<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<?xml-stylesheet type="text/xsl" media="screen" href="/~d/styles/rss2full.xsl"?><?xml-stylesheet type="text/css" media="screen" href="http://feeds.feedburner.com/~d/styles/itemcontent.css"?><rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" version="2.0">

<channel>
	<title>Hayatın Işığı Altında..</title>
	
	<link>http://www.ziranbula.com</link>
	<description>ışık tutmak için: ziranbula.</description>
	<lastBuildDate>Wed, 04 Nov 2009 08:10:06 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.8.5</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<atom10:link xmlns:atom10="http://www.w3.org/2005/Atom" rel="self" href="http://feeds.feedburner.com/ziranbula" type="application/rss+xml" /><atom10:link xmlns:atom10="http://www.w3.org/2005/Atom" rel="hub" href="http://pubsubhubbub.appspot.com" /><item>
		<title>Hürriyet Partisi</title>
		<link>http://www.ziranbula.com/bilgi/hurriyet-partisi/</link>
		<comments>http://www.ziranbula.com/bilgi/hurriyet-partisi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 04 Nov 2009 08:10:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bilgi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ziranbula.com/?p=3308</guid>
		<description><![CDATA[Hürriyet Partisi, DP&#8217;den kopan muhalif milletvekillerinin 20 Aralık 1955&#8242;te kurduğu Demokrat siyasal Merkez partisi.
Genel başkanlığını Ekrem Hayri Üstündağ ve Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu yaptı. 1957&#8242;de %3,8 oy aldı, Burdur&#8216;dan 4 milletvekili çıkardı. 24 Kasım 1958&#8242;de parti kendisini feshetti, çoğu CHP&#8217;ye geçti.

Hürriyet Partisi&#8217;nde Turan Güneş, Ekrem Alican, İbrahim Öktem, Fethi Çelikbaş gibi siyasetçiler yer alıyordu. Bu kişiler, [...]<p>www.ziranbula.com ||| Ziranbula.Com Egitim Sitesi<br/><br/><a href="http://www.ziranbula.com/bilgi/hurriyet-partisi/">Hürriyet Partisi</a></p>
<p><a href="http://www.ziranbula.com/bilgi/hurriyet-partisi/">Hürriyet Partisi</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Hürriyet Partisi, DP&#8217;den kopan muhalif milletvekillerinin 20 Aralık 1955&#8242;te kurduğu Demokrat siyasal Merkez partisi.</p>
<p>Genel başkanlığını Ekrem Hayri Üstündağ ve Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu yaptı. 1957&#8242;de %3,8 oy aldı, <a href="http://www.ziranbula.com/iller/burdur/"  class="alinks_links" onclick="return alinks_click(this);" title=""  rel="external">Burdur</a>&#8216;dan 4 milletvekili çıkardı. 24 Kasım 1958&#8242;de parti kendisini feshetti, çoğu CHP&#8217;ye geçti.</p>
<p><span id="more-3308"></span></p>
<p>Hürriyet Partisi&#8217;nde Turan Güneş, Ekrem Alican, İbrahim Öktem, Fethi Çelikbaş gibi siyasetçiler yer alıyordu. Bu kişiler, DP yönetimiyle, basına ispat hakkı tanınması meselesinde ters düştüler.Hürriyet Partisi siyasette ve ekonomide liberal bir politika savunmuştur.<br />
<h3>İlgi Çekici Bazı Yazılar</h3>
<ul class="related_post">
<li><a href="http://www.ziranbula.com/ataturk/nutuk/istanbulda-bazi-kimselere-gonderdigim-mektup/" title="İSTANBUL&#8217;DA BAZI KİMSELERE GÖNDERDİĞİM MEKTUP">İSTANBUL&#8217;DA BAZI KİMSELERE GÖNDERDİĞİM MEKTUP</a></li>
<li><a href="http://www.ziranbula.com/not/serveti_funun_edebiyati/" title="SERVET-İ FÜNUN EDEBİYATI ">SERVET-İ FÜNUN EDEBİYATI </a></li>
<li><a href="http://www.ziranbula.com/turktarih/hazar-imparatorlugu/" title="Hazar İmparatorluğu">Hazar İmparatorluğu</a></li>
<li><a href="http://www.ziranbula.com/tiyatro-skec-piyes/nasihat-tiyatro-oyunlari-skecler-piyesler-orotoryolar/" title="NASİHAT (TİYATRO OYUNLARI, SKEÇLER, PİYESLER, OROTORYOLAR)">NASİHAT (TİYATRO OYUNLARI, SKEÇLER, PİYESLER, OROTORYOLAR)</a></li>
<li><a href="http://www.ziranbula.com/edebiyat/satirik-siir/" title="SATİRİK ŞİİR">SATİRİK ŞİİR</a></li>
<li><a href="http://www.ziranbula.com/yazar/enis-behic-koryurek/" title="ENİS BEHİÇ KORYÜREK">ENİS BEHİÇ KORYÜREK</a></li>
<li><a href="http://www.ziranbula.com/filozof/gottfried-leibniz/" title="Gottfried Leibniz">Gottfried Leibniz</a></li>
<li><a href="http://www.ziranbula.com/yazar/yilmaz-guney/" title="YILMAZ GÜNEY">YILMAZ GÜNEY</a></li>
<li><a href="http://www.ziranbula.com/osmanli/sultan-ii-suleyman-han/" title="Sultan II. Süleyman Han">Sultan II. Süleyman Han</a></li>
<li><a href="http://www.ziranbula.com/iller/giresun-cografyasi/" title="Giresun Coğrafyası">Giresun Coğrafyası</a></li>
</ul>
<p>www.ziranbula.com ||| Ziranbula.Com Egitim Sitesi<br/><br/><a href="http://www.ziranbula.com/bilgi/hurriyet-partisi/">Hürriyet Partisi</a></p>
<p><a href="http://www.ziranbula.com/bilgi/hurriyet-partisi/">Hürriyet Partisi</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ziranbula.com/bilgi/hurriyet-partisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mezura nerelerde kullanılır?</title>
		<link>http://www.ziranbula.com/sorum-var/mezura-nerelerde-kullanilir/</link>
		<comments>http://www.ziranbula.com/sorum-var/mezura-nerelerde-kullanilir/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 20 Oct 2009 20:56:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sorum Var?]]></category>
		<category><![CDATA[hayatın ışığı]]></category>
		<category><![CDATA[hayatın ışığı altında]]></category>
		<category><![CDATA[işiği]]></category>
		<category><![CDATA[MEZURA NEREDE KULLANILIR]]></category>
		<category><![CDATA[mezura nerelerde kullanılır]]></category>
		<category><![CDATA[soru.ziranbula]]></category>
		<category><![CDATA[www.ziranbula.com]]></category>
		<category><![CDATA[ziranbula]]></category>
		<category><![CDATA[ziranbula.com]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ziranbula.com/?p=3306</guid>
		<description><![CDATA[Bu soru Ziranbula.Com &#8220;Sorulara Cevaplar&#8221; köşesinde sorulmuştur. Cevapları görmek ya da soruyu cevaplaman için işte adres:  http://www.soru.ziranbula.com/yasam/mezura-nerelerde-kullanilir.html
Benzer Yazılar

Soru: Şeritmetre, metre, mezura nerelerde ve hangi meselklerde kullanılır?
ziranbula.com Site Ekeleme Kuralları
Hakkımda

www.ziranbula.com &#124;&#124;&#124; Ziranbula.Com Egitim SitesiMezura nerelerde kullanılır?
Mezura nerelerde kullanılır?
<p>www.ziranbula.com ||| Ziranbula.Com Egitim Sitesi<br/><br/><a href="http://www.ziranbula.com/sorum-var/mezura-nerelerde-kullanilir/">Mezura nerelerde kullanılır?</a></p>
<p><a href="http://www.ziranbula.com/sorum-var/mezura-nerelerde-kullanilir/">Mezura nerelerde kullanılır?</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bu soru Ziranbula.Com &#8220;Sorulara Cevaplar&#8221; köşesinde sorulmuştur. Cevapları görmek ya da soruyu cevaplaman için işte adres:  <a href="http://www.soru.ziranbula.com/yasam/mezura-nerelerde-kullanilir.html">http://www.soru.ziranbula.com/yasam/mezura-nerelerde-kullanilir.html</a><br />
<h3>Benzer Yazılar</h3>
<ul class="related_post">
<li><a href="http://www.ziranbula.com/sorum-var/metreyi-kullanan-meslekler/" title="Soru: Şeritmetre, metre, mezura nerelerde ve hangi meselklerde kullanılır?">Soru: Şeritmetre, metre, mezura nerelerde ve hangi meselklerde kullanılır?</a></li>
<li><a href="http://www.ziranbula.com/not/ziranbulacom-site-ekeleme-kurallari/" title="ziranbula.com Site Ekeleme Kuralları">ziranbula.com Site Ekeleme Kuralları</a></li>
<li><a href="http://www.ziranbula.com/hakkimda/" title="Hakkımda">Hakkımda</a></li>
</ul>
<p>www.ziranbula.com ||| Ziranbula.Com Egitim Sitesi<br/><br/><a href="http://www.ziranbula.com/sorum-var/mezura-nerelerde-kullanilir/">Mezura nerelerde kullanılır?</a></p>
<p><a href="http://www.ziranbula.com/sorum-var/mezura-nerelerde-kullanilir/">Mezura nerelerde kullanılır?</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ziranbula.com/sorum-var/mezura-nerelerde-kullanilir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türkçülüğün Esasları – Türkçülüğün Özü-4</title>
		<link>http://www.ziranbula.com/turkculugun-esaslari/turkculugun-esaslari-%e2%80%93-turkculugun-ozu-4/</link>
		<comments>http://www.ziranbula.com/turkculugun-esaslari/turkculugun-esaslari-%e2%80%93-turkculugun-ozu-4/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 23 Jul 2009 18:11:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Türkçülüğün Esasları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ziranbula.com/?p=3302</guid>
		<description><![CDATA[VIII Milli Vicdanı Güçlendirmek
 Sosyal sınıflar başlıca, üç bölüme ayrılır: Aile toplulukları, politik  topluluklar ve meslek toplulukları bunlar arasında en önemli olan, politik  topluluklardır. Çünkü politik bir topluluk kendi başına yaşayan, bağımsız veya  yarı bağımsız bir kuruldur. Aile gruplarıyla meslek grupları ise bu kurulların  parçaları, bölümleri niteliğindedir. Yani politik kurumlar birer [...]<p>www.ziranbula.com ||| Ziranbula.Com Egitim Sitesi<br/><br/><a href="http://www.ziranbula.com/turkculugun-esaslari/turkculugun-esaslari-%e2%80%93-turkculugun-ozu-4/">Türkçülüğün Esasları – Türkçülüğün Özü-4</a></p>
<p><a href="http://www.ziranbula.com/turkculugun-esaslari/turkculugun-esaslari-%e2%80%93-turkculugun-ozu-4/">Türkçülüğün Esasları – Türkçülüğün Özü-4</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="font-family: Arial;"><span style="color: #800000;">VIII Milli Vicdanı Güçlendirmek</span></span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Sosyal sınıflar başlıca, üç bölüme ayrılır: Aile toplulukları, politik  topluluklar ve meslek toplulukları bunlar arasında en önemli olan, politik  topluluklardır. Çünkü politik bir topluluk kendi başına yaşayan, bağımsız veya  yarı bağımsız bir kuruldur. Aile gruplarıyla meslek grupları ise bu kurulların  parçaları, bölümleri niteliğindedir. Yani politik kurumlar birer sosyal  organizmadır: aile grupları bu organizmanın hücreleri, meslek gurupları da  organları gibidir. Bundan dolayıdır ki aile ve meslek topluluklarına ikinci  derece topluluklar adı verilir.</span></strong></p>
<p><span id="more-3302"></span></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Politik oluşumlar da, başlıca, üçe ayrılırlar: Klan, topluluk ve toplum.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Klan, bir kavimden yalnız küçük bir kısmının politik bir kurul halini alması ile  oluşur. Mesela bir kavim bağımsız aşiretlere ayrılınca, bu aşiretlerden her biri  bir klandır. İlkel kavimler, hep bu klan hayatını yaşarlar. Bir zaman gelir ki  klanlardan biri diğerini feth ederek egemenliği altına alır. Fakat içine aldığı  klanlar genellikle altına alır. Fakat içine aldığı klanlar genellikle kendi  kavimden aşiretler değildir. Başka kavimlere veya başka dinlere mensup klanları  yenerek kendi egemenliğine aldığından oluşan yeni kurul bütünlüğünü kaybeder:  farklı kavimlere ve dinlere mensup klanlardan kurulu bir karışım biçimini alır.  Bu karışıma topluluk adı verilir. O halde, bütün feodal beyliklerle bütün  imparatorluklar topluluk özelliğindedirler. Çünkü, bu politik organizasyonlarda  başka başka kavimlere ve dinlere mensup klanlar vardır.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Yine bir zaman gelir ki, bu topluluklar da dağılmağa başlar. İmparatorlukların  içinde, dil ve milli kültür bakımından ortak vicdana, ortak ülküye sahip bir  milliyet halini alır. Bu milliyet, milli vicdana sahip olduktan sonra artık uzun  süre bağımlı halde kalamaz. Er geç, politik bağımsızlığını elde ederek,  bağımsızlığına sahip politik bir kurul haline girer. İşte, ancak, bu bütünlüğe  ulaşmış, birleşmiş ve bağımsız oluşuma toplum adı verilebilir. Bu toplumlara  aynı zamanda, millet adı da verilir. Demek ki, gerçek toplumlar ancak  milletlerdir; ancak kavimler, birdenbire, millet haline giremezler. Klanlar  halinde, sosyal hayatın adeta çocukluk devresini geçirirler. Nihayet,  imparatorluğun zulmüne katlanmayarak, bağımsız hayat yaşamak üzere topluluktan  ayrılırlar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Topluluk hayatı esir kavimler için zararlı olduğu derecede egemen kavim için de  zararlıdır. Buna, kendi kavmimizden daha açık bir örnek olmaz: Türkler, Osmanlı  İmparatorluğu&#8217;nun kurucusu iken, bu topluluğun oluşturduğu feodalizm içinde kul  durumuna düştüler. Aynı zamanda, hayatlarını bu topluluğa asker ve jandarma  görevlerini yerine getirmekle geçirdiklerinden, kültür ve ekonomi bakımından  yükselmeğe zaman bulamadılar. Diğer kavimler, Osmanlı topluluğundan kültürlü,  medeni ve zengin bir halde ayrılırken; zavallı Türkler, ellerindeki kırık bir  kılıçla eski bir sapandan başka bir mirasa sahip olamadılar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Bununla beraber, bir insan için çocukluk ve çıraklık devirlerinden geçmek nasıl  zorunlu ise bir kavim için de klan ve topluluk stajlarının yapmak öylece  zorunludur. Her kavim, ancak bir aşamalardan geçtikten sonradır ki, toplum ve  millet haline gelebilmiştir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Şu kadar var ki, toplum hayatına çabuk ulaşan egemen bir millet, topluluk  devrini daha az zararlı olarak geçirebilir. Mesela İngiliz kavmi henüz İskoçya  ya ve <a href="http://www.ziranbula.com/ulkeler/irlanda/"  class="alinks_links" onclick="return alinks_click(this);" title=""  rel="external">İrlanda</a> ülkelerini fethetmeden önce, toplum halini almıştı. Halkın seçtiği  millet vekilleri, lordlarla birleşerek, memleketi yönetiyorlardı. Saray, bir  gölgeden ibaret kalmıştı. Bundan dolayı bütün meseleler sarayın çıkarına değil,  halkın faydasına uygun bir biçimde hallediliyordu. İngiliz kavmi, bundan beş yüz  yıl önce düşünüp karar veren, uyanık bir millet haline girmişti. Yüzyıllarca  İngiliz parlamentosu, sadece Anglo-Saksonlardan oluşmak şartıyla görüşmeler  yaptı. İçlerinde milli politikaya engel olacak hiçbir yabancı eleman milli  olmayan akımlar sürükleyecek hiçbir yabancı fert yoktu.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> İngilizler, tam dört yüz sene, bu içten meşrutiyet hayatını yalnız kendi  aralarında yaşadıktan milli kültürlerini ve milli karakterlerini artık bozulmaz  ve değişmez bir manevi kuvvet haline getirdikten sonradır ki, İskoçya, Galler ve  İrlanda ülkelerini fethederek <a href="http://www.ziranbula.com/ulkeler/1120/"  class="alinks_links" onclick="return alinks_click(this);" title=""  rel="external">İngiltere</a>&#8216;ye kattılar. Fakat bu katma, yalnız  politik bir katmadan ibaretti. Hiç bir zaman İngilizler bu üç yabancı kavmin  İngiltere toplumuna Anglo Sakson milletine katılmasına imkan tanımadılar, ülke  sanki yine eskisi gibi yalnız İngilizcilerden ibaret imiş gibi, sadece İngiliz  çıkarı ve İngiliz ideali bakımından yönetildi. Daha sonraları, Amerika gibi,  Hindistan gibi, Güney Afrika gibi Mısır gibi Avustralya gibi sömürgelere ve  kolonilere sahip oldular. Fakat, yine daima Parlamento İngiliz Parlamentosu  halinde, kabine Anglo Sakson kabinesi halinde kaldı. İngiliz milleti, gittikçe  büyüyen bu politik topluluk içinde, kendi benliğini bir an için olsun hiç  unutmadı. İşte, İngiliz milletinin, yüzyılllardan beri, dünya politikasında  egemenliğini elinde bulundurmasının nedeni budur.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Görülüyor ki, bir kavim, ancak kendi kendini milli bir parlamento ile yöneten  gerçek bir millet haline geldikten sonra, yüksek ve içten bir toplum hayatı  yaşayabilir. Avrupa&#8217;nın diğer kavimleri, bu gerçeği pek geç anlayabildiler.  Çünkü, iki yüz yıl öncesine kadar, Avrupa&#8217;nın diğer bölgelerinde halkla ve  ülkeler hükümdar ailelerinin esirleri ve malikaneleri hükmünde idiler. Bir  hükümdar, kızını evlendirirken, yurdunun bir bölümünü ona çeyiz olarak  verebilirdi. Bir hükümdar, vilayetlerinden birini başka bir hükümdara hediye  edebilir veya satabilirdi. Miras yoluyla, memleketin bir kısmı yabancı bir  hükümdarın eline geçebilirdi. Kısaca, halkların, kavimleri hiçbir varlığı  hesapta hiçbir yeri yoktu. Devlet demek, hükümdar demekti. Bu ilke yalnız XIV.  Louis&#8217;ye özgü değildi. İngiltere&#8217;nin dışında, bütün Avrupa devletlerinin  politikada tuttukları yol bundan ibaretti.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Fakat milliyet devresi, sonunda diğer Avrupa kavimleri için de gelip çattı.  Hollandalılar, Fransızlar, v.b. kendi kendini yöneten birer millet halini almağa  başladılar. Tarih, genel bir kural olarak gösteriyor ki, her nereye milliyet  ruhu girdiyse orada büyük bir ilerleme ve gelişme akımı doğdu. Politika din,  ahlak, hukuk, estetik, bilim, felsefe, ekonomi, dil hayatlarının hepsini  gençlik, içtenlik tazelik geldi. Her şey yükselmeğe başladı. Fakat, bütün bu  gelişmelerin üstünde olarak, yeni bir karakterin oluştuğunu yine bize  karşılaştırmalı, tarih haber veriyor. Milli vicdan nerede oluşmuşsa artık orası  sömürge olma tehlikesinden sonsuza kadar kurtulmuştur.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Gerçekten de, bugün milletler cemiyeti <a href="http://www.ziranbula.com/ulkeler/almanya/"  class="alinks_links" onclick="return alinks_click(this);" title=""  rel="external">Almanya</a>&#8216;yı bir sömürge halinde <a href="http://www.ziranbula.com/ulkeler/fransa/"  class="alinks_links" onclick="return alinks_click(this);" title=""  rel="external">Fransa</a>&#8216;ya  sunsa acaba Fransızlar bu hediyeyi kabule cesaret edebilirler mi? <a href="http://www.ziranbula.com/ulkeler/macaristan/"  class="alinks_links" onclick="return alinks_click(this);" title=""  rel="external">Macaristan</a>&#8216;ı  <a href="http://www.ziranbula.com/ulkeler/romanya/"  class="alinks_links" onclick="return alinks_click(this);" title=""  rel="external">Romanya</a>&#8216;nın, <a href="http://www.ziranbula.com/ulkeler/bulgaristan/"  class="alinks_links" onclick="return alinks_click(this);" title=""  rel="external">Bulgaristan</a>&#8216;ı Yunanlıların mandası altına koymak istersek, bu iki  devlet şu mandaları kabule yanaşabilir mi? Şüphesiz hayır! Çünkü mandası altına  girecek ülkeler kolay egemen olmak ister. Halbuki milli vicdanı uyarmış bir  ülkeye kocaman ordular gönderilse bile orada en küçük bir nüfuz kazanmak mümkün  değildir. İngilizlerin Trakya ile İzmir&#8217;i Yunanlıların, Adana ve çevresini  Fransızların, Antalya&#8217;yı <a href="http://www.ziranbula.com/ulkeler/italya/"  class="alinks_links" onclick="return alinks_click(this);" title=""  rel="external">İtalya</a>nların mandası altına vermesi, İstanbul&#8217;u kendi  eline geçirmek içindi. Bütün bu devletlerin Anadolu milli vicdanının uyandığını,  Yunan ordularının milli ayaklanma karşısında buz gibi eridiğini görünce, bu ham  sevdalardan vazgeçmeye başladılar. Amerika&#8217;nın ne Ermenistan&#8217;da, ne Türkiye&#8217;de  manda kabulüne yanaşmaması da buralardaki milli vicdanın şiddetini görmesinden  dolayıdır. Halbuki, İngilizlerle Fransızlar Arabistan&#8217;ı aralarında bölüşmekte  hiçbir sakınca görmediler. Çünkü bütün aşiretlerin klan hayatı yaşayan şehirleri  henüz toplum devresine gelmemiş olan Arabistan&#8217;da milli vicdanın henüz uyanmamış  olduğunu biliyorlardı.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Görülüyor ki, son yüzyıllarda, milli vicdanın uyandığı yerlerde, artık  imparatorluk kalamıyor, sömürge hayatı devam edemiyor. <a href="http://www.ziranbula.com/ulkeler/rusya/"  class="alinks_links" onclick="return alinks_click(this);" title=""  rel="external">Rusya</a>, <a href="http://www.ziranbula.com/ulkeler/avusturya/"  class="alinks_links" onclick="return alinks_click(this);" title=""  rel="external">Avusturya</a> ve  Türkiye İmparatorluklarının dağılması Birinci Dünya savaşının bir sonucu  değildi. Birinci Dünya Savaşı daha önceden esaslı nedenlerin hazırlamış olduğu  sonucun meydana çıkmasını rastgele bir sebep olmaktan başak bir rol oynamadı.  Eğer bu imparatorlukların içinde yaşayan kavimlerin arasında milli vicdana sahip  ve artık esir olarak yaşaması mümkün olmayan ideal sahibi milletler  bulunmasaydı, Birinci Dünya Savaşı bu imparatorlukları deviremezdi. Nasıl ki  Alman devleti uyumlu bir milletten oluştuğu için Fransızların bu kadar  yıkıcılığına rağmen bir türlü yıkılmıyor. Hatta, ileride Avusturya  topluluğundan ayrılan Avusturya Almanları ile birleştirebileceği için, Birinci  Dünya Savaşı&#8217;ndan daha kuvvetli çıkmıştır da denebilir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Bir taraftan Avrupa&#8217;da bu sonuç doğarken, diğer taraftan Asya&#8217;da başka sonuçlar  doğuyordu. <a href="http://www.ziranbula.com/ulkeler/suriye/"  class="alinks_links" onclick="return alinks_click(this);" title=""  rel="external">Suriye</a>, Irak, Filistin, Hicaz ülkeleri Türkiye topluluğundan  ayrılmakla beraber, bağımsızlığa kavuşamadılar. Çünkü, buralarda oturan  insanların milli vicdanı tamamen uyanmamıştı. Şüphesiz, buralarda da milli  vicdan uyandığı gün, artık Fransız ve İngiliz mandaları bir saniye bile  duramayacaklardır. Nasıl ki İngiltere devleti, Birinci Dünya Savaşı&#8217;ndan galip  çıkmakla beraber, İrlanda&#8217;nın, <a href="http://www.ziranbula.com/ulkeler/malta/"  class="alinks_links" onclick="return alinks_click(this);" title=""  rel="external">Malta</a>&#8216;nın, Mısır&#8217;ın özelliklerini yani  bağımsızlığa doğru ilk adımlarını kabul etmek zorunda kaldı. Avustralya, Kap,  Kanada, Yeni Zellenda gibi Anglo &#8211; Saksonların yerleştikleri ülkelerde tam  özerklikler verme zorunluluğunu duydu. Tarihin ve bugünün bu tanıklıkları bize  gösteriyor ki, bugün Avrupa&#8217;da milli vicdana sahip olmayan hiçbir kavim  kalmamıştır. Buna göre, Avrupa&#8217;nın hiçbir ülkesinde sömürge kurmaya imkan  yoktur.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> İslam dünyasında da artık sömürge hayatına son vermek için, Müslüman kavimlerde  milli vicdanı kuvvetlendirmekten başka çare yoktur. </span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Bir zamanlar, İslam Birliği ideali Müslüman kavimlerin bağımsızlığa  kavuşmalarını, ülkelerini sömürge halinden kurtulmasını sağlar sanılıyordu.  Halbuki pratik tecrübeler gösterdi ki, İslam Birliği, bir taraftan teokrasi ve  klerikalizm gibi gerici akımları doğurduğundan, öte yandan da İslam dünyasında  milliyet ideallerinin ve milli vicdanların uyanmasına karşı bulunduğundan  Müslüman kavimlerin ilerlemelerine engel olduğu gibi, bağımsızlıklarına da  engeldir. Çünkü İslam dünyasında milli vicdanın gelişmesini sekteye uğratmak,  Müslüman milletlerin bağımsızlıklarına engel olmak demektir. Teokrasi ve  klerikalizm akımları ise, cemiyetlerin geride kalmasına, hatta gittikçe  gerilemesine en büyük nedendir. </span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> O halde, ne yapmalı? Her şeyden önce, gerek ülkemizde gerek diğer İslam  ülkelerinde daima milli vicdanı uyandırmağa ve kuvvetlendirmeğe çalışmalı.  Çünkü, bütün ilerlemelerin kaynağı milli vicdan olduğu gibi, milli bağımsızlığın  doğuş yeri de, dayanağı da yalnız odur.</span></strong><br />
<strong><span style="font-family: Arial; color: #800000;">IX Milli Dayanışmayı Güçlendirmek</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Mütareke&#8217;den sonra, İngilizleri, Fransızları yakından görmeğe, tanımağa  başladık. Bunlarda ilk gözümüze çarpan yön medeni ahlakın bozukluğudur.  Özellikle yurdumuza gelen veya Malta&#8217;da egemen olan İngilizlerin medeni  ahlakının çok düşük bulduk. Sömürge halkının soyma, yenilmişlere kul, köle gibi  davranmak savaş esirlerinin ve hatta barış esirlerinin parasını, eşyasını çalmak  onlarca tamamen helaldir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> İngiliz milletinin medeni ahlakında gördüğümüz bu düşüklüğe rağmen, itiraf  edelim ki, vatani ahlakını pek yüksek bulduk. Türkiye&#8217;de yüzlerce, hatta  binlerce vatan haininin ortaya çıkmasına karşılık, bütün İngiltere&#8217;de tek bir  vatan haini ortaya çıkmadı. O halde, bizde medeni ahlakın daha yüksek olması  neye yaradı? Keşke bizde de, bunların yerine, yalnız vatani ahlak yüksek  olsaydı!</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Vatani ahlakın yüksel olması, milli dayanışmanın temelidir. Çünkü vatan, üstünde  oturduğumuz toprak demek değildir. Vatan, milli kültür dediğimiz şeydir ki  üstünde oturduğumuz toprak onun ancak dış görünüşünden ibarettir. Ve onun dış  görünüşü olduğu içindir ki kutsaldır. O halde, vatani ahlak, milli ideallerden  milli görevlerden oluşmuş bir ahlak demektir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> O halde, milli dayanışmayı kuvvetlendirmek için, her şeyden önce; vatani ahlakı  yükseltmek için ne yapmalıyız?</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> </span></strong> <span style="font-family: Arial;">&#8220;Vatan, milli kültürdür&#8221;<strong> demiştik. Demek ki vatan; din, ahlak ve estetik  güzelliklerin bir müzesidir, bir sergisidir. Vatanımızı içten gelen bir aşkla  sevmemiz, bu içten güzelliklerin ütünü olduğu içindir. O halde, milli  kültürümüzü bütün güzellikleriyle ne zaman meydana çıkarırsak, vatanımızı en çok  o zaman seveceğiz ve bu kadar şiddetle seveceğimiz o sevimli vatan uğruna,  şimdiye kadar yaptığımız gibi, yalnız tehlike zamanlarında hayatımızı değil,  barış zamanlarında da bütün şahsi ve toplum tutkularımızı feda edebileceğiz.  Görülüyor ki milli dayanışmayı kuvvetlendirmek için, ilk önce, milli kültürü  yükseltmekle sorumlu olan aydınların bu işi çabuk başarmaları gerek.</strong></span></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Milli dayanışmanın birinci temeli &#8220;vatani ahlak&#8221; olduğu gibi, ikinci temeli de   medeni ahlak&#8221; tır. Vatani ahlak, kendi milliyetimizi kutsal tanımaktan ibaret  olduğu gibi, medeni ahlak da milletimizin fertleriyle onlara benzeyen diğer  fertleri saygın tanımaktan ibarettir. Cemiyet kutsal olunca, onun fertleri de  kutsal olmaz mı?</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> O halde vatanımızı, milletimizi nasıl seviyorsak, milletdaşlarımızı da öylece  sevmeliyiz. Bütün milletdaşlarını sevmeyen bir adam, milletini de sevmiyor  demektir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Şimdiye kadar aydınların halkı ve halkın aydınları sevmesi mümkün değildi.  Çünkü, terbiyelerini aydınlar Osmanlı medeniyetinden, halk ise Türk kültüründen  almışlardı. Ayrı terbiyelerle yetişen iki sınıf nasıl birbirini sevebilir?  Bundan başka, aydınlar sarayın kullarıydılar. memur oldukları zaman halkı  soyarak sarayın israf ve eğlencelerine hizmet etmekten başka bir şey  düşünmezlerdi. Tabii, bu yönden de, ezilmiş halk onları sevemezdi.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Aralarında rekabet, haset, çekememezlik gibi tutkular bulunduğu için, aydınların  kendileri de birbirlerini sevmezlerdi. Memleketimizde, birbirini seven yalnız  halktan olan fertlerdi ve eski devirde, milli dayanışma yalnız bu öz Türklerin  içten seviyesine dayanıyordu.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Şurası da vardır ki medeni ahlak, yalnız milletimize mensup fertlerin saygın  tanınmasında ve içten bir sevgiyle sevilmesinden ibaret değildir. Gerçi, başta,  saygın tanılan ve sevilen fertler vatandaşlarımızdır. Çünkü bizi onlarla  birleştiren ortak bir kültür, ortak bir yurt, ortak bir dil, ortak bir din  vardır. Fakat, biz bir milli kültüre bağlı olduğumuzu gibi, bir de  milletlerarası medeniyete dahiliz. Milli kültürümüzü sevdiğimiz gibi,  medeniyetimizi de severiz. O halde medeniyetdaşlarımızı sevmemiş ve saygın  görmemiz gerekmez mi?