<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><feed
	xmlns="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0"
	xml:lang="en"
	>
	<title type="text">Amerika Bülteni</title>
	<subtitle type="text">Türkçe Amerika gazetesi</subtitle>

	<updated>2026-11-03T14:14:32Z</updated>

	<link rel="alternate" type="text/html" href="https://amerikabulteni.com" />
	<id>https://amerikabulteni.com/feed/atom/</id>
	<link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://amerikabulteni.com/feed/atom/" />

	<generator uri="https://wordpress.org/" version="7.1.4">WordPress</generator>
<icon>https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2018/09/ab2.jpg?fit=32%2C20&#038;ssl=1</icon>
	<entry>
		<author>
			<name>Amerika Bülteni</name>
					</author>

		<title type="html"><![CDATA[Amerikan usulü erken seçim]]></title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://amerikabulteni.com/2026/11/03/amerikan-usulu-erken-secim/" />

		<id>https://amerikabulteni.com/?p=45610</id>
		<updated>2026-11-03T14:14:32Z</updated>
		<published>2026-11-03T14:14:32Z</published>
		<category scheme="https://amerikabulteni.com" term="CEMAL TUNCDEMİR" /><category scheme="https://amerikabulteni.com" term="MANŞETLER" />
		<summary type="html"><![CDATA[<p><img data-tf-not-load="1" fetchpriority="high" loading="auto" decoding="auto" width="1376" height="966" src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/11/trump-mirror.jpg?fit=1376%2C966&amp;ssl=1" class="attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" fetchpriority="high" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/11/trump-mirror.jpg?w=1376&amp;ssl=1 1376w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/11/trump-mirror.jpg?resize=300%2C211&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/11/trump-mirror.jpg?resize=1024%2C719&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/11/trump-mirror.jpg?resize=150%2C105&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/11/trump-mirror.jpg?resize=768%2C539&amp;ssl=1 768w" sizes="(max-width: 1376px) 100vw, 1376px" /></p>CEMAL TUNÇDEMİR 3 Kasım 2026 Amerikan devleti, 21’inci yüzyılda bir başkanın etrafında dönen bir sistem gibi görünüm kazansa da aslında bir kongre devleti. Amerika Birleşik Devletleri, 4 Mart 1789 günü öğlen saat tam 12’de Birinci Kongre’nin toplantısının açılışıyla varlık kazanmış bir devlet. Neden? 240 yıl önce, Kongre’yi tasarlayan kurucu heyetin zihnine baktığımızda demokrasinin o gizemli [&#8230;]]]></summary>

					<content type="html" xml:base="https://amerikabulteni.com/2026/11/03/amerikan-usulu-erken-secim/"><![CDATA[<p><img data-tf-not-load="1" width="1376" height="966" src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/11/trump-mirror.jpg?fit=1376%2C966&amp;ssl=1" class="attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/11/trump-mirror.jpg?w=1376&amp;ssl=1 1376w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/11/trump-mirror.jpg?resize=300%2C211&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/11/trump-mirror.jpg?resize=1024%2C719&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/11/trump-mirror.jpg?resize=150%2C105&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/11/trump-mirror.jpg?resize=768%2C539&amp;ssl=1 768w" sizes="(max-width: 1376px) 100vw, 1376px" /></p><p><strong><img loading="lazy" data-recalc-dims="1" decoding="async" class="aligncenter size-large wp-image-45611" src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/11/trump-mirror.jpg?resize=1024%2C719&#038;ssl=1" alt="" width="1024" height="719" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/11/trump-mirror.jpg?resize=1024%2C719&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/11/trump-mirror.jpg?resize=300%2C211&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/11/trump-mirror.jpg?resize=150%2C105&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/11/trump-mirror.jpg?resize=768%2C539&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/11/trump-mirror.jpg?w=1376&amp;ssl=1 1376w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></strong></p>
<p><strong>CEMAL TUNÇDEMİR</strong></p>
<p>3 Kasım 2026</p>
<p style="font-weight: 400;">Amerikan devleti, 21’inci yüzyılda bir başkanın etrafında dönen bir sistem gibi görünüm kazansa da aslında bir kongre devleti. Amerika Birleşik Devletleri, 4 Mart 1789 günü öğlen saat tam 12’de Birinci Kongre’nin toplantısının açılışıyla varlık kazanmış bir devlet.</p>
<p style="font-weight: 400;">Neden?</p>
<p style="font-weight: 400;">240 yıl önce, Kongre’yi tasarlayan kurucu heyetin zihnine baktığımızda demokrasinin o gizemli dilemmasını iliklerine kadar yaşadıklarını görüyoruz:</p>
<blockquote>
<p style="font-weight: 400;">İnsanlara yöneticiyi seçme gücünü, bir kişiye veya zümreye başka herkesi yönetecek gücü vermeden nasıl verebiliriz?</p>
</blockquote>
<p style="font-weight: 400;">ABD Anayasasını yapan ve hepsi birbirinden farklı çıkarları eğilimleri temsil eden 55 adamın en ortak kaygısı buydu. Bir krala isyan ederek kurtuldular, hiçbir kimsenin, hiçbir kurumun, hiçbir siyasi veya sosyal sınıfın, hiçbir erkin tek başına kral gücüne ulaşmayacağından emin olmak istiyorlardı.</p>
<p style="font-weight: 400;">ABD Anayasasının birinci maddesi bu nedenle, başkanlığı değil, Kongre’yi düzenledi. Kurucular ABD Kongresini ‘first branch’ yani, <a href="https://amerikabulteni.com/2020/04/29/devletin-birinci-kuvveti/">devletin kuvveti evveli diye adlandırdılar</a>. Kongre bu yüzden hantal, tartışmacı, iddialı, kendi yetkileri konusunda, yargı ve yürütme erklerine karşı olağanüstü kıskanç tasarlandı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yeni bir başkent inşa etmek istediklerinde tasarıma Kongre Binası ile başladılar. Sonradan <strong>District of Columbia</strong> (DC) adı verilecek federal araziye kurulacak müstakbel başkentin merkezine Kongre binasını kondurdular. Kongre binası için, en yüksek yer olan Jenkin Tepesi seçilmişti, ki 20’nci yüzyıl ortasına kadar başkentte Kongre binasının kubbesinden daha yüksek bina inşa etmek yasaktı. Amerikan Kurucu Babaları, en yüksek tepeye inşa edilecek binaya ‘Kongre Binası’ adını bile yetersiz gördüler. Thomas Jefferson’un önerisiyle bu binaya Latince ‘baş’, ‘kaynak’, anlamlarına gelen ‘<strong>Capitol</strong>’ adı verilmesi benimsendi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ancak bütün bu merkezi konumuna rağmen, kurucu babaların güç temerküzüne karşı hassasiyetlerinden Kongre de nasibini aldı. Anayasayı yaparken Kongrenin gücü çok fazla, suistimal edilebilir korkusuyla iki önlem aldılar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Evvela, başkana yasayı veto yetkisi, Yüksek Mahkemeye de yasaların anayasaya uygunluk denetimi yetkisi verdiler.</p>
<p style="font-weight: 400;">Sonra, Kongre gücü, halkı kandıracak popülist tek bir grubun eline düşebilir korkusuyla Kongre’yi de iki heyete böldüler.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Birinci heyet Temsilciler Meclisi. </strong>1929’da üst limit getiren yasadan beri Temsilciler Meclisi 435 milletvekilinden oluşuyor. Bu 435 milletvekilliğinin eyaletlere dağılımı, sonu 0’la biten yıllarda yapılan nüfus sayımına göre yapılıyor. Mevcut Amerikan nüfusunda 770 bin kişiye bir milletvekili düşüyor. Bu yüzden örneğin Alaska’nın 1, California’nın 52 milletvekili var.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ama milletvekili seçimi eyalet çapında yapılmıyor. 1967 yılında çıkarılan yasadan beri her eyalet, kendisine düşen milletvekili sayısına göre bu ‘770 bin kişiye bir milletvekili’ ortalamasını yakalayacak şekilde kongre seçim bölgeleri oluşturuyor. Her seçim bölgesi sadece bir milletvekili ile temsil ediliyor. Yani California’da 52 ayrı kongre seçim bölgesi var.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>İkinci heyet ise 100 sandalyeli Senato. </strong>50 eyaletin her biri Senato’da iki sandalyeye sahip. Senatörler eyalet çapında oylama ile seçiliyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Sistemin kurucuları Kongre’yi iki heyete böldükten sonra, Kongre gücünün suistimaline karşı bir bariyer daha koydular. Milletvekili seçimlerinin her iki yılda bir Senatör seçimlerinin ise her 6 yılda bir olmasına karar verdiler.</p>
<p style="font-weight: 400;">İki yıl içinde sandığa gidecekseniz, acele edersiniz değil mi? Bir an önce bazı yasaların geçirilmesinde rol oynamak istersiniz. Yani milletvekillerini sürekli bir seçim kampanyası motivasyonda tutacak kadar kısa bir süreleri var. 2 yıl sonra yeniden seçilebilmek için ivedi olarak bir şeyler yapması lazım.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu ivedilik hissi, seçim bölgesindeki seçmenlerinin etkilendiği sorunlara hızlı ve somut çözüm üretmenin yanı sıra, mevzuatta toplumsal, teknolojik ve ekonomik değişimlere uyumlu olacak güncellemeler yapma duygusunu da ayakta tutar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ama kurucu babalar, hızlı çözüm üretme isteğinin toplumdaki anlık tepkilerin gazına gelerek alel acele özensiz kanunların da çıkmasına neden olabileceğini ve bunun da çözümden çok yeni ve daha büyük sorunlar yaratabileceğinin farkındaydılar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kaldı ki ‘çok hızlı karar süreci’ onlara, başka bir şeyi daha, krallığı da hatırlatıyordu. Krallıklarda şahlıklarda sultanlıklarda gece ferman çıkar ve karar sabah yürürlüğe girer.</p>
<p style="font-weight: 400;">İşte Temsilciler Meclisi kanadının yasamaya kazandıracağı ivediliğin aşırıya kaçmasına karşı Senato, Kongrenin ‘teenni’ kanadı olacaktı. Yeniden seçime gitme süreleri 6 yıl olduğu için aceleleri yok. Temsilciler Meclisinin aksine her senatörün söz hakkı var ve konuşmasının süre sınırı yok. Biran önce yasayı çıkaralım hararetinin kötü bir yasa çıkarmasına karşı ‘soğutma’ görevi olacaktı Senato’nun.</p>
<p style="font-weight: 400;">Senato’nun soğutma faaliyetinin tek hedefi Meclis de değil. Yürütme erki, yani siyasi iktidar, yani Başkan da bundan nasibini alıyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Seçimleri her iki yılda bir topluca yapılan Temsilciler Meclisinden farklı olarak Senatörlerin seçiminin 6 yılda bir topluca yapılmamasının temel nedeni bu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Her iki yılda bir Senato’nun sadece üçte birinin koltuğu için seçim yapılıyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Şimdi bir hesap yapalım. Başkan 4 yıl için seçiliyor. Yani bir başkan göreve geldiğinde bütün Temsilciler Meclisi değişmiş olsa bile bir önceki Senato’nun üçte ikisi hala görevde olmuş oluyor.  Yani başkan çok yüksek bir oyla gelse bile eski Kongre’den geriye kalan önemli bir parçayla çalışmaya devam etmek zorunda.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yani Senato mütemadi bir organ olarak, yeni başkanın keskin değişimlerine ve macera arayışlarının aşırıya kaçtığında bir fren mekanizması olarak devreye girip demokrasiyi şarampole yuvarlanmaktan korur.</p>
<p style="font-weight: 400;">En azından teoride böyle…</p>
<p style="font-weight: 400;">Kanadalı diplomat <strong>Stéphane Dion</strong> bir defasında Kanada pratikte teoriden olduğundan daha başarılı bir ülke demişti. ABD ise teorideki başarısını pratiğe dökmekte oldukça zorlanan bir ülke.</p>
<h3 style="font-weight: 400;"><strong>Meclis seçimini iki yılda bir yapan tek ülke</strong></h3>
<p style="font-weight: 400;">Bugünkü seçimi Türkçe’ye Ara Seçim diye çevirenler de oluyor ama bizim literatürümüzde ‘ara seçim’ dendiğinde kastedilen farklı bir şey olduğu için bu çeviri yanlış bir algıya neden oluyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu tam bir Kongre seçimi. ABD, Mikronezya’yı saymazsak, dünyada milletvekili seçimlerini iki yılda bir yapan tek gelişmiş ülke. Başkanlık seçimi ise dört yılda bir. İşte Başkanın görev süresinin ortasına denk gelen Kongre seçimine ‘midterm (dönem ortası)’ seçimi deniyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">ABD’de Ara Dönem Kongre Seçimi normal zamanlarda, <strong>Daily Show</strong>’un esprisini ödünç alacak olursam, Amerikalıların yaşadıkları seçim bölgesinin milletvekilinin iki yıldır kim olduğunu öğrendiği seçimdi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Normal zamanda yaşamıyoruz, dolayısıyla normal bir seçimle karşı karşıya değiliz.</p>
<p style="font-weight: 400;">Politikacılar aday oldukları her seçimi abartmaya pek meyillidir. Son yılların en önemli seçimi, yüzyılın seçimi hatta son bin yılın en önemli seçimi diyeni bile hatırlıyorum. Siyasi tarih öğrencilerine bıktırıcı gelecek bir iddia bu. Ne var ki, bugün oy verme işleminin sona ereceği 2026 Kongre seçiminin tarihi önemini vurgulayanlara tahammül eşiğim oldukça yüksek.</p>
<p style="font-weight: 400;">2026 Ara Dönem Kongre seçimi, sonuç ne olursa olsun, daha şimdiden oluşturduğu zemin hareketleriyle, ABD tarihinin tektonik harekete sahne olan kritik dönemeçlerinden biri olmaya aday. Bugüne kadar şahsen takip ettiğim bir düzineden fazla ara dönem kongre seçimi içinde ABD iç politikasında siyasi safları, dengeleri, sonraki başkanlık yarışını bu derece şekillendirme potansiyeli yüksek bir seçim hatırlamıyorum. Takip ettiklerim içinde buna en yakın seçim 2006 Ara Dönem Kongre seçimiydi. Bush çağının sonunun, Obama çağının şafağının habercisiydi. Bugün oy verme işlemi tamamlanacak seçimin ise bundan daha büyük değişimlerin başlangıcı olma potansiyeli çok yüksek.</p>
<p style="font-weight: 400;">İki başkanlık seçiminin tam ortasına Kongre seçimi koyarak, Amerikan sistemi üç mesaj veriyor.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Birinci mesaj Kongre’ye</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Başkanlık seçiminin dört yılda bir olmasına rağmen Kongre seçiminin her iki yılda bir yapılmasının nedeni, Kongre’ye, Başkan’dan ayrı bir erk olduğunu ve demokrasinin merkezi olduğunu yeniden hatırlatmak. Dönem Arası Kongre Seçimi, kuvvetler ayrılığı ilkesinin güçlü bir hatırlatıcısı bu anlamda.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>İkinci mesaj başkana</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">ABD ara dönem Kongre seçimi siyasi iktidarı değiştirmiyor ama doğasını derinden değiştirebiliyor. ABD’de parlamenter düzenlerdeki gibi siyasi iktidarın ömrünü sona erdiren erken seçim yok. Ama bir başkan çok çok kötüyse, ülkeyi dört yıl onun keyfine de bırakmıyor sistem. Amerikan halkına, iki yıl sonra başkanı uzlaşmaya zorlama, uzlaşmaya çok yanaşmazsa durdurma ve <strong>topal ördeğe</strong> dönüştürme hakkı vermiş. Yani dönem arası Kongre seçimi, vatandaşa yürütme erkine demokratik müdahale yetkisi veriyor. Meclis’in el değiştirmesine ‘<strong>House cleaning’</strong> denmesinin nedeni de bu. Demokrasinin ev temizliği…</p>
<p style="font-weight: 400;">ABD’nin kurucularının öngörmediği şey ise kısa sürede siyasi partilerin oluşacağıydı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Son yüzyılda Kongre ara dönem seçiminde başkanın partisinin kötü sonuç alması neredeyse bir norm, aksi istisna haline geldi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Hatta bu yüzden bazı siyaset bilimciler, ABD’nin fiilen iki yıllık başkanlık sistemine dönüştüğü tespiti yapıyor. Başkanların çoğu ikinci yılında Kongre’yi, iki kanadını olmasa bile tek kanadını kaybediyor. Bu durum da bir başkana istediği yasal reformları geçirmesi düzenlemeleri yapabilmesi için sadece iki yıllık bir süre bırakıyor. Kutuplaşmanın ve partizanlığın keskinleştiği son 50 yılda ise son iki yıl genellikle başkanın veto yetkisine takılacağı için yasama faaliyeti açısından güdük bir kongre, kongrenin engellerine takılacağı için âtıl bir başkanla geçiyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">İşte bu yüzden, Dönem Arası Kongre Seçimine modern zamanda kazandığı bu fonksiyondan dolayı ‘Amerikan usulü erken seçim’ demekten kendimi alamıyorum.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Sistemin üçüncü mesajı ise topluma</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Ara seçim sadece hangi partinin kazandığını göstermez. Amerikan halkının güç, kültür, ekonomi, dünya, yarınlar hakkında ne düşündüğünü de ifşa eder. Korkularıyla yüzleştirir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu yüzden ara dönem Kongre seçimine kitlesel psikoloji testi diyenler de var. Kongre seçimi, Amerikalıların aynaya bakma zamanı. Aynanın şakaya gelmez tarafı ise bakana hoş görünme gibi bir zorunluluğunun olmaması.</p>
<p style="font-weight: 400;">İşte Amerikan halkı bugün bu aynada kendi gerçeğiyle bir daha yüzleşecek. O gerçek hala, ‘ayna ayna söyle bana’ diye mırıldanan Trump mı yoksa kırk yılda bir teoriden pratiğe geçen kurucu felsefe mi öğrenmemize artık saatler kaldı.</p>
]]></content>
		
			</entry>
		<entry>
		<author>
			<name>Amerika Bülteni</name>
					</author>

		<title type="html"><![CDATA[Gazeteler kapatıldığında kim ekmeğinden olur?]]></title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://amerikabulteni.com/2026/10/23/gazeteler-kapatildiginda-kim-ekmeginden-olur/" />

		<id>https://amerikabulteni.com/?p=45600</id>
		<updated>2026-10-23T17:28:50Z</updated>
		<published>2026-10-23T17:28:50Z</published>
		<category scheme="https://amerikabulteni.com" term="ARŞİV" /><category scheme="https://amerikabulteni.com" term="CEMAL TUNCDEMİR" /><category scheme="https://amerikabulteni.com" term="MANŞETLER" />
		<summary type="html"><![CDATA[<p><img loading="lazy" width="1709" height="1070" src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/gazeteler.jpg?fit=1709%2C1070&amp;ssl=1" class="attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/gazeteler.jpg?w=1709&amp;ssl=1 1709w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/gazeteler.jpg?resize=300%2C188&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/gazeteler.jpg?resize=1024%2C641&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/gazeteler.jpg?resize=150%2C94&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/gazeteler.jpg?resize=768%2C481&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/gazeteler.jpg?resize=1536%2C962&amp;ssl=1 1536w" sizes="(max-width: 1709px) 100vw, 1709px" /></p>CEMAL TUNÇDEMİR 23 Ekim 2026 Avrupa’da erken Orta Çağ’ın “karanlık çağ” olarak anılmasının en önemli nedenlerinden biri resmi otorite dışında hiçbir haber ve bilgi kaynağının olmamasıydı. Bilgilenme hakkı şiddetle bastırılıyor değildi. Tamamen gereksiz kılınmıştı. Bilgilenme hakkı, sadece bilgilenme isteğinin olduğu yerde söz konusu olabilir. Halk, bilmesi gereken her şeyin zaten resmî otorite (kilise ve kral) [&#8230;]]]></summary>

					<content type="html" xml:base="https://amerikabulteni.com/2026/10/23/gazeteler-kapatildiginda-kim-ekmeginden-olur/"><![CDATA[<p><img loading="lazy" width="1709" height="1070" src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/gazeteler.jpg?fit=1709%2C1070&amp;ssl=1" class="attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/gazeteler.jpg?w=1709&amp;ssl=1 1709w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/gazeteler.jpg?resize=300%2C188&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/gazeteler.jpg?resize=1024%2C641&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/gazeteler.jpg?resize=150%2C94&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/gazeteler.jpg?resize=768%2C481&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/gazeteler.jpg?resize=1536%2C962&amp;ssl=1 1536w" sizes="(max-width: 1709px) 100vw, 1709px" /></p><p><strong><img loading="lazy" data-recalc-dims="1" decoding="async" class="aligncenter size-large wp-image-45602" src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/gazeteler.jpg?resize=1024%2C641&#038;ssl=1" alt="" width="1024" height="641" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/gazeteler.jpg?resize=1024%2C641&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/gazeteler.jpg?resize=300%2C188&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/gazeteler.jpg?resize=150%2C94&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/gazeteler.jpg?resize=768%2C481&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/gazeteler.jpg?resize=1536%2C962&amp;ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/gazeteler.jpg?w=1709&amp;ssl=1 1709w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></strong></p>
<p><strong>CEMAL TUNÇDEMİR</strong></p>
<p>23 Ekim 2026</p>
<p style="font-weight: 400;">Avrupa’da erken Orta Çağ’ın “karanlık çağ” olarak anılmasının en önemli nedenlerinden biri resmi otorite dışında hiçbir haber ve bilgi kaynağının olmamasıydı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bilgilenme hakkı şiddetle bastırılıyor değildi. Tamamen gereksiz kılınmıştı. Bilgilenme hakkı, sadece bilgilenme isteğinin olduğu yerde söz konusu olabilir. Halk, bilmesi gereken her şeyin zaten resmî otorite (kilise ve kral) tarafından ona söylendiğine inanıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Haber ve bilgi üzerindeki resmi tekel, derebeylere ve din adamlarına, olağanüstü bir keyfilik, insanın en iptidai içgüdüleriyle hareket edebilme alanı açıyordu. Antik Yunancada ‘hane reisi’, ‘muhitin efendisi’ anlamına gelen ‘<strong>despot</strong>’ sözcüğünün, mülk sahibi olarak mülkleri üzerinde keyfince tasarrufta bulunma hakkı anlamında, feodal ağalar beyler lordlar için olumlu anlamda kullanıldığı bir dönemdi. İnsanlık, sonraki yüzyıllarda hane veya muhit reisinin, hane veya muhitteki insanların sahibi olmadığını kavrayacak olgunluğa erişince, despot sözcüğü, bizim ‘müstebit’in geçirdiği evrime benzer bir evrimle olumsuz bir tanıma dönüşecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bizdeki erken kaynaklarda da “<strong>istibdat</strong>”, Arapça kökeninde ‘müstakil hareket etmek’ anlamında özgürlük vurgusu yapan olumlu bir manada kullanılıyordu. Sonradan, istişaresiz başına buyruk keyfi hareket etme anlamında dini bir eleştiriye dönüştü. Tamamen negatif siyasi bir anlam kazanması ise Meşrutiyet döneminde olacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Erken Orta Çağ Avrupa’sında toplumun büyük çoğunluğu için yaşam 20’li yaşlarının sonunda diş iltihabından sona erebilen kısa ve zahmetli bir vetireydi. Gündüzleri kendilerinin bireysel varlığına dair en ufak bir bilgisi ve ilgisi olmayan feodal beye lahana yetiştirmekle meşgul olup, akşamları içeriyi ısıtmak için hayvanlarıyla paylaştıkları saman damlı, kerpiç evlerine dönüyorlardı. Bunun böyle olmaması gerektiğine dair hiçbir fikirleri yoktu. Bu sessiz sefalete tanrının murat ettiği ‘huzur’ ve ‘istikrar’ gözüyle bakıyorlardı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Tek bir suç vardı o dünyada, efendiye hakaret suçu. Tek bir görev vardı o dünyada, efendiye sadakat. Tek bir dua vardı, Allah efendiyi başlarından eksik etmesin. Efendiyi üzmek, en büyük üzüntü kaynağıydı. Efendiyi mutlu etmek en büyük neşe kaynağıydı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Tarlalarının ötesindeki dünyaya dair hiçbir bilgileri yoktu. Bilgiyi elinde tutan otoritenin izin verdiği kadarını biliyorlardı. Yerel otoritenin halkla herhangi bir bilgi paylaşmasının şeklinin ise, o dönemde köpeklerin besleniş şeklinden farkı yoktu. Yemekten arta kalan parçaları, yalvarması dayanılmaz raddeye gelince önüne atmak gibi&#8230;</p>
<p style="font-weight: 400;">Ta ki Akdeniz kıyılarındaki birkaç şehir devletinde yanan ışığa kadar sürdü bu karanlık. Denizci kentler, farklı uluslardan inançlardan insanlarla kentlerle ticaretten dolayı görece özgür, görece demokratik, görece çoğulcu, görece bilgili sosyopolitik iklime sahip olmaya başladılar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu iklim, gemilerin ne getirdiğinde ne götürdüğüne meraklı, ticaret yollarındaki siyasi kulisleri öğrenmeye istekli bir orta sınıf oluşturdu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Tarihte ilk kez haberdar olmak için para vermeye hazır bir normal vatandaş topluluğu oluşunca bu ihtiyaca cevap verecek bir meslek doğdu. 1556 yılında Venedik Cumhuriyetinde aylık yayınlanmaya başlanan bir yazılı bildirim, bu mesleğin ilk adımı oldu.</p>
<p style="font-weight: 400;">‘<strong>Notizie Scritte </strong>adlı bu el yazması bülten, gemilerin varışları, emtia fiyatları, ticaret yollarındaki askeri ve diplomatik hareketlilikler ile siyasi dedikodulardan ibaret bir mecmuaydı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Roma Cumhuriyeti ve Atina demokrasisinden beri ilk kez haber, ruhban ve yönetici sınıfına mahsus bir sır olmaktan çıkıp kamusal bir meta haline geldi. O zamanlar Venediklilerin kullandığı metal paralardan birinin adı ‘<strong>gazetta</strong>’ydı. Söz konusu aylık resmi bültenin fiyatı ‘&#8217;<strong>1</strong> <strong>gazetta’&#8217;</strong> olduğu için Venedikliler sonraki yıllarda bu bülteni kısaca sadece fiyatıyla, ‘<em>gazetta</em>’ şeklinde anmaya başladı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Venedik Cumhuriyeti, Akdeniz’in en büyük tedarik merkezi olduğu için buradaki haber bültenleri<strong>, </strong>Kutsal Roma Cermen İmparatorluğunun içinde birçok yere de ulaşıyordu. Günümüzdeki Fransa’dan İspanya ve Almanya coğrafyalarına kadar geniş bir alanda insanlar, Venediklilerden öğrendikleri şekliyle bu haber bültenlerine ‘gazette’ demeye başladı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Çok geçmeden Avrupa’nın farklı yerlerinde adının yanına ‘gazette’ eki ekleyen benzeri bültenler de yayınlanınca, Venedik parasının adı, insan uygarlığının gelişme sürecinde çok kritik rol oynayacak bir haberleşme aracının da adına dönüşecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Başlangıçta el yazması olan ‘gazette’lere asıl gücünü kazandıracak şey ise, aynı yıllarda ortaya çıktığı matbaa ile buluşması oldu. Çoğu tarihçi, 1605 yılında Strasbourg’da yayına başlayacak ‘<strong>&#8216;Relation aller Fürnemmen und gedenckwürdigen Historien </strong>(Bahsetmeye Değer ve Seçkin Bütün Hadiseler)’&#8217; adlı haftalık yayını, matbu ilk gazete olarak görüyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Matbaanın icat yurdu olan Cermen toplumlar coğrafyası, doğal olarak matbaada basılan ilk gazetelerin de yurdu oldu. Daha 1650 yılında en az 30 Alman şehrinde özel gazeteler basılıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Protestan ve Katoliklerin cennetin gerçek sahibinin kim olduğu üzerine kanlı bir kavgayla Avrupa’yı cehenneme dönüştürdüğü 30 yıl savaşları, ‘propaganda’ amaçlı gazetelerin basımını teşvik edince gazete okurluğu daha da yaygınlaştı. Ancak gazetelerin, haberleri verirken maddi gerçeklerden toplumun haberdar olmasını sağlaması, Katolik ve Protestan savaşının ötesine geçerek yöneten yönetilen güç dengesini değiştirmeye başladı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bir gazetenin yayına başladığı her kasabada yerel zorba ile hazinesi arasındaki kadim ve müesses ilişki de geri dönülemez şekilde bozuluyor, toplumsal rızayı kaybeden örgütlü yağma, kendi ağırlığının altında çökmeye başlıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yerel otoriteler, gazeteleri, rakip dini gruptan veya rakip prenslikten daha tehlikeli bir düşman olarak görmeye başladı. İnsanlar, muhitlerinde maruz kaldıkları kıtlığın tanrıya ve feodal beye karşı işledikleri günahlarından değil, lordların mahzenlerinde istif yapılmasından kaynaklandığını üç kuruşluk bir kâğıttan öğrendiklerinde, içlerinde dünyadaki hiçbir dini vaazın söndürmeye kâfi gelmeyeceği bir ışık yanıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Aynı dönemde, Kıta Avrupa’sının çoğunda ‘Katolik Kilisesinin bekası’, ‘Protestan kilisenin bekası’, ‘prensliğin bekası’ veya ‘krallığın bekası’ gibi kutsal maskeli gerekçelerle gazetelere yayın izni şartı getirmeye başladılar. Buradaki ‘izin’ kelimesi, lafzi anlamının aksine, topluma bir şeyleri saklamaya çalıştığını belli etmeden, beğenmedikleri haberleri yapan gazeteleri sansürlemek veya kapatmayı amaçlıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">17’nci Yüzyıl ortasında başlayan bu sansür trendinin aksine matbaacıların ne basacağıyla ilgilenmeyen tek devlet olan Hollanda Cumhuriyeti, aykırı düşünen bütün Avrupalılar için matbuat sığınağı haline gelecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Fakat Hollanda’nın bu parıltısı çok sürmeyecekti. Siyasal otoritenin laiklikten uzaklaşıp, çoğunluğun mezhebi olan Kalvinistler teokratik bir hükümranlık kurmaya başladıkça Hollanda’nın altın çağı duraklamaya ve nihayetinde çöküşe geçecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Hollanda’nın yerini 1695 yılında matbuat ile alakalı her türlü yayın izni yasasını ve dolaylı sansürü kaldıran İngiltere aldı. Basım yayın özgürlüğü, kıtanın kuzey batı ucundaki bu izole ada ülkesini çok kısa sürede Avrupa matbuatının gelişim merkezi haline getirecekti. Dünyanın ilk günlük gazetesi Londra’da 1702 yılında yayına başlayan ‘<strong>Daily Courant</strong>’ adlı gazete olacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">İngiltere’nin matbuat özgürlüğünün yol açtığı zengin içerik üretiminin, İngilizceyi dünyanın diline dönüştüreceğini, eğitimli İngilizlerin bile Fransızca veya Latince’yi tercih ettiği o günlerde kimse düşünemezdi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bugün uluslararası iletişimde ‘haber’ anlamında kullanılan ‘<strong>news</strong>’, İngilizce’de ‘yenilikler’, ‘yeni gelişmeler’ anlamına geliyor. Almanlar, belki de ilk gazetelerin tamamı sadece bir olay olduğunda yayımlandığından, gazete için, ‘vukuat’ anlamındaki ‘<strong>zitunge</strong>’den evrilmiş ‘<strong>zeitung</strong>’ sözcüğünü kullanmaya başladı. İspanyollar gazeteye düzenli yayına atıfla ‘<strong><em>periodico</em></strong>’ veya daha sonra günlük gazeteler başladığında ‘<strong>diario</strong> (günlük)’ terimlerini kullanmaya başladı. Fransızlar ise yine ‘günlük kayıt’ anlamında ‘<strong>journal</strong>’ sözcüğünü kullandı.</p>
<p style="font-weight: 400;">‘<strong>Newspaper</strong>’ sözcüğü İngilizce’de ilk kez 17’nci yüzyıl sonunda kullanıldı. Bu arada, &#8220;NEWSPAPER&#8221; sözcüğünün &#8220;North, East, West, South, Past, Present Every Report&#8221; ifadesinin baş harfleriyle oluşturulduğu iddiası modern zamanda ortaya çıkmış bir şehir efsanesi. Basitçe ‘<em>yeni haberlerin basılı olduğu kâğıt</em>’ anlamında kullanılıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Günümüzde uluslararası iletişimde gazeteciliğin genel adı olarak kullanılan ‘<strong>journalism</strong>’ isimlendirmesi ilk kez Fransa’da 1833 yılında literatüre girecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Amerikan kültüründe ise gazeteciliğin genel adı olarak, 1700’lerin ikinci yarısından televizyonun üstünlüğünü kurduğu yıllara kadar, gazetelerin matbaada basımına atıfla ‘<strong>press</strong> (basın / matbuat)’ ifadesi kullanılacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">20’nci yüzyılın ortalarından itibaren radyo ve televizyon gazeteciliğinin de etkin olmasıyla kullanımı yaygınlaşacak ‘medya’ nitelemesine kadar. ‘&#8217;İletişim ortamı’ anlamındaki ‘medyum’ sözcüğünün çoğul hali olan ‘medya’ nitelemesini popülerleştiren ise 1970’lerin başında ABD Başkanı <strong>Richard Nixon</strong> olacaktı. Amerikan kamuoyunda pozitif bir yeri olan ve anayasal korumaya sahip ‘press (basın)’ yerine negatif bir anlam yükleyerek ‘medya’ sözcüğü kullanıyordu Nixon. “Ben ‘press’e karşı değilim, medyaya karşıyım” izlenimi vermek için&#8230; Günümüzde Trump’ın, gazeteciliğin tamamını ‘fake news’ olarak isimlendirerek, aslında gazeteciliğin kendisine değil, yalan haberciliğe karşı olduğu algısı yaratmaya çalışması gibi. Trump’a göre, kendi sözleri dışındaki her söz, her açıklama, her bilgi yalan haber.</p>
<p style="font-weight: 400;">Gazeteler, farklı ve aykırı sesleri, düşünceleri sıradan halkın gündemine taşıyarak, aydınlanma devrimine önemli bir katkı yaptılar. “İfade özgürlüğü” ve “basın özgürlüğü” aydınlanmanın en ortak, en dönüştürücü iddiası haline geldi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Başlangıçtaki ‘<strong><em>gazetta</em></strong>’ adlandırması ise 19’uncu yüzyıldan itibaren daha çok sadece devletlerin günlük mevzuat ve kararlarının yayımlandığı resmi bültenler için kullanılan bir terime evrildi ve özel gazetelerin adı olarak kullanmadaki yaygınlığı azaldı. Bugün sadece aralarında Türkçe’nin de olduğu birkaç dilde hala ‘habercilik’ eylem ve mesleğinin genel adı olarak kullanılmaya devam ediyor.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Periodico</strong>’nun Osmanlı Türkçesindeki karşılığı ‘<strong><em>mevkute</em></strong>’ ve ‘<strong>journal</strong>’ın karşılığı ise ‘<strong><em>ceride</em></strong>’ydi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Nitekim 11 Kasım 1831’de yayınlanmaya başlayan ilk Türk gazetesi <strong>Takvîm-i Vekâyi</strong>, 10 yıl sonra yayıma başlayan ikincisi ise <strong>Ceride-i Havadis</strong> adını taşıyordu. Havadis, hadise (olay) kelimesinin çoğuludur.</p>
<p style="font-weight: 400;">Batı dünyasının neredeyse tamamında gazetecilik özel girişim olarak başlamıştı. Bizim tarihimizdeki ilk iki gazete de devlet gazetesiydi. Bundan dolayı da resmî açıklama neyse ona yegâne gerçek muamelesi yapıyordular. Örneğin Takvim-i Vekayi, Mısır Valisi Kavalalı Paşa’nın, Kütahya’ya kadar ilerleyişi sırasında Osmanlı ordusuna yaşattığı bozgunlara hiç yer vermemiş, okurlar, sadece Padişahın Mısır konusunda yaptığı açıklama nedeniyle Mısır ile bir anlaşmazlık yaşandığından, yine Padişahın resmî açıklamasında bahsedildiği kadarıyla haberdar olmuştu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Osmanlı yönetimi, modern zamanda da insanların hala devlet tekeli ve baskısıyla resmi yalana inandırabileceği yanılgısını yaşayan ilk yönetim değildi, son da olmayacaktı. Tıpkı devlet yönetiminde gazeteciliğin mümkün olamayacağını tecrübe edecek ilk ve son yönetim olmadıkları gibi. Çünkü gazetecilik, sadece gerçek arayışının emrinde olduğunda var olabilen bir eylemdir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Nitekim, gazetecilik tarihi boyunca hem hükümetin propaganda aracı olup hem de kendi gelirini gerçek satıştan kendisi temin edebilen tek bir gazete örneği bile yok. ABD’nin kurucu babalarından Thomas Jefferson’un <a href="https://press-pubs.uchicago.edu/founders/documents/amendI_religions40.html" data-saferedirecturl="https://www.google.com/url?q=https://press-pubs.uchicago.edu/founders/documents/amendI_religions40.html&amp;source=gmail&amp;ust=1792858519013000&amp;usg=AOvVaw18AlzYbt9k64InuZVxpO8V">Virginia eyaleti üzerine notlar</a>ında söylediği gibi, “Sadece yalanın ayakta kalmak için devlet desteğine ihtiyacı olur. Doğru kendi başına da yaşayabilir.”</p>
<p style="font-weight: 400;">Padişahlık rejiminde bile gazetecilik üzerindeki devlet tekeli daha fazla ayakta kalamadı ve ilk özel gazetemiz <strong>Tercüman-ı Ahval,</strong> 166 yıl önce bu hafta, 21 Ekim 1860 günü baskıya girdi. Her ikisi de bir süre Fransa’da yaşayan iki kalem erbabı <strong>Agâh Efendi</strong> ve <strong>İbrahim Şinasi</strong> tarafından kurulan gazete, halkın düşüncelerinin ve halinin muktedirlere tercümanı olmayı amaçladığı için bu ismi seçmişti. ‘<strong>Haber</strong>’ kelimesinin bugünkü teknik gazetecilik terimi halinde ilk kez kullanımının da devlet gazeteleri ile değil ilk bağımsız gazete ile yaşamamıza girmesi tesadüf değil.</p>
<p style="font-weight: 400;">İlk özel gazetemiz, gerçekten haber vermeye çalıştığı için, ilk devlet sansürün de kurbanı oldu. Gazete, daha bir yaşına girmeden eğitim sistemi ile ilgili bir eleştiri yazısı nedeniyle iki hafta kapatılacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Şinasi, 1862 yılında ayrılarak <strong>Tasvir-i Efkâr</strong> gazetesini kurdu. Adından da anlaşılacağı üzere sadece haber içermiyordu. Ahaliyi, kendi şartları üzerine düşünmeye ve tartışmaya da davet ediyordu. Namık Kemal ve Ebuzziya Tevfik gibi isimlerin de yazdığı bu gazetedeki kimi hiciv ve yazılar Saray’ı rahatsız edince, Şinasi, geçimini temin ettiği Meclis memuriyetinden kovuldu. 1864 yılında da basına birçok yeni kısıtlama getiren Matbuat Nizamnamesinden sonra 1865 yılında ülkeden ayrılarak Paris’e gitmek zorunda kaldı.</p>
<p style="font-weight: 400;">İlk özel gazete olan Tercüman-ı Ahval, henüz 6 yaşında devlet baskısı ve maddi zorluklar nedeniyle 1866’da kapandı. Gazeteyi kuran iki kişiden biri olan Agah Efendi bir yıl sonra Avrupa’ya kaçmak zorunda kaldı. Namık Kemal, Ziya Bey, Ali Suavi gibi kalem erbabının da kaçmasından sonra Avrupa’da ‘İttihat’, ‘Hürriyet’, ‘Muhbir’, Ulûm gibi adlarla birçok Türkçe gazete yayınlanmaya başladı. Bu ilk sansür döneminin mimarı Sadrazam Ali Paşa’nın 1871’de ölümünden sonra görece özgür bir basın ortamı oluşsa da birkaç yıl sonra çok daha ağır ve uzun bir sansür dönemi başlayacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Muhbirlik ve muhabirlik kavşağında gazeteciliğimiz</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Osmanlılar, her ne kadar ‘ceride’ diye bir karşılık bulsalar da bir şekilde ‘journal’ kelimesi de dönemin uluslararası dili olan Fransızcanın etkisindeki Osmanlı elitlerinin sohbet ve metinlerde kullanıldıkça Türkçe’ye yerleşmişti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Gazeteciliğimizin, doğasının aksine devlet eliyle başlamasının etkisiyle, ‘journal (gazete/günlük)’ kavramı, bizim dilimizde gazeteciliğin temel amacının tam zıddı bir eylemin adı da olacaktı. İkinci Abdulhamit’in kurduğu hafiye teşkilatının mensupları, saraya gönderdikleri günlük ihbar pusulalarına ‘<strong>jurnal</strong>’ ismi verince, ‘<strong>jurnalleme</strong>’ deyimi doğacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Devletin bütçesinin nerelere nasıl harcandığı, devlet yöneticilerinin niyetleri ve eylemleri hakkında vatandaşı haberdar etmesi için doğmuş bir mesleğin (jurnalizm) adı, bizim dilimize, vatandaşın devlet yöneticileri hakkındaki eleştirilerini saraya ihbar eden işin de (jurnalcılık) adı oldu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Sosyopolitik kültürümüz, bu iki zıt amaçlı mesleğin işini ‘‘<strong><em>haber</em></strong>’’ ve ‘’<strong><em>ihbar</em></strong>’’ şeklinde aynı kökten gelen iki sözcükle, işçilerini ise yine aynı kökten doğan <strong>muhabir</strong> ve <strong>muhbir</strong> kelimeleriyle tercüme edecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">İstibdat dönemi boyunca toplum adına devlet işlerini denetlemekte ısrar eden bütün gazeteciler kapatma, sansür, sürgün veya hapis gibi bedeller ödemek zorunda bırakıldı. Toplumun gözü kulağı ağzı (muhabir) olmak yerine muktedirin gözü kulağı ve ağzı (muhbir) olmayı tercih eden gazetecilere ise devlet gücünün imkanlarından yolsuzca yararlanma olanağı tanındı. Hazine-i Hassa’dan ve Ceb-i Hümayundan muhbir gazetecilere maaşlar bağlandı, gazete ve dergilere para yardımı yapıldı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yasal olarak yayınlanan gazetelerin tamamı, sultanın sağlığı, işleri ve ülkenin durumu hakkında güzellemeler yapıp, sultanın düşmanlarını, sultana yönelik her eleştiriyi saraya ihbar eden haberler yapıyorlardı. Gazeteler baskıya girmeden önce içerikleri sansürcüler tarafından okunuyordu. Hiçbir şekilde kullanılamayacak kelimeler vardı. Hürriyet, müsavat (eşitlik), anayasa, cumhuriyet ve hatta Padişahın büyük burnunu akıllara getireceği iddiasıyla ‘burun’ bunlardan birkaçı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu sansür çabası çok trajikomik müdahalelere yol açıyordu. Örneğin, kendilerinin de saraydan yardım aldıklarını itiraf eden Servet-i Fünûn dergisinin kurucusu Ahmet İhsan Tokgöz’ün anılarından öğrendiğimize göre, sarayın sansür başı Kara Kemal Bey (İttihatçı Kara kemal değil), Avrupa’nın teknik buluşlarına, keşiflerine ilişkin gazete yazılarının başına bile “padişahımızın inayet ve tensipleriyle” türünden sözler eklettiriyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">İki hafta sonra 11 Kasım 2026 günü 195’inci yaşına girecek olmasına rağmen ulusal gazeteciliğimizin bütün tarihi, işte bu çocukluk hastalığı yüzünden, mesleği, ‘<em>jurnalist</em>’e (<strong><em>muhabir</em></strong>) dönüştürmeye çalışan ruhla ‘<em>jurnalcı’</em>ya (<strong><em>muhbir</em></strong>) dönüştürmeye çalışan ruhun çatışma alanı olageldi.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Basın özgürlüğü, gazetecinin değil halkın ekmeğinin kavgası</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Jurnalist (haberci), yazdığı her haber doğru olmasa bile, özgür şekilde yazabiliyorsa, demokrasiye, şeffaflığa, vatandaşın devletten hesap sorabildiği bir düzene, hukukun üstünlüğüne, halkın çıkarlarına, genel refah artışına ve özgürleşmeye neden olur. Jurnalci ise, yazdığı her haber yanlış olmasa bile, otoriterliğe, devletin vatandaştan hesap sorduğu düzene, muktedir olanın çıkarlarına, üstünlerin hukukuna, yolsuzluğa, genel yoksulluğa ve köleleşmeye yol açar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bugüne kadar dünyanın her yerinde yapılan sayısız ekonomik, akademik, sosyal ve politik araştırma da hep aynı gerçeği hatırlatıyor. Sınır Tanımayan Gazeteciler Derneği’nin <a href="https://rsf.org/en/index" target="_blank" rel="noopener" data-saferedirecturl="https://www.google.com/url?q=https://rsf.org/en/index&amp;source=gmail&amp;ust=1792858519013000&amp;usg=AOvVaw2mdE7MlxRTaxHwZyDWqowZ">2026 basın özgürlüğü endeksinin</a> ilk 20 sırasında yer alan ülkelerin, dünyanın <a href="https://wid.world/world/#sptinc_p90p100_z/US;FR;DE;CN;ZA;GB;WO-PPP/last/eu/k/p/yearly/s/false/24.708000000000002/80/curve/false/country" target="_blank" rel="noopener" data-saferedirecturl="https://www.google.com/url?q=https://wid.world/world/%23sptinc_p90p100_z/US;FR;DE;CN;ZA;GB;WO-PPP/last/eu/k/p/yearly/s/false/24.708000000000002/80/curve/false/country&amp;source=gmail&amp;ust=1792858519013000&amp;usg=AOvVaw3p7u8uPksCsydeI29k5_P-">gelir eşitsizliği</a> en az, <a href="https://www.transparency.org/en/cpi/2025/index/xxx" target="_blank" rel="noopener" data-saferedirecturl="https://www.google.com/url?q=https://www.transparency.org/en/cpi/2025/index/xxx&amp;source=gmail&amp;ust=1792858519013000&amp;usg=AOvVaw1vdJ4vFEkaHTvrv8l6k4cv">yolsuzluğu</a> en az ve <a href="https://globaldatalab.org/wealth/rankings/" target="_blank" rel="noopener" data-saferedirecturl="https://www.google.com/url?q=https://globaldatalab.org/wealth/rankings/&amp;source=gmail&amp;ust=1792858519013000&amp;usg=AOvVaw0Z-O_0wC5ZUddr8EfDHXsI">toplumsal refahı</a> en yüksek ülkeler arasında olması tesadüf değil. Basın özgürlüğü endeksinin en altındaki ülkelerin toplumsal refahı en düşük, gelir eşitsizliği ve yolsuzluğun en yüksek olduğu ülkeler olmasının tesadüf olmaması gibi…</p>
<p style="font-weight: 400;">Gazeteciliğin mümkün olduğu yerlerde kamu idaresi ve politik iktidar daha dikkatli olmaya mecbur oluyor bu da yolsuzluğu, israfı, kötü kararları azaltıyor. İskandinav ülkelerinde memurlar ve üst düzey devlet yetkilileri dünyanın geri kalanından daha etik insanlar olduğu için bu ülkelerde yolsuzluk daha az değil, gazeteciler nedeniyle, topluma ifşa olma riskleri çok yüksek olduğu için daha az yolsuzluk var.</p>
<p style="font-weight: 400;">Gazeteciliğin varlığı toplumun yaşam kalitesinde öyle bir fark yaratıyor ki, aynı ülkede bilgilenme hakkını kullananların yaşadığı yer ile bilgilenme hakkını kullanmayanların yaşadığı yer bile devletten farklı muamele görebilir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Örneğin, 1930’larda Büyük Buhran’a karşı önlem kapsamında Federal Acil Yardım İdaresinin, radyosu olan şehirlere daha çok yardım yaptığı ortaya çıkacaktı. Çünkü daha haberdar, daha irtibatlı ve daha talepkâr insanlar yaşıyordu buralarda.</p>
<p style="font-weight: 400;">Nobel ödüllü Hindistanlı ekonomist Amartya Sen, 1981 yılında kaleme aldığı, Çin’in 1960’ların ortasında yaşadığı ve milyonların açlıktan ölümüne yol açan büyük kıtlığın benzerinin Hindistan’da neden yaşanmayacağını açıkladığı makalesinde, en önemli nedeni, Hindistan’da gazeteler varlığı olarak belirleyecekti. Amartya Sen, gazetelerin geniş yığınların haberdar olmasını, haberdar bir kitlenin varlığının ise Hint hükümetinin, Çin yönetimi gibi davranmaktan alıkoyduğunu savunuyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">London School of Economics ekonomistleri Timothy Besley ve Robin Burgess, 2000 yılında “Hükümetin sorunlara duyarlılığının politik ekonomisi” başlığıyla <a href="https://static1.squarespace.com/static/5f806416079eeb68f5e277b1/t/603c4900775eed6fbdd502a9/1614771767420/Besley_Burgess_2002_The+Political+Economy+of+Government+Responsiveness+Theory+and+Evidence+from+India.pdf" target="_blank" rel="noopener" data-saferedirecturl="https://www.google.com/url?q=https://static1.squarespace.com/static/5f806416079eeb68f5e277b1/t/603c4900775eed6fbdd502a9/1614771767420/Besley_Burgess_2002_The%2BPolitical%2BEconomy%2Bof%2BGovernment%2BResponsiveness%2BTheory%2Band%2BEvidence%2Bfrom%2BIndia.pdf&amp;source=gmail&amp;ust=1792858519013000&amp;usg=AOvVaw3t0SoehXAWSu_kZERJtEiB">yayımladıkları araştırmada</a>, bu görüşe destek verdiler. 1958’den 1992’ye kadar geçen sürede Hindistan’ın 16 eyaletinde meydana gelen kuraklık, kıtlık ve afetlere Hint hükümetinin nasıl yaklaştığını incelediklerinde, istisnasız her defasında, gazete okurluğunun yüksek olduğu yerlere daha hızlı ve daha fazla yardım götürüldüğünü tespit ettiler.</p>
<p style="font-weight: 400;">Besley ve Burgess’in araştırmasındaki bir diğer ilginç bulgu ise, yerel gazetelerin daha fazla okunduğu yerlere, Hindi veya İngilizce yayın yapan ulusal gazetelerin daha çok okunduğu yerlerden bile daha hızlı ve daha fazla yardım ulaştırılmış olduğuydu. Mahalli gazeteler doğaları gereği, ulusal partizan politik retoriklerden daha çok, gerçek isimler üzerinden gerçek sorunların gündeme geldiği mecralar olduğu için.</p>
<p style="font-weight: 400;">Benzeri bir tablo ABD’de karşımıza çıkıyor. Günümüzde ABD’de yerel medyası hala güçlü eyalet ve şehirlerin hepsi, ‘swing’ yani körü körüne partizan olmayan ekonomik olarak işine gelen partiyi seçen yerler olarak siyasetin gözde yerleri olmaya devam ediyor. Scientific American dergisinde 2019’da yayınlanan bir araştırma, Amerikan siyasi literatüründe ‘split tickets’ denen ve örneğin eyaletin valisi ve eyaletin başkanlık seçiminin farklı partilerden olduğu ya da meclisin bir partide senatonun diğer partide olduğu parçalı siyasi dengelerin, genelde yerel medyası güçlü yerlerde söz konusu olduğunu belirliyordu. Haberdar insanlar, bir parti için ‘çantada keklik’ olmayı daha çok reddediyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yerel medyasını kaybetmiş, sadece ulusal medyadaki ‘kültür savaşı’ ve soyut partizan kutuplaşma tartışmalarına odaklanan yerler ise, siyaset için ‘çantada keklik yığınlar olarak’, ekonomik paylaşımdan en az payı alan yerler. Ölümüne destekledikleri parti kazandığında bile durumlarında iyileşme olmuyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Oy verme ve seçime katılım oranının oldukça azaldığı ABD’de hala Hispanik toplumun en yüksek katılıma sahip sosyal kesim olmasının nedenlerini merak eden sosyal araştırmaların vardığı sonuç da “gazetecilik sayesinde”, olacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Hispanik toplumun çoğu hala yerel Hispanik medyayı takip ettikleri için şehirlerinin adayı kim, ne vaat ediyor konusunda, komşularından çok daha bilgili oluyorlar. Haberdar olma, daha aktif bir vatandaşlık katılımına yol açıyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yine, son 40 yılda gelir eşitsizliğinin muazzam bir hızla büyümeye başlamasıyla medyanın ekonomik yapısının değişimi arasında bağ kuran çok sayıda araştırma da var.</p>
<p style="font-weight: 400;">1953 yılında ABD’deki 1785 günlük gazetenin 1300’ü gazeteci ailelerin sahip olduğu gazetelerdi. Gazetenin sahibi de gazetenin satıldığı aynı yerde yaşıyordu. Yaşadığı toplumun sorunlarına daha duyarlı oluyordu. 1970’lerin başında metropollerdeki bazı gazetecilik şirketleri holdingleşmeye başladılar. Büyük balıklar küçük balıkları yutmaya başladı. 1988’e gelindiğinde bütün Amerikan gazeteciliğinin çoğuna artık 12 şirket hükmediyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Gazetelerin, gazeteci aileler veya sadece gazetecilik yapan şirketler yerine, piyasada işlem gören veya devletten kamu ihaleleri alan şirketlerin eline düşmesi, editoryal bağımsızlığı eritti.<br />
2000’li yıllarda özel yatırım sermayeleri, habercilik şirketlerinin çoğunluk hisselerini satın almaya başladı. Artık günlük hisse işlemleri için gazetenin kârda görünmesi tek amaç haline geldi. Son 15 yılda Amerikan medyasında benzeri şirketlerin elindeki haber kurumlarında büyük bir editör ve muhabir tasfiyesi yaşandı. Bugün Amerikan medyasında, 2005’teki muhabir sayısından yüzde 65 daha az muhabir çalışıyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Gazeteciler işsiz kaldığında ekmeğinden olan gazeteci değil, halktır. Bugün ABD, tarihinin en büyük kamu yolsuzluklarına ve israflarına sahne oluyor. Bir avuç insan, haksız şekilde tarihin en büyük servetlerine sahip hale geliyor. Sağlık hizmeti, özel sigortası olmayan herkes için muazzam pahalı hale gelmiş durumda. Orta sınıf bile aylık temel faturalarını ödemekte güçlük çeker hale geliyor. Ama ülke bütün bunlar yerine, trans atletlerin kadın sporlarında mücadele etmesi türünden gerçekte neredeyse var olmayan “sorunları” tartışıyor. Ülke genelinde eyalet kongreleri ve belediye meclislerinde sadece 2025 yılında trans sporcuların kadın sporlarında yarışmasını engelleyen 745 yasa geçirildi. Ülke genelinde sadece birkaç profesyonel trans sporcu varken ve bu on yıllardır var olan bir şeyken, son birkaç yıldır yönetimin ve hükümet yanlısı medyanın gündemindeki en ana konulardan biri bu.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>“Gazeteci halkın savcısıdır, hükümetin avukatı değil”</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">‘İfade ve haberleşme özgürlüğü’ kavramı 20nci yüzyılda o kadar entelektüalize edildi ki, sıradan insanlar, yoksullar bunun halkın en büyük gücü olduğunu, kendi ekmek kavgaları olduğunu unuttu. Geniş halk yığınları, ifade ve basın özgürlüğünü, sadece gazetecileri ilgilendiren entelektüel veya marjinal bir kapris sanıyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Oysaki basın özgürlüğü sadece gazetecileri ilgilendiren soyut bir erdem değil. Topluma ait, bir çekiç kadar somut bir savunma aracıdır. Yoksulun ve sıradan halkın, ceplerine ekmeklerine uzanan ellerin parmaklarını kırdığı bir savunma aracı. Jim Crow döneminin efsanevi siyahi gazetecilerinden Levi Jenkins Coppin, “gazeteci halkın savcısıdır, hükumetin avukatı değil” derken bu gerçeğe dikkat çekiyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Çünkü insanların haberdar olup da bilgili hale geldiği yerde, yolsuzluk ve yoksullukla ilgili çok temel bir yanılgıya farkındalık yükselir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yolsuzluk, belli bir siyasi çizgideki veya kötü niyetli çıkarcı devlet yetkilileri olduğu için yaygınlaşan bir hastalık değil. Yolsuzluk, ifşa olma korkusunun ortadan kalkmasının yaygınlaştırdığı bir hastalıktır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yoksulluk, parasızlıktan veya et, ekmek, patates kıtlığından kaynaklanan bir şey de değildir. Yoksulluk, bilgi ve haber ambargosunun neden olduğu güç yoksunluğudur. Habersizliğin neden olduğu karanlık, bir avuç organize hırsıza milyonlarca insanı kolayca soyma imkânı verir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bir ülkede yolsuzluk ve yoksulluk devasa mucizelerle, görkemli yasalarla, büyük bir devlet adamının ortaya çıkıp bunları yasaklamasıyla kurutulamaz. Bir grup inatçı gazetecinin toplumu gerçeklerden, ona karşı işlenen suçlardan haberdar etme ısrarı ile adım adım kurutulur. Bu ilerleme, basın özgürlüğü nedeniyle her kafadan bir sesin çıktığı gürültülü, kaotik ve kavgacı bir ortama yol açabilir. Fakat her halükârda habersizliğin neden olduğu sessiz sefalet istikrarından iyidir.</p>
]]></content>
		
			</entry>
		<entry>
		<author>
			<name>Amerika Bülteni</name>
					</author>

		<title type="html"><![CDATA[Komedyenlerin gözünden ABD&#8217;de haftanın gündemi]]></title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://amerikabulteni.com/2026/10/11/komedyenlerin-gozunden-abdde-haftanin-gundemi/" />

		<id>https://amerikabulteni.com/?p=45589</id>
		<updated>2026-10-11T16:47:38Z</updated>
		<published>2026-10-11T16:47:38Z</published>
		<category scheme="https://amerikabulteni.com" term="MANŞETLER" /><category scheme="https://amerikabulteni.com" term="MİZAH" />
		<summary type="html"><![CDATA[<p><img loading="lazy" width="1024" height="559" src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/gece-sovu-komedyenleri.jpg?fit=1024%2C559&amp;ssl=1" class="attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/gece-sovu-komedyenleri.jpg?w=1024&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/gece-sovu-komedyenleri.jpg?resize=300%2C164&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/gece-sovu-komedyenleri.jpg?resize=150%2C82&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/gece-sovu-komedyenleri.jpg?resize=768%2C419&amp;ssl=1 768w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>AMERİKA BÜLTENİ (11 Ekim 2026) “Los Angeles, başta Oscar olmak üzere ödülleriyle ünlü bir şehir. Ama bu şehirde verilen ödüllerin hiçbiri Oslo’nun dağıttığı ödüller kadar önemli değil. Yarın Nobel Barış Ödülünün bu yılki sahibinin kim olduğu açıklanacak. Yani anlayacağınız, Nobel Ödülü asla umurunda bile olmayan Başkanımız J. Bug Trump’ın yeni doğmuş bebek gibi ağlayacağı güne [&#8230;]]]></summary>

