<?xml version="1.0" encoding="UTF-8" standalone="no"?><rss xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/" version="2.0">

<channel>
	<title>Yazı-Yorum Edebiyat Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yazi-yorum.net/feed/" rel="self" type="application/rss+xml"/>
	<link>https://www.yazi-yorum.net</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Fri, 12 Jun 2026 15:52:53 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=5.4.19</generator>
	<xhtml:meta content="noindex" name="robots" xmlns:xhtml="http://www.w3.org/1999/xhtml"/><item>
		<title>Çatlağın Ritmi – Pelin Simsaroğlu</title>
		<link>https://www.yazi-yorum.net/2026/06/12/catlagin-ritmi-pelin-simsaroglu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 12 Jun 2026 15:52:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yazi-yorum.net/?p=8770</guid>

					<description><![CDATA[Sabah ışığı, perdelerin arasından ince bir çizgi gibi odaya süzülüyordu. Toz zerrecikleri havada ağır ağır dolaşıyor, sanki görünmeyen bir müziğin...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sabah ışığı, perdelerin arasından ince bir çizgi gibi odaya süzülüyordu. Toz zerrecikleri havada ağır ağır dolaşıyor, sanki görünmeyen bir müziğin ritmine kapılmış gibi dans ediyordu. Odanın ortasında duran siyah piyano, yılların sessizliğini üzerinde taşıyan bir çınar ağacına benziyordu.</p>
<p>Arman piyanonun başına oturdu. Bu oturma eylemini hayatı boyunca binlerce kez yapmıştı ama son zamanlarda her oturuşun içinde küçük bir tereddüt saklıydı. Parmaklarını tuşların üzerinde gezdirdi. Eskiden bu dokunuş bir dostun omzuna konan el kadar güvenliydi. Şimdi ise içinde ince bir korku vardı.</p>
<p>Bir nota bastı. Ses odanın içinde dolaştı. Sonra o tanıdık tını geldi. İnce, kırık, neredeyse görünmez bir <strong>çatlak</strong>. Arman gözlerini sıkıca yumdu, dudaklarını içeri çekti.  Bu sesi ilk duyduğu günü hatırladı. Bir konser salonunda, yüzlerce insanın önünde çalıyordu. Chopin’in bir Nocturne’ü… Parça tam yükselirken sol elinde hafif bir titreme olmuştu. Notalardan biri kırılmıştı. Salon bunu belki fark etmemişti ama Arman duymuştu. Bir müzisyen kendi sesindeki en küçük değişimi bile duyardı. Çünkü müzik yalnızca kulakta değil, bedenin içinde de çalardı.</p>
<p>Doktorun odasında duyduğu o kelimeyi; titreyen ellerinin dudak ritmiyle uyumlu “Parkinson” dedi. Kelime sanki zihninde bir duvara çarpıp yankılanıyordu. O gün Arman hayatının kusursuz yüzeyinde ilk büyük <strong>çatlağın</strong> açıldığını hissetmişti.</p>
<p>İnsan gençken bedenini sağlam bir bina sanır. Ellerinin, dizlerinin, kalbinin sonsuza kadar aynı şekilde çalışacağını düşünür. Ama bir gün duvarda ince bir çizgi belirir. Önce kimse fark etmez. Sonra o çizgi bütün yapının hikâyesini değiştirir. Arman gözlerini açtı ve ellerine baktı. Parmakları titriyordu yine. Bu titreme ilk zamanlar ona ihanet gibi gelmişti. Yıllarca eğittiği, disiplinle yönettiği elleri şimdi kendi başlarına hareket ediyordu. Sanki bedeninin içinde küçük bir deprem vardı. Ama tuhaf olan şuydu: o titremenin de bir ritmi vardı. Arman bunu ilk kez geçen hafta fark etmişti. Titreme düzensiz değildi. Belli aralıklarla geliyordu. Bir nabız gibi. Bir metronom gibi. Bedeninin içinde istemeden çalan bir ritim.</p>
<p>Arman tekrar çaldı. Do… mi… sol…ve yine o ses. Piyanonun içinden gelen ince bir <strong>çatlak</strong>. Arman ayağa kalktı. Piyanonun arka kapağını açtı. Yılların cilası, tahtanın içinde saklı eski kokuları dışarı bıraktı. Telleri inceledi. Parmaklarını gövde boyunca gezdirdi. Sonra ışığı eğdi ve onu gördü. Tahtanın kenarında ince bir çizgi. Gerçekten de bir <strong>çatlak</strong>. Çok küçük ama gerçek. Arman uzun süre o çizgiye baktı.</p>
<p>Birden zihninde bir anı belirdi. Babası. Arman’ın babası marangozdu. Atölyede çalışırken bazen tahtaları inceler, sonra şöyle derdi: “Her ağacın içinde bir çatlak vardır. Mesele onu saklamak değil, nereye denk geldiğini bilmektir.” Arman o zaman bu cümleyi anlamamıştı. Şimdi anlıyordu. Hayat da ağaç gibiydi. Beden de. Hatıralar da. Her şeyin içinde bir yerde ince bir kırık saklıydı. Arman kapağı kapattı. Tekrar oturdu. Bu kez çalmadan önce gözlerini kapadı. Zihninde yıllar önceki konser salonları dolaşmaya başladı. Alkışlar. Işıklar. Sahneye yürürken kalbinin attığı o hız… Ama o an fark etti ki hatıralar da kusursuz değildi. Orada da <strong>çatlaklar</strong> vardı.</p>
<p>Bir konserde annesinin boş koltuğu. Bir provada eşiyle ettiği kavga. Bir turnede yalnız geçen uzun bir gece. Hatıralar da pürüzsüz değildi. Zaman onları da kırmıştı. Arman derin bir nefes aldı. Sonra çalmaya başladı. Bu kez melodi yavaş ilerledi ve o an ilginç bir şey yaptı. Titreyen sol elini durdurmaya çalışmadı. Titremenin ritmine kulak verdi. Tuşlara o ritme göre bastı.</p>
<p>Titreme…</p>
<p>Nota…</p>
<p>Titreme…</p>
<p>Nota…</p>
<p>Bir süre sonra tuhaf bir şey oldu. Bedenindeki istemsiz ritim müziğin içine girmeye başladı. Parkinson’un titremesi, melodinin gizli bir davulu gibi çalıyordu. Arman şaşkınlıkla gülümsedi. Hayatın ona verdiği çatlak, müziğin içine sızıyordu. Tam o sırada piyanonun gövdesindeki <strong>çatlak ses</strong> yine duyuldu ama bu kez Arman durmadı. Çalmaya devam etti.</p>
<p>Çatlak ses, titreyen ritim ve melodi birbirine karıştı. Sanki müzik artık kusursuz olmak istemiyordu, canlı olmak istiyordu. Arman çalmaya devam ettikçe bir şey fark etti: Gençliğinde yaptığı müzik kusursuzdu ama kontrollüydü. Şimdi yaptığı müzik kırık ama gerçekti. Çünkü içinde hayat vardı ve hayatın içinde mutlaka bir <strong>çatlak</strong> bulunurdu. Melodi yavaş yavaş yükseldi. Titreme ritim oldu. Çatlak ses renk oldu. Hatıraların kırıkları ise müziğin içinde yankılandı. Arman son notaya bastığında oda uzun süre sessiz kaldı ama bu sessizlik boş değildi. Sanki duvarların içinde bile az önce çalınan müziğin izleri dolaşıyordu.</p>
<p>Arman ellerine baktı. Titreme hâlâ vardı. Piyanodaki çatlak da oradaydı. Hatıralarındaki kırıklar da ama artık bunlar bir kayıp gibi görünmüyordu. Arman piyanonun kapağını kapatırken hafifçe mırıldandı: “Belki de en gerçek müzik… tam da çatlaklardan doğar.” Tam o anda piyanonun gövdesinden çok ince bir ses geldi. Yeni bir <strong>çatlak</strong> ses ama Arman bu kez gülümsedi. Çünkü artık biliyordu: Bazı sesler kırılma değildir. Bazı sesler, hayatın kendisidir.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ben Gittim – Türkay Kocaman</title>
		<link>https://www.yazi-yorum.net/2026/06/12/ben-gittim-turkay-kocaman/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 12 Jun 2026 15:48:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yazi-yorum.net/?p=8767</guid>

					<description><![CDATA[Bir yerden ayrılmaktan korkma, oraya bağlı olmaktan kork, alışkanlıklarından kork, hep aynı kalmaktan kork. Guy Finley, Vazgeçebilmek Dükkanın kapısını sabah...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Bir yerden ayrılmaktan korkma,</em></p>
<p><em>oraya bağlı olmaktan kork,</em></p>
<p><em>alışkanlıklarından kork,</em></p>
<p><em>hep aynı kalmaktan kork.</em></p>
<p><em>Guy Finley, Vazgeçebilmek</em></p>
<p>Dükkanın kapısını sabah dokuzda açar, yine ekşimiş suratınla içeri girersin. Doğruca koltuğuna oturup kahveni beklemezsin. Önce etrafa, sonra altın varaklı aynalara bakarsın. Aynaların altında, dükkânın bir duvarını kaplayan granit tezgâhın üzerinde sere serpe duran tokaları, fırçaları ve tarakları toplarsın. Hepsi dün geceden kalmıştır.</p>
<p>İçi kurumuş birkaç boya kabını, koca kalçanı kıvıra kıvıra mutfak lavabosuna taşırsın. Aynalara ve tezgâha cam sil sıkıp silersin. Önüne çıkan mor pufa bir tekme savurursun. Sonra yerde gecelemiş kıvrık saç yumaklarını faraşla toplarsın. Nefes nefese kalırsın.</p>
