çıkmış. Verem aşısı BCG (Bacillus Calmette Guerin) lösemiyi yüzde 90 gibi büyük bir oranla önlüyor. (Dr.Virginia Livingstone, Ve Kanser Yenildi, Arma Yayınları,İstanbul) Bu durumda, vereme karşı bağışıklık kazanan insan vücudu, kansere karşı da bağışıklık kazanabiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette, bu kesin bir yargı değil. Ama hiç olmazsa başlangıç teşkil edebilir. Belki de bu yolla, kanser aşısı geliştirilerek çağımızın şimdilik çaresiz kaldığı bu illet de yok edilebilir. Bunun için yürekli araştırmacılar, vicdanı hür doktorlar gerekiyor. Sağlık=para denklemine inat, sadece sağlık için birşeyler yapılması şart.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir örnek de ünlü bir spor yazarımızdan vermek istiyorum. Gazetelerden de takip ediliyordur, kendisi bağırsak kanserine yakalanmış, ameliyat olmuş. Kurtuldum derken, bir sene sonra şikayetleri tekrar başlamış. Doktor, karaciğere sıçradığını söylemiş. 6 ay ömür biçilmiş kendisine. Karaciğerden akciğere atlamış, akciğerin tamamı, karaciğerin beşte dördü alınmış. Oradan böbreğe sıçramış, sağ böbrek de alınmış. Ve son kalan akciğere de sıçrayınca kemoterapi önermişler. Önce iyi olur gibi hissetmiş, sonrasında yine kötülemiş. 3 aylık bir kür daha yapılmış. Sonrasında herşeye boşvermiş, şimdi Bodrum'da teknesinde keyif yapıyor. Belki de moralini yüksek tutmak, bütün bu tedaviler yerine, bağışıklık sistemine çok daha iyi gelecek. Ve yine belki de baştan beri yapılması gereken de buydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimsenin böylesine kötü tecrübelerle karşılaşmasını temenni etmiyorum elbette. Ancak başa gelmeden anlaşılmıyor diyenlere de sonuna kadar hak veriyorum. Çaresizlik, yaşatma isteği, herşeyden umutlanmayı getiriyor. "Bu da işe yarar" denilenlere sıkı sıkı sarılıyor insan. Kötüleyeceğini bile bile, her türlü tedaviye razı geliyor. Çünkü hastayı öylesine bırakmak, hiçbir şey yapmadan beklemek, soğukkanlılığınızı elinizden alıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her ne olursa olsun, günümüzde kullanılan ilaç, ameliyat, kemoterapi ve radyoterapi yöntemlerinin yarardan çok zarar getirdiğini savunanlar hiç de az değil. Klasik kanser tedavisine karşın, maksimum fayda ilkesiyle, alternatif kanser tedavilerinin de bir an önce ortaya çıkarılması bekleniyor. Doktorların da, ettikleri Hipokrat yeminini unutmadan, yine Hipokrat'ın, "Primum, nil nocere"(Önce, zarar vermeyeceksin) sözünü, sık sık hatırlamaları gerekiyor...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/419998646365602424-8948429492205560142?l=www.thiagora.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/thiagora/~3/CexVactEXFI/kanser-cinayetleri.html</link><author>noreply@blogger.com (Gözde Sayınsoy)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://1.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RtSpw_B_tRI/AAAAAAAAAFI/FgIvtTtsUxA/s72-c/192312_2.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">5</thr:total><feedburner:origLink>http://www.thiagora.com/2007/08/kanser-cinayetleri.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-419998646365602424.post-956782070002725995</guid><pubDate>Tue, 14 Aug 2007 23:08:00 +0000</pubDate><atom:updated>2007-08-29T02:08:28.220+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">sağlık</category><title>BİR MASALMIŞ KOLESTEROL</title><description>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RtSq1vB_tSI/AAAAAAAAAFQ/LFsM_z9NMgc/s1600-h/9759059323.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5103892117852239138" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RtSq1vB_tSI/AAAAAAAAAFQ/LFsM_z9NMgc/s200/9759059323.