					<content type="html" xml:base="https://amerikabulteni.com/2026/10/11/komedyenlerin-gozunden-abdde-haftanin-gundemi/"><![CDATA[<p><img loading="lazy" width="1024" height="559" src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/gece-sovu-komedyenleri.jpg?fit=1024%2C559&amp;ssl=1" class="attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/gece-sovu-komedyenleri.jpg?w=1024&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/gece-sovu-komedyenleri.jpg?resize=300%2C164&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/gece-sovu-komedyenleri.jpg?resize=150%2C82&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/gece-sovu-komedyenleri.jpg?resize=768%2C419&amp;ssl=1 768w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p><p><img loading="lazy" data-recalc-dims="1" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-45590" src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/gece-sovu-komedyenleri.jpg?resize=1024%2C559&#038;ssl=1" alt="" width="1024" height="559" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/gece-sovu-komedyenleri.jpg?w=1024&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/gece-sovu-komedyenleri.jpg?resize=300%2C164&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/gece-sovu-komedyenleri.jpg?resize=150%2C82&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/gece-sovu-komedyenleri.jpg?resize=768%2C419&amp;ssl=1 768w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<p><strong>AMERİKA BÜLTENİ</strong> (11 Ekim 2026)</p>
<p style="font-weight: 400;">“Los Angeles, başta Oscar olmak üzere ödülleriyle ünlü bir şehir. Ama bu şehirde verilen ödüllerin hiçbiri Oslo’nun dağıttığı ödüller kadar önemli değil. Yarın Nobel Barış Ödülünün bu yılki sahibinin kim olduğu açıklanacak. Yani anlayacağınız, Nobel Ödülü asla umurunda bile olmayan Başkanımız J. Bug Trump’ın yeni doğmuş bebek gibi ağlayacağı güne bu yıl da erdik.”</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Jimmy Kimmel</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">***</p>
<p style="font-weight: 400;">Trump, gereksiz bir savaş başlattıktan yedi ay sonra Nobel Barış Ödülü alabileceğine gerçekten inanıyor. Tarihin en büyük diktatörü Cengiz Han bile, “bu yıl yeniden yapılanma içindeyiz, seneye belki” diye düşünürdü.</p>
<p style="font-weight: 400;">“Neyse, ‘Yelson Mandela’nın ödül hevesinin bu yıl da kursağında kalacağı muhakkak” <strong>Jimmy Kimmel</strong></p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>***</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">“Trump, Nobel’e nazire yapmak için bugün Beyaz Saray’da Ulusal Bilim Ödülü verdi. Ödül, Trump’ın sahibi Elon Musk’a verildi. Musk, içinde Donald Trump da olduğu için Epstein dosyalarının açıklanmadığını belirttiği Tweet’ini atmasından 16 ay sonra ödülü Donald Trump’ın elinden aldı. Biliyorsunuz bunlar ‘Dün dündür’ dedikleri bir evde yaşıyorlar. Ama, iki kötü insanın farklılıklarını bir yana bırakarak çok daha büyük bir kötülük için uzlaşabilmeleri de takdire değer”</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Jimmy Kimmel</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">***</p>
<p style="font-weight: 400;">(Trump’ın Texas’taki miting konuşmasında demokratların siyasi haritadaki rengini kastederek, “bir yere mavi girdi mi orası kirleniyor ve kötü kokuyor” dediği klibi gösterdikten sonra)</p>
<p style="font-weight: 400;">“Evet önümüzdeki Kongre seçiminde mavi kazanırsa, kirlenip kokacak tek yer senin ‘yetişkin bezin’ olacak.” <strong>Jimmy Kimmel</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">***</p>
<p style="font-weight: 400;">(Trump’ın AI düzenlemesine gerek yok. Bu teknoloji CEO’ları yüksek IQ’lü insanlar, birbirlerini denetlerler, yanlışları engellerler” sözlerinin klibini yayınladıktan sonra)</p>
<p style="font-weight: 400;">“Tıpkı 2008 bankacılık krizini engelleyen yüksek IQ’lu CEO’lar gibi veya Epstein dosyalarındaki bu fotoğraftaki yüksek IQ’lu gibi (dedikten sonra fizikçi Steven Hawking’in iki yarı çıplak kadınla Epstein Adasında çekilmiş fotoğrafını ekrana getiriyor)”</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Jon Stewart</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">***</p>
<p style="font-weight: 400;">Michigan’daki senato yarışında karşı karşıya gelen iki adayın açıkoturumunda Cumhuriyetçi aday Mike Rogers, Demokratik Parti adayı Abdul El Sayed’in ‘El Kaide tarafından satın alınmış bir aday’ olduğunu iddia etti. Evet biliyorsunuz, El Kaide’nin suçları arasında en fazla rahatsızlık verici olanı bu; rüşvet”.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>SNL Weekend Update</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">***</p>
<p style="font-weight: 400;">Temsilciler Meclisi Başkanı Mike Johnson, eğer meclis çoğunluklarını kaybedip koltuğundan olursa, memleketi Louisiana’ya dönüp çim işine gireceği şakası yaptı. Louisiana’da ‘çim işine girmek’ sadece evdeki tuvaletiniz bozuksa yapılan bir şey, biliyorsunuz değil mi?” <strong>SNL Weekend Update</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">***</p>
<p style="font-weight: 400;">“Trump’ın oğlu Don Jr’ın eski sevgilisi Kimberly Guilfoyle’u biliyorsunuz. İkili birbirini tanıyınca ilişkileri bitmişti. Guilfoyle, Fox News tarihinde işten cinsel taciz iddiasıyla çıkarılan ilk kadındı. Bu parlak özgeçmişi ile Trump yönetiminde görev almaması düşünülemezdi. Atina Büyükelçisi yapıldı. Guilfoyle’un, Cumhuriyetçi Parti bağışçısı bir iş adamına, 100 bin dolarlık kredi kartı borcunu ödettiği ortaya çıktı. Guilfoyle, iş adamına yolladığı mesajlarda American Express kartının detaylarını verip nasıl ödeyeceğini tarif ediyor. Vay be! Bu hiç iz bırakmayan çok kurnazca bir yöntem. Amatörler genelde bir otoparkın karanlık köşesinde gizlice buluşarak bu rüşveti hallediyor.”</p>
<p style="font-weight: 400;">“Eğer ABD’de bugün bir Adalet Bakanlığı olsaydı Guilfoyle’un başı çok büyük belada olurdu”</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Michael Kosta, Daily Show</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">***</p>
<p style="font-weight: 400;">100 bin dolar kredi borcunun olması atandığı görev yeri için mantıklı aslında. Kimberly, gırtlağına kadar borca batık, Yunanistan’ı en iyi o anlar demiş olmalılar”.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Michael Kosta, Daily Show</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">***</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu borcu ödemesi karşılığında Kimberly iş adamına ne iyilik yapacaktı? Haberlere yansıyan SMS mesajına göre, iş adamına, “Trump nezdinde ölümüne elin kolun olacağım” demişti. Peki kimdi bu iş adamı? Yunanistan olunca insanın aklına bir gemi ticareti şirketi veya sanat şirketi sahibi olabileceği geliyor? Ama değil, Snappy Tomato Pizza zincirinin sahibi Eric Deters’dı. Yani skandal Kentucky ekonomisinin topping’ine kadar uzanıyor.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Michael Costa, Daily Show</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">***</p>
<p style="font-weight: 400;">Bütün bu skandalı öğrenmemizin nedeni ise iş adamı Eric Deters’ın medyaya konuşmaya karar vermesi. Bugüne kadar 300 bin dolar ödeme yapmasına rağmen, Kimberly istediği yardımların hiçbirini yapmayınca sinirlenerek konuyu medyaya taşımaya karar vermiş. Al birini ötekine vur. Karşılığını alamadığı için rüşvet pazarlığını medyaya taşıyanı da görmüş olduk.”</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Michael Kosta, SNL </strong></p>
<p style="font-weight: 400;">***</p>
<p style="font-weight: 400;">“Trump, Nebraska’daki mitingde dans ederken ceketinin içi açıldı ve markası görüldü. Milyarderin özel dikim bir elbise değil AVM’lerde satılan 200 dolarlık “J. A. Bank” marka takım elbise giydiği ortaya çıktı. Maalesef arkadaşlar! Söz verdiği 5000 dolarlık çekleri alabileceğimizi sanmıyorum” <strong>Seth Meyers</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">***</p>
<p style="font-weight: 400;">“Ülkede pahalılığın ne kadar arttığını, milyarderlerin bile J.A.Bank marka takım elbise giymeye başlamalarından anlayabiliriz” <strong>Seth Meyers</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">***</p>
<p style="font-weight: 400;">“Trump, doğum günü nedeniyle Rusya Devlet Başkanı Putin’i arayacağını söyledi. Ama ona bir doğum günü hediyesi bulması zor iş. Zaten ABD Başkanına bile sahip olan bir adamı mutlu edecek hediye bulmak imkânsız” <strong>Seth Meyers</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">***</p>
<p>“Trump, Nebraska mitinginde, “bırakalım İran Los Angeles ve San Diego’yu vursun” dedi. Tamam solcuların şehri Los Angeles’a gıcık olmanı anlıyorum da San Diego’nun günah ne!” <strong>Seth Meyers</strong></p>
<p style="font-weight: 400;"> “Trump’ın bırakalım İran San Diego ve Los Angeles’ı vursun sözüne California Valisi Gavin Newsom büyük tepki gösterdi. Newsom, California’da vurulması gereken tek şehir varsa o da Sacramento’dur dedi.”</p>
<p><strong>NPR, Wait Wait</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">“Trump mitinginde “bırakalım İran Los Angeles ve San Diego’yu vursun” sözlerine büyük tepki oluşunca hemen bir özü açıklaması yayınladı: “San Francsico’yu eklemeyi unutmuşum, özür dilerim”</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Jimmy Fallon</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">***</p>
<p style="font-weight: 400;">“Trump, mitinglerine katılımın az olduğunu aktaran New York Times başta olmak üzere gazetelerin muhabirlerinin tutuklanması gerektiğini söyledi. Bunu duyan muhabirler, Trump’ın konuşmalarını dinlemeye tahammül ediyorsak hapiste yatmaya da tahammül edebiliriz dediler.”  <strong>Jimmy Fallon</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">***</p>
<p style="font-weight: 400;">Haberlere göre, Jeff Bezos’un karısı Lauren, kendisi First Lady olabilmek için kocasına başkanlığa aday olması telkininde bulunuyormuş. Bunu duyarsa Melania, “kızım gel, istiyorsan hemen bu gece başla” der mi, der!” <strong>Jimmy Fallon</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">***</p>
<p style="font-weight: 400;">“Trump mitinginde, Fox News’in Demokrat Parti Michigan senatör adayı Abdul El Sayed’i ekranlarına çıkarmasına tepki gösterdi. Bizi çıkarmıyorlar diye yakındı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Fox News seni bilerek çıkarmıyor. Seçim öncesi seni ekrana çıkarmayarak sana iyilik yapıyor” <strong>Seth Meyers</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">***</p>
<p style="font-weight: 400;">“Rusya’daki veba vakası üzerine Trump yönetimi açıklama yaptı ve “biz bundan nasıl bir para kazanabiliriz diye olayı çok yakın takibe aldık” dedi.”  <strong>Jimmy Kimmel</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">***</p>
<p style="font-weight: 400;">“Hastalıkların bu derece arttığı bir dönemde neyse ki hem Jesus hem de doktor olabilen bir başkanımız var” <strong>Jimmy Kimmel</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">***</p>
<p style="font-weight: 400;">Seçime 30 gün kaldı. Başkan Trump, Kongre’deki mevcut çoğunluğu ve evliliğini korumak için eve gitmeyeceğini ve 30 gün boyunca eyalet eyalet gezeceğini açıkladı”  <strong>Jimmy Kimmel</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">***</p>
<p style="font-weight: 400;">Trump, kamu parasıyla seçim kampanyası reklam videoları yayınlıyor. Tepkiler üzerine, Trump bunlar sadece kamu spotu diye savundu kendisini. Oysa bunlardan biri 2024’te seçim kampanyasında yayınladığı bir reklam videosu. Her gün başımızda siyasi tarafsızlık denetimi altında kılıç uçuran FCC Başkanı Brendon Carr, “bunda hiçbir sorun görmüyorum” dedi. Tabii kafan ağzına kadar başkanın kıçındaysa hiçbir şey göremezsin”</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Jimmy Kimmel</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">***</p>
<p style="font-weight: 400;">“Trump’ın Florida’daki golf parkının bir bölümüne ABD Başkanlarının haftasonlarında dinlenmeleri için Camp David modelinde bir köşk yapmayı planlıyor. Oysaki Camp David modelinde bir başkan dinlenme evi zaten var ve adı da Camp David.” <strong>Jimmy Kimmel</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">***</p>
<p style="font-weight: 400;">Trump’ın avukatları, bu yeni Başkan dinlenme evinin inşaatının bütün parasını Trump’ın kendi cebinden ödeyeceğini açıkladı. Bunun parasını Trump’ın değil vergi mükelleflerinin ödeyeceğini kesin olarak bilmemizin tek sebebi Trump’ın avukatlarının bu açıklaması” <strong>Jimmy Kimmel</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">***</p>
<p style="font-weight: 400;">“Bu arada bence bu yeni başkan dinlenme köşkünün adı “Ford Dumbass (Ahmakkale)” olmalı” <strong>Jimmy Kimmel</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">***</p>
<p style="font-weight: 400;">Avrupa Parlamentosu binasında Trump’ın altın kaplamalı bir heykeli sergiye açıldı. Adı Turuncu Veba. Altın kaplamalı Trump, hepimizi temsil eden birisinin sırtına binmiş. Trump’tan sonra kalacak tek Trump heykeli bu olacak. Geri kalan hepsi çöpe gidecek”</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Jimmy Kimmel</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">***</p>
<p style="font-weight: 400;">“Trump, AI şirketlerinin sahiplerini, ahlaki olarak bağlayıcı bir sözleşmeye imza atmaya ikna ettiğini söyledi. Tıpkı şeytan gibi” <strong>SNL Weekend Update</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">“Trump, Hispanik Onur Ayı nedeniyle Beyaz Saray’da ağırladığı Hispanik toplum temsilcilerine, inşaat halindeki yeni balo salonunu gezdirdi. İçeri girmeden önce, inşaat kenarının yüksek olduğu ve düşmemeleri uyarısı yaparken, ‘sadece Hispanikler bu yükseklikten düştüğünde yaşayabilir’ dedi. Bu sözler salonda sessizliğe neden oldu. Çünkü insanlar ırkçılığın da belli bir mantığa sahip olanını istiyor nihayetinde” <strong>SNL Weekend Update</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">***</p>
<p style="font-weight: 400;">“Kongre seçimine bir ay kaldı. Kimin Temsilciler Meclisini kimin Senato’yu aldığını ve kimin akrabalarıyla Şükran Günü masasında bir araya geleceğini belirleyen gün”  <strong>Jimmy Fallon</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">***</p>
<p style="font-weight: 400;">“Ara Dönem Kongre seçimine az kaldı. Biliyorsunuz Kongre seçimi, Amerikalıların yaşadıkları yerin milletvekilinin iki yıldır kim olduğunu öğrendiği gün” <strong>Daily Show</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">***</p>
<p style="font-weight: 400;">“Bugünlerde bütün ekranlarda ya ilaç reklamı ya siyasi kampanya reklamı var. Hatta önceki gün, erken oydan şikayetçi olanlar için üretilmiş bir hap reklamına bile denk geldim.”</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Jimmy  Fallon</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">
]]></content>
		
			</entry>
		<entry>
		<author>
			<name>Amerika Bülteni</name>
					</author>

		<title type="html"><![CDATA[Ne olacak bu Fransa&#8217;nın hali?]]></title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://amerikabulteni.com/2026/10/11/ne-olacak-bu-fransanin-hali/" />

		<id>https://amerikabulteni.com/?p=45586</id>
		<updated>2026-10-11T11:45:50Z</updated>
		<published>2026-10-11T11:45:50Z</published>
		<category scheme="https://amerikabulteni.com" term="CEMAL TUNCDEMİR" /><category scheme="https://amerikabulteni.com" term="MANŞETLER" />
		<summary type="html"><![CDATA[<p><img loading="lazy" width="2352" height="1530" src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/fransa-protesto.jpg?fit=2352%2C1530&amp;ssl=1" class="attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/fransa-protesto.jpg?w=2352&amp;ssl=1 2352w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/fransa-protesto.jpg?resize=300%2C195&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/fransa-protesto.jpg?resize=1024%2C666&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/fransa-protesto.jpg?resize=150%2C98&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/fransa-protesto.jpg?resize=768%2C500&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/fransa-protesto.jpg?resize=1536%2C999&amp;ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/fransa-protesto.jpg?resize=2048%2C1332&amp;ssl=1 2048w" sizes="(max-width: 2352px) 100vw, 2352px" /></p>CEMAL TUNÇDEMİR 11 Ekim 2026 Fransa, dünya kamuoyunu yine ikiye bölmeyi başardı. Şimdi yarımız “Bu Fransızların derdi ne?” sorusuna yanıt arıyor, diğer yarımız ise, “Bu Fransızların derdinden dünyaya ne?” sorusuna… Bir kısmımız niye her birkaç yılda bir sokaklara döküldüklerini anlamaya çalışıyor, bir kısmımız Dünyanın Paris sokaklarının haliyle niye bu kadar ilgilendiğini… Mutfağı ve lezzetleri dünyaca [&#8230;]]]></summary>

					<content type="html" xml:base="https://amerikabulteni.com/2026/10/11/ne-olacak-bu-fransanin-hali/"><![CDATA[<p><img loading="lazy" width="2352" height="1530" src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/fransa-protesto.jpg?fit=2352%2C1530&amp;ssl=1" class="attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/fransa-protesto.jpg?w=2352&amp;ssl=1 2352w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/fransa-protesto.jpg?resize=300%2C195&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/fransa-protesto.jpg?resize=1024%2C666&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/fransa-protesto.jpg?resize=150%2C98&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/fransa-protesto.jpg?resize=768%2C500&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/fransa-protesto.jpg?resize=1536%2C999&amp;ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/fransa-protesto.jpg?resize=2048%2C1332&amp;ssl=1 2048w" sizes="(max-width: 2352px) 100vw, 2352px" /></p><figure id="attachment_45587" aria-describedby="caption-attachment-45587" style="width: 1024px" class="wp-caption aligncenter"><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='1024'%20height='666'%20viewBox=%270%200%201024%20666%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" data-recalc-dims="1" decoding="async" class="tf_svg_lazy size-large wp-image-45587" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/fransa-protesto.jpg?resize=1024%2C666&#038;ssl=1" alt="" width="1024" height="666" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/fransa-protesto.jpg?resize=1024%2C666&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/fransa-protesto.jpg?resize=300%2C195&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/fransa-protesto.jpg?resize=150%2C98&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/fransa-protesto.jpg?resize=768%2C500&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/fransa-protesto.jpg?resize=1536%2C999&amp;ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/fransa-protesto.jpg?resize=2048%2C1332&amp;ssl=1 2048w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/fransa-protesto.jpg?w=2330&amp;ssl=1 2330w" data-tf-sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><noscript><img data-recalc-dims="1" decoding="async" class="size-large wp-image-45587" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/fransa-protesto.jpg?resize=1024%2C666&#038;ssl=1" alt="" width="1024" height="666" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/fransa-protesto.jpg?resize=1024%2C666&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/fransa-protesto.jpg?resize=300%2C195&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/fransa-protesto.jpg?resize=150%2C98&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/fransa-protesto.jpg?resize=768%2C500&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/fransa-protesto.jpg?resize=1536%2C999&amp;ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/fransa-protesto.jpg?resize=2048%2C1332&amp;ssl=1 2048w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/10/fransa-protesto.jpg?w=2330&amp;ssl=1 2330w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></noscript><figcaption id="caption-attachment-45587" class="wp-caption-text">(FOTOĞRAF: Aurelien Morissard- AP)</figcaption></figure>
<p><strong>CEMAL TUNÇDEMİR</strong></p>
<p><strong>11 Ekim 2026</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">
<p style="font-weight: 400;">Fransa, dünya kamuoyunu yine ikiye bölmeyi başardı. Şimdi yarımız “Bu Fransızların derdi ne?” sorusuna yanıt arıyor, diğer yarımız ise, “Bu Fransızların derdinden dünyaya ne?” sorusuna…</p>
<p style="font-weight: 400;">Bir kısmımız niye her birkaç yılda bir sokaklara döküldüklerini anlamaya çalışıyor, bir kısmımız Dünyanın Paris sokaklarının haliyle niye bu kadar ilgilendiğini…</p>
<p style="font-weight: 400;">Mutfağı ve lezzetleri dünyaca ünlü. Dünya ortalamasının üstünde bir sağlıklı beslenme imkânı ve alışkanlığı yaygın. Fast food yerine yavaş ve kaliteli yemek yaygın. Dünyanın en güzel şarapları üretilip tüketiliyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Modanın merkez ülkelerinden biri.</p>
<p style="font-weight: 400;">Sağlık sistemi, diğer çoğu ülkenin yurttaşlarının imreneceği düzeyde. Dünya Sağlık Örgütüne göre dünyanın en iyileri arasında.</p>
<p style="font-weight: 400;">Eğitim büyük ölçüde bedava. Koşturmaca yerine aylak yaşam daha baskın. Çalışma süresi haftada maksimum 35 saat. Çalışanların yıllık izni 6 hafta. Ücretli doğum izni var.</p>
<p style="font-weight: 400;">İşsizler, yoksullar ve diğer ihtiyaç sahipleri için de dünyanın çoğundan başarılı bir sosyal güvenlik sistemi var. Günlük yaşam, Avrupa’nın geri kalanına göre daha pahalı değil. Ülkedeki ortalama yaşam maliyeti, örneğin İngiltere’dekinden yüzde 24 daha az.</p>
<p style="font-weight: 400;">Dünyanın en fazla turist çeken ülkesi. İklimi Avrupa’nın çoğu yerine göre ılıman.</p>
<p style="font-weight: 400;">Elbette, klişeyi de vurgulamazsak olmaz, yüzlerce peynir çeşidine sahip.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ama Fransa, Fransızlar için sonu gelmez bir ‘Sefiller’ romanı gibi&#8230; Bitmeyen bir arayış… Giderilemeyen bir tatminsizlik… Sonu gelmez protestolar ve grevler… Son 20 yılda daha sıklaşan isyanlar, öğrenci ayaklanmaları, işçi grevleri, çiftçi barikatları…</p>
<p style="font-weight: 400;">Ülkenin havası sürekli, bir kıvılcıma bakan protesto gazıyla dolu bir tank gibi. Bugünlerde Fransa’yı saran öğrenci protestolarında olduğu gibi.</p>
<p style="font-weight: 400;">21 Eylül günü Paris’in güney banliyölerinden Creteil’deki bir lisede öğretmenlerin personel ve araç gereç eksikliğini protesto için başlattığı greve, ‘bizsiz olmaz’ diyerek öğrencileri de katıldı. Okulun ihtiyaçları karşılanınca da bu son derece lokal eylem sona erdi. Ama yangını başlatacak kıvılcım çakılmıştı bir kez. Ülkenin 45 şehrinde yüzlerce okula yayıldı, her gün yüz binlerce kişi sokaklara dökülüyor ve hala hız kesmiş değil.</p>
<p style="font-weight: 400;">Fransızların protesto ve isyan kültürünün kendisi de hayatın kendisi kadar karmaşık aslında. O yüzden herkes farklı açılardan farklı bir sebebe odaklanıyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kimine göre ulusal psikolojinin bir yansıması kimine göre tarihsel deneyimin…</p>
<p style="font-weight: 400;">Trumpian zihne göre her yerde olduğu gibi burada da sorunun kaynağı göçmenler… Müslüman göçmenler tam söylemek gerekirse…</p>
<p style="font-weight: 400;">Politik bilimcilere göre ise, en önemli neden, bir kişinin egosu için oluşturulmuş tuhaf başkanlık sistemi…</p>
<p style="font-weight: 400;">Fransa’da olan biteni tek bir izaha bağlamak, görme engellilerin fili tarif çabasına benzeyebilir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ama bu varsayılan sebeplerin konuşmaya değer yönlerini bir araya getirebilirsek, Fransızların derdini anlama konusunda görece sağlıklı bir perspektif kazanmamız mümkün olabilir.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>&#8220;Liberté, Égalité, Morosité&#8221;</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Fransa, özellikle de bu yüzyılda Gallup’un küresel karamsarlık anketlerindeki yeri ile herkesin dikkatini çekiyor. Öyle ki Gallup’un bazı yıllardaki endeksinde, Fransızların, sonraki yıl için, Irak ve Afganistan halkından bile daha fazla karamsar olduğu ortaya çıkmıştı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Mutluluk ve ekonomi ilişkisi üzerine uzmanlığıyla bilinen Sorbonne Üniversitesi ekonomi profesörü <strong>Claudia Senik</strong>, 2013 yılında yayımladığı “Fransızların Mutsuzluğu Bilmecesi” başlıklı ünlü makalesi ile bu konuya dikkat çekenlerin başında geliyor. Senik, makalesi hakkında verdiği bir röportajda şöyle diyor:</p>
<p style="font-weight: 400;"><em>“Fransızların, yaşam standartlarına, hayat tarzlarına, ömür sürelerinin uzunluğuna ve refahlarına rağmen 1970’lerden beri Avrupa’nın diğer ülkelerinden daha az mutlu, tahmin edebileceğinizden çok daha az mutlu olduğunu keşfettiğimde çok şaşırmıştım. Bu, şartların ortaya çıkardığı bir sorun değil bir kültür sorunu. Duygu ve düşüncelerinin neden olduğu bir mutsuzluk.”</em></p>
<p style="font-weight: 400;">Makalesinde, “<em>Fransızlar, yaşam kalitesi, özgürlükler ve Fransız Devrimine yön veren birçok değer konusunda yüksek beklentilere sahipler ve bu beklenti de tatmin eşiğini oldukça yükseltiyor.</em>” diye yazan Profesör Senik’in, en ilginç tespitlerinden biri de Fransızların, bu mutsuzluklarını, Fransa dışında yaşamaya gittiklerinde de beraberlerinde götürmesi. Fransız göçmenler, dünyanın diyemesek de en azından Avrupa’nın en mutsuz göçmen grubunu oluşturuyor. “<em>Fransa değil, Fransız olmak insanları mutsuz ediyor</em>” diye yazıyor Senik.</p>
<p style="font-weight: 400;">Financial Times’ta yayınlanan bir makalesindeyse Senik, Fransa’ya yerleşen göçmenleri örnek gösteriyor:</p>
<p style="font-weight: 400;">“<em>Eğer Fransa’daki şartlar ve ekonomi mutsuzluğun kaynağı olsaydı, Fransa’ya yerleşen göçmenlerin de Avrupa’nın diğer ülkelerine yerleşen göçmenlerden daha az mutsuz olması gerekirdi. Ama bu da söz konusu bile değil</em>”.</p>
<p style="font-weight: 400;">Senik’in araştırmasının ortaya çıkardığı tablo Le Monde gazetesine, <strong>&#8220;Liberté, Égalité, Morosité (</strong>Özgürlük, Eşitlik, Kasvet)<strong>&#8221; </strong>başlığıyla üç sayfalık bir habere konu olmuştu.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>“Hepsi Voltaire’in suçu”</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Fransızların karamsarlığı ve tatminsizliğinin, Fransız aydınların toplumsal psikolojiyi şekillendirmesinin sonucu olduğunu düşünen de çok. Kökleri ise yüzlerce yıl öncesine kadar uzanıyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Hatta, “şüphe duyuyorum, öyleyse düşünüyorum, öyleyse varım” diyen Descartes’ın şüpheci rasyonalizmine veya Voltaire’in ‘her şeyin iyi tarafını görmeye çalışanları acımasızca aşağıladığı’ Candide’ine kadar götüren bile var. Fransız düşünce adamı Monique Canto-Sperber, Ekonomist dergisine verdiği demeçte, “çok fazla umutlu olanları nayif görüyoruz” diyor. Ekonomist’in aktardığına göre bir Fransız dergisi, karamsar ve kötümser bakışın tarihsel izini sürdüğü dosyasında, “Hepsi Voltaire’in suçu” sonucuna varmıştı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Halen devam eden Beşinci Cumhuriyetin kurucu devlet başkanı <strong>Charles de Gaulle</strong>’e göre ise Fransızlar, iki büyük hezimetin, 1815’te Waterloo’da İngilizlere, 1870’teki Sedan Savaşında ise Prusya’ya yenilmenin, aşağılanmışlık duygusundan bir türlü kurtulamadığı için böyleler. Bazıları ise buna İkinci Dünya Savaşında Nazilere kolayca teslim olmanın aşağılanmışlığını da ekliyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ekonomi Profesörü Senik’e göre de kendilerini, diğer uluslardan farklı ve ayrıcalıklı gören Fransızlar, öncü değil de sıradan bir Avrupa ülkesi olmayı hazmedemiyor bir türlü. Bu da sahip oldukları yaşam nimetlerinden bile mutlu olmalarını engelliyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Devrim rüyasının 1814’te Waterloo’da sona ermesinden sonra, neşeyi aşağılayan mısralarıyla Baudelaire&#8217;den Chopin&#8217;e uzanan Romantik akım, ülkenin yüksek düşüncesine nostaljik ve mütereddit bir melankoliyi aşılayacaktı. Dönemin önde gelen romantiklerinden Chateaubriand, zamane gençlerine musallat olan derin melankoli, can sıkıntısı ve hayal kırıklığını, “mal du siècle (zamane hastalığı)” veya “dünya yorgunluğu” şeklinde ifade edecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Romantik sefalet zamanla bir tür derin zevk gibi görüldü. Victor Hugo’nun Sefiller romanındaki ifadesiyle “melankoli, hüznün verdiği mutluluk”tu.</p>
<p style="font-weight: 400;">20’nci Yüzyılın ortalarında, Camus, Sartre gibi isimlerdeki can sıkıntısı ise nostaljiden çok varoluş hakkındaki bulantıyla ilgiliydi. Bu döneme ruhunu veren kavram ise ‘ennui’ydi. İngilizce’de ‘annoy’a evrilmiş Latince kaynaktan gelen ‘ennui’, insanın yeknesak varoluşunda veya sosyal çevresinde heyecan, ilgi veya anlam eksikliğinden kaynaklanan halsizlik, yorgunluk ve tatminsizlik hissini ifade ediyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Günümüzde bu Fransız sefaletinin verildiği yeni formun en güçlü temsilcisi ise Michel Houellebecq. Derinden hayalkırıklığı yaşamış, mütemadiyen sefil ve anlamsız hayatların sahibi karakterler yaratıyor hayal dünyasında. Bu karakterler onun Batı dünyasının bittiğine ikna ediyor. Hayatta, nihayetinde ölüme varan soğuk, yalnızlık ve sessizlikten başka bir şey yok. Bu bakış, bu usta edebiyatçıyı, İslamifobia’dan çoğulculuk korkusuna kadar Fransa’yı kasvete ve karamsarlığa boğan bütün siyasi korkuların, nihayetinde Fransa’yı Fransa yapan her şeyden vazgeçip bireysel ve ırksal bir izolasyona koşmaya çalışan iptidai bir refleksin sözcülüğüne indirgemiş durumda. Fransa’da her sorunu göçmenlerden kaynaklanıyor gören ırkçı ve gerici bir kültür savaşının neferi konumunda.</p>
<p style="font-weight: 400;">Camus, hayatı ve varoluşu absürt bulsa bile iyilik için mücadelede ve dayanışmada saygınlık gören biriydi. Houellebecq’ten farklı olarak insanın haysiyetli, müşfik ve etik olabileceğine inanıyordu. Bu yüzden de 20’nci Yüzyıldaki anti-otoriter mücadelelere, direnişlere katılmaktan çekinmiyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Houellebecq ise durmadan karamsar korkutucu teşhisler yapmaktan öteye geçmiyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">İşte, Houellebecq’i ve Fransız sağını, son 20 yılda defalarca sokağa dökülen Fransızlardan farklı kılan da bu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ulusal karamsarlığın ve memnuniyetsizliğin sonuçlarından biri gibi görülse de sokak protestosu umudun, bir şeyleri değiştirme umudunun, gelecekten umutlu olmanın ifadesi. Sadece sosyal adaletsizliğe değil nihilizme de, böyle gelmiş böyle gider yılgınlığına da bir başkaldırı. Fransa’nın kötümserlikten, karamsarlıktan kurtulmasının yolunu açabilecek, ona yaşam neşesi üfleyecek, eski Başbakan Dominique de Villepin’in deyişi ile, &#8220;Fransa’yı kendisi yapabilecek” şey bu.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>“Atmosferin fırtınalara, politikanın isyanlara ihtiyacı var”</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Fransa bir devrimler ülkesi. Modern Fransa, 1789’da başlayan ve tarihin en önemli devrimlerinden birine dönüşen bir isyanla doğdu. Paris’te barikat tarihi olmayan sokak yok gibi. Özellikle de şehirlerde yaşayan Fransız çocuklar daha ilkokula başlamadan çok sayıda greve ve protestoya tanık oluyorlar. Cumhuriyetin ve eşitliğin bir protesto dalgasından doğduğu daha küçük yaşlarda okullarda onlara öğretiliyor. Protesto, sokak gösterisi vatandaşlığın doğal bir ifadesine dönüşüyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Fransız Devriminden önce krallık uzmanları bu sosyal eğilimi, “émotions populaires” yani “avami duygular” diye nitelendiriyordu. Bu, şehirlerdeki isyanları, kırsal kesimdeki ayaklanmaları ve her türlü huzursuzluğu, halkın iptidai duygusallığına indirgeyen, yapısal politik sebeplerini gözden kaçıran bir yaklaşımdı. Dolayısıyla kanlı şekilde bastırmak tek çözümdü. Ta ki kanlı bir şekilde bastırmanın imkânsız olacağı zamana kadar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Tarihçilere göre ise bu isyancı duygular ilkel, mantıksız patlamalar değil, güçlü bir sosyal adalet arayışı ve hayatta kalma dürtüsünün yönlendirdiği tepkilerdi.</p>
<p style="font-weight: 400;">İşte bazılarına göre bu fırtınalı sosyal psikoloji, kaos ve anarşi değil bir sağlık alameti. Dünyanın doğası en güzel coğrafyaları da sık sık fırtına, volkanik patlama veya deprem yaşayan yerler sonuçta…</p>
<p style="font-weight: 400;">Amerikan literatüründe Fransa’nın, ABD’nin aksine dört erkli bir devlet olduğu sıkça söylenegelir: Yasama, yürütme, yargı ve sokak. Amerikan devriminden Fransız devrimine uzanan 13 yılda Paris’te yaşayan iki büyük Amerikan kurucusu da buna inanıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">ABD’nin ikinci Başkanı <strong>John Adams</strong>, halkın protesto ve hatta gerektiğinde isyan gibi araçlarla iktidar üzerinde denetim gücü kurmasını, bir ülkenin bekası açısından oy verme kadar yaşamsal önemde bir vatandaşlık görevi olarak görüyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Karısı Abigail Adams’a yazdığı bir mektupta, 13 kolonide bağımsızlığın kazanılmasından beri geçen 11 yılda tek bir halk isyanı bile olmasının pek de hayra alamet olmadığını savunarak şöyle soracaktı:</p>
<p style="font-weight: 400;"><em>“Halkın, devlet baskısına karşı direnme ruhunu canlı tuttuğunu devlet yöneticilerine zaman zaman hatırlatmadığı hangi ülke özgürlüklerini koruyabilir ki?”</em></p>
<p style="font-weight: 400;">Fransız Devrimi yazında Paris’te ABD elçisi olarak bulunan Üçüncü Başkan Thomas Jefferson da siyasi hasmı ve selefi John Adams ile bu konuda hemfikirdi. Nitekim Jefferson, başkanlık seçimi kampanyasında Devlete Muhalefet ve Kışkırtma Suçları Yasasından mahkûm herkese af çıkaracağını ilan ederken gerekçesini şöyle açıklayacaktı:</p>
<p style="font-weight: 400;"><em>“Bir ülkede arada bir halk isyanının gerekli olduğunu düşünüyorum. Atmosferin varlığını sürdürmesi için fırtınalar ne kadar gerekli ise ülkenin politik düzeninin bekası için de halk isyanları aynı ölçüde gereklidir”.</em></p>
<p style="font-weight: 400;">Jefferson kendisinden sonra ABD’nin dördüncü başkanı olacak James Madison’a 1787’de yazdığı mektupta da “<em>Toplumda devletin zorlayıcı gücüne karşı direniş ruhu o kadar önemli bir ruh ki keşke her zaman canlı tutulabilse. Bu ruh çoğu zaman yanlış şeyler için kullanılabilir ama bunların hiçbiri, hiç olmaması kadar da ülkeye büyük zarar vermez. Ben arada bir halk isyanlarını yararlı görüyorum. Atmosferdeki fırtınalar gibi…</em>” diye yazmıştı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Açık ki Fransızlar, bugünlerde ABD’yi etkisi altına alan ve sadece sosyal medyada var olabilen ‘sanal vatandaşlık’ kültürüne biraz mesafeli. Duygusal veya öfkeli tepki tweetleri atarak, online kampanyalarla yaşamlarını değiştirebilecekleri gibi bir fanteziye sahip değiller. Polisin çoğu zaman oldukça sert müdahaleleri, kitlesel tutuklamalar bile Fransızların her defasında kitlesel olarak yeniden sokağa dökülmesini engellemiyor. Yaşam standartlarını yükselten birçok reform, bu kitlesel sokak protestolarının ürünü…</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Yasaklamak yasaktır!</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Modern protesto geleneğini başlatan da bir öğrenci eylemiydi. Sorbonne Üniversitesinde 1968 Mayıs ayında başlayan öğrenci protestoları, “yasaklamak yasaktır” veya &#8220;gerçekçi ol imkansızı iste!&#8221; gibi sloganlarıyla önce Fransa&#8217;ya sonra bütün dünyaya yayılacak, bir kuşağın ‘68’ler’ diye anılmasına neden olacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Polisin Sorbonne Üniversitesinde başlayan öğrenci protestolarını acımasızca bastırmasına sendikaların ve toplumun tepkisi ise daha büyük olacaktı. Ülke tarihin en büyük genel grevi başladığında milyonlarca Fransız sokaklara dökülecekti. Öyle ki Beşinci Cumhuriyetin popüler kurucusu devlet başkanı <strong>Charles de Gaulle</strong> bile birkaç günlüğüne Almanya’ya kaçmak zorunda kalacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">1936, 1968 ve 1995 genel grevleri, çalışanların, emeklilerin, kadınların, gençlerin birçok kazanımlarının önünü açan zorlayıcı “fırtınalar” oldu.</p>
<p style="font-weight: 400;">İşte bazı yorumcular, “bu Fransızlara rahat batıyor, biraz diğer ülkelere de baksınlar, kendilerinin hepsinden iyi olduğunu görecekler” diye eleştirirken, Fransızlar ise, tam da bu bitmez protesto dalgası nedeniyle, başka herkesten daha iyi durumda olduklarını savunuyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Peki neden diğer Avrupa ülkelerinde aynı ölçüde bir sokak gösterisi fırtınası yok?</p>
<p style="font-weight: 400;">Sonuçta başta İskandinav ülkeleri olmak üzere birçok Avrupa ülkesi de eşitsizliği azaltmada, refah devletinde oldukça başarılı standartlara sahipler.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu sorunun yanıtı ise Fransa’nın, Meclis’i devlet başkanı için dikensiz gül bahçesine dönüştüren nevi şahsına münhasır devlet başkanlığı sisteminde yatıyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Konuya bu yönden yaklaşanlar 1968 protesto dalgasından beri modern protesto ve isyan dalgasının en önemli sebeplerinden birinin bu yönetim sistemi olduğu görüşünde.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>“Fransız usulü başkanlık sistemi”</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Fransız devriminden beri dört kez cumhuriyet kurup, dört kez yıkan Fransa bugün ‘Beşinci Cumhuriyet’ dönemini yaşıyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">1789 Fransız Devrimi yıllarında kurulan birinci cumhuriyetin, kurduğu giyotinde can verişinin trajik öyküsünü daha önce bir yazı dizisi içinde paylaşmıştım. Krallığa dönüşü engellesin ve devrimi kurtarsın diye sarıldıkları Napolyon ise iktidara oturduktan sonra kendisini imparator ilan edip Birinci Fransız İmparatorluğunu başlatacak ve Avrupa’yı birbirine katacaktı. Ta ki Waterloo’da yenilip Fransa üzerindeki büyüsünü kaybedinceye kadar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Viyana’da yaşayan oğlunun birkaç haftalığına ‘İkinci Napolyon’ adıyla onun yerine imparator olması ise kâğıt üstünde bir unvan olmaktan öteye gidemedi. Fransa yeniden devrim öncesi hükümran olan Bourbon Hanedanlığının krallığına döndü.</p>
<p style="font-weight: 400;">Avrupa’yı kavuran 1848 devrimi sırasında Fransa’da da halk ayaklanmasıyla krallık bir kez daha yıkıldı ve yerine ikinci cumhuriyet kuruldu. İkinci Cumhuriyeti kuran radikal ruh, sırf müesses nizam karşıtı söylemlerini beğendiği için ilk devlet başkanı olarak Napolyon’un yeğeni <strong>Lui Napolyon Bonapart</strong>’ı seçecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yeğen Lui Napolyon, İkinci Cumhuriyetin devlet başkanlığına dört yıllık tek dönem sınırlaması getirmesi nedeniyle 1852’de bir daha aday olamayacağını görünce adına ve soyadına yakışır bir şekilde fiili darbe ile anayasayı lağvedecek ve kendisini Üçüncü Napolyon adıyla imparator ilan edecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">18 yıl sürecek bu ikinci imparatorluk, Üçüncü Napolyon’un Bismarck’ın Alman Birliğini kurmasını engellemek için gittiği savaşta Almanya’da esir düşmesini fırsat bilen Cumhuriyetçilerin üçüncü cumhuriyeti ilanı ile 1870’te sona erecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">İkk yıllarında art arda yaşadığı kaos ve krizler sonucu krallığa geri dönmeyi bile düşünen üçüncü cumhuriyet, sonraki yıllarda istikrar kazandı ve Fransa’nın Nazi Almanyası tarafından işgal edileceği 1940 yılında kadar tam 70 yıl sürdü. Yani 1789 Devriminden beri bugün devam edegelen beşinci cumhuriyet de dahil en uzun sürmüş yönetim sistemi üçüncü cumhuriyet.</p>
<p style="font-weight: 400;">İlk cumhurbaşkanı da olan tarihçi Adolphe Thiers’ın deyimi ile, üçüncü cumhuriyet, ‘Fransa toplumunu en az bölen yönetim sistemiydi’. Birinci Dünya Savaşı da dahil birçok badireyi atlatacaktı. 1930’larda, sık sık başbakan değişiminden yakınmalar artmış (1940 yılında halen hayatta olan 15 eski başbakan vardı örneğin), Yirminci yüzyılın ikinci yarısına rengini verecek ‘güçlü lider’i çözüm gören bakış oluşmaya başlamıştı.</p>
<p style="font-weight: 400;">General Charles de Gaulle’ün öncülüğünde ‘Özgür Fransa’ ve işgalci Nazilerle iş birliği yanlısı General Petain’ın öncülüğündeki Fransa Devleti (yönetildiği Vichy kentinden dolayı Vichy Fransası diye de anılıyor) diye iki ayrı bölgesel yönetimle geçen savaş yıllarından sonra 1946 yılında Dördüncü Cumhuriyet ilan edildi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ülkenin kurtarıcısı General de Gaulle, dördüncü cumhuriyetin de selefi üçüncü cumhuriyet gibi, devlet başkanlığını sembolik hale getirmesinden, yürütme gücünü başbakanlığa vermesinden son derece rahatsız oldu. Yeterli çoğunluğa sahip olamadığı Parlamento’ya kendi kabinesini dayatamayınca, bazılarınca kariyerinin en öngörüsüz kararı ile, istifa etti ve kenara çekildi.</p>
<p style="font-weight: 400;">De Gaulle, kendisini böylesine zayıf bir liderlik için fazlasıyla büyük ve hatta ‘Fransa’nın kendisi’ olarak görüyordu. Kısa süre içinde ülkenin politik krizlerde boğulacağını ve Fransa’nın en geç bir yıl içinde, güçlendirilmiş devlet başkanlığı sistemini ona hediye ederek geri çağıracağını düşünüyordu. Öyle olmadı. Bekleyişi tam 11 yıl sürdü.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ta ki, Dördüncü Cumhuriyetin, sömürgecilikten mümkün olduğunca uzaklaşma politikasının ülkeyi, en gözde sömürgesi Cezayir’den de çekilmeye mecbur edecek savaşın yarattığı kaosa kadar. Vietnam’dan çekilmekle yaralanan Dördüncü Cumhuriyet, Cezayir sorununu çözmekte de yetersiz kaldı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Cezayir’de savaşan ordu, Paris’teki politik çekişmelere tepki olarak darbe başlattı, Korsika’yı işgal etti ve “<em>De Gaulle derhal başbakan yapılmazsa Paris’e girme</em>” tehdidinde bulundu.</p>
<p style="font-weight: 400;">De Gaulle, her ne kadar otoriter eğilimi ve egosu çok güçlü olsa da şahsını ülkeye zorla dayatmış bir lidere dönüşmeyi de kendisine yediremiyordu. Anayasal devlet yanlısıydı. Bu yüzden askerlerin önüne geçmeyi reddetti. Komünist Parti hariç politik yelpazenin tamamı De Gaulle’i, Fransa’yı iç savaşa düşmekten kurtarması için göreve çağırıncaya kadar.</p>
<p style="font-weight: 400;">De Gaulle, yeni bir anayasa ve en az 7 yıl süreli, oldukça güçlendirilmiş devlet başkanlığı şartlarıyla dönmüştü. Ona göre bütün sorunların tek sebebi parlamenter sistemdi. Dördüncü cumhuriyette, koalisyon pazarlıklarının yarattığı kaos da halkta parlamentarizme karşı tepkiyi besliyordu. De Gaulle, bu sistemi aşağılamak için “partiler rejimi” deyimini kullanıyordu. Dördüncü Cumhuriyetin sürdüğü 12 yılda 21 hükümet oluşmasını örnek gösteriyordu. Parlamentarizme nefreti o kadar büyüktü ki kendi partisi Fransız Halkının Yürüyüşü Partisinden bile hazzetmiyordu. De Gaulle’ün o günlerde “Peynirin bile 246 çeşidini üreten bir ülkeyi nasıl yönetebilirsiniz?” şeklindeki soruyla bu bölünmeden yakınması çok ünlenecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>“Kalıcı darbe rejimi”</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">De Gaulle’a göre, güçlendirilmiş bir başkanlık makamı, tüm politik kaosu ve siyasi istikrarsızlığı çözecek yegâne şeydi. De Gaulle’ün en büyük muhalifi olan sosyalist lider François Mitterand ve birkaç arkadaşı dışında kimse itiraz edemedi. Mitterand’ın gücü ise onu durdurmaya yetmedi.</p>
<p style="font-weight: 400;">1958 yılındaki referandumla onun şahsi ihtiyaçlarına göre güçlendirilmiş devlet başkanlığı sistemini de içeren Beşinci Cumhuriyete geçildi. Mitterand’ın “Kalıcı Darbe Rejimi” şeklinde nitelediği sisteme…</p>
<p style="font-weight: 400;">Jean Paul Sartre, 1958 yılında yazdığı “Kibrin Anayasası” başlıklı yazısında, “Tanrıya inanmıyorum ama bu referandumda tanrı ile diğer aday arasında (De Gaulle, CT) tercih yapmak zorunda olsam tanrıya oy vermeyi tercih ederim, çünkü tanrı daha mütevazı” şeklinde eleştirecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">De Gaulle’un egosu sadece Fransa’ya değil, Avrupa’ya da hükmetme peşindeydi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Avrupa’ya yoğunlaşmak için de onu iktidara getiren asıl soruna Cezayir Savaşına bir çare bulması gerekiyordu. Cezayir’in bağımsızlığının yarattığı travma ile devlet başkanı olmasına rağmen Cezayir’in bağımsızlığını kabul eden devlet başkanı da kendisi olacaktı. Bu kararına tepki olarak suikast girişimine bile maruz kalacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">De Gaulle, Beşinci Cumhuriyetin başındaki 11 yılının büyük bölümünü yeniden Fransa etrafında kenetlenmiş bir Avrupa saplantısına ayırdı. Fransa’ya yeniden ihtişamlı günlerini geri getirecekti. İngiltere’yi “Avrupa materyali bir ülke” olarak görmediği için Avrupa Ekonomik Topluluğuna üye olmasına onay vermiyordu. Ordusunu NATO’nun komuta zincirinden çıkardı (Fransa 2009’da Sarkozy döneminde geri dönecekti). NATO’nun Avrupa merkezi, Brüksel’e taşınmak zorunda kalacaktı. O günlerde hala savaşın sefaletini yaşayan Fransa’yı nükleer silah yarışına sokacaktı. Ve bütün bunlar, halkta bir unutulmuşluk duygusu yaratacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">1968 öğrenci olaylarının aniden milyonların katıldığı bir protestoya dönüşmesinde De Gaulle’ün bu umursamazlığı büyük rol oynamıştı. Bu toplumsal katarsise otoriter bir karşılık vermesi ise toplumla olan bağını iyice zayıflattı.</p>
<p style="font-weight: 400;">İşte bu iklimde 1969’da yönetimi daha merkezileştiren ve kendisini güçlendiren anayasa teklifini referanduma sundu.</p>
<p style="font-weight: 400;">1969 referandumuna iki gün kala, “anayasa değişikliği önerim kabul edilmezse istifa ederim” resti çekti. Fransa’nın ondan vazgeçemeyeceğine, onsuzluğu düşünemeyeceğine kendini inandırmıştı. Generalin bu kaprislerinden artık yorulmuş halk bu resti görmezden geldi ve referandumda kaybeden De Gaulle, yaptığı resti yutacak kadar haysiyetsiz olmadığı için aynı gün istifa etti. Bir yıl sonra da öldü.</p>
<p style="font-weight: 400;">De Gaulle’ün istifasından sonra Fransa Devlet Başkanlığına, yardımcısı Georges Pompidou geldi. Pompidou’nun ilk işlerinden biri İngiltere’ye uygulanan Fransız vetosunu kaldırarak İngiltere’yi AET üyesi yapması oldu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Her ne kadar bir Gaullist olsa da otoriterlikten ve egoizmden uzak uzlaşmacı kişiliği ile Pompidou’yu çok daha etkili ve ilerici bir lider gören tarihçiler var. Ama Fransa’nın en az hatırlanan devlet başkanlarından biri kalmaya devam ediyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">“<em>Tarihçiler mutlu zamanlar ile pek ilgilenmiyor. Umarım benim devlet başkanlığı dönemim tarihte pek anılmaz</em>” diye bilgece bir temennide bulunacaktı bir keresinde. Temennisi yerine gelmiş olmalı ki Fransa’da bile pek kimse De Gaulle’den sonraki devlet başkanı kimdi diye sorulduğunda biraz düşünüyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Pompidou’nun başkanlığının beşinci yılında kan kanserinden ölmesinden sonra yine Gaullist kadrodan gelen ve muhafazakâr liberallerin kurucu liderine dönüşecek Valéry Giscard d&#8217;Estaing devlet başkanı oldu.</p>
<p style="font-weight: 400;">De Gaulle’in sosyalist rakibi ve amansız hasmı Mitterand, Beşinci Cumhuriyet kurulduktan ancak 22 yıl sonra nihayet 1980’de devlet başkanı seçildiğinde, belli bazı solcu ekonomik politikalar dışında çoğunlukla Gaullist politikaları sahiplenecek ve ‘Gaulle’cü Mitterandizm” diye anılan merkezci bir yol benimseyecekti. 1995’e kadar 14 yıl görev yaparak bütün Fransız Cumhuriyetlerinin en uzun süreli devlet başkanı unvanını kazanacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bütün başkanlık sistemlerinde olduğu gibi Fransız başkanlık sistemi de sadece uzlaşmacı, geniş bir yelpazede topluma hitap edebilen ve hepsinden önemlisi sadece anayasal hukuk düzenine gönülden bağlı bir başkan ile başarılı olabilir. Parlamentarizmin aksine sistemin kendi başına başarılı olması mümkün değil. Eninde sonunda ekonomik çöküntü, yozlaşma, kutuplaşma, yolsuzluk sarmalına girmesi kaçınılmaz.</p>
<p style="font-weight: 400;">Mitterand’ın halefi Jacques Chirac’ın 12 yıl süren başkanlığı sonrası gelen devlet başkanlarının vasatlığı, dahası aşırı sağın bu muazzam iktidar gücünü tek başına ele geçirme potansiyeli Fransa’nın da bu gerçekle tanışmasını sağladı.</p>
<p style="font-weight: 400;">60 yıllık Beşinci Cumhuriyet deneyiminden geriye dönülüp De Gaulle’ün partiler rejimi dediği ‘Dördüncü Cumhuriyet’e bakıldığında, De Gaulle’ün parlamentarizm ile ilgili aşıladığı birçok korkunun da aslında yersiz olduğu daha rahat görülebiliyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kısa sürede çok sayıda hükümet değiştirmesine rağmen Dördüncü Cumhuriyet, aslında savaştan, Nazi işgalinden ve yıkımdan çıkmış harap bir ülkeyi yeniden ayağa kaldırmayı başarmıştı. 12 yılda muazzam bir ekonomik ve sanayi atılımı yaşamıştı ülke. Bugün Fransız halkının yaşam kalitesini yükselten birçok sosyal reform yasası da o dönemin eseri.</p>
<p style="font-weight: 400;">Dahası Dördüncü Cumhuriyetin kurulmasından 10 yıl önce ülkeyi işgal eden eski düşman Almanya ile, 1950 yılında Avrupa Kömür ve Çelik Birliği kurulmuştu ki bu iş birliği sonradan Avrupa Ekonomik Topluluğu ve nihayet Avrupa Birliği’ne dönüşecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Fransa’nın Afrika’daki kolonilerden çekilmesi ve sömürgeciliğe son vermesi de bu dönemde başlayacaktı. Ne var ki, kolonyal Fransa’nın baş tacı olan Cezayir’in bağımsızlık savaşının neden olduğu sosyopolitik travma dördüncü Cumhuriyetin sonunu getiren şey olacaktı. General de Gaulle’un beşinci cumhuriyeti kurmasına psikolojik bir zemin hazırlayacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Peki bu başkanlık sistemi ile ‘protesto yoğunluğu’ arasındaki ilişki ne?</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Fransa başkan değil kral seçiyor</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Fransız devlet başkanlığı sisteminin ‘yarı başkanlık’ diye anılması yanlış bir algıya neden oluyor. Fransız başkanlığı, ‘tam başkanlık’ sistemi olan Amerikan sistemindeki başkanlık makamından çok daha daha güçlü. Parlamento başkanı azledemiyor. Amerikan başkanlarından daha uzun süreli görev yapıyorlar. Dahası, hükümete, istediği düzenlemeyi milletvekillerinin oyuna sunmadan yasalaştırma imkânı veren “49.3” gibi, demokratik açıdan son derece tartışmalı bir madde bile var.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yani aslında De Gaulle, Fransa’nın bilinçaltı müktesebatından bir türlü çıkaramadığı ‘krallığı’, ‘devlet başkanlığı’ görünümü altında geri getirmişti. Fransa, İngiltere’nin aksine monarşik sistemi sonlandırmış ama ironik olarak İngiltere’den çok daha monarşik görünen bir düzen kurmuştu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Fransızlar 21’inci yüzyıla girerken yüzleştikleri aşırı sağın bu başkanlık gücünü ele geçirme tehlikesi belirince bazı frenler kurmaya çalışacaktı. 2000 yılında yapılan değişiklikle başkanlık süresi beş yıla indirildi örneğin. 2008 Anayasa değişikliği ile de iki dönem sınırı getirildi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Mevcut tuhaf sistemin doğal sonucu olarak da Fransız Parlamentosu, 60 yılı aşkın süredir demokrasi üç ayağında oynaması gereken rolü oynayamıyor. Bu da Fransız politikasını, ‘başkanlığı kazanan her şeyi alır, kaybeden her şeyi kaybeder’ mantalitesine mahkûm ediyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">İşte diğer Batı ülkelerinin aksine Parlamentonun çözüm yeri olmaktan çıkması, uzlaşma ve orta yol bulmanın imkansızlığı insanları sokakta çözüm arayışına yönlendiriyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Peki bütün bunlardan dünyaya ne? Neden dünya Fransa sokaklarına bu kadar duyarlı?</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Paris’te bir kelebek kanat çırparsa…</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Hemen her gün dünyanın bir yerlerinde bir protesto gösterisi var ama hepimiz biliyoruz ki Paris başka&#8230; Paris sokaklarında bir hayalet sokağa çıktığında bu hayalet aniden sınırları aşıp bütün dünyayı dolaşabilir.</p>
<p style="font-weight: 400;">1789’da bütün ekonomik yükün, maaşlı çalışanlara, ücretli profesyonellere, çiftçilere ve işçilere yıkılması karşısında sokaklara dökülerek, krallığı, aristokrasiyi ve ikisinin fetvacısı haline gelmiş kiliseyi devirdiler.</p>
<p style="font-weight: 400;">Sonraki iki asırda da kadın haklarından, işçi haklarına, emeklilik hakkından, sosyal sigortalara, daha insani çalışma sürelerine kadar birçok evrensel hakkın kazanımında Fransız halkının protestoları ve isyanları dönemeç oldu hep.</p>
<p style="font-weight: 400;">İşte 21’inci yüzyılda Fransa’da sokak hareketliliğinin artmasında yine bütün ekonomik yükü, çalışanlara, emeklilere, işçilere, çiftçilere, profesyonellere yıkmaya çalışan bir eğilimin de rolü var. Milyarderlerin ve şirketlerin, örneğin bir öğretmenin geliri ile aynı oranda vergi verebileceği bir düzene hiçbir hükümet yanaşmıyor. Tek bir kişinin, vergi vermeden trilyoner olmasına yol verilirken, bütçenin açığı, milyonlarca yoksulun toplam birkaç yüz milyon dolarlık sosyal yardımları kesilerek kapatılmaya çalışılıyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Maaşların alım gücü zayıflıyor. Ev sahipliği oranında muazzam bir düşüş var. Zengin fakir uçurumu büyüyor. Banliyölerdeki bir okuldaki çocuk ile elit bir semtteki bir çocuk, aynı şartlarda ve kalitede eğitim görmemelerine rağmen aynı üniversite sınavlarında yarışıyor. Yani ayrıcalık, üstünlük, başarı, elde edilebilir bir şey olmaktan çıkıp, feodal zamanlardaki gibi doğumla kazanılan bir şeye dönüşüyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">O yüzden Paris’te ne sebeple olursa olsun protesto ve isyan alevleri, barikatlar ve polis gazı dumanları her yükseldiğinde, yeryüzünün her köşesinde birikmiş benzeri öfkenin tansiyonu da, yeryüzünü saran bütün kibirli iktidar ve zenginlik hırsının kaygısı da yükseliyor.</p>
]]></content>
		
			</entry>
		<entry>
		<author>
			<name>Amerika Bülteni</name>
					</author>

		<title type="html"><![CDATA[Kanada- ABD Savaşını kim kazanır? ]]></title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://amerikabulteni.com/2026/09/23/kanada-abd-savasini-kim-kazanir/" />

