<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<?xml-stylesheet type="text/xsl" media="screen" href="/~d/styles/rss2full.xsl"?><?xml-stylesheet type="text/css" media="screen" href="http://feeds.feedburner.com/~d/styles/itemcontent.css"?><rss xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:openSearch="http://a9.com/-/spec/opensearch/1.1/" xmlns:georss="http://www.georss.org/georss" version="2.0"><channel><atom:id>tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008</atom:id><lastBuildDate>Thu, 11 Mar 2010 08:37:07 +0000</lastBuildDate><title>Yankı Yinelediği Sesten Güzeldir</title><description>Oscar Wilde</description><link>http://www.yalcinguran.com/</link><managingEditor>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</managingEditor><generator>Blogger</generator><openSearch:totalResults>547</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>25</openSearch:itemsPerPage><atom10:link xmlns:atom10="http://www.w3.org/2005/Atom" rel="self" type="application/rss+xml" href="http://feeds.feedburner.com/yalcinguran" /><feedburner:info xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0" uri="yalcinguran" /><atom10:link xmlns:atom10="http://www.w3.org/2005/Atom" rel="hub" href="http://pubsubhubbub.appspot.com/" /><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-2183972151533254670</guid><pubDate>Tue, 09 Mar 2010 10:20:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-03-11T10:37:07.216+02:00</atom:updated><title>SON ELAZIG DEPREMİ BAĞLAMINDA...</title><description>&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh3.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/S5YB86HBDaI/AAAAAAAACGw/auGQQ3HcjTQ/vahit%20deprem_insan.jpg?imgmax=800" alt="vahit deprem_insan.jpg" border="0" width="400" height="270" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;&lt;em&gt;"Et tekrarü ahsen velev kâne yüz seksen.&lt;br /&gt;Yüz seksen kez de olsa yineleme güzeldir"&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Osmanlı Deyimi&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;Biz deprem konusuna bir çok makaleyle değinmiş bulunuyoruz. Bu konuda en son yazdığımız &lt;strong&gt;"OLASI MARMARA DEPREMİ İÇİN KEHANETLAR"&lt;/strong&gt; başlıklı yazımıza bir göz atmanızı öneririz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuya çok kez değindimiz halde, bunun yinelenmesinin iyi olacağı kanısındayız. Çünkü deprem konusu ne yazık ki, bazılarınca sanki bir rant konusu gibi algılanıp, gerçek dışı eğip bükülmelere uğratılmaya çalışılıyor. Bunlar da akıllların karışmasına yol açıyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:red;"&gt;Evvelki gün Elazıg' da 6.0 büyüklüğünde bir deprem yaşandı. Depremin kaynağı Doğu Anadolu fayı değil, ama buna dik olarak uzanan Karakoçan fay hattıydı. Ne yazık ki orta büyüklükte sayılan bu 6.0 büyüklüğündeki deprem ağır bir yıkım ile 50 nin üzerinde can kaybına neden oldu [*]. Bunun başlıca nedeni o bölgedeki yapıların kerpiçten, demek ki topraktan yığma yöntemiyle yapılmlş olmasıdır. Bu olayda üzerinde durulması gereken yön,ister özel olsun isterse tüzel olsun, oradaki yapıların, orta büyüklükte bir depremde çökme nedenleridir. Bundan başka bir şey değildir!...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir depremden sonra haberciler devreye girerek, her zaman olduğu gibi bölgeden heyecanlı, çarpıcı haberler verirken, alışılageldiği gibi bazı jeofizik uzmanlarını da programlarına konuk ederek onlara sorular sordular. Bazı haberciler de oradaki yerel yöneticilerle konuşarak, bu konuda neden önlem alınmadığı konusunda, sert bir tonla adeta onları azarladılar. Bunu da bir marifet yapıyormuş edasıyla yaptılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü haberciler genelde kendi bilgileri, öyle demiyelim inanışları doğrultusunda yanıt almak istiyorlar. Konuk bilim adamlarına sordukları sorularla yön vermeye çalışıyorlar. Deprem konusunda da çoğu kez başarılı oluyorlar(dı).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bu kez öyle olmadı!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuk edilen jeofizikçiler arasında üç tanesi vardı ki, bizim çok dikkatimizi çekti. Habercinin bütün eğip bükmesiyle sözü bu depremin komşu fayları, özellikle Doğu Anadolu fayında, oradan Kuzey Anadolu fayında bir tetiklemeye yol açıp açmıyacağını, dahası bir İstanbul depremi getirmesine karşın aldığı yanıtlar çok çarpıcıydı,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:red;"&gt;Her üç uzman da ağız birliğiyle, olayın orta büyüklükte yerel bir deprem olup, sözü edilen faylara bir etkisi olamayacağını bildirdiler. Habercinin ısrarlı sorularla konuyu eğip bükmeye çalışmasına karşılık da önceki fikirlerini yinelediler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlardan bir tanesi vardı ki, ders olabilecek bir yanıt verdi. Aynen şöyle dedi : &lt;big&gt;&lt;em&gt;"&lt;strong&gt;Ben bu konunun uzmanıyım, ama kahin ya da falcı değilim!..."&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/big&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte, gerçek bir bilimadamı tam da böyle konuşabilir!... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü bir depremin nerede, ne zaman, ne büyüklükte, ne kadar süreli olabileceği önceden bir meteoroloji olayı gibi çıkarımsanıp, söylenemez. Bunu bilen biliyor. Ama bazı bilmezler ya da bildikleri halde bir çıkar doğrultusunda konuyu çarpıtanlar var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Habercilerin en çok sevdikleri de bu sonunculardır. Çünkü bir felaket haberi verilsin ki haber değeri taşısın. Beklenip, istenilen budur. Lakin doğru bir düşünce ya da davranış değildir. &lt;strong&gt;İbni Asakir&lt;/strong&gt; ne demiş : &lt;big&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;"Aklın alamayacağı şeyi söylemek, fitneye sebep olabilir.”.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/big&gt;  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu hiç akıldan çıkarmamak gerekir!...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;[*] Can kaybı önce 51 olarak bildirildiyse de sonradan valilikçe yapılan açıklamada kesin olarak bu sayının 41 olduğu açıklandı. Bu durum medyadan bir bürokratik skandal (rezalet) olarak kamu oyuna duyuruldu!...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-2183972151533254670?l=www.yalcinguran.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2010/03/son-elazig-depremi-baglaminda.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-6915943444591246438</guid><pubDate>Sun, 07 Mar 2010 11:09:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-03-08T22:37:58.050+02:00</atom:updated><title>CERN' ne karşı RHIC?!...</title><description>&lt;img src="http://lh3.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/S5OI3a2uTmI/AAAAAAAACGI/vFGXcinLe4c/Screen%20shot%202010-03-07%20at%201.00.11%20PM.png?imgmax=800" alt="Screen shot 2010-03-07 at 1.00.11 PM.png" border="0" width="482" height="503" align="center" /&gt;&lt;img src="http://lh4.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/S5OJB0QNIGI/AAAAAAAACGQ/JIMNAU2-8BI/Screen%20shot%202010-03-07%20at%201.01.11%20PM.png?imgmax=800" alt="Screen shot 2010-03-07 at 1.01.11 PM.png" border="0" width="496" height="368" align="center" /&gt;&lt;img src="http://lh4.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/S5OJKT7TcDI/AAAAAAAACGU/WfvTA2EebDE/Screen%20shot%202010-03-07%20at%201.02.30%20PM.png?imgmax=800" alt="Screen shot 2010-03-07 at 1.02.30 PM.png" border="0" width="466" height="440" align="center" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;&lt;em&gt;"Fiat lux ! &lt;br /&gt;Işık olsun!"&lt;/em&gt; &lt;br /&gt;(Dünyanın yaratılması sırasındaki ilahi emir)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;RHIC&lt;/strong&gt;, &lt;strong&gt;R&lt;/strong&gt;elativistic &lt;strong&gt;H&lt;/strong&gt;eavy &lt;strong&gt;I&lt;/strong&gt;on &lt;strong&gt;C&lt;/strong&gt;ollider sözcüklerinin baş harflerinden oluşmuş bir sözcüktür. &lt;em&gt;Görece  ağır iyon çarpıştırıcısı&lt;/em&gt; anlamını taşır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk kez 2000 yılında çalışmaya başlamış olan bu laboratuvar  &lt;strong&gt;Upton, New York'&lt;/strong&gt; ta kuruludur. &lt;strong&gt;Brookhaven National Laboratory&lt;/strong&gt; adını taşımaktadır. RHIC' te brbirini kesen iki parçacık hızlandırıcı depolama halkası vardır. Bunlar hegzegonal biçiminde olup, çevreleri 3 834 m uzunluğundadır. Eğimli bölümlerinde depolanmış parçacıklar 1 740 süperkondüktif nobium-titanyum magnetleriyle saptırılmaktadır. dipol magnetler 3,45 T ile çalışmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;RHIC, 2009 da CERN tarafından LHC (büyük hadron çarpıştırıcısı) kuruluncaya kadar dünyanın en güçlü ağır-iyon çarpıştırıcısıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2010 da RHIC fizikçileri, erken deneylerinde elde ettikleri ısı değerlerini yayınladılar. Bu değerler 7 trilyon Fahrenheit ya da 4 trilyon Kelvin'i geçmekte olup, altın iyonu çarpışmalarından elde edilmişti. Sonuçta akışkan benzeri kuark-gluon plazma elde edilmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;CERN, birçok arızalar nedeniyle bir kaç kez durdurulan ilk deneylerine başlamadan önce, burada yapılacak çalışmalar sonucu elli yıl içinde dünyayı yok edebilecek bir kara deliğin oluşabileceği endişesiyle bir çok fizikçi tarafından bu denemelere başlanmaması için dava açılmıştı. Ancak mahkeme deneylerin durdurulmaması yönünde karar vermişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette aynı endişe RHIC için de olabilir. Fakat fizikçi &lt;strong&gt;Dmitri Kharzeev&lt;/strong&gt; yazdığı bir dizi makaleyle, gerçek anlamda yıldız yutabilecek kapasitede bir karadeliğin RHIC deneylerinde meydana neden gelemiyeceğini etrafıyla anlatmıştır. Bu doğrultuda &lt;strong&gt;W. Busza, R.L. Jaffe, J. Sandweiss&lt;/strong&gt; ile &lt;strong&gt;F. Wilczek&lt;/strong&gt;' in düzenledikleri ayrıntılı bir rapor da vardır. Pratikte de, deneyler gerçekleştirildiği halde böyle bir karadeliğin varlığı görülmemiştir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük hadron çarpıştırıcısı 2009 yılında CERN tarafından gerçekleştirildiği halde, yukarda yazdığımız gibi,  bazı arızalar nedeniyle deneylere geçilememiştir. Belki bu satırların yazıldığı sırada CERN de deneylere başlamış olabilir. Bu güne kadar böyle bir eylemden haber alınmış değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama görünüşe göre bu yarışta ABD deki RHIC öne geçmiş görünüyor. Bunlar birbirine koşut çalışmalardır. Alınacak sonuçlar bütün dünyada paylaşılıp, yararlanılacak niteliktedir. Sonuç bildirilerini içeren yayınları beklememiz gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-6915943444591246438?l=www.yalcinguran.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2010/03/cern-ne-kars-rhic.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-3425235219622614776</guid><pubDate>Sun, 07 Mar 2010 08:28:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-03-07T10:35:02.133+02:00</atom:updated><title>ALLIANOI ANTİK KENTİ....</title><description>&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh6.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/S4-VuFvWKSI/AAAAAAAACFw/WkqiSQSXqHg/SU%20TANRI%C3%87ASI%2C%20ALLIONOIS.png?imgmax=800" alt="SU TANRIÇASI, ALLIONOIS.png" border="0" width="511.5" height="342" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;&lt;em&gt;"Bu ülkede ilgililer bilgisiz, bilgililer ilgisizdir."&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sakallı Celal (Yalınız)&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1998 yılında başlayan kazılarla büyük bir bölümü toprak altından çıkarılan &lt;strong&gt;Allianoi Antik Kenti,&lt;/strong&gt; Bergama'nın eski çağlarda önemli bir sağlık merkezi olduğunu kanıtlamaktadır. M.Ö. II. Yüzyıl’dan M.S. II. Yüzyıl’a kadar kullanıldığı çıkarımsanan  Allianoi, tıpkı Bergama Asklepieon'u gibi, Sağlık Tanrısı Asklepieos'a adanarak yapılmış bir sağlık kültüdür. Ancak Asklepieon'da telkinle tedavinin uygulandığı, Allianoi'nin ise hidroterapi (suyla sağıtma) merkezi olduğu, önemli buluntularla desteklenmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada çıkan sıcak su, günümüzde bile kullanılacak niteliktedir. Anadolu'nun en sağlam kalmış Ilıca yapısı olarak dikkat çeken Allianoi, ne yazık ki, bölgede yapımı süren &lt;strong&gt;Yortanlı Barajı&lt;/strong&gt;'nın suları altında kalma tehlikesiyle karşı karşıyadır. İnsanlığın bu önemli kültür mirasının baraj sularıyla yok olup gitmemesi için gereken çalışmalar yapılmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Antik yazarlardan &lt;strong&gt;P.Aelius Aristides&lt;/strong&gt;’in &lt;em&gt;Hieroi Logoi&lt;/em&gt; adlı yapıtında  Allianoi anılmaktadır. Bu antik kaynak dışında henüz, antik yazarlarda ya da epigrafik buluntularda, Allianoi için başka bilgiye ulaşılamamıştır. Allianoi, &lt;em&gt;“Sağlık Tanrısı Asklepion’un yurdu”&lt;/em&gt; olarak bilinmektedir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;lginç bir özelliği, antik çağ kaynaklarında sadece bir kez, M.S. 2. yüzyıl Batı Anadolu yazarı &lt;strong&gt;Aelius Aristides&lt;/strong&gt;’in &lt;em&gt;"Hieroi Logoi"&lt;/em&gt; (Kutsal Anlatılar) adlı eski çağ tıbbının en önemli kaynaklarından biri olan yapıtında  anılmış olmasıdır. Bu kaynak dışında antik yazarlarda ya da epigrafik buluntularda henüz söz edildiğine rastlanmamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Prehistorik Dönem &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Allianoi’un batısındaki orman arazisinde yapılan kazı çalışmaları sırasında, Erken Tunç Çağı II’ye ait bir adet Yortan kabı ele geçmiştir. Çakmak Tepe eteklerinde ise çok sayıda çakmak taşı eser saptanmıştır. Bunun dışında dolgu toprak içerisinden iki tane taş balta ele geçmiştir. Tüm bunlara dayanılarak Allianoi ile yakın çevresinde prehistorik bir yerleşim olduğu düşünülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Helenistik Dönem&lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;Bu dönemde sıcak su kaynağını değerlendiren küçük bir termal merkezi olduğu sanılmaktadır. Helenistik Çağ’a ait sadece birkaç arkeolojik, nümizmatik yapıt ele geçmiş olmasına karşın Allianoi merkez yerleşiminde Helenistik mimariye rastlanılmamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Roma Dönemi &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Allianoi’da, Roma İmparatorluk Dönemi’nde (M.S. 2. yüzyıl) kült merkezinde, Anadolu’nun pek çok merkezi ile Pergamon’daki Asklepieionda olduğu gibi büyük bir bayındırlık eylemi yaşanmıştır. Kült merkezinde var olan yapıların büyük bir bölümü bu döneme aittir. Ilıcanın yanı sıra, köprüler, caddeler, sokaklar, insulalar, geçiş yapısı, propylon, ile nympheum bu dönemde planlanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bizans Dönemi &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Allianoi’da yoğun yerleşimin görüldüğü dönemdir. Ancak Pergamon (Bergama)’da olduğu gibi sosyo-ekonomik açıdan son derece zayıf bir dönem yaşanmıştır. Kült merkezinde yaşamaya başlayan Bizanslılar, Roma Çağı’na ait heykeltıraşlık yapıtları ile mimarlık kalıntılarını yıkıp, devşirme malzeme olarak kullanmaya başlamışlardır. Roma Çağı’na ait stoalar ile ana caddelerin tabanları kullanılmak yoluyla, yeni, daha basit mekanlar yapılmıştır. Allianoi’un en önemli yapısı olan ılıca ile nympheumlar da gereksinime uygun küçük değişiklikler yapılarak kullanım sürdürülmüştür. Bazilikal planda büyük bir kilise yapılmıştır. Yerleşmenin içi ile yakın çevresinde de şapeller yapılmış, ayrıca bu dönemde metal, seramik ile cam atölyelerini kurulmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Osmanlı Dönemi &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı döneminde Paşa Ilıcası, Aydın Salnameleri’nde anlatılmaktadır. Ancak yoğun bir biçimde kullanılmamıştır. Çünkü kazılar sırasında Osmanlı dönemine ait birkaç sikkenin dışında iz yoktur. 20. yüzyıl başlarında bölge kaymakamı &lt;strong&gt;Kemal Bey'&lt;/strong&gt; ce Ilıca ele alınmış, büyük havuzun bulunduğu yerin bir bölümü yeniden kullanıma açılmasını sağlamıştır. Ilıcanın batısındaki Roma köprüsünün, Osmanlı döneminden 1979 yılına kadar Bergama-İvrindi arasında kullanıldığı anlaşılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:red;"&gt;&lt;strong&gt;Günümüze gelindiğinde, 20. yüzyılın başında bir bölümü temizlenmiş ancak sonra yeniden gelen sel nedeniyle, ılıcanın bulunduğu bölüm 1950’li yıllara kadar işe yaramaz durumda kaldığı anlaşılmaktadır. 1992 yılında, Bölge Karayolları Müdürlüğünce  halen var olan Roma Köprüsü, kurul kararı olmaksızın yapılan bir ihale ile bir bölümü bozularak yeni bir köprü yapılmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı yıl ılıcanın restorasyonu İzmir Valiliğince  İzmir İl Özel İdaresi aracılığı ile ihaleye verilmiştir. Bir yıl süren restorasyon işlemleri sırasında yine kurul kararı olmaksızın ılıcanın içi bozularak üzerine modern bir bina yapılmıştır. Bu tarihten başlayarak işletmeye verilmiştir, Şubat 1998’de yaşanan ağır bir sel taşkını ile kuruluş yeniden kullanılamaz duruma getmiştir. Çayın güneyinde ise özel kişilerin olan arazide tarım yapılmıştır. Bu onarımlarda eklenen modern binaların büyük bir bölümü 2003 yılı çalışmaları sırasında kaldırılmış, antik ılıca mekanları ortaya çıkarılmaya başlanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak günümüzde ılıcanın yaşadığı en büyük dert Yortanlı Barajının yapımına başlanmış olmasıdır. Bu barajın ana duvar yapımı bitmiş, bağlantı yollarının yapımına geçilmiştir. Baraja su verildiğinde Allıonoi ılıcası sular altında kalarak, bir antik değer yok olacaktır. Çünkü bu durumda antik yapılar 15 - 20 m lik bir çamur katmanının altında kalacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapılan barajın kullanım ömrü en fazla 50 - 60 yıldır. Elli yıllık bir yararlanma için 2500 yıllık antik kentin yok etmenin hiç bir akıllı yönü yoktur. Ilıcanın kazısını yapan ekiptekiler bu barajın yapımının durdurulması için çaba harcandığını söyleyerek, buranın bu anlamda bir kale durumunda olduğunu, düşerse benzer başka antik kentlerin (örnekse, Hasankeyf) de aynı sonuca ulaşacağını söylemekteler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca yapılacak koruma duvarlarıyla Allianoi' nin baraj sularının baskınından kurtarılabileceği de söyleniyor. Bize de bekleyip sonucu görmek düşüyor. Lakin barajlar yüzünden bu gibi antik değerleri kaybetmemize üzülmemek olanağı yok...&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;small&gt;&lt;em&gt;[Kaynak Vikipedi]&lt;/em&gt;&lt;/small&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-3425235219622614776?l=www.yalcinguran.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2010/03/allianoi-antik-kenti.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-2418512783219784338</guid><pubDate>Sat, 06 Mar 2010 13:52:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-03-11T08:45:06.104+02:00</atom:updated><title>ABD Neden Ermeni Soykırımı İçin Ayak Diremede?!...</title><description>&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh4.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/S5IwqeNcNeI/AAAAAAAACGA/PQuGE1YadXU/xcvbfvbso6.jpg?imgmax=800" alt="xcvbfvbso6.jpg" border="0" width="433" height="565" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;&lt;em&gt;"Akılsızca bir şeyi milyonlarca kişi söylese de o gene akılsızcadır."&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bertrand RUSSELL&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkesin apaçık olarak bildiği şey, &lt;strong&gt;Obama&lt;/strong&gt;' nın seçim kampanyası sırasında Ermeni Diasporasının oylarını da alabilmek için ünlü uyduruk Ermeni soykırımını tanımak için verdiği sözdür. Elbette tutarlı birisi olarak sonrasında verdiği sözü tutması gerekir. Bunu da sürekli olarak yerine getirmektedir!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu her yıl &lt;em&gt;"temcid pilavı = sahur yemeği pilavı"&lt;/em&gt; gibi oylamaya sunan ABD li siyasacıların da gerekçesi aynıdır : Ermeni diasporasının sağlayacağı oylar!... Bunun ne denli önemli olduğunu, Kur'anı Kerime el basıp, onaylamayacağı yolunda yemin eden, ama oylama sırasında cayıp onaylayıcı oy veren müslüman Amerikalı siyasetçi çok iyi göstermiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar ABD nin iç siyasal oyunlarıdır. Ama madalyonun bir de öteki yüzü var : Ermeniler neden soykırım üzerinde bu denli ayak diriyorlar?... Bundan ne yarar umuluyor?... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:red;"&gt;Bunun nedenini artık bilmeyen yok gibidir. Ama biz gene de yineleyelim. Eğer Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu döneminde Ermeni soykırımı yapıldığını onaylarsa, arkasından buna karşılık ödence (tazminat) gündeme gelecektir. Bu ödence para değil, toprak istemi olacaktır. Böylelikle Ermeniler, Büyük Ermenistan hayallerini gerçekleştirmek istiyorlar. Hiç hakları olmayan, savaşarak ele geçirmelerine de olanak olmayan toprakları masa başında kolaylıkla alabileceklerini zannediyorlar. Bu işte ayak diremenin nedeni budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD ile AB de &lt;em&gt;"kabul edin gitsin. Bakın Almanya Yahudiler için yaptığı soykırımı üstlendi. Rahat etti. Siz de öyle yapın" &lt;/em&gt;diyor. Çünkü Sevr Antlaşmasıyla Ermenilere bu Türk ya da Osmanlı toprakları söz verilmişti. Oyun İstiklal Savaşının kazanılıp Lozan Antlaşmasının imzasıyla suya düştü. Şimdi filmi nasıl başa sararız çabası içine girmiş bulunuyorlar!...&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;big&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:red;"&gt;Aslında soykırım olayları tarihçilerin incelemesi gereken konular olduğu halde, nedense siyasacıların ele aldığı bir hamur oluyor. Bunun başlıca nedeni, özellikle bu Ermeni olayında, alınmak istenen sonucun bir tarih bilgisi değil, toprak elde etmek gibi siyasal bir amaç olmasıdır!...&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/big&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna karşılık tarihte gerçekleşmiş bellibaşlı soykırımlara baktığımızda, ki bunların % 99 unda hiç bir zamam bir ödence söz konusu olmamıştır, hiç kimsenin Türklere, hele de gerçekleşmemiş bir soykırım sorumluluğunu yüklemeye hakkı yoktur diyebiliriz!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;&lt;strong&gt;TARİH BOYUNCA BİLİNEN RESMEN KAYITLI SOYKIRIMLAR&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;●  USA nın IRAKTA YAPTIĞI SOYKIRIM&lt;br /&gt;Felluce'de 1500 sivil sokaklarda öldürülüp çürümeye terk edildi, cesetlerin köpekler tarafından yenilmeye başlandı. 