<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<?xml-stylesheet type="text/xsl" media="screen" href="/~d/styles/rss2full.xsl"?><?xml-stylesheet type="text/css" media="screen" href="http://feeds.feedburner.com/~d/styles/itemcontent.css"?><rss xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:openSearch="http://a9.com/-/spec/opensearch/1.1/" xmlns:georss="http://www.georss.org/georss" version="2.0"><channel><atom:id>tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008</atom:id><lastBuildDate>Tue, 10 Nov 2009 13:03:59 +0000</lastBuildDate><title>Yankı Yinelediği Sesten Güzeldir</title><description>Oscar Wilde</description><link>http://www.yalcinguran.com/</link><managingEditor>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</managingEditor><generator>Blogger</generator><openSearch:totalResults>477</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>25</openSearch:itemsPerPage><atom10:link xmlns:atom10="http://www.w3.org/2005/Atom" rel="self" href="http://feeds.feedburner.com/yalcinguran" type="application/rss+xml" /><atom10:link xmlns:atom10="http://www.w3.org/2005/Atom" rel="hub" href="http://pubsubhubbub.appspot.com" /><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-3176345835284240511</guid><pubDate>Tue, 10 Nov 2009 08:27:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-11-10T15:03:59.719+02:00</atom:updated><title>YERİ DOLDURULAMAYACAK BÜYÜK KAYBIMIZ....</title><description>&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh6.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/SvGnuGdkpcI/AAAAAAAABoU/dpfVaTIYWWk/0037ol4.jpg?imgmax=800" alt="0037ol4.jpg" border="0" width="365" height="270.5" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/big&gt;&lt;br /&gt;&lt;big&gt;&lt;span style="color: blue;"&gt;&lt;em&gt;1922'de Türk ordularının zaferi neticesi Anadolu'daki emelleri gerçekleşmeyen İngiltere'nin Türk düşmanı olarak bilinen Başbakanı Lıoyd George, Parlamento'da kendisine yöneltilen suçlama ve tenkitleri şöyle cevaplandırmıştır :&lt;br /&gt; "Arkadaşlar, yüzyıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki o büyük dahi çağımızda Türk Milleti'ne nasip oldu. Mustafa Kemâl'in dehasına karşı elden ne gelirdi."&lt;/em&gt; &lt;strong&gt;(D. Lloyd George, İngiltere Başbakanı, 1922)&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;GİDİYOR&lt;/strong&gt;  &lt;br /&gt;Gidiyor, rastgelemez bir daha tarih eşine, &lt;br /&gt;Gidiyor, on yedi milyon kişi takmış peşine!  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gidiyor, sonsuz olan kudreti sığmaz akla; &lt;br /&gt;Gidiyor, göğsünü çepeçevre saran bayrakla.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gidiyor, izleri üstün birikmiş yaşlar; &lt;br /&gt;Gidiyor, yerde kılıçlarla eğilmiş başlar.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gidiyor, harbin o en korkulu aslan yelesi; &lt;br /&gt;Gidiyor, sulhun ufuklarda yanan meş’alesi!  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine bir devr açacakmış gibi en başta O var &lt;br /&gt;Hıçkıran seste O var, sessiz akan yaşta O var.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siliyor ruhunun ulviliği fani etini, &lt;br /&gt;Çiziyor ufka batan bir güneşin heybetini.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyüyor, gökten inip toprağa yaklaştıkça; &lt;br /&gt;Büyüyor gitgide gözlerden uzaklaştıkça.  &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Orhan Seyfi ORHON&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ATATÜRK' ÜN YAZDIĞI TEK ŞİİR&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gafil, hangi üç asır, hangi asır,  &lt;br /&gt;Tuna ezelden Türk diyarıdır.  &lt;br /&gt;Bilinen tarih söylememiş bunu,  &lt;br /&gt;Kalkıyor örtüler, örtülen doğacak, &lt;br /&gt;Dinleyin sesini doğan tarihin,  &lt;br /&gt;Aydınlıkta karaltı, karaltıda şafak.  &lt;br /&gt;Yaşanan tarihi gömüp doğru tarihe gidin.  &lt;br /&gt;Asya'nın ortasında Oğuz oğulları,  &lt;br /&gt;Avrupa' nın Alpler' inde Oğuz torunları,  &lt;br /&gt;Doğudan çıkan biz, batıda yine biz;  &lt;br /&gt;Nerde olsa, ne olsa kendimizi biliriz.  &lt;br /&gt;Hep insanlar kendini bilseler,  &lt;br /&gt;Bilinir o zaman ki hep biriz.  &lt;br /&gt;Türk sadece bir milletin adı değil  &lt;br /&gt;Türk bütün adamların birliğidir.  &lt;br /&gt;Ey birbirine diş bileyen yığınlar! &lt;br /&gt;Ey yığın yığın insan gafletleri!  &lt;br /&gt;Yırtılsın gökteki gafletten perde,  &lt;br /&gt;Hakikat nerede?&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Mustafa Kemal ATATÜRK &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;&lt;strong&gt;BİRKAÇ DA ÖĞÜT&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;&lt;em&gt;Cumhuriyet, düşüncesi hür, anlayışı hür, vicdanı hür nesiller . ister.&lt;br /&gt;Ey yükselen yeni nesil! İstikbal sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk, onu devam ettirecek sizlersiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhuriyet düşüncede, bilgide, sağlıkta güçlü ve yüksek karakterli koruyucular ister.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhuriyet, demokratik idarenin tam ve mükemmel bir ifadesidir. Bu rejim, halkın gelişimini ve yükselişini sağlayan, onlardan esirlik, soysuzluk, dalkavukluk hislerini uzaklaştıran bir yoldur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhuriyetimizin dayanağı Türk toplumudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhuriyet, fikir serbestliği taraftarıdır. Samimi ve meşru olmak şartıyla her fikre hürmet ederiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhuriyet fazilettir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk Milleti bağımsız yaşamış ve bağımsızlığı varolmalarının yegane koşulu olarak kabul etmiş cesur insanların torunlarıdır. Bu millet hiçbir zaman hür olmadan yaşamamıştır, yaşayamaz ve yaşamayacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz Türkler tarih boyunca hürriyet ve istiklale timsal olmuş bir milletiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milletimiz davranışlarında ve gayretlerinde sarsılmaz bir bütünlük gösterdiği için başarılı olmuştur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsaf ve merhamet dilenmekle millet işleri görülemez; millet ve devletin şeref ve bağımsızlığı elde edilemez, insaf ve merhamet dilenmek gibi bir kural yoktur. Türk milleti ve Türkiye'nin çocukları, bunu bir an akıldan çıkarmamalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bağımsızlık, uğruna ölmesini bilen toplumların hakkıdır&lt;br /&gt; .&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Mustafa Kemal ATATÜRK&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;h3&gt;RUHUN ŞAD'OLSUN ATAM!...&lt;/h3&gt;  &lt;/span&gt;  &lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-3176345835284240511?l=www.yalcinguran.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2009/11/yeri-doldurulamayacak-buyuk-kaybimiz.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-3231679004464956915</guid><pubDate>Mon, 09 Nov 2009 07:57:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-11-10T10:55:48.610+02:00</atom:updated><title>LOZAN Barış Antlaşması....</title><description>&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh5.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/SvfBcGF11NI/AAAAAAAABpM/uztZxtrfmU8/Turkey-Greece-Bulgaria_on_Treaty_of_Lausanne.png?imgmax=800" alt="Turkey-Greece-Bulgaria_on_Treaty_of_Lausanne.png" border="0" width="317" height="162" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;"Lozan görüşmeleri anlaşmayla sonuçlandıktan sonra. Başbaşa yapılan özel bir tğplantıda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İngiltere başmurahhası (&lt;strong&gt;Lord Curzon&lt;/strong&gt;) :&lt;br /&gt;- Bakın size ne getirdiysem kabul etmediniz, istediğim hiçbir şeyi bana vermediniz. Şimdi ne istiyorsanız aldınız gidiyorsunuz. Ama gittiğiniz yer yoksul bir ülke. Savaşın sıkıntılarının yaşandığı bir ülke. Ülkenize gideceksiniz, ülkenizde insanlar kalkınma isteyecek, refah isteyecek, yatırım isteyecek. Bunları yapmak için paraya ihtiyaç var. O para bir bende var, birde bunda var (Amerikan baş delegesini gösteriyor). Bize geleceksin ve bize diyeceksin ki, bana yardımcı olun, borç verin, para verin. Biz sana vereceğiz borcu parayı ama unutma şimdi istediğimiz halde vermediğiniz bütün taleplerimizi yazıp cebime koyuyorum. Önümüze gelip bizden borç istediğin anda o taleplerini teker teker çıkaracağım ve önüne koyacağım, bunu unutma genç general.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İsmet Paşa’&lt;/strong&gt;nın yanıtı :&lt;br /&gt;Evet! Haklısınız eğer sizin önünüze bana para verin, borç verin diye gelirsem işte o zaman o reddettiğimiz talepleri çıkarıp önüme koyabilirsiniz." [*]&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lozan Antlaşması, 24 Temmuz 1923 tarihinde İsviçre’nin Lausanne (Lozan) şehrinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi temsilcileriyle Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Portekiz, Belçika, SSCB ve Yugoslavya temsilcileri tarafından, Lozan Üniversitesi salonunda imzalanmış barış antlaşmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konferansa önce Rauf Paşa katılmak istemiştir.Fakat Atatürk İsmet Paşa'nın katılmasını öngörmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://lh6.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/SvfSU7PfU-I/AAAAAAAABpU/rDTXnAkDGkw/lozan1.jpg?imgmax=800" alt="lozan1.jpg" border="0" width="300" height="202.5" align="left" /&gt;Mudanya Ateşkes Antlaşması nın imzalanmasından sonra İtilaf Devletleri 28 Ekim 1922 de TBMM Hükümeti ni Lozan da toplanacak olan barış konferansına davet ettiler. Mustafa Kemal Paşa Mudanya görüşmelerine de katılan İsmet Paşa nın Lozan a baştemsilci olarak gönderilmesini uygun buldu.İsmet Paşa Dışişleri Bakanlıgına getirildi, çalışmalar hızlandırıldı. İtilaf Devletleri Lozan a İstanbul Hükümetini de davet ettiler.Bu duruma tepki gösteren TBMM 1 Kasım 1922 de Saltanatını kaldırmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://lh5.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/SvfSs-muFMI/AAAAAAAABpY/nCSuHK94m6M/0071.jpg?imgmax=800" alt="0071.jpg" border="0" width="243.3" height="180.6" align="right" /&gt;TBMM Hükümeti Lozan konferansına katılarak Misak-ı Milli-yi gercekleştirmeyi Türkiye de bir Ermeni devletinin kurulmasını engellemeyi kapitilasyonları kaldırmayı Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunları (dogu trakya,ege adaları,nüfus degişimi, savas tazminatı) çözmeyi, Türkiye ile Avrupa devletleri arasındaki sorunları (ekonomik,siyasal,hukuksal) çözmeyi amaçlamış Ermeni yurdu ile kapitilasyonlar hakkında anlaşma sağlanamazsa görüşmeleri kesme kararı almıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20 Kasım 1922 de Lozan görüşmeleri başladı. Türkler dünyanın dörtte üçüne eğemen, I dünya savaşı galibi  emperyalistleri, dört yıl daha savaşım vererek savaş ile diplomasi alanında yenmiş, yeniden barış masasına oturtmayı başarmıştı. Bu insanlık tarihinin kaydetmediği bir başarıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı borcları ,Türk - Yunan sınırı bogazlar, Musul, azınlıklar ile kapitilasyonlar üzerinde uzun, çetin geçen görüşmeler yapıldı.Ancak kapütülasyonların kaldırılması, İstanbulun boşaltılması ile Musul konularında anlaşma sağlanamamıştır. Temel konularda tarafların tavize yanaşmaması, önemli görüş ayrılıkları çıkması üzerine 4 Şubat 1923 te görüşmelerin kesilmesi savaş ihtimalini yeniden gündeme getirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mareşal Mustafa Kemal Paşa Türk Ordusu'na İzmit ile Silivri'ye yığınak yapmasını emretmiştir.Türk Orduları İzmit ile İstanbul'a karşı yığınak yapmaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraflar arasında karşılıklı verilen tavizler ile görüşmeler 23 Nisan 1923 te tekrar başladı 23 Nisanda başlayan görüşmeler 24 Temmuz 1923 e kadar devam etmiş, bu tarihte Lozan barıs antlaşmasının imzalanması ile sonuçlanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Görüşülen konular :&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;● Türkiye-Suriye Sınırı: Fransızlarla imzalanan Ankara Anlaşması'na göre kabul edilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;● Irak Sınırı: Musul üzerinde antlaşma sağlanamadığı için, bu konuda İngiltere ile Türk Hükümeti kendi aralarında görüşüp anlaşacaklardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;● Türk-Yunan Sınırı: Mudanya Ateşkes Antlaşması'nda belirlenen biçimiyle kabul edildi. Meriç Nehri'nin batısındaki Karaağaç istasyonu ile Bosnaköy, Yunanistan'ın Batı Anadolu'da yaptığı tahribata karşılık, savaş tazminatı olarak Türkiye'ye verildi. Ayrıca Gökçeada ile Bozcaada Türkiye'de, diğer Ege Adaları Yunanistan'da kaldı. Yunanistan'ın Türk sınırına yakın adaları silahsızlandırması kararlaştırıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;● Türkiye-İran Sınırı:Osmanlı Devleti ile Safeviler arasında 17 Mayıs 1639'da imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması'na göre belirlenmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;● Kapitülasyonlar: tümüyle kaldırıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;● Azınlıklar: Tüm azınlıklar Türk uyruklu kabul edildi. Hiçbir biçimde ayrıcalık tanınmayacağı belirtildi. Batı Trakya'daki Türklerle, İstanbul'daki Rumlar dışında, Anadolu ile Doğu Trakya'daki Rumlar ile Yunanistan'daki Türkler'in mübadele edilmeleri kararlaştırıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;● Savaş Tazminatları: İtilaf Devletleri, I.Dünya Savaşı nedeniyle istedikleri savaş tazminatlarından vazgeçtiler.Sadece Yunanistan savaş tazminatı olarak Karaağaç bölgesini verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;● Osmanlı'nın Borçları: Osmanlı borçları, Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılan devletler arasında paylaştırıldı. Türkler'e düşen bölümün taksitlendirme ile kâğıt para (Fransız Frangı) olarak ödenmesine karar verildi. Düyun-u Umumiye de böylece tarihe karıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;● Boğazlar: Boğazlar, üzerinde en çok tartışılan konudur. Sonunda geçici bir çözüm getirilmiştir. Buna göre askeri olmayan gemi ile uçaklar barış zamanında boğazlardan geçebilecekti. Boğazların her iki yakası askersizleştirilip, geçişi sağlamak amacıyla başkanı Türk olan uluslararası bir kurul oluşturuldu.  Bu düzenlemelerin Milletler Cemiyeti'nin güvencesi altında sürdürülmesine karar verildi. (Bu hüküm, Montrö Boğazlar Sözleşmesi'nde değiştirilmiştir.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;● Türkiye Cumhuriyeti'nin Osmanlı İmparatorluğu'nun ardılı olduğu belirtildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;&lt;strong&gt;Kurtuluş savaşının kazanılmasından sonra yapılan Lozan Barış Antlaşması, bu kez masa başında kazanılmış bir zaferdir. Türkiye Cumhuriyetinin bu günkü haliyle onaynaylanması demek olan bu antlaşmanın imza gününü de bir ulusal bayram olarak kutlamak gerekmez mi?...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu şu günlerde Sevr' i ikide bir, açık ya da kapalı olarak,  günlerde getirmeye çalışan dış ile iç düşmanlara, sürekli atılan birer tokat olmaz mıydı?!...&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;------------------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[*] Ne yazık kiTürkiye Cumhuriyeti ilk dış borcunu 1930 yılında, İsmet İnönü bu sözleri söyledikten yedi yıl gibi kısa bir süre sonra ABD'den 10 milyon dolar olarak almıştı. Borcu İnönü hükümeti Türk Parasının Kıymetini koruma kanununu çıkardığı dönemde almıştı. Bu borçlanma 1929 yilinda bütün dünyayı sarsan büyük ekonomik bunalımın Türkiye üzerinde olan etkisini hafifletebilmek için zorunlu olarak alınan bir borçtur. Elbette, kaderin oynadığı kötü bir oyun, büyük bir bahtsızlıktır!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-------------------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yararlanılan Yapıt :&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Turgut Özakman&lt;/strong&gt; : CUMHURİYET; Türk Mucizesi. Ekim 2009, 7. Basım, Bilgi Yayınevi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-3231679004464956915?l=www.yalcinguran.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2009/11/lozan-bars-antlasmas.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-5285170537444260578</guid><pubDate>Sat, 07 Nov 2009 10:50:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-11-07T15:42:00.429+02:00</atom:updated><title>BODRUMDA MAZIKÖY KIYILARI.....</title><description>&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh5.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/Sr8i_LZVJ7I/AAAAAAAABig/rA1VywGcmpc/Picture%201.png?imgmax=800" alt="Picture 1.png" border="0" width="393" height="355" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh3.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/Sr8jJZ7W6SI/AAAAAAAABik/fM5sXA5XuHk/Picture%202.png?imgmax=800" alt="Picture 2.png" border="0" width="306" height="262" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh5.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/Sr8jYDlFCrI/AAAAAAAABio/epLulhWcI-I/Picture%203.png?imgmax=800" alt="Picture 3.png" border="0" width="505" height="400" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kez yolumuz Bodrum, Mazı'ya düştü!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mazıköye gitmek için Bodrum - Havaalanı yolu üzerinde Güvercinliği hemen geçince, sağa Mumculara sapmanız gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yol üzerinde yaklaşık 10 km ilerleyince Mumcular'a varıyorsunuz. Buradan Güneye sapan yolu izleyip, bir 10 km daha gidince Yukarı Mazı köyüne varıyorsunuz. Mumcular ile Yukarı Mazı arasındaki yolun dağdan geçen büyük bölümü ya yeni yapılmış ya da bakım görmüş. Yoldan sürekli mıcır kalkıp arabanıza çarpıyor. Henüz uçurum tarafına yol-kenarı işaretleri de konulmamış olduğundan, gece şürüşleri oldukça tehlikeli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarı Mazı denizden oldukça uzak bir yerleşim yeri. Burayı terkedip yola devam edilirse, Mazı köyüne varılıyor. Lakin burası da denize uzak. Biz Mazının kıyılarını görmek istediğimizden, sahile doğru yolumuzu sürdürdük.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mazılara varmadan önce çok geniş bir orman yangını bölgesinden geçiliyor. Yangın eski olduğu için izleri kalmamış. Ama o güzelim asırlık ağaçlar da yok olup gitmiş. Yöre köylülüeri kaybı kapatmak için fidan dikmekteler. Ancak güçleri bu kadar geniş alanı donatmaya yetmiyor. Kesinlikle yardım gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahile doğru giderken hedefimiz &lt;em&gt;"Hurma Koyu'"&lt;/em&gt; na varmaktı. Çünkü kalmak için buradaki &lt;em&gt;"Sahil Pansiyon"&lt;/em&gt; ile anlaşmıştık. Hurma Koyuna giden iki yol vardı. Bunlardan biri asfalt döşemli koyun batısına varan yoldu. Ötekisi çok bazuk toprak köy yoluydu. Koyun doğusuna çıkıyordu. Biz toprak yola saparak, yaklaşık   iki kilometre gittikten sonra denize ulaştık. Yol burada bitiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://lh4.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/SvVOXl1cZFI/AAAAAAAABos/A0aegLXJ-eQ/IMG_1910.jpg?imgmax=800" alt="IMG_1910.jpg" border="0" width="305.4" height="203.6" align="left" /&gt;Kalacağımız &lt;em&gt;"Sahil Pansiyon"&lt;/em&gt; sol tarafımıza rastlamaktaydı. Burası iki üç dönümlük bir bahçe içinde bir kaç yapıdan oluşmuştu. Yapılardan arta kalan bölümde sebze tarımı yapılmaktaydı. Burada bazı meyve ağaçları da vardı. Pansiyon verdiği yemeklerin sebze ile meyvalarını bu bahçeden almaktaydı. Arazinin denize bakan yüzü bir duvarla ayrılarak açık bir restoran haline getirilmişti. Bunun önü plaj olarak kullanılıyordu. Denizi çok güzeldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Koyun batısına giden asfalt yol gene sonunda denize ulaşıyordu. Ama onun ulaştığı yerde bir market ile &lt;em&gt;"Mazı Restoran"&lt;/em&gt; isimli büyük bir lokanta ile otopark bulunmaktaydı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://lh4.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/SvVPGRKlAPI/AAAAAAAABow/CN8MjUBCIjg/IMG_1954.jpg?imgmax=800" alt="IMG_1954.jpg" border="0" width="305.4" height="203.6" align="right" /&gt;Bizi &lt;em&gt;"Sahil Pansiyon"&lt;/em&gt; da çok güler yüz ile tatlı dille karşıladılar. Bu bize bundan sonra bu pansiyonda çok rahat edip güzel vakit geçireceğimiz izlenimini verdi. Gerçekten de öyle oldu. Servis, odalar çok iyi idi. Yemekler çok güzel düzenlenmiş olup, çok lezzetliydiler. Özellikle salatada kullanılan zeytin yağının lezzetine hepimiz bir anda tanık olduk. Bu yağı nereden aldıklarını sorduğumuzda, kendi üretimlerinin olduğu yanıtını verdiler. &lt;em&gt;"Bize satabilirmisiz?..."&lt;/em&gt; diye sorunca, &lt;em&gt;"istediğiniz kadar"&lt;/em&gt; yanıtını aldık. Taşıyabileceğimiz kadar da satın aldık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://lh3.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/SvVPVGUhzhI/AAAAAAAABo0/j8CQ54z7lv0/IMG_1966.jpg?imgmax=800" alt="IMG_1966.jpg" border="0" width="305.4" height="203.6" align="left" /&gt;&lt;h2&gt;Bodrum yarımadasında bulunan her köyde, köylünün elinde böyle satılmayı bekleyen küplerle yağ var. Hem de yüksek kalitede. Türkiyede üretilen yemeklik yağın gereksinime yetmediğini söyleyenlere duyurulur!!...&lt;br /&gt;&lt;/h2&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://lh3.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/SvVPyj0nEcI/AAAAAAAABo4/MH7p3Z5DcAk/IMG_1973-1.jpg?imgmax=800" alt="IMG_1973-1.jpg" border="0" width="305.4" height="203.6" align="right" /&gt;Hurma koyunun yöredeki öteki koylardan bir farkı var. Buraya sürekli olarak gezinti tekneleri geliyor. Kıyıdaki marketten kumanyalarını tamamlıyorlar. Çünkü bu markette aklınıza gelen her şeyi bulabilirsiniz. Ayrıca turist şirketleri &lt;em&gt;"Mavi Yolculuk"&lt;/em&gt; için müşterilerini bu koydan teknelere bindiriyorlar. Kıyıda kıçtan kara rdilmiş beş altı gezinti teknesi ile üç dört balıkçı teknesi her zaman var. Bu balıkçı teknelerinden sabah çok erken saatlerde balık alabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Koyun bir özeliği de sahilini kum olmayıp çakıllı olması. Çakıllı olma özelliği deniz içinde de sürüyor. Bu tür sahillere bütün Akdeniz kıyılarında rastlanır. Bu yüzden, eğer buraya gelmeye niyetliyseniz deniz ayakkabısı getirmeniz iyi olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaldığımız &lt;em&gt;"Sahil Pansiyon"&lt;/em&gt; u herkese öneririz. Çok rahat edecekleri, çok iyi yiyip içecekleri konusunda rahatlıkla güvence veririz. Gelin, kalın görün!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz burada mutlu bir kaç gün geçirdikten sonra yola çıkarak geri döndük.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-5285170537444260578?l=www.yalcinguran.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2009/11/bodrumda-mazikoy-kiyilari.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-4667345183269424809</guid><pubDate>Fri, 06 Nov 2009 13:41:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-11-07T10:39:03.937+02:00</atom:updated><title>Gene K A N O L A Yağı!!....</title><description>&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh6.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/SvQgauungrI/AAAAAAAABok/W-K2AkyClVE/KANOLA.jpg?imgmax=800" alt="KANOLA.jpg" border="0" width="274" height="232" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: blue;"&gt;&lt;em&gt;"Aptallığın en büyük kanıtı, aynı şeyi defalarca yapıp farklı bir sonuç almayı ummaktır".&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Albert EINSTEIN&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukardaki gazete kesiğinde ne görüyoruz?...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kanola&lt;/strong&gt; denen yağın genleri değiştirilmiş organizma (GDO) olduğu için Mersin limanındaki gemilerde bekletildiğini... Değil mi?...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz bu kanola yağının genleriyle oynanmış kolza  bitkisinden elde edildiğini, kendimizi paralayarak kaç kez söyledik!... Bilemiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gene bu yüzden, Avustralya başta olmak üzere bir çok ülkeye girişinin yasaklandığını da söylemiştik!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ayrıca kanola yağında &lt;big&gt;Euricic Aside&lt;/big&gt; denilen çok zehirli bir madde bulunduğunu, bunu yağın içinde % 2 nin altında tutmaya çalıştıklarını, ama ne olursa olsun içinde çok zehirli bir maddenin bulunduğunu bile bile bu yağın ülkemizde neden övülerek göklere çıkarıldığını anlama olanağı olmadığını yazmıştık [*].&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bunlara karşın, bazı vatandaşlar gönderdikleri yorumlarda hep bu yağı kullanmanın doğru olup olmayacağını sorar olmuşlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;&lt;strong&gt;Şimdi burada yineliyoruz : Kanola yağı yukarda anlatılan olumsuz yönleri yüzünden ülkemizde vatandaşın tercihine bağlı olarak piyasaya sürülmek değil, YASAKLANMALIDIR!!... [**]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bütün bunlara karşın ülkeye sokulup satılmak isteniyorsa, bunun altında bizim mantığımızla ulaşamadığımız  başka gerçekler olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: blue;"&gt;&lt;strong&gt;[*] &lt;/strong&gt;Eğer yurdumuzda üretilen yağ miktarının harcamaya yetmediği, bunun için kanola yağının dış-alımına gidildiği söyleniyorsa, bu büyük bir yanılgı olur. Bu işte güçlü Kanada yağ lobisinin dayatmasının göz önüne alınması gerekir diye düşünmeliyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mantıklı olarak düşünüldüğünde, halkın harcaması yurt içinde üretilenden fazla ise, çok sakıncalı olan kanola yağı yerine zeytinyağının dış-alımına gidilmesini gerekli kılmaz mıydı?!!...