</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Medeniyet topluluğu önce dini bir ümmet halinde başka Müslümanlık,  Hıristiyanlık, Budistlik gibi evrensel dinler, birçok milletleri içlerine  alarak, onları bitişik kaplardaki sular haline koymuşlardır. Fizik denemelerini  de bitişik kaplardan birine konulan suyun hemen diğerlerine bölündüğünü ve  hepsinde su seviyesinin hemen aynı yüksekliğe çıktığını görmüyor muyuz? Aynı  ümmete bağlı bir milletin meydana getirdiği ilerlemelerin veya başına gelen  çöküşlerin hemen diğerlerine geçmesi tıpkı bunun gibidir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Milletlerarası bağlar önce böyle dini olarak başlarsa da, uzun gelişmelerden  sonra, yalnız bilim ve fen sahasında birleşen, din dışı bir milletlerarası  medeniyet de meydana gelebilir. Bugünkü Avrupa medeniyeti, Avrupa milletleri  arasındaki bağlılık, bu iki örneğin geçiş devrinde bulunuyor. Avrupalı  milletlerarası medeniyet birliği Japonlarla, Yahudileri eşit şartlarla kendi  medeniyetine mensup saydığı için, dini bir medenîyetten ve dine dayanan bir  milletlerarası birlikten çıkmak istediğini ima ediyor. Fakat diğer taraftan  Müslüman ülkelerin manda altında kalmasında hala ısrar göstermesi, eski haçlı  bağnazlığından henüz kurtulmadığını gösteriyor. Bu bağnazlığın kalkması ve bizim  de eşit şartlar içinde Avrupa medeniyetine girmemiz bizim için bir amaç  olmalıdır. Kısaca medeni ahlak önce milletler bütün insanların sevmekten ve  saygın görmekten ibarettir. Bütün bu fertlerin hayatına, mülkiyetine,  özgürlüğüne onuruna tecavüz etmemek, medeni ahlakın teklif ettiği  görevlerdendir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Görülüyor ki, vatani ahlak dıştan merkeze doğru olduğu halde, medeni ahlak  merkezden dışa doğrudur. Vatani ahlak sevgilerimizin vatan dairesinde  yoğunlaşmasını ve toparlanmasını istediği halde, medeni ahlak bunları yavaş  yavaş millet sınırlarını aşarak ümmet sınırlarına ve ümmet sınırlarını aşarak  ülkelerin milletlerarası sınırlarına ve bunları da aşarak bütün insanlık  dünyasına doğru genişlemesini ve yayılmasını arzu eder. Bazen, bu iki ahlak  arasında arılık ve çatışma ortaya çıkabilir. Mesela, savaş zamanlarında vatani  ahlak son derece şiddetlenerek, medeni ahlakı sönük bir hale getirir. Uzun barış  dönemleri de, yalnız medeni ahlakı güçlendirerek vatani ahlakı zayıflatır.  Savaşın bir çok maddi ve manevi yıkıntılarına karşılık, sosyal bir yararı da  bulunduğunu ileri sürenler özellikle bu noktaya dayanıyorlar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Görülüyor ki, milli dayanışmayı kuvvetlendirmek için, vatani ahlaka medeni  ahlaktan daha fazla öncelik vermek ve insani değerin &#8211; medeni ahlakın  dairelerinde &#8211; merkezden çevreye doğru gittikçe eksildiğini, çevreden merkeze  doğru geldikçe arttığını ilke olarak kabul etmek gerekir. Yani, yukarıda  söylediğimiz gibi değerin birinci derecesinde milletdaşlarımızı, ikinci  derecesinde ümmetdaşlarımızı, üçüncü derecesinde medeniyetdaşlarımızı, dördüncü  derecesinde bütün insanları görmemiz ve onları bu derecelerine göre sevmemiz  gerekir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Milli dayanışmayı kuvvetlendirmek için, vatani ve medeni ahlaklardan sonra, bir  de mesleki ahlakı yükseltmek gerekir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Her millet, sosyal iş bölümü sonucu olarak, bir takım meslek ve uzmanlık  sınıflarına ayrılır: mühendisler, doktorlar, müzisyenler ressamlar, öğretmenler,  yazarlar, askerler, avukatlar, tüccarlar, çiftçiler, fabrikatörler, demirciler,  marangozlar, hallaçlar, terziler, değirmenciler, fırıncılar, kasaplar,  bakkallar, v.b. bu gruplar birbirine karşılıklı olarak gerekli ve muhtaçtırlar.  Birbirlerinin yaptıkları hizmetler, bu karşılıklı gerekli olmalar da bir tür  dayanışma değil midir?</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Bu tür dayanışmanın güçlenmesi için, önce iş bölümünün ancak ortak vicdana sahip bir toplum içinde ortaya çıkması şarttır. Başka başka milletlere mensup olup da aralarında ortak vicdan bulunmayan toplulukların iş bölümü gerçek iş bölümü niteliğinde değildir. Durkheim, bu tür hizmetlerin alınıp verilmelerine &#8220;karşılıklı parazitlik&#8221; adını veriyor. Mesela, eski Türkiye&#8217;de, Türklerle Müslüman olmayanlar ortak bir ekonomik hayat yaşıyorlardı. Fakat, aralarındaki iş bölümü gerçek bir iş bölümü değildi. Karşılıklı bir parazitlikten ibaretti. Çünkü, Türklerle bu Türk olmayan unsurlar arasında ortak bir vicdan yoktu. Türkler, Müslüman olmayanların politik parazitleriydiler: Müslüman olmayanlar da, Türklerin ekonomik parazitleriydiler. Milletlerarası ekonomik ilişkiler de hep bu biçimdedir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Bu tür dayanışmanın güçlenmesi için ikinci şart da, meslek guruplarının tüm  yurtta yaygın milli örgütler biçiminde organlar oluşturmasından sonra, her  meslek sınıfında, mesleki bir ahlakın kurulmasıdır.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Meslek ahlakı, başka meslek guruplarının yapmasında sakınca olmadığı halde  yalnız bir meslek üyelerine meslek gereği olarak yasak olan eylemleri gösterir.  Mesela, bir bölgeye kolera girdiği zaman, oradan herkes kaçabilir, yalnız  doktorlarla papazlar kaçamaz. Bunun gibi, herkes ticaret yapabilir. Resmi nüfusa  sahip olan devlet memurları yapamaz. Asker sınıfından olanlarının korkak,  polislerin düşkün, hakimlerin tarafçı, öğretmenlerle yazarların cahil ve idealsiz  olmaları meslek ahlakına aykırıdır. Katiplerin ağzı sıkı, avukatlarla  doktorların kişilerini sırlarına saygı göstermeleri de meslek ahlakı  gereklerindendir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Bununla beraber, bu mesleki ahlakların yaptırımları da vardır. mesleki  görevlerin bu yaptırımları her meslek örgütüne özel olarak bulunması gereken  &#8220;Haysiyet divanları&#8221; dır.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Fertlerin meslek uzmanlarına karşı hayatlarını, onurlarını özgürlük ve  çıkarlarını koruyacak tek yaptırım işte bu mesleki ahlaka ait örgütlerden ve  yönetmeliklerden ibarettir. Bunlar var olmadıkça, farklı meslekler arasında  gerçek bir dayanışma var olamaz. Şimdi, yukarıdaki sözler özetleyelim:</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Milli birliğin güçlendirilmesi sosyal düzenin ve ilerlemenin, milli özgürlük ve  bağımsızlığın temelidir. Milli birliği güçlendirmek için de: vatani, medeni,  mesleki ahlakların güçlendirilmesi, yükseltilmesi gerekir. Milli kültürümüzün bilinçli bir hale gelip yükselmesi için ne gibi örgütler  gerekir? Önce milli kültürümüzü saklanmış olduğu gizli köşelerden aydınların  gözleri önüne koyacak olan, arama kurumlarına gerek vardır. Bu görevi yerine  getirecek kurumlar şunlardır: Milli Müze, Etnografya Müzesi, Milli Arşiv, Milli  Tarih Kütüphanesi, İstatistik Genel Müdürlüğü.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> <span style="color: #800000;">1)</span> Türk halkının estetik dehasının canlı olarak  gösteren ve fakirlik yüzünden eski Türk evlerinden parça parça çıkarılıp  bedestenlerde satılan perdeler, halılar, şallar, ipekli kumaşlar, eski marangoz  ve demirci işleri, çiniler, güzel yazı levhaları, tezhipli kitaplar, güzel  ciltler, güzel yazılı Kuran-ı Kerim&#8217;ler, milli tarihimizin belgeleri olan eski  paralar, vesaire, vesaire&#8230; hep yabancılar tarafından satın alınarak Avrupa&#8217;ya  ve Amerika&#8217;ya taşınmaktadır. Bunların dışarıya çıkarılmasının önüne geçecek bir  yasamız olmadığı gibi, bunların satın alarak milli sanat aşıklarının gözleri  önüne koyabilecek milli bir müzemiz de yoktur. Gerçi, Topkapı Sarayı&#8217;nda büyük  bir müzemiz vardır. Fakat, buna &#8220;Kültür Müzesi&#8221; demekten ziyade, &#8220;Medeni müze&#8221;  adını vermek daha uygundur. Çünkü bu müze Türk kültürüne ait milli eserlere  ikinci derecede önem göstermiş, birinci dereceyi milletlerarası değere sahip eserlere vermiştir. Bu  iddiamızın kanıtı şudur ki, şimdiye kadar yurdumuzdan sandık sandık çıkarılan  Türklere özgü güzel eserlerin kaçırılmasına engel olmamış, bedestenlerde satılan  bu güzel eserler satın alıp saklamağa çalışmamıştır.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Bu sözlerimizden, müzemizin dahi bir kurucusu olan Hamdi Bey merhumun değerce  çük büyük olan yardım ve hizmetlerinin inkar ettiğim sanılmasın. Abdülhamid  devrinin her türlü güçlüklerine rağmen, sırf kendi girişim ve çabasıyla bilim  bakımından gayet değerleri bir müzeyi yoktan var eden Hamdi Bey&#8217;i takdir etmemek  büyük bir nankörlüktür. Büyük kardeşinin bu kendi eserini zenginleştirerek  koruyan Halil Bey Efendi&#8217;yi yüceltmemek de yine nankörlük olur. Bundan başka, bu  müzede eski Türk paralarının ve geleneklerine dair birçok milli yadigarların  varlığını, da kimse inkar edemez. Şu kadar var ki milli bir müzenin görevi milli  eserlerin milyonda birini toplayıp da geri kalanlarının yabancılara kaptırmak  değildir. Hamdi Bey müzenin bilim medeniyet ve milletlerarası değerleri oldukça  yüksek olabilir; fakat milli kültüre ait değer öteki değerlerine oranla çok  aşağıdır. Hatta, bu bakımdan Vakıflar Müzesi&#8217;ndeki eşyanın hemen hepsi Türk  kültürüne ait eserler olduğu için, bu müze öncekinden daha değerli görülebilir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Bu ifadelerden anlaşılıyor ki, bugün, bizde gerçek bir Türk müzesine gerek  vardır. Bu Türk müzesi, Türklere ait güzel eserleri satın alabilmemiz için yeter  derecede bir ödeneğe sahip olmalı ve her şehirde arayıcıları bulunmalıdır. Aynı  zamanda yurdumuzdan bütün eski eserlerin ve güzelliklerin dışarı çıkarılmasını  şiddetle yasak eder, bir yasa yapılmalıdır. Vakıflar Müzesi de İl Vakıflar  memurlarını çalıştıracak olursa, vakıf binaların kalıntısı ve yıpranmış eşyası  arasında daha birçok değerli anıtlar bulunabilecektir. İleride, bu üç müze  birleşerek tek bir müze halini de alabilir. Herhalde, şimdilik, yalnız Türk  kültürüne ait eserleri toplayacak milli bir müzeye şiddetle gerek vardır.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> <span style="color: #800000;">2)</span> Etnografya Müzesi&#8217;nin hali, milli müzeninkinden  başkadır. Milli müze, milli tarihimizin müzesidir. Etnografya Müzesi ise,  milletimizin bugünkü hayatının müzesidir. Bugünün geçmişten farklı ne ise,  Etnografya Müzesinin de milli tarih müzesinden farkı odur.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Etnografya Müzesi, öncelikle milletimizin bugün çeşitli illerde, kazalarda,  şehirlerde, köylerde, obalarda, kullanmakta olduğu bütün eşyayı toplayacaktır.  Bu toplanan eşyadan her türlü sırasıyla en ilkel biçimden en gelişmiş biçimine  kadar, bir gelişim sırası halinde dizilecektir. Mesela, ayakkabı türünü alalım:  Bunun en ilkel biçimi olan çarıktan başlayarak, en gelişmiş içimi olan zarif  fotinlere kadar bütün gelişim aşamaları dereceli bir dizi halinde  sıralanacaktır. Başa giyilenler, erkek ve kadın elbiseleri, eyer takımları,  çadırlar, yataklar, v.b. hep böyle gelişim sıraları ile dizilecektir. Evlerin,  olduğu gibi taşınması mümkün olmayan ve sair büyük binaların küçük modelleri  yapılacaktır. Köy, şehir, köprü, cami, gibi manzaraların fotoğrafları  aldırılacaktır.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Fakat, Etnografya Müzesi&#8217;nin toplayacağı şeyler yalnız bu gibi maddi eşya ile  sınırlı değildir. Halk içinde hala yaşamakla bulunan peri masallarını, koşmak ve  destanları, mani ve tekerlemeleri, atasözlerini ve bilmeceleri, fıkra ve  menkıbeleri şehir şehir, köy köy araştırmalar yaptırarak toplanmak görevi de  Etnografya Müzesi&#8217;ne aittir. Aynı zamanda her nahiyenin konuştuğu Türk  ağızlarına ait özel kelimeleri, özel fonetiği, özel gramer ve sentaks  kurallarını da toplayacaktır. Bunlardan başka halk arasında &#8220;tandırname ahkâmı&#8221;  veyahut &#8220;keçe kitap&#8221; adları verilen ve hala tahsilsiz kadınlarla bilgisiz halk  arasında inanılmakta bulunan eski boş inanışları ve bunlara bağlı bulunan ve  içine büyükçülük de karışan dini törenleri de toplayacaktır. Mesela, bu  inanışlardan birine göre, her insanın kendisine özel bir perisi vardır ki  sahibinin kırklı olduğu zamanlarda sonra derece azgınlaşarak tehlikeli bir  durum alır. İnsanlar, aşağıdaki üç halde kırklı olurlar:</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> <span style="color: #800000;">1)</span> Bir çocuk dünyaya geldiği zaman, çocukla  beraber, annesi ve babası kırklı olurlar. <span style="color: #800000;">2)</span> Bir  evlenme olduğu zaman hemen gelin, hem de damat kırklı olurlar. <span style="color: #800000;">3)</span> Bir adam olduğu zaman, onunla aynı evde yaşayan  bütün yakın akrabaları kırklı olurlar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Kırklıların yerine getirmeğe dikkat etmeleri gereken birtakım sihri &#8211; dini  törenler vardır: Mesela, iki kırklı kadın &#8211; bunlar, ister aynı nedenden ister  ayrı nedenlerden kırklı olmuş olsunlar bir odada rastgele birleşirlerse mutlaka  öpüşmeleri gerekir. Öpüşmezlerse, perileri birbiriyle kavga ederler, perilerden  biri bu kavgada yaralanırsa yahut ölürse aynı durum sahibine de yansıyacağından  bu töreni gerçekleştirmekte büyük tehlike vardır. Yine iki kırklı insan, biri  diğerinin üstünde bulunan iki odada yatamazlar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Tandırname&#8217;ye göre, her adamın bir perisi olduğu gibi, her evinde bir perisi  vardır. Ev perisi evin temiz tutulmamasından öfkelenir. Bu öfkelenme aileye  zarar vereceğinden, ev kadını evin her tarafını temiz tutmağa dikkat eder. Demek  ki, bu batıl inançlar içinde yararlı olanlar da vardır. Etnografya Müzesi,  bunlardan başka, her ildeki fonetik ile halk melodilerini ya fotoğraf aletiyle,  yahut nota yöntemiyle kaydeder. Demek ki Etnografya Müzesi&#8217;nin mutlaka bir  fotoğrafçısı, ve bir notacısı olmalıdır. Masal toplayanlar, herkesten  dinledikleri masalları gelişi güzel almamalıdırlar. Masalcı adı verilen birtakım  ihtiyar kadınlar veya erkekler vardır ki, bunlar masalları gelenekten gelen  deyimlerle ve güzel üsluplarla anlatırlar. Böyle geçek bir masalcı ele  geçirilirse, onun anlatacağı bütün masallar aynen alınmalıdır. Çünkü milli  masallar, ancak böyle her deyimi bir kurum olan masallardır. Koşmalar, türküler  ve nağmeler de gerçek saz şairlerinden alınmalıdır. Nasreddin Hoca&#8217;ya, Karagöz&#8217;e  İncili Çavuş&#8217;a, Bekir Mustafa&#8217;ya Bektaşilere ait fıkralar da onları iyi  bilenlerden öğrenilmelidir. Milletlere ve mesleklere ait taklitler meddahlardan  alınmalıdır. Tandırname inanışları onlara henüz inanmakta bulunan okuma-yazma  bilmeyen kadınlardan sorulmalıdır. Her yerin diyalektine ait incelemeler de  yerlerinde yapılmalıdır.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> <span style="color: #800000;">3)</span> Milli Arşiv, bakanlıkların gizli olan özel  arşivlerinden başkadır. Milli Arşiv, artık hükümetle ilgisi kalmamış, eski  yazılı belgelerin hazinesidir ki milletin tarihçileri ve bilim adamları için  sınıflandırılmış bir biçimde düzenli bir yönetim altında göz önüne koyulurlar.  Ne yazık ki, gerek Babıali&#8217;ye ve Dışişleri Bakanlığı&#8217;na, gerek Defter-i  Hakani&#8217;ye, Vakıflara ve fetvahane&#8217;ye ait eski yazılı belge mahzenleri şimdiye  kadar ne bir araya toplanmış, ne sınıflandırılmış ne de korunmalarına özen  gösterilmiştir. Milli tarihimizin en doğru belgeleri olan bu yazılı belgelerden  en önemlileri aşırılarak Avrupa kütüphanelerine taşınmaktadır.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> <a href="http://www.ziranbula.com/iller/diyarbakir/"  class="alinks_links" onclick="return alinks_click(this);" title=""  rel="external">Diyarbakır</a> gibi bazı eski il ve eyalet merkezlerinde oldukça değerli olan eski  yazılı belgelerin bakkallara satılarak paket kağıdı olarak kullanıldığı  gerçektir. Görülüyor ki, milli bir arşivin de kesinlikle hızla kurulması  gereklidir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> <span style="color: #800000;">4)</span> Milli Tarih Kütüphanesi de, Genel Kütüphaneden  başkadır. Genel Kütüphane bilimin edebiyatın her dalına ait kitapları içine  almalıdır. Milli Tarih Kütüphanesi ise, yalnız milli kültürümüzü oluşturan  kurumlara ait tarihleri ve tarihi kaynaklarla belgeleri içermelidir. Bu kitaplar  ve belgeler dinimizin, ahlakımızın, hukukumuzun, felsefemizin, edebiyatımızın,  müziğimizin, ekonomimizin, askerliğimizin, politikamızın, bilimimizin ve  fenlerimizin tarihlerini ve belgelerini tümüyle bir arada bulundurmalıdır. O  halde ki, bu tarih dallarından herhangi birinin tarihini yazmak isteyen bir  tarihçi, gerekli gördüğü bütün kaynakları ve belgeleri bu kütüphanede hazır  bulabilsin.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> <span style="color: #800000;">5)</span> İstatistik Genel Müdürlüğü de her Bakanlığın  kurduğu özel istatistik örgütlerinden başkadır. Çünkü her bakanlığın kuruduğu  istatistik örgütü yalnız kendi resim işlemlerini gerek duyduğu istatistiği  rakamlara önem verir. İstatistik genel Müdürlüğü ise, milli kültürün meydana  çıkması için gerekli olan ve milli hayatın bütün dallarını içine alan, genel bir  istatistik örgütüdür. Avrupalı bir uzmanın yönetiminde bulunacak olan genel  istatistik müdürlüğü kurulduktan sonra, bakanlıklara ve diğer resmi olmayan  kurumlara bağlı bütün istatistikle ilgili örgütün onun yönetimi altına verilerek  hepsi aynı yöntem ve sistem içinde çalıştırılacaklardır. İşte ancak böyle  merkezi bir uzmanlık dairesine mensup bütün alanları kavrayan bir istatistik  örgütü oluştuktan sonradır ki memleketimizde istatistiği rakamlarda sosyal  eksiklerimizin ve yeteneklerimizin anlaşılması mümkün olur. Uygulanan  reformların ve yeniliklerin toplum için zararlı oldukları da ancak böyle esaslı  istatistik defterlerinin hazırlanmasından sonra bulunur ve incelenebilir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Milli kültürün bu saydığımız örgütlerin sadece milli kültürü arayıp bulmağa  yarayanlardır. Milli kültürün başka birtakım kurumları da vardır. Bunların  görevi de, milli kültür aranıp bulunduktan sonra, Avrupa Medeniyeti&#8217;nin onun  çeşitli dallarına aşılanmasından ibarettir. Bu görevi yerine getirecek  kurumlarda şunlardır: Türk Üniversitesi, Türkiyat Enstitüsü&#8217;dür. Bunlardan,  örnek olarak, konservatuarı alalım: İstanbul&#8217;da var olan Darüllelhan  (Konservatuar), dümtek usulün, yani Bizans müziğinin konservatuarıdır.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Bu kurum ilkel unsurları halkın içten melodilerine kendisinin gösteren ve Avrupa  Müziğine uyularak armonize edildikten sonra modern ve Batılı bir nitelik  kazanacak olan gerçek Türk Müziğine hiç önem vermemektedir. Şimdiki Darülbedayı  (Şehir Tiyatrosu) de aynı durumdadır. Çünkü, tiyatronun ilerlemesi en çok güzel  Türkçe&#8217;yle halk ölçüsünün kabulüne bağlıyken var olan şehir tiyatrosu bu  esasları yeterli derecede değer vermemektedir. Buna göre, bu iki kurumun Türk  Konservatuarı ve Türk Tiyatrosu haline getirilmeleri de gerektir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Var olan kurumlar içinde Türk kültürüne yardımcı olan yalnız üniversitedir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Üniversitenin Edebiyat Fakültesi adeta Milli Kültür fakültesi demek olduğundan,  milli kültürü en çok yükselmeğe çalışan bu kurumdur. </span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Türkoloji Enstitüsü&#8217;ne gelince, bugün, böyle bir kurumu en gelişmiş bir biçimde  oluşturma imkanı vardır. Çünkü, Avrupa&#8217;nın çeşitli milletlerinde Türkoloji için  canını adamış büyük Türkologları ve enstitüye üye sıfatıyla almak mümkündür.  Avrupalı Türkologlarla yerli Türkologlarımızdan kurul bir enstitü oluşturulursa  bu kurul hem milli kültürün hazinelerini arayabileceği hem de milletlerarası  akademiler alanında ilmi bir otorite kazanacaktır.</span></strong><br />
<strong><span style="font-family: Arial;"><span style="color: #800000;">X Hars ve Tehzip</span></span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Fransızca &#8220;culture&#8221; kelimesinin iki ayrı anlamı vardır. Bu anlamlardan birini  hars (milli kültür), diğerinin &#8220;tehzib&#8221; (yetiştirme, yükseltme) biçiminde  dilimize çevirebiliriz. Kültür hakkındaki bütün yanlış anlamalar, Fransızca  kültür kelimesinin böyle iki anlamlı olmasındandır. O halde biz, dilimizde, bu  iki anlamı hars ve tehzib kelimeleri ile ayırırsak, kendi ülkemizde bu yanlış  anlamalara son vermiş oluruz. Hars ile tehzib arasındaki farklardan birincisi,  harsın demokratik, tehzibin aristokratik olmasıdır. Hars halkın geleneklerinden,  yapageldiği şeylerden, örflerinden, sözlü ve yazılı edebiyatından, dilinden,  müziğinden dininden, ahlakından, estetik ve ekonomik ürünlerinden ibarettir. Bu  güzel şeylerin hazinesi ve müzesi hak olduğu için, hars demokratiktir. Tehzib  ise, yalnız yüksek bir tahsil görmüş, yüksek bir eğitim ile yetişmiş gerçek  aydınlara özgüdür. Matthew Arnold&#8217;un &#8220;tatlılık ve ışık mezhebi&#8221; deyimi ile  açıkladığı anlam tehzib&#8217;in tanımı demektir. Tehzibin esası, iyi bir eğitim  görmüş olmak; rasyonel bilimleri güzel sanatları, edebiyatı, felsefeyi, bilimi  ve hiçbir bağnazlık karıştırmaksızın dini; gösterişsiz, içten bir aşk ile  sevmektir. Görülüyor ki tehzib özel bir eğitim ile meydana gelmiş, özel bir  duyuş düşünüş ve yasayış biçimidir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Hars ile tehzibin ikinci farkı, birincinin milli ve ikincinin milletlerarası  olmasıdır. Bir insan, milli kültürün etkisi ile belki de yalnız kendi milletinin  kültürüne değer verir. Fakat, tehzib görmüşse, başka milletlerin kültürlerini de  sever ve onların lezzetlerinin de tatmağa çalışır. Buna göre tehzib, ilişki  kurduğu insanları biraz insani biraz hoşgörülü her kişiye her millete karşı  iyilik ister ve &#8220;eclectique&#8221; (elektik &#8211; seçkici) yapar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Hars ile tehzibin bu ikinci farkı bizi milliyetçilik ve milletlerarasıcılık  probleminin derinleştirilmesine götürüyor:</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Millet, aynı harsta ortak olan fertlerin bütünüdür. Milletlerarasılık, aynı  medeniyete ortak olan milletlerin bütünüdür. Milletlerarasılığa &#8220;medeniyet&#8221;  topluluğu da denilebilir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Fakat, medeniyet topluluğunu özel bir medeniyetin üyesi milletlerin bütünü gibi  görmeye kişiler de vardır. bunlara göre, ayrı ayrı medeniyetler yoktur. Bütün  insanların toplamı bir tek medeniyet topluluğundan ibarettir ve bu bir tek  medeniyet topluluğu milletlerden değil, fertlerden kuruludur. Bu fikirde bulunan  insanlara kozmopolit adı verilir. Kozmopolitler, Milletim nev-i beşerdir.  Vatanım ruy-ı zemin&#8221; diyen dünyacılardır. Bunların medeniyet topluluğu hakkındaki görüşleri milliyetçilerinkilerle  uzlaşamaz. Çünkü milliyetçilerle göre, insanlık, zooloji biliminde diğer hayvan  türleri ile beraber incelenen, insan türünden ibarettir. Toplumsal kişiler demek  olan &#8220;insanlar&#8221; ise, milletler halinde yaşarlar. Türkçülük, millet esasını kabul  etmeyen hiçbir sistemle uzlaşamayacağından, kozmopolitleri içine alamaz.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Milletlerarasıcılığa gelince; bu, tamamen kozmopolitliğin zıttıdır. Çünkü,  milletlerarasıcılara göre, medeniyet topluluğu bütün insanların hepsi demek  değildir. Zaten medeniyet bir değil, bir çoktur. Her medeniyetin kendisine özgü  bir topluluğu yani bir medeniyet topluluğu vardır. Aynı zamanda, bu medeniyet  toplulukları kişilerden değil, milletlerden meydana gelmiştir. Medeniyet  topluluğu bir topluma benzetilirse, onun kişileri de milletler olur. Medeniyet  topluluğuna &#8220;milletler toplumu&#8221; denilmesi bundandır.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Fakat, bu &#8220;Milletler Toplumu&#8221; terimi doğru değildir. Çünkü toplum, ortak bir  vicdana milli sahip olan, tam birlik demektir. Ortak vicdan harstan ibaret  olduğu için, toplum kadrosuna girebilecek topluluklar, ancak milletlerle onların  kökleri olabilirler. Diğer taraftan, birçok toplumları içine alan daha büyük  birimlere topluluk adı verilir. &#8220;Milletler toplumu&#8221; yerine &#8220;Milletler topluluğu&#8221;  demek daha uygundur.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Bu sözlerden anlaşıldı ki her medeniyet topluluğu bir milletlerarasıcılık  dairesidir. Bir toplumun milli bir harsı olması, onun milletlerarası bir  medeniyete de ait olmasına engel değildir. Medeniyet, aynı milletlerarasılığa  üye milletlerin ortak kurumlarının bütünü demektir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Demek ki, bir milletlerarasılık içinde, hem onu oluşturan bütün milletleri  kapsayan ortak bir medeniyet, hem de her millete özgü milli harslardan oluşmuş  bir harslar koleksiyonu vardır. O halde, biz, Avrupa Medeniyetine girdiğimiz  zaman, yalnız milletlerarası bir medeniyete mirasçı olmakla kalmayacağız; aynı  zamanda, medeniyetdaşımız olan bütün milletlerin kültürlerinden de tat almak  imkanına sahip olabileceğiz. Milli bir toplum nasıl iş bölümü ve uzmanlık  yoluyla meslek gruplarına ayrılmışsa, milletlerarası bir topluluk da adeta  milletlerarası bir iş bölümünün ve milletlerarası uzmanlığın hükmüne uyarak,  milli ve özel nitelikte kültüre ayrılmıştır.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Buna göre insanlar, sadeci milli sevkleriyle tattıkları zaman, yalnız milli  kültürlerine uygun eserlerden hoşlanırlar. Fakat, insan, her gün yemeği yemekten  usandığı gibi sürekli aynı türe ait edebiyattan, aynı müzikten aynı mimariden,  v.b. gıda almaktan da bıkar. Bu nedenle midesine düşkün olanlar, her gün yemek  listelerini değiştirdikleri gibi, tehzibli adamlar da zaman zaman, başka  kültürlerin çeşnileriyle ağız değiştirmeğe gerek duyarlar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Eski zamanlarda esnaf dernekleri belirli zamanlarda, &#8220;arifane ziyafetleri&#8221;  yaparlardı. Her esnaf, kendi evinde en iyi yapılan yemeği yaptırır, kırda veya  bir evde birleşerek bu yemekleri beraberce yerlerdi. Medeniyet topluluğunun  milletlerarası ilişkileri de bir &#8220;arifane ziyafeti&#8221; gibidir. Her millet bu  ziyafete kendi kültürünü götürerek bütün milletlerin kültürlerinden zevk alma  hakkını kazanır. Şu kadar var ki, yalnız milli kültüründen hoşlanan &#8220;milli zevk&#8221;  ile, yabancı kültürlerden haşlanan &#8220;dış zevk&#8221;i birbirine karıştırmamalıdır.  Avrupa&#8217;nın bütün milletlerinde gördüğümüz normal örneğe göre, her milletin asıl  sürekli olan zevki, milli zevkidir; dış zevk, ancak ikinci bir dereceden kaldığı  zaman kabul edilebilir. Eski Osmanlı hayatında ise, iş böyle değildi. Yüksek  tabakadan dış zevk, asıl ve sürekli zevk halini almıştır. Milli zevke gelince,  ikinci derecede değerden bile yoksun bırakılmıştı. Bu sebeple ki edebiyatımız  Acem zevkinin, <a href="http://www.ziranbula.com/not/tanzimat-edebiyati/"  class="alinks_links" onclick="return alinks_click(this);" title=""  rel="external">Tanzimat edebiyatı</a> da Fransız zevkinin ürünlerinden ibaret kaldı.  Ve şimdiye kadar, bizde milli bir edebiyat oluşmadı. O halde, tehzib, böyle  hastalıklı bir hal aldığı zamanlar, zararlı olur. Bir tehzib, milli kültürün  hukukuna uyduğu sürece, normaldir. Milli kültürün haklarını çiğnemeğe başladığı  andan itibaren hasta ve sağlıksız bir tehzib niteliği alır.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Bu açıklamalar gösteriyor ki, Türkçülük kozmopolitlikle bağdaşamaz. Hiçbir  Türkçü kozmopolit olmadığı gibi, hiçbir kozmopolit de Türkçü olamaz. Fakat  Türkçülükle milletlerarasıcılık arasında , uzlaşmaya engel hiçbir zıtlık yoktur.  Her Türkçü, aynı zamanda, milletlerarasıcıdır. Çünkü her birimiz milli ve  milletlerarası medeniyetten, diğer taraftan her biri özel ve orijinal  lezzetlerin bir derlemesi olan yüzlerce başka milli kültürden bir derlemesi olan  yüzlerce başak milli kültürden hisselerimizi almaktan ibarettir. Tanzimat&#8217;tan  beri resmen mensup olduğumuz medeniyete gelince, bu da Batı medeniyetidir. İşte modern topluluğumuz olan bu batı medeniyeti ile, ona ait bütün milli  kültürlerden payımızı almak içindir ki, Telif ve Türcüme Encümeni, (Özgün ve  çeviri eser hakları kurulu) batı medeniyetinin milletlerarası nitelikteki bütün  ana kitaplarını (otorite tanılan monografileri) ve milli kültürlerin çiçekleri  hükmünde bulunan bütün şaheserleri dilimize çevirmeye karar verdi.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Görülüyor ki, Türkçülerin kültür dedikleri şey ne Fransızların &#8220;kültür&#8221;ü, ne de  Almanların &#8220;kültür&#8221;üdür. Fransızlara göre Fransız kültürü öteden beri, yalnız  edebi gücü ile üniversel bir tehzib niteliğini kazanmıştır. Almanlara göre, güya  Alman kültürü de, orduları yenilmemiş olsaydı, askeri ve ekonomik kuvvetleriyle,  bütün dünyaya egemen olacaktı. Türk kültürünün etkinliği bunlar gibi pasif  değil, aktiftir. Biz milli kültürümüzü yalnız kendi zevkimiz için, kendimiz  tadına varmak için yapacağız. Başka milletler de ondan Loti&#8217;lerin, Farrere&#8217;lerin  yaptığı gibi, ara sıra tadarak lezzet alabilirler. Nasıl ki biz de Fransız,  İngiliz, Alman, Rus, İtalyan milletlerinin kültürlerinden ara sıra zevk alıyoruz  ve alacağız. Fakat bundan sonra, bu zevk alışımız, hiçbir zaman egzotizmin  sınırını aşamayacaktır. Bizce, Fransızlara, İngilizlere, Almanlara, Ruslara,  İtalyanlara ait güzellikler ancak egzotik güzellikler olabilir. Bu güzellikleri  sevmekle beraber, hiçbir zaman, gönlümüzü onlara vermeyeceğiz. Biz gönlümüzü,  ezelden beri, milli kültürümüze vermişizdir. Bizim için dünya güzeli, milli  kültürümüzün güzelliğinden ibarettir. Biz, medeniyet, irfan, ekonomi ve tehzip  açılarından Avrupa milletlerinden çok geri kalmış olduğumuzu inkar etmeyiz ve  medeniyetçe onlara yetişmek için bütün gücümüzle çalışacağız. Fakat, kültür  açısından hiçbir milleti kendimizden üstün görmeyiz. Bize göre Türk kültürü  dünyaya gelmiş ve gelecek olanların en güzelidir. Buna göre, ne Fransız  kültürünün, ne de Alman kültürünün taklitçisi ve uyruğu olmamıza imkan yoktur.  Biz onları da diğer kültürler gibi, yalnız milletlerine özgü özel kültürler  sayarak ve onlardan, diğer kültürler gibi, egzotik bir zevkle lezzet alırız.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Görülür ki Türkçülük, bütün aşkı ile yalnız kendi orijinal kültürüne vurgun  olmakla beraber şoven ve bağnaz da değildir. Avrupa medeniyetini tam ve  sistematik bir biçimde almaya azmettiği gibi, hiçbir milletin kültürüne karşı  yabancı kalma ve küçümseme duygusu da yoktur. Aksine bütün milli kültürlere  değer veririz ve saygı duyarız. Hatta birçok kötülüklerine uğradığımız  milletlerin bile, politik kurumlarını sevmekle beraber, medeni ve kültürel  eserlerine hayran, fikir adamları ile sanatçılarına karşı saygılı olacağız.</span></strong><br />