250 bin kişi bölgeden sürüldü. Bununla yetinmeyen ABD, Irak’a özgürlük getirme bahanesiyle, 100 binin üstünde sivil halkı, katletti. Fransız, İngiliz ile Almanlar başta olmak üzere bütün AB ülkeleri Felluce soykırımı karşısında kayıtsız kalmışlardır. Birleşmiş Milletler de kendi soykırım tanımına giren bu insanlık suçlarına karşı ses çıkarmamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;● FRANSIZLAR CEZAİR' de 1830 yılı ile 1962 yılları arasında 1 milyon Cezayirliyi öldürdüler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;● İSPANYOL ile AMERİKALILARIN YERLİ KIZILDERİLİLERE UYGULADIĞI SOYKIRIM:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;● NORVEÇLİLERİN TATERLERE (GÖÇER) UYGULADIĞI SOYKIRIM:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;● İNGİLİZLERİN AVUSTRALYALI YERLİLERE (ABORJİNLERE) UYGULADIĞI SOYKIRIM&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;● ALMANLARIN YAHUDİ ile ÇİNGENELERE UYGULADIĞI SOYKIRIM&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;● AMERİKALI ile İNGİLİZLERİN ALMANLARA UYGULADIĞI SOYKIRIM. Amerikalılar ve İngilizler Almanların savaşı kaybetmelerinin ardından, Dresden kentine sığınan Alman göçmenlerin üzerine 3 gün süreyle havadan bomba yağdırdılar. Bu yoketme harekatında çoğunluğu çocuk ve kadınların oluşturduğu 200 bin kişi öldü&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;● DANİMARKALILARIN ALMAN MÜLTECİLERE UYGULADIĞI SOYKIRIM. İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminde Sovyet Ordusu’nun Alman topraklarına doğru ilerlemesinden kaçan 250 bin Alman mülteci Danimarka’ya sığındı. Üçte birini 15 yaşından küçük çocukların oluşturduğu Almanlar tel örgülerle çevrili toplama kamplarına alındılar. Binlerce çocuk ve yetişkin tifüs, bağırsak iltihabı, ishal sonucu yaşamlarını kaybettiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;● RUMLARIN KIBRIS’TA TÜRKLERE UYGULADIĞI SOYKIRIM&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;● YUNANLILARIN BATI TRAKYA’DA TÜRKLERE KARŞI ASİMİLASYON YOLUYLA UYGULADIĞI ETNİK ile KÜLTÜREL SOYKIRIM&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;● BULGARLARIN TÜRKLERE KARŞI UYGULADIKLARI ETNİK ile KÜLTÜREL SOYKIRIM&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;● 1910-1922 yılları arasında ERMENİ ÇETELERİN yaptığı katliamlar Başbakanlık Devlet Arşivleri tarafından ortaya çıkarıldı. Ermeni çeteleri Anadolu`da 523 bin 955 Türk`ü katletti.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-2418512783219784338?l=www.yalcinguran.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2010/03/abd-neden-ermeni-soykrm-icin-ayak.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-4974848338725749713</guid><pubDate>Fri, 05 Mar 2010 17:34:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-03-06T20:03:57.974+02:00</atom:updated><title>TELEVİZYON İZLEMEK ÇOCUKLAR İÇİN NEDEN ZARARLI OLABİLİR?!...</title><description>&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh6.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/S5DzCNs5aZI/AAAAAAAACF4/tRpsRoRWCDA/1514.jpg?imgmax=800" alt="1514.jpg" border="0" width="440" height="440" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;&lt;em&gt;"Avcının kuşlara saçtığı dane, Zulme bahanedir, zulme bahane!..."&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Mevlâna&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük çocuklar için televizyon izlemenin, ilk bakışta sakıncası olmaması gerekir. Çünkü bir kitap okuma ne ise, televizyonun da aynı etkide olması beklenir. Burada sakıncayı getiren her iki durumda da içeriğin ne olduğudur. İster yazılı metinde, isterse izlenen televizyon programında küçük zihinler için zararlı öğelerin bulunmaması gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama durumun tümüyle böyle olmadığı gözlemleniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1900’lü yıllarda &lt;strong&gt;Knight Dunlap &lt;/strong&gt;adında Amerikalı bir psikoloji profesörü illüzyon gösterisi yaparken bilinç gücüyle algıalanmayan &lt;em&gt;“hissedilemez gölgeler”&lt;/em&gt; kullanarak aynı uzunluktaki 2 çizgiyi seyircilerin farklı ölçülerde algılamasını sağlamıştı.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte buradan hareketle şuur-altını hedef alarak mesaj göndermeyi hedefleyip adına &lt;em&gt;“Subliminal Mesajlar”&lt;/em&gt; denen bu tür reklamlar ilk kez 1950'li yıllarda Amerika'da ortaya çıktı.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;&lt;strong&gt;James McDonald Vicary&lt;/strong&gt; adlı reklamcılık uzmanı, sinema salonlarında yaptığı bir deney sonucu patlamış mısır ile kola satışlarının arttığı savını ortaya attı. Bu deneyde film perdede oynarken, sâliselik görüntüler hâlinde gözle görülemeyen gizli kareler ile gizli mesajlarda : &lt;em&gt;“patlamış mısır ye”&lt;/em&gt; ile &lt;em&gt;“Kola iç”&lt;/em&gt; sloganları çıkıyordu. Seyirci bu sloganları bilinçle algılayamadığı hâlde, bilinçaltına seslenen bu sloganlar sonucunda Kola satışlarının yüzde 18.1, patlamış mısır satışlarının ise yüzde 57.7 arttığı görüldü.&lt;/span&gt;  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu biçimde, bilinçaltına yönelmenin reklamın etkinliğini artırmada daha işlevsel olduğu görülmüştür. İşte o gün bugündür uygulanan 25inci kareler sâdece bir insanı ya da bir topluluğu değil ; bütün insanlığı tehdit edegelmektedir.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir grup psikolog ile yazar bu konunun gündeme geldiği ilk yıllarda bu yöntemin uydurma, efsâne olduğunu, insanları etkilemeyeceğini söylediler. Ancak, beyin dalgalarını ölçen teknolojilerin gelişmesi ile gizli-mesaj içeren reklama beynin daha farklı,  fazla tepki verdiği gözlemlendikten sonra, bu yöntemin etkisi kanıtlanmış oldu.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşin en ilginç yanı ise bu konuyu gündeme taşıyan, kitap, tez ile âile eğitim seminerlerinin yok denecek kadar az olmasıdır. Yıllardır uygulanan böyle ciddî, yaşamsa bir konunun nasıl olup da bütün bir insanlıkça  henüz bu biçimde yeni, yeni öğreniliyor olması düşündürücü olsa gerektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yöntem; bir ürünün reklâmını yapmaktan, bir inancın ya da görüşün propagandasını yapmaya, psikolojik savaşa, uluslararası ilişkilere, yanıltıcı bilgilendirmeye kadar varan geniş bir yelpazede kullanılmaktadır. Görsel ile işitsel olarak (blinçli) algılananlar değil; bilinçaltı düzeyinde algılanan söz, resim, görüntü ile biçimlerden oluşur.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlardan en çok kullanılanı dijital ses dosyalarına gizlenen ses mesajlarıdır. Üzerinde oynanabilirliği,  işlenilmesi ile yayılması daha kolay olduğundan MP3 dosyaları gizli mesaj için biçilmiş kaftandır diyebiliriz. . &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;Sinema ya da televizyon filminde gördüğümüz bir anlık görüntü: 655 satır ve frame/çerçeve denilen 24 küçücük kareden oluşur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  Sinema şeridinde, saat, dakika, saniye olarak bir diziliş vardır. Her saniyeden sonra bir yabancı kare gelir,  bir saniye 24 karedir. Her 24 kare ise bir ekran büyüklüğündeki kareyi oluşturur. Her 327.5 satırda bir de &lt;em&gt;"control-track"&lt;/em&gt; denilen aralık vardır. İşte bu aralıktaki görüntüler kesilip, aralarına başka görüntüler atılarak 25inci kare oluşturulur. Bu son kare olan 25inci kare anlıktır. Demek ki görüntü saniyede 1/24 olacakken, bu 1/25'e çıkar. Kareler 25 olunca bir anda bir görüntü gelerek anında kaybolur. Genellikle göz ile beyne görünmez, daha doğrusu görülür ama şuuraltında kalır.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;25. karenin temel mantığı da mesajı bilinçaltına göndermek olduğu için, artık dünya sinema sanayisinde bu tekniği kullanmayan yok gibidir. Demek ki sizler evlerinizde rahat koltuklarınıza oturup herhangi bir televizyon kanalındaki herhangi bir dizi/ film ya da bir belgeseli izlerken aynı zamanda 25 karelerle bilinçaltınıza gönderilen mesajlara/ telkinlere/ saldırılarla karşı karşıya kalıyorsunuz.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göz bunları görmüyor ama saniyenin 3 binde biri gibi bir zaman aralığında bu görüntü bilinçaltına ulaşıyor, orada depolanıyor. Bu gizli mesajlar yardımıyla, o reklâmı, diziyi, filmi ya da herhangi bir resmi hazırlayan kişi/ yapımcı/ yönetmen kendi hedefine, niyetine, ideolojisine göre vermek istediği mesajı &lt;em&gt;“25inci Kare”l&lt;/em&gt; erle biliçaltına göndermiş oluyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;Bazı televizyon programlarında, bir bant içinde yayınlanan &lt;em&gt;"BU FİLMDE / DİZİDE SANAL REKLÂM UYGULANMAKTADIR"&lt;/em&gt; bildirisi de bu oylum içine girer.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:red;"&gt;&lt;strong&gt;İyi de, bu mesajlar neden illaki bilinçaltına gönderilmek isteniyor?... Doğrudan bilince verilse  olmaz mı?...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olmaz!... Çünkü doğrudan bilincimize ulaşan bir fikri onaylamadan önce zeka süzgecinden geçirerek doğru ya da yanlış olduğunu irdeleriz. Onay bundan sonra gelir. Ya da o fikir onay alamaz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğrudan bilinçaltına gönderilip yerleştirilen fikirler böyle bir denetimden geçemeyeceği için, kayıtsız koşulsuz onaylanır. Dahası hiç farkında olunmadan bu fikirler doğrultusunda işlem yapılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte küçük çocuklar, dahası erginler için bile bu doğrultuda hazırlanmış sinema ile televizyon yapıtları büyük tehlike içermektedir.&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;small&gt;&lt;em&gt;[Birkaç alıntı yapılarak telif edilmiştir]&lt;/em&gt;&lt;/small&gt;       &lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-4974848338725749713?l=www.yalcinguran.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2010/03/televizyon-izlemek-cocuklar-icin-neden.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-6264740081499864902</guid><pubDate>Wed, 03 Mar 2010 14:58:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-03-04T10:47:59.255+02:00</atom:updated><title>ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ?!...</title><description>&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh6.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/S4zTX3OWEWI/AAAAAAAACFg/3S09VU5jj_M/anayasa3.jpg?imgmax=800" alt="anayasa3.jpg" border="0" width="471" height="345" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;&lt;strong&gt;"Gladius legis custos&lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kılıç yasanın koruyucusudur.&lt;/em&gt;" &lt;br /&gt;(Paris Adalet Sarayı'nın girişinde kazılı döviz.)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;&lt;small&gt;&lt;strong&gt;"Anayasanın değiştirilmesi usûlü: &lt;/strong&gt; Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin üye tamsayısının 1/3'ü kadar üyesinin yazılı teklifi gereklidir. (En az 183 parlamenterin imzaladığı yazılı değişiklik önergesi gerekir)  Bu değişiklik önergesinin 330 ila 365 milletvekili tarafından kabul edilmesi ile, önerge, Cumhurbaşkanlığı'na sunulur.  Cumhurbaşkanı değişiklik önergesini kabul ederse, değişiklik önergesi, zorunlu olarak referanduma götürülecektir. Cumhurbaşkanı değişiklik önergesini red ederse önerge TBMM'ne geri döner. Yeniden oylanan önerge TBMM üye tamsayısının 2/3'ünün ya da daha fazlasının (367 ile daha fazla olumlu oy) onaylaması halinde bu kez, yeniden Cumhurbaşkanlığı'na gönderilir. Cumhurbaşkanı bu yeni önergeyi isterse referanduma götürür ya da onaylayarak, Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe girmesini sağlar.   Anayasa değişikliği önergesi, ilk aşamada 367 ya da daha fazla oyla Cumhurbaşkanı'na gönderildiğinde farklı işlemler yapılır.  TBMM salt çoğunluğunun üçte ikisi ile daha fazla oyla gelen önergeyi, Cumhurbaşkanı, kabul ettiği durumda, isterse halkoyuna sunar.  Dilerse, Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe girmesini sağlar. Cumhurbaşkanı, önergeyi redederse, TBMM'ne geri gönderir.  Bu kez TBMM'den aynı koşullarda, demek ki üçte ikilik çoğunluk oyunu almış olan önergeyi ya kabul eder, ya da referanduma sunar.".&lt;/small&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anayasayı değiştirme girişiminde olan TCBMM ndeki sandalye dağılımı şöyledir :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;&lt;big&gt;AKP 337, CHP 97, MHP 69, BDP 20, Bağımsız 11, DSP 6, DP 1, Türkiye Partisi 1.&lt;/big&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna göre iktidar partisinin tek başına Anayasayı değiştirme gücü yoktur. Ama sayın Başbakan bu değişikliği yapmak üzere girişimde bulunduklarını, hem de bu işi Mart ayı sonuna kadar çözeceklerini, kesin bir dille bildirmiştir. Bunun iki nedeni olabilir : 1) Aslında Anayasayı değiştirme gibi bir düşünce yoktur. Gündemi bir ay süreyle değiştirmek için bu girişim yapılmıştır. 2) Anayasayı değiştirmek için iktidarın sandalye sayısı yetmediğine göre, sonunda referanduma kadar gidebilecek bir süreci göze almış olmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci olasılığı bir yana koyarak, ikincisi üzerinde durmaya çalışalım. Önce alınan duyumlara göre gelecek olan yeniliklerin neler olduğuna bir göz atalım. Bunların başlıcaları şunlardır :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:red;"&gt;● Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu üyelerinin bir bölümünün seçimi siyasal gücün elinde olacak. Ayrıca bu kurulun aldığı kararlar yargıya gidebilecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;● Anayasa Mahkemesi üyelerinin bir bölümü siyasal güç tarafından seçilecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;● Yüksek Askeri Şura kararları yargıya gidebilecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;● Parti kapatma kararlarında son söz TCBMM nin olacak.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlarla yargıda reform'a gidildlğl söyleniyor. Bizler &lt;em&gt;"reform"&lt;/em&gt; denince hemen her zaman iyileştirmeye yönelik bir davranışı anlarız. Reform sözcüğünün anlamı bizce budur. Lakin &lt;em&gt;"reform"&lt;/em&gt; sözcüğünün gerçek anlamı &lt;em&gt;"yeniden ya da tekrar biçimlendirme"&lt;/em&gt; dir. Bu&lt;em&gt; "yeniden biçimlendirme"&lt;/em&gt; olumlu yönde olabileceği gibi olumsuz yönde de olabilir. Bu bakımdan her zaman önümüze &lt;em&gt;"reform"&lt;/em&gt; adı altında konulanları, enine boyuna düşünerek değerlendirmemiz gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değişimi yapmaya tek başına AKP nin oyları yetmediğine göre, önce TCBMM sandalyesi çok olan muhalefetle işbirliği akla gelir. Ancak bunlardan CHP, Millet Vekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması hükmü konulmadıkça işbirliği yapmayacağını söylüyor. MHP ise hiç bir türlü işbirliğine yanaşmıyor. BDP olumku oy vermek için seçim kanunundaki barajın ya kaldırılmasını, ya da oldukça aşağı çekilmesini, ayrıca hazineden partilere yapılan para yardımının yaygınlaştırılmasını, ön koşul olarak ileri sürüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;Ama iş BDP nin olumlu oy vermesine gelince, eski DTP’liler, kendi anayasa değişiklik istemlerinin de pakete eklenmesini isteyebileceklerdir. Bu olmayacak bir şey değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki nedir bu istemler?...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu günlerde konuşulduğu gibi sadece &lt;em&gt;“seçim barajının indirilmesi”&lt;/em&gt; değil elbette...  Anayasa’nın &lt;em&gt;“değiştirilemez”&lt;/em&gt; ilk 4 maddesinin değiştirilmesi söz konusu olacaktır. Önce ilk üç maddede değişikliğe gidilmesi istenecek. En sonunda da bu değişikliğe engel olan dördüncü madde için :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;"İlk üç maddenin değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceğini öngören dördüncü madde yok sayılmalı...” &lt;/em&gt; Diyeceklerdir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle birşeyin olamayacağını söylemeyin. Çünkü bugünkü BDP’li milletvekillerinin kapatılan eski partilerinin Olağan Kongresi’nin sonuç bildirgesinde aynen yazılı bu istemler!.. Mardin Milletvekili &lt;strong&gt;Emine Ayna&lt;/strong&gt;’nın 26 Ağustos 2007’de Adana Teşkilatı’nın kongresinde yaptığı konuşmayı da unutmayın. Orada şöyle diyordu :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;“Devletin ve cumhuriyetin niteliklerinde değişiklik yapılmasının önüne geçen Anayasa’nın dördüncü maddesini değiştireceğiz. (...) Kesinlikle Meclis’in uslu çocuğu olmayacağız. Duvara açtığımız gediğin daha sonra da oluk olmasını sağlayacağız...” &lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir koşul onaylanabilir mi?... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olayların ne yöne doğru kayacağını hiç bilemeyiz. Her şey gözlerin ne kadar karardığıyla ilgilidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunların dışındaki bağımsızların, DSP nin, DP nin, Türkiye Partisinin toplam oyları olan 19 oy, işin referanduma gitmesini önleyemeyecek kadar azdır. Ayrıca AKP içinde de olumsuz oy verebilecek milletvekillerinin olabileceğini de hesaba katmak gerekir!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:red;"&gt;&lt;strong&gt;Her şeyin aydınlığa kavuşması için, sayın büyüğümüzün söylediği Mart ayının sonunu beklemeliyiz. Ama bu arada aklımızı yapılacak bir referandum için hazırda tutmamız gerekecektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada yukarda söylediğimiz birinci olasılığı, demek ki &lt;em&gt;&lt;big&gt;"aslında Anayasayı değiştirme gibi bir düşünce yoktur. Gündemi bir kaç ay süreyle değiştirmek için bu girişim yapılmıştır."&lt;/big&gt; &lt;/em&gt; düşüncesini de hiç akıldan çıkarmamalıyız.  &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-6264740081499864902?l=www.yalcinguran.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2010/03/anayasa-degisikligi.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-2302560653424484187</guid><pubDate>Sat, 27 Feb 2010 17:37:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-03-03T11:01:58.023+02:00</atom:updated><title>HUKUK DEVLETİ...</title><description>&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh6.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/S4jp36VSX8I/AAAAAAAACFY/UIVZOhhYjOI/demokrasi_guclerayriligi.jpg?imgmax=800" alt="demokrasi_guclerayriligi.jpg" border="0" width="450" height="307" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;&lt;em&gt;"Hukukçular hala hukukun tanımını aramaktadırlar&lt;/em&gt;"&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Immanuel Kant&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt; (1724  –  1804)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hukuk sözcüğü Osmanlıcada hakkın çoğulu, haklar anlamını taşır. Osmanlıcada diyoruz, çünkü Arapçada hakkın çoğulu "ah'kak" sözcüğüdür. Haklardan söz edildiğinden, bu tek sözcük bile kendi içinde hukuk için bir tür tanım içermiş oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hukuk için değişik tanımlar yapılmıştır. Bunlardan birkaçı şöyle :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;&lt;em&gt;"Toplum yaşamını düzenlemek icin, uygulanması devlet tarafindan yaptırıma bağlanmış kurallar biçimidir."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Hukuk, insan davranışlarını değerlendiren, çıkar çatışmalarına çözüm getiren kurallardan, normlardan meydana gelen bir sistem, bir bütündür."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Belirli bir zamanda belirli bir toplumdaki ilişkileri düzenleyen ve uyulması devlet zoruna (müeyyide) bağlanmış kurallar bütünüdür."&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl bir kişinin hakları, başka birinin haklarının başladığı yerde biterse, devletin de hakları bireylerin haklarının başladığı yerde sona ermelidir. Bu ilkeden yola çıkılarak hukuk devleti için şu tanım yapılmıştır :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;big&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;&lt;em&gt;"Tüm etkinliklerinde hukukun üstünlüğü ilkesi ile yargı denetimine bağlı kalan devlet, hukuk devletidir."&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/big&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hukuktan, devletin bir niteliği olarak söz edilmesi çok eski yıllara kadar gider. Hukuk devleti kavramı &lt;strong&gt;Platon&lt;/strong&gt; ile &lt;strong&gt;Aristoteles&lt;/strong&gt;’ten bu yana hukuk felsefesinde önemli bir yer tutmuştur. Bu kavram ortaçağda devlet örgütünün işlemesine ilişkin önlemlerden çok, toplumsal sözleşme ilkesine dayanıyordu. Buna göre hükümdar söz verdiği yükümlülükleri yerine getirmezse, yönetilenlerde ona itaat borcundan kurtulmuş sayılırdı. İngiltere’deki (dahası dünyadaki) ilk anayasal belge olan &lt;strong&gt;Magna Carta&lt;/strong&gt;’da (1215) yer alan direnme hakkı da kaynağını bu anlayıştan alıyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sonra &lt;strong&gt;Locke&lt;/strong&gt; ile &lt;strong&gt;Montesquieu’&lt;/strong&gt;nün ortaya attığı kuvvetler ayrılığı ilkesiyle genişleyerek daha büyük bir önem kazandı. 