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: blue;"&gt;[**] Hayvan denekleri üzerinde yapılan denemelerde GDO' ların şu sakıncaları içerdiği saptanmıştır :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1) Kan yapısı bozulmaktadır;&lt;br /&gt;2) Bağışıklık sistemi çökmektedir;&lt;br /&gt;3) Sinir sisteminde yıkımlara neden olmaktadır;&lt;br /&gt;4) Organlarda küçülmeye neden olmaktadır;&lt;br /&gt;5) Sonraki kuşaklarda üreme yeteneğini yok etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GDO lu ürünlerde antibiotik direnç geni kullanılmakta. Bunun insan ile hayvan sağlığı açısından son derece zararlı olduğu bilinmektedir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-4667345183269424809?l=www.yalcinguran.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2009/11/gene-k-n-o-l-yagi.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-3727426465930082631</guid><pubDate>Tue, 03 Nov 2009 14:01:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-11-03T16:19:54.744+02:00</atom:updated><title>SEVR YENİDEN!!....</title><description>&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh6.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/SvAyHL_FB9I/AAAAAAAABoM/_HajKROWr-c/sevr-anlasmasi-osmanli.jpg?imgmax=800" alt="sevr-anlasmasi-osmanli.jpg" border="0" width="407" height="266.8" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: blue;"&gt;&lt;em&gt;“Tarih hiç tekerrür eder miydi eğer ders alınsaydı”&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: blue;"&gt;&lt;strong&gt;Mehmet Akif Ersoy&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elime &lt;strong&gt;Prof. Çetin Yetkin&lt;/strong&gt;in bir yazısı geçti. Söyledikleri benim düşündüklerimle bire bir örtüştüğünden ötürü, makalenin bir bölümünü yayınlama gereksimini duydum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Prof.Dr.Çetin YETKİN&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;SEVR, YENİDEN!&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Dün Yeniden Yaşanıyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt; “Tarih tekerrür eder mi, etmez mi?”&lt;/strong&gt; Başka bir deyişle tarihsel olaylar yeni baştan yaşanır mı, yaşanmaz mı? Tartışmalı bir konu bu. Ancak, kuramsal olarak şunu kesinlikle söyleyebiliriz ki, bir ülkede geçmişte var olan ekonomik, toplumsal ve siyasal koşullar, şu ya da bu nedenle, pek benzer bir biçimde yeniden ortaya çıkarsa bunların sonuçları da benzer bir biçimde yeniden yaşama geçer. Ne var ki, bunun için tarihten hiç ders alamayacak denli bilgisiz olmak ya da geçmişte yaşananları bilerek ve isteyerek şimdiki zamana taşımayı istemek gerekir. İşin bir başka yönü daha var: Emperyalizmin boyunduruk altına almak istediği ülkelere karşı izlediği siyasa dünden bugüne özünde değişmiş değildir. Bu nedenle, emperyalist devletler, eğer planlarını gerçekleştirmekte bir engelle karşılaşmış iseler, ilk olanakta bu planlarını yeniden uygulamaya koyarlar. Bu durumda da bu çerçevede olaylar yeniden yaşanmaya başlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün Türkiye’de yaşananlar tam anlamı ile budur. Sevr Antlaşması ile Türkiye’yi bölüp parçalayan, Osmanlı Devleti’ni bütünüyle buyrukları altında olan ve devlet demeğe bin tanık isteyen küçücük bir toprak parçasında tutsak kılarak sonunda amaçlarına ulaştıklarını sanan emperyalist devletleri &lt;strong&gt;Mustafa Kemal Paşa&lt;/strong&gt;’nın önderliğindeki Millî Mücadelemiz hüsrana uğratmıştır. Osmanlı Devleti’nin yıkıntıları üzerinde kurulan ve hızla gelişen Türkiye Cumhuriyeti Devleti ise, bu hüsranı onlar için daha da dayanılmaz yapmıştır. Ama emperyalistler engellenen Türkiye’yi bölüp parçalama planlarından vaz geçecek değillerdi. Uygun zamanı bekleyeceklerdi. Yalnız beklemek de yetinmeyecek, Sevr’e götüren koşulları yeniden yaşama geçirmek için ellerinden geleni yapacaklardı. İşte, onlara göre, gün bugündür; yeni bir Sevr için koşullar kotarılıp pişirilmiştir!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne ki, içimizden kimileri tarihten ders almayacak denli cahil ya da tıpkı o günlerin kimi Osmanlı önde gelenleri gibi işbirlikçi olsalar da Türk ulusu bu dersi almıştır. Kaldı ki, izlememiz gereken yolu da bize &lt;strong&gt;Atatürk&lt;/strong&gt; göstermiş bulunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;AŞAĞILIK DUYGUSU&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültür emperyalizminin hedef ülke insanları üzerinde nasıl bir aşağılık duygusu yarattığına daha önce değinmiştim. İşte, bu duygu, Tanzimat döneminde Osmanlı yöneticilerinde ve çoğu aydınında kendisini açıkça gösterir. Bu yöneticiler ve &lt;em&gt;“aydınlar”&lt;/em&gt;, kendilerini Batılılar’dan aşağı ve değersiz görmeye, onlar karşısında eziklik duymaya, özgüvenlerini yitirmeye başlamışlardır. Bu duygu, üstün ve değerli gördüklerine boyun eğme, onlara elden geldiğince öykünme, onların biçtiği doğruluk, haklılık ve adalet ölçütlerine göre davranma, yaltaklanma v.b. biçimlerde günlük yaşamda anlatımını bulur. Üstün görülenlere teslimiyet içine girilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüz açısından konuya bakarsak, Amerika &lt;em&gt;“süper güç”&lt;/em&gt;tür, ona karşı konulamaz. Avrupalılar üstün bir uygarlığın temsilcisidirler, o nedenle de onların her dedikleri doğrudur, örneğin Amerikalılar ve Avrupalılar Irak’a saldırdıklarında haklı olan onlardır. Bizim tarihten kopup gelen ulusal kimliğimiz ilkeldir, Avrupalılar’ın değer yargılarına sahip olmalıyız. Batılılar ile aramızda bir sorun çıkacak olsa, suçlu olan biziz. Ermenilere karşı soykırım yaptığımızı söylüyorlarsa, doğrudur. Batı dünyası içinde yer almalıyız, yoksa yitip gideriz. Amerikalılar’ın ve Avrupalılar’ın emperyalist olduğunu öne sürmek büyük yanılgıdır, onlar sadece dünyaya barış ve düzen getirmek için çabalamaktadırlar, v.b..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle, bu durum dilimize nasıl yansımış, onu anımsayalım. Tanzimat döneminde iki yeni kavram varlık kazanmıştır: &lt;strong&gt;Alafranga&lt;/strong&gt; ve &lt;strong&gt;alaturka!&lt;/strong&gt; Alafranga, Frenk gibi, alaturka da Türk gibi olmak demektir. Alaturka sözcüğünü, bir şeyi beğendiğimizde, övdüğümüzde, onun ne denli çağdaş ve ileri olduğunu anlatmak istediğimizde kullanırız. Alaturka sözcüğü ise, tam tersi anlam taşır. Açıkçası, Frenk gibi olmak &lt;em&gt;“iyi”&lt;/em&gt;, Türk gibi olmak &lt;em&gt;“kötü”&lt;/em&gt; bir şeydir! Bu sözcüklerin dilimizde bu anlamlara gelmesi, utanç verici olmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Prof.Dr.Ziyaeddin Fındıkoğlu&lt;/strong&gt; bu konuda şu saptamayı yapmış bulunuyor:&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“….Tanzimat sıralarına gelinceye kadar, kolektif Türk ruhiyatında, imparatorluk ideolojisinin ve edebiyatının madûnluğu [aşağı olması] hissi henüz vazıh olarak belirmemişti.Tanzimat’tan önceki kanaat, yalnız teknikte üstün bir Avrupa ile karşılaşıldığı merkezinde idi. Tanzimat’la beraber ve daha sonraları hem teknikte, hem tefekkür [fikir / düşünce] ve tahassüs [duygu / algılama] tarzında üstün ve yukarı bir Avrupa hayali, gittikçe büyüdü ve genişledi. Bu hayal karşısında bir ‘parmak ısırma’ halet-i ruhiyesi [ruh hali / psikolojisi] kendini gösterdi…. Tanzimat’ın psikolojisi üzerinde yapılacak ikinci teşhis, edebî ve fikrî madûnluk duygusunun [aşağılık duygusunun] mevcudiyetini göstermektedir.”&lt;br /&gt;Tanzimat döneminde yaşananların tanığı olan &lt;strong&gt;Engelhardt&lt;/strong&gt;, Tanzimat’ı “Avrupa’nın gerçekleştirdiği manevî bir fetih” olduğunu söyler. Yine aynı yazara göre, birkaçı dışında Tanzimat dönemi yöneticilerinde “az çok belirgin bir aşağılık kompleksi” bulunmuştur. Aynı olguyu &lt;strong&gt;Prof.Dr.Tarık Zafer Tunaya &lt;/strong&gt;da, “Osmanlı Devleti, bu hat [1839 Hattı] ile, batının üstünlüğünü resmen tanımıştır. Hatta batı karşısında bir çeşit aşağılık duygusuna kapılmıştır.” &lt;/em&gt;diyerek dile getirmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tıpkı bugünkü gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu söylenenleri bir örnekle biraz açalım. Tanzimat’ın ortaya çıkardığı &lt;em&gt;“aydın”&lt;/em&gt; tipi, artık Türk yemeklerini bile küçümseyecektir. Bu nedenle de Mekteb-i Tıbbiye hocalarından &lt;strong&gt;Mehmet Kail Efendi&lt;/strong&gt;, Melceüt Tevahin adlı bir yemek kitabı kaleme alacak ve kitabının önsözünde, geleneksel yemeklerimizin artık yetersiz kaldığını belirterek Batılılar’dan yeni bir &lt;em&gt;“cuisine”&lt;/em&gt; (mutfak) almamız gerektiği için kitabını yazdığını belirtecektir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;TARİH YİNELENİYOR…&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı’yı Sevr’e götüren son yüzyılı ile Türkiye’nin içinde bulunduğu zaman diliminde görülen koşutluklar çok belirgindir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı yöneticileri, Avrupalı sayılmak düşü ile ülkeyi sömürgeleştirmek pahasına ödün üzerine ödün verip durmuşlardı. Bugün de AB düşü ile aynı şey yapılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batılılar, Osmanlı Devleti’ni oluşturan Türk ulusu dışındaki  etnik guruplar için ayrıcalık üstüne ayrıcalık tanınmasını dayatıp sağlamışlardı. Bugün de aynı dayatmalar var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ermeni sorununda Batılılar’ın dünkü ve bugünkü tutumları arasında hiçbir başkalık bulunmuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı-Yunan uyuşmazlıklarında Batılılar hep Yunanistan’ın arkasında olmuşlardı. Bugün de öyle. O dönemde yaşanan Girit sorunu ve sonunda da Girit’in elden çıkarılması ile Kıbrıs sorunu ve buna ilişkin gelişmelerde Batılı devletlerin tutumu ile bugün yaşananlar bütünüyle koşutluk gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün de başında Halife olan sözüm ona bir dinci iktidar vardı, bugün de öyle. Tek fark, henüz bir halifemiz yok ama buna duyulan özlem açıkça dile getiriliyor. Ne var ki, dün iktidar, nasıl Hıristiyanlar’ın çizdiği yolda yürümüş ise, bugünkü dinciler de Hıristiyanlar’ın sözünden çıkmıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada, dün Türkler dışında tüm etnik gurupların sözümona insan haklarının takipçisi olan Batılılar, Türkler’in de insan oldukları hiç uslarına getirmiyorlardı. Bugün de öyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk toprakları üzerinde bir Kürt devleti kurma planı ise, uygulanmaya konulmak üzere.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu aynılıklar neredeyse saymakla bitmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;big&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;Ama kendimize şu soruyu sormalıyız: Neden? Bu sorunun en genel yanıtı, emperyalizmin, küreselleşmenin önünde bir engel oluşturan ulus-devletlerin parçalanıp bölünmesi isteğidir. Bir başka neden ise, Millî Mücadele sonucunda emperyalizme indirilen darbenin öcünün alınmak istenmesidir. Kuşkusuz, daha başka nedenler de var ama tümünü burada anmak bu incelemenin sınırlarını aşmak demek olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama şu kadarını söyleyeyim ki, &lt;em&gt;“modernize edilmiş” &lt;/em&gt;bir Osmanlı eyalet sistemi modeli geçerli kılınmak istenmekte ama bunun önündeki engelin de Atatürkçüler olduğu bilinmekte, bu arada da Osmanlı’nın çok ulusluluğunu ve etnik guruplara tanıdığı haklar ve ayrıcalıklar övülmektedir. Sanırım, bu kadarı bile, AB’nin dayatmalarının, BOP’un, yeni anayasa yapma girişimlerinin, çıkarılan ve giderek federal bir devlet altyapısını hazırlayan yasaların içyüzünü daha bir açıklıkla ortaya koymaktadır. Bu arada, ucu açık iddianamelerle &lt;em&gt;“Atatürkçü engel”&lt;/em&gt;in de neden bertaraf edilmek istendiği bu açıdan da açığa çıkmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne ki, unutmamalıyız: Yinelenen tarihin son aşaması henüz yaşanmamıştır, daha önümüzdedir. Bugün gerçi bir &lt;strong&gt;Gazi Mustafa Kemal Paşa&lt;/strong&gt;’mız yoksa da, o, izleyeceğimiz yolu dünden bugüne aydınlatıyor&lt;/span&gt;&lt;/big&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-3727426465930082631?l=www.yalcinguran.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2009/11/sevr-yeniden.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-268444277497420859</guid><pubDate>Mon, 02 Nov 2009 14:45:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-11-03T11:55:47.387+02:00</atom:updated><title>BİR ALMAN GÖZÜYLE TÜRKİYE!!....</title><description>&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh6.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/Su2Cmqsuo1I/AAAAAAAABn8/tANVQQsV-Kg/88b9a3cfbc_b.jpg?imgmax=800" alt="88b9a3cfbc_b.jpg" border="0" width="220" height="220" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: blue;"&gt;&lt;em&gt;"Aptallığın en büyük kanıtı, aynı şeyi defalarca yapıp farklı bir sonuç almayı ummaktır."&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Albert EINSTEIN&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gün bir Alman'ın Türkiye için düşünüp söylediklerini dile getirmek istiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu Alman, Emekli yarbay &lt;strong&gt;Prof. Dr. UDO STEINBACH'&lt;/strong&gt; tır. Kendisi Konrad Adenauer'in Turkiye danismani  ayni zamanda Alman  Dogu-Bati Enstitusu mudurudür [*].&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Steinbach'in 15 Eylul 1998, saat 18.00 ile 21.00 arasında, Katolik Kilisesi örgütünün Lingen-Holthausen' deki Ludwig-Windthorst- Haus'da, &lt;em&gt;"Die Bedeutung des Islams fur Europa" &lt;/em&gt;başlıklı sözlü bildirisinin bir bölümü şöyle :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"TURKIYE YAPAYDIR.&lt;br /&gt;GERCEKTE VAR OLAN TURKIYE, BIR ADAMIN, ONEMLI BIR ADAMIN, TARIHSEL ONEME (SAHIP) BIR ADAMIN DIKTE ETTIRMESIYLE YARATILMIS BIR YAPAY OLUSUMDUR. BUNU (YAPAN KISININ) ADI MUSTAFA KEMAL ATATURK'TUR. . BU ADAM, TEK (BASINA) BIR DEVLET YARATMISTIR. VE TURKIYE'NIN BUGUNKU SORUNU, ISTE BUDUR. BU ADAM ( MUSTAFA KEMAL), YAPAY OLAN BIR DEVLET YARATMISTIR. BUGUN, TURK CUMHURIYETININ TEMELI OLARAK, KEMALIZM'IN IKI UNSURU, LAIKLIK - DININ VE SIYASETIN (BIRBIRINDEN) AYRILMASI- VE TURK ULUSALCILIGI, GERCEKLE BAGDASMAMAKTIR.’’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘TURK DEVLETI YENIDEN YAPILANMAYA ZORLANDI. MUSTAFA KEMAL ATATURK, ISLAM'I BIR KALEMDE SILEBILIRDI (SILEBILECEGINI DUSUNDU). YIRMI YILIN SONUNDA (KEMALIZM'IN) IKILISI (BU SUREC) OLDU. BOYLECE BU OLAY HALLOLMUSTU. AMA, BU (KEMALIZM) HICBIR SEYI DEGISTIREMEDI. CUNKU, ANADOLU, BIN YIL ICINDE ISLAMILESMISTI. BU BIR SEY DEGISTIRMEDI, CUNKU, TURKIYE, KEMALISTLERIN BUYUK OSMANLI GECMISININ BIR DEVAMIYDI. VE OTEKI, IYI VE GUZEL TURK MILLIYETCILIGI, ERMENILERI KOVDU, OLDURDU VE KATLETTI. YUNANLILARI MUBADELE ETTI. FAKAT BIR COK HALK GRUBU (ETNIK) VE KULTURLER (ANADOLU'DA) KALDI. ORNEGIN, KURTLER, HER NASILSA (HALA) YOK EDILEMEDILER. "&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;'NEVRUZ KURTLERI TURKLERDEN AYIRMAKTADIR. SUNU KASTEDIYORUM: KURTLER INDO-CERMEN BIR HALK OLARAK BIZ ALMANLARA VE AVRUPALILARA HEM DIL, HEM DE KULTUR ITIBARIYLA TURKLERDEN DAHA YAKIN BIR HALKTIR. 21 MART'TA KUTLANAN NEVRUZ BAYRAMI, TUM INDO-CERMEN HALKLARIN, IRANLILARIN DA (FARSLAR: PERSLER) ORTA DOGU'DA YOGUN OLARAK KUTLADIKLARI; TURKLER VE ARAPLARLA ARALARINDAKI KULTUREL FARKI SERGILEDIKLERI BIR BAYRAMDIR.'&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"BIR IC SAVAS TURKIYE'YI GERILETIR.&lt;br /&gt;TURK VE KURT SAVASI GEREK BOLGEYI GEREKSE DUNYAYI ILGILENDIRIR. BOYLESI BIR SAVASIN CIKMASI ALMANYA'YA DA SICRAR. COZUM BOLGEDE BIR KURT KONFEDERALIZMININ KURULMASIDIR. TURKIYE'NIN BUNA KARISMASINA IZIN VERILMEMELIDIR"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada bir Alman vatandaşınca on yıl önce söylenmiş sözleri görüyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki buna benzer fikirler Avrupalılar arasında yaygın biçimde bulunmaktadır. &lt;big&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;Örnekse, burada Atatürk için oldukça iyi sözler söylenmiş. Bunun nedeni  batılıların Atatürkü Selanikte dünyaya geldlği için Avrupalı saymaları yüzündendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben İngilterede çalışırken, Atatürkün bir Avrupalı olduğu için bütün o başarıları gösterebildiğini, hem de yüksek düzeyde doktorlardan, kulağımla duyarak hayretler içinde kaldım. Bunlar etnik kökenin doğum yerine bağlı olduğunu düşünüyorlardı.&lt;/span&gt;&lt;/big&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa herkesin de bildiği gibi etnik köken kromozomlar ile genlerle ilgili, demek ki kalıtımsal bir olgudur. Avrupalının en kaymak tabakasındakilerin bile bu ayrımı göz ardı edebilmeleri anlaşılacak gibi değildir. Olasıdır ki, her zaman olduğu gibi Türkiye söz konusu olduğunda akıllarına bir sis perdesi inmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sis perdesinin bir örneği,Türkiyede laiklik ile Türk ulusalcılığının gerçekle bağdaşmadığını söylemekle kendini gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bununla iki ana noktadan biri amaçlanmaktadır. Ya Türk halkının laiklik ile ulusalcılığı kabul etmedikleri ya da Türkiyede bunların olmasının olanağı olmayıp, uygun da olmayacağıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Gene herkesin bildiği gibi Türkiye halkı laikliği iyice sindirdiği gibi onun getirdiği olanaklardan son derecede mutlu olmuştur. İkincisine gelince, eğer Türk ulusalcılığı olmasa idi İstiklal Savaşını yürütüp başarıya ulaşma olanağı olabilir miydi?... Kaldı ki İstiklal Savaşı Osmanlı dönemi halkıyla yapılmıştır. Demek ki, Osmanlı döneminden bu yana Türk lusalcılığı, hem de güçlü bir biçimde vardır.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Laiklik ile Türk ulusalcılığı Türk halkında olmamalı deniyorsa!... Bunun nedenini de sorup aydınlatmak gerekir. Çünkü bütün Avrupa devletlerinde laiklik ile hem de en koyusundan ulusalcılık vardır. O zaman bunları Türklere uygun bulmamak da nesi?... Ne olacak Avrupalının her zaman her olguya uyguladığı&lt;em&gt; "çifte standart"!...&lt;/em&gt; Bunun başka anlamı yoktur!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunları bahane edip Türkiye Cumhuriyetini yapay (=suni) olarak ilan etmekse, akılsızlığın, izansızlığın doruk nıktasında olmak demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ama batılı Türkiyeyi Osmanlı döneminde olduğu gibi, şeriatle yönetilir, ulusalcılık bilincinden uzak olarak görmek istiyor ki, kolayca yutup hazmedebilsin. Bunu &lt;em&gt;"Hasta Adam"&lt;/em&gt; dedikleri Osmanlı İmparatorluğuna yapmaya yeltendiler. Ama yutmaya çalıştıkları lokma boğazlarına takıldı. Perişan oldular. Şimdi oturmuş filmi başa sarmaya uğraşıyorlar. Zamanla &lt;em&gt;"lafla peynir gemisinin yürümediği"&lt;/em&gt; ni anlayıp içlerine sindireceklerdir.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Atatürk Türk halkının dini olan İslamı silip atmaya, hiç bir zaman çalışmamıştır. Halkımız her zaman olduğu gibi dinini uygulamakta serbesttir. Demek ki, Türkiyede İslam ortadan kaldırılmamıştır. Atatürkün yaptığı laik düzeni getirip uygulamaktır. Din ile dünya işleri birbirinden ayrılmıştır, o kadar!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk milliyetçiliği Ermeniler ile Yunanlılara eziyet etmiş, onları katletmiştir deniyor. İstiklal Savaşı sırasında, Türklere karşı asıl savaşı yürüten Yunan ordusuydu. Ermeniler de aynı savaşta, daha önce de Osmanlının son demlerinde silahlanıp Türkleri katletmişlerdir. Bu durum karşısında Ermeniler Osmanlılarca göçe zorlanmış, Yunanlılar da İstiklal savaşından sonra mübadele işlemine tabi tutulmuşlardır. Bunlara bize karşı savaştıkları, bizleri katlettikleri  için bir de ödül verecek değildik herhalde!!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öteki etnik grupların hala Türkiyede bulunuyor olmasına şaşmamak gerekir. Çünkü onlar İstiklal Savaşını Türk asıllılarla omuz omuza savaşarak gerçekleştirdiler. Bize karşı değil, bizimle birlikte yedi düvele kafa tutup, başarıya ulaşmayı sağladılar [**]. İşte Kürt asıllılar ile öteki etnik gruplar bu yüzden hala Türkiyede yaşamlarını sürdürmekteler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Almanlar Kürtleri ırk olarak kendilerine yakın buluyorlarsa, buna diyecek bir şey yoktur. Ama bu durum neden bu konuşmada ortaya konmuştur?... Anlamaya olanak yoktur. Bununla&lt;em&gt; "biz Kürtlere arka çıkarız"&lt;/em&gt; denmek isteniyorsa, biz de &lt;em&gt;"buyrun arka çıkın"&lt;/em&gt; deriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deniyor ki, "Bir iç savaş Türkiyeyi geriletir". &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi de bir iç savaş Aimanyada çıksa Almanyayı geriletmez mi?... Böyle bir &lt;em&gt;"malumu ilan"&lt;/em&gt; nın ne gerekçeyle yapıldığını, ne işe yaradığını anlamaya olanak yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç merak etmesinler Türklerle Kürtler savaşmayacaklardır. Çünkü bir Kürt devleti yapay olarak kurulmuş olsa bile, çıkarlarının yolu Türkiyeyle savaşmaktan geçmez. PKK ile olanlar bir terör olayı ile onun önlenmesinden ibarettir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;&lt;strong&gt;Eğer gerçekten Türk-Kürt savaşı olursa, bunun yerel kalmayacağı, çok yaygın olacağı, bunun III Dünya Savaşının başlangıcını oluşturacağını biz bir çok kez dile getirdik. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yüzden batılılara bu yarayı fazla kaşımamalarını öneririz. Çünkü "Dimyata pirince giderlerken, evdeki bulgurdan olabilirler"!!!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bunlardan ötürü en başta alıntı yaptığımız konuşma, neresinden ele alınırsa alınsın bir hezeyanlar kümesi olup, neye hizmet ettiğini anlama olanağı yoktur.&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;----------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(*) KlasIk filoloji ile Arap edebiyatı okudu. Doktorasını &lt;em&gt;"anonim Arap masallari"&lt;/em&gt; üzerine yaptı. 1971-75 yillari arasinda Alman Istihbarat Teşkilâtı’na (BND)&lt;em&gt; "yakın bir kurum"&lt;/em&gt; olduğu söylenen Ebenhausen (şimdi Berlin) Bilim ile Politika Vakfının Orta Doğu Masasını yönetti. 1975 yılında Almanya’nin sesi radyosunun Türkçe bölümüne müdürlük yapan Steinbach, 1976'da Hamburg doğu enstitüsü müdürlüğüne getirildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[**]  &lt;strong&gt;Musafa Kemal Atatürk&lt;/strong&gt; TMMM reisi iken 17 Mart 1921’de TBMM gönderilen bir telgraf aşağıdadır.  Birilerinin bu yazilanlardan ders almasi lazim degil mi?... Ne dersiniz?…..&lt;br /&gt; &lt;br /&gt; "Ankara’da Büyük Millet Meclisi Yüce Baskanligi‘na;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Kürtler kücük lokmanin cok kolay yutulacagini zamanindan cok önce anlamislardir. &lt;strong&gt;Türk birliginden ayrilma düsüncesinde olanlari Kürtler kendi milletinden saymaz. Kürtlerin kaderi Türk’ün kaderiyle esittir. &lt;/strong&gt;Biz Kürtler, Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti’nden baska kurtarici beklemedigimiz gibi, Itilaf devletlerinden merhamet dilenmeye tenezzül etmiyoruz. Misakimilli icinde barisi saglamak icin bütün varligimizla Hükümetimize yardim edecegimizi Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti dahilinde &lt;strong&gt;Kürtlügün ayri bir unsur olarak degerlendirilmesini hicbir zaman isitmek istemedigimizi&lt;/strong&gt; bilgilerinize sunar, basarilar diler ve en derin saygilarimizi sunariz.“&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Izoli asireti reisi Haci Fiya Sebati,&lt;br /&gt;Aluclu asireti reisi Mehmet,&lt;br /&gt;Barickan asireti reisi Halil,&lt;br /&gt;Ulemayi ekrattan Bekir Sitki,&lt;br /&gt;Bükler asiret reisi Hüseyin,&lt;br /&gt;Ulemayi ekrattan Halil,&lt;br /&gt;Zeyve asiret reisi Halil,&lt;br /&gt;Ulemayi ekrattan Hafiz Mehmet,&lt;br /&gt;Esrafi ekrattan Zebunlu Halil,&lt;br /&gt;Ulemayi ekrattan Rüstü,&lt;br /&gt;Esrafi ekrattan Mehmet,&lt;br /&gt;Deyükan asiret reisi Hüseyin,&lt;br /&gt;Esraftan Bulutlu Ibrahim ve Sadik&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kaynak:&lt;/strong&gt; Simsir, Kürtcülük, s.481&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-268444277497420859?l=www.yalcinguran.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2009/11/bir-alman-gozuyle-turkiye.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-1507734464285032887</guid><pubDate>Sun, 01 Nov 2009 08:43:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-11-03T16:29:06.487+02:00</atom:updated><title>"KÜRT AÇILIM"ının BU HALİLE GETİREBİLECEĞİ ZARAR!...</title><description>&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh5.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/Su1KIZXWVvI/AAAAAAAABns/TJlv3NbC0Ig/Picture%201.png?imgmax=800" alt="Picture 1.png" border="0" width="193" height="317" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh4.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/Su1L0NaC_1I/AAAAAAAABn0/0iFa1-aHhiU/%C3%87%3F%C3%87ERO.png?imgmax=800" alt="ÇİÇERO.png" border="0" width="480" height="174.6" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son yaşanan olaylar göstermiştir ki, pişmanmış gibi gelen PKK lılar gerçekten pişman falan değillerdir. Bunu yargıç karşısında açıkça da söylemişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyleyse gelmelerindeki amaç nedir?...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu da açıkça söylediler. Bunlar birer &lt;em&gt;"barış elçisi"&lt;/em&gt; imişler. Demek oluyor ki, kendilerine bambaşka bir görev verilip, Türkiyeye gönderilmişlerdir. Dahası, bu görevlerini yürütebilmek için TBMM gelip konuşmak  istediklerini de söylemiş bulunuyorlar!!