<h3>Benzer Yazılar</h3>
<ul class="related_post">
<li><a href="http://www.ziranbula.com/turkculugun-esaslari/turkculugun-esaslari-%e2%80%93-turkculugun-ozu-3/" title="Türkçülüğün Esasları – Türkçülüğün Özü-3">Türkçülüğün Esasları – Türkçülüğün Özü-3</a></li>
<li><a href="http://www.ziranbula.com/turkculugun-esaslari/turkculugun-esaslari-%e2%80%93-turkculugun-ozu-2/" title="Türkçülüğün Esasları – Türkçülüğün Özü-2">Türkçülüğün Esasları – Türkçülüğün Özü-2</a></li>
<li><a href="http://www.ziranbula.com/turkculugun-esaslari/turkculugun-esaslari-turkculugun-ozu/" title="Türkçülüğün Esasları &#8211; Türkçülüğün Özü-1">Türkçülüğün Esasları &#8211; Türkçülüğün Özü-1</a></li>
</ul>
<p>www.ziranbula.com ||| Ziranbula.Com Egitim Sitesi<br/><br/><a href="http://www.ziranbula.com/turkculugun-esaslari/turkculugun-esaslari-%e2%80%93-turkculugun-ozu-4/">Türkçülüğün Esasları – Türkçülüğün Özü-4</a></p>
<p><a href="http://www.ziranbula.com/turkculugun-esaslari/turkculugun-esaslari-%e2%80%93-turkculugun-ozu-4/">Türkçülüğün Esasları – Türkçülüğün Özü-4</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ziranbula.com/turkculugun-esaslari/turkculugun-esaslari-%e2%80%93-turkculugun-ozu-4/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türkçülüğün Esasları – Türkçülüğün Özü-3</title>
		<link>http://www.ziranbula.com/turkculugun-esaslari/turkculugun-esaslari-%e2%80%93-turkculugun-ozu-3/</link>
		<comments>http://www.ziranbula.com/turkculugun-esaslari/turkculugun-esaslari-%e2%80%93-turkculugun-ozu-3/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 23 Jul 2009 18:08:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Türkçülüğün Esasları]]></category>
		<category><![CDATA[ahmet rumi kavim in hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[atat]]></category>
		<category><![CDATA[doğu medeniyetindeki olaylar]]></category>
		<category><![CDATA[fizik ilke ve  yasas]]></category>
		<category><![CDATA[hataya özgü masallar]]></category>
		<category><![CDATA[toplumsal olaylar ve mücadele esasları ile ilgili yazı ve fotoğraflar]]></category>
		<category><![CDATA[turkculuk esaslari ekle]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ziranbula.com/?p=3300</guid>
		<description><![CDATA[VI Batıya Doğru
 Bir eski atalar sözü bize şöyle diyor: &#8220;İşini bil, aşanı bil, eşini bil!&#8221; Bu ilkeye gönderme sosyoloji de bize böyle diyebilir: &#8220;Milletini tanı,  ümmetini tanı, medeniyetini tanı!&#8221;

 Türkçülerin yayınları ve milli yıkımlar bize, az çok, milletimizin, ümmetimizin  nelerden ibaret olduğunu anlattı. Bu noktalarda, artık, herkesin yanı biçimde  düşündüğü görülüyor. [...]<p>www.ziranbula.com ||| Ziranbula.Com Egitim Sitesi<br/><br/><a href="http://www.ziranbula.com/turkculugun-esaslari/turkculugun-esaslari-%e2%80%93-turkculugun-ozu-3/">Türkçülüğün Esasları – Türkçülüğün Özü-3</a></p>
<p><a href="http://www.ziranbula.com/turkculugun-esaslari/turkculugun-esaslari-%e2%80%93-turkculugun-ozu-3/">Türkçülüğün Esasları – Türkçülüğün Özü-3</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="font-family: Arial;"><span style="color: #800000;">VI Batıya Doğru</span></span></strong></p>
<p><span style="font-family: Arial;"><strong> Bir eski atalar sözü bize şöyle diyor: </strong>&#8220;İşini bil, aşanı bil, eşini bil!&#8221;<strong> Bu ilkeye gönderme sosyoloji de bize böyle diyebilir: </strong>&#8220;Milletini tanı,  ümmetini tanı, medeniyetini tanı!&#8221;</span></p>
<p><span id="more-3300"></span></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Türkçülerin yayınları ve milli yıkımlar bize, az çok, milletimizin, ümmetimizin  nelerden ibaret olduğunu anlattı. Bu noktalarda, artık, herkesin yanı biçimde  düşündüğü görülüyor. Fakat, hangi medeniyet dairesine ait olduğumuz meselesine  gelince, bu noktada hala aramızda görüş farkları, belki gerçek anlaşmazlıklar  vardır. Bu nedenle milli meseleleri incelemeye başlarken, bu meseleyi de çözmeğe  çalışmamış gerekir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Medeniyet meselesinin açıklığa kavuşamamasının birinci sebebi, &#8220;medeniyet&#8221;  kavramı ile &#8220;medenilik&#8221; kavramının birbirine karıştırılmasıdır. Eski zamanlarda,  toplumlar şu üç halden birine ait sayılırdı. Vahşilik, göçebelik, medenilik, bu  gün vahşilik kelimesi, bilim dünyasından büsbütün dışarı atıldı. Çünkü, eskiden  vahşi denilen ilkel toplumların da kendilerine özgü birer medeniyetleri olduğu  ortaya çıktı. Hatta, bu cemiyetlerin bazı gelişme aşamalarından geçtikleri  anlaşıldığından, bunlara hakkında ilkel toplumlar teriminin kullanılmasından  bile çekinenler var.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Medeniyetin bütün insan toplumlarında var olduğu görülünce, bunun hayvan  topluluklarında da bulunup bulunmadığı meselesi ortaya çıkar. Medeniyet, bir  takım kurumların yani düşünüş ve yapış biçimlerinin bütünüdür. Hayvan  toplulukları ise, kalıtım yoluyla geçen içgüdülerle yönetilirler. Bunlarda,  hatta iş bölümü ve mesleklere ayrılma bile soya çekim iledir. Hükümdar işçi  asker gibi sınıflar. Görevleri için gerekli olan organları doğarken beraberinde  dünyaya getirirler. Hayvan topluluklarında gelenek ve terbiye yollarıyla  kuşaktan kuşağa geçen kurumlara benzer hiçbir şey yoktur. Buna göre, bunlarda  medeniyetin varlığını kabul etmemek gerekir. O halde, medeniyet hakkında,  aşağıdaki iki ilkeyi gerçek olarak ileri sürebiliriz: <span style="color: #800000;">1)</span> Medeniyet, bütün insan toplumlarında vardır. <span style="color: #800000;">2)</span> Medeniyet, yalnız insan toplumlarına özgüdür.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Medeniyet, birtakım kurumların bütünüdür, demiştik. Oysa ki, yalnız bir millete  özgü olan kurumların bütününe milli kültür denir. Yalnız bir ümmete özgü olan  kurumların bütününe de din adi verildiği gibi, bu iki kavramın karşısında,  medeniyet kavramının yeri ne olabilir? Sosyolojiye göre, kültürleri ve dinleri  ayrı olan çeşitli toplumlar arasındaki ortak kurumların tamamına medeniyet adını  vermemiz uygundur. Demek ki milli kültürce ve dince birbirine yabancı bulunan  toplumlar medeniyette, ortak olabilirler. Milli kültürdeki ayrılıklar nasıl din  birliğine engel değilse milli kültürün ve dinin ayrı olması da medeniyetteki  ortaklığa engel olamaz. Mesela, Yahudilerle Japonlar, gerek milli kültür, gerek  din bakımından Avrupalılara yabancı oldukları halde, medeniyetçe Avrupa  milletleriyle ortaktırlar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Medeniyet meselesinin netlik kazanamamasının bir nedeni de, medeniyetin yalnız  bir türlü olduğunu sanmaktır. Oysa ki, birçok medeniyetler vardır. Mesela, bugün  Avustralya aşiretleri başka bir medeniyet dairesi, Afrika aşiretleri ve  Okyanusya aşiretleri de başka medeniyet daireseli oluştururlar. İlk çağ&#8217;da  Akdeniz kıyılarında yaşayan milletler arasında ortak olan bir Akdeniz Medeniyeti  vardı. Bundan eski Yunan Medeniyeti, Yunan Medeniyeti&#8217;nden de eski Roma Medeniyeti  doğdu. Bu son medeniyetten de Doğu ve Batı medeniyetleri doğdu. Asya&#8217;nın  doğusunda da bir Uzak Doğu Medeniyeti vardı. Çinliler, Moğollar, Tonguzlar,  Tibetliler, Çin Hindi kavimleri hala o medeniyet dairesindedirler.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Arkeoloji bilginleri yer altındaki insan eserlerinden, tarih öncesi devirlerin  medeniyet dairelerini bile bulup meydana çıkarabiliyorlar. Halk bilgisi  araştırıcıları da masalların, mitlerin ve menkıbelerin, atasözlerinin birtakım  medeniyet daireleri oluşturduğunu ortaya koymaktadırlar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Bu sözlerden anlaşılıyor ki, medeniyet dairelerinin de kendilerine özgü coğrafya  alanları ve bu alanların belirli sınırları var. Mesela, bir masal veya bir alet  belirli bir noktaya kadar yayılıyor. Ondan öteye gidemiyor. Çünkü her medeniyet  başka bir sisteme girer. Adeta, her medeniyetin başka bir mantığı, başka bir  estetiği, başak bir hayat görüşü vardır. Bu yüzdendir ki, medeniyetler birbirine  alışamıyorlar. Yine bundan dolayıdır ki, bir medeniyeti bütün sistemiyle kabul  etmeyenler, onun bazı bölümlerini alamıyorlar. Alsalar bile kendilerine mal  edemiyorlar. Medeniyeti de, din gibi dışından değil, içinden olmak gerekir.  Medeniyet de tıpkı din gibidir. Ona da inanmak ve yürekten bağlanmak gerekir. Bu  noktayı iyi anlamamış olan Tanzimatçıların bizi Avrupa Medeniyet&#8217;ine dış  görünüşü taklit etmek yoluyla sokmak girişimleri bundan dolayı kısır kaldı.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Medeniyetlerin coğrafi sınırları ayrı olduğu gibi, tarihi gelişmeleri de  birbirinden ayrıdır. Bu gelişmelerin de bir başlangıcı ve bir sonu vardır.  Fakat, medeniyet daireleri milli kültür dairelerinden daha geniş oldukları için,  ömürleri de ötekilerin ömründen daha uzundur.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Bundan başak bir millet gelişmesinin yüksek noktalarına çıktıkça, medeniyetini  de değiştirmek zorunda kalır. Mesela Japonlar, son yüzyılda Uzak Doğu  Medeniyeti&#8217;ni bırakarak, Batı Medeniyeti&#8217;ne girdiler.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Bu konuda en çarpıcı örneği Türklerde görürüz. Çünkü Türkler gelişmelerinin üç  ayrı aşamasında birbirine benzemeyen üç farklı medeniyet dairesine girmek  zorunda kaldılar: Türkler &#8220;kavim devleti&#8221; hayatı yaşarken, Uzak Doğu medeniyeti  içindeydiler. Sultani devlet devrine geçince, Doğu medeniyetine girmek zorunda  kaldılar. Bugün milli devlet dönemine geçtikleri sırada da, içlerinde Batı  medeniyetine girmek için kuvvetli bir akımın belirdiğini görüyoruz.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Uzak Doğu medeniyetinin izlerine, özellikle sözlü geleneklerden ayrılmayan cahil  tabakada rastlarız. Bu tabakanın hala inanmakta bulunduğu &#8220;tandırname&#8221; kuralları  uzak doğu medeniyetinde esas olan inanışlarla uygulaması devamından ibarettir.  Masallar, eski menkıbelerle mitlerin artıklarıdır. Bir taraftan eski Türk  diniyle uzak doğu milletlerine özgü dinlerin diğer taraftan bunların bütünü ile  bugün de okuma yazma bilmeyen halk arasında yaşamakta bulunan tandırname  hükümleri ve masallar arasındaki karşılaştırmalar bu gerçeği ortaya çıkarmak  için yeterlidir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Bu karşılaştırma bize Türklerin Altay ırkı yahut Moğol ırkı adları verilen  topluluklarla ilgilerinin de gerçek konumu gösterebilir. Arilerden daha beyaz ve  güzel olan Türklerin sarı ırka mensup gösterilmesi bilimsel bir esasa  dayanmadığı gibi, Altay ırkı denilen kavimler topluluğunda da bir dil birliğinin  varlığı henüz kanıtlanmamıştır. O halde, pek de açık olmayan bir biçimde ırk adı  verilen bu toplulukların olması mümkündür. Bu ihtimale göre bizim gerek Fin-Ugurlar&#8217;la  gerek Tonguz ve Moğollarla tek bağımız geçmişte Uzak Doğu Medeniyetinde onlarla  ortak bulunmamızdan ve uzun süre onları politik egemenliğimiz altında  yaşatmamızdan ibarettir. Bu ortak hayatlar dolayısıyla dillerimiz arasında bazı  ortak kelimeler ortaya çıkmış olabilir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Türklerin İslam dinine girmesiyle. Doğu medeniyetine girmesi aynı zamanda oldu.  Bundan dolayı bir çoklarına göre, doğu medeniyetine, İslam medeniyeti demek daha  doğru görünüyor. Oysa ki, yukarıda belirttiğimiz gibi, dinleri ayrı bulunan  toplumlar aynı medeniyet içinde olabilirler. Demek ki medeniyet, dinden ayrı bir  şeydir. Böyle olmasaydı, dinleri ayrı olan toyluluklar arasında ortak hiç bir  kurumun olmaması gerekirdi. Din, yalnız kutsal kurumlardan yalnız inançlarla  ibadetlerden ibaret olduğu için, bunların dışında kalan kutsal olmayan kurumlar  mesela, kutsal kavramlarla teknik araçlar estetik ilkeler dininin dışında ayrı  bir sistem oluştururlar. Matematik, botanik, zooloji, biyoloji, psikoloji,  sosyoloji gibi doğal bilimler sanayiye ve güzel sanatlara özgü teknikler,  dinlere bağlı değildir. Buna göre, hiçbir medeniyet, hiçbir dine bağlanamaz. Bir  Hıristiyan medeniyeti olmadığı gibi, bir İslam medeniyeti de yoktur. Batı  medeniyeti İslam medeniyeti sanmak doğru olmadığı gibi, doğu medeniyetine de  İslam medeniyeti adını vermek yanlıştır. Doğu medeniyetiyle batı medeniyetinin  kaynaklarını İslam ve Hıristiyan dinlerinde değil, başka yerlerde aramak  gerekir&#8230;</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Akdeniz medeniyeti ilk çağda eski Mısırlıların, Sümerlerin, Hititlerin,  Asurluların, Fenikelilerin v.b. yardımı ile oluşmuştu. Bu medeniyet, eski  Yunanlılarda olgunluğa ulaştıktan sonra, Romalılara geçti. Romalılar bu  medeniyeti yönetimleri altına aldıkları yüzlerce millete aşıladıktan sonra, Doğu  Roma ve Batı Roma adları ile iki ayrı devlete ayrıldılar. Fakat bu ayrılık,  yalnız politik alanda kalmadı. Akdeniz medeniyetinin de &#8220;doğu&#8221; ve &#8220;batı&#8221; adları  ile ikiye ayrılmasına neden oldu. Avrupalılar Batı Roma&#8217;nın mirasçısı oldukları  için Batı Roma medeniyetini benimseyerek ilerlettiler. Bundan, şimdiki Batı  medeniyeti ortaya çıktı. Müslüman Araplar ise, Doğu Roma&#8217;nın politik mirasçıları  oldukları gibi, medeniyette de onları takipçisi oldular. Doğu Roma medeniyeti,  Müslümanların eline geçince, Doğu Medeniyeti adını aldı. Bu tezimizi ispat  için, Doğu medeniyetinin elemanlarına biraz göz gezdirelim:</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Arap mimarisinin ilk modelleri Bizans mimarisidir. Türk mimarisi de, bu iki  mimarinin kaynaşmasından doğmuştur. Gerçekte Araplarla Türkler dışardan aldıkları  modellere dini imanlarının, ahlaki ideallerinin ilhamı ile gelişmeler ekleyerek  oldukça özgün mimarilere sahip oldular. Bu kendi kişiliğine uydurma işi  Araplarla Türklerin dini karakterlerinin ve milli kültürlerinin etkisi ile oldu.  Bununla beraber, bu mimarilerin ilk modellerini Doğu Roma medeniyetinde aramak  konusunda sanat tarihçileri birleşirler&#8230;</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Doğu&#8217;da, seçkinlere özgü olmak üzere, bir dümtek müziği vardır. Farabi, bu müzik  tekniğini Bizans&#8217;tan alarak Arapça&#8217;ya aktardı. Bu müzik Arab&#8217;ın, Acem&#8217;ini Türk&#8217;ün  yüksek sınıfına girmekle beraber, halkın derin tabakalarına inemedi. Yalnız,  seçkinler tabakasının tekelinde kaldı. Bundan dolayıdır ki Müslüman milletler, mimaride olduğu kadar bu Doğu  müziğinde de orijinal bir kişilik gösteremediler. Türk&#8217;ün halk tabakası, eski Uzak  Doğu medeniyetinde yarattığı melodileri devam ettirerek, milli bir halk müziği  oluşturdu. Arapların, Acemlerin halk kısmı da eski melodilerinde devam ettiler.  Bu nedenle Doğu müziği Doğu&#8217;nun hiçbir milletinde milli bir müzik biçimini  alamadı. Bu müziğe İslam musikisi denilememesine başka bir neden daha vardır. Bu  müzik Müslüman milletlerden başa, Ortodoks milletlilerin, Ermenilerin,  Yahudilerin de tapınaklarında söylenmektedir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Araplar mantığı, felsefeyi, doğa bilimlerini ve matematiği Bizans&#8217;tan çevirdikleri gibi güzel konuşma aruz, gramer ve sentaks gibi estetiğe ve dile ait bilimlerde de oradaki yöntemleri örnek olarak aldılar. Tıp da, Hipokrat&#8217;ın ve Galien&#8217;in yetiştirdiği öğrencilerden alındı. Özetle Araplar bilim, fen, felsefe adına akıl ve deneye dayanan her ne varsa, Bizans&#8217;tan aldılar. Sonraları, Acemler gibi, Türkler de bu bilgileri Araplardan öğrendiler, serbest düşünüşlü Arap filozofları, &#8220;Meşai&#8221; ve &#8220;İşraki&#8221; adları ile, ikiye ayrılmışlardı. Meşailer Aristo&#8217;nun, İşrakiler Eflatun&#8217;un yolundan gidiyorlardı. Dine bağlı İslam hakimleri de, &#8220;Mütekelim&#8221; ve &#8220;Mutasavvıf&#8221; adları ile ikiye ayrılmıştı. Mütekellimle, &#8220;Cüz-i layetecezza&#8221; Bölünmeyen parça&#8217;yı (atom) kabul ederek, Demokrit ve Epikür felsefelerine; mutasavvıflar da, İskenderiye filozofu Plotin&#8217;in &#8220;Yeni Eflatunculuk&#8221; sisteminin mirasçıları olmuşlardı. Pisagor&#8217;un, Zenon&#8217;un eserlerini çevirenler, öğretenler de vardı. Bu sonuncu filozofun öğrencilerine &#8220;Revakiyun&#8221; (kemer-altıcılar) adı verilirdi. Muhiddin-i Arabi&#8217;nin &#8220;ayan-ı sabite&#8221;si (sabit örnekler) Eflatun&#8217;un &#8220;idea&#8221; larından başka bir şey değildi. Metafizikten başka, ahlak politika ve idaresi ilimleri de Aristo&#8217;dan alınmıştır. Ahlak-ı Nasıri, Ahlak-ı Celali, Ahlak-ı Ahlaki gibi kitaplar, genellikle &#8220;ahlâk, politika ev idaresi&#8221; bölümlerine ayrılır ve hepsi de Aristo&#8217;yu taklit ederek yazılmıştır.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Doğu Roma medeniyeti ile Batı Roma medeniyeti, ortaçağ devam ettiği sürece  birbirinden o kadar ayrılmadılar. Müslümanlar. Doğu medeniyetini büyük  değişikliklere uğratamadıkları gibi Hıristiyanlarda ortaçağda, Batı medeniyetini  büyük gelişmelere kavuşturamadılar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Ortaçağda, Avrupa&#8217;da yalnız iki yeniliğin meydana çıktığını görüyoruz: Feodal  şatolarda opera ortaya çıktı. Batı Avrupa&#8217;nın güneylerinde yüceltici aşk duygusu  (Şövalye aşkı), salon ve kadın estetiği oluştu. Birinci yenilik, müziğin  gelişmesiyle Batı müziğinin şekillenmesine neden oldu. Çünkü eski Yunanlıların  kurdukları müzik tekniğindeki çeyrek sesler, operaya uymadığından terk edildi.  Aynı zamanda, operanın etkisiyle monoton melodiler bırakılarak, müziğe armoni  elamanı ekledi. İkinci yenilikte, kadınların, namus ve kutsallıklarını  kaybetmeksizin, toplum hayatına karışmasını sağladı. Müslümanlar, harem,  selamlık, çarşaf, peçe gibi görenekleri Hıristiyan Bizans&#8217;la Mecusi İran&#8217;dan  almakta iken; Batı Avrupa&#8217;da kadınlar sosyal hayata giriyorlardı. İşte,  Ortaçağda, Doğu Medeniyeti ile Batı Medeniyeti arasında bu gibi küçük farklar  bir yana, büyük bir simetri görülür. Mesela, ortaçağ İslam mimarisine karşılık,  Avrupa&#8217;da gotik adıyla, dini bir mimari görürüz. İslam aleminin hakimiyetine  karşılık, Avrupa medreselerinde iskolastik felsefesini buluruz.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Özgür felsefeye göre, gerçek bilinmez. Filozofun görevi, bu bilinmez gerçeği  geleneklere bağlı olmaksızın, arayıp bulmaktır. Bulacağı geçek toplumsal  geleneklere aykırı olsa da umurunda değildir. Çünkü, ona göre, gerçek her şeyden  daha faydalıdır ve daha delildir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Oysa ki, bilginlere göre, bütün gerçekler bilinir. Çünkü, gelenekler kuşaktan  kuşağa geçerek değişmez olmuş gerçeklerdir. Bilginin görevi esasen bilinen bu  gerçekleri mantıklı delillerle kanıtlamak ve doğrulamaktır. Yöntemlerdeki bu  farktan dolayıdır ki bilginler filozof aydınla anılmalarını istemezlerdi. Çünkü  filozoflara dinsiz gözüyle bakarlardı.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Avrupa&#8217;nın ortaçağdaki kilise filozofları da hep bu görüşteydiler. Felsefe  tarihinde, bu sisteme iskolastik adı verilirdi. İslam bilginleri gibi Avrupa  iskolastikleri de Aristo&#8217;yu birinci öğretmen saymışlardır. Bu topluluklardan her  ikisine göre, bilgeliğin amacı din ile Aristo felsefesinin uzlaştırılmasından  ibaretti.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Avrupa&#8217;da Rönesans, reform, felsefi yenilik, <a href="http://www.ziranbula.com/edebi-akimlar/romantizm/"  class="alinks_links" onclick="return alinks_click(this);" title=""  rel="external">romantizm</a> gibi ahlak, din bilim  estetik alanlarında olan değişiklikler ortaçağ hayatına son verdi. İslam  dünyasında bu değişiklikler olmadığı için biz hala ortaçağdan kurtulmamışızdır.  Bu bakımdan Avrupa iskolastiğe son verdiği halde, biz henüz onun etkisi  altındayız. Birçok yüzyıllar atbaşı beraber gittikleri halde, Doğu ile Batı&#8217;nın  bu ayrılışının nedeni nedir? Bu konuda tarihçiler birçok nedenler sayarlarsa da,  biz sosyolojinin gösterdiği nedenleri daha doğru gördüğümüzden onları ileri  süreceğiz. Avrupa&#8217;nın büyük şehirlerinde toplumsal yoğunluğun artması, iş  bölümünü gerektirdi. Uzmanlık meslekleri ve uzmanlar ortaya çıktı. Uzmanlıkla  beraber, fertlerde, kişisel karakter oluştu. Ruhların esas yapısı değişti. Bu  esaslı değişiklikten yeni ruha sahip, mantıkça ideale eski insanlara benzemeyen  yeni insanlar doğdu. Bunların ruhundan fışkıran yeni hayat eski çerçevelere  sığdırılmazdı. Bundan dolayı eski çerçeveler kırıldı, parçalandı. Serbest kalan  yeni hayat, yaratıcı kudretinin her tarafa yönelterek her sahada ilerleme ve  gelişmeler sağladı. Özellikle büyük sanayi meydana getirerek, çağdaş medeniyetin  çehresini şekillendirdi.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Doğu&#8217;da ise, nüfusça yoğunluk açısından ileri gitmiş büyük şehirler oluşmamıştı.  Var olan büyük şehirler ise, nüfusça karışık oldukları gibi kaynaşma  araçlarından, bundan dolayı da morale doğu&#8217;da ne iş bölümü, ne uzmanlık ne  kişilik ne de büyük sanayi oluşmadı. Yeni bir ruha, yeni bir hayata  kavuşmadıkları için, Doğu milletleri zorunlu olarak, medeniyetleri ortaçağdaki  şeklinden daha ileri götüremediler. Çünkü, eylemsizlik kanunu gereğince bir  neden onu değiştirmedikçe, her şey olduğu gibi kalır.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Bununla beraber, Batı ve Orta Avrupa, Ortaçağ medeniyetinden kurtulduğu halde.  Doğu Avrupa&#8217;da yaşayan Ortodoks milletler hala bu medeniyetten  kurtulamamışlardı. Ruslar, ta Deli Petro zamanına kadar, Doğu Medeniyetinde  kaldılar. Deli Petro, Rusları Doğu Medeniyeti&#8217;nden çıkararak, Batı Medeniyeti&#8217;ne  geçirmek için çok zahmetler çekti. Bir milletin Doğu Medeniyetinden Batı  medeniyetine geçmesi için ne gibi yöntemler izlemesi gerektiğini anlamak için,  Deli Petro&#8217;nun yenileştirme tarihini incelemek yeterlidir. Ruslar yeteneksiz  görünürken, bu zorlayıcı yenilikten sonra, hızla ilerlemeye başladılar. Doğu  Medeniyeti&#8217;nin ilerlemeye engel, Batı Medeniyeti&#8217;nin yükselmeye neden olduğuna  bu tarihi olay da bir delil değil midir?</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Avrupa Medeniyeti&#8217;nin temeli, iş bölümüdür, demiştik. İş bölümü Avrupa&#8217;da yalnız  zanaatları, yalnız ekonomik meslekleri birbirinden ayrılmakla kalmadı&#8230;  Bilimler sahasında da, iş bölümü meydana gelerek, her bilimin yarı uzmanları  yetişmeğe başladı.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Güzel sanatlar alanında da iş bölümü kendisini göstererek, önceleri aynı kişiden  birleşebilen sanatları birbirinden farklı uzmanlıklara ayırdı. Sosyal hayatın  diğer kolları da, iş bölümü aracılığıyla birbirinden ayrıldılar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Politik güçler yasama yargı, yürütme adlarıyla üçe ayrıldığı gibi, politik  örgütle dini örgüt de birbirinden ayrıldılar. İş bölümünün bu durumundan adalet  örgütü güç kazandığı gibi, ekonomik bilimsel estetik etkinlikler de son derece  mükemmelleşti. Bu nedenle Müslüman milletler, önce Avrupalılara askeri ve  politik güç açısından eşit, hatta bazen üstün iken Avrupa&#8217;da iş bölümünün  meydana getirdiği ilerlemeler neticesi olarak, onlara oranla gittikçe zayıf bir  seviyede kalmağa başladılar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Gerek askerlikte, gerek politikada iki toplumun birbiriyle savaş edebilmeleri  için iki tarafın aynı silahlarla donanması gerekir. Avrupalılar sanayideki çok  ilerlemeleri sayesinde tank gibi, zırhlı otomobil gibi, uçak, dretnot, denizaltı  gibi müthiş savaş araçları yapabildikleri halde, biz bunlara karşılık yalnız adi  top ve tüfek kullanmak zorundayız. Bu durumda, İslam dünyası Avrupa&#8217;ya karşı  sonuna kadar nasıl dayanabilecek? Gerek dinimizin, gerek vatanımızın  bağımsızlığını nasıl savunabileceğiz?