<p>Yeni işe aldığın, açlıktan nefesi kokan küçük kızı baştan aşağı süzer, ters bir bakış atarsın. Kız titreyerek yerinde öylece dururken yapılacakları gösterirsin. Bir daha aynı hatayı tekrarlamamasını söylersin. Tıpkı bana yaptığın gibi. Kesin yaşı da küçüktür; belki onu da köyden bulmuşsundur. Belki de köle olacak başka birini bulamamışsındır.</p>
<p>Bir an benim artık orada olmadığımı unutup kıza, “Ayşe, çabuk bir tost yap. Birazdan Handan Hanım gelecek,” dememek için kendini zor tutarsın. Sonra mutfağa gider, aceleyle bir tost hazırlarsın. Benim yaptıklarımın lezzetiyle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Isırdığın lokmaları ağzında yarım yamalak çevirip yutarsın. Öfkeni dişlerinin arasında ezersin.</p>
<p>Su içmek için dolabı açtığında, sırma gibi dizdiğim bardakları görür, belki için burulur. O bozuk vanayı yaptırmamız gerektiğini her hatırlattığımda, “Bırak Allah aşkına Ayşe, bana masraf çıkarma. Akşamları kapatıp gidiyoruz, ne olacak? Durup dururken tesisatçıya niye para öpeyim? Dükkânın masrafı bana zaten yetiyor,” dediğin günleri hatırlarsın.</p>
<p>Belki ilk kez pişman olursun. Maddi manevi bütün faturayı bana kestiğin için, içinden sessizce, “Kafama sıçayım,” dersin.</p>
<p>Akşamdan kalma olduğunu, afyonunun patlamadığını yaldızlı duvar kâğıtlarından bile gizlemek istersin.</p>
<p>Dükkânın gediklisi Handan giriş yapar. Gözleri beni arar. İlk kez yokluğuma şaşırarak, “Ayşe nerede?” diye sorunca utanırsın. Bozuk vanayı kapattığım hâlde gece patladığını, dükkânı su bastığını, sabah incecik bedenime acımadan her yeri pırıl pırıl temizlettiğini, sonra da son maaşımı kesip beni kapı önüne koyduğunu söyleyemezsin. Yıllar içinde ruhumda açtığın yaralardan da habersizsindir.</p>
<p>“Sorma Handan Hanımcığım, Ayşe ayrıldı. Köyüne dönecekmiş, evlenecekmiş. Beni böyle ortada bırakıp gitti,” yalanını uydurursun. Hızını alamayıp devam edersin: “Ne nankörmüş bu kız. Küçücük yaşta yanıma aldım. Her şeyi öğrettim. Dükkânı kendi evi bil dedim. Hiçbir şeyi esirgemedim. Onun ihmali yüzünden iki gün ekmek teknemi kapatmak zorunda kaldım. Dükkânı su bastı. Neler geldi başıma bir bilseniz&#8230;” Handan sana inanmaz. Ağzını buruşturur.</p>
<p>Dükkânda küçük kız olsun ya da olmasın, yalnız sayılırsın. Mor koltukların önündeki sehpanın tozundan, beklemiş kahve fincanlarından bakışlarını kaçırır, Handan’ı hemen aynanın önüne oturtursun. Yıkanmamış havluları hatırlarsın. Mutfakta makineye atılmayı bekleyen kirlilerin arasından bir tane kapıp kadının sırtına yerleştirirsin. Handan saçını evde yıkamıştır, saçları hâlâ ıslaktır.</p>
<p>Son ses müzik olmadan kulakların kaşınmaya başlar. Ben yokum ya, radyoyu açmaya yönelirsin. O an elin kolun olduğumu yeniden hatırlarsın. Sabah sabah fön çekmenin ağırlığı omuzlarına çöker. Benim boyadığım saçları, çektiğim fönleri, yaptığım tırnakları, yıkadığım bulaşıkları, bitmek bilmeyen enerjimi ve güler yüzümü düşünürken iç organların sızlar. “Kız, kara kuru bir şeysin ama hiç acıktım, susadım demezsin. Harıl harıl çalışırsın. Ne biçim gençsin sen?” dediğin günleri özlersin.</p>
<p>Handan aynadan sana bakar. “Ayşe’yi on beş yaşından beri tanıyoruz. Başına başka bir şey gelmiş olmasın? O kız çok çalışkan, çok tatlıdır,” der. Bu devirde kimseye güvenip emek vermemek gerektiğinden söz ederken fön makinesini çalıştırırsın. Susarsın.</p>
<p>Suratsızlığına, hantallığına rağmen yıllanmış müşterilerinin bana yağdırdığı övgülere hiç aldırmadığını hatırlarsın. Sadece kesim yaparak patronluk tasladığın o rahat günleri özlersin. Sorun çıkaran müşterileri bir göz işaretiyle bana bırakır, onları hamur gibi yumuşatışımı seyrederdin.</p>
<p>Fön biter. Sen de biraz bitersin. Zorlayarak yüzüne yerleştirdiğin gülümseme, para eline geçer geçmez dağılır. Kara bulutlar yeniden çöker.</p>
<p>Tam oturacakken başka bir kadın gelir. Boya, kesim ve fön ister. Daha işe başlamadan yorulursun. Sahte maskeni yeniden takarsın. Küçük kız varsa ne âlâ; kesilen saçları toplar. Ya yoksa? O zaman çığlık atıp dükkânı terk etmek, kendini sokağa vurmak istersin. On yıldır dükkânın bütün yükünü sırtıma yıktığını ilk kez fark edersin.</p>
<p>Şimdi nerede olduğumu düşünürsün. Beni herkese kardeşin ilan ettiğin için aramak istersin. Gururun izin vermez. Yeni bir köy kızı bulup yetiştirecek ne sabrın vardır ne de zamanın.</p>
<p>Bir kadın daha gelir. Onu koltukta bekletirsin. Panik biraz daha büyür. Sigara molalarını bile rahat veremezsin. İçindeki öfke patlamaya hazır bir volkana dönüşür.</p>
<p>Tam o sırada malzemeci Ali kapıda belirir. Tahsilata geldiğini anlarsın.</p>
<p>“Ali’ciğim hoş geldin. Haftaya ödeme yapayım. Dükkânı su bastı. Ne nerede, ben bile bilmiyorum,” dersin. Ali sana, girişteki cam deskin üzerinde duran, benim tuttuğum kırmızı kaplı defteri gösterir.</p>
<p>“Geçmiş olsun abla, her şeyden haberim var. Ayşe beni aradı. Nasıl yaptın ablacığım ya? Onun gibi bir kızı şimdi nereden bulacaksın? Yetişmiş, çalışkan kızı hemen kaptılar vallahi. Ahmet Abi&#8217;nin ya da Murat Abi&#8217;nin dükkânında başlayacakmış işe. Bilirsin onların dükkânlarını. Arı gibi işleyen yerler ikisi de. Hangisi daha çok para verirse artık&#8230;”</p>
<p>Üzerine un çuvalı düşmüş gibi ezilirsin. Dimdik durmaya çalışır, bütün gücünü toplarsın.</p>
<p>“Hayırlısı canım ya. İnşallah akıllanır da bir daha aynı hataları yapmaz. Neyse ablacığım, bak dükkânda yalnızım, müşteriler bekliyor. Sen yine de bana haftaya kadar müsaade et.”</p>
<p>Ali&#8217;yi gönderdikten sonra aynanın önünde duran kadına sahte bir gülücük yollarsın. Sonra mutfağa geçersin. Tezgâha iki elini yaslar, derin derin nefes alıp verirsin. Gözlerinden iki damla yaş süzülür.</p>
<p>Boyayı hazırlayıp eline kirli bir havlu alır, kadının başına geçersin. Boyayı sürer, ardından diğer müşterinin saçlarını yıkamaya başlarsın. Bekleyen herkese, benim seni yüzüstü bıraktığımı, bu yüzden onları bekletmek zorunda kaldığını anlatırsın. Yeni birinin yarın işe başlayacağını söyleyerek özürlerini buket gibi önlerine bırakırsın.</p>
<p>İki müşteriyi daha uğurladıktan sonra kapıyı içeriden kilitler, jaluzileri indirirsin. Öğlen olmuştur.</p>
<p>Akşamı beklemeden dolaptan bir bira çıkarırsın. İkinci rafta duran peyniri görürsün. Benim peynirimi. Elin bir an havada kalır. Sonra kapağı sessizce kapatırsın.</p>
<p>Pilin bitmiştir.</p>
<p>Uzun mor koltuğa kendini bırakırsın. Hüzün bulaşmıştır sana. Ne kadar çırpınırsan çırpın, yerinde saydığını anlarsın. Bütün o nafile patinajların bir işe yaramayacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>bazımızın çoğumuzun binlercemizin hikâyesi / Mehtap Gül</title>
		<link>https://www.yazi-yorum.net/2026/06/12/bazimizin-cogumuzun-binlercemizin-hikayesi-mehtap-gul/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 12 Jun 2026 15:39:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yazi-yorum.net/?p=8764</guid>

					<description><![CDATA[her nerede değilsem orada mutlu olacakmışım gibi gelir demişti, adını unuttuğum bir şair. kimi zanneder ki o yüzüğü takınca mutlak...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>her nerede değilsem orada mutlu olacakmışım gibi gelir demişti, adını unuttuğum bir şair. kimi zanneder ki o yüzüğü takınca mutlak huzura kavuşacak. kimi zanneder ki yüzüğü atınca kurtulacak.</p>
<p>bu böyledir. birinin kâbusu başkalarının rüyası. birinin rüyası başkalarının kâbusu.</p>
<p>nedir ki o halka. çoğu insan için başta tutku. arzu. çoktandır takılıyorsa kıvanç sebebi. kimisi için sonradan kenara atılan. yabana atılan. hatta belki suya atılan. soğutan. pişman eden. huzursuz eden. fazlalık. yük. gümüşse imlediği başka. altınsa başka. elmas, pırlanta gibi parçacıklar taşıyorsa bambaşka. kiminin evladiyelik, nene yadigarı. kimin hikâyesi yok ki. o halkayı almakla ilgili. Takıyor olmakla. takmayı bırakmakla. atmakla. hatta belki satmakla ilgili. ya da hiç takmamış olmakla.</p>