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama devletin&lt;em&gt; "Kürt açılımı"&lt;/em&gt; paketiyle gündeme koymak istediği,  PKK dan gelecek barış elçilerini yurda sokmak değil, içtenlikle pişmanlık gösteren teröristlerin dağdan inmelerini sağlamaktı. Bu yolla terörün bitip, silahların susmasının sağlanması bekleniyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En azından biz bunu böyle anlamıştık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lakin işin dümen yekesini tutan el ABD nin olduğundan, Türkiye de içinde olarak bütün ötekiler birer araç olarak görüldüğü için, gidişin yönü ister istemez saptırılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü önce İmralıdaki bölücü başına işe başlaması için ABD ce izin (=destur) verilmiş, o da belli bir tarihte bir &lt;em&gt;"yol haritası"&lt;/em&gt; açıklayacağını bildirmişti. Bunun üzerine, yersiz olarak fazla telaşa kapılan TC hükümeti, öne geçmek için alelacele bir &lt;em&gt;"Kürt açılımı" &lt;/em&gt;paketini açıklayacağını söyledi. Hazırlıksız yakalandığı için de bu paketin içeriğini aylarca bir türlü açıklayamadı. Çünkü doğal olarak, böyle bir içerik yoktu. Açıklayabildiği tek şey paketin adını değiştirdiğiydi. Son zamanlarda buna &lt;em&gt;"demokratik açılım"&lt;/em&gt; adı verildiği söylendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görülebildiği kadarıyla süreç bölücübaşının &lt;em&gt;"yol haritası"&lt;/em&gt; doğrultusunda yürümeye başlamıştır. Çünkü olan bitenler hükümetin PKK-DTP-bölücübaşı'nın oluşturduğu üçgenle anlaşarak işin yürütüldüğünü gösteriyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gezici mahkemelerin sınırda çadırlarda iş görmesi, PKK lıların&lt;em&gt; "Hayır!... Pişman değiliz"&lt;/em&gt; demesi, buna karşın serbest bırakılmaları, sonra kalabalık karşılama mitingleri yapılması, bu mitinglere devletin valileri ile kaymakamlarının ellerinde çiçeklerle katılması... Bunların hepsi yukarda sözü edilen anlaşmanın birer göstergesi, birer kanıtıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durum, başta şehit aileleri ile malul gaziler olmak üzere bütün halktan yeğin tepki alınca, başbakan Avrupadan gelecek olan ikinci kafilenin girişine izin verilmeyeceğini, sürecin de &lt;em&gt;"işar-ı ahara"&lt;/em&gt; kadar durdurulduğunu bildirmek zorunda kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: blue;"&gt;&lt;big&gt;&lt;strong&gt;İyi de yaptı!... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;Çünkü PKK Türkiyeye pişman olmuş teröristleri değil, tam tersine bazı özel görevler verdiği kişileri sokmuştur. Sonrasında benzerlerini de sokmak istemektedir. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Verilen görevlerin neler olduğunu bilemeyiz. Ama bazı çıkarımsamalar yapma olanağı vardır. Örnekse bunlar büyük kentlerde yapılacak bombalı eylemlerin elebaşıları olabilirler. Örgütün siyasal işlerini, Türkiyenin çıkarlarına ters bir biçimde yürütecek kişiler olabilirler. Yurt içinde gargaşa çıkarmakla görevli olabilirler. Üstelik bu kişiler Türkiyede serbestçe dolaşabilir, her yere girip çıkabilir vatandaşlar olup hiç bir zaman yaptıkları terörden ötürü &lt;em&gt;"pişman" &lt;/em&gt;değillerdir!!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktada yukardaki &lt;strong&gt;Marcus Tallius CICERO'&lt;/strong&gt; nun sözlerini bir kez daha, ama daha dikkatle okumanızı öneririz. Bunların verceği zarar çok büyük olabilir. Aslında bu hesaplanarak geçtiğimiz günlerde yaşadığımız olaylar gündeme getirilmiştir. Bölücübaşı-PKK-DTP üçgenince  planlanmış bir atılımdır. Hükümetimiz bu durum karşısında çaresizce gidişe dur demiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki, ABD nin isteği bu işin 2009 yılı sonuna kadar bitirilip tamamlanmasıdır. Buna uyulursa, PKK zararlılarını yurt içine sokmayı sürdürmemiz gerekecektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yurdumuz için çok zararlı olur. Bunun yerine PKK ile bir tür silahlı savaş içinde olmak, bunu her ne bahasına olursa olsun sonuna kadar götürmek çok daha iyidir. Ta ki PKK diz çöküp teslim olana kadar da sürdürmeliyiz. Doğru yol budur. Ötekisi PKK nın teslim olması değil, TC Devletnin PKK ca ele geçirilmesi demek olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;Bu &lt;em&gt;"yol haritası", "Kürt açılımı", "demokratik açılım"&lt;/em&gt; paketleriyle söylemlerinden çok büyük zarar görebileceğimiz belli olmuştur. Bunu görebilmek için çok derin bir uzgörü ya da vizyon sahibi olmak gerekmez. İşin sürdürülmesiyle olacaklar apaçık gözler önündedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru yol, çıkarlarımızı göz önünde tutarak, ABD ye yeri geldiğinde, kişiliğimizi öne çıkararak &lt;em&gt;"Hayır!!..." &lt;/em&gt;Demesini bilmekten geçer. Çünkü ABD nin doğruları, her zaman bizimkilerle koşut olamaz. Bu da çok doğaldır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim de manda altında değil, bağımsız bir devlet olduğumuzu &lt;u&gt;zaman zaman anımsayarak&lt;/u&gt; onlara da anlatmak görevimizdir. Bu bir gerekliliktir!...&lt;/strong&gt;&lt;/big&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-1507734464285032887?l=www.yalcinguran.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2009/11/picture-1png.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-7253542821647381521</guid><pubDate>Sat, 31 Oct 2009 14:55:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-10-31T22:03:47.331+02:00</atom:updated><title>YABANCI DİLLERDE TÜRKÇE....</title><description>&lt;img src="http://lh3.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/SuxN79fT4HI/AAAAAAAABnk/dY6DutklE7k/otukensozluk.jpg?imgmax=800" alt="otukensozluk.jpg" border="0" width="343" height="257" align="center" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: blue;"&gt;&lt;em&gt;“Türk ulusu ile Türk Dilini uygarlık tarihinin ve kültür dillerinin dışında görmenin ne yaman bir yanlış olduğunu bütün dünyaya göstereceğiz.” &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Mustafa Kemal ATATÜRK&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dilimize, zaman boyunca birçok yabancı dilden sözcük girmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşağıda bir liste olarak bu diller ile yanlarında parantez içinde, kaç sözcük alınıp, yerleşmiş olduğu gösterilmiştir &lt;em&gt;(Kaynak :Türk Dil Kurumu) &lt;/em&gt;:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: blue;"&gt;&lt;strong&gt;Almanca (85)&lt;br /&gt;Arapça (6463)&lt;br /&gt;Arnavutça (1)&lt;br /&gt;Bulgarca (8)&lt;br /&gt;Ermenice (23)&lt;br /&gt;Farsça (1374)&lt;br /&gt;Fince (2)&lt;br /&gt;Fransızca (4974)&lt;br /&gt;İbranice (9)&lt;br /&gt;İngilizce (538)&lt;br /&gt;İspanyolca (36)&lt;br /&gt;İtalyanca (632)&lt;br /&gt;Japonca (7)&lt;br /&gt;Korece (1)&lt;br /&gt;Latince (147)&lt;br /&gt;Macarca (19)&lt;br /&gt;Moğolca (13)&lt;br /&gt;Norveç (2)&lt;br /&gt;Portekizce (4)&lt;br /&gt;Rumca (14)&lt;br /&gt;Rusça (40)&lt;br /&gt;Slavca (24)&lt;br /&gt;Soğdca (1)&lt;br /&gt;Yunanca (399)&lt;br /&gt;TOPLAM 14816&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gorüldüğü gibi, etkilenme 24 dilden olmuş, en çok sözcük de Arapça ile Fransızcadan alınmıştır. Görece olarak İngilizceden çok daha az sözcük girmiş Türkçeye. Bunun nedeni, İngilizce ile Fransızcada birbirine benzer pek çok sözcüğün olmasıdır. Önce Fransızcadan dilimize giren sözcükler, sonradan İngilizcenin uluslar arası dil niteliğini kazanmasına karşın, bu benzerlikten ötürü, olduğu gibi yerlerinde kalmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna karşılık Türkçeden de başka dillere sözcük aktarımı olduğunu gözlemliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk Dil Kurumu (TDK) Başkanı Şükrü Haluk Akalın, kurul üyesi Prof. Dr. Günay Karaağaç'ın yürüttüğü çalışmada, bir kültür ile uygarlık dili olarak Türkçe'nin pek çok dile sözcük verdiğinin örnekleriyle, kanıtlarıyla ortaya konulduğunu belirtti.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akalın, yabancı dillerde 10 binin üzerinde Türkçe sözcük olduğunu, Türkçe'den en fazla sözcüğün ise Ermeniler ile Sırpların aldığını belirlediklerini vurguladı. Türkçe'den Ermenice'ye verilen bu sözcüklerin yanı sıra, Türkoloji'de Ermeni Kıpçakça'sı diye adlandırılan, 13. yüzyıldan 17. yüzyıla kadar Karadeniz'in kuzeyinde kullanılan bu dilin tümğyle Türkçe'ye dayandığını söyleyen Akalın, şunları ekledi:   &lt;br /&gt;&lt;em&gt;''Bugün Ermenice'de, gerek Türkiye Türkçesi'nden gerek Azerbaycan Türkçesi'nden alınma Türk dili kökenli yaklaşık 5 bin sözcük kullanılıyor. Elbette diller arasındaki bu etkileşim karşılıklıdır. Türkiye Türkçesi yazı dilinde de Ermenice kökenli bazı sözler var. Ama bunların sayısı yalnızca 16'dır.'' &lt;/em&gt;  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Yazı dilimizdeki yaklaşık 400 alıntıya karşılık Yunanca'ya yaklaşık 3 bin Türkçe kökenli söz verilmiştir. Akalın &lt;em&gt;''Macarca'dan aldığımız 18 söze karşılık bu dilde yaklaşık 2 bin Türkçe alıntı var. Türkiye Türkçesi'nde Rusça alıntı 38 iken, Rusça'daki Türkçe alıntılar yaklaşık 2500'dür. Bütün bunlar Türkçe'nin komşu ulusları ve kültürleri büyük ölçüde etkilediğini gösteriyor'' &lt;/em&gt; demekte.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: blue;"&gt;&lt;strong&gt;Çince'de 307, Farsça'da yaklaşık 3 bin, Urduca'da 227, Arapça'da yaklaşık 2 bin, Ukraynaca'da 747, Ermenice'de 4 bin 262, Fince'de 118, Rumence'de yaklaşık 3 bin, Bulgarca'da yaklaşık 3 bin 500, Sırpça'da 8 bin 742, Çekçe'de 248, İtalyanca'da 146, Arnavutça'da yaklaşık 3 bin, İngilizce'de 470, Almanca'da 166 Türkçe kökenli sözcük olduğu ortaya konulmuştur. &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu listeden anlaşılacağı gibi, bir sözcüğümüzün birkaç dile geçtiğini göz önüne aldığımızda dünya dillerindeki Türkçe kökenli sözcüklerin sayısının 35-40 bin civarında olduğu görülür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dillerin başka dillere sözcükler vermesi,  başka dilleri etkileri altına almasının ancak bir &lt;strong&gt;çekim gücü&lt;/strong&gt; haline gelmesiyle olanağı olduğunu söyleyen Akalın, &lt;em&gt;''Bunun için de bilimde, teknolojide kaydedeceğimiz gelişme ve ilerlemenin yanı sıra kültür değerlerimizi, sanatımızı, edebiyatımızı dünyaya tanıttığımız ölçüde Türkçe'nin çekim gücü olma özelliğini sürdürmesi sağlanacaktır''&lt;/em&gt; dedi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dildeki bu &lt;strong&gt;çekim gücü&lt;/strong&gt;nü başımdan geçmiş bir öyküyle pekiştirmek isterim :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tahran, İran'a ilk başarılı açık-kalb ameliyatlarını yapmak için gittiğim 1968 yılında, bir çalışma sırasında, beni oraya davet eden &lt;strong&gt;Dr. Cevat Heyet&lt;/strong&gt; eğilerek dedi ki &lt;strong&gt;&lt;em&gt;"Senin buraya geldiğine en çok ne için seviniyorum biliyor musun?...  Çünkü böylelikle şimdi burada bilim dili Türkçe oldu da ondan..."&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt; Doğruydu çünkü o anda İrana teknoloji Türkiyeden gelmişti. Dr. Heyet'in sevinmesinin nedeni de bağnaz bir Türkçü olmasıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkçe'deki ''açık'' sözünün Farsça'da ''açig'' (ağaçsız ve açık yer, alan), Ermenice'de ''açik, açiklik'' (kır, ova, açıklık yer) Macarca'da ''açsik'' (üzeri açık deniz taşıtı, sandal), Rumence'de ''acic'' ile ''ustuacic'' (açık, üstü örtülü olmayan), Bulgarca'da ''açik'' (açık) olarak kullanılır.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;''Bacanak'' sözcüğünün Türkçe'deki (karıları kardeş olan erkeklerden her biri) anlamıyla Yunanca'da ''bacanakis'', Sırpça'da ''bazanak'', Arnavutça'da ''baxhanak'' biçimlerinde bulunur.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı Türkçe deyimler de öteki dillere yerleşmiştir. Türkçe'deki ''Bilene bir, bilmeyene bin'' deyiminin, Ermenice'de ''Bilana bir, bilmiyana bin'', ''Düşmanın gözü kör olsun'' deyiminin ise ''Dyuşmanı gyozi gyor olsun'' biçiminde geçtiği gibi, buna benzer pek çok örnek te vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;(İki alıntıyla telif edilmiştir)&lt;/em&gt;  &lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-7253542821647381521?l=www.yalcinguran.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2009/10/yabanci-dillerde-turkce.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-5880750664361997216</guid><pubDate>Thu, 29 Oct 2009 10:52:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-11-04T10:43:54.215+02:00</atom:updated><title>"KÜRT AÇILIMI"nın Açılmış Halinin FİZYOPATOLOJİSİ!!....</title><description>&lt;img src="http://lh6.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/SulyJ6HVCrI/AAAAAAAABnI/wKVGa9jS55I/fft26_mf337090.jpg?imgmax=800" alt="fft26_mf337090.jpg" border="0" width="401" height="604" align="center" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: blue;"&gt;&lt;em&gt;"Bütün hüner hangi olayın hangi sonucu doğurabileceğini önceden kestirebilmektir. Buna &lt;strong&gt;uzgörü&lt;/strong&gt; ya da &lt;strong&gt;vizyon&lt;/strong&gt; diyoruz."&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Y.G.&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: blue;"&gt;&lt;em&gt;"Asıl önemli olan ve memleketi temelinden yıkan, halkını esir eden, içerdeki cephenin suskunluğudur."&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;M.KEMAL ATATÜRK&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aylarca &lt;em&gt;"açildı, açılıyor..."&lt;/em&gt; denilip te içeriğinden hiç söz edilmeyen &lt;em&gt;"Kürt Açılımı",&lt;/em&gt; en sonunda, isim de değiştirerek &lt;em&gt;"Demokratik Açılım" &lt;/em&gt;adı altında gerçekten açılmış oldu!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha "Kürt açılımı" sözü ilk kez ortaya atıldığında, bunun olsa olsa bir terörist affı getireceğini, bu aftan elebaşıların yararlandırılmaması gerektiğini açıklamıştık &lt;em&gt;(KÜRT AÇILIMI : Ne Anlama Geliyor ya da Ne İşe Yarayacaksa?!!... Başlıklı  makalemiz)&lt;/em&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugünkü günde "Kürt Açılımı" adındaki paketin bir terörist affıından oluşmuş olduğu, artık anlaşılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuzey Irak'taki PKK kamplarından bazı kişiler ellerinde bir mektup, terörist üniformalarıyla güney sınırlarımızdan içeri girdi. Bunlara &lt;em&gt;"Pişmanlık Yasası"&lt;/em&gt; ndan yararlanabilmeleri için dağdan inen &lt;em&gt;"pişman olmuş teröristler"&lt;/em&gt; denildi. Bunları sınırda ağırlama işlevini de DTP üstlendi!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bakın sonra neler oldu?!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devlet, ellerinde pasaportu olmayan bu teröristlerin, yargıç karşısına çıkıp pişmanlıklarını açıkça bildirebilmeleri için sınıra, bütün mahkeme usul yasalarını çiğneyip, çadırda çalışan gezgin mahkemeler getirdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gezgin (seyyar) hastaneler olduğunu bilirdik te, gezgin mahkemeyi ilk kez duyup, görüyoruz!!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pasaportları olmaması için diyeceksiniz ki&lt;em&gt; "Bunlar birer Tütk vatandaşıydı, onun için pasaportları yoktu"&lt;/em&gt;. Sorarım size, normalde hangi Türk vatandaşı , yurt dışından gelirken sınırdan içeri pasaportu olmadan sadece kimlik kartını göstererek girebiliyor?...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gezgin mahkemelerin kurulması ise, bir vakitler ABD de Vahşi Batı (Wilde West) dönemi yaşandığı sıradaki gezgin yargıçları anımsatıyor. Bildiğiniz gibi o dönemde ABD de suç işleyenler, suçu işledikleri kasabada Sheriff' çe göz altına alınıp, yargılanabilmek için bir yargıcın kasabaya gelmesi beklenirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: blue;"&gt;Sınırda kurulan gezgin mahkemede yargıç karşısına çıkan teröristlere sorulur :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;"Pişman mısınız?..."&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanıt :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;"Hayır, Pişman değiliz!... "&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"O halde, nesiniz?..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bizler birer barış elçisi olarak geldik. Elimizde itimatnamemiz olan mektup bile var!..."&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt; (Burada hemen sorulmak gerekirdi : Acaba hangi devletin elçilerisiniz?!... Ama elbette bu yapılmamıştır.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna karşılık karar :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;"O halde serbestsiniz, gidebilirsiniz"&lt;/strong&gt; &lt;/em&gt;olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dağdan inen sözüm ona pişmanların bu tutumları, amaçlarının bambaşka bir şey olduğunu göstermiyor mu?... İşin devamı bu davranış içinde sürecekse çok tehlikeli bir yola girilmiş olur. Bu kendi bindiği dalı kesmekle eş anlamlı olup, yol yakınken bu süreci durdurmamız gerektiğni bize önemle anlatır!!...   &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşin bundan sonrası ayrı bir alem!... Lakin biz buraya kadar olanların fizyopatolojik yönüne bir bakalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu süreç sırasında ilgili belli başlı yasalar hepten çiğnenmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada en çarpıcı olan, pişmanlık yasasından yararlanmak için geldikleri söylenen güruhun içindekilerden hiç birinin yargıç önünde &lt;em&gt;"pişmanım"&lt;/em&gt; dememesi, bunun tam tersini söylediği halde hemen serbest bırakılmalarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;Bir terörist pişmanlık yasasından olağan olarak nasıl yararlanabilir?..&lt;/span&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;Terörist gerçekten pişman olup dağdan inmişse, her zaman izlediği  yolla yurt içine girer, kolluk güçlerine kendi rızasıyla teslim olur. Buradan en yakın mahkemeye getirilerek yargıç önüne çıkarılır. Mahkemede &lt;em&gt;"Evet!... Pişmanım"&lt;/em&gt; dese bile bu işlemlerin yapıldığı sürece, kısa bir zaman aralığında gözaltında kaldıktan sonra serbest bırakılır. &lt;em&gt;"Hayır!... Pişman değilim"&lt;/em&gt; derse, yürürlükteki yasaya göre tutuklanır. Doğrusu da budur.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa gerçekleştirilmiş olan işlemden anlaşılacağı gibi devlet, DTP - PKK - Bölücübaşı üçgeniyle işbirliği yapıp, anlaşarak işleri terslikler içinde yürütmüştür. Bunda ABD den gelen düşünce aşılamasının etkisi de büyüktür. Çünkü projenin asıl mimarı ABD dir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olan bitenden anlaşılacağı gibi bölücübaşının &lt;em&gt;"yol haritası"&lt;/em&gt; ndaki amaç öne çıkmış gibi görünüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama böyle yapılmamalı, doğru olan yol izlenmeliydi. Süreci fizyopatolojik (hastalıklı) hale sokan doğru yolun bulunamaması olmuştur. Ama bu,  sonucu doğru çıkarımsayamama mı, yoksa bilerek yapılmış bir davranış mıdır?... Bilinemez&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sonra, demek ki terörist güruh serbest kaldıktan hemen sonra &lt;em&gt;"Bizi TBMM ne götürün orada konuşma yapacağız"&lt;/em&gt; isteminde bulunmuştur. Bu söylemle rezaletin doruk noktasına ulaşılmış oldu... Ne ise ki, bu istem devletçe kabul edilmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lakin bu güruhun giriş yaptığı Habur sınır kapısından Diyarıbakır'a kadar yol boyunca DTP nin organize ettiği kalabalık mitingler&lt;em&gt; "Barış elçileri geldi" &lt;/em&gt;haykırışları, zafer zılgıtları, bunlara ek olarak her gidilen yerdeki devletin valileri, kaymakamları ellerinde çiçekler ile çukulatalarla bu saçmalığa katkıda bulunmasıyla sürüp gitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sırada PKK havan toplarıyla saldırı düzenlemekteydi. Bunun ne biçim bir pişmanlık, ne tür bir silah bırakıp dağdan inme olduğunu kestirmek çok güç oluyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: blue;"&gt;&lt;strong&gt;Bu durum, başta şehit aileleri, malul gaziler olmak üzere halktan büyük tepki gelmesine neden oldu [*]. Bunun üzerine devlet büyükleri, başta cumhurbaşkanı ile başbakan olup biteni kınayan konuşmalar yapmak zorunda kaldılar. Başbakan &lt;em&gt;"işar*ı ahara" &lt;/em&gt;kadar açılım işleminin durduğunu ilan etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;"Kürt açılımı" &lt;/em&gt;paketine sonradan &lt;em&gt;"demokratik açılım"&lt;/em&gt; adı verilmişti. Bu&lt;em&gt; "demokratik&lt;/em&gt;" lafı PKK lılara yapılan özel işlemi anlatmak için söylenmiş olabilir. Ama demokrasilerde herkes yasalar önünde eşit değil midir?... Bazılarına, bu son olaylarda olduğu gibi, yasalar karşısında özel işlem yapılması demokrasiye aykırı değil midir?... Yoksa biz çok yanlış mı biliyoruz?!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görüldüğü gibi neresinden baksanız acaip, mantığa aykırı, akıl dışı görünen işlemlerle karşı karşıyayız!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Umudumuz bir an önce akılların başlara toplanmasıdır. Yoksa bu gidiş, iyi bir gidiş olarak gözükmüyor., &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;--------------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[*]  &lt;strong&gt;Bekir Coşkun'&lt;/strong&gt; un halkın tepkilerinin nedenlerini anlatan  iki makalesi şöyledir :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://lh5.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/SumwfNWzaHI/AAAAAAAABnQ/Y_4wj2MoOEs/Picture%201.png?imgmax=800" alt="Picture 1.png" border="0" width="604" height="815" align="left" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://lh4.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/SumwoxBLJbI/AAAAAAAABnU/CBk2CtZaB5U/Picture%202.png?imgmax=800" alt="Picture 2.png" border="0" width="570" height="94" align="left" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://lh5.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/Sumw094ILnI/AAAAAAAABnY/1fFmsGQ6HOI/Picture%203.png?imgmax=800" alt="Picture 3.png" border="0" width="638" height="796" align="left" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://lh3.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/Sumw_s6T6FI/AAAAAAAABnc/aVt-UoLty7s/Picture%204.png?imgmax=800" alt="Picture 4.png" border="0" width="590" height="436" align="left" /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-5880750664361997216?l=www.yalcinguran.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2009/10/acilimi-aclms-halinin-fizyopatolojisi.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-995664301938236016</guid><pubDate>Thu, 29 Oct 2009 07:39:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-10-30T10:30:12.202+02:00</atom:updated><title>29 Ekim CUMHURİYET BAYRAMI....</title><description>&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh6.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/Sulf0lbaw9I/AAAAAAAABnA/tNOQdajPqHA/image004.jpg?imgmax=800" alt="image004.jpg" border="0" width="361.3" height="361.3" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: blue;"&gt;&lt;em&gt;Ey Türk istikbalinin evladı! &lt;br /&gt;&lt;em&gt;"İşte; bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen, Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır!&lt;br /&gt;Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur"&lt;/em&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Mustafa Kemal ATATÜRK&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhuriyet'in İlanı, milletin yönetilme biçiminin belirlenmiş olduğu, &lt;strong&gt;Atatürk&lt;/strong&gt;'ün siyasal devrimlerinden bir tanesidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde (TBMM) 29 Ekim 1923'te ortaya çıkan kabine bunalımı sonucunda, yürürlükteki yönetim biçiminin kusurları daha net ortaya çıkmış, 29 Ekim'de Anayasanın ilgili maddeleri değiştirilerek, ülkenin yönetim biçimi cumhuriyet olarak belirlenmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gün Cumhuriyetin 86 ıncı yıldönümünü kutluyoruz. Bu fırsatı değerlendirerek &lt;strong&gt;Ulu Önder Atatürk&lt;/strong&gt;' ün cumhuriyet için söylediklerini &lt;u&gt;bir alıntı&lt;/u&gt; olarak burada sunmak istiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Atatürk'&lt;/strong&gt;ün bu konudaki sözleri şunlardır :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: blue;"&gt;&lt;em&gt;1.  Türkiye devletinin şekl-i hükûmeti cumhuriyettir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2.  Türk milletinin karakterine ve adetlerine en uygun olan idare, Cumhuriyet idaresidir. (1924)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3.  Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir. (1933)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4.  Cumhuriyet, yüksek ahlaki değer ve niteliklere dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir. (1925)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5.  Bugünkü hükümetimizin, devlet teşkilatımızın doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet ve hükümet teşkilatıdır ki onun adı Cumhuriyettir. Artık hükümet ile millet arasında geçmişteki ayrılık kalmamıştır. Hükümet millet ve millet hükümettir. (1925)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6.  Türk Milletinin tabiatına ve geleneklerine en uygun olan yönetim, cumhuriyet yönetimidir. Cumhuriyet, yeni ve sağlam esaslariyle, Türk milletini emin ve sağlam bir istikbal yoluna koyduğu kadar, asıl fikirlerde ve ruhlarda yarattığı güvenlik itibariyle, büsbütün yeni bir hayatın müjdecisi olmuştur. (1936)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7.  Türkiye Cumhuriyeti mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır. 29 Ekim 1923&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8.  Cumhuriyetimiz öyle zannolunduğu gibi zayıf değildir. Cumhuriyet bedava da kazanılmış değildir. Bunu elde etmek için kan döktük. Her tarafta kırmızı kanımızı akıttık. İcabında müesseselerimizi müdafaa için lâzım olanı yapmağa hazırız 1923.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;9.  Onlar, kolaylıkla anlayacaklardır ki, çürümüş bir hanedanın, halife unvanıyla başının üstünden zerre kadar uzaklaşmasına imkân kalmayacak surette muhafazasının mecburî kılan bir devlet şeklinde, cumhuriyet idaresi ilân olunsa bile, onu yaşatmak mümkün değildir. 1927 (Nutuk II, S. 831)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10.  