		<id>https://amerikabulteni.com/?p=45563</id>
		<updated>2026-10-09T17:52:59Z</updated>
		<published>2026-09-23T19:39:13Z</published>
		<category scheme="https://amerikabulteni.com" term="CEMAL TUNCDEMİR" /><category scheme="https://amerikabulteni.com" term="MANŞETLER" />
		<summary type="html"><![CDATA[<p><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='1995'%20height='1312'%20viewBox=%270%200%201995%201312%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" width="1995" height="1312" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-carney-trump.jpg?fit=1995%2C1312&amp;ssl=1" class="tf_svg_lazy attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-carney-trump.jpg?w=1995&amp;ssl=1 1995w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-carney-trump.jpg?resize=300%2C197&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-carney-trump.jpg?resize=1024%2C673&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-carney-trump.jpg?resize=150%2C99&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-carney-trump.jpg?resize=768%2C505&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-carney-trump.jpg?resize=1536%2C1010&amp;ssl=1 1536w" data-tf-sizes="(max-width: 1995px) 100vw, 1995px" /><noscript><img width="1995" height="1312" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-carney-trump.jpg?fit=1995%2C1312&amp;ssl=1" class="attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-carney-trump.jpg?w=1995&amp;ssl=1 1995w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-carney-trump.jpg?resize=300%2C197&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-carney-trump.jpg?resize=1024%2C673&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-carney-trump.jpg?resize=150%2C99&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-carney-trump.jpg?resize=768%2C505&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-carney-trump.jpg?resize=1536%2C1010&amp;ssl=1 1536w" sizes="(max-width: 1995px) 100vw, 1995px" /></noscript></p>CEMAL TUNÇDEMİR 23 Eylül 2026 Ne olacak bu Kanada’nın hali &#8211; 2 Ülkenin kuruluşunda kürk ticareti çok önemli bir faktör olduğu için Kanada devleti resmi hayvan amblemi olarak kunduzu seçmiş olsa da Kanadalılar kendilerini daha çok ‘mus (moose)’ ile özdeşleştirir. Geyik ailesinin en büyük türü olan mus, Kanadalı zihninde hem ülke coğrafyasının hem de ulusal [&#8230;]]]></summary>

					<content type="html" xml:base="https://amerikabulteni.com/2026/09/23/kanada-abd-savasini-kim-kazanir/"><![CDATA[<p><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='1995'%20height='1312'%20viewBox=%270%200%201995%201312%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" width="1995" height="1312" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-carney-trump.jpg?fit=1995%2C1312&amp;ssl=1" class="tf_svg_lazy attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-carney-trump.jpg?w=1995&amp;ssl=1 1995w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-carney-trump.jpg?resize=300%2C197&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-carney-trump.jpg?resize=1024%2C673&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-carney-trump.jpg?resize=150%2C99&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-carney-trump.jpg?resize=768%2C505&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-carney-trump.jpg?resize=1536%2C1010&amp;ssl=1 1536w" data-tf-sizes="(max-width: 1995px) 100vw, 1995px" /><noscript><img width="1995" height="1312" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-carney-trump.jpg?fit=1995%2C1312&amp;ssl=1" class="attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-carney-trump.jpg?w=1995&amp;ssl=1 1995w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-carney-trump.jpg?resize=300%2C197&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-carney-trump.jpg?resize=1024%2C673&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-carney-trump.jpg?resize=150%2C99&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-carney-trump.jpg?resize=768%2C505&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-carney-trump.jpg?resize=1536%2C1010&amp;ssl=1 1536w" sizes="(max-width: 1995px) 100vw, 1995px" /></noscript></p><p><strong><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='1024'%20height='673'%20viewBox=%270%200%201024%20673%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" data-recalc-dims="1" decoding="async" class="tf_svg_lazy aligncenter size-large wp-image-45564" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-carney-trump.jpg?resize=1024%2C673&#038;ssl=1" alt="" width="1024" height="673" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-carney-trump.jpg?resize=1024%2C673&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-carney-trump.jpg?resize=300%2C197&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-carney-trump.jpg?resize=150%2C99&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-carney-trump.jpg?resize=768%2C505&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-carney-trump.jpg?resize=1536%2C1010&amp;ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-carney-trump.jpg?w=1995&amp;ssl=1 1995w" data-tf-sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><noscript><img data-recalc-dims="1" decoding="async" class="aligncenter size-large wp-image-45564" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-carney-trump.jpg?resize=1024%2C673&#038;ssl=1" alt="" width="1024" height="673" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-carney-trump.jpg?resize=1024%2C673&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-carney-trump.jpg?resize=300%2C197&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-carney-trump.jpg?resize=150%2C99&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-carney-trump.jpg?resize=768%2C505&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-carney-trump.jpg?resize=1536%2C1010&amp;ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-carney-trump.jpg?w=1995&amp;ssl=1 1995w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></noscript>CEMAL TUNÇDEMİR</strong></p>
<p><strong>23 Eylül 2026</strong></p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Ne olacak bu Kanada’nın hali &#8211; 2</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Ülkenin kuruluşunda kürk ticareti çok önemli bir faktör olduğu için Kanada devleti resmi hayvan amblemi olarak kunduzu seçmiş olsa da Kanadalılar kendilerini daha çok ‘mus (moose)’ ile özdeşleştirir. Geyik ailesinin en büyük türü olan mus, Kanadalı zihninde hem ülke coğrafyasının hem de ulusal psikolojinin canlı bir metaforu gibi adeta.</p>
<p style="font-weight: 400;">Omuz hizasında 2 metre yüksekliğe kadar ulaşabilen cüssesi ve görkemli boynuzlarının uyandırdığı azamet etkisi Kanada coğrafyasının büyüklüğünün ve vahşiliğinin sembolüdür adeta. İstese kıtaya hükmedecekmiş gibi duran haşmetine rağmen mus, sürüleşmekten hazzetmeyen, yalnız dolaşmayı yalnız otlamayı tercih eden içe dönüklüğüyle Kanada’nın kendi halinde huzurunu temsil eder. Bu ağırbaşlılığı ile mus, histerik kahramanlık şovları ve yaygaracılığı ödüllendirmek yerine sükuneti ve tevazuyu erdem gören bir kültürün harcı gibi görünür.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yine Kanadalılara göre bu nazik devler, tehdit edilmedikçe hiçbir tehdit oluşturmayan ürkeklikleriyle Kanada’nın asla test edilmemesi gereken barışçıl mizacının da sembolüdür. Bütün şaşkın ve uysal görünümüne rağmen öfkelendirilmiş bir ‘mus’un nasıl tehlikeli olabileceğini Kanada ormanlarında çekilmiş sayısız doğa yürüyüşü veya turist videosundan izlemeniz mümkün. Bunun metaforunu merak ediyorsanız bugünlerde Kanada – Amerika ticaret savaşı haberlerine bakabilirsiniz.</p>
<p style="font-weight: 400;">Donald Trump, herkesin önünden kaçıverdiği ‘tariff’ adlı sopasının verdiği özgüvenle bu ‘mus’u dürtükleyerek kolayca evcilleştireceğini hesaplıyordu. Ona göre Kanada ekonomisi, ABD ile ticaret olmazsa ayakta kalamazdı. Ne var ki Kanada, masayı devirip, “konuşma bitmiştir, savaşsa savaş!” narası atarak kalktı masadan.</p>
<p style="font-weight: 400;">2025 yılından beri Kanada Başbakanına “Kanada Valisi” diye hitap ederek, Kanada’dan “51’inci eyalet” “diye bahsederek aşağılayan Trump’ın kabadayılığı, Kanada’nın “savaşsa savaş” çıkışına karşı, Ontario Gölüne ‘Amerika Gölü’ adını vermekten öteye geçemeyen temkinli bir şüpheye gerilemiş durumda.</p>
<p style="font-weight: 400;">Trump hala Kanada’nın blöf yaptığını ve yalvararak masaya döneceğini savunuyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Aslında sadece rakamlara baktığımızda Trump’ın, ‘ekonomileri bizimle ticaret sayesinde ayakta kalıyor’ sözü, iki ülke ticaretinin mevcut tablosu açısından çok da yanlış değil. Zaten Kanadalılar da en azından kısa vadede bu savaşta ağır yara alacak avantajsız taraf olduklarının farkındalar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Buna rağmen Trump’ın “ticaretleri bize bağlı” sözü Kanadalılara, “evet ticaretimiz ABD’ye bağlı, öyleyse Trump ne derse susalım” dedirtmek yerine, “niye bağlı?” sorusunu sordurmuş görünüyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kanada, ekonomisinin ABD’ye aşırı bağımlı hale geldiği son 50 yıla dönüp baktığında biri yapısal diğer tercihsel iki önemli sorunun bu bağımlılıkta rol oynadığını tespit edecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yapısal sorun, Kanada’nın kendi içinde ticareti olağanüstü zorlaştıran bariyerleriydi.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Kanada Birleşik Devletleri mi?</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Kanada, ‘<em>province</em>’ diye adlandırılan 10 alt devletten oluşan bir federal devlet. ABD’yi oluşturan 50 devlete “eyalet” demek Türkçe’ye yerleştiği için Kanada’nın ‘province’lerini de yazının geri kalanında eyalet diye anacağım.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu 10 eyalet, Kanada Anayasa teorisine göre “ortak egemen” statüsündeler. Her eyaletin kendi ekonomik çıkarlarını korumak için oluşturduğu yasalar veya kendine göre belirlediği hizmet, mal ve ürün standartları var. Bu da Kanada’nın komşu eyaletlerinin birbirleri ile ticaretini, çoğu zaman komşu ülkeye (ABD) ticaretten çok daha zor hale getiriyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Aslında vergilendirme çabasından doğmuş bir sistem bu. Örneğin, votkadan vergi almak için her eyaletin ‘hangi içki votkadır’ tarifi var. Her tarif birbirinden farklı olunca bir eyalette üretilen votkayı diğer eyalette votka olarak satmaya çalışmak oldukça masraflı ve yorucu bir lisans işlemi peşinde koşmak demek. Quebec’li bir üreticinin ürettiği tavuk eti, yumurta veya sütü, Ontario eyaletinde satması, ABD’nin Maine eyaletinde satmasından daha zahmetli ve maliyetli olabiliyor. Vergi ve evrak engellerinin ötesinde, her eyaletin farklı gıda nizamnamelerine uygun muhteviyat, paketleme ve etiketleme yapmaları da gerek.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bunun dışında çok sayıda detay gibi görünen ama eyaletler arası ticareti oldukça zorlaştıran teknik problem de var. Örneğin iki komşu eyaletten British Columbia’da belli tipte nakliye kamyon ve tırları sadece akşam belli bir saatten sonra trafiğe çıkabiliyor. Alberta’da ise aynı nitelikteki kamyon ve tırlar sadece gündüz saatlerinde trafiğe çıkabiliyor. Bu da iki eyalet arası mal taşıyan kamyon ve tırlar için oldukça küçük bir zaman aralığı bırakıyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">2022’deki bir rapora göre bazı federal standartlar belirleyerek bu dahili ticaret engellerini bertaraf etmenin Kanada’ya yıllık karı 250 milyar dolar civarında olacak. Bu Kanada’nın ABD ile ticareti tamamen durmasının neden olacağı zararı büyük ölçüde bertaraf edebilecek büyüklükte bir kaynak.</p>
<p style="font-weight: 400;">Aslında Trump’ın Kanada’ya yönelik eleştirel söylemlerinin başladığı 2017 yılında Trudeau Hükümeti, Kanada İçi Serbest Ticaret Antlaşması için eyaletleri bir araya getirmeyi başarmıştı. Ama her eyaletin kendi yerel üreticilerini korumaktan taviz vermemesi yüzünden toplantılarda sonuç alıcı bir çözüme ulaşamayacaktılar. Ta ki Amerikalıların, Trump’ın ikinci kez seçerek, ilk başkanlığının ‘kazara’ olmadığını göstermesine kadar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kanada Eyalet Başbakanları ve federal yönetim yeniden bir araya geldi ve 2025 yılında Kanada İçi Serbest Ticaret Sözleşmesi için mutabakat metni imzaladı. Çalışmalar yıllar alacak ama uzun vadede ülkeyi adeta Kanada Birleşik Devletlerine dönüştürecek ve kuzeyin ekonomisini yeniden şekillendirecek dev bir yapısal reform bu.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Büyük ağacın gölgesinde oturanın gölgesi olmaz</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Kanada’nın tercihsel sorunu ise özellikle de 1988 serbest ticaret anlaşmalarından sonra kürenin en büyük ekonomisine komşu olmanın neden olduğu kolay paranın cazibesine kapılmasıydı. Nasıl olsa komşumuz, nasıl olsa istikrarlı bir ekonomi düşüncesi, ABD’ye aşırı entegre olmanın neden olacağı sorunları görmelerini engelleyecek büyük bir körlük ve tembellik yaratacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kanada nüfusunun yüzde 80&#8217;inden fazlası ABD sınırı civarında yoğunlaşmış durumda. Kanada eyaletlerinin birbirine ticareti zorlaştıran eyalet mevzuatları, her eyaletin hemen güneydeki ABD eyaletleri ile ticaretini geliştirdi. Son yarım yüzyılda petrol ve doğal gaz boru hatlarının bile çoğu kuzey-güney istikametinde inşa edildi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Aslında Kanada son 20 yıldır ağır ağır da olsa bu bağımlılığı azaltacak yollar arıyordu. 2025’e gelirken ABD’nin ihracattaki payını yüzde 64’e kadar indirmeyi de başarmıştı. Ama bu oran bile hala egemen bir ülke için ekonomisinin kaderini başka bir ülkeye teslim etmesi demek.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kanada, son 40 yılda olağanüstü yükselen küresel ticarette ABD dışında alternatiflere daha yoğun yönelse bugünkü bağımlılığın neden olduğu kırılganlığı yaşamayabilirdi.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Fransa’nın Belçika’sı mı İngiltere’nin İskoçya’sı mı?  </strong></p>
<p style="font-weight: 400;">20’nci yüzyılda Kanada- Amerika yakınlaşması derinleştikçe Kanada için, Amerika ile ilişkilerinde Fransa’nın Belçika’sı gibi mi İngiltere’nin İskoçya’sı mı gibi olacak iddiaları da yarışıyordu. Bu yıl başında, bu yarışa yeni bir iddia daha katıldı: Amerika’nın Ukrayna’sı…</p>
<p style="font-weight: 400;">Trump’ın Kanada’ya yönelik söylemleri ile, Putin’in iktidarını oturtmaya başladıktan sonra Ukrayna’ya karşı yükselttiği söylemlerin benzerliği bu savı gündeme taşıdı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Putin’e göre Belarus, Ukrayna, Kazakistan gibi yerler birer ülke değil, Bolşeviklerin neden olduğu tarihsel sapmalar. Bu “sözde ülkelerin” ekonomilerini, güvenlik politikalarını, ticaretlerini Rusya dışında bir yere dayandırmaları kabul edilemez.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bloomberg yazarı Marc Champion, “Trump, Kanada’da Putin’in kaybettiği yoldan ilerliyor” başlıklı <a href="https://www.bloomberg.com/opinion/articles/2026-08-31/trump-is-copying-putin-s-losing-playbook-with-canada" data-saferedirecturl="https://www.google.com/url?q=https://www.bloomberg.com/opinion/articles/2026-08-31/trump-is-copying-putin-s-losing-playbook-with-canada&amp;source=gmail&amp;ust=1790277791167000&amp;usg=AOvVaw0FsMIhl5AUtxCixFNlk0Ao">yazısında</a>, büyük güçlerin küçük ülkeleri güç kullanarak hizaya sokma stratejilerinin genellikle küçük ülkeyi kendinden uzaklaştıran tam tersi bir etkiye yol açtığını hatırlatıyor. Küçük ülke, büyük ülkenin tehdidine boyun eğmek yerine bu tehditler karşısında savunma ve ticaret alternatiflerine yöneliyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Putin iktidara geldiğinde Ukrayna, Rusya ile iç içe bir ülkeydi. İhracatının yüzde 24’ünü ve ithalatının yüzde 42’sini bu ülke ile yapıyordu. Ancak Putin’in 2005’ten itibaren gaz fiyatlarına müdahalesiyle başlayıp, sonraki yıllarda kimin Ukrayna devlet başkanı olacağına sadece kendisinin karar verebileceği vehmine, bunu beceremeyince de ambargolara ve hatta Ukrayna dili ve kültürünü yok etme politikalarına başvurunca, iki ülke arasında ihracat ve ithalat 2020’de yüzde 5’lere kadar geriledi.</p>
<p style="font-weight: 400;">20 yıllık zorbalık Ukrayna’yı hizaya sokmak yerine kopmayı derinleştirince de askeri işgale başvurdu. Ama onda da Putin hem Ukrayna içinde hem de Batı dünyasında hesaplamadığı bir direnişle karşılaştı.</p>
<p style="font-weight: 400;">On yıllardır küresel entegrasyonu sağlama zemini olan Davos Dünya Ekonomik Forumu’nun ocak ayındaki 2026 zirvesi, işte böylesi dramatik bir jeopolitik kopuş ilanına sahne olacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>King in the North!</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Kanada Başbakanı Mark Carney, Davos’ta mikrofona geldiğinde, Kanada liderlerinden pek beklenmeyecek şekilde kasti olarak ortamı huzursuz etmeye matuf bir konuşma yapacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Carney konuşmasında, küreselleşmenin kazan-kazan iş birliği vaadi döneminin aslında bir kurgu olduğunu ve artık hep görmezden geldikleri bu gerçekle yüzleşmek zorunda kaldıklarını itiraf edecekti:</p>
<p style="font-weight: 400;"><em>&#8220;Büyük güçler ekonomik entegrasyonu silah, gümrük tarifelerini kaldıraç, finansal sistemi zorbalık ve tedarik zincirlerini sömürülecek güvenlik açıkları olarak kullanıyor&#8221;.</em></p>
<p style="font-weight: 400;">“<em>Bu bir geçiş dönemi değil, kopuş dönemi</em>” diye konuşan Carney, solcu, devrimci bir politikacı değil, bir banker. Goldman Sachs ve Kanada Merkez Bankası yöneticiliklerinden sonra 2013 yılında, İngiliz Merkez Bankasının tarihindeki ilk İngiliz vatandaşı olmayan başkanı olmuştu. Trump’ın 2025’te göreve başlamasından sadece iki ay sonra Kanada Başbakanı seçilmişti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Son derece diplomatik ve özenli bir üsluba sahip Kanada Başbakanı, Davos konuşmasında adeta ‘Kuzeyin Kralı’na dönüşmüştü. ‘Mad King’e (Çılgın Kral) bulaşmazsak, ölü taklidi yaparsak, suyuna gidersek bizi rahat bırakır düşüncesinin en büyük yanlış olacağını savunuyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Konuşmasında, sonradan Sovyetler yıkılınca Çekoslovakya’nın ilk devlet başkanı da olacak <strong>Vaclav Havel</strong>’in 1978’de muhalif bir aydın olarak kaleme aldığı ‘<strong>Güçsüzlerin Gücü</strong>’ makalesindeki isyancı manavı hatırlatacaktı. “Dünyanın bütün işçileri birleşin” sloganı herkes gibi manavın da dükkanında asılıydı. Sovyet devletinin bu sloganı koca bir yalandı. Devletin resmi toplantıları dışında 10 işçi hakları için birleşse en fazla Sovyet rejimi rahatsız olurdu. Herkes bunun yalan olduğunun farkındaydı. Ama yine herkes bu resmi yalana gerçekmiş muamelesi yaptığı için sistem güç kazanıyordu. Manav bir sabah bu resmi sloganı vitrininden indirdi. Tek bir kişinin resmi yalana doğru muamelesi yapmayı bırakması düzeni sarsan şey olacaktı. Çünkü, sistemin bütün gücü herkesin resmi yalanlara gerçek muamelesi yapmasına dayanıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">&#8220;<em>Entegrasyon, boyun eğmenizin kaynağı haline geldiğinde, entegrasyon yoluyla karşılıklı yarar yalanı içinde yaşayamazsınız.</em>&#8221; diyen Carney&#8217;e göre, büyük birkaç ülkenin bu hegemonik eğilimleri, diğer herkese kendini savunma için bir araya gelmekten başka bir seçenek bırakmıyordu. Yoksul ülkelerin yapabileceği fazla bir şey yoktu ama orta halli ülkeler ve özellikle de demokrasiler bir araya gelerek bu gidişata dur diyebilirdi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Carney, isyanını sözde bırakmadı. Son 20 yılda ABD’nin istekleri doğrultusunda elçilerini geri çekecek kadar ilişkilerini bozduğu Çin ve Hindistan’ı ziyaret ederek bu ülkeler ile ticari anlaşmalar imzaladı. Avrupa Birliği ile ilişkilerini, “Kanada Avrupa Birliğine mi giriyor” sorusunu akıllara getirecek bir rotaya soktu. Norveç’ten Endonezya’ya 20 ayrı ticaret anlaşması imzaladı. Ekim ayında yapılacak AB – Kanada zirvesinden geniş çaplı kararlar çıkma olasılığı oldukça yüksek.</p>
<p style="font-weight: 400;">Carney’nin Kanada ekonomisini dünyaya entegre etme politikası Mad King’i kızdırdı. Haziran ayında, USMCA anlaşmasını uzatmayacağını açıkladı. Kanada yine hizaya gelmeyince de temmuz ayında Çılgın Kral, ‘tariff’ ejderhasına “<em>dracarys!</em>&#8221; komutu verdi. Kanada’dan ithal edilen oto, alkol ve süt ürünlerine yüzde 50 gümrük vergisi koydu.</p>
<p style="font-weight: 400;">ABD, ağustos ayında iki ülke arasındaki yeni bir ticaret anlaşması müzakerelerine de gümrük vergisini daha da artırma tehdidi ile oturdu. Kanada heyetinin 21 Ağustos günü görüşmelerden herkesi şok eden bir haberle çekilerek ülkesine dönmesinden sonra kameraların karşısına geçen Mark Carney, Çin dışında kimsenin cesaret edemediği bir çıkışla, ABD ile ticaret savaşını kendilerini dayatılan anlaşmaya tercih ettiklerini ilan şu sözlerle ilan ediyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;"><em>“Teklif ettikleri şeyi asla kabul etmiyoruz, bizden istediklerini asla vermeyeceğiz”. </em></p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Ticaretin büyüklüğü değil işlevi önemli</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Kanada’nın ekonomisinin büyüklüğüyle ile ABD ekonomisinin büyüklüğünü kıyaslamak mümkün değil. 2025 yılında 880 milyar doların biraz üzerinde olan karşılıklı ticaret, Kanada ekonomisinin üçte birini oluştururken, ABD ekonomisinin sadece yüzde 3’üne denk geliyor. İşte bu fark, ABD yönetiminin, “Kanada bizim ekonomimize zarar veremez, asıl kaybeden Kanada olur” söyleminin temelini oluşturuyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Nitekim sadece bu perspektiften bakan ABD Hazine Bakanı, Kanada’nın ABD mallarına aynen gümrük vergisi koyması hakkında, -köpek cinslerini Türkçeleştirerek söyleyecek olursam- “<em>küçük bir fino kocaman bir çoban köpeğine havlıyor, umurunda olmaz</em>” diyerek küçümseyecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ancak rakamların ötesine geçip detaylara bakan herkes çoban köpeğinin karşısındakinin küçük bir süs köpeği değil, bir kirpi olduğunu görebilir. İnternette sessiz ve ürkmüş bir kirpiye kendi büyüklüğüne ve gürültüsüne güvenerek aptalca saldıran köpeklerin akıbetini gösteren binlerce video var.</p>
<p style="font-weight: 400;">Cumhuriyetçi Partiye yakın WSJ gazetesi bile başyazısında, Trump’ın Kanada’ya gümrük vergisi politikasını, ‘ticaret tarihinin en ahmakça ticaret savaşı’ nitelemesi yapmaktan kendini alamayacaktı</p>
<p style="font-weight: 400;">Öncelikle Trump her defasında bu savaşın gerekçesi olarak, “Kanada lehine ticaret fazlası var, bizim üzerimizden haksız kazanç elde ediyorlar” iddiasını tekrarlıyor. Ancak Trump bunun gerçek nedenini hiç konuşmuyor. Kanada’nın ABD’den aldığından daha çok satıyor görünmesinin tek nedeni, enerji.</p>
<p style="font-weight: 400;">ABD doğal gaz ithalatının yüzde 99’unu elektrik ithalatının ise yüzde 80’ini Kanada’dan karşılıyor. Daha da önemlisi, ABD’nin, petrol ithalatının yüzde 60&#8217;ı Kanada’dan gerçekleşiyor. 70’ten fazla boru hattı her gün 4 milyon varil petrolü ABD rafinerilerine pompalıyor. Hem de oldukça ucuz bir fiyata. Kanada’nın en büyük petrol üreticisi şirketlerinden birinin CEO’su Financial Times gazetesine, ABD’ye sattıkları ham petrolün ucuzluğunu, “ABD likit altını, gümüş fiyatına alıyor” diye özetliyor. Sadece petrolü çıkardığınızda bile ticaret fazlası ABD lehine hale geliyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Trump’ın ticaretin aslan payının enerji olduğunu konuşmaktan kaçınmasının asıl nedeni ise “Kanada’nın hiçbir şeyine ihtiyacımız yok” iddiasını boşa düşüreceğini bilmesinden.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kaldı ki enerji çıkarıldığında bile Kanada’nın ‘küçük’ ticaretini ABD ekonomisi açısında çok kritik hale getiren birçok kalem var. Örneğin nadir ve kritik mineraller. Teknolojik üretim için son derece hayati bu minerallerin en büyük üreticisi olan Çin, sadece bu silahını kullanarak, Trump’ın Çin ile ticaret savaşında geri atmasını ve gümrük vergilerini indirmesini sağlamıştı. Çin’in bu mineraller üzerinde tekel olmasına karşın ABD’nin en büyük güvencesi Kanada’nın kritik mineral üretimi ve stoklarıydı. Örneğin ABD, sanayisinde kullandığı alüminyumun yüzde 60’ını Kanada’dan ithal ediyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yine örneğin, Kanada, Amerikan tarımının gübre ihtiyacı için kritik ‘potas’ın dünyadaki en büyük ihracatçısı. ABD potas ihtiyacının yüzde 79’unu Kanada’dan temin ediyor. Kanada kapıyı kapatırsa ABD, diğer büyük üretici Rusya’nın kapısını çalmak zorunda.</p>
<p style="font-weight: 400;">İşte böylesi nedenlerle, sadece Kanada değil ABD ekonomisinde de ağustos ayındaki ticaret müzakere masasından yeni bir ticaret anlaşması dışında bir sonuç beklenmiyordu. Ta ki, 21 Ağustos günü Kanada Başbakanı Mark Carney, “savaşsa savaş” diyerek artık müzakere edilecek bir şey kalmadığını açıklayarak herkesi şok edene kadar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Peki ne olmuştu da Kanada, herkesin bir uzlaşma çıkacağından emin olduğu masayı öfkeyle devirmişti?</p>
<p style="font-weight: 400;">Özetle, Trump olmuştu.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Kanada’yı fiilen 51nci eyalet haline getirecek talepler</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Kanada tarafına göre, müzakerelerin başından itibaren gündemdeki her konuda uzlaşma sağlanmasından sonra tam imzalar atılacağı aşamada Trump’ın ekibi masaya ‘asla kabul edilemez’ yeni talepler getirdiler.</p>
<p style="font-weight: 400;">Peki neydi bu istekler?</p>
<p style="font-weight: 400;">Birincisi ABD, Kanada’dan başka hiçbir ülke ile ABD’den bağımsız ticaret anlaşması yapmamasını istiyordu. Yani, Trump hangi ülkeye ne gümrük vergisi uyguluyorsa Kanada da aynısını uygulayacaktı. Bu kapitülasyon, British Columbia eyalet başbakanının ifadesiyle “Kanada’yı fiilen 51’inci eyalet olmaya indirgiyordu”.</p>
<p style="font-weight: 400;">İkincisi, ABD, Kanada’nın satacağı her ürüne ve hammaddeye kendisi için rüçhan hakkı tesis edilmesini istiyordu. Yani Kanada, örneğin nadir bulunan mineralini satmak istediğinde önce ABD’ye teklif etmeliydi. Sadece ABD’nin almak istemediklerini satabilirdi. Bu satışı da ilk talepteki gibi sadece ABD’nin ticaret kurallarına göre yapabilirdi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kanadalıların kabul edilemez bulduğu üçüncü talep ise ABD’nin, Kanada’nın kamu kuruluşlarına ‘Kanada malı kullan’ zorunluluğu getiren yasasının kaldırılmasını istemesiydi. Örneğin bu yasa nedeniyle Kanada’da bir köprü yapılacaksa Kanada’da üretilmiş çelikle yapılması zorunlu. Aslında ABD dahil birçok ülkenin benzeri yasaları var. Ama ABD, gümrük vergilerinin kalkmasına bağlı olmaksızın bunun derhal kaldırılmasını istiyordu. Bu açıkça Kanada sanayinin ölümü demekti. Kanadalılar haklı olarak, “oto parçası üreten sanayimizi öldürdükten sonra Trump’ın oto parçalarına gümrük vergisini yüzde 15’e indirmesinin bize ne faydası olacak” diye sormaktan kendilerini alamadılar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu üç talebin ‘kolonyal ekonomi’ mantığına sahip olduğu açık. Ama Kanada’yı bunlardan bile daha fazla rahatsız eden bir talep daha vardı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Trump yönetimi, Kanada’nın iki resmi dilli sistemini sona erdirmesini ve Fransız dilini koruyan yasalarını değiştirmesini istiyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Talep ilk bakışta ekonomik bir gerekçeye sahipti. Buna göre ABD, Kanada’ya içerik, mal ve hizmet satan ABD şirketlerine, İngilizce dışında bir dili zorunlu kılan yasalarını iptal etmesi istiyordu. Kanada yasaları, ülkede satılacak mal ve hizmetlerde İngilizcenin yanı sıra Fransızca kullanım kılavuzu içerik veya dil seçeneğini de zorunlu kılıyor. Örneğin Amerikan şirketleri içerik etiketlerini Fransızca da yazmak zorunda. Daha da önemlisi aynı yasa, Netflix, Prime, Hulu gibi yayın ağlarına, sadece yerel içerikleri değil Kanada’nın Fransızca konuşulan bölgelerinde, Fransız dilinde içerikleri öne çıkaran algoritmayı da zorunlu kılıyor. Aslında AB’nin de Avrupa seyirci kitlesine ulaşmak isteyen ABD yayın kuruluşlarına benzeri yerel dil ve içerik algoritması zorunlulukları getiren mevzuatı var.</p>
<p style="font-weight: 400;">ABD’de içeriğine müdahale etmedikleri medya kurumu bırakmayan Trump yönetimi, AB ve Kanada’nın bu yasal zorunluluklarını, ‘şirketlerin ifade özgürlüğü haklarının ihlali’ ve ‘ticaret bariyeri’ olarak niteliyor.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Böl ve yut politikası</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">‘İki dillilik’ konusu Kanada için birliğin temeli olan ‘kutsal kâse’ mesabesinde bir konu. Nitekim Carney, savaş ilan basın toplantısını hem İngilizce hem de Fransızca dillerinde konuşarak yapıp, bunun kendileri için müzakere edilemez bir konu olduğunu bizzat gösterdi.</p>
<p style="font-weight: 400;">ABD’nin tarihsel ‘<em>melting pot’</em> politikasına karşı Kanada başından beri mozaik entegrasyon stratejisi izledi. Ülkenin kültürel, dilsel farklılıklarını asimile etmek yerine yasalarla koruma altına aldı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bunun en önemli nedeni, ülkenin İngilizce konuşan çoğunlukla Protestan ve Fransızca konuşan çoğunlukla Katolik iki ana halk tarafından kurulmasıydı. İki halk da Eski Dünyadaki köklerine bir aidiyet hissetmiyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kanada Fransızları, yakınlık duysalar da Fransa’yı ‘anavatan olarak görmüyor. Fransızca konuşan başka bir ülke gibi görüyorlar. Ünlenmiş bir internet tespitinin de dediği gibi, onlar Kuzey Amerika’da yaşayan Fransızlar değiller, Fransızca konuşan Kuzey Amerikalılar. Amerikalıları bu saatten sonra ne kadar İngiliz yapmak mümkünse Quebec halkını da o derece Fransız yapmak mümkün.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bununla beraber, 20’nci yüzyılın ortasında Katolik toplumun sekülerleşmesiyle milliyetçi bir ayrılıkçı eğilim de güç kazandı. 1960’lı yıllardaki ayrılıkçı terörü, biri 1980’de diğeri 1995’te ‘hayır’ oyu çıkan iki bağımsızlık referandumu takip etti. Quebec’li Pierre Trudeau (Justin’in babası) gibi Fransız kökenli Kanada liderleri ayrılıkçı siyasetin bastırılmasında ve entegrasyonda önemli rol oynadılar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Son yarım yüzyılda bu sorunları yaşasa da Kanada, nüfusunun hem Fransızlardan hem de İngilizlerden oluşmasını zafiyet değil, ülkenin en büyük gücü olarak görüyor. Kendisi de Quebec kökenli bir önceki başbakan Justin Trudeau, Kanada hakkında, &#8221; <em>farklılıklarına rağmen değil, farklılıkları nedeniyle güçlenen belki de tek ülke</em>&#8221; şeklinde gururlanacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Donald Trump, Amerikan aşırı sağında yeri olan bir bakış açısıyla, Kanada’dan ayrılacak parçaları yutmanın, Kanada’nın tamamını yutmaktan kolay olacağı savına inanıyor. Nitekim, petrol eyaleti Alberta’da da ABD aşırı sağıyla dirsek temasında olan ve Kanada’dan ayrılıp ABD’ye katılma yanlısı bir ayrılıkçı hareket var. Hatta eyalette Ekim ayında bağımsızlık referandumu için çalışmalarını hızlandırdılar.</p>
<p style="font-weight: 400;">İşte Kanada, Trump’ın iki dilliliği koruyan yasaları kaldırın isteğini, Quebec’i tahrik edip ülkede yeniden ayrılıkçılık rüzgarını yükseltme artniyeti olarak okuduğu için büyük rahatsızlık duydu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ağustos ortasındaki müzakerelerde getirdikleri bu taleplerden sonra Amerikalılar Kanadalılara, “<em>bu dünyadaki en iyi ticaret anlaşması kabul etmeniz de yetmiyor, üstüne teşekkür de etmeniz lazım</em>” deyince, Başbakan Carney, Kanada heyetine derhal Ottowa’ya dönme talimatı verdi. Ertesi gün bir gazetecinin ‘<em>Neden savaşa giriyormuş gibi konuşuyorsun?</em>’ sorusuna Carney, “<em>Çünkü saldırıya uğradık. Saldırıya uğradığınızda savaştasınızdır artık</em>” diye yanıtlayacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>“ABD kurşun kalemle imza atan bir ülke”</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Kanada – ABD Ticaret Savaşında ABD’nin telafisi oldukça zor en büyük kaybı ise ‘güvenilir ticaret ortağı’ görünümünü kaybetmesi. Kanada’nın artık ABD ile herhangi bir ticaret anlaşmasına güvenemeyeceği açık.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kanada ve ABD, 1988’de serbest ticaret anlaşması imzalamış, 1990’larda bu anlaşma Meksika’yı da içine alarak NAFTA’ya dönüşmüştü. Trump, birinci başkanlığı döneminde “tarihin en berbat ticaret anlaşması” dediği NAFTA yerine ABD-Meksika-Kanada Anlaşması (USMCA) adını verdiği yeni bir ticaret düzeni önermişti. Kanada, 2018 yılında Trump’ın “ABD tarihinin en iyi ticaret anlaşması” dediği USMCA anlaşmasını imzalamıştı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Trump 2024’te ikinci kez başkan seçildiğinde ise kendi icadı olan USMCA’yı da “çok berbat bir anlaşma” olarak niteleyecek ve tek taraflı olarak ihlal ederek Kanada’ya gümrük vergisi koyacaktı. ABD, geçtiğimiz haziran ayında da tek taraflı olarak USMCA anlaşmasının uzatılmayacağını açıklayacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Trump’ın lehindeki ve aleyhindeki bütün biyografiler, onun her iki tarafa da kazandıracak bir sözleşmenin olabileceğine inanmadığının sayısız örneğini sergiliyor. Sadece bir taraf kazanabilir. Bunun için de diğer tarafın kaybetmesi şart. Trump, hayatı boyunca attığı imzaların hiçbirinin sorumluluğunu yerine getirmediği için binlerce kez mahkemelik olmuş biri. Müteahhitler, marangozlar, hatta restoranlarındaki bulaşıkçıları dahil ona iş yapan hiç kimseye vaat ettiği hiçbir şeyi vermiyor. Avukatlarına bile bunu yapıyor. Neredeyse bütün eski avukatlarının onun aleyhinde olmasının nedeni bu. Buna ‘sözleşme sanatı’ diyor Trump.</p>
<p style="font-weight: 400;">Nitekim ağustos ayındaki müzakere masasına oturduklarında Kanada tarafının en büyük kaygısı da buydu. Herhangi bir Kanadalının sosyal medya hesabında kendisiyle ilgili bir şakaya denk gelecek Trump’ın o dakika bütün ticaret anlaşmasını çöpe atmayacağından emin olmak istiyorlardı. Bu yüzden ABD tarafına “bir ticaret anlaşması kabul edip imzalarsak bunun uygulamada sürekli kalacağı konusunda bize güvence verin” talebinde bulundular. Ancak Amerikan tarafı, anlaşmayı istediği anda istedikleri şekilde değiştirme haklarını mahfuz tutacaklarını söylediler. Trump döneminde ABD’nin attığı hiçbir imzaya sadakat duygusu yaşamamasını Kanada Başbakanı Carney, “<em>Şu gerçeği gördük, ABD değişti.  ABD artık anlaşmalarını mürekkep kalem değil kurşun kalemle imzalayan bir ülke</em>” diyerek eleştirecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kanada – ABD ilişkisi geri dönülemez şekilde değişti. Kanada, doğu batı istikametinde boru hatları inşa ediyor. ABD sınırında yoğunlaşmış nüfusunu Atlantik ve Pasifik sahillerine yayacak devasa yatırımlar için düğmeye basıldı. Birçok ülke ile bağlayıcı anlaşmalar imzalanıyor. Bunlar, ABD ile Kanada arasında yeni bir ticaret anlaşması olsa da asla hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağının göstergeleri.</p>
<p style="font-weight: 400;">Peki ABD Kanada’yı hizaya getirmek için ekonomi dışında güç kullanabilir mi? Bu sorunun yanıtının detaylarına inildiğinde de bir kez daha köpek ve kirpi örneğini hatırlatacak bir manzara var.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Çılgın senaryo: ABD ordusu Kanada’ya girerse…</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Dünyanın iki ülke arasındaki en uzun sınırını, 1812 Savaşı hariç barış içinde paylaşan ABD ve Kanada arasında bir askeri çatışma olasılığı, yakın zamana kadar zırva muamelesi görürdü. Ancak, bu akıl dışı olasılık, akademide, medyada ve politikada ve hatta Kanada ordusunda -çok ihtimal verilmese de- bir senaryo olarak konuşulur hale geldi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Nitekim Kanada’nın ticaret müzakeresinden çekilmesinden sonra Trump’ın Ulaştırma Bakanı, “<em>bir ordusu bile olmayan Kanada, ABD ile ticaret savaşına girip kazanacağını sanma aptallığı sergiliyor</em>” diye konuşarak, askeri seçenek imasında bulunabildi. Bakan “yok” dese de Kanada’nın bir ordusu var. ABD ordusunun büyüklüğüyle tabii ki kıyaslanamaz ama eğitimli ve donanımlı bir ordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kanada tarafı açıktan konuşmasa da son 200 yıldır bir gün ABD’den askeri bir tehdit de söz konusu olabileceğine dönük bir reflekse sahip olageldi. Hatta ABD’ye karşı saldırı planlaması yaptıkları dönemler bile oldu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Örneğin Birinci Cihan Harbinde İngiltere’nin ABD’ye 22 milyar dolar borçlanması ve ABD’nin süper güç haline gelmesinin Kanada’yı, İngilizler ile Amerikalılar arasında yeni bir savaş alanına çevirme olasılığını yükselttiğini gördüklerinde hazırlığa girişecektiler. 1921 yılında, Kanada’nın Askeri İstihbaratı, ‘Defence Scheme 1’ adıyla ABD şehirlerini işgal planı hazırlayacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Amerikalı yazar Kevin Lippert’in ‘Kırmızı Plan Savaşı’ kitabından öğrendiğimize göre, bu aslında, ABD’nin kuzeye dönük herhangi bir askeri hareketlenmesinde, Kanada birliklerinin sınırdaki beş büyük Amerikan şehrine sürpriz saldırı ve karşı işgal planıydı. İngilizler yardıma gelinceye kadar Amerika’yı oyalama stratejisine dayanıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kanada’nın önde gelen gazetesi Globe and Mail, 2026 başında askeri kaynaklara dayandırdığı bir haberinde, Kanada ordusunun yüzyıl aradan sonra ilk kez olası bir ABD işgaline karşı direniş modelleri üzerinde çalışmalar <a href="https://www.theglobeandmail.com/politics/article-military-models-canadian-response-to-hypothetical-american-invasion/" data-saferedirecturl="https://www.google.com/url?q=https://www.theglobeandmail.com/politics/article-military-models-canadian-response-to-hypothetical-american-invasion/&amp;source=gmail&amp;ust=1790277791168000&amp;usg=AOvVaw31rJxs77uamANr0064mFtC">yaptığını yazdı</a>. Senaryo ABD’nin iki gün ile bir hafta içinde Kanada’nın bütün merkezlerini ele geçireceği kabulüne dayanıyor. Kanada ordusunun hazırladığı direniş modeli, Afganistan’daki gibi bir gerilla mücadelesi öngörüyor. Gazeteye konuşan askeri kaynaklar bunun bir askerî harekât planı olmadığını sadece bir oyun planı olduğunu özellikle vurgulama ihtiyacı hissediyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Aslında ABD’nin de 1930 yılında ‘War Plan Red’ adını verdiği bir Kanada’yı işgal planı vardı. Kırmızı kelimesi, Amerikan bağımsızlık savaşında İngiliz askerlerin kırmızı ceketli olmasına atıftı. Plan, 1935 yılında 57 milyon dolar harcanarak güncellendi. Sınıra yakın sivil havacılık görünümlü üç hava üssü inşa edildi. On binlerce askerin katıldığı tatbikatlarla Toronto, Montreal ve Quebec’in işgali prova edildi. Planın can damarı ise Boston’dan hareket edecek Amerikan donanmasının, Kanada’ya Avrupa yardımının gelebileceği Halifax’ı kapatmasıydı.</p>
<p style="font-weight: 400;">ABD’nin olası bir askeri müdahalesinde benzeri bir planın güncel versiyonu kullanması öngörülüyor. Dünyanın en büyük ve en güçlü ordusunun kısa sürede Kanada’nın önemli merkezlerini kontrol altına alabileceğini Kanadalı askeri senaryolar bile kabulleniyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">İşte Kanada’nın hazırlığı bundan sonrasına dönük.</p>
<p style="font-weight: 400;">Toronto Üniversitesinde son 20 yılda dünyadaki çatışma alanlarında çalışmalar gerçekleştiren Dr. Aisha Ahmad, Toronto National Post’a yaptığı açıklamada, birçok insanın ABD’nin askeri gücüne bakarak kolay bir zafer yanılgısı yaşadıklarını belirtiyor. <a href="https://nationalpost.com/news/canada/braid-invading-canada-would-spark-guerrilla-fight-lasting-decades-expert-says" data-saferedirecturl="https://www.google.com/url?q=https://nationalpost.com/news/canada/braid-invading-canada-would-spark-guerrilla-fight-lasting-decades-expert-says&amp;source=gmail&amp;ust=1790277791168000&amp;usg=AOvVaw2L_kr_x8wpwgiVfPIpIIfe">Ona göre</a> ABD’nin Kanada’yı işgali on yıllar sürebilecek ve nihayetinde ABD’ye yıkım yaşatacak bir gerilla savaşının başlangıcı olur.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ahmad’a göre Kanada hükümeti teslim olsa da bu kaçınılmaz. Kanada, tamamen kontrol altına alınması imkânsız devasa bir coğrafya. ABD ne kadar asker gönderirse göndersin bu vahşi, dağlık veya ormanlık coğrafyayı tamamen kontrolüne alması mümkün değil.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kanada’nın kendisi çökerken ABD’yi de yanında götürebilecek bir potansiyele sahip olması, askeri işgal senaryolarını, olasılığı oldukça düşük senaryolara dönüştürüyor. Trump çılgınlığında bir lider bile bunun farkında.</p>
<p style="font-weight: 400;">Devasa gücüne rağmen çok fazla seçeneğinin olmamasının sancısını yaşıyor Trump. İnsan gururunun sınırlarını araştıranlar için, kifayetsiz bir muktedirin kendisini istemeyen bir şeye sahip olma takıntısı kadar az şey öğreticidir.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Emlakçı Trump Kanada’ya baktığında dev bir inşaat arazisi görüyor</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Aslında 20. Yüzyılın ortalarına kadar Kanada, hiçbir emperyal gücün fethetmek isteyeceği bir coğrafya değildi. Tek stratejik değeri ABD’ye yakınlığıydı. Ama 21. Yüzyılda kendi başına stratejik bir değer kazanmaya başladı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Küresel iklim değişikliğinin tarım alanlarını daraltması, yüzölçümü bakımında dünyanın en büyük iki ülkesi de olan iki kuzey ülkesini, Kanada ve Rusya’yı gelecek 50 yılın bütün tarım projeksiyonlarının merkezine yerleştiriyor. Yüzyıl İnisiyatifi adlı Kanadalı grubun hazırladığı rapora göre günümüzde 40 milyon olan Kanada nüfusu yarım yüzyıl içinde 100 milyona yükselecek.</p>
<p style="font-weight: 400;">İkincisi, yine küresel ısınmanın bir cilvesi olarak eriyen Arktik Okyanusu, küresel gemi ticaretine çok daha kısa çok daha masrafı az bir kestirme yol kazandırıyor. Yani Kanada, küresel ticaret güzergahının en kritik ülkelerinden biri olma yolunda.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ancak şu an ve kendisi için yaşayan Trump’ın Kanada takıntısını bu ‘uzun vadeli ‘stratejik’ filtrelerden gördüğünü düşünmek yanıltıcı olur.</p>
<p style="font-weight: 400;">Tarihin en güçlü imparatorluğunun bütün dış politikası gibi Kanada politikası da, bütün dünya görüşü, gençliğinde arsa spekülatörlüğü, mafya gruplarının beton dökme yarışı ve “kim ev almış kim kat almış” hasedinde şekillenmiş bir kifayetsiz emlakçının şahsi denetiminde.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bütün hayatını arazi, inşaat, toprak satın alma üzerine kurmuş olan bu müflis kumarhane işletmecisi Kanada’ya baktığında, bir ülke görmüyor. Üzerine şahane inşaatlar, hoteller ve golf sahaları yapılabilecek dev bir arazi görüyor. Tek engel Kanada’nın bir ülke olması.</p>
<p style="font-weight: 400;">Zihin dünyası Freudian “alansal genişlemenin” en ilkel düzeyinde çalışan Trump için egemenlik, yeterince baskıyla halledilebilecek bir tapu kusuru.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yeşilçam filmlerinde Ali Şen’in oynadığı zengin karakterinin mahalleyi almak için uyguladığı politikanın benzerini görüyoruz. Mülk sahiplerini, nihayetinde evlerini satmaya ikna olacak kadar rahatsız etmek. Sularını veya elektriği kesmek… Daha da ikna olmazlarsa ‘günah ondan gitti’.</p>
<p style="font-weight: 400;">Trump’ın karakterinin fonksiyonel zihninin oluştuğu dönemde Manhattan emlak inşaat piyasasında işler sadece hukuksal sözleşme konusu değildi. Beton kartelleri, çoğu mafyanın kontrolüne girmiş sendikalar ve haraç çetelerinin paylarının da konusuydu. Bu mafya ahlakı evreninde, mıntıkanın mafyasına aslan payını vermeyen herkes, ya ‘beleşçi’ ya da ‘hırsız’ muamelesi görüyordu. Trump’ın ‘Kanada bizi yoluyor’ diye yakınması bunun tipik bir ifadesi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Tıpkı Putin’de olduğu gibi, birinin evine girip, “senin evi benim salona katmaya karar verdim, imzala” diyen bu ‘arsa simsarı’ zihnin trajedisi ise, ülkeleri, kendi emlağının kiracılarıyla karıştırmasıdır. Elektriğini kesmek, suyunu kesmek, tehdit etmek bir kiracının evini terk etmesine neden olabilir ama ulusal kimlik adlı irrasyonel kolektif eğilimde tam tersi etki yaratır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Nitekim Trump, Kanada’ya uzun süredir pek önemsemediği ‘ABD’den ayrı bir ulus olduğu’ gerçeğini yeniden hatırlatmaktan başka işe yaramadı.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>İki liberalizmin hikayesi</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Kanada ve ABD tarihi, iki ayrı ülkenin tarihinden ziyade ‘Yeni Dünya’nın, nasıl olması gerektiğine dair kadim bir tartışma aslında. Vahşi batı romantizmi üzerine kurulmuş, bireyi kendi başına bir ada gibi gören, vergiyi haraç, regülasyonu tiranlık gören, kendine yetmeyi temel ahlak edinmiş liberteryan kültür ile anarşik olmayacak kadar bireyci, baskıcı olmayacak kadar toplumcu, özgür, kapsayıcı, çoğulcu, eşitlikçi sosyal sözleşme düzeninin çatışması…</p>
<p style="font-weight: 400;">Temelinde ise, istisna müstesna çelişkisi var. ABD’nin dünyanın en müstesna düzeni olduğunu savunan Amerikan sağı, yanı başında daha müreffeh, huzurlu, başarılı bir modelin varlığına tahammül edemiyor. MAGA Hareketi ve liberteryan ABD sağı için Kanada, sadece komşu ülke değil, varoluşsal karşı argüman.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kanada tüm halkına sağlık güvenliği sunmayı, seçimlerini dramsız yapmayı başarıyor. Üstelik ifade özgürlüğü ve yargı bağımsızlığı, hukuk devleti kriterlerinde dünyanın en iyilerinden biri kalmayı başararak. Evi ve bahçesi kendimizinkinden çok daha düzenli komşuya duyduğumuz nefretin hasımlarımıza duyduğumuz nefretten büyük olması gibi bir psikoloji. Göçmenliği sorun yerine ihtiyaç olarak gören, herkese eşit sağlık sigortası sistemi, yüksek gelir vergisi ve regülasyonlarıyla Kanada’nın G7 üyeliğine kadar yükselmesi, orta sınıfını görece koruması, ABD’deki serbest piyasa doğmasını çürüten bir örneğe dönüştürüyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kanada hayal gücünün bugüne kadar en etkili kuramcısı olan edebiyat eleştirmeni <strong>Northrop Frye</strong>, 1960’lı yılların ortasında Kanada’nın daimî refleksinin, &#8220;garnizon mentalitesi” olduğunu savunmuştu. Frye’a göre, bu refleksin doğduğu erken dönem Kanada toplumu, geniş ve genellikle düşmanca bir alanla çevrelenmiş, güvenliği için kendi etrafında bir kale inşa etme eğiliminde olan küçük, kuşatılmış bir nüfustu. Bu içgüdüden doğan Kanada kültürü, dış dünyanın tehditkâr hale geldiği anlarda savunmacı bir tutuma çekiliyor ve bir teyakkuz haline bürünüyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Carney Hükümeti, sadece Kanada’nın ekonomik politikasını değil, işte bu geleneksel zihnini de değiştiriyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">‘Nostalji politika değil’ diye konuşan Mark Carney&#8217;e göre geri çekilmenin, içe kapanmanın, daha yoksul, daha sefil, daha az özgür günlerden başka bir getirisi olmayacak. Günümüz politikasında korku, muazzam derecede istimal edilen bir meta. Korkularını kader sanan toplumlar, kendi yarattıkları garnizonların içinde boğulmaya mahkûm olacaklar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Batı dünyasındaki aksi eğilime rağmen Kanada, klasik özgürlükçü, eşitlikçi ve çoğulcu değerleri yüksek sesle savunmaya devam ediyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Örneğin Kanada toplumun çoğunluğunun göçmenliği sorun olarak görmediği tek gelişmiş ülke. Bunda tabii ki devasa coğrafyadaki nüfus seyrekliğinin de konforu var. Kanadalı gazeteci Doug Saunders, ‘Maksimum Kanada’ kitabında, Kanadalıların yüzde 90&#8217;ının yaşadığı ABD sınırına yakın hattın, yani ülkenin yüzölçümünün yüzde 10&#8217;unun bile, bugünkü Hollanda&#8217;nın nüfus yoğunluğuna ulaşmadan önce 400 milyon insanı barındırabileceğine dikkat çekiyor. Ama tek neden bu değil. Nihayetinde benzeri şekilde nüfus yoğunlaşması sorunu olmamasına ABD’de göçmen karşıtı politik söylemler toplumdan destek görebildi.</p>
<p style="font-weight: 400;">İronik olarak Trump ve MAGA ise ABD’yi ‘garnizon mantalitesinin’ egemenliğine sürüklemeye çalışıyor. Kanada’nınki gibi doğal ve gerçek tehditlerden sebebiyle de değil, inanç ve köken olarak bir pür toplum yaratma amacıyla ve rüzgâr tribünü türünden hayali korkularla bu anlayış inşa ediliyor. Çoğulculuğu yozlaşma, kuvvetler ayrılığı ve hukuk devletini ise zafiyet olarak görüyorlar. Trump’ın ikinci dönemiyle birlikte ABD hızla dünyadaki etkinlik alanlarından, küresel iş birliğinden çekiliyor ve içe kapanıyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kanada Tarihi’nin yazarı Conrad Black’a göre, ABD’nin dünya sahnesinden çekilişi, aslında Kanada’ya parıldamak için eşsiz bir fırsat sunuyor. Kanada’nın parıltısı, ABD veya rakipleri gibi küresel şöhrete, ekonomik veya askeri güç olarak dünyaya hükmetme arayışına dönük değil. Aksine Kanada’nın parıltısı, özgüvenine, ekonomik istikrarına, muazzam doğal kaynaklarına, refahına ve diplomasisine dayanıyor. Herkesin örnek alacağı bir ülke yaratma potansiyelinde yatıyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Örneğin Kanada Başbakanı Carney, her fırsatta Kanada’nın ‘güvenilir ticaret ortağı’ olduğuna vurgu yapıyor. Güven, Fransız Maliye Bakanının deyişi ile, günümüz uluslararası ticaretinde herkesin peşinde olduğu en muteber değer haline gelmiş durumda.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Mus’u takip et!</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Carney’nin Kanada’ya Yatırım İnisiyatifi’nin başına getirdiği diplomat Dominic Barton, “<em>Belki de 20 yıl sonra Trump, bizi rehavetten uyandırdığı için minnetle andığımız bir lider olacak</em>” diye konuşuyor. Economist dergisi, Özgürlük Anıtını Kanada akçaağacı yapraklı tacıyla çizdiği ‘Özgürlük Kuzeye Göçüyor’ kapak dosyasında, Batı dünyasının geri kalanında ‘yerli milli’ söyleminin ve popülizmin yükseldiği bir dönemde Kanada&#8217;yı &#8220;cesaret verici bir istisna&#8221; ve liberal değerlerin, hoşgörünün, göçün ve uluslararası ticaretin bir simgesi olarak gösteriyordu. Dosyanın ara başlığı ise ‘Mus’u takip et’ şeklindeydi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kanada Başbakanı Carney, Davos’ta isyanı başlattığında ortamda bulunan birçok dünya lideri alkışlamıştı. Ama o günden beri hiçbiri alkışladıkları sözün gereğini yerine getirmeye cesaret edemedi. Mark Carney, Timur’un karşısına tek başına çıkmış Nasreddin Hoca gibi bugünlerde.</p>
<p style="font-weight: 400;">Carney, Amerika karşısında başarılı olamazsa, ülkesi ekonomik bunalımla belki de dağılmakla karşı karşıya kalacak. Başarılı olursa, ülkesi, ABD dahil dünyanın bütün populist güçleri için oldukça tehlikeli bir örneğe dönüşecek.</p>
<p style="font-weight: 400;">İşte bu nedenle, Kanada’nın hali, sadece Kanadalıları ilgilendiren bir konu değil.</p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-lazy data-secret="Sck0DQ6HX2"><p><a href="https://amerikabulteni.com/2026/09/13/ne-olacak-bu-kanadanin-hali/">Ne olacak bu Kanada’nın hali!</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="“Ne olacak bu Kanada’nın hali!” — Amerika Bülteni" src="https://amerikabulteni.com/2026/09/13/ne-olacak-bu-kanadanin-hali/embed/#?secret=n3KmyXu7Sc#?secret=Sck0DQ6HX2" data-lazy data-secret="Sck0DQ6HX2" width="600" height="338" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>
<p><!--themify_builder_static--><!--/themify_builder_static--></p>
]]></content>
		
			</entry>
		<entry>
		<author>
			<name>Amerika Bülteni</name>
					</author>

		<title type="html"><![CDATA[Ne olacak bu Kanada’nın hali!]]></title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://amerikabulteni.com/2026/09/13/ne-olacak-bu-kanadanin-hali/" />

		<id>https://amerikabulteni.com/?p=45548</id>
		<updated>2026-09-14T14:37:34Z</updated>
		<published>2026-09-13T12:05:51Z</published>
		<category scheme="https://amerikabulteni.com" term="ARŞİV" /><category scheme="https://amerikabulteni.com" term="CEMAL TUNCDEMİR" /><category scheme="https://amerikabulteni.com" term="MANŞETLER" /><category scheme="https://amerikabulteni.com" term="TARİH" />
		<summary type="html"><![CDATA[<p><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='1000'%20height='667'%20viewBox=%270%200%201000%20667%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" width="1000" height="667" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-bayrak.jpg?fit=1000%2C667&amp;ssl=1" class="tf_svg_lazy attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-bayrak.jpg?w=1000&amp;ssl=1 1000w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-bayrak.jpg?resize=300%2C200&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-bayrak.jpg?resize=150%2C100&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-bayrak.jpg?resize=768%2C512&amp;ssl=1 768w" data-tf-sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px" /><noscript><img width="1000" height="667" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-bayrak.jpg?fit=1000%2C667&amp;ssl=1" class="attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-bayrak.jpg?w=1000&amp;ssl=1 1000w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-bayrak.jpg?resize=300%2C200&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-bayrak.jpg?resize=150%2C100&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-bayrak.jpg?resize=768%2C512&amp;ssl=1 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px" /></noscript></p>&#160; CEMAL TUNÇDEMİR 12 Eylül 2026 Amerikalı Komedyen Andrew Schulz, 2023 yılındaki Sydney gösterisinde, “Çin ve Tayvan savaşa tutuşursa antlaşma gereği biz Amerikalılar ve Avustralyalılar Tayvan’ın yanında bu savaşa gireceğiz. Ama savaş başlamadan çözmemiz gereken çok ciddi bir sorunumuz var” dedikten sonra aklındaki müşkülü şu soruyla dile getirecekti: “Eğer savaşa girersek, çatışma alanında kim Çinli kim [&#8230;]]]></summary>