</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Bu dini ve vatani tehlikeler karşısında yalnız bir kurtuluş çaresi vardır ki, o  da bilimlerde, sanayide, askerlik ve hukuk örgütlenmesinde Avrupalılar kadar  ilerlemektir. Yani medeniyette onlara eşit olmaktır. Bunun için de, tek bir çare  vardır: Avrupa medeniyetine tam bir biçimde girmek.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Önceleri Tazminatçılar da bu gerekliliği görerek Avrupa Medeniyeti&#8217;ni almağa  kalkışmışlardı. Fakat onlar aldıkları şeyleri yarım alıyorlar, tam almıyorlardı.  Bundan dolayıdır ki, ne bir gerçek üniversite kurabildiler, ne uyumlu bir yargı  örgütü oluşturabildiler. Tanzimatçılar, üretimi modernleştirmeden önce tüketim  biçimlerini yani giyim &#8211; kuşam, beslenme, bina ve mobilya sistemlerini  değiştirdikleri için, milli sanatlarımız tamamen çöktü, buna karşı yeni tarzda  Avrupalı bir endüstrinin çekirdeği bile oluşamadı. Bunun nedeni yeterli derecede  ilmi inceleme yapmadan esaslı bir ideal ve kesin bir program oluşturmadan işe  başlamak ve her işte yarım tedbirli olmaktı.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Tanzimatçıların büyük bir hatası da, bize Doğu Medeniyeti ile Batı  Medeniyeti&#8217;nin sentezinden bir kültür karışımı yapmak istemeleriydi. Sistemleri  büsbütün ayrı prensiplere dayanan, birbirine zıt iki medeniyetin  uzlaştırılacağını düşünememişlerdi. Hala politik yapılmış da var olan ikilikler,  hep bu yanlış hareketin sonuçlarıdır. İki türlü mahkeme, iki türlü öğretim yeri,  iki türlü vergi, iki türlü bütçe, iki türlü yasa.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Özetle bu ikilikler saymakla bitmez. Medrese ile okul bir ikilik yarattığı  halde, her okulun içinde de ine bir türlü ikilikler vardı. Yalnız Harbiye ile  Tıbbiye&#8217;de Avrupalı bir öğretim yöntemi izleniyordu. Bu sayededir ki, bugün  milli hayatımızı kurtaran büyük kumandanlarla, kişisel hayatlarımızı  kurtarabilecek bilgin doktorlara sahibiz. Bu iki meslek sahipleri içinde  Avrupa&#8217;daki meslektaşlarıyla boy ölçüşebilecek uzmanlar yetişmesi, özellikle  Harbiye ve Tıbbiye okullarının ikilikten uzak olması sayesindedir. Yeniçerinin  savaş tekniği ile hekimbaşıların tıp teknikleri, bu okullara girmiş olsaydı,  bugünkü şanlı komutanlarımızla ünlü doktorlarımıza sahip olabilecek miydik?</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> İşte bu iki öğretim kurumunun durumu bizim için, yapacağımız eğitim devriminde  bir örnek olmalıdır.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Doğu Medeniyetini Batı Medeniyeti ile uzlaştırmağa çalışmak, ortaçağı son  çağlarda yaşatmak demekti. Yeniçerilikle Nizamiye askerliği nasıl uyuşamazsa,  hekimbaşılıkla bilimsel doktorluk nasıl bir araya gelemezse, eski hukuk ile yeni  hukuk, eski bilim ile yeni bilim, eski ahlak ile yeni ahlak da öyle uyuşamaz.  Yazık ki, yalnız askerlikle tıptaki yeniçerilik kaldırılabildi. Diğer  mesleklerdeki yeniçerilikler, ortaçağ hortlakları kılığında, hala  yaşamaktadırlar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Birkaç ay önce, Türkiye&#8217;yi Milletler örgütüne sokmak için İstanbul&#8217;da bir örgüt  kuruldu. Oysa ki, Avrupa Medeniyeti&#8217;ne kesin bir biçimde girmedikçe, Milletler  örgütüne girmemizden ne yarar sağlanabilecekti. Kapitülasyonlarla politik  baskılara esir edilmek istenilen bir millet, Avrupa Medeniyeti&#8217;nin dışında  sayılan bir millet demektir. Japonlar Avrupalı bir millet sayıldıkları halde biz  hala, Asyalı bir millet sayılmaktayız. Bunun nedeni de Avrupa Medeniyeti&#8217;ne tam  bir biçimde girmeyişimizden başka ne olabilir? Japonlar dinlerini ve  milletlerinin korumak şartıyla Batı Medeniyeti&#8217;ne girdiler, bu sayede, her  konuda Avrupalılara yetiştiler.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Japonlar, böyle yapmakla, dinlerinden, milli kültürlerinden hiçbir şey  kaybettiler mi? Asla. O halde, biz niçin duraksıyoruz? Biz de Türkçülüğümüzü ve  Müslümanlığımızı korumak şartıyla Batı Medeniyeti&#8217;ne kesin olarak giremez miyiz?  Batı Medeniyeti&#8217;ne girmeğe başladığımız günden beri, değiştirdiğimiz şeyleri  inceleyelim. Bakalım bunlar arasında dinimize, milliyetimize ait şeyler var mı?  Mesela, Rumi takvimi bırakarak bunun yerine Batı takvimini aldık. Rumi takvim  bizim için kutsal bir şey mi idi? Rumi takvim, Rumlara yani Bizanslılara aittir.  Bunu kutsamak gerekirse, onlar kutsamalıdırlar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Aristo&#8217;nun delilci mantığını bırakarak Descartes ile Bacon&#8217;un mantığını ve bu  mantıktan doğan metodolojiyi almanın dinimize ve kültürümüze ne zararı olabilir?</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Eski astronomi yerine yeni astronomiyi, eski fiziğe karşı yeni fiziği, eski  kimyaya karşı yeni kimyayı almakla ne kaybederiz? Zoolojiye, botaniğe, jeolojiye  ait eski kitaplarımızda ne kadar bilgi bulabilmek imkanı var? Doğu&#8217;da bulunmayan  biyolojiyi, psikolojiyi, sosyolojiyi Batı&#8217;dan almak zorunda değil miyiz?  Önceleri eski bilimlerimizin hepsini Bizans&#8217;tan almıştık. Şimdi Rumların  bilimlerini Avrupa bilimleriyle değiştirsek, din ve milli kültür bakımından ne  kaybederiz? Bu örnekler istenildiği kadar uzatılırsa görülür ki, Doğu Medeniyeti  adına bırakacağımız şeyler hep Bizans&#8217;tan aldığımız şeylerdir. Bu durum açık bir  biçimde ortaya konulursa Doğu medeniyetini bırakarak Batı medeniyetine girmemize  artık kimse içtenlikle karşı gelemez.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Medeniyet probleminin çözümü başka bir yönden de, memleketimizde acillik  kazanmıştır. Öteden beri memleketimizde bir &#8220;Eğitim meselesi&#8221;, bir &#8220;terbiye  meselesi&#8221; var. Bu meseleler, birçok çaba ve çalışmalara rağmen, bir türlü  çözülemiyor. Bu meselenin özüne inilirse, görülür ki terbiye meselesi de  medeniyet meselesinin bir parçasıdır. Asıl mesele çözülünce eğitim meselesi de  kendiliğinden halledilmiş olacaktır.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Gerçekten, memleketimizde, gerek medeniyet, gerek terbiye bakamından birbirine  benzemeyen üç tabaka vardır: Halk , medreseliler, okullular. Bu üç sınıftan  birincisi hala Uzak Doğu Medeniyeti&#8217;nden tamamıyla ayrılamamış olduğu gibi,  ikincisi de henüz Doğu Medeniyetinin ilimlerinden biraz olsun yararlanabilmiştir.  Demek ki milletimizin bir ölümü ilk çağlarda, bir kısmı ortaçağda, bir kısmı son  çağlarda yaşamaktadır. Bir milletin böyle üç yüzlü bir hayat yaşaması &#8220;normal&#8221;  olabilir mi?.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Bu üç tabakanın medeniyetleri ayrı olduğu gibi, pedagojileri de ayrıdır. Üç  terbiye biçimini birleştirmedikçe gerçek bir millet olmamız mümkün müdür? Eğitim  ve öğretimimizi halk bilgisi, medrese bilgisi (okul bilgisi) diye üç bölüme  ayırabiliriz. Aşık kitapları ile halk masalları, koşmaları, atasözleri,  tandırname kuralları birinci kısım, Arapça ve Farsçadan çevrilen kitaplar ikinci  kısmı, Batı dillerinden aktarılanlar da üçüncü kısmı oluşturur.  Medeniyetlerimizi birleştirirsek eğitim &#8211; öğretimimizi ve pedagojimizi de  birleştirmiş, ruh ve fikir bakımından uyumlu bir millet olmuş olacağız. o halde,  bu işte daha bir süre baştan savmak kesinlikle kabul edilemez.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Özetle yukarıdaki açıklamalara göre, toplum inancımızı birinci formülü şu  olmalıdır: Türk milletindenim. İslam ümmetindenim. Batı medeniyetindenim.</span></strong><br />
<strong><span style="font-family: Arial; color: #800000;">VII Tarihi Maddecilik ve Sosyal İdealizm</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Sosyal olayların anlatılmasında ve açıklanmasında birbirine hem yakın, hem de  uzak olan iki sosyoloji sistemi vardır. Bunlar, tarihi maddecilik ve sosyal  <a href="http://www.ziranbula.com/edebi-akimlar/idealizm/"  class="alinks_links" onclick="return alinks_click(this);" title=""  rel="external">idealizm</a> sistemleridir. Bu sistemlerden birincisi Karl Marx tarafından, ikincisi  Emile Durkheim tarafından meydana atıldı.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> İlk bakışta, bu iki sistemin birbirine yakın olduğunu görürüz. Çünkü, ikisi de,  sosyal olayların doğal nedenlerinin sonuçları olduğunu; madde, hayat ve ruh  olayları gibi doğal yasalara uyduğunu esas olarak kabul ediyor. Bu görüşe bilim  dilinde determinizm adı verilir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Fakat, bu noktadan sonra, bu iki sosyoloji sistemi birbirinden uzaklaşmağa  başlar. Karl Marx, determinizmde, bir tür tekel ileri sürer: Toplumsal olayların  arasından neden olabilmek ayrılacağı yalnız ekonomik olaylara özgüdür. Diğer  sosyal olaylar mesela din, ahlak, estetik, politika, dil akıl sahasına giren  olaylar asla neden olamazlar. Sadece sonuç olabilirler. Bundan dolayı Karl Marx&#8217;a  göre, ekonomik olayların dışında olan bütün sosyal olaylar gölge olaylar (epifenomenler)  konumundadır. Bir şeyin gölge olay olması, başka şeyler üzerinde hiçbir  etkisinin olmaması demektir. İnsanın gölgesi, yaptığı işlere bir etkide  bulunabilir mi? Şüphesiz bulunamaz. İşte gölge olaylar da, bizim arkamızdan  gelen, şu etkisiz gölgeler gibidir. Demek ki Marx&#8217;a göre, Yalnız ekonomik  olaylar gerçektir. Diğer sosyal kurumlar gerçek olmadıkları gibi olay bile  değildiler. Bunlar ancak ekonomik olayların sonuçları ve gölgeleridir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Mesela Karl Marx, dinlerin meydana çıkışını, farklı mezheplere ayılmasını,  sofuların sığındıkları zaviyelerle tasavvufla ilgilenenlerin içinde yaşadıkları  tekkelerin oluşmasını reform yapılmasını dinle devletin ayrılmasını, yalnız  üretim tekniklerinin değişmesiyle açıkladığı gibi; ahlak, hukuk, politika,  estetik, dil, düşünce alanına ait bütün ideallerin doğmasını, büyümesini ve  ölmesini de yine aynı ekonomik olayların gelişimi ile açıklamaya çalışmıştır.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Durkeheim&#8217;in kurduğu sosyolojiye göre, böyle bir tekel doğru değildir. Ekonomik  olayların diğer sosyal olaylardan hiçbir üstün tarafı yoktur. Ekonomik kurumlar  nasıl bir olay bir gerçekse; din, ahlak, estetik, v.b. gibi diğer sosyal  kurumlar da birer doğal olaydır birer gerçektir. Bu sonuncuları, eşyanın  gölgelerine benzeterek, gölge hadiseler diye adlandırmak objektif gerçeklikten  ayrılmak demektir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Fizikte, kimyada, biyolojide gölge olaylar olmadığı halde, sosyolojide neden  bulunsun? Gerçi geçmişte Maudsley gibi bazı psikologlar &#8220;bilinç&#8221;e gölge olay  adanı veriyor ve bilincin psikolojik olaylar üzerinde hiçbir etkisi olmadığını  savunuyorlardı. Fakat, Alfred Fouilee, Ribot, James, Höffding, Bergson, Pierre  Janet, Binet, Paulhan gibi yeni psikologlar bu teoriyi ilmi delillerle kesin  olarak yıktılar. Artık psikoloji alanında &#8220;Gölge olayı&#8221; deyimi kalmadı.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Bundan başka sosyal olaylar arasında yalnız ekonomik kurumları gerçek saymak,  mesela fizyolojik olaylar arsında yalnız mideye ve hazım borusuna ait olayları  gerçek sayarak diğer fizyolojik işlemleri bunların gerçek olmayan etkisiz  gölgeleri saymak gibidir. Böyle bir teoriyi, hiçbir fizyoloji bilgini kabul  edebilir mi?</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Karl Marx, bu tekelciliği, teori alanında bırakmayarak, pratik alanına da  aktarmakla ikinci bir hataya düşmüştü. Marx&#8217;a göre, halk yalnız işçi sınıfından  ibarettir. Buna göre, işçi sınıfı diğer sınıfları ortadan kaldırmak zorundadır.  Oysa ki, halk &#8220;toplum&#8221; anlamı taşıdığından hukukça bir birine eşit olmayı kabul  eden bütün sınıfların toplamı demektir. Gerçekten çoğunlukla eşit olmayı kabul  etmeyen emperyalist, aristokrat, feodal sınıfları halkın dışında görmek  doğrudur. Burjuvalarla aydınlar arasında da hukukça herkese eşit olmayı kabul  etmeyen sınıflar varsa, hak dairesinin dışında kalmalıdırlar. Fakat hukukça  herkesin eşit olduğunu kabul edenler hangi meslek sınıfında bulunurlarsa,  bulunsunlar halktandırlar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Durkheim&#8217;ın sosyolojisinde, diğer sosyal olaylar ekonomik olaylara neden olabildiği gibi, ekonomik olaylar da diğer sosyal olaylara neden olabilirler. Görülüyor ki, Durkheim sosyolojisi ekonomik olayların önemini ve değerini inkar etmiyor. Gittikçe ekonomik olayların toplum içindeki değerinin arttığının, hatta modern toplumlarda ekonomik hayatın sosyal yapıya esas olduğunu ortaya atan Durkheim&#8217;dir. Durtheim&#8217;a göre ilkel toplumlardaki dayanışma yalnız ortak bilinçten doğan mekanik dayanışmadır. Bunlar bir birine benzeyen oba, oymak, boy, il gibi bölümlerden oluştuğu için, Durkheim tarafından segmanter (dilimlere bölünmüş) toplumlar diye adlandırmışlardır.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> İleri gitmiş toplumlarda ise, birinci tür dayanışmadan başka bir de, sosyal iş  bölümünden doğan organik dayanışma vardır. Durkheim bunlara da organize  (örgütlü) toplumlar adını vermiştir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Bilindiği gibi, iş bölümü ekonomik hayatın da temelidir. Modern toplumlarda din,  politika, bilim, estetik, ekonomi alanlarıyla ilgili topluluklar; iş bölümünden  doğmuş olan, uzmanlık ve mesleki guruplarıdır. O halde, Durkheim&#8217;ın, ekonomik  hayata da hak ettiği yeri ve önemi tamamen vermiş olduğunu kabul etmek gerekir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Bununla beraber Dukheim&#8217;da bütün sosyal olayları bir tek asıl&#8217;a indiriyor: Bu  tek asıl, &#8220;kollektif tasavvurlar&#8221; dır. Bu terimin, tariften ziyade, örneklerle  açıklaması mümkündür. Bundan dolayı, birkaç örnek vererek, &#8220;Kollektif  tasavvuflar&#8221; ın ne demek olduğunu anlatmağa çalışacağım:</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Mesela, Meşrutiyetten önce de, memleketimiz de işçiler vardı. Fakat, bu  işçilerin ortak bilincinde</span></strong><span style="font-family: Arial;"> &#8220;Biz, işçi sınıfını oluşturuyoruz&#8221;<strong> düşüncesi  yoktu. Bu düşünce bulunmadığı için, o zaman ülkemizde işçi sınıfı yoktu. Yine  Meşrutiyetten önce, memleketimizde birçok Türkler vardı. Fakat, bunların kollektif bilincinde </strong>&#8220;Biz, Türk  Milletiyiz&#8221;<strong> kavramı bulunmadığı için, o zaman  Türk Milleti de yoktu. Çünkü bir topluluk, onu oluşturan fertlerin ortak  vicdanında bilinçli bir biçimde algılanmadıkça, sosyal bir sınıf özelliği  kazanamaz. Bunun gibi, Türkçe asıllı bir kelime Türk halkının dil bilincinde  artık yaşamıyorsa, Türkçe bir kelime olmak niteliğinin de, sosyal bir varlık  olmak değerini de kaybetmiş demektir. Bunun gibi, gerçekte Türk töresine giren  bir adet de Türk halkının ahlaki vicdanında artık bilinmiyor ve duyulmuyorsa, o  da gerek sosyal bir olay olmak, gerek Türk ahlakında bir ilke olmak  özelliklerini kaybetmiş demektir.</strong></span></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Bu ifadelerden anlaşılıyor ki sosyal olaylar mutlaka, ait oldukları sınıfın  kollektif vicdanında bilinçli duyuşlar bu çiminde bulunmalıdırlar İşte,  kollektif vicdandaki bu bilinçli algılara &#8220;kollektif tasavvurlar&#8221; adı verilir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Kollektif tasavvurlar, Marx&#8217;ın zannettiği gibi, sosyal hayatta etkisi olmayan,  gölge olaylardan ibaret değildir. Aksine bütün sosyal yaşantımız bu  tasavvurların etkilerine göre biçimlerini alır. Mesela, biz Türkiyelilerin  kollektif vicdanımızda </span></strong><span style="font-family: Arial;">&#8220;Türk Milletindeniz&#8221;<strong> tasavvurları açık ve seçik  görünüşler halinde belirmeğe başlayınca, bütün sosyal hayatlarımız değişmeye  başlayacaktır. </strong>&#8220;Türk Milletindeniz&#8221;<strong> dediğimiz için, dilde, estetikte, ahlakta,  hukukta, hatta din hayatında ve felsefede Türk kültürüne Türk zevkine, Türk  vicdanına göre bir orijinallik, bir özgünlük göstermeğe çalışacağız. &#8220;İslam  ümmetindeniz&#8221; dediğimiz &#8220;için, bize göre en kutsal kitap Kur&#8217;an-ı Kerim, en  kutsal insan Hazret-i Muhammed, en kutsal tapınak Kabe, en kutsal din İslamiyet  olacaktır. &#8220;Batı medeniyetindeniz&#8221; dediğimiz için de ilimde, felsefede, fenlerde  ve diğer çağdaş sistemlerde tam bir Avrupalı gibi hareket edeceğiz.</strong></span></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Kollektif tasavvurlar, yalnız toplum kavramlarına özgü değildir. Mitler,  menkıbeler, masallar, efsaneler, fıkralar, dini inanışlar, ahlak, hukuk, ekonomi  fen alanına ait kurallar; bilim ve felsefe ile ilgili görüşler de birer  kollektif tasavvurdan ibarettir. Dini inancın ve teorinin tersi sayılan törenler  ve eylemler bile, önce zihinde tasarlandıktan sonra yapıldıkları için, gerçekte  birer kollektif tasavvurdan ibarettirler.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Şahsi düşünceler her ferdin kendine özgü olan toplum bütün fertleri arasında  ortak olan, daha doğrusu kollektif vicdanında bilinçle kavranılan düşünme  biçimleridir. Şahsi düşünceler, gerçekte, toplum üzerinde hiçbir etkiye sahip  değildir. Fakat şahsi düşünceler sosyal güce dayanarak kollektif bir tasavvur  niteliği kazandığı zaman, sosyal hayatta büyük bir etken olur. Mesela, büyük bir  manevi etki gücüne sahip olan bir kurtarıcı, ne düşünürse, fikirleri biraz sonra  herkesin ortak düşünüşleri sırısana geçer. Tabi şahsi düşünceler bu nitelikte  olursa, sosyal hayatta her an etkilidir. Bir millet, büyük başarılarıyla  dehasını, fedakarlığını, kahramanlığını fiiller ispat etmiş, büyük bir kişiliğe  sahip olduğu zaman, onun kollektif tasavvurlar yaratmak gücü sayesinde, her  türlü yeniliği kolayca gerçekleştirebilir. İşte, bugün biz böyle bir deha  hazinesine sahibiz. Sıradan insanların hatta ilimde büyük bilgileri ve uygulama  alanında yüksek güç ve etkinlikleri olsa bile &#8211; asla başaramayacakları yenilik  ve ilerlemeleri herkesin vicdanında kurtarıcı ve dahi tanılan böyle bir kişi bir  sözle, bir nutukla, bir bildiriyle gerçekleştirebilir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Kollektif tasavvurlar, coşkun krizler sırasında çok şiddetli heyecanlarla  çerçevelenerek son derece büyük bir kudret ve güç kazanırlar. Kollektif  tasavvurların bu biçimine ülkü adı verilir. Kollektif tasavvurlar asıl ülkü  biçimini aldıktan sonradır ki, gerçek ülkücülerin etkeni olurlar. Mesela  Türkçülerin ortaya attıkları Türkçülük düşüncesi genç bir topluluğun kafasındaki  tasavvuru Türk Milletine yayarak onu bir ülkü biçimine dönüştüren Trablusgarp,  Balkan Savaşlarıyla I. Dünya Savaşındaki yıkımlar olmakla beraber, bu ülküye  resmilik veren ve onu uygulayan da ancak Mustafa Kemal oldu.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Bu örneklerden de anlaşılıyor ki, Durkheim, idealciliği toplumun coşkun halleri  ile, yani sosyoloji ile açıklıyor. Ona göre bütün kollektif olaylar ideallerden  veya onların hafif dereceleri olan kollektif tasavvurlardan ibarettir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Gerçekten de, her kollektif tasavvur, az çok, bir değer duygusu ile karışıktır.  Sosyal kurumların bazısını kutsal bazısını iyi, bazısını güzel, bazısını doğru  biçimde değerlendiririz. Kurumlara bu sıfatların verilemesi, onların  duygulardan, heyecanlardan, ihtiraslardan uzak olmadığını gösterir. Zaten, biz  hangi şeye karşı dini bir heyecan duyarsak ona kutlu hangi şeye karış ahlaki bir  heyecan duyarsak ona iyi, hangi şeye karşı estetik bir heyecan duyarsak ona  güzel, hangi şeye doğru değerlerini veririz. Demek ki, bütün kollektif  tasavvurlarda ideal niteliği vardır.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Kollektif tasavvurlar yani ülküler bütün sosyal olayların nedenleri olmakla  beraber, kendilerinin de doğması, kuvvetlenmesi, zayıflaması, ölmesi birtakım  sosyal nedenle bağlıdır. Bu sebeple sosyal yapıdan meydana gelen değişmelerdir.  Durkheim&#8217;a göre sosyal olayların ilk nedenleri toplum nüfusunun yoğunluğundan  fertlerinin birbiri ile kaynaşmasının, aynı milletten oluşmalarının, iş  bölümünün artıp eksilmesi gibi sosyal morfolojiye ait olaylardır.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Türkçülük hareketinin ortaya çıkması da sosyal bir olaydır. Bu olayın  açıklanmasında da, &#8220;Tarihi Maddecilik&#8221; ve &#8220;sosyal idealizm&#8221; görüşlerine ait iki  zıt teori karşısındayız. Birinci teoriye göre, Türkçülük yalnız ekonomik  nedenlerden doğdu. İkinci teoriye göre, Türkçülük akımının doğması sosyal  ideallerin değişmesinden ve bunların değişmesi de sosyal yapının değişime  uğramasından ileri geldi.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Eskiden, memleketimizde başlıca iki dini topluluk vardı. Birincisi hilafetin  etrafında toplanan Müslüman ümmeti, ikincisi Rum patrikhanesinin etrafında  toplanan Hıristiyan ümmeti idi. Eğer dinler, eski kuvvetini aynı şiddetle  koruyabilseydi bu topluluk dağılmayacaktı.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Fakat şehirlerde nüfus yoğunluğunun çoğalması yüzünden ilkin iş bölümü doğmağa,  sonra da gittikçe derinleşmeğe başladı. İş bölümü meslek sınıflarını ve meslek  sınıfları da meslek bilincini doğurduğundan, eski zamanlarda gerek Müslüman  topluluğunda, gerek Hıristiyan topluluğunda tek başına egemen olan bu iki  kollekif bilinç zayıflamağa başladı. Kollektif bilincin zayıflaması, onlara  dayanan topçululukların ortak dayanışmalarını da bozdu. Yeni doğan gazete ile  okul edebiyatla şiir de, anlamı anlaşılmayan din topluluğu dili yerine, toplum  dilini koydu.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Böylelikle gerek Müslümanların, gerek Hıristiyanların kendi topluluklarına özgü  vicdanları, tasavvurları ve görüşleri değişti. Eskiden her fert bağlı bulunduğu  dini topluluğu sosyal bir organizma ve kendisini onun ayrılmaz bir organı  görürken, şimdi sosyal organizma olarak yalnız kendi dil topluluğunu görmeğe ve  kendisini onun ayrılmaz bir organı saymağa başladı. İşte, din topluluklarının  dağılmasıyla onların yerine dil topluluklarının geçmiş olması böylece  gerçekleşti. Rum patrikhanesine bağlı din topluluğundan önce Ermenilerin, sonra  Ulahların, Sırpların, Bulgarların, hatta bağımsızlık kazanan Yunanlıların  ayrılmaları ve bir kısmının Eksarhlık adıyla bu ayrılışa daha belirli bir biçim  vermeleri bu iddiamıza canlı bir delildir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Bu dil toplulukların Osmanlılık adı verilen politik topluluktan ayrılmaları din  topluluğundan ayrılmalarından sonra olması da, ilk nedenin politik olmayıp  sadece kültürel olduğunu gösterir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Zaten, dil ve milli kültür topluluklarından ibaret olan milliyetler eski  zamanlarda da vardı. Ancak, iki türlü emperyalizm, dini ve politik emperyalizm  onları iki topluluğun içinde yani saltanat ve ümmet çemberleri arasında  hapsetmişti. Bu toplulukları çemberleri güçten düştükçe, hapsedilmiş  toplulukların serbest olmak için mücadeleye girişmeleri doğaldı. İşte,  Yurdumuzda önce bağımsızlık biçiminde kendisini gösteren milliyet akımları bu  biçimde gelişti.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Müslüman kavimler arasındaki milliyetçilik akımları da aynı biçimde kendisini  gösterdi. Örnek olarak, Arnavutları alalım. Başkımcılğın merkezi olan Toskalar,  eski zamanlardan beri Bektaşiliğe sapmakla din topluluğundan uzaklaşmışlardı.<br />
Bunlar, öncelikle, çağın gerekleri sayılan okul ve basın, şiir ve edebiyattan nasiplerini almak için kendi dillerini kullanmak istediler. Bunun için bir yazı kabul etmek gerekti. Kabul ettikleri yazının Latince olması da gösteriyor ki, Toskalar, her şeyden önce, din topluluğundan ayrılmışlardı. Bir zamandan beri zayıflamağa başlayan din bağları yerine milli kültüre dayanan bir birlik kurmağa çalışıyorlardı. Araplar da ve kürtlerde de milliyetçilik akımı önce kültür alanında görünmeğe başladı. Bu akımların politik bir nitelik kazanması ikinci aşamaları ekonomik bir nitelik kazanmaları da üçüncü aşamalardır.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Türkçülüğe gelince, bunun da milli kültür alanında başladığını biliyoruz. Türkçülüğün ilk babalarından birisi eski Darülfünun (Üniversite) umuzun, ikincisi de askeri oklularımızın kurucusuydu. Medrese kuvvetli olsaydı, Darülfünun kurulmayacaktı. Yüzyıllarca medresenin silahlı kuvveti olma özelliğinin koruyan yeniçerilik var iken de, askeri okullar açılamazdı. Demek ki, sosyal bölümünün bir sonucu olarak, Türklerde de din topluluğunun dayandığı birleştirici güç artık zayıflamağa başlamıştı. Sultan Abdülaziz devrinin açılması, askeri okullara yeni bir düzen verilmesine girişilmesi bu zayıflamanın sonuçlarıdır. Bu yeni kurumların başında Ahmet Vefik Paşa ile Süleyman Paşa, dağılmağa başlayan ümmet ve saltanat toplulukları içinde pusulasız kalan milletlerini dil, milli kültür, tarih bağları ile yeniden güçlendirmek ve gençleri bu yeni ideallere göre terbiye etmek gereğini duydular. Bundan sonra yirmişer sene aralıkla doğan özleştirmecilik ve yeni dil akımları da Türkçülük idelinde özellikle dil ile milli kültürün etken olduklarını gösterir. Gerçi, Türkçülüğün sonlarına doğru &#8220;milli ekonomi&#8221; ideali de doğdu. Fakat bu teoriyi ortaya atanlar, ne ekonomistler ne de ticaretle uğraşanlardı. Milliyetin milli hukuk, milli ahlak, milli terbiye, hatta milli felsefe gibi çeşitli yansımalarının arayanlar, milli kültürcü Türkçülerdi. Milli ekonomi de Türklerde, önce çıkar gözetmeyen bir ideal biçiminde doğdu ve salt teorik olarak, ülkemizin ekonomik gerçeğini yani ziraatimizin, sanayimizin, ticaretimizin çeşitli alanlarında uygulanmakta olan hukuki rejimlerle teknik biçimleri aramağa başladı. Mili ekonomimiz ancak ekonomik gerçeklerimiz inceledikten sonradır ki, ekonomik olaylarımızdan normal ve hasta olanlarını ayırabilecek ve ancak o zaman ekonomik hastalıklarımızın tedavisi için rapor yahut reçete verebilecekti. Fakat, ne yazık ki, Birinci Dünya Savaşı teorik incelemeleri durdurarak, farklı biçimlerde pratik uygulamaların meydana gelmesine neden oldu. Milli ekonomi ticari bir spekülasyon aracı değil, ilmi bir ekoldür. <a href="http://www.ziranbula.com/ulkeler/almanya/"  class="alinks_links" onclick="return alinks_click(this);" title=""  rel="external">Almanya</a>&#8216;da, bu ekolün kurucusu Friedrich List&#8217;tir. Durkheim, List&#8217;in milli ekonomi hakkındaki eserine </span></strong> <span style="font-family: Arial;">&#8220;Objektif olarak yazılmış, gerçeklere dayanan ilk ekonomi kitabı budur&#8221;<strong> diyor. Fakat, bu milli ekonomi bilimi her yerde, milli idealden önce değil,  sonar doğar.</strong></span><br />
<h3>Benzer Yazılar</h3>
<ul class="related_post">
<li><a href="http://www.ziranbula.com/turkculugun-esaslari/turkculugun-esaslari-%e2%80%93-turkculugun-ozu-4/" title="Türkçülüğün Esasları – Türkçülüğün Özü-4">Türkçülüğün Esasları – Türkçülüğün Özü-4</a></li>
<li><a href="http://www.ziranbula.com/turkculugun-esaslari/turkculugun-esaslari-%e2%80%93-turkculugun-ozu-2/" title="Türkçülüğün Esasları – Türkçülüğün Özü-2">Türkçülüğün Esasları – Türkçülüğün Özü-2</a></li>