1787 ABD Anayasası’na da yansıyan &lt;em&gt;‘’doğal haklar’’&lt;/em&gt; kuramı ile ‘&lt;em&gt;’insan hakları’’&lt;/em&gt; anlayışı, hukuk devleti düşüncesine yeni boyutlar getirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gelişimin yarattığı birikim 19. yüzyıldan başlayarak, özellikle Alman hukuk öğretisinin sağlam temellere dayandırılmasını sağladı. Devletin amacının yurttaşlarının özgürlüğünü, eşitliğini ile hukukun egemenliğini güvence altına almak olduğunu savunan Kantçı devlet felsefesine dayanan Alman öğretisi, &lt;strong&gt;‘’hukuk devleti’’ (Rechtsstaat)&lt;/strong&gt; deyimini &lt;strong&gt;‘’polis devleti’’ (Polizeistaat)&lt;/strong&gt; kavramının karşıtı olarak kullandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapıtlarında &lt;em&gt;‘’hukuk devleti’’&lt;/em&gt; deyimine ilk kez yer veren &lt;strong&gt;Rudolf von Mohl' &lt;/strong&gt;dür. Hukuk devleti kavramına çeşitli anlamlar veren &lt;strong&gt;Stahl&lt;/strong&gt; ile &lt;strong&gt;Bahr&lt;/strong&gt; gibi Alman hukukçulardan sonra günümüzde geçerli olan hukuk devleti görüşüne en yakın tanımı &lt;strong&gt;Rudolf von Gneist&lt;/strong&gt; ortaya koydu. Buna göre hukuk devletinin güvence altına alınması için anayasada kamu hak ile özgürlüklerinin düzenlenmiş olması yeterli değildir. Bunların uygulamada değer kazanabilmesi için her şeyden önce devletin en etkin organı olan idarenin, özel bir yargı sistemince (idari yargı) sıkı bir biçimde denetlenmesi gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde gelişmiş hukuk sistemlerinde, özellikle kara Avrupa’sı hukukunda ortak bir hukuk kavramı ve kurumu olan hukuk devletinin şu öğelerden oluştuğu kabul edilmektedir :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;● Yasallık ilkesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;● Kuvvetler ayrılığı ilkesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;● Temel hak ve özgürlüklerin korunması ilkesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;● Hukuk güvenliği ilkesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;● İdarenin yargısal denetime bağlı olması ilkesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de hukuk devleti kavramı ilk kez idari hukuku bilgini &lt;strong&gt;Sıddık Sami Onar&lt;/strong&gt;’ın İdare Hukuku (1938) adlı yapıtında yer aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:red;"&gt;&lt;strong&gt;1961 Anayasası hukuk devleti deyimini devletin nitelikleri arasına sokan ilk Türk Anayasası oldu. 1982 Anayasası da 2. maddesinde hukuk devleti deyimine yer verir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak 1982 Anayasası hukuk devleti ilkesini kabul etmiş olmakla birlikte, özellikle temel hak ile özgürlüklere aşırı sınırlamalar getirmiştir. Ayrıca idarenin bazı işlemlerini yargı denetimi dışında tuttuğundan çağdaş hukuk devleti anlayışından farklı bir anlayışı yansıtır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ülkede hukuk yönünden her şey kitabına uygun, hukuk devleti görünümünde olabilir. Ama gene aynı ülkede  ayak direyerek, hukukun omurgası olan &lt;u&gt;&lt;big&gt;Usûl Hukuku Kuralları&lt;/big&gt;&lt;/u&gt; sürekli yanlış uygulanıyorsa, orada hukuk devletinin varlığından söz etme olanağı yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanırım ki, bizim kendimizi bu konuda irdelememiz gerekir. Çünkü gündemde olan gerçek dert budur.&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:red;"&gt;&lt;strong&gt;Durum media ile internette çeşitli tanımlarla anlatılıyor. Ama hiç kimse, bunların USUL HUKUKU KURALLARInda yapılan yanlışlar olduğundan söz etmiyor. Oysa sürekli olarak yapılmakta olan budur.&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;small&gt;&lt;em&gt;[Bazı alıntılarla telif edilmiştir]&lt;/em&gt;&lt;/small&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-2302560653424484187?l=www.yalcinguran.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2010/02/hukuk-devleti.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-5238538358257331201</guid><pubDate>Fri, 26 Feb 2010 08:50:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-02-26T11:37:15.737+02:00</atom:updated><title>ÖZEL HARB DAİRESİ?!...</title><description>&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh4.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/S4Zm3DUl8aI/AAAAAAAACFQ/3pc2UCnQDfw/picture21.jpg?imgmax=800" alt="picture21.jpg" border="0" width="444" height="300" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;&lt;em&gt;"Tanrım,&lt;br /&gt;Bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için CESARET,&lt;br /&gt;Değiştiremeyeceğim şeyleri Kabul etmek için SABIR,&lt;br /&gt;İkisi arasındaki farkı bilmek için AKIL ve HİKMET,&lt;br /&gt;Beni aşkın körlüğünden ve yalanlarından koruyacak DOSTLAR ver..."&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;HiTiTLER'iN M.Ö.2000 YILINDAKİ DUVAR YAZISINDAN&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Özel Harb Dairesi&lt;/strong&gt; 1953’te sessiz sedasız kuruldu. İnsanın inanası gelmiyor ama, varlığından uzun yıllar, devleti yönetenler de içinde olmak üzere, kimsenin haberi olmadı. Kore’de Türk tugayının komutan yardımcılığını yapan Tümgeneral &lt;strong&gt;Daniş Karabelen&lt;/strong&gt;, daireyi kurmakla görevlendirilmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özel Harb Dairesi, ABD desteğiyle (CIA) NATO’nun &lt;em&gt;“örtülü harekât konseptine” &lt;/em&gt;dayanarak kurulmuştur. ABD nin özel yardım faslından daireye her yıl 1 milyon dolar yardım sağlanıyordu. Teknik malzeme ile silahlar için yapılacak ödemelerin bu paradan mahsup ediliyordu. Bu para &lt;strong&gt;Bülent Ecevit&lt;/strong&gt;’in sonradan söylediği gibi dairenin resmi bütçesi yerine ya da personel maaşları gibi ödemelere hiç kullanılamazdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İsmail Tansu&lt;/strong&gt;’nun binbaşı olarak görev yaptığı kuruluş yıllarında Seferberlik Tetkik Kurulu (1970’ten sonra Özel Harb Dairesi olarak anıldı), ABD’nin önermesi üzerine Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde gizlice kurulmuştu. Görünen hedefi Rusya’nın muhtemel bir işgalinin engellenmesiydi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dairenin lojistikten sorumlu komutanı &lt;strong&gt;Tansu,&lt;/strong&gt; dairenin kuruluş amacını şöyle anlatıyor: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;&lt;em&gt;“Bize denildi ki, savaşta düşman (Rusya) Türkiye’yi işgal ederse, işgal ettiği yerlerde onların iflahını kesin. Gerilla hareketiyle onları yıpratın. Hazırlıklarımız hep bunun üstüneydi. Silahlı Kuvvetler bünyesinde kurulan Seferberlik Tetkik Kurulu’nun üyeleri sivil hayattan seçiliyordu. Hücre tipi yapılanmaya giden teşkilatta, hiçbir üye diğerini tanımıyordu. Güvenilirliğine inanılan üyeler, teşkilata ‘gizli yeminle’ alınıyordu.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üyeler, askerlik hizmetini yapanların içinden, çoğunluğu ise yedek subaylar arasından seçiliyordu: Yedek subayı, askerdeyken, daha hizmetteyken alıyoruz, eğitiyoruz ve diyoruz ki; senin memleketin şurası, ona göre bölge başkanımız var, onunla temas sağla. İlerde kuracağın teşkilat için kendini hazırla. 50-60 kadar subay bulunuyordu. Ancak teşkilat subaylarla değil, onların yönlendirdiği sivil-gönüllü elemanlarla kuruluyordu.”&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özel Harb Dairesinin yönetim kadrosu Genel Kurmay Başkanlığı içindedir. Ama bunun seçilerek görevlendirilmiş sivillerden oluşan eylem kadrosu bunun dışındadır. Bu eylem kadrosu &lt;em&gt;"Kontr-Gerilla"&lt;/em&gt; adıyla anılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zamanı geldiğinde Kontr-Gerillanın kullanması için bazı yerlere&lt;em&gt; "mühimmat"&lt;/em&gt; gömülmekteydi. Bunlar Kontr-Gerilla' nın gizli cephanelikleriydi. Yurt yüzeyinde pek çok bölgede var olmaları gerekir. Bu günlerde haber verme (ihbar) sonucu, belirli yerlerde kazılıp bulunanlar bunlardan bazılarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;u&gt;&lt;big&gt;&lt;span style="color:red;"&gt;Kontr-gerillaya yüklenen olaylardan bazıları ise şunlar: 1955’te Selanik’te Atatürk’ün doğduğu evin bombalanması, 6-7 Eylül olayları, 12 Mart darbesi [*], Kızıldere katliamı, 1 Mayıs olayları, Ağca’nın hapishaneden kaçırılması, K.Maraş, Çorum ile Gazi Mahallesi olayları.&lt;/span&gt;&lt;/big&gt;&lt;/u&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kuruluş için verilen yıllık ödenek 1974 yılında ABD ce kesidi. Demek ki artık Özel Harb Dairesine gerek kalmadığını ABD düşünmekteydi. Bunun sonucunda dönemin Genel Kurmayı, Başbakan &lt;strong&gt;Bülent Ecevit&lt;/strong&gt;in örtülü ödeneğinden işi yürütebilmek için para istemesiyle iş aydınlığa çıkmıştır. &lt;strong&gt;Bülent Ecevit'&lt;/strong&gt; e   bu konuda bir de brifing verilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuruluşu, yürütülüşü, hele de yukarda bildirilen eylemlerinin bazıları göz önüne alındığında, yapılan işlemin demokrasiyle, bağımsızlıkla uzaktan yakından bağlantısı olduğu söylenemez. Başka bir deyişle ağır bir yanlışlığın içine düşülmüştür. O halde...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;big&gt;&lt;span style="color:red;"&gt;&lt;strong&gt;DOĞRUSU NE OLMALIYDI?&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/big&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:red;"&gt;&lt;strong&gt;En başta, 1953 yılında CIA nın önerisiyle TCBMM ile Başbakanın haberi olmadan Genel Kurmay içinde böyle br oluşuma izin verilmemeliydi. İşin gizli tutulmasını USA istemiş olsa bile bunun gerekli makamlara bildirmek gerekirdi. Belki oluşuma TCBMM izin vermeyecekti. Bu konuda Irak savaşı sırasında TCBMM den geçemeyen tezkereyi anımsayalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca bu davranış orduyu kimin yönettiği sorusuna yanıt arayıp, irdelemeyi gerektirir, CIA mı, yoksa TC Hükümeti mi?... Böyle bir kuruluşun kolayca denetimden çıkabileceği daha kurulduğu anda bellidir. Çünkü yasa dışı gizli bir örgüttür. Yaptıklarını denetleyecek bir üst adli makam yoktur. Ama bunu görebilmek için uzgörü (vizyon) ile bir parça akıl sahibi olmak gerekir!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşin gizli olarak yürütülerek olup bittiye getirilmesinde ne akılla, ne mantıkla, ne de uzgörüyle (vizyon) bağdaşır yanı yoktur. CIA, TC devletinin ordusu içinde gizli bir örgüt kurmuş, buna da içerden önayak olunmuştur. Bu işte bir vebal varsa, o bu noktada, bu işe ön ayak olanlarla  başlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak ABD, dolaylı olarak CIA. kendi ülkeleri dışında hangi ülkeye el atmış, hangi işlemleri gerçekleştirmişse, o ülkede karmaşaya (chaos), yok yere kan dökülmesine yol açmıştır. Bunun örnekleri pek çok olup, herkesin bildiği şeylerdir. Özel Harp Dairesini kurdurarak bizim de başımıza çorap örülmesine neden olunmuştur. Ne yazık ki her dönemde ABD ile CIA nin bu beceriksiz oyunlarına geliniyor!... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir parça aklımızı başımıza alıp, bağımsız bir devlet gibi davranmayı öğrenmek gerekiyor. Dünya yüzünde bir çok ulusla birlikte yaşıyor olmakla birlikte, bağımsız bir ülke olduğumuzu unutmadan, ilişkilerimizi buna göre yürütmeliyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllar sonra, 1974 yılında ABD ödeneği kesince zamanın Başbakanının durumdan haberi olmuştur. O anda Başbakana düşen, bazı çok vahim sonuçlu sakıncalı uygulamalarını da bidiğine göre, bu uygunsuz duruma hemen son vermek, Özel Harb Dairesini kapatıp, işlevine son vermekti. Oysa Başbakan kendisine verilen  brifingin ardından Özel Harb Dairesi için, "&lt;em&gt;Savunmamız için fevkalade hayati bir teşkilattır"&lt;/em&gt; diye övgüde bulunduğunu &lt;strong&gt;Tümgenerel Sabri Yirmibeşoğlu&lt;/strong&gt; bildirmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan sonraki dönemlerde, Başbakanlar Kontr-Gerilla'yı ortadan kaldırmak bir yana, zaman zaman savunmuşlardır bile... Yazılı ile görsel media bu tür kayıtlala doludur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece Özel Harb Dairesi günümüze kadar geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupada aynı amaçla kurulmuş gizli örgütler, örnekse İtalyada &lt;em&gt;Gladio&lt;/em&gt;, İngilterede &lt;em&gt;Stay-behind = geride kalanlar,&lt;/em&gt; Fransada &lt;em&gt;Rüzgar Gülü&lt;/em&gt;, Belçikada &lt;em&gt;Glaive = Kılıç&lt;/em&gt;, Hollandada &lt;em&gt;Cooperation und Aufklaerung = Operasyon ve Keşif&lt;/em&gt;, Yunanistanda &lt;em&gt;Sheepskin = Koyun postu&lt;/em&gt;, İsviçrede &lt;em&gt;Gizli Müdafaa Örgütü&lt;/em&gt; vb. 1990 lı yıllar içinde bu devletler içlerindeki gizli kuruluşları tümüyle ortadan kaldırarak, sırtlarındaki bu kamburlardan kurtuldular. Çünkü ABD bile bunların artık gereksiz olduklarına, çok önce ödenekleri keserek karar altına almıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;big&gt;Bu günkü günde yaşadığımız karmaşanın büyük bölümü bu kuruluşun varlığından doğmaktadır. Şimdi bazı generaller ile amiralleri savcı önüne çıkarıyoruz. Ama varsa asıl vebal, başta bu örgütü gizlilik içinde kuranlarla,  varlığı ortaya çıktığı andan başlıyarak, onu ortadan kaldırmayan ya da kaldıramayan bütün gelmiş geçmiş siyasiler, demek ki hükümetler ile yöneticilerindir. Şimdilerde mahkeme önüne çıkarılanlar, deyimi mazur görün ama, birer günah keçisi olmak durumunda bırakılmışlardır. Çünkü bağlı oldukları kuruluşun yaşamını sürdürmesi ile bildiği gibi işini (bu arada zaman zaman denetimden çıkarak) yürütmesine  hükümetlerce göz yumularak, izin verilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emekli ya da görevli komutanları mahkeme önüne çıkarıyoruz. Ama Özel Harb Dairesinin kapatılmaya çalışıldığına ilişkin hiç bir haber duyulmuyor!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demek ki asıl kaynağı kurutmak kimsenin aklına gelmiyor!!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlamak biraz güç, ama demek hala bu örgütün çok işe yaradığı fikri kabul görmekte!...&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/big&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;--------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;[*] &lt;strong&gt;12 Mart Muhtırası&lt;/strong&gt;, 12 Mart 1971 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Genelkurmay Başkanı &lt;strong&gt;Memduh Tağmaç&lt;/strong&gt;, Kara Kuvvetleri komutanı &lt;strong&gt;Faruk Gürler&lt;/strong&gt;, Deniz Kuvvetleri komutanı &lt;strong&gt;Celal Eyiceoğlu&lt;/strong&gt; ile Hava Kuvvetleri komutanı &lt;strong&gt;Muhsin Batu&lt;/strong&gt;r'un imzasıyla Cumhurbaşkanı &lt;strong&gt;Cevdet Sunay&lt;/strong&gt;'a bir muhtıra vererek hükûmetin istifaya zorlandığı askeri müdahaledir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye Cumhuriyeti tarihinde meydana gelen dördüncü; başarılı olmuş ikinci; ve emir-komuta zinciri içerisinde yapılmış ilk askeri darbe eylemidir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-5238538358257331201?l=www.yalcinguran.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2010/02/ozel-harb-dairesi.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-2819767872581244350</guid><pubDate>Tue, 23 Feb 2010 11:08:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-02-28T10:55:15.717+02:00</atom:updated><title>BİR LÜTERCİ ALMAN RAHİBİNİN AĞZINDAN İBRET ALINACAK BİR GELİŞME!...</title><description>&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh6.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/S4O0DStxp9I/AAAAAAAACE4/1kSyIHXDbuY/mn.jpg?imgmax=800" alt="mn.jpg" border="0" width="355" height="500" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;&lt;em&gt;"Düşünce özgürlüğü tüm kötülüklerin anasıdır."&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Adolf HITLER&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:green;"&gt;"In Deutschland kam sie erstmals für die Kommunisten,&lt;br /&gt;und ich nicht sprechen, denn ich war ja kein Kommunist.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dann kamen sie für die Juden,&lt;br /&gt;und ich nicht sprechen, weil ich kein Jude war.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dann kamen sie für die Gewerkschafter,&lt;br /&gt;und ich nicht sprechen, denn ich war kein Gewerkschafter.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dann kamen sie für die Katholiken,&lt;br /&gt;und ich nicht sprechen, weil ich Protestant war.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dann kamen sie für mich --&lt;br /&gt;und in dieser Zeit war niemand mehr zu sprechen. "&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;“In Germany they first came for the Communists,&lt;br /&gt;and I didn't speak up because I wasn't a Communist.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Then they came for the Jews,&lt;br /&gt;and I didn't speak up because I wasn't a Jew.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Then they came for the trade unionists,&lt;br /&gt;and I didn't speak up because I wasn't a trade unionist.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Then they came for the Catholics,&lt;br /&gt;and I didn't speak up because I was a Protestant.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Then they came for me —&lt;br /&gt;and by that time no one was left to speak up.”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:red;"&gt;"Almanyada Naziler, Komunistleri aldiklarinda&lt;br /&gt;sesimi cikarmadim&lt;br /&gt;Komunist degildim ki...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yahudileri aldiklarinda da&lt;br /&gt;SUSTUM,&lt;br /&gt;cunku Yahudi de degildim...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sendikacilari aldiklarinda&lt;br /&gt;protesto etmedim,&lt;br /&gt;Sendikaci da degildim...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra, Katolikleri hapse attiklarinda&lt;br /&gt;Sesimi cikarmadim&lt;br /&gt;Çünkü ben protestandım...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beni almaya geldiklerinde ise&lt;br /&gt;protesto edecek kimse kalmamıştı.."&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;big&gt;&lt;strong&gt;Friedrich Gustav Emil Martin Niemöller [*]&lt;/strong&gt;&lt;/big&gt; &lt;br /&gt;(14 Ocak1892 – 6 Mart1984)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;---------------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[*] Alman din adamı. birinci dünya savaşı'nın denizaltı subayı, Weimar Cumhuriyeti'nin kurulmasını izliyerek ordudan ayrılıp ilahiyat okumaya başlamıştı. Otuzların başında NSDAP ne açıkça destek verdiyse de, kısa süre sonra parti ile anlaşmazlığa düştü. 1934 yılında Adolf Hitler ile görüşen önemli din adamları arasında yer almıştı. Ancak verilen emirleri dinlememesi hem işine mâl olmuştu, hem de yasaklı olmasını sağlamıştı. Konuşma yasağına karşın verdiği vaazlarla iktidarın tepkisini çekerek tutuklandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk tutukluluk hâli kısa sürdükten sonra serbest bırakılmış ancak uğruna canını koyduğu yolundan şaşmadığı için bir daha tutuklanmış, Dachau toplama kampı'nı boylamıştı.&lt;br /&gt;savaş sonrasında kiliseye dönen isim, almanya'nın silahlanmasına karşı verdiği savaş ile ünlenmişti. Konrad Adenauer'e yazdığı bir mektupla, silahlanmayı yeğinlikle eleştirmişti. 1957 yılında da Almanya'nın atom bombası imal etme çabasına verdiği savaşla dikkat çekti. Ne yazık ki o ve arkadaşları bir avuçtular, sadece spd'nin desteği yetmeyecekti...&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-2819767872581244350?l=www.yalcinguran.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2010/02/bir-luterci-alman-rahibinin-agzindan.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-8650454667948820000</guid><pubDate>Sun, 21 Feb 2010 09:08:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-02-26T11:40:35.969+02:00</atom:updated><title>Yoğurt Etkeni "Türk Basili" ni Bulan Ord. Prof. Dr. REFİK GÜRAN...</title><description>&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh4.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/S4BFU2iMqLI/AAAAAAAACEU/xF__8N54Bl0/Refik%20G%C3%BCran.png?imgmax=800" alt="Refik Güran.png" border="0" width="509" height="689" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;&lt;em&gt;"İlimle geçen bir gece,ibadetle geçen bin geceden hayırlıdır"&lt;/em&gt; &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;HZ. MUHAMMED&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoğurt insan oğlunun, Türklerce bulunmuş,  en büyük icatlarından biridir. Eski Türkçe de yoğurt sözcüğü bazen yoğurt bazen de yogrut biçiminde, ancak 8. yüzyıldan sonraki metinlerde görülmektedir.Yoğurt sözcüğünün geçtiği Uygurca yazıtlar Taklamakan Çölünün kuzey doğusuna düşen bu günkü Tufan Karahoca (eski adı Hoçu) dolaylarında bulunmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kaşgârlı Mahmut&lt;/strong&gt;' ca 10 asırda yazılmış bulunan Divanı Lügatıt Türk ile  &lt;strong&gt;Yusuf Hacip&lt;/strong&gt;' ce yazılan  Kutatgu Bilig adlı yapıtlarda yoğurt sözcüğüne bugünkü anlamda rastlanmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://lh4.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/S4D4v8J0_BI/AAAAAAAACEc/hIYjt725Nzg/YEMEK-TARIHI-YOGURT-TURK-BASILI-OSMANLICA-KITAP__23459207_0.jpg?imgmax=800" alt="YEMEK-TARIHI-YOGURT-TURK-BASILI-OSMANLICA-KITAP__23459207_0.jpg" border="0" width="180" height="240" align="left" /&gt;&lt;span style="color:red;"&gt;Eski Türkler yoğurt elde etmesini biliyorlardı. Ama sütün nasıl olup ta yoğurt haline geldiğini bulma onuru gene bir Türk olan   bakteriyolog hekim &lt;strong&gt;Ord. Prof. Dr. Refik GÜRAN'&lt;/strong&gt;a nasip olmuştur. Uzun çalışmalar sonucu elde edilen bu buluşu da 1924 yılında  &lt;em&gt;"Yemek Tarihi, Yoğurt Türk Basili"&lt;/em&gt; başlıklı bir kitap olarak yayınlamıştır (yandaki resim)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sütün yoğurda dönüşmesini &lt;em&gt;"Türk Basili"&lt;/em&gt; denen, ortamda laktik asit oluşumuna neden olan bir minicanlı sağlar.Bu minicanlı en iyi 37 C ye yakın ısıda gelişir.Yoğurt, süt şekerinin (laktozun) bir bölümü, yoğurt mayasının etkisiyle laktik asit haline gelmesinden ötürü meydana gelen pıhtılaşmış bir süttür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sütteki asitiğin, yavaş yavaş yükselmesiyle, sütün bileşimindeki kalsiyum kazainattan,  kalsiyum ayrılarak kazein jel haline geçer. Demek ki pıhtılaşır. Bu olaya, yoğurtlaşma diyoruz. Yediğimiz yoğurt içinde &lt;em&gt;"Türk Basili"&lt;/em&gt; yaşamı ile işlevini sürdürür. Bu yüzden çok bekliyen yoğurt ekşir. Ekşime yoğurt içindeki laktik asidin artmasından ibarettir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;&lt;strong&gt;Ahmet Refik GÜRAN&lt;/strong&gt; 1870 yılında İstanbulda doğdu. 1963 yılında gene İstanbulda yaşamını yitirdi. Kabri Yahya Efendi Dergahındadır.  