Bugünkü hükûmetimiz, devlet teşkilâtımız doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet teşkilâtı ve hükûmettir ki, onun ismi Cumhuriyettir. Artık hükûmet ile millet arasında mazideki ayrılık kalmamıştır. Hükümet millettir ve millet hükûmettir. Artık hükûmet ve hükûmet mensupları kendilerinin milletten ayrı olmadıklarını ve milletin efendi olduğunu tamamen anlamışlardır. 1925 (Atatürk'ün S.D. II, S. 230)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;11.  Son senelerde milletimizin fiilen gösterdiği kabiliyet, istidat, idrak, kendi hakkında kötü fikir besleyenlerin ne kadar gafil ve ne kadar tetkikten uzak görünüşe düşkün insanlar olduğunu pek güzel ispat etti. Milletimiz haiz olduğu özelliklerini ve liyakatini hükûmetinin yeni ismiyle medeniyet dünyasına daha çok kolaylıkla göstermeğe muvaffak olacaktır. Türkiye Cumhuriyeti, cihanda işgal ettiği mevkiye lâyık olduğunu eserleriyle ispat edecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12.  Temeli büyük Türk milletinin ve onun kahraman evlâtlarından mürekkep büyük ordumuzun vicdanında akıl ve şuurunda kurulmuş olan Cumhuriyetimizin ve milletin ruhundan mülhem prensiplerimizin bir vücudun ortadan kaldırılması ile bozulabileceği fikrinde bulunanlar, çok zayıf dimağlı bedbahtlardır. Bu gibi bedbahtların, Cumhuriyetin adalet ve kudret pençesinde lâyık oldukları muameleye maruz kalmaktan başka nasipleri olmaz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;13.  Benim naçiz vücudum birgün elbet toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet yaşıyacaktır. Ve Türk milleti emniyet ve saadetinin kefili olan prensiplerle medeniyet yolunda, tereddütsüz yürümeğe devam edecektir. 1926 (Atatürk'ün S.D. III, S. 80)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;14.  Gelecek nesillerin Türkiye de Cumhuriyetin ilanı günü, ona en merhametsizce hücum edenlerin başında, cumhuriyetçiyim iddiasında bulunanların yer aldığını görerek şaşıracaklarını asla farz etmeyiniz! Bilâkis, Türkiye'nin münevver ve cumhuriyetçi çocukları, böyle cumhuriyetçi geçinmiş olanların hakikî zihniyetlerini tahlil ve tesbitte hiç de tereddüde düşmeyeceklerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;15.  Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir. Biz Cumhuriyeti kurduk, o on yaşını doldururken demokrasinin bütün icaplarını sırası geldikçe uygulamaya koymalıdır. 1933 (Afetinan, Atatürk Hakkında B. H., S. 251)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;16.  Cumhuriyet düşünce serbestliği taraftarıdır. Samimî ve meşru olmak şartiyle her fikre hürmet ederiz. Her kanaat bizce muhteremdir. Yalnız muarızlarımızın insaflı olması lâzımdır. 1923 (Atatürk'ün S.D. III, S. 71)&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;&lt;big&gt;&lt;strong&gt;Bu günü kutlarken Ulu Önder'in şu sözlerini hiç akıldan çıkarmayıp, kulağımıza küpe yapalım :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"EFENDİLER!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘EGER BU MİLLET BU MEMLEKET PARÇALANACAK OLURSA,GENEL ŞEREFSİZLİĞİN ENKAZI ALTINDA ŞUNUN BUNUN ŞAHŞİ ŞEREFİ DE PARÇA PARÇA OLUR.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BİZ O GENEL ŞEREFİ KURTARABİLMEK İÇİN HAREKETE GEÇEN MİLLETE RUHUMUZLA KATILDIK.KATILMAMIZA MANİ OLABİLECEK ŞAHSİ RÜTBELERİ,MEVKİLERİDE GENEL ŞEREFİ KURTARMAYA YÖNELİK BİR GAYE UĞRUNA FEDA ETTİK…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BUNU ANLAMAYIP DA MİLLETİ HALA KENDİ KAFALARININ KEYFİNE GÖRE İDARE ETMEYE KALKIŞAN KUVVETLER ARTIK BİR BELADIR.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BELA ÇEKMEYE DE BU MİLLETİN ARTIK TAHAMMÜLÜ KALMAMIŞTIR.’’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mustafa Kemal ATATÜRK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;big&gt;EN BÜYÜK BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN...&lt;/big&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/big&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh4.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/SuhM2AYzBiI/AAAAAAAABm4/7Wby5vQsiEs/b-305583-t%C3%BCrk_bayra%3F%3F.jpg?imgmax=800" alt="b-305583-türk_bayrağı.jpg" border="0" width="500" height="354" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-995664301938236016?l=www.yalcinguran.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2009/10/29-ekim-cumhuriyet-bayrami.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-8887860415297776004</guid><pubDate>Wed, 28 Oct 2009 10:19:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-10-28T12:23:26.131+02:00</atom:updated><title>İlginç Bir Sav : İSLAMA HALİFE ARANIYOR!!....</title><description>&lt;img src="http://lh6.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/StcL-RdtpXI/AAAAAAAABj0/1Eouju6bVSc/tevhid-sancagi01.jpg?imgmax=800" alt="tevhid-sancagi01.jpg" border="0" width="253" height="300" align="left" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: blue;"&gt;&lt;em&gt;“Efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz!” &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;M. Kemal ATATÜRK&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milli Gazete yazarı &lt;strong&gt;Mehmet Şevket Eygi&lt;/strong&gt; bir  yazısında isim vermeden yine Fethullah Gülen’i suçladı. Eygi, duyuma , çıkarıma dayalı bilgilerden yararlandığını söylediği yazısında oldukça ilginç savlar ileri sürdü [*]. Eygi’ye göre ABD ile Siyonistler İslam’a bir halife adayı öneriyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehmet Şevket Eygi’nin savına göre İslam’ın etkilerinin gelişmesi üzerine ABD ile Siyonistler İslam’ı engellemek yerine denetlemeye karar verdiler. Bu nedenle kendi çizgilerine uygun bir İslam anlayışının yayılmasını sağlamak istiyorlar. Bu İslam zararsız, evcil, Protestanlık benzeri hümanizma haline dönüştürülmüş, suya sabuna dokunmayan bir anlayış. Bu anlayış Musevilik ile Hristiyanlık gibi dinleri de hak dini olarak kabul ediyor, büyük Ortadoğu Projesi ile parçalanmış İslam coğrafyasında Siyonist ABD ile diyalog yürütüyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eygi’ye göre ABD ile Siyonistler İslam’ın başına böyle bir anlayışı olan bir halife geçmesini uygun görüyor. Halifelik kurumunu yeniden dirilterek İslam’ı halife üzerinden kontrol edecekler. Eygi, Müslümanlar’ı bu halifeye prim vermemeleri konusunda uyarıyor. Bu halifenin hür olmayacağına, küfrün emir kulu olacağına dikkat çekiyor. Halife olarak önerilecek ismin diğer dinler ile diyaloğundan yola çıkan Eygi bu halifenin akidesinin bozuk olduğunu söylüyor. Şimdiden bu halifeye cephe alınması çağrısında bulunuyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehmet Şevket Eygi daha önce de Siyonistler ile ABD ile uyumlu olarak çalışan bir cemaati işaret etmişti. 10 Eylül 2008 tarihinde Milli Gazete’de Eygi: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Türkiye’de çok dehşetli bir trajedi oynanıyor. Bu konuda açık yazamayacağım. Yine de bazı ipuçları vermek istiyorum:  OYUNCULAR: ABD, İsrail, Siyasî İktidar ve bir Cemaat. Başka küçük oyuncular ve figüranlar da var. CEMAAT, ABD ve İsrail tarafından manipüle ediliyor. Hattâ onların hesabına çalışıyor.” &lt;/em&gt;diye yazmıştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehmet Şevket Eygi, 7 Eylül 2008 tarihinde ise zekat paralarını yardım malzemesi olarak kullanan cemaati eleştirmiş, bunun İslam’da yeri olmadığını söylemişti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehmet Şevket Eygi’nin isim vermemesine karşın halife betimlemesi daha önceki yorumları ile birleştirilirse &lt;strong&gt;Fethullah Gülen&lt;/strong&gt;’i işaret ediyor. Eygi, Siyonistler’in ile ABD’nin Gülen’i halife ilan edeceği savını öne sürüyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;[Alıntıdır]&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-----------------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[*]  &lt;strong&gt;İşte Eygi’nin o yazısı: &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"SORULAR yöneltiliyor, cevaplar isteniyor. Bunlardan biri şudur: “Haçlıların, Siyonistlerin gizlice hazırladıkları Halife adayı kimdir?” Böyle bir soruya alenen veya gizli şekilde cevap vermem mümkün değildir.Bu konudaki bilgilerim zannî ve istihbarî bilgilerdir, delilli, senetli sepetli kesin bilgiler değildir. Binaenaleyh isim vermek doğru olmaz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kısım Amerikalılar, Avrupalılar Türkiye’ye er veya geç İslâm’ın hakim olacağını anlamışlardır ve “Madem ki, gelecek, öyleyse bizim istediğimiz bir İslâm gelsin...” demektedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine bir kısım Batılılar, ülkemizdeki resmî ideoloji hakimiyetini yıkmaya ahd etmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onların istediklelri İslâm nasıl bir İslâm’dır? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Mümkün olduğu kadar fıkıhsız ve Şeriatsız sulandırılmış, light hale getirilmiş, suya sabuna fazla dokunmayan bir İslâm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Ehlî/evcil bir İslâm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Bİr hümanizma, bir çeşit Protestanlık şekline dönüşmüş İslâm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. Allah katında tek hak, geçerli, makbul dinin sadece kendisi olduğunu iddia etmeyen Musevîliğin ve Nasranîliğin de ibrahimî hak dinler olduğunu kabul eden bir İslâm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5. BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) ile İslâm dünyasının parçalanmasını, ortaya bir yığın yetersiz ve birbirleriyle çekişen devlet çıkmasını öngören uysal bir İslâm. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte Siyonistlerin, Haçlıların, emperyalistlerin Halife adayları yukarıda saydığım maddelere uyacak ve bunlar için çalışacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar bu iş için ortaya milyarlarca dolar koymuşlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zerre kadar şüphe yoktur ki, böyle bir Halife:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçek bir Halife olmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müslümanların böyle fantoş/kukla bir Halifeye biat etmeleri beklenemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halifelik şartlarından biri, Müslümanların başına imam ve emîr olarak geçecek zatın hür olmasıdır. Siyonistlerin ve Haçlıların adayı hür olmayacak, bağlı, bağımlı, uydu, küfrün emir kulu olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müslümanların başına geçecek zatın inançlarının sahih olması gerekir. Sahih inanç ne demektir? Kur’ân’a, Sünnete, icma-i ümmete uygun olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslâm’a, hak din olmak konusunda ortak getiren bir kimsenin akidesi bozuktur ve Müslümanların başına geçmesi asla caiz değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü böyle bir inanç Kur’ân’a, Sünnete, icmâya, akla, mantığa aykırıdır. Müslümanlar akıllarını başlarına toplasınlar ve küfrün Halife adayına şimdiden cephe alsınlar."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-8887860415297776004?l=www.yalcinguran.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2009/10/ilginc-bir-sav-islama-halife-araniyor.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-7446979648162175086</guid><pubDate>Tue, 27 Oct 2009 07:58:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-10-27T10:02:23.095+02:00</atom:updated><title>OSMANLI HANEDANI'ndaki Evlilikler....</title><description>&lt;img src="http://lh3.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/SuWSmDKtn1I/AAAAAAAABmg/q4TzCPX-lH8/ottomancoa1306cbdhv1-1.jpg?imgmax=800" alt="ottomancoa1306cbdhv1-1.jpg" border="0" width="466" height="520" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: blue;"&gt;&lt;em&gt;“Geçmişi hatırlayamayanlar, onu bir kere daha yaşamak zorunda kalırlar.”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;GEORGE SANTAYANA&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı hanedanı, 1299 - 1300 yıllarında Osman bey'in ilk Osmanlı beyliğini kurmasıyla başlayıp, 1922 yılında padişahlığın kaldırılması ile son bulmuştur. Bu 622 yıllık bir dönemdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarihte her hanedan, taşıdıklarını var saydıkları&lt;em&gt; &lt;span style="color: blue;"&gt;"mavi kan"&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;ı korumak amacıyla, kendi ırkları dışındaki kişilerle evlenme ya da evlendirme yoluna gitmişlerdir. Bunun en son örneği İngiltere kraliçesi Elisabeth'in evlendiği prens Philip' tir. Prens Philip Yunan ırkından gelmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı Hanedanında da buna benzer evlilikler yaşanmıştır. Ama Osmanlı hanedanında yapılan bu evlilikler &lt;em&gt;&lt;span style="color: blue;"&gt;"mavi kan&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;"ı koruma kaygısıyla değil, sevme ya da hoşlanma dürtüsüyle, rastgele halktan olan kızlarla olmuştur. Bir de, Avrupadaki benzerlerinden farklı olarak, İslamın verdiği olanakla bir padişahın birden fazla eşi vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Akar Duru&lt;/strong&gt; adlı kardeşimiz üşenmemiş bu yönden Osmanlı Hanedanını inceleyen bir çizelgeyi 04.12.2004 tarihinde ortaya koymuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elimize bu yakınlarda ulaşan çizelge şöyledir :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1-&lt;/strong&gt; İlk Osmanlı Padişahı Osman beyin annesinin Türk, Mo(n)gol ya da Acem kökenli olduğu söylenirse de, bunların bir kanıtı bulunamamıştır.&lt;br /&gt;Osman Beyin iki eşi vardı, Mal ile Bala Hatunlar. Her ikisi de Moğol asıllı idi. Babaları Edepli Ali'nin ismi Türkçe'ye çevrilirken başına bir şeyh ilavesi ile, Şeyh Edebali oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2-&lt;/strong&gt; Orhan Bey: Osman Bey'in Mal Hatun isimli eşinden doğdu. Eşleri Rum asıllı Horofira (Nilüfer Sultan), Rum Asporçe ile Rum Teodora.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;3-&lt;/strong&gt; 1. Murad: Horofira'dan doğdu. Eşleri Bulgar-Yahudi melezi Marya ile Bulgar Tamar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;4- &lt;/strong&gt;Yıldırım Beyazid: Marya'dan doğdu. Eşleri: Sırp kökenli Olivera, Devlet Hatun, Bulgar Olga, Maria, Angelina ile Anita.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;5-&lt;/strong&gt; Çelebi Mehmed: Olga'dan doğdu. Eşleri: Sofia, Anna, Veronica.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;6-&lt;/strong&gt; 2. Murad: Veronica'dan doğdu. Eşleri: Nache de la Bazory (Fransız), Mara Despina, Stella.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;7-&lt;/strong&gt; Fatih: Mara Despina'dan doğdu. Eşleri: Rum Zaganoz paşanın kızı Kornelya, Anna, Helen, Tamara. Babası 2. Murad öldükten sonra annesi Despina'ya Selanik'teki bir manastırı (!) bağışlamıştır. Ferman Topkapı Müzesindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;8-&lt;/strong&gt; 2. Beyazid: Kornelya'dan doğdu. Eşleri: Beti, Anita, Suzi, Liliana, Katherin, Nina, Martha ile Danilova. Öldürttüğü kardesi Cem Sultan'ın eşi: Trabzon Kralı Rum David Komnen'in kızı Anna. (Aşık Paşa Tarihi, Early Turkish Buildings in Trabzon - Selina Ballance, Mehmed der Oroberen Franz Babinger, Türkiyat 1951 - Tayyip Gökbilgin).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;9-&lt;/strong&gt; Yavuz Sultan Selim: Annesi (Beti, Anita, Suzi, Liliana, Katherin, Nina, Martha ile Danilova... tartışmalı). Eşleri: Polonyalı Helga (Havza Sultan), Sırp Aleksandra (Ayşe Sultan). Şimdi biraz ayrıntı gerekli: Yavuz, Padişah olur olmaz babası 2. Beyazid'i Havza'nın Abalar Köyünde boğdurarak öldürttü. Sırp kökenli Koca Mustafa Paşa'yı Sadrazam yaptı. Mustafa Paşa, Enderun-u Humayun'da (içoğlanlar gurubu) yetişmiş, sonradan güzel bir çocuk olduğundan Beyazid'in erkek odalıkları arasına alınmıştı. Yavuz Sultan Selim ilk iş olarak 2 öz kardeşini ile 5 yeğenini öldürttükten sonra, sıra babasının diğer 8 karısından doğan kardeşlerine gelmiştir. Ağabeyi Korkut, Ahmed, Abdullah, Şehinşah, Alemşah, Şahsultan, Mahmut, Mehmed ile karıları, çocukları ile boğularak öldürüldüler. Buna karşın Yavuz'un romantik bir tarafı da vardı: Bir erkek odalığına yazdığı şiir, hala edebiyat sayfalarını süsler: Şîrler (aslanlar) pençe-i kahrımda olurken lerzan, (titrerken) Beni bir gözleri âhuya zebûn (güçsüz, çaresiz) etti felek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yavuz, Koca Mustafa Paşayı'da boğdurttuktan sonra yine iç oğlanlarından devşirme Arnavut Yusuf Paşa'yı sadrazam yaptı. Mısır'ı fethetmeyi düşündüğünde, Mısır'da Kölemen'lerin idaresinde Ed Devlet-üt Türkiye isimli 267 yıllık bir devlet vardı. Konuşulan dil Türkçe idi. (Tarih-i Nişancı Mehmet Paşa, İstanbul, sayfa 83). Yavuz, Kölemen Devleti'ne 1517 de son verip dönerken, yolda giderayak Arnavut Yusuf Paşa'yı da boğdurtuverdi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;10-&lt;/strong&gt; Kanuni Sultan Süleyman (Muhteşem Süleyman): Polonya'lı Helga'dan doğdu. Eşleri: Bir Rus papazının kızı Roksalan (Hürrem Sultan), Sicilya'lı Rozaline (Gülfem Hatun).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;11-&lt;/strong&gt; 2. Selim (Sarı Selim): Roksalan'dan doğdu. Yahudi Raşel (Nurbanu Sultan). Sarı Selim, kızı Esmahan'ı Hirvat kökenli Sokullu Mehmet Paşa ile evlendirdi. 1571 yılında onbinlerce Türk askerinin ölümüne malolan Kıbrıs'ı aldıktan sonra bütün ganimet saray mensupları ile savaşmayan Yeniçeriler arasında paylaştırıldı. Bütün bunlara ek olarak Yahudi banker Yasef Nassi Kıbrıs'a kral olarak tayin edildi. Hanedan sıkıştığında Yasef'ten borç para alabiliyordu. Doğal olarak, yine Raşel'in ilişkileri sayesinde. Çünkü, Raşel'i bir cariye olarak Sarı Selim'e satan zaten Yasef Nassi idi... Şimdi en önemli konu, Osmanlılaştırma siyaseti gereği, Kıbrıs'a hangi toplumun yerleştirileceğ i idi. Bu sorun da, 10 bin kadar Yeniçeri Kıbrıs'a gönderilip, yerli halkın kadınları ile evlendirilip çözüldü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;12-&lt;/strong&gt; 3. Murat: Raşel'den doğdu. 130 cariyesinden 112 çocuğu oldu. Eşleri: Venedik'li Sofia Baffo (Safiye Sultan), Polonyalı Mona (Mihriban Sultan), Macar Ninuska (Nazperver Sultan), Rus Olga (Şahhüban Sultan), Romanyalı Meri (Fahriye Sultan). 3. Murat en sevdiği kızı Ayse Sultan'ı Sırp kökenli Kanijeli İbrahim Paşa ile evlendirdi.. .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;13-&lt;/strong&gt; 3. Mehmet: Sofia Baffo'dan doğdu. Eşi: Yunanlı Helen (Handan Sultan), İspanyol Sinderella Violetta (Mahpeyker Sultan). 3'cü Mehmet bir gecede 19 kardeşini birden boğdurmakla ünlendi... 24 kızkardeşini de Beyazıt'taki eski sarayın bir bölümünde hapsettirdi. Ne olur ne olmaz diye Sinderella'dan doğmus 15 yaşındaki öz oğlu Mahmut'u da boğdurtturdu. Helen'den doğan Ahmed'e dokunmadı. Sonra da Şehzade Mahmud'un annesi Sinderella'yı da öldürttü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;14-&lt;/strong&gt; 1. Ahmet: Helen'den doğdu. Eşleri: Rum Evdoksia (Mahfiruz Sultan), bir Rum Papazının kızı Anastasia (Mahpeyker Kösem Sultan). İlginçtir: Öldürdüğü onbinlerce Türk'ün cesetlerini kazdığı çukurlara gömmesi ile ün salan, bu yüzden Kuyucu Murat Paşa lakabına sahip Sırp kökenli içoğlanı, Ahmet I. tarafından sadrazam yapıldı. Kuyucu 1611 yılında öldüğünde yerine Rum kökenli Nasuh Paşa getirildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;15-&lt;/strong&gt; 1. Mustafa (Deli Mustafa): 3'cü Mehmed'in eşi Sinderella Violetta'dan doğdu. Eşleri: Bilinmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;16-&lt;/strong&gt; 2. Osman (Genç Osman): Evdoksia'dan doğdu. Henüz 13 yaşında iken annesi Evdoksia tarafından, Mariça ile evlendirildi. Kıza Meylişah adı takıldı. Esas ismi bilinmiyor. Nasılsa gözden kaçmış hocası, Ömer Efendinin de öğretisi ile çok sağlam değer yargılarına varabilen, iyi eğitilen, zeki bir çocuktu bu padişah.  Yapılmasını istediği ıslahat kısaca 5 maddede toplanıyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;a) Osmanlı Padişahları bundan böyle nikahla evlenecekler ve sadece nikahlı eşlerden doğan çocuklar padişah olabilecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;b) Devlet-i Aliyye'yi dışarda temsil edecek kişiler bundan böyle yabancı soylu, devşirme olmayacaklar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;c) Savaşlarda daima dönme Yeniçerilerin önüne konup kırdırılan, düşmanı zayıflatıp Yeniçeriler'in işlerini kolaylaştıran, Devlet-i Osman-ı Ali'nin bir cihan devleti olmasında en büyük payı bulunan Anadolu Türklerinden bir Osmanlı Muhafız Ordusu kurulacak; kazan kaldırma, soygun, talandan başka bir işe yaramayan Yeniçeri Ocağı kaldırılacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;d) Mel'anet yuvası Zenci Harem Ağaları ile cinsi çeşni olsun diye Enderun-u Hümayun denilen teşkilata sokulan Hıristiyan çocuklar tamamen dağıtılacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;e) Sancaklar tek bir ahkam ile idare olunacak, Al-i Osman'ın cümlesince hakir görülüp sadece savaşlarda yeniçerileri sakınmak için önde kırdırılan Anadolu Türk Halkına Devlet-i Aliyye'nin şevkat ile himayesi bahşolunacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğaldır ki, bütün bu yeniliklerin (reform) arkasında Hoca Ömer Efendi vardı. Yeniliğe kendisinden başlaması gerektigini biliyordu. Bu yüzden hocasına Madema ki halife-i ruy-u zeminiz diye başlayarak kiminle NİKAH kıyabıleceğini sordu. Ömer Efendi Şeyhülislam Esat Efendi'nin kızı Akile'yi önerdi. İlk dafa bir Osmanlı Padişahı nikahla evlendiğinden, sarayın içi altüst olmuş fakat bu reform baslangıcı Genç Osman'ın da sonunu hazırlamıştı... İsyan ederek kendisini tahttan indiren, çıplak olarak sokaklarda sürükleyen Yeniçeri'ler, önce ırzına geçtiler sonra da boğarak öldürdüler... Deli Mustafa yeniden padişah yapıldı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;17-&lt;/strong&gt; Tekrar Deli Mustafa (15 numaralı paragrafta konu edildi).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;18-&lt;/strong&gt; 4. Murad: Anastasya'dan doğdu. Eşleri:Keti, Anna (Atifet Sultan), Helena (Cihannüma Sultan). Önce Enderun devşirmesi Kemankeş Arnavut Ali Paşa sadrazam oldu. Adet (!) oldugu üzere sonradan boğduruldu. Yerine yine Enderun devşirmesi Arnavut Mere Hüseyin Paşa getirildi. O da aynı akıbete uğradı. Yerine yine bir Enderun devşirmesi olan Abhaz Mehmet Paşa getirildi... Bir Ahi Türk'ü olan Şeyhülislam Hüseyin Efendi'yi de boğdurdu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;19-&lt;/strong&gt; 1. İbrahim (Deli İbrahim): 4. Murad'ın kardeşi. Annesi Anastasya tarafından korunduğu için ölümden kurtulan tek kardeşi. Hayatı boyunca zındanda kaldığından akli dengesi bozulmuş bir padişah. Diğer kardeşleri, ağabeyi 4. Murad tarafından boğdurulduğundan, kendisine artan kimse kalmamıştı. Eşleri: Rus Nadya (Hatice Turan Sultan), Sırp Katrin (Saliha Dilaşub Sultan), Lehistanlı Yahudi Eva (Hatice Muazzez Sultan), Ermeni Maryam (Hümaşah Sultan - Bu şişman Ermeni kadın, fazla güçlenmeye başladığından Valide Sultan Anastasya (Kösem Sultan) tarafından boğduruldu..) İbrahim, Maryam'a Şam eyaletini bağışladı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;20-&lt;/strong&gt; 4. Mehmet (Avcı Mehmet): Nadya'dan doğdu. Eşleri: Rum Evemia (Emetullah Gülnüs Sultan), Korsika'lı Bella (Afife Sultan), Romanyalı Cesika (Güner Sultan), Ermeni Flora (Gülbeyaz Sultan), Rum Helen (Hatice Sultan).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;21-&lt;/strong&gt; 2. Süleyman: Katrin'den doğdu: Eşleri: Yok. Cariyeleri: Çok!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;22-&lt;/strong&gt; 2. Ahmet: Lehistanlı Yahudi Eva’ dan doğdu. Eşleri: Giritli Rum Yeremiye (Rebia Sultan), Mora'lı Diana (Şayeste Sultan). Sadrazamları: Hırvat kökenlim Arabacı Ali Paşa, Arnavut kökenli Çalık Ali Paşa, Ermeni kökenli Mustafa Paşa, Bulgar kökenli Dimetokalı Sürmeli Ali Paşa)...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;23-&lt;/strong&gt; 2. Mustafa: Evemia'dan doğdu. Eşleri: Rus Vera (Mahfiruze Sultan), Sırp Mari (Hafize Sultan), Giritli Rum Aleksandra (Saliha Sultan).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;24-&lt;/strong&gt; 3. Ahmet: Rum Emevia'dan doğdu. Eşleri: Rum Margaret (Emetullah Sultan - Ahmet'in annesinin adı), İsabel (Gülnüs Sultan), Luize (Hüsnüşah Sultan), Janet (Mihrişah Sultan), İda (Rebia Sultan), Charlotte (Ümmügülsüm), Katerina (Fatma), Jenifer (Hümaşah), Betty (Hatice), Suzan (Rukiye), Elizabeth (Zeynep). (Topkapı Arşivi D. No.2808).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;25-&lt;/strong&gt; 1. Mahmut: Aleksandra'dan doğdu. Eşleri: Fransız Julienne (Hatem), Sicilyalı Lili (Raziya), Macar Maggi (Tiryal), Rus Olga (Verdinaz).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;26-&lt;/strong&gt; 3. Osman: Mari (Şehsuvar Sultan)'dan doğma. Eşleri: Sırp Olga (Ferhunde), Sicilyalı Olivya (Zerki). Cariyeler: Yok! Enderun oğlanları: Çok!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;27- &lt;/strong&gt;3. Mustafa: Gürcü Janet (Mihrişah Sultan)'dan doğdu. Eşleri: Cenevizli Agnes (Padişahın annesinin adı, Mihrişah Sultan), Korsika'lı Elsa (Adilşah), Romanyalı Emily (Fehime), Gürcü Bijnav Poli (Aynülhayat), Lehistanlı Mona (Gülnar).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;28-&lt;/strong&gt; 1. Abdülhamid: İda (Rabia Sultan)'dan doğma. Eşleri: Fransız Aimee (Nakşidil), Bulgar Sonya (Saniyeperver) , Macar Meline (Şebsefa), Rus Aleksiyevna (Dilpezir), Rum Meri (Hümaşah), Ukraynalı Rudi (Nükhetseza), Cenovalı Afro (Beynaz), Venedikli Helen (Hatice), Sırbistanlı Marya (Ruhşah).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;29-&lt;/strong&gt; 3. Selim: Gürcü Janet (Mihrişah) ten doğdu, Eşleri: Patricia (Afitab), Linda (Nefizar), Berti (Pakize), Alis (Tabisefa), Lisa (Hüsnümah), Rosa (Nurişems), Anna (Rafet), Magdalena (Ziybifer).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;30-&lt;/strong&gt; 4. Mustafa: Bulgar Sonya (Seniyeperver Sultan)'dan doğma. Eşleri: Flora (Dilpezir), Adela (Seyyare), Sofi (Peykidil, Gloria (Şevkidil).