<li><a href="http://www.ziranbula.com/turkculugun-esaslari/turkculugun-esaslari-turkculugun-ozu/" title="Türkçülüğün Esasları &#8211; Türkçülüğün Özü-1">Türkçülüğün Esasları &#8211; Türkçülüğün Özü-1</a></li>
</ul>
<p>www.ziranbula.com ||| Ziranbula.Com Egitim Sitesi<br/><br/><a href="http://www.ziranbula.com/turkculugun-esaslari/turkculugun-esaslari-%e2%80%93-turkculugun-ozu-3/">Türkçülüğün Esasları – Türkçülüğün Özü-3</a></p>
<p><a href="http://www.ziranbula.com/turkculugun-esaslari/turkculugun-esaslari-%e2%80%93-turkculugun-ozu-3/">Türkçülüğün Esasları – Türkçülüğün Özü-3</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ziranbula.com/turkculugun-esaslari/turkculugun-esaslari-%e2%80%93-turkculugun-ozu-3/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türkçülüğün Esasları – Türkçülüğün Özü-2</title>
		<link>http://www.ziranbula.com/turkculugun-esaslari/turkculugun-esaslari-%e2%80%93-turkculugun-ozu-2/</link>
		<comments>http://www.ziranbula.com/turkculugun-esaslari/turkculugun-esaslari-%e2%80%93-turkculugun-ozu-2/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 23 Jul 2009 18:00:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Türkçülüğün Esasları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ziranbula.com/?p=3298</guid>
		<description><![CDATA[IV Milli Kültür ve Medeniyet
 Milli Kültür (Hars) ile medeniyet arasında hem birleşme noktası, hem de ayrılık  noktaları vardır. Mili kültür ile medeniyet arasındaki birleşme noktası,  ikisinin de bütün toplumsal hayatları içine almasıdır. Toplumsal hayatlar  şunlardır; Din, ahlak, hukuk, akıl, estetik, ekonomi, dil ve fen ile ilgili  hayatlar. Bu sekiz türlü [...]<p>www.ziranbula.com ||| Ziranbula.Com Egitim Sitesi<br/><br/><a href="http://www.ziranbula.com/turkculugun-esaslari/turkculugun-esaslari-%e2%80%93-turkculugun-ozu-2/">Türkçülüğün Esasları – Türkçülüğün Özü-2</a></p>
<p><a href="http://www.ziranbula.com/turkculugun-esaslari/turkculugun-esaslari-%e2%80%93-turkculugun-ozu-2/">Türkçülüğün Esasları – Türkçülüğün Özü-2</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="font-family: Arial; color: #800000;">IV Milli Kültür ve Medeniyet</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Milli Kültür (Hars) ile medeniyet arasında hem birleşme noktası, hem de ayrılık  noktaları vardır. Mili kültür ile medeniyet arasındaki birleşme noktası,  ikisinin de bütün toplumsal hayatları içine almasıdır. Toplumsal hayatlar  şunlardır; Din, ahlak, hukuk, akıl, estetik, ekonomi, dil ve fen ile ilgili  hayatlar. Bu sekiz türlü hayatın bütününe milli kültür adı verildiği gibi  medeniyet de denilir. Şimdi, milli kültür ile medeniyet arasındaki ayrılıkları,  farkları arayalım:</span></strong></p>
<p><span id="more-3298"></span></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Birinci olarak, kültür milli olduğu halde, medeniyet milletlerarasıdır. Kültür,  yalnız bir milletin din, ahlak, hukuk, akıl, estetik, dil ekonomi ve fen  hayatlarının uyumlu bir bütünüdür. Medeniyet ise, aynı gelişmişlik düzeyine  sahip birçok milletlerin sosyal hayatlarının ortak bir bütünüdür. Mesela, Avrupa  milletleri arasında ortak bir Batı medeniyeti vardır. Bu medeniyetin içinde  birbirinden ayrı ve bağımsız olmak üzere bir İngiliz kültürü, bir Fransız  kültürü, bir Alman kültürü v.b. barınmaktadır.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> İkinci olarak, medeniyet, yöntem aracılığıyla ve ferdi iradelerle oluşan sosyal  olayların bütünüdür. Mesela din ile ilgili bilgiler ve bilimler yöntem ve irade  ile oluştuğu gibi, ahlak, hukuka güzel sanatlara, oluştuğu aklın  fonksiyonlarına, dile ve fenlere ait bilgiler ve teoriler de hep fertler  tarafından yöntem ve irade ile oluşturulmuşlardır. Bundan dolayı aynı medeniyet  dairesi içinde bulunan bütün bu kavramların, bilgilerin ve bilimlerin toplamı  medeniyet dediğimiz şeyi meydana getirir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Milli kültürü oluşturan şeyler ise, yöntem ile, fertlerin iradesiyle var  olmamışlardır. Yapay değillerdir. Bitkilerin, hayvanların organik hayatı nasıl  kendiliğinden ve doğal bir biçimde gelişiyorsa, milli kültüre ait olan şeylerin  oluşması ve gelişmesi de tıpkı öyledir. Mesela dil, fertler tarafından, yöntemle  yapılmış bir şey değildir. Dilin bir kelimesini değiştiremeyiz. Onun yerine  başka bir kelime icat edip koyamayız. Dilin kendi doğasında olan bir kuralını da  değiştiremeyiz. Dilin kelime ve kuralları ancak kendiliklerinden değişirler.  Biz, bu değişmeye seyirci kalırız. Fertler tarafından yalnız birtakım terimler  yani yeni sözler eklenebilir. Fakat bu sözler ait olduğu meslek sınıfı  tarafından kabul edilmedikçe, söz durumunda kalarak, kelime olmak özelliği  kazanamaz. Yeni bir söz bir meslek sınıfı tarafından kabul edildikten sonara da,  bir topluluk sınıfı kelimesi özelliği kazanır. Ancak, bütün halk tarafından  kabul edildikten sonradır ki, ortak kelimeler arasına girebilir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Fakat, yeni sözlerin bir meslek sınıfı veya bütün halk tarafından kabul edilip  edilmemesi onları icat edenlerin elinde değildir. Eski Osmanlı dilinde  Şinasi&#8217;den beri milyonlarca yeni söz icat edildiği halde, bunlardan az bir  bölümü meslek sınıfı kelimeleri arasına geçebilmiştir. Ortak kelimeler arasına  geçenlerse, beş on kelime kadardır.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Demek ki, milli kültürün ilk örneğini dilin kelimelerinden, medeniyetin ilk  örneğinin de yeni sözler biçiminde icat edilen terimlerinde görüyoruz. Yeni  sözler ise kişinin kendi eseridir. Bazen bir kişinin icat ettiği bir söz birden  hak arasına yayılabilir. Fakat bu yayılma kuvvetini o söze veren, onu icat eden  adam değildir. Toplumun kişilerce bilinmeyen, gizli bir akımıdır.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Bundan on beş yıl önce, yurdumuzda yan yana iki dil yaşıyordu; Bunlardan  birincisi, resmi bir değere sahipti ve yazıyı tekeline almış gibiydi. Buna  Osmanlıca adı veriliyordu.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> İkincisi, yalnız halk arasında konuşulmak zorunda kalmış gibiydi. Buna da,  küçümseyerek, Türkçe adı veriliyordu ve aşağı tabakaya özel bir argo  sanılıyordu. Halbuki, asıl doğal ve gerçek dilimiz bu idi. Osmanlıca ise,  Türkçe&#8217;nin, Arapça&#8217;nın ve Acemce&#8217;nin dilbilgisi, söz dizimi ve sözcüklerinin  birleştirilmesiyle oluşturulmuş yapay bir karışımdan ibaretti. Bu iki dilden  birincisi, doğal bir oluşumdu ve günlük hayatta kullanılan kullanılan  kendiliğinden ortaya çıkmıştı. Bundan dolayı, milli kültürümüzün diliydi.  İkincisi ise, fertler tarafçıdan yöntemle ve iradeyle yapılmıştı. Bu dil  aşuresinin içine, yalnız bazı Türkçe kelimeler ve takılar karışabilirdi. Demek  ki, Osmanlıca&#8217;nın milli kültürümüzde pek az bir payı vardı. Bundan dolayı, ona  medeniyetimizin dili idi, diyebiliriz.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Yurdumuzda bu iki dil gibi, iki ölçü de yan yana yaşıyordu. Türk halkının  kullandığı Türk ölçüsü, yöntem ile yapılmıyordu. Halk ozanları, ölçülü olduğunu  bilmeden, gayet lirik şiirler yazıyorlardı. Tabii, bu ilham ile, yaratıcılıkla  oluşurdu. Özel bir yöntemle ve taklitle yapılmıyordu. O halde, bir ölçü de Türk  kültürünün içindeydi Osmanlı ölçüsüne gelince; bu Acem şairlerinden alınmıştı.  Bu ölçüde şiir yazanlar taklitle ve belli bir biçimde yazıyorlardı. Bundan  dolayıdır ki, aruz ölçüsü denen bu ölçü halk arasına girememişti. Bu ölçüde şiir  yazanlar, Acem edebiyatını ders alarak öğreniyorlar, aruz yöntemiyle  uyguluyorlardı. Bundan dolayı, aruz ölçüsü milli kültürümüze giremedi. Acemlerde  ise, köylüler bile aruz şiirler söyler. Bundan dolayı, aruz ölçüsü İran&#8217;ın milli  kültürüne ait demektir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Yurdumuzda, bunlardan başka, yan yana yaşayan iki müzik vardır. Bunlardan biri  halk arasında kendi kendine doğmuş olan Türk müziği diğeri Farabi tarafından  Bizans&#8217;tan çevirme ve aktarma yoluyla alınan Osmanlı müziğidir. Türk müziği  ilham ile oluşmuş taklitle dışardan alınmamıştır. Osmanlı müziği ise, taklit  aracılığıyla alınmış ve ancak yöntemle devam ettirilmiştir. Bunlardan birincisi  milli kültürümüzün, ikincisi ise medeniyetimizin müziğidir. Medeniyet, yöntemle  ve taklit aracılığıyla bir milletten diğer millete geçen kavramların ve  tekniklerin bütünüdür. Milli kültür ise, hem yöntemle yapılamayan, hem de  taklitle başak milletlerden alınamayan duygulardır. Bu nedenle Osmanlı müziği  kurallardan oluşmuş bir fen biçiminde olduğu halde, Türk müziği kuralsız  yöntemsiz fensiz melodilerden, Türk&#8217;ün bağrından kopan samimi nağmelerden  ibarettir. Halbuki, Bizans müziği kaynağına çıkarsak, bunu da eski Yunan kültürü  içinde görürüz.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Edebiyatımızda da aynı ikilik vardır. Türk edebiyatı halkın atasözleriyle bilmecelerinden, halk masallarıyla halk koşmalarından, destanlarından, halk cengnameleriyle menkibeleriniden, tekkeliden ilahileriyle nefeslerinden, halkın güldürücü fıkralarından ve halk tiyatrosundan ibarettir. Atasözleri, doğrudan doğruya, halkın bilgece sözleridir. Bilmeceleri de yaratan halktır. Halk masalları da fertler tarafından düşülmemiştir. Bunlar, Türk&#8217;ün mitolojik çağlardan başlayarak, gelenek yoluyla zamanımıza kadar gelen peri masallarıyla dev masallarıdır. Dede Korkut kitabı&#8217;ndaki masallar da, ozandan ozana sözlü bir biçimde yazılmış halk masallarıdır. Türk tarihinde ve etnografyasındaki mitler, lejandlar, efsaneler de Türk edebiyatının elamanlarıdır. Cengnamelere ve dini menkıbelere gelince, bunlar <a href="http://www.ziranbula.com/not/halk-edebiyati/"  class="alinks_links" onclick="return alinks_click(this);" title=""  rel="external">halk edebiyatı</a>nın İslami devresine ait ürünleridir. Halk şairlerinin koşmalarıyla destanları, manileriyle türküleri de, yukarıda saydığımız eserler gibi Türk halkının samimi eserleridir. Bunlar da yöntemle taklitle yapılmamışlardı. Aşık Ömer, Dertli, Karacaoğlan&#8217;lar gibi şairler, halkın sevgili şairleridir. Tekkeler de birer halk mabedi olduğu için buralarda doğan ilahilerle nefersler de halk edebiyatına, dolayısıyla Türk Edebiyatına aittir. Yunus Emre ve Kaygusuz ile Bektaşi şairleri bu gruba girerler. Osmanlı edebiyatı ise, masal yerine ferdi hikayelerle Romanlardan, koşma ve destan yerine taklitle yapılmış gazellerle alafranga şiirlerden oluşmuştur. Osmanlı şairlerinin her biri mutlaka, Acem devrinde bir Acem şairine, Fransız devrinde bir Fransız şairine benzer. Fuzuli ile Nedim bile bu konuda farklı değildirler. Bu yönden Osmanlı yazarlarıyla şairlerinden hiç biri orijinal değildir, hepsi taklitçidir; hepsinin eserleri estetik ilhamdan doğmuştur. Mesela, nüktecilik (Humour) bakımından, bu iki gurubu karşılaştıralım. Nasreddin Hoca, İncili Çavuş Bekri Mustafa ve Bektaşi Babaları halk nüktecileridir; Kani ile Sururi ise, Osmanlı divanının mizahçılarıdır. Doğal nüktecilik ile yapay mizah arasındaki fark, bu karşılaştırma ile meydana çıkar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Karagözle orta oyununa gelince; bunlar da halk gösterisi yani geleneksel Türk  tiyatrosudur. Karagöz ile Hacivat&#8217;ın çatışmaları, Türk ile Osmanlı&#8217;nın yani o  zamanki kültürümüzle medeniyetimizin mücadelelerinden ibarettir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Ahlakta da aynı ikiliği görürüz. Türk ahlakı ile Osmanlı ahlakı birbirine zıt  gibidir. Kaşgarlı Mahmud, Divan-ı Lugat-it Türk maddesinde, Türkleri kısaca  tarif ediyor: </span></strong><span style="font-family: Arial;">&#8220;Türk&#8217;te böbürlenme ve övünme yoktur. Türk, büyük  kahramanlıklar ve fedakarlıklar yaptığı zaman, bir olağanüstülük yaptığından  habersiz görünür&#8221;<strong>. Cahiz de, Türklerin aynen bu biçimde anlatıyor. Osmanlı tipine  bakarsak, eski şairlerinde kendine övgü dizmelerin yeni edebiyatçılarında ise  böbürlenme ve övünmenin hakim olduğunu görürüz. Servet-i Fünun okulu Osmanlı  edebiyatının en parlak devridir. Bu okulun takipçisi olan şairlerin çoğu  şüpheci, kötümser ümitsiz, hasta ruhlar biçiminde görünmüşlerdir. Hakiki Türk  ise, inançlı, iyimser ümitli ve sağlamdır.</strong></span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"><strong> Hatta bilginlerimiz arasında da, ikilik görürüz. Osmanlı bilginlerinin  geleneksel ismi ulema-i rüsum (resmi bilginler) idi. Anadolu&#8217;daki bilginler ise,  halk bilginleri idi. Birinciler, rütbeli fakat cahil idiler, ikinciler, ilimli  fakat rütbesiz idiler. Politika ve askerlik sahasında büyük bir dahi olan  Afşarlı Nadir Şah, bütün Müslümanları Sünnilik dairesinde birleştirmek ve bütün  sultanları Osmanlı padişahının emri altına sokmak için görüşmelerde bulunmak  üzere, İstanbul&#8217;a dini ve politik bir kurul göndermişti. İstanbul&#8217;da bu kurul  ile görüşmek için resmi bilginleri görevlendirdiler. İranlı bilginler kurul  bunlara söz anlatmakta yetersiz kalınca, sadrazama başvurarak dediler ki: </strong> &#8220;Bizim bilimden başka, politik hiç bir rütbemiz yoktur. Oysa ki görüşmelerde  bulunduğumuz kişiler büyük rütbeli kişiler olduklarından, karışmalarından  serbestçe söz söyleyemiyoruz. Bizi taşradaki rütbesiz bilginlerle  görüştürürseniz, çok memnun oluruz.&#8221;<strong> Ragıp Paşa&#8217;nın Tahkik ve Tevfik adlı  kitabında naklettiği bu gerçek olay gösteriyor ki, Nadir Şah&#8217;ın bilim kurulu  Osmanlı bilginlerine değil, Türk bilginlerine değer veriyorlardı.</strong></span></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Eski devirlerin politik ve askeri başarıları da, halk arasında çıkmış, cahil ve  okur-yazar olmayan paşalar aitti. Daha sonra Ragıp Paşa ve Sefih İbrahim Paşa  gibi Osmanlı eğitiminde yüksek bir yer sahibi olanlar hükümetin başına geçince  işler bozulmağa başladı.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Bununla beraber, bu toplumsal ikilikler yalnız düşünce etkinliklerine özeldi. O zamanlar, el işi ayak tabakasına ait sayıldığından, yüksek tabaka tekniklerin her çeşidinden uzak duruyordu. Bu sebeple mimarlık, hattatlık, taş oymacılığı, ciltçilik, tezhipçilik, marangozluk, demircilik, boyacılık, halıcılık, çuhacılık, ressamlık, nakkaşlık gibi pratik tekniklerin yalnız bir şekli vardı. O da halk tekniğiydi. Demek ki, genellikle yüksek bir güzelliğe sahip bu sanatlara sadece Türk sanatı adını verebiliriz. Bunlar Osmanlı medeniyetine değil, Türk kültürüne ait idi. Bugün Avrupa, bu eski sanatlarımızın ürünlerini milyonlar harcayarak parça parça topluyor. Avrupa&#8217;nın Amerika&#8217;nın müzeleri, salonları hep Türk eserleriyle dolmaktadır. Avrupa&#8217;da, bu Türk hayranlığına Turquerie adı verilir. Avrupa&#8217;nın gerçek düşünür ve sanatçıları mesela Lamartine&#8217;leri, Auguste Comte&#8217;ları, Pierre Laffite&#8217;leri, Mismer&#8217;leri, Pierre Loti&#8217;leri, Farrere&#8217;leri Türk&#8217;ün samimi sanatına, alçak gönüllü gösterirsiz ahlakına, derin ve bağnaz olmayan dindarlığına, özetle, var olanla yetinmek ve kadere boyun eğmekle beraber sürekli bir iyimserlik ve idealizmden ibaret olan fakir ama mutlu hayatına hayrandırlar. Fakat bunların aşık oldukları şeyler, Osmanlı medeniyetine giren yöntemle ve taklitle yapılmış eserler değil, Türk kültürünün ilhamıyla oluşmuş orijinal eserlerdir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Yalnız ülkemize özgü olan bu garip durumun nedeni nedir? Niçin bu ülkede yaşayan  bu iki tip, Türk tipi ile Osmanlı tipi birbirine bu kadar zıttır? niçin Türk  tipinin her şeyi güzel, Osmanlı tipinin her şeyi çirkindir? Çünkü Osmanlı tipi  Türk kültürüne ve hayatına zararlı olan emperyalizm alanına atıldı. Kozmopolit  oldu. Sınıf çıkarını imparatorluğu genişledikçe, yüzlerce milleti egemenliği  altına aldıkça, yönetenlerle yönetilenler ayrı iki sınıf haline giriyorlardı.  Yöneten bütün kozmopolitler Osmanlı Sınıfı&#8217;nı, yönetilen Türkler de Türk  Sınıfı&#8217;nı oluşturuyorlardı. Bu iki sınıf, birbirini sevmezdi. Osmanlı sınıfı,  kendini hakim millet biçiminde görür, yönettiği Türklere mahkum millet gözüyle  bakardı. Osmanlı, sürekli Türk&#8217;e (eşek Türk) derdi. Türk köylerine resmi bir  kişi geldiği zaman, Osmanlı geliyor diye herkes kaçardı. Türkler arasında  Kızılbaşlığın meydana çıkışı bile, bu ayrılıkla açıklanabilir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Şah İsmail&#8217;in dedesi olan Şeyh Cüneyd, Oğuz boyları arasında Oğul mu önce gelir,  yoksa sahabeler mi diyerek propaganda yapıyordu. Oğuz boyları, Oğuz Han&#8217;ın  çocukları ve Kayılar&#8217;ın amca oğulları değil miydiler? Nasıl oluyordu da,  padişahın Enderun&#8217;dan çıkan devşirmelerden oluşan sahabeleri (yakın adamları)  bunlara tercih ediyordu. O tarihteki halk şeyhleri, Türklerin o zamanki  ezilmişliklerini geçmişte Ehl-i Beyt&#8217;in (Peygamber Soyu) uğramış olduğu  ezilmişliğe benzetiyorlardı. O zaman, Türkmenlerin büyük bir kısmı, bu benzeyişe  aldanarak, baba ocağından ayrıldılar; kendi kendilerine arı bir edebiyat, ayrı  bir felsefe, ayrı bir tapınak yaptılar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Bununla beraber, din bakımından Osmanlılardan ayrılmamış olan Sünni Türkler de,  milli kültür bakımından Osmanlı emperyalizmine bağlandılar. Bunlar da, kendi  kendilerine milli bir kültür yaparak. Osmanlı medeniyetine karşı tamamen ilgisiz  kaldılar. Osmanlı medeniyetinin seçkinlerine havas denildiği gibi, Türk  kültürünün de ozanları, aşıkları, babaları ve ustaları vardı. Demek ki,  ülkemizde iki türlü seçkin bulunuyordu. Bunlardan birincisi sarayı temsil  ediyordu. Bu sınıfın geçimini sağlayan da saraydı. Mesela, Osmanlı şairleri  saraylardan &#8220;caize&#8221; almakla geçindikleri gibi, Osmanlı müzisyenleri de sarayın  verdiği bağışlarla maaşlarla geçinirlerdi. Halkın saz ve söz şairleri ise,  adını olan Osmanlı bilginleri kazaskerlikte, kadılıklarda yüksek maaşlar ve  arpalıklar alırlardı. Halk hocalarından ve şeyhlerinden ibaret olan Türk din  adamları ise, yalnız halk beslerdi. Bundan dolayı güzel sanatlarda ve diğer  alanlarda rehberlik eden ustalar, yiğitbaşılar ve ahi babalar yalnız halk  sınıfından yetişirler ve daima halk ve Türk kalırlardı.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Görülüyor ki milli kültür ile medeniyeti birbirinden ayıran, milli kültürün  özellikle duygulardan, medeniyetin özellikle bilgilerden oluşmuş olmasıdır.  İnsanda, duygular yönteme ve iradeye bağlı değildir. Bir millet, başka bir  milletin dini, ahlaki ve estetik duygularını taklit edemez. Mesela, Türklerin  İslamlıktan önceki dininde Gök Tanrı ödül tanrısıdır. Cezalandırmaya karışmaz.  Ceza tanrısı, Erlik Han isminde başka bir mitolojik kişiliktir. Tanrı yalnız  cemal (güzellik) sıfatıyla göründüğü için, eski Türkler onu yalnız severlerdi;  Tanrıya karşı korku hissi duymazlardı. İslamlıktan sonra, Türklerde &#8220;muhabbetullah&#8221;ın  (Tanrı sevgisi) üstün gelmesi, bu eski geleneğin devamından ötürüdür. Türklerde  &#8220;menhafetullah&#8221; (Allah Korkusu) pek enderdir. İstanbul&#8217;da ve Anadolu&#8217;daki  vaizlerin tecrübeleri gösteriyor ki, güzelliğe, iyiliğe dair vaaz edenlerin  dinleyicileri sürekli artıyor; cehennemden, zebanilerden bahseden vaizlerin  dinleyicileri ise sürekli azalıyor. Türklerin eski dinlerinde katı sofuca  icabetler yoktu, estetik ve ahlaki törenler çoktu. Bunun sonucu olarak,  İslamlıktan sonra da, Türkler en güçlü bir imana, en samimi bir din duygusuna  sahip oldukları halde kuru sofuluk ve yobazlıktan uzak kaldılar. Bu konuda Yunus  Emre&#8217;yi okumak yeterlidir. Türklerin camilerde ilahilere ve mevlit okumaya;  tekkelerde ise şiire, müziğe büyük bir yer vermeleri estetik dindarlık örneğine  uymalarından dolayıdır.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Eski Türk dininde, Türk  Tanrısı, barış ve barışlık  Tanrısı idi. Türk dininin özünü gösteren il kelimesi, barış anlamına geliyordu  (Kaşgarlı Mahmud) ilci (barışçı) demek olduğu gibi, İlhan Barış Hakanı demekti.  Türk İlahları, Mançurya&#8217;dan <a href="http://www.ziranbula.com/ulkeler/macaristan/"  class="alinks_links" onclick="return alinks_click(this);" title=""  rel="external">Macaristan</a>&#8216;a kadar sürekli bir barış ortamı  sağlayan, barışsever öncülerden başka bir şey değildi.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> En eski Türk devletinin kurucusu olan Mete&#8217;nin yüksek ahlakını,  barışseverliğini, emperyalizmden kaçınmasını Yeni Mecmua&#8217;da yazmıştım. Türk  barışseverliğinin kurucusu Mete&#8217;dir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Türklerin bu eski barışçılık geleneği sayesindedir ki, Türk hükümdarı İslam  döneminde de her zaman yenilenlere şefkatle davranmış, her zaman kendilerini  milletlerarası barışın sorumlusu saymışlardır. Türk tarihi, baştan başa, bu  duruma tanıktır. Avrupalıların o kadar suçladıkları Attila bile, yine onların  anlattıklarına göre yenilmiş milletler ne zaman barış istemişlerse, derhal kabul  etmiştir. Çünkü, Attila&#8217;nın Tanrı Kutu unvanını, Allah&#8217;ın Belası şeklinde  çevirmekle tarihi bir günah işlemişlerdir. Türklerin bütün sanat dallarında  açıkça görülen estetik özellikleri de doğallıkla, çinilerinde, mimarlık ve yazı  sanatında beliren hep bu estetik özelliklerdir. Türk&#8217;ün güzel sanatlarında olduğu  gibi, din hayatında ve ahlakında da hep bu özelliklerin egemen olduğu görülür.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Bu örnekten de anlaşılır ki, bir kültürün meydana getiren çeşitli sosyal  yaşayışlar arasında içten bir bağlılık, içten bir uyum vardır. Türk&#8217;ün dili  nasıl saf ise, din, ahlak, güzellik, politika ekonomi ve aile hayatları da hep  saf ve içtendir. Türk&#8217;ün hayatındaki sevimlilik ve orijinallik ve bu egemen  karakterin bir yansımasından ibarettir. Fakat, milli kültürün elemanları  arasındaki bu uyuma bakıp da, medeniyetin de uyumlu elemanlarından meydana  geldiğini zannetmek doğru değildir. Osmanlı medeniyeti Türk, Acem, Arap  kültürleriyle İslam dinine, Doğu medeniyeti ve son zamanlarda da Batı medeniyeti  kurumlarından meydana gelen bir karmadır. Bu kurumlar hiçbir zaman kaynaşarak,  iç içe geçerek uyumlu bir bütün haline giremedi. Bir medeniyet ancak milli bir  kültüre aşılanırsa, uyumlu bir birliğe kavuşur. Mesela İngiliz medeniyeti,  İngiliz kültürüne aşılanmıştır. Bundan dolayı, İngiliz kültürü gibi, İngiliz  medeniyetinin elemanları arasında da bir uyum vardır.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Milli kültür ile medeniyet arasındaki bir ilişki de şudur; Her kavim, ilk önce,  yalnız milli kültürü vardır. Bir kavim, kültür bakımından yükseldikçe politik  açıdan da yükselerek kuvvetle bir devlet oluşturur. Diğer taraftan da, kültürün  yükselmesinden medeniyet doğmaya başlar. Medeniyet, başlangıçta milli kültürden  doğduğu halde, sonradan komşu milletlerin medeniyetinden de birçok kurumlar  alır. Fakat bir toplumun medeniyetinde fazla bir gelişmenin süratle meydana  gelmesi zararlıdır. Ribot diyor ki: </span></strong><span style="font-family: Arial;">&#8220;Zihnin fazla gelişmesi karakteri bozar.&#8221;<strong> Kişide zihin ne ise, toplumda da medeniyet odur. Kişide karakter ne ise,  cemiyetin fazla gelişmesi de milli kültürü bozar. Milli kültürü bozulmuş olan  milletlere &#8220;dejenere milletler&#8221; denir.</strong></span></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Milli kültür ile medeniyetin sonuncu bir ilişkisi de şudur: milli kültürü  kuvvetli, fakat medeniyeti zayıf bir milletle, milli kültürü bozulmuş, fakat  medeniyeti yüksek olan başka bir millet politik mücadeleye girince, milli  kültürü kuvvetli olan millet her zaman galip gelmiştir. Mesela, eski Mısırlılar,  medeniyette yükselince milli kültürleri bozulmaya başladı. O zaman yeni doğan  Fars devleti ise, medeniyette henüz geri olmakla beraber, kuvvetli bir milli  kültüre sahipti. Bu nedenle İran&#8217;da da medeniyet yükseldi. Buna karşılık milli  kültür zayıflamağa başladı. Bir kere de, önce milli kültürleri henüz bozulmamış  olan Yunanlılara yenildiler. Bir süre sonra Yunan kültürü de bozulmağa  başladığından, gerek Yunanlılar, gerek İranlılar, kuvvetli bir milli kültürle  meydana çıkan medeniyetsiz Makedonyalılara yenildiler. Doğuda Eşkani ve Sasani  ailelerinin batıda Romalıların, milli kültürü bozulmağa başlayan Makedonyalılara  üstün gelmiş de aynı şekilde açıklanabilir. Nihayet, medeniyetten hiçbir nasibi  olmayan, fakat milli kültürde son derece güçlü olan Raplar ortaya çıkarak hem  Sasanileri, hem de Romalıları yendiler. Fakat çok zaman geçmeden Arap milleti  de medenileşmeğe başladığından milli kültürünü kaybederek politik egemenliği  Türkistan&#8217;dan yeni gelmiş olan töreli Selçuk Türklerine teslim ettiler. Töre  Türklerin milli kültüründen başka bir şey değildir. Türklerin şimdiye kadar  bağımsız kalması, Çanakkale&#8217;den İngilizlerle Fransızları kovması ve Mütarekeden  sonra, İngiliz silahlarıyla ve parasıyla donanmış bulunan Yunanlılarla  Ermenileri yenerek manen İngilizleri yenmesi, hep bu milli kültürün gücü  sayesindedir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Milli kültür ile medeniyet arasındaki bu ilişkiler anlaşıldıktan sonra artık  Türkçülüğün ne demek olduğunu ve bu memlekette ne gibi görevleri yerine  getirmesi gerektiğini belirleyebiliriz. Osmanlı medeniyeti, iki sebeple yıkılmak  zorundaydı. Birincisi, Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun bütün imparatorluklar gibi,  geçici bir topluluktan ibaret olmasaydı. Sonsuza kadar yaşayacak olanlar ise,  geçici topluluklar değil, toplumlardır. Cemiyetlere gelince, bunlar yalnız  milletlerden ibarettir. Esir milletler, milli benliklerini imparatorlukların  kozmopolit yönetimi altında, ancak bir süre için unutabilirlerdi. Bir gün,  mutlaka milletlerden ibaret olan gerçek toplumlar sürü oluş(uyrukluk) uykusundan  uyanacaklar, kültürel bağımsızlıklarını ve politik egemenliklerini  isteyeceklerdi. Avrupa&#8217;da beş yüz yıldan beri bu işlem sürüyordu. Bundan dolayı,  bu gelişmeden bağımsız yaşamış olan <a href="http://www.ziranbula.com/ulkeler/avusturya/"  class="alinks_links" onclick="return alinks_click(this);" title=""  rel="external">Avusturya</a>, <a href="http://www.ziranbula.com/ulkeler/rusya/"  class="alinks_links" onclick="return alinks_click(this);" title=""  rel="external">Rusya</a> ve Osmanlı İmparatorlukları  da, önceki benzerleri gibi, dağılmağa yüz tutacaklardı. İkinci neden batı  medeniyetinin, yükseldikçe, doğu medeniyetini büsbütün ortadan kaldırmak gücüne  ulaşmasıdır. Rusya&#8217;da ve Balkan ülkelerinde Batı medeniyeti, Doğu medeniyetinin  yerine geçtiği gibi; Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nda da aynı durum baş gösterecekti.  Doğu medeniyeti, bazılarının zannettikleri gibi, gerçekten İslam medeniyeti  değil. Kaynağı, Doğu medeniyeti idi. Nasıl ki, Batı medeniyeti de Hıristiyan  medeniyeti değil. Batı Roma medeniyetinin bir devamından ibaretti. Osmanlılar,  Doğu Roma medeniyetini, doğrudan doğruya Bizans&#8217;tan almadılar: kendilerinden  önce Müslüman Araplarla Acemler bu medeniyeti almış olduklarından, Osmanlılar  onu, bu dindaş milletlerden aldılar. Bundan dolayıdır ki bu medeniyeti, bazı  fikir adamları İslam medeniyeti sandılar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Batı medeniyetinin her yerde doğu medeniyetinin yerine geçmesi doğal bir kanun  olunca, Türkiye&#8217;de de böyle olması zorunlu idi. O halde Doğu medeniyeti  dairesinde bulunan Osmanlı medeniyeti ister istemez ortadan kalkacak, onun  yerine bir taraftan İslam diniyle beraber bir Türk kültürü, diğer taraftan da  Batı medeniyeti geçecektir. İşte Türkçülüğün görevi bir taraftan yalnız halk  arasında kalmış olan Türk kültürünü arayıp bulak, diğer taraftan Batı  medeniyetini tam ve canlı bir biçimde alarak milli kültüre aşılamaktadır.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Tanzimatçılar, Osmanlı medeniyetini Batı medeniyetiyle uzlaştırmağa  çalışmışlardı. Oysa ki iki zıt medeniyet yan yana yaşayamazlar; sistemleri  birbirine aykırı olduğu için, ikisi de birbirini bozmağa neden olur. Mesela,  Batı&#8217;nın müzik tekniği ile Doğu&#8217;nun müzik tekniği birbiriyle uzlaşmaz. Batı&#8217;nın  deneysel mantığı ile Doğunun iskolastik mantığı birbiriyle barışamaz. Bir millet  ya Doğulu olur, ya Batılı olur. İki dinli bir fert olmadığı gibi, iki  medeniyetli bir millet de olamaz. Tanzimatçılar, bu noktayı bilmedikleri için  yaptıkları yenilik hareketinde başarı sağlayamadılar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Türkçülere gelince, bunlar esasen Bizanslı olan Doğu medeniyetini büsbütün  bırakarak Batı medeniyetini tam bir biçimde almak istediklerinden,  girişimlerinde başarılı olacaklardır. Türkçüler tamamıyla Türk ve Müslüman  kalmak şartıyla, batı medeniyetine tam ve kesin bir biçimde girmek  isteyenlerdir. Fakat, batı medeniyetine girmeden önce, milli kültürümüzü arayıp  bularak milli kültürümüzü ortaya çıkarmamız gerekir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"><br />