Babası İlmiyeden &lt;strong&gt;Hoca Mehmet Rakım Efendidir&lt;/strong&gt;. &lt;strong&gt;Rakım Efendi&lt;/strong&gt; zamanının tanınmış hattatlarından olup, bu günün ölçülerine göre bile çok açık fikirli bir din adamıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dr. Ahmet Refik Güran,&lt;/strong&gt; (8 Ekim 1912 - 29 Eylül 1913) tarihleri arasında çıkan Balkan savaşlarına asker hekim olarak katılmıştır. Meşakkatli geçen bu harp yıllarında tifüs hastalığına yakalanmıştır. Tifüs' ten sağlıklı olarak kurtulmayı başarmışsa da, sekel olarak bir bacağı ötekine göre ince kalmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dr. Ahmet Refik Güran&lt;/strong&gt; , &lt;strong&gt;Dr. M. Nicolle [*]&lt;/strong&gt; ile birlikte 7 yıl gibi uzun bir süre çalışmış, mikrobiyoloji alanında birçok değerli çalışmalar yaparak yayımlamıştır. Bakteriyolojihane-i Osmani'de; sularda bulunan kolibasillerin envaı, Vebaibakari hastalığı ile serumu, lökosit sayımı, keçi ciğer ağrısı hastalığı; Baktriyolojihane-i Baytari'de: Barbon aşısı, şarbon aşısı, şarbon serumu, tavuk kolerası aşısı, kuru serum, kan alma - vermeye yarayan alet ile periton kanülü yapan &lt;strong&gt;Dr. Refik Güran,&lt;/strong&gt; ayrıca ilk Türk peptonunu da yapmayı başarmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda bildirilen çalışmaları yanı sıra, daha birçok önemli incelemeleri ile ihtira beratı almış olduğu buluşları da olan &lt;strong&gt;Dr. Refik Güran&lt;/strong&gt;, yurdumuzda bakteriyolojinin kurulmasında, gelişmesinde, bakteriyoloji laboratuar ya da enstitülerinin açılmasında, bakteriyologların yetişmesinde çok büyük katkıları olmuş bir bilim adamımızdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Prof. Dr. Ahmet Refik Güran&lt;/strong&gt;, 1867 de öğretime başlayan Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiyede 1894’den başlayarak  ders vermeye başlamıştır. &lt;strong&gt;Prof. Dr. Refik Güran&lt;/strong&gt; 1908-1909 yıllarında Tıp Fakültesinin Eczacı ile Diş Hekimliği okullarının bakteriyoloji hocalığına getirilmiş, 1914 yılında da, &lt;strong&gt;Simond&lt;/strong&gt;’un ayrılması ile Bakteriyolojihane’nin Müdürü olmuş, bu sırada &lt;em&gt;“Hıfzıssıhha Müessesesi”&lt;/em&gt; adı altında birleştirilen Bakteriyolojihane, Kimyahane, Daülkelp ile Telkihhane de onun yönetimine verilmiştir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;--------------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[*] 1893 yılında İstanbul’da yeni bir kolera salgını çıkmıştır. Paris’teki bakteriyoloji öğrenimini bitirip bir yıl önce dönmüş bulunan &lt;strong&gt;Zühtü Nazif&lt;/strong&gt; ile &lt;strong&gt;Rıfat Hüsamettin&lt;/strong&gt; hastaların dışkılarından bakteriyi izole ederek etiyolojik teşhisi koymuşlardır. Salgın için padişahın &lt;strong&gt;Pasteur&lt;/strong&gt;’den tavsiye istemesi üzerine, Pasteur &lt;strong&gt;Chantemesse&lt;/strong&gt;’i İstanbul’a yollamış, İstanbul’da üç ay kalan &lt;strong&gt;Chantemesse&lt;/strong&gt; bir rapor hazırlayıp dönerken &lt;strong&gt;İkinci Abdülhamit&lt;/strong&gt;’e ayrı bir bakteriyolojihane kurulmasını telkin etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Chantemesse&lt;/strong&gt; Fransa’ya dönünce, yerine birisinin gönderilmesi istenmiştir. Yerine Pasteur Enstitüsü’nden &lt;strong&gt;Maurice Nicolle&lt;/strong&gt; gönderilmiştir. Maurice Nicolle Bakteriyolojihane Müdürlüğü’ne tayin edilmiştir. &lt;strong&gt;M.Nicolle&lt;/strong&gt;’ün tertip ettiği şekilde Demirkapı’da Askeri Tıbbiye Mektebi’nin önünde hazırlanan ahşap binada Bakteriyolojihane-i Osmani kurulmuştur. Mekatib-i Askeriye Nezareti’ne bağlı olarak çalışmaya başlayan Bakteriyolojihane 1894’de M.Nicolle’ün isteğiyle Nişantaşı’ndaki Çiftebakkallar’da bulunan Süleymanpaşa Konağı’na geçerek müstakil bir bina kazanmıştır. Tıbbi bakteriyolojiye olduğu kadar veteriner bakteriyolojiye de önem veren, birçok bakteriyolog yetiştiren, difteri, veba vs. serumlarını hazırlayan bu kuruluş, &lt;strong&gt;M.Nicolle&lt;/strong&gt;’ün 1901’de Paris’e dönüşünden sonra 1910’a kadar &lt;strong&gt;Remlinger&lt;/strong&gt;’nin ondan sonra da &lt;strong&gt;Simond’&lt;/strong&gt;un idaresinde çalışmıştır. Bakteriyolojihane bu sıralarda Çemberlitaş’ta Matbaa Sokağı’ndaki bir binaya taşınmıştır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-8650454667948820000?l=www.yalcinguran.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2010/02/yogurt-etkeni-basili-ni-bulan-ord-prof.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-7860701405001787049</guid><pubDate>Fri, 19 Feb 2010 12:00:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-02-20T20:23:48.457+02:00</atom:updated><title>AYDIN (INTELLECTUAL) KİME DENİR?...</title><description>&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh4.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/S3vi5kiC2II/AAAAAAAACDw/YQ9uyNAaSIg/Cat_Intellectual.jpg?imgmax=800" alt="Cat_Intellectual.jpg" border="0" width="298" height="378" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;&lt;em&gt;"Fiat lux !" &lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;Işık olsun!"&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;(Evrenin yaratılması sırasındaki ilahi emir)&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aydın  (Osmanlıca : Münevver; Latince : ıntellectualis İngilizce : Intellectual; Fransızca : Intellectuel; Almanca : Intellektuelle; İspanyolca : intelectual) Sözcüğün Latincesi olan intellectualis' ten  Fransızcaya, oradan öteki dillere geçmiştir, 1265 yılında beri kulanımda kaldı (745 yıl).  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;Sözcüğün tam anlamı bizde başka, batıda başka tanımlanmaktadır. Bu bakımdan dilimizde bu sözcüğün anlamı konusunda, her konuda olduğu gibi, bir kargaşa var diyebiliriz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun nedeni batıdan aldığımız, sonradan da, bazı kez birer karşılık bulduğumuz sözcüklerin tam anlamlarını bilememiz ya da gerçek anlam konusuna önem vermemizdir. Biz sözcüklere aklımıza estiği gibi anlam yüklüyoruz. Bu da derdimizi anlatmada bizim yokuşa sürülmemizle sonlanıyor. Sonuçta &lt;em&gt;"galatı maruf"&lt;/em&gt;u &lt;em&gt;"lugati sahih&lt;/em&gt;"e yeğlemiş oluyoruz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:red;"&gt;Dilimize bu sözcüğün anlattığı  kavram batı dillerinden girdiğine göre, herşeyden önce sözcüğün anlamını incelemek gerekir. Intellectual sözcüğünün kökü olan &lt;big&gt;&lt;strong&gt;intellect'&lt;/strong&gt;&lt;/big&gt; in anlamı &lt;big&gt;&lt;strong&gt;zeka&lt;/strong&gt;&lt;/big&gt; demektir. Batı kaynaklarına göre intellectual &lt;em&gt;"zeka ile ilgili"&lt;/em&gt; ya da &lt;em&gt;"histen çok zeka ile iş gören"&lt;/em&gt;, &lt;em&gt; "zeka bağımlısı"&lt;/em&gt; anlamlarını taşır. Bu yönden dilimizde karşılık olarak kullandığımız "aydın" sözcüğü tam yerini bulmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konuda Vikipedi'nin yaptığı tanım şöyledir : &lt;em&gt;"&lt;strong&gt;Bir intellectual&lt;/strong&gt;, kişisel ya da mesleki alanda, zeka (düşünme gücü ile sonuç çıkarma) ile analitik düşünceyi kullanan kişidir".&lt;/em&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Öte yandan batı yazınında &lt;em&gt;"intellectual disability",&lt;/em&gt; demek ki &lt;em&gt;"intellectual yetersizlik"&lt;/em&gt; denen durum, testlerle saptanan ortalama zeka skorlarının altında kalma diye tanımlanır. Bu da gösteriyor ki, nereden bakılırsa bakılsın intellectual sözcüğü zeka ile ilgili bir hali anlatmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:red;"&gt;Bunlara dayanarak biz de ntellectual için şu tanımı yapabiliriz : &lt;em&gt;&lt;strong&gt;&lt;big&gt;"Aydın ya da intellectual karşılaştığı her olayı, her fikri zeka süzgecinden geçirip, bir sonuca varan kişidir"&lt;/big&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu tanımlara karşın bize geldiğimizde... Entellektüelin anlamının, &lt;span style="color:blue;"&gt;&lt;em&gt;"birçok önemli konuda konuşabilecek düzeyde, belli bir bilgi birikimi ile kültüre sahip kişi "&lt;/em&gt; &lt;/span&gt; olduğu söylenir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hele bir de, halk arasında uydurulmuş bir &lt;strong&gt;&lt;span style="color:red;"&gt;&lt;em&gt;"Entel"&lt;/em&gt; (!)&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt; deyimi vardır ki, entellektüel olmaya özenen, aslında fazla birşey bilmeyen kişi olarak bilinir. En koyusundan cahilce bir anlayıştır bu... Sapla samanı ayıramamanın açık bir göstergesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizler intellectual' e karşılık olarak bulduğumuz &lt;em&gt;"aydın"&lt;/em&gt; ı da doğal olarak zeka içerikli değil bilgi içerikli olarak kullanmaktayız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görüldüğü gibi biz sözcüğün ana anlamını görmezden gelip, tümüyle çarpıtmışız. &lt;span style="color:blue;"&gt;&lt;big&gt;&lt;strong&gt;Bunun nedeni zekayla aramızın pek te iyi olmadığına bağlanabilir. Ama bizler bilgiye de o kadar tutkun bir ulus sayılmayız.&lt;/strong&gt;&lt;/big&gt; &lt;/span&gt;Neden ne olursa olsun entellektüel sözcüğünün anlamını&lt;em&gt; "galatı maruf"&lt;/em&gt; haline getirmiş bulunuyoruz. Aynı &lt;em&gt;"nostalji, aperitif, ordövr"&lt;/em&gt; sözcüklerinde olduğu gibi dışardan aldığımız sözcüklerin asıl anlamlarını bir yana koyup anlam bakımından aklımıza estiğince kullanmaya aşırı düzeyde eğilimliyiz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;big&gt;&lt;span style="color:red;"&gt;&lt;strong&gt;Bizim bütün kusurumuz, &lt;strong&gt;Nurullah ATAÇ'&lt;/strong&gt;ın da söylediği gibi, sözcüklerin tam anlamlarını bilmeden, bu anlamları araştırma zahmetine de hiç katlanmadan sonuca varabileceğimizi sanmaktır. Böylece hiç gerçek olmayan çıkarımlara ulaşıp, kavramları birbirine karıştırarak, bunlarla boğuşmak zorunda kalıyoruz... Sonuç her zaman için yenilgi olacaktır...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun için &lt;strong&gt;Nurullah ATAÇ&lt;/strong&gt;, &lt;em&gt;“yabancı dilden aktardığımız sözcüklerin eski Grekçe ile Latince köklerine inerek tam anlamlarının ortaya çıkarmamız gerektiğini”&lt;/em&gt; söyler. Bu yüzden de gençlerimize bu dilleri öğretmenin yararlarını anlatır.&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/big&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-7860701405001787049?l=www.yalcinguran.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2010/02/aydin-intellectual-kime-denir.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-7855603794153971862</guid><pubDate>Wed, 17 Feb 2010 10:27:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-02-18T15:50:11.225+02:00</atom:updated><title>BUHAR MAKİNASI - LOKOMOTİF - BEYGİR GÜCÜ...</title><description>&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh6.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/S3uwNnWoeVI/AAAAAAAACDQ/cvx3h9Ur69c/450px-Steam_engine_in_action.gif?imgmax=800" alt="450px-Steam_engine_in_action.gif" border="0" width="450" height="293" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;&lt;em&gt;"Mater artium necessitas &lt;br /&gt;(İcatlar ihtiyaçlardan doğar.)" &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Lucius Apuleius&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suyun ısıtılması sonucu çıkan su buharının kapalı alanda bir gücü olduğu &lt;strong&gt;Denis Papin&lt;/strong&gt;' ce [*] 17 ci yüzyılda ortaya konmuştur. Bu gücü mekanik harekete dönüştürecek düzeneği de 1776 yılında &lt;strong&gt;James Watt&lt;/strong&gt; buldu [**]. Bu buhar makinasıdır (yukarıdaki resim).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt; Watt&lt;/strong&gt;' ın buluşundan yararlanan &lt;strong&gt;George Stephenson&lt;/strong&gt;, (9 Haziran 1781-12 Ağustos 1848) ilk buharlı lokomotif olan &lt;em&gt;rocketi&lt;/em&gt; tasarlayan İngiliz makine mühendisidir. Demir yollarının baba adamı olarak ta bilinir. Tasarladığı &lt;em&gt;rocket&lt;/em&gt; adlı lokomotif, 1829 yılında, Liverpool-Manchester hattında, saatte 22 km hızla, 12 942 kg yükü çekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Stephenson ilk olarak Newcastle'da bir kömür madeninde işe başladı. Burada kömür yüklü kantarları çekenilecek lokomotifler yaptı. İlk olarak kömür ile çalışan lokomotifleri inceledi. Daha sonra buharlı makineler hakkında bilgisi arttı. On yıl içinde bunları da yapmaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Stephenson&lt;/strong&gt; 1814'te kömürle çalışan bir gezi lokomotifi tasarladı. Bu 30 tonu çekebiliyordu. Kömürle çalışan flanşlı, rayları tam kavrayabilen tekerleri icad etti. Daha sonra bunu buharlı lokomotiflerine uyguladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Watt buhar gücünü mekanik harekete çevirip, ortaya bir makina koyunca bunun gücünü belirtecek bir güç birimi bulma gereksinimini duydu. O güne kadar herkes, hareketli araç olarak at arabaları kullanmaktaydı. Bunlar tek atlı, iki atlı, 4 ya da 6 atlı (diligence denilen kentler arası işleyen yolcu arabaları) biçiminde dağılım gösteriyordu. Bu yüzden güç deyince halkın aklına arabalara koştukları beygirlerin güçleri gelmekteydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu yüzden İskoçyalı mühendis, fizikçi &lt;strong&gt;James Watt&lt;/strong&gt;, ürettiği buhar makinelerinin iş yapabilme yeteneklerini müşterilerinin kolayca var olan sistemlerle karşılaştırabilmeleri amacı ile 1872 yılında &lt;em&gt;"Beygir Gücü"&lt;/em&gt; kavramınını kullanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Watt&lt;/strong&gt;, bir atın bir 12 fit yarıçaplı bir değirmen çarkını saatte 144 kez ya da dakikada 2,4 kez çevirebildiğini, çarka uyguladığı kuvvetin 180 libre-kuvvet olduğunu öngörerek aşağıdaki hesabı yapmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:red;"&gt;1 ft (fit) = 0,3048 m &lt;br /&gt;1 libre = 0,45359237 kg &lt;br /&gt;1 lbf (libre-kuvvet) = g × 1 libre = 9,80665 m/s2 × 1 lb × 0,45359237 kg/lb = 4,44822 kg·m/s2 = 4,44822 N &lt;br /&gt;İş = Kuvvet x Yol ; Güç = İş / Zaman ; Güç = (Kuvvet x Yol) / Zaman&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;söylemlerinden&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;buradan çıkan 32.572 sonucunu 33.000'e yuvarlatan Watt bu rakamı 1 Beygir gücü olarak tanımlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde &lt;strong&gt;James Watt'&lt;/strong&gt;ın adı ile anılan SI güç birimi Watt olarak, 1 BG: ya da W  olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belirtilmemişse otomobil motor güçlerinin tanımlanmasında kullanılan BG, hp ya da PS olarak söylenen güç birimi, genellikle metrik beygir gücü olarak adlandırılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 metrik BG ya da PS: 735,49875 W'a eşittir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;small&gt;&lt;em&gt;[Bazı alıntılarla telif edilmiştir]&lt;/em&gt;&lt;/small&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;--------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;[*] &lt;strong&gt;Denis Papin&lt;/strong&gt;(1647 Chitenay-1714 Londra), Fransız fizikçi. 1673'te Paris'te fizikçi &lt;strong&gt;Huygens&lt;/strong&gt;'in yardımcısı olarak çalıştı. İngiltere'ye geçerek &lt;strong&gt;Boyle&lt;/strong&gt; ile birlikte araştırmalar yaptı. Burada, sonradan düdüklü tencerenin esin kaynağı olan ve &lt;em&gt;"Papin Tenceresi"&lt;/em&gt; diye anılan tencereyi icat etti; hava boşaltma makinesi ile püskürtme makinesini geliştirdi (1679). Marburg Üniversitesi'nde matematik ile fizik okuttu. Maden ocaklarını havalandırmak için vantilatörler yaptı; ocak körükleri ile tuz kurutma makineleri oluşturdu. İlk buharlı gemiyi yaptıysa da geminin İngiltere'ye gitmesi, mavnacılar tarafından engellendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[**] Tam kapsamlı bir buhar makinesi geliştirmeye çalışan &lt;strong&gt;James Watt'&lt;/strong&gt;a Carron Demir İşleri şirketinin kurucusu &lt;strong&gt;Joh Roebuck&lt;/strong&gt; maddi olarak destek olmuştur. Hemen başarılı olmayan tasarım maddi sıkıntıya düşünce &lt;strong&gt;Watt &lt;/strong&gt;8 sene anketçilik yapmıştır. &lt;strong&gt;Roebuck&lt;/strong&gt; iflas edince, &lt;strong&gt;Matthew Boulton&lt;/strong&gt; patent haklarını satın almış, &lt;strong&gt;Watt &lt;/strong&gt;ile 25 yıl sürecek başarılı bir ortaklığa imza atmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonunda 1776'da başarı ile üretilen buhar makineleri ticarî olarak satılmaya başlamış, çoğunlukla madenlerden suyu pompalamak için istem gelmiştir. Geniş kullanımı, &lt;strong&gt;Boulton&lt;/strong&gt;'un önerisi ile ileri-geri hareketin &lt;strong&gt;Watt&lt;/strong&gt; tarafından dönüş hareketine çevrilmesiyle başlamıştır. Sonraki 6 yıl içinde tasarımda çeşitli iyileştirmelerde bulunan &lt;strong&gt;Watt&lt;/strong&gt;, gücü kontrol etmek için valf ile buhar basınç göstergesi eklemiştir. Bu gelişmeler ile &lt;strong&gt;Heathfield'&lt;/strong&gt;in buhar makinesinden 5 kat daha verimli bir makine ortaya çıkmıştır.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-7855603794153971862?l=www.yalcinguran.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2010/02/buhar-makinasi-lokomotif-beygir-gucu.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-7686180785409473834</guid><pubDate>Mon, 15 Feb 2010 09:16:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-02-16T19:19:53.220+02:00</atom:updated><title>ZİHİN TÖKEZLEMESİ?!!...</title><description>&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh3.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/S3gAGQltmMI/AAAAAAAACDE/ecCeMG6g58I/sevr-anlasmasi-osmanli.jpg?imgmax=800" alt="sevr-anlasmasi-osmanli.jpg" border="0" width="509" height="333.5" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;&lt;strong&gt;I. Dünya Savaşı Sonunda Osmanlı İmparatorluğu ile İtilaf Devletleri Arasında İmzalanan Sèvres Antlaşmasına göre Osmanlıya kalan Topraklar.&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;&lt;em&gt;"Bene diagnoscitur, bene curatur &lt;br /&gt;(İyi teşhis etmek, iyi tedavi etmektir)."&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Latin Deyişi&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf Gazetesinde herkesin yakından tanıdığı kişi, &lt;em&gt;"BüyükSelanik"&lt;/em&gt; başlığını taşıyan bir makale yazmış. Bu makalenin bir yerinde şöyle diyor :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;&lt;em&gt;["Okuduklarımdan anlayabildiğim kadarıyla (Atatürkün) iki büyük tutkusu vardı. Birincisi “lider” olmak.  İkincisi de, ta gençliğinden beri söylediği gibi Osmanlı‘"nın diğer topraklarından vazgeçip Anadolu‘da büyük bir Selanik [*] yaratmak."]&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nereden, nasıl okuduğu [**] bir yana, okuduklarından neler anladığı çok tartışma götürür. Biz de buradan yola çıkıp, konuya açıklık getirmeye çalışalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:red;"&gt;Bir an için tarihte &lt;strong&gt;Mustafa Kemal&lt;/strong&gt; gibi birinin yeryüzüne gelmemiş olduğunu, Türk İstiklal Savaşının da yapılmamış olduğunu kabul edelim. Bu noktadan sonra neler olacağına bir bakalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci Dünya Savaşı sonunda Osmanlı İmparatorluğu yenik düşmüştü. Bunun sonunda &lt;strong&gt;Mondros Mütarekesi&lt;/strong&gt; imzalandı. Mondros Ateşkes Anlaşması ya da Mondros 17 Mütarekesi, I. Dünya Savaşı sonunda Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri arasında imzalanan ateşkes belgesidir. Osmanlı Devleti adına Bahriye Nazırı &lt;strong&gt;Rauf Bey&lt;/strong&gt;, Limni adasının Mondros Limanı'nda demirli Agamemnon zırhlısında 30 Ekim 1918 akşamı imzalanmıştır. Mondros Ateşkes Anlaşması, Osmanlı Devleti'nin yıkımından sonra kurulan Türkiye'nin çerçevesini çizen ilk uluslararası belge olarak önem taşır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun ardından Sevr Antlaşması gelir. &lt;strong&gt;Sevr Antlaşması (Fransızca: Le traité de Sèvres)&lt;/strong&gt;, I. Dünya Savaşı sonrasında İtilâf Devletleri ile Osmanlı Devleti hükümeti arasında 10 Ağustos 1920'de imzalanan barış antlaşmasıdır (yukardaki haritaya bakınız).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna göre Osmanlıya Ankara ile çevresindeki oniki - on üç kent bırakılmış, Osmanlı topraklarının geri kalanı itilaf devletlerince paylaşılmıştır. Bir bölüm Osmanlı toprağı üzerinde de Ermenistanın kurulması öngörülmüştü. Sevr haritasına göre kurulması planlanan bir Kürt Devleti görülmüyor. İşte bu günkü Kürt gailesinin altında bu büyük ihmal (!)  yatmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görüldüğü gibi Osmanlı topraklarından geriye pek bir şey kalmamıştı. Bu durumda Osmanlı Padişahı, Halife Hazretleri de ya izin verilirse İstanbuldaki saraylarda yaşamını sürdürecek, ya elde kalan avuç içi kadar topraktaki bir kente (büyük olasılıkla bir kıyı kentine) göç edip buradan Osmanlıyı yönetecek, ya da alışılmış olduğu gibi bir İngiliz harp gemisine binerek Avrupa kentlerinden birine gidecekti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Mustafa Kemal Atatürk&lt;/strong&gt;' ün yaptığı, yokluklar içinde işgalcilere karşı savaşarak, kurtarabildiği kadar toprağı elde ederek yeni bir devlet, Türkiye Cumhuriyetini kurmuş olmaktır. &lt;em&gt;&lt;strong&gt;OSMANLI TOPRAĞINI VERMEMİŞ, TAM TERSİNE İŞGAL EDİLMİŞ BU TOPRAKLARI GERİ ALMIŞTIR.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt; Ne yazık ki bütün Osmanlı toprağını geri alamamıştır. Ama ömrü yeterse buna da niyetli olduğunu kendisi söylemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar birer gerçektir. O halde &lt;em&gt;"Okuduklarımdan anlayabildiğim kadarıyla"&lt;/em&gt; diye başlayan tümcesiyle Taraf Gazetesi yazarı neyi anlatmaya çalışıyor?...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarihi gerçekler &lt;em&gt;"bana öyle geliyor ki..."&lt;/em&gt; düşüncesiyle anlatılamaz. Tarihte gerçek bir tanedir. Bunu yadsımaya ya da çarpıtmaya çalışmanın ardında, hele bunu yapan bir kaç kitap yazmış aydın görünümlü biriyse, vahim bir art niyet aramak gerekir!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;"Akıl değmemiş kafalar"&lt;/em&gt; böyle çarpık bilgilerle gelişip, yeşeriyor. Belki de kolay güdülebilir bir karacahil kitlesi elde edilmek isteniyor. Ama bu çarpık, çürük yapı gürül gürül yıkılacaktır. Altında da ilk kalacak olanlar Taraf Gazetesi yazarı ile onun gibiler olacaktır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta yapılmış olana, adıyla sanıyla &lt;big&gt;&lt;strong&gt; ZİHİN TÖKEZLEMESİ&lt;/strong&gt; &lt;/big&gt;denir!...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[*] Selanik 1430 tarihinde padişah II. Murat'ın yönettiği bir Osmanlı ordusu tarafından fethedildi. 15. yüzyıl boyunca kente Anadolu'dan getirilen çok sayıda Türk yerleşti. 1492 yılında Osmanlılar İspanya'dan kovulan Sefarad Yahudilere kapılarını açtıklarında Selanik Yahudilerin yerleşmek için en fazla tercih ettikleri şehir oldu. Selanik 500 yıla yakın bir süre boyunca bir Osmanlı şehri olarak kaldı. Çeşit çeşit Hristiyan, Yahudi ve Müslüman toplumların hep birlikte uyum içinde yaşadığı önemli bir kültür ve ekonomi merkezi haline geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;17. yüzyılda Sabetay Sevi tarafında başlatılan Sabetayizm hareketi Selanik'teki Yahudiler arasında çok rağbet buldu. Sabetay Sevi'yi izleyerek Müslüman olan Yahudiler Selânik'te Osmanlı Devleti'nin yenileşme çabalarına büyük katkılarda bulundular. Jöntürk hareketi büyük ölçüde Selanik'te gelişti. Osmanlı padişahı II. Abdülhamit tahttan indirildikten sonra 1909 yılında Selanik'e sürgüne gönderildi. Fakat 3 yıl sonra Selanik Yunanlıların eline geçince İstanbul'a geri gönderilmek zorunda kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı Devletinin Istanbuldan sonra 2nci büyük kenti olan Selanik,Balkan Savaşları esnasında, 9 Kasım 1912 de merkezden destak alamayan ve panik içinde dağılan Osmanlı Ordusunun direnişinin mümkün olmayacagını düşünen Garnizon komutanı Tahsin Paşa Yunan Ordusuna hiç bir direniş göstermeden maalesef şehri teslim etmiştir.