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;em&gt;Bir Masalmış Kolesterol - Shane Ellison, Hayykitap, Temmuz 2007&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Tüm dünyada hayati hastalıkların başlıca sebebi, olumsuzluk simgesi olarak gösterilen kolesterolün aslında ne olduğunu anlatan bir kitap basıldı çok yakın bir zamanda. Tamamen teknik bir kitap, dolayısıyla okunması da anlaması da biraz zor. Ama, sırf bize değil, tüm dünyaya söylenmiş ve söylenmekte olan kocaman bir yalanı açıklıyor. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;Bu kolesterol meselesi benim için yeni bir şey değil. Çok yakın bir tanıdığım, senelerini doktorluk mesleğine vermiş biri olarak, bu acı kolesterol gerçeğini çok önceden farkedip çevresine anlatmaya çalıştı yıllar boyunca. Çalıştı diyorum, çünkü tüm dünya aksini iddia ederken, aslında yüksek kolesterolün ne kadar tehlikeli, ne kadar vahim (!) olduğunu söylerken, insanlara bunun tersini kabullendirmek epey zor. Üstelik kendisi, herhangi bir deney ya da araştırma olmaksızın, sadece kalp-damar cerrahı olması sebebiyle deneyimleri ile bilgisini birleştirip, 80'li yıllarda, aslında kolesterolün kalp hastalıkları üzerinde bir etkisi olmadığını ortaya çıkarmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç kimse, sağlık gibi çok önemli bir konuda yalan olmayacağını düşündüğünden olsa gerek, "bunca doktor, bunca tıp otoritesi böyle bir gerçeği kabullenmişken, herhalde yanlış değildir" tezini savunuyor. Oysa gerçek bambaşka... İlaç firmaları, kolesterol düşürücü ilaçlar üzerinden yılda milyon değil, milyarlarca dolar kazanıyorlar. Dolayısıyla, şimdi çıkıp, kolesterol sandığınız gibi bir şey değil demek, altın yumurtlayan tavuğu kesmek oluyor. Tıbbın hata yapma oranı da oldukça yüksek, bugün "evet" dediklerine yarın "kesinlikle hayır" diyorlar. Tıpkı seneler önce kalp hastalarına balığı yasaklayıp, bugün onlar için bir numaralı besin haline getirdikleri gibi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitapta, kolesterol düşürücü ilaçların yararı olmamasının yanısıra, aslında öldürücü etkilerinden bahsediyor. Ne kadar acı değil mi? Siz iyileşmek için ilaçlardan medet umuyorsunuz, ama sağlığınızı hiçe sayan birileri, umursamadan, daha da fazla para kazanmak için bu gerçeği örtbas etmeye uğraşıyor. Sırf ilaçlar da değil, bugün halen reklamlarda, kolesterol düşürücü etkisi olduğu öne sürülen birtakım içecekler de bu pastadan büyük bir dilim kapma yarışına giriyor. Bugün yaşlısından gencine, her türlü insan, bambaşka sebeplerden de olsa hastaneye, doktora gittiğinde, yapılan tahliller sonucunda potansiyel kolesterol hastası olarak adlandırılıyor. Dolayısıyla, böylesine geniş bir insan yelpazesine hitap edecek bir ürünü satmak, yiyecek-içecek sektörünün de ağzını sulandırıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kolesterolün kalp hastalıklarını engellediğine olan inanç, bu kitapla yerle bir oluyor. Çünkü, yapılan araştırmalar neticesinde, kalp hastalıkları ile kolesterol arasında herhangi bir bağıntı bulunamamış! Hatta kitaba göre, yüksek kolesterol olan yaşlı kişilerin yaşama şansları çok daha yüksek. Çünkü düşük kolesterol ile, bağışıklık sistemimiz çöküyor, hafızamız zayıflıyor, hormon düzeyimiz bozuluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durumda ne yapmalı? Elbette, hepimiz tıp eğitimi almadığımız için, aslında doktorlar ne söylerse, ne önerirse onu yapmak zorunda kalıyoruz. Ancak biraz araştırarak, sağlık gibi önemli bir konuda bazı verilere, somut gerçeklere ulaşmak istersek, bu körü körüne olan inancı yok edebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan bedeni gerçekten de mükemmel bir makine. Nasıl eve aldığımız çok pahalı, çok değerli makinelerimize bir şey olmasın, kırılmasın diye gözümüz gibi bakıyorsak, vücudumuza da öyle bakmalıyız. Kilo almamalı, onu yormamalıyız. Sadece, elimize bedava geçti diye onu hor kullanmamalıyız. Çünkü düzeltmek için dünyanın parasını harcıyoruz. Her zaman pozitif olmalıyız, ki moral aslında vücuttaki hemen hemen bütün aksaklıkların ilacı, en başta kanser olmak üzere.