<p>biri. ki çok sıradan biriymiş. almış potayı önüne. saf külçe, ayar düşürücü ve hurda ne varsa potaya atmış. diyelim ki bir hasır bileziği. demir makasıyla kesilmiş diyarbakır hasırı. nene hınar’ın evladiyelik hasırını. nene ölünce geline bir deli cesareti gelmiş. diklenmiş eşine. siyah saçları ağarttığım bu ev gençliğimi yedi yeter artık demiş. illaki sur bölgesinden çıkmalıymış, apartmanda evinin hanımı olmak herkescikler gibi onun da hakkıymış. kocası ona söz geçiremeyince. annemin kırkı çıksın sonra bakarız demiş. nene hınar’ın mevlidini takip eden sabah soluğu kapalı çarşıda almış. o sabah kuyumcu tezgahına bıraktığı torbadaki ziynetlerden biri de bu hasırmış.</p>
<p>biri. oldukça sıradan biriymiş. almış potayı önüne. saf külçe, ayar düşürücü ve hurda ne varsa potaya atmış. diyelim ki oluklu ajda bilezikleri. böyle bükülmüş hepsi. servisteki hemşire grubuyla on beşten on beşe banka hesabına yatırma usulü altın günleri varmış. oradan biriktirdiği bilezikleri iki yılda hiç takmadığını fark etmiş kadın. amaaan boş ver yatırımlık matırımlık, demiş kendi kendine, takmadıktan sonra n’apıcam, sevmiyorum ki kırmızı altın. satmış. o parayla incecik bir elmas set almış kendine.</p>
<p>biri. öyle sıradan biriymiş ki. almış potayı önüne. saf külçe, ayar düşürücü ve hurda ne varsa potaya atmış. diyelim ki hurdalar arasında bakıcı kızın çaldığı takılar varmış. hani bakıcı kız bebek uyurken yavuklusunu almıştı eve. allah’tan dürbün modeli yan komşu vardı da apartmana giren çıkan gözünden kaçmazdı. böyleyken böyle demişti işten yeni dönen mimar hanıma apartman sahanlığında. nasıl olur demişti şaşkınlıkla. öfkeyle. bana kanıt lazım. komşu telefonun ekranını mimarın yüzüne tutmuştu. kaydırmıştı resimleri. işte her şey ayan beyandı. delikanlı ayakkabılarıyla içeri girerken. kız onun peşinden ayakkabısını telaşla alıp kapıyı sessizce kaparken. önce inkâr etmişti kız. yemin billah öyle terbiyesizlik yapmadım abla, yapmam da, annemin toprağı üstüne yemin ederim, kur’ân’ı getir el basayım…  ay sizde yoktur belki, ben evden getireyim yarın. dediği anda telefonu yüzüne tutmuştu mimar hanım. tutuşmuştu kız. başlamıştı özür üstüne özür. birini bulana kadar gelirsin sonra ömür boyu gözüme görünme, şimdi çıkabilirsin demişti mimar hanım. öfkeyle. sabahında gelmişti kız yine. işi gücü bitirmişti. çocuğu yedirmiş içirmişti. parka indirmişti. eve çıkınca banyosunu yaptırmış, kendi mayaladığı yoğurtla ev yapımı bebe bisküvisi yedirmişti.  gündüz uykusundaydı şimdi çocuk. boş kalınca bakıcı önce telefonda instagramda dolaştı. sıkıldı. delikanlıyı aradı az konuşup kapattı. sıkıldı. tiktoka girdi. epey zaman geçti. sıkıldı. top patlatma oyunu oynadı oynadı oynadı. sıkıldı. yatak odasına gitti. aynalı şifonyerdeki çekmeceyi açtı. ilk kez. bakım kremleriyle, yarım kalmış parfümlerle doluydu bu çekmece. demek yakında kovulacaktı. öfkelendi. diğer çekmeceyi açtı. tıklım tıkış çorap doluydu. sonra öbür çekmeceye baktı. sonra öbürüne. sonra öbürüne. sonra yatak başındaki komodine baktı. sonra diğerine. ne aradığını bilmiyordu. bir şey aradığı da yoktu. yoksa var mıydı? giyinme odasındaki dolaplara göz gezdirince. duvar giydirmesi gibi duran gizli dolabı fark edince. içinde ne var ne yok çantasına tıkıştırdı. akşam her zamanki doğallıkla mimarın evinden çıktı. delikanlıyla kaçtı. tek cumhuriyetlerle çeyrekleri gösterdi delikanlıya, -ki mimarın bebeğine doğumda takılmıştı her biri-. geçenlerde diğer takıları satması icap etmişti, imam nikahlı kocası tarafından kapıya bırakılınca. samanyolu, kişnişli, hallow bileklikler. sonsuzluk ve hayat ağacı sembollü kolyeler. ve kaburga yüzük.  şimdi hepsi hurda potasındalar.</p>
<p>ne demiştik… biri saf külçeyi, ayar düşürücüyü ve hurdaları potaya atmış. ocağı açmış. potadakiler erimiş, erimiş ve erimiş. potayı maşayla tutmuş. önce derecelere dökmüş. dökmüş ki soğusun. üç ayrı suda soğutmuş. makineye atıp ezmiş. ta ki astar olana dek. tutmuş silindire çevirmiş. artık hortum şeklindeymiş o altın. makinede enini, boyunu gramını ayarlamış. ardından kesmiş de kesmiş. onlarca alyans elde etmiş. desensiz. klasik. bombesiz. kenarlarını rötuşlamış. yıkamış. aklamış paklamış. lazer makinesinde markalama yapmış. tek tek silip tablaya koyarken yüzükleri bir taraftan da havasız atölyede kaçak çay içip 57 ekran televizyondan yemek yarışması seyredip jürideki yabancının italyan aksanlı türkçesine gülüyormuş. tabla atölyeden çıkıp kuyumcunun tezgâh vitrininde yerini almış. sırası gelip de satıldıklarında kimi içine bir şey yazdırmamış. kimi isim yazdırmış. italik. kimi manuel. kimi bilgisayar baskısı yazı istemiş. kimi baş harflerle yetinmiş. kimi hem tarih olsun hem isimlerimiz deyince tıklım tıkış olmuş yüzüğün içi. kimi kalp eklemiş. kimi sonsuzluk imi. kimi…</p>
<p>belki diyeceksin ki şimdi nerede o yüzükler.</p>
<p>biri çocuğu portakallı kurabiye isteyen kadının parmağında. kadın için bu yüzük huzurun öbür adı.</p>
<p>biri soğumuş eskimiş eprimiş bir evliliğin nişanesi olarak kadının şifreli takı kutusunun yüzük bölmesinde. kadifenin altında. görünmüyor. var ama yok gibi.</p>
<p>biri başı karlı mereto’yu arkasına alan gözcü kadının ikircikli avucunda. hem sonsuza dek parmağında dursun istiyor hem adama vermek… en çok ne istediğini o da bilmiyor. ne gidebiliyor, ne kalabiliyor. yıllardır eşikte.</p>
<p>biri pişmanlıklarını asacak duvar arayan bir kadının çantasında. ki bir zamanlar çantada keklik olmayı imlermiş bu yüzük kocasının dünyasında. şimdi kadın için manasız bir halka.</p>
<p>biri mermer desenli sehpada. ayrılığı imliyor. içinde metin &amp; günseli yazıyor. hayat metin’in annesini aradan çıkardığına göre ikisi de bir araya gelmek istiyor. günseli bu yüzüğü yeniden takmak istiyor.</p>
<p>biri van’da bir hastane odasında ılgın’ın kalbi ekranda düz çizerken nişanlısının evinde duruyor. komodinin üstünde.</p>
<p>biri müteahhitle nişanlandığından beri gülümser’in parmağında ışıldıyor. cevriye halanın gözüne sokarcasına iri baget pırlanta yüzüğün hemen arkasında. İçinde yalnızca 585 yazıyor, 14 ayar manasında.</p>
<p>biri lojmanın arkasındaki dut ağacının altında. halkanın içinde karıncaların eğleştiğini gülayşe nerden bilecek. hani koca bir hikâyeyi geride bırakıp iki çocuk bir bavulla evden çıkmıştı. hani…</p>
<p>biri nerede biliyor musun? duymuşsundur belki o haberi. ya da nereden duyacaksın ki. akşamın alacakaranlığında asfalta çakılmış bir beden. sağda solda bağırsaklar. kafatasındaki bir oyuktan kendine yol bulup ortaya saçılmış beyin. abi dediği amca oğluyla evlenmektense kendini on birinci kattan boşluğa salmayı tercih eden körpenin yüzü, ambulansın yanıp sönen ışığında zor seçilse de o alyanslardan biri bu kızın sağ yüzük parmağında. ışıl ışıl.</p>
<p>biri turla cilo dağlarına çıkan sümbül’ün buz kütlesi altında kalan mavimorsiyah elinde. ama bir sor bakalım el nerede. ameliyathanede kesildi. tıbbi atığa neredeyse yüzükle beraber atılacaktı ki. tıbbi atık personeli fark etti. yüzüğü çıkardığı gibi kapıda bekleyen nişanlısına teslim etti. hemşire görünce heyheylendi, olur mu öyle şey kafana göre iş yapma dedi tıbbi atıkçıya. önce tutanak tutulmalıymış. başladı kâğıt kürek işleri. tıbbi atıkçı başının bunca ağrıyacağını tahmin etmemişti. neyse ki o yüzük şimdi cihan’ın tomy hilfiger cüzdanında.</p>