Şehirde bulunan 25.000 kişilik Osmanlı Ordusunun direniş göstermeden teslim olması halkta büyük bir şaşkınlık ve panik ortaya çıkarmış ve binlerce Müslüman Osmanlı vatandaşı Yunanlılar tarafından katledilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;[**] Sözünü ettiğimiz yazar Devrim Tarihini, büyük olasılıkla &lt;strong&gt;Dr. Rıza Nur'&lt;/strong&gt;un 1929 yılında Paris' te kaleme aldığı &lt;em&gt;"Hayat ve Hatıratım"&lt;/em&gt; adlı kitabından okuyup, izlemiştir. Bu konuda başka bir yapıtı da hiç okuyup incelemediği, makalesinde söz ettiklerinden anlaşılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dr. Rıza Nur&lt;/strong&gt;'un &lt;em&gt;"Hayat ve Hatıratım"&lt;/em&gt; adlı kitabı 908 sayfa olup, yazıldıktan sonra British Museum' a 60 yıl saklanıp, bu sürenin sonunda yayınlanması koşuluyla verilmiştir. Sonunda kitap Altındağ Yayınevince 1967/68 yıllarında 4 cilt olarak basılarak, yayınlandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;"Akıl Değmemiş Kafalar"&lt;/em&gt; ın yetiştirilmesi için Traité niteliğinde bir kitap olup, karşılaşılan bazı olgular yüzünden bunun gerçekten bu iş için kullanılmakta olduğu söylenebilir..&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-7686180785409473834?l=www.yalcinguran.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2010/02/zihin-tokezlemesi.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-4476915944433492559</guid><pubDate>Fri, 12 Feb 2010 13:21:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-02-12T18:33:19.642+02:00</atom:updated><title>Ağır Metallerin Oligodinamik Özelliği...</title><description>&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh6.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/S3Pl--MnP-I/AAAAAAAACCw/fHIxGSJ4I2g/agir%20metal.kirlilik.mustafa%20ozturk.1.jpg?imgmax=800" alt="agir metal.kirlilik.mustafa ozturk.1.jpg" border="0" width="450" height="326" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;&lt;em&gt;"Contraria contrariis curantur" "Karşıtlıklar karşıtlıklara iyi gelir (çivi çiviyi söker)"&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;LATİN DEYİMİ&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oligodinami sözcüğünün etimolojik kökeni eski Grekçeden gelmektedir. Eski Grekçedeki  (&lt;em&gt;oligos&lt;/em&gt; = pek az) ile (&lt;em&gt;dynamis&lt;/em&gt; = derman - mecal) sözcüklerinin biraraya getirilmesi yoluyla türetilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bununla ağır metallerin iyonlarının biyolojik yaşamı önlediği  anlatılmak istenmiştir. Gerçekten de ağır metaler, tek hücreli mini canlılardan (mikroplar) en gelişmiş canlı olan insana kadar bütün canlılara zarar verirler. ağır metal tanımı fiziksel özellik açısından yoğunluğu 5 g/cm3 ten daha yüksek olan metaller için kullanılır. Bunlar başta &lt;em&gt;altın, gümüş, cıva, kadmium, kurşun, krom, bakır, nikel, çinko, kobalt&lt;/em&gt; olmak üzere 60 tan fazla metali içerir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vercekleri zarar, parçacıklarının elektrik yüküne (demek ki iyon halinde olup olmamasına), parçacığın büyüklüğüne, parçacıkların yoğunluğuna bağlı olarak artar ya da azalır. Genelde ağır metallerle çevre kirlenmesi yoluyla canlılar yavaş yavaş zehirlenebilir. Bu yolla zararlanmanın en kötü sonuçlarına ulaşma zaman ister. Buna karşılık ağır metaller ile iyonları yoğun bir biçimde karşılaştırma yoluyla mini canlılara karşı, onlarla savaşmak için kullanılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tıp öğrencilerine ağır metallerin oligodinamik özelliği olduğu, patolojik anatomi derslerinin daha başlangıcında öğretilir. Zira bu bilginin başlangıcı oldukça eskidir. Bir İsviçreli botanikçi olan &lt;strong&gt;Karl Wilhelm von Nägeli  &lt;/strong&gt; (27 Mart 1817 – 11 Mayıs 1891) 1890 larda  ağır metallerin bu etkisini ilk kez saptayarak, bu özelliğe &lt;em&gt;"oligodinami"&lt;/em&gt; ismini vermiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağır metaller, mikrop ekilen bir katı besi yeri (örnekse agar-agar) üzerine konursa, metal iyonlarının yayılması nedeniyle çevrelerinde, mini canlı üreme açısından dar ya da geniş bir engelleme i(nhibisyon) alanı meydana gelir. Demek ki bütün besi yerinde üreme olduğu halde ağır metale komşu bu dar alanda mini canlı üremesi olmamıştır. Bunun genişliği, madde içindeki asıl metalin yoğunluğuna bağlıdır. Ancak, yayılan metalin oranı çok az ise, inhibisyon alanı yerine, normalden çok daha fazla bir üreme halkası da görme olanağı vardır. Bunun nedeni canlıların, çok düşük konsantrasyonlarda olmak üzere bu maddelerden yaşamları için yararlandıkları gerçeğidir. İnsanlar için yararlı olan minerallerden söz etmemizin nedeni  de budur [*]. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:red;"&gt;&lt;strong&gt;Son günlerde pencere üreten bir firma, ürettiği pencere çerçevelerinde gümüş metali bulunduğundan, takıldıkları odanın havasını sterilize edeceğini bildiren reklamlar vermektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Havadaki minicanlıların öldürülebilmesi için, bütün oda hacmindeki havanın pencere çerçevesine değmesi gerekir.  Bu kış günlerinde cam-altı kalorifer radyatörleri aracılığıyla gerçekleşebilir. Çünkü kalorifer radyatörleri pencereye doğru, sürekli olarak hava üfler. Perdelerin kısa sürede kirlenmesi bu yüzdendir. Bu yolla belki bütün oda havası sürekli bir biçimde çerçeve ile ilişki içinde olabilir. Ancak yazın böyle bir etki olamadığından, bu yolla oda havasını sterilize etmeye olanak yoktur. Eğer ev kalorifer değil de başka bir yolla ısıtılıyorsa, kış için var olan bu olanak ta ortadan kalkacaktır.&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;------------------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[*] &lt;em&gt;"MİNERALLERİN BEYNE ETKİSİ."&lt;/em&gt; başlıklı makalemiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;------------------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İlgili Metinler :&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Goetz, A, “The Oligodynamic Effect of Silver,” Chapter 16, edited by Lawrence Addicks, Silver in Industry, Reinhold Publishing Corp., NY, 1940; p. 409.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Voigt, J, Das Kolloide Silver, Leopzig, 1929; p. 12 ff; In: Goetz, A, “The Oligodynamic Effect of Silver,” Chapter 16, edited by Lawrence Addicks, Silver in Industry, Reinhold Publishing Corp., NY, 1940; p. 409&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Russell, AD, Path, FR, Hugo, WB, “Antimicrobial Activity and Action of Silver,” Prog Med Chem, 1994; 31:354&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acél, D, Biochem. Z., 1920; 112:23-32. In: Russell, AD, Path, FR, Hugo, WB, “Antimicrobial Activity and Action of Silver,” Prog Med Chem, 1994; 31:353.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fabroni, M, Haematologica, 1929; 10:89-92. In: Hill, WR, D Pillsbury, Argyria: The Pharmacology of Silver, The Williams &amp; Wilkins Company, Baltimore, 1939; p. 48.&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-4476915944433492559?l=www.yalcinguran.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2010/02/agr-metallerin-oligodinami-ozelligi.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-7556345694478373147</guid><pubDate>Tue, 09 Feb 2010 10:03:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-02-09T17:32:25.665+02:00</atom:updated><title>TİYATRO...</title><description>&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh6.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/S3ExCUTntTI/AAAAAAAACCU/tKxtSqUungQ/Screen%20shot%202010-02-09%20at%2011.51.50%20AM.png?imgmax=800" alt="Screen shot 2010-02-09 at 11.51.50 AM.png" border="0" width="400" height="261" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;&lt;em&gt;"Hayat tiyatro gibidir, en kötü insanlar, en iyi yerlerde otururlar" &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Aristofanes&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısaca anlatmak gerekirse, tiyatro, bir sahnede, seyirciler önünde oyuncuların sergilenmesi amacıyla yazılmış edebi türdür. Genel olarak temsil edilen eser anlamında da kullanılır. Tiyatro, bir sahne sanatıdır. Tiyatro yapıtı, olayları oluş halinde gösterir. Bu yönüyle konuşma ile eyleme dayanan bir gösteri sanatı olarak da tanımlanabilir. Yaygın hümanist bir deyişle tiyatro; insanı, insana, insanla, insanca anlatma sanatı olarak anlatılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tiyatro yapıtıtının öteki edebi türlerden en önemli farkı; öteki edebi yapıtlar okumak ile dinlemek için yazılmışken, tiyatro oyununun sahnede seyirci önünde oynanmasıdır. Değer ölçülerini, izleyenin kanı ile anlayışlarından alır. Göze görünür bir karaktere sahip olması, canlı olarak meydana geliş niteliğiyle toplum psikolojisine seslenir. Temsil yeri ile yapıt, tiyatronun edebiyat öğesidir. Bu edebiyat öğesi yanında tiyatro kavramı içinde &lt;strong&gt;oyunculuk, sahne düzeni, ışıklandırma, dekor, kostüm,&lt;/strong&gt; müzik gibi bazı öğelerin bütünlüğü söz konusudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tiyatro metinlerine&lt;em&gt; "oyun,"&lt;/em&gt; metinleri yazan kişiye oyun yazarı (müellif), oyunu sahnede canlandıran kişilere &lt;em&gt;”oyuncu”&lt;/em&gt; (ya da daha genel olarak tiyatrocu) denir. Ayrıca yapıtın sahnelenmesinde görev alan sahne amiri, dekor ile kostüm sorumlusu, ışıkçı, suflör gibi diğer yardımcı öğeler de vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan sonra tiyatronun ana öğelerini, kısa kısa da olsa ayrıntılı biçimde anlatmaya çalışalım :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;OYUNCULUK&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Rüştü Asyalı&lt;/strong&gt; &lt;em&gt;“Bizim mesleğin okullarından yetişmiş, usta-çırak disiplininden geçmiş genç ve yetenekli oyuncularımız var, ama yoldan geçerken, ahbap-çavuş ilişkisi sonucu türeyen “taslak oyuncular” da var. Her meslekte olması gerektiği gibi, bizim oyunculuk mesleğinde de yoluna baş koymak, emek ve zaman harcamak gibi olmazsa olmaz çabalar gereklidir. Emeksiz, çabasız hiçbir konuda mesleki donanıma kavuşulamaz; elbette." &lt;/em&gt;diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konuda usta oyuncu &lt;strong&gt;Altan Erkekli&lt;/strong&gt; de, ‘&lt;em&gt;’İyi bir oyuncu olmak için öncelikle iyi insan olmak gerekiyor. Kendisiyle barışık olması gerekiyor insanın. Hayata karşı dört elle sarılmış bir insan olması gerekiyor. Gözlem yapması gerekiyor. Okuması, izlemesi gerekiyor. Yaşadığı ana tanıklık etmesi gerekiyor. Eğer, siz Afrika’da ağlayan bir annenin acısını, Rus steplerindeki bir zavallı hayvanın, yaralanmış bir hayvanın gözündeki yaşı, bir Kızılderilinin acısını hissedemezseniz, Türkiye’nin şu anda, 2009 yılında, aynı dünyanın her tarafındaki insanın duygusunu yüreğinizde hissedemezseniz; iyi bir insan, iyi bir oyuncu olma şansınız yok. İyi oyunculuk iyi insan olmaktan, evrensel duygu ve düşünceleri kendi içinizde bir demet haline getirmekten ibarettir. Burada arkadaşlarımız, 2,5-3 aylık süreç içince tiyatronun nasıl engin bir sanat dalı olduğunu öğreniyorlar. Yani, deneyimlerimizi aktarıyoruz biz arkadaşlarımıza. Yaşadıklarımızı aktarıyoruz.  O yaşamdan onlar da süzgeçlerinden bir şey çekiyorlar."&lt;/em&gt; demekte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyuncu iyi diksiyon sahibi olmalı. Ezberlediği rolünü sahnede sadece sözcüklerle değil, vücut dilini kullanarak, ayrıca mimikleriyle de oynamalıdır. Bunun için dans edebilme yeteneği de olması gerekir. Dahası kusursuz şarkı da söyleyebilmelidir. Öyle ki, iyi oyuncu oyunuyla seyircinin bütün dikkatini avuçları içine alabilmeli, bir anlamda seyirciyle sahne arasındaki alış-verişi, kopmasına meydan vermeden sağlayabilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;SAHNE DÜZENİ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahne, yönetmenin temel anlatım güçlerinden birisidir. Sahne oyuncunun evrenini ortaya çıkaran, yönetmenin tasarım gücüyle orantılı olarak sınırsız anlatım gücü sağlayabilen oyun yeridir. Yalnız bir yapının içinde değil, dış mekanda da var olan anlatım aracıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahne sanatı tarihi; ilk bakışta yalnızca düşünce ve kültür tarihinin bir bölümü olarak kabul edilebilir. Kendine özgü kuralları içinde ayrı bir bölüm olarak süregelen öz görevinden bırakıldığında da düşünce ile kültür tarihi, durmadan değişen biçimlere uyarak, çağların profil değişimi, düşünce ile yaşam biçimleri, biçem ile konuşmaları, dinsel, siyasal, toplumsal yazgılarıyla sıkı sıkıya bağlıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahne düzeni kavramı sırasıyla Antik Yunan - Antik Roma - Ortaçağ - Rönesans - 18. ile 19. Yüzyıl (Klasisizm, Romantizm, Realizm) dönemlerinden geçerek, sonunda 20. Yüzyıl dönemine varmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Modern tiyatro olarak da adlandırabileceğimiz 20. yüzyıl tiyatrosu gerçekçi ya da karşı gerçekçi bu iki eğilimin farklı birliktelikleriyle meydana gelmiş, II. Dünya Savaşı’na kadar çatışan, çelişen, daha sonra ise belli bir senteze giden bir tiyatro olmuştur. 20. yüzyıl tiyatrosunun en etkili adı, hiç kuşkusuz Bertolt Brecht'ti. &lt;strong&gt;Brecht&lt;/strong&gt;'in epik tiyatro anlayışı, ADC'de 1949'da kurduğu Berliner Ensemble, &lt;strong&gt;John Arden &lt;/strong&gt;ile &lt;strong&gt;Edward Bond &lt;/strong&gt;gibi İngiliz yönetmenleri de etkilemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tiyatroda yanılsama ile edebi anlatıma karşı tepkinin bir söylemi de belgesel tiyatro ya da olgu tiyatrosu adı verilen anlayış olmuştur. Burada, yaşanmış bir olay fazlaca değiştirilmeden, belgelerle desteklenerek sahneye konmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20. yüzyıl tiyatrosundaki bir başka önemli eğilim de, insanla dünya arasındaki uyumsuzluğu, hem insanın, hem de dünyanın anlamının silindiği noktaya kadar götüren uyumsuzluk tiyatrosudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20. yüzyılın tiyatro sahnesi de, mimari ile teknik gelişimin sağlandığı olanakların kullanıldığı bir alan olmuştur. Sahne konumu ya da formu fazla değişiklik göstermez. Çünkü bu mimari estetiğin ötesinde , işlevle ilgili bir durumdur. Kullanılabilirliğin sağlanması gerekir. Bu nedenle her oyun için yeni bir sahne formu tasarlanması uygun, pratik olmayacağından; sahnelenecek her oyuna uyum sağlayabilecek formlar seçilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık sahne tasarımcısının iyi bir ressam, yeterli mimari ile sanat birikimi olmasının yanı sıra, yaşadığı ülke ile dünya toplumlarının sorunlarına duyarlı, güncel, sosyal kültürel birikimi de iyi bir sahne tasarımının ortaya çıkmasında önemli bir etken olmaktadır. Artık, o, salt dramatik metne uygun, görselliği ön planda bir sahne dekoru değil, sanatçının sanatsal yorumu ile duygularının ianlatımıyla zenginleşmiş, anlam kazanmış sahne tasarımıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;IŞIKLANDIRMA&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahne ışığının erekleri şunlardır :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görünürlük Sahne üzerindeki kişiler ile nesnelerin, önemlerine göre, gözü rahatsız etmeyecek, dikkati dağıtmayacak biçimde görülebilmesi. Görme ile işitme duyuları arasında yakın bir ilişki vardır. Yüzünü seçemediğimiz oyuncunun sözlerinide işitemeyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnandırıcılık Oyunun türüne göre ışıklamanın usa aykırı olmaması. Gerçekçi bir oyunda pencereden içeri gün ışığı mı doluyor; bu ışık paralel ışınlar halinde gelir, düştüğü yerde sert bir ışık lekesi meydana getirir. Odayı bir lamba mı aydınlatıyor; ışığın bu lambandan gelir gibi görünmesi gerekir. Puslu havada ışık pencereden koşut ışınlar halinde değil, dağınık olarak sızar, sert lekeler vermeden odayı doldurur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kompozisyon Sahnenin öğelerinin anlamlı bir bütün haline getirilmesi, göze hoş görünen bir sahne resminin yaratılması temel amaçtır. Göze hoş görünen deyimi yanlış anlaşılmamalı. Bir zindan içi, ya da darmadağınık bir oda bile estetik açıdan gözü rahatsız etmeyecek bir kompozisyon gerektirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atmosfer Belli bir sahnenin atmosferi, yerli yerinde kullanılan renkler ile ışığın parlaklık derecesiyle verilir. Canlı bir güldürü sahnesi yarı karanlık bir ışıklandırma altında ölür. Soğuk renkler dediğimiz renkler böyle bir sahne uygun değildir. Öte yandan çok parlak bir ışık ile sıcak renkler de dramatik bir sahnede duygu yoğunluğunun oluşmasını engeller.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atmosfer, ışığın ruhbilimsel boyutudur. Altbilincimize işleyerek bizi etkiler. Aslında bu erek yukarıdaki ilk üç maddeyi içerir. Bir sahnede atmposfer dediğimiz şey varsa kompozisyon, inandırcılık, görünürlük ilkeleri etkili biçimde uygulanmış demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;DEKOR&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Sahne dekoru bir iç dekorasyon değildir; oyun kişilerini ve öykünün anlatılmasına yarayan kendine özgü bir yaratıştır.”&lt;/em&gt; Dekor oyunun yaşandığı dönem hakkında bilgi verir. Sahnedeki karakteri seyircinin beyninde doğrular. Demek ki dekor sadece zaman ya da mekan hakkında bilgi vermekle kalmaz, sahnedeki karakterin ruh yapısını da yansıtır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göze hitap eden dekor iyi dekordur demek son derece yanlıştır. Mühim olan oyuna, anlatılmak istenene uygun dekorun sahneye konmasıdır. Trajik bir sahnede rengârenk dekor elemanlarının kullanılması seyirciyi duygudan uzaklaştırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu unutulmamalıdır ki; sahne dekoru gerçeğin birebiri asla olamaz. Zaten dekorun görevi bir zamanın ya da mekânın aynısının gözler önüne serilmesi değildir. Dekor gerçeği çağrıştırıcı, seyirciyi oyuna daha iyi adapte eden bir olgudur. Dekorun görevinin gerçeğin aynısı olmak değilse de, sahnede bulunan her şey gerçeğe uygun olmalı, yapmacık durmamalıdır. Sahne konmak için konmuş ama aslında gereksiz hiçbir nesne sahnede olmamalıdır. Dekorun inandırıcı olması gereklidir. Örneğin bir merdiven basamağı varsa sahnede oyuncu o basamağın üzerine çıkabilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu atlanmamalıdır ki sahnedeki dekor, dekoratör ile yönetmenin ortak kararıyla ortaya çıkar. Çünkü yönetmen bir takım şeyleri değiştirme yetkisine sahiptir. Bu ortaklık sonucu ortaya bir takım eskizler, tasarılar, planlar, dahası maketler çıkar. Dekor teknik öğelerden bağımsız düşülemez, dekor ile kostüm arasında kopmaz bir bağ bulunmaktadır. Dekor hazırlığında mutlaka kostümler hakkında da bilgi edinmek gerekmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;KOSTÜM&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tiyatroda kostüm, o dönem ile olayin gözümüzde daha iyi canlanmasi için kullanilir. Ama önemli olan kostüm oyuncuyu degil oyuncunun kostümü tasimasidir. Oyuncu kostümü tasimasini bilmedigi anda, o kostüm çok iyi düsünülmüs, hazirlanmis, dikilmis olsa da hiçbir zaman anlam tasimaz. Oyuncunun kendi sanatini anlamlandirdigi oranda, üzerine giydigi kostümü de anlamlandirmasi gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kostüm, bir oyuncunun görevini yerine getirmesinde yardimci olan bir ögedir. Tiyatroda kostüm &lt;em&gt;"kıyafet"&lt;/em&gt; degildir. Oyun ile karakterin anlamina yardim eden bir uzantidir. Oyuncunun jest ile mimiklerinde kostümü yorumlayan bir ustalik gerektirir. Kostümler oyuncunun görümsel vurgusunu artirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta, oyuncu sahne üzerinde günlük yasamdaki görünüsüyle oynamaz, çünkü rol ile oyunun anlamini gerektirdigi görünüs için, bugünkü giysilerle de olsa, oyuncunun yoruma uygun olarak hazirlanmis kostümle sahneye çikmasi gerekir. Kostüm yalnizca oyuncuyu seyirciye tanitmaz, ayni zamanda kisilestirme ile degisimleri de yansitir. Örnekse, oyunda önce gençken sonra yaslanan birini canlandiriyorsa bunu kostümde ayrintili olarak göstermemiz gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;small&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;[Birkaç yerden yapılan alıntıyla telif edilmiştir]&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/small&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;--------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Konuyla İlgili Metinler :&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nutku, Özdemir (1982) ‘Sahne Bilgisi’, İzlem Yayınları, Bilgi Dizisi: 1, İstanbul.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nutku, Özdemir (1993) ‘Dünya Tiyatrosu Tarihi’, Remzi Kitabevi, İstanbul.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-7556345694478373147?l=www.yalcinguran.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2010/02/tiyatro.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-7597553071382351728</guid><pubDate>Mon, 08 Feb 2010 13:08:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-03-05T20:23:42.198+02:00</atom:updated><title>Kitle İletişim Araçları - MEDYA?...</title><description>&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh3.