					<content type="html" xml:base="https://amerikabulteni.com/2026/09/13/ne-olacak-bu-kanadanin-hali/"><![CDATA[<p><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='1000'%20height='667'%20viewBox=%270%200%201000%20667%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" width="1000" height="667" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-bayrak.jpg?fit=1000%2C667&amp;ssl=1" class="tf_svg_lazy attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-bayrak.jpg?w=1000&amp;ssl=1 1000w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-bayrak.jpg?resize=300%2C200&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-bayrak.jpg?resize=150%2C100&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-bayrak.jpg?resize=768%2C512&amp;ssl=1 768w" data-tf-sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px" /><noscript><img width="1000" height="667" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-bayrak.jpg?fit=1000%2C667&amp;ssl=1" class="attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-bayrak.jpg?w=1000&amp;ssl=1 1000w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-bayrak.jpg?resize=300%2C200&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-bayrak.jpg?resize=150%2C100&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-bayrak.jpg?resize=768%2C512&amp;ssl=1 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px" /></noscript></p><p><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='798'%20height='532'%20viewBox=%270%200%20798%20532%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" data-recalc-dims="1" decoding="async" class="tf_svg_lazy aligncenter wp-image-45553" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-bayrak.jpg?resize=798%2C532&#038;ssl=1" alt="" width="798" height="532" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-bayrak.jpg?w=1000&amp;ssl=1 1000w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-bayrak.jpg?resize=300%2C200&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-bayrak.jpg?resize=150%2C100&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-bayrak.jpg?resize=768%2C512&amp;ssl=1 768w" data-tf-sizes="(max-width: 798px) 100vw, 798px" /><noscript><img data-recalc-dims="1" decoding="async" class="aligncenter wp-image-45553" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-bayrak.jpg?resize=798%2C532&#038;ssl=1" alt="" width="798" height="532" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-bayrak.jpg?w=1000&amp;ssl=1 1000w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-bayrak.jpg?resize=300%2C200&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-bayrak.jpg?resize=150%2C100&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kanada-abd-bayrak.jpg?resize=768%2C512&amp;ssl=1 768w" sizes="(max-width: 798px) 100vw, 798px" /></noscript></p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>CEMAL TUNÇDEMİR</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">12 Eylül 2026</p>
<p style="font-weight: 400;">Amerikalı Komedyen <strong>Andrew Schulz</strong>, 2023 yılındaki Sydney gösterisinde, “<em>Çin ve Tayvan savaşa tutuşursa antlaşma gereği biz Amerikalılar ve Avustralyalılar Tayvan’ın yanında bu savaşa gireceğiz. Ama savaş başlamadan çözmemiz gereken çok ciddi bir sorunumuz var</em>” dedikten sonra aklındaki müşkülü şu soruyla dile getirecekti: “<em>Eğer savaşa girersek, çatışma alanında kim Çinli kim Tayvanlı nasıl ayırt edeceğiz?</em>”</p>
<p style="font-weight: 400;">Son günlerde tarafların birbirlerinin ticari cephelerine karşılıklı fırlattıkları yüksek menzilli gümrük tarifeleriyle kızışan Kanada Amerika ticaret savaşı daha ileri boyutlara taşınırsa dünyanın geri kalanının da benzeri bir “sorunsal” yaşayacağı açık.</p>
<p style="font-weight: 400;">Dünyanın hangi köşesinden bakarsanız bakın fark etmez, Amerika ve Kanada aynı ülkeymiş gibi görünür. Aynı krallığın kaftanından çıkmış iki komşu kardeş. <strong>Robertson Davies</strong>’in 1977 tarihli Kanada Miti Kanada Gerçeği kitabındaki benzetmesiyle, Kanada, kraliçenin evde kalmış kızı, Columbia (Amerika) ise lüks yaşam hedefiyle annesine isyan ederek evden kaçmış kızı. Zenginleştiği için zamanla annesinin favori kızı haline gelmiş.</p>
<p style="font-weight: 400;">İki ülkeyi de kuranlar, ‘WASP’lar, yani Anglo Sakson kökenli Protestan beyazlar. İki ülke de 20. Yüzyılda çoğulcu bir kültüre evrildi ama ikisinde de çoğunluk hala beyazlardan oluşuyor. İki ülke çoğunluğu da İngilizcenin aynı bozuk versiyonu konuşuyor. ‘Out’ demedikleri sürece kim hangi ülkeden anlamak zor. New York’ta bir Torontoluyu yabancı sanmanız imkansızdır (Kentucky’li bile daha yabancı gelir). Albertalı Montana’da, British Columbia’lı Washington eyaletinde, Michigan sakini Ontario&#8217;da kendini evinde hissedebilir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bir başka benzerlikleri ise birbirlerini aşağılama konusundaki sınırsız hevesleri. Amerikalı ve Kanadalının beraber olduğu neredeyse her ortamda mevzunun ‘Amerikalılık’ ve ‘Kanadalılık’ tartışmasına gelmesi çok sürmez.</p>
<p style="font-weight: 400;">‘Kanada’ dediğinizde, Amerikalı ortalamasından ilk duyacağınız sözcük ‘sıkıcı’ olur. Amerikalı komedyen <strong>Robin Williams</strong> vakti zamanında, Kanada’yı, “<em>alt katında harika bir parti yaşanırken sessizliğe gömülmüş yalnız ve ihtiyar bir kadının apartman dairesi</em>” şeklinde hicvedecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kanadalılar ise sürekli ya parti yapan ya da kavga yaşayan son derece kaotik ve gürültülü bir komşuya sahip olmaktan mustaripler.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kanadalıya göre, Amerikalıların Kanada’yı sıkıcı bulması Amerikalıların bir tür psikolojik savunma mekanizması. Amerikalıların kendilerini, “biz daha kaliteli bir yaşama sahibiz” diye ikna etmeye çabasının ürünü. Kanadalılar, Amerikalılara sıkıcı görünen sosyopolitik ve ekonomik düzenlerini bir yazılım hatası değil özellikle kodlanmış bir kalite özelliği olarak görüyorlar. Bunu Amerikan kimliğinin farklı bir Kanada kimliğine çok az yer bıraktığı gerçeğiyle baş etmenin bir yolu olarak görenler de var.</p>
<p style="font-weight: 400;">Amerikalılar ise gürültüyü, özgürlüğün ve devlete bağımlı olmamanın rüzgârı ve bu rüzgârın getirdiği dinamizm olarak tanımlıyor. Kendilerinin iddiasıyla bencil değil “bireyselciler”, narsist değil “özgüvenliler”, kaba-saba değil politik doğruculuğa prim vermeyen bir “dürüstlüğe” sahipler.</p>
<p style="font-weight: 400;">Diğer bütün kimlikler gibi, ‘Amerikalılık’ da ‘Kanadalılık’ da inşası süren belirsiz ve akışkan kültürel kimlikler aslında. Amerikalılık en koyu dozunda kendisini ‘müstesna (exceptional)’ olarak tanımlıyor. Dünya uluslarının ötesi onlar. Kanadalılık kimliği de tarihsel olarak işte buradan doğuyor. “Biz Amerikalı değiliz” söylemi etrafında birleşmiş bir kimlik. Müstesnanın istisnası onlar.</p>
<p style="font-weight: 400;">‘Sıkıcılığın’, ‘gürültücülüğün’ milli kimliğin en önemli tanımları haline gelmesi boşuna değil. Freud ‘<em>küçük farklılıkların narsisizmi</em>’ diyerek literatüre geçirmiş. İki kişi arasında benzerlik ne kadar fazlaysa, aralarındaki küçük farklılıkların birbirlerine karşı kimliklerinde edindiği yer de o derece büyük olur.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kanadalı yazar <strong>Douglas Coupland</strong> da “<em>Kanada bir melodram, ABD bir trajedi”</em> derken ana farkın aslında iki ayrı kültürden değil, iki ayrı psikolojiden oluştuğunu ima ediyor. ABD 250 yıldır sürekli trajedi, sosyopolitik çatışmalar yaratıp onları çözmeye çalışıyor ve çözüm şekliyle de sürekli yenilerini yaratıyor. Bir Kanadalı yazarın deyimi ile ‘<em>bir Bastil’den diğer Bastil’e koşturan bir tarih</em>’ ABD’ninki. Toplumun bütün unsurlarını topyekûn içine alan tek tartışması 1967’de bayrağın şekli konusunda olan Kanada’nın tarihini, dünyanın geri kalanı için sıkıcı hale getiren de buydu belki de…</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Aynı kıtayı paylaşmalarına rağmen Kanadalılar kendilerine neden ‘Amerikalı’ demiyor?</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Sözün burasında bir savunma şerhi düşme ihtiyacı hissediyorum. Çoğunlukla Amerika hakkında yazan bir insan olarak yazılarımda ABD’lileri kastederken bolca ‘<em>Amerikalı</em>’ tabiri kullanan bir insanım. Ben her ‘<strong><em>Amerikalı</em></strong>’ dediğimde, kelimelerin anlamına değer veren okurlar ve dostlarım ‘Amerikalı’ ifademin yanlışlığına dikkat çekerek beni uyarıyorlar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Normalde tabii ki, Amerikalı, Alaska’dan Patagonya’ya Toronto’dan Buenos Aires’e kadar Kuzey, Orta ve Güney Amerikaların tamamındaki insanları kapsamalı. Mamafih, dünyanın her yerinde ‘Amerikalı’ dendiğinde herkes ABD’lilerin kastedildiğini anlıyor. Kanadalılar bile Amerikalı derken ‘ABD’lileri kastediyor. En azından 200 yıldır böyle.</p>
<p style="font-weight: 400;">Aslında 1800’lerin başına kadar her iki ülkede de ‘Amerikalı’ dendiğinde, sadece kıtanın gerçek yerlileri (Kızılderililer) kastediliyordu. Amerikan Bağımsızlık Savaşı sırasında, Avrupa kökenli isyancı koloniler, kendilerinin İngilizlerden farklı bir millet olduğunu vurgulama adına kendileri için de ‘Amerikalı’ tabirini kullanmaya başlayacaktılar. Yerli uluslara karşı da gerçekleşecek 1812 Savaşı ise, Avrupa kökenlilerin kendilerini yerlilere karşı da ‘Amerikalı’ olarak tanımlamalarını pekiştirdi ve bu savaştan sonra ABD’de artık tamamen ‘Avrupa kökenli Amerikalıları’ ifade etmek için kullanılır oldu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kanadalıların bu isimlendirmeyi kabulünde, Amerika adının, Avrupa kökenli olmasına karşın ‘Kanada’ adının kıtanın yerli uluslarının dilinden gelmesinin gururu da rol oynuyor olabilir.</p>
<p style="font-weight: 400;">‘Kanada’, kelime olarak yerli Irokua dillerinde ‘köy’ anlamına geliyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Sözcük olarak ‘köy’ anlamına gelen ‘kanada’nın, Türkçe’de 1930’lara kadar “köy” anlamında kullanılan, dil devriminden sonra şehir yerine kullanılmaya terfi eden ‘kent’ ve Kürtçe’de ‘köy’ anlamına gelen ‘gund’ ile benzerliğinden heyecan duyacaklar olabilir. Türkçe’ye de Kürtçe’ye de günümüzde ölü, ancak altın çağında İpek Yolunun anlaşma dili olan Soğdca’dan geçmiş. SemerKAND’ın, TaşKENT’in ve benzeri nice Asya yerleşim biriminin isim kaynağı da Soğdca.</p>
<p style="font-weight: 400;">Anlam ve ses benzerliğine rağmen ‘gund ve kent’in ‘kanda’ sözcüğü ile bilinen bir linguistik ilişkisi yok. Ama Kanada’nın yerli uluslarının, Kuzey Asya’nın derin geçmişiyle ilişkisinin bilimsel kanıtları var.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kanada’nın iki ana yerli ulus ailesi olan Irokualar ve Algonkinler, Bering Boğazı 20 bin yıl kadar önce Wisconsin Buzullaşma Çağı diye anılan dönemde donunca, bugün Saka (Yakut) ve Tuva Türklerinin yaşadığı Doğu Sibirya’dan ve Moğolistan’dan Amerika’ya geçenlerin soyundan geliyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Binlerce yıl göçebe yaşayan bu gruplar, M.Ö. 8000 civarı yani 10 bin yıl kadar önce, Kuzey Amerika’da bugüne kadar devam edegelen iklim istikrarı başladığında eriyen buzulların oluşturduğu Ontario, Michigan, Erie, Huron gibi devasa göllerin etraflarına yerleşerek uluslaşmışlar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu coğrafyaya Atlas Okyanusu üzerinden ilk erişen Avrupalılar ise 11. Yüzyılda Vikingler olmuş. Vikingler, en azından Netflix’e kadar, iletişim ve pazarlamayı önemsemedikleri için “Kanada’nın keşfi” unvanı, 16. Yüzyıl başında gelen Fransızlara kalmış.</p>
<p style="font-weight: 400;">1530’larda Fransız kâşif <strong>Jacques Cartier</strong>, bu coğrafyada keşif seyahatinde karşılaştığı ve yol tarifi almaya çalıştığı iki yerli gencin ‘kanda’ diyerek gösterdiği doğrultuyu o bölgenin genel adı sanıp günlüğüne coğrafyanın adını ‘Canada’ diye yazınca da bu isim Batı literatürüne ilk kez geçecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Aslında Cartier, seyahatin devamında, o gençlerin ‘kanda’ derken ona bugünkü Quebec Şehri’nin olduğu yere yakın Stadacona köyünü gösterdiklerini anlayacaktı. Dahası, Cartier, bugün St. Lawrence Nehri diye anılan nehir civarında yaşayan Irokua diline ve coğrafyaya aşinalığı artınca ‘Kanada’ sözcüğünün, Irokua yerlilerinin dilinde bir özel ad değil sadece ‘köy’ anlamına geldiğini de kesin olarak öğrenecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bunu öğrenmesine rağmen, coğrafyanın genel bir adının olmaması nedeniyle, Cartier, yazışma ve günlüklerinde coğrafyanın tamamı için ‘Kanada’ ismi kullanmaya devam etti.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Kanada dediğin birkaç hektar buz!</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Fransa’nın reformasyon çağında yaşamaya başladığı Protestan Katolik iç savaşı, Cartier’den sonraki yüzyıl boyunca Kanada coğrafyasına yoğunlaşmasını zorlaştırdı. Bir Protestan olan ama çoğunluğu Katolik ülkede kral olabilmek için, “<em>Paris, Katolik ayini yapmaya fazlasıyla değer</em>” diyerek Katolikliğe geçen Dördüncü Henry’e kadar&#8230;</p>
<p style="font-weight: 400;">Bourbon (Lui) familyasının babası olan Henry&#8217;nin Fransası, Hint Okyanusu ve Pasifik havzasına maliyetli Afrika geçişine alternatif olarak Kuzey Geçişi diye adlandırılan kuzey kutbu yönünden geçiş bulabilme çalışmaları sırasında, 70 yıldır unutulan ‘Kanada’yı yeniden hatırladı. Ellerinde bu iş için biçilmiş kaftan gibi bir denizcileri de vardı: <strong>Samuel de Champlain</strong>.</p>
<p style="font-weight: 400;">Champlain, Kralın kendisi gibi Protestan doğup büyümüş Katolikliğe geçmiş dolayısıyla ılımlı Katolik çizgiyle ülkedeki herkesle arası iyi biriydi. Tam 30 kez Atlantik’i geçmesine rağmen tek bir gemi bile kaybetmeyen bu büyük denizcinin tek bir kusuru vardı: Yüzme bilmiyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Champlain 1603 yılındaki yolculuğunda yıllarca uğraşmasına rağmen kolonyal yerleşim kuramadı. İngilizlerin, 1607’de Kuzey Amerika’daki ilk yerleşimi Virginia’da kurması üzerine 1 yıl sonra 1608 yazında bir kez daha geldi. Günümüzdeki Quebec şehri olacak yerleşimi kurmayı başardı ve bu yeni koloniye <strong>Yeni Fransa</strong> adını verdi. St. Lawrence nehrinin darlaştığı ve karşıya geçmeye daha kolay imkanlar yarattığı bir kısımda bulunan Quebec’in ismi, Algonkin dilinde ‘nehrin darlaştığı yer’ anlamına gelen ‘kebek’ten geliyor. Champlain, 1635’te Quebec’te ölünceye kadar koloninin köklerini sağlamlaştırdı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ne var ki, <strong>Yeni Fransa</strong> kolonisi, güneyindeki <strong>Yeni İngiltere</strong> (New England) kolonisi kadar hızlı büyümedi. 1663 başında Yeni Fransa’da 3 bin Fransıza karşı, New England’ta 50 bin İngiliz yaşıyordu. Virginia Kolonisinde ise 30 bin İngiliz daha vardı. Hollandalıların New Amsterdam kolonisinde ise (bir yıl sonra İngilizlerce ele geçirince adını New York olarak değiştirecekti) 10 bin kadar Hollandalı yaşıyordu. Bu Hollandalılar arasında yüzyıllar sonra torunları sadece New York’u değil Yeni Dünya’yı da etkileyecek Vanderbilt, Rockefeller, Roosevelt gibi aileler de vardı. Pennsylvania ve Carolina kolonileri ise henüz kurulma aşamasındaydı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Burada en ilgi çekici detaylardan biri de Yeni Fransa ile Yeni İngiltere’nin nüfus oranları. Neredeyse aynı yıl temelleri atılan iki koloninin 1’e 30 nüfus oranı yüzyıl sonra ABD ve Kanada adında iki egemen ülkeye dönüştüklerinde de 400 yıl sonra günümüzde de aynı kalacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Fransızların kıtada batıya yayılması ise İngilizlerinkinden hızlı olacaktı. Bütün Avrupa’ya kürk sağlayan kürk ticaretini sürdürmek için Wisconsin üzerinden Mississippi boyunca güneye doğru açıldılar. Bunda İngilizlerin aksine yerli uluslarla ticareti, savaşmaya öncelemeleri sebebiyle yerli müttefikler edinmeleri de rol oynadı. 1700’lerin ortasında nüfusu 50 bine ulaşan Yeni Fransa, artık Fransa’nın yardımına muhtaç duymayacak hale gelmişti. Kendi başına bir oluşum olarak yaşayabilecek durumdaydı.</p>
<figure id="attachment_45552" aria-describedby="caption-attachment-45552" style="width: 447px" class="wp-caption aligncenter"><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='447'%20height='330'%20viewBox=%270%200%20447%20330%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" data-recalc-dims="1" decoding="async" class="tf_svg_lazy size-full wp-image-45552" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kuzey-amerika-1700.jpg?resize=447%2C330&#038;ssl=1" alt="" width="447" height="330" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kuzey-amerika-1700.jpg?w=447&amp;ssl=1 447w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kuzey-amerika-1700.jpg?resize=300%2C221&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kuzey-amerika-1700.jpg?resize=150%2C111&amp;ssl=1 150w" data-tf-sizes="(max-width: 447px) 100vw, 447px" /><noscript><img data-recalc-dims="1" decoding="async" class="size-full wp-image-45552" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kuzey-amerika-1700.jpg?resize=447%2C330&#038;ssl=1" alt="" width="447" height="330" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kuzey-amerika-1700.jpg?w=447&amp;ssl=1 447w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kuzey-amerika-1700.jpg?resize=300%2C221&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2026/09/kuzey-amerika-1700.jpg?resize=150%2C111&amp;ssl=1 150w" sizes="(max-width: 447px) 100vw, 447px" /></noscript><figcaption id="caption-attachment-45552" class="wp-caption-text">(1700&#8217;lerin hemen başında Kuzey Amerika&#8217;nın koloni haritası)</figcaption></figure>
<p style="font-weight: 400;">1756’da Fransa ve İngiltere’nin Yeni Dünya’daki çıkarları için karşı karşıya geleceği ve bütün Avrupa’yı kasıp kavuracak <strong>Yedi Yıl Savaşı</strong> 1763’te Paris Antlaşması ile sonuçlandığında Fransızlar iki seçenekle başbaşa bırakıldılar. Ya kürk kaynağı Kanada’dan vazgeçecektiler ya da şeker, rom, tütün ve pamuk başta olmak üzere çok daha fazla ürünün kaynağı olan zengin Karayip kolonilerinden.</p>
<p style="font-weight: 400;">O günlerde Fransız zihnini inşa eden en etkili kalemlerden biri olan <strong>Voltaire</strong>, Candide adlı ünlü eserinde Kanada’dan “birkaç hektar buz” diye bahsedecek ve savaşmaya değer bir yer olmadığını savunacaktı. Fransız Krallığı, Mississippi’nin doğusunda kontrol ettikleri her yer gibi Yeni Fransa’yı da İngilizlere teslim etmeyi tercih ettiler.</p>
<p style="font-weight: 400;">İngilizler 1763’te ‘Yeni Fransa’yı ele geçirdiklerinde sadece adını ‘<strong>Quebec Kolonisi</strong>’ olarak değiştirdi. Toplu sınır dışı, Katolikliği yasaklama, Fransız dilini yasaklama gibi yanlışlara girmeyince Fransız toplumu da onların koruma şemsiyesi altında sorunsuz yaşamayı tercih edecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yedi Yıl Savaşı sadece Fransa’nın Kanada’yı kaybetmesine değil, İngiltere için de yakın zaman sonra Amerikan kolonilerinin sırtına yükleme yanlışlığına düşeceği dev bir borç yüküne neden olmuştu. Bu ölçüsüz vergilendirme Amerikan kolonilerinde bağımsızlık rüzgarını yükseltecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">1776 yılında Kuzey Amerika’daki 14 İngiliz kolonisinden 13’ü İngiliz Krallığına karşı ayaklanarak bağımsızlık savaşı başlattığında, 14ncü koloni olan Quebec, katılmayı reddedecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Devlet vergisi ayrılık!</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Amerikan Bağımsızlık Savaşı başladıktan sonra ve başarıya ulaştıkça 13 kolonideki İngiliz Kraliyeti yanlısı Amerikalılar kuzeye, İngilizlerin denetimindeki bölgeye göç etmeye başladı. Vergilendirmeye isyanla başlayan Amerikan bağımsızlığının en büyük ironilerinden biri ise ABD’nin kurulmasından sonra İngilizlerinkinden bile yüksek oranda vergi konulması oldu. İngilizler, vergiye isyanla kopan parçalarındaki bu ironiyi görüp kaşımaktan geri kalmadı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kanada’yı cazip hale getirmek için vergiler indirildi, üstüne bedava arazi vaat edildi. Vergiden bunalan çiçeği burnunda Amerikalılar da kuzeye göç edip İngiliz tahtı yanlısı olan Amerikalılar da katıldı. Bu kitlesel göçler bugünkü Ontario eyaletinin doğuşuna yol açacaktı. Böylece, bölgede Fransızların yanı sıra neredeyse tamamı ‘Amerika’dan kaçanlardan oluşan bir Anglo Sakson toplumu da oluştu. İngiltere bağı ve Fransız gerçeği sonraki yüzyıllar boyunca kuzey coğrafyasının benliği haline geldi.</p>
<p style="font-weight: 400;">İngiliz Krallığı, çoğunluğu oluşturan Fransız nüfusu dengelemek ve ABD’den göç eden Kraliyet yanlılarına alan açmak için Quebec Kolonisini ikiye ayırdı. ‘Kanada’ ismini arşivin tozlu raflarından bir kez daha indirerek, St. Lawrence Nehrinin okyanusa aktığı yöne atıfla <strong>Aşağı Kanada</strong> (bugünkü Quebec) ve <strong>Yukarı Kanada</strong> (bugünkü Ontario) adlarını kullanmaya başladı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Tamamen Fransızlardan oluşan Aşağı Kanada ile Anglo Saksonlardan oluşan Yukarı Kanada’nın ortak yanı ise gelenekselci sosyal yapılarıydı. Koyu Katolik muhafazakarlıkları nedeniyle Fransız Devrimine tepki olarak Fransa ile gönül bağlarını koparmış Fransızlar ile, geleneksel kraliyet düzenine bağlılıkları nedeniyle Amerikan devrimine karşı çıkarak ABD ile gönül bağlarını koparmış kraliyet yanlısı Anglosakson Amerikalıların mecburi birliği ‘Büyük Beyaz Kuzey’e karakterini vermeye başladı.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Birinci ABD – Kanada Savaşı</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">1802 yılında Napolyon, Mississippi Nehrinin batısında kalan ve büyük platonun çoğunu kapsayan Louisiana coğrafyasını <strong>Thomas Jefferson</strong>’un başkanlığı döneminde ABD’ye sattı. Artık uğraşmak istemediği coğrafyadan gelir elde etmenin yanı sıra stratejik olarak ABD’yi güçlendirme ve İngiltere’ye meydan okuyuşunu desteklemeyi hedefliyordu.  Napolyon’un Anglosakson dünyayı bölme stratejisi, yüzyıl içinde İngiltere’nin bile yörüngesine gireceği yeni bir Anglosakson dev yaratacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">1800’lerin hemen başında ABD’nin kıtada olağandışı şekilde genişlemeye ve yükselmeye başlaması Kanada’da tedirginliğe neden olacaktı. İngiltere’nin yanıtı ise Atlantik’teki ticaret yollarının denetimi sıklaştırmak oldu.</p>
<p style="font-weight: 400;">İngiliz donanmasının Atlantik’te Amerikan ticaret gemilerini tacizine tepki olarak, “İngiltere ile yeniden savaşa girelim, Kanada’yı işgal edelim” kafası ABD politikasında etkin hale gelmeye başladı. Bunlar iki ana gruptan oluşuyordu. Bazı önde gelen Jeffersoncu Demokratlar, savaşı daha çok, muhalefetteki İngiltere ile iyi ticari ilişkilerden yana muhalif Federalistleri vatan haini gösterebilmek için istiyordu. Kuzeybatı eyaletlerin yayılmacı ve ırkçı milletvekilleri ise, kendi federasyonlarını kurmaya hazırlanan Kızılderilileri yok etmek için istiyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">“Sabah çıkarsak öğlene Quebec’teyiz!” diyerek her fırsatta savaş isteyen bu gruba, barış yanlıları ‘savaş şahini (war hawk)’ adı verecek ve ‘şahin’ terimi ilk kez siyasi literatüre böylece girecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Rasyonel bir devlet adamı olan Jefferson bile, “<em>Kanada’nın işgalinin, sadece kuzeye yürüme meselesi olduğunu</em>” ifade etmekten kendini alamamıştı. Sonuçta, nüfusu 8 milyonu bulan Amerika karşısında 300 binlik Kanada ne yapabilirdi? ABD’nin üçüncü başkanı Jefferson da halefi Madison da hukuk ve diplomasi alanındaki parıltılarının aksine hiçbir askeri deneyime sahip değildiler.</p>
<p style="font-weight: 400;">Başkan Madison, 1812’de Kongre’nin çoğunluğu onay vermemesine rağmen İngiltere’ye savaş ilan etti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Amerikan orduları, öncelikle, Kanada’da İngiliz kökenli Amerikalıların yaşadığı bölgeye girdi. New Hampshire Milletvekili John Harper, “Bizi kurtarıcılar olarak alkışlayacaklar” diye konuşuyordu. Amerikan kolonileriyle aynı tarih, köken ve kültüre sahip İngiliz Kanadalıların ABD ile savaşacağına kimse ihtimal vermiyordu. Detroit ve New York’un kuzeyinde Niagara sınır bölgelerinde, kendilerinden çok daha hazırlıklı Kanada milis güçleri, İngiliz birlikleri ve yerli ulusların beklenmedik direnişi ile karşılaştıklarında Kanada’nın işgalinin ‘<em>yürüme meselesi</em>’ olmadığı ortaya çıktı. Sınır yerleşim birimlerinde komşunun kendisiyle aynı dil ve kültürden komşusuyla çatıştığı savaşlar yaşandı. Hele sivilleri birbirinden ayırt etmek imkansızdı. Pulitzer Ödüllü tarihçi Alan Taylor bu yüzden 1812 savaşını, “1812 İç Savaşı” olarak niteleyecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Amerikan ordularının komutanı William Hull’un, “Bir Kızılderili ile iş birliği yapan hiçbir beyaz esir alınmayacak, görüldüğü yerde öldürülecek” konuşması, yerlisiyle göçmeniyle Kanadalıları daha da birleştirdi. Hull, yerli Shawnee’lerin ordusunun savaş taktiklerine yenilip esir düşecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bir Amerikan birliğinin Yukarı Kanada’nın başkenti York’a (sonradan adı Toronto oldu) girerek başkenti yakmasına ise İngilizlerin tepkisi sert oldu. İngiltere, Washington DC’ye kadar gelip taze başkenti ve Beyaz Saray’ı yakarak ABD’yi uzun süre dışarıda macera aramayacağı bir psikolojiye sokacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Tamamen gereksiz bir savaş olması ve Kanada ABD sınırını değiştirmemesi nedeniyle ne Amerikalılar ne İngilizler ne de Kanadalılar sonradan bu savaştan pek bahsetmediler. Ne Amerikalılar Toronto’yu yaktıklarını ne de İngilizler Washington DC’yi yaktıklarını konuşmadılar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bununla beraber savaş, sınırın her iki tarafını da yeniden şekillendirdi. Farklı Kanada halkları savaştan kader birliğine sahip bir toplum olarak çıktılar. ABD ise aşırı özgüven ve hazırlıksızlığın bedeli olarak Kanada’yı bünyesine katmanın tarihindeki belki de en uygun fırsatını kullanamadı. Savaş boyunca 7 büyük çatışmasından 5’ini yerlilere karşı yapan ABD, yerli ulusların konfederasyonunu dağıtmayı başardı. Dağılan ve küçük kabilelere bölünen yerliler, 19. Yüzyıl boyunca alan kaybetmeye devam edecektiler.</p>
<p style="font-weight: 400;">1812 Savaşından ABD’ye tek kalan ise ulusal marşı oldu. Baltimore Harbi sırasında İngiliz donanmasının bombalayarak yaktığı Fort Henry kalesinde hala dalgalanan bayrağa tanık olan Francis Scott Key adlı bir avukatın yazdığı şiir, bir kahramanlık destanına dönüşecek, yüzyıl boyunca vatanseverliğin galeyana geldiği her ortamda, bir İngiliz taverna şarkısının melodisiyle söylenecekti. 1931 yılında da resmen ABD’nin milli marşı olarak kabul edilecekti. İroni, onca askeri zafere rağmen ABD’nin milli marşını bir hezimetten çıkarmasıydı. İroninin ironisi ise melodisinin sarhoş İngiliz askerlerinin söylediği bir şarkı olmasıydı.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Kuzeydeki cennet</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">1812’de başkenti yakılan ABD, sonraki yarım yüzyılda, nihayetinde iç savaşa kadar gidecek yakıcı sorununa, kölelik tartışmasına gömüldü.</p>
<p style="font-weight: 400;">ABD’deki kölelik tartışmasının Kanada’ya yansıması ise bu ülkeden yeni bir göç dalgası oldu. Köleliğin ABD’nin aksine Kanada’da resmi olarak yasak olması firari kölelerin kuzeye kaçmasına neden olmaya başladı.</p>
<p style="font-weight: 400;">ABD’nin ilk yarım yüzyılında, köleliğin yasal olduğu güney eyaletlerinden köleleri önce kuzeyde köleliğin yasak olduğu Amerikan eyaletlerine, oradan da yakalanıp geri gönderilme riskinin olmadığı Kanada’ya gizlice kaçıran gizli direniş sistemi, kendisine ‘Yeraltı Ray Hattı’ adını verecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">1960’lar Sivil Haklar Mücadelesinin lideri Martin Luther King Jr., 1967’de CBS’teki bir konuşmasında, güneydeki kölelerin ünlü ‘Bir gün cennete gideceğiz’ ilahilerindeki cennetin aslında ‘Kanada’ olduğunu söyleyecekti: “<em>Köle sahipleri yıllarca bu ilahiyi ahiretteki cennet sanıp masumca dinlediler.”</em> Ama, “Kuzey Yıldızını takip et, cennete varacaksın” diyen bu ilahi Kanada’yı işaret ediyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Kanadalar’ın birleştirilerek tek Kanada yapılması</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">1812 Savaşından sonra İngiliz Parlamentosu da en önemli dış sorun olarak Hindistan’a yoğunlaştığı için Kanadalar’ı çok fazla umursamadı. Koloni olduğundan beri ilk kez Kanada, herhangi bir tehdit altında olmadığı bir sürece girdi. Bu tehditsizlik Kanadaların halkına yönetimi sorgulama fırsatı doğurdu. Hem aşağı hem yukarı Kanada halkları krala biatle bir yere varamayacaklarını nihayet anlayıp 1830’larda, “hataların problemlerin hesabını soracağımız hiçbir yönetim yok” diyerek bazıları isyana dönüşen bir dizi karmaşa koparınca İngiliz tahtı yeni bir dönem başlatmak zorunda kaldı. Kanada&#8217;da bir hükümetin kurulmasını öneren 1839 tarihli <strong>Durham Raporu</strong>’nun tavsiyesiyle bir yıl sonra iki Kanada birleştirilerek ‘<strong>Kanada Valiliği</strong>’ ve bazı yetkilere sahip yerel parlamento oluşturuldu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu birleştirme planının açıkça zikredilmeyen en önemli nedenlerinden biri ise Aşağı Kanada’nın neredeyse yüzde 90’ının hala Fransızca konuşanlardan oluşmasıydı. O dönemde Kanadaki Avrupa kökenlilerin nüfusu 650 bin Fransız ve 500 bin İngiliz/İrlandalı şeklindeydi. Katolik Fransız nüfus muazzam doğum oranıyla da her geçen gün büyüyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Durham raporunu kaleme alan Baron Durham, Kanada Fransızlarını, “yeni ve ilerici dünyada eski ve durağan bir toplum” diye küçümsüyor, &#8220;eğitimsiz ve ilerlemeye direnen bir halkın mantıksız azmine sahipler&#8221; diye aşağılıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Baron Durham, gücünün zirvesindeki İngiliz yönetici sınıfının muazzam özgüveniyle şunu yazacaktı: &#8220;<em>Bunları içinde debelendikleri aşağılık durumlarından kurtarmak için onlara İngiliz karakterimizi aşılamamız lazım&#8221;</em>.</p>
<p style="font-weight: 400;">Durham ve onun tavsiyesini dinleyenler, İrlandalılara karşı üstenci tutum yanlışını Kanada’daki Fransızlar için de tekrarladılar. İngilizlerle karışınca Fransızları asimile etmenin mümkün olacağına inanıyordular. Tıpkı İrlanda’da olduğu gibi Kanada’nın sonraki 200 yıl bu inancın gerçek karşısında başarısızlığının tarihi olacaktı. Fransızlarda, içe dönük, Katolik bir Quebec milliyetçiliği, 20nci Yüzyılda ayrılma referandumuna kadar yükselecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">İki Kanada’nın birleştirilerek bir Kanada birliği oluşturulmasının amaçlamadığı en önemli sonucu ise, İngiliz veya Fransız olsun bütün Kanadalılara, kendi hükümetlerince yönetilme fikri aşılaması olacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ne var ki, ABD’nin nihayetinde iç savaşa varan kölelik tartışmasını 1865’te bitirerek güçlü bir birliğe dönüşmesi, Kanada’da yeniden, ‘Amerika bizi de yutar mı’ korkusuna sürükleyecekti. Güneydeki cumhuriyete sempatiyle bakan Fransızlar, ABD’ye katılmanın kendi dil, inanç ve kültürlerini kaybetmeye yol açacağından korkuyordu. Kanada İngilizleri ise, kaotik, başıbozuk Amerikan düzeninden hazzetmiyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Tam bağımsızlığın onları ABD’nin gücüne karşı savunmasız bırakacağının farkındaydılar. Otonom bir hükümet için bastırdılar. İngilizler de kıtada hızla güçlenen ABD’yi bir koloni ile dengeleyemeyeceğini, bir devletin varlığının gerekli olduğuna ikna oldu.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Kanada devletinin doğuşu</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">1867 Londra Konferansı hem her iki Kanada hem de Nova Scotia (Yeni İskoçya) ve New Brunswick gibi kuzey Atlantik kolonilerinin otonom bir devlette birleşmelerinin kabulüyle sonuçlandı. Birkaç yıl sonra Pasifik yakasındaki British Columbia’nın da katılmasıyla Kanada dünyanın ilk transkontinental parlamenter konfederasyonu oldu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Londra Konferansındaki tartışmalardan biri bu yeni konfederasyonun adının ne olacağıydı. ‘<em>Nova Britannia</em>’, ‘<em>Borealia </em>(Latince kuzey coğrafyası), Colonia, Norland gibi isimlerin hepsi itiraz görünce, yerli milli ‘Kanada’ adı resmi ad olarak kabul edildi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Londra Konferansına giden süreçte tartışma yaratan en önemli şeylerden biri ise başkentin neresi olacağıydı. Toronto, Montreal veya tarihi başkent Quebec şehirlerinin hepsinin itiraz görmesi üzerine sonuçta İngiliz Ontario ve Fransız Quebec’in ortak sınırındaki ‘Bytown’ seçildi. Yanıbaşındaki nehirden dolayı adı Ottawa (Algonkin dilinde ‘ticaret yapmak’ anlamına geliyor) olarak değiştirilen bu şehrin seçilmesindeki bir diğer neden de ABD sınırına görece uzaklığı ve bir işgale karşı direnme gücünü artıran coğrafik engelleriydi.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Koloniden G7 üyeliğine </strong></p>
<p style="font-weight: 400;">10 milyon kilometrekarelik yüzölçümü ile dünyanın en büyük ikinci ülkesi olan Kanada, ABD’den, Türkiye’nin yüzölçümü kadar farkla daha büyük bir ülke.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yirminci Yüzyıla kadar bir yük gibi görünen uçsuz bucaksız coğrafyasının aslında en önemli gücü olduğu daha da belirginleşti. 1920’lerden İkinci Dünya Savaşı yıllarına kadar ülkeyi büyük bir ustalıkla yöneten Başbakan MacKenzie King, 1936’daki bir Parlamento konuşmasında, “<em>Başka toplumların tarihi büyük ama bizim de coğrafyamız büyük.</em>” diye konuşacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu coğrafya her çağda önem kazanan yeni bir hammadde ile Kanada’yı her zaman ticari olarak verimli bir ülke yaptı. İlk yüzyılındaki kürk ticaretinde önde gelen ülkelerden biri olurken, sonraki yüzyıllarda en fazla rağbet gördükleri dönemlerde kereste, madencilik, tahıl, kâğıt üreticiliği ve nihayet otomobil alanlarında dünyanın en önemli ülkelerinden biri olacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">1900’lerin başında milyonlarca Avrupalı göçmen, Batı Kanada’ya göçerken, 1921 yılında şehirlerde yaşayan insan sayısı kırsal kesimde yaşayan insan sayısını geçecekti. 1947’de Alberta’da petrol bulunmasıyla dünyanın en önemli petrol üreticisi ülkelerinden biri oldu. Sonraki on yıllarda doğal gaz ve hidroelektrik enerji üretiminde de dünyanın en önemli ihracatçı ülkelerinden birine dönüşerek bir enerji devi haline geldi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yirminci Yüzyıl boyunca dünyanın geri kalanının bir devlet olup olmadığından bile tam emin olamadığı ücra bir ülkenin ekonomik ve politik başarısı çok dikkat çekiciydi. Kanadalı diplomat Stéphane Dion’un da bir defasında dediği gibi Kanada, pratikte, teoride olduğundan daha başarılı bir ülkeydi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yirminci Yüzyılın başında hala ana ülkeye kaynak sağlayan koloni görümündeyken yüzyılın sonunda çeşitlendirdiği ekonomisi ile kürenin güç odakları arasına girmişti. Dünyanın en büyük 6’ncı ekonomisi haline gelince 1976’da G6 grubuna katılacak ve kürenin en elit grubu G7 adını alacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kanada’nın nihai bağımsızlığı da bütün bu başarıların sağladığı özgüvenle gelecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;"> ‘<em>Dominion of Kanada</em> (Kanada Yönetimi)’ şeklinde resmi isimdeki ‘dominion’ ifadesi Kraliçe Elizabeth’in tahta çıkmasından sonra sessizce kullanımdan düşmüştü. Konuşma ve medya dilinde sadece Kanada kullanılır olmuştu. 1950’lerde kendine güveni yükselen Kanada artık İngiliz bayrağının korumasına ihtiyaç duymamaya başladı. 1963’te İngiliz bayrağı terk edilerek bugünkü akçaağaç yapraklı kırmızı bayrak resmi bayrak olarak kabul edildi. NATO müttefiki ABD ile yakınlaşması sürse de Vietnam Savaşına karşı çıkarak, Küba ile ilişkilerini kesmeyerek, Çin’i resmen tanıyarak ABD’den bağımsız bir devlet olduğunu da sıkça gösterdi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ve 1982 yılında kabul edilen ‘Kanada Yasası’ ile müstemleke imasına sahip ‘dominyon’ tabiri resmi isimden çıkarıldı. Kanada’nın 120 yıllık otonomluğu nihayet resmi bağımsızlığa dönüştü. 1982 tarihli Kanada Yasası, ülkede İngiliz tahtını tamamen sembolik düzeye indirdi ve Kanada Parlamentosunu ülkenin tek egemen gücü haline getirdi.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Kanada’nın sanatsal diplomasisi</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Kanadalı şair, Earle Birney, 1945 yılında yazdığı ünlü Kanada şiirinde Kanada’nın, tarihi boyunca Fransa, İngiltere ve Amerika arasındaki sıkışmışlığını şu şekilde anlatıyordu:</p>
<p style="font-weight: 400;"><em>Anne babası evli değil ve okyanus ötesinde yaşıyor,</em></p>
<p style="font-weight: 400;"><em>Yakındaki akrabaları ise mirasa konmaya pek hevesli,</em></p>
<p style="font-weight: 400;"><em>Şizofreni ihtimali göz ardı edilmiyor,</em></p>
<p style="font-weight: 400;"><em>Bu yüzden çok geç olmadan büyümeyi öğrenmeli.</em></p>
<p style="font-weight: 400;">Kanadalı yazar Conrad Black ise, “Vikinglerden Bugüne Kanada’nın Tarihi” kitabında, Kanada’nın son 200 yıllık tarihi boyunca Fransa, İngiltere ve Amerika ile ilişkilerini, bunları birbirine karşı ustaca kullandığı bir dans olarak tanımlıyor. “<em>Yüzyıllar boyunca Kanada, Britanya, Amerika veya Fransa’nın paçasını çekiştirerek, bu ülkelerin hırslarının ve birbirlerine duydukları nefretin koridorlarında gezinerek kendini korudu.</em>”</p>
<p style="font-weight: 400;">Kanada bugün hala var çünkü ilk Avrupa yerleşiminden itibaren 150 boyunca neredeyse tamamı ile Fransızdı. Amerikan Devrimine de Fransız kalacaktı. Fransa’nın desteğine sahip isyancı Amerika Kontinental Ordusu, Kanada sınırını geçip Quebec’i ele geçirmeye giderken, Fransız çoğunluğun İngiliz yönetimine karşı kendilerinden yana olacağına çok emindi. Ama hesap edemedikleri Kanada Fransızlarının, Protestan Amerikalılar hakkında derin bir şüphe duyacak kadar Katolik olduklarıydı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Amerika kurulunca ise Kanada’nın İngiliz olması gerekiyordu. Kapılarını Kraliyet yanlısı Amerikalılara açtı. Böylece onu büyük Amerikan projesince yutulmaktan koruyacak tek hamiye Britanya’ya ‘korumaya değer bir yer’ duygusu verebilirdi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Sonrasında, Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı tamamen korunmasız kalmadan İngiltere’den bağımsızlaşması gerekiyordu ki bunu 1867’de tam bağımsızlık yerine ‘otonomluğu’ tercih ederek başardı. Ancak 1940’lardan itibaren, yani ABD’nin komşusunu işgal edebilecek bir devlet aklından uzaklaşmasıyla beraber İngiltere’den bağımsızlık sürecine girdi. İngiltere’ye karşı bu süreci de ABD ile yakınlaşarak güvence altına aldı.</p>
<p style="font-weight: 400;">İşte Conrad Black kitabında bunlardan dolayı Kanada tarihini, &#8220;uzun, karmaşık, kahramanlıktan yoksun ama çoğu zaman neredeyse sanatsal bir hayatta kalma vetiresi&#8221; şeklinde tanımlıyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Devasa bir coğrafyada, az nüfuslu ve dolayısıyla askeri olarak zayıf ve halkının üçte biri de Fransız olunca Kanada, her zaman üst düzey bir diplomasi dayanmak zorunda kaldı. Kanada bu yüzden, küresel şöhrete sahip olmasalar da komşusu Amerika’dan daha fazla oranda diplomatik dehalar üretti.  Conrad Black’in tanımıyla, tamamı, “kedi ürkekliğiyle izci lideri cesaretini mezcetmiş” diplomat liderler.</p>
<p style="font-weight: 400;">Böylesi başbakanlardan biri olan MacKenzie King’in iktidarı, Kanada ile ABD’nin ekonomik ve politik olarak üst düzeyde yakınlaştığı dönemin başlangıcı sayılıyor. Dönemin gazetecisi Charles Lynch, 1970’lerden geriye dönüp baktığında King’i, “Bizi İngiliz annenin kucağından aldı Amerikalı Amcanın kucağına oturttu” şeklinde eleştirse de bugün Kanadalıların hala saygıyla andıkları bir lider.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kanada ABD yakınlaşması, 1988’lerde serbest ticaret anlaşmasıyla daha da pekişti. 1990’larda Kanadalılar çoğunlukla Amerikan televizyonları izliyor, Amerikan ürünleri tüketiyordu artık. Sınır aşırı evlilik oranları dünyadaki bütün sınırlarınkinden kat be kat fazlaydı. İki tarafta da komşu ülkeden milyonlarca insan yaşıyordu. 1999 yılında her beş Kanadalıdan biri Amerika ile federal bir birliğe girilebileceğini düşünür hale gelmişti.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Komşunda pişen sana da düşer!</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Ancak, ABD, 1990 başında Soğuk Savaştaki rakibini yendikten sonra gurunun bencilliğiyle aptallıktan aptallığa savruldu. Astronomik borçlanma, vasat politikacılar, gelir dağılımında uçurum oluşması, “sabah çıkarsak öğlene zafer ilan ederiz” kafasında ilan edilen savaşların fiyaskoları ile ABD, Kanadalılar için pırıltısını kaybetmeye başladı. Nitekim, Kanada, tarihinde ilk kez 2010’lardan itibaren Amerika’ya beyin göçü sorunundan kurtulacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Değişmeyen tek gerçek ise üç tarafı okyanus Kanada’nın, tek komşusunun hala ABD olduğuydu. Tıpkı 19. Yüzyıl sonunda Meksikalı lider Porfirio Diaz’ın, “<em>Zavallı ülkem, tanrıya çok uzak, Birleşik Devletlere çok yakın</em>” diye sızlanması gibi Kanada’nın 1940’lardaki Başbakanı MacKenzie King de ülkeyi ziyaret eden Fransız lider De Gaulle’e, ABD’nin ‘<em>ezici yakınlığından</em>’ yakınacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kanada’nın 1970’lerdeki Başbakanı Pierre Trudeau ise bu varoluşsal huzursuzluğu, “<em>ABD ile komşu olmak, bir fil ile aynı odada uyumak gibi. Ne kadar sakin ve dostça görünse de her homurtusu her kıpırdanması sizi ürpertip huzursuz ediyor</em>” şeklinde ifade edecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kanadalıların ABD’deki sosyopolitik iklime herkesten daha duyarlı olmasının nedeni bu. Nitekim Kanadalıların, Amerika hakkında en fazla kullandıkları benzetmelerden biri ‘maden kanaryası’ deyimi. Modern teknolojiden önce madenciler, galeride karbondioksit oranının tehlikeli seviyeye yükseldiğini erkenden anlamak için yanlarında kanarya kuşu taşırlardı. Kanaryanın sıra dışı davranışları veya ölmesi, ortamın zehirli gazla dolduğunu gösteren bir alarmdı. Trump’ın başkan seçilmesi olmasa da yeniden başkan seçilmesi Kanada için tam bir maden kanaryası alarmı oldu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Trump ilk zamanlar bir şizofrenik vaka gibi, aynı anda alt komşusu Meksika’ya “neden aramızda duvar yok” bağırırken üst kat komşusu Kanada’ya ise “neden aramızda sınır var” diye çemkiriyordu. Buna ve “51nci Eyalet” türü sosyal medya paylaşımlarına herkes gülerken, dönemin Kanada Başbakanı Trudeau, “bunlar şaka değil, çok ciddi bir durumla karşı karşıyayız” diyerek Kanada’nın 80 yıllık rotasını değiştirmeye başlıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kraliyete sadık kalarak kurulmuş Kanada’nın bağımsız, laik ve çok kültürlü bir parlamenter demokrasiye dönüştüğü süreçte, kraliyete isyan ederek cumhuriyet kuran ABD’nin, kral olma heveslisi bir kifayetsizin peşinde tek kültürlü, dinci feodal bir çakma monarşiye dönüşme çabası, tarih öğrencileri için çok ibret verici.</p>
<p style="font-weight: 400;">ABD’yi yöneten kadronun ABD tarihi hakkındaki cehaleti ortadayken, Kanada tarihini bilmesi beklemek naiflik olur. Nitekim sadece mevcut ticaret rakamlarına bakarak kendisini “biz olmadan yaşayamazlar” fikrine çok kaptıran Trump’ın hiç beklemediği bir şey oldu. Kanada, Çin dışında ABD’ye ‘tarife aynen tarif!’ meydan okuması yapabilen tek ülke oldu. Bu hafta itibarı ile, Kanada Başbakanın deyişi ile ‘her dolar gümrük vergisine aynı dolarla karşılık’ veren Kanada gümrük vergileri yürürlüğe girdi. Kanada-Amerika ilişkileri tarihi, 80 yıllık rotasından çıktı ve küresel etkileri de olacak yeni bir döneme resmen girdi.</p>
<p style="font-weight: 400;">(Devam edeceğim)</p>
<p style="font-weight: 400;">ABD – Kanada savaşını kim kazanır?</p>
]]></content>
		
			</entry>
		<entry>
		<author>
			<name>Amerika Bülteni</name>
					</author>

		<title type="html"><![CDATA[Trump ne yapmak nereye varmak istemektedir?]]></title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://amerikabulteni.com/2025/11/20/trump-ne-yapmak-nereye-varmak-istemektedir/" />

		<id>https://amerikabulteni.com/?p=44924</id>
		<updated>2025-11-20T20:57:05Z</updated>
		<published>2025-11-20T20:44:03Z</published>
		<category scheme="https://amerikabulteni.com" term="CEMAL TUNCDEMİR" /><category scheme="https://amerikabulteni.com" term="MANŞET" /><category scheme="https://amerikabulteni.com" term="MANŞETLER" />
		<summary type="html"><![CDATA[<p><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='1180'%20height='784'%20viewBox=%270%200%201180%20784%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" width="1180" height="784" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?fit=1180%2C784&amp;ssl=1" class="tf_svg_lazy attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?w=1180&amp;ssl=1 1180w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?resize=300%2C199&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?resize=1024%2C680&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?resize=150%2C100&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?resize=768%2C510&amp;ssl=1 768w" data-tf-sizes="(max-width: 1180px) 100vw, 1180px" /><noscript><img width="1180" height="784" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?fit=1180%2C784&amp;ssl=1" class="attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?w=1180&amp;ssl=1 1180w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?resize=300%2C199&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?resize=1024%2C680&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?resize=150%2C100&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?resize=768%2C510&amp;ssl=1 768w" sizes="(max-width: 1180px) 100vw, 1180px" /></noscript></p>Kongrenin denetiminden çıkmış devlet gücünü yargıdan da özgürleştirmek isteyen ve Orta Çağdaki gibi tek erkli hale getirmek isteyen bu iddianın, sadece demokrasi ile değil, modern devlet konseptinin kendisi ile sorun yaşadığı açık. ]]></summary>