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;31-&lt;/strong&gt; 2. Mahmut: Fransız Aimee (Nakşidil)'den doğma. Eşleri: 17 tane olduğundan biz sadece birkaç tanesini sayacağız. (17'si de yabancı kökenlidir) Çingene Besime (Pertevniyal Sultan). Hamamlarda natırlık yapardı. Zorla hareme getirilip gözdeler arasına girdi. Sultan Abdülaziz'in annesidir. Ermeni Maryam: Tiyatrolarda kanto oynardı. Saraya alındı; çocuk doğurduğu için kendisine Hüsnümelek Sultan adı verildi. Rus Yahudisi Suzi (Bezmialem Sultan), Giritli Nora (Nuritab), Ukraynalı Olga (Tiryal). 2. Mahmut bir soyguncu çetesi haline gelen, yabancı dönmelerden yaratılmış bir Frankeştayn durumunda bulunan Yeniçeri Ocağını tamamen dağıttı. (Vak'ayi Hayriye). Bu ocak, 1362 yılında 1. Murad'ın çıkarttığı kanunla kurulmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk ile Müslüman kökenlilerin bu ocağa alınması yasaktı. (Otağ-ı Hümayun'da Türkler'e güvenilmezdi) . Afrikadan getirilen köleler dahi, sarayda muteber mevkilere kavuşabilirlerdi. Neyse, kurulduğundan 464 yıl sonra ortadan Anadolu Türk'ü (ücretsiz) askerlerin desteği ile kaldırıldığında, yerine, yine Hıristiyan kökenli dönmelerden oluşup Türkler'e yasak olan Asakir-i Mansure-i Muhammediye adındaki teşkilat kuruldu. Türk'ler yine kazık yemişlerdi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;32-&lt;/strong&gt; 1. Abdülmecid: Rus Suzi (Bezmialem Sultan)'dan doğdu. Eşleri: Safiraz (Cevdet Paşa Tezakir adlı yapıtının 2. cildinde Safiraz'ın Ermeni olduğunu yazıyor), Bezmara (Bezmican) kökeni bilinmiyor, Fransız Vilma (Şevkefza), Ermeni Verjin (Tirimüjgan - Abdülhamid'in annesi), Rum Karoli (Gülcemal - Vahdeddin'den önceki padişah Mehmet Reşat'ın annesi)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;33-&lt;/strong&gt; Abdülaziz: Hamam natırı Çingene Besime'den doğma. Eşleri: Camelya (Dürrünev), Asporce (Gevher), Anna (Edadil), Adela (Hayranidil) ve Alis (Nesrin). İlk kurulduğu 1481 yılından itibaren birçok evreler geçiren bugünkü Galatasaray Lisesi, çağdaş anlamda eğitim verebilmek için 1 Eylül 1868 yılında Abdülaziz tarafından Mekteb-i Sultani adında yeniden açıldı. Eğitim dili Fransızca idi, Türkçe yasaktı. Amaç Enderun'a (Saray'a) adam yetiştirmek olduğundan lisan olarak Rumca, Ermenice, Latince, Fransızca, Almanca, Farsça, Arapça v.b. öğretilirdi.  Yine 1481 yılından beri süren Türk öğrenci alma yasağı devam etti. Bu yasak sonunda Atatürk sayesinde, 1924 yılında kaldırılabildi. ..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;34-&lt;/strong&gt; 5. Murat: Fransız Vilma (Şevkevza Sultan)'dan doğma. Eşleri: Carmen (Cananiyar), Marone (Elaru), Elfi (Filiztan), Clarissa (Gevheri), Henna (Reşan) v.b.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;35-&lt;/strong&gt; 2. Abdülhamid: Ermeni Verjin (Tirimüjgan Sultan)'dan doğma. Eşleri: Lucien (Bedrifelek) , Sylvia (Behice), İliana (Biydar), Helga (Dilpeseni), Etienne (Emsalinur), Marica (Mezide), Sarah Müfika), Sevilla (Nazikade), Lester (Perveste), Rosanna (Safinaz), Ruth (Saliha), Meri (Naciya), Lisa (Sazkar).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;36- &lt;/strong&gt;Mehmet Reşat: Rum Sofi (Gülcemal Sultan)'dan doğma. Eşleri: 65 yaşında padişah olduğundan kayıtlarda kesinlik yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;37-&lt;/strong&gt; Vahdeddin (5. Mehmet): Abdülmecid'in karısı Henriet (Gülüstü Sultan)'dan doğma. Eşleri: Emine Nasik Eda ile saray bahçıvanının kızı Nevzut. Kökeni bilinmiyor; Çerkez olduğu savı var.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-7446979648162175086?l=www.yalcinguran.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2009/10/osmanli-hanedani-evlilikler.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">1</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-5269630627468014426</guid><pubDate>Mon, 26 Oct 2009 10:25:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-10-26T18:34:23.895+02:00</atom:updated><title>Matematik Öğretiminde Daha Başlangıçta Düşülen Hatalar...</title><description>&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh5.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/SuXO_Q8SDmI/AAAAAAAABmo/_Olyrp1MF44/Picture%201.png?imgmax=800" alt="Picture 1.png" border="0" width="368" height="402" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: blue;"&gt;&lt;em&gt;"Eğitim ana kucağında başlar; her söylenilen kelime çocuğun kişiliğine konan bir tuğladır."&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;HOSEA BALLOV&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük çocuğun matematik eğitimi soyut düşünceyle karşılaşmasıyla başlar. Bu da okul öncesi dönemde resim ile müzikle sağlanır. Küçüğe hiç çekinmeden bu konulardaki başyapıtlar gösterilmeli, bunlar üzerinde basit, sade  konuşmalar yapılmalıdır. Okul döneminde de resim ile müzik dersleri aynı amaçla, demek ki matematik için soyut düşünceyi aşılamak için konulmuşlardır. Yoksa amaç, ressam ya da müzisyen yetiştirmek değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okul çağında ilk matematik bilgisi verilmeye başllandığında hatalar da başlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir çocuğa okuma-yazma öğretilmeye başlandığında önce harfler ile onların taşıdığı ses değerleri öğretilir. Sonra hecelere, daha sonra sözcüklere geçilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa matematik öğretilirken sayıların neler olduğu, ne anlama geldikleri, yapıları üzerinde hiç durulmadan , önce 1,2,3,4....ilh sırayla sayması öğretildikten sonra hemen dört işlemin en basitleri olan toplama ile çıkarmaya girilir. Bu arada (0) sıfır'ın ne olduğundan, tarihçesinden hiç söz edilmeden, 2 + 3 = ? kaç eder ya da 3 - 2 = ? diye sorularak doğru yanıtların alınması beklenir. İşte küçüğün matematikten nefret etmesinin başlangıcıdır bu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca böyle bir giriş matematikte ezberciliğin de başlangıcını yapar. İlerki sınıflarda bu ezberci davranış daha da tehlikeli olarak artarak, sürer gider. Çünkü matematiğin özünü yapan soyut düşünceden tümüyle uzaklaşılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;big&gt;&lt;strong&gt;Çocuğun matematik kavramı 0 - 6 yaş aralığında gelişir. Bunun anlamı bu yaşlarda çocuğun sayılarla kaynaşması dağil, ama soyut düşünce kavramına ulaşması demektir. Bu arada sayıları da algılanması bir yan gelişme olarak düşünülebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu çağ okul öncesi, ana kucağı çağıdır. Ana-baba bu konuda bilgili ya da uyanık ise çocuğa yardımcı olma olanağı vardır. Victor Hugo &lt;em&gt;"Bir kişiyi eğitmek istiyorsanız, onun anne-annesinden başlamalısınız"&lt;/em&gt; sözünü bunun için söylemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sonra okulda uygulanan yanlış eğitim programlarıyla bireyler hem matematiği öğrenemiyorlar, hem de ondan soğuyup ezberciliğe saparak, yasak savar gibi matematik derslerini okuyup geçiyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizler &lt;em&gt;"dahi"&lt;/em&gt; olarak doğan çocuklarımızı bile bu eğitim programlarıyla eğitip, matematik öğretmeye çalışıyoruz!... Ne kadar yanlış bir yolda olduğumuz açıkça ortada dağil mi?...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlerki kuşakların esenliği ile güvenliği için bu yanlış gidişin ivedilikle düzeltilmesini istemek, bunu beklemek, en doğal hakkımızdır. &lt;/strong&gt;&lt;/big&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-5269630627468014426?l=www.yalcinguran.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2009/10/matematik-ogretiminde-dusulen-hatalar.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-2648662843612148273</guid><pubDate>Wed, 21 Oct 2009 11:14:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-10-21T18:30:51.578+03:00</atom:updated><title>FEODAL YAPI : Türkiyenin Gailelerinin Odak Noktası...</title><description>&lt;img src="http://lh3.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/St7NZpxmBAI/AAAAAAAABmA/AsEwciZNUfE/200px-Les_Tr%C3%A8s_Riches_Heures_du_duc_de_Berry_mars.jpg?imgmax=800" alt="200px-Les_Très_Riches_Heures_du_duc_de_Berry_mars.jpg" border="0" width="200" height="323" align="left" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: blue;"&gt;&lt;em&gt;"Eğri cetvelden doğru çizgi çıkmaz."&lt;/em&gt; &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;HZ. ALİ&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Feodalizm ya da Derebeylik&lt;/strong&gt;, başta Ortaçağ Avrupası olmak üzere tarihin birçok evresinde rastlanan toplumsal, siyasal, ekonomik örgütleniş biçimidir. Feodalizm sözcüğü, Latince feodum (tımar) ile taşınabilir değerli mal anlamına gelen Cermen kökenli bir sözcükten türetilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Feodal toplumun siyasal örgütlenişi, koruyan-korunan (süzeren-vassal) ilişkisine dayanan hiyerarşik bir örgütleniştir. Merkezî otorite zayıftır, yerellik görülür. Feodal ekonomi ise, kendi kendine yeterlik üzerine kuruludur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roma İmparatorluğu'nun yıkılmasından güçlü ulusal monarşilerin ortaya çıkmasına kadar olan sürede, Avrupa'da eğemen olan örgütleniş biçimi feodal örgütleniştir. İlk Çağ'da Roma'dan yönetilen topraklarda Cermen istilaları ile Roma döneminin merkeziyetçi siyasal düzeni bozulmuş, sayısız irili ufaklı feodal beylik ortaya çıkmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ticaretin tekrar canlanması ile temelleri sarsılan feodalizmin son kalıntıları Sanayi Devrimi ile tümüyle yok olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizde feodal yapı Osmanlı imparatorluğundan önce var olduğu gibi, Osmanlı döneminde de yürürlükteydi. Osmanlı İmparatorluğu ile birlikte feodal yapı 622 yıl hüküm sürüp,  bir ata mirası olarak genç Türkiye Cumhuriyetine kalmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;&lt;strong&gt;Görmezden gelmenin olanağı yoktur, Doğu ile Güneydoğu Anadoluda Ağalık Sistemi günümüzde de süregelmektedir. [*]&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni kurulan Cumhuriyetin ilk yıllarında bu feodal yapı ortadan kaldırılmak istendi. Ama başarılı olunamadı. Çünkü ağaların kurduğu tuzaklar daha başarılı olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu feodal yapı bir çok olumsuzlukların kaynağı oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce, işlerine gelmediği için, Türkiyede belki de bütün dünyada en elverişli bir eğitim sistemi olan &lt;strong&gt;Köy Enstitüleri&lt;/strong&gt;ni kapattırdılar. Köy Enstitüleri neden kapatildi sorusuna ,Dönemin CHP Milletvekili ve Aynı zamanda toprak ağası olan &lt;strong&gt;Kinyas Kartal'dan &lt;/strong&gt; yıllar sonra şu açıklama gelmişti:  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;"Köy Enstitüleri kesinlikle komünist uygulama değildi. Doğuda en yüksek eğitim gören insan benim. Köy Enstitüleri, bizim devlet üzerindeki gücümüzü kaldırmaya yönelikti. Bunu içimize sindiremedik. Benim Van yöresinde 258 köyüm var. Bunlar devletten çok bana bağlıdırlar. Ben ne dersem onu yaparlar. Ama köylere öğretmenler gidince benim gücümden başka güçler olduğunu öğrendiler. DP ile pazarlığa girdik, kapattık."&lt;/strong&gt; &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki, devletin ana yapısı içinde, ondan ayrı olarak bir &lt;strong&gt;başkanı (aşiret ağası)&lt;/strong&gt; olan, devletinkinden &lt;strong&gt;ayrı yasaları (töre)&lt;/strong&gt; bulunan, &lt;strong&gt;silahlandırılmış adamları&lt;/strong&gt; olan, devletin millet meclisindan ayrı olarak töreleri uygulamada kararlar alıp uygulayan&lt;strong&gt; meclisi (aşiret aile meclisi ya da aşiretler arası meclis)&lt;/strong&gt; bulunan bazı geniş topluluklar varsa, böyle bir yapıda &lt;em&gt;"Üniter Devlet"&lt;/em&gt; ten söz edebilme olanağı da yoktur!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bundan ötürüdür ki, birileri çıkıp Kürtleri temsil ettiklerini söyleyerek Anadoluda ayrı bir Kürt Devleti kurulmasını isteyebiliyorlar. Buların doğal olarak yardakçıları da var. Bu yardakçılar da Türkiyenin feodal yapısını bildikleri için &lt;em&gt;"Üniter Devleti"&lt;/em&gt; in kolayca bölünebileceğini hesaplıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yanda, demokrasinin gereği olarak yapılan seçimlerde feodal yapının eğemen olduğu doğu bölgelerindeki halk ta oy veriyor. Bu bölgedeki oy tutarı, Türkiye halkının toplam oy' unun üçte biri kadardır. Ama bu bölgede verilen oylar ağaların isteği doğrultusunda verilir. Demek oluyor ki, bu oylar güdümlüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu yüzden oy avcılığından başka bir şey düşünemeyen, gözü kararmış politikacılar, ağalık sisteminin sürüp gitmesini, eskiden olduğu gibi şimdi de, istiyorlar. Üç beş ağayla anlaştılar mı, o bölgede seçimi kazanmayı güvence altına almış oluyorlar!... Dahası birer ikişer ağaları da seçim listelerini alarak, onları da TCBMM ne taşıyorlar. Bu ağalık sisteminin gittikçe güçlenmesine neden olmakta...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İyi de, oyların üçte birinin güdümlü olmasıyla yapılan bir seçimin bulunduğu ülkede doğru dürüst demokrasiden söz edilebilir mi?...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edilememesi gerekir. O halde ağalık sisteminin süregitmesi Türkiyedeki demokrasiyi de sakatlamaktadır.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye Avrupa Birliğine (AB) girmek istiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güzel de, AB Türkiyenin bu feodal yapısı için ne düşünmektedir?... Üçte biri ağalıkla yönetilen bir ülkeyi kuruluşu içine almak ister mi?... Yanıt elbette "Hayır. istemez!..." olacaktır. İşte size AB ye girmemizi önleyebilecek  bir başka neden daha...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: blue;"&gt;&lt;strong&gt;Günümüzde aşağı yukarı herkesin göz ardı etmekte olduğu bu iç karartıcı tabloyu daha fazla uzatmak doğru değil. Ama gerçekten "ADAM GİBİ ADAM" olmak istiyorsak, sırtımızdaki bu feodal yapı kamburunu, hele içinde bulunduğumuz çağda kesinlikle kaldırıp atmamız gerekir. Tersi durumda, &lt;em&gt;"çağdaş olma"&lt;/em&gt; savında bulunamayacağımız gibi, başa gelecekleri çekmek zorunda kalacağımızı bilmemiz gerekir.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-------------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[*] Aşağıdaki gazete kesikleri Anadolunun doğusunda hala ağalık sisteminin yürürlükte olduğunu doğrulamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh6.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/St7cwhkFEJI/AAAAAAAABmI/1JRip_Y0RnU/A%3Fal%3Fk.jpg?imgmax=800" alt="Ağalık.jpg" border="0" width="326" height="628" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-2648662843612148273?l=www.yalcinguran.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2009/10/feodal-yapi-turkiyenin-gailelerinin.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-8090244407642468401</guid><pubDate>Tue, 20 Oct 2009 09:45:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-10-20T12:55:40.618+03:00</atom:updated><title>NAZIM HİKMET'in DEĞİŞİK BİR YÖNÜ...</title><description>Dün gece &lt;strong&gt;Nazım Hikmet&lt;/strong&gt;i anlatan bir film izledim. Bu filmde Nazım'ın mapus damında çeşitli resimler yaptığı anlatılıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben de araştırarak Nazım'ın yaptığı bazı resimleri buldum. Bunları burada veriyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Va-Nu&lt;/strong&gt; onun bu resim hevesinin nasıl gelişmiş olacağını şu sözlerle anlatıyor :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: blue;"&gt;&lt;span style="color: blue;"&gt;&lt;em&gt;"Nazım resim yapmaya annesine özenerek başlamiş olmalı. Celile Hanımın ressamlığı varlıklı bir kadının oyalanmak icçn seçtiği bir hobi değil, bir tutkuydu. Ressam olmak için evini barkını dağıtıp Paris'e gittiği söylenirdi. Kadiköy'de oturduğumuz yıllarda, Nazım, annem, ben, arada bir ona giderdik. &lt;/span&gt;Odaları yaptığı tablolarla doluydu. Evi tam anlamıyla bir ressamın eviydi." &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Nazım' ın mapushane yıllarında yaptığı tabloların bazıları şunlar :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://lh6.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/St2D5ZjDj9I/AAAAAAAABlI/qyTqyhsvEOI/133255.jpg?imgmax=800" alt="133255.jpg" border="0" width="250" height="175" align="left" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://lh3.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/St2ED7n6u_I/AAAAAAAABlM/m9UoMw0cK-E/cizim01.jpg?imgmax=800" alt="cizim01.jpg" border="0" width="354" height="500" align="right" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://lh4.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/St2EN0y7J_I/AAAAAAAABlQ/HVC04ufOGLk/d20.jpg?imgmax=800" alt="d20.jpg" border="0" width="471" height="500" align="left" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh6.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/St2EZiT2QJI/AAAAAAAABlU/GorGLsfzXTQ/nazim3.jpg?imgmax=800" alt="nazim3.jpg" border="0" width="500" height="311" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh6.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/St2EjnYuFBI/AAAAAAAABlY/_6rNNMpZ3WI/nz1.jpg?imgmax=800" alt="nz1.jpg" border="0" width="500" height="362" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh5.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/St2EseJ2kEI/AAAAAAAABlc/BGIn1k9nbC4/nz7.jpg?imgmax=800" alt="nz7.jpg" border="0" width="483" height="500" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://lh6.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/St2E1rSqtYI/AAAAAAAABlg/ZkOOOBQZzYs/nz9.jpg?imgmax=800" alt="nz9.jpg" border="0" width="340" height="500" align="left" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://lh5.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/St2E-f5G-aI/AAAAAAAABlk/_wSESgHLsuE/nz10.jpg?imgmax=800" alt="nz10.jpg" border="0" width="283" height="500" align="right" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://lh4.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/St2FG0Bn1HI/AAAAAAAABlo/MLbhHQHJWOQ/nz14.jpg?imgmax=800" alt="nz14.jpg" border="0" width="329" height="500" align="left" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://lh3.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/St2FO3lmfWI/AAAAAAAABls/Ib2B-CyIaRw/nz18.jpg?imgmax=800" alt="nz18.jpg" border="0" width="350" height="500" align="right" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://lh4.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/St2FVz__mZI/AAAAAAAABlw/CfzdOu2eO4k/nz19.jpg?imgmax=800" alt="nz19.jpg" border="0" width="418" height="500" align="left" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh6.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/St2Fd06JmJI/AAAAAAAABl0/CTTnAGqRk7Y/nz21.jpg?imgmax=800" alt="nz21.jpg" border="0" width="500" height="345" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sayfayı Nazım' ın bir şiiriyle kapatalım. Esi &lt;strong&gt;Piraye hanım&lt;/strong&gt;'ın arsivinden &lt;em&gt;“Dort Guvercin”&lt;/em&gt; adli siiri :  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: blue;"&gt;geldi dort guvercin &lt;br /&gt;suda yikanmak icin. &lt;br /&gt;Su mahpusane yalagindaydi. &lt;br /&gt;ve gunes &lt;br /&gt;guvercinlerin &lt;br /&gt;gozunde, kanadinda, kirmizi ayagindaydi. &lt;br /&gt;girdi dort guvercin &lt;br /&gt;yikanmak icin &lt;br /&gt;suyun icine. &lt;br /&gt;ve kederli toprakta dort insan &lt;br /&gt;bakti dort guvercine.. &lt;br /&gt;Guvercinler hep beraber &lt;br /&gt;gunesi tasiyip kirmizi ayaklarinda &lt;br /&gt;ucabilirler. &lt;br /&gt;Durdurmaz onlari demir ve duvar. &lt;br /&gt;guvercinlerin yumusak kanatlari var. &lt;br /&gt;Ve kanatlar &lt;br /&gt;Simdi burda, simdi damin uzerinde. &lt;br /&gt;Insanlarin kanatlari yok  &lt;br /&gt;Insanlarin kanatlari yureklerinde. &lt;br /&gt;Dort guvercin &lt;br /&gt;gunese varmak icin &lt;br /&gt;yikandi, uctu sudan. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-8090244407642468401?l=www.yalcinguran.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2009/10/nazim-hikmet-degisik-bir-yonu.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-8233547635564689685</guid><pubDate>Sun, 18 Oct 2009 07:21:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-10-27T10:12:43.667+02:00</atom:updated><title>PKK ile KÜRDİSTAN İlişkisi Üzerine!...</title><description>&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh4.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/StoEvnQfjwI/AAAAAAAABkk/ofOar1w0atw/800px-Pkk-flag-1978.svg.png?imgmax=800" alt="800px-Pkk-flag-1978.svg.png" border="0" width="266.6" height="178.6" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh3.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/StoFROHg34I/AAAAAAAABko/j22TgNy5qE0/pkk_pjak_kdcp_dbp_harita_1243966191.jpg?imgmax=800" alt="pkk_pjak_kdcp_dbp_harita_1243966191.jpg" border="0" width="253.5" height="218.5" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: blue;"&gt;&lt;em&gt;“Yanlış tanı, her zaman yanlış sağıtma (tedavi) ile sonlanır”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Y.G.&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20 yılı aşkındır PKK ile savaşılıyor.  Bu savaşım  içerisinde terörist eylemleri nedeniyle, neredeyse tüm dünya ülkelerince  de PKK, &lt;em&gt;“Terör Örgütü”&lt;/em&gt; olarak tanınıyor, terörist örgütler listelerine alınıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada PKK’yı sadece, dağdaki eli silahlı 5 bin teröristten oluşmuş gibi görmemek gerekiyor. Çünkü, eğer böyle olsaydı, dünyanın en güçlü ordularından birine sahip koskoca Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bugün 5 bin, geçmişte ise en fazla 10 bin sayısına yaklaşmış bir örgüt ile bunca yıldır savaşıyor  olmaz, örgütü, tarihin tozlu sayfalarına, bir daha hatırlanmamak üzere çoktan gömmüş olurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki neden olamadı, neden savaşım  halâ sürmekte?...       &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın hiçbir yerinde,  tarihin hiçbir döneminde, hiçbir örgüt ya da hiçbir&lt;br /&gt;oluşum, bugüne kadar destek görmeksizin yaşamını tek başına sürdüremedi,&lt;br /&gt;sürdürmesi olanağı da yoktu aslında. O zaman buradan şu net sonuç ortaya çıkıyor; &lt;em&gt;“PKK destek gördü,  halen de görüyor”&lt;/em&gt;. Bu kesin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Süreç içerisinde HEP ile başlayan, DEP, HADEP, DEHAP,  günümüzde de DTP olarak etkinliklerini  sürdürüp, örgütün siyasal uzantısı olarak bilinen partiler&lt;br /&gt;kuruldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Apocular olarak kurulan örgüt, başlangıç döneminde ciddiye alınmadığı için dışarıdan pek de ilgi  görmedi. Biz de fazla önemsemedik ki, bu günkü gaileli döneme gelindi. &lt;strong&gt;[*]&lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak buna karşın, tarihi sorun yaşadığımız komşumuz Yunanistan, örgüte kendi ülkesinde kamplar açtı (Lavrion Kampı), korudu,  kendi subaylarını onları eğitmeleri için görevlendirdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O günkü SSCB de, öteki &lt;em&gt;“Süper Güç”&lt;/em&gt; ABD ile olan müttefikliğimiz nedeniyle olsa gerek, PKK’ya, &lt;em&gt;“Belki yararı olur”&lt;/em&gt; düşüncesiyle silah ile malzeme verdi. Yararı  olduğunu,  işe yaradığını görmüş,  düşünmüş olmalı ki, daha sonra , PKK’nın Moskova’da bir büro açmasına izin vererek, PKK bürosuna SSCB’de açılan ilk, ayrıca tek büro sanını kazandırdı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca, Ermenistan’ı, ABD’deki Ermeni Lobisi’ni, ASALA’yı, Lübnan’ı, Suriye’yi,&lt;br /&gt;bu arada Fransa’yı da dış destek kapsamı içine alabiliriz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısaca, Türkiye ile sorunu olan gelmiş geçmiş tüm devletlerin PKK’ya destek verdiğini görebilir, buradan &lt;em&gt;“Düşmanımın düşmanı dostumdur”&lt;/em&gt; felsefesinin uluslar arası alanda ne denli geçerli bir siyaset olduğunu bir kez daha anlayabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugünlere gelindiğinde  görüyoruz ki, iç destek, dış destekten çok daha&lt;br /&gt;fazla artıyor. Bazı basın yayın organlarında, ki bunların bir kısmı ulusal,&lt;br /&gt;yapılan siyasi tartışmaların, yazılan yazıların bir kısmında, sözde &lt;em&gt;“Kürt&lt;br /&gt;sorunu”&lt;/em&gt; ile ilinti kurularak, insan haklarından, özgürlüklerden, kültürel&lt;br /&gt;haklardan,  ana dili hakkından söz ederek &lt;em&gt;“Bunların ne sakıncası var? Biz daha önce bu hakları verseydik, bütün bu olanlar başımıza gelmezdi. Kanlar boşuna akıtıldı. Bu savaşın durdurulması için, Kürt sorununun çözümü için demokratik bir süreç başlatılmalı. Bu da öncelikli olarak Devletin görevi”&lt;/em&gt; gibi kimsenin aklıma gelmeyen (!), kimsenin düşünemediği (!), son derece derin bilgi birikimi ile uzmanlık gerektiren (!), son derece bilimsel, felsefi, siyasi,  tarihi (!) yaklaşımlar çok rahatlıkla dillendirilebiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu örgüt, demek oluyor ki PKK, Marksist-Leninist bir ideoloji doğrultusunda kuruldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;PKK’nın sözcük sözcük açılımı &lt;em&gt;“Kürdistan İşçi Partisi”&lt;/em&gt; dir (yukardaki parti flamasında da görülüyor). Demek ki adının başında &lt;em&gt;“Kürdistan”&lt;/em&gt; deyişi var.   Kürdistan dedikleri, Türkiye, Irak, İran ile Suriye’nin belli toprak parçalarını içine alan, 4 parçadan oluşan bir coğrafya&lt;/strong&gt;. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örgütün içerisinde, hem de sorumlu düzeyde, birçok Suriye, Irak ile İran vatandaşı var.  Leyla Zana da diyor ki; &lt;em&gt;“Apo, Barzani, Talabani, bizim liderlerimiz”.&lt;/em&gt; Hemen arkasından da ekliyor; &lt;em&gt;“Kürtler ile Kürt sorununu sadece Türkiye’dekiler olarak ele almak yanlıştır”.