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette her ilaç kötü değil, ancak ilaçları alıp alıp hayat tarzımızı değiştirmeden yaşamak, işin kolayına kaçmak, kısa vadede çözüm üretmek oluyor. Yaşantımızı gözden geçirerek, kendimize gerçek anlamda iyi bakarak, genetik olmayan hastalıkları önleyebilmemiz mümkün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısacası, dünya üzerinde kolesterol ilaçlarına hayır diyen bir avuç araştırmacı ile doktora karşın, koskoca bir ilaç endüstrisi ile bundan rant sağlayan sağlık personelinin savaşı nasıl sonuçlanır bilinmez. Belki de kolesterol hastası olarak isimlendirilen kişilerin bilinçlenerek bu düzene bir dur demesi mümkün olabilir. Gerçi o zaman da ilaç sektörü mutlaka yeni bir olguyla karşımıza çıkarak bizi korkutmaya devam edecektir...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/419998646365602424-956782070002725995?l=www.thiagora.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/thiagora/~3/NSZ1f7klANM/bir-masalmi-kolesterol.html</link><author>noreply@blogger.com (Gözde Sayınsoy)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://4.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RtSq1vB_tSI/AAAAAAAAAFQ/LFsM_z9NMgc/s72-c/9759059323.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">6</thr:total><feedburner:origLink>http://www.thiagora.com/2007/08/bir-masalmi-kolesterol.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-419998646365602424.post-8589053129079990827</guid><pubDate>Sun, 12 Aug 2007 23:04:00 +0000</pubDate><atom:updated>2007-08-29T02:10:24.174+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">bestseller</category><title>ALIŞVERİŞKOLİK VE BEBEĞİ</title><description>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RtNYy_B_tBI/AAAAAAAAADA/iMn9CHCRLHU/s1600-h/281059_2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5103520435677410322" style="FLOAT: right; MARGIN: 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RtNYy_B_tBI/AAAAAAAAADA/iMn9CHCRLHU/s200/281059_2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;em&gt;Alışverişkolik ve Bebeği - Sophie Kinsella, Artemis Yayınları, Ağustos 2007&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;"Alışverişkolik ve Bebeği", Sophie Kinsella'nın yarattığı Becky Bloomwood karakterinin 3.kitabı. İlk kitap "Alışverişkolik ve Pembe Dünyası"nda ilk kez tanıştığımız, adından da anlaşılacağı gibi alışveriş delisi olan Becky'nin maceraları; ikinci kitap "Alışverişkolik Yurtdışında" ile global bir tüketime dönüşüyor. Son kitap olan "Alışverişkolik ve Bebeği"nde ise, Becky'nin soyadı artık Brandon ve bir bebek bekliyor. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;Daha önce tamamen kendine odaklı alışveriş stratejisi izleyen Becky, bir bebeği olacağını öğrendiğinden beri önünde yepyeni bir tüketim alanı olduğunu keşfediyor. Satın alınacak bir dolu bebek eşyasının yanısıra, bütün sosyetenin gitmekte olduğu ünlü kadın doğum doktorundan randevu koparabilmek için olağanüstü bir çaba sarfediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabı okurken, "bu kadarı da fazla" dediğim çok yer olmasına karşın, herkesin bir takıntısı olabileceğini kabul ediyorum. Kadınlar için ayakkabı, çanta en bilinenleri. Hiçbir zaman bir tane daha fazlaya hayır demiyorlar. Elbette, firmalar da, kadınların bu tüketim çılgınlığı içinde yer almasını memnuniyetle karşılıyorlar, doğru reklam kampanyalarıyla hedefi tam onikiden vurarak, yılda