<p>biri şehnaz’ın parmağında. batman’da sekizinci kattaki evinin penceresinde cam silerken dengesini kaybedip elindeki mavi mikrofiber bezle balkondan düşen yirmi dokuz yaşındaki şehnaz güçlü hayatını kaybetti. sol yüzük parmağındaki morarmanın gözden kaçmadığı genç kadının edinilen ilk bilgilere göre temizlik işçisi olduğu öğrenildi. bu haberle gazetelerde yer alacaktı şehnaz. deli gibi korktuğu bir gündü. çalıştığı evde bayılınca acile gitmişti. hastanede yaptığı bir şakayı kocası ciddiye alınca olan olmuştu. kocası işaret parmağını sallaya sallaya tehditlerini savurup gitmişti. çok geçmeden şehnaz tedavisini yarım bırakıp toki’deki evine gitmişti. yorgundu. hastaydı. ama bir korku çökmüştü içine ne yapsındı. korktuğu zamanlarda yaptığını yaptı. yorgunum demedi hastayım demedi kalkıp salondaki camı sildi. arkasındakinin nefesini hissetmedi. ağzında bir türkü. şehnaz böyleydi işte, hem korkuyor hem türküsünü çığırıyor hem cam parlatıyordu. ki. düştü.</p>
<p>kriptoda kaybettiği paralardan sonra kocasının hepten öfke bombasına döndüğünü. arkadan yaklaşıp onu ittiğini. olaya kaza süsü verdiğini kimsecikler bilmeyecekti. bunu şimdi yerde yatan o soğuk bedende. o çamaşır suyu kokan elde. o sol yüzük parmağındaki alyansı vermedi diye yaptığını hele hiç kimse bilmeyecekti.</p>
<p>biri cerrahtı. kocası hesap sorar gibi sol yüzük parmağını işaret edip başını salladığında ameliyathanede çıkarmıştım unuttum ya, zor geliyor zaten tak çıkar tak çıkar, demişti. hem kim bakıyor artık yüzüğe allah aşkına! öyle bir güruh var ki parmakta yüzük oldu mu onlara daha cazip geliyor karşı cins. ben de çıkarıyorum ameliyathanede ama unutmuyorum. başkası için mi takıyordun, evliliğimiz için taktığını sanmıştım dedi kocası. welbutrini bırakmak sana iyi gelmedi hayatım, demişti karısı. ne alakası var welbutrin almayan cerrah mı var senin dışında. ikisinin de bir daha takmamasının sözsüz anlaşması olan bu konuşmadan sonra kadının yüzüğü kaldı bir süre ameliyathanede. sonra bu kadına hayran bir anestezi teknisyeni çaktırmadan attı cebine. ifrit oluyordu halkanın içinde karı kocanın ismini bir arada görünce. kuzeninin düğünü için memlekete gittiğinde. çıkarıp sattı. çeyrek yapıp geline taktı.</p>
<p>biri, bizim her birimizin binlercemizin hikâyesini yazarken tam da şimdi ekranda kırpışıp duran imlece bakan kadının sol yüzük parmağında.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Korkaklığın Uzun Gölgesi – Zeynep Eşin</title>
		<link>https://www.yazi-yorum.net/2026/06/12/korkakligin-uzun-golgesi-zeynep-esin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 12 Jun 2026 15:23:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[40 Ambar, 40 Yama]]></category>
		<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yazi-yorum.net/?p=8761</guid>

					<description><![CDATA[Korkaklığın en büyük başarısı, kendisini akıl gibi göstermesidir. İnsan çoğu zaman korktuğunu söylemez; temkinli olduğunu söyler. Kaçtığını kabul etmez; doğru...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Korkaklığın en büyük başarısı, kendisini akıl gibi göstermesidir. İnsan çoğu zaman korktuğunu söylemez; temkinli olduğunu söyler. Kaçtığını kabul etmez; doğru zamanı beklediğine inanır. Vazgeçtiğini düşünmez; şartların uygun olmadığını söyler. Böylece yıllar geçer. İnsan korkusunu büyütürken ona başka isimler verir. Çünkü bazı gerçekleri doğrudan söylemek zordur. Hele ki insanın kendisine söylemesi.</p>
<p>Oysa hayat geriye doğru bakıldığında şaşırtıcı bir açıklıkla görünür. Bir zamanlar uçurum sandığımız şeylerin çoğunun yalnızca küçük bir çukur olduğunu fark ederiz. Sonunu felaket olarak hayal ettiğimiz yolların pek çoğu sıradan bir sokağa çıkar. Bizi yıkacağını düşündüğümüz gerçekler ise çoğu zaman tahmin ettiğimizden daha hafif bir ağırlıkla geçer hayatımızdan. İnsan bunu ancak yıllar sonra anlar. Fakat o yıllar çoktan geçmiştir.</p>
<p>Belki de korkaklığın en acı yanı budur. Korkulan şeylerin gerçekleşip gerçekleşmemesi değildir mesele. Mesele, gerçekleşme ihtimali yüzünden yaşanmayan hayattır. Çünkü insan yalnızca başına gelenlerle değil, başına gelmesine izin vermediği şeylerle de şekillenir. Hatta bazen ikinci tür kayıplar daha derin izler bırakır. Yaşanmış bir acının sınırları vardır; başlar ve biter. Yaşanmamış bir ihtimal ise zihinde sonsuza kadar yaşamayı sürdürür.</p>
<p>İnsan dönüp geçmişine baktığında bunu açıkça görür. Büyük pişmanlıkların çoğu yapılan yanlışlardan değil, yapılmayanlardan oluşur. Söylenmeyen sözlerden. Çalınmayan kapılardan. Başlanmayan yolculuklardan. Çünkü hata yapmak hayatın içindedir. İnsan yanılır, düşer, yara alır ve devam eder. Fakat hiç yürünmemiş bir yolun sonunu öğrenmenin imkânı yoktur. O yol zihinde daima eksik kalır.</p>
<p>Bu yüzden korkaklık çoğu zaman korkudan çok kaçışla ilgilidir. Korku gelip geçici bir duygudur. İnsan bugün korkar, yarın daha az korkar. Ama kaçış kalıcıdır. İnsan her geri çekilişinde kendisiyle arasına yeni bir mesafe koyar. Bir süre sonra kaçtığı şey dışarıdaki dünya olmaktan çıkar; kendi hayatı olur. Yaşayabileceği ihtimaller olur. Olabileceği insan olur.</p>
<p>Ne tuhaftır ki kişi çoğu zaman bunu fark etmez. Kendisini koruduğunu sanır. Oysa koruduğu şey çoğu zaman yalnızca alışkanlıklarıdır. Çünkü bilinmeyen ürkütücüdür. Yeni olan ürkütücüdür. Değişim ürkütücüdür. İnsan tanıdığı mutsuzluğu, tanımadığı mutluluğa tercih edecek kadar garip bir varlıktır bazen. Sırf sonucu bilmediği için yeni bir hikâyeye başlamaktan vazgeçebilir.</p>
<p>Fakat hayatın sessiz bir adaleti vardır. İnsanın kaçtığı şeyler zamanla biçim değiştirerek karşısına yeniden çıkar. Yüzleşilmeyen her duygu başka bir kılıkta geri döner. Söylenmeyen her söz içeride yankılanmaya devam eder. Ertelenen her karar, zaman geçtikçe daha ağır hale gelir. Bu yüzden bazı yükler yaşandıkları için değil, yaşanmadıkları için ağırdır.</p>
<p>Bir noktadan sonra insan şunu sormaya başlar kendine: Daha önce de korkulmamış mıydı? Daha önce de aynı endişeler yaşanmamış mıydı? Daha önce de geri dönülmemiş miydi? Ve bütün bunların sonunda duyulan pişmanlık unutulmuş olabilir miydi? Aynı korkunun etrafında yıllarca dönüp durmak, aynı kapının önünden tekrar tekrar geçmek, aynı gölgeyi her seferinde biraz daha büyütmek&#8230; İnsan bazen kendi tekrarlarının mahkûmu olur.</p>
<p>Korkuların hafızası yoktur. Ama pişmanlıkların vardır. Dün korkup vazgeçen insanın bugünkü korkusu yenidir; fakat yarının pişmanlığı eski bir tanıdıktır. Yine aynı yere gelir oturur. Yine aynı soruyu bırakır insanın önüne: Ya o gün korkmasaydın?</p>
<p>Belki de korkaklığın özü burada saklıdır. Ortada çoğu zaman korkulacak bir şey yoktur. İnsanların çoğu bir canavardan kaçmaz. Bir uçurumdan da. Kaçılan şey çoğu zaman belirsizliğin kendisidir. Oysa hayat baştan sona belirsizlikten ibarettir. Kimse sonunu bilerek sevmez. Kimse kazanacağını bilerek başlamaz. Kimse yaralanmayacağından emin olarak güvenmez. İnsan bütün büyük adımlarını biraz karanlıkta atar.</p>
<p>Cesaret, korkunun yokluğu değildir. Korkuya rağmen yürüyebilmektir. Çünkü hayatın sonunda insanı tüketen şey korkuları değil, korkularına teslim ettiği yıllardır. Ve yıllar, insanın elinden sessizce kayan suya benzer. Geri dönüp bakıldığında geriye yalnızca şu düşünce kalır: Korkunç olan korku değildi. Korkunç olan, korkunun yerine yaşanmış bir hayat koyamamaktı.</p>
<p>Bir dostluğun nereye varacağını bilemezsiniz. Bir aşkın ne kadar süreceğini bilemezsiniz. Bir kararın sizi nereye götüreceğini bilemezsiniz. Bütün cevapları önceden öğrenmek isteyen insanın yaşayabileceği bir hayat yoktur.</p>
<p>Belki de bu yüzden korkak insan zamanla yalnızca hayatın değil, kendi kalbinin de yabancısı olur. Çünkü insan sürekli geri çekildiğinde arzularını da susturmaya başlar. İstememeyi öğrenir. Beklentilerini küçültür. Hayallerini azaltır. Böylece daha az acı çekeceğini düşünür. Oysa fark etmeden daha az yaşamaya başlar.</p>