&lt;/em&gt;&lt;strong&gt; [**]&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan ötürü, &lt;em&gt;“İnsan hakları ile özgürlükleri”, “Barış”, “Demokrasi”, “Kültürel haklar”, “Kürt kimliğinin tanınması”,&lt;/em&gt; en sonunda &lt;em&gt;“Anadil”&lt;/em&gt; isteği gibi söylemler, uluslar arası kamuoyunda dikkat çekerek haklı görülebilmek amacıyla bilinçli, ama sinsice dillendirilen,  asıl amacın gizlenmesinde araç olarak kullanılan birer maske, birer kalkandan başka bir şey değildir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Özellikle &lt;em&gt;“Anadil” &lt;/em&gt;konusu... Sormak gerek , eğer dayatılan “Anadil” gerçekten önemli olsaydı, Kürtçeyi annesinden öğrenemeyen Apo, Suriye’de bulunduğu uzun,  keyifli süre içinde anadilini öğrenmek için neden hiç gayret göstermedi!... Ayrıca, yakın geçmişte Kürtçe dil konusunda açılan onlarca dershanenin müşterisizlik nedeniyle kısa süre içerisinde kapatılması ne ile açıklanabilir!!...&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ama artık Türkiye’yi bölüp Kürdistan’ı kurma amaçlarından vazgeçtiklerini açıklıyorlar.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bölmenin, parçalamanın yerine, bu sefer &lt;em&gt;“Demokratik Cumhuriyet”&lt;/em&gt; içerisinde, Kürt kimliğinin tanınarak, haklarının verilerek, ana dillerini konuşarak, kültürlerini sürdürerek özgür bir yaşamı hedefe koymuşlar(!). Demek ki kısaca, özetle,  önemle; bölmekten, yakmaktan, yıkmaktan, öldürmekten, 30 yıl sonra bir çırpıda vazgeçivermişler (!) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa hepimiz bu örgütü yıllarca&lt;em&gt; “Bölücü örgüt”&lt;/em&gt; olarak bilip, adlandırmıştık. Demek ağır bir biçimde yanılmışız!!... Öyleyse biz de vazgeçiverelim.  Bundan sonra bu örgüte &lt;em&gt;“Demokratik Cumhuriyetçi Örgüt”&lt;/em&gt; diyiverelim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazılarının, bazı &lt;em&gt;“Balık hafıza"&lt;/em&gt; lıların, her şey gün gibi açık, ortada olduğu halde anlamadıkları, anlayamadıkları, anlamakta zorlandıkları, anlamaya küçücük de olsa çalışmadıkları gibi biz de hemencecik bunu diyiverelim gitsin!!...&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;small&gt;(Bir alıntıyla telif edilmiştir.)&lt;/small&gt;  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;---------------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: blue;"&gt;&lt;strong&gt;[*]&lt;/strong&gt; Burada asıl suçlu, PKK nın kuruluş yıllarında, olanlar hakkında gerekli istihbarat görevini yürütemeyenler ya da eline gelen istihbarat bilgilerini değerlendirmekte yaya kalanlardır. Bu savsaklamalar yüzünden bu gün bir Kürt sarunu ile karşı karşıya bulunuyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;[**]&lt;/strong&gt; Bu da gösteriyor ki, Kürt sorunu dediğimiz gaile doğrudan Kürtlerin liderliğine soyunanlar üzerinden yürümektedir. Kürt halkının bununla bir ilişkisi yok gibidir. Onlar "liderler" dediğimiz grubun elinde oyuncak olmaktadırlar. Ama söylemler hep Kürt halkı adına yapılmaktadır. Kürt vatandaşların derdi bir Kürt devleti kurmak değildir. O halde bu liderler denen grubu ortadan kaldırırsak Kürt davası da yok olur gider!...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-8233547635564689685?l=www.yalcinguran.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2009/10/pkk-ile-kurdistan-uzerine.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">2</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-3978776541860872340</guid><pubDate>Sat, 17 Oct 2009 13:07:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-10-24T11:34:30.238+03:00</atom:updated><title>CERN Laboratuvarlarında Neler Olmakta?...</title><description>&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh4.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/StnBE10XLDI/AAAAAAAABkc/u439JeMTVG0/CMS_CERN.jpg?imgmax=800" alt="CMS_CERN.jpg" border="0" width="300" height="202" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: blue;"&gt;&lt;em&gt;“Her yaratma eylemi, herşeyden önce bir yıkım eylemidir.”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Pablo PICASSO&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsviçre-Fransa sınırında bulunan CERN (Conseil Européen pour la Recherche Nucléaire) fizik araştırma laboratuvarında evrenin oluşumunu araştırmak için, Büyük Patlama (Big Bang), laboratuvar koşullarında gerçekleştirilerek denemeye 10 Eylül 2008 tarihinde başlanmıştı. Bu deneyin aylar boyu süreceği söyleniyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama deneyin başlamasıyla durdurulması bir oldu. İşin durmasına neden olarak bazı aksaklıkların ortaya çıkması gösterildi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlardan biri bir elektrik bağlantısı ile ilgiliydi . Parçacık hızlandırıcısının iki magneti arasında yapılan yanlış bir elektrik bağlantısından söz ediliyordu. Bu aksaklık giderildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama deneye başlama olanağı bulunamadı. Çünkü yukarda sözü edilen yanlış elektrik bağlantısı, aşırı derecede soğutulmuş (mutlak sıfır, - 273C) helium sızıntısının ortaya çıkmasına neden olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu aksaklığın giderilebilmesi için yerin 100 m altında bulunan parçacık hızlandırıcısının yanına inmek gerekiyordu. Bunun için de ortamın - 273C den yukarı doğru ısıtılması gerekliydi. Zaman alıcı bir işlem olan ısınmayı beklemek gerekmekteydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CERN' den alınan son haber bu noktada kesildi. Bundan sonra CERN' den hiç bir haber sızmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu fırsat bilerek CERN için bilgilerimizi yeniden tazeleyelim :  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: blue;"&gt;CERN dünyanın en büyük parçacık fiziği laboratuvarıdır. 1954 yılında 12 ülkenin katılımıyla kurulmuş olan CERN'in günümüzde 20 asil üyesine ek olarak Türkiye'nin de aralarında bulunduğu 8 "gözlemci" üyesi vardır.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Laboratuvar tarım alanının 100 m. altında 27 km uzunluğundaki tünellerde bulunan dev makinalarda atom parçacıkları, -273 C da (mutlak sıfırda), demek ki dış uzaydan daha soğukta, ya birbirleriyle ya da atom çekirdeği ile korkunç hızlarda çarpıştırılacaklar. 1956'da kurulan 28 GeV'lik eşzamanlı proton hızlandırıcısından sonra, 1976'da da 450 GeV'lik bir başka hızlandırıcı daha kulanıma girdi. 1981'de geliştirilerek çarpışma halkası olarak kullanılabilecek duruma getirilen bu cihazdan bugün, dönüşümlü olarak parçacık hızlandırıcısı ile çarpıştırıcı olarak faydalanılmaktadır. Çarpışmalar ile bazı kısa ömürlü garip madde biçimleri bu arada parçacık fizikçilerinin ilgilendiği W ile Z parçacıkları ortaya çıkarılmıştır. CERN, Avrupa'nın fizik alanında Amerika ile Rusyayla yarışa girmesini sağlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapılacak deneyde bilim adamlarının beklentileri, anti-madde ile W bozonu, Z bozonu adı verilen yeni parçacıkların ortaya çıkmasıdır. Bunun yanında atom-altı parçacıklardan bildiğimiz maddenin oluşumunu gözlemlemek istiyorlar. Bir bölüm fizikçiler, bu arada minik kara deliklerin meydana çıkarak 50 yıl içinde dünyayı yok edeceklerine inanıyorlar &lt;strong&gt;(Walter Wagner&lt;/strong&gt; ile &lt;strong&gt;Luis Sancho)&lt;/strong&gt; . Bir bölümü ise ortaya çıkacak çok yüksek enerji yüzünden zamanda bir kırılma olacağını &lt;strong&gt;(Irinia Arefeva&lt;/strong&gt; ile&lt;strong&gt; Igor Volovich),&lt;/strong&gt; böylece zamanda yolculuk olasnağının bulunacağı savındalar. Görünüşe göre bir bölüm fizikçi Küçük bir Kıyametin kopacağı görüşünde. Bu yüzden denemeyi durdurmak için dava bile açtılar. Ama mahkeme davayı reddetti.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Deneyi yapacak fizikçiler mikroskopik ölçüde kara deliklerin oluşabileceğini kabul ediyorlar. Bunun da zararlı olamayacağını anlatıyorlar. Ünlü fizikçi &lt;strong&gt;Stephan Hawking&lt;/strong&gt; de bunları doğruluyor. Ama karşı çıkanlar bu minik kara deliklerin zaman boyunca birleşip dünyayı yutacak boyuta ulaşacağını savunuyorlar &lt;em&gt;(Elbette bilinemez ama, Mayalar ile Nostradamus'un 2012 yılında geleceğini bildirdikleri , birbiriyle örtüşen, felaketin başlangıcı bu deneyler olabilir mi?!... Ne dersiniz?!....)&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-------------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: blue;"&gt;&lt;strong&gt;NOT -&lt;/strong&gt;  Bu makaleyi yazdıktan iki gün sonra, bu konuda POSTA GAZETESİ'nde bir haber çıktı. Bunu aşağıda veriyorum. İki fizik uzmanı CERN' de olan aksaklıkların, gelecekten gelen güçlerce bu günün insanlarını korumak için meydana getirildiği savını ileri sürmüşler!... Gazete haberini okuyup kararı siz verin!...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh3.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/StwNcqwQ43I/AAAAAAAABk4/BuSPYA7QFac/GAZETEDEN.jpg?imgmax=800" alt="GAZETEDEN.jpg" border="0" width="423.3" height="430" /&gt;&lt;/div&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı konuda değişik bir haber :&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh5.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/SuK64Sr1gAI/AAAAAAAABmQ/Y-GGp552vAY/CERN.jpg?imgmax=800" alt="CERN.jpg" border="0" width="362.6" height="277.3" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-3978776541860872340?l=www.yalcinguran.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2009/10/cern-laboratuvarlarnda-neler-olmakta.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-7568731820411715562</guid><pubDate>Fri, 16 Oct 2009 13:22:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-10-17T09:55:58.011+03:00</atom:updated><title>Antoine-Laurent de LAVOISIER....</title><description>&lt;img src="http://lh5.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/SthrjRnbW8I/AAAAAAAABkM/x8ks1uXUvnI/Antoine_lavoisier.jpg?imgmax=800" alt="Antoine_lavoisier.jpg" border="0" width="303" height="318" align="center" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: blue;"&gt;&lt;em&gt;"birleşen iki kimyasal maddenin ağırlıklarının toplamı, meydana gelen bileşimin ağırlığına eşittir." &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;LAVOISIER&lt;/strong&gt;&lt;small&gt; "kütlenin korunumu kanunu"&lt;/small&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Antoine-Laurent de Lavoisier&lt;/strong&gt;  (d. 26 Ağustos 1743, Paris – ö. 8 Mayıs 1794, Paris) Fransız kimyacı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamında iki devrim görmüş bir kişidir. Devrimlerden biri, yüzyıllar boyunca &lt;em&gt;"simya"&lt;/em&gt; adı altında sürdürülen çalışmaların, bugünkü anlamda, kimya bilimine dönüşmesidir. Lavoisier bu devrimin kahramanıdır. İkinci devrim, &lt;em&gt;"1789 Fransız ihtilali"&lt;/em&gt; diye bilinir. Lavoisier bu devrimin getirdiği terörün kurbanıdır. Ayrıca Lavoisier herkesçe bilindiği gibi adapta geri kalmış Fransızlara tuvalet adabınıda öğretmiştir.Kendisi bilimden çok böyle şeylerle uğraşmıştır.Fransa'ya tuvaleti getiren ilk kişidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Antoine-Laurent Lavoisier Paris'li zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Daha küçük yaşında iken annesini yitiren Lavoisier babasının yakın ilgi ile bakımıyla büyür. Başlangıçta belki de onun etkisiyle hukukçu olmaya yönelir. Ancak bu arada uyanan deneysel bilim merakı çok geçmeden bir tutkuya dönüşür. Yirmi bir yaşına yeni bastığında, Paris'in sokaklarını aydınlatma proje yarışmasında birinciliği alır, Fransız Bilim Akademisi'nce altın madalya ile ödüllendirilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;25 yaşına geldiğinde, özellikle kimya alanındaki çalışmaları göz önüne alınarak Akademi'ye üye seçilir. Bu arada hükümetin özel bir komisyonunda görevlendirilen genç bilim adamı, metrik sistemin oluşturulması, Fransa'nın jeolojik haritasının çıkarılması gibi etkinliklerden tarımda verimin yükseltilmesine uzanan pek çok uygulamalı bilim çalışmalarını düzenler. Ayrıca o sırada bir tür abluka altında olan ülkesinin savunma ihtiyacı barutun üretim sorumluluğunu üstlenir. Genç bilim adamı bu kadarla da yetinmez; ilerde yaşamını yitirmesine yol açan bir işe, ülkenin bozuk vergi sistemini düzeltme işine el atar. Ama tüm bu uğraşlarına karşın Lavoisier kendisini asıl ilgilendiren bilimden kopmamıştır; her fırsatta özel laboratuvarına çekilip deneylerini sürdürmekten geri kalmaz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1794'de solunum üzerinde deneylerini yapmakta olduğu bir sırada, Lavoisier Devrim Mahkemesi önüne çağrılır. İki suçlamaya hedef olmuştur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Devrim karşıtı olarak karalanan aristokrasiyle ilişkisi;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. vergi toplamada yolsuzluk (Lavoisier topladığı vergilerin küçük bir bölümünü laboratuvar deneyleri için harcamıştı).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lavoisier'i kurtarmak için dostları mahkemeye koşmuştu, ama tanık olarak bile dinlenmemişlerdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: blue;"&gt;&lt;em&gt;"Yurttaş Lavoisier'in çalışmalarıyla Fransa'ya onur sağlayan büyük bir bilgin olduğunda hepimiz birleşiyor, bağışlanmasını diliyoruz," &lt;/em&gt; &lt;/span&gt;dilekçesiyle başvuran günün seçkin bilim adamlarına yargıcın verdiği yanıt kesin olup, çarpıcıdır da :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;&lt;em&gt; "Cumhuriyet'in bilginlere ihtiyacı yoktur!"&lt;/em&gt;&lt;/span&gt; &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Galileo yaşamının son on yılını Engizisyon'un göz hapsinde geçirmişti. Lavoisier'in sonu daha acıklı olur: elli bir yaşında iken &lt;em&gt;"devrim" &lt;/em&gt;adına kafası giyotinle uçurulur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lavoisier, boynunun vurulmasını beklerken kitap okuyordur. Cellat, onu giyotine götürmek için yanına geldiğinde, Lavoisier, nerede kaldığını unutmamak için okuduğu kitabın arasına bir kitap ayracı koymuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: blue;"&gt;Belki bir yakıştırmadır. Ama Lavoisier' in ölümü ile ilgili şöyle bir öykücük te anlatılır olmuştur :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;[Yargılanıp ölüme mahkum edildiği gün, Lavoisier, matematikçi Lagrange'ı çağırır.  ona &lt;em&gt;"Kellem giyotinden sepete düştüğünde gözlerime bak;  Eğer iki kere kırpıyorsam bil ki, insan kafası kesildikten sonra beyninin bir süre daha düşünmekte olduğunu anlarız."&lt;/em&gt; der.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de Lavoisier'in kafası kesildikten sonra sepete düştü,  gülerek iki kere göz kırptı..&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Matematikçi Lagrange diyor ki, &lt;em&gt;"Lavoisier'in son saniyedeki ispat arayışı, bilimselliğin yüzyıllar boyunca yanacak meşalesidir.  Ama onu ölüme gönderen yobaz kafalar ufunet üretmek için asırlarca karanlıkta  sürüneceklerdir..."]&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-7568731820411715562?l=www.yalcinguran.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2009/10/antoine-laurent-de-lavoisier.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-2818560880443806216</guid><pubDate>Fri, 16 Oct 2009 07:46:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-10-16T10:58:30.195+03:00</atom:updated><title>ERMENİ DEVLETİ'nin (ERMENİSTAN) KURULUŞU....</title><description>&lt;img src="http://lh6.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/StdJdhL4U9I/AAAAAAAABj8/weAbY_dF0Ns/110px-Coat_of_arms_of_Armenia.svg.png?imgmax=800" alt="110px-Coat_of_arms_of_Armenia.svg.png" border="0" width="110" height="106" align="left" /&gt;Büyün Rus yazarı &lt;strong&gt;Lev Tolstoy&lt;/strong&gt;'a &lt;em&gt;"nasıl mutlu oluyorsunuz?"&lt;/em&gt; diye sorduklarında şu yanıtı vermiş:  &lt;span style="color: red;"&gt;&lt;em&gt;"Sahip olduğum şeylere sevinerek, sahip olmadıklarımı ise hiç düşünmeyerek."&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir coğrafi tanım olarak Arminiya ya da Armaniya adına, en erken Eski Fars (Pers) imparatoru I. Darius'un yak. MÖ 510 tarihli Bisutun Anıtı'nda rastlanır. MÖ 399 yılında bölgeyi gezerek ayrıntılı tasvirler yapan Yunanlı tarihçi Ksenofon'un eserinde ülke adı Armenia olarak geçer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://lh5.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/StdXUysW8OI/AAAAAAAABkE/Ab_m9K0AaIg/First_republic_of_Armenia-west_boarders_by_Woodrow_Wilson.png?imgmax=800" alt="First_republic_of_Armenia-west_boarders_by_Woodrow_Wilson.png" border="0" width="279" height="240" align="right" /&gt;Strabon Coğrafya'sı (MS 1. yüzyıl) ile Roma İmparatorluğu'nun idari bölünümünde Armenia sınırları şöyle tanımlanır:  Batıda Fırat nehri, güneyde Güneydoğu Toros sıradağları, güneydoğuda Hakkâri dağları ile Urmiye Gölü, kuzeydoğuda Sevan Gölü ile Karabağ, kuzeyde Çıldır Gölü ile Doğu Karadeniz Dağları. Ortaçağ Arap kaynaklarında aynı bölgenin adı Armaniyya ya da Ermeniyye (Ar: أرمنية) olarak geçer. Eski Türkçe metinlerde Ermeniyye adına 15. yüzyıla kadar rastlanır. &lt;strong&gt;[*]&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüzyıllarca sadece tarihi bir isim olarak anımsanan &lt;em&gt;"Armenia/Ermenistan"&lt;/em&gt; adı, 19. yüzyılın milliyetçi politikaları döneminde tekrar güncel anlam kazanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarihi Ermenistan'ın bir kısmı olan bugünkü Ermenistan İran (Kaçar Hanedanı)'ın Revan Hanlığı (Erivan Hanlığı)ndan ibaretti. 1827'de Paskeviç yönetimindeki Rus ordusunca fethedilmiş,  Kaçarlar 22 Şubat 1828 tarihli Türkmençay Antlaşması ile 4. Maddesi gereğince Revan Hanlığı üzerindeki hak isteminden vazgeçmşitir. 21 Mart 1828'de reorganize edilen idari birime Ermeni Oblastı (Армянская область / Armyanskaya Oblast) adı verilmiştir. Oblastın o tarihte %18 dolayında olan Ermeni nüfusu, Rus yönetimince  davet edilen İran Ermenilerinin göçü sonucunda 20. yüzyıl başında %48 düzeyini bulmuştur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğundan mülteci olarak gelen Ermenilerle birlikte bu sayı %70'lere ulaşmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1850'da Erivan Guberniyası (Эриванская губернія / Erivanskaya Guberinya) kurulmuştur,  Guberniya 27.830 kilometre karelik bir alanı vatdı. 1897'de yapılan nüfus sayımına göre Erivan Guberniyası'nın nüfusu 829.556 kişi olup toplam nüfusun % 56'sı Ermeni, % 37,5'i Tatar, % 5,5'i Kürt,  % 0,6'sı Rus  etnik gruplardan ibaretti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1917 Devrimi'nden sonra Rus Devletinin çöküşü üzerine kurulan Transkafkasya Federasyonu 26 Mayıs 1918'de üç cumhuriyete bölündü.  28 Mayıs 1918'de Erivan'da Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti ilan edildi.  İkibuçuk yıl süren bağımsızlığı sırasında ekonomik, askeri ile siyasi krizlerle sarsılan cumhuriyet, 1920 Kasım ayında Türk ile Sovyet ordularının eş zamanlı işgaline uğrayarak bağımsızlığını kaybetmiş,  2 Aralık 1920'de Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti adıyla Sovyetler Birliği'ne katılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ermenistan Cumhuriyeti&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1988 yılında Ermenistan Sovyet Cumhuriyeti ile Azerbaycan arasında, Dağlık Karabağ (Nagornıy Karabağ) bölgesi üzerinde anlaşmazlık çıktı. Azerbaycan'a ait fakat nüfus çoğunluğu Ermenilerden oluşan bir özerk bölge olan Dağlık Karabağ Özerk Oblastı'nda Ermeniler ayaklanarak ayrı bir cumhuriyet ilan ettiler. Ermenistan ile Azerbaycan savaşın eşiğine gelirken, her iki cumhuriyette Azeri ile Ermeni azınlıklar şiddet olaylarına maruz kaldı. Çatışmalar sürerken Mayıs 1990'da Yeni Ermenistan Ordusu kurularak Sovyet ordusundan fiilen bağımsız bir yapıya kavuşturuldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sovyetler Birliği'nin dağılması üzerine Ermenistan 23 Ağustos 1991'de bağımsızlığını ilan etti. Şiddetlenen Ermeni-Azeri savaşında Ermenistan, D. Karabağ ile Ermenistan arasındaki Laçın Koridoru'nu da işgal ederek D. Karabağ'ı fiilen kendisine kattı. Azerbaycan'ın Ermenistan'a uyguladığı ekonomik ambargo, ülkede büyük sıkıntılara yol açtı. 1993'te Türkiye de Ermenistan'a karşı ambargoya katıldı. D. Karabağ savaşı 1994'te Rusya'nın empoze ettiği ateşkesle sona erdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halen Ermenistan uluslararası topluluk tarafından Azerbaycan'a ait sayılan toprakların %20'ni (D. Karabağ ile Laçin Koridoru içinde olarak) işgal altında bulundurmaktadır. Türkiye bu durumu gerekçe göstererek Ermenistan Cumhuriyeti ile diplomatik ilişki kurmaktan kaçınmış,  bu ülke ile sınırlarını trafiğe kapatmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ermenistan siyasetinde D. Karabağ kökenli siyasi örgüt ile kişilerin egemenliğine dikkat çeken bazı gözlemciler, Ermenistan'ın D. Karabağ'ı değil, aksine D. Karabağ'ın Ermenistan'ı ilhak ettiğini ileri sürmüşlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;---------------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: blue;"&gt;[*] İşte, bugünkü günde Ermeniler bu tanımlanan sınırlar içindeki toprakların (yukardaki haritaya bakınız) kendilerinin olduğunu savunuyorlar. Bu yüzden Lozan Barış Antlaşmasıyla kesinleşmiş Türkiye Cumhuriyeti sınırlarını tanımamaya yelteniyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1915 yılında Osmanlılarca Ermenilere uygulanan zorunlu göç hareketini, hiç bir ilgisi olmamakla birlikte, Türkiye Cumhuriyetinin, Türklerce yapılmış bir soykırım olarak kabul etmesini istiyorlar. Çünkü bu kabul edilirse tazminat alma hakkı doğacaktır. Ermeniler tazminat olarak yukarda sınırları tanımlanmış toprakları istemeyi planlıyorlar.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her zaman her durumda olduğu gibi,yardakçıları da var. Ermeni diasporası bir yana, bu konuda Ermenistanı, AB ile ABD de yüreklendirmekte... Çünkü bu sağlanırsa Sevr Antlaşmasının bir bölümü de gerçekleşmiş olacaktır. Lozan'ı hazmedememiş olanlarca verilen bütün uğraşlar Sevri geri getirmek için yapılmaktadır. Bunu görememek için alık olmak gerekir!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demek oluyor ki, Ermenistan savaşsız, kan dökmeden, hiç bir riske girmeden Türkiyeyi işgal edivermeyi sinsice planlamaktadır. Elbette izin verilirse!!...  Bu ham hayali ne kadar bir süre götürebilirler?... Bunu zaman gösterecektir... &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-2818560880443806216?l=www.yalcinguran.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2009/10/ermeni-devleti-ermenistan-kurulusu.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-2040010002727534704</guid><pubDate>Thu, 15 Oct 2009 09:24:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-10-15T12:26:19.330+03:00</atom:updated><title>TÜRKİYENİN ERMENİ PROBLEMİ!....</title><description>&lt;img src="http://lh6.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/StbkxLjX62I/AAAAAAAABjs/EGa9vbiVGV0/Picture%201.png?imgmax=800" alt="Picture 1.png" border="0" width="206" height="345" align="left" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: blue;"&gt;&lt;em&gt;"Siz kendinize inanın; Başkaları da size inanacaktır."&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Montaigne&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1918 yılında imzalanan Brest Litovsk Barış Antlaşması Ermenilerin Kafkaslar'da Demokratik Ermeni Cumhuriyeti adı altında başkenti Erivan olan bağımsız bir devlet kurmalarını sağladı. Bu arada Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşı'nda yenilmiş, Anadolu'yu işgal eden dış güçlere karşı Mustafa Kemal'in önderliği altında Kurtuluş Savaşı başlamıştı. Kurtuluş Savaşı'nın Doğu Cephesi kumandanı Kazım Karabekir'in Ermeni kuvvetlerini yenilgiye uğratması sonucu 2 Aralık 1920 tarihinde Demokratik Ermeni Cumhuriyeti ile TBMM arasında Gümrü Antlaşması imzalandı.  Böylece Türkiye ile Ermenistan arasındaki savaş sona erdi. Aynı tarihlerde Sovyetler Birliği Ermenistan'ın egemenliğini ele geçirdi. Ermeni Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kuruldu. Sovyetler Birliği'nin parçalanması üzerine 21 Eylül 1991 tarihinde de Ermenistan Cumhuriyeti bağımsızlığını ilan etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye Cumhuriyeti 16 Aralık 1991'de Ermenistan Cumhuriyeti'nin bağımsızlığını tanıyan ilk devletlerden biri oldu. Ancak Ermenistan'ın Azerbaycan'a bağlı Dağlık Karabağ Özerk Oblastı'nı işgal etmesi yüzünden Ermenistan'la Azerbaycan arasında patlak veren savaş Türkiye'yle Ermenistan arasındaki ilişkilerin bozulmasına neden oldu. 1993 yılında Türkiye Ermenistan'la olan sınır kapılarını insan ile mal trafiğine kapattı. Azerbaycan'la Ermenistan arasındaki savaş Ermenistan'ın Azerbaycan topraklarının % 14'ünü[ ele geçirmesinden sonra 1994 yılında yapılan ateşkes anlaşmasıyla sona erdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde Türkiye'yle Ermenistan arasındaki ilişkiler normalleşme sürecine girmiştir. &lt;strong&gt;Ermenistan Türkiye'nin 1915 yılında Osmanlı Devleti tarafından gerçekleştirilen Ermeni Tehciri'ni bir soykırım olarak kabul etmesini,  bundan sorumlu olduğunu kabul etmesini istemektedir. [*] &lt;/strong&gt;Türkiye'nin bunları kabul etmemesi ile Ermenistan'ın işgal altında bulundurduğu Azerbaycan topraklarını terketmemesi iki ülkenin diplomatik ilişkiler kurmasını engellemektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Azerbaycan'la birlikte Ermenistan'la olan sınırlarını kapatması Ermenistan ekonomisini olumsuz yönde etkilemektedir. Ermenistan bu sınır trafiğinin yeniden açılmasını istemektedir. Fakat Türkiye Ermenistan'ın işgal altında bulundurduğu Azerbaycan topraklarını terketmediği sürece sınırı açmayacağını ilan etti.19 Ocak 2007 tarihinde Ermeni asıllı Türk vatandaşı gazeteci Hrant Dink'in silahlı bir saldırı sonucu öldürülmesi üzüntüyle karşılandı. Hrant Dink'in cenazesine onbinlerce Türk'ün katılması, &lt;em&gt;"Hepimiz Ermeniyiz"&lt;/em&gt; sloganlarının kullanılması Ermenistan'la Türkiye arasında olumlu bir hava yarattı. Cenazeye Ermenistan Dışişleri Bakanı &lt;strong&gt;Vartan Oskanyan&lt;/strong&gt; da katıldı. Ancak bu olumlu hava ilişkilerde bir gelişmeye yol açmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;----------------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[*]  &lt;strong&gt;Pierre Loti&lt;/strong&gt;’nin 1920 yılında, Paris’te yayımlanan &lt;em&gt;“L’Est de Paris” i&lt;/em&gt;simli gazeteye gönderdiği makalenin Türkçe çevirisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonradan yazar bu makaleyi 12.04.1920 tarihinde Paris’ten postaya vererek dönemin askerî Müze müdürü &lt;strong&gt;Ahmet Muhtar Paşa&lt;/strong&gt;’ya göndermiştir. Mektubun Galata Postahanesi’ne varış tarihi 18.04.1920’dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: blue;"&gt;"HAYASIZCA BİR RİYÂKÂRLIK.