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/S2_l13hI2eI/AAAAAAAACCE/rJSe1Hg-Kug/8AF.jpg?imgmax=800" alt="8AF.jpg" border="0" width="404" height="525" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;&lt;em&gt;"Gutta cavat lapidem non vi, sed sæpe cadendo" &lt;br /&gt;"Suyun taşı delmesi gücünden değil sürekliliğindendir"&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;LATİN DEYİŞİ&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşadığımız günlerde kitle iletişim araçlarıyla (KİA) geniş çevremiz için bilgi edinebildiğimiz bir gerçektir. Bu bir nimet midir, yoksa bize zararlı olabilen bir şey midir?... Bu  çok tartışılabilecek bir konudur. Çünkü KİA aracılığla sadece gelişen sanat olayları ile yapıtları, bilimsel açılım haberleri gibi konuları değil, dünyada olan bitenler konusunda haberleri de alırız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sokakltaki adam açısından haber, yakın ya da uzak çevrede olan biteni öğrenmek anlamını taşır. Ama haberci açısından bu konu biraz farklı algılanmaktadır. Artık klasikleşmiş&lt;em&gt; "Köpeğin insanı ısırması değil, insanın köpeği ısırması haber niteliğini taşır"&lt;/em&gt; özdeyişini bir yana koyarsak, habercinin başka açılardan da haber niteliğine yaklaştığını görürüz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunların belli başlısı &lt;em&gt;"İyi haber kötü haberdir (bad news is good news)."&lt;/em&gt; görüşüdür. Bu haber felsefesi, dünyada haber tekelini ellerinde tutan büyük haber ajanslarının üçüncü dünya ülkelerine yönelik haber anlayışlarını ortaya koymaktadır. Zaten o bölgelerden açlık, sefalet, tabii afet, felaket haberleri dışında haber vermezler. Türkiyemizde de medya etik açıdan büyük oranda bu ajansların denetimi altında olmuş, bundan ötürü bu biçim kötü haber(!) haberciliği medyamızın genlerine kadar işlemiştir diyebiliriz. Cinsel sömürü, cinsel taciz haberleri de medyanın bu olumsuz damarını besleyen öğeler içinde yer alır. Bu anlamda &lt;em&gt;"medya sapık sever"&lt;/em&gt; söyleminin olumsuz bir anlamı olamaz denebilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gibi haberler insanoğlunun merakını (curiosity) çeken öğelerdir. Dedikodu dediğimiz iyi olmayan huyumuz altında da bu merak yatmaz mı?... Haberci bunu çok iyi bilerek bu zayıflıktan yararlanmayı adet haline getirmiştir. Çünkü başlıca amaç &lt;em&gt;"rating"&lt;/em&gt; ya da &lt;em&gt;"tiraj"&lt;/em&gt; kaygısısıdır. Bu önların  yarışta öne geçebilme, yaşamlarını sürdürebilme çabasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tür haberler, bir kez için değil ayak direyerek ardı ardına bir çok kez yinelenir. Televizyon haber yayınlarında görmüşsünüzdür &lt;em&gt;"dün (ya da önceki gün) yayınlamıştık. Ama şimdi bir kez daha..."&lt;/em&gt; tümceleriyle başlıyan yineleme haberleri her zaman vardır. Böylesi girişimler hemen hemen her zaman  habere yeni bir katkı yapmayıp, bir önceki haberi yinelemekten öteye gitmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu olayın zihinlere kazınmasını sağlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl mı?...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konuda &lt;strong&gt;James Vicary&lt;/strong&gt; adlı reklamcılık uzmanı, sinema salonlarında yaptığı bir deney sonucu patlamış mısır ile kola satışlarının arttığı savını ortaya attı. Bu deneyde film perdede oynarken, sâliselik görüntüler hâlinde gözle görülemeyen gizli kareler ile gizli mesajlarda : &lt;em&gt;“patlamış mısır ye”&lt;/em&gt; ile &lt;em&gt;“Kola iç”&lt;/em&gt; sloganları çıkıyordu. Seyirci bu sloganları bilinçle algılayamadığı hâlde, bilinçaltına seslenen bu sloganlar sonucunda Kola satışlarının yüzde 18.1, patlamış mısır satışlarının ise yüzde 57.7 arttığı görüldü.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dahası kitle iletişim araçlarıyla verilip, gerçeği yansıttığı bildirilen bilgiler, her zaman gerçeği yansıtmayabilirler. Çünkü insanın denetimindeki kamera, bir tek noktayı ya da objektifin görüş alanına giren yerleri görüntüleyebilir. Yazılı basında da bu yol özellikle tutulabilir. Hiç unutmamak gerekir ki, medya aracılığıyla ulaştığımız bilgiler birer bilimsel açıklama değil, ama üzerlerinde enine boyuna çarpıtma yapılabilecek ya da yapılmış olan bilgilerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;Öte yandan Tarihsel, politik, ekonomik güç peşinde koşanlar için kitle iletişim araçlarının denetimi, önemli bir kazanımdır. Bu üstünlüğün nasıl elde edildiğini şöyle sıralayabiliriz :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;● Her şeyden önce kitle iletişim araçları dikkatleri belirli sorunlara, çözümlere ya da insanlara çekip yönlendirerek, güç sahibi olanları kayırıp buna bağlı olarak da rakip birey ya da gruplara yönelmelerini önleyebilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;● İkinci olarak, kitle iletişim araçları statü sağlar, meşruiyeti güçlendirir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;● Üçüncü olarak, kitle iletişim araçları belli koşullarda inandırma ile seferber etmenin bir kanalı olabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;● Dördüncüsü, kitle iletişim araçları belirli toplulukların oluşmasına, varlıklarını sürdürmesine yardımcı olabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;● En son olarak da, kitle iletişim araçları psişik ödül ile doyumların sunulmasında aracı olabilir. Rahatlatır, eğlendirir, gururları okşayabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yüzden Cezair doğumlu, Fransız marksist filozof &lt;strong&gt;Louis Pierre Althusser&lt;/strong&gt;, kitle iletişim araçlarını devletin ideolojik aygıtları olarak kabul etmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;"Bizim değerlerimiz, istemlerimiz,yeğlemelerimiz bize, belli bir konuyu aydınlatıcı açıklamalar yaparken bireyleri özneler olarak görmenin tanımlayıcı özelliğine sahip ideoloji uygulamasınca aşılanmaktadır. İdeolojik uygulama, aileyi, MEDYAYI, dinsel organizasyonları, en önemlisi, propagandasını yaptıkları düşünceler açısından eğitim sistemini içeren Devletin Ideolojik Aygıtları (DİA) diye adlandırılan kurumlar bütününü kapsamaktadır. Ne var ki, bizim bencil olduğumuzu bize düşündürten bir DİA yoktur. Aslında bu inancı biz, bir kız çocuğu, bir öğrenci, bir çelik işçisi, bir meclis üyesi olurken öğreniriz."&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyor &lt;strong&gt;Althusser... &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-----------------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[*] Sinema şeridinde, saat, dakika, saniye olarak bir diziliş vardır. Her saniyeden sonra bir yabancı kare gelir ve bir saniye 24 karedir. Her 24 kare ise bir ekran büyüklüğündeki kareyi oluşturur. Her 327.5 satırda bir de&lt;em&gt; "control-track"&lt;/em&gt; denilen aralık vardır. İşte bu aralıktaki görüntüler kesilip, aralarına başka görüntüler atılarak 25inci kare oluşturulur.  Bu son kare olan 25inci kare anlıktır. Demek ki görüntü saniyede 1/24 olacakken, bu 1/25'e çıkar. Kareler 25 olunca bir anda bir görüntü gelir, anında kaybolur. Genellikle göz ile beyne görünmez, daha doğrusu görülür ama bilinçaltında kalır.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;25. karenin temel mantığı da mesajı bilinçaltına göndermek olduğu için, artık dünya sinema sanayisinde bu tekniği kullanmayan yok gibidir. Yani sizler evlerinizde rahat koltuklarınıza oturup herhangi bir televizyon kanalındaki herhangi bir dizi/ film ya da bir belgeseli seyrederken aynı zamanda 25 karelerle bilinçaltınıza gönderilen mesajlara/ telkinlere/ saldırılara maruz kalabiliyorsunuz.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göz bunları görmüyor ama saniyenin 3 binde biri gibi bir zaman aralığında bu görüntü bilinçaltına ulaşıyor. Orada depolanıyor. Bu gizli mesajlar sayesinde, o reklâmı, diziyi, filmi ya da herhangi bir resmi hazırlayan kişi/ yapımcı/ yönetmen kendi hedefine, niyeti ile ideolojisine göre vermek istediği mesajı &lt;em&gt;“25inci Kare”&lt;/em&gt; lerle bilinçaltına göndermiş oluyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-7597553071382351728?l=www.yalcinguran.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2010/02/kitle-iletisim-araclar-medya.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-388835148958182419</guid><pubDate>Fri, 05 Feb 2010 10:38:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-02-06T20:00:28.089+02:00</atom:updated><title>BODRUM EVLERİNE ÖZGÜ MİMARİ'nin KÖKENİ NE OLABİLİR?!...</title><description>&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh4.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/S2q1-x0-yPI/AAAAAAAACBc/wsbpzWF7fxk/Screen%20shot%202010-02-04%20at%201.54.05%20PM.png?imgmax=800" alt="Screen shot 2010-02-04 at 1.54.05 PM.png" border="0" width="379" height="213" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;&lt;strong&gt;Antik Girit'te Knossos Sarayı Kalıntıları&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;&lt;em&gt;"Yıldızlar ateşböceği sanılmaktan korkmazlar" &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;TAGORE&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://lh5.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/S2rhV7EvFoI/AAAAAAAACBk/5cVOO3BhBS4/sakiztipiev1.jpg?imgmax=800" alt="sakiztipiev1.jpg" border="0" width="224" height="140" align="left" /&gt;Günümüzde Bodrum Yarımadasındaki bütün yerleşim birimlerinde yapılar kendilerine özgü bir mimari özellik taşırlar. Bunların hemen tamamı dikdörtgen planı konumunda olup, dış yüzleri sıva üstüne beyaz boyalı, küçük pencereli, düz çatılı, çatı düzeyinde köşelerde kale burcunu anımsatan kısa çıkıntıları olan yapılardır. Aralarında çok az sayıda taş-evler de vardır. Taş-evlerin çatıları düz değil, ama başik-örtüsü biçimindedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bodrum yarımadasında olan ama yapı biçimi olarak tipik Bodrum evlerinden ayrılan tek yerleşim yeri Güllük'tür. Buradaki evler bildiğimiz Anadolu evleri biçiminde yapılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://lh3.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/S2roAw_9UfI/AAAAAAAACBs/oKHEeDr3x6g/063.jpg?imgmax=800" alt="063.jpg" border="0" width="224" height="149.5" align="right" /&gt;Bodrum evlerini incelediğimizde üç çeşit yapı biçimine rastlamaktayız : &lt;strong&gt;Musandıralı ev, Sakız tipi ev&lt;/strong&gt; (yukarıda sol yanda görülen resim), &lt;strong&gt;Kule evlerdir&lt;/strong&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Musandralı ev&lt;/strong&gt; daha çok toprakla uğraşan, küçük ailelerin kullandığı evlerdir. Bu tip evlere şimdilerde pek rastlanmıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sakız Tipi Ev&lt;/strong&gt;; Sakız'dan gelen tacirlerin oturdukları ev anlamına gelse de bu mimari, demek ki iki katlı, cumbalı konut mimarisi Ege bölgesindeki Bodrum yarımadasında yayılmış, çokça kullanılır olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://lh5.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/S2rpiUkZOxI/AAAAAAAACB8/2ZtarDQXCZI/mim0012g.jpg?imgmax=800" alt="mim0012g.jpg" border="0" width="297" height="184" align="left" /&gt;Bodrum'da kale içindeki eski yerleşmeden sonra, kale dışına taşma sırasında ilk yapılan tür &lt;em&gt;&lt;strong&gt;"Kule Ev"&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt; olmuştur. &lt;strong&gt;Kule evler&lt;/strong&gt; en eski tür evler olup, taştan yapılır. Bu evlerin yapım ile kullanım amaçlarının başında savunma gelmektedir. Yörenin derebeyleri, ağaları ile zenginleri kale dışına çıkılmasıyla kale gibi güvenli ev gereksiminden ötürü bu tür evleri yeğlemişlerdir. Günümüzde bunlara zor rastlanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde yaygın olarak kullanılan ev tipi &lt;strong&gt;Sakız evi&lt;/strong&gt; tipidir. Bunlarda genelde yapı biçimi olarak yığma yapı kullanılsa da, son zamanlarda yörenin deprem bölgesi olmasından ötürü beton-arme olarak yapılmaktadırlar. En fazla üç katlıdırlar. Yaygın olarak iki katlı yapılardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evlerin bahçe duvarları hemen her zaman taştan yapılır. Bu duvarlar bazılarında kısa, bazılarında yüksektir. Günümüzde belediyelerin önerdikleri yüksekliği az olan bahçe duvarlarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:red;"&gt;Ege bölgesinde, Bodrum yarımadası dışında pek görülmeyen bu mimari yapı tipi nereden gelmektedir?...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sorunun yanıtını tarihin derinliklerinde, Greklerin tarihlerinin ilk dönemlerine, Girit uygarlığına giderek aramak gerekecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Girit Uygarlığı ya da Minos Uygarlığı, Tunç Çağı'nda bugün Yunanistan'a bağlı olan, Ege Denizi içindeki Girit Adası'nda, M.Ö. yaklaşık 3500'lerde doğmuş bir uygarlıktır. Minos Uygarlığı, M.Ö. 2700 ile 1450 yılları arasında en parlak dönemlerini yaşadı. Yavaş yavaş eski gücünü yitirmesinin ardından Girit üzerinde Miken kültürü baskınlaşmaya başladı.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Girit şehirleri taşlar ile kaplı yollarla birbirlerine bağlanmışlardı. Bu yollarda kullanılan taşlar tunçtan yapılma testereler ile kesilerek elde edilirdi. Caddelerde su giderleri ile basit kanalizasyon sistemleri vardı. Bunlar yüksek sınıftaki kişilerce  kullanılırdı. Borular genelde topraktan yapılırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Minos mimarisinde evler ile öteki yapıların çatıları kaplanmış biçimde, genelde dümdüz olurdu. Binaların iki ile üç kata kadar yükseldiği görülürdü. Alçak duvarlar genelde taş ie molozla yapılır, evlerin dışlarını vb. oluşturan yüksek, önemli duvarlar ise pişmiş tuğla ile yapılırdı. Tavanda bulunan, kiriş görevi gören uzunca tahtalar, üstlerindeki çatıyı desteklerlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bu yapı biçemini, en üstte bulunan Minos uygarlığına ait Knossos Sarayı kalıntılarında da görmekteyiz. Knossos Sarayının yapı biçemi, bu günkü Bodrum evlerinin yapısıyla bire bir örtüşmektedir. Bu bakımdan Bodrum evlerinin geçmişi Minos uygarlığına bağlıdır diyebiliriz.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Minos uygarlığında taş evler yoktu. O zaman Bodrumdaki taş evlerin özgününü nerede aramamız gerekir?...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bunun için de Kiklad Uygarlığına kadar geri gitmek gerekir. Kiklad Uygarlığı, (öteki adları ile Kiklad Kültürü, Kikladik Periyod) Ege Denizi içinde kalan, bugün Tavşan Adaları olarak adlandırılan, adalarda yaşayanların M.Ö. 3000 - M.Ö. 2000 yılları arasında, Erken Tunç Çağı'nda kurdukları uygarlık.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kikladlar'ın yaşamı yerleşik yaşam üzerine kurulu olup, taş evlerde yaşarlardı. Yapılan kazılardan elde edilen verilere göre evlerin geneli birbirine bağlantılı iki odadan oluşurdu. Evler dikdörtgen biçimliydi. Daha sonraki kazılardan elde edilen bilgiler ise Kiklad evleri hakkında daha ayrıntılı bilgi verir. Buna göre evlerin duvarlarındaki köşeli kesme taşlar oldukça pürüzsüz, hepsi aynı boyutlardaydı.&lt;/strong&gt; Kiklad şehirleri geleneksel Yunan şehircilik kültüründe olduğu gibi koruma amacı ile yapılmış güçlü surlar ile çevriliydi. İki bölümden oluşan tek bir duvar olan bu surların ikinci kısmı alçak, şehrin dışına bakan, ön kısmı ise yüksek olurdu, askerler alçak olan ikinci kısımda gözcülük yapardır. Bunun dışında surların belirli noktalarında konuşlandırılmış kulelerde vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük olasılıkla Bodrum taş evlerinin özgünü Kiklad yapı biçeminde bulunmaktadır. Aynı uygarlığı paylaşıp, bu günkü Bodrumun bilinen tarihçesini oluşturan Karyalılar da M.Ö. 2. binyılın sonlarından başlayarak güneybatı Anadolu'da varlıkları bilinen, Karya uygarlığını kurmuş kavimdir. Başkentleri başlangıçta Mylasa'da (Milas) iken, M.Ö. 4. yüzyılda Mausolus'ca  Halikarnas'a (Bodrum) taşınmış, ancak Mylasa önemini korumuştur. Yaklaşık olarak Büyük Menderes Nehri ile Dalaman Çayı arasındaki bölgeye denk gelen yayılma alanlarında çok sayıda köy ile mezra türü yerleşimin bir araya gelerek oluşturduğu federasyonlar etrafında örgütlenmişlerdir. Ama, buna karşın. bu bölgede Bodrum yarımadası dışında &lt;em&gt;Bodrum evleri&lt;/em&gt; karakterinde yapıya rastlanmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-388835148958182419?l=www.yalcinguran.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2010/02/bodrum-evlerine-ozgu-mimari-kokeni-ne.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">1</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-4395805566135101590</guid><pubDate>Wed, 03 Feb 2010 10:45:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-02-03T17:17:24.923+02:00</atom:updated><title>NAZİ'lerin Ari Alman Irkı Saplantısı ile Klonlama (İnsan Kopyalama) teknikleri!...</title><description>&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh6.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/S2f-YGZ-VoI/AAAAAAAACBQ/X_elAnzUXcA/49dossier97.jpg?imgmax=800" alt="49dossier97.jpg" border="0" width="400" height="299" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;&lt;em&gt;"Dal rüzgârı affetmiştir ama kırılmıştır bir kere."&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;KONFÜÇYUS&lt;/strong&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;Bilindiği gibi Hitlerin, ondan ötürü de bütün Nazilerin &lt;em&gt;"Ari Alman Irkı"&lt;/em&gt; fikri gibi psikopatolojik sayılabilecek bir saplantıları vardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hitlere göre dünya yüzündeki en yüce insan ırkı ari Alman ırkıydı. Bütün dünyayı yönetmek te bu ırkın göreviydi. BU GÖREV ARİ ALMAN IRKININ OLMALIYDI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Naziler'in evrimci görüşlerinin temelinde,  &lt;em&gt;"Eugenic"&lt;/em&gt; kavramı yatıyordu. Bu, sakat ile hasta insanların ayıklanması, sağlıklı bireylerin çoğaltılması yoluyla bir insan ırkının &lt;em&gt;"ıslah edilmesi"&lt;/em&gt; anlamına geliyordu. Bu kuramı ortaya atan kişiler de çıkarımsanacağı gibi Darwinistler'di : &lt;strong&gt;Charles Darwin&lt;/strong&gt;'in oğlu &lt;strong&gt;Leornard Darwin&lt;/strong&gt; ile kuzeni &lt;strong&gt;Francis Galton&lt;/strong&gt;.... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Eugenic&lt;/em&gt;’i Almanya'da ilk benimseyip, yayan kişi ise ünlü evrimci biyolog &lt;strong&gt;Ernst Haeckel&lt;/strong&gt; oldu. Haeckel, oğul Darwin'in yakın bir dostuydu. Ona sürekli fikirler veriyordu. Bunlardan biri de sakat bebeklerin zaman geçirilmeden öldürülmesi, böylece evriminin hızlandırılmasıydı. Haeckel'in bir başka fikri cüzzamlıların, kanserliler ile akıl hastalarının acısız bir biçimde öldürülmeleri gerektiğiydi. Eğer bu insanlar öldürülmezlerse topluma yük olmaları kaçınılmazdı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ari ırk elde edilmesi adına Almanyada &lt;em&gt;"İnsan Haraları"&lt;/em&gt; kurulmasına kadar ileri gidilmiştir. Bu haralarda erkek-kadın ari ırktan Almanlar toplanıp, serbest çiftleşmeye izin veriliyordu. Bu birleşmelerden doğan bebekler devlet gözetimine alınmaktaydı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu akıl almaz işler yürütülürken öte yanda Auschwitz toplama kampında, &lt;em&gt;"ölüm meleği = Azrail"&lt;/em&gt; ön-adlı &lt;strong&gt;Dr Joseph Mengele&lt;/strong&gt; ikizler üzerine odaklanarak kendine göre araştırmalar yapmaktaydı. Yaptığı araştırmalar rastgele olup, bilimsel değer taşımıyordu. Oysa üzerinde çalıştığı materyel klonlama bakımından önem taşımaktaydı. &lt;strong&gt;&lt;big&gt;Çünkü tek yumurta ikizleri doğal klonlardır.&lt;/big&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O tarihlerde Nazilerin Ari Irk için gereksinme duyabilecekleri araştırma ile uygulama klonlama olmalıydı. Ne var ki klonlama, hem o sırada daha emekleme durumundaydı [*]; hem de Dr. Mengele bilim adamı kafası taşımıyordu. Bu yüzden de çevresinde olan biten bilimsel atılımlardan habersiz görünmekteydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa bu konuda yapılan öncü araştırmalar Dr. Mengele' nin kendi yurdu olan Almanyada yürütülüyordu. Kendisine üstlerince böyle bir görev de verilmemişti. Bu yüzden Dr. Mengele de içindeki canavarca duygulardan yola çıkarak Auschwitz' te aklına estiği gibi hiç bir bilimsel değer taşımıyan sözüm ona tıbbi deneyler yapmıştr. Bu deneylerden bir sonuç ta alınamamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna karşılık &lt;strong&gt;Dr. Sigmund Rascher&lt;/strong&gt; bir doktor olduğu gibi, havacı bir yüzbaşıydı. Hipotermi ile yüksek rakım deneylerinin de içinde olduğu bir çok &lt;em&gt;“askeri tıbbi deneyler"&lt;/em&gt;i Dachau’ da gerçekleştirmeyle görevliydi (bu deneylerde 300 kişi ölmüştür). Dr. Racher' e bu görev üstü &lt;strong&gt;Heinrich Himmler'&lt;/strong&gt; ce verilmişti. Amaç Luftwaffe (III. Reich Hava Ordusu) pilotlarının kuzey kutpuna yakın bölgelerdeki görevleri sırasında karşılaşacakları koşulları araştırmaktı. Araştırmada uygulanan yöntem insanlık ile tıbbi etik dışı canavarca bir yöntem olmasına karşılık, alınan sonuçlar bir tıbbi toplantıda sunulabilecek düzeydeydi [**]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:red;"&gt;&lt;strong&gt;Ne var ki o sıralar Naziler klonlama tekniklerini bilemiyorlar, bunları uygulayamıyorlardı. Eğer bunu başarabilseydiler, savaşın sonunda dünyanın başına bir çok klonlanmış insandan oluşan bir gaileyi yüklemiş olacaklardı. Yaratılan klonlanmış insan sayısının ne olacağını şimdi çıkarımsama olanağı yoktur. Ama eline böyle bir fırsat geçen, etik kaygılardan uzak Nazilerin neler yapabileceğini de herhalde bilebilme olanağı vardır. Böyle bir sonuca varılmadığı için insanlık ne kadar şükretse azdır. &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-----------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[*] İlk kez, Leipzig Üniversitesinden &lt;strong&gt;Hans Adolph Eduard Dreisch&lt;/strong&gt; deniz kirpikleriyle yaptığı deneylerde erken dönemdeki bir deniz kirpisi embriyosunun blastomerlerini bir birinden ayırarak &lt;em&gt;“Blastomere Separation”&lt;/em&gt; yöntemini buldu. Blastomere Seperation yönteminde döllenmiş yumurtanın besi ortamında 4-8 hücreli blastomer aşamasına kadar bölünmesine izin verilmektedir. Daha sonraları, blastomer aşamasına gelen bu 8 hücreli yapıdaki her bir hücre alınarak bir blastosit oluşturulmakta,  sanki yeni döllenmiş zigot gibi taşıyıcı anneye aktarılarak genetik olarak birbirinin aynısı klonlar meydana getirilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1902 de &lt;strong&gt;Hans Speamann&lt;/strong&gt; aynı yöntemi kullanarak semender blastomerlerini ayırdı.  Her blastomerden yeni bir semender oluştu. Bu yöntemin keşfiyle klonlamanın temeli atılmış oldu. &lt;br /&gt;1938 de &lt;strong&gt;Hans Speamann&lt;/strong&gt;, fantastik bir deney olarak tanımladığı, oysa klonlama diyebileceğimiz bir deneyde geç evredeki bir embriyonun çekirdeği çıkarılarak çekirdeği olmayan bir yumurtaya aktarıyordu. Speamann 1938 yılında yayınladığı &lt;em&gt;“Embrionic Development and Induction”&lt;/em&gt; adlı kitabında bu deneyi fantastik olarak nitelendiriyordu.  