					<content type="html" xml:base="https://amerikabulteni.com/2025/11/20/trump-ne-yapmak-nereye-varmak-istemektedir/"><![CDATA[<p><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='1180'%20height='784'%20viewBox=%270%200%201180%20784%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" width="1180" height="784" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?fit=1180%2C784&amp;ssl=1" class="tf_svg_lazy attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?w=1180&amp;ssl=1 1180w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?resize=300%2C199&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?resize=1024%2C680&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?resize=150%2C100&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?resize=768%2C510&amp;ssl=1 768w" data-tf-sizes="(max-width: 1180px) 100vw, 1180px" /><noscript><img width="1180" height="784" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?fit=1180%2C784&amp;ssl=1" class="attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?w=1180&amp;ssl=1 1180w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?resize=300%2C199&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?resize=1024%2C680&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?resize=150%2C100&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?resize=768%2C510&amp;ssl=1 768w" sizes="(max-width: 1180px) 100vw, 1180px" /></noscript></p><h2><b><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='754'%20height='501'%20viewBox=%270%200%20754%20501%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" data-recalc-dims="1" decoding="async" class="tf_svg_lazy aligncenter wp-image-44925" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?resize=754%2C501&#038;ssl=1" alt="" width="754" height="501" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?resize=1024%2C680&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?resize=300%2C199&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?resize=150%2C100&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?resize=768%2C510&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?w=1180&amp;ssl=1 1180w" data-tf-sizes="(max-width: 754px) 100vw, 754px" /><noscript><img data-recalc-dims="1" decoding="async" class="aligncenter wp-image-44925" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?resize=754%2C501&#038;ssl=1" alt="" width="754" height="501" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?resize=1024%2C680&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?resize=300%2C199&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?resize=150%2C100&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?resize=768%2C510&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/11/trum-altin-cag.jpg?w=1180&amp;ssl=1 1180w" sizes="(max-width: 754px) 100vw, 754px" /></noscript></b></h2>
<h2><b>Trump’ın Altın Çağı &#8211; 4</b></h2>
<p><strong>CEMAL TUNÇDEMİR</strong></p>
<p>20 Kasım 2025</p>
<p style="font-weight: 400;">2010’lara kadar bir demokrasiyi rayından çıkarabilecek en büyük tehdit askeri darbeydi. Özellikle Soğuk Savaş yılları askeri darbelerin altın çağı oldu. Oxford Üniversitesi politik bilim profesörü Nancy Bermeo, sonradan çokça atıf yapılan 2016 tarihli demokrasilerin tahrifi <a href="https://muse.jhu.edu/article/607612" data-saferedirecturl="https://www.google.com/url?q=https://muse.jhu.edu/article/607612&amp;source=gmail&amp;ust=1763756482013000&amp;usg=AOvVaw03WnzT7szT00AkBbkHvH2g">makalesinde</a>, askeri darbelerin 2010’larda tahtını kaybettiğini belgeliyordu. Bermeo’nun derlediği veriler, anayasal hukuk düzenlerinin artık sıklıkla demokrasiyle iş başına gelmiş siyasi liderlerce askıya alındığını gösteriyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Demokrasilerin mafyatik düzenlere dönüşmesi trendi 2020’lerde daha da hızlandı. İsveç merkezli küresel demokrasi araştırma projesi <strong>V-Dem</strong>’in <a href="https://www.v-dem.net/documents/61/v-dem-dr__2025_lowres_v2.pdf" data-saferedirecturl="https://www.google.com/url?q=https://www.v-dem.net/documents/61/v-dem-dr__2025_lowres_v2.pdf&amp;source=gmail&amp;ust=1763756482013000&amp;usg=AOvVaw0IWf2bmn0dQlXObMv1-LUe">2025 raporuna göre</a> sadece 2024 yılında adil seçim standartları 25 ülkede, ifade özgürlüğü 44 ülkede, barışçıl protesto ve toplanma hakkı 18 ülkede bir yıl öncesine göre daha da kötüleşti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Rapora göre günümüzde her dört insandan üçü artık otoriter düzende yaşıyor. Bu oran 2004’te bile yüzde 49’du. V-Dem’in gözlem altında tuttuğu 202 devlet arasında liberal demokrasi standartlarını asgari düzeyde taşıyan ülke sayısı 29’a gerilemiş durumda.</p>
<p style="font-weight: 400;">2020 yılında ölen Brezilyalı düşünür Ruy Fausto, demokrasi içinde yükselip otoriterleşen liderleri, demokrasiyi araç olarak kullanarak iktidarı ele geçirmiş diktatör anlamında “<strong>democratura</strong> (demokratör)” diye adlandırmıştı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Günümüzde birçok dünya demokrasisinin art arda demokratör üretmesi, yeni bir durumla karşı karşıya olduğumuz algısına yol açıyor. Vakıa, demokratör, demokrasinin antik çağlarından beri yüzleşmek durumunda kaldığı bir hastalığı&#8230; Antik Yunan demokrasileri bu tür liderlere ‘demagog’ adını vermişti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Alman Sosyolog <strong>Max Scheler</strong>, 1900’lerin başında, demagog lideri, “<em>demokrasinin otoimmün hastalığı</em>” olarak tarif edecekti. Otoimmün hastalık, vücudun bağışıklık sisteminin kendi sağlıklı hücrelerine ve dokularına saldırmasıyla oluşur. Yani, normalde bedenimize koruma sağlaması gereken bağışıklık sistemi, kendisi hastalığa dönüşerek organ ve dokuları koruyan hücreleri tahrip eder.</p>
<p style="font-weight: 400;">Aynen öyle de devlet gücünü millet adına denetlemekle görevli demokratik liderler de milleti devlet gücünün suistimalinden koruyan organlara, toplum adına devleti denetleyen dokulara saldırıyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Günümüz demokratörleri seçim zamanı demokrasinin başarısızlıklarını dillendirerek bu başarısızlıkların kurbanlarının desteğini alıp, iktidara geldiklerinde ise demokrasinin avantajsız insanlara güvence teşkil eden en başarılı yanlarını yok ediyorlar.</p>
<p style="font-weight: 400;">İleri demokrasi inşa etme iddiasıyla gelip demokrasinin bütün kapsayıcılığını ortadan kaldırıyorlar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yasakları sona erdireceğim diye gelip, kendi çıkar ve keyiflerine aykırı her şeyi yasaklayan bir otorite yaratıyorlar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yolsuzluğu sona erdirecekleri vaadiyle gelip, yolsuzluk ve yağmadan ganimet dağıtımı üzerine kurulu bir düzene dönüştürüyorlar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Adaletsizliğe tepkiyle yükselip, eskinin adaletsizliklerini bile aratacak çok daha adaletsiz bir düzen yaratıyorlar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Elitlere karşı milletin evlatları olarak iktidara gelip, son yüzyılın en güçlü elit sınıfını, en büyük gelir eşitsizliğini en hiyerarşik toplumsal yapısını yaratıyorlar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Politikbilim profesörü <strong>John Keane,</strong> 2009’da yayınlanan ‘Demokrasinin Doğumu ve Ölümü’ adlı kitabında, Antik Yunanlıların, demagogun egemen olduğu demokrasiyi, bir isim olan ‘<strong>demokratia</strong> (demokrasi)’ kelimesi yerine bir fiil olan ‘<strong>demokrateo</strong>’ sözcüğüyle isimlendirmesindeki erken bilgeliğe dikkatimizi çekiyor. Günümüzde maalesef unutulmuş “demokrateo” fiili, çocukların evcilik oyunu gibi, “demokrasicilik oynamak” anlamına geliyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Görüntüde demokrasi devam ediyor. Seçimler yapılıyor. Meclis yerinde duruyor. Mahkemeler yerinde duruyor. Ama hiçbiri artık sahih değil. Hepsi, oyun oynayan kişi veya zümrenin istediği yöne hareket ettirebildiği, manipüle edebildiği oyuncaklar. Halkta, elitlere karşı milli iradenin egemen olduğu, milletin gerçek egemen hale getirildiği algısı yaratılan bu demokrasicilik oyununda, aslında bütün millet çocukluktan hiç çıkamamış bir narsistin ve onun elit çevresinin güdümüne, çıkarına ve keyfine mahkûm hale getiriliyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Atina’daki demagogların ilki ve en ünlüsü <strong>Kleon</strong>’du. Roma cumhuriyetini yıkan <strong>Sezar</strong> ise tarihin belki de en ünlü demagogu olacaktı. Cumhuriyetin temel kurumu olan Senato’nun yasağını çiğneyerek M.Ö 49 yılında Rubicon’u geçtiğinde halk onu ayakta alkışlıyordu. Sadece dört yıl sonra kendisini “ömür boyu diktatör” ilan edecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">2023’te yayımlanan kitabına “<strong>Büyük Sezarlar Küçük Sezarlar</strong>” adını koyan İngiliz yazar <strong>Ferdinand Mount</strong> da kitabına “günümüz dünyasında Sezar pazarına nur yağıyor” mealinde bir tespitle başlıyor:</p>
<blockquote>
<p style="font-weight: 400;">“Sezarlar geri döndü. Büyük Sezarlar, küçük Sezarlar… Büyük ülkelerde küçük ülkelerde… Gelişmiş ülkelerde geri kalmış ülkelerde… Dünya demokrasileri, kerameti kendinden menkul yüce liderlerle dolmuş durumda. Kimi çalımlı yürüyüşüne başlamış, kimi tetikte bekliyor kimi de alçaltıcı bir düşüşün neden olduğu yaralarını sararak yeniden sahneye döneceği anı kolluyor”.</p>
</blockquote>
<p style="font-weight: 400;">Mount bunları yazdığında, birinci dönem başkanlığı kaybeden <strong>Donald Trump</strong>, Florida’ya çekilmiş yaralarını sarmakla meşguldü. Dönemdaşı birçok Sezar müsveddesinin yaptığı gibi, kaybettiği 2020 seçimini kazanmış göstermeyi başaramamıştı. ABD’nin ne ulusal ne de eyalet çapında seçim kurulu olmaması, ülke çapında seçim sonucuna etki edebilecek seçim hilesini imkânsız kılıyordu. Trump, seçim sonucunun resmileşmesini fiili zorbalıkla durdurmaya yeltenmiş ama kendi başkan yardımcısının, bakanlarının, kendi partisinin Kongre üyelerinin, kritik eyaletlerin kendi partisinden olan yöneticilerinin anayasal düzene sadık kalmayı, siyasi liderlerine sadık kalmaya tercih etmesiyle bu zorbalığı sonuçsuz kalmıştı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Birinci dönemi başarısız bir darbe girişimi ile sona eren Trump, dört yıl sonra ikinci dönem başkanlığına daha organize bir rejim darbesiyle başlayacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Trump’ın ikinci kez işbaşına gelişiyle ABD’nin sadece yönetim (administration) değil bir rejim değişikliği yaşamaya başladığı, sadece muhaliflerinin değil, Trump’ı destekleyenlerin de daha ilk günden övünerek mutabık olduğu bir tespit.</p>
<p style="font-weight: 400;">Peki Trump’ın ‘Altın Çağ’ diye adlandırdığı bu yeni dönemde ABD hangi rejime geçiyor?</p>
<p style="font-weight: 400;">Atlantic dergisi yazarı <strong>Jonathan Rauch</strong>, şubat ayında çokça ses getiren “Trump’ı anlamaya yarayacak tek terim” <a href="https://www.theatlantic.com/ideas/archive/2025/02/corruption-trump-administration/681794/" data-saferedirecturl="https://www.google.com/url?q=https://www.theatlantic.com/ideas/archive/2025/02/corruption-trump-administration/681794/&amp;source=gmail&amp;ust=1763756482017000&amp;usg=AOvVaw1ii_truH9InSz0aCs8JRih">yazısında</a>, bu soruya, “<em>Hemen akıllara geldiği gibi klasik otoriteryanizm değil</em>” diye karşılık verecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Siyaset bilimci<strong> Francis Fukuyama</strong> da 2025 mart ayında yayımlanan “<em>Dünyayı suçlular için güvenli bir yer yapmak</em>” başlıklı <a href="https://www.persuasion.community/p/making-the-world-safe-for-criminals" data-saferedirecturl="https://www.google.com/url?q=https://www.persuasion.community/p/making-the-world-safe-for-criminals&amp;source=gmail&amp;ust=1763756482017000&amp;usg=AOvVaw16ZiXNrBV2wQjHnHD3Rd34">makalesinde</a> ‘Trump faşizm inşa ediyor’ iddiasına, ‘şimdilik’ şerhi düşerek Rauch ile benzer bir itirazı dile getirecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Faşizm, nihayetinde bir ideolojiye, aynı ideolojiye adanmış bir kadroya ve sisteme dayanır. Çağımızın çoğu demokratörü gibi Trump’ın kendi şahsını da bağlayacak bir ideolojiye, sistemli bir yönetime bir kadro hareketine heves etmeyeceği açık.</p>
<p style="font-weight: 400;">Peki Trump yeni bir sistem kurmaya çalışmıyorsa ne yapmaya çalışıyor?</p>
<p style="font-weight: 400;">Hem Rauch’a hem de Fukuyama’a göre Trump’ın sahip olmak istediği şey bir sistem değil bir otorite tarzı. Ve bu otorite tarzının da akademide bir adı var: Patrimonyalizm.</p>
<p style="font-weight: 400;">Aslında, Jonathan Rauch ve Fukuyama’nın her ikisi de aynı kitaba referans vererek, Trump’ın kurmaya çalıştığı şeyi “patrimonyalizm” üzerinden konuşmanın daha doğru olacağı sonucuna varıyor. Siyaset bilimi akademisyenleri <strong>Jeffrey Kopstein</strong> ve <strong>Stephen Hanson</strong>’un, 2024 yılı ağustos ayında yayımlanan “<em>modern devlete küresel hücum geleceğimizi nasıl tehdit ediyor</em>” alt başlıklı “<strong>Devlete Saldırı</strong>” kitabı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kopstein ve Hanson, birçok gazeteci ve akademisyenin, Putin’den Modi’ye Orban’dan Netanyahu’ya dünya demokrasilerine musallat olmuş ve Trump’ın ikinci dönemi ile zirvesine ulaşan dalgayı sadece ‘demokrasiye saldırı’ olarak görülmesine itiraz ediyorlar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Onlara göre bu bakış önemli bir nüansı gözden kaçırıyor. Demokrasiyi aşındıran liderlerin çoğu seçimle işbaşına geliyor, seçimlerle güçlerini artırıyorlar. Bu liderleri sadece ‘antidemokrat’ olarak nitelendirmek, onlara oy veren kitlelerin, “<em>solcuların/liberallerin seçim kaybettikleri için kazananı antidemokrat olmakla suçlayan iki yüzlüler olduğu</em>” iddiasına kanmalarını kolaylaştırıyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Nihayetinde demokrasi, bir süre de olsa patrimonyalizm ile yola devam edebilen bir rejim. Asıl sorun, devlet gücünün, hukuka bağlı yasal ve kurumsal yapıdan, bütün sadakat ve duygusal bağın bir şahsa yöneldiği patrimonyal otoriteye transferi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Hanson ve Kopstein’in, ‘demokrasi – otokrasi’ tartışmasının dışına çıkıp resme öncelikle, “anayasaya bağlı bürokratik hukuk devleti-patrimonyal otorite” ekseninde bakma daveti bugünlerde manipülatif şekilde ‘seçimlerin yapıldığı ve muhalif partilerin olduğu bir rejime diktatörlük denir mi’ çıkmazına hapsedilen tartışmayı da doğru mecrasına taşıyor. Elbette ki demokrasinin de savunulması gerek ama ondan daha fazla, hukuk devletinin ve legal rasyonel devlet yapısının müdafaası gerekiyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Patrimonyal kavramını literatüre <a href="https://amerikabulteni.com/2025/08/28/yikilmakta-olan-devlet-duzeni/" target="_blank" rel="noopener" data-saferedirecturl="https://www.google.com/url?q=https://t24.com.tr/yazarlar/cemal-tuncdemir/yikilmakta-olan-devlet-duzeni,51329&amp;source=gmail&amp;ust=1763756482017000&amp;usg=AOvVaw1edVJhoe2X_iq-bor9epZF">Alman sosyolog <strong>Max Weber</strong> kazandırdı</a>. Bütün devlet otoritesi bir şahsa aittir. Kendisini, milletin babası gibi gören bu lidere biat üzerine kurulu bu otorite, kralların, padişahların, feodal beylerin ağaların, mafya babalarının otorite tarzıydı. Sezar’ın Rubicon’u geçerek sahip oluğu otorite tarzıydı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Muhafazakâr Siyasi Hareket Komitesinin (CPAC) bu yıl başındaki toplantısında, Trump’ın 2028’de anayasanın iki dönem sınırını tanımayıp yeniden başkan adayı olması gerektiği savıyla kendilerine “Üçüncü Dönemciler” adını veren bir muhafazakâr grup, Trump’ı Sezar kılığında gösteren bir heykeli, konferans salonunda coşkulu alkışlar arasında dolaştıracaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Destekçilerinin Sezar’ın akıbeti hakkındaki cehaletini görmezden gelsek bile bu performatif absürtlük, Trump’ın ve Trumpist kitlenin, devlet başkanlığından ne anladığı ve ne beklediğini sergilemesi açısından anlamlıydı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Max Weber&#8217;e göre sanayileşme ve kentleşmenin getirdiği karmaşık modern sorunlar ile yaygın eğitimin ve vatandaşlık konseptinin yükselttiği yeni hak ve eşitlik taleplerine, merkezinde tek bir adamın yer aldığı ve bu şahsın bütün önemli kararları belirlediği sistemin yanıt verebilmesi mümkün değildi. Nitekim parlamentoların 19. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren yükselişi de bunu gösteriyordu. Ancak, modern yaşamın karmaşıklığı, parlamentoları oluşturan 300-500 kişilik heyetlerin bile ilgi bilgi gücünün çok üzerindeydi.</p>
<p style="font-weight: 400;">İşte Weber’in patrimonyalizmin karşısına konumlandırdığı otorite olan ‘<em>rasyonel ve legal otorite</em>’ böylece doğacaktı. Yani, hukuka bağlı bürokratik işleyişe sahip gayrişahsi devlet düzeni. Kurumlar ve kurallar düzeni… 10 sene öncesine kadar “devlet” dendiğinde hepimizin aklına öyle ya da böyle gelen şey buydu. 20 Ocak 2025 gününe kadar ABD’de de iyi veya kötü hala işlemekte olan düzen buydu.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>‘Kamu’nun yükselişi</strong></p>
<p>20. Yüzyıl boyunca dünyadaki birçok demokrasi, modern devlet otoritesinin değişik dozlardaki uygulama biçimleri üzerine kuruldu. Weberyan bürokratik değerleri başarılı şekilde yaşama geçirebilen demokrasiler 1930’lardan itibaren tarihte benzeri görülmemiş ölçüde müreffeh, eşitlikçi, özgür toplumsal düzenler ile istikrarlı kamu otoriteleri yarattı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kamu sözcüğünün 20. Yüzyılda, devlet konseptinin merkezi haline gelmesi boşuna değil. Günümüzde, ‘kamu’ kavramının sadece ‘otoriteye ait’ anlamında algılanır hale gelmesi geldiğimiz noktanın bir yanılsaması aslında. Padişahlıkta da mafyada da bir otorite var. Modern devlet konseptinde ‘kamu’, basitçe ‘devlete ait’ anlamına gelmekten ziyade, herkesin gözlemine, sorgulamasına açık olmayı ve demokratik hesap verebilirliği ifade eden bir kavram. İngilizcede ‘kamu’ anlamına gelen ‘public’ sözcüğünün yüzyıllarca ‘<em>herkesin gözlemine veya kullanımına açık</em>’ anlamında kullanılmış olması bunun hatırlatıcısı. Kamu da sözcük olarak, ‘herkese ait’ anlamına geliyor ki benzeri bir açıklığı ima ediyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Anayasal kamu düzeninden farklı olarak patrimonyal otoritede ise, devlet, halkın ne gözlemine ne de sorgulamasına açık değil. Devlet, sarayın kapalı kapılarının arkasındadır. Devlet işi tamamı ile sadece hükümdarın ve yakın çevresinin nezdindedir. Resmi işlemler hakkında bilgi talep edilmesi, hesap sorulması bozgunculuktur. Resmi yanlışları hakkında halka bilgi verilmesi algı operasyonu, düşman işbirlikçiliği veya devlet düşmanlığıdır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Anayasal kamu otoritesi anlayışının doğurduğu denetim ve şeffaflık, 20. Yüzyılda, özellikle de Weberyan bürokratik değerleri başarıyla uygulayan gelişmiş ülkelerde bürokrasiyi yolsuzluğa, usulsüzlüğe, yasadışılığa bulaşmaya korkar hale getirdi. Yolsuzluk, hukuksuzluk ve yasadışılığa bulaşmaya korkan devlet bürokrasisinin varlığı ise başta politikacılar, zenginler ve şirketler olmak üzere muktedirleri çok daha dikkatli olmaya zorladı. Bu dengenin en büyük kazananı da geniş toplum oldu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yani 20. Yüzyılı, insanlık tarihinin en eşitlikçi çağı, 20. yüzyıl modern devletini de tarihteki en halk dostu devlet modeli haline getiren nedenler arasında belki de en önde geleni hukuka bağlı bürokratik kurum ve kuralların işlediği kamu otoritesiydi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Peki ne yanlış gitti?</p>
<p style="font-weight: 400;">İlk sorun bürokrasinin doğasından kaynaklanıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Bürokratik legal devletin gözden düşüşü</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Bürokrasi de tıpkı demokrasi gibi statik bir mekanizma değil. Amacına, toplumsal ve siyasi kültüre, zamanın ruhuna, siyaset, yargı ve toplumun denetimine açıklık düzeyine göre şekillenir.</p>
<p style="font-weight: 400;">İnsanları özgürleştirmeye yarayabileceği gibi insanları, robotik bir labirente hapsedip yabancılaştıran bir düzene de evrilebilir. Eşitliği yayabileceği gibi kilit bürokratik kurumların aynı elit sosyal kesim içinde kuşaktan kuşağa geçtiği yeni bir tür aristokrasi de oluşturabilir. Tocqueville’in “<em>yetkisi büyük yetkilisi küçük düzen</em>” tanımıyla özgürleştirici olabileceği gibi, hiçbir savcının yargıcın gazetecinin kapısını çalıp soru soramayacağı devletlu sınıfı oluşturarak mafyatik veya despotik bir rejimin aparatı da olabilir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Aslında bürokrasiye yüklediği bütün olumlu anlama rağmen Weber bile, denetimsiz ve sorumsuz kaldığında bürokrasinin bireysel özgürlüğü tehdit edebileceği ve insanları gayrişahsi, mantıksız ve esnek olmayan kurallardan oluşan bir “demir kafese” hapsedebileceği uyarısı da yapmıştı.</p>
<p style="font-weight: 400;">20. Yüzyılın erken dönemlerinde Çek Romancı Kafka’nın romanlarındaki karakterlerin yaşadığı çaresizliğe atıfla oluşan &#8220;Kafkaesk&#8221; teriminin anlattığı gibi…</p>
<p style="font-weight: 400;">Resmi masa ve kurumlarla dolu bir labirente hapsolmuş hissi veren işleyiş; kimsenin nüanslar için inisiyatif alamadığı gayrişahsi otorite; insana kendisini kolayca ezilebilir böcek gibi hissettiren büyük bir çark; bireysel olarak muhatap olması güç dev bir sistem&#8230;</p>
<p style="font-weight: 400;">Nazi, İtalyan ve Sovyet bürokrasilerinin ‘devletin dışında hiçbir şey olamaz’ faşizmi de Batı demokrasilerinde anti-bürokratik paranoyaları besledi.</p>
<p style="font-weight: 400;">ABD’nin 1930’larda başlayan Yeni Sözleşme (New Deal) koalisyonu çağında bürokrasinin muazzam bir hızla büyümesi ise bürokrasi eleştirilerini, hicivlerini, aleyhtarlığını daha kulak verilir hale getirdi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Örneğin İngiliz mizah yazarı <strong>Northcote Parkinson</strong>’un 1955 yılında Economist dergisinde yayınlanmış ve ‘bürokrasi neden sürekli büyüyor’ sorusuna yanıt aradığı mizahi yazının giriş cümlesinin kazandığı ani ve kalıcı şöhret gibi…</p>
<p style="font-weight: 400;">“<em>Her iş, tamamlanması için belirlenen sürenin tamamını kapsayacak kadar uzar</em>” diye yazmıştı Parkinson. Bu aslında, kimyada her gazın, mevcut hacmi dolduracak kadar genişleme eğilimini ifade eden ideal gaz yasasından esinlenmiş bir şakaydı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bugün “Parkinson İlkesi” diye anılan bu ünlü tespitini, uzun yıllar bulunduğu kamu görevinden edindiği deneyime dayanarak yapmıştı. Ona göre bürokrasiyi sürekli büyüme eğiliminde tutan iki faktör vardı. İlki, bürokratların, rakiplerinin sayısını değil kendilerine bağlı memurlarının sayısını çoğaltmak isteğiydi. İkincisi ise, memurların birbirlerine iş çıkarma eğilimi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu bağlamda bürokrasinin büyümekten asla kaçınamayacağı iddiası da gündeme geldi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Buna göre, bir sorunu çözmek için bir bürokratik yapı kurduğunuzda, bu yeni bürokratik yapının sorunu çözerken yaratacağı yeni problemler için de yeni bir bürokratik yapı daha kurmanız gerekiyordu. Akademi dünyası bu döngüyü genellikle, “<em>neden çok fazla komisyon var sorusuna yanıt bulmak için bir komisyon kurmak</em>” şakasıyla özetleyecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Büyüme eğilimi, bazı durumlarda bürokratik süreci, amacının aksine oldukça karmaşık hale getiriyor ve bazı durumlarda kendisini bir soruna dönüştürüyordu. OECD’nin <a href="https://www.oecd.org/content/dam/oecd/en/publications/reports/2010/09/why-is-administrative-simplification-so-complicated_g1g10bce/9789264089754-en.pdf" data-saferedirecturl="https://www.google.com/url?q=https://www.oecd.org/content/dam/oecd/en/publications/reports/2010/09/why-is-administrative-simplification-so-complicated_g1g10bce/9789264089754-en.pdf&amp;source=gmail&amp;ust=1763756482018000&amp;usg=AOvVaw26npTjyd0HO2O2TIHyUQhL">bir raporuna</a> başlık yaptığı, “Devlet idaresini basitleştirmek neden bu kadar karmaşık bir iş?” sorusu da bu açmazın bir ifadesi gibiydi…</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Bürokrasi de insanlardan oluşuyor</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Bürokratik işleyişe dayalı düzene tepkileri yükselten ikinci neden ise bürokratın doğasıydı. Bürokratlar da insan. Güç sahibi politikacıların ezici çoğunluğu gibi bürokratların ezici çoğunluğu da yetkisini suistimale açıktır. Çürütücü iklimini bulduğunda hemen yozlaşmaması mümkün değil.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yine, yapılacak işin kalitesi de bürokratın donanımı ile yeniden öğrenme kabiliyetiyle, değişimi anlama kapasitesiyle doğru orantılıdır. Yaşam boyu öğrencilik ve kendini sürekli yenileme, maalesef, herkesin sahip olduğu bir kalite değil. Paterson İlkesi ile aynı dönemde gündeme gelen “<strong>Peter İlkesi</strong>”, bu açıdan bürokratik düzene dönük en popüler hicivlerden biri olacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Peter İlkesi, kendisini ‘hiyerarşiyolog’ olarak tanıtmayı seven Kanadalı eğitmen <strong>Laurence Peter</strong>’ın, “<em>Hiyerarşik bir organizasyonun her üyesi, kifayet etmeyeceği seviyeye kadar terfi eder</em>” tespitine dayanıyordu. Bu ilkenin kastettiği şuydu ki hiyerarşik bir organizasyonunda işinde başarılı her görevli bir üst mevkiye terfi eder. Ta ki, bir mevkide başarısız olana kadar. Artık terfi etmeyip o mevkide kalmaya devam eder. İşte bundan dolayı da her organizasyon, zamanla, organizasyondaki her birimin başında, kendi konumunda başarısız olduğu için bir üste terfi etmeye ehil olmayan ayrı bir kifayetsizin oturduğu bir yapıya dönüşmekten kaçınamaz.</p>
<p style="font-weight: 400;">Amerikalı sosyolog <strong>Robert Merton</strong> da 1957 yılında yayınlanan Sosyal Teori ve Sosyal Yapı kitabındaki birçok eleştirisiyle ‘bürokratların insan olması’ gerçeğinden doğan sorunlara dikkat çekiyordu. Örneğin, ‘eğitimli yetersizlik’ kavramını gündeme taşıyordu. Sadece belli bilgi ve şartların eğitimini almış bürokrat, ufku bu mevcut bilgi ve bakışla sınırlı olduğu için değişen şartlar ve yeni durumlar karşısında yetersiz kalırdı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Merton’un gündeme getirdiği sorunlardan biri ise, hepsi aynı eğitimin filtresinden geçmiş bürokratların “aşırı uyum” körlüğü yaşamalarıydı. Bu körlük, farklı sosyal grupları görmezden gelmekten alternatif bakışlara kapanmaya kadar çok sayıda soruna yol açabilirdi. Ama en önemlisi bürokratların bir bürokratik işleyişe aşırı odaklanarak o bürokratik işleyişin kurulma amacını sıklıkla gözden kaçırabilmesine, araçları amaç gibi görmelerine neden olabilirdi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Katı kuralları ve inceleme prosedürleri nedeniyle, bürokrasinin değişen sosyal ekonomik koşullara uyum ağırlığı da bir başka eleştiri konusuydu. Bu yavaşlık, aslında istikrar ve öngörülebilirliğe neden olmayı amaçlayan planlı bir tasarımdı. Ama teknolojik, ekonomik ve sosyal değişim hızının 1970’lerden sonraki olağanüstü artışı bu yavaşlığı belli alanlarda dezavantaja dönüştürdü.</p>
<p style="font-weight: 400;">Hantallık, kaynak israfı, yeniliklere kapalılık, nüansız işlemlerin mağdur ettiği kesimler büyüdükçe akademide, medyada, sosyal kültürde bürokratik devlete dönük eleştirilerin sesi de yükseldi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Weber ile hayat ve saygınlık bulan “bürokrat” terimi, daha 20. Yüzyılın ortalarında bir tenkit nitelemesine dönüşmeye başlamıştı bile.</p>
<p style="font-weight: 400;">Örneğin, Ludwig Von Mises, 1944 tarihli ‘Bürokrasi’ adlı çalışmasında, bürokratı, “<em>rekabete dayalı bir düzende asla başarılı olamayacak kifayetsiz uzman</em>” şeklinde genelleştirerek aşağılıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bürokratı aşağılama yarışı 1970’lerde, ‘bürokratların yatakta bile berbat oldukları’ iddiasına kadar ulaştı. Siyaset bilimci Ralph Hummel, 1977’de yayınlanan Bürokratik Deneyim kitabında, yaptıkları işin kişiliklerine etkisinden dolayı bürokratların sevme veya sevişme yeteneklerinin köreldiğini, yatakta da robotlaştıklarını iddia ediyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bazen bel atına inse de bürokrasiye karşı bütün bu entelektüel, akademik, siyasi ve toplumsal teyakkuz hali aslında bürokrasinin gücünü dengeleyici ve denetleyici bir işlev görmesiyle oldukça yararlı bir işleve sahipti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Örneğin ABD Kongresi, böylesi tepki ve eleştirilerin tetiklemesiyle 1946 yılında, 20. Yüzyılda çıkardığı en dönüştürücü reformlarından ikisini kabul edecekti. Bunlardan <strong>İdare Hukuku Usul Yasası (APA)</strong> idarenin bütün iş ve kararlarına yargı denetimi getirecekti. <strong>Yasama Faaliyetini Yeniden Organize Yasası</strong> ise, Kongre’ye hemen her konuda bürokratik kurum ve yöneticileri, ilgili oldukları Kongre komitesi önünde mülakata, sorgulamaya ve hatta soruşturmaya tabi tutma yetkisi vererek güçlü bir Kongre denetimi getiriyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Sonraki on yıllarda Bilgi Edinme Hakkı Yasasından, Whistleblower Yasasına (<em>devletteki yanlışları, yasadışılıkları, suistimalleri medya veya savcılara sızdıran memurların kariyerini ve kişiliğini koruma yasası</em>) kadar farklı düzenlemelerle medyanın denetim gücü de tesis edilecekti. Buna sendikalardan barolara kadar hak örgütlerinin güçlendirilmesi de eklendiğinde bürokrasi üzerinde sivil toplumun doğrudan denetimi daha da pekişecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Modern devlet düzenine karşı kutsal ittifak</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Ne var ki 1970’lerde bürokratik modern devlet düzeni karşıtlığında yıkıcı bir ittifak yapısı oluşmaya başladı. Birbirinden farklı amaçları ve çıkarları olan bazı sosyal, siyasal ve ekonomik çıkar grupları, ortak düşman gördükleri ‘bürokratik işleyişe sahip modern devleti’ sona erdirme gayesinde buluştu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu ‘kutsal ittifak’, motivasyon kaynakları itibarı ile kabaca üç gruba ayrılıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Birincisi bürokratik işleyişe sahip devlet düzenine ideolojik saiklerle karşı olan liberteryanlardı. Onlara göre bürokratik regülasyon ve denetim insanın ve piyasanın özgürlüğüne bir prangaydı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Modern devlet otoritesine karşı kutsal ittifakın ikinci grubunu, vergi, denetim ve regülasyondan kurtulma peşindeki milyarderler ve şirketler oluşturuyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Modern devlete karşı kutsal ittifakın en gürültülü ve kalabalık grubu ise bağımsız bürokratik işleyişe sahip demokratik düzene dini ve sosyo-kültürel saiklerle karşı olan gruptu. Hristiyan dincilerden, kültür milliyetçilerine ve beyaz ırkçılara kadar uzanan bir yelpazeye sahipti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Irkçı ve kültür milliyetçisi grupları besleyen en önemli şey sosyal değişimlerin neden olduğu korku ve paranoyalardı. 20. yüzyılda bürokratik işleyişe sahip devlet düzeni sayesinde demokratik vatandaş eşitliği topluma yayıldıkça 1960’lardan itibaren dünya demokrasileri daha heterojen kimlikli hale gelmeye başladı. Önce köylerden kentlere, ardından az gelişmiş ülkelerden çok gelişmiş ülkelere kitlesel göç de bu heterojenliği hızlandıran bir etki yaratıyordu. Daha önce toplum içinde olup da karanlıkta kalmış yerli (indigenous), etnik, inanç kimliklerinin vatandaşlık yetkilerini kullanmaya başlayarak kamusal alanda daha görünür hale gelmesi de çoğunluk kimliği mensuplarının iptidai asabiyet korkularını depreştiriyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">“Bizden bir lidere, bizimle aynı inancı, soy kimliğini, dili, kimliği, sosyal sınıfı paylaşan dışlayıcı bir babaya sarılma” fikri, herkesin hakkını koruyan bir devlet fikrinden, vatandaş eşitliğine gerçekten inanan kapsayıcı hukuk devleti fikrinden daha cazip hale geldi.</p>
<p style="font-weight: 400;">1960’larda temeli atılan Çoğulcu-Eşitlikçi-Kapsayıcı (DEI) politikaların koyduğu kotalar nedeniyle, kadınların ve eşcinselliğini saklamayanların da önce iyi üniversitelerde ardından önemli kamusal görevlerde görünmesine yol açması da 19. Yüzyıl sonunda kadınların oy hakkı mücadelesi sırasında olduğu gibi ‘erkeklik kayboluyor’, ‘aile yok oluyor’ korku dalgasını bir kez daha yükseltecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Hristiyan dincilerin, bürokratik işleyişe sahip devlet düzenine duyduğu antipatinin ana nedeni ise laiklikti. Kamu yetki ve hizmetlerinin hiçbir dinin lehinde kullanılamaması ilkesi, çoğunluk inancını kamusal alanda resmi otorite olmaktan çıkarıyordu. Kamu yetki ve hizmetlerinin hiçbir dinin aleyhinde kullanılamaması ilkesi ise çoğunluk inancından veya dini yorumundan farklı inançların da kamudan çoğunluk inancıyla eşit muamele görmesine yol açıyordu. Devletin, çoğunluğun dini olan Hristiyanlığı kayırmaması, kamuda diğer inançlarla eşit muamele görmek, Hristiyancı çevrelerde ‘mağduriyet’ söyleminin mâkes bulmasına yol açacaktı. “<em>Kamu kurumları veya kamu personeli açıktan ‘Hayırlı Noeller (Merry Christmas)’ bile diyemiyor, bu Hristiyanlık düşmanlığıdır</em>” veya “<em>Amerika bir Hristiyan ülkesi ama okullarda çocuklarımız açılış duası bile yapamıyor</em>” gibi söylemlerle “<em>öz yurdunda garipsin öz vatanında parya</em>” temalı ağıtlarla gelişen bu laik devlet karşıtlığı son 50 yılda önemli bir sosyal taban kazandı. Laiklikten kurtulup ABD’yi yeniden Hristiyan ülke yapmanın yoluysa laikliğin uygulayıcısı olan legal bürokratik düzenden kurtulmaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>‘Küçük devlet’ fikrinin yükselişi</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">ABD’de modern devlet karşıtı ittifakı oluşturan bütün gruplar, 1970’lerde ‘modern devlete’ karşı cihada başladıklarında hala nicelik olarak azınlıktaydılar. Geniş toplumda hala saygınlığa ve güvene sahip bürokratik devlet düzenini yok etme iddiası yerine, toplumda daha kabul görecek ‘devleti küçültme’ söylemine sarıldılar. Muhafazakâr kanaat önderi <strong>Grover Nordquist</strong>’in o günlerde ifadesiyle, “<em>küvette boğulabilecek kadar küçük bir devlet</em>” iddiasındaki bu kutsal koalisyon, 1980’lerin başında Reagan’ın başkanlığıyla hayalini kurdukları momentumu nihayet yakaladı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Reagan yönetimi, ABD’nin yedinci Başkanı Andrew Jackson’un kuvvetler ayrılığına iptidai yorumunu (bir önceki yazıda detayını okuyabilirsiniz), ‘<strong>yürütme erkinin birliği teorisi</strong> (Unitary Executive Theory) adıyla yeniden gündeme getirdi. Yani yargı erki mahkemelerden, yasama erki Kongreden oluşur. Devletin geri kalan tamamı yürütme erkidir dolayısıyla da yürütme erkinin başı olan başkanın tam emrinde olmalıdır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yürütme Erkinin Birliği teorisi sonraki onyıllarda, yargıdan, özerk kurumlara kadar birçok kurumu siyasallaştırmaya, taraf haline getirmeye başladı.</p>
<p style="font-weight: 400;">1980’lerde yükselen özelleştirme ve regülasyonsuz hale getirme politikaları ise, birçok kamu hizmetini, sonraki on yıllarda orta sınıflar için erişilebilir olmaktan çıkaracaktı. Orta sınıf eridikçe, gelir uçurumu derinleştikçe ve fırsat eşitsizliği yaygınlaştıkça kamusal düzene güven de eriyecekti. Yüzyılın başında halk yığınları, kendilerine fayda getirmeyen bu düzeni yıkmayı vaat eden popülist seslere kulak kabartmaya başlayacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">2000’lerde dünyada medya teknolojisi ve düzeninin radikal şekilde değiştiği bir dönem olması da böylesi popülist seslere avantaj sağlıyordu. Sosyal medyanın, denetimsiz, önyargılara hitap eden kısa mesajları, nüansları ve ilkeleri olan geleneksel gazeteciliğin yerini alıyordu. Bu yeni iletişim kültürü, basit açıklamaya, siyah beyaz netliğine sahip, iptidai, duygusal retoriklere dayalı söylemlere sahip mesajları öne çıkarırken, rasyonel, derinlikli, uzun vadeli program ve politika konuşmalarını duyulmaz hale getirecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Devletin yapıbozumu</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">‘Küçük devlet’ iddialı mahcup söylem 2010’ların sonunda yerini modern devletin tamamen bitirilmesi açık vaadine bıraktı. Trump’ın en önemli danışmanlarından biri olan <strong>Steve Bannon</strong>’un, Muhafazakâr Siyaset Aksiyon Komitesi’nin (CPAC) 2017 yıllık toplantısında yaptığı konuşmada “<em>asıl hedefimiz devletin yapıbozumu</em>” diye konuşmasından beri ‘devletin yapıbozumu’ olarak adlandırılan süreç başladı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bütün bu hoşnutsuzluk, paranoya ve öfke dalgasında yükselen popülist liderler gibi Trump’ın da bürokratik legal devlete duyduğu antipatinin, bu hareketi doğuran kutsal ittifakın “küçük devlet”, “liberteryanizm”, “milliyetçilik” vs gibi sistemsel veya ideolojik motivasyonlarıyla bir ilgisi yok. NY Times yorumcusu Ezra Klein’in “<em>devlet başkanlığı yapamayacak kadar zayıf karakterli oldukları için hükümdar olmaya çalışıyorlar</em>” dediği tüm demokratörler gibi Trump da iki temel motivasyonla bağımsız bürokratik işleyişe sahip devlet fikrinden nefret ediyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Birincisi, hukuk, regülasyon ve denetim, iktidardaki gücün dostları olacak konseptler değil. Devlet gücüne siyasi çıkardan bağımsız hukuk, regülasyon ve denetim uygulandığı sürece kendisini asla güvende hissedemez.</p>
<p style="font-weight: 400;">İkincisi ise ailesini ve sadık arkadaşlarını iktidar nimetlerinden ölçüsüzce yararlandırmak, muhaliflerini ise göstere göstere cezalandırmak istiyor. Trump’ın, başkan olmaktan bütün anladığı işte bu güce sahip olabilmek. Siyasi etkiden bağımsız denge denetleme sisteminde bunu yapamaz.</p>
<p style="font-weight: 400;">Peki Trump neden ilk döneminde değil de şimdi yapabiliyor?</p>
<p style="font-weight: 400;">Aslında yapmak istedi. Örneğin, memurları topluca tasfiyenin yollarını araştırdı. Ancak Devlet Memurları Kanunu gibi kanunları aşamadı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Elbette ki o kanunlar bugün de yürürlükte ama bugün artık yerinde olmayan bir şey var: “Kanuna toplumsal saygı”. Kanunlar, bir yerde yazılı oldukları için kendiliğinden güçlü faktörler değil.</p>
<p style="font-weight: 400;">Mark Twain’in Gilded Age romanında karakter Philip Sterling’in dediği gibi, “<em>Kanun bütün gücünü, kanuna herkesin uymasını dini bir farz gibi görecek vatandaştan alır. Hiçbir hukuk düzeni, vatandaşlar, kanunun asıl muhafızının kendileri olduğu düşüncesini akıllarında tutmuyorsa ayakta kalamaz</em>”.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kanunlara uyulması, 2010’ların sonunda siyasetin ve halkın çoğunluğunun hala duyarlı olduğu bir endişeydi. Trump beş yıl sonra ikinci kez başkanlığa yürüdüğünde ise arkasında, kanunların sadece muhalifler ve göçmenler için var olduğuna inanan, kendilerinden olanların her türlü kanunsuzluğunu ise vatansever cesareti olarak alkışlamaya hazır bir seçmen tabanı, parti grubu ve kifayetsiz muhterislerden oluşan bir kadrosu vardı.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Bakanların öncelikli görevi bakmamak</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Her demokratör gibi Trump da kurumlara değil sadece şahıslara güven duyabildiğinden, danışmanlarının, bakanlarının sadık bürokratlarının görev aldıkları alanda birer derebeyi gibi güçlenmesine kapı aralıyor. Yeni rejimde bu yüzden bakanlık yok artık sadece bakan var.</p>
<p style="font-weight: 400;">Şahsı dışında bir ‘kamu otoritesi’ istemeyen Trump’ın bakanlardan öncelikli beklentisi ise bakanlıklarının bakmamalarını sağlamaları.</p>
<p style="font-weight: 400;">Trump’ın ikinci döneminde bakan olarak seçtiği isimlerin en ortak özelliğinin, ya görev yaptıkları bakanlığın yapması gereken işleri sevmeyen, ya da bu işleri yapmayacağına dair söz vermiş ve hatta bazılarının, bakanı oldukları bakanlığın var olmasını bile istemeyen insanlar olmaları tesadüf değil.</p>
<p style="font-weight: 400;">Çalışanların haklarını korumak için kurulmuş Çalışma Bakanı, bakanlık çalışanlarının dörtte birini gerekçesiz işten kovarak başladı. Çalışanları, iş sözleşmesinin iki bağımsız tarafından biri olarak tanımlayan çalışan dostu yönetmeliği hem de 1 Mayıs günü iptal etti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Adalet Bakanı, koltuğunu, adalet terazisinin bir kefesine yerleştirerek bakanlığını Trump’ın şahsi avukatlık bürosuna dönüştürmüş durumda.</p>
<p style="font-weight: 400;">Eğitim Bakanı, eğitim bakanlığının varlığına karşı. Bakanlığı tamamen kapatmaya çalışıyor. Büyük ölçüde de başardı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Sağlık Bakanı, sadece aşılara değil, modern tıbba ve bilime de karşı. Aynı anda hem gıda, ilaç ve sağlık endüstrisi etrafında her türlü komplo teorisine sözcülük yapıyor, hem de bu endüstrilere dönük bütün regülasyon ve denetimi kaldırıyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Savunma Bakanı Pete Hegseth, ‘savunma’ sözcüğünden nefret ediyor. Bakanlığının adını anayasaya aykırı şekilde ‘Savaş Bakanlığı’ şeklinde adlandırıyor. Cenevre Sözleşmesi veya ABD’nin Savaş Suçları Yasası gibi uluslararası veya ulusal savaş kurallarını “savaş kazanmamızı imkânsız hale getirdiği için kurtulmamız gereken yükler” olarak nitelendiriyor. Modern devlet zamanında oluşmuş legal güç &#8211; ölümcül güç (lethal) dengesinden vazgeçilmesi ve feodal dönemde olduğu gibi sadece ölümcül bir güç olmaya odaklanılması gerektiğini Senato mülakatında bile gizlemiyor: “<em>Askerlerimiz, düşmanlarımızı ezip geçmeli ve yollarına yasaların hukukçuların çıkmayacağından emin olmalı</em>”.</p>
<p style="font-weight: 400;">Siyasi ve akademik kariyeri, görev yaptığı bakanlığın kurumsal hafızasını, uluslararası hukuku görmezden gelemeyeceğini düşündüren Dışişleri Bakanı Marco Rubio bile, 200 yıllık modernleşme çağında oluşmuş bütün uluslararası hukuk ve diplomasi kurallarını tehdit ilan eden anlayışa itirazsız biat etmiş durumda. “Bizim başkan manyak, ne yapacağı belli olmaz, ona göre” tehdidi üzerine kurulmuş sığ, öngörülemez ve kabadayı bir dış politikanın sözcüsü konumunda. Amerikan diplomasisinin, Oval Ofis’te “Ne vereceksin abine! Ne vereyim abime!” amiyane pazarlığına indirgenmesini izlemekle yetiniyor.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>‘Derin devlet’in tasfiyesi!</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Bürokratik işleyişe sahip modern devlete karşı savaşan kutsal ittifak, daha önceleri ‘administrative state (idari devlet)’ veya ‘establishment (müesses düzen)’ diye andığı devlet düzenini, 2010’larda ‘bürokratik oligarşi’ diye isimlendirmeye başlamıştı. İktidara gelip devlete dönüştükleri Trumpian çağda ise ‘<em>derin devlet</em>’ adını kullanmaya başladılar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Trumpist jargonda ‘derin devlet’, askeri, istihbari veya finans güçlerini ifade etmiyor. Nitekim bu odakların Trump döneminde tarihlerinin en denetimsiz, en keyfi, en yolsuz dönemlerini yaşayacağı görülüyor. Trump ve yandaşları ‘derin devlet’ derken, bağımsız soruşturma, denetim ve regülasyon kurumları ile bağımsız federal yargıçları kast ediyorlar. Yani modern hukuk devletini var eden kurumları…</p>
<p style="font-weight: 400;">IRS, FBI, FED, SEC, FCC gibi kurum ve kurullar, zaten, varlık nedeni olan görevlerini yerine getirmesi, sadece ve sadece, siyasi iktidardan veya partizan görüşten bağımsız olmalarıyla mümkün olabileceği için özerk şekilde kurulmuşlardı. Bu kurumları, devlet yetkililerinin, büyük şirketlerin, bankaların suistimallerine karşı halkın güvencesi ve dostu haline getiren de bu özerk yapılarıydı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Örneğin, soruşturma ve inceleme başlatma yetkisine sahip iki kurum, Gelir Vergisi Dairesi (IRS) ile Federal Soruşturma Dairesi (FBI).</p>
<p style="font-weight: 400;">IRS bağımsız olduğunda, mali bilgilerinizin, devletin diğer kurumlarından ve siyasi iktidardan gizli tutulacağını bilirsiniz. İktidarı eleştirdiğinizde maliyecilerin işyerinizin kapısına dayanmayacağından emin olabilirsiniz.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu iki kurumun soruşturma ve inceleme yetkilerinin siyasi iktidarın değil yasaların hizmetinde olduğundan herkesin emin olması ve böylece kamusal düzene güvenin devam etmesi ancak bu kurumların siyasi tarafgirlikten korunmalarıyla mümkün.</p>
<p style="font-weight: 400;">Hatta kendi kariyerlerini belli bir siyasi kadronun iktidarda kalmasına bağlı görmesinler diye bu iki kurumun başına atananlara, kabine üyelerinden farklı olarak başkan değişimi ile sınırlı olmayan bir görev süresi getirilmişti. Normalde FBI Başkanları 10 yıllık ve IRS başkanları ise 5 yıllık süre için göreve geliyor. 60 yıla yakın süredir Demokrat veya Cumhuriyetçi başkanların tümü bu norma uydu ve kendilerinden önceki başkanın seçtiği FBI veya IRS başkanıyla çalışmayı sürdürdü.</p>
<p style="font-weight: 400;">ABD tarihinde FBI Başkanının 10 yıllık görev süresi dolmadan kovulması sadece iki kez gerçekleşti. İkisinde de Başkan, Donald Trump’tı. Trump, ilk başkanlığında, görev süresi hala dolmamış olan James Comey’i kovup yerine Christopher Wray’ı atayarak, federal soruşturmaların siyasetten bağımsızlığı teamülünü yerle bir etti. 2020’de başkan seçilen Joe Biden, Trump’ın teamüle aykırı şekilde FBI Başkanı olarak atadığı Wray çalışmayı dört yıl boyunca sürdürerek teamüle yeniden hayat vermek istedi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ne var ki Trump, ikinci başkanlığına da 5 yıl önce kendisinin bu göreve getirdiği Christopher Wray’ı kovarak başladı. Yerine, 2020 seçiminin hileli olduğunu ilan ettiği kitabına ‘<strong>Kral’a Kumpas</strong>’ adını koyan, kitabında Trump’tan ‘<strong>King Donald</strong>’ diye bahseden, komplo teorisyeni <strong>Kash Patel</strong>’i FBI Başkanı olarak atadı. Trump Patel’den beklentisinin kendisine muhalif olanları soruşturmak olduğunu sosyal medyadan açıkça ifade edebiliyor. Patel ise buna uyacağını yine adeta trol gibi kullandığı sosyal medya hesabından açıkça sergileyebiliyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yine bizdeki RTÜK’ün mukabili olan Federal İletişim Komisyonu da (FCC), ABD Başkanının, bu kurulu, muhalif TV kanallarını cezalandırma aparatı haline getirememesi veya hükümet çizgisinde tek sesli bir medya düzeni kuramaması için başkandan bağımsız, partiler üstü bir kurul olarak tasarlanmıştı. FCC’nin, iktidardan bu bağımsızlığı sayesinde, Amerikan halkı, resmî açıklamaların gizlediği gerçeklere, farklı düşüncelere, perspektiflere ve bilgilere erişim imkanına sahip olabiliyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Trump ise kurulun başkanlığına, “2025 Projesi” adlı muhafazakâr eylem planında FCC Dosyasının yazarı olan Brendan Carr’ı atadı. Muhafazakâr aleyhtarı yayın yapan medya kurumlarının cezalandırılması gerektiğini açıktan savunan Carr, kurum tarihinde görülmemiş şekilde yayınlarını beğenmediği kanalları frekans iptali ile tehdit ederek yayınlarını Trump’ın istediği doğrultuda yapmaya zorluyor. Yüksek Mahkeme’nin hukuka sahip çıkacağından emin olmadıkları için de birçok ana akım medya kurumu frekans, lisans iptali gibi tehditlerle yapılan baskıya boyun eğmeye başlamış durumda.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yine Merkez Bankası (FED) başkanın ekonomik politikalarının imajı için günü kurtarma aparatı değil, ülke ekonomisinin ve parasının uzun vadeli istikrarını koruması için bağımsızdır. Trump ise, aldığı bir kararın hemen bolluk bereket yarattığı algısı yaratabilmek için FED’in yetki ve rezervlerini kullanmak istiyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Trump, daha başkanlığı devraldığı hafta, bir gecede, kamu kurumlarında yolsuzluk, usulsüzlük ve israfı denetleyen 17 sayıştay müfettişini topluca işten kovarak, büyük ihaleler açan kamu kurumlarını her türlü yolsuzluk ve israfa açık bir karanlığa boğdu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Herhangi bir soruşturmada kendi istediği yönde karar almayan federal savcıları aynı gün meslekten kovuyor. Atadığı savcılar, göreve başlar başlamaz Trump’ın hedefe koyduğu şahıslar aleyhine soruşturma başlatmaktan çekinmiyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Trump, kendisine, bakanlarına ve politikalarına karşı açılmış davalarda karşı tarafa avukatlık hizmeti veren avukatlık şirketlerine devlet ambargosu koydu. Bu firma avukatlarının kamu kurumlarına bilgi almak için girişlerini veya kamu kurumlarına hukuk hizmeti sözleşmesi yapmalarını yasakladı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yine Trump, modern devleti ayakta tutan denetim, inceleme ve soruşturma kurum ve kurullarının yanı sıra bütün kamu bürokrasisini, ‘devleti küçültme’, ‘verimliliği artırma’, “devlete yerleşmiş ‘woke’çu haşere sürülerini tasfiye” gibi somut olarak belirlemesi güç iddialarla gerçekleştirdiği tasfiyelerle her geçen gün eritiyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bürokrasi, sadece ‘memurlar’ demek değil. Onların yaptığı iş ve işlemleri de kapsayan bir terim bu. Dolayısıyla toplu memur tasfiyesi, devletten sadece bir grup insanı değil, onların yaptığı bütün işi de tasfiyedir. Buradaki nüans, kamuoyunun dikkatini o işin ne olduğundan çok, DEI torpillileri, Woke’çular, lunatik solcular, komünistler, dinsizler, milletin düşmanı küreselciler gibi söylemlerle yaftalanan memurların kendisine odaklamak.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Bürokrasinin eskisinden çok daha güçlü ve dokunulamaz olması</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Bir diğer gözden kaçan nüans ise, “devletin küçültüldüğü” ve “vatandaşın atanmışların sultasından kurtarıldığı” yalanı. Trump da tüm demokratörler gibi, bürokratik oligarşiyi yıkıyorum iddiasıyla gelip, halk için, eskisi ile kıyaslanamayacak oranda dokunulamaz ve güçlü bir bürokrat sınıfı oluşturuyor. Örneğin düne kadar FBI hakkında her türlü aşağılayıcı mizahı yapabilen komedyenler, her türlü iddiayı çekincesiz hemen haberleştiren gazeteciler bugün iki kez düşünüyor. ABD’de ilk kez vatandaşlar federal devlet kurumlarını sosyal medyada eleştirmeye çekiniyor. Vatandaş, kendisine kimlik soran maskeli ve üniformasız şahıslara kim olduklarını soramıyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Milletvekilleri ve Senatörler, Kongre önünde mülakata veya sorguya çağırdıkları bakan ve bürokratlara sordukları hiçbir somut soruya yanıt alamıyor. Atanmış bakan ve bürokratlar, halkın temsilcisi milletvekili ve senatörleri hem de kameralar önünde aşağılayıp, polemiğe girebiliyor. Göçmenlik polisleri (ICE) bile milletvekillerini itip kakıp yerlere atabiliyor ve hatta tutuklamaya kalkabiliyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Trumpist düzende üst düzey bürokrat olmak, Kongre üyesi olmaktan çok daha güçlü bir konuma geldi. Dünyanın en zengin adamının bile siyasete girmeye karar verdiğinde ‘senatör’, ‘milletvekili’ olmak yerine, yasal mevzuatı bile olmayan nevzuhur bir kurumda (DOGE) danışman unvanlı bir bürokrat olmayı tercih etmesi yeni rejimin çarpıcı göstergelerinden biriydi.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Patrimonyal rüya: Tek erkli devlet</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">ABD Anayasası, modern devlet konseptine uygun olarak, milli iradenin tecelligahı olan Kongreyi devletin merkezine yerleştiriyor ama yeni rejimde yasama erki, üyelerinin, sosyal medyaya içerik üretme peşinde olduğu bir performans sahnesine dönüşmüş durumda. Öyle ki Trump, kendinden önceki bütün başkanların aksine yemin töreni konuşmasına Kongre’den tek bir yasa beklentisini bile dahil etmemişti. “Başkanlığın ilk 100 günü” geleneği, 1933’te göreve başlayan F.D. Roosevelt’in ilk günde Kongre’den her biri çıkarması yıllar alabilecek dev reformlar getiren 15 yasa çıkarmasına öncülük etmesiyle başlamıştı. Trump ise ilk 100 gününde sadece kararnameler yayınladı. Bütçe gibi zorunlu yasalar dışında Kongre üyeleri ile muhatap olmak istemiyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">9 üyesinden 6’sı muhafazakâr olan Yüksek Mahkeme’nin çok büyük oranda Trumpist yönde kararlar vermesi nedeniyle şimdilik yüksek yargıya açıktan savaş açmış değil. Ama çoğu anayasa ve yasaya açıkça aykırı kararnamelerini iptal eden federal mahkemeleri, solcu lunatik yargıçların egemenliğinde, milli iradeyi hazmedemeyen odaklar olarak yaftalamaktan çekinmiyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yeni rejimin koridorlarında “mahkeme kararlarını tanımama” sesleri bile yükseliyor. Başkan Yardımcısı JD Vance şubat ayında X platformunda, “<em>yargıçlar, yürütme erkinin meşru gücünü denetleme yetkisine sahip değil</em>” diye yazarak 1803’te tesis edilen yargısal denetimi reddetme cüreti gösterecekti. Vance yine aynı günlerde, “<em>Başkan Trump bütün orta düzey bürokratları da kovup yerlerine bizim arkadaşları yerleştirmeli. Eğer mahkemeler bunu iptal etmeye kalkarsa da Yedinci Başkan Andrew Jackson gibi mahkemelere, “buyurun kararınızı uygulayın, bakalım nasıl uygulayacaksanız!” diye meydan okumalı</em>” diye konuşabilecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kongrenin denetiminden çıkmış devlet gücünü yargıdan da özgürleştirmek isteyen ve Orta Çağdaki gibi tek erkli hale getirmek isteyen bu iddianın, sadece demokrasi ile değil, modern devlet konseptinin kendisi ile sorun yaşadığı açık.</p>
<p style="font-weight: 400;">İşte Jonathan Rauch’tan Hanson ve Kopstein’e kadar birçok gazeteci ve akademisyenin, patrimonyalizmin karşıtının demokrasi değil, &#8220;bürokratik sürece sahip modern hukuk devleti&#8221; olduğunu savunması bundan. Dolayısıyla bu dalgayla yüzleşmek, yalnızca sandıkta kazanmaya çalışarak değil, aynı zamanda demokrasinin sıklıkla ihmal edilen üç ön koşulu etrafında yeniden birleşmekle mümkün: Hukukun üstünlüğü, liyakate dayalı bağımsız kamu hizmeti ve vatandaş eşitliği.</p>
<p style="font-weight: 400;">Hanson ve Kopstein, bürokratik işleyişe sahip hukuk devletini müdafaanın, Trump’tan hemen önceki statükoyu muhafaza şeklinde anlaşılmamasının önemine de dikkat çekiyorlar. Bu yüzden de devlete veya bürokrasiye son yarım yüzyılda getirilen haklı eleştiri, itiraz ve isyanların hepsini ‘modern devlet karşıtlığı’ olarak görmüyorlar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Hanson bir röportajında, “Sovyet planlama ekonomisi üzerine yıllarca akademik çalışma yapmış insanlar olarak aşırı bürokrasinin hem ekonomik büyümeye hem de bireysel özgürlüklere oluşturabileceği tehdidi biliyoruz” diyor ve ekliyor:</p>
<p style="font-weight: 400;"><em>“Ama sorun şu ki, devlet gücünün kötüye kullanılmasını dizginleme yönündeki anlaşılır talep, dünya çapında modern devletin kendisini devirmeyi amaçlayan bir harekete dönüştü. Bu yönelim, itirazlarımızın umduğu sonuçlara ulaştırmaz bizi. Aksine devlet gücünü, devleti şahsi mülkleri olarak gören hanedanlıklara teslim edecek. Bu da uzun vadeli sosyal güvenliğimiz, refahımız ve emniyetimiz üzerinde hesaplanamaz büyüklükte tahribe yol açacak.”</em></p>
<p style="font-weight: 400;">Hanson’a göre bürokrasinin performansı, çapı, başarısızlığı her zaman tartışmaya açık olmalı. Ama anayasaya bağlı tarafsız bürokrasinin varlığı ise, eğer istenen padişahlık değilse, tartışmaya asla açık olmamalı.</p>
<p>20. Yüzyıl boyunca hiçbir siyaset bilimci patrimonyal otorite tarzının kamu idaresine böylesine ciddi bir geri dönüş yapacağına ihtimal vermiyordu. Amerikan devlet düzenindeki çözülmenin hızının şaşkınlık verici olmasının nedenlerinden biri de bu. Stephen Hanson ise bu hızlı demokratik çözülmeye hem kamu düzenlerinin hem de toplumların hazırlıksız yakalanmalarının en önemli nedeninin, modernleşme hakkında algı yanlışlığı olduğunu kaydediyor: “<em>Bir devlet, bir toplum ve bir kamu düzeni bir kez modernleşti mi, bu bir daha geri döndürülemez yanılgısı.</em>”,</p>
<p style="font-weight: 400;">Hanson, tarafsız bürokrasiye sahip modern devleti, soluduğumuz havaya benzetiyor. Sadece bir kez nefes alamasak öleceğimiz halde havanın öneminin hiç farkında olmuyoruz. Bir şeyler ters gitmedikçe varlığını unutuyoruz.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bazı tarihçiler 19. Yüzyılın 1914 yılında bittiğini kabul eder. Economist dergisinin, &#8220;Trump’ın ikinci kez seçilişiyle 20. Yüzyılın bittiği&#8221; tespiti bu atfıyla ilginçti. Eski düzen yıkıldı ama yeni bir düzene geçildiği de yok. Dönemin ABD Başkanı <strong>Franklin D. Roosevelt</strong>’in 1930’larda demokrasilerin art arda faşist lider üretmesine yeni dünya düzeni denmesine itirazındaki gibi, “<em>Bu ne yeni ne de düzen!</em>”.</p>
<p style="font-weight: 400;">Trump ilk başkanlığında ‘Altın Çağ’ olarak 1980’li yılları gördüğünü söylüyordu. 2020’lerin başında Amerika’nın yeniden dönmesi gereken harika dönem, 1950’li yıllar oldu. Ardından 1920’leri övmeye başladı. İkinci başkanlığına başladığında “o harika dönemin” 1890’lar olduğunu söyledi. Yani Gilded Age’ın (Altın Kaplama Çağın) en zirvede yaşandığı yıllar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ancak son 10 ayda tanık olduklarımız 1890’lar yani Gilded Age çağı Amerika’sının bile Trump’ın sahip olmak istediği patrimonyal otorite için yeterli olmayacağını gösteriyor. “Trump’ın altın çağı” düzeni, diğer bütün demokratörlerin rüyası gibi, modern devletten önceki düzeni ifade ediyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Küresel demokrasi üzerine çalışmalarıyla bilinen Stanford Üniversitesi Profesörü Larry Diamond, Francis Fukuyama ile katıldığı bir podcast sohbetinde, “Önümüzdeki dört yıl içerisinde, 19. yüzyılın sonlarından, yani Gilded Çağından bu yana görmediğimiz türden, şaşkınlık verici boyutlarda bir yolsuzluk ve ahbap-çavuş kapitalizmi orjisine tanık olacağımız görülüyor” diye konuştuğunda Fukuyama şerh düşmekten kendisini alamayacaktı:</p>
<p style="font-weight: 400;">“Gilded Age çağından çok daha beter olacak”.</p>
<p><strong>Cemal Tunçdemir</strong>&#8216;i <a href="https://x.com/CemalTdemir" target="_blank" rel="noopener">Twitter&#8217;dan takip edebilirsiniz</a></p>
<h2><strong>SERİNİN DİĞER YAZILARI</strong></h2>
<p><a href="https://amerikabulteni.com/2025/03/31/trumpin-altin-cagi/" target="_blank" rel="noopener">Trump&#8217;ın Altın Çağı -1</a></p>
<p><a href="https://amerikabulteni.com/2025/04/10/trumpin-altin-cagi-2/" target="_blank" rel="noopener">Trump&#8217;ın Altın Çağı -2</a></p>
<p><a href="https://amerikabulteni.com/2025/04/27/trumpin-altin-cagi-3/" target="_blank" rel="noopener">Trump&#8217;ın Altın Çağı &#8211; 3</a></p>
<p><a href="https://amerikabulteni.com/2025/08/28/yikilmakta-olan-devlet-duzeni/" target="_blank" rel="noopener">Yıkılmakta Olan Devlet Düzeni</a></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content>
		
			</entry>
		<entry>
		<author>
			<name>Amerika Bülteni</name>
					</author>

		<title type="html"><![CDATA[“Yıkılmakta olan devlet düzeni”]]></title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://amerikabulteni.com/2025/08/28/yikilmakta-olan-devlet-duzeni/" />

		<id>https://amerikabulteni.com/?p=44725</id>
		<updated>2025-10-05T22:29:12Z</updated>
		<published>2025-08-28T17:41:03Z</published>
		<category scheme="https://amerikabulteni.com" term="ARŞİV" /><category scheme="https://amerikabulteni.com" term="CEMAL TUNCDEMİR" /><category scheme="https://amerikabulteni.com" term="MANŞETLER" />
		<summary type="html"><![CDATA[<p><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='2040'%20height='1344'%20viewBox=%270%200%202040%201344%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" width="2040" height="1344" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?fit=2040%2C1344&amp;ssl=1" class="tf_svg_lazy attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?w=2040&amp;ssl=1 2040w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?resize=300%2C198&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?resize=1024%2C675&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?resize=150%2C99&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?resize=768%2C506&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?resize=1536%2C1012&amp;ssl=1 1536w" data-tf-sizes="(max-width: 2040px) 100vw, 2040px" /><noscript><img width="2040" height="1344" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?fit=2040%2C1344&amp;ssl=1" class="attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?w=2040&amp;ssl=1 2040w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?resize=300%2C198&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?resize=1024%2C675&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?resize=150%2C99&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?resize=768%2C506&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?resize=1536%2C1012&amp;ssl=1 1536w" sizes="(max-width: 2040px) 100vw, 2040px" /></noscript></p>Ego’nun id ve süper ego arasında dengeleyici rolü oynaması gibi bürokrasi de siyasi irade (id) ile hukuk devleti (süper ego) arasında dengeyi sağlayan mekanizmaydı. Ego yok olduğunda süper ego’nun id üzerindeki yönlendirici gücü de yok olurdu.]]></summary>