<p>İnsanın kendisine yaptığı en büyük kötülüklerden biri budur. Kırılmamak için sertleşmek. Üzülmemek için uzaklaşmak. Kaybetmemek için hiç sahip olmamaya razı olmak. İlk bakışta bir korunma biçimi gibi görünür. Ama zamanla insanın içindeki canlı tarafları kurutur.</p>
<p>Hayat yalnızca güvenlikten ibaret değildir. Hayat biraz da yaralanmayı göze alabilmektir. Bir ağacın rüzgâra çıkması gibi. Bir geminin limandan ayrılması gibi. Bir insanın başka bir insana güvenmesi gibi. Bütün bunların içinde kaybetme ihtimali vardır. Ama tam da bu yüzden değerlidirler.</p>
<p>Korkak insan ise çoğu zaman limanda kalır. Çünkü denizin fırtınalı olabileceğini bilir. Haklıdır da. Deniz gerçekten fırtınalı olabilir. Fakat limanda geçen bir ömrün sonunda insanın aklında kalan şey fırtınalar değil, hiç açılamamış olmasıdır.</p>
<p>Yıllar sonra geriye dönüp baktığında bunu görür. Kendisini yaralayan şeylerin çoğunu unutmuştur. Ama cesaret edemediği anları unutamaz. Çünkü yaşanmış acılar hafifler. Yaşanmamış ihtimaller ise hafiflemez. İnsan zihninde yaşamaya devam ederler.</p>
<p>Belki de bu yüzden bazı pişmanlıklar yıllar geçse de eskimez. Çünkü onların konusu geçmiş değildir. Yaşanamamış bir gelecek duygusudur. Olabilecekken olmamış şeylerin yasını tutar insan. Ve bu yas, çoğu zaman yaşanmış kayıplardan daha uzun sürer.</p>
<p>Sonunda geriye dönüp bakıldığında korkaklığın büyük bir gürültüyle değil, sessizce çalıştığı görülür. Bir gün içinde değil, yıllar içinde eksiltir insanı. Büyük darbelerle değil, küçük vazgeçişlerle. Bir sabah uyandığında her şey yerli yerindedir ama insan içinde bir şeylerin azaldığını hisseder. İşte o eksilen şey çoğu zaman cesaret değil, hayattır.</p>
<p>Korkaklığın en acı tarafı budur: İnsan korktuğu şeylerin çoğunu hiç yaşamaz. Ama korktuğu için yaşayamadığı şeylerin eksikliğiyle ömrünün sonuna kadar yaşar.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>NAZIM HİKMET VE FÜTÜRİST AKIM – GÜZİDE HEKİMOĞLU</title>
		<link>https://www.yazi-yorum.net/2026/06/03/nazim-hikmet-ve-futurist-akim-guzide-hekimoglu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 03 Jun 2026 08:33:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[40 Ambar, 40 Yama]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yazi-yorum.net/?p=8758</guid>

					<description><![CDATA[yüzyılın başlarında siyasi ve teknolojik gelişmenin yanı sıra sanatta da köklü değişimler yaşanmıştır. Sanayi Devrimi’nin ortaya çıkardığı endüstrileşmeyle birlikte makine,...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<ol start="20">
<li>yüzyılın başlarında siyasi ve teknolojik gelişmenin yanı sıra sanatta da köklü değişimler yaşanmıştır. <em>Sanayi Devrimi</em>’nin ortaya çıkardığı endüstrileşmeyle birlikte makine, hız, teknoloji ve hareket kavramları hayatın merkezine yerleşmiştir. Modernleşmeyle birlikte insan, değişen dünyanın temposuna ayak uydurmak ve kendini yenilemek zorunda kalmıştır. Yaşanan bu köklü değişim insanın bakış açısını da değiştirmeye başlamıştır. Böylece çağın dinamizmi sanata yansımış ve bunun sonucunda birçok yeni sanat akımı ortaya çıkmıştır. Bu akımlardan biri olan <em>Fütürizm</em>, diğer adıyla &#8220;gelecekçilik&#8221;, geleceği, teknolojiyi ve ilerlemeyi sanatın merkezine yerleştiren yenilikçi bir sanat hareketidir.</li>
</ol>
<p>İtalya’da <em>Filippo Tommaso Marinetti</em> tarafından ortaya atılan bu akım geçmişin sanat anlayışına karşı çıkmıştır. Fütüristler hızın, makinenin, dinamizmin ve geleceğin estetiğini savunmuşlardır. Onlara göre sanat, durağanlığı değil hareketi; geleneği değil yeniliği temsil etmelidir. Kısaca hızın estetiği de denilebilir. Fütüristlere göre Sanat sadece güzelliği yansıtmakla sınırlı kalmamalıdır; sanat, aynı zamanda şehir dinamiklerini, hızı, teknolojiyi, modern yaşamın ruhunu da yansıtmalıdır. Geleceğin teknolojide olduğunu savunan bu sanat akımı, 1909 yılında yayımlanan <em>Fütürist Bildiri</em> ile ortaya çıkmıştır. Bildiri, <em>Le Figaro</em> gazetesinde yayımlanmış ve hızın çağın temel değeri olduğu vurgulanmıştır. Fütüristler hızın estetik bir güzelliğe sahip olduğunu savunur. Ayrıca tüm noktalama ve yazım kurallarına karşıdırlar.</p>
<p>Fütürizm her ne kadar İtalya’da ortaya çıksa da asıl gelişimini Rusya’da göstermiştir. Birinci Dünya Savaşı’nda bu akımın önde gelen sanatçıları maalesef hayatlarını kaybetmişler ve böylece İtalya’da yok olmaya başlamıştır. <em>Vladimir Mayakovski</em>’nin katkılarıyla daha güçlü ve sağlam temeller üzerine oturtulmuş daha etkili bir sanat hareketi haline gelmiştir. Ancak bazı edebiyat tarihçileri bu iki oluşumun birbiriyle tamamen farklı olduğu görüşündedir.(1)</p>
<p>Fütürist akımın temelinde teknolojik gelişme vardır. Bu gelişimin İnsan yaşamında yaptığı değişimi yüceltmiştir. Trenler, arabalar, fabrikalar kalabalık şehir hayatı ve makineler sanatçılar tarafından temel simge olarak kabul edilmiştir. Sanatçılar bu hareket kavramını eserlerinde keskin ritimler ve hızlı geçişlerle göstermeye çalışmışlardır. Fütürizm özellikle şiir alanında kendini göstermiş ve şekil olarak da şiirlerde hareketliliği yansıtmıştır. Fütüristlere göre şiirin şekli anlamla birlikte ortaya çıkar. Şiirde geleneksel imgelere, şekil özelliklerine, ölçü ve uyak düzenine tamamen karşı çıkmışlardır. Deneysel bir anlatıma sahiptirler. Edebiyatın durgunluktan ve uyuşukluktan uzak durması gerektiği savunulmuştur. Hatta onlar için tek gerçek saldırganlıktır ve bu da savaştır. Saldırganlık olmadan şaheser ortaya çıkmaz.(2) Fütürizm Mayakovski’nin ölümünden sonra gücünü kaybetmiştir.</p>
<p>Türk edebiyatında bu akımın en önemli temsilcisi <em>Nazım Hikmet</em>’tir. Rusya’da yaşadığı dönemde Mayakovski ile tanışan sanatçı onun şiirlerindeki hareketlilikten etkilenerek şiirlerine yeni bir soluk getirmiştir. Nazım’ın ilk şiirlerinde lirizm ön plandadır. Geleneksel kurallara bağlı ölçü ve kafiyeli şiirlerdir bunlar. Zamanla serbest şiir anlayışını benimser ve yıllar sonra ortaya çıkacak olan <em>Garip</em> akımını da etkilemiş olur. Memleket hasretiyle yazdığı şiirlerinde toplumcu gerçekçi bir anlayış izleyen Nazım Hikmet, Mayakovski’den etkilendiği şiirlerinde dinamizmin öne çıktığı görülür.</p>
<p>Nazım Hikmet Fütüristlerden farklı bir bakış açısına sahiptir. Fütüristler makineyi ve teknolojiyi çoğu zaman kendi başına bir değer olarak görürken, Nazım Hikmet bu unsurları insan emeği ve toplumsal dönüşüm bağlamında ele almıştır. Onun şiirlerinde makine, insanı gölgede bırakan bir güç değil; insanın üretim kapasitesini artıran bir araçtır. Makine seslerini şiire olduğu gibi almış şekil olarak da sesleri insan zihnine yansırmıştır. <em>Makinalaşmak</em> şiiri edebiyatımızda fütürist akımın en güzel örneklerinden biridir.</p>
<p><strong><em>Makinalaşmak İstiyorum!</em></strong></p>
<p><em>trrrrum,</em></p>
<p><em>trrrrum,</em></p>
<p><em>trrrrum!</em></p>
<p><em>trak tiki tak!</em></p>
<p><em>makinalaşmak istiyorum!</em></p>
<p><em>beynimden, etimden, iskeletimden geliyor</em></p>
<p><em>bu!</em></p>
<p><em>her dinamoyu altıma almak için çıldırıyorum!</em></p>
<p><em>tükrüklü dilim bakır telleri yalıyor,</em></p>
<p><em>damarlarımda kovalıyor oto-direzinler lokomotifleri!</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Salkımsöğüt</em> şiirinde daha güzel bir ritim, hareket görmemiz mümkündür. Atlıların koşması, uzaklaşması şekil olarak yansımıştır. Uzaklaşan atların sesleri olduğu gibi okurun zihninde canlanır ve seslerin uzaklaştığını hisseder;</p>
<p><em>…</em></p>
<p><em>Nal sesleri sönüyor perde perde,<br />
atlılar kayboluyor güneşin battığı yerde!<br />
</em></p>
<p><em>Atlılar atlılar kızıl atlılar,<br />
atları rüzgâr kanatlılar!<br />
Atları rüzgâr kanat&#8230;<br />
Atları rüzgâr&#8230;<br />
Atları&#8230;<br />
At&#8230;</em></p>
<p><em>Rüzgâr kanatlı atlılar gibi geçti hayat!</em></p>