milyonlarca satış gerçekleştiriyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstelik aradığınız herşeyi bulabileceğiniz büyük alışveriş merkezleri de bu amaca hizmet edebilmek için belirli bir stratejiyle inşa ediliyorlar. Aradığınız mağazaya ulaşmanız, ancak belirli bir plan dahilinde mümkün olabiliyor. Yürüyen merdivenler, asansörler bile bu şekilde dizayn ediliyor. Bir kattan diğer kata geçebilmek için, bazen bütün bir merkezi baştan sona kadar yürümek zorunda kalıyorsunuz. Tabii ki, bu sürede bir çok vitrinin önünden geçmeniz gerekiyor. O an hiç aklınızda olmayan, gerek albenisiyle size hitap eden, gerekse takıntınızı tetikleyen bir şeyle mutlaka karşılaşıyorsunuz. Almadan geçebiliyorsanız ne mutlu size. Ama bir çok insan, bütçesi dahilinde gördüğüne hayır diyemiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, bu çılgınlık sadece kadınlara özgü değil. Erkeklerin de bu tip takıntıları var mutlaka. Çanta, ayakkabı, elbise olmasa da; elektronik eşya, bilgisayar, telefon da onların ilgi alanına giriyor. Burada pazarlama yine aynı mantıkla işliyor. Üstelik, teknoloji her geçen gün yenilendiği için, buradaki pazar payı çok daha büyük. Yeni almış olduğunuz telefonun ya da bilgisayarın çok geçmeden bir üst modeli çıkıyor. Sizin elinizdekinden çok farklı değil ama mutlaka bir üstün özelliği var. İşe bakın ki, o da tam sizin aradığınız özellik! Böylece, bir kaç ay önce aldığınız tozlu raflarda, yeni aldığınız bir fazla özellikli olan cebinizde, elinizdekinden daha üstün olan yeni çıkacak eşya da kataloglarda yerini alıyor. Bu kısır döngü maalesef bu şekilde işleyip gidiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla alım gücüyle orantılı olarak, yaşadığımız sürece mutlaka tüketiyoruz. En basitinden, bir süpermarkete girdiğimizde, en temel ihtiyacımız olan yemek alışverişini yaparken bile, gereksiz bir sürü şey alıp çıkabiliyoruz. Oradaki raflar da tıpkı alışveriş merkezleri gibi akıllıca bir taktikle konuşlandırıldığından, aklınızda olmayan bir ürünü almak kaçınılmaz hale geliyor. Kasada bütün aldıklarınız poşetlendikten sonra sıra ödemeye geldiğinde, kasiyer tutarı söyledikten sonra yüzünüzün aldığı şekil ise herşeyi anlatıyor zaten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktada, liste yapmak ya da tok karnına markete gitmek gibi fikirlerin de çok işe yarayacağını sanmıyorum. İçimizde bu canavarı barındırdığımız sürece, bir daha hayatımız boyunca yemek yeme ihtiyacı duymayacağımızı öğrensek bile gidip yiyecek maddesi alacağımız kesin. Bu bir tür dürtü gibi, engel olamıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Alışverişkolik ve Bebeği", diğer 2 kitapla birlikte; eğlenceli, hoşça vakit geçirip okuyabileceğiniz, bol bol gülebileceğiniz bir kitap. Özellikle bu tatil aylarında, kalın olmasına rağmen akıcılığı sayesinde çabucak bitirebilirsiniz. Serinin diğer 2 kitabını henüz okumadıysanız, hikayelerin bağlantıları açısından baştan başlamanızı öneririm. Romanın İngiltere'de geçiyor olması da, İngiltere'yi sevenler, oradaki mağazaları bilenler için eğlenceli olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen hemen hepimiz, hayatımızda bir şeyler kötü giderken, ya da tam tersine herşey çok iyiyken, kendimizi alışveriş çılgınlığına kaptırıyoruz. Almak için dışarı çıktığımız eşyayı tamamen unutarak, elimizde bir sürü torbayla eve döndüğümüzde, hem cüzdanımızı boşaltmış olmanın vermiş olduğu rahatlıkla(!), hem de "zaten bu da çok gerekliydi" diye satın almış olduğumuz eşyalara bulduğumuz bahanelerle başbaşa kalıyoruz. Almamız gereken mi? Bir dahaki alışverişe artık!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/419998646365602424-8589053129079990827?l=www.thiagora.