<span style="color: #800000;">V Halka Doğru</span></span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Türkçülüğün ilk esaslarından biri de şu &#8220;Halka Doğru&#8221; prensibidir. Vaktiyle, bu  prensibi uygulamak üzere, İstanbul&#8217;da Halka Doğru adlı bir dergi çıkarıyorduk.  Sonraları, İzmir&#8217;de de aynı isimde bir dergi yayınlandı.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> &#8220;Halka doğru gitmek&#8221;, ne demektir? Halka doğru gidecek olanlar kimlerdir? Bir  milletin aydınlarına, fikir adamlarına o milletin &#8220;Seçkinler&#8221; i adı verilir.  Seçkinler, yüksek bir eğitim ve öğretim görmüş olmakla, haltan ayrılmış  olanlardır. İşte, halka doğru gitmesi lazım gelenler bunlardır.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Seçkinler, halka doğru niçin gidecekler? Bu soruya bazıları şöyle cevap veriyor: </span></strong><span style="font-family: Arial;">&#8220;Seçkinler, halka, milli <a href="http://www.ziranbula.com/bilgi/kultur/" >kültür</a> götürmek için&#8221;<strong> gitmelidirler. Halbuki, önceki  bölümde görüldüğü üzere, yurdumuzda &#8220;milli kültür&#8221; denilen şey yalnız halkta  vardır. Seçkinler henüz milli kültürden nasiplerini almamışlardır. O halde milli  kültürden yoksun bulunan seçkinler, milli kültürün canlı bir müzesi olan halka,  nasıl bir biçimde milli kültür götürebilecekler? Meseleyi çözebilmek için, önce  şu noktalara cevap verelim: seçkinler, neye sahiptir? Halkta ne vardır?  Seçkinler medeniyete sahiptir. Halkta milli kültür vardır. O halde, seçkinlerin  halka doğru gitmesi şu iki amaç için olabilir: 1) Halktan milli kültür terbisi  almak için, halka doğru gitmek. 2) Halka medeniyet götürmek için, halka doğru  gitmek.</strong></span></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Gerçektende seçkinlerin halka doğru gitmesi iki amaç içindir. Seçkinler, milli  kültürü yalnız halkta bulabilirler, başka bir yerde bulamazlar. Demek ki, halka  doğru gitmek, milli kültüre doğru gitmek demektir. Çünkü, halk, milli kültürün  canlı bir müzesidir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Seçkinlerin çocukken aldıkları terbiyede milli kültür yoktu. Çünkü içinde  okudukları okullar halk okulu değildi, milli okul da değildi. Bu nedenle  milletimizin seçkinleri milli kültürden yoksun kalarak yetiştiler, millilikten  uzaklaşarak yetiştiler. Şimdi, bu eksikliği tamamlamak istiyorlar. Ne  yapmalıdırlar? Bir taraftan halkın içine girmek, halkla beraber yaşamak, halkın  kullandığı kelimelere, cümlelere dikkat etmek. Söylediği atasözlerini, gelenekte  yaşayan bilgelikleri duymak düşünüşündeki ve duyuşundaki yöntemi belirlemek  Şiirini, müziğini dinleyerek, dansını oyunlarını seyretmek. Hayatına, ahlaki  duygularına katılabilmek, giyinişinde, evinin mimarisinde, mobilyalarının  sadeliğindeki güzellikleri tadabilmek. Bundan başka, halkın masallarını,  fıkralarını, menkıbelerini, &#8220;tandırname&#8221; adı verilen, eski törenden kalma  inanışları öğrenme. Halk kitaplarını okumak. Korkut Ata&#8217;dan başlayarak halk  nükteciliğini, çocukluğumuzda seyrettiğimiz Karagözle orta oyununu aramak,  bulmak lazım. Halkın cenkname&#8217;ler okunan eski kahvelerini, Ramazan gecelerini,  Cuma arifane&#8217;lerini, çocukların her yıl sabırsızlıkla bekledikleri coşkun  bayramlarını yeniden diriltmek, canlandırmak gerek, halkın sanat eserlerini  toplayarak milli müzeler kurmak gerek. İşte, Türk milletinin seçkinleri, ancak  uzun süre halkın bu milli kültür müzeleri ve okulları içinde yaşadıktan sonradır  ki millileşmek imkanına kavuşurlar. Rusların en büyük şairi olan Puşkin, bu  biçimde millileştiği içindir ki, gerçekten bir milli şair oldu. Dante, Petrark,  Jean Jacques Rousseau, Goethe, Schiller, D&#8217;Annunzio gibi milli şiirler hep,  halktan aldıkları güç sayesinde sanat dahileri oldular.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Sosyoloji de bize gösteriyor ki deha aslında halktadır. Bir sanatkar, ancak  halktaki estetik zevkin göründüğü bir yer olursa, dahi olabilir. Bizde dahi  sanatçıların yetişmemesi, sanatkarlarımızın estetik zevklerini halkın canlı  müzesinden almamaları, yüzündendir. Bizde şimdiye kadar, halkın güzellik  duygusuna kim değer verdi? Eski Osmanlı seçkinleri, köylüleri eşek Türk diye  aşağılardı. Anadolu şehirlileri de; taşralı deyimiyle küçümsenirdi. Halka bütün  olarak verilen isim avam kelimesinden ibaretti.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Havas, yalnız sarayın kullarının oluşturduğu Osmanlı seçkinleriydi. Halka değer  vermedikleri içindir ki, bugün bu eski seçkinler sanatının ne dili, ne ölçüleri  ne edebiyatı, ne müziği ne felsefesi, ne ahlak sistemi, ne politikası, ne  ekonomisi, özetle hiçbir şeyi kalmadı. Türk milleti, bütün bu şeylere yeniden,  her birinin alfabesinden başlamak zorunda kaldı. Bu milletin, yakın bir zamana  kadar, kendisine özel bir adı bile yoktu. Tanzimatçılar ona: </span></strong><span style="font-family: Arial;">&#8220;Sen, yalnız  Osmanlısın. Sakın, başka milletlere bakarak, sen de milli bir ad isteme! Milli  bir ad istediğin anda, Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun yıkılmasına neden olursun!&#8221;<strong> demişlerdi. Zavallı Türk, &#8220;vatanımı kaybederim&#8221; korkusuyla </strong>&#8220;Vallahi Türk  değilim, Osmanlılıktan başka hiçbir topluluğa ait değilim&#8221;<strong> demek zorunda  kalmıştı. Boşo&#8217;ya karşı bu sözü her gün söyleyen milletvekillerimiz bile vardı.</strong></span></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Fakat bu Osmanlıcılar hiç düşünemiyorlardı ki, her ne yapsalar, bu yabancı  milletler, Osmanlı topluluğundan ayrılmağa çalışacaklardır. Çünkü, artık  yüzlerce milletten oluşmuş yapay toplulukların devamına imkan kalmamıştır.  Bundan sonra, her millet; ayrı bir devlet olacak, homojen içten doğal bir toplum  hayatı yaşayacaklardır. Şüphesiz Avrupa&#8217;nın batısında beş yüzyıldan beri  başlayan bu sosyal gelişme hareketi, mutlaka doğusunda da başlayacaktı. I. Dünya  Savaş&#8217;ında Rusya, Avusturya ve Osmanlı İmparatorluklarının yıkılması da gösterdi  ki, bu sosyal kıyamet pek yakınmış, acaba Türkler, bu sosyal mahşer meydanına  kendilerinin de Türk adlı bir millet olduklarını, Osmanlı İmparatorluğu içinde  kendilerinin de özel bir vatanları ve milli hakları bulunduğunu bilmeyerek,  anlamayarak çıkmış olsaydılar, şaşkınlıktan ne yapacaklardı? Yoksa </span></strong><span style="font-family: Arial;">&#8220;Mademki  Osmanlılık yıkıldı, bizim artık hiçbir milli ümidimiz hiçbir politik emelimiz  kalmadı mı?&#8221;<strong> diyeceklerdi. Önceki Türkçülüğe ilgisiz kalan bazı insaflı  Osmanlıcılar, Wilson Prensipleri ortaya atıldıktan sora, </strong>&#8220;Türkçülük bize,  Osmanlı İmparatorluğu&#8217;ndan ayrı, özel ve milli bir hayatımız, sınırları  etnografya bilimi tarafından çizilmiş milli bir vatanımız, bu vatanda kendi  kendimizi tam bir bağımsızlık ile yönetmekten ibaret olan milli bir hakkımız  olduğunu zamanında bir çoğumuzun zihnine ve ruhuna yerleştirmiş olmasaydı, bugün  halimiz ne olacaktı?&#8221;<strong> demeğe başladılar. Demek ki, yalnız bir tek kelime,  kutsal ve mübarek Türk kelimesidir ki, bu karışıklığın içinde doğru yolu  görmemize neden oldu.</strong></span></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Türkçüler, seçkinlere yalnız milletlerinin adını öğretmekte kalmadılar; onlara,  milletin güzel, dilini de öğrettiler. Fakat, verdikleri ad gibi, bu öğrettikleri  güzel dil de halktan alınmıştı. Çünkü, bunlar yalnız halkta kalmıştı. Seçkinler  sınıfı ise, şimdiye kadar, bir uyurgezer hayatı yaşıyordu. Uyurgezerler gibi iki  kişilikleri vardı. Gerçek kişiliği Türk olduğu halde, uyurgezerlik hali içinde  kendini Osmanlı sanıyordu. Öz dili Türkçe olduğu halde, uyurgezerler gibi,  hastalık sonucu olarak, yapay bir dil kullanıyordu. Şiirde de, kendi doğal  ölçülerini bırakarak, Acemden aldığı taklit ölçülerle şiir okuyordu. Türkçülük,  bir ruh doktoru gibi, bu uyurgezeri, Osmanlı olmayıp Türk olduğuna, dilinin  Türkçe ve ölçülerinin halk ölçüleri olduğuna inandırdı. Hayır, inandırmak değil,  kelimenin tam anlamıyla ona bunu, ilmi verilerle kanıtladı. Böylelikle ki,  seçkinler, yapay bir uyurgezerlik halinden kurtularak, normal bir biçimde  düşünmeğe ve duymağa başladı.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Fakat, bugün itiraf etmeliyiz ki, bu seçkinler, halka doğru yalnız bir tek adım  atabilmişlerdi. Tamamen halka doğru gitmiş olmak için, halkın içinde yaşayarak,  ondan milli kültürü tamamen almaları gerekir. Bunun için yalnız bir çare vardır  ki o da Türkçü gençlerin öğretmenlikte köylere gitmesidir. Yaşlı olanlarda, hiç  olmazsa, Anadolu&#8217;nun iç şehirlerine gitmelidirler. Osmanlı seçkinleri, ancak  tamamen halk kültürünü aldıktan sonradır ki, milli seçkinler haline  gireceklerdir. Halka doğru gitmenin ikinci görevi de, halka medeniyet götürmektir. Çünkü, halkta  medeniyet yoktur. Seçkinlerse, medeniyetin anahtarlarına sahiptir. Fakat halka,  değerli bir armağan olarak aşağıda gösterdiğimiz üzere, doğu medeniyetini veya  onun bir dalı olan Osmanlı medeniyetini değil, Batı medeniyeti götürmelidirler.</span></strong><br />
<h3>Benzer Yazılar</h3>
<ul class="related_post">
<li><a href="http://www.ziranbula.com/turkculugun-esaslari/turkculugun-esaslari-%e2%80%93-turkculugun-ozu-4/" title="Türkçülüğün Esasları – Türkçülüğün Özü-4">Türkçülüğün Esasları – Türkçülüğün Özü-4</a></li>
<li><a href="http://www.ziranbula.com/turkculugun-esaslari/turkculugun-esaslari-%e2%80%93-turkculugun-ozu-3/" title="Türkçülüğün Esasları – Türkçülüğün Özü-3">Türkçülüğün Esasları – Türkçülüğün Özü-3</a></li>
<li><a href="http://www.ziranbula.com/turkculugun-esaslari/turkculugun-esaslari-turkculugun-ozu/" title="Türkçülüğün Esasları &#8211; Türkçülüğün Özü-1">Türkçülüğün Esasları &#8211; Türkçülüğün Özü-1</a></li>
</ul>
<p>www.ziranbula.com ||| Ziranbula.Com Egitim Sitesi<br/><br/><a href="http://www.ziranbula.com/turkculugun-esaslari/turkculugun-esaslari-%e2%80%93-turkculugun-ozu-2/">Türkçülüğün Esasları – Türkçülüğün Özü-2</a></p>
<p><a href="http://www.ziranbula.com/turkculugun-esaslari/turkculugun-esaslari-%e2%80%93-turkculugun-ozu-2/">Türkçülüğün Esasları – Türkçülüğün Özü-2</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ziranbula.com/turkculugun-esaslari/turkculugun-esaslari-%e2%80%93-turkculugun-ozu-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türkçülüğün Esasları – Türkçülüğün Özü-1</title>
		<link>http://www.ziranbula.com/turkculugun-esaslari/turkculugun-esaslari-turkculugun-ozu/</link>
		<comments>http://www.ziranbula.com/turkculugun-esaslari/turkculugun-esaslari-turkculugun-ozu/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 23 Jul 2009 17:54:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Türkçülüğün Esasları]]></category>
		<category><![CDATA[türk]]></category>
		<category><![CDATA[türkçülük]]></category>
		<category><![CDATA[ziya gökalp]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ziranbula.com/?p=3296</guid>
		<description><![CDATA[Birinci Bölüm: Türkçülüğün Özü
I &#8211; Türkçülüğün Tarihi
 Türkçülüğün yurdumuzda ortaya çıkmasından önce Avrupa&#8217;da Türklükle ilgili iki hareket oluştu. Bunlardan birincisi Fransızca, Turquerte denilen, Türk hayranlığı&#8217;dır. Türkiye&#8217;de yapılan ipekli ve yün dokumalar, halılar, kilimler, çiniler, demirci ve marangoz işleri, ciltçilerin, tezhipçilerin yaptıkları ciltler ve tezhipler, mangallar, şamdanlar, v.b. gibi Türk sanat eserleri çoktan Avrupa&#8217;daki sanat severlerin [...]<p>www.ziranbula.com ||| Ziranbula.Com Egitim Sitesi<br/><br/><a href="http://www.ziranbula.com/turkculugun-esaslari/turkculugun-esaslari-turkculugun-ozu/">Türkçülüğün Esasları &#8211; Türkçülüğün Özü-1</a></p>
<p><a href="http://www.ziranbula.com/turkculugun-esaslari/turkculugun-esaslari-turkculugun-ozu/">Türkçülüğün Esasları &#8211; Türkçülüğün Özü-1</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="font-family: Arial; color: #800000;">Birinci Bölüm: Türkçülüğün Özü</p>
<p>I &#8211; Türkçülüğün Tarihi</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Türkçülüğün yurdumuzda ortaya çıkmasından önce Avrupa&#8217;da Türklükle ilgili iki hareket oluştu. Bunlardan birincisi Fransızca, Turquerte denilen, Türk hayranlığı&#8217;dır. Türkiye&#8217;de yapılan ipekli ve yün dokumalar, halılar, kilimler, çiniler, demirci ve marangoz işleri, ciltçilerin, tezhipçilerin yaptıkları ciltler ve tezhipler, mangallar, şamdanlar, v.b. gibi Türk sanat eserleri çoktan Avrupa&#8217;daki sanat severlerin dikkatini çekmişti. Bunlar, Türklerin eseri olan bu güzel şeyleri binlerce lira vererek toplarlar ve evlerinde bir Türk salonu veya Türk odası oluştururlardı. Bazıları da bunları başka milletlere ait güzel şeylerle birlikte, bibloları arasında sergilerdi. Avrupalı ressamların Türk hayatıyla ilgili yaptıkları tablolar ile, şairlerin ve filozofların Türk ahlakını nitelemek amacıyla yazdıkları kitaplar da Turquerie&#8217;nin içine girerdi. Lamartine&#8217;in, Auguste Comte&#8217;un Pierre Laffite&#8217;in, Ali Paşa&#8217;nın özel sekreterleri olan Mismer&#8217;in, Pierre Loti&#8217;nin, Farrere&#8217;in Türklerle ilgili dostça yazıları bunların örneklerindendir. Avrupa&#8217;daki bu hareket tamamen Türkiye&#8217;deki Türklerin güzel sanatlardaki ve ahlaktaki yüksekliklerinin bir sonucudur.</span></strong></p>
<p><span id="more-3296"></span></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Avrupa&#8217;da otaya çıkan ikinci harekete de Türkiyat (Türkoloji) adı verilir.  <a href="http://www.ziranbula.com/ulkeler/rusya/"  class="alinks_links" onclick="return alinks_click(this);" title=""  rel="external">Rusya</a>&#8216;da, <a href="http://www.ziranbula.com/ulkeler/almanya/"  class="alinks_links" onclick="return alinks_click(this);" title=""  rel="external">Almanya</a>&#8216;da, <a href="http://www.ziranbula.com/ulkeler/macaristan/"  class="alinks_links" onclick="return alinks_click(this);" title=""  rel="external">Macaristan</a>&#8216;da, <a href="http://www.ziranbula.com/ulkeler/danimarka/"  class="alinks_links" onclick="return alinks_click(this);" title=""  rel="external">Danimarka</a>&#8216;da, <a href="http://www.ziranbula.com/ulkeler/fransa/"  class="alinks_links" onclick="return alinks_click(this);" title=""  rel="external">Fransa</a>&#8216;da, <a href="http://www.ziranbula.com/ulkeler/1120/"  class="alinks_links" onclick="return alinks_click(this);" title=""  rel="external">İngiltere</a>&#8216;de,  birçok bilim adamları eski Türklere, Hunlara ve Moğollara ait tarihi ve  arkeolojik araştırmalar yapmaya başladılar. Türklerin eski bir millet olduğunu  oldukça geniş bir alanda yayılmış bulunduğunu ve çeşitli zamanlarda dünya  egemenliğine yaraşır devletler ve yüksek medeniyetler kurduğunu meydana  koydular. Gerçi bu sonuncu araştırmaların konusu Türkiye değil, eski Doğu  Türkleri idi. Fakat, birinci hareket gibi, bu ikinci hareket de yurdumuzdaki bir  takım fikir adamlarının ruhuna etkisiz kalmıyordu. Özellikle Fransız  tarihçilerinden Deuignes&#8217;nin Türkler Hunlar ve Moğollara ait yazılmış olduğu  büyük tarihle; İngiliz bilim adamlarından Sir Davids Lumley&#8217;in Üçüncü Selime  ithaf ettiği Kitab-ı İlmü&#8217;n Nafi (yaralı bilim kitabı) adındaki genel Türk  grameri, aydınlarımızın ruhunda büyük etkiler yaptı. Bu ikinci eser, yazarı  tarafından İngilizce yazılmıştı. Bir süre sonra annesi bu kitabı Fransızca&#8217;ya  çevirerek Sultan Mahmut&#8217;a ithaf etti. Bu eserde, Türkçe&#8217;nin çeşitli dallarından  başka, Türk medeniyetinden, Türk etnografyasından ve tarihinden söz ediliyordu.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Sultan Abdülaziz&#8217;in son dönemi ile Sultan Abdülhamid&#8217;in ilk devirlerinde,  İstanbul&#8217;da büyük bir düşünce hareketi görüldü. Burada hem bir Encümen-i Daniş  (akademi) oluşmaya başlamış, hem de bir Darülfünun (üniversite) kurulmuştu.  Bundan başka askeri okullar yeni bir ruhla yükselmeğe başlamıştı.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> O zaman bu Darülfünün&#8217;da Tarih Felsefesi profesörü Ahmet Vefik Paşa&#8217;ydı. Ahmet  Vefik Paşa, Şecere-i Türkiye&#8217;yi (Türklerin soy kütüğü) Doğu Türkçe&#8217;si&#8217;nden  İstanbul Türkçesi&#8217;ne çevirdi. Bundan başka, Lehçe-i Osmani (Osmanlı lehçesi)  Türk lugati hazırlayacak Türkiye&#8217;deki/Türkçe&#8217;nin genel ve büyük Türkçe&#8217;nin bir  lehçesi olduğunu ve bundan başka Türk lehçeleri bulunduğunu aralarında da  karşılaştırmalar yaparak meydana koydu.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Ahmet Vefik Paşa&#8217;nın bu bilimsel Türkçülükten başka, bir de sanat Türkçülüğü  vardı. Evinin bütün fertlerinin mobilyaları, kendisinin ve ailesi fertlerinin  elbiseleri genellikle Türk ürünüydü. Hatta, çok sevdiği kızı Avrupa modeli bir  terlik almak için çok ısrar ettiği halde, </span></strong><span style="font-family: Arial;">&#8220;Evine Türk ürünlerinden başka bir  şey giremez&#8221;<strong> diyerek bu arzusuna engel oldu. Ahmet Vefik Paşa&#8217;nın başka bir  orijinalitesi de, Moliere&#8217;in komedilerini Türk geleneklerine adapte etmesi ve  şahısların adlarını ve kimliklerini Türkleştirerek Türkçe&#8217;ye aktarması ve milli  bir sahneden oynatması idi.</strong></span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"><strong> Darülfünün&#8217;un bir profesörü Türkçülüğün bu ilk esaslarını kurarken, askerî  okullardan sorumlu bakan olan Şıpka Kahramanı Süleyman Paşa da Türkçülüğü askeri  okullara sokmağa çalışıyordu. Süleyman Paşa&#8217;nın Türkçülüğünde, Deguignes&#8217;in  tarihi etkili olmuştur, diyebiliriz. Çünkü yurdumuzda ilk defa olarak Çin  kaynaklarına dayanarak Türk tarihi yazan Süleyman Paşa, bu eserde, özellikle  Deguignes&#8217;i kaynak almıştır. Süleyman Paşa Tarih-i Alem (Dünya Tarihi) adlı  eserinin başında, bu kitabı niçin yazmağa başladığını anlatırken diyor ki: </strong>&#8220;Askeri okulların başına geçince, bu okullara gerekli olan kitapların dilimize  çevrilmesini uzmanlara bıraktım. Fakat sıra tarihe gelince, bunun çeviri yoluyla  yazdırılamayacağını düşündüm. Avrupa&#8217;da yazılan bütün tarih kitapları ya  dinimize, veya milliyetimize (Türklüğümüze) ait karalamalarla doludur.  Kitaplardan hiç birisi dilimize çevirtilip de okullarımızda okutturulamaz. Bu  nedenledir ki, okullarımızda okunacak tarih kitabının yazılması işini ben  üzerime aldım. Yazmış olduğum bu kitapta gerçeğe ters hiç bir söze  rastlamayacağı gibi, dinimize ve milliyetimize ters düşecek hiç bir sözle  karşılaşmak imkanı da yoktur.&#8221;</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"><strong> Avrupa tarihlerindeki Hunlar&#8217;ın, Çin tarihindeki Hiyong-nu&#8217;lar olduğunu ve  bunların Türklerin ilk dedeleri bulunduğunu ve Oğuz Han&#8217;ın Hiyong-nu devletinin  kurucusu Mete olması gerektiğini bize ilk kez öğreten Süleyman Paşa&#8217;dır.  Süleyman Paşa, bundan başka, Cevdet Paşa gibi, dilimizin grameriyle ilgili bir  kitap da yazdı. Fakat bu kitaba Cevdet Paşa gibi, Kavaid-i Osmaniye (Osmanlıca  kuralları) adını vermedi. Çünkü, dilimizin Türkçe olduğunu biliyordu ve  Osmanlıca adı altında üç dilden&#8230; yapılmış bir dil olamayacağını anlamıştı.  Süleyman Paşa, bu konudaki düşüncesini, Ta&#8217;lim-i Edebiyyat-ı Osmaniye (Osmanlı  edebiyat öğrenimi) adıyla bir kitap yayınlayan Recaizade Ekrem Bey&#8217;e yazdığı bir  mektupta meydana koydu. Bu mektupta diyor ki: </strong>&#8220;Osmanlı edebiyatı demek,  doğru değildir. Ayrıca, dilimize Osmanlı dili ve milletimize Osmanlı milleti  demek de yanlıştır. Çünkü Osmanlı tabiri yalnız devletimizin adıdır.  Milletimizin adı ise, yalnız Türk&#8217;tür. Bundan dolayı dili de Türk dilidir,  edebiyatımız da Türk edebiyatıdır.&#8221;</span></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Süleyman Paşa, askeri okulların ilk kısmında okunmak üzere, Esma-yı Türkiye  (Türk isimleri) adlı kitabı da Osmanlıcanın etkisi altında Türkçe kelimelerin  unutulmaması amacı ile yazmıştı.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Görülüyor ki, Türkçülüğün ilk babaları Ahmet Vefik Paşa ile Süleyman Paşa&#8217;dır.  Türk ocaklarında ve diğer Türkçü kuruluşlarda bu iki Türkçülük öncüsünün büyük  boyda resimlerini asmak, değerbilirlilik gereğidir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Türkiye&#8217;de Abdülhamid bu kutsal akımı durdurmağa çalışırken, Rusya&#8217;da iki büyük  Türkçü yetişiyordu. Bunlardan birincisi Mirza Fethali Ahundzade&#8217;dir ki, Azeri  Türkçesi&#8217;nde yazdığı orijinal komediler bütün Avrupa dillerine çevrilmiştir.  ikincisi, Kırım&#8217;da Tercüman gazetesini çıkaran Gaspıralı İsmail&#8217;dir ki,  Türkçülükteki ilkesi dilde, fikirde ve işte birlik idi. Tercüman gazetesini  Kuzey Türkleri anladığı kadar Doğu Türkleri ile Batı Türkleri de anlardı. Bütün  Türklerin aynı dilde birleşmeleri de anlardı. Bütün Türklerin aynı dilde  birleşmelerinin mümkün olduğuna bu gazetenin varlığı canlı bir delildir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Abdülhamid&#8217;in son devrinde, İstanbul&#8217;da Türkçülük akımı tekrar uyanmağa başladı.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Rusya&#8217;dan İstanbul&#8217;a gelen Hüseyinzade Ali Bey, Tıbbiye&#8217;de Türkçülük esaslarını  anlatıyordu. Turan ismindeki şiiri, Turancılık idealinin ilk dışa vurumu idi.  Yunan savaşı (1897) başladığı sırada, Türk şair Mehmet Emin Bey: </span></strong><span style="font-family: Arial;">&#8220;Ben bir Türk&#8217;üm, dinim, cinsim uludur.&#8221;<strong> Dizesi ile başlayan ilk şiirini  yayınladı. Bu iki şiir haber veriyordu Hüseyinzade Ali Bey, Rusya&#8217;daki  milliyetçilik akımlarının etkisiyle Türkçü olmuştu. Özellikle, daha kolejde  iken, Gürcü gençlerinden son derece milliyetçi olan bir arkadaşı ona milliyet  aşkını aşılamıştı.</strong></span></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Türk şairi Mehmet Emin Bey&#8217;e Türkçülüğü aşılayan kendisinin söylediğine göre  Afganlı Şeyh Cemaleddin&#8217;dir. Mısır&#8217;da Şeyh Muhammed Abduh&#8217;un Kuzey Türkleri  arasında Fahreddin oğlu Rızaeddin&#8217;i yetiştiren bu büyük İslam lideri Türkiye&#8217;de  Mehmet Emin Bey&#8217;i bularak halk dilinde, halk vezninde millet sevgisiyle dolu  şiirler yazmasını söylemişti.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Türkçülüğün ilk devrinde, Deguignes tarihinin etkili olduğunu görmüştük. İkinci  devirde, Leon Cahun&#8217;ün Asya Tarihi&#8217;ne Giriş adlı kitabının büyük etkisi oldu.  Necip Asım Bey, birçok eklemlerle bu kitabın Türklerle ilgili bölümünü Türkçe&#8217;ye  aktarmıştı. Necip Asım Bey&#8217;in bu kitabı, her tarafta, Türkçülüğe doğru eğilimler  uyandırdı. Ahmet Cevdet Bey, İkdam gazetesini Türkçülüğün bir organı haline  koydu. Emrullah Efendi, Veled Çelebi ve Necib Asım Bey bu Türkçülüğün ilk  mücahitleri idi.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Fakat, ikdam gazetesi etrafında toplanan bu Türkçülerden özellikle Fuat Raif  Bey&#8217;in Türkçe&#8217;yi sadeleştirmek konusunda yanlış bir teoriyi izlemesi Türkçülük  akımının değer kaybetmesine neden oldu. Bu yanlış, tasfiyecilik (arı  Türkçecilik) fikriydi.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> &#8220;Arı Türkçecilik&#8221; dilimizden Arap, Acem köklerinden gelmiş bütün kelimeleri  çıkararak, bunların yerine Türk kökünden doğmuş eski kelimeleri, veya Türkçe  köklerden yeni eklerle yapılacak yeni Türk kelimeleri yerleştirmek demekti. Bu  teorinin uygulamasını göstermek için yayınlanan bazı makaleler ve mektuplar,  zevk sahibi olan okuyucuları tiksindirmeğe başladı. Halk diline yerleşmiş olan  Arapça ve Farsça kelimeleri Türkçe&#8217;den çıkarmak bu dili en canlı kelimelerden,  dini, ahlaki, felsefî kavramlardan yoksun kılacaktı. Türkçe köklerden yeni  yapılan kelimeler gramer esaslarını altüst edeceğinden başka, halk için yabancı  kelimelerden daha yabancı, daha bilinmezdi. Bundan dolayı bu hareket dilimizi  sadeliğe, açıklığa doğru götürecek yerde karışıklığa ve karanlığa doğru  götürüyordu. Bundan başka, doğal kelimeleri atarak onların yerine yapay  kelimeler koymağa çalıştığı için, gerçek dil yerine yapay bir Türk esperantosu  oluşturuyordu. Ülkenin ihtiyacı ise, böyle yapma bir esperantoya değil, bildiği  ve anladığı, alışılmış ve yapmacık olmayan kelimelerden oluşmuş bir anlaşma  aracı idi. İşte, bu nedenden dolayı, ikdamdaki arıcılık akımından yarar yerine  zarar meydana geldi.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Bu sarıda Tıbbiye&#8217;de şekillenen gizil bir ihtilal örgütünde Pan-Türkizm, Pan-Ottomanizm, Pan-İslamizm ideallerinden hangisinin gerçeğe daha uygun olduğu tartışılıyordu. Bu tartışma Avrupa&#8217;daki ve Mısır&#8217;daki Genç Türklere de yayılarak; kimileri Pan-Türkizm idealini kimileri de Pan-Ottomanizm idealini kabul etmişlerdi. O zaman Mısır&#8217;da çıkan Türk gazetesinde Ali Kemal Osmanlı Birliği fikrini ileri sürerken Akçuraoğlu Yusuf Bey&#8217;le, Ferit Bey Türk birliği politikasını öneriyorlardı.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Bu sırada, Hüseyinzade Ali Bey İstanbul&#8217;dan ve Ağaoğlu Ahmet Bey Paris&#8217;ten  Bakü&#8217;ye gelmişler ve orada mücadele için el ele vermişlerdi. Topçubaşıoğlu da  bunlara katıldı. Bu üç kişi, orda o zamana kadar hakim olan Sünnilik ve Şiilik  çekişmelerini gidererek Türklük ve İslamlık çerçevesindeki bir örgütlenmede  bütün Azerbaycanlıları toplamağa çalıştılar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> 23 Temmuz (1908) hareketinden sonra, Türkiye&#8217;de Osmanlıcılık düşüncesi hakim  olmuştu. Bu sıralarda yayınlanmaya başlayan Türk Derneği dersini, gerek bu  nedenden gerek yine ara Türkçecilik akımına kapılmadan dolayı hiç bir rağbet  görmedi.