<p>Bununla birlikte Nazım Hikmet’i yalnızca fütürist etkilerle açıklamak mümkün değildir. Onun şiiri; toplumcu gerçekçilik, Rus şiirinin öncü ve bireysel sanat anlayışının birleşiminden oluşan özgün bir yapı taşır. Fütürizm ona yeni bir ifade biçimi kazandırmış, şiirin kalıplaşmış sınırlarını aşmasında yardımcı olmuştur. Ancak Nazım Hikmet, bu etkileri olduğu gibi benimsemek yerine kendi dünya görüşü ve sanat anlayışı doğrultusunda yeniden yorumlamıştır.</p>
<p>Fütürizm, modern çağın hızını ve dinamizmini sanatın merkezine yerleştiren önemli bir akımdır. Nazım Hikmet ise bu akımın biçimsel ve estetik olanaklarından yararlanarak Türk şiirinde yenilikçi bir yol açmıştır. Onun eserlerinde görülen hareket, ritim ve modern yaşam imgeleri fütürist etkilerin izlerini taşırken, insanı ve toplumu merkeze alan yaklaşımı sayesinde bu etkiler özgün bir şiir dünyasına dönüşmüştür. Bu nedenle Nazım Hikmet’in şiiri, Fütürizmin yalnızca bir yansıması değil, onu aşan ve yeniden şekillendiren yaratıcı bir sentez olarak değerlendirilebilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kaynakça:</p>
<p>(1)Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi 42,1-2 (2002) 43-65 RUS EDEBİYATINDA FÜTÜRİZM M. Özlem Parer Dergipark</p>
<p>(2) Türkçebilgi.com</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yokluğa Baş Koymak – İlhan Gerimterli</title>
		<link>https://www.yazi-yorum.net/2026/05/28/yokluga-bas-koymak-ilhan-gerimterli/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 May 2026 15:35:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yazi-yorum.net/?p=8755</guid>

					<description><![CDATA[Her kayıpta eksilirmiş insan… Zihnin sisli bir havada rüzgârı kanatlarında hissetmeye çalışan bir kuş. Varlığın suskun. Bedenin yaralı. Yokluk can...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Her kayıpta eksilirmiş insan…</p>
<p>Zihnin sisli bir havada rüzgârı kanatlarında hissetmeye çalışan bir kuş. Varlığın suskun. Bedenin yaralı. Yokluk can damarına sinmiş. Peşini bırakmayan gölgen seni hapsetmeye çalışıyor. Melekler omzunda, Tanrı şaşkın, bacaklarına iğneler batırıyor, yavaş yavaş kendini yitirip yasa bırakıyorsun.</p>
<p>Ayakkabılar koridorda kalıyor, içeriye doğru ürkek bir adım atılıyor. Salondan gelen o boğucu uğultu, antrenin loşluğuna çarpıp dağılıyor. Ev insanlarla dolu. Kaybın arkasından ahlar vahlar. Kapı kapanmıyor. Gelenlere ve gitmek isteyenlere büyülü bir eşik. Gelenlere yalvarışlar gidenlere gözyaşı. Tülbentlerden sarkan acı, bıyıklarda kaybolan duman. Çaresiz suratlarda beliren ince bir çizgi. Kader çizgisinden ve umut hevesinden uzak. Tepene çöreklenen bir ağrı. Bu yokluk Tanrı buyruğu mu?</p>
<p>Gece yarısını geçince kalabalık yavaş yavaş dağılıyor, kapı en sonunda kapanıyor ve kilit sesinin yankısı boş koridorda sönüyor. Lambaları tek tek söndürüp sadece cılız bir gece ışığını bırakıyorsun geride. Ayakların seni ister istemez o odaya, o sessiz yatağa doğru çekiyor. Yastığa başını koyduğunda anlıyorsun asıl eksilmeyi. Kumaşın içine sinmiş o koku boğazına düğümleniyor. Yastığı çeviriyorsun, ters yüz ediyorsun, belki geçer diye; ama koku inatçı. Sanki gitmemiş gibi, sanki birazdan kapı açılacak gibi. Uykuya değil, yokluğa baş koyuyorsun her gece.</p>
<p>Sabahın ilk ışıkları panjurların arasından sızarken yataktan uyanıyorsun. Alışkanlıkla yüzünü yıkamak için banyoya yönelip musluğu açıyorsun. Soğuk su avuçlarına dolarken gözlerin hemen o mermer tezgâha kayıyor. Banyoda bir bardak. İçinde yarım kalmış bir tıraş fırçası. Sabunun kenarında kurumuş köpük izleri. Aynadaki buğu artık sadece senden. Bir zamanlar iki nefesin bıraktığı o pus, şimdi tek bir nefesin yetmediği bir boşluk. Tıraş bıçağının durduğu yer değişmiyor; sen dokunmaya korkuyorsun. Çünkü dokunsan, gerçekten gitmiş olacak.</p>
<p>Banyodan çıkıp yatak odasına dönüyorsun. Üzerini değiştirmek için gardırobun pirinç kulpunu kavradığında, ahşap kapaklar gıcırdayarak iki yana aralanıyor. Dolabın kapağını araladığında kumaşların arasında sıkışmış zaman yüzüne çarpıyor. Bir ceketin omzunda kalmış hafif bir çöküklük. Sanki hâlâ içinde biri varmış gibi. Elini uzatıyorsun, geri çekiyorsun. Çünkü temas etmek, kabullenmek demek.</p>
<p>Ayakların seni bu kez evin en korumasız yerine, mutfağa götürüyor. Tezgâhın üzerindeki temiz tabakları dolaba yerleştirirken ellerin mekanik bir ritimle hareket ediyor, ta ki o ana kadar. Mutfakta bir tabak fazla çıkıyor hâlâ. Sonra fark ediyorsun. Geri kaldırırken ses çıkarmamaya çalışıyorsun; sanki sessizlik daha az acıtacakmış gibi. Oysa sessizlik gidenin arkasında bıraktığı en gürültülü miras.</p>
<p>Mutfak masasının kenarındaki sandalyeye çöküp kalıyorsun. Gözlerin pencereden dışarıya, bahçedeki ağaçların rüzgârda sallanan yapraklarına takılıyor. Sokaktan geçenlerin sesleri evlerin duvarlarına çarpıyor ama içerideki zamanın akışı dışarıya hiç benzemiyor. Zaman ilerlemiyor, sadece genişliyor. Boşluk büyüyor, sen küçülüyorsun. İnsanların sesleri, tesellileri, duaları… Hepsi yüzeyde kalıyor. Çünkü kayıp, derinin altında değil; kemiğin içinde. Oraya kimse ulaşamıyor. Ve bir noktada şunu fark ediyorsun: Özlemek sadece hatırlamak değil. Özlemek, var olmayan bir şeyi hâlâ varmış gibi yaşamaya çalışmak.</p>
<p>Tanrı buyruğu mu bu yokluk? Yoksa insanın kendi içinden kendine verdiği en ağır hüküm mü?</p>
<p>Belki de kayıp dediğimiz şey, birinin gitmesi değil onunla birlikte kendinden kopan parçayı bir daha asla yerine koyamayacağını bilmektir.</p>
<p>Masadan kalkıyor, o fazla tabağın durduğu dolap kapağını yavaşça kapatıyorsun. Evin içinde, o seninle kalan boşluğun tam ortasında öylece duruyorsun.</p>
<p>Formun Üstü</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şehir Akıyordu – Zeynep Eşin</title>
		<link>https://www.yazi-yorum.net/2026/05/26/sehir-akiyordu-zeynep-esin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 26 May 2026 10:23:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[40 Ambar, 40 Yama]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yazi-yorum.net/?p=8752</guid>

					<description><![CDATA[Şehir akıyordu. Rayların üstünden geçen tramvaylar, vapurdan inen kalabalıklar, aceleyle kapanan dükkân kepenkleri, bir yerlere yetişmeye çalışan insanlar… Her şey...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="gs">
<div class="   ">
<div id=":pe" class="ii gt">
<div id=":pd" class="a3s aiL ">
<div id="avWBGd-20">
<div dir="auto">Şehir akıyordu. Rayların üstünden geçen tramvaylar, vapurdan inen kalabalıklar, aceleyle kapanan dükkân kepenkleri, bir yerlere yetişmeye çalışan insanlar… Her şey durmadan yer değiştiriyordu. Gün, akşamın içine giriyor; akşam geceye karışıyor; gece sabaha devriliyordu. Zaman büyük bir nehir gibi akıyordu şehrin içinden. Ben kıyısında kalmıştım.</p>
<div dir="auto"></div>
<div dir="auto">Sanki herkes görünmeyen bir rüzgârla ileri doğru sürükleniyordu da o rüzgâr benim bedenime değmiyordu. İnsanlar yaş alıyor, unutuyor, affediyor, yeni aşklara başlıyor, yeni perdeler asıyor, eski fotoğrafları çekmecelere kaldırıyordu. Ben ise hâlâ içimde kapanmayan bir kapının önünde bekliyordum.</div>
<div dir="auto"></div>
<div dir="auto">Martılar göğü yararak geçiyordu. Deniz sürekli kıyıyı siliyor, vapurlar insanları bir hayattan başka bir hayata taşıyordu. Kırmızı ışık yeşile dönüyor, çay bardakları boşalıyor, sigaralar kül oluyordu. Her şey eskimeyi biliyordu.</div>
<div dir="auto">Bir tek ben eskiyemiyordum.</div>
<div dir="auto"></div>
<div dir="auto">Göğsümün içinde durmuş bir oda vardı sanki. Perdesi yıllardır aynı rüzgârla kıpırdayan bir oda. Masanın üstünde yarım kalmış bir cümle. Bir sandalye hafifçe çekilmiş. Birinin biraz önce çıkıp geri dönecekmiş hissi bırakılmış odalarda olur ya hani… Öyle.</div>