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/thiagora/~3/WcH3xyo3Mmw/aliverikolik-ve-bebei.html</link><author>noreply@blogger.com (Gözde Sayınsoy)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://4.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RtNYy_B_tBI/AAAAAAAAADA/iMn9CHCRLHU/s72-c/281059_2.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total><feedburner:origLink>http://www.thiagora.com/2007/08/aliverikolik-ve-bebei.html</feedburner:origLink></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-419998646365602424.post-2519896832203054985</guid><pubDate>Mon, 30 Jul 2007 23:00:00 +0000</pubDate><atom:updated>2007-08-29T02:12:20.809+03:00</atom:updated><category domain="http://www.blogger.com/atom/ns#">polisiye</category><title>SIR ARTHUR CONAN DOYLE VE SHERLOCK HOLMES</title><description>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RtNX1_B_tAI/AAAAAAAAAC4/VJ6cvIzFtKY/s1600-h/149271_2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5103519387705390082" style="FLOAT: right; MARGIN: 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RtNX1_B_tAI/AAAAAAAAAC4/VJ6cvIzFtKY/s200/149271_2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;em&gt;Sherlock Holmes Bütün Hikayeleri 1-2-3-4, Sir Arthur Conan Doyle, Rem Yayıncılık, Haziran 2003&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Sir Arthur Conan Doyle, roman kahramanı, dedektif Sherlock Holmes'un yaratıcısıdır. En az Agatha Christie polisiyeleri kadar ünlü olan Sherlock Holmes serisi, sıradışı hikayeler ile onların yine sıradışı çözümleriyle polisiye romanlara farklı bir bakış açısı getirir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Sherlock Holmes, 19.yüzyıl sonu, 20.yüzyıl başlarında yaşayan bir İngiliz'dir. Baker Caddesi, 221B'de oturmaktadır. Burası, sahibi gerçekten yaşamamış olduğu halde, bugün Sherlock Holmes müzesi olarak korunmaktadır. Bu da bize, aslında Sherlock Holmes serisinin ne kadar başarılı olduğunu, dünya çapında haklı bir şöhrete sahip olduğunu gösteriyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Holmes, yöntemleri gerçekten olağanüstü olan bir dedektiftir. Zekasını kullanarak yaptığı analizler sayesinde, bazen bir ayak izinden, bazen sigara izmaritlerinden, kısacası her türlü bilgi kırıntısından sonuca ulaşır. Bazı bilgi sitelerinde "tümdengelim" metotunu kullandığı söylense de, aslında analiz ile sentez yaparak olayları çözer. &lt;/span&gt;&lt;a href="http://usavurma.blogspot.com/2007/07/tmdengelim-deduction-ile-tmevarim.html" target="_blank" mce_href="http://usavurma.blogspot.com/2007/07/tmdengelim-deduction-ile-tmevarim.html"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Tümdengelim ile analiz arasındaki fark&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt; da tamamen ayrı bir araştırma konusudur.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Gerçek adı Arthur Ignatius Conan Doyle olan Holmes'un yaratıcısı, İskoç asıllı bir tıp doktorudur. Polisiye romanlar dışında bilim kurgu hikayeleri, tarihi romanlar, oyunlar ve şiirler yazmıştır. Yarattığı Holmes karakteri kendi ününü geçmiş, Conan Doyle bir noktada Holmes yazmayı bırakmış, kahramanını "Son Soruşturma" adlı öyküsünde öldürmüştür. Ancak yoğun tepkiler üzerine, Holmes'u bir yıl geçtikten sonra tekrar diriltmek zorunda kalmıştır. Conan yazarın ikinci adı olmasına rağmen, daha sonraki yıllarda soyadı olarak kullanmayı tercih etmiştir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Sherlock Holmes hikayelerinde kadın karakterlere başrolde rastlamak mümkün değildir. Holmes'e, çözmesi gereken dava süresince, en yakın arkadaşı olan Dr.Watson eşlik etmektedir. Dr.Watson, zeka olarak Holmes'un düzeyine erişemese de, olayların çözümünde Holmes'a tam destek verir. Romanların