Bu deney 1952 yılında gerçekleştirilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[**] Gerçekten de &lt;strong&gt;Dr. Racscher&lt;/strong&gt; donma deneylerinin sonuçlarını 1942 de bir tıbbi konferansta &lt;em&gt;"Deniz ve Kış Yüzünden karşılaşılan Tıbbi Problemler"&lt;/em&gt; başlığı altında açıklamıştır. Bu deneylere &lt;strong&gt;Prof. Dr. Finke&lt;/strong&gt; ile &lt;strong&gt;Prof. Dr. Holzloehner &lt;/strong&gt;de katıldılar. Her ikisi de Keil Üniversitesi öğretim üyeleriydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-4395805566135101590?l=www.yalcinguran.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2010/02/nazi-ari-alman-irk-saplants.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-853595864914616121</guid><pubDate>Sat, 30 Jan 2010 12:24:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-01-30T14:41:54.432+02:00</atom:updated><title>SÜLEYMANİYE CAMİİNİN "İS ODASI" - Bir Vefasızlık Örneği!...</title><description>&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh3.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/S2QZYebNZwI/AAAAAAAACBE/mrp8NVfKdeo/IMG.jpg?imgmax=800" alt="IMG.jpg" border="0" width="390" height="269" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;&lt;em&gt;"Günümüzde insanlar her seyin fiyatini biliyor,&lt;br /&gt;fakat hiçbir seyin degerini bilmiyorlar."&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;OSCAR WİLDE&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;Daha önce yazmıştık[*]; &lt;strong&gt;Mimar Sinan&lt;/strong&gt; Süleymaniye Camiinin içine bir  de hava koridoru inşa etti. Elektriğin henüz bulunmadığı o yıllarda,  Süleymaniye 275 dev kandille aydınlatılıyordu. &lt;strong&gt;Sinan&lt;/strong&gt;, bu kandillerden  çıkan is camiye zarar vermesin, cemaati rahatsız etmesin diye orta  kapının üzerine küçük bir odacık yaptırdı. Binanın değişik köşelerine  açtığı oyuklardan giren  islerin bu odada toplanmasını  sağladı.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adına da&lt;em&gt; "İs Odası"&lt;/em&gt; denilen bu bölmenin içine özel bir  nemlendirme sistemi kurdu &lt;strong&gt;Sinan&lt;/strong&gt;. Odada toplanan islerden, dönemin en  kaliteli mürekkebini damıttı. Süleymaniye'nin duvarlarında gördüğünüz o  görkemli kalem işleri, yazılar, süslemeler, caminin kandillerinden çıkan  isten damıtılan o mürekkeple yapıldı.Tekrar altını çizmeli,  bunlar günümüzden 458 yıl öncesinin bilimiyle, teknolojisiyle  yapıldı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı mimarisinin en önemli örneklerinden biri olan Süleymaniye Camii' nin, Vakıflar Bölge Müdürlüğünce yaptırılan restorasyonu (yenilemesi) sürüyor. Yapımından 458 yıl sonra ilk kez kapsamlı bir restorasyonla özgün mimarisine zarar veren hatalı onarımlardan kurtarılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak yapılan restorasyon çalışmaları sırasında dünyada eşi benzeri bulunmayan&lt;em&gt; “is odası”&lt;/em&gt; nın perişan hali, &lt;strong&gt;Mimar Sinan&lt;/strong&gt;ın kemiklerini sızlatacak düzeyde. Camiin aydınlatılmasını sağlayan yüzlerce kandilin isini toplandığı bu odanın duvarları, bazı kendini bilmezlerce yap boz tahtasına döndürülmüş durumda. Odanın  duvarları asker arkadaşlarının ya da sevgililerin adlarıyla, tarihlerle, kalb içine alınmış resimlerle ya da tuhaf resimlerle karalama tahtasına dönüştürülmüş halde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Mimar Sinan&lt;/strong&gt;ın teknolojik harikalarından biri olan &lt;em&gt;“is odası”&lt;/em&gt; özgün halinin bozulmaması için şu anda restorasyon dışında tutulmuş bulunuyor. İstanbul Vakıflar I. ci Bölge Müdürü &lt;strong&gt;İbrahim Özekinci&lt;/strong&gt; &lt;em&gt;“&lt;strong&gt;Odanın hali içler acısıdır. Tarihi dokusunu bozmadan bu odayı nasıl restore ederiz diye düşünmekteyiz&lt;/strong&gt;” &lt;/em&gt;demektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:red;"&gt;Durum, halkımızın tarih değerlerimize olan ilgisinin ne düzeyde olduğunu çok güzel özetlemekte...&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;------------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[*] "MİMAR SİNAN'ın DEHASI" başlıklı makalemiz.  &lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-853595864914616121?l=www.yalcinguran.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2010/01/suleymaniye-camiinin-is-odasi-bir.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">1</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-4559474341661779864</guid><pubDate>Thu, 28 Jan 2010 11:45:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-02-07T21:32:08.902+02:00</atom:updated><title>ÖZÖĞRENİMLİ ya da AUTODİDACTE Olmak!?...</title><description>&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh5.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/S2ANn4W5w-I/AAAAAAAACA4/9JE4QoYwpKE/Kuzeyden_gunes.jpg?imgmax=800" alt="Kuzeyden_gunes.jpg" border="0" width="412.5" height="480" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;&lt;em&gt;"Yaşamımda edindiğim en büyük bilgi şudur :&lt;br /&gt;Kendi kendine yardım etmeyi bilmeyene hiç kimse yardım etmez."&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Johann Heinrich Pestalozzi&lt;/strong&gt; &lt;em&gt;(İsviçreli eğitim reformcusu)&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;Autodidacte sözcüğü Fransızca olup, kendi kendini eğiten (ya da yetiştiren) kimse anlamını taşır. Etimolojik olarak, Eski Grekçeden &lt;strong&gt;αὐτός au̍tós&lt;/strong&gt; (« kendisi ») ile &lt;strong&gt;διδάσχειν didaschein&lt;/strong&gt; (« öğretmek, okutmak ») geldiğini görüyoruz. Bu bakımdan sözcüğün Türkçe karşılığı olarak bulunmuş olan özöğrenimli sözcüğü tam yerini bulmuştur.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanoğlu dünyaya geldikten kısa bir süre sonra, çevresiyle kurduğu ilişkiyle kendi kendine öğrenmeye başlar. Oyuncaklarla oynamak, dahası onları kırıp parçalara ayırarak incelemek te bunun içindedir. Bu yüzden oyuncaklarını kıran küçüğün  kınanması çok yanlış bir davranıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;Ana diliyle konuşmaya başlayınca da &lt;em&gt;"ne", "neden", "niçin", "nasıl"&lt;/em&gt; gibi sorularla öğrenimini ilerletmeye çalışır. Ana-babalar büyük çoğunlukla, özellikle de bizim ülkemizde bu sorulardan sıkılarak ya da bunlara önem vermeyerek, soruyu soran küçüğe yanıt vermez ya da onu sustururlar. Bu aile büyüklerinin kendi eğitimsizliklerine bağlı bir özelliktir. &lt;strong&gt;Prochnow&lt;/strong&gt; şöyle demiştir : &lt;em&gt;"Bir çocuğa önce konuşmayı öğretirsiniz, sonra da susmayı."&lt;/em&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa küçük çocuğun sorduğu sorular çok önemlidir. Kesinlikle aksatmadan, ciddiyetle küçüğü doyuma ulaştırıncaya kadar yanıtlanması gerekir. Eğer sorunun yanıtı bilinemiyorsa, küçüğe "bilmiyorum, öğrenip yarın sana yanıt vereceğim" denmelidir. Gerçekten  de araştırıp yanıt bulunup, çocuğa aktarılmalıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü eğitimin başlangıcı bu soruların içinde yatar. Bunlar kendi kendini eğitmenin başlangıcıdır. Buna aile içi ya da çevresi eğitimi diyoruz. Elbette aile içi eğitim bu kadarla sınırlı değildir. Bu eğitim özellikle 0 - 6 yaş arasında önem kazanır. Çünkü bu yaşlar arasında çocuğun karakteri ile matematik kavramı gelişmektedir. &lt;strong&gt;Victor Hugo&lt;/strong&gt; &lt;em&gt;"Bir kimseyi eğitmek mi istiyorsunuz?... O zaman işe onun anne annesinden başlamalısınız." &lt;/em&gt;sözünü bu yüzden söylemiştir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O halde özöğrenimli ya da autodidacte olmak insanın doğuştan mayasında vardır denebilir. Gerçi özöğrenimli olmak, dahi olarak dünyaya gelmiş çocukların bir özelliği olarak bilinir. Normal zekalı çocuklar sorularına yanıt alamadıklarında yılgınlık gösterek kendi içlerine çekilirler. Ama dahi olarak doğanlar soruları sorup öğrenmede ayak direyerek, bu huylarını ergin çağa kadar taşırlar. Aradaki ayrım budur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özöğrenimli olmanın kaynağında, öğrenme konusunda kendi yöntemini geliştirmiş olmak vardır. Öğrenmek için başkalarının uyguladığı yöntemlere gereksinim yoktur. Dahası başkalalarının uygulayacağı yöntemler bir tür bunalıma yol açabilir. Bu yüzden dahi olarak doğan çocukların eğitimi normal zekalılarla birlikte yapılmamalıdır. Onlara ileri ülkelerde özel eğitim sınıflarında gelişme olanağı tanınmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okullar, binlerce yıl boyunca birikmiş bilgiyi bir kaç yıl içinde öğretmek için kurulmuştur. Bilgiler yazılı olarak kitaplarda birikmiş halde bulunur. Ancak bu bilgilerin aktarımı sırasında kullanılan yöntem ya da yöntemler, bütün dünyada yanlışlıklarla doludur. Konu bizim ülkemiz olursa, durum iyice kötü olarak gözükmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;Çünkü bizim eğitim sistemimiz, matematik bile içinde olarak her konuyu ezber öğretmek üzerine kurulmuştur. Bu, bireyin düşünme yetisini yok etmek bir yana, ezber bilginin sık sık yinelenmedikçe unutulup gitmesiyle sonlanır. Demek ki bütün öğrencileri sonunda cahilliğe itmiş oluyoruz. Gerçekte olan da budur. Liselerimizden mezun olmuş kaç kişiye &lt;em&gt;"kültürlü"&lt;/em&gt; deme olanağı vardır?... Osmanlı şu sözleri erbere öğrenme için söylemiştir : &lt;em&gt;&lt;strong&gt;"Et tekrarü ahsen velev kâne yüz seksen."&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt; Bunun anlamı &lt;em&gt;&lt;strong&gt;"yüz seksen kez de olsa yinelemek güzeldir".&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa, bir eğitmen herhangi bir konuyu öğretirken, bazı kilit noktalarının dışındaki bilgiyi öğrencinin kendisinin araştırıp bulmasını sağlamalıdır. Böylece insanın doğuştan malı olan özöğrenim düzeneği kullanılarak bilginin sağlam bir biçimde belleğe yerleşmesi sağlanır. Çünkü bir bilgiyi kendi çabanızla, demek ki araştırıp bularak öğrenmişseniz hiç unutmazsınız. Başkalarından aktarılan bilgi uçup gitmeye mahkumdur.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:red;"&gt;&lt;strong&gt;Eğitimde ezberciliği yeğlemekten vazgeçip, araştırmacı öğrenciler yetiştirdiğimiz gün hem kendimiz, hem de eğittiğimiz yeni kuşaklar ADAM GİBİ ADAM olacaktır. Gerçek budur.&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-4559474341661779864?l=www.yalcinguran.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2010/01/ozogrenimli-ya-da-autodidacte-olmak.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-6679661510049328123</guid><pubDate>Sat, 23 Jan 2010 17:12:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-01-23T19:13:20.455+02:00</atom:updated><title>Zombi İlacı- BRUNDANGA....</title><description>&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh3.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/S1rEEUzniqI/AAAAAAAACAY/z0LPD_Id-GE/DSC03873.JPG?imgmax=800" alt="DSC03873.JPG" border="0" width="432" height="324" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;&lt;em&gt;"Kainatta tesadüfe, tesadüf edilmez."&lt;/em&gt; &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;SOKRAT&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önce yazmıştık, bir Nazi suçlusu olan &lt;strong&gt;Dr. Bruno Weber&lt;/strong&gt; Hijyen Enstitüsü başkanıydı. İnsan kan gruplarının birbirine karşı gösterdiği reaksiyonlara meraklıydı. Hastalarına değişik gruplarda kan enjekte ederek etkileri gözlemlerdi. Weber zayıf mahkumlardan, onların ölmesine yol açacak kadar kan alır ya da ölmüş mahkumların kanlarını kullanırdı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha da ilgi çekici olarak hastalara barbitüratlar ile morfin türevleri verip beyni yıkanmış mahkumlar ya da zihin kontrolu yapıp yapamayacağını gözlemlemiştir. Ama kullandığı ilaçlarla &lt;em&gt;"beyin yıkama" &lt;/em&gt;sürecini elde etme olanağı yoktur. Olsa olsa yapılan sorgulamalarda doğruyu söyletme olanağı elde edilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa &lt;strong&gt;Dr Weber&lt;/strong&gt; scopolamine denen maddeyi kullanmayı akıledebilseydi, istediği sonuca kolayca varabilecekti. Çünkü günümüzde scopolamine kötü niyetli kişilerce bu amaçla kullanılır olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;"Burundanga”&lt;/em&gt; ise,  güney amerika’da yetişen borrachero ağacının yaprakları ile tohumlarından elde edilen bir maddedir. borrachero, çok büyük dikenli, sonbaharda pembe çiçekler açan, geniş yapraklı güzel bir ağaç (yukardaki resim) . Halk bunu sarhoş ağacı diye de biliyor. Bu ağaçtan elde edilen toz olan burundangayi yuttuğunuzda ya da soluduğunuzda etkisi geçene kadar sizden istenen her şeyi yapıyorsunuz. Üstelik geçici hafıza kaybına da yol açıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://lh4.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/S1stJbGfotI/AAAAAAAACAk/oc79RBCewZ0/Screen%20shot%202010-01-22%20at%207.05.13%20PM.png?imgmax=800" alt="Screen shot 2010-01-22 at 7.05.13 PM.png" border="0" width="229" height="273" align="left" /&gt;Brundanga' nın etkin maddesinin adı tıpta scopolamine diye bilinmekte. Kısa sürede bağımlılık yapan bitki, beyin ile sinir sistemini etkiliyor. Aşırı dozda ölüme neden oluyor. ABD’li toksikolog &lt;strong&gt;Peter Spenser&lt;/strong&gt; buna &lt;em&gt;"ölüm yüklü bitki”&lt;/em&gt; adını vermiştir. Yüksek dozda kullanıldığında kurbanının bilincini ortadan kaldırıp, onu bir robot haline getiriyor. Suç örgütleri bu madde ile kurbanlarına soygun başta olarak her istediklerini yaptırıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Scopolamine, Solanaceae familyası bitkilerinden elde edilen bir tropan alkaloid. Bitkilerdeki ikincil metabolitlerin bir bölümüdür. Yapısal olarak nörotransmitter asetilkoline benzeyen skopolamin, muskarinik asetilkolin reseptörlerini baskılayarak çalışır. Bu nedenle de bir antikolinerjik olarak sınıflandırılır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında scopolamine tıpta kullanılan bir ilaçtır. Başlıca kullanım yerleri şunlardır :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;● Merkezi sinir sisteminin bir depressanı olarak, genelde uyku zamanı uyumaya yardımcı olarak kullanılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;● Genel aneztezide amnestik etkisinden yararlanmak için kullanılır. Scopolamine, diezepam' ınkine  benzer derecede bellek bozulmasına neden olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;● Kulak-burun-boğaz hekimliğinde, hava yollarına herhangi bir alet uygulamadan önce, üst hava yollarını kurutmak için kullanılır (salya akımını önleyici etki).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;● Ağrısız doğum yaptırmada anneye hafif bir &lt;em&gt;"alacakaranlık = twilight&lt;/em&gt;" uykusu vermek için. Burada ağrı hissi yok olmaz ama kişi hafif bir uyku ile bellek kaybına uğrar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;● Deniz tutmasına karşı scuba dalıcılarında genel olarak kullanılır olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;● Ekim 2006 da ABD Akıl Hastalıkları Ulusal Enstitüsünde, araştırıcılar scopolamine' nin bir kaç gün içinde depression belirtilerini zayıflattığını buldular.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-6679661510049328123?l=www.yalcinguran.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2010/01/zombi-ilac-brundanga.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-2141834313673592932</guid><pubDate>Fri, 22 Jan 2010 12:59:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-02-06T20:05:26.545+02:00</atom:updated><title>Blue Brain Projesi Neden Beyin Odaklı Hastalıkların İncelenmesi için Olanak Sağlamaz?...</title><description>&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh4.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/S1hGrNi_9dI/AAAAAAAAB_w/dRHgoX-e9Mk/blue-brain-02.thumbnail.jpg?imgmax=800" alt="blue-brain-02.thumbnail.jpg" border="0" width="384" height="306" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;&lt;em&gt;"Bilim bilgiyi, bilgelik ise bilimi örgütler."&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Emmanuel KANT&lt;/strong&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;Bilindiği gibi son günlerde üzerinde en fazla konuşulan deney insan beyninin işleyişi ile ilgili bir bilgisayar modeli üzerindeki çalışmalar. İsviçre, Lozan'daki Ecole Polytechnique Federale'deki Beyin Akıl Enstitüsü'nden sinirbilimci &lt;strong&gt;Henry Markham&lt;/strong&gt; , son 15 yılını canlı fare beynindeki hücrelerin haritasını çıkartmaya ayırdı. Sonuçta nöron bazında beyin simülasyonunu yarattı. IBM'den aldığı destekle, 100 milyar nöronu olan sanal bir insan beyni yaratmayı umut eden Markham, 2015 yılına kadar bu beyni çalıştırmayı planlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Markham&lt;/strong&gt;, &lt;em&gt;"neokortikal kolon"&lt;/em&gt; modeli yaratmayı başardı. &lt;em&gt;"Beynin mikrodevresini üretmeyi başardık"&lt;/em&gt; diye konuşan &lt;strong&gt;Markham&lt;/strong&gt;,&lt;em&gt; "Bundan sonra yapacağımız tek şey bu modelin ölçeğini büyütmek"&lt;/em&gt; diyor. Proje başarılı olursa &lt;em&gt;"Beyinin çalışmasından doğan hastalıkların da incelenebileceğini"&lt;/em&gt; söylüyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu makalede &lt;strong&gt;Markham'&lt;/strong&gt; ın son söylediği tümce üzerinde durmaya çalışacağız. Demek ki, elde edilecek nöron bazındaki beyin simülasyonunda, beyin odaklı hastalıkların incelenip incelenemeyeceğini tartışmak istiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce ne yapılmak istendiğine bakalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;Yapılmaya çalışılan, IBM Big Blue serisinden Blue Gene/L bilgisayarına uygun software (yazılım) yükleyerek bir yapay zeka elde etmektir. Bu yapay zeka ister istemez bazı zeka öğelerinden (dikkat ile imgelem = muhayyile) yoksun olacaktır. Bu yapay zeka usavurma yoluyla belki kendi kararlarını alabilecektir. Ama hissiyat ile sevmek ya da sevmemek ayrımını yapamayacağı gibi belli bir karaktere de sahip olamayacaktır&lt;/span&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yanda beyin odaklı hastalıkların başında psikiatrik hastalıklar = akıl hastalıkları gelir. Bilindiği gibi psikiatrik bozukluklar karakter sapmalarından oluşur. Demek ki karakter bozukluklarını bu hastalıklarda gözlemleriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Blue Brain = Mavi Beyin &lt;/em&gt;projesi sonunda elde edilecek insan beyni kopyasında, sadece bir bölümüyle zeka var olup, karakter olamayacağından bununla psikiatrik hastalıkları incelemeye olanak yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her zaman söylemişizdir : Zeka ile karakter arasında bir ilişki vardır. Bu ilişkide karakter &lt;em&gt;efendi&lt;/em&gt;, zeka&lt;em&gt; uşak&lt;/em&gt; rolündedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca beyin odaklı hastalıklar içinde hormonlar ile ileti-aktarıcılar = neurotransmitter'ler nedeniyle oluşanlar vardır. Blue Brain projesinde, adı geçen bu maddeleri üretip kullanmak söz konusu olamayacağından, bu yolla gelişen beyin odaklı hastalıkları da inceleme olanağı yoktur. Demek ki, beyin biyokimyasına bağlı hastalıklar bu inceleme dışında kalacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beynin öteki organ ya da organ sistemlerine etkisiyle oluşan, psiko-somatik dediğimiz hastalıklar da bu incelemenin dışında kalacaktır. Çünkü elde edilmek istenen salt bir yapay zekadır. Burada organizmadaki öteki organlar söz konusu olmadığı gibi, beynin bu organlara etkisi de söz konusu olamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zaman elde, bazı nöronların kaybı ile nöronlar arasındaki iletişim bozukluklarının incelenme olasılığı kalır ki, bu bile enine boyuna tartışmayı gerektirecek bir konudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:red;"&gt;&lt;strong&gt;Özetle, elde edilecek yapay zeka modeli, insan beyni ile zekasının eksik bir karikatürü ancak olabilir. Bu yönüyle belki de &lt;em&gt;insanlık için zararları bile olabilecektir&lt;/em&gt;. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz insanların zekaları, Yaradan'ın zekası yanında okyanusta bir damla gibi kaldığından, ne kadar uğraşsak yaradılmış olanların zekalarının tam kopyalarına, sıfırdan başlayıp ulaşmamıza olanak yoktur. Ama yaradışılımız gereği bize araştırma merakı da verildiğinden, Allahın koyduğu hiç değişmeyen doğa yasalarını araştırıp bulmaya çalışıyoruz. Bunun adı &lt;em&gt;Pozitif Bilimdir.&lt;/em&gt; Yapay zeka konusu da bu atılımlardan birini oluşturmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;big&gt;Ama &lt;strong&gt;Lev Tolstoy&lt;/strong&gt;un, nasıl mutlu olduğunu anlatmak için dediği gibi &lt;em&gt;"Sahip olduğum şeylere sevinerek, sahip olmadıklarımı ise hiç düşünmeyerek."&lt;/em&gt; sözlerini ilke olarak alırsak, pozitif bilim ile buna bağlı olarak modern insan ile modern dünya ortadan kalkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yüzden biz gene de doğa yasalarını bulmaya çalışalım. Ama buluşlarımızın insanlığa zarar vermemesini öngörelim. Bu zararlılar arasında bildiğiniz gibi nükleer bombalar, kimyasal silahlar vardır. Bunlara abartılmış Yapay Zeka' yı da ekleyebiliriz.&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/big&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-2141834313673592932?l=www.yalcinguran.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2010/01/blue-brain-projesi-neden-beyin-odakl.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-4605663732175699345</guid><pubDate>Thu, 21 Jan 2010 11:01:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-01-21T14:01:13.514+02:00</atom:updated><title>Görsel Sanatlarda "MEKAN" nın Özellikleri...</title><description>&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh6.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/S04I42mMz6I/AAAAAAAAB-Q/vyaJGoq32R4/sidneyopera001.jpg?imgmax=800" alt="sidneyopera001.jpg" border="0" width="444" height="280" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;&lt;em&gt;"Bugünün tiyatro mimarları ışık ve mekân için geniş bir yelpaze yaratmayı amaç edinmelidir. Bir yönetmenini akla gelebilecek tüm hayallerine yanıt verebilecek denli nesnel ve uyumlu, mekân açısından bile insan aklını değiştirip yenileyecek nitelikte esnek bir yapı olmalıdır."