<div dir="auto">Şehir ise beni beklemiyordu.</div>
<div dir="auto">Omzuma çarpıp geçiyordu insanlar. Bir kadının kahkahası kulağımın içinden geçiyor, bir çocuğun ağlaması ayaklarımın dibinden akıp gidiyordu. Kimse dönüp yüzüme bakmıyordu. Çünkü şehir, geride kalanları çok çabuk unutuyordu.</div>
<div dir="auto"></div>
<div dir="auto">Zaman çalışıyordu. Bunu en çok vitrinlerde görüyordum. Dün gördüğüm elbise değişiyor, manavın önündeki meyveler çürüyüp yenileri diziliyor, bir çiçek soluyor, başka biri açıyordu. Deniz bile aynı deniz değildi artık. Her dalga eski kıyıyı bozup yerine yenisini bırakıyordu.</div>
<div dir="auto"></div>
<div dir="auto">Ben hâlâ aynı kıyıda duruyordum. Bazen kendimi, nehrin ortasında unutulmuş bir taş gibi hissediyordum. Su üzerimden geçiyor ama beni götüremiyordu. İnsanlar konuşuyor, seviyor, kırılıyor, iyileşiyordu. Ben ise kendi içimde devrilmiş bir saatin altında kalmış gibiydim.</div>
<div dir="auto"></div>
<div dir="auto">Bir gün yürürken herkesin yüzü bulanıklaşmaya başladı. Sanki şehir hızlanıyordu da ben yavaşlıyordum. İnsanlar önümden su gibi akıyordu. Eller, sesler, parfümler, kahkahalar… Hiçbiri bende kalmıyordu. Bir tek içimdeki sessizlik büyüyordu.</div>
<div dir="auto">O an anladım: İnsan bazen hayatın dışında kalmıyordu. Hayat insanın içinden çıkıp gidiyordu. Ve geriye yalnızca, hareket eden dünyanın ortasında kımıldamadan duran biri kalıyordu.</div>
<div dir="auto">25.05.2026</div>
</div>
<div class="yj6qo"></div>
<div class="adL"></div>
</div>
</div>
</div>
<div id="avWBGd-21" class="WhmR8e" data-hash="0"></div>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tomris Uyar Öykü Armağanı 5 Yaşında</title>
		<link>https://www.yazi-yorum.net/2026/05/23/tomris-uyar-oyku-armagani-5-yasinda/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 23 May 2026 16:21:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[40 Ambar, 40 Yama]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yazi-yorum.net/?p=8749</guid>

					<description><![CDATA[Kamuoyuna Duyuru 2026 Tomris Uyar Öykü Armağanı kapsamında daha önce yayımlanan seçici kurul listesinde güncelleme yapılmıştır. Seçici kurulda yer alan...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p data-start="453" data-end="473"><strong data-start="453" data-end="473">Kamuoyuna Duyuru</strong></p>
<p data-start="475" data-end="585">2026 Tomris Uyar Öykü Armağanı kapsamında daha önce yayımlanan seçici kurul listesinde güncelleme yapılmıştır.</p>
<p data-start="587" data-end="691">Seçici kurulda yer alan Faruk Duman’ın yerine, yazar Berna Durmaz seçici kurul üyeliğine dahil olmuştur.</p>
<p data-start="693" data-end="765">2026 Tomris Uyar Öykü Armağanı seçici kurulu şu isimlerden oluşmaktadır:</p>
<ul data-start="767" data-end="833">
<li data-section-id="cxds2v" data-start="767" data-end="783">Berna Durmaz</li>
<li data-section-id="11o6vbc" data-start="784" data-end="799">Zeynep Eşin</li>
<li data-section-id="1d8n9ay" data-start="800" data-end="816">Derya Sönmez</li>
<li data-section-id="ks07u1" data-start="817" data-end="833">Kenan Şahbaz</li>
</ul>
<p data-start="835" data-end="864">Kamuoyuna saygıyla duyurulur.</p>
<p>Türk öykücülüğünün usta isimlerinden Tomris Uyar adına düzenlenen Tomris Uyar Öykü Armağanı, beşinci yılında edebiyat dünyasıyla buluşmayı sürdürüyor. Armağan, Yazı-Yorum Dergisi tarafından, Beyoğlu Belediyesi işbirliğiyle gerçekleştiriliyor.</p>
<p>Tomris Uyar Öykü Armağanı, öykü türünün genç okur kuşaklarına sevdirilmesini, genç öykü yazarlarının cesaretlendirilmesini ve öykü yayıncılığımızın nitelikli yapıtlarla beslenmesini amaçlıyor. Öyküleri, gündökümleri ve denemeleriyle edebiyatımızda özgün bir yer edinen Tomris Uyar’ın adını taşıyan bu armağan, yazarın edebiyatımıza kazandırdığı etik, dil ve anlatı mirasını yaşatmayı hedefliyor.</p>
<p>2026 Tomris Uyar Öykü Armağanı Şartnamesi kapsamında armağan, basıma hazır öykü dosyalarına veriliyor. Başvuracak yazarların 40–50 A4 Word sayfası uzunluğunda, Times New Roman 12 punto, 1,5 satır aralığıyla hazırlanmış öykü dosyalarını özgeçmişleriyle birlikte 15 Ağustos 2026 akşamına kadar belirtilen e-posta adresine göndermeleri gerekiyor. Bu tarihten sonra gönderilen dosyalar değerlendirmeye alınmayacak.</p>
<p>Armağan sonuçları Kasım 2026 başında açıklanacak, ödül töreni ise Kasım 2026 ortasında gerçekleştirilecek. Yazı-Yorum Dergisi tarafından düzenlenen Tomris Uyar Öykü Armağanı’na değer görülen öykü dosyası kitap olarak yayımlanacak.</p>
<p>Ayrıca armağan kapsamında, Beyoğlu Belediyesi işbirliğiyle yıl sonunda üç gün sürecek “2. Tomris Uyar Öykü Günleri” düzenlenecek. Etkinlik kapsamında söyleşiler, öykü okumaları, paneller ve çağdaş öykücülük üzerine özel oturumlar gerçekleştirilecek.</p>
<p>Başvuru Adresi<br />
<a href="mailto:tomrisuyaroykuyarismasi@gmail.com">tomrisuyaroykuyarismasi@gmail.com</a></p>
<p>Seçici Kurul<br />
Berna Durmaz<br />
Zeynep Eşin<br />
Derya Sönmez<br />
Kenan Şahbaz</p>
<p>Düzenleyen<br />
Yazı-Yorum Dergisi</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gökçenaz Sezer- Bir Günlük Sessizlik</title>
		<link>https://www.yazi-yorum.net/2026/05/20/gokcenaz-sezer-bir-gunluk-sessizlik/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 20 May 2026 15:54:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yazi-yorum.net/?p=8746</guid>

					<description><![CDATA[Okulun en kalabalık günlerinden biriydi. Sabah zilinin çalmasına dakikalar vardı ama koridorlar şimdiden insan sesleriyle dolmuştu. Bir yandan koşan öğrencilerin...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div dir="auto">Okulun en kalabalık günlerinden biriydi. Sabah zilinin çalmasına dakikalar vardı ama koridorlar şimdiden insan sesleriyle dolmuştu. Bir yandan koşan öğrencilerin ayak sesleri yankılanıyor, bir yandan dolap kapakları sertçe kapanıyordu. Her sınıftan başka bir kahkaha yükseliyor, üst üste konuşan sesler birbirine karışıyordu. Kantinin önünde sıra bekleyenler tartışıyor, alt katlardan beden eğitimi öğretmeninin düdüğü duyuluyordu. Sanki herkes aynı anda konuşuyor, aynı anda bir yere yetişmeye çalışıyordu.</div>
<div dir="auto">   Ama bütün o gürültünün içinde garip bir boşluk vardı. İnsanlar birbirine bakıyor ama gerçekten görmüyor gibiydi. Sorular soruluyor, cevaplar veriliyordu ama kimse karşısındakini tam anlamıyla dinlemiyordu. O gün ilk kez bunu fark ettim. Gürültü çok fazlaydı ama samimi bir sessizlik yoktu.</div>
<div dir="auto">   Sınıfa girdiğimde gözüm her zamanki gibi arka sıraya kaydı. Ada yine cam kenarında oturuyordu. Sırasının üstü düzenliydi; kitapları köşelere dikkatlice yerleştirilmiş, kalemi tam defterinin yanına bırakılmıştı. Başını hafifçe eğmiş, sessizce dışarıyı izliyordu. Sınıfta herkes birbiriyle konuşurken sanki onun etrafında görünmez bir sessizlik vardı.</div>
<div dir="auto">   Aslında Ada hep sessizdi. Öğretmen soru sorduğunda cevabı bilse bile parmak kaldırmazdı. Teneffüslerde kalabalık grupların içine girmez, çoğu zaman ya kitap okur ya da pencerenin önünde dalıp giderdi. Bazı insanlar onun sessizliğini kibir sanıyordu, bazılarıysa fark etmiyordu bile. Ama bana göre Ada&#8217;nın sessizliği (kibirli) bir duvar gibi değildi; daha çok kimsenin açıp bakmadığı kapalı bir oda gibiydi.</div>
<div dir="auto">   O gün ise bu sessizlik bana farklı geldi. Daha ağır… Daha yorgun…</div>
<div dir="auto">   Öğretmen ders anlatırken sınıf yine kendi halinde uğulduyordu. Ön sıradakiler fısıldaşıyor, arka taraftakiler gülüyordu. Ama Ada hiçbirine karışmadan defterine küçük küçük bir şeyler çiziyordu. Bir an başını kaldırıp sınıfa baktı. O bakışta garip bir yalnızlık vardı. Sanki herkesin içinde olup hiçbir yere ait hissedemiyordu.</div>