					<content type="html" xml:base="https://amerikabulteni.com/2025/08/28/yikilmakta-olan-devlet-duzeni/"><![CDATA[<p><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='2040'%20height='1344'%20viewBox=%270%200%202040%201344%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" width="2040" height="1344" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?fit=2040%2C1344&amp;ssl=1" class="tf_svg_lazy attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?w=2040&amp;ssl=1 2040w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?resize=300%2C198&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?resize=1024%2C675&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?resize=150%2C99&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?resize=768%2C506&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?resize=1536%2C1012&amp;ssl=1 1536w" data-tf-sizes="(max-width: 2040px) 100vw, 2040px" /><noscript><img width="2040" height="1344" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?fit=2040%2C1344&amp;ssl=1" class="attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?w=2040&amp;ssl=1 2040w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?resize=300%2C198&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?resize=1024%2C675&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?resize=150%2C99&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?resize=768%2C506&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?resize=1536%2C1012&amp;ssl=1 1536w" sizes="(max-width: 2040px) 100vw, 2040px" /></noscript></p><p><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='824'%20height='543'%20viewBox=%270%200%20824%20543%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" data-recalc-dims="1" decoding="async" class="tf_svg_lazy wp-image-44726 aligncenter" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?resize=824%2C543&#038;ssl=1" alt="" width="824" height="543" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?resize=1024%2C675&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?resize=300%2C198&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?resize=150%2C99&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?resize=768%2C506&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?resize=1536%2C1012&amp;ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?w=2040&amp;ssl=1 2040w" data-tf-sizes="(max-width: 824px) 100vw, 824px" /><noscript><img data-recalc-dims="1" decoding="async" class="wp-image-44726 aligncenter" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?resize=824%2C543&#038;ssl=1" alt="" width="824" height="543" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?resize=1024%2C675&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?resize=300%2C198&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?resize=150%2C99&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?resize=768%2C506&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?resize=1536%2C1012&amp;ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/devlet-burokrasi.jpg?w=2040&amp;ssl=1 2040w" sizes="(max-width: 824px) 100vw, 824px" /></noscript></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>CEMAL TUNÇDEMİR</strong></p>
<p>28 Ağustos 2025</p>
<p style="font-weight: 400;">2025 yılı başında Davos Zirvesinin bir katılımcısı, insanlığın ulaştığı noktanın konuşulduğu zirvenin iki gündeminin ‘<em>yapay zekâ (AI) teknolojisi</em>’ ve ‘<em>Trump</em>’ olmasının ironisine dikkat çekmişti. Türümüzün ateşi evcilleştirmesinden beri gezegende sahip olduğu zekâ tekelini gönüllü olarak paylaşacak düzeyde ilerlemenin ve özgüvene erişmenin somut göstergesi ile, türümüzün toplu yaşamayı öğrenmesinden beri dönem dönem hep aynı uçuruma yuvarlanmasına yol açmış evrimsel paranoyanın, iptidai korkuların, asabiyyetin vücut bulmuş hali iki gündem.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu baş döndürücü ilerlemenin ve bu baş döndürücü irticanın yollarının kesişmesi, ironisine yakışır bir hamakat üretmekte gecikmedi. ABD Başkanı, yapay zekâ marifetiyle üretilmiş ve kendisini “Kral”, “Papa” veya “Süpermen” gibi gösteren fotoğraf ve videoları hem de Beyaz Saray resmî hesaplarından paylaşmaya başladı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Trump’ın yeniden Beyaz Ev’e yerleşmesiyle Amerikan başkanlığında tuhaflıklarla karşılaşacağımızı herkes bekliyordu. Buna rağmen son sekiz ayda tanık olduklarımızın düzeyini çok az kişi tahmin edebilirdi.</p>
<p style="font-weight: 400;">ABD Başkanı, modern bir cumhuriyette olması gereken bir cumhurbaşkanı gibi değil. “<strong>Game of Thrones</strong>” dizisindeki <strong>Kral Joffrey</strong> gibi hareket ediyor. Canı ne isterse, şahsi çıkarına ne uygunsa onu çekinmeden yapıyor. Çocukça kaprisleri, anlık öfkesi, anlık neşesi, egosunu okşayacak bir fotoğraf karesi ülkenin en hayati kararlarına yön verebiliyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ağzına geleni çekinmeden konuşabiliyor. Örneğin aralarında kadın ve çocukların da olduğu binlerce kişilik muhafazakâr dinleyici grubuna dakikalarca golf efsanesi Arnold Palmer’ın penisinin büyüklüğünü anlatabiliyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">NY Times yorumcusu Ezra Klein’in tespitiyle, “<em>ilk döneminde egosunu sergileyen” </em>Trump<em>, “ikinci döneminde artık tam bir pervasızlıkla bilinçaltını sergiliyor</em>”.</p>
<p style="font-weight: 400;">İkinci Trump’ın zihin dünyası, “<em>Unutma, ben istediğime istediğimi yapabilirim</em>” diye konuşan Roma’nın gaddar imparatoru <strong>Caligula</strong>’nın zihin dünyasından da farklı işlemiyor. Onu bağlayabilecek hiçbir anayasa maddesi, yasa, ahlak ilkesi, mahkeme kararı, uluslararası hukuk veya diplomasi teamülü, protokol kuralı, centilmenlik gereği olamaz.</p>
<p style="font-weight: 400;">Trump’ın ağzından şu anda ağzından çıkan şey, dün söylediğinin tam tersi de olsa, herkesin kabul etmesi gereken yegâne gerçek. Fermanları (kararnameleri) yargı dahil herkesin uyması gereken ilahi kanun niteliğinde. Kabinesinde, önemli önemsiz herhangi bir sözüne, kararına, sosyal medya paylaşımına itiraz bir yana Kuzey Kore’yi anımsatacak bir coşkuyla alkışlamayanı bile tutmuyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ona çelişkilerini hatırlatmak hadsizlik, politikalarını sorgulayacak soruları gündeme getirmek algı operasyonu, aldığı kararın veya politikalarının yanlış olduğu savunmak devlete, millete, ülkeye ve tabii ki Allah’a düşmanlık…</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu ölçüde bir dizinhibisyona hiç tanık olmamış Amerikan Cumhuriyeti, tarihinin belki de en yaşamsal sınavı ile yüz yüze.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Dizinhibisyon</strong>, son yıllarda psikoloji sözlüğünden hızlıca Amerikan politik literatürüne transfer olmuş bir kavram.</p>
<p style="font-weight: 400;">Beynin düşünme, algılama, ortama uygun konuşma gibi fonksiyonların yönetildiği serebral korteksin icra ettiği kontrolün fark edilir düzeyde azalması veya tamamen yitirilmesi hastalığı. Hastalığın düzeyi oranında, sosyal, insani, kültürel, yasal normlar anlamını kaybeder. Hastanın utanma, ciddi görünme endişesi olmaz. Yaptığı şeyin, aldığı kararın, ettiği lafın doğurabileceği sonuçlarından kaygı duymaz.</p>
<p style="font-weight: 400;">Biyolojik dizinhibisyonun, ileri düzeyde yaşlanma, beyin travması, demans, tourette sendromu kaynaklı sebepleri olabilir. Alkollü içecekler de beyinsel fonksiyonda kısmi dizinhibisyona neden olarak kişiyi ayıkken yapamayacağı davranış ve konuşmaları yapabilir hale getirir. İnsanların fiziksel bir ortamda birisinin yüzüne asla söylemeyeceği şeyleri sosyal medyada rahatlıkla söyleyebilmesine “<em>online dizinhibisyon</em>” denmesi bu benzerlikten&#8230;</p>
<p style="font-weight: 400;">79 yaşındaki Trump aşırı ihtiyarlığın neden olduğu biyolojik bir ‘dizinhibisyon’ sorunu yaşıyor olabilir mi?</p>
<p style="font-weight: 400;">Neredeyse bütün önemli muhalif siyasi yorumcular ‘hayır’ diyor bu soruya.</p>
<p style="font-weight: 400;">Trump hep aynı Trump’tı. 2016’da başkan olduğunda da aynı karakterdi. Asıl dizinhibisyonu Amerikan sistemi ve toplumu yaşıyor. Kürenin çoğu demokrasisini de boğmakta olan bir sosyo-politik dizinhibisyonu, kürenin hala yaşayan en eski demokrasisi de yaşıyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Sosyo-politik dizinhibisyonun en üst örnekleri ‘taht’ yani ‘mutlak iktidar’ ile vasatını bulur. Padişahlar, krallar, sultanlar, tekfurlar, çarlar tarih boyunca bunun sayısız trajik örneğini oluşturmuşlar. Çünkü onların keyfi, ‘<strong>mülk</strong>’ün tek kanunudur.</p>
<p style="font-weight: 400;">Başka bir yerden olmasa bile ‘adalet mülkün temelidir’ sözünden dolayı çoğumuzun malumu ki eski zamanlarda devlet yerine ‘<strong><em>mülk</em></strong>’ terimi de kullanılırdı. Türkçe’de şahsi mülke ise ‘<strong><em>emlak</em></strong>’ diyoruz. Günlük dilde yüklediğimiz anlamlarını bir yana bırakırsak aslında ikisi de aynı sözcük. Sadece biri diğerinin çoğulu. İngilizce başta olmak üzere önemli Batı dillerinde de benzeri bir durum var. Latince ‘<strong><em>status</em></strong>’ sözcüğünden gelen‘<strong><em>state</em></strong>(devlet)’ sözcüğü ile ‘<strong><em>estate</em></strong> (emlak)’ sözcükleri, modern zaman hariç çoğunlukla birbirlerinin yerine kullanıldılar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Çünkü, son iki asra kadar “mülk”, üzerinde yaşayanlarla beraber her zaman bir adamın veya bir ailenin (hanedan) emlakıydı. ‘<em>Statu</em>’ sahibi olmak, mülk sahibi olmak demekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Tarihte iyi ‘melik’lerin olduğu anlar da oldu ama çoğunlukla bu güç bir dizinhibisyon kaynağı olageldi. İşte Aydınlanma Devrimi, milyonlarca yıllık evriminde edindiği iptidai savunma mekanizmalarını ketlemeyi öğrenmekle olgunlaşan ve uygarlaşan insanlığın, başka her şeyden çok bu kadim dizinhibisyona karşı haysiyet devrimiydi. İnsanlık on bin yıllık yerleşik yaşam uygarlığı macerasında nihayet meselenin ‘<em>iyi melik – kötü melik</em>’ meselesi olmadığını öğrenecek kemâlâta erişmişti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bir melikin, kralın, padişahın, sultanın, derebeyin, ağanın keyfinden, beyanından, düşüncesinden, inancından, din anlayışından, şahsi fermanından özgür olma hakkı arayışının başlattığı Aydınlanma düşüncesi, insanı ‘memluk’ olmaktan korumanın yolu olarak, modern devlet fikrinin doğmasına yol açtı.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>“Tiranlık, kuvvetler ayrılığının ortadan kalkmasıdır”</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Farklı kaygı ve çıkarlara sahip ABD Kurucu babalarının en ortak korkusu, tiranlık, yani böylesi bir dizinhibisyondu. İlk modern cumhuriyet olan ABD bu yüzden, ülkenin ikinci başkanı <strong>John Adams</strong>’ın ifadesi ile, “<em>şahıs ve talimat (ferman) devleti değil, kanun ve hukuk devleti</em>” olarak şekillendirildi. Bunu korumanın yolu da Aydınlanma düşünürü Montesquieu’nun ‘kuvvetler ayrılığı’ sisteminden geçiyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Hepsi Aydınlanma Devriminin talebeleri olan kurucular, Aydınlanma Çağının en büyük politik belgesi olan Amerikan Anayasasını, yasayı yapanın, yasayı uygulayanın ve bu uygulamanın yasaya uygun olup olmadığını denetleyen üç gücün de aynı iradeye bağlı olmasını engelleyecek frenlerle donatmaya özen gösterecektiler.</p>
<p style="font-weight: 400;">ABD Anayasasının oluşumu ve şekillenmesindeki rolü nedeniyle “Anayasa’nın Babası” diye de anılan <strong>James Madison</strong>, Federalist Makaleler’in 47’ncisinde tiranlığı, “<em>kuvvetler ayrılığının ortadan kalktığı düzen</em>” şeklinde tanımlayacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Demokrasinin en büyük düşmanı demokrasinin kendisi</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">“<em>Tiran</em>” sözcüğü antik Yunancadaki ‘<em>tiranos</em>’tan geliyor. Yunancaya ise Lidya dilinde ‘<em>efendi</em>’ anlamına gelen ‘<em>tûran</em>’dan geçtiği tahmin ediliyor. Antik Yunan şehir demokrasilerinde, cumhuriyetin ve demokrasinin ilkeleri yerine keyfine ve çıkarına göre hareket ederek diktatörleşen demagogları tanımlamak için olumsuz anlamda kullanılmaya başlanmıştı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Çoğunluğun uzun süre açıktan dile getiremediği bastırılmış hınçlarını, nefretini, ırkçılığını veya aşağılamaları açıktan dillendirerek halk desteği kazanıp iktidara geldikten sonra düzeni yıkıp, şahısları etrafına örgülenmiş yolsuz ve zalim bir düzen kuruyorlardı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yani, ‘tiran’ sözcüğünün, Roma Cumhuriyetinin ve Atina Demokrasisinin, demagog tiranların elinden yaşadığı trajedisine oldukça vakıf Amerikan kurucu babalarının literatürünün her yerinde karşımıza çıkması boşuna değil.</p>
<p style="font-weight: 400;">Hepsi iyi birer demokrasi tarihi öğrencisiydi ve tarih boyunca bütün demokrasi denemelerinin yeniden öğrettiği şu önemli gerçeğin farkındaydılar: Demokrasiye en büyük tehdit yine demokrasinin kendisidir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bİşte bu yüzden bir demokrasinin gerçek anlamıyla yaşaması, sadece kurum ve kurallarla dizginlenmesine bağlıdır. Güvensizlikleri o kadar üst düzeydeydi ki, tek başlarına kaldıklarında tiranlaşabileceği endişesiyle üç gücü, Montesquieu’nun öngördüğü gibi birbirinden ‘net’ şekilde ayırmak yerine, üç gücün birbirini denetleyebildiği, etkileyebildiği, franleyebildiği içiçe geçmiş bir devlet düzeni kurdular. Yani ‘denge-denetleme’ sistemi dediğimiz düzen.</p>
<p>Yüzyıl Fransız hukukçusu <strong>Alexis Tocqueville</strong>, 1831’de ABD’yi ziyaret ettiğinde, Amerika’nın demokrasi ile yönetilmesinden daha fazla, Amerika’nın dizginlenmiş bir demokrasi yaratabilmesine hayran kalacaktı. Ona göre Amerika’nın temel başarısı, “<em>devlet</em> <em>gücünü parçalayıp birbirini dengeleyecek farklı odaklar arasına dağıtabilmesindeydi</em>”.</p>
<p style="font-weight: 400;">Amerikan demokrasisi, böylece, Tocqueville’in deyimi ile “<em>yetkisi büyük yetkilisi küçük bir düzen</em>” kurmayı başarabildiği için, aynı anda hem asayişe hem de özgürlüğe güvence sağlayabiliyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Tocqueville, demokrasinin, kurum ve kurallarla tedibi yerine, tamamen siyasi liderlerin veya toplum çoğunluğunun keyfine terk edilmesini, bir çocuğun, okul ve ebeveyn terbiyesi yerine sokağa terkedilip orada rastgele büyümesine benzetecekti:</p>
<blockquote>
<p style="font-weight: 400;">“Demokrasi böylece en iptidai içgüdüleri ile baş başa bırakılmış olur. Sokağa terk edilmiş çocuk gibi, sadece toplumun en pespaye en sefil yönleri ile şekillenir”.</p>
</blockquote>
<p style="font-weight: 400;">Tocqueville, seyahatinden 4 yıl sonra 1835’te ilk cildini yayınladığı ve günümüzde bir siyaset bilimi klasiğine dönüşmüş <strong>Amerika’da Demokrasi</strong> adlı kitabı ile, aslında, demokrasiden fazlasıyla ürken ülkesi Fransa’yı yeniden demokrasiye ikna etmeye amaçlıyordu. Çünkü, Krallığın despotluğuna karşı 1789’da başlayan Fransız Devriminin kurduğu ilk demokrasinin, krallık rejimini mumla aratacak bir despotluğa ve kanlı bir giyotin rejimine dönüşmesinden beri Fransız halkında demokrasiye karşı bir antipati gelişmişti.</p>
<figure id="attachment_44727" aria-describedby="caption-attachment-44727" style="width: 858px" class="wp-caption aligncenter"><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='858'%20height='572'%20viewBox=%270%200%20858%20572%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" data-recalc-dims="1" decoding="async" class="tf_svg_lazy wp-image-44727 " data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/alexis-tocqueville.jpg?resize=858%2C572&#038;ssl=1" alt="" width="858" height="572" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/alexis-tocqueville.jpg?resize=1024%2C683&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/alexis-tocqueville.jpg?resize=300%2C200&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/alexis-tocqueville.jpg?resize=150%2C100&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/alexis-tocqueville.jpg?resize=768%2C513&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/alexis-tocqueville.jpg?w=1518&amp;ssl=1 1518w" data-tf-sizes="(max-width: 858px) 100vw, 858px" /><noscript><img data-recalc-dims="1" decoding="async" class="wp-image-44727 " data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/alexis-tocqueville.jpg?resize=858%2C572&#038;ssl=1" alt="" width="858" height="572" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/alexis-tocqueville.jpg?resize=1024%2C683&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/alexis-tocqueville.jpg?resize=300%2C200&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/alexis-tocqueville.jpg?resize=150%2C100&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/alexis-tocqueville.jpg?resize=768%2C513&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/alexis-tocqueville.jpg?w=1518&amp;ssl=1 1518w" sizes="(max-width: 858px) 100vw, 858px" /></noscript><figcaption id="caption-attachment-44727" class="wp-caption-text">(Alexis de Tocqueville)</figcaption></figure>
<p style="font-weight: 400;">Tocqueville halktaki bu demokrasi korkusunu ve antipatiyi hissetmeyecek durumda değildi. Kendi dedesi, nenesi, amcası ve halası da 1794 yılında Robespierre’in giyotininde kafalarını kaybedenler arasındaydı. Giyotin sırasını bekleyen anne ve babası ise, aynı yıl Robespierre’in bir iç darbeyle iktidardan düşüp kendi kurduğu giyotinde kafasını kaybetmesi ile hayatta kalabilmişti. 11 yıl sonra Tocqueville’in doğduğu ev hala giyotinin dehşet hikayelerinin canlı olduğu bir haneydi</p>
<p style="font-weight: 400;">Tocqueville’in 26 yaşında Amerika seyahatini çıkarken arkasında bıraktığı Fransa ise, bir yıl kadar önce gerçekleşen 1830 Temmuz Devrimi ile Bourbon Hanedanlığının bir kez daha tahtan indirilmesinden beri Orleans Dükü <strong>Louis-Philippe</strong>’in başında olduğu yeni bir meşruti monarşinin egemenliğindeydi. Her grup, ülkenin “kendi” diktatörleriyle düze çıkacağı yanılgısındaydı. Fransa’nın Bourbonistler, Orleanistler ve Bonapartistlerin taht mücadelesinden bunaldığı o yıllarda yeniden demokrasiye dönülmesi yanlılarından olan Tocqueville, Amerikan demokrasisi hakkındaki kitabıyla ülkesi Fransa’ya demokrasinin, en ideal rejim olduğunu hatırlatmaya, Amerikan deneyimini tanıtarak Fransa’nın nerede hata yaptığını açıklamaya çalışıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Tocqueville’e göre demokrasi, istikbalin dalgasıydı. Geleceğin dalgasına direnmek yerine bu dalgayı rafine etmek gerekirdi. Tocqueville’in kitabını, modern tarihin aynı anda hem en önemli demokrasi savunmalarından hem de en önemli demokrasi eleştirilerinden biri haline getiren de bu bütüncül bakışıydı.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>“Demokrasi sadece form değil, muhtevası varsa demokrasidir”          </strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Tocqueville’e göre, Fransa’nın en büyük hatası 1789 Devriminde olduğu gibi demokrasiyi, muhtevasından bağımsız olarak sadece bir form olarak görmesiydi. Muhtevadan kastı ise, dengeleyici güç (kuvvetler ayrılığı), hukukun üstünlüğüne inanan hesap sorucu bir toplum (vatandaşlık), böylesi bilinçli bir topluma ifşa olma olasılığı (özgür medya, protesto), hesap verme kaygısı (yasama ve yargı denetimi), sorumlu tutulma endişesi (muhalefet, sivil toplum ve özgür seçim) gibi dizginlerdi. Bunların tesisi öncelenmeden ve önemsenmeden demokrasinin sadece siyasi yönetim değişikliğine indirgenmesi, 1789 Fransız Devrimini, krallığın tiranlığını aratacak ölçüde zalim bir demokratik tiranlığa savurmuştu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Tocqueville’e göre “<em>bir tiranlığa karşı devrim yapıp özgürlük ilan etmek ile özgürlüğü gerçekleştirip koruma altına almak iki farklı şeydi</em>”. Özgürlüğü gerçekleştirecek ve garanti altına alacak şey, tek başına yeni bir siyasi lider olamazdı. Bu yüzden de zihinsel, kültürel ve en önemlisi kurumsal değişimi önemsemeden sadece siyasi değişim, hiçbir zaman özgürlüğün ve adaletin güvencesi olamazdı. Yani devletin en yetkili ağzının “ülkemizde demokrasi var” ilanı veya “ülkemiz bir hukuk devletidir” ilanı bunların varlığının delili olamaz. Çünkü demokrasi söylem değil, uygulamadır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Nitekim, 1789’da yürürlüğe giren ABD Anayasası ‘kuvvetler ayrılığı’ ilkesine göre bir devlet öngörse de ABD’nin kuvvetler ayrılığına gerçekten geçişi ancak Yüksek Mahkeme’nin 1803 tarihli Marbury vs. Madison davasında yargı denetimi kararını alması, dönemin ABD Başkanının da aleyhinde alınmış bu karara uymasıyla gerçekleşecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kitabından sonraki iki asırda dünyadaki birçok demokrasi deneyiminin veya ‘demokrasi baharının’ başına gelenler, Tocqueville’in ‘dizginlenmiş demokrasi’ gözlemlerini hep haklı çıkaracaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Günümüzde bile, halkına özgürlük ve refah yaratan demokrasileri, halkına hep kriz ve sefalet üreten yoksul demokrasilerden ayıran en ortak özellikleri, bir ‘<em>kurum ve kurallar demokrasisi</em>’ olmalarıdır. Yoksul demokrasiler hep bir şahıstan kurtuluş beklerken, müreffeh ve eşitlikçi demokrasiler kurum ve kurallara güven üzerine kurulu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Müreffeh ülkelerin tamamında önce mutlak ifade ve basın özgürlüğü, vatandaşlık bilinci, devletin başından en alttaki memura kadar herkesin uymak zorunda kaldığı anayasal kamu düzeni, hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı oluştu. Hepsinde demokrasi sonradan geldi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Amerikan Cumhuriyetinin de, kuruluşu ile demokratik dönüşümünü tamamlaması arasında neredeyse yarım yüzyıl vardı. Tocqueville, 1831 Mayıs ayında seyahatine başladığında bile ABD için demokrasi hala çiçeği burnunda bir deneyimdi. ABD, Tocqueville’in ziyaretinden iki buçuk yıl önce başkan seçilmiş Andrew Jackson’un önderliğinde ‘Jacksonian Demokrasisi’ diye anılacak süreci yeni yaşamaya başlamıştı. Bu pür demokrasinin geleceği de yol açacağı sonuçlar da hala müphemdi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Tocqueville, Mayıs 1831’de başlayıp 9 ay süren ve 24 eyaleti kapsayan yolculuklarında ülkenin en büyük kentlerinden vahşi batının ücra kasabalarına kadar Amerikan toplumunu tepeden tırnağa gözlemleme fırsatı bulacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bir hafta ABD Başkanı ile yemek yiyip sohbet ederken ertesi hafta aynı Başkanın tehcir yasalarıyla yurtlarından çıkarıp Mississippi’nin batısına sürmek istediği Cherokee’lerin uğradıkları mezalimi onların ağzından dinleme imkânı buluyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Önemli muhataplarının kamusal alanda konuşmadıklarını onunla açıkça paylaşması Tocqueville’e demokrasinin büyük resmini görme şansı veriyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Tocqueville, ‘misafir bir ecnebi’ olmanın avantajının, ABD seyahatinde tanıştığı insanlarla sohbetlerine olumlu yansımasından şu şekilde bahsedecekti:</p>
<blockquote>
<p style="font-weight: 400;">&#8220;Yabancı misafir, ev sahibinin çoğu dostundan bile gizlediği önemli düşüncelerini öğrenme imkânı bulabilir. Bazı konulardaki mecburi suskunluğunuzun yükünü bir yabancı ile paylaşarak hafifletmek insana daha kolay gelir. Çünkü gelip geçici bir kişinin gerçek düşüncelerinizi öğrenmesinden korkmazsınız.&#8221;</p>
</blockquote>
<p style="font-weight: 400;">O günlerde ülkenin son derece popüler Başkanı <strong><em>Andrew Jackson</em></strong> ile tanışıp sohbet ettiğinde Amerikan Başkanının entelektüel sığlığı karşısında büyük şaşkınlık yaşayacaktı. Tocqueville, sorun gördüğü şeyleri şiddetle çözme, kontrolüne alamadığı herkesi ezme fıtratına sahip bu dar düşünceli adamın, ülkede böylesine popülarite ve halk desteğine sahip olmasını demokrasi için bir tehdit olarak görecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Nitekim, bu halk çoğunluğu desteğinin verdiği cüretle Başkan Jackson, devlet idaresinin kurumsal yapısını, ‘<em>elitlerin düzenini yıkıyorum, milletin iradesini egemen hale getiriyorum</em>’ iddiasıyla tahribe başlamıştı. İlk hedefi ise devletin memur kadrosuydu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Andrew Jackson’a göre ‘kalıcı devlet memurluğu’, ‘elit bir sınıf’ yarattığı için demokrasiye aykırıydı.</p>
<p style="font-weight: 400;">‘Ganimet galiplerin hakkıdır’ diye özetlenen ve devleti bütünüyle seçimi kazanan siyasi lidere ve adamlarına kiraya verme diye özetleyebileceğimiz <em>ganimet sistemi</em>ni (spoils system), federal memur kadrosu için ilk uygulayan da Başkan Jackson olacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ganimet sistemi, ‘kuvvetler ayrılığı’ ilkesinin iptidai ve lafzi yorumuna dayanıyordu. ABD’nin kurucu babalarını endişelendiren yoruma…</p>
<p style="font-weight: 400;">Kuvvetler ayrılığının amacını göz ardı eden bu yoruma göre yasama erki Kongre, yargı erki ise Yüksek Mahkeme’ydi. Devletin geri kalan tamamı yürütme erkiydi. Yani Başkan Jackson’a göre ABD Başkanı, yargı ve yasama dışındaki bütün devletin mutlak ve tek amiriydi. Bu mutlak otorite, başkana bütün devlet memurlarını istediği zaman işten çıkarma, istediğini memur yapma yetkisi veriyordu. Demokrasinin gereği olarak memurların halkın seçtiği Başkana sadakati esastı, uzmanlığı ve liyakati değil. Milletin seçimdeki iradesinin gerçekleşmesi ancak böyle mümkün olabilirdi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Andrew Jackson’un, bu “pür demokrasi” anlayışı, kuvvetler ayrılığını savunuyor görünse de gerçekte uygulanamaz hale getiriyordu. Çünkü başkana sadık kamu memuru düzeni, devlet başkanının, memurlara, Kongre’nin çıkardığı yasaya uymama veya beğenmediği mahkeme kararlarını yerine getirmeme talimatı verme gücü sağlıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Nitekim Jackson, bu güçle beğenmediği bazı yargı kararlarına yürütmenin uymayacağını açıkça ilan edebilecekti. Örneğin, “Kızılderilileri kendi toprağında egemenlik hakkına sahip dahili ulus” olarak tanımlayarak bugüne kadar gelen yerli uluslar düzeninin (rezervasyon) kurulmasına yol açan Yüksek Mahkeme içtihadına tepki gösterirken, “<em>Yüksek Mahkeme karar almış, buyursun bu kararını uygulasın bakalım, nasıl uygulayacak</em>” şeklinde meydan okuyabilecek cüreti bulacaktı. Yüksek Mahkeme nihayetinde 9 yüksek hâkim, birkaç asistan ve birkaç yazıcıdan oluşuyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Amerikan düzeni, ‘memurlar uygulamadığında’ ne mahkeme kararları ne de Kongre’nin çıkardığı yasaların bir anlamı olmadığı gerçeğiyle ilk kez o düzeyde yüzleşiyordu. Yani, devlet memurlarını sadece Başkanın talimatlarına tabi kıldığınızda kuvvetler ayrılığı uygulamada fiilen rafa kalkıyordu. Hangi yasanın ve hangi mahkeme kararının uygulanacağına hangilerinin uygulanmayacağına başkan karar verebilirdi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ganimet sistemi, demokratik siyaseti, politikaların, çözüm önerilerinin yarıştığı bir mecra olmaktan çıkararak, sosyal ve bölgesel grupların kamu kadrolarını ve ihalelerini ele geçirme savaşına dönüştürmek demekti. Bu da devlet başkanlığını kaybetmeyi, mevcut memur kadrosu başta olmak üzere taraftarları için tahammül edilebilir bir siyasi sonuç olmaktan çıkarırdı. Çıkar çatışmasının ölçüsüzce körüklediği kimlik kutuplaşmaları nedeniyle seçimlerde halk, “bir de bunu deneyelim” diyerek muhalefete oy verme lüksünü kaybederdi. Sadece seçilen için değil seçmen için de ‘seçim’, demokrasinin bütün muhtevasından daha değerli hale gelirdi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bunun ipuçları daha Jackson döneminde görülecekti. Nitekim Tocqueville, daha bir buçuk yıl varken ABD’nin tamamen ve çılgınca başkanlık seçimine kilitlenmiş olmasına şaşkınlığını da şöyle paylaşacaktı:</p>
<blockquote>
<p style="font-weight: 400;">“Başkan devletin işleriyle değil, yeniden seçilme derdiyle meşgul. Çoğu zaman, görevinin gerektirdiği gibi çoğunluğun tutkularını gemlemek yerine, çoğunluğun kaprislerine sözcülük yapıyor. Ülkede bütün yaşam siyasi hararetin girdabında; seçim gazetelerin günlük haberi, bireysel konuşmaların ana mevzuu, her hamlenin yegâne gayesi, tüm düşüncelerin konusu, anın tek ilgi odağı”.</p>
</blockquote>
<p style="font-weight: 400;">Bu Jacksonian düzenin Amerikan demokrasisinde kırılma yaratmaması iki nedenden oldu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Birincisi Jakson’un, yorum farkına rağmen devleti kuran kadroya olan saygısıydı. Pekâlâ ölünceye kadar devlet başkanlığında kalıp bir despota dönüşme imkanına rağmen (o dönemde iki dönem sınırı yasal bir zorunluluk değildi) ikinci dönemi sonunda, Başkan Washington’un başlattığı geleneğe saygı göstererek emekli olarak Tennessee’deki çiftliğine dönmeyi tercih edecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ganimet sisteminin yıkıcı sonuçlarının görülmesini geciktiren asıl önemli neden ise Jakcsonian dönemde ABD’nin hala büyük ölçüde tarım ülkesi olması ve kamu kurum ve personelinin de oldukça az olmasıydı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Sonraki 30 yılda ülke coğrafyasının güneye ve batıya doğru 10 kat genişlemesi, İç Savaş sonrası şehirleşme ve sanayileşmenin baş döndürücü bir hızla gelişmesi ile ganimet sistemine dayalı kamu düzeninin, Amerikan sisteminde yarattığı arıza da belirgin hale geldi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ülkenin genişlemesine ve bu sosyo-endüstriyel değişime paralel olarak kamunun amiral gemisi olan Posta İdaresi başta olmak üzere federal kurumlar ve kadrolar da hızla büyümek zorunda kalmıştı. Konumlarını siyasi torpille kazanmış, günlük çıkarının peşindeki kifayetsiz memurlar, ülkenin yüzleşmeye başladığı çok karmaşık ve devasa sorunlara uzun vadeli hiçbir çözüm üretemiyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kamuda kural, denetim ve regülasyondan yoksun talimat sistemi, parası olana siyasete ve ekonomiye hükmetme gücü verdi. Amerikan Demokrasisi, “Gilded Age (Çakma Altın Çağ)” diye anılacak siyasi ve ekonomik yolsuzluk sarmalına, yeni bir eşitsizlik ve ırkçılık girdabına sürüklendi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yani Jacksonian demokratik devrim, nihayetinde, Andrew Jackson’un öngördüğü gibi milletin elitlere karşı söz sahibi haline gelmediği aksine ultra zenginlerin çıkarlarının bütün ülkeye hükmettiği kısmen oligarşik bir devlet düzenine kapı aralamıştı.</p>
<p style="font-weight: 400;">İç Savaş’tan sonra 1896’da seçilen William McKinley’i saymazsak Gilded Age döneminde seçilen altı başkan da mevcut düzenden, yani bir avuç zenginin her şeye karar verdiği ve kifayetsiz kamu personelinden oluşan düzenden rahatsız başkanlardı. Ama 30 yıl boyunca A şahsı yerine B şahsının başkan seçilmesi de pek bir şey değiştirmeyecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu karanlık tünelin ucunda ışığın görülmesini sağlayan ise, kamu düzeninde siyasetin para ile ensest ilişkisinin kesilmesine neden olacak iki dizginleyici kurumun kurulmasıydı. Tesadüfi şartların dayatmasıyla Kongreden geçme şansı bulan iki ayrı yasa ile kurulan bu kurumların çekişen demokratik sisteme olağanüstü pozitif etkisi demokrasinin kötü gidişatına çözüm arayanların dikkatlerinden kaçmayacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bunların ilki 1873 yılında, kamuya memur alımları için gayri siyasi Kamu Hizmetleri Komisyonunun kurulmasıydı. Bu komisyon, ganimet sistemine önemli ölçüde son verdi. Memur istihdamının siyasi torpil egemenliğinden görece özgürleşmesi, sadece kamu görevlilerinin ve hizmetlerinin niteliğinde ani bir artışa yol açmakla kalmayacak, şahıslarına sadık memur kadrosundan beslenen ‘yolsuz siyasi ağalık’ düzeni de çökmeye başlayacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu reformdan beş yıl sonra 1878’de ülkenin en büyük endüstrisi olan demiryolu endüstrisine ilk kez federal standart ve regülasyon getiren Eyaletlerarası Ticaret Komisyonu (ICC) kuruldu. O günün algoritması ‘demiryolu ağlarıydı’. O güne kadar demiryolu hatlarının sahiplerinin yol vermediği ticaret büyüyemiyor, onların yol vermediği bilgi ve haber topluma yayılmıyor, onların desteklemediği politikacı kazanamıyordu. Bu paylaşımdan kazandıkları para ile siyaseti de ceplerine almışlardı. ICC’nin kurulması ile, demiryolu hattı sahibi süper zenginlerin siyaset ve ekonomi üzerindeki bu tekelci gücü hızla erimeye başladı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Günlük siyasetten bağımsız iki denetim ve regülasyon kurumunun eşitlik yaratan etkisi, demokrasideki erozyona siyasi çözüm arayan bakışların odağını değiştirdi.</p>
<p style="font-weight: 400;">İşte bu ortamda New Jersey Üniversitesinde (sonradan okulun adı Princeton olarak değiştirilecekti) siyaset bilimi dersleri veren Profesör <strong>Woodrow Wilson</strong>’un, <em>Political Science Quarterly</em> adlı dergide 1887’de yayınlanan <a href="https://faculty.fiu.edu/~revellk/pad3003/Wilson.pdf">‘<em>Devlet İdaresi Üzerine İnceleme</em>’ başlıklı makalesi</a>, “kamu idaresinin” demokrasinin alacağı şekil üzerindeki belirleyici etkisine dikkat çeken ilk akademik çalışma oldu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Sonradan en fazla atıf yapılan siyaset bilimi çalışmalarından birine dönüşecek bu makale, o güne kadar siyaset biliminin bir başlığı gibi görülen ‘<strong><em>kamu yönetimi</em></strong>’nin ayrı bir bilimsel disiplin olmasının başlangıcı kabul ediliyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Wilson, memurların kim olduğuna fazla odaklanmanın asıl sorunu gözden kaçırdığına dikkat çekiyordu. Devletin sorunu, ‘çürük personeli’ tasfiye ve yerlerine ‘bizim adamları doldurma’ ile düzeltilebilecek bir sorun değildi. Asıl incelenmesi gereken, kamu yönetiminin objektif amacı ve bu amaca uygun organizasyonuydu. Gerçek, tarafsız, adil, eşitlikçi bir devlet idaresi ancak kamu hizmetlerinin günlük siyasetle bağının koparıldığı, memurların işe alımında sadece niteliklerinin ve uzmanlıklarının belirleyici olduğu, memurların sözlü talimatlara değil önceden ilan edilmiş mevzuata sadık olduğu bir yapıda oluşurdu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Wilson’un da belirttiği gibi kamu hizmeti ve personeli, sadece yürütme erki ve başkan ile ilişkili değildi ve “başkanın memurları” olmaktan çok daha fazla bir fonksiyona ve hayati öneme sahiptiler. Memurlar, hem başkanın hem Kongrenin hem de mahkemelerin memuruydu. Üçünün de alanlarına girecek fonksiyonları vardı. Amerikan düzeni konusunda en uzman siyasetbilimcilerden biri olan Richard Neustadt’ın sonradan, “kurumların kuvvet paylaşımı sistemi” diye özetleyeceği bir iç içelik sözkonusuydu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu yönüyle Wilson’un kamu yönetimi teorisi, Jacksonian Devrimin, lafzi kuvvetler ayrılığı yorumunun yasama ve yargı erklerinin gücünde yarattığı gizli tahribatı da nihayet teşhis ediyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Profesör Wilson’un, bu çığır açan makalesinden yaklaşık çeyrek yüzyıl sonra ABD Başkanı seçileceği 1910’larda, modern sosyolojinin kurucu babalarından Alman sosyolog <strong>Max Weber</strong> de <a href="https://ia804503.us.archive.org/32/items/weber-max.-the-theory-of-social-and-economic-organization-1947_202106/Weber%2C%20Max.%20-%20The%20Theory%20of%20Social%20and%20Economic%20Organization%20%5B1947%5D.pdf">20. yüzyılın kamu yönetimi anlayışını şekillendirecek görüşlerini</a> geliştiriyordu</p>
<p style="font-weight: 400;">Weber, kamu yönetiminin, modern devletin başarısındaki hayati rolü konusunda Wilson ile benzer yaklaşıma sahipti. Çünkü her ikisinin de en önemli esin kaynağı Hegel’in ‘<em>rasyonel devlet</em>’ konseptiydi. Hegel’e göre, etik ve özgür bir yaşam için insanın kendisi hakkındaki kararları kendisinin vermesi gerek ve bu self determinasyonu en üst düzeyde gerçekleştirebileceği tek nizam ‘rasyonel ve gayrişahsi devlet’ düzenidir. Siyasi otoritenin aracı olmayan, muktedir veya muhalif, çoğunluk veya azınlık herkese aynı yaklaşan bir kamu idaresinde sadece, insan, kendisini tamamlama imkanına sahip olabilirdi. Diğer devlet düzenlerinde insanın kendine ‘yabancılaşması’ yani ‘nifak’ kaçınılmazdı.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>‘Bürokrasi’nin doğuşu </strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Weber, kamu personeli ve kamu idaresi için, ilk kez 18. Yüzyıl Fransa’sında uydurulmuş ve sonradan unutulmuş ‘<strong><em>bürokrasi</em></strong>’ terimini canlandırıp kullanmayı tercih edecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">‘<em>Bürokrasi</em>’, Fransızcada ‘<em>masa</em>’ sözcüğünden türetilmiş bir terimdi. Fransa’da kralın temsilcilerinin ve vergi memurlarının kraliyet işlerini görüşmek veya vergi toplamak için ülke içinde seyahat ettikleri kasabalarda resmi işleri yapmak için hazırlanan makam masalarına ‘büro’ deniyordu. Fransız Devrimine giden yıllarda bu ‘masaları’ eleştiren Fransız ekonomist Vincent de Guray, bir arkadaşına gönderdiği mektupta ‘demokrasi’ sözcüğünden esinle ‘bürokrasi’ sözcüğünü oluşturacaktı. Yunanca <strong><em>demo</em></strong>(halkın)-<strong><em>krasi</em></strong>(yönetimi) nitelemesine atıfla, <strong><em>büro</em></strong>&#8211;<strong><em>krasi</em></strong> de ‘<em>masaların yönetimi’</em>ni kastediyordu.</p>
<figure id="attachment_44732" aria-describedby="caption-attachment-44732" style="width: 207px" class="wp-caption alignleft"><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='207'%20height='271'%20viewBox=%270%200%20207%20271%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" data-recalc-dims="1" decoding="async" class="tf_svg_lazy wp-image-44732" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/max-weber.jpg?resize=207%2C271&#038;ssl=1" alt="" width="207" height="271" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/max-weber.jpg?resize=783%2C1024&amp;ssl=1 783w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/max-weber.jpg?resize=229%2C300&amp;ssl=1 229w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/max-weber.jpg?resize=115%2C150&amp;ssl=1 115w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/max-weber.jpg?resize=768%2C1004&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/max-weber.jpg?resize=1175%2C1536&amp;ssl=1 1175w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/max-weber.jpg?w=1457&amp;ssl=1 1457w" data-tf-sizes="(max-width: 207px) 100vw, 207px" /><noscript><img data-recalc-dims="1" decoding="async" class="wp-image-44732" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/max-weber.jpg?resize=207%2C271&#038;ssl=1" alt="" width="207" height="271" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/max-weber.jpg?resize=783%2C1024&amp;ssl=1 783w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/max-weber.jpg?resize=229%2C300&amp;ssl=1 229w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/max-weber.jpg?resize=115%2C150&amp;ssl=1 115w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/max-weber.jpg?resize=768%2C1004&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/max-weber.jpg?resize=1175%2C1536&amp;ssl=1 1175w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/08/max-weber.jpg?w=1457&amp;ssl=1 1457w" sizes="(max-width: 207px) 100vw, 207px" /></noscript><figcaption id="caption-attachment-44732" class="wp-caption-text">(Max Weber)</figcaption></figure>
<p style="font-weight: 400;">Weber, 150 yıl boyunca bir kitabın dipnotunda kalıp fark edilmeyen bu ‘bürokrasi’ terimini, yeniden canlandırıp olumlu bir anlamla dünya literatüründe kullanıma sunuyordu. İsimlendirmeden çok daha önemlisi, bürokrasinin modern çağın ihtiyacı olan otorite anlayışındaki hayati rolüne de küresel farkındalık yaratıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Peki Weber’in “bürokratik sürece sahip rasyonel devletten” kastı neydi?</p>
<p style="font-weight: 400;">Weber’e göre genel olarak meşruluk iddiasına sahip iki otorite tipi vardı. (<em>Konumuzla alakalı olmadığı için Weber’in üçüncü ayrımı olan ‘karizmatik otoriteyi’ bu yazıda görmezden geleceğim</em>).</p>
<p style="font-weight: 400;">Birincisi ‘<strong><em>patrimonyal otorite</em></strong>’ydi. Patrimonyal yönetimde bütün devlet, hükümdarın şahsında vücut bulur. Bütün devlet hükümdarın uzantısıdır. Memurlar, halkın hizmetlisi değil majestelerinin hizmetlisidir. Weber bu mutlakiyetçiliğin en aşırı formunu ‘sultanism (padişahlık)’ diye de isimlendirir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Patrimonyalizm, modern anlamda bir devlet idaresi şekli değil, aslında bir hükmetme tarzı. Bu yüzden bu otorite tarzına sadece devletlerde değil, feodal beylik, ağalık ve mafya örgütlerinde de rastlarız. Weber’in, ‘<em>ezeli dünün otoritesi</em>’ diye de bahsettiği bu kadim otorite tarzı, sosyal kimlik gruplaşmalarını, ekonomik eşitsizlikleri, sınıfsal hiyerarşiyi bilerek üretir ve korur. Bu gruplaşmalar üzerinden hükümdara sadık olacaklara yerel iktidar alanları (feodalite/ağalık) açar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Patrimonyal otoritede dış politikadan ekonomiye, düşmandan dosta hemen her şey hükümdarın o günkü ihtiyacına, çıkarına ve hatta ruh haline göre değişebilir. Bu otorite düzeninde değişmez tek bir görev (lidere biat), değişmez tek bir suç (<em>lese majeste</em> yani krala hakaret suçu) vardır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Weber’e göre ikinci otorite ise modern çağın gereği olan ‘<strong><em>rasyonel legal otorite</em></strong>’dir. Çerçevesini anayasa ve yasalardan alır. Patrimonyal otoritedeki gibi ‘fermanlardan (kararname)’ değil. Kamuda itaat makama ve yasal yetkiyedir, makam sahibinin şahsına ve sözlü talimatlarına değil. Kamu yetkilileri ‘anayasaya bağlılık’ yemini eder, bir şahsa bağlılık yemini değil.</p>
<p style="font-weight: 400;">İşte Weber’e göre yetkisini kurucu ilkelerden ve yasal çerçeveden alan gayri siyasi bürokrasi, <em>rasyonel yasal otorite</em>yi ideale yakın şekilde yaşama geçirmenin tek yoludur.  Yani Weber’e göre ancak rasyonel, tarafsız ve yetkin bürokrasi ile demokratik bir sistem ayakta tutulabilir. Çünkü, demokrasi, devamlılığa, istikrara, tarafsızlığa ve vatandaş eşitliğine ihtiyacı olan bir yönetimdir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yine vatandaş eşitliği, hükümdarın ve çoğunluğun kimliğinden düşüncesinden inancından kültüründen bağımsız olma hakkı nedeniyle çoğulculuğu açıktan yaşayacak modern toplumu bir arada ulus olarak tutabilecek tek şey de böylesi tarafsız bürokratik işleyişe sahip devlettir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Weber’in legal rasyonel bir bürokrasiyi mümkün görmesinin nedeni, gözünün önünde somut bir örneği olmasıydı. Alman bürokrasisi…</p>
<p style="font-weight: 400;">Görece liyakate dayalı, kural ve ilkeler çerçevesinde hareket eden 19. Yüzyıl Prusya merkezi bürokrasisi, başarısı ve etkinliği ile 20. yüzyılda birçok modern bürokratik yapının da ilham kaynağı olacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Prusya bürokrasisinin amiral gemisi ise Posta İdaresi’ydi. O kadar başarılı bir organizasyondu ki hem Sovyet Bürokrasisinin oluşmasında Lenin’e hem de terakkiperver politika çağında (Progressive Era) kamu sektörünün oluşmasında Amerikan kapitalizmine ilham kaynağı olacaktı. Öyle ki Amerikan literatürü, terakkiperver dönemde, metro ve tren hatları gibi bazı büyük hizmetlerin şirketlerden alınarak kamu eliyle yapılması fikri başladığında bunu ‘<em>kamulaştırma</em>’ diye değil, Alman posta idaresine müsbet atıfla ‘<em>postalizasyon</em>’ diye isimlendirecekti. Bugün hala çoğu Amerikan şehrinde toplu taşımanın, Amerikan geleneğine aykırı olan özel sektör yerine ‘kamu kurumu’ tekelinde olması, erken 20. yüzyıl ‘postalizasyon’ sürecinin sonucudur.</p>
<p style="font-weight: 400;">Alman bürokrasisinin küresel etkisini, 20. Yüzyıl dünyasında “devletin” fiziksel görünümünde bile gözlemlememiz mümkün. ‘Saray’, ‘adliye sarayı’, ‘nazır köşkü’, ‘vali konağı’ türünden ihtişamdan itibar devşirme kompleksli süslü devlet binası anlayışına sahip patrimonyal otoritenin aksine; kurumun vereceği hizmeti en iyi, adil ve etkin şekilde verme amacına odaklı, fonksiyonel ve teknolojiye entegre tasarlanmış, basit, abartılı süslemeden kaçınan, minimalist bir mimariye sahip, inşasında çelik, cam, beton gibi endüstriyel materyal kullanılan, “yüksek modernizm” stiline uygun ‘kamu kurumu binası’ geleneğini de Alman bürokrasisi başlatacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Demokrasinin varlığı bağımsız bürokratik sürece bağlıdır </strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Sonuçta bütün otorite türlerinin memurlara ihtiyaç vardır. Yani demokrasinin, gerçek demokrasi olabilmesi için bir memur kadrosunun varlığı tek başına yeterli değildir. Bu yüzden Weberyan anlayışta “bürokrasi” sadece bir kurum ve personel sistemi değil, ondan daha fazla olarak bir değerler sistemidir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Weber’e göre, vatandaşların özgürlük ve eşitlik güvencesine, ülkenin de geleceğin öngörülebilir olduğu bir istikrara kavuşabilmesi için bürokrasinin mutlaka sahip olması gereken karakter özellikleri vardı.</p>
<p style="font-weight: 400;">İlk olarak bürokrasi açık ve yasal bir hiyerarşiye sahip olmalıydı. Bu başarı veya başarısızlıktan kimin sorumlu olduğunun herkesçe hemen tespiti için çok önemlidir. Böylece örneğin bir kamusal ihmalin sonucu olarak bir kaza olduğunda kamuoyu da medya da anında sorumlusuna hesap sorabilir. Patrimonyal talimat düzeninde ise, alt düzeyde memurlar talimatı veren üst otoriteyi işaret edemeyeceği, talimatı veren de kendisine sadık memurları cezalandırmayacağı için genellikle hiçbir sorunda gerçek sorumlu tespit edilemez. Halkın galeyana geldiği kazalar ihmaller bile en fazla ‘<em>inceleme veya soruşturma başlatılmıştır</em>’ denilerek kolayca savsaklanabilir.</p>
<p style="font-weight: 400;">İkinci olarak bürokraside iş bölümü olur. Bu kamu hizmeti verilen alanda bilgi, deneyim ve çözüm potansiyeli birikimi oluşturur. Böylece sorunlara daha hızlı daha doğru çözüm bulma gücü, karmaşık sorunlarla baş edebilme yeteneği kazandırır. Yetkisi ve müdahalesi bütün kamu kurumlarına teşmil eden istihbarat, propaganda bakanlığı, danışman gibi tanımsız, keyfi, mistik odaklar olmaz.</p>
<p style="font-weight: 400;">Üçüncüsü her devlet işi mevzuata tabidir. Bürokraside sadece resmi olarak belirlenmiş yasa, tüzük ve yönetmelikler çerçevesinde hareket eder. Bu, bütün devlet işlerine standardizasyon, teklik ve adalet kazandırır. Memurlar örneğin, önceden ilan edilmiş genel şartları yerine getirmiş herkesin işini önceden ilan edilmiş süre, sıra ve usullerde yapmak zorundadır. Bu örneğin rüşvetçiliği zeminsiz bırakır. Böylece hem vatandaşlar hem de ekonomi devlet ile ilgili işlerinde gelece dair öngörülebilirliğe sahip olur. Bu da istikrara yol açar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Dördüncüsü, kamu bürokrasisi özünde ve amelinde gayrişahsidir. Bu gayri şahsiliğin bürokrata/memura bakan yönü, “makam” ve “şahıs” ayırımıdır. Yani memurun yetkisi, makamında, koltuğunda oturduğunda ve fiziki olarak yetkilendirildiği bina veya sahada geçerlidir. Örneğin bir Osmanlı Paşası, askeri birliğinden çıkıp evine doğru giderken çarşı pazarda hala ‘paşa’dır. Hala ayrıcalıklı paşa muamelesi görür. Herkese uygulanan kurallar ona uygulanmaz. Ayrıcalığı ve önceliği vardır. Ama legal rasyonel otoritede, o paşa, yetkili olduğu kurum dışında herkes gibi vatandaştır. Trafikten sosyal ve hukuksal düzene kadar herkesin uymakla yükümlü olduğu kurallara o da tabidir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Gayrişahsiliğin ikinci ve önemli yüzü ise kamusal hizmete dönüktür. Yani, devletteki bütün kurallar, hizmetler ve kararlar açıkça tanımlanmış objektif amaçlara tabidir. Bürokratın gayrişahsi doğası hepimize soğuk gelir ama bu &#8220;soğukluk&#8221; tasarım gereğidir. Hiçbir devlet işi herhangi bir dini inancın lehinde veya aleyhinde bir amaç taşımaz örneğin. Kamu hizmeti mutlak laik olmak zorundadır. Laikliğin olmadığı yerde ne hukuk ne eşitlik ne de demokrasi olur. Ayrıca, devlet işlerinde soy, etnik köken, ırk, renk, dil, kıyafet, sosyal grup gibi özellikler üzerinden mistifikasyon, kayırma veya ayrım yapılamaz. Bu anayasal kamu hizmetinin ve anayasal vatandaşlık kavramının açık ihlalidir. Yine, bürokrasi, siyasi olarak da kör olmak zorundadır.  Devlet başkanını açıktan eleştiren bir muhalifin devlet dairesinde işleminin aksayacağı korkusu, devlet başkanı taraftarının ise öncelik ayrıcalık görme beklentisi olmaz.</p>
<p style="font-weight: 400;">Beşincisi kamu personel seçiminde ve kariyerinde liyakat esastır. Kamu hizmetinde görev alacak kişiler, söz konusu işi yapabilecek eğitim düzeyine sahip adaylar arasından, ekonomik, siyasi veya sosyal grup dayanışma etkilerine karşı korumalı şeffaf bir sınav organizasyonuyla objektif olarak seçilir. Kamu personeli seçiminde, soy, ırk, cinsiyet, din, mezhep, cemaat, tarikat gibi kimlik ve aidiyetlerin belirleyici olması, bürokrasiyi ‘legal devlet bürokrasisi’ olmaktan çıkarır. Devlet içi çeteleşmeler oluşur. Yine bu çerçevede kamu hizmet kariyerinde kıdem esastır. Yani kariyer hiyerarşisinde her göreve sadece bir alttaki görevde belli bir süre deneyim edinmişler atanabilir. Paraşütle torpille kimse müdür, genel müdür, daire başkanı yapılamaz.</p>
<p style="font-weight: 400;">Altıncısı ise kamu hizmetinde her türlü emir talimat ve iletişim mutlaka yazılı olarak ve yasal gerekçeli yapılmalıdır. Yazılı emir hem şeffaflık hem kurumsal hafıza yaratma ve hem de yasal sorumluluk için olmazsa olmazdır. Bir devlette sözlü telefonlu talimat telkin olmaz.</p>
<p style="font-weight: 400;">Weber’in çerçevesini çizdiği bu değerler, bürokrasiyi, rasyonel legal otoriteyi ayakta tutan güce dönüştürdü. Bürokrasi adeta devletin egosuydu. Ego’nun id ve süper ego arasında dengeleyici rolü oynaması gibi bürokrasi de siyasi irade (id) ile hukuk devleti (süper ego) arasında dengeyi sağlayan mekanizmaydı. Ego yok olduğunda süper ego’nun id üzerindeki yönlendirici gücü de yok olurdu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Weber’e göre patrimonyal otorite toplumun çoğulculaştığı, ekonomilerin karmaşıklaştığı ve güvenliğin girift bir karakter kazandığı bir çağ için fazlasıyla kaprisli ve kifayetsiz bir yönetim tarzı olduğu için, bürokratik işleyişe dayalı legal devlet karşısında başarı şansı yoktu. Bu nedenle de patrimonyal otorite tarzını nesli tükenmekte olan bir yönetim tarzı olarak görüyordu. İlkinde haklıydı. İkincisinde, maatteessüf, yanılacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">(NOT: Trump’ın Altın Çağı serisini son bir yazı ile bitireceğini söylemiştim. “Donald ne yapmak nereye varmak istemektedir?” sorusuna, tarihsel arka planı hatırlamadan yanıt aramanın eksik olacağı endişesiyle yazı uzadı. Devamını sonraki yazıya bırakmak zorunda kaldım. Hem dördüncü yazının gecikmesi hem de seriyi uzattığım için özür dilerim.)</p>
]]></content>
		
			</entry>
		<entry>
		<author>
			<name>Amerika Bülteni</name>
					</author>

		<title type="html"><![CDATA[Trump&#8217;ın Altın Çağı &#8211; 3]]></title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://amerikabulteni.com/2025/04/27/trumpin-altin-cagi-3/" />

		<id>https://amerikabulteni.com/?p=43648</id>
		<updated>2025-05-02T16:28:59Z</updated>
		<published>2025-04-27T12:48:46Z</published>
		<category scheme="https://amerikabulteni.com" term="CEMAL TUNCDEMİR" /><category scheme="https://amerikabulteni.com" term="MANŞET" /><category scheme="https://amerikabulteni.com" term="MANŞETLER" />
		<summary type="html"><![CDATA[<p><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='1581'%20height='1054'%20viewBox=%270%200%201581%201054%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" width="1581" height="1054" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?fit=1581%2C1054&amp;ssl=1" class="tf_svg_lazy attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?w=1581&amp;ssl=1 1581w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=300%2C200&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=1024%2C683&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=150%2C100&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=768%2C512&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=1536%2C1024&amp;ssl=1 1536w" data-tf-sizes="(max-width: 1581px) 100vw, 1581px" /><noscript><img width="1581" height="1054" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?fit=1581%2C1054&amp;ssl=1" class="attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?w=1581&amp;ssl=1 1581w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=300%2C200&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=1024%2C683&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=150%2C100&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=768%2C512&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=1536%2C1024&amp;ssl=1 1536w" sizes="(max-width: 1581px) 100vw, 1581px" /></noscript></p>&#8220;Özgürlük servet yaratır, servet özgürlük yıkar&#8221;  CEMAL TUNÇDEMİR 27 Nisan 2025 Haklı veya hak sahibi olmanın hiçbir öneminin olmadığı bir toplum bu. Güçlüler, yakınları ve güce irtibatı olanlar her türlü dokunulmazlığın keyfini yaşıyor. Zulümlerini, yolsuzluklarını, suçlarını ve sömürülerini kolayca görünmez hale getirebiliyorlar. Ne pahasına olursa olsun büyümek herkesin tek amacı. Utanma duygusundan arınmış pervasız bir [&#8230;]]]></summary>