kurgusunda, önemli bir yere sahiptir çünkü yazarın okura anlatmak istedikleri, Dr.Watson'un Holmes'a sorduğu sorular sayesinde ortaya çıkar. Holmes'un herhangi bir kadın arkadaşı olmaması bazı çevrelerce manidar karşılanır, hatta Dr.Watson'a yaklaşımının herkesten farklı olduğu söylenir. Yine dedikodulara göre aslında Dr.Watson karakteri, Conan Doyle'un ta kendisidir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Holmes, işiyle ilgili olmayan hiçbir konuya ilgi duymaz, işine yarar diye sosyete haberlerini takip eder. Hatta bu konuda abartıya kaçıp, "dünyanın güneş etrafında döndüğünü bilmek işime yaramıyorsa, neden bu bilgiyi kafamda tutayım ki" dahi diyebilmiştir. Dönemin pozitivizmi, kendisi de bir doktor olan Conan Doyle tarafından, Holmes karakterine fazlasıyla giydirilmiştir. Yaşantı biçimi olarak oldukça bohem bir hayata sahiptir Holmes. Garip zevkleri vardır, morfin ile kokain kullanır, oldukça iyi keman çalar ve usta bir eskrimcidir. Kılık değiştirerek bambaşka kişiliklere bürünür, sadece kıyafetle değil, davranış biçimiyle de olmak istediği kişi olur, bu şekilde zaman zaman Dr.Watson tarafından bile tanınmaz. Ama bu kişilik değişimleri, üzerinde olduğu davaları çözüme kavuşturmasında oldukça yararlı olur. Yine de Holmes'un kullandığı bir çok yöntem, bugün bile kriminoloji biliminde tam anlamıyla kullanılamaz. Sherlock Holmes, genellikle trençkotlu, şapkalı ve elinde sürekli içtiği piposuyla resmedilir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Sherlock Holmes maceralarının Türkiye'de ve dünyada pek çok taklidi yazılmıştır. 50'li ile 60'lı yıllarda Türkiye'de onun adına Conan Doyle tarafından yazılmamış öyküler dahi yayınlanmıştır. Bunun yanısıra, Sir Arthur Conan Doyle'un oğlu, ünlü polisiye yazarı John Dickson Carr tarafından ortaklaşa yazılmış bir biyografisi de bulunmaktadır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Son yıllarda, Türkiye'de de hayran kitlesi oldukça fazla olan yabancı dizi "House M.D."nin de Sherlock Holmes'la şaşırtıcı bağlantıları olduğu keşfedilmiştir. Dizinin kahramanı doktor House da 221B'de oturmaktadır. Sherlock Holmes'un en yakın arkadaşı Dr.John H. Watson'a karşın House'un en yakın dostu yine bir doktor olan James Wilson'dur. Tıp dünyasında çözülmesi zor olan vakalar, Dr.House tarafından tıpkı Sherlock Holmes yöntemleri kullanılarak çözümlenmektedir. Son olarak da, Holmes kelimesi İngilizce telaffuz edilirken "L" düşer, dolayısıyla okunuş "Homes" şeklinde olur. (House, İngilizce'de ev; Homes ise evler, yuvalar anlamına gelmektedir.) Zaten "House" karakterinin yaratıcısı David Shore da Sherlock Holmes'dan esinlendiğini ifade etmiştir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Kaynak: en.wikipedia.org, tr.wikipedia.org, eksisozluk.com, &lt;/span&gt;&lt;a href="http://usavurma.blogspot.com/2007/07/tmdengelim-deduction-ile-tmevarim.html" target="_blank" mce_href="http://usavurma.blogspot.com/2007/07/tmdengelim-deduction-ile-tmevarim.html"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;usavurma.blogspot.com&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/419998646365602424-2519896832203054985?l=www.thiagora.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://feedproxy.google.com/~r/thiagora/~3/728V49MZFBg/sir-arthur-conan-doyle-ve-sherlock.html</link><author>noreply@blogger.com (Gözde Sayınsoy)</author><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="http://4.bp.blogspot.com/_kFnU4g0F65A/RtNX1_B_tAI/AAAAAAAAAC4/VJ6cvIzFtKY/s72-c/149271_2.jpg" height="72" width="72" /><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total><feedburner:origLink>http://www.thiagora.com/2007/08/sir-arthur-conan-doyle-ve-sherlock.html</feedburner:origLink></item></channel></rss>