<div dir="auto">   İşte tam o anda, insanın bazen kalabalıkların içinde bile yalnız olabileceğini düşündüm.</div>
<div dir="auto">   Ada teneffüste yanıma geldi.</div>
<div dir="auto">   “Kalemini ödünç alabilir miyim?” dedi.</div>
<div dir="auto">   Sesi o kadar kısıktı ki neredeyse duyamadım. Kalemi uzatırken göz göze geldik. O an fark ettim bazı insanların sesi değil, varlığı duyulmuyordu.</div>
<div dir="auto">    Bahçeye çıktığımda herkes bir grubun içindeydi ama yine de yalnız gibiydi. Kahkahalar yükseliyordu, fakat çoğu insan birbirinin cümlesini yarıda kesiyor, gerçekten anlamadan cevap veriyordu. Ada ise okulun en köşedeki bankında tek başına oturmuş, elindeki kitabın sayfalarını ağır ağır çeviriyordu. Ada&#8217;nın gözlerindeki o sessiz yalnızlık uzun süre aklımdan çıkmadı. Kalabalığın ortasında bu kadar görünmez hissetmek nasıl bir duyguydu, bilmiyordum. Ama o an şunu fark ettim: Belki de insanlar konuşulmaktan çok, anlaşılmaya ihtiyaç duyuyordu.</div>
<div dir="auto">   Tam da bu düşünceyle o gün bir karar verdim. Bir günlüğüne daha az konuşacak, daha çok dinleyecektim.İlk başta zor oldu. Arkadaşlarım bir şey anlatırken araya girmemek, hemen kendi düşüncemi söylememek… Meğer insan sustuğunda çevresindeki sesler daha da çoğalıyormuş. Bir arkadaşım ailesinin sürekli tartıştığını anlattı. Bir diğeri sınavlardan korktuğunu söyledi. Hep gülen sınıf başkanının bile aslında çok yorulduğunu öğrendim.</div>
<div dir="auto">   Ve ben ilk kez insanların yüzlerinin arkasındaki duyguları görmeye başladım.</div>
<div dir="auto">   Öğle arası herkes koşarak sınıftan çıkarken Ada sınıfta kaldı. Camdan dışarı bakıyordu. Yanına gidip sessizce oturdum.</div>
<div dir="auto">   Bir süre hiçbirimiz konuşmadık.</div>
<div dir="auto">Sonra yavaşça:</div>
<div dir="auto">   “İnsan bazen konuşacak kelime bulamıyor,” dedi.</div>
<div dir="auto">   Bu kez aceleyle cevap vermedim. Sadece dinledim.</div>
<div dir="auto">   “Ben küçükken çok konuşurmuşum,” diye devam etti. “Ama zamanla kimse dinlemeyince insan susmayı öğreniyor.”</div>
<div dir="auto">   Bu cümle içimde uzun süre yankılandı. Çünkü bazen bir insanı sessiz yapan şey utangaçlık değil, anlaşılmamaktır.</div>
<div dir="auto">   Günün sonunda Ada tekrar yanıma geldi.</div>
<div dir="auto">   “Teşekkür ederim,” dedi.</div>
<div dir="auto">   Şaşırdım.</div>
<div dir="auto">   “Neden?” diye sordum.</div>
<div dir="auto">   Gülümsedi. Gözlerinde ilk kez hafif bir ışık vardı.</div>
<div dir="auto">   “Bugün beni gerçekten dinledin.”</div>
<div dir="auto">   O an anladım ki insanlar her zaman çözüm aramazdı; bazen sadece duyulmak isterdi. Ve bazen en büyük değişiklikler, en küçük sessizliklerde başlardı.</div>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Teşekkür Mektubu – Hande Kavgacı</title>
		<link>https://www.yazi-yorum.net/2026/05/20/tesekkur-mektubu-hande-kavgaci/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 20 May 2026 14:58:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[40 Ambar, 40 Yama]]></category>
		<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yazi-yorum.net/?p=8744</guid>

					<description><![CDATA[Birinden duymuştum; kavak ağaçlarının olduğu bir yerde bazıları kesilmelerini istemiş. Suyu çekiyor, sinek yapıyor, poleniyle insanı hapşırtıyor diye rahatsız oluyorlarmış....]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Birinden duymuştum; kavak ağaçlarının olduğu bir yerde bazıları kesilmelerini istemiş. Suyu çekiyor, sinek yapıyor, poleniyle insanı hapşırtıyor diye rahatsız oluyorlarmış. Bunu ilk duyduğumda şaşırmıştım. Bir ağaç nasıl suçlanabilir ki? Kendi doğasının gereğini yerine getirmekten başka ne yapar?</p>
<p>Kavaklar tabiatın aceleci çocuklarıdır. Diğer ağaçlar yanlara doğru dallanıp budaklanırken onlar göğe uzanır. Gövdeleri çok kalınlaşmadan, dalları meyveyle ağırlaşmadan büyürler. Dünyada fazla yer kaplamaya niyetleri yoktur sanki. Bu hâlleriyle, dar gelirli evlerin, aile üyelerine yük olmamaya çalışan hassas bireylerini andırırlar.</p>
<p>Gösterişsizdir kavaklar. Ne koca çınar gibi bilgeliği hatırlatırlar ne de sedir gibi gücü, ihtişamı. Ama yaşamın küçük ihtiyaçlarında izleri hep vardır: soğuk bir sabah ocağı tutuşturan kibrit, ev taşırken eşyayı saklayan sandık, çiftçinin ürününü koyduğu tahta kasa ya da tarlayı rüzgârdan koruyan doğal perde… Çoğu kez hepsi kavaktandır.</p>
<p>Yeri gelir kuşlara yuva, dertliye merhem olurlar. Bazen de yorgun bir göğse nefes verirler. Ihlamurun şifasına, zeytinin uzun ömrüne, meşenin dayanıklılığına öykünmeden, kendi paylarına düşeni sessizce yaparlar. Hatta asırlık ağaçlar kesilmesin diye Ayşeciğin defterinde, Ömerciğin kitabında kâğıda dönüşenler de çoğunlukla yine onlardır.</p>
<p>Bir de yol gösterir kavaklar. Hep bir sınırı işaret ederler; bir yerin başladığını ya da bittiğini haber verirler. Eskiden yol bilmeyenler yerleşim yerlerini onlara bakarak bulurmuş. “Kavak varsa köy yakındır” sözü de böyle doğmuş. Kavak ağacı suyu sevdiğinden, sulak yerlerde tutunur, çabuk boy verirmiş. Su varsa hayat vardır; hayat varsa köy vardır demekmiş. İnsana bir ocağa, bir kap aşa, tatlı bir yarenliğe yaklaştığını fısıldarlarmış.</p>
<p>Aşkın da ağacıymışlar. Eskiler, en esintisiz, bir tüyün bile kıpırdamadığı havalarda kavak ağaçlarını sallayan o bilinmez esintinin; insanı yerinde tutmayan, aklını çelen kendine özgü bir yelden doğduğuna inanırlarmış. Bu nedenle hayallere dalan, bastığı yeri görmeyen kimseler için “başında kavak yelleri esiyor” demişler.</p>
<p>Johannes Vermeer’in <em><i>İnci Küpeli Kız</i></em> tablosu gelir aklıma kavakları düşününce. Çünkü o tabloda da fazlalık yoktur; sanki dünya arka plandan silinmiştir. Karanlık bir boşluk içinde yüz, bakış ve inci küpenin ışığı kalır. Ressam gereksiz olan her şeyi çekip almış, geriye yalnızca anlamın kendisini bırakmıştır.</p>
<p>Kavaklar da biraz böyledir. Çevrelerini saran manzarayı geri iterler; onu görünmez kılarak kendilerini öne çıkarırlar. Bakışı fark ettirmeden yukarı taşırlar. Tarlanın ortasındaki geniş dallı bir söğüt gibi davetkâr değildirler; gölgeye çağırmaz, anı biriktirmezler. Bir salıncağı, bir çocuk kahkahasını üstlerinde taşımazlar. Ağaç olmak yeter onlara.</p>
<p>Hem mutlaka bir işe yaramaları da gerekmez zaten. Onlara bakmak, yapraklarının hışırtısını dinlemek bile yeter. Derler ki her ağacın rüzgâra söyleyecek bir sözü vardır. Kavaklarınki belki de en hüzünlüsüdür. Bu yüzden nice ozan dizelerinde onları anmıştır.</p>
<p>Nazım Hikmet’in <em><i>Kavak</i></em> şiirinde, ozanın yoldaşıdırlar. Onun her yaptığını görürler, bilirler. Sonunda şöyle der:</p>
<p>“Şahit ayıplarımıza,<br />
Şahit kayıplarımıza,<br />
Umudumuzun şahidi,<br />
Şahit bitlenişimize,<br />
Topraktaki işimize&#8230;<br />
Hey gidi kavak, hey gidi!”</p>
<p>Kimi zaman ayrılığın ağacı olurlar. Orhan Veli, <em><i>Hicret II</i></em><em><i>’</i></em>de sevilen bir şehirden ve orada bıraktığı aşkından ayrılırken, kavakları geride kalan hayatın sessiz tanığı gibi hatırlar:</p>
<p>“Şimdi kavak ağaçları görünüyor,<br />
Penceresinden,<br />
Kanal boyunca.</p>
<p>Gündüzleri yağmur yağıyor;</p>
<p>Ay doğuyor geceleri</p>
<p>Ve pazar kuruluyor, karşı meydanda.</p>
<p>Onunsa daima;</p>
<p>Yol mu, para mı, mektup mu;</p>
<p>Bir düşündüğü var.”</p>
<p>Böyledir işte kavaklar. Gün gelir Metin Altıok’un dizelerinde acının ardından ince bir ıslığa dönüşürler, gün gelir saat dokuzu beş geçe yapraklarını döker, bir milletin yasına karışırlar. Ama hep sessizdirler, gösterişsizdirler, boyun eğmezler. Huzur içinde göğe yükselirler, geride yalnız gönül okşayan bir hışırtı bırakarak.</p>
<p>Bu yüzden severim kavakları. İnsan da onlar gibi yaşamalı biraz: dimdik, sessiz, gösterişsiz&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>