&lt;br /&gt;Ermenistan katliamı üzerine gönülden ve vicdanen inandığım şey olan gerçekler hakkındaki sâfiyane düşüncelerimi tekrar, tekrar söyledim. Bu olayları asla onaylamadığımı ifade etmezsen Allah beni affetmez. Sadece bu olayların küstahça abartıldığını kanıtlarıyla ispat ettim. Zaten hafifletici şartlar kendilerini savunmaktaydı. Her zaman, Türkiye’nin kemirici kurtları, profesyonel gammazları ve iftiracıları, zenginlerin ve fakirlerin tüm varlıklarını kendilerine akıtan bütün Hıristiyan âlemini Osmanlı vatanı aleyhine kışkırtan ve Yunanlarla birlikte her fırsatta mezalim yapanlar Ermenilerdir. Lövantenlerin; hiçbir ülkede, hiçbir devirde Türklere karşı olan bir iftira eseri, bu kadar ustaca ve yüzsüzce icra edilmemiştir. Bunu, Hıristiyan sıfatını kullanarak ve istismar ederek, dar kafalı binlerce Katolik nezdindeki itibarları sayesinde yapmışlardır ve doğu ülkelerinde ikamet edildiğinde, bizde ne kadar çok nahif ve cahilin din fanatizmiyle, Katolikliğin en büyük düşmanı olan Ermeniler ve Ortodokslar lehine davrandığını gülümseyerek görürüz. Hâlbuki zavallı Türkler, aksine, bizim için hoşgörünün bizzat kendisi olmaktan vazgeçmediler.. Yine, ciddî olarak bilinen insanların, kelimelerin ne anlama geldiklerini bilmelerine rağmen, Türklerin bize ihanet etmiş oldukları iddiasında inat ettiklerini tekrar, tekrar söyleyeyim. Ancak, ihanet etmenin birinci şartı, bir söz verilmiş olmasını icap ettirmez mi ? Oysa Türkler bize ne vaat ettiler ve bize ne borçlular, rica ederim ? Bence hiç. Biz onları Mısır’da İngilizler, Tripoli’de İtalyanlar, Balkanlarda Bulgarlar ve Yunanlar karşısında – ve daima en sıkıcı biçimde hareket ederek – yalınız bırakmadık mı ? Gerçekten onlar üzerinde ne hakkımız var ?.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nihayetinde, Rus devinin ağır pençesi altında ezilmenin ve İstanbullarını kaybetme tehlikesinin karşısında yapayalnız kaldıklarını görünce, vatanlarını kurtarmak için ümitsizce Almanya’nın yardımını kabul ettiler. Onların yerinde kim olmuş olsaydı da öyle yapmazdı ? Türkiye’nin parçalarının üzerine çullanmış Avrupa halklarının aç gözlü politikalarına hizmet etmek üzere tam vaktinde ortaya çıkan “Ermenistan katliamları”nı özellikle şüpheyle karşıladım. İlk bakışta sözde Maraş katliamı “mümkün” olması için son derecede “beklenmedik” geliyor bana. Türkler, başka her türlü duygu kıtlığı nedeniyle, Avrupa’nın onları incelediği ve pusuya yatarak inkârı mümkün olmayan bir kötü niyetle kollamakta olduğu sırada bu infazları yapacak kadar akılsız mıydılar ? Bu nedenle bilgi sahibi olmaya çalıştım. Ve işte, çok ciddî Fransız kaynaklarından edindiğim bilgiler:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle, bizde ne yaparlarsa yapsınlar, cahil kitleler tarafından daime hakarete uğratılan ve en kötü şeylerle itham edilen zavallı Türklerin yerine bir an kendimizi koyalım. Mütarekenin imzalanmasının hemen akabinde, kendilerine bırakılan Kilikya bölgesine, son derecede sâkin olan Kilikya’ya, arkalarında topçu bataryaları ve tam bir işgal malzemesi taşıyan İngiliz ve Fransız işgal kuvvetlerinin girişi – ki, bu da asla inkâr edilemez bir olaydır – karşısındaki öfke dolu şaşkınlıklarını tasavvur edelim. Ve bu olay, İzmir’in katliamcı ve kundakçı Yunan bir çetenin, her şeyi ateşe ve kana bulamak amacı taşıyan istilasıyla çakışmaktaydı. Dünyada hengi ülke kendisini son gücüyle müdafaa etmeden buna tahammül edebilirdi ? Buda yetmezmiş gibi birliklerimizin önünde, kudurmuşçasına saldıran Fransız giysileri içindeki Ermeni çeteleri bulunuyordu. Peki neden Fransız üniforması içindeydiler ?.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gayri nizamî kuşamların seçiminde bazı müttefiklerimizin Türklerin bize duyduğu sevgiyi nefrete dönüştürmek ve sevgili Fransa’mızın doğuda asırlarca uğraşarak kazandığı önceliği kapmak amacı taşıyan ve defalarca ortaya konulan aynı inatçı planların bir manevrasının rolü olduğunun görülmesi hak değil midir ?&lt;br /&gt;Ermeni lejyonları olarak isimlendirilen bu çetelerin Köylere ellerinde silâhlarıyla salındıklarında ve Türk halkının üzerinde vahşice hırslarını tatmin etmeye başladıklarında neler yaptıkları tahmin edilebilir. Başlangıçtan itibaren, onların Adana ve Haçin gibi şehirlerde düzeni kurmalarıyla ve sözde görevlendirilmelerinden ve Fransız üniformalarının ihsan ettiği dokunulmazlıktan aldıkları cesaretle en aşağılık içgüdülerine tam yol verdiler. Yağmalar, ırza tecavüzler, cinayetler, yıkımlar, Türk köylerinin yakılması birbiri ardından kesintisiz olarak geldi. Haçin’de yüzlerce Müslüman inanılmaz işkencelerle sakat bırakıldılar. Uzun süren sürgünlerden yuvalarına dönen zavallı Türk esirler katledildiler ve hayâsızca parçalanan cesetleri günlerce açıkta bırakıldı. Dünyanın en eski kentlerinden olan Maraş yoğun top ateşiyle bombalanarak ve kırıntı haline getirildi. Antep ve Onria kentlerinde, bu Ermeni lejyonları, gene Fransız üniforması içinde, dehşet verici suçlar işlediler. Olaylar öylesine trajik bir hal aldı ki, İstanbul’daki Fransız askerî makamları, maalesef kamuya açıklanmayan teferruatlı raporları Paris’e gönderdiler. Kitle halinde ayaklanan Türk halkı sonunda silâhlandı ve her iki tarafa da bir çok yaralı ve ölüye malolan çatışmalar bunu takip etti. Ermeniler öldü ama çok daha fazla Müslüman, Yunan ve yaklaşık 200 Fransız da hayatını kaybetti. Ama bir tek Ermeni bile katledilmedi. Gerek Latin, gerekse Gregoryen ve Katolik ruhban sınıfı tarafından gönderilen telgraflar da bunu doğruluyor. Bu durumda ben, Maraş’ta Ermenilerin katledilmesi hikâyesinin bütün Fransız karşıtı davaların en büyüğüne hizmet etmek amacıyla uydurulmuş riyakârlıkların en hayâsızcası olduğunu iddia etme cesaretini gösteriyorum. Zaten, ihtimal dahilinde olmasa da, yanlış bilgilendirilmiş olmam durumunda müttefikler arası bir soruşturma komisyonunun olay yerine gönderilmesinin rica ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu isteklerini avaz, avaz haykırarak bildiren Türkler ile beraberim.&lt;br /&gt;Bitirirken, bir olayı istisnaî ciddiyetle ve çok üzülerek anlatmak zorunda olduğuma inanıyorum: Bu çatışmalarda yer alan Fransızlar, bizden ölenlerin İngiliz top mermileri, kurşunları tarafından vurulduklarını beyan ettiler ki, bu da bazı Türk ve Kürt çetelerindeki keskin nişancıların bize karşı İngilizler tarafından silâhlandırıldıkları izlenimini vermektedir. Bu durumu İngilizlerin bizzat kendilerine ihbar ediyorum. Çünkü biliyorum ki, özellikle başkentte iyiler ve dürüstler vardır ve onlar öncülerinin durdurulamaz emperyalizminden ilk öfkelenenler olacaklardır.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Pierre Loti&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Fransız Akademisi’nden"&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-2040010002727534704?l=www.yalcinguran.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2009/10/turkiyenin-ermeni-problemi.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-1154152696148042789</guid><pubDate>Sat, 10 Oct 2009 09:00:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-11-07T18:37:44.974+02:00</atom:updated><title>MİMAR SİNAN'ın DEHASI...</title><description>&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh4.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/StBHtTB-AfI/AAAAAAAABjg/7vYUohTIApo/Mimar_Sinan.gif?imgmax=800" alt="Mimar_Sinan.gif" border="0" width="310" height="410" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh4.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/StBH1m6hdHI/AAAAAAAABjk/riKhoGVTs1o/S%C3%BCleymaniye%20Camii.jpg?imgmax=800" alt="Süleymaniye Camii.jpg" border="0" width="300" height="197.5" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: blue;"&gt;&lt;em&gt;"Dehanın 10'da 1'i yetenek 10'da 9'u da çalışmaktır."&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Albert EINSTEIN&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Süleymaniye Camii,   &lt;strong&gt;Kanuni Sultan Süleyman&lt;/strong&gt; tarafından imparatorluğun gücü ile görkemini  göstermek adına yaptırıldı. Bu görev, tarihin en büyük ustası  &lt;strong&gt;Mimarbaşı Sinan&lt;/strong&gt;'a verildi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cami ile külliyesi 7 senede bitirildi. Ancak 7  yıllık bu uzun süre Kanuni'nin canını sıkmıştı. Sinan'ın yapıyı neden bir  türlü kullanıma açmadığını anlamamıştı. O sırada her taraftan da dedikodular yağmaya  başladı Sultan'a :. &lt;em&gt;'Sinan caminin ortasında oturuyor ve nargile  tüttürüyor'&lt;/em&gt;  dediler, Muhteşem Süleyman'a. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanuni durumu kendi  gözleriyle görmek için bir ikindi vakti Süleymaniye'ye  gitti.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görkemli yapının içine  girdiğinde Sinan, tam da söylendiği gibi caminin ortasında oturmuş  nargilesini tüttürmekteydi. Sultan gözlerine inanamadı. Tok sesiyle,  bütün haşmetiyle &lt;em&gt;''Bu ne iştir Mimarbaşi'' &lt;/em&gt;diye haykırdı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa  Mimar Sinan'ın içtiği nargilede tömbeki yoktu. İçine çektiği sadece boş havaydı. Usta  mimar, nargilenin fokurtularını dinleyerek caminin akustiğini ölçmeye  çalışıyordu. Mihraptaki imamın sesini, aynı oranda bütün camiye nasıl  ulaştıracağını hesaplıyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun için Anadolu'nun değişik köşelerinden  65 tane dev turşu küpü getirtmişti. Bu küpleri içleri boş, ağızları içeriye gelecek biçimde kubbenin eteklerine dizdirdi. Amacına ulaşmıştı.  Mimarbaşı. Sesi, yüzlerce metrekarelik mekanın her köşesine, en iyi  biçimde yaymayı başarmıştı. Kanuni de, Sinan'ın niyetini anlamış, ustasını  hemen bağışlamıştı.      &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mimar Sinan yapının içine bir  de hava koridoru inşa etti. Elektriğin henüz bulunmadığı o yıllarda,  Süleymaniye 275 dev kandille aydınlatılıyordu. Sinan, bu kandillerden  çıkan is camiye zarar vermesin, cemaati rahatsız etmesin diye orta  kapının üzerine küçük bir odacık yaptırdı. Binanın değişik köşelerine  açtığı oyuklardan giren  islerin bu odada toplanmasını  sağladı.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adına da İs Odası denilen bu bölmenin içine özel bir  nemlendirme sistemi kurdu Sinan. Odada toplanan islerden, dönemin en  kaliteli mürekkebini damıttı. Süleymaniye'nin duvarlarında gördüğünüz o  görkemli kalem işleri, yazılar, süslemeler, caminin kandillerinden çıkan  isten damıtılan o mürekkeple yapıldı.Tekrar altını çizmeli,  bunlar günümüzden 458 yıl öncesinin bilimiyle, teknolojisiyle  yapıldı.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son bir gizem daha  var.. Hani oyuklar var dedik ya isin bir odada toplanmasını sağlayan, hava  akımını içeri alan. Dışarıya çıkıp o iki oyuktan içeriye baktığınızda,  birinden caminin içindeki Allah, ötekinden ise Muhammed yazılı dev  levhaları görürsünüz. Ayrıca Süleymaniye'nin hangi köşesini, hangi  duvarını, hangi açısını ölçerseniz ölçün, sayısal olarak karşınıza Allah  kelimesinin ile katlarının çıktığını görürsünüz.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alın işte size sırlarla,  şifrelerle dolu bir mabet!... Da Vinci şifresini yaya bırakacak bir  maharet!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;Alıntıdır&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-1154152696148042789?l=www.yalcinguran.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2009/10/mimar-sinan-dehasi.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-5120434251259888818</guid><pubDate>Thu, 08 Oct 2009 08:01:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-10-08T11:06:26.208+03:00</atom:updated><title>YER İSİMLERİNİN DEĞİŞTİRİLMESİ!...</title><description>&lt;img src="http://lh5.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/Ss2YDdsmj-I/AAAAAAAABjY/-SY54VzvJBk/45730482.jpg?imgmax=800" alt="45730482.jpg" border="0" width="250" height="158" align="left" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: blue;"&gt;&lt;em&gt;"Bu ülkede ilgililer bilgisiz, bilgililer ilgisizdir."&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sakallı CELAL (Yalınız)&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fırat Üniversitesi Fen Edebiyat fakültesi Coğrafya Bölümü Öğretim Üyesi&lt;strong&gt; Prof. Dr. Harun Tuncel,&lt;/strong&gt; ülkemizdeki yer değiştirilmesi işleminin sadece köy isimlerini kapsamadığını belirterek, doğal yer adları ile köylere bağlı yerleşim birimlerinin isimlerinin değiştirilmesinin de söz konusu olduğunu söyledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prof. Dr. Harun Tuncel köy isimlerini değiştirilmesinin Cumhuriyet öncesinde yapıldığına işaret ederek,&lt;em&gt; "Ülkemiz açısından düşünülürse 1940'lı yıllarda İçişleri Bakanlığı çalışmalarıyla başlıyor. Bu dönemde Dünya Savaşı nedeniyle bir duraksama yaşanıyor. Bunun ardından 1949'da kanuni bir zemine kavuşuyor ihtisas kurulu kuruluyor. Bu ihtisas kurulu pek çok yer adını 70-75 bin yer adını toparlıyor. Bunları incelemeye başlıyor. Bunlar içinde köyleri esas alırsak, köylerin yüzde 35 kadarının ismini değiştiriyor."&lt;/em&gt; diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu değişiklikler nerelerde yapılmıştır diye düşünürsek, bu değişiklikler Türkiye'nin her tarafında yapılmıştır. Sadece Karadeniz'de Doğu Anadolu'da ya da Ege'de değildir. Türkiye'nin her tarafında değişiklik yapılmıştır. Komisyonun bir takım kuralları var. O kurallar çerçevesinde değişiklik yapmıştır. Çoğunluk nerede derseniz Batı Karadeniz'de, Doğu Karadeniz, Doğu Anadolu ile Güneydoğu'da isim değişikliği gerçekleştirilmiştir. Birbirinden farklı köy isimlerinde değişiklik yapılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TÜRKİYE ’de yüzbinlerce yerleşim adı var. Bunların binlercesi ya tarihsel süreç içinde ya da masa başında oturularak değiştirildi. Kaygılar ne olursa olsun bilgisizlik sonucu değiştirilen isimler aslında uygarlıklar beşiği Anadolu kültürünün parçasıydılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama şu bir gerçek ki, hiç kimse&lt;em&gt; "Deliler"&lt;/em&gt; isimli bir köyde yaşamayı yeğlemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsim değişikliğiyle ilgili olarak  farklı birkaç örnek verelim...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AFŞİN: K. Maraş iline bağlı ilçe merkezi. İlkçağdaki adı Arabissos idi ve yakın zamana kadar, Arabissos’tan bozma “Yarpuz” adını taşıyordu. Şimdiki Afşin adı, sanılabileceğinin tersine, ünlü Türk komutanları Afşinlerden değil, ortaçağda orada bulunan Til Khampson kalesinin adından gelmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AĞRI: Hemen her ülkede, Tevrat’ta geçen (Urartu sözcüğünden bozma) adıyla, Ararat diye bilinen yüce dağın bizdeki adıdır. Ararat; Tevrat’ın Batı dillerine yapılan çevirilerinde kullanılan uydurma bir addır. Ağrı, aslında dağın iki doruğunun adıdır. Ve kanımca Doruk anlamı Akra’dan gelir. İran’da Rey kenti kuzeybatı yakınındaki bir diğer dağın tarihsel adı, Akra Dağı’dır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ALUT: Adıyaman ili Kahta ilçesine bağlı bucak merkezi Damlacık’ın eski adı. Sonundaki ut, Ermenice ‘lı’ anlamındaki takısı ud’u hemen akla getiriyorsa da, o dilde Alud, Alut, diye bir sözcük saptayamadım. Yararlandığım sözlükler Kürtçede dahi Alud, Alut diye bir sözcük göstermiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AMANDA: Hatay ili Reyhanlı ilçesi merkez bucağına bağlı köy. Yeni uydurulan adı Beşarslan. “Amanda” adı Luwi dilinde Ama-(wa)nda öğelerinden türetilmiştir. “Ana Tanrıça Tapınıcısı” demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AMİDA: Diyarbakır kentimizin ilkçağdaki adıdır. Romalılar ile İranlılar (önce Parth’lar sonra Sasaniler) arasındaki savaşım dönemini anlatan tarih yapıtlarında çok anılmıştır. Görünüşe bakılırsa bu Amida adı, Ama (Ana Tanrıça) kök sözcüğüyle, wanda/anda/ada takıntısının çeşitlemesi olan inda/ida takısından türetilmiştir. “Ama/Ma tapınıcısı” (halk) demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ARDAHAN: Ermenice söylenen biçimi, Artan. Artan-Ardahan yalnız kentin değil, oradan geçen ve Gürcistan’da Kur, Kura diye anılan önemli nehrin de adıdır. Gerek Artan, gerekse Ardahan biçimlerinin aslı, yani yörenin ve ırmağın adının öz biçimi Luwi dili ardılı (Pontos ülkesinde de konuşulan) Kappadokia dilinden gelme Arda kök sözcüğüne wana/ana takıntısının eklenmesiyle “Akarsu’sal-Akarsu Ülkesi” anlamındaki “Ardana” idi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BAJİRGE: Hakkâri/Yüksekova-Esendere’nin eski adı. Kürtçe, aslı Bajar-geh, “Kasaba Yeri”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BARDIZ: Erzurum/Şenkaya-Gaziler’in eski adı. Ermenice Bardız “Bahçe” anlamındadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BEYTÜŞŞEBAP: Hakkâri merkezi ilçesi. Arapçadır. Ev anlamındaki Beyt ve Gençlik anlamındaki Şebab’tan türetilme; dolayısıyla Gençlik Yurdu anlamındadır. Bu adın Süryani dilindeki aslının Arap ağzına uydurularak değiştirildiğini de söyleyebiliriz. Beyt’in Süryani dilindeki karşılığı Bet’tir. Ayrıca Bethşeba, Tevrat’ta Hz. Süleyman’ın anasının adıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BİSMİL: Diyarbakır’in ilçesi. Farsçada “Besmele çekilerek boğazlanmış hayvan” anlamına gelir. Ayrıca Zeki Velidi Togan, anayurdu Güney Moğolistan olan Basmıl adlı Türk boyunun Anadolu’ya gelip yerleştiğini belirtiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CAĞALOĞLU: İstanbul kentinin tarihsel bölümünde bir semtin Osmanlı döneminde aldığı ad. Ciğala-zade’den gelir. Orada sarayı bulunan Sadr-ı Azam Cığala Zade Sinan Paşa soy yönünden Cicala ailesinden bir İtalyandı. Cicala Türk ağzında Cığala olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CİZRE: Dicle kıyısında, Suriye sınırındaki ilçe. Baharda taşan ırmağın kasabayı ada durumunda bırakması nedeniyle Araplar, kasabaya Cezire-i İbn Ömer “Ömer Oğlu’nun Adası” adını verdiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DİGOR: Kars/Digorlar Kafkas halklarından Osetler’in batı grubunu oluşturan topluluktu. Özellikle Gürcistan içine yayılmışlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;FIRAT: Nehrin adı Akkad/Babil dilinde “Irmak” anlamını belirten “Puratu” sözcüğünden gelir. Bu ad, halk ağzında Fraat, Frat, Furat biçimlerini almıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HATAY: Geç Hititler döneminde Hattena (Khattena; yani Khatti-wana; Hatti/Khatti Ülkesi).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HAVZA: Samsun’un ilçesi. Arapça Havz sözcüğünden Türkçeye çevrildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İMRANLI: Sivas ilçe merkezinin ilk adı Çit idi. II. Abdulhamid döneminde Hamid-Abad; sonra onun yıkılmasıyla Ümraniye oldu. Cumhuriyet ise tekrar eski adını İmranlı’yı verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KAHTA: Yakın zamana kadar “Kölük” deniyordu. Kahta denilmesi hiç de yeni değildir. Ortaçağ tarihçilerinden Urfalı Matthaeos’un Vekayi-namesinde Hartan; Süryani Mikeal’in yapıtının Ermenice çevirisinde Gakhta; aynı yapıtın Süryanice aslında Gaktay; Bar Hebraeus’un Süryanice eserinde Gakhti; Arap tarihçilerinde Kahta olarak anılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KARABEGAN: Elazığ/Palu-Arıcak’ın eski adı. Görünüşte Türk ve Kürt karışımı “Karabeyler” anlamındadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KELKİT: Her ne kadar tarihçi Wittek “Yer Adları” eserinde, “Kelkit ırmağının ilkçağda Helen ağzına uydurulmuş adı Lykos, Helen dilinde ‘Kurt’ anlamına geldiği için Ermeniler bu adı kendi dillerine çevirerek ırmağa Gail-Get, Kurt Irmağı dediler” diye yazsa da yanılıyor. Çünkü Kelkit yöresinde ilkçağda bir Kelkit halkının yaşadığını biliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;LİCE: Adı Türkçe Ilıca sözcüğünden bozma gibi görünse de dilbilimci Herzfeld’e göre ilkçağda kullanılan bir addan ileri gelmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MARDİN: Tarihçi Plinius, Nisibis/Nusaybin yöresinde Mardani adlı bir Arap kabilesinin yaşadığını söylüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MİDYAT: Helenistik çağda Seleukos’lar devletinin yöreye egemenliği döneminde var olduğu ve Medeat adını taşıdığı biliniyor. Süryani kültürünün en önemli tarihsel merkezlerinden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SİİRT: Dilbilimci Herzfeld’e göre, İran’da Arbela/Erbil yöresine de yayılmış olan ve Dareios zamanından kalma yazıtlarda Asagrta diye anılan halkın adından gelmektedir. Bu halkın daha önce Urumiye Gölü doğu yakınlarında Tebriz ile Zencan arasında varlığı Asur belgelerinde anılıyor. Halktan Zikirtu, Zikirtiya diye söz ediliyor. Ermeni dilinde Sgerd diye geçiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SİVEREK: İran dilinin “kara yıkıntılar” anlamında bir sözcüğü iken, Ermeni ağzında Sevaverak, Süryani ağzında Şebhabherak, Türk ağzında Siverek olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında örnekleri uzatmaya gerek yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görüldüğü gibi, aslında yer isimleri tarihsel süreçte uygarlıkların farklı okuyuşları/ağızlarıyla değişim geçiriyor. demek o ki, her yeni kültür, eski kültürden kalma tarihsel coğrafya adlarını kendi dilinin fonetiğine uyduruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öylesine bir değişimdir ki, bugün Türkçede hiç anlamı olmayan birçok yer ismi artık dilimize yerleşmiştir. İzmir, Manisa, Adana, Edremit, Ladik gibi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Prof. Bilge Umar&lt;/strong&gt; diyor ki:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Türkiye’nin en eski tarihsel adları üzerine yapılacak araştırmanın sağladığı bilgi, şu ya da bu höyükte yapılan arkeolojik kazıyla ortaya çıkarılan buluntuların  sağladığı bilgiden daha az önemli değildir. başka bir söyleyişle, tarihsel adların arkeolojisi, kazıdan buluntu çıkarmaya, bunları yorumlamaya dayanan kazı arkeolojisi kadar önemli, verimli, öğretici bir bilimsel çalışma alınıdır.”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Özetle ;  bizi büyük ayıbımızdan kurtaracak her değişime açık olmalıyız. Ancak bunu yaparken rüzgâra da kapılmamalıyız...&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;"Alıntıdır"&lt;/em&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-5120434251259888818?l=www.yalcinguran.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2009/10/yer-isimlerinin-degistirilmesi.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-6824434330671256712</guid><pubDate>Wed, 07 Oct 2009 18:12:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-11-03T19:57:58.660+02:00</atom:updated><title>KARDİYO-VASKÜLER PERFÜZYONİSTLİK KONUSUNDA BİR YAKINMA...</title><description>&lt;img src="http://lh6.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/Ssw2lrBHJXI/AAAAAAAABjU/LhAvUNCNR-g/perfusion3.jpg?imgmax=800" alt="perfusion3.jpg" border="0" width="300" height="218" align="center" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: blue;"&gt;&lt;em&gt;"Eğer yürüdüğünüz yolda güçlük ve engel yoksa bilin ki o yol sizi bir yere ulaştırmaz."&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bernard SHAW&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;"KARDİO-VASKÜLER PERFÜZYONİSTLERİN EĞİTİMİ....."&lt;/em&gt; başlıklı yazıma bir yorum aldım. Bu yorum aynen aşağıdaki gibidir :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: blue;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;[&lt;/strong&gt;pekı ya bu ısı hala yapanlar ne olacak ? kım onlar nere ogrenmısler gercekten bu sıfatı hak etmısler mı sımdılerde butun kapılar benım yuzume kapanıyo perfuzyonıst ıstemeyle olunmaz dıye kım yaptı bu kadar ınsanı perfuzyonıst bu soruyu neden kımse kendıne muhattap almıyo dernek baskanı bıle att ımıs te perfuzyonıst olmus soruyorum ona sevgılı M.Akıl sıze bu meslegı kım ogrettı en az yar.doç. sıfatı tasıyan bırı mı? tabıkı hayır cunku yar.doc. ne alaka ugrassın bu ısle degıl mı? tabıkı degıl ama bu ulkede boyle . ıste ulkeye ve sısteme bır elestırıde benden neden ? cunku elestırınce duzelıyo bakın bende elestırırım sızde dernek baskanı da oysa sıfatlarımız ne kadar farklı ben okul acamam sızde acamazsınız, dernek baskanı da ? neden cunku herkesın kendını kavuracak yagı var o yuzden yagsız tavada yananlara oduncte olsa komsuluk ölmüs arkadas eee ne demıstık ben aslında sısteme karsıyım burdan sevgılı perfuzyonıstlere seslenıyorum sız bıseyler yapmazsanız kendınız ve gelecek meslektaslarınız ıcın bırılerı sızden once davranıp sızı tamamen kaldırıp alaylı mekteplı ayrımını getırecek o zaman kapı kapı dolasan ben mekteplı degıl sız alaylılar olacaksınız umarım bu olmadan kadır kıymet bılıp bı ısın ucundan tutmak aklınıza gelır.&lt;strong&gt;] &lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarda okuduğunuz metin, yazım kurallarına biraz önem vermemeye dayalı olarak, biraz da konunun verdiği heyecanla tümcelerin üst üste yığılmasından, anlaşılamaz bir hale gelmiş. Ben çözebildiğim kadarıyla bundan şunun demek istendiğini anladım :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: blue;"&gt;&lt;em&gt;"Önümüzdeki günlerde kardio-vasküler perfüzyonistler için eğitim kurumları açılacak. Ben bunlar açılmadan önce perfüzyonist olmak istiyorum. Çünkü bu okulara gidip kendimi zora sokmak istemem. Bu güne kadar olanlar nasıl perfüzyonist olmuşlarsa, ben de o yolla bu mesleğe girip, bir an önce bir külah kapmak istiyorum. Sonra alaylı bir perfüzyonist olarak, okullu perfüzyonistlere koşut biçimde, nasıl olsa mesleğimi sürdürürüm. Lakin her başvurumda bütün kapılar yüzüme kapatılıyor. Bana : 'herkes perfüzyonist olamaz, bunun için belli bir bilgi birikimin olmak gerekir' diyorlar."