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> 31 Mart&#8217;tan sonra, Osmanlıcılık fikri eski geçerliliğini kaybetmeğe başladı.  Zamanında Abdülhamid&#8217;e İslam Birliği düşüncesini aşılamış olan Alman Kayzer&#8217;i,  bu fırsattan yararlanarak, Sultanahmet Meydanın&#8217;da İslam Birliği adına bir  miting yaptırdı. Bu günden itibarın, ülkemizde, gizli İslam Birliği örgütlenmeğe  başladı. Genç Türkler, &#8220;Osmanlıcı&#8221; ve &#8220;İslam Birliği taraftarı&#8221; olmak üzere, iki  karşı guruba ayrılmağa başladılar. Osmanlıcılar kozmopolit, İslam Birliği  taraftarları ise, ültramonten idiler.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Her iki akım da ülke için zararlıydı. Ben, 1910 kongresinde Selanik&#8217;te Genel  Merkez üyeliğine seçildiğim sırada, politik görünüş böyleydi.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Bu sırada, Selanik&#8217;te Genç Kalemler adında bir dergi çıkıyordu. Derginin  başyazarı Ali Canip Bey ile, bir gece, Beyaz Kule bahçesinde konuşuyorduk. Bu  genç bana dergisinin dilde sadeliğe doğru bir dönüşüm gerçekleştirmeğe  çalıştığını; Ömer Seyfettin&#8217;in dil hakkındaki bu fikirleri tamamıyla benim  düşüncelerime uyuyordu. Gençliğimde Taşkışla&#8217;da tutuklu bulunduğum sırada  erlerin mülazım-ı evvel&#8217;e evvel mülazım (teğmen), Trablus-ı Garp&#8217;a Garp  Trablus&#8217;u (Libya), Trablus-ı Şam&#8217;a Şam Trablus&#8217;u demeleri bende şu kesin yargıyı  uyandırmıştı:</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Türkçe&#8217;yi yeniden düzenlemek için, bu dilden bütün Arapça ve Farsça kelimeleri  değil, Arap ve Fars kurallarını atmak, Arapça ve Farsça kelimelerden de Türkçe&#8217;si  olanları çıkararak, Türkçe karşılığı bulunmayanları dilde bırakmak.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Bu düşünceyle ilgili bazı yazılar yazmış isem de, yayınlanmağa fırsat  bulamamıştım. Nasıl ki, Türkçülük hakkında yazı yazmak içinde henüz bir fırsat  çıkmamıştı. Daha on beş yaşında iken Ahmet Vefik paşa&#8217;nın Lehçe-i Osmani&#8217;si ile  Süleyman Paşa&#8217;nın Tarih-i Alem&#8217;i bende Türçülük fikri uyandırmıştır. 1896 da  İstanbul&#8217;a geldiğim zaman, ilk aldığımız kitap Leon Cahun&#8217;ün tarihi olmuştur. Bu  kitap, adeta, Pan-Türkizm ülküsünü özendirmek, üzere yazılmış gibidir. O zaman  Hüseyin-zade Ali Bey&#8217;le temas ederek, Türkçülük hakkındaki görüşlerini  öğreniyordum.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Özetle on yedi &#8211; on sekiz yıldan beri Türk milletinin sosyolojisini incelemek için harcadığım çalışmaların ürünleri kafamın içinde toplanmış duruyordu. Bunları meydana atmak için yalnız bir nedenin oluşması gerekiyordu. İşte, Genç Kalemler&#8217;de Ömer Seyfettin&#8217;in başatmış olduğu fikir mücadelesi bu sebebi hazırladı. Fakat ben dil meselesini yeterli görmeyerek Türkçülüğü bütün idealleriyle bütün programıyla ortaya atmak gerektiğini düşündüm. Bütün bu fikirleri kapsayan Turan şiirini yazarak Genç Kalemler&#8217;de yayınladım. Bu şiir tam zamanında yayınlamıştı.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Çünkü Osmanlıcılıktan da İslam Birliği fikrinden de ülke için tehlikeler  doğacağını gören genç ruhlar, kurtarıcı bir ideal arıyorlardı. Turan şiiri bu  idealin ilk kıvılcımı idi. Ondan sonra sürekli bu şiirdeki esasları açıklamak ve  yorumlamakla uğraştım.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Turan şiirinden sonra Ahmet Hikmet Bey, Altın ordu makalesinin yayınladı.  İstanbul&#8217;da, Türk Yurdu dergisi ile Türk Ocağı cemiyeti kuruldu. Halide Edip  Hanım, Yeni Turan adlı <a href="http://www.ziranbula.com/roman-ozeti/roman-ozetleri/"  class="alinks_links" onclick="return alinks_click(this);" title=""  rel="external">roman</a>ı ile, Türkçülüğe büyük biri değer verdi. Hamdullah  Suphi Bey, Türkçülüğün aktif bir öndeki oldu. İsimleri yukarıda geçen veya  geçmeyen bütün Türkçüler gereke Türk Yurdu&#8217;nda, gerek Türk Ocağı&#8217;nda birleşerek  beraber çalıştılar. Fuat Köprülü, Türkoloji alanında büyük bir bilim adamı oldu.  İlmi eserleri ile, Türkçülüğü aydınlattı.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Yakup Kadri, Yahya Kemal, Falih Rıfkı, Refik Halit, Reşat Nuri, Beyler gibi  yazarlar ve Orhan Seyfi, Faruk Nafiz, Yusuf Ziya, Hikmet Nazım, Vala Nurettin  beyler gibi şairler yeni Türkçe&#8217;yi güzelleştirdiler. Müfide Ferit Hanım da,  gerek değerli kitaplarıyla, gerek Paris&#8217;teki yüksek konferansları ile  Türkçülüğün yükselmesine büyük emekler harcadı.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Türkçülük dünyası bugün o kadar genişlemiştir ki, bu alanda çalışan sanatçılarla  bilim adamlarının isimlerini saymak ciltlerle kitap gerektirir. Yalnız Türk  mimarlığında, Mimar Kemal Bey&#8217;i unutmamak gerekir. Bütün genç mimarların Türkçü  olmasında, onun büyük bir etkisi vardır.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Bununla beraber, Türkçülüğe ait bütün bu hareketler verimsiz kalacaktı, eğer  Türkleri Türkçülük ideali çevresinde birleştirerek büyük bir yok oluş  tehlikesinden kurtarmayı başaran büyük bir dahi ortaya çıkmasaydı. Bu büyük  dahinin adını söylemeğe gerek yok. Bütün dünya, bugün Gazi Mustafa Kemal Paşa  adını kutlu bir kelime sayarak, her an saygıyla anmaktadır. Eskiden Türkiye&#8217;de,  Türk Milleti hiç bir önemli yere sahip değildi. Bugün, her hak Türk&#8217;ündü. Bu  topraktaki egemenlik Türk egemenliğidir. Politikada kültürde, ekonomide hep Türk  halkı egemendir. Bu kadar esin ve büyük inkılabı yapan kişi Türkçülüğün en büyük  adamıdır. Çünkü, düşünmek ve söylemek kolaydır. Fakat, yapmak ve özellikle  başarı ile sonuçlandırmak çok güçtür.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"><br />
<span style="color: #800000;">II &#8211; Türkçülük Nedir?</span></span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Türkçülük, Türk milletini yükseltmek demektir. O halde, Türkçülüğün özünü  anlamak için, millet adı verilen topluluğun tanımını bilmek gerekir. Millet  hakkındaki çeşitli görüşleri inceleyelim.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> <span style="color: #800000;">1)</span> Irkı esas alan Türkçülere göre millet, ırk  demektir. Irk kelimesi, gerçekte zoolojinin bir terimidir. Her hayvan türü  anatomik özellikleri açısından birtakım tiplere ayrılır. Bu tiplere ırk adı  verilir. Mesela at türünün Arap ırkı, İngiliz ırkı, Macar ırkı adlarını alan  birtakım anatomik tipleri vardır.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> İnsanlar arasında da, eskiden beri, &#8220;beyaz ırk, siyah ırk, sarı ırk, kırmızı  ırk&#8221; denilen dört ırk mevcuttur. Bu kaba bir sınıflandırma olmakla beraber, hala  önemini korumaktadır. Antropoloji bilimi Avrupa&#8217;daki insanları, kafalarının şekli ve saçları ve  gözlerini renklerini dikkate alarak üç ırka ayırmıştır: Uzun kafalı kumral, uzun  kafalı esmer, yassı kafalı.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Bununla beraber, Avrupa&#8217;da hiç bir millet, bu tiplerden yalnız birini, içine  almaz. Her millette, çeşitli oranlarda olmak üzere, bu üç ırka mensup bireyler  vardır. Hatta, aynı ailenin içinde, bir kardeş uzun kafalı kumral, diğerleri  uzun kafalı esmer ve yassı kafalı olabilirler.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Gerçi bir zamanlar, bazı antropologlar bu anatomik tiplerle sosyal davranışlar  arasında bir ilişki olduğunu savunurlardı. Fakat birçok ilmi eleştirilerin ve  özellikle&#8230; bizzat antropologlar arasında en yüksek bir konumda bulunan  Manouvrier adındaki bilim adamının anatomik özelliklerin sosyal karakterler  üzerinde hiç bir etkisi olmadığını ispat etmesi, bu eski iddiayı tamamıyla  çürüttü. Irkın, böylelikle sosyal niteliklerle hiç bir ilişkisi kalmayınca,  sosyal karakterlerin toplamı olan milliyetle de hiç bir ilişkisinin kalmaması  gerekir. O halde, milleti başka bir alanda aramak gerekir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> <span style="color: #800000;">2)</span> Kavmi Türkçüler de, milleti kavim ile  karıştırırlar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Kavim, aynı anadan, aynı babadan üremiş, içine hiç yabancı karışmamış aynı  kandan bir topluluk demektir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Eski toplumlar genellikle saf ve yabancılarla karışmamış birer kavim olduklarını  savunurlardı. Halbuki, toplumlar tarih öncesi zamanlarda bile, kavmiyetçe saf  değildiler. Savaşlarda esir alma, kız kaçırma, suç işleyenlerin kendi  toplumundan kaçarak başka bir topluma girmesi, evlenmeler göçler, yabancıları  kendine <a href="http://www.ziranbula.com/edebiyat/tesbih-benzetme/"  class="alinks_links" onclick="return alinks_click(this);" title=""  rel="external">benzetme</a> ve başka bir topluluk içinde erime gibi olaylar milletleri  sürekli birbirine karıştırmıştı. Fransız bilim adamlarından Camille Julian ile  Millet, en eski zamanlarda bile saf bir kavmin bulunmadığını savunmaktadırlar.  Tarih öncesi zamanlarda bile saf bir kavim bulunmazsa, tarihi devirdeki kavim  karışmalardan sonra, artık saf bir kavmiyet saçma olmaz mı? Bundan başka,  sosyolojiye göre, fertler dünyaya gelirken sosyal bir nitelik taşımazlar. Yani  sosyal duygu ve düşüncelerden hiç birini beraberinde getirmezler, mesela dil,  din, ahlak, estetik, politika, hukuk, ekonomi alanına ait hiç bir duygu ve  düşünceyi beraber getirmezler. Bunların hepsini sonraları terbiye yoluyla  toplumdan alırlar. Demek ki, sosyal özellikler kalıtımla geçmez, yalnız terbiye  yoluyla geçer. O halde, kavmiyetin milli karakter bakımından da hiç bir rolü yok  demektir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Kavim saflığı hiç bir toplumda bulunmamakla beraber, eski toplumlar kavmiyet  idealini izlerlerdi. Bunun nedeni dini idi. Çünkü o toplumlarda kendisine  tapılan, toplumun ilk atasından ibaretti. Bu yalnız kendi dölünden olanlara  Tanrılık etmek isterdi. Yabancıların kendi tapınağına girmesini, kendisine  yapılacak ibadetlerle katılmasını kendi mahkemelerinde kendi kanunlarına göre  yargılanmasını istemezdi. Bundan dolayı, toplumun içine çeşitli biçimde evlât  edinme yoluyla girmiş bir çok kişi bulunmakla birlikte, bütün toplum yalnız  Tanrının dölünden gelmiş sayılırdı. Eski Yunan sitelerinde, İslam&#8217;dan önceki  Araplarda, eski Türklerde, kısaca henüz il devrinde bulunan bütün toplumlarda şu  yalancı kavmiyeti görürüz.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Şurası da var ki, sosyal gelişmenin o aşamasında yaşayan milletler için kavmiyet  idealini izlemek normal bir hareket olduğu halde, bugün içinde bulunduğumuz  aşamaya anormaldir. Çünkü, o aşamada bulunan toplumlarda sosyal dayanışma yalnız  dindaşlık bağından ibaretti. Dindaşlık kandaşlığa dayanınca, doğaldır ki, sosyal  dayanışmanın dayanağında kandaşlık olur.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Bugünkü sosyal aşamada ise, sosyal dayanışma, kültürdeki ortaklığa dayanıyor.  Kültürün kuşaktan kuşağa aktarılması terbiye aracılığıyla olduğu için,  kandaşlıkla hiç bir ilgisi yoktur.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> <span style="color: #800000;">3)</span> Coğrafi Türkçülere göre, millet, aynı ülkede  oturan halkların toplamı demektir. Mesela onlara göre bir İran milleti, bir  İsviçre milleti, bir Belçika milleti, bir Britanya milleti vardır. Halbuki  İran&#8217;da Fars, Kürt ve Türk&#8217;ten ibaret olmak üzere üç millet; İsviçre&#8217;de Alman,  Fransız, <a href="http://www.ziranbula.com/ulkeler/italya/"  class="alinks_links" onclick="return alinks_click(this);" title=""  rel="external">İtalya</a>n&#8217;dan ibaret olmak üzere yine üç millet; Belçika&#8217;da aslen Fransız  olan Valon&#8217;larla, aslen Cermen olan Flamanlar vardır. Büyük Britanya adaların da  ise Anglo-Sakson, İskoçyalı, Galli, <a href="http://www.ziranbula.com/ulkeler/irlanda/"  class="alinks_links" onclick="return alinks_click(this);" title=""  rel="external">İrlanda</a>lı adlarıyla dört millet vardır. Bu  çeşitli toplulukların dilleri ve kültürleri birbirinden ayrı olduğu, için  hepsine birden millet adını vermek doğru değildir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Bazen bir ülkede birçok sayıyla millet olduğu gibi, bazen de bir millet birçok  ülkeye dağılmış bulunur. Mesela Oğuz Türklerine bugün Türkiye&#8217;de, Azerbaycan&#8217;da,  İran&#8217;da, Harzem ülkesinde rastlarız.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Bu toplulukların dilleri ve kültürleri ortak aldığı halde, bunları ayrı  milletler saymak doğru olabilir mi?</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> <span style="color: #800000;">4)</span> Osmanlıcılara göre, millet, Osmanlı  İmparatorluğu&#8217;nda bulunan vatandaşları içine alır. Halbuki, bir imparatorluğun  bütün vatandaşlarını bir tek millet saymak büyük bir hatadan ibaretti. Çünkü, bu  birbirine karışmış topluluğun içinde, ayrı kültürlere sahip birçok millet vardı.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> <span style="color: #800000;">5)</span> İslam Birliği taraftarlarına göre, millet, bütün  Müslümanların toplamı demektir. Aynı dinde bulunan insanların bütününe ümmet adı  verilir. O halde, Müslümanların bütünü de bir ümmettir. Yalnız dilde ve kültürde  ortak olan millet ise bundan ayrı bir şeydir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> <span style="color: #800000;">6)</span> Fertçilere göre, millet, bir adamın kendisini  ait hissettiği herhangi bir toplumdur. Gerçi, bir fert, kendisini görünüşte şu  veya bu topluma bağlı saymakta özgür sanır. Oysa ki fertlerde böyle bir özgürlük  ve bağımsızlık duygularla yoktur. Çünkü insandaki ruh, duygularla düşüncelerden  oluşmuştu. Yeni psikologlara göre, duygu hayatımız asıldır, düşünce hayatımız  ona aşılanmıştır. ruhumuzun normal bir halde bulunabilmesi için, düşüncelerimiz  duygularımıza tamamıyla uygun olması gerekir. Düşünceleri duygularına uymayan ve  dayanmayan bir adam, ruh bakımından hastadır. Böyle bir adam, hayatta mutlu  olamaz. Mesela duygusu bakımından dindar olan bir genç, kendisinin düşünce  bakımından dinsiz sayarsa psikolojik bir dengeye sahip olabilir mi? Şüphesiz  hayır! Bunun gibi, her fert, duyguları aracılığıyla belli bir millete mensuptur.  Bu millet, o ferdin, içinde yaşadığı ve terbiyesini aldığı toplumdur. Çünkü, bu  fert, içinde yaşadığı toplumun bütün duygularını terbiye aracılığıyla almış,  tamamen ona benzemiştir. O halde bu fert, ancak bu toplumun içinde yaşarsa,  mutlu olabilir. Başka bir toplumun içine giderse, sıla hastalığına uğrar, duygu  bakımından bağlı olduğu halde, bir ferdin, istediği zaman milletini  değiştirebilmesi kendi elinde değildir. Çünkü, milliyet de, dışarıda var olan  bir gerçektir. İnsan milliyetini bilgisizliği yüzünden tanıyamamışken, sonradan  araştırıp soruşturarak bulabilir. Fakat, bir partiye girer gibi, sırf iradesiyle  şu veya bu millete katılamaz.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> O halde, millet nedir? Irka, kavme, coğrafyaya politikaya ve iradeye ait güçlere  üstün gelecek ve onları egemenliğine alabilecek başa ne gibi bir bağımız var?</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Sosyoloji ispat ediyor ki, bu bağ terbiyede, kültürde, yani duygularda  ortaklıktır. İnsan en samimi, en içten duygularını ilk terbiye zamanlarında  alır. Ta beşikte iken, işittiği ninnilerle ana, dilinin etkisi altında kalır.  Bundan dolayıdır ki, en çok sevdiğimiz dil, ana dilimizdir. Ruhumuzu oluşturan  bütün din, ahlak ve güzellik duygularımızı bu dil aracılığıyla almışız. Zaten  ruhumuzun sosyal duyguları, bu din, ahlak ve güzellik duygularından ibaret değil  midir? Bunları çocukluğumuzda hangi toplumdan almışsak sürekli o içinde daha  büyük bir imkanla yaşamamız mümkün iken, toplumumuz içindeki fakirliği ona  tercih ederiz. Çünkü dostlar içindeki bu fakirlik, yabancılar arasıdaki o  zenginlikten daha fazla bizi mutlu eder. Zevkimiz, vicdanımız, özleyişlerimiz,  hep içinde yaşadığımız, terbiyesini aldığımız toplumdur. Bunların yankısını  ancak o toplum içinde işitebiliriz.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Ondan ayrılıp da başka bir topluma katılabilmemiz için, büyük bir engel vardır.  Bu engel, çocukluğumuzda o toplumdan almış olduğumuz terbiyeyi ruhumuzdan  çıkarıp atmanın mümkün olmamasıdır. Bu mümkün olmadığı için, eski toplum içinde  kalmak zorundayız.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Bu açıklamalardan anlaşıldı ki, millet, ne ırkın, ne kavmin, ne coğrafyanın, ne  politikanın ne de iradenin belirlediği bir topluluk değildir. Millet, dilce,  dince, ahlakça ve güzellik duygusu bakımından ortak olan, yani aynı terbiyeyi  almış fertlerden oluşan, bir topluluktur. Türk köylüsü onu (dili dilime uyan,  dini dinime uyan) diyerek tarif eder. Gerçekten de bir adam, kanca ortak olduğu  insanlardan çok dilde ve dinde ortak olduğu insanlarla beraber yaşamak ister.  Çünkü, insani karakterimiz bedenimizde değil, ruhumuzdadır. Maddi becerilerimiz  ırkımızdan geliyor, manevi becerilerimizde terbiyesini aldığımız toplumdan  geliyor. Büyük İskender diyordu ki; </span></strong><span style="font-family: Arial;">&#8220;Benim gerçek babam Filip değil, Aristo&#8217;dur.  Çünkü birincisi maddi varlığımın, ikincisi manevi varlığımın meydana gelmesine  neden olmuştur.&#8221;<strong> İnsan için, manevi varlık, maddi varlıktan önce gelir. Bu  bakımdan, milliyette soy kütüğü aranmaz. Yalnız, terbiyenin ve idealin milli  olması aranır. Normal bir insan, hangi milletin terbiyesini almışsa, ancak onun  idealine çalışabilir. Çünkü ideal bir heyecan kaynağı olduğu içindir ki aranır.  Halbuki, terbiyesiyle büyümüş bulunmadığımız bir toplumun ideali ruhumuza asla  heyecan veremez. Aksine, terbiyesini almış olduğumuz toplumun ideali ruhumuzu  heyecanlara boğarak mutlu yaşamamıza neden olur. Bundan dolayıdır ki, insan,  terbiyesiyle büyüdüğü toplumun ideali uğruna hayatını feda edebilir. Halbuki  zihnen kendisini bağlı sandığı bir toplum uğruna ufak bir çıkarını bile feda  edemez. Kısaca insan, terbiyece ortak olmadığı , bir toplum işinde yaşarsa,  mutsuz olur. Bu düşüncelerden çıkaracağımız pratik sonuç şudur; yurdumuzda bir  zamanlar dedeleri <a href="http://www.ziranbula.com/ulkeler/arnavutluk/"  class="alinks_links" onclick="return alinks_click(this);" title=""  rel="external">Arnavutluk</a>&#8216;tan veya Arabistan&#8217;dan gelmiş milletdaşlarımız  vardır. Bunların Türk terbiyesiyle büyümüş ve Türk idealine çalışmayı  alışkanlık haline getirmiş görürsek, diğer milletdaşlarımızdan hiç  ayırmamalıyız. Yalnız iyi günlerimizde değil, kötü günlerimizde de bizden  ayrılmayanları nasıl milliyetimizin dışında sayabiliriz? Özellikle bunlar  arasında milletimize karşı büyük fedakarlıklar yapmış, Türklüğe büyük hizmetler  vermiş olanlar varsa, nasıl olurda bu fedakar insanlara (siz Türk değilsiniz)  diyebiliriz. Gerçi atlarda soy aramak gerekir. Çünkü, bütün üstünlükleri  içgüdüye dayandığı ve bunlar kalıtım yoluyla geldiği için, hayvanlarda ırkın  büyük bir önemi vardır. İnsanlarda ise, ırkın sosyal niteliklere hiç bir etkisi  olmadığı için, soy aramak doğru değildir. Bunun tersi bir yol tutacak olursak  memleketimizdeki aydınların ve fikir savaşçılarının birçoğunu feda etmek  gerekecektir. Bu durum doğru olmadığından, (Türküm) diyen her ferdi Türk  tanımaktan, yalnız Türklüğe ihaneti görülenler varsa cezalandırmaktan başka çare  yoktur.</strong></span><br />
<strong><span style="font-family: Arial; color: #800000;">III Türkçülük ve Turancılık</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Türkçülükle Turancılığın farklarını anlamak için, Türk ve Turan topluluklarının  sınırlarını belirlemek gerekir. Türk, bir milletin adıdır. Millet, kendisine  özel bir kültüre sahip olan topluluk demektir. O halde, Türk&#8217;ün yalnız bir dili,  bir tek kültürü olabilir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Oysa ki Türk&#8217;ün bazı kolları Anadolu Türklerinden ayrı bir dil, ayrı bir kültür  yapmağa çalışıyorlar. Mesela, Kuzey Türkler&#8217;inden bir kısım gençler bir Tatar  dili, bir Tatar kültürü oluşturmaya çalışmaktadırlar. Bu hareket, Türklerin  başka bir millet, olması sonucunu verecektir. Uzakta bulunduğumuz için,  Kırgızların ve Özbeklerin nasıl bir yol izleyeceklerini bilmiyoruz. Bunlarda  birer ayrı dil ve edebiyat, birer ayrı kültür oluşturmaya çalışırlarsa, Türk  milletinin sınırı daha daralmış olur. Yakutlarla, Altay Türkleri daha uzakta  bulundukları için, bunları Türkiye Türkleri&#8217;nin kültürü dairesine almak daha güç görünüyor.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Bugün kültürce birleşmesi kolay olan Türkler, özellikle Oğuz Türkleri yani  Türkmenleredir. Türkiye gibi, Azerbaycan, İran, Harzem ülkelerinin Türkmenleri  de Oğuz uyruğundandır. Bundan dolayı, Türkçülükteki yakın idealimiz (Oğuz  Birliği) yahut, (Türkmen Birliği) olmalıdır. Bu birlikten amaç nedir? Siyasi bir  birlik mi? Şimdilik, hayır! Gelecek hakkında bugünden bir yargıya varamayız.  Fakat bu günkü idealimiz Oğuzların yalnız kültürce birleşmesidir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Oğuz Türkleri, bugün dört ülkede yayılmış olmakla beraber, hepsi birbirine yakın  akrabadırlar. Dört ülkedeki Türkmen illerinin adlarını karşılaştırırsak, görürüz  ki, birinde bulunan bir ilin veya boyun diğerlerinde de dalları vardır.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Mesela, Harzem&#8217;de Tekeler&#8217;le Sarılar&#8217;ı ve Karakalpaklar&#8217;ı görüyoruz. Yurdumuzda  Tekele, bir sancak teşkil edecek kadar çoktur; hatta, bir bölümü zamanında  Rumeli&#8217;ye yerleştirilmiştir. Türkiye&#8217;deki Sarılar, özellikle Rumkale&#8217;de  otururlar. Karakalpaklar ise, KArapapak ve Terekeme adlarını alarak Sivas, Kars  ve Azerbaycan yörelerindedir. Harzem&#8217;de Oğuz&#8217;un Salur ve maralı boylarıyla Çavda  ve Göklen (Karluklardan Kealin) illeri vardır. Bu adlara Anadolu&#8217;nun çeşitli  yerlerinde rastlanır. Göklen, kendi adını Van&#8217;da bir köye Gök oğlan şeklinde  vermiştir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Oğuz&#8217;un Bayat ve Afşar boyları da gerek Türkiye&#8217;de gerek İran&#8217;da ve  Azerbaycan&#8217;da vardır. Akkoyunlular ile Karakoyunlular bu üç ülkede  yayılmışlardır. O halde Harzem, İran, Azerbaycan ve Türkiye ülkeleri, Türk  etnografyası açısından aynı uyruğun yurtlarıdır. Bu dört ülkenin bütününe  Oğuzistan (Oğuz ili) adını verebiliriz. Türkçülüğün yakın hedefi, bu büyük  ülkede yalnız bir tek kültürün hakim olmasıdır.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Oğuz Türkleri, genellikle Oğuz Han&#8217;ın torunlarıdır. Oğuz Türkleri, birkaç yüzyıl  öncesine gelinceye kadar, birbiriyle yakından ilgili bir aile biçiminde  yaşarlardı. Mesela Fuzuli, bütün Oğuz boyları içinde bilinen bir Oğuz şairi idi.  Korkut Ata Kitabı Oğuzlar&#8217;ın resmi Oğuznamesi olduğu gibi, Şah İsmail, Aşık  Kerem, Köroğlu kitapları gibi halk eserleri bütün Oğuz iline yayılmıştır.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Türkçülüğün uzak ideali ise, Turan&#8217;dır. Turan, kimilerinin sandığı gibi, Türklerden başka, Moğolları, Tunguzları, Finuvaları, Macarları da içine alan kavimler karması değildir. Bu zümreye bilim dilinde Ural &#8211; Altay topluluğu denilir. Bununla beraber, bu sonuncu topluluğun içindeki kavimlerin dilleri arasında bir akrabalık bulunduğu da henüz ispat edilememiştir. Hatta bazı yazarlar Ural kavimleriyle Altay kavimlerinin bir birinden ayrı iki topluluk oluşturduğunu ve Türklerin Moğollar ve Tunguzlarla beraber Altay grubunu Finuvanlarla Macarların da Ural gurubunu oluşturduklarını iddia ediyorlar. Türklerin Moğollarla ve Tunguzlarla dil akrabalığı olduğu da henüz ispat edilmemiştir. Bugün bilim açısından tartışılmaz olan bir gerçek varsa, o da Türkçe konuşan Yakut, Kırgız, Özbek, Kıpçak, tatar, Oğuz gibi Türk boylarının dilce ve gelenekçe kavmi bir birliğe sahip olduğudur. Turan kelimesi, Türlar yani Türkler demek olduğu için, sadece Türkleri içine alan bir birliğin adıdır. O halde, Turan kelimesini bütün Türk boylarını kapsayan Büyük Türkistan&#8217;a karşılık kullanmamız gerekir. Çünkü Türk kelimesi, bugün, yalnız Türkiye Türkleri&#8217;ne verilen bir isim haline gelmiştir. Türkiye&#8217;deki Türk kültür dairesinde olanlar elbette yine bu adı alacaklardır. Benim inancıma göre bütün Oğuzlar, yakın bir zamanda bu isimde birleşeceklerdir. Fakat, Tatarlar, Özbekler, Kırgızlar ayrı kültürler oluştururlar ise ayrı milletler durumuna geleceklerinden yalnız kendi isimleriyle anılacaklardır. O zaman, bütün bu eski akrabaları kavmi bir topluluk halinde birleştiren müşterek bir isme gerek duyulacak, işte bu ortak isim Turan kelimesidir.</span></strong></p>
<p><span style="font-family: Arial;"><strong> Türkçülerin uzak ülküsü Turan adı altında birleşen Oğuzları, Tatarları,  Kırgızları, Özbekleri, Yakutları, dilde, edebiyatta, kültürde birleştirmektir.  Bu idealin bir gerçek haline geçmesi mümkün mü, yoksa değil mi? Yakın idealler  için bu yön aranırsa da, uzak idealler için aranmaz. Çünkü uzak ideal ruhlardaki  heyecanı sonsuz bir dereceye yükseltmek için, ulaşılmak istenilen, çok çekici  bir hayaldir. Mesela, Lenin, Bolşeviklik için yakın ideal olarak &#8220;Kollektivizmi&#8221;,  uzak ideal şeklinde de </strong>&#8220;Komünizmin ne zaman uygulanacağını şimdiden  kestirmek mümkün değildir. Bu Hazret-i Muhammed&#8217;in cenneti gibi, ne zaman ve  nerede görüneceği bilinmeyen bir şeydi.&#8221;</span></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> İşte, Turan ideali bunun gibidir. Yüz milyon Türk&#8217;ün bir millet halinde  birleşmesi, Türkçüler için en güçlü bir heyecan kaynağıdır. Turan ülküsü  olmasaydı, Türkçülük bu kadar hızla yayılmayacaktı. Bununla beraber, kim bilir?  Belki, gelecekte Turan idealinin gerçekleşmesi de mümkün olacaktır. Ülkü  geleceğin yaratıcısıdır. Dün Türkler için hayali bir ülkü olan milli devlet,  bugün Türkiye&#8217;de bir gerçek halini almıştır.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> O halde Türkçülüğün, idealinin büyüklüğü noktasından, üç dereceye ayırabiliriz:</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> <span style="color: #800000;">1)</span> Türkiyecilik<br />
<span style="color: #800000;">2)</span> Oğuzlar veya Türkmencilik<br />
