Çokkültürlülük ve Türk kelimesi
Türkiye’nin çok kültürlü yapısı baÅŸlangıçta aşırı milliyetçi nüanslar taşıyan ve ülke gündeminin gerginleÅŸtiÄŸi noktalarda bu aşırı milliyetçi nüansa geri dönen Türk kelimesinin de bir süre sonra ‘tanımında’ çok kültürlülüğü ihtiva etmesini zorunlu hale getirdi.
Ancak bu tanımında çok kültürlü olan ve savunucuları tarafından da herkesi kapsadığı söylenen kelime; herkesi kapsaması düşüncesinde samimiyetsiz ve üstünlükçü, egemenlikçi olması nedeniyle Türkiye’nin Türk olmayan halkları arasında yaygınlaÅŸmadı. Zaman zaman gerilen ülke ortamında vatan, millet ve hatta laik yapımıza raÄŸmen din ile de iliÅŸkilendirilerek meÅŸru hale getirildiyse de siyasi sakinleÅŸme durumunda tekrar baÅŸa dönüldü.
Anadolu tarihini 1071′den sonraki MüslümanlaÅŸmasından bu yana yapısını özetlemeye çalışalım. Uzun bir dönem boyunca bu bölgede yaÅŸayan Hristiyan Rumlar ve 1071′den önce Anadolu’da yaÅŸayan Hristiyan Türklerden oluÅŸan bir topluluktu. Selçuklu’nun getirdiÄŸi ve Osmanlı’nın devam ettirdiÄŸi ‘toprağı iÅŸleyene yıllık vergi karşılığında’ veren yapısı bu bölgede popülerlik kazandı ve sistemlerin devamını saÄŸladı. MoÄŸol İstilası ile birlikte bölgedeki Türk ve Müslüman nüfusu arttı. Yavuz Selim’in hilafet makamını almasıyla da topraklar tamamiyle İslam’ın kalbinin attığı yer haline geldi.
Osmanlı tebaası müslim ve gayr-i müslim olarak ikiye ayrılırdı. Nüfus cüzdanlarında insanların ismi ve dini kimliÄŸi yazılırdı. Tüm dünyada olduÄŸu gibi Osmanlı’da da etnik kimlik uzunca bir dönem ön planda bulunmadı. Fransız İhtilali ile birlikte kendi tebaası içerisinde çoÄŸulculuÄŸuyla yönettiÄŸi halkların birer birer isyan etmesi Osmanlı içerisindeki Türk nüfusu ve aydınlarını da kavmiyetçiliÄŸe itti. Aynı ÅŸekilde Müslim grubun içerisinde yer alan Kürt ve Arap toplumlarında da bu nüans görüldü.
Birinci Dünya Harbinin sonunda da her toplum kendi devletini kurdu ve her ülke geçmişte yaşanan şeylerden ötürü içine kapanık, ulusçu ve tarihinden kopuk biçimde zühur etti.
Türkiye’de önce tarihi isimlerin alınması yasaklandı. Sonra dine dair diÄŸer mefhumlar kaldırıldı. Hatta bir dönem Tarih kitaplarında da İslam diniyle ilgili çok sert söylemler bulundu. Ve tüm bunlar da İslami hassasiyetlere sahip halkı devletten soÄŸuttu. Mehteran’ın yerine İsveç’ten Bando, Mecelle ve Örf yerine İsviçre’den medeni kanun getirildi. Yani dünyanın her yerinde yaÅŸanan ÅŸeyler Türkiye’de de fazlasıyla yaÅŸandı.
Ancak Türkiye için ikinci bir durum da söz konusuydu. Her ne kadar Birinci Dünya Savaşından sonra tüm halklar kendi ülkesini kursa da Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde birden fazla ve aynı dine sahip halklar birlikte bir ülke kurdu. Daha doÄŸrusu birlikte bir Milli Mücadele verdi. Kürtler, Sevres AnlaÅŸmasında kendi devletleri kurulacak olmasına raÄŸmen TBMM saflarında savaÅŸtı. Lazlar, Çerkezler ve Abhazlar da ”din ve saltanatı yeniden kurtarmak” amacıyla baÅŸlayan savaşıma katıldılar.
Ancak cumhuriyet çok farklı şekilde tezahür etti.
Din ve saltanat kaldırıldı. Din bazlı verilen çok uluslu savaşın sonunda etnik bazlı tek uluslu bir yapı kuruldu. 100,000 kiÅŸinin kafatası ölçüldü. Mimar Sinan’ın mezarı kazılıp kafatasından Türk olduÄŸuna dair araÅŸtırmalar yapıldı. Hatta bu kafatası bir medar-ı iftar sayıldığı için müzeye bile kondu.
Yurtdışından üstün ırk için damızlık erkek getirilmesinin söz konusu olduÄŸu dönemlerde Adalet Bakanı Mahmud Esad ” Türk bu ülkenin yegane efendisidir, salt Türk soyundan olmayanların sadece köle olma hakkı vardır” diyordu ve bu sözüne raÄŸmen görevini sürdürebiliyordu. Ve 30 yılı aÅŸkın bir süreç böyle geçerken dini hassasiyetlere sahip grupların iktidara gelmesiyle ortam biraz daha yumuÅŸadı. Ancak bu grupların gücünü yitirmesi ve ihtilaller ile eski yapıya hızla geri dönüldü.
Türkiye’de bölünme sorununu çözsün diye ortaya konan üst kimlik kavramı, sorunun ta kendisi oldu. Çünkü Türkiye’de bunun öncesinde çok uluslu ve din bazlı yapının bölünmeye sebebiyet vermediÄŸi KurtuluÅŸ Savaşı’nın yapısı kanıtlıyordu. Osmanlı ve Milli Mücadele TBMM’si döneminde DoÄŸu bölgesine Kürdistan ve bu bölgeden gelen vekillere Kürd mebusu denmesine raÄŸmen bir mücadele verilmiÅŸti.
Yani bugün tabusal ve dogmatik biçimde önümüze sunulan, konuşulması yasaklanan terimler ülkede birliği sağlıyordu. Peki neye dayanarak bu oluyordu?
Farklı uluslar ancak ortak olan noktalarının üzerine kurulan devletlerin çatısı altında birleÅŸebilirler. Bu Türkiye’de din ve coÄŸrafya gizi gözüküyor. Ve bu ortak noktaların sonradan eklenemeyeceÄŸinin de en somut örneÄŸi Sovyetler BirliÄŸidir. Halkların emek ve rejimde birleÅŸtiÄŸi Sovyetlerin ömrü bir asırı bulamamıştır.
Sonuç olarak;
Türkiye’de somut bir birlik ancak halkların ortak noktalarının üzerinde birleÅŸmesi ve devletin buna yönelik bir yapıya kavuÅŸması ile mümkün olabilir. Türkiye’deki çok kültürlülük, Türk kelimesi ile anlatılamayacak büyüklüktedir. Ve bu kelimenin çok uluslu olduÄŸunu savunan kiÅŸiler alt metninde tek ulusluluÄŸu ve bir ulusun egemenliÄŸini, diÄŸer ulusların biat dahilinde yaÅŸayabileceÄŸini savunmaktadırlar.
Türkiye kendi içindeki en zor dönemeçlerden birindedir.
14 December 2007 | İlgili Olduğu Konular »

pınar
Gerçekten çok faydalı bir yazı olmuş.
“Türkiye kendi içindeki en zor dönemeçlerden birindedir” Bu söze sonuna kadar katılıyorum.TeÅŸekkürler.
30 March 2008