					<content type="html" xml:base="https://amerikabulteni.com/2025/04/27/trumpin-altin-cagi-3/"><![CDATA[<p><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='1581'%20height='1054'%20viewBox=%270%200%201581%201054%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" width="1581" height="1054" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?fit=1581%2C1054&amp;ssl=1" class="tf_svg_lazy attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?w=1581&amp;ssl=1 1581w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=300%2C200&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=1024%2C683&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=150%2C100&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=768%2C512&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=1536%2C1024&amp;ssl=1 1536w" data-tf-sizes="(max-width: 1581px) 100vw, 1581px" /><noscript><img width="1581" height="1054" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?fit=1581%2C1054&amp;ssl=1" class="attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?w=1581&amp;ssl=1 1581w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=300%2C200&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=1024%2C683&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=150%2C100&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=768%2C512&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=1536%2C1024&amp;ssl=1 1536w" sizes="(max-width: 1581px) 100vw, 1581px" /></noscript></p><figure id="attachment_43649" aria-describedby="caption-attachment-43649" style="width: 1024px" class="wp-caption aligncenter"><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='1024'%20height='683'%20viewBox=%270%200%201024%20683%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" data-recalc-dims="1" decoding="async" class="tf_svg_lazy wp-image-43649 size-large" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=1024%2C683&#038;ssl=1" alt="" width="1024" height="683" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=1024%2C683&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=300%2C200&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=150%2C100&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=768%2C512&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=1536%2C1024&amp;ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?w=1581&amp;ssl=1 1581w" data-tf-sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><noscript><img data-recalc-dims="1" decoding="async" class="wp-image-43649 size-large" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=1024%2C683&#038;ssl=1" alt="" width="1024" height="683" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=1024%2C683&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=300%2C200&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=150%2C100&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=768%2C512&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?resize=1536%2C1024&amp;ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/trump-ceos.webp?w=1581&amp;ssl=1 1581w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></noscript><figcaption id="caption-attachment-43649" class="wp-caption-text">(Ülkenin en zenginleri olan Musk, Bezos, Zuckerberg gibi milyarderlere Trump&#8217;ın yeminde töreninde hemen arkasında ailesinin arasında yer verildi)</figcaption></figure>
<div></div>
<h2><b><span lang="TR">&#8220;Özgürlük servet yaratır, servet özgürlük yıkar&#8221; </span></b></h2>
<p><strong>CEMAL TUNÇDEMİR</strong></p>
<p>27 Nisan 2025</p>
<p style="font-weight: 400;">Haklı veya hak sahibi olmanın hiçbir öneminin olmadığı bir toplum bu. Güçlüler, yakınları ve güce irtibatı olanlar her türlü dokunulmazlığın keyfini yaşıyor. Zulümlerini, yolsuzluklarını, suçlarını ve sömürülerini kolayca görünmez hale getirebiliyorlar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ne pahasına olursa olsun büyümek herkesin tek amacı. Utanma duygusundan arınmış pervasız bir sahtekarlık toplumun karakteri haline gelmiş. Nasıl göründüğün, neyi dillendirdiğin nasıl bir insan olduğundan ve ne yaptığından çok daha önemli.</p>
<p style="font-weight: 400;">Farklı sosyal gruplara, komşularının acılarına umarsız bu toplum, toplumun genel akıbeti hakkında umursamaz insanların yönetim dahil her şeyin sahibi olmasıyla lanetlenmiş.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Scott Fitzgerald</strong>’ın, önceki hafta 100 yaşına giren <strong>Muhteşem Gatsby </strong>romanının arka fonunda da tanık olabileceğimiz 1920’ler Amerikası bu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Muhteşem Gatsby hakkında en yetkin isimlerden biri olan Amerikan edebiyatı profesörü <strong>Sarah Churchwell</strong>’den öğreniyoruz ki, Fitzgerald 1924 yazında bu romanı yazarken, bir yandan da yoğun şekilde <strong>Oswald Spengler</strong>’ın “<em>Batı’nın Çöküşü</em>” kitabını okumakla meşgulmüş.</p>
<p style="font-weight: 400;">Spengler, herkesin her durumda sadece şahsi kazancının hesabını yaptığı ve diğer herkesi de kendisi gibi güvenilmez gördüğü sinik toplumların, kifayetsiz muhterislere hiç olmadığı kadar yükselme olanağı yaratan bir toplum olacağını açıklıyor. Fitzgerald, başka bir yerde, Spengler’in çöküş toplumunu, “<em>dünyayı gücü yetenin hakkı bir ganimet olarak gören mafyatik çetelerin yönetimindeki toplum”</em> şeklinde tanımlıyor.</p>
<h3>İlerici politikanın gerilemesi</h3>
<p style="font-weight: 400;">100 bini aşkın askerin öldüğü Birinci Dünya Savaşı ve bir milyona yakın Amerikalıyı öldüren İspanyol Gribi virüs salgınının sona ermesi, 1920&#8217;lere girilirken, aynı anda hem bütün toplumsal paranoyaları hem de hedonist dürtüleri tetiklemeşti. Bu da Amerikan toplumsal zihniyle son 20 yılın ilerici reformları arasındaki makası yeniden açmaya başlamıştı. Bu da milyarderler ve ırkçı muhafazakârlar için ‘Gilded Age’ın mafyatik düzenine yeniden dönme olanağı veren bir iklim oluşturmuştu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Nihayetinde 1920&#8217;ler boyunca, şirketler yeniden her türlü regulasyon, denetim ve vergi sorumluluğundan kurtarılarak vahşi bir özgürlüğe salındı. Şirketlere, zenginlere, beyaz erkeklere tanınan sınırsız özgürlük, beyaz olmayanlara, işçilere, kadınlara, gazetecilere ise fazla görüldü.</p>
<p style="font-weight: 400;">Örneğin şirketlere gelince ‘bırakınız yapsınlar’, ‘devlet özel işlere karışamaz’ özgürlükçüleri, alkollü içkileri dini retorikler taşıyan heybetli hitaplarla, gösterişli kanunlarla yasaklayacaktılar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Örneğin, bir kadının ne giyeceği o kadın dışında herkesin derdi oluyordu. Bazı kadınların o güne kadar olduğu gibi yere değen etek yerine ayakkabılarını gösteren etekler giymeye başlaması, bazı zihinlerde &#8220;Nuh Tufanına götürecek&#8221; felaket fırtınaları koparıyordu. Ücra bir eyalette siyah bir adamla beyaz bir kadının birbirlerini sevip evlenmeye karar vermesi bu &#8220;özgürlükçü&#8221; düzenin beka sorunu olabiliyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">1865 yılında ilk kez kurulduktan sonra onlarca yıl yerel bir terörist organizasyonu olmaktan öteye geçmeyen Ku Klux Klan, Birinci Dünya Savaşı yıllarından itibaren görkemli bir geri dönüş yaşıyordu. 1920’lerde üye sayısı milyonlara ulaşacaktı. Eylem alanı bütün ülkeydi. Maine’den Oregon’a bütün kuzey Amerika’ya bile yayılacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Göçmenlere karşı yeniden yükselen histeri ise, 1925’te ABD’nin kapılarını Avrupalı olmayan herkese 40 yıl boyunca kapatacak göçmenlik yasasının çıkmasına neden olacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Sendikalar da bu gerilemeden nasibini alıyordu. Sonradan ‘Red Scare (Kızıl Paniği)’ diye anılacak ve her yerde komünist ajanı arayan korku kampanyasının ana hedefi oldular. Sendikaların, terakki döneminde kazandığı birçok hak ve yetki 1920&#8217;ler boyunca peyderpey tırpanlanacaktı. İşçilerin her türlü ücret, iş güvenliği ve hak talebi, komünizm propagandası veya toplumsal barışa kasteden anarşizm diye yaftalanarak polis şiddetiyle bastırılıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">1920&#8217;lerde canlanan bütün bu sömürü, muhafazakâr ve ırkçı reaksiyon, ilerlemeye inanan Amerikan zihnine ‘dejavu’ yaşatacaktı. <strong>Mark Twain</strong>’in 1873’te yayınladıktan sonra unutulmuş <strong>Gilded Age</strong> adlı romanının 1920’lerde yeniden keşfedilmesi ve ‘dejavu’nun kaynağı olan 19. Yüzyılın son çeyreği için “Gilded Age” nitelemesinin dönem adı olarak ilk kez kullanılmaya başlanması bundan dolayıydı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Mark Twain, orijinal Gilde Age’ın hakikat tellalıysa, Fitzgerald da Amerikan literatüründe Gilded Age’ın artçı dönemi gibi olan ve yine Fitzgerald’ın taktığı isimle ‘<strong>Caz Dönemi</strong>’ diye anılacak 1920’lerin tellalı olarak görülüyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Fitzgerald’ın 10 Nisan 1925 günü satışa sunulan <strong>Muhteşem Gatsby</strong> romanı da Twain’in Gilded Age romanı gibi ilk yılında hiç ilgi görmeyip onlarca yıl boyunca unutulacaktı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında bu romanın, 1920’ler Amerika’sını yansıtma gücü yeniden keşfedildiğinde Muhteşem Gatsby okul müfredatlarında kütüphanelerde Amerikan klasikleri arasına yerleşecek ve filmlere konu olacaktı. Fitzgerald 1940 yılında öldüğü için romanının popülerleştiğini göremeyecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Fitzgerald, Muhteşem Gatsby romanında, Trump’ı değil ama nasıl bir toplumsal kültürün Trump türü birini başkan seçebileceğini öngörüyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Aslında bu erken öngörüsünde yalnız değildi. Dönemin ‘Baltimore Bilgesi’ lakaplı efsane gazetecisi, kültür ve toplum eleştirmeni <strong>Henry L. Mencken</strong>, 26 Temmuz 1920 günü <a href="https://digitaledition.baltimoresun.com/tribune/article_popover.aspx?guid=6e2ca187-eda2-4af9-ae7d-a3b477e9a8d7">Baltimore Sun gazetesinde</a>, şu kehanette bulunacaktı:</p>
<blockquote>
<p style="font-weight: 400;">“Demokrasi kemaline erdikçe, başkanlık makamı da halkın ruhundaki gerçeği daha fazla yansıtır hale gelecek. Platonun (İç Amerika Bölgesi-CT) yığınları en iptidai arzularının hayata geçeceği o şanlı güne nihayet kavuşacak; Beyaz Saray tastamam bir moronla taçlanacak.”</p>
</blockquote>
<p style="font-weight: 400;">Mencken’i de devrin bütün aklı başındaki insanları gibi dehşete düşüren, 1920 seçimindeki her iki başkan adayının da olağanüstü kifayetsizliğiydi. Kifayetsiz muhterislere özgü şekilde, avamın üniversitelere, okumuşlara, hak ve hukuk hareketlerine, aktivistlere, entelektüellere içgüdüsel düşmanlığına yüksek sesle tercüman olan <strong>Warren Harding</strong> seçimi kazanacaktı.</p>
<h3 style="font-weight: 400;"><strong>“O  kadar zengin ki kimse onu rüşvetle satın alamaz” </strong></h3>
<p style="font-weight: 400;">Ülke yönetiminin nihayet elitlerden kurtarılarak yeniden milletin eline geçtiğini iddia eden Harding’in yemin töreninde etrafında, her zamanki gibi milletin temsilcileri olan milletvekilleri ve senatörler değil, ülkenin en zengin adamları oturuyordu. Bu zenginler, entelektüel kapasitesi son derece kısıtlı Harding’in içi boş sloganlardan oluşan vasat konuşmasını çocukça bir coşkuyla alkışlıyorlardı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Birinci Gilded Age’ın harami baronlarının ve düzeninin sembol ismi <strong>J.P. Morgan</strong>’dı. Gilded Age’ın artçı döneminin sembol ismini, çiçeği burnunda Başkan Warren Harding yemin töreni konuşmasında ABD’ye takdim ediyordu: Yeni Hazine Bakanı <strong>Andrew Mellon</strong>.</p>
<figure id="attachment_43650" aria-describedby="caption-attachment-43650" style="width: 292px" class="wp-caption alignleft"><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='292'%20height='380'%20viewBox=%270%200%20292%20380%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" data-recalc-dims="1" decoding="async" class="tf_svg_lazy wp-image-43650" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/MELLONANDREW.jpg?resize=292%2C380&#038;ssl=1" alt="" width="292" height="380" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/MELLONANDREW.jpg?resize=787%2C1024&amp;ssl=1 787w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/MELLONANDREW.jpg?resize=230%2C300&amp;ssl=1 230w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/MELLONANDREW.jpg?resize=115%2C150&amp;ssl=1 115w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/MELLONANDREW.jpg?resize=768%2C1000&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/MELLONANDREW.jpg?w=1024&amp;ssl=1 1024w" data-tf-sizes="(max-width: 292px) 100vw, 292px" /><noscript><img data-recalc-dims="1" decoding="async" class="wp-image-43650" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/MELLONANDREW.jpg?resize=292%2C380&#038;ssl=1" alt="" width="292" height="380" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/MELLONANDREW.jpg?resize=787%2C1024&amp;ssl=1 787w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/MELLONANDREW.jpg?resize=230%2C300&amp;ssl=1 230w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/MELLONANDREW.jpg?resize=115%2C150&amp;ssl=1 115w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/MELLONANDREW.jpg?resize=768%2C1000&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/MELLONANDREW.jpg?w=1024&amp;ssl=1 1024w" sizes="(max-width: 292px) 100vw, 292px" /></noscript><figcaption id="caption-attachment-43650" class="wp-caption-text">(Andrew Melon)</figcaption></figure>
<p style="font-weight: 400;">ABD’nin o günlerde en zenginlerinden biri olmasına rağmen, hayatı boyunca hep gölgede kalma tercihinden dolayı iş dünyası dışında tanınmıyordu. Mellon, ABD yönetiminde Başkan Harding’ten bile daha etkili olacak ve bütün 1920’lere damgasını vuracaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Başkan Harding, Mellon’u Hazine Bakanı olmak için seçtiğinde, “<em>o kadar zengin ki kimse onu rüşvetle satın alamaz</em>” diye gerekçelendirmişti. Bu, rüşvetin iki yönlü trafiği olan bir suç olduğu gerçeğini örten çocuksu bir iddiaydı tabii ki&#8230;</p>
<p style="font-weight: 400;">Rüşvet suçunu sadece rüşvet alacak kadar muhtaç olmak doğurmaz, başkan da dahil herkese rüşvet dağıtabilecek kadar zengin olmak da doğurabilir. Nitekim Mellon, Harding’in kampanyasına o dönem için astronomik rakamlarda para bağışlayarak başkanlığı kazanmasını sağlamış yani rüşvetle ABD yönetiminin pilotluğunu almıştı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Mellon, bankacı olarak bilinse de iş yapmadığı sektör yoktu. Bazılarında ise dünyanın en büyüğüydü. Örneğin sadece ABD’nin değil dünyanın bütün alüminyum üretimini tekelinde tutan Alcoa onundu. Başta çağın yeni yükselen sektörü olan havacılık olmak üzere alüminyuma ihtiyacı büyük bütün sektörlere de hükmediyordu böylece.</p>
<p style="font-weight: 400;">Peki böylesine zengin bir adam niye günlerini politikada geçirmeye karar vermişti?</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>“<em>Golyat: Tekelci Güç ve Demokrasinin 100 Yıllık Savaşı</em>”</strong> kitabının yazarı <strong>Matt Stoller</strong>’a göre Mellon, “<em>Sadece aşırı zengin bir insan olmaktan sıkılmıştı”. </em>Mellon’un, sıkıcı süper zengin hayatında, kendisine insanlığın kaderine liderlik yaptığı duygusu verecek bir değişime ihtiyacı vardı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Harding Yönetimi, işe Mellon’un fabrikalarının ürettiği malların değerini ve pazar hakimiyetini pekiştirecek gümrük vergilerini yükseltmekle başladı. 1913’te çıkarılan yasadan geri adım atılarak şirketlerden alınan vergiler yok denecek seviyeye indi. Dahası son 20 yılda tekelleşmenin önüne konan bütün bariyerler yeniden kaldırıldı. Başta finans dünyası olmak üzere iş ve ticaret dünyasına getirilmiş bütün denetim ve regülasyon mekanizmaları zayıflatılmaya başlandı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Mellon’un rakiplerini zayıflatacak, kendisinin şirketlerine ve bankalarına yarar sağlayacak her şey ‘ekonominin özgürleştirilmesi’ olarak sunuldu. Yabancı heyetlerle görüşmelerde bile Mellon’un ticareti ve şahsi işleri öncelikli konuydu. Örneğin sadece ilk yıl İngiltere ile bütün görüşmelerde en öncelikli konu, Birleşik Krallığın yeni petrol bölgesi Kuveyt’te Mellon’un şirketi Gulf Oil’e ruhsat verilmesi konusuydu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Her kabine toplantısı Başkan Harding’in değil Hazine Bakanı Melon’un kişisel şovuna dönüştü. ABD Başkanı ikinci eleman konumundaydı. Kabinede konuşulan neredeyse her konuda her alanda Mellon’un bir ticari işi veya bağlantısı olması Başkan Harding’i bile şaşkınlığa düşürüyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Dönemin Adalet Bakanının anılarından, bir Kabine toplantısında Çin’de inşa edilen Doğu Çin Demiryolu gündeme geldiğinde ABD Başkanı Harding’in, Adalet Bakanının kulağına “nihayet Mellon’un işinin olmadığı bir konu” diye fısıldayıp güldüğünü öğreniyoruz. Harding, dakikalar sonra Mellon’un bu demiryolu şirketinde de 1,5 milyon dolar hisseye sahip olduğunu şaşkınlıkla öğrenecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Milyarder hazine bakanı Mellon, 1924’te, ‘zenginden vergi almamanın ülke ekonomisine faydalarını anlatmak için yazdığı kitapta, “<em>Uygarlığımız sermayenin belli ellerde birikimi üzerine kurulu. Sermaye birikimi, tarihin en zengini haline gelmiş uygarlığımızın yaşaması için hayati derecede önemli</em>” diye yazacaktı. Hazine Bakanı Mellon bir yıl sonra, Rockefeller ve Henry Ford’u geçerek ABD’nin en zengin ismi haline gelecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ülke 1920’den 1932’ye kadar üç Cumhuriyetçi Partili başkan değiştirdi ama Mellon hep yerinde kaldı. 12 yıl boyunca ABD Hazine Bakanı olarak ülkenin vergiden gümrük vergisine, faiz oranlarından vergi politikalarına kadar her konuyu yönlendiren asıl isim oldu. Dönemin muhalif senatörü George Norris, “<em>Mellon art arda üç başkanın kabinesinde görev yapmadı, art arda üç ABD başkanı onun kabinesinde görev yaptı</em>” diye hicvedecekti sonradan.</p>
<p style="font-weight: 400;">Mellon, yarattığı denetimsiz kuralsız ekonomi düzeninin ülkeyi 1929 krizine taşımasına rağmen kriz patladıktan sonra da görevinde kaldı. Dönemin ABD Başkanı Herbert Hoover’ın krizi küçümsemesinde ve zamanında gerekli adımları atmamasında en önemli faktör yine Mellon’un telkinleriydi. 1930 yılında krizin pik noktasının geride kaldığı ve toparlanma aşamasına geçildiği iddiasıyla gümrük vergilerini, ABD tarihinin en yüksek oranlarından birine çıkaran yasal düzenlemeye önayak oldu. Hesapta, gümrük vergileri olağanüstü yükseltilerek federal hükümete vergiden bile daha büyük bir gelir kaynağı yaratılacaktı. Ama tam aksi bir felakete yol açtı. 1929 krizi, bu yüksek gümrük vergisi politikasının etkileriyle Büyük Buhrana dönüştü.</p>
<p style="font-weight: 400;">Başlamasından üç yıl sonra 1932 başında bu krizin ABD tarihinin en büyük ekonomik bunalımı olduğu artık aşikâr hale geldiğinde Kongre, Mellon’u görevden azli için girişim başlattı. Başkan Hoover, onu, başına gelebilecek yargı kazalarından uzak tutmak için bakanlıktan alarak İngiltere’ye büyükelçi olarak gönderdi. Birkaç ay sonra seçimi kaybettikleri için Mellon, İngiltere’den dönmek zorunda kalacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Mellon, ahir ömrünü memleketi Pittsburgh’ta geçirmek istedi. Ama, onu 10 yıl boyunca çılgınca alkışlamış hemşerilerinin bile ekonomik bunalımdan dolayı kendisine derin bir nefret duyduğunu görünce bunu yapamadı ve pek de hazzetmediği Washington DC’de yaşamak zorunda kaldı. Usulsüzlükleri nedeniyle açılan davalarda suçunu kabul edip astronomik para cezaları ödemek zorunda kaldı. Hapse girmesine neden olacak vergi kaçakçılığı davaları sürerken 1937’de kansere yakalanıp ölecekti.</p>
<h3 style="font-weight: 400;"><strong>Yeni Sözleşme Koalisyonu ve sosyal demokrasi çağı</strong></h3>
<p style="font-weight: 400;">Terakkiperver (progressive) politikalar, Gilded Age’ın artçısı olan 1920’lerdeki gerilemeden sonra 1932 seçimi ile iktidara yeniden geldi. Kaderin bir cilvesi, aynı New York ailesinden bir Başkanın liderliğinde. 1932’de başkanlığı kazanan Demokrat Partili New York Valisi <strong>Franklin Delano Roosevelt</strong>, namı diğer <strong>FDR</strong>, birinci terakkiperver çağı başlatan <strong>Theodor Roosevelt</strong>’in kuzeniydi.</p>
<p style="font-weight: 400;">FDR’ın başkanlığı ile ABD, ‘bırakınız yapsınlar’ vahşi kapitalizmini bir kez daha terk ederek ‘Yeni Sözleşme’ diye anılacak yeni bir kapitalizm düzenine geçti.</p>
<figure id="attachment_43651" aria-describedby="caption-attachment-43651" style="width: 545px" class="wp-caption aligncenter"><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='545'%20height='285'%20viewBox=%270%200%20545%20285%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" data-recalc-dims="1" decoding="async" class="tf_svg_lazy wp-image-43651" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/fdr.jpeg?resize=545%2C285&#038;ssl=1" alt="" width="545" height="285" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/fdr.jpeg?w=310&amp;ssl=1 310w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/fdr.jpeg?resize=300%2C157&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/fdr.jpeg?resize=150%2C78&amp;ssl=1 150w" data-tf-sizes="(max-width: 545px) 100vw, 545px" /><noscript><img data-recalc-dims="1" decoding="async" class="wp-image-43651" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/fdr.jpeg?resize=545%2C285&#038;ssl=1" alt="" width="545" height="285" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/fdr.jpeg?w=310&amp;ssl=1 310w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/fdr.jpeg?resize=300%2C157&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/fdr.jpeg?resize=150%2C78&amp;ssl=1 150w" sizes="(max-width: 545px) 100vw, 545px" /></noscript><figcaption id="caption-attachment-43651" class="wp-caption-text">(Franklin Delano Roosevelt)</figcaption></figure>
<p style="font-weight: 400;">Yeni Sözleşme reformları ile finans piyasalarına denetim mekanizması yapacak Sermaye Piyasası Kurulu (SEC) oluşturuldu. Bankacılık Kanunu ile bir firmanın aynı anda hem yatırım bankacılığı hem de ticaret bankacılığı yapması yasaklandı. Böylece şirketlerin ticari bankalarının piyasadan topladığı parayı, yatırım bankaları aracılığıyla kendi şirketlerinin hisselerini yükseltme, rakip firmaların hisselerini batırma gücü yok edildi. Bir banka sahibine, diğer sektörlerdeki bütün şirketlerine de sermaye piyasası kanunlarına tabi olma zorunluluğu getirilerek, banka sahibi olmak olağanüstü zorlaştırıldı. FED’in hem bankerlere karşı ‘kamu kurumu’ niteliğini tahkim eden, hem de siyasi otoritenin FED üzerinde etkili olmasına engel olan yasal bariyerler inşa edilerek piyasaya ve dolara istikrar getirildi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Zenginlerden ve şirketlerden alınan federal gelir vergisi artırıldı. İlk defa emeklilik, sosyal güvenlik ve işsizlik sigortası sistemi tesis edildi. Sendikalara hukuksal korumalar ve toplu sözleşme yetkileri kazandırıldı. İlk kez federal zorunlu asgari ücret belirlendi. Fazla mesaiye ek ücret zorunluluğu getirildi. Çocuk işçiliği tamamen yasaklandı. Madencilik başta olmak üzere bütün sanayi işyerlerinde işçi güvenliği standartları yasal zorunluluk oldu. Vergi kanunları değiştirilerek, yüksek gelirlilerin ve şirketlerin gelir vergisi artırıldı. Ve Hatch Kanunu gibi kanunlarla, memurları ve kamu kurumlarının yetki ve imkanlarının siyasi amaçlarla veya seçimlerde kullanımını tamamen yasaklanarak, ‘ganimet sisteminin’ son kalıntıları da yok edildi. Bu demokratik devrimin gücü o kadar büyüktü ki bu reformların bazısı FDR’a rağmen yapılacaktı.</p>
<h3 style="font-weight: 400;"><strong>‘Solcu’ yerine ‘liberal’ ifadesinin doğuşu</strong></h3>
<p style="font-weight: 400;">FDR, Cumhuriyetçilerin Birinci Dünya Savaşından itibaren ‘terakkiperver (progressive)’ ifadesi etrafında oldukça negatif bir algı oluşturmaları nedeni ile bu sözcük yerine politikalarını ‘liberal’ olarak isimlendirdi. ABD Başkanı FDR’ın konuşmalarında sık sık bu nitelemeyi tercih etmesi, günümüze kadar gelen Amerikan literatüründe, dünyanın geri kalanının aksine ‘liberal’ sözcüğünün ‘solcu’ anlamında kullanılmasına yol açacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">36 yıl boyunca tek Cumhuriyetçi Partili başkan olan Eisenhower dönemindeki kısmi yavaşlamayı hesaba katmazsak 1970’lerin başına kadar sürecek Yeni Sözleşme Koalisyonu, oldukça büyük ve güçlü bir orta sınıf ortaya çıkardı. ABD tarihinin en eşitlikçi toplumsal düzenini yarattı. Ortalama bir çalışan, maaşıyla, kendisine ‘Amerikan Rüyası’ ile özdeşleştirilen müstakil ev ve araba alabiliyor, çocuklarını üniversitede maaşıyla okutabiliyordu. En zenginler ile en yoksullar arasındaki gelir farkı tarihin en düşük seviyesine geriledi. Politik istismardan bağımsız kamu bürokrasisi, denetim mekanizmaları, regülasyonlar, ABD tarihinde kamu yolsuzluğunun en düşük olduğu döneme yol açtı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Şeffaflık, denetim ve regülasyonlar, sadece ekonomiyi değil, medyadan hukuka her alanı dönüştürdü. Yüksek Mahkeme, 40 yıl boyunca, tarihinin en ilerici içtihatlarını kabul etti. Güney eyaletlerinde okullardan toplu taşıma kadar kamusal alanda siyahlarla beyazların bir arada olmasını engelleyen Jim Crow ayrımcılık çağı sonlandırıldı. İç Savaş sonrası Yeniden Yapılanmanın gerçekleşememiş projesi olan Sivil Haklar Reformu 100 yıl sonra nihayet gerçekleşeceği politik iklimi buldu. Basına, kamunun asla müdahale edemeyeceği bir ifade özgürlüğü alanı yaratıldı. Basının bu gücü, şeffaflığı artırdı, yolsuzluğu ve yetki suistimallerini oldukça azalttı. ABD’ye göçmen alımında ‘beyazlık’ şartı ortadan kalktı ve ABD dünyanın her yerinden göçmenlere kapısını yeniden açtı. Üniversiteden yargıya bürokrasiden medyaya kadar kadroları neredeyse tamamen beyaz erkeklerden oluşan nitelikli işlerde, siyahların, kadınların kariyer yapmasını engelleyen bariyerler ortadan kaldıracak pozitif ayrımcılık zorunlulukları getirildi.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Beşinci Cadde’deki malikanelerin yıkılışı</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Bu ekonomik ve kültürel değişiminin en çarpıcı göstergesi, süper zenginlerin Gilded Age döneminde doğmuş bulvarı Beşinci Cadde’ydi. New York’un bu ünlü caddesinde Gilded Age ve 1920’ler boyunca inşa edilen saray yavrusu dev malikaneler, 1940’lardan sonra teker teker yıkıldı ve yerlerine apartmanlar yükseldi. Elbette ki yine şehrin diğer yerlerine göre daha pahalı apartmanlardı ama ülkenin en zengin insanlarının artık benzerinde başkalarının da oturabildiği dairelerde yaşama tercihi, zenginlik hakkındaki kültürel değişimi göstermesi açısından ilginçti. Şehirde ayakta kalabilen bazı malikaneler ise müze, kütüphane gibi kültürel kurumlara dönüştü.</p>
<h3 style="font-weight: 400;"><strong>Yeni Gilded Age’ın başlaması</strong></h3>
<p style="font-weight: 400;">Yeni Sözleşme Koalisyonu, 1970’lerin başında dağılmaya başladı. Vietnam Savaşının neden olduğu travma, 1960’lar gençlik hareketi, feminizm ve Sivil Haklar Reformları muhafazakâr bir karşı dalgayı yükseltti. Bu dalgayı kendisine platform olarak seçen Cumhuriyetçi Partili Nixon’un başlattığı, 1980’de seçimi kazanan Ronald Reagan döneminde daha da artan bir ivme ile sürdürdüğü politikalarla regülasyonlar kaldırılmaya, şeffaf denetim mekanizmaları yok edilmeye başlandı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bağımsız bürokrasi, ‘bürokratik oligarşi’ olarak yaftalandı. 1883 yılında kuruluşu ile bağımsız bürokrasi devrini başlatan Eyaletlerarası Ticaret Komisyonu’nun (ICC) 1995’te kaldırılması, adeta bağımsız bürokrasi çağının bitişinin de başlangıcı oldu. Bürokrasinin kendisini yenilememesinin bazı kamu yatırım ve hizmetlerinde neden olduğu hantallık, bürokrasi karşıtlığına toplumsal destek yarattı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yine 1980’lerden itibaren üniversiteler, aydınlar, gazeteler, ‘millet düşmanı elitler’ olarak nitelenmeye başlandı. Regülasyon ve denetim mekanizmalarını savunmak, şirketlerin suistimallerini eleştirmek ‘serbest piyasa düşmanlığı’ olarak lanse edildi.</p>
<h3 style="font-weight: 400;"><strong>Piyasada ‘gizli el’ yok, ‘aşikâr el’ var!</strong></h3>
<p style="font-weight: 400;">Sonradan bir galat-ı meşhurla tamamı ‘neoliberal’ olarak nitelendirilecek bu politikalar, kitaplarda kapitalizm ve serbest piyasa başlığında anlatılan bütün yararları da tehdit eden anti-liberal bir yönelimdi aslında.</p>
<p style="font-weight: 400;">Örneğin, ünlü ‘görünmez el’ varsayımı. Şirket ekonomisi tarihçisi <strong>Alfred Chandler</strong>, 1977’de yayınladığı ve kendisine Pulitzer Ödülü kazandıran ‘<strong>Aşikâr El</strong>’ kitabında, Gilded Age’tan itibaren şirket yönetimlerinin, piyasayı kendi çıkarları için nasıl şekillendirdiğini çarpıcı şekilde sergiliyordu. <strong>Adam Smith</strong>’in piyasayı yöneten ‘görünmez el’ kavramında ifade ettiği gibi üretim ve ticaretin doğal dengesi değildi bu. Şirketler eliyle yürütülen bir ‘planlı ekonomiydi’ bu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kaldı ki regülasyon ve denetim ortadan kalktığında politika, ekonomiden el çekmiş olmuyor aksine çok daha rahat müdahil olabileceği bir ortam oluşuyordu. Çünkü bir şirketin piyasanın dominant gücü haline gelmesi sadece rekabet gücü yüksek nitelikli üretim şartına bağlı değil. Şirketin lehine izinler, muafiyetler, teşvikler, ihaleler, vergi afları ve regülasyondan bağımsızlık gibi unsurlar da istenen şirketleri zirveye taşıyıp, istenmeyenleri batırabilir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Nitekim, Gilded Age döneminin efsane gazetecilerinden Henry D. Lloyd bile daha 1890’lardaki ‘bırakınız yapsınlar’ kapitalizminden, <em>“bu servet yaratan değil, servet transfer eden bir sistem”</em> diye yakınacaktı. Teknolojik yenilik, rekabet ve demokratikleşmenin yarattığı servet birkaç kişinin eline transfer ediliyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Nitekim regülasyon ve denetimlerin erozyona uğramaya başladığı 1970’lerin sonundan itibaren, ulusal servet yeniden çok küçük bir azınlığın elinde toplanmaya başladı. Orta sınıf hızla erimeye başlarken, yüzde 1’lik kesimin zenginliği devasa boyutlara ulaştı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Data General firmasının 1960’ların sonunda, bilgisayarı, özel kişiler ve şirketlerin de sahip olabileceği taşınabilir boyuta getirip pazarı yaratmasından sonra bilgisayar teknolojisi, ekonomiyi, sosyal yaşamı ve günümüzde politikayı şekillendiren güç haline geldi. Bu yeni teknolojide tekel haline gelen şirketlerin sahipleri ise birinci Gilded Age’ın tekellerinin rüyalarında göremeyeceği bir parasal, politik ve dikkat yönetimi gücüne kavuştular.</p>
<p style="font-weight: 400;">İnternet teknolojisi, tıpkı Gilded Age dönemindeki demiryolu gibi, müthiş bir rant ekonomisi yarattı. Rant ekonomisi, sadece Amazon, UBER gibi platformların doğrudan başkalarının emeğinden para kazanmasıyla sınırlı değil. Google, Facebook, Instagram, X gibi platformlar bedava edindikleri data üzerinden milyarlarca dolar kazanıyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Nihayetinde sadece Elon Musk, Jeff Bezos ve Mark Zuckerberg’in toplam serveti, ülke nüfusunun yüzde 40’ının yani 160 milyon Amerikalının toplam servetinden daha büyük hale gelmiş durumda.</p>
<p style="font-weight: 400;">Walmart’ın kurucusu Sam Walton, ABD’nin en zengin ismiyken öldüğü 1992 yılında 8 milyar dolarlık servete sahipti. Bugün, servetinin büyüklüğü 350 milyar dolar eşiğine yaklaşmış Elon Musk, 30 yıl öncenin en zengini Walton’un toplam servetinden daha büyük parayı tek bir günde borsada kaybedip kazanabiliyor.</p>
<h3 style="font-weight: 400;"><strong>Kapitalizm ve demokrasinin çatışması</strong></h3>
<p style="font-weight: 400;">Tarihçi H. W. Brands, 1865-1900 arasındaki 35 yılın kapitalist öyküsünü anlattığı ‘American Colossus’ kitabında, Amerikalıların genellikle kapitalizm ve demokrasinin doğal şekilde iyi geçinecek iki ortak olduğu yanlış kabulüne sahip olduğuna dikkatimizi çekiyor. Özellikle de bu yanılgıya kör inançları, Cumhuriyetçi Partililerin kendilerini aynı anda hem serbest piyasasının hem de özgürlüklerin şampiyonu görmesi vehmine neden oluyor. Oysaki Amerikan siyasi tarihi, bir yönüyle bu ikisi arasındaki çekişmenin ve tansiyonun da tarihi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Tarihçi H. W. Brands, kitabında, kapitalizmin, eşitsizlik olmadan varlığını sürdüremeyeceğini yazıyor:</p>
<blockquote>
<p style="font-weight: 400;">“Demokrasi eşitliğe, kapitalizm eşitsizliğe dayanır. Demokrasideki vatandaşlar kamusal alana her biri bir oyla gelir; kapitalist ekonominin katılımcıları pazara eşit olmayan imkân ve kaynaklarla gelir ve pazardan eşit olmayan getirilerle ayrılır.”</p>
</blockquote>
<p style="font-weight: 400;">Bu yüzden de kapitalizm, sadece güçlü yasal denetim, genel regülasyon ve işlevsel etik kurallar içinde işlediğinde verimi, rekabeti ve yeniliği güçlendiren bir motivasyona dönüşebilir. Yasal ve etik dizginlerden salındığında ise hırsları, açgözlülüğü ve yolsuzluğu tetikleyecek bir motivasyon olacağı, sayısız deneyimle görüldü.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Henry Demarest Lloyd</strong> da daha 130 yıl önce, 1894 yılında yayınlanan Servetin Ortak Yarara Karşı Savaşı kitabında, “<em>özgürlük servet yaratır ama servet de özgürlüğü yıkar</em>” diye benzeri bir uyarıda bulunuyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Büyük miktarda sermayenin belli bir kontrol altında birikmesi, artış gücünden farklı olan yeni bir tür güç yaratır. Ülkede sermaye artışının gücü, doğası gereği yapıcıdır. Sermayenin belli ellerde birikimden gelen güç ise yine doğası gereği yıkıcıdır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Sermayenin belli ellerde birikmesi sadece endüstrideki diğer rakipleri tehdit edecek bir güç değil, kaçınılmaz olarak herkesin özgürlük ve haklarını da tehdit edecek bir güce dönüşecektir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Çünkü, sadece ‘piyasada tekel olmak’ yetmez, ‘her şeye sahip olmak’, tekelcinin nihai rüyasıdır. Şöyle açıklıyor Lloyd:</p>
<blockquote>
<p style="font-weight: 400;">“Kültürün, tecrübenin, onurun her türlü sınırını aşmış hatta dahil oldukları sınıf veya statünün geleneksel ihtiyatını önemsemeyecek kadar güç ve servet sarhoşu bu adamlar, kendilerinin yükselen dalgada sörf yapanlar değil dalganın kendisi olduklarını sanıyorlar. Kendilerini yaratan işi de kendilerinin yarattığı yanılgısı yaşıyorlar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Onlara göre bilim, doğanın onlar için biriktirdiği sonsuz bir yatırım repertuarı, devlet bir imtiyaz çeşmesi, uluslar müşteri birlikleri ve ‘milyon’ da sadece onlar için yazılmış yeni bir zenginlik aritmetiğinin ölçü birimi. Anonim, denetimsiz, mütemadi bir güce ve lükse sonsuz bir tamah içindeler. Bu gücün onları belli bir noktada doyuma ulaştırma olasılığı, &#8211; kesintisiz olarak önlerinde genişleyen imkân dünyası nedeniyle- imkânsız. ‘Milyar’ rakamına ulaşsalar bile doygunluk hissetmeyecekler ve artık yeter diyecekleri bir nokta olmayacak.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kendilerini toplumun bir parçası olarak görmüyorlar. Kendileri dışındakilere insani duyguları kötürüm hale gelmiş. Toplumun sürekli korkutularak dizginlenmesi gereken bir tehdit olduğuna inanıyorlar.”</p>
</blockquote>
<p style="font-weight: 400;">ABD, Lloyd’un tasvir ettiği bu açgözlü duyarsızlığın en çarpıcı örneklerinden birine 2008 krizinden sonra tanık oldu. Federal Hükümet, kendi hataları ve açgözlüleriyle batma noktasına gelmiş şirketlere, finans kurumlarına bir trilyon dolarlık yardım sağladı. Zararlarını telafi için aktarılan bu kaynağı, bu şirketlerin CEO’ları ile yönetim kurulu üyeleri, kendi astronomik yıllık ikramiye ve maaşlarına harcamaktan çekinmediler. Hem de açıktan. Hem de Amerikalı çalışanların çoğunun, bu CEO’ların neden olduğu 2008 krizinde ya gelirinin önemli bir kısmını ya işini ya da evini kaybettiği günlerde.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kongre’de çoğunluk olan Cumhuriyetçi Partililer ise bir yandan bu CEO’ları, ‘iş dünyasını koruma’ adı altında savunurken, krizde evini işini kaybedenlere yapılacak yardımları ise ‘sosyalizm’, ‘anti-Amerikanizm’, ‘devlet eliyle refah paylaşımı’ diyerek engelleyecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">2012 yılında Kongre’de çoğunluk olan Cumhuriyetçilerin parti grubu lideri Eric Cantor’un, İşçi Bayramında (Labor Day) attığı Tweet’te, işçilerin değil, girişimcilerin ve iş insanlarının ‘emeğini’ kutlaması, yeni Gilded Age’ın bu politik pervasızlığının en ibretlik göstergelerinden biri olacaktı.</p>
<h3 style="font-weight: 400;"><strong>43 yılda CEO geliri yüzde 1460, işçi geliri yüzde 18 arttı</strong></h3>
<p style="font-weight: 400;">Zenginlerle yoksullar arasındaki gelir eşitsizliği 1970’lerin sonundan itibaren yeniden açılmaya başladı ve 2010’larda orijinal Gilded Age dönemini de aşan oranlara ulaştı. Ekonomik Politikalar Enstitüsünün 2022 raporuna göre 1978 ile 2021 arasında ortalama CEO yıllık geliri yüzde 1460 oranında arttı. Aynı 43 yıllık dönemde ortalama çalışanın maaşı ise sadece yüzde 18 oranında arttı. Reagan döneminin başında bile işçiler CEO’ların 60’ta biri kadar yıllık gelire sahipti. Günümüzde 60 binde biri kadar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Şirketlerin kârının artmasının, otomatik olarak yeni yatırımlara yol açacağı ve ekonomiyi büyüterek herkesin refahının artıracağı öngörüsü de teorideki gibi gelişmedi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bazıları trilyon dolar değerine ulaşan olağanüstü gelirler kazanan şirketler çok düşük oranda vergi ödedikleri için bu büyüme ‘ortak kamusal refaha’ gerektiği ölçüde katkı yapmadı.</p>
<p style="font-weight: 400;">ABD’nin en fazla istihdam yaratan şirketleri, en büyük şirketleri değil. Kaldı ki, bu en büyük şirketler kâr ve gelirdeki astronomik büyümelerini, şirketlerin çalışanların maaşlarına da yansıtmıyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ve hepsinden önemlisi bu olağanüstü kar ve gelirin çok azı yatırıma dönüşüyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Peki bu para ne oluyor?</p>
<p style="font-weight: 400;">ABD’nin en büyük birkaç şirketinin sadece ABD bankalarında yatan ve hiçbir yatırım için kullanmadıkları para 2 trilyon doları geçiyor. Google, Apple, Amazon gibi şirketlerin ne yapacaklarını bilmedikleri, bankalarda tozlanan muazzam büyüklükte para rezervleri var yani. Çoğu milyarderin parası da böyle.</p>
<p style="font-weight: 400;">Üstelik bu âtıl sermayeden vergi de alınamıyor.</p>
<h3 style="font-weight: 400;"><strong>Çalışanın her kuruşuna vergi var ama zenginin milyarına vergi yok </strong></h3>
<p style="font-weight: 400;">Trump’ın ilk başkanlığının tek yasal reformu, şirketlerin ve zenginlerin vergisini daha da aşağı çekecek reform oldu. New York Times’ın 2024 Nisan ayında yayınladığı rapora göre, tarihte ilk kez 2018 yılında ülkenin en zenginlerinin fiili vergi oranı, çalışanların fiili vergi oranlarının bile altına düştü.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bunun en önemli nedeni, milyarderlerin gelirlerini maaş, kâr veya ücret olarak değil borsa hissesi gibi ‘menkul kıymetler’ olarak edinmesi. CEO’lar bile şirketlerinden maaş yerine hisse senedi gibi diğer menkul kıymet seçeneklerini tercih ediyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Mevcut yasaya göre, menkul kıymetler, sadece son bir yıl içinde işlem görmüşse oldukça düşük oranda vergilendirilebiliyor. İşlem görmediği sürece menkul kıymet şeklinde servet, kazanç vergisine tabi olmuyor. Bu da maaşlı çalışanın, esnafın kazandığı her kuruş için vergi vermek zorunda olduğu sistemde, yüzmilyonlarca ve milyarlarca dolar kazananların vergiden muaf olduğu bir düzen yaratıyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Amazon’un sahibi ve 200 milyar dolardan fazla serveti olan, bir hesaba göre saat başına geliri 7.9 milyon dolar olan Jeff Bezos’un bazı yıllar ‘yıllık maaş kazancı’ 150 bin doların altında kaldığı için çocuk desteği vergi kredisi aldığı ortaya çıkacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">ProPublica’nın milyarder beyannameleri üzerinde yaptığı araştırma dünyanın en zengini Elon Musk’ın 2014 ile 2018 arasında yüzde 3,27 oranında gelir vergisi ödediğini belirlemişti.  O günlerde ABD’nin en zengini olan Warren Buffet ise vergi oranı ise yüzde 0,1 gibi gülünç bir düzeyde kalmıştı. En düşük maaşlı çalışan vergi oranı ise yüzde 10.</p>
<p style="font-weight: 400;">Nobel ödüllü ekonomist <strong>Paul Krugman</strong>, bu durumu, NY Times’taki yazılarında sık sık, “bu tür kapitalizm, sadece yüzde 1 için kapitalizm. Toplumun en az yüzde 80’inin kapitalizmin nimetlerinden yararlanmasını engellemek için kurulmuş bir sistem bu.” şeklinde eleştiriyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Milyarderler, servetlerini vergiden korumak için yatırımlarını bile borçlanma ile yapıyorlar. Musk, Twitter’ı Tesla hisselerini ipotek olarak gösterip, 13 milyar dolarlık vergiden muaf kredi edinerek alacaktı örneğin.</p>
<h3 style="font-weight: 400;"><strong>Milyarderleri korkutan seçim vaadi</strong></h3>
<p style="font-weight: 400;">Joe Biden’ın, son bir yıl içinde işlem görmemiş olsa bile menkul değerden yıllık vergi alınması yönünde son yıllarda gündeme getirdiği reform isteği, Kamala Harris’in kampanyasında somut bir projeye dönüştü. Projeye göre 100 milyon dolardan büyük servet, son bir yıl içinde işlem görmemişse bile yüzde 25 vergiye tabi olacaktı. Bu seçim vaadi, teknoloji devlerinin ve milyarderlerin Trump’ın safına geçmesinin en önemli nedeni olarak görülüyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Politik bilimci Adam Bonica’nın, kampanya bağış kayıtları üzerinde yaptığı çalışma bu kırılmayı çarpıcı şekilde ortaya koyuyor. Cumhuriyetçi Parti’ye 10 milyon doların üzerindeki bağışlar önceki yıllarda Cumhuriyetçi Parti kampanyalarına yapılan toplam bağışın sadece yüzde 4’ünü oluşturuyordu. 2024 yılında bu oran yüzde 56’ya çıktı. Yani partiyi büyük ölçüde milyarderler finanse ediyor artık. Bu mega bağışçılar 2008’de sadece 58 milyon dolar siyasi bağışta bulunmuştular. 2024 seçiminde mega bağışçıların bağış toplamı 2.4 milyar doları geçti. Bunun yüzde 10’u ise tek başına Musk’a ait.</p>
<p style="font-weight: 400;">Adam Bonica bir ironiye dikkat çekiyor. Cumhuriyetçi Başkanlar dönemi neredeyse istisnasız olarak ekonomik krizle ve büyük gelir kaybıyla bitiyor. Demokrat Başkanların dönemi borsaların ve ekonominin toparlandığı, gelirlerinin yükseldiği dönemler oluyor. Ama milyarderler birkaç istisna dışında neredeyse topyekun Trump&#8217;ı desteklediler.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu tercihe yol açan psikolojinin önemli bir nedenine ise, 2013’te yayınlanan “<strong>21. Yüzyılda Sermaye</strong>” adlı klasiğiyle kapitalizm içi tarihi bir sorgulamayı alevlendiren Fransız ekonomist <strong>Thomas Piketty</strong>’nin analizlerinde denk geliyoruz. İnsanlar, mevcutlarını korumayı, olası kazançlarına önceler. Milyarderler de farklı değil.</p>
<p style="font-weight: 400;">Piketty, anti kapitalist bir tartışma başlatmıyor. Kapitalizmin, olması gereken rayından çıktığını, sermayenin getiri oranının, ekonominin büyüme oranından yüksek hale geldiğini sergileyerek tartışıyor. Servetin çok küçük bir azınlığın elinde birikmesinin, politikanın ana gündemi haline gelmesi gerektiğini savunuyor.</p>
<h3 style="font-weight: 400;"><strong>İkinci Trump dönemi Yeni Gilded Age’ın zirvesi</strong></h3>
<p style="font-weight: 400;">Yeni &#8216;Gilded Age&#8217;, Donald Trump ile başlamış değil. 1970’lerin sonundan itibaren, çoğu Cumhuriyetçi ama Demokratların da içinde olduğu politik kadrolarca adım adım inşa edilmiş bir düzen bu. Yeniden Gilded Age düzenine dönüşte vitesi yükselten ise orijinal Gilded Age dönemindeki gibi Yüksek Mahkeme oldu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Reagan döneminden itibaren üye atanan muhafazakâr üyelerin çoğunluğa geçmesiyle ABD Yüksek Mahkemesi, 20. Yüzyılın büyük bölümünde savunucusu olduğu ilerici, özgürlükçü ve eşitlikçi Anayasa yorumu çizgisini terk ederek Gilded Age Yüksek Mahkemesinin süper zengin dostu, dinci ve beyaz ırkçısı çizgisine geri dönmeye başladı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bunun kaçınılmaz sonucu olarak da ABD tarihinin, saygınlıktan en uzak en yolsuz yüksek mahkemelerinden birine dönüştü. Mahkemenin en kıdemli muhafazakâr üyesinin, mahkemede dosyaları olan milyarderlerle, onların sağladığı parayla tatile çıktığı ortaya çıktı. Trump’ın atadığı bir üyenin, mahkemedeki görevine başlamadan birkaç ay önce yıllardır satamadığı evini, mahkemede dosyası önüne gelecek bir şirketin astronomik bir fiyata satın aldığı ortaya çıktı. Yüksek Mahkemenin muhafazakâr başkanı art arda patlayan skandallara, bağlayıcılığı olmayan bir etik kural listesi yayınlamaktan başka bir adım atmadı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Mahkemenin ABD demokrasisine en büyük darbesi ise 2010 yılında “<strong>Citizen United v. Federal Election Commission</strong>” adlı davadaki içtihadı ile geldi.</p>
<p style="font-weight: 400;">İlerici Dönemde, 1907 yılında, şirketlerin seçim kampanyalarına bağış yapması yasaklanmış ve sonraki yasalarla paranın seçimleri etkileme gücü frenlenmişti. 2000’lerin başında bile seçim kampanyalarına sadece gerçek insanlar, kişi başına en fazla 2400 dolar olarak bağış yapabiliyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yüksek Mahkeme, şirketlerin ve Cumhuriyetçilerin 30 yıldır sürdürdüğü kampanyaya 2010 yılı içtihadında hak verdi ve şirketlere bağış yasağını ortadan kaldırdı.  Mahkeme, şirketleri, tıpkı Gilded Age döneminde olduğu gibi yeniden anayasal anlamda ‘kişi’ olarak kabul ediyordu. Dolayısıyla bu ‘kişilerin’, seçim kampanyalarına bağış yapmasının engellenmesini de anayasal ifade özgürlüğünün ihlali olarak değerlendiriyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Daha da ötesi, şirketler, adayların resmi kampanyası ile kâğıt üstünde resmi bağı olmayan politik destek kampanyalarına (Super PAC) sınırsız bağış yapma imkanına da kavuştular.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bugün bu içtihat sayesinde, Elon Musk, satın alıp adını X diye değiştirdiği Twitter üzerinden, yani aleni şekilde, Cumhuriyetçi Kongre üyelerini, “<em>Trump’ın istediğinin aksine oy verenin karşısına milyonlarca dolarlık kampanya ile çıkar, önseçimi kaybettiririm</em>” tehdidiyle susturabiliyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kendisi başlatmamış olsa da Trump’ın başkanlığı özellikle de ikinci dönem başkanlığı bu yeni yozlaşma çağının zirvesini temsil ediyor. Milli irade şampiyonu Trump’ın yemin törenindeki oturma düzeni bile nasıl bir düzene geçildiğinin çarpıcı bir göstergesiydi. Amazon, Facebook, Google, X (Twitter) başta olmak üzere teknoloji devlerinin milyarder CEO’ları, eski ABD başkanlarının tam karşısına, Trump hanedanlık üyesinin arasında oturuyordu. Milletin temsilcisi Kongre üyeleri ve eyalet valileri ise arkaya ve balkonlara gönderilmişti.</p>
<h3 style="font-weight: 400;"><strong>Elitlere karşı, milletin milyarder evlatları</strong></h3>
<p style="font-weight: 400;">Para ile siyaset, son birkaç ayda, 19. Yüzyılda bile görülmemiş bir pervasızlıkla açıktan ilişkiye girmiş durumda. Sadece Trump ABD tarihinin en zengin başkanı olmakla kalmıyor, ABD tarihinin en zengini olan Elon Musk da bu yönetimin fiili iki numarası durumunda. &#8220;Elitlere karşı milletin evlatları&#8221; iddiasıyla kurulmuş Trump Kabinesi, ABD tarihinin en zengin kabinesi. Trump yönetiminde tam 13 dolar milyarderi var. Örneğin milyarder Howard Lutnick Ticaret Bakanı, milyarder Linda McMahon Eğitim Bakanı, milyarder Scott Bessent Hazine Bakanı. Silikon Vadisindeki işleriyle dolar milyoneri olan Başkan Yardımcısı J.D. Vance, yönetimin en &#8220;fakir&#8221; üyelerinden biri.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bir önceki Başkan Joe Biden ve kabine üyelerinin toplam servetlerinin 118 milyon dolar olması, Yeni Gilded Age düzeninin ulaştığı hızı göstermesi açısından çarpıcı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Tesla’yı devletin alternatif enerji kullanımı teşvikleri ve yardımları sayesinde büyüten, Space X başta olmak üzere milyarlarca dolarlık kamu ihalesiyle zengin olan Musk, ihale almak istediği federal kurumları, kamudan aldığı paraları nasıl kullandığını incelemekle görevli daireleri denetleyen kamu yetkilisi konumunda. Şirketlerine inceleme başlatmış bütün denetim kurumlarını, ‘bürokratik oligarşiye savaş’ adı altında susturuyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Eski Senatör Max Baucus, şubat ayında şirket yöneticilerine konuşurken, “sarayda sizi Trump’a ulaştıracak bir bağlantınız yoksa artık büyük çaplı iş yapamazsınız” tavsiyesinde bulunarak yeni düzenin gerçeğini sergiliyordu. Örneğin, milyarlarca dolarlık kamu ihalelerine talip olan Jeff Bezos, Melania Trump’ın yapımcısı olduğu özyaşam belgeseline 40 milyon dolar ödeyerek satın alıyordu. Bu açık birer rüşvetti. Ama bu tür haberler artık günlük hale geldiği için kanıksanır olmuş durumda.</p>
<p style="font-weight: 400;">Gazeteler, milyarder CEO’ların şimdiden Başkent DC’de Beyaz Saray’a yakın köşkler satın aldıkları haberleriyle dolu. Tarihte ilk kez bu kadar çok milyarder ABD başkentinde yaşamaya başlıyor.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>İki Gilded Age’ın benzerlikleri</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Birinci Gilded Age, artçısı 1920’ler ve günümüzdeki (aslında kısmen küresel bir Gilded Age de diyebiliriz) Gilded Age arasındaki benzerlik sadece para ile politika arasındaki ensest ilişkiden ibaret değil.</p>
<p style="font-weight: 400;">Beyaz ırkçılığı, göçmenler ülkemizi ele geçiriyor korkusu, din ve bayrak hamaseti, fetihçi dış politika hortlamış durumda. Köeliliği savunmuş bunun için Güney Ordusunda savaşmış generallerin isimleri siyah yerleşim birimlerinde binalara veriliyor, heykelleri ‘tarihimize sahip çıkma’ adı altında yeniden dikiliyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Beşinci Cadde ise 2000&#8217;lerin başından itibaren adeta küllerinden yeniden doğuyor. Art arda içinde ultra lüks malikaneler barındıran gökdelenler inşa ediliyor. Konak ve daire fiyatları akıl almaz derecede yükseliyor. Bunların sahiplerinin arasında dünyanın her yerinden yolsuz politikacıların olması, yeni Gilded Age çağının sadece ABD eksenli olmadığını, küresel bir Gilded Age düzenine girdiğimizin çarpıcı bir göstergesi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ve kambersiz düğün olmaz misali, “aile yok ediliyor” paranoyası da kutuplaşmanın baş köşesine yeniden yerleşmiş durumda…</p>
<p style="font-weight: 400;">Kadınlar ve kadın eşitliği hareketinin yanı sıra, eşcinsellerin eşitlik hareketine karşı muhafazakâr tepki, yeniden devlet politikası haline geliyor. Gilded Age ve 1920’lerde olduğu gibi, ‘erkekliğin tehdit altında olduğu’ iddiası, yeniden mâkes buluyor. En trajik olanı ise, kamu okullarında akran zorbalığı, dinsel, cinsel, ırksal ayrımcılık oluşmasını engellemeye matuf kuralların, sırf trans çocuklar da yararlanıyor diye kaldırılması. 360 milyonluk ülkede, dört milyon kamu okulu öğrencisi arasında sayısı birkaç bini geçmeyen cinsel kimliği belirsiz çocuktan, ‘kötülüğünü etrafındaki çocuklara bulaştıracak şeytanlar’ gibi bahsediliyor. Bu çocuklar korkunç bir yalnızlık ve çaresizliğe terk ediliyorlar.</p>
<h3 style="font-weight: 400;"><strong>Günümüz ile orijinal Gilded Age arasındaki en büyük fark</strong></h3>
<p style="font-weight: 400;">Bununla beraber iki dönem arasında bazı temel farklar da var. Bunlardan bazıları ana aktörlerin kişisel özellikleri gibi detay konular. Örneğin iki dönemin harami baronlarının kültürel nitelikleri. Birinci Gilded Age’ın baronları, iş dünyasındaki bütün açgözlülük ve zalimliklerine rağmen, kültüre, sanata, bilime ve entelektüel üretime saygıları ve destekleri olan insanlardı. Halk kütüphaneleri sisteminin kurulmasından dünyaca ünlü birçok müzeye ve üniversiteye kadar çok sayıda kurumun sponsoru oldular.</p>
<p style="font-weight: 400;">Günümüzün Musk, Bezos, Trump gibi harami baronları ise, kültürel, sanatsal ve entelektüel üretimi aşağılamalarıyla, &#8220;millet düşmanı elitizm&#8221;, &#8220;marjinallik&#8221;, &#8220;solcu lunatizmi&#8221; gibi ifadelerle nitelemeleriyle biliniyor. Trump’ı veya Musk’ı herhangi bir kültür sanat oluşumuna veya hayır organizasyonuna ilgili görmek neredeyse imkânsız. Trump, New York tarihinde, hayatı boyunca bir kültür sanat veya hayır kurumunun yönetim kurulunda üye olmamış tek milyarder.</p>
<p style="font-weight: 400;">İki dönem arasındaki en büyük farka ise tarihçi <strong>Steve Fraser</strong> dikkatimizi çekiyor. Fraser, birkaç yıl önce PBS’e verdiği röportajında, 19. Yüzyıl son çeyreği ile günümüzdeki Gilded Age arasındaki en büyük farkın, ‘<em>günümüzdeki büyük sessizlik</em>’ olduğunu belirtiyor.</p>
<p>19. Yüzyılın son çeyreğinde paranın ve siyasi gücün bir avuç insanın elinde toplanmasına karşı muazzam bir direniş gerçekleşmişti. Yıllar içinde artan direnç muazzam bir toplumsal hareketliliğe dönüşmüştü. Bazıları ülke geneline yayılan grevleriyle sendikalar, anarşistlerin, kadınların, siyahların, göçmenlerin ardı arkası kesilmeyen protestolarının neden olduğu sosyal baskı, önce eyalet kongrelerinin arından federal kongrenin Gilded Age’ın sonunu getirecek reformlar yapmasına yol açmıştı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Günümüzde ise sendikalardan üniversitelere kadar genel bir kabullenmişlik ve acizlik egemen. Bunda günümüz Gilded Age düzeninin, 19’uncu yüzyıldaki ilham kaynaklarının rüyasında göremeyeceği bir medya, algı ve dikkat yönetme gücüne erişmiş olması rol oynuyor olabilir. Orijinal Gilded Age döneminin gazetecisi <strong>Henry Demarest Lloyd</strong>, o günlerde lokomotifin bütün seçim sandıklarından daha güçlü hale geldiği tespiti yapmıştı. Günümüze erse, lokomotif yerine ‘algoritma’ diyeceğine hiç şüphe yok.</p>
<p style="font-weight: 400;">Beyazlara karşı ırkçılık olduğu, göçmenlerin, kentli kadınların, siyahların, Müslümanların, eşcinsellerin kayırıldığı gibi paranoyalar etrafında oluşturulan keskin kültür savaşı, özellikle de beyaz Amerikalının zihnini, neden “şahlanan ekonomilerden”, “altın çağ”dan, refahtan pay alamadıklarını sorgulayacak kafa dinginliğine ulaşamayacak kadar meşgul ediyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Trump’ın ikinci döneminde, federal kurumdaki işini ve az da olsa gelirini kaybetme korkusu da bu ‘yel değirmenlerine’ eklenmiş görünüyor. Gilded Age düzeninin muhalif aydınlarından Upton Sinclair’ın da o dönemde yakındığı gibi, “<em>Bir adamın bir gerçeği anlamasını sağlamak, eğer geçimi o şeyi anlamamasına bağlıysa, çok zordur</em>”.</p>
<h3 style="font-weight: 400;"><strong>Timsahın suyuna gidenlerin trajedisi</strong></h3>
<p style="font-weight: 400;">Ana akım medya kurumları, düzenden zarar göreceği açık şirketler, büyük hukuk şirketleri, birkaçı dışında üniversiteler, ‘timsahın’ suyuna gitmeyi tercih ediyor. İngiliz Başbakan Churchill’in sık kullanımıyla meşhur olmuş benzetmedeki gibi. “<em>Suyuna gidersek bizi yemeyi en sona bırakır. Sıra bize gelinceye kadar da düzen değişir</em>” hesabı. Churchill’in de dediği gibi tarih bu hesabı yapanların trajedileriyle dolu.</p>
<p style="font-weight: 400;">İtirazın, beklentiyi kaybetmemenin ve umudun, gidişatı frenleme gücü unutulmuş gibi.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Alexis de Tocqueville</strong>’in yaklaşık iki asır önce dikkat çektiği gibi, biz insanlar refahımızı ve yaşam kalitemizi, genel standartlar üzerinden değil bir eğri üzerinde derecelendirme eğilimine sahibiz.</p>
<p style="font-weight: 400;">Tocqueville, bu yüzden, devrimci duyguları, kitleselleşen yoksullaşmanın değil, beklenti ve iyimserliğin artmasının kabartabildiğini yazıyor. Çünkü kendisini, adaletsizliğin ve eşitsizliğin kurbanı görmesi bir insanın pratikte adaletsizliğin ve eşitsizliğin kurbanı olmasından başka sonuç doğurmaz. Kendisinde bu gidişata dur deme gücü görmek, kurban olmayı reddetmek, daha iyisi mümkün deyip bunu istemek, bunun mücadelesini vermek ise gerçekten gidişatı değiştirecek şeydir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Amerikan toplumu şimdi böylesi bir yol ayrımına gelmiş durumda. İtiraz ve dirençle karşılaşmazsa, bu yeni Gilded Age düzeninin, bütün Gilded Age düzenlerinin nihai gayesine, yani monarşiye yeltenmesi kaçınılmaz.</p>
<p style="font-weight: 400;">NOT: Trump’ın Altın Çağı dizisini, son bir yazıyla tamamlayacağım.</p>
<!--themify_builder_content-->
<div id="themify_builder_content-43648" data-postid="43648" class="themify_builder_content themify_builder_content-43648 themify_builder tf_clear">
                    <div  data-lazy="1" class="module_row themify_builder_row tb_646m672 tb_first tf_w">
                        <div class="row_inner col_align_top tb_col_count_1 tf_box tf_rel">
                        <div  data-lazy="1" class="module_column tb-column col-full tb_w4aq673 first">
                    <!-- module link_block -->
<div  class="module module-link-block tb_714558 icon-center solid " data-lazy="1">
        <a href="https://amerikabulteni.com/2025/03/31/trumpin-altin-cagi/" class="tb_link_block_container ui tb_default_color">