&lt;/em&gt; &lt;strong&gt;&lt;strong&gt;Walter Adolph Georg Gropius [*]&lt;/strong&gt;&lt;/strong&gt;, 1934&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her büyük kentin kendini anlatan bir simgesi vardır : Paris'in Eiffel kulesi, Londra'nın Trafalgar meydanındaki Nelson anıtı (ya da parlamento), İstanbul'un Kız Kulesi (ya da Galata Kulesi) vb gibi... Opera yapıları da bulundukları kentin birer simgesi olarak tasarlanmalıdır. Buna örnek olarak Sidney Opera House' u verebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kente  simge olan yapıların dış yüzleridir. Opera yapılarının dış görünümleri, onları tasarlayan mimarlarca biçimlendirilir. Bu görünüm Eski Yunan biçemi olabileceği gibi, söz gelimi gotik, barok ya da modern mimari biçeminde olabilir. Biçem ne olursa olsun kentin simgesi olabilmeleri için, onları öteki yapılardan ayıran kendilerine özge karakter taşımaları gerekir. Buna en iyi örneklerden biri Londrada Royal Albert Hall, öteki Sidney opera yapısı olabilir. Sidney Opera Hous'un  tasarımını yapan  Danimarkalı ünlü mimar &lt;strong&gt;Jørn Utzon [**]&lt;/strong&gt; belki, bütün yelkenlerini basıp okyanusa açılan bir &lt;em&gt;"sefine"&lt;/em&gt; yi anlatmak istemiştir. Ama bize göre çatı kaplamasında kullanılan beyaz seramiklerle yapı,  birbirini izleyip kırılmakta olan dev okyanus dalgalarını andırmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapının konumu önemlidir. Tiyatro yapılarının giriş-çıkışları genel bir caddeye, olanak varsa bir meydana açılmalı. Karşılıklı cadde sınırından 20 m den daha uzakta  olmalıdır. Otrulan yerleşim yerleri arasındaki tiyatrolarda, avlu genişliği giriş-çıkışlarda normal genişlikten 1/4 ya da daha fazla olmalıdır. Çalışanlar ile sanatçılar için ayrı bir giriş-çıkış tasarlanmalı, buna ek olarak yapıya malzeme girişi için ayrı bir bölüm düşünülmelidir. Seyircilerin gelişi 15-20 (en fazla 30) dakika içinde olur. Ama buna karşın hepsi aynı anda yapıdan ayrılırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seyircilerin çoğunluğu özel arabalarıyla gelip, park yerinde arabalarını bıraktıktan sonra yürüyerek tiyatroya girer. Her üç koltuk için bir otopark yeri hesaplanmalıdır. En uygunu tiyatroya çok yakın, tiyatro seyircisine hizmet veren büyük bir otopark ya da yapının altında çok katlı bir otopark düşünülebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yağmurlu günler için taksi yaklaşma yeri öngörülmelidir. Bütün çıkış kapıları dışarı doğru açılıyor olmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Giriş kapılarından yapının içine, Ana Hol' e girilir. Bu hol, yapının içinde bulunan salonların hollerine bağlanır. Genelde bir opera yapısında üç salon vardır : Büyük opera salonu, küçük bir orkestra konser salonui bir de tiyatro salonu. Bazılarında bunlara ek olarak bir de sinema salonu bulunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vestiyerler yan çıkışların karşısında yer alarak, koridorun 1/3 ten daha fazla genişletilmesini gerektirir. Vestiyer uzunluğu her 20 seyirci için 1 m  yada daha fazla olmalıdır. Askı uzaklıkları 5 cm dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Giriş katına birinci balkona ya da yükseltilmiş giriş katın altındaki bölüme ulaşan merdivenler, bölünmesiz 1.8 m genişlikte olabilirler. Dış merdivenlere uygun bir sahanlıkla 2 m ya da biraz fazlasına izin verilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Foyer (ya da dinlenme yeri) her seyirci için 0.8 - 2.0 m2 olarak düşünülür. Gezinti koridoru 5.5 m genişlikte 20 m uzunlukta tasarlanır. 75 -100 kişi için 1 WC bulundurulur. Toplam seyircinin 2/5 i erkek, 3/5 i kadın olarak var sayılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ana giriş holü üzerinde bir lokanta, dahası bazı opera yapılarında bir alış-veriş merkezi de bulunabilir. Bu hol üzerinde bilet gişeleri de bulunur. Günün her saatinde ana hole seyirci girişi uygun görülmüyorsa, bilet gişelerinin açıklıkları yapı dışında olacak biçimde düzenlenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seyir (temaşa) salonlarının düzenlenmesi ses ile seyircinin görüş olanakları ön plana alınarak yapılır. Ses yönünden, salon bir huni (ya da megafon) biçiminde tasarlanır. Bu huninin en dar yeri olan dibinde sahne ile orkestra çukuru bulunur. Ayrıca sesin güçlendirilmesi için belli yerlere, yapının doğasından yararlanılarak, ses rezonatörleri konulmuştur. Böylece bir parmak şıklatıldığında bile, ses salonun her noktasında aynı tınıda (tone'da) duyulabilir. Salon duvarları ile tavanının yankı yapmaması için, buralar sesi emici maddelerle kaplanır. Aynı durum iç sahne için de geçerlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Salonun gerekli  tavan yüksekliği, hava gereksmine (bir kişi için 5 m3 ten fazla) göre hesaplanır. Salon döşemesi  eğimi 1/20 oranında ya da daha ufak olmalıdır.                                                                                                                                                                                               &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seyircinin sahneyi görüşü önemlidir. Bunun için oturulacak koltuklar aykırı biçimde, demek ki, arka arkaya gelen dizilerde arkaya gelen koltuk öndeki ikisinin arasına gelecek biçimde yerleştirilir. Koltuk grupları arasında bulunan yürüme koridorları, sahnenin orta noktasına doğru değil de yanlara doğru konulur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görüş düzeyinin saptanması için "grafik yöntem" ile "analitik yöntem" adını taşıyan iki yöntem vardır. Bunlar hem teknik ayrıntıları içerdikleri, hem de oldukça uzun bir konu oldukları için burada incelemiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçinde orkesranın yer alacağı Orkestra Çukuru denilen bölüm de sahnenin önünde olup izeyici salonu bölümünde bulunur. Orkestra çukurunun tabanı hidrolik asansör sistemiyle sahne düzeyine yakın bir yere kadar yükseltilebilir. Opera orkestrası, senfoni orkestrası kadar çok müzisyeni içermez. Bunun üyeleri 35 - 40 kişi kadardır. Kişi başına 3 m3 lük bir hacim hesaplanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahne seyirci salonundan iki perde ile ayrılır. Bunlardan biri &lt;em&gt;"çelik perde"&lt;/em&gt; olup, dikey olarak hareket eder. Yanmayan maddelerden yapılmıştır. Yangında otomatik olarak inerek salonu sahneden ayırır. Bunun kontrbalansı perdenin kendisinden ağırdır. İkinci perde kumaştandır. İki yana doğru açılıp kapanarak, oyun sahnesini seyircilerden ayırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktadan daha ileri gidersek sahneye ulaşmış oluruz. Sahne hem görüntü, hem de işlev yönünden bir fabrikayı andırır. Ama üretilen son ürün bir sanatsal yapıttır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahne genişliği opera için 18 m - 25 m arası, tiyatro için 10 m - 12 m olarak düşnülür. Dekor değişimi, yan ile arka sahnede hareketli sahne arabası kullanılmasıyla 10 saniyede gerçekleştirilebilir. Bunun dışında çeşitli tipte döner sahneler de kullanılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahne derinliği sahne açıklığının 2 katıdır. Sahne yüksekliği, sahne üstündeki makina daresinin alt kenarına kadar olan bölüm, seyirci salonunun ortalama yüksekliği + sahne açıklığının yüksekliği kadardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahnenin her iki yanında 0.80 m eninde, 2.20 m yüksekliğinde sahneyi gören, sahneye çıkış ile kaçış kapısı olan itfaiyeci odası vardır. Sahne yapısının her iki tarafında genişliği 1.25 m ya da daha büyük merdivenler öngörülür. Her 100 kişi için 1.0 m merdiven genişliği hesaplanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahne tavanı sahnenin üstündeki mekan olup, dekorlar ile ışıkları asmak için kullanılır. Sahne tavanı ile çatı araaındaki boşluk, ayakta yürüyebilmek için 2.10 m ya da gaha yüksek olmalıdır. Çatıda havalandırma açıklıklarının bulunması gereklidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahne bölümü şu ayrımları barındırır :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;● Opera yönetiminin ofisleri.&lt;br /&gt;● Sanatçıların soyunma odaları ile makyaj bölümü.&lt;br /&gt;● Marangoz atölyesi.&lt;br /&gt;● Resim ile boya atölyesi&lt;br /&gt;● Demir işleri atölyesi.&lt;br /&gt;● Elektrik &amp; elektronik atölyesi.&lt;br /&gt;● Mekanik işler atölyesi.&lt;br /&gt;● Kostüm tasarımı &amp; terzihane.&lt;br /&gt;● Müzik aletleri bakım &amp; onarım atölyesi.&lt;br /&gt;● Butafor atölyesi.&lt;br /&gt;● Müzisyenler için prova salonu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahnenin bodrum katlarında malzeme deposu, Dekor deposu ile ısıtma/soğutma, jeneratör, hidrofor birimleri bulunur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[*] &lt;strong&gt;Walter Adolph Georg Gropius&lt;/strong&gt; (18 Mayıs 1883 – 5 Temmuz 1969) bir Alman mimar. Bauhaus'u  kuran kişidir. Almanya, Berlin doğumludur.1934'te Nazi Almanyası zamanında Bauhaus'un kapatılması üzerine yurtdışına göç etmiş, çalışmalarını yurtdışında  sürdürmüştür. Daha sonraları Amerikan vatandaşlığına geçmiş, Cambridge, Massachusetts'te yaşamaya başlamıştır. yaşama gözlerini burada yummuştur. Çalışmaları ile modern mimarlığın öncüleri arasında sayılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[**] Pritzker Mimarlık Ödülü sahibi &lt;strong&gt;Jorn Utzon&lt;/strong&gt;, 90 yaşında geçirdiği kalp krizi sonucu Kasım 2008 de yaşamını yitirdi (doğumu Nisan 1918) . Sydney Opera Binası tasarımıyla tanınan &lt;strong&gt;Utzon&lt;/strong&gt;, yapıyı 1957`de açılan bir yarışma sonucu tasarlamış, ancak 1973`te, binanın yapımı tamamlanmadan projeden çekilme kararı almıştı. Yapının bütçesiyle ilgili sorunların etkisiyle, opera binasını yaşamı boyunca hiç uğramayan Utzon, buna karşın, ölümünden iki yıl önce de, oğlu eşliğinde ürettiği yeni bir tasarımla, aynı yapıya yeni bir kanat kazandırmayı başarmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-----------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yararlanılan Yapıt :&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ernst NEUFERT &lt;/strong&gt;: Bau-Entwurfslehre. Friedr. Vieweg &amp; Sohn Braunschweig/Wiesbaden. 1979.&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-4605663732175699345?l=www.yalcinguran.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2010/01/gorsel-sanatlarda-nn-ozellikleri.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-8521221455134949498</guid><pubDate>Sat, 16 Jan 2010 10:34:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-01-20T15:34:33.453+02:00</atom:updated><title>CUMHURİYET TARİHİNİN SESLENDİRİLMİŞ İLK OPERASI 1934...</title><description>&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh4.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/S1IEfcPAplI/AAAAAAAAB-o/bg5yHoKnmB4/ahmet.adnan.saygun-2.jpeg?imgmax=800" alt="ahmet.adnan.saygun-2.jpeg" border="0" width="277" height="394" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;&lt;em&gt;"Eğer yürüdüğünüz yolda güçlük ve engel yoksa bilin ki o yol sizi bir yere ulaştırmaz."&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bernard SHAW&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;1934 yili, haziran ayı... Ankara, önemli bir konuğu ağırlamaya hazırlanıyor. İran Şahi Rıza Pehlevi gelerek, Atatürk devrimlerini inceleyecek.  Atatürk, yakın arkadaşlarııi Çankaya Köşkü'nde topluyor.  &lt;em&gt;"Şah için nasıl bir program yapalım?"&lt;/em&gt; diye soruyor.  Kimi Orman Çiftliği'ne götürmeyi öneriyor, kimi &lt;em&gt;"Merinos'u gezdirelim"&lt;/em&gt; diyor.&lt;br /&gt;Beğenmiyor onerileri Atatürk:  &lt;em&gt;"Bütün bunlar İran'da da var. Onlarda olmayan bir şey yaparak, farkımızı ortaya koymalıyız." &lt;/em&gt; Aklında bir şey olduğu belli... Sofradakiler merakla bekleşirken kararını açiklıyor:  &lt;big&gt;&lt;em&gt;"Opera yapacağız!“ &lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/big&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Işte ilk Turk operası Özsoy'un doğuş sahnesi bu... Atatürk operanın konusunu da kendisi belirliyor.  İranlilarin Şeyhnamesi'nden esinlenmiş bir destan planlıyor:  Öykü, Hakan Feridun'un ikiz oğulları Tur ile Irac uzerine kurulu... Ikizler doğduğunda şeytanın gazabı onlari birbirinden ayırıyor. &lt;br /&gt;Ayrı yollara gidip birbirlerinden uzaklaşıyorlar. Ama yüzyıllar sonra buluşup kardeş olduklarını anlıyorlar.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Tıpkı &lt;em&gt;"ayrı yollara giden ikizler"&lt;/em&gt; Türkiye ile İran gibi...  Bunu yazması için Münir Hayri Egeli'ye veriyorlar. Librettoyu (Libretto, opera, operet, oratoryo, bale, muzikal gibi sahne eserlerinin yazili metinlerine verilen addir. Muzigin sozu olarak tanimlanabilir) Egeli yazıyor. Sonra besteci arayışına girişiliyor. &lt;span style="color:red;"&gt;&lt;strong&gt;Ahmet Adnan Saygun &lt;/strong&gt; &lt;/span&gt;(yukardaki resim) akıllarina geliyor. Saygun, devlet bursuyla gonderildiği Paris'ten yeni dönmüş. Musiki Muallim Mektebi'nde hocalik yapiyor. Henüz 27 yaşinda... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Librettoyu okutuyorlar kendisine...  &lt;em&gt;"Şah geliyor. Bundan bir opera yapacaksın"&lt;/em&gt; diyorlar.  Seviniyor Saygun... Daha once hic operasi yok Turkiye'nin...    Soruyor:    &lt;em&gt;"Solist var mı?“  &lt;/em&gt;  &lt;em&gt; "Yok!" &lt;/em&gt; &lt;em&gt;"Koro var mı?"&lt;/em&gt;  &lt;em&gt;"Yok." &lt;/em&gt; &lt;em&gt;"Orkestra var mı?&lt;/em&gt;"  &lt;em&gt;"Yok." &lt;/em&gt; &lt;em&gt;"Ne kadar vaktimiz var?"&lt;/em&gt;  &lt;em&gt;"Bir ay!"&lt;/em&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mucize gibi bir öyküdür bu... 1 ayda, 27 yaşındaki o adam, hem de Riyaseti Cumhur Orkestrası şefinin engelleme çabalarına karşın solistleri bulur, orkestrayı, koroyu kurar, yapıtı besteler, Turkiye'nin ilk opera yapıtını yaratir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;O uykusuz geceler için sonradan şöyle yazacaktir:  &lt;em&gt;"Ah bu çalişma!.. Zaman kısa, imkвnlar son derece sınırlı. (..) Ama içimiz coşkun&lt;br /&gt;Yalnız benim değil, bütün görev almış arkadaşlarımın içi şevkle kaynıyor. Acaba o atılım üstüne atılım yıllarında, içimizde duyduğumuz dinmek bilmez heyecanı, sönmek bilmez ateşi şimdiki kuşaklar nasil duyuyorlardir". &lt;/em&gt;&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atatürk, gelişmeleri uzaktan izler. Bir ara Sovyet sefiri Karahan'a  &lt;em&gt;"Sen anlarsın, git bir bak"&lt;/em&gt; deyip provalara yollar. Iyi haber alınca kendisi de gidip izler bir provayi... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:red;"&gt;Sonunda Ozsoy (öbür adıyla Feridun), 19 Haziran 1934 gecesi, iki devlet adaminin huzurunda sahnelenir.  Atatürk, bu mucizenin yaratıcilarını gece Çankaya Köşkünde ağırlar, kutlayarak, engellemeye çalişanlara der ki:  &lt;big&gt;&lt;em&gt;"Bu, bir devrim hareketidir!“ &lt;/em&gt;&lt;/big&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;7 Eylül'de Ahmet Adnan Saygun'un 100. doğum yiıdönümü kutlandı. Saygun'u ya da Özsoy'u anımsayan kaç kişi var bugün?&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;Ya da daha zor bir soru:  &lt;br /&gt;&lt;em&gt; "O devrim yiılarının dinmek bilmez heyecanını, sönmek bilmez ateşini" &lt;/em&gt;şimdikiler nasıl duyuyorlar?  &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;[Alıntıdır]&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-8521221455134949498?l=www.yalcinguran.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2010/01/cumhuriyet-tarihinin-seslendirilmis-ilk.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-6686801816836189649</guid><pubDate>Tue, 12 Jan 2010 12:09:00 +0000</pubDate><atom:updated>2010-01-26T16:11:05.262+02:00</atom:updated><title>KÜRESEL ISINMA MI; yoksa BUZ ÇAĞI BAŞLANGICI MI?!!...</title><description>&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh5.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/S0tUG9aSHgI/AAAAAAAAB98/oeLleyVN4lY/buzulcagi.jpg?imgmax=800" alt="buzulcagi.jpg" border="0" width="550" height="383" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;&lt;em&gt;"Akılsızca bir şeyi milyonlarca kişi söylese de o gene akılsızcadır."&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bertrand RUSSELL&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://lh5.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/S0xUFfP_RlI/AAAAAAAAB-E/8vIsAjcus5o/IMG.jpg?imgmax=800" alt="IMG.jpg" border="0" width="123" height="193" align="left" /&gt;&lt;br /&gt;Yanda görülen gazete kesiğindeki haber telavizyonlardan da verildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce ozon katmanı delindi; buna bağlı olarak küresel ısınma gelişti dendi. Kuttuplardaki buz kitlelerinin erimekte olduğu bildirildi. Sonuçta dünya yüzündeki denizlerin kaç cm ya da metre yükselebileceği hesaplandı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:red;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;big&gt;Bu arada, normal koşullarda ozon katmanının güneşten gelen ışınlardan ültraviole ışınının bir bölümünü tuttuğunu, ama infrared (ısıtıcı ışınlar = haruri ışınlar) ışınlara yol verdiği hiç düşünülmedi.&lt;/big&gt; &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi de, Avrupa ile USA da çok soğuk kışların gerçekleşmesi görüldüğünden dünyaya bir mini buz dönemi geleceğinden söz ediliyor. Bu buzul çağının 20 - 30 yıl kadar süreceği bildiriliyor!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önce, aynı zamanda iklim uzmanı olan &lt;strong&gt;Dr. Grissino-Mayer&lt;/strong&gt; ile Columbia Üniversitesinden &lt;strong&gt;Llyod Burckle&lt;/strong&gt;,&lt;em&gt; ''Avrupa'nın 1450-1850 arasında mini bir buzul çağı yaşadığını, bu durumun ağaçların büyüme hızını yavaşlattığını , ağaçların tahta yoğunluğunun artmasına neden olduğunu''&lt;/em&gt; söylemişlerdir. Uzmanlara göre mini buzul çağı en soğuk evresini 1645-1715 yıllarıarasındaki 70 yıllık dönemde geçirdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hem küresel ısınma, hem de buzul çağı...Bunların her ikisini de söyleyenler sokaktaki adamlar değil, bilim adamlarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıcağı görünce &lt;em&gt;"küresel ısınma"&lt;/em&gt;, soğuğu görünce de&lt;em&gt; "buz dönemi başlıyacak" &lt;/em&gt;diyeceksiniz!.. Bunun adı da bilimsel açıklama olacak!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi de!... Biz sıradan adamlar olarak hangisinin doğru olduğuna karar vereceğiz?... Çünkü sıradan insanlar da olsak gerçeğin bir tek olduğunu bilmekteyiz. Bilim adamlarının da bu tek gerçeği araştırıp, bulup bildirmeleri gerekmez mi?...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;u&gt;&lt;span style="color:red;"&gt;&lt;h3&gt;Oysa gözden kaçan olay, çok önce yayınladığımız bir makaledeki gibi, &lt;strong&gt;yer kürenin manyetik alanının yer değiştiriyor olmasıdır.&lt;/h3&gt;&lt;/span&gt;&lt;/u&gt;&lt;br /&gt;Araştırmalar, gezegenimizin manyetik alanının düzenli olarak yer  değiştirdiğini gösteriyor. Yer değiştirme süreci, 5 yüz bin ile bir milyon yılda bir gerçekleşiyor. Ortalama 5.000 yılda da tamamlanıyor. Bu süreler bize uzun gibi görünebilir. Ancak yapılan son araştırmalar, yeni bir tersinmenin eşiğine gelmiş olabileceğimizin ipuçlarını veriyor.  Yer değiştirme (tersinme) sürecinde, manyetik alan ciddi bir kararsızlık yaşıyor. Dahası bu sırada, uzun bir süre iki kutuplu manyetik alanın yeğinliği, önemli ölçüde düşüyor. Çok kutuplu bir manyetik alan oluşuyor. Manyetik alanın yeğinliğinde, son birkaç yüzyıl içinde gözlenen hızlı düşüş, bilim çevrelerinin dikkatini çekiyor. Geçmişle ilgili kayıtlara bakıldığında, böyle bir düşüşün, bir kutup tersinmesi öncesi gerçekleşen, tipik bir durum olduğu görülüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;Manyetik alanın yeğinliği ile biçiminde oluşacak değişiklikler, yüklü parçacıkların, atmosfere giriş biçimini etkileyecek. Bu durum, kutup ışıklarına ilgi duyanları belki sevindirecek; Çünkü gök yüzü, her yerde donanma şenliği gibi olacak. Ancak yeryüzüne ulaşan zararlı ışınımın önemli ölçüde artmasına neden olacaktır. Eğer bu durum, atmosferdeki ozonun bozunmasına yol açarsa ki öyle olacaktır, morötesi ışınımın yeryüzüne daha fazla ulaşması kaçınılmaz hale gelecektir. Bu olayın elektronik altyapıya vereceği zararın yanında; daha korkutucu olan, aşırı radyasyonun yol açacağı kanser ile genetik mutasyonlardır (değişimler). &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya'nın kuzey manyetik kutbu, Kanada'yı &lt;em&gt;'terk etti'&lt;/em&gt;. En az 400 yıldır, Kanada'ya &lt;em&gt;'ait' &lt;/em&gt;olan Dünya'nın manyetik kutbu, bu ülkeyi &lt;em&gt;'terk etti&lt;/em&gt;'. Bugünlerde Arktik'te, bilim gezisini tamamlayan Kanada Doğal Kaynakları Jeomanyetik Laboratuvarı Başkanı &lt;strong&gt;Leri Nüitt Ottava &lt;/strong&gt;bunu anlatmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sınır Ötesi Yayınları'nın Genel Yayın Yönetmeni &lt;strong&gt;Ergun Candan&lt;/strong&gt;, dünyadaki iklimlerin değişimini de buna bağlıyor. Candan, &lt;em&gt;"Kutuplar yer ya da açı değiştirdiğinde kutuplarda buzlar eriyor. Kaldı ki, küresel ısınma sonucu diye yorumladığımız, şu anda Kuzey Kutbu'ndaki buzullar zaten erimeye başlamış durumda. Mayalar'a göre de daha önce yaşanan dört çağ da tıpkı bu biçimde sona erdi."&lt;/em&gt; diyor. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:red;"&gt;&lt;strong&gt;Bu bilgilerin ışığında dünyamızın asıl derdinin, bizlerin çokça yakındığımız &lt;em&gt;“Küresel Isınma”&lt;/em&gt; olmadığı anlaşılıyor... Atmosferdeki ozon katmanının incelmesine de manyetik alan değişikliğinin neden olduğu bir gerçektir. Ozon katmanının incelmesine bağlı olarak gelişen&lt;em&gt; "Küresel Isınma"&lt;/em&gt;, gelişmekte olan olayın nedeni değil, sonucudur. Gözden kaçan gerçek budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;big&gt;Bu konuda bilim adamları gerekli uyarmaları yapıyorlar. Gelecek olan, dünyayı alt üst edebilecek çok yeğin bir manyetik depremdir!.. Ama nedendir bilinmez; bu bilgi herkese, bir yer depremi bilgisi gibi, kolayca ulaşamıyor. Buna karşın, olabildiğince önlemlerin alınmasının gereği de açık bir gerçek olarak gözlerimizin önünde durmakta...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gelişmeleri doğru bilinçlendirip, yapabilirsek dertlerimizi oluşturan gündelik anlamsız, küçük çekişmeleri bir kenara bırakarak evrene geniş açıyla bakma çabasını göstermeliyiz derim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü doğa her şeye karşın bildiğini okumakta...&lt;/span&gt;&lt;/big&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-6686801816836189649?l=www.yalcinguran.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2010/01/kuresel-isinma-mi-yoksa-buz-cagi.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">1</thr:total></item></channel></rss>