<span style="color: #800000;">3)</span> Turancılık,</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Bugün, gerçekli sahasında, yalnız &#8220;Türkiyecilik&#8221; vardır. Fakat, ruhların büyük  bir özleyişle aradığı Kızıl Elma, gerçeklik sahasında değil, hayal sahasındadır.  Türk köylüsü, Kızıl Elma&#8217;yı hayal ederken, gözünün önüne eski Türk ilhanlıkları  gelir. Gerçekten, Turan ülküsü geçmişte bir hayal değil, bir gerçekti. Milattan  210 sene önce <a href="http://www.ziranbula.com/turktarih/buyuk-asya-hun-imparatorlugu/"  class="alinks_links" onclick="return alinks_click(this);" title=""  rel="external">Hun</a> hükümdarı Mete, Hunlar adı altında bütün Türkleri  birleştirdiği zaman Turan ülküsü bir gerçek haline gelmişti. Hunlardan sonra  <a href="http://www.ziranbula.com/turktarih/avarlar/"  class="alinks_links" onclick="return alinks_click(this);" title=""  rel="external">Avarlar</a>, Avarlardan sonra Göktürkler, Göktürklerden sonra Oğuzlar, bunlardan  sonra Kırgız &#8211; Kazaklar, daha sonra Kur Han, Cengiz Han ve sonuncu olmak üzere Timurlenk Turan idealini gerçekleştirmediler mi?</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Turan kelimesinin anlamı bu şekilde sınırlandırıldıktan sonra, artık Macarların,  Finuvaların, Moğolların, Tunguzların Turan ile bir ilgilerinin kalmaması  gerekir. Turan, Türklerin geçmişte ve belki de gelecekte bir gerçek olan büyük  vatanıdır. Turanlılar, yalnız Türkçe konuşan milletlerdir. Eğer Ural ve Altay ailesi  gerçekten varsa, bunun kendisine özel bir ismi olduğundan &#8220;Turan&#8221; adına ihtiyacı  yoktur.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Bir de bazı Avrupalı yazarlar, Batı Asya&#8217;da aslen Samilere veya Arilere mensup  olmayan bütün kavimlere &#8220;Turani&#8221; adını veriyorlar. Bunların anacı bu kavimlerin  Türklerle akraba olduğunu belirtmek değildi. Yalnız Samilerle Arilerden başka  kavimler olduğunu anlatmak içindir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> Bundan başka, bazı yazarlar da, Şehname&#8217;ye göre &#8220;Tür&#8221; ile &#8220;İrec&#8221; in kardeş  olduğuna bakarak, Turakh&#8217;ı eski İran&#8217;ın bir kısmı saymaktadırlar. Oysa ki,  Şehname&#8217;ye göre, Tür ile İrec&#8217;in üçüncü bir kardeşleri daha vardır ki adı  &#8220;Selem&#8221; dir. &#8220;Selem&#8221; ise, İranlı bir boyun dedesi değil, bütün Samilerin  müşterek atasıdır. O halde Feridun&#8217;un oğulları olan bu üç kardeş, Nuh&#8217;un  oğulları gibi eski etnografik ayırımların adlarından doğmuştur. Bundan  anlaşılıyor ki &#8220;Turan&#8221;, İran&#8217;ın bir parçası değil, bütün Türk illerinin hepsini  içine alan Türk topluluğundan ibarettir.</span></strong><br />
<h3>Benzer Yazılar</h3>
<ul class="related_post">
<li><a href="http://www.ziranbula.com/ilkogretim-100-temel-eser/altin-isik-ziya-gokalp/" title="Altın Işık (Ziya Gökalp) ">Altın Işık (Ziya Gökalp) </a></li>
<li><a href="http://www.ziranbula.com/yazar/ziya-gokalp/" title="ZİYA GÖKALP">ZİYA GÖKALP</a></li>
<li><a href="http://www.ziranbula.com/yazi/3-mayis-turkculer-gunu/" title="3 MAYIS TÜRKÇÜLER GÜNÜ ">3 MAYIS TÜRKÇÜLER GÜNÜ </a></li>
<li><a href="http://www.ziranbula.com/yazi/turk-ve-turkce-sevdalisi-ziya-gokalp/" title="Türk ve Türkçe Sevdalısı Ziya GÖKALP">Türk ve Türkçe Sevdalısı Ziya GÖKALP</a></li>
<li><a href="http://www.ziranbula.com/turkculugun-esaslari/turkculugun-esaslari-%e2%80%93-turkculugun-ozu-4/" title="Türkçülüğün Esasları – Türkçülüğün Özü-4">Türkçülüğün Esasları – Türkçülüğün Özü-4</a></li>
<li><a href="http://www.ziranbula.com/turkculugun-esaslari/turkculugun-esaslari-%e2%80%93-turkculugun-ozu-3/" title="Türkçülüğün Esasları – Türkçülüğün Özü-3">Türkçülüğün Esasları – Türkçülüğün Özü-3</a></li>
<li><a href="http://www.ziranbula.com/turkculugun-esaslari/turkculugun-esaslari-%e2%80%93-turkculugun-ozu-2/" title="Türkçülüğün Esasları – Türkçülüğün Özü-2">Türkçülüğün Esasları – Türkçülüğün Özü-2</a></li>
<li><a href="http://www.ziranbula.com/yazi/turklerde-bayrak-sevgisi/" title="Türklerde Bayrak Sevgisi">Türklerde Bayrak Sevgisi</a></li>
<li><a href="http://www.ziranbula.com/yazar/yazarlar-v-y-z/" title="Yazarlar  -V- -Y- -Z- ">Yazarlar  -V- -Y- -Z- </a></li>
<li><a href="http://www.ziranbula.com/yazar/yakup-kadri-karaosmanoglu/" title="YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU">YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU</a></li>
</ul>
<p>www.ziranbula.com ||| Ziranbula.Com Egitim Sitesi<br/><br/><a href="http://www.ziranbula.com/turkculugun-esaslari/turkculugun-esaslari-turkculugun-ozu/">Türkçülüğün Esasları &#8211; Türkçülüğün Özü-1</a></p>
<p><a href="http://www.ziranbula.com/turkculugun-esaslari/turkculugun-esaslari-turkculugun-ozu/">Türkçülüğün Esasları &#8211; Türkçülüğün Özü-1</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ziranbula.com/turkculugun-esaslari/turkculugun-esaslari-turkculugun-ozu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ludwig Wittgenstein ve Dil Olarak Felsefe</title>
		<link>http://www.ziranbula.com/felsefe/ludwig-wittgenstein-ve-dil-olarak-felsefe/</link>
		<comments>http://www.ziranbula.com/felsefe/ludwig-wittgenstein-ve-dil-olarak-felsefe/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 16 Jun 2009 14:12:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Felsefeci</dc:creator>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[dil ve felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[felsefede Ludwig Wittgenstein]]></category>
		<category><![CDATA[Ludwig Wittgenstein düşüncesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ludwig Wittgenstein düşüncesi nedir]]></category>
		<category><![CDATA[Ludwig Wittgenstein eserleri nelerdir]]></category>
		<category><![CDATA[Ludwig Wittgenstein felsefesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ludwig Wittgenstein felsefesi nedir]]></category>
		<category><![CDATA[Ludwig Wittgenstein kimdir]]></category>
		<category><![CDATA[Ludwig Wittgenstein ve Dil Olarak Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Ludwig Wittgenstein ve felsefe]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ziranbula.com/felsefe/ludwig-wittgenstein-ve-dil-olarak-felsefe/</guid>
		<description><![CDATA[Ludwig Wittgenstein ve Dil Olarak Felsefe
Yirmili yılların ortasında bir dönem Wittgenstein Cambridge&#8217;deki J. L. Austin de Oxford&#8217;taki felsefeye egemen oldu. Bu iki filozofun yöntemleri örtüşmekteydi. Her ikisi de felsefe problemlerinin, kendimizi içinde bulduğumuz dünyanın –zaman, mekan, madde, nedensel ilişki vs. gibi– temel gizemlerinin karşımıza çıkardığı şeylerden değil, dili yanlış kullanmamızın sonucu olarak (örneğin &#8220;kanıt&#8221; terimini [...]<p>www.ziranbula.com ||| Ziranbula.Com Egitim Sitesi<br/><br/><a href="http://www.ziranbula.com/felsefe/ludwig-wittgenstein-ve-dil-olarak-felsefe/">Ludwig Wittgenstein ve Dil Olarak Felsefe</a></p>
<p><a href="http://www.ziranbula.com/felsefe/ludwig-wittgenstein-ve-dil-olarak-felsefe/">Ludwig Wittgenstein ve Dil Olarak Felsefe</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ludwig Wittgenstein ve Dil Olarak Felsefe</p>
<p>Yirmili yılların ortasında bir dönem Wittgenstein Cambridge&#8217;deki J. L. Austin de Oxford&#8217;taki felsefeye egemen oldu. Bu iki filozofun yöntemleri örtüşmekteydi. Her ikisi de felsefe problemlerinin, kendimizi içinde bulduğumuz dünyanın –zaman, mekan, madde, nedensel ilişki vs. gibi– temel gizemlerinin karşımıza çıkardığı şeylerden değil, dili yanlış kullanmamızın sonucu olarak (örneğin &#8220;kanıt&#8221; terimini uygun düşmeyecek bir bağlamda kullanarak kendimizi mantıksal bir karmaşanın içine sokmak gibi) içine yuvarlandığımız karışıklıklardan doğduğunu düşünüyordu. Elbette &#8220;kanıt&#8221; terimiyle ilgili bu örnek çok basittir. Filozofların ilgilendiği karışıklık türleri, bundan çok daha karmaşıktır.</p>
<p><span id="more-3295"></span></p>
<p>Wittgenstein&#8217;a ve Austin&#8217;e göre felsefenin görevi, dili kullanım biçimlerimizi dikkatle çözümleyerek bu tür karmaşaları ortadan kaldırmaktır. Bu alanda pek çok kayda deneysel araştırma yapıldığı gibi, araştırmacılar, aynı zamanda büyük keyif aldıkları parlak ve ustaca analizler sergileme fırsatı da buldular. Fakat, bu yaklaşım dilin ve mantığın dışında kalan felsefe problemlerine eğilmedi. Felsefeye bir akılcılık kazandırdı. İster sağduyuyla, ister politikayla, ister hukuk sistemiyle vs. ilgili oldun, deneysel sorunların deneysel yöntemlerle halledileceği söylendi. Geçmişte pek çok insanın inandığının tersine, felsefenin bu düzeyde bir katkısı olamazdı. Onun görevi, kavramsal biçimlerini çözümlemek ve netleştirmekti. Bu temelde İngilizce konuşulan dünyada felsefe, büyük bölümüyle sadece dille haşır neşir oldu ve anlam, gösterge ve hakikat, başlıca ilgi konuları haline geldi.</p>
<h3>Benzer Yazılar</h3>
<ul class="related_post">
<li><a href="http://www.ziranbula.com/felsefe/ludwig-wittgenstein-ve-estetik-dersleri/" title="Ludwig Wittgenstein ve Estetik Dersleri">Ludwig Wittgenstein ve Estetik Dersleri</a></li>
<li><a href="http://www.ziranbula.com/felsefe/ludwig-wittgenstein-ve-anlamin-sinirlari/" title="Ludwig Wittgenstein ve Anlamın Sınırları">Ludwig Wittgenstein ve Anlamın Sınırları</a></li>
<li><a href="http://www.ziranbula.com/filozof/ludwig-josef-johann-wittgenstein/" title="Ludwig Josef Johann Wittgenstein">Ludwig Josef Johann Wittgenstein</a></li>
</ul>
<p>www.ziranbula.com ||| Ziranbula.Com Egitim Sitesi<br/><br/><a href="http://www.ziranbula.com/felsefe/ludwig-wittgenstein-ve-dil-olarak-felsefe/">Ludwig Wittgenstein ve Dil Olarak Felsefe</a></p>
<p><a href="http://www.ziranbula.com/felsefe/ludwig-wittgenstein-ve-dil-olarak-felsefe/">Ludwig Wittgenstein ve Dil Olarak Felsefe</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ziranbula.com/felsefe/ludwig-wittgenstein-ve-dil-olarak-felsefe/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ludwig Wittgenstein ve Estetik Dersleri</title>
		<link>http://www.ziranbula.com/felsefe/ludwig-wittgenstein-ve-estetik-dersleri/</link>
		<comments>http://www.ziranbula.com/felsefe/ludwig-wittgenstein-ve-estetik-dersleri/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 16 Jun 2009 14:12:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Felsefeci</dc:creator>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[felsefede Ludwig Wittgenstein]]></category>
		<category><![CDATA[Ludwig Wittgenstein düşüncesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ludwig Wittgenstein düşüncesi nedir]]></category>
		<category><![CDATA[Ludwig Wittgenstein eserleri nelerdir]]></category>
		<category><![CDATA[Ludwig Wittgenstein felsefesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ludwig Wittgenstein felsefesi nedir]]></category>
		<category><![CDATA[Ludwig Wittgenstein kimdir]]></category>
		<category><![CDATA[Ludwig Wittgenstein ve felsefe]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ziranbula.com/felsefe/ludwig-wittgenstein-ve-estetik-dersleri/</guid>
		<description><![CDATA[Ludwig Wittgenstein ve Estetik Dersleri
1. İnsanların estetiği bir tür bilim dalı olarak ne çıkarmaları ilginçtir. Onların estetikle neyi kastetmek istedikleri hakkında konuşmayı çok isterdim.

2. Estetiğin neyin güzel olduğunu açıklayan bir bilim dalı olduğu düşünebilir bunu söylemek bile çok gülünç olur. Sanırım o zaman bize hangi kahve türlerinin tadının güzel olduğunu da söylemesi gerekir.
3. Bu olayı [...]<p>www.ziranbula.com ||| Ziranbula.Com Egitim Sitesi<br/><br/><a href="http://www.ziranbula.com/felsefe/ludwig-wittgenstein-ve-estetik-dersleri/">Ludwig Wittgenstein ve Estetik Dersleri</a></p>
<p><a href="http://www.ziranbula.com/felsefe/ludwig-wittgenstein-ve-estetik-dersleri/">Ludwig Wittgenstein ve Estetik Dersleri</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ludwig Wittgenstein ve Estetik Dersleri</p>
<p>1. İnsanların estetiği bir tür bilim dalı olarak ne çıkarmaları ilginçtir. Onların estetikle neyi kastetmek istedikleri hakkında konuşmayı çok isterdim.</p>
<p><span id="more-3294"></span></p>
<p>2. Estetiğin neyin güzel olduğunu açıklayan bir bilim dalı olduğu düşünebilir bunu söylemek bile çok gülünç olur. Sanırım o zaman bize hangi kahve türlerinin tadının güzel olduğunu da söylemesi gerekir.</p>
<p>3. Bu olayı kabaca şöyle düşünüyorum: Güzel bir yemek yenildiğinde veya güzel bir koku duyulduğunda vs. zevkin ortaya çıktığı bir alan vardır. Bir de her ne kadar güzel bir yemek yediğimizde ya da güzel bir müzik parçası dinlediğimize de aynı yüz ifadesi yapsak ta tamamen değişik olan bir sanat alanı vardır. (Ayrıca çok sevilen bir şeye de ağlayabiliriz)</p>
<p>4. Sokakta en iyi arkadaşını kaybetmiş birine rastladığımızı farz edelim ve bu kişi ses tonuyla ve el kol hareketleriyle bunu açıkça ifade etsin. &#8220;Onun kendini ifade ediş tarzı çok güzeldi!&#8221;denilebilir. Diyelim ki sonra kendi kendimize şu soruyu soruyoruz: &#8220;Vanilyalı dondurmayı sevmemle bu kişinin kendini ifade ediş tarzına duyduğum hayranlığın nasıl bir benzerliği var?&#8221; Bu kıyas oldukça saçma görünebilir. (Fakat her ikisi arasında bir bağ kurulabilir) Birinin, &#8220;Fakat bu, zevkin bambaşka türü!&#8221; dediğini farz edelim. O zaman &#8220;zevk&#8221;in farklı anlama geldiğini mi öğreniriz? Her iki durumda da aynı kelime kullanılıyor. Her ne kadar birinci durumda zevk hissi bulunduğumuz yargıda yer almasa da, bu tür zevkler arasında her hangi bir ilişki vardır.</p>
<p>5. Sanki, &#8220;Sanat eserlerini böyle değerlendiriyorum; bazılarını hoş, bazılarını ise hor görüyorum.&#8221;deniliyormuş gibi. Bu oldukça ilginç olabilir. Sanat eserlerini ve başka şeyleri hoş veya hor görmemize neden olan her türlü ilişkiyi keşfedebiliriz. Örneğin vanilyalı dondurma yemekten hoşlandığımızı keşfetsek, belki de artık bu hoşnutluğa fazla bir önem vermeyiz. Bir şeyin hoşuma gittiğine veya gitmediğine karar verebileceğim tecrübelerle dolu küçük bir alan da olabilir. Örneğin bir toplumda mavi veya yeşil pantolon giymek çok anlamlı olabilir, başka bir toplumda ise hiçbir anlam ifade etmeyebilir.</p>
<p>6. Bir şeyden hoşlandığımızı nasıl ifade ederiz? Sadece tepkilerimiz ve yüz ifadelerimiz mi söz konusu olur? Tabi ki hayır. Genelde bu bir şeyi ne kadar sık okuduğuma veya bir takım elbiseyi ne kadar sık giydiğime bağlıdır. Belki de bir kez olsun &#8220;Bu takım elbise güzel&#8221; demem, sadece sık sık giyer ve ona bakarım.</p>
<p>7. Bir ev inşa ettiğimizi farz edelim. Pencereleri ve kapıları belli ölçülere göre yapıyoruz. Bu ölçülerin hoşumuza gitmesi söylediklerimizden dolayı mı olur? Hoşumuza giden şeyler hoşnutluğun bir ifadesi olarak mı adlandırılır? ( Bir şeyden hoşlandığımız hemen kendini belli eder)</p>
<p>8. Örneğin modayı ele alalım. Moda nasıl ortaya çıkar? Etek genişliğinin geçen yıla göre daha geniş olmasıyla mı? Bu, terzilerin bu tarzdan daha çok hoşlandıkları anlamına gelir mi? Tabii ki zorunluluktan değil. İşte bu yıl eteklerin modelini böyle yapıyor ve daha geniş dikiliyor. Belki de geçen yılın etek modellerini çok dar buldular, (bu nedenle) bu sene daha geniş dikiyorlar. Belki de bunu yaparken hiçbir hoşnutluk ifadesi kullanılmıyor. (Ama terzi &#8220;böylesi güzel&#8221; demiyor. O iyi bir terzi. O sadece memnun)</p>
<p>9. Bir kapı tasarlanır, ona bakılır ve : &#8220;Yüksek, daha yüksek, daha yüksek&#8230; tamam böylesi iyi&#8221; denir. ( El kol hareketi) Bu nedir? Bir hoşnutluk ifadesi mi?</p>
<p>10. Belki de estetik için en önemli olan şeyi, örneğin hoşnutsuzluğu, tiksinmeyi ve huzursuzluğu estetik tepki diye adlandırabiliriz hoşnutsuzluğun ifadesini huzursuzluğun ifadesiyle bir tutamayız. Hoşnutsuzluk şöyle ifade edilebilir: &#8220;Daha yüksek yap, bu çok alçak!&#8230;Bir şeyler yap işte!&#8221;</p>
<p>11. Hoşnutsuzluk ifadesi dediğimiz şey, huzursuzluk ifadesi artı bu huzursuzluğun sebebinin kavranması ve bu huzursuzluğun ortadan kaldırılması talebi mi? &#8220;Bu kapı çok alçak, bunun daha yüksek olması gerekiyor!&#8221;dediğimde, huzursuzluğumun sebebini bildiğimi de söyleyebilir miyim?</p>
<p>12. &#8220;Sebep&#8221;sözcüğü çok değişik tarzlarda kullanılıyor:</p>
<p>a. &#8220;İşsizliğin sebebi nedir?&#8221;<a href="http://www.ziranbula.com" >,</a> &#8220;Bu ifadenin sebebi nedir?<br />
b. &#8220;İrkilmenin sebebi nedir?&#8221;diye sorulduğunda, sebep olarak &#8220;Şu gürültü&#8221; denilir.<br />
c. &#8220;Bu dişlinin dönmesinin sebebi nedir?&#8221;diye sorulduğunda, sebep olarak mekanizma gösterilir.</p>
<p>13. Estetik huzursuzluk konusunda &#8220;neden?&#8221;sorusu vardır ama &#8220;sebep&#8221; yoktur. Huzursuzluk ifadesi eleştiri şeklini alır ve &#8220;Duygularımı bastıramıyorum&#8221; ifadesinden başka bir anlam taşır, ya da buna benzer bir şeydir. Bu ifade şu şekli de alabilir, örneğin bir resmi inceliyorum ve &#8220;Bu resmin neresi hatalı?&#8221;diyorum.</p>
<p>14. &#8220;Doğrudan doğru sebebin bilincine varabilir miyiz?&#8221; sorusunu sorduğumuzda, ilk olarak bir istatistiği düşünülmez, fakat bir mekanizmanın keşfi düşünülür. Bir şey başka şeyden kaynaklandığı, bunun sadece bir birlikte ortaya çıkma olayı olduğu o kadar çok söylenmiştir ki. Bu ne kadar garip değil mi? çok garip! &#8220;Burada söz konusu olanın sadece gözlenen bir sonuç&#8221; olması, başka bir şeyin de olabileceği düşüncesini uyandırıyor. Bu bir tecrübe olabilir ama o zaman bunun ne anlama geldiği hakkında bir bilgim olamaz. Bu söylediğim zaman, başka şeyleri de yani bağlantıları da bildiğimizi göstermiş oluruz. İnsanlar, &#8220;zorunlu bir bağlantı yok&#8221; diyerek bunu neden inkar ediyorlar?</p>
<p>15. Sık sık estetiğin psikoloji biliminin bir dalı olduğu söylenir. Bunun altında, adım attıkça ve ilerledikçe, bütün her şeyi –sanatın tüm gizemliliğini –psikolojik deneylerin yardımıyla anlayabileceğimiz düşüncesi yatıyor. Oldukça saçma bir düşünce ama yaklaşık olarak bu şekildedir.</p>
<p>16. Estetik soruların psikolojik deneylerle hiçbir ilgisi yoktur ancak başka bir yöntemle cevaplanırlar.</p>
<p>17. &#8220;Şunu veya bunu söylerken aklımdan neler geçiyor?&#8221; Bir cümle yazıyorum. İhtiyaç duyduğum şey sadece bir kelime değil. Doğru kelimeyi buluyorum. &#8220;Ne anlatmak istiyordum?&#8221; –Ah evet, söylemek istediğim şey buydu!&#8221; Böyle durumlarda bizi memnun eden şey bir cevaptır, örneğin (felsefede sık sık yaptığımız gibi) biri &#8220;Esasen neyi düşündüğünü sana söyleyeceğim&#8230;&#8221; &#8220;Evet, aynen!&#8221;dediği zaman. Eğer birinin ne düşündüğünü biliyorsam ve bunu onaylıyorsa o zaman bu böyle bir şeyin ölçütüdür. Bu psikolojik deney denilen şey değildir.</p>
<p>KAYNAK</p>
<p>Ludwig Wittgenstein; Estetik Betimleme Din ve Freud Hakkında Dersler<br />
<h3>Benzer Yazılar</h3>
<ul class="related_post">
<li><a href="http://www.ziranbula.com/felsefe/ludwig-wittgenstein-ve-dil-olarak-felsefe/" title="Ludwig Wittgenstein ve Dil Olarak Felsefe">Ludwig Wittgenstein ve Dil Olarak Felsefe</a></li>
<li><a href="http://www.ziranbula.com/felsefe/ludwig-wittgenstein-ve-anlamin-sinirlari/" title="Ludwig Wittgenstein ve Anlamın Sınırları">Ludwig Wittgenstein ve Anlamın Sınırları</a></li>
<li><a href="http://www.ziranbula.com/filozof/ludwig-josef-johann-wittgenstein/" title="Ludwig Josef Johann Wittgenstein">Ludwig Josef Johann Wittgenstein</a></li>
</ul>
<p>www.ziranbula.com ||| Ziranbula.Com Egitim Sitesi<br/><br/><a href="http://www.ziranbula.com/felsefe/ludwig-wittgenstein-ve-estetik-dersleri/">Ludwig Wittgenstein ve Estetik Dersleri</a></p>
<p><a href="http://www.ziranbula.com/felsefe/ludwig-wittgenstein-ve-estetik-dersleri/">Ludwig Wittgenstein ve Estetik Dersleri</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ziranbula.com/felsefe/ludwig-wittgenstein-ve-estetik-dersleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ludwig Wittgenstein ve Anlamın Sınırları</title>
		<link>http://www.ziranbula.com/felsefe/ludwig-wittgenstein-ve-anlamin-sinirlari/</link>
		<comments>http://www.ziranbula.com/felsefe/ludwig-wittgenstein-ve-anlamin-sinirlari/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 16 Jun 2009 14:11:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Felsefeci</dc:creator>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[felsefede Ludwig Wittgenstein]]></category>
		<category><![CDATA[Ludwig Wittgenstein düşüncesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ludwig Wittgenstein düşüncesi nedir]]></category>
		<category><![CDATA[Ludwig Wittgenstein eserleri nelerdir]]></category>
		<category><![CDATA[Ludwig Wittgenstein felsefesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ludwig Wittgenstein felsefesi nedir]]></category>
		<category><![CDATA[Ludwig Wittgenstein kimdir]]></category>
		<category><![CDATA[Ludwig Wittgenstein ve felsefe]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ziranbula.com/felsefe/ludwig-wittgenstein-ve-anlamin-sinirlari/</guid>
		<description><![CDATA[Ludwig Wittgenstein ve Anlamın Sınırları
Gençliğinde Schopenhauer okumuş ve Schopenhauer&#8217;un (kendi ifadesiyle) temelde haklı olduğu sonucuna varmıştı. Yaşamının sonraki bölümünde, kavramsal anlığına sahip olamayacağımız, dolayısıyla hakkında hiçbir şey söyleyemeyeceğimiz bir alanda, hakkında konuşabileceğimiz ve anlamaya çalışabileceğimiz, deneyimlerimizin görüngüsel dünyası arasında bölünmüş bir bütünsel gerçeklik görüşünü kabul etti. Ona göre, felsefe, anlaşılır olmak için kendini hakkında konuşabileceğimiz [...]<p>www.ziranbula.com ||| Ziranbula.Com Egitim Sitesi<br/><br/><a href="http://www.ziranbula.com/felsefe/ludwig-wittgenstein-ve-anlamin-sinirlari/">Ludwig Wittgenstein ve Anlamın Sınırları</a></p>
<p><a href="http://www.ziranbula.com/felsefe/ludwig-wittgenstein-ve-anlamin-sinirlari/">Ludwig Wittgenstein ve Anlamın Sınırları</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ludwig Wittgenstein ve Anlamın Sınırları</p>
<p>Gençliğinde Schopenhauer okumuş ve Schopenhauer&#8217;un (kendi ifadesiyle) temelde haklı olduğu sonucuna varmıştı. Yaşamının sonraki bölümünde, kavramsal anlığına sahip olamayacağımız, dolayısıyla hakkında hiçbir şey söyleyemeyeceğimiz bir alanda, hakkında konuşabileceğimiz ve anlamaya çalışabileceğimiz, deneyimlerimizin görüngüsel dünyası arasında bölünmüş bir bütünsel gerçeklik görüşünü kabul etti. Ona göre, felsefe, anlaşılır olmak için kendini hakkında konuşabileceğimiz dünyayla sınırlamak zorundaydı; bu sınırı geçecek olursa onu anlamsızlık bekliyordu.<br />
<h3>Benzer Yazılar</h3>
<ul class="related_post">
<li><a href="http://www.ziranbula.com/felsefe/ludwig-wittgenstein-ve-dil-olarak-felsefe/" title="Ludwig Wittgenstein ve Dil Olarak Felsefe">Ludwig Wittgenstein ve Dil Olarak Felsefe</a></li>
<li><a href="http://www.ziranbula.com/felsefe/ludwig-wittgenstein-ve-estetik-dersleri/" title="Ludwig Wittgenstein ve Estetik Dersleri">Ludwig Wittgenstein ve Estetik Dersleri</a></li>
<li><a href="http://www.ziranbula.com/filozof/ludwig-josef-johann-wittgenstein/" title="Ludwig Josef Johann Wittgenstein">Ludwig Josef Johann Wittgenstein</a></li>
</ul>
<p>www.ziranbula.com ||| Ziranbula.Com Egitim Sitesi<br/><br/><a href="http://www.ziranbula.com/felsefe/ludwig-wittgenstein-ve-anlamin-sinirlari/">Ludwig Wittgenstein ve Anlamın Sınırları</a></p>
<p><a href="http://www.ziranbula.com/felsefe/ludwig-wittgenstein-ve-anlamin-sinirlari/">Ludwig Wittgenstein ve Anlamın Sınırları</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ziranbula.com/felsefe/ludwig-wittgenstein-ve-anlamin-sinirlari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sokrates ve Eğitim Felsefesi</title>
		<link>http://www.ziranbula.com/felsefe/sokrates-ve-egitim-felsefesi/</link>
		<comments>http://www.ziranbula.com/felsefe/sokrates-ve-egitim-felsefesi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 16 Jun 2009 14:10:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Felsefeci</dc:creator>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[EĞİTİM]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim felsefeleri filozofları]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim felsefesi filozofları]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim felsefesi görüşleri]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim felsefesi ne anlama gelir]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim felsefesi ne demektir]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim felsefesi nedir]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim felsefesinin amacı nedir]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim felsefesinin konusu nedir]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim felsefindeki yaklaşımlar]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim nedir]]></category>
		<category><![CDATA[filozofların eğitim anlayışları]]></category>
		<category><![CDATA[sokrates yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ziranbula.com/felsefe/sokrates-ve-egitim-felsefesi/</guid>
		<description><![CDATA[Sokrates ve Eğitim Felsefesi
Sokrates, ölçülü insan modelini ön plana çıkartan bir felsefi anlayışa sahiptir. Ondaki insan, ahlaki bir varlıktır ve kendi içinde bir düzene sahiptir. İnsanın gelişmesi de bu düzene uygun olmalıdır. Onun için insanın bu uyumlu yapısına en uygun eğitim metodu ise diyalog metodudur.

Diyalog metodu; ironi ile başlamalı, soru-cevapla sürdürülmeli ve doğurmaca buldurma-keşfetme ile [...]<p>www.ziranbula.com ||| Ziranbula.Com Egitim Sitesi<br/><br/><a href="http://www.ziranbula.com/felsefe/sokrates-ve-egitim-felsefesi/">Sokrates ve Eğitim Felsefesi</a></p>
<p><a href="http://www.ziranbula.com/felsefe/sokrates-ve-egitim-felsefesi/">Sokrates ve Eğitim Felsefesi</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sokrates ve Eğitim Felsefesi</p>
<p>Sokrates, ölçülü insan modelini ön plana çıkartan bir felsefi anlayışa sahiptir. Ondaki insan, ahlaki bir varlıktır ve kendi içinde bir düzene sahiptir. İnsanın gelişmesi de bu düzene uygun olmalıdır. Onun için insanın bu uyumlu yapısına en uygun eğitim metodu ise diyalog metodudur.</p>
<p><span id="more-3292"></span></p>
<p>Diyalog metodu; ironi ile başlamalı, soru-cevapla sürdürülmeli ve doğurmaca buldurma-keşfetme ile bitirilmelidir. Yani Sokrates&#8217;in savunduğu felsefi düşünüş biçimi, insandaki doğal yapıları ortaya çıkartmaya yöneliktir. Bu durum, eğitim felsefesi için de aynen geçerli sayılmaktadır.</p>
<p>En temel olarak ise Sokrates&#8217;in, pedagojik problemlere ahlak felsefesi üzerinden çözüm aradığı söylenebilir.<br />
<h3>Benzer Yazılar</h3>
<ul class="related_post">
<li><a href="http://www.ziranbula.com/felsefe/platon-ve-egitim-felsefesi/" title="Platon ve Eğitim Felsefesi">Platon ve Eğitim Felsefesi</a></li>
<li><a href="http://www.ziranbula.com/felsefe/sokratesten-socrates-secme-sozler-ve-diyaloglar/" title="Sokrates&#8217;ten (Socrates) Seçme Sözler ve Diyaloglar">Sokrates&#8217;ten (Socrates) Seçme Sözler ve Diyaloglar</a></li>
<li><a href="http://www.ziranbula.com/egitsel-oyunlar/egitsel-oyunlar-3/" title="Eğitsel Oyunlar 3">Eğitsel Oyunlar 3</a></li>
<li><a href="http://www.ziranbula.com/egitsel-oyunlar/egitsel-oyunlar-2/" title="Eğitsel Oyunlar 2">Eğitsel Oyunlar 2</a></li>
<li><a href="http://www.ziranbula.com/egitsel-oyunlar/egitsel-oyunlar-1/" title="Eğitsel Oyunlar 1">Eğitsel Oyunlar 1</a></li>
<li><a href="http://www.ziranbula.com/yazi/ataturkun-egitime-verdigi-onem/" title="ATATÜRK&#8217;ÜN EĞİTİME VERDİĞİ ÖNEM">ATATÜRK&#8217;ÜN EĞİTİME VERDİĞİ ÖNEM</a></li>
<li><a href="http://www.ziranbula.com/farkinda-miyiz/egitim-hakki-icin-eylem/" title="Eğitim hakkı için eylem">Eğitim hakkı için eylem</a></li>
<li><a href="http://www.ziranbula.com/ataturk/egitim-inkilaplari/" title="Eğitim İnkilapları">Eğitim İnkilapları</a></li>
<li><a href="http://www.ziranbula.com/belirli-gun-ve-haftalar/bilim-ve-teknoloji-haftasi-8-%e2%80%93-14-mart/" title="BİLİM VE TEKNOLOJİ HAFTASI  (8 – 14 Mart) ">BİLİM VE TEKNOLOJİ HAFTASI  (8 – 14 Mart) </a></li>
</ul>
<p>www.ziranbula.com ||| Ziranbula.Com Egitim Sitesi<br/><br/><a href="http://www.ziranbula.com/felsefe/sokrates-ve-egitim-felsefesi/">Sokrates ve Eğitim Felsefesi</a></p>
<p><a href="http://www.ziranbula.com/felsefe/sokrates-ve-egitim-felsefesi/">Sokrates ve Eğitim Felsefesi</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ziranbula.com/felsefe/sokrates-ve-egitim-felsefesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