&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başta adını verdiğimiz makalemizin sondan bir önceki paragrafında şöyle diyorduk :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;"O güne kadar eski yöntemlerle yetişmiş olan bütün perfüzyonistler, diplomalı ile alaylı perfüzyonist gibi iki ayrı sınıf perfüzyonist yaratılmaması adına, bu sınavı vermeye zorunlu kılınmalıdır."&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sözlerden sonra, iki tür perfüzyonistin birbirine koşut (paralel) olarak çalışmasının zararlarının neler olabileceğini, ayrıntıya girmemek için, uzun uzun anlatmamıştık. Çünkü söylediklerimizden bunun hemen anlaşacağını düşünmüştük. Ama galiba açıklamak gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söz gelimi, bir gösteri işinde (show busıness) gösterilerde rol alan kişilerin okullu mu yoksa alaylı mı oldukları seyirciyi pek ilgilendirmez. Seyirci bu her iki gruba giren sanatçıların yorumlarını rahatlıkla, dahası zevk alarak  da izler. Seyircinin bundan bir zarar görebileceği düşünülemez bile.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa sağlık konusunda, hastalar tıpla ilişkili olan uzmanlardan en iyilerini seçmek isterler. Bu yüzden hasta, perfüzyonisti alaylı bir ekipçe ameiyat edileceğine, perfüzyonisti okullu olan bir ekibe baş vurmayı yeğleyecektir. Bu durum hem açık-kalb cerraisi ekiplerini, hem bunları barındıran sağlık kuruluşlarını, hem de hastaları olumsuz yönde etkileyerek, kararsızlılar ile karmaşaya neden olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu yüzden eski yöntem olan &lt;em&gt;usta-kalfa-çırak&lt;/em&gt; yöntemiyle yetişmiş perfüzyonistlerin tümünün, bunları yetiştirecek eğitim kuruluşları ortaya çıktıktan sonra, belli bir sınava girmelerini &lt;strong&gt;zorunlu tutmak&lt;/strong&gt; gerektiğini söyledik. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dahası okullu perfüzyonistlerin de eğitimleri sonunda girecekleri sınav tek elden yürütülmeli ki, bilgi ile nitelilikleri tek düze (uniform) olsun. Örnekse, bu işlem kurulacak bir &lt;em&gt;"Türk Kardio-vasküler Perfüzyon Kurulu"&lt;/em&gt; nca tek merkezde yürütülebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de kardio-vasküler perfüzyonist adaylarında aranacak bilgi birikimi (müktesebat), daha başka bir deyişle daha önceki eğitim düzeylerinin ne olduğu da önemlidir. Bunun için uygun bir değerde birleşmek gerekir. Ama her halde sadece lise diploması bu işe yeterli olmamalıdır. Yukardaki yakınmayı yapan kardeşimizin &lt;em&gt;"yüzüne bütün kapıların kapatılıyor olması"&lt;/em&gt; bu yüzdendir. Büyük olasılıkla bilgi birikimi perfüzyonistliği yürütmek için yeterli görülmemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama o bu konuda, &lt;em&gt;"kım yaptı bu kadar ınsanı perfuzyonıst"&lt;/em&gt; diye yüksek sesle haykırmada bir bakıma haklıdır da... Çünkü örnekse, Türkiyenin ilk perfüzyonisti olarak bilinen &lt;strong&gt;Rasim Sarıoğlu'&lt;/strong&gt;nu, ben İstanbul Göğüs Cerrahisi Merkezi'nin muslukçu ustalığını  sürdürürken alıp perfüzyonist olarak yetiştirdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gidişe son verilmek için her yönde çaba,  perfüzyonist nitelilikliğini daha yükseğe çıkarmak için gösteriliyor ki, bu çok yerinde bir davranıştır. İnşallah başarıyla sonlanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca benim yazıma bir yorum göndererk, bana bu makaleyi kaleme alma olanağı veren İzmitli anestezi teknisyeni genç kızımıza teşekkür ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-6824434330671256712?l=www.yalcinguran.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2009/10/kardiyo-vaskuler-perfuzyonistlik.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-4213505053811738190</guid><pubDate>Tue, 06 Oct 2009 06:33:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-10-06T13:32:06.588+03:00</atom:updated><title>Sergey PROKOFYEV : XX. Yüzyılın BACH'ı....</title><description>&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh4.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/Ssm0b1jzY8I/AAAAAAAABjM/47ZQ7Ex-T04/300pxsergeiprokofiev02.jpg?imgmax=800" alt="300pxsergeiprokofiev02.jpg" border="0" width="300" height="333" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;"Sanat eseri hem bir saat gibi içinde bulunduğumuz zamanı, hem de bir pusula gibi gidilmesi gereken yönü işaret etmelidir."&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Fazıl Hüsnü DAĞLARCA&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SSCB'li besteci &lt;strong&gt;Sergey Sergeyeviç Prokofyev (Rusça: Серге́й Серге́евич Проко́фьев)&lt;/strong&gt; (1891-1953), Uk­rayna'da Sontsovka (bugün Krasnoye) kö­yünde doğdu. İlk müzik eğitimini annesinden aldı. Daha sonra St. Petersburg'da (bugün Leningrad) konservatuvara girdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prokofyev izleyici karşısına ilk kez 1908'de, piyanist olarak çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20. yüzyıl modern sanatıyla yakından ilgi­lendiği dönemde çağdaş balenin yaratıcısı, ünlü sanatçı &lt;strong&gt;Sergey Diaghilev&lt;/strong&gt; ile tanıştı. Bu tanışma uzun yıllar sürecek olan bir dostluğun başlangıcı oldu. Diaghilev için birçok beste yazan sanatçı o yıllarda en yaratıcı dönemini yaşadı. Bu bestelerin en ünlüleri Klasik Sen­foni, Re Majör Birinci Keman Konçertosu ile Yedidir Yediler adlı koro yapıtıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prokofyev 1917 Ekim Devrimi'ni coşkuyla karşıladıysa da, dönemin güç koşullarında müziğe yer ayırmanın zor olacağı sonucuna vardı. 1918'de geçici olarak ülkesinden ayrıl­dı. Beste çalışmalarının yanı sıra ABD'de, Fransa'da, Almanya'da konserler verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1927'de SSCB'ye geri döndüğünde büyük bir sanatçı olarak karşılandı. 1925, 1930 ile 1933'te çıktığı ABD turnelerinde olağanüstü basan kazandı. Moskova'ya yerleştikten son­ra beste çalışmalarını yoğun bir biçimde sürdürdü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20. yüzyılın modern armoni anlayışıyla besteler yazdı. O yıllarda "Romeo ile Jülyet" (1935-36) bale müziğini, Lenin'in sözlerini kullanarak Ekim Devrimi'nin "20. Yıldönü­mü Kantatı"nı (1937), Sergey Ayzenştayn'ın "Aleksandr Nevski" (1938) filminin müziğini, Stalin'in 60. doğum yıldönümü için "Selam" (1939) adlı kantatı ve ünlü Rus yazar Lev Tolstoy'un romanından esinlenerek görkem­li "Savaş ve Barış Operası"nı (1941-42) yaz­dı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sergei Sergeyevich Prokofiev birçok değişik müzik türünü ustalıkla yorumlayabilen, bu özelliği ile 20. yüzyılın en önemli yorumcularından sayılan bir ünlü piyanist ile bestecidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çocukluk ile Gençlik Yılları&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prokofiev; Sontsovka, o zamanlar Rusya İmparatorluğu'nda şu an ise Donetsk Oblast, Ukrayna'da bulunan bir köyde dünyaya geldi. Annesi bir piyanist babası ise zengin bir ziraat mühendisi idi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prokofiev'in olağan dışı müzik yeteneği 5 yaşında ortaya çıktı. Müzik eğitimi, annesinden aldığı piyano dersleriyle başladı. Bir süre sonra, dinleyicilerini aile dostları ile komşuların oluşturduğu konserler vermeye başladı. Üzerine yapıtlar bestelemek amacıyla temalarını not aldığı, küçük köpek yavruları adını verdiği bir not defteri tutmaktaydı. Annesi, St. Petersburg da oturan babasını ziyarete gittiğinde, büyük şehrin müzik ortamını görmesi için Sergei i de yanında götürürdü. Bu geziler sayesinde Prokofiev, Rus bestecilerinin büyük çaplı yapıtlarını dinleme fırsatı bulmuştu. 7 yaşında ise satranç oynamayı öğrendi. Bu oyunu zamanındaki şampiyonlarla boy ölçüşebilecek kadar ustaca oynadı. Prokofiev'in hayatı boyunca bu ikili (müzik ile satranç) bir tutku olarak kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1902 yılında yorum dersleri almadan önce bile birkaç tane yenilikçi yapıt bestelemişti. İlk zamanlarında ürettiği bir Fa majör yapıtında, klavyenin siyah tuşlarına dokunmayı sevmediğinden si bemolü kullanmamıştı. Yeteri kadar teorik alt yapıyı öğrendikten sonra kendi biçemini oluşturacak denemelere başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1910 yılında babasının ölmesi ile birlikte ekonomik desteği de sonra ermiş oldu. Ama o ana kadar edindiği ünü ile kendi yaşamını geçindirebilecek kadar para kazanabildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1918 yılının Mayıs ayında hem Rusya'daki devrimin etkisi ile huzursuz ortamdan kaçmak hem de kendi deneysel müziğini yapabileceği daha rahat bir ortam bulmak için kalıcı bir süreliğine olmak üzere Amerika'ya doğru yola çıktıi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yurtdışındaki Yaşamı&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müziğinin olgunlaşmasında önemli bir yeri olan film müziğine duyduğu ilgiden ötürü, film endüstrisinde bulundu. Kendi ile öteki birtakım Rus bestecilerine ait kaydı bulunmayan piyano eserlerinin kayıtlarını yaptı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;San Francisco'ya ulaştıktan sonra hemen ötekir ünlü Rus sığınmacılarla karşılaştırıldı. Bundan sonra da New York'ta bir solo konser vermek için yolculuğa çıktı. Bunu öteki konserler izledi. Bir opera bestelemek için bir anlaşma imzalamasına karşın, çesitli sorunlardan ötürü bu opera serüveni başarıya ulaşamadı. Bu başarısızlık Prokofiev'in Amerika serüveninin de sonu oldu. 1920 yılında Rusya'ya başarısız bir biçimde dönmek istemediğinden ötürü Paris'e gitti. Burada kendisinin müziğine daha hazır olan bir ortam bulan Prokofiev yarım bıraktığı işlerine geri dönüp, onları bitirdi. 1930'lu yılların başında Prokofıev'in evine duyduğu özlemin artması ile eserlerinin prömiyerlerini daha sık olarak kendi ülkesinde yapmaya başladı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sovyetler Birliği'ne Geri Dönüş&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1934 yılında Prolofiev kalıcı olarak Sovyetler Birliği'ne geri döndü. Ailesi ise kendinden bir yıl sonra geri dönebildi. Sovyetler Birliği'ndeki değişen politikalar sayesinde kendine daha özgür bir alan bulabildi, yalnız bu politakalar Rus yorumcuların neredeyse tümüyle dışarı ile olan ilişkisini koparıyordu.&lt;br /&gt;1941 yılında geçirdiği ilk kalp krizi ile bozulmaya başlayan sağlığı savaş ile savaş sonrası yıllarda giderek bozularak 5 Mart 1953 günü 62 yaşında iken ölmesine neden oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Müziğinin özellikleri&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sergey Sergeviç Prokofyev 1914 yılının bahar aylarında 23 yaşındadır.  Moskova Konservatuvarı'nı bitirmek için finalde bir konçerto çalmak zorunluluğu vardır. Ama, beş yaşından beri piyanoda doğaçlamalar yapan, belki de Mozart'tan beri en küçük ilk harika çocuk olan Prokofyev, konservatuvar hocalarına klasik bir eser yerine kendi bestelediği konçertoyu çalmak ister.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Jüri üyelerine bu yapıttaki yeni tekniğini sergileyecektir. Ricası üzerine &lt;strong&gt;Jürgenson&lt;/strong&gt; piyano partisini bastırarak, sınava yetiştirir. Prokofyev 20 kopya satın alarak jüri üyelerine dağıtır. Finalde sahneye çıktığı zaman, partilerin 20 çift diz üzerinde açılmış olduğunu görür. &lt;em&gt;"İşte, bir besteci için, notalarının basılmış olduğunu gördüğü unutulmaz an"&lt;/em&gt; diye düşünür...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu olayı anılarında anlatan Prokofyev bazı jüri üyelerinin sert karşı koymalarına karşın birinci olmuş, konulan &lt;strong&gt;Anton Rubinstein Ödülü&lt;/strong&gt;  ile bir kuyruklu piyanoyu da kazanmıştır. Hem de çoğunluğu tutucu olan öğretmenlere yeteneğini adeta yumruğuyla onaylatmış, Rusya'nın genç bestecileri arasında &lt;em&gt;"enfant terrible"&lt;/em&gt; (yaramaz çocuk) olarak yerini almıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1904'te &lt;strong&gt;Glinka&lt;/strong&gt; aracılığıyla Petersburg Konservatuvarı'na giren anti-romantik duygulu genç Prokofiyev 1909'da, ünlü piyanist &lt;strong&gt;Leschetizky&lt;/strong&gt;'nin eşi &lt;strong&gt;Anette (Anna) Essıpova&lt;/strong&gt;'nın kursuna başlamış, Schubert ile Mozart'ı öğrenmiş, &lt;strong&gt;Nikolay Çerepnin'&lt;/strong&gt;den şeflik dersleri almıştı. Çerepnin konservatuvar hocaları arasında modernist sayılıyordu. Konser piyanisti olarak kendi bestelerini, örnekse, 1908'de yazdığı Op. 4 No. 4 Suggestion Diabolique (Şeytanî Telkinler) adlı parçasını çaldığı zaman, cehennemin habercilerinden biri diye alaya alındığı için Prokofyev bu ilk piyano konçertosunu öğretmeni Çerepnin'e adadıi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1911 yılında solo piyano ile pikolo, , iki obua, iki klarnet, iki fagot, kontrfagot, dört korno, iki trompet, üç trombon, tuba, timpani, çanlar ile yaylı çalgılar için bestelenen konçertoyu Prokofyev, &lt;strong&gt;K. S. Saraçev&lt;/strong&gt; yönetimindeki orkestra eşliğinde Moskova'da 7 Ağustos 1912'de bir parktaki açıkhava konserinde çalmıştı. Aslında eseri bir konçertino (küçük konçerto) olarak planlayan genç besteci, çalışmaları sırasında yine tek bölümlü, ama üç ana bölmeyle buna kontrast oluşturan yan bölmelerden oluşturdu. Geçmiş yüzyılın romantizmine kesin cephe alarak sert, alaycı, dinamik bir müzik yaratmasına karşın yine de çok taze. çok dokunaklı ezgiler bulabilen, beklenmedik modülasyonlarla, onların acıklı bir lirizme yönelmesini de önleyen genç Prokofyev, çağdaşı bestecileri de şaşırtıyor, etkiliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prokofyev'in müziği genellikle güçlü, sarsıcı olmakla birlikte çoğu zaman çok duy­guludur. Duygulu yanı en çok piyano, keman ile viyolonsel için yazdığı konçerto ile sonatla­rında ortaya çıkar. En çok sevilen besteleri arasında "Üç Portakal İçin Aşk Operası "(1919), "Teğmen Kije Süiti" (1934), "Peter ile Kurt" (1936) adlı senfonik çocuk masalı sayılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O dönemin onlü besteci, müzik eleştirmeni, asıl adı &lt;strong&gt;Boris Asafyev&lt;/strong&gt; olan &lt;strong&gt;İgor Glebov&lt;/strong&gt; onu şöyle tanımlar: &lt;em&gt;"... Prokofyev Rus klasik müziğinin bakir tonalitesinde öyle derin bir iz açtı ki, &lt;strong&gt;Helbnikov&lt;/strong&gt; ve &lt;strong&gt;Mayakovski&lt;/strong&gt; gibi şairlerin edepsiz cüretleriyle şoke ettiği kimseleri bile ürküttü..."&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kaynak : MsXLabs.org &amp; Temel Britannica &amp; Vikipedi&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-4213505053811738190?l=www.yalcinguran.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2009/10/sergey-prokofyev-xx-yuzyln-bach.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-8763749461453914008.post-5538054832126296058</guid><pubDate>Mon, 05 Oct 2009 07:02:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-10-06T09:29:56.994+03:00</atom:updated><title>KURAN-I KERİMİ HERKES ANLAYAMAZ MI?...</title><description>&lt;div style="text-align:center;"&gt;&lt;img src="http://lh6.ggpht.com/_IGKwVDvmjyc/Ssi2CWw4AGI/AAAAAAAABjE/em-aKNWILDU/kuran_kerim.jpg?imgmax=800" alt="kuran_kerim.jpg" border="0" width="400" height="316" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: green;"&gt;&lt;em&gt;“Allah ilmi insanların kalbinden zorla sokup almaz. Fakat ilmi ulemayı kabzetmek suretiyle alır. Öyle ki, tek bir âlim kalmaz. Halk da cahilleri kendine reis yapar. Bunlara meseleler sorulur onlar da ilme dayanmaksızın fetva verirler, böylece hem kendilerini hem de başkalarını dalalete atarlar” (Buhari ilim 34, Müslim ilim 13, Tirmizi ilim 5)&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Hz. MUHAMMED (SAV)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuran-ı Kerim'in anlaşılması hakkında iki ayrı fikir vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlardan biri : &lt;em&gt;"Kur’an-ı kerimi tam olarak yalnız Resulullah anlamıştır, onun hadisleri bize onun anlamını verir"&lt;/em&gt;  diyenlerdir. Bunların dayanağı Nahl Suresi'nin 44 üncü ayetidir. Bu ayette şöyle deniliyor : &lt;span style="color: green;"&gt;&lt;strong&gt;(İnsanlara açıkla diye Kur’anı sana indirdik.) [Nahl 44]&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yanda bir bölüm kişi de : &lt;em&gt;"Eğer Nahl'ın yorumu doğruysa, peygamberin hadislerini açıklayacağı Kur'an, söylendiği gibi anlaşılmaz demektir. O nedenle 17'sinin doğruluğunda birleşilen 19855 hadisi bilmek, yorumlamak gerekir. Kur'an cümlelerinin yorumlanması tanrıyla kul arasına birilerinrin girmesini gerektirir."&lt;/em&gt; deyip, &lt;em&gt;"Kur’an’ın 18 yerinde neden herkes anlasın diye &lt;strong&gt;'apaçık ayet'&lt;/strong&gt; tamlaması geçiyor? Bu açıklık sadece peygamber için midir?...&lt;/em&gt;" Diye soruyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sonuncuların dayandıkları 18 Kuran-ı Kerim ayeti şunlardır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: green;"&gt;&lt;strong&gt;Hac(*) Sûresinin&lt;/strong&gt; 16 . Ayetinde Böylece biz Kur’an’ı apaçık âyetler halinde indirdik. Şüphesiz Allah dilediğini doğru yola iletir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Nûr(*) Sûresinin&lt;/strong&gt; 1 . Ayetinde Bu, bizim indirdiğimiz ve (hükümlerini) farz kıldığımız bir sûredir. Düşünüp öğüt almanız için onda apaçık âyetler indirdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ankebût Sûresinin&lt;/strong&gt; 49 . Ayetinde Hayır, o, kendilerine ilim verilenlerin kalplerindeki apaçık âyetler dir. Bizim âyetlerimizi ancak zalimler inkâr eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Şu’arâ Sûresinin&lt;/strong&gt; 2 . Ayetinde Bunlar, apaçık Kitab’ın âyetleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bakara(*) Sûresinin&lt;/strong&gt; 99 . Ayetinde Andolsun, biz sana apaçık âyetler indirdik. Bunları ancak fasıklar inkâr eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Zuhruf Sûresinin&lt;/strong&gt; 2,3 . Ayetinde Apaçık Kitab’a andolsun ki, iyice anlayasınız diye biz, onu Arapça bir Kur’an yaptık&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sebe’ Sûresinin&lt;/strong&gt; 3 . Ayetinde İnkar edenler, “Kıyamet bize gelmeyecektir” dediler. De ki: “Hayır, öyle değil, gaybı bilen Rabbime andolsun ki, Kıyamet size mutlaka gelecektir. Ne göklerde ve ne de yerde zerre ağırlığında bir şey bile ondan gizli kalmaz. Bundan daha küçük ve daha büyük ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Mâide(*) Sûresinin&lt;/strong&gt; 15 . Ayetinde Ey kitap ehli! Artık size elçimiz (Muhammed) gelmiştir. O, kitabınızdan gizleyip durduğunuz gerçeklerden birçoğunu sizlere açıklıyor, birçoğunu da affediyor. İşte size Allah’tan bir nur ve apaçık bir kitap (Kur’an) gelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yâsîn Sûresinin&lt;/strong&gt; 69 . Ayetinde Biz o Peygamber’e şiir öğretmedik. Bu ona yaraşmaz da. O(na verdiğimiz) ancak bir öğüt ve apaçık bir Kur’an’dır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Nisâ(*) Sûresinin&lt;/strong&gt; 174 . Ayetinde Ey insanlar! Size Rabbinizden kesin bir delil (Hz. Muhammed) geldi ve size apaçık bir nur (Kur’an) indirdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Duhân Sûresinin&lt;/strong&gt; 2,3 . Ayetinde Apaçık olan Kitab' aandolsun ki, biz onu mübârek bir gecede indirdik. Şüphesiz biz insanları uyarmaktayız&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yûsuf Sûresinin&lt;/strong&gt; 1 . Ayetinde Bunlar, apaçık Kitabın âyetleridir.&lt;br /&gt;Hicr Sûresinin 1 . Ayetinde Bunlar, kitabın ve apaçık olan Kur’an’ın âyetleridir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Neml Sûresinin&lt;/strong&gt; 1 . Ayetinde Bunlar Kur’an’ın, apaçık bir kitabın âyetleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kasas Sûresinin&lt;/strong&gt; 2 . Ayetinde Bunlar apaçık Kitab’ın âyetleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Mücâdele(*) Sûresinin&lt;/strong&gt; 5 . Ayetinde Allah’a ve Resülüne düşmanlık edenler, kendilerinden öncekilerin alçaltıldığı gibi alçaltılacaklardı r. Oysa biz apaçık âyetler indirdik. Kafirler için alçaltıcı bir azap vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bakara(*) Sûresinin&lt;/strong&gt; 213 . Ayetinde İnsanlar tek bir ümmetti. Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdi ve beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere kitapları hak olarak indirdi. Kendilerine apaçık âyetler geldikten sonra o konuda ancak; kitap verilenler, aralarındaki kıskançlık yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah iman edenleri, kendi izniyle, onların hakkında ayrılığa düştükleri gerçeğe iletti. Allah dilediğini doğru yola iletir  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Âl-i İmrân(*) Sûresinin&lt;/strong&gt; 105 . Ayetinde Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette biri tek ayete, öbürleri 18 ayete dayandı diye, ikincilerin fikri sağlama alınmış olamaz. Çünkü bu bir oy çokluğu problemi değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;&lt;strong&gt;Düğümün akıl ile mantık çerçevesinde çözülebileceğine inanıyoruz.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuran-ı Kerim bir yazılı metin, bir kitap halinde indirilmemiştir. Böyle olsa idi bir "ümmi = okuma yazma bilmeyen, karacahil" olan peygamberimiz tarafından okunup anlaşılmasına olanak olamazdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kutsal kitabımız "vahiy" yoluyla sözlü olarak indirilmiştir. Peygamberimiz de ayet, ayet duyduklarını, hiç bir şey katmadan sahabesine aktarmştır. Böylece kulaktan kulağa ezberlenerek yaygınlaşan kuran-ı Kerim, Peygamberimizin ölümünden sonra, savaşlarda bir çok hafızın kaybedilmesi sonucu, yok olup gitme endişesine neden olmuştur. Bunun üzerine halife Ebu Bekirin buyruğuyla, Abdullah bin Zübeyr, Sa'd bin Ebi Vakkas, Abdurrahman bin Haris bin Hişam'ın da bulunduğu büyük bir komisyon toplanarak Kur'an sahifeleri bir araya getirilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;big&gt;Nahl Suresinin 44 üncü ayetinde söylenen,  &lt;u&gt;gönderilen "vahiy" lerin inananlara sadece bire bir aktarılmasının sağlanmasını bildiren bir Tanrı Buyruğudur&lt;/u&gt;. Burada indirilenin yorumlayarak aktarımdan söz edilmemektedir. Ayeti dikkatle okuyan herkes bunu anlayabilir. Çünkü bu ayette de anlatılmak istenen&lt;em&gt; "apaçık"&lt;/em&gt; bildirilmiştir [*]&lt;/big&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama, Nahl 44 ü bu biçimde algılayıp anlatanlar, hem Allah ile kul arasında, İslamda olmayan, bir "ruhban" sınıfı yaratmaya girişmişler, hem de Kuran-ı Kerimin sureleri arasında bir çelişki olduğu izlenimini vermişlerdir, ki bunun her ikisi de İslamda kabul edilip onaylanamaz. Bunu yapmaya çalışanlar İslama, onu çarpıtmayı amaçlayarak , büıük kötülük yapma yolundadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuran-ı Kerimde, bu günün insanınca bile anlaşılması güç, ya da anlaşılamıyan bölümler vardır. Bunların çözümü &lt;em&gt;"fıkıh&lt;/em&gt;" bilgisiyle donanmış &lt;em&gt;"fakih"&lt;/em&gt;lerin işidir. Elbette Kuran'daki anlaşılması güç söylemleri ilk kez açıklayıp çözen Hz. Muhammed (SAV) dır. Bu bakımdan yer yüzündeki ilk &lt;em&gt;"fakih"&lt;/em&gt;  te O' dur. Ama bunu Nahl Suresinde bildirildiği için değil, kendi iradesiyle &lt;em&gt;"Allah Kelamı"&lt;/em&gt; nın inanlarca doğru olarak anlaşılması için yapmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hadis-i Şeriflere gelince...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;u&gt;Bunlar peygamberimizce inananlara, İslami açıdan "adam gibi adam nasıl olunur?..." konusunda verdiği öğütlerdir. Hadislerin % 99 u başkalarınca dile getirilmiş ama, etkili olmasının sağlanması için, peygamberimize mal edilmiştir.&lt;/u&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hadis-i Şerifler Kuran-ı Kerimin surelerinin birer açıklaması olarak dile getirilmiş olamaz. Zira Kuran-ı Kerim'in indirilmesi peygamberimizin ölümünden iki gün öncesine kadar  sürdürülmüştür. Bu da Nahl 44 ün, Kuran'ı yalnız peygamberin anlayıp açıklayacağını, ondan başkasının Kuran'ı anlayamayacağı için indirilmemiş olduğunun bir kanıtıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;big&gt;Şurası açık ki, Nahl 44 ü ileri sürerek, Kuran'ın herkesçe anlaşılması konusunda tartışma açanlar, İslam dinine iki yönden zarar vermişlerdir :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1) İslamda asla olmayan bir ruhban sınıfı türetmeye çalışmışlar;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2) Kuran-ı Kerimin sureleri arasında çelişki olduğunu, nehak yere savunmuşlardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu böyle bilmekte yarar vardır!...&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/big&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;---------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: blue;"&gt;[*] Kuran-ı Kerimdeki 114 sure arasında, bunlardan birinden (16 ncı sıradaki Nahl Suresinden, üstelik du surede bulunan 128 ayet içinden) cımbızla çekilip alınmış bir ayete, zorlayarak bambaşka özel bir anlam kazandırmaya çalışmak ne anlama gelebilir?!... Amaç &lt;em&gt;"apaçık"&lt;/em&gt; ortada değil mi?!!..&lt;/span&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8763749461453914008-5538054832126296058?l=www.yalcinguran.com'/&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.yalcinguran.com/2009/10/kuran-i-kerimi-herkes-anlayamaz-mi.html</link><author>yguran@gmail.com (Yalçın Güran)</author><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item></channel></rss>