        
        <div class="tf-lb-content">
                            <div class="tb_link_block_heading">Trump'ın Altın Çağı - 1</div>
                                </div>

    </a>
</div>
<!-- /module buttons -->
        </div>
                        </div>
        </div>
                        <div  data-lazy="1" class="module_row themify_builder_row tb_qfx6133 tf_w">
                        <div class="row_inner col_align_top tb_col_count_1 tf_box tf_rel">
                        <div  data-lazy="1" class="module_column tb-column col-full tb_6yca133 first">
                    <!-- module link_block -->
<div  class="module module-link-block tb_t7s5137 icon-center solid " data-lazy="1">
        <a href="https://amerikabulteni.com/2025/04/10/trumpin-altin-cagi-2/" class="tb_link_block_container ui tb_default_color">

        
        <div class="tf-lb-content">
                            <div class="tb_link_block_heading">Trump'ın Altın Çağı - 2</div>
                                </div>

    </a>
</div>
<!-- /module buttons -->
        </div>
                        </div>
        </div>
        </div>
<!--/themify_builder_content-->]]></content>
		
			</entry>
		<entry>
		<author>
			<name>Amerika Bülteni</name>
					</author>

		<title type="html"><![CDATA[Trump’ın ‘Altın Çağı’ &#8211; 2]]></title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://amerikabulteni.com/2025/04/10/trumpin-altin-cagi-2/" />

		<id>https://amerikabulteni.com/?p=43430</id>
		<updated>2025-04-10T13:52:46Z</updated>
		<published>2025-04-10T13:52:46Z</published>
		<category scheme="https://amerikabulteni.com" term="CEMAL TUNCDEMİR" /><category scheme="https://amerikabulteni.com" term="MANŞETLER" />
		<summary type="html"><![CDATA[<p><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='1280'%20height='853'%20viewBox=%270%200%201280%20853%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" width="1280" height="853" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?fit=1280%2C853&amp;ssl=1" class="tf_svg_lazy attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?w=1280&amp;ssl=1 1280w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=300%2C200&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=1024%2C682&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=150%2C100&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=768%2C512&amp;ssl=1 768w" data-tf-sizes="(max-width: 1280px) 100vw, 1280px" /><noscript><img width="1280" height="853" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?fit=1280%2C853&amp;ssl=1" class="attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?w=1280&amp;ssl=1 1280w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=300%2C200&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=1024%2C682&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=150%2C100&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=768%2C512&amp;ssl=1 768w" sizes="(max-width: 1280px) 100vw, 1280px" /></noscript></p>&#8220;Zenginlik Allah&#8217;tan yoksulluk günahtan!&#8221; CEMAL TUNÇDEMİR 10 Nisan 2025 Amerikan işçi sınıfı, kendisiyle ilgili temel gerçeğin farkına ilk kez 1870’lerin başında varmaya başladı. O yıllara kadar, işçiliklerini veya maaşlı çalışmayı bir hayat meşgalesi olarak görmüyorlardı. Fabrikalarda, inşaatlarda çalışmayı, kendi işini kurmadan, kendisine bir tarım arazisi almadan veya zenginleşmeden önce “geçici bir zahmet safhası” olarak görüyordular. [&#8230;]]]></summary>

					<content type="html" xml:base="https://amerikabulteni.com/2025/04/10/trumpin-altin-cagi-2/"><![CDATA[<p><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='1280'%20height='853'%20viewBox=%270%200%201280%20853%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" width="1280" height="853" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?fit=1280%2C853&amp;ssl=1" class="tf_svg_lazy attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?w=1280&amp;ssl=1 1280w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=300%2C200&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=1024%2C682&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=150%2C100&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=768%2C512&amp;ssl=1 768w" data-tf-sizes="(max-width: 1280px) 100vw, 1280px" /><noscript><img width="1280" height="853" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?fit=1280%2C853&amp;ssl=1" class="attachment-full size-full wp-post-image" alt="" decoding="async" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?w=1280&amp;ssl=1 1280w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=300%2C200&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=1024%2C682&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=150%2C100&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=768%2C512&amp;ssl=1 768w" sizes="(max-width: 1280px) 100vw, 1280px" /></noscript></p><figure id="attachment_43431" aria-describedby="caption-attachment-43431" style="width: 1024px" class="wp-caption aligncenter"><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='1024'%20height='682'%20viewBox=%270%200%201024%20682%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" data-recalc-dims="1" decoding="async" class="tf_svg_lazy size-large wp-image-43431" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=1024%2C682&#038;ssl=1" alt="" width="1024" height="682" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=1024%2C682&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=300%2C200&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=150%2C100&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=768%2C512&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?w=1280&amp;ssl=1 1280w" data-tf-sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><noscript><img data-recalc-dims="1" decoding="async" class="size-large wp-image-43431" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=1024%2C682&#038;ssl=1" alt="" width="1024" height="682" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=1024%2C682&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=300%2C200&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=150%2C100&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?resize=768%2C512&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/jp-morgan.jpg?w=1280&amp;ssl=1 1280w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></noscript><figcaption id="caption-attachment-43431" class="wp-caption-text">(John Pierpont Morgan -ABD Kongre Kütüphanesi Arşivi)</figcaption></figure>
<h2>&#8220;Zenginlik Allah&#8217;tan yoksulluk günahtan!&#8221;</h2>
<p><strong>CEMAL TUNÇDEMİR</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">10 Nisan 2025</p>
<p style="font-weight: 400;">Amerikan işçi sınıfı, kendisiyle ilgili temel gerçeğin farkına ilk kez 1870’lerin başında varmaya başladı. O yıllara kadar, işçiliklerini veya maaşlı çalışmayı bir hayat meşgalesi olarak görmüyorlardı. Fabrikalarda, inşaatlarda çalışmayı, kendi işini kurmadan, kendisine bir tarım arazisi almadan veya zenginleşmeden önce “<em>geçici bir zahmet safhası</em>” olarak görüyordular.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu yanılgıları da kendi sefil çalışma koşulları ve düşük ücretlerini, küçük bir azınlığın muazzam zenginleşmesini veya politikanın yolsuzluk, rüşvet ve torpil şeytan üçgeninde kaybolmasını hoş görmelerine yol açıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">1870’lerin ortasından itibaren, alt sosyal sınıfın kalıcı bir üyesi oldukları ve zenginlikle aralarında görünmez ve aşılmaz bariyerler oluştuğu gerçeği ile yüzleşmeye başladılar. Maaşlarıyla günün birinde kendilerine iş ve ev kurmak bir yana ölünceye kadar günlük temel yaşam ihtiyaçlarını güçlükle karşılamanın ötesine geçemeyeceklerini gördüler. Adorno’nun ‘Minima Moralia’sından ödünç alacak olursam, “yanlış bir yaşamı doğru şekilde yaşayamayacaklarının” farkına vardılar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu farkındalık, işçilerin zihninde radikal bir değişim yarattı. Sınıf bilinci oluşmaya başladı. O güne kadar ‘anarşi’ veya ‘bozgunculuk’ olarak gördükleri hak talebi mücadelesine, düşük ücrete itirazlara ve sendikal hareketlere katılmaya başladılar.</p>
<p style="font-weight: 400;">1877 yılında işçileri, Amerikalı tarihçilerin ‘Büyük Kıyam (Great Upheaval) diye andıkları ilk ulusal greve taşıyan en önemli faktörlerden biri bu zihinsel değişim oldu. ABD tarihinin ilk ulusal grevi, demiryolu işçilerinin maaşlarında kesinti kararından hemen sonra 14 Temmuz 1877 günü, Baltimore şehri ile Ohio eyaletinde başladı ve kısa sürede, New York’tan West Virginia’ya, Missouri’den Illinois’ye kadar çok sayıda eyalete yayıldı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu grev dalgasının tarihçilerce ‘ekümenik grev’ şeklinde adlandırılmasına neden olan sıra dışı bir özelliği daha vardı. Küçük ve orta ölçekli çoğu sanayi şehrinde grev, sadece maaşlarında kesinti yapılan işçi grubunun katıldığı bir eylem olmanın çok ötesine geçmişti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Örneğin Baltimore ve Ohio’da grev başladığında, Baltimore şehrindeki veya Ohio eyaletindeki diğer bütün işçiler, zanaatkarlar ve esnaf da dükkân ve fabrikalarını kapatıp sokağa çıkarak grevcilere destek verdiler. Bunda, esnafın da şehrin hayat kalitesini yükseltecek ve çarşı pazara canlılık getirecek şeyin birkaç aç gözlü işveren ile birkaç politikacının süper zenginleşmesi değil, işçilerin, maaşlı çalışanların alım gücünün artması olduğunun farkına varmış olmasının payı vardı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Zalim bir sömürü düzenini ayakta tutan en önemli güç halkın zihnidir. Bu zihinsel dönüşüm, o güne kadar tamamen Harami Baronların lehine işleyen sistemde dengeyi sarsan bir faktördü. O güne kadar süper zenginlerin etkisinde hareket eden belediye başkanları ve eyalet valilerinin bir kısmı kendi seçmenleri ile karşı karşıya gelmeyi göze alamadı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu fenomen çoğunluğun birbirini tanıdığı, komşuluğun güçlü olduğu yerleşim birimlerinde daha güçlü yaşanıyordu. Bazı büyük şehirlerde demiryolu firması sahipleri, grevlere o güne kadar yaptıkları gibi eyaletin milis orduları veya günün mafyası olan ‘özel dedekliflik grupları’ ile müdahale ettiler. Harami Baronlardan biri olan Thomas Scott, “<em>İşçileri birkaç gün ekmek yerine mermi yemek zorunda bırakalım bakın nasıl hizaya geliyorlar</em>” diyerek bu kör şiddetin amacını özetliyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ülkenin en önemli sanayi kentlerinden biri olan Pennsylvania eyaletinin Pittsburgh kentinde, bu ilkel mantıkla işçilerin üzerine salınan milis ordusunun 20 işçiyi öldürmesi tam tersi etki yaptı. Pittsburgh halkının haftalarca yatıştırılamayacak topyekûn bir ayaklanma başlatmasına neden oldu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Pittsburgh’ta yaşanan vahşet, bazı eyaletlerde, milis ordularının halka karşı şiddet kullanmayı reddederek grevcileri ve halkı korumayı tercih etmesine yol açtı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Halkın zihnini kaybetmekte olduğunu gören demiryolu şirketleri ve onlara bağlı propaganda makinesi, itiraza yeltenmiş bu zihni yeniden kabuğuna çekecek ilkel korku ve paranoyaları tetiklemeye yöneldi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Fransa’da altı yıl önce 1871’de oluşan ‘<em>Paris Komünü</em>’ benzeri ‘<em>dinsizliğin</em>’ ABD’de kurulacağı korkusu pompalanmaya başlandı. ‘Komün’, sonraki yarım yüzyılın politik korku paranoyalarının ve suçlamalarının en sihirli sözcüğü olacaktı. Sömürüye her itiraz, her hak arayışı, “dinsiz bir komün kurmak istiyorlar” denilerek, geniş toplumda duyulmaz, görülmez hale getirmeye çalışılacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Grev yayıldıkça eyalet ve yerel yönetimlerden umudunu kesen Harami Baronların imdadına nihayet federal hükümet koştu. Grevin başlamasından 52 gün sonra ABD Başkanı Rutherford Hayes’in emriyle federal ordu grevci eyalet ve şehirlere girerek müdahale etti ve grevleri askeri güç kullanarak sona erdirdi. Ülke genelinde 100’den fazla işçi ölmüş, binlerce kişi tutuklanmıştı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Grev dalgası bastırılmıştı ama baronlar da sadece bir Pirus zaferi kazanmıştı. Grev sırasında ABD’nin toplam nakliyesinin yarısı tamamen durmuştu. Nitekim Chicago’daki bir demiryolu patronu, “<em>nihayetinde yapmaya çalıştığımız maaş kesintisi, maaşa zamdan daha fazla zarara neden oldu</em>” itirafında bulunacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Dahası, “emeğin hakkı” ilk kez Amerikan ana akım politikanın ve toplumsal gündemin en önemli konularından birine dönüşecekti. Federal hükümet bile kayıtsız kalamayacaktı. ‘Çalışma Dairesi’ kurulacak, böylece işçi hakları ilk kez kendisine federal devlet politikalarında yer bulacaktı. Yeni oluşmakta olan işçi hakları örgütlerinin (sendika) üyeliklerine rağbet görülmemiş ölçüde artacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Gelir ve servet uçurumunu vurgulamak için en zenginlere atıfla sıkça kullanılan ‘yüzde 1’ deyimini ilk kez literatüre kazandıran isim olan ekonomist <strong>Henry George</strong>, 1879 yılında yayımladığı “Terakki ve Yoksulluk” adlı kitabı ile ekonomi ve zenginlik anlayışında çığır açarken, ‘terakkiperver (progressive)’ diye anılacak yeni bir politikacı kuşağının doğmasında da etkili olacaktı. George’un bu önemli kitabı, sonraki yarım yüzyıl boyunca Tolstoy’un romanlarından Emma Lazarus’un şiirlerine kadar geniş yelpazede literatüre tesir edecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">“<em>Bir devrime yol açacak kadar hayal kırıklığı ve öfke birikiyor</em>” uyarısı da yapıyordu kitabında Henry George. Nitekim, Amerikalı işçiler, 1880’lerden itibaren taleplerini daha da yükselttiler. Her gün sabah karanlığından akşam karanlığına kadar aralıksız çalıştırılan işçilerin en öncelikli itirazları ise insanca yaşamayı imkânsız kılan çalışma süresineydi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu itirazın resmi marşı haline gelen ‘Günde Sekiz Saat’ şarkısında şöyle haykırıyorlardı:</p>
<p style="font-weight: 400;"><em>&#8220;Biz de güneşin tadını çıkarmak istiyoruz</em></p>
<p style="font-weight: 400;"><em>Biz de çiçekleri koklamak istiyoruz;</em></p>
<p style="font-weight: 400;"><em>Bunu Allah’ın da buyurduğuna inanıyoruz!</em></p>
<p style="font-weight: 400;"><em>Tersanelerden, fabrikalardan, atölyelerden derlediğimiz </em></p>
<p style="font-weight: 400;"><em>Gücümüzle, </em></p>
<p style="font-weight: 400;"><em>Sekiz saattir talebimiz!</em></p>
<p style="font-weight: 400;"><em>Sekiz saat iş!</em></p>
<p style="font-weight: 400;"><em>Sekiz saat istirahat!</em></p>
<p style="font-weight: 400;"><em>Sekiz saatte de ne istersek o!”</em></p>
<p style="font-weight: 400;"><strong> </strong></p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>1 Mayıs’ın doğuşu</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">1884 yılında ülkenin en büyük sendika federasyonu, ‘günde en fazla sekiz saat çalışmaya’ fiilen geçme kararı aldı ve bu uygulama için başlangıç günü olarak 1 Mayıs 1886 tarihini belirledi. 1 Mayıs 1886’ya aylar kala henüz Kongre’nin bu konuda yasal düzenleme yapmaması üzerine İşçi Federasyonu, bu kez 1 Mayıs 1886 tarihini genel greve gitme günü olarak ilan etti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ülke genelinde milyonlarca işçinin katıldığı greve en büyük katılım ve kitlesel protestolar Chicago’daydı. Grevin üçüncü gününde polisin iki işçiyi öldürmesi üzerine ertesi günü <strong>Haymarket Square</strong> adlı meydanda bir protesto gösterisi düzenlendi. Bu barışçıl eylemi de şiddet kullanarak dağıtmak için toplanan polislerin arasına, kimlikleri bilinmeyen (ve hiçbir zaman da bilinmeyecek) iki maskeli kişi dinamit atınca, polis grevci işçilerin üzerine rastgele ateş etmeye başladı. Yedi polis ve dört işçinin öldüğü Haymarket Katliamı, sonradan olay yerinde bile olmadıkları ortaya çıkacak bir grup anarşist liderin sorumlu tutularak alel acele idama mahkûm edilmesiyle daha trajik bir boyut kazandı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Haymarket Katliamı, işçi hareketinin, toplumdan gördüğü desteği sarstı ama işçiler arasında desteği azalmadı. Amerikan İşçi Federasyonu (AFL), günde sekiz saatten fazla çalışmama talebinde ısrar etti. 1889 baharında, 1 Mayıs 1890 tarihi yeni genel grev günü olarak ilan edildi. AFL Başkanı bu ilandan birkaç ay sonra Paris’te toplanacak İkinci Enternasyonal’e yazı yazarak, en fazla sekiz saat çalışmanın küresel talep haline getirilmesini istedi. İkinci Enternasyonal toplantısında hem bu talep kabul edildi hem de Haymarket Katliamını anmak için de yıldönümü olan 1 Mayıs günü, Uluslararası Emek Günü olarak ilan edildi.</p>
<p style="font-weight: 400;">1894’te ABD’nin muhafazakâr Başkanı Grevor Cleveland, 1 Mayıs’ın sosyalizm fikrinin propagandasına hizmet ettiği korkusuyla Eylül ayının ilk Pazartesi’ni İşçi Günü (Labor Day) ilan eden yasayı imzalayacaktı. İşçi ve Emek Günü, dünyanın büyük bölümünde hala 1 Mayıs’ta kutlanırken, ironik olarak, 1 Mayıs’ın doğduğu ülke olan ABD’de Eylül ayında kutlanmaya devam ediyor.</p>
<figure id="attachment_43433" aria-describedby="caption-attachment-43433" style="width: 1024px" class="wp-caption aligncenter"><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='1024'%20height='707'%20viewBox=%270%200%201024%20707%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" data-recalc-dims="1" decoding="async" class="tf_svg_lazy size-large wp-image-43433" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/1-mayis-newyork.jpg?resize=1024%2C707&#038;ssl=1" alt="" width="1024" height="707" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/1-mayis-newyork.jpg?resize=1024%2C707&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/1-mayis-newyork.jpg?resize=300%2C207&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/1-mayis-newyork.jpg?resize=150%2C104&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/1-mayis-newyork.jpg?resize=768%2C530&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/1-mayis-newyork.jpg?resize=1536%2C1061&amp;ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/1-mayis-newyork.jpg?w=1600&amp;ssl=1 1600w" data-tf-sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><noscript><img data-recalc-dims="1" decoding="async" class="size-large wp-image-43433" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/1-mayis-newyork.jpg?resize=1024%2C707&#038;ssl=1" alt="" width="1024" height="707" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/1-mayis-newyork.jpg?resize=1024%2C707&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/1-mayis-newyork.jpg?resize=300%2C207&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/1-mayis-newyork.jpg?resize=150%2C104&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/1-mayis-newyork.jpg?resize=768%2C530&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/1-mayis-newyork.jpg?resize=1536%2C1061&amp;ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/1-mayis-newyork.jpg?w=1600&amp;ssl=1 1600w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></noscript><figcaption id="caption-attachment-43433" class="wp-caption-text">(New York&#8217;ta 1 Mayıs Yürüyüşü &#8211; 1909)</figcaption></figure>
<p style="font-weight: 400;">İşçi hareketi eylem yaratmada ulaştığı dinamizmi politik güce yansıtmakta ise uzun süre aynı ölçüde başarılı olamadı. Bunda karşılarında halka sürekli ‘komün’ paranoyası aşılayan dev bir propaganda sisteminin işlemesi, eyalet örgütlenmeler arası iletişimsizlik ve koordinasyonsuzluk gibi sebepler rol oynadı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Önemli nedenlerden biri ise sendikaların en azından başlangıçlarında, siyahların, Katolik göçmenlerin ve kadınların üyeliğine kapalı ırkçı ve sosyal ayrımcı zihniyetiydi. Mevhum bir kimlik (beyaz Protestan erkek) üstünlüğü duygusunu, yoksulluğa ve hukuksuzluğa mahkûm yaşama endişesine tercih ediyorlardı. Sigara üreticileri sendikası gibi küçük sendikalar, kadın ve siyah işçileri üyeliğe kabul eden ilk sendika olacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kadın hareketi, sendikalarca başlangıçta iki temel nedenle önemsiz görülüyordu. Öncelikli neden, tamamı erkeklerden oluşan işçi önderlerinin kültürel fobisiydi. Kadın eşitliği hareketini, geleneksel toplum ve aile düzenine marjinal bir başkaldırı ve sapkınlık olarak gören kültürün çocuklarıydılar. Kadınlar ilk kez ‘Kadın Hakları Bildirgesini’ ilan ettiklerinde Amerikan gazeteleri, “böyle giderse bunlar yarın bir gün doktor öğretmen de olmak isterler” başlıkları atmıştı.</p>
<p style="font-weight: 400;">İkinci neden ise kadınların ne seçme ne de seçilme hakkının olmamasıydı. Zaten, politik bir güç olamayacak kadın hareketinin desteğini kazanmak çok da öncelikli bir endişeleri değildi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ancak kadın hakları savunucuları bu dışlanmışlığa ve küçümsemelere aldırmadan, sadece haklılığın sağlayabileceği ahlaki üstünlükle Gilded Age dönemindeki birçok sosyal adalet ve eşitlik reformunun itici gücü oldu. 20. Yüzyılda Nobel Barış Ödülü kazanacak Jane Adams’tan Frances Willard’a kadar birçok kadın lider, genç kızlar için ‘rıza yaşı’ eşiği getiren yasaların çıkarılmasından yoksullara yardım organizasyonlarına, sekiz saatten fazla çalıştırılmama talebinden, çocuk işçi çalıştırma yasağına kadar birçok mücadelenin itici gücü olacaktılar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Aktivist kadınların 1890’larda yaygın şekilde bisiklet kullanmaya başlamaları, onlara ‘erkeklerinden bağımsız’ bir mobilizasyon gücü sağlarken erkek dünyasındaki ‘aile, erkeklik ve içtimai düzenimiz dinsizlerce yok ediliyor’ paranoyalarını da zirveye taşıyacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Sendikal hareketin, Katolik işçilere mesafesi ise kadın hareketi ile olan mesafesinden önce kapanacaktı. Çünkü, işçilerin çok önemli bir kısmını İrlandalı, İtalyan, Yahudi göçmenler oluşturuyordu. Bu göçmenler beraberlerinde Avrupa’da yükselen işçi hakları mücadelesinin fikirlerini de getirmişti.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Ganimet sistemine ilk darbe</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Büyük Kıyam sonrası işçilerin daha da artan huzursuzluğuna paralel olarak, toplumda bir başka grubun daha memnuniyetsizliği artık politikacıların görmezden gelemeyeceği kadar büyüyordu. ‘Ganimet Sisteminin’ mağdurlarıydı bunlar. Yani kamunun ve bütün kamu imkanlarının seçimi kazanmış partiye adeta kiraya verildiği sistemin&#8230;</p>
<p style="font-weight: 400;">Memurların yasalara ve topluma hizmet yerine kendilerini o işe yerleştiren siyasi güce ve partiye hizmet etmek zorunda olduğu ganimet sistemi, neden olduğu ayrımcılık, yolsuzluk ve haksızlıklarla artık toplumsal tepkilerin hedeflerinden biri haline gelmişti. Dahası, ehil olduğu halde torpili veya siyasi tarafgirliği olmadığı için kamuda iş bulamayanların sayısı da oldukça artmıştı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ganimet sisteminin yasaklanması talebi, İngiltere’de Gladstone Hükümetinin 1870 yılında Devlet Memurları Reformu yapması sonrası ABD’de de ana akım politikaya taşınmıştı. Devletin parti referansıyla işe girmiş liyakatsiz ve yolsuz bir memur kadrosu ile sosyal değişimler, sanayileşme ve kentleşmenin getirdiği dev sorunların altından kalkamayacağı aşikârdı. Birçok Demokrat ve Cumhuriyetçi Partilinin uzlaşabildikleri nadir konulardan birine dönüştü bu talep.</p>
<p style="font-weight: 400;">1870’ler boyunca her seçimde siyasetçiler, ganimet sistemi aleyhine ateşli konuşmalar yapıyor ama seçildikten sonra sistemin meyvelerini yemek için hiçbir değişikliğe gitmiyordu. Politikacıların neyi nasıl yaptığından çok neyi nasıl söylediğine daha çok değer veren şuursuz toplumların kaderini yaşıyordu Amerikan toplumu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Tarihçi John Lukacs’ın ‘aşırı demokrasiyi’ anlatırken dile getirdiği gibi toplum bir politikacının söylediklerini kastetmediğini biliyorsa ve bunu da ‘nihayetinde siyasetçi’ diyerek kabullenebiliyorsa, o zaman o politikacının ağzından çıkan sözlerin gereğini veya vaatlerini yerine getirmesi beklentisine de sahip olmuyor. Bu beklentisizlik sadece politikayı serbest atışa çevirmekle kalmıyor, toplum, ağızdan çıkan sözlerin hiçbir değerinin olmadığı bir laneti yaşamaya başlıyor. Bir toplumun başına gelecek en yıkıcı felaketlerden biridir bu. Lukacs’ın dediği gibi Antik Yunanlılar bunu biliyordu. İlk vurguları söze ve kelama olan kutsal kitaplar bunu biliyordu. “Yalanın normalleşmesi tek başına toplumu yıkmaya yeter” diyerek bu kadim gerçeği aydınlanma dünyasına taşıyan Montaigne bunu biliyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">1880 seçiminde <strong>James Garfield</strong> de “<em>Ganimet sistemini kaldıracağım ve yerine liyakat sistemini getireceğim</em>!” vaadiyle ABD Başkanlığını kazandıktan sonra, mevcut düzen aynen devam etti. Ta ki, “<em>seçimde seni desteklediğim halde, desteğimin karşılığında beni kamuda göreve atamayarak hakkımı elimden alıyorsun</em>” diyen ganimet sistemi yanlısı bir kişi tarafından öldürülmesine kadar. ABD Başkanı Garfield’in öldürülmesi, tıpkı Kennedy’nin 1963’te öldürülmesinin ABD’de sivil haklar reformunu tetiklemesi gibi devlet memurları reformunu tetikledi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Başkanın öldürülmesinin neden olduğu psikolojik baskı nedeniyle Kongre, 1883 yılında ABD’nin ilk <strong>Devlet Memurları Kanunu’</strong>nu kabul etmek zorunda kaldı. Kendisi de ganimet sistemi sayesinde başkan yardımcılığına (Garfield öldürülünce yerine otomatik olarak başkan olmuştu) kadar yükselmiş ABD Başkanı Chester Arthur yasayı imzalamak zorunda kaldı. Kamu atamalarında ganimet sistemi yasaklanarak, ‘liyakat sistemi’ne geçildi. Federal memurların, atandıkları iş için en ehil isim olduklarını belirleyecek, sınav, mülakat gibi mekanizmaları yönetecek ve yine devlet memurlarının iktidara gelmiş parti tarafından siyasi nedenlerle işlerinden çıkarılmalarını engelleyecek partiler üstü <strong>Kamu Hizmetleri Komisyonu</strong> kuruldu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ayrıca, ‘performans temelli ücret’ sistemine son verilerek maaş uygulamasına geçildi. O güne kadar memurlara düzenli maaş ödeme sistemi yoktu. Örneğin, postacılar sattıkları pul sayısına, savcılar açtıkları dava sayısına göre komisyon alıyorlardı. Bu da neredeyse bütün kamu memurlarının rüşvetle geçimini sağlamasına yol açıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Devlet Memurları Kanunu, milletvekilleri ve politikacıların kamuya torpille çalışan sokmasının önünü kapattığı, memurlara politik baskılara direnme gücü verdiği için Amerikan politikasının şeklini, dengelerini ve işleyişini tamamen değiştirdi. Parti ağalarının (party boss), Amerikan literatüründe ‘patronage’ diye anılan güçleri erimeye başladı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kamu hizmet ve imkanlarının siyasi ağaların tahakkümden bağımsızlaşmaya başlaması, milletvekillerinin kısmi oy özgürlüğü kazanması, sonradan etkileri devrim boyutunda olacak bir reforma daha yol açtı.</p>
<p style="font-weight: 400;">1887 yılında Eyaletler Arası Ticaret Komisyonu (ICC) kuruldu. Demiryolu şirketlerinin farklı eyaletlerde farklı fiyat tarifeleri, taşıma standartları uygulayarak bu eyaletlerdeki ekonomi ve politikayı yönlendirmeleri engellendi. Demiryolu ağı şirketleri için eyalet kongresi seçimlerine para yatırıp seçimi etkilemeyi gereksiz hale getirmesiyle eyalet politikalarında arınma süreci başlatacaktı. Bu komisyon bir süre sonra telefon ve telgraf şirketlerini de kapsayacak şekilde genişletildi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ama daha önemlisi ICC Komisyonu, 20. Yüzyıl Amerikan kamu düzenine rengini verecek ‘tarafsız bürokratik kurumlar’ çağının başlangıcı oldu. Komisyonun yedi üyesi de komisyonun bütün memur kadrosu da tam zamanlı bu işle görevli kişiler oldular. Yani maaşlarından başka bir kazanç kapılarının olmaması veya denetim yaptıkları sektörlerle hiçbir ekonomik bağlarının olmaması öncelikli şarttı. ICC’nin başarısı ile diğer alanlarda da özerk teftiş kurumu ve regülasyon fikri gelişecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Tekelleri korumak için çıkarılan anti-tekel yasası</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">1890’lar Harami Baronların güçlerinin zirvesine ulaşacağı bir onyıl olurken, ABD’nin en zengin yüzde 1’lik kesimi ile toplumun geri kalanı arasındaki gelir uçurumu da tarihi bir derinliğe ulaşıyordu.1890 yılında ABD’nin yüzde 1’lik en zengin sınıfı ülkedeki bütün servetin yüzde 51’ine sahipken, toplumun en yoksul 44’lük kesimi sadece yüzde 1.2’sine sahipti.</p>
<p style="font-weight: 400;">ABD Kongresi 1890 yılında çıkardığı iki önemli yasa ile Gilded Age zenginlerine istediklerini verirken, bu iki yasanın sonradan felaketleri olacağının farkında değildiler.</p>
<p style="font-weight: 400;">İlki Ohio Milletvekili William Mckinley’nin hazırlaması nedeniyle ‘Mckinley Yasası’ diye onun adıyla anılacak gümrük vergisi yasasıydı. Gümrük vergilerinde harami baronları rekabetten koruyacak alanlarda gümrük vergilerini yüzde 50 gibi rekor oranlarda artıran bu yasa enflasyonu tetikleyecek ve çarşı pazarda büyük bir zam fırtınasına yol açacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Diğer yasa ise hazırlayıcısı Ohio Senatörü John Sherman’a atıfla anılacak ‘<strong>Sherman Anti-Tröst Yasası</strong>’ adlı tekel karşıtı yasaydı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Önde gelen iki süper zengin, John D. Rockefeller ve J.P. Morgan, 1880’lerin başından itibaren bir sektörün tamamını yeniden organize edecek güçte, ‘trust (tröst)’ diye anılacak yeni bir yöntem geliştirmişlerdi. Tröst, merkezdeki tek bir şirketin, sektöründeki neredeyse bütün önemli şirketlerin hisselerini kendi emanetinde tutmasıyla onların bütün faaliyetleri üzerinde egemen olmasıydı. Nihayetinde merkezdeki şirket, ilk krizde diğer şirketleri batma kıyısına getirip hepsinin sahipliğini de kazanıyordu. Merkezdeki bir şirketin, diğer şirketlerin yönetim ve finansal varlıklarını sahibi olduğu ‘Holding’ diye anılan bu yeni formun ilk örneği ise Rockefeller ve J.P. Morgan’ın ülke ekonomisinin kalbi olan kuzeydoğudaki bütün demiryollarını kontrol etmek için 1901’de kurdukları ‘<strong>Northern Menkul Kıymetler Holdingi</strong>’ olacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">1881’de Standard Oil ile başlayan bu tekelci yöntemler, sadece yeni kuşak politikacılar arasında değil iş dünyasının bir bölümünde de ‘tröst’ eğilimine karşı rahatsızlık yaratıyordu. Bu baskının sonucunda Kongre nihayet tekel karşıtı bir yasayı da gündemine almak zorunda kaldı. Ne var ki, bu sözde anti-tekel yasa, New York Times gazetesinin o günlerde dikkat çektiği gibi görüntüsünün aksine Harami Baronların tekellerine karşı direnci hedef alıyordu. Öncelikle, pahalılığı körükleyen Mckinley gümrük vergisi yasasının kabul edilmesinin toplumda oluşturacağı tepkiyi, “bakın tekeller ile de mücadele ediyoruz” diyerek dengelemeyi amaçlıyordu. Ancak daha da önemlisi yasa metnine ustaca eklenen detaylar ile, yasa, Harami Baronların tröst ve tekellerinden çok, sendikaları hedef tahtasına koyuyordu. Sözde iş dünyasındaki tekellere karşı çıkarılan Sherman Anti-Tekel yasası, 1900’lerin başına kadar sadece, ‘tekel haline gelmişler’ iddiasıyla ulusal işçi sendikalarının dağıtılmasına araç olacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Anti-Tekel yasasının şirketlere uygulanmasının önünde siper olan güç ise ABD Yüksek Mahkemesi&#8217;ydi. Nitekim, ABD Yüksek Mahkemesi, Amerikan Şeker Şirketinin ülke şeker üretiminin yüzde 98’ini kontrol eder hale gelmesini sağlayan şirket alımı sonrası, Sherman Anti-Tekel Yasasının ihlal edildiği gerekçesi ile 1895 yılında önüne gelen davada, Federal Hükümetin tröstleri yasaklayamayacağı içtihadı ile yasanın gerçek niyetini deşifre edecekti. Bu içtihadı, Yüksek Mahkemenin Gilded Age düzeni ile tek işbirlikçiliği değildi.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Büyük Çöküşün Yargısı</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">ABD Yüksek Mahkemesinin, Gilded Age dönemindeki önemli kararlarının tamamı, bugün hukuk fakültelerinde bir utanç kataloğu olarak öğretiliyor. Bu utanç kataloğu, tekelciliğin, haksız zenginleşmenin ve politik yolsuzlukların ancak farklı sosyal grup ve kimliklere karşı ayrımcılığı hoş gören toplumlarda mümkün olacağının güçlü bir hatırlatıcısı da olacaktı. Yüksek Mahkemenin ırkçı, ayrımcı veya dinci içtihatları ile toplumdaki desteğini pekiştiriyor sonra da bu destekle halkı sömürenlerin yolsuz politikacıların önünü açıyordu. Halkın sıra kendilerine geldiğinde “ama kurunun yanında yaş da yanmasın” feryadı işe yaramıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yüksek Mahkemenin, 1870’lerin başından 1890’ların sonuna kadar verdiği ve Cumhuriyetin kanun önünde vatandaş eşitliği hedefinden ve temel haklardan keskin bir sapmayı temsil eden bu içtihat serisini, Amerikan hukuk literatürü ‘The Slump Cases (Çöküş Davaları)’ nitelemesiyle anıyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Örneğin, Yüksek Mahkeme, Myra Bradwell’ın adlı hukuk mezunu kadının avukat lisansı için başvurusunu, “<em>Allah insanları farklı işler yapsın diye cinslere ayırmış. Bradwell kadın olduğu için avukatlık yapamaz. Kadının asıl görevi karılık ve anneliktir</em>” diyerek reddeden Illinois Yüksek Mahkemesinin kararını 1’e karşı 8 oyla haklı bulacak ve kadınların avukatlık yapmasının önünü kapatacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">1875 yılında Minor v. Happersett davasında, Virginia Minor adlı kadının, seçmen yazılmak için müracaatını, ‘kadın olduğu için seçmen olamaz’ diye reddeden memur Reese Happersett aleyhine açtığı dava önüne geldiğinde Yüksek Mahkeme oy birliği memuru haklı bularak eyaletlerin kadınların oy hakkını tanınmamasına federal koruma getirecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">1883’te Alabama’da siyahi erkek Tony Pace ile Mary Cox adlı beyaz kadının evliliklerini, ‘ırklar arası evliliğin Allah’ın yasalarına aykırı olduğu için evlilik olamayacağı’ teziyle evlilik olarak kabul etmeyip üstüne de ‘zina suçu’ işledikleri gerekçesiyle hapis cezasına çarptıran Alabama eyaletine karşı açtıkları davada Yüksek Mahkeme eyalet yönetimini haklı bulup, ırklar arası evliliğin suç haline getirilmesine kapı aralayacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">1896’da Plessy v. Fergusson davasında, Louisiana’da beyazlara ait yolcu vagonuna oturduğu gerekçesiyle trenden atılan Homer Plessy adlı bir melezin açtığı davada, ABD Yüksek Mahkemesi, “kamu hizmeti sağladıkları sürece, farklı ırklara farklı yerlerde hizmet sunmaları anayasal eşitliğe aykırı olmaz” tezine dayanan “ayrı ama eşit (separate but equal)” içtihadını oluşturacak ve güney eyaletlerinde siyahlara karşı uygulanan Jim Crow ayrımcılığına sonraki yarım yüzyıl boyunca anayasal koruma getirecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bireysel haklara geldiğinde son derece kısıtlayıcı bakış açısına sahip Mahkeme, şirketlere geldiğinde tavizsiz bir hak ve özgürlük koruyucusu oluyordu. 1872’de Louisiana eyalet kongresinin bütün hayvan kesim işini tek bir mezbahaneye vererek yasayla resmi tekel kurmasına karşı kasapların, köleliği ve rızası dışında çalıştırılmayı yasaklayan Anayasa ek 14. Madde’nin ihlali olarak dava açtıklarında Yüksek Mahkeme, eyaletlerin tekel kurabileceklerine hükmederek, tekelciliğin ve piyasaya şirketler lehine devlet müdahalesinin kapısını açacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yine Yüksek Mahkeme, 1886’da önüne gelen bir davada (Santa Clara County v. Southern Pacific Railroad) ilk kez şirketlerin ‘kişi’ olduğuna ve Anayasa Ek 14. Maddedeki kişi haklarına sahip olduğuna hükmedecek, böylece herhangi bir regülasyonu, ‘kişi özgürlüğünü, ifade özgürlüğünü, hareket özgürlüğünü’ kısıtlayan, ‘rızası dışında iş yaptırılmama’ ilkesini ihlal eden davranışlar olarak görüp şirketlere ne istiyorlarsa yapma özgürlüğü getirecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Terakkiperver politikanın doğuşu</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Yasama ve yargı erkinin on yıllar süren işbirliğinin aksine ABD Başkanları ise, Gilded Age’ın ekonomik düzenine, açıktan eleştirmeseler bile genellikle mesafeli durmayı tercih etmişlerdi. Örneğin Dönemin Başkanı Rutherford Hayes, 1888’de günlüğüne, Lincoln’un “Halk için, halk eliyle, halkın yönetimi” sözüne atıfla, “Şirketler için, şirketler eliyle, şirket devletine dönüştük” serzenişini not edecekti. Ancak Gilded Age ABD başkanlarının toplumda fazla karşılığı olmayan zayıf karakterler olması, Kongre’de fazla müttefikleri olmaması, onları Gilded Age düzeni için tehdit haline getirmiyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ta ki, ganimet sisteminin yasaklanmasının, 1890’lardan itibaren öngörülmemiş bir sonucu ile ilk kez yüzleşilmesine kadar…</p>
<p style="font-weight: 400;">Kamu hizmet ve imkanlarının siyasi ağaların elinden bağımsızlaşmaya başlamasının en önemli sonuçlarından biri daha nitelikli ve daha eğitimli insanların politikaya girip yükselmesine alan açması olacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Gilded Age’ın sona erdirilmesinde en önemli rollerden birini, ABD literatüründe “progressive” diye anılacak bu yeni politikacı kuşağı oynayacaktı. ‘<strong><em>Progressive</em></strong>’, bizde 19. Yüzyıl sonunda “<strong><em>terakkiperver</em></strong>” 20. Yüzyılda ise “<strong><em>ilerici</em></strong>” şeklinde adlandırıldı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yasaları yapacak politikacıların ve onları uygulayacak kamu görevlilerinin eğitimli insanlar olması gerektiğini savunuyorlardı. Ve bu eğitimli insanlar günün şartlarına uygun çözümler üretmeliydi. Bu nedenle, 1876’da Hegelci çizgide bir anlayışa sahip Johns Hopkins Üniversitesinin kurulmasını Batı Yarımkürenin tarihindeki en büyük eğitim olayı olarak gören tarihçiler de var.</p>
<p style="font-weight: 400;">Johns Hopkins Üniversitesi, ABD’nin ilk araştırma üniversitesiydi. O güne kadar üniversiteler sadece geçmişin bilgilerinin öğretildiğini yerlerdi. Johns Hopkins ise bilginin aynı zamanda üretildiği de bir yer olacaktı. Çağın sorunlarına çağdaş çözümler getirecek yeni bilgiler… Kısa süre sonra Harvard’tan Princeton’a kadar bütün önemli üniversiteler Johns Hopkins’in yöntemini benimseyecek bu da ABD’yi modern bilgiye de açık yeni bir eğitimli insan kuşağıyla tanıştıracaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu tür eğitimin meyvesi olan terakkiperver politikacılar, hakların, doğuştan otomatik olarak gelmeyeceğini, mücadeleyle ve devlet politikalarıyla edinilecek şeyler olduğuna inanıyordu. Dahası zenginliğin ve yoksulluğun kader olmadığını, politik ve ekonomik düzenin sonuçları olduğunu savunuyorlardı. Süper zenginler, yasal ve ekonomik düzeni manipüle edebildikleri için bu kadar zengindiler. Yoksullar, işçiler, küçük esnaf ve zanaatkârlar yeteneksiz veya tembel oldukları için değil, haksız servet transferi, fırsat eşitsizliği nedeniyle bu kadar yoksuldular. Toplumun sağlık, yaşam, eğitim koşulları, kamu politikalarıyla ileriye götürülebilir, iyileştirilebilirdi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu savlar, o dönem Amerikan Protestanlığına egemen olmaya başlamış tebliğci Hristiyanlık (Evanjelik) eğiliminde önemli bir çatlağa neden olacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Geleneksel ana akım Protestan öğretisi, yeni oluşan kozmopolit şehir yaşamına, Katolik göçmen akınına, sosyal ve teknolojik değişimlere hitap etmekte zorlanıyordu. Evanjelizm ise, Calvinci kaderciliğe mesafeli Amerikan Protestanizmine yeni bir soluk getirmişti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kabaca, “ilk insanın günahı nedeniyle iradesi elinden alındığı için insan soyundan kimin kurtulacağına, kimin refaha kavuşacağına tanrı karar verir, insan kendisi kurtuluşunu kazanamaz” şeklinde özetleyebileceğimiz Calvinci kaderciliğin tefritine karşı; kabaca, “insanın zenginliği de yoksulluğu da sadece kendi bireysel tercihlerinin, yeteneklerinin, eylemlerinin ve günahlarının sonucudur” şeklinde özetleyebileceğimiz bir Evanjelik ifrat yükseliyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu Evanjelik yorumun öne çıkan lideri, 1877’de Büyük İşçi Kıyamı ile aynı günlerde Chicago’da ‘tebliğ’ faaliyetine başlayan <strong>Dwight L. Moody</strong> oldu. Kamu politikalarının değil bireysel tercihlerin, bireysel günahların, zenginlik ve yoksulluk kaynağı olduğu teziyle Harami Baronlar başta olmak üzere zenginlerin ve yolsuz politikacıların desteğini kazanacak Vaiz Moody, sadece Gilded Age dönemine değil, 20. Yüzyıl Amerikan politik Evanjelizmine de rengini verecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Moody’nin, zenginliği ve muktedir olmayı Allah’ın sevgili kulu olmanın, fakirliği veya iktidar kaybetmeyi günahkarlığın bir sonucu gibi gören inanç çizgisi, dönemin yükselen ideolojisi Sosyal Darwinizm ile de son derece uyumluydu. Sosyal Darwinizmin keskin bir savunucusu olan sosyolog <strong>William Graham Sumner</strong>, 1883 yılında “sosyal sınıfların birbirine ne borcu var?” sorusunu başlık yaptığı kitabında cevabı, özetlersem, “hiçbir şey” olarak verecekti. Yoksullar, yeteneksizlikleri, tembellikleri ve öngörüsüzlükleri yüzünden yoksuldu. Süper zenginlerin ve politikacılar Allah verdiği için zengindi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Moody, 1899’da ölünceye kadar milyonlarca Protestan’ın duygu ve inanç dünyasında derin iz bıraktı. Örneğin, sonradan ABD Başkanı olacak Eisenhower, 1890’da doğduğunda, anne ve babası ona, Moody’nin adını (Dwight) verecekti. Moody’nin 20. Yüzyılda Billy Graham ile devam edecek ana akım çizgisi, en aşırı uçlarında ‘zenginlik ilahiyatı (prosperity theology)’ denen formlar da oluşturacaktı. Özellikle de günümüzde ‘televanjelik’ denen televizyon vaizlerinin, lüks malikanelerde yaşamayı, şahıslarına özel uçaklar satın almayı övünülecek bir şey olarak görüp açıktan paylaşmaları da ‘zenginliği ve gücü Allah sevgisinin ispatı’ gören zenginlik ilahiyatının bir sonucu. Dünyadaki bütün politikacıların aksine Amerikalı muhafazakâr politikacıların zenginliklerini, gösterişli evlerini seçimlerde propaganda aracı olarak göstermelerinde bu kültürel arka plan rol oynuyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Gilded Age dönemine dönersem, dini kesimlerin, yolsuz politikacıları ve toplumdaki korkunç eşitsizliği meşrulaştıran dini görüşleri, özellikle eğitimli Protestanlar arasında bazı Amerikalı tarihçilerin ‘büyük manevi kriz’ diye andıkları kiliseden soğuma eğilimini yükseltecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Moody’nin Evanjelik yorumuna karşı yine Evanjelik Hristiyanlar içinden ‘Hristiyanlık bu değil’ itirazının yükselmesi de çok sürmeyecekti. Yoksulların ve işçilerin sömürülmesini, çocuk çalıştırmayı, adaletsizliği, yolsuzlukla zenginleşmeyi, zenginlerin, politikacıların hukuku kolayca çiğneyebilip hiç sorumlu tutulmamasını ‘sosyal günahlar’ olarak gören bu Evanjelik çizgi, ‘içtimai ilahiyat (social gospel)’ adıyla anılacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Washington Gladden</strong> ve <strong>Walter Rauschenbusch</strong> adlı Protestan din adamları bu yeni ilahiyat yelpazesinin en önemli temsilcileri oldular. Sosyal Darwinizmi reddeden Sosyal İlahiyat hareketi, yoksulları, kendi beceriksizliklerinin ve günahlarının cezasını çeken insanlar olarak görmeyi reddediyordu. Yoksullara bedava yemek dağıtmayı, barınma imkânı, çocuklara eğitim hizmeti sağlamayı, haksız zenginleşmeye politik yolsuzluğa karşı çıkmayı dini görevler olarak görüyordu. Sosyal Öğreti, terakkiperver politikanın manevi zeminini oluşturdu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Evanjelik sosyal ilahiyatın, terakkiperver politikanın ve bu çizgideki aydınların tepkisi zenginliğe değildi. Zenginliğin kazanılması yollarınaydı. Dolandırıcılıkla, işçi istismarıyla, yolsuzlukla kazanılmış zenginlikten ikrah ediyorlardı. Örneğin terakkiperver yazar <strong>Herman Melville</strong>, Gilded Age dervinde zenginleşen karakterlere baktığında, “<em>Bu devirde zengin olmamak, kişiye bir asalet ve ayrıcalık kazandırıyor</em>” demekten kendini alamayacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Modern batı kültürünün en uzun soluklu iddiası olan bireyin kendi kaderi üzerinde hakimiyetini tanıyorlardı. John Locke’tan Voltaire’e ve Rousseau’ya uzanan, bireyin hak ve özgürlüklerini, devlet müdahalesinden koruyan klasik liberalizme bağlıydılar. Serbest Pazar ilkesini vazgeçilmez görüyordular. Ama Gilded Age çağındaki ekonomik düzenin ‘serbest piyasa’ olmadığını savunuyorlardı. Sadece bir grup titanın ‘serbest’ olduğu geri kalan herkesin onlara çalışmaya mahkûm olduğu bir piyasaydı. ‘Bırakınız yapsınlar’ anlayışını piyasanın özgürlüğünü değil, piyasaları nihayetinde tekellerin denetimine sokacak bir aşırılık görüyorlardı. Öte yandan, devleti ezilenlerin, sömürülenlerin, yoksulların, zayıfların, haksızlığa uğrayanların destekçisi olması gerektiğini savunan bir Protestan ahlaktan da besleniyorlardı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Amerikan progresivizminin öncü isimlerinden biri olacak John Dewey’in ‘Amerikan Liberalizmi’ nitelemesi yapacağı bu anlayış, 20. Yüzyılda Amerikan solunun çizgisi olacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">İşte Gilded Age için sonun başlangıcı olacak 1896 ABD başkanlık seçiminde iki başkan adayı, birçok başka ayrımın yanı sıra Evanjelizmin ve liberalizmin bu iki yorumunun da temsilcileriydiler.</p>
<p style="font-weight: 400;">Gilded Age düzeninin adayı Ohio Milletvekili <strong>William McKinley</strong>’di. Demokrat Partinin başkan adaylığını ise, sosyal ilahiyat takipçisi, henüz 36 yaşında, hitabet gücü yüksek ve karizmatik bir politikacı olan <strong>William Jennings Bryan</strong>’ın kazanması Gilded Age zenginleri arasında paniğe neden oldu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Vanderbilt, Carnegie, J.P. Morgan ve John D. Rockefeller gibi süper zenginler bütün çekişmeleri bir kenara bırakıp, McKinley’nin kampanyasına milyonlarca dolar yağdırmaya başladı. Gilded Age düzeninin en önemli savunucularından ve en zengin politikacılarından biri olan Ohio Senatörü Mark Hanna’nın koordinatörlüğünde dev bir seçim kampanyası başlatıldı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kampanyasına maddi destek bulmakta zorlanan Bryan, seçime kadar aylarca kasaba kasaba gezerek insanlara ulaşmaya çalıştı. Mckinley ise evinden bile çıkmadı. Parayla tutulmuş yüzlerce hatip onun adına mitingler düzenliyordu. Her şehirde parası ödenmiş gazeteler onun propagandasını yaparak, ‘radikal ve aşırı Bryan’ın kazanmasının felaket olacağı’ korkusunu yayıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Nihayetinde seçimi harami baronların adayı McKinley kazandı. ABD Başkanlığını adeta satın almak, baronların o güne kadarki en cüretkâr siyasi zaferi oldu. Ama karşılarında artık hiç kimsenin duramayacağı bir güç gibi görünmeleri en büyük zaafiyetlerine dönüşecekti. Kongre’de, yargıda, medyada, politikada, işçi ve hak örgütlenmelerinde güçlü bir itiraz kabarmaya başlayacaktı. Bu partiler üstü bir itirazdı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ne var ki, ABD’nin kendi coğrafyası dışında ilk kez savaşa girmesi, bu itirazı, kısa süreliğine gölgede bırakacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Amerikan İmparatorluğunun doğuşu</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">ABD’nin önemli gazeteleri 1895 yılında Kübalıların İspanya’ya karşı başlattığı mücadeleye abartılı bir destek vermeye başlamıştılar. Öyküsü Yurttaş Kane filmine konu olan William Randolph Hearst ile Joseph Pulitzer’in gazetelerinin, bugün ‘<a href="https://t24.com.tr/yazarlar/cemal-tuncdemir/sari-gazetecilik-ve-savas,13321" data-saferedirecturl="https://www.google.com/url?q=https://t24.com.tr/yazarlar/cemal-tuncdemir/sari-gazetecilik-ve-savas,13321&amp;source=gmail&amp;ust=1744378610085000&amp;usg=AOvVaw2DKZ6yQXQYBHOAmcyeFTfe">sarı gazetecilik</a>’ olarak adlandırılan tiraj rekabeti kamuoyunda savaş taraftarlığının yükselmesinde önemli rol oynayacaktı. 1898’de başlayan ABD-İspanya savaşı, Küba’nın İspanya’dan bağımsızlığını kazanması, Porto Riko, Guam Adası ve Filipinler’in ise ABD tarafından işgali ile sonuçlandı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Emperyalizme karşı isyanla bağımsızlığını kazanmış ilk koloni olan ABD’nin, Avrupalı güçlere katılıp emperyalist lige yükselmesinin asıl motivasyon kaynağı ise ticaretti. Nitekim İspanya-ABD Savaşının asıl kazananı şeker endüstrisi olacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Savaş, tıpkı ekonomik kriz gibi, halka sefaletin, yolsuz politikacılara ve zenginlere ise daha da zenginleşmenin kapılarını açar. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri Porto Riko’ya atanan ilk vali olan Charles Allen’dı. Sadece 15 ay süren valiliğinde Porto Riko’nun bütün önemli konumlarına kendisine sadık adamları atayan Allen, daha sonra J. P. Morgan’ın desteğini alarak Amerikan Şeker Şirketinin yönetimine geçti. Karayiplerdeki şeker kamışı üretim tekeli kurmasıyla Amerikan Şeker Şirketi dünyanın en büyük şeker üreticisi haline gelecekti. Bu şirket günümüzde hala <strong>Domino Sugar</strong> adıyla yoluna devam ediyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">ABD yönetiminin bu yeni emperyalist dış politikayı halka pazarlamada kullandığı retorik ise, dini ‘fetih’ söylemiydi. ABD Başkanı Mckinley, ABD’ye çok uzak, Pasifik’in ortasındaki Filipinler’in işgalini, Beyaz Saray’daki bir toplantıda, “<em>Filipinlilerin hepsini eğitip, Hristiyanlaştırmaktan başka çaremiz yok</em>” diyerek gerekçelendirecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Dini ve hamasi Protestanlık söylemi, 1898 İspanya Savaşını bir yönüyle Katolikliğe karşı savaş olarak da görüyordu. Evanjelizm, uyuşuk, uysal ve tembel Katolikliğe alternatif olarak Protestanlığı canlı, delikanlı, erkeksi ve güçlü bir alternatif olarak tasvir ediyordu. Katolikliğin özellikle de Avrupa’da ‘iktidar işlerine müdahil olmayı bırakıp’ laikliğe alan açmasına tepkiliydiler. Bu zihniyet Evanjelizmin bir kolunu, İktidar ve siyasete düşkünlükleri tanrıya olan düşkünlüklerinden çok daha baskın dinci bir harekete dönüştürecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu ilk emperyal savaşın kabarttığı histerik ve hamasi iklimde gidilen 1900 seçiminde McKinley, William Bryan’ı bir kez daha rahatlıkla yenecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Terakki çağının başlaması</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">McKinley’nin ikinci döneminde Başkan Yardımcısı ise <strong>Theodore Roosevelt</strong>’ti. Devlet memurlarının bağımsızlığını korumak için kurulmuş Kamu Hizmetleri Komisyonu’nun yedi yıl boyunca başkanlığını yapmak Roosevelt’i terakkiperver politik çizgiye yakınlaştırmıştı. Örneğin, ABD Yüksek Mahkemesinin, New York eyaletinin, işçileri günde 10 saatten fazla çalıştırmayı yasaklayan yasasının iptali Roosevelt’i oldukça öfkelendirmiş, “İnsanların kendilerini yönetme hakkı şirketlerce açıktan gasp ediliyor. İşte bu kıyameti koparır!” diye konuşmuştu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Roosevelt, 1898’de New York Valiliğine seçildikten sonra tekellere karşı politika ve kararları ile, ülkenin en kudretli zengini <strong>J. P. Morgan</strong> başta olmak üzere harami baronları rahatsız etmeye başlamıştı. Morgan, New York halkının sevdiği Teddy Roosevelt’i doğrudan karşısına almaktansa terfi gibi görünen pasif bir görevle New York dışına göndermenin daha doğru olacağını düşünmüştü. ABD Başkan McKinley 1900 yılında ikinci kez başkanlık yarışına girdiğinde kendisine başkan yardımcısı adayı olarak Teddy Roosevelt’i seçmesini telkin eden J.P. Morgan’dı. Başkan Yardımcılığı, olağanüstü bir gelişme olmazsa ülkedeki en pasif kamusal görevdi.</p>
<p style="font-weight: 400;">O olağanüstü gelişme ABD Başkanı William McKinley’nin ikinci dönemine başlamasından yaklaşık 6 ay sonra gerçekleşecekti. McKinley&#8217;nin bir anarşist tarafından suikastla öldürülmesi üzerine, 42 yaşındaki Theodore Roosevelt ABD’nin 26. Başkanı (ve bugüne kadarki en genç başkanı) oldu. Roosevelt’in başkanlığı ile terakkiperver hareket ilk kez ABD yönetiminde kendisine müttefik buluyordu. Sonrasında ise Morgan ve Rockefeller’ın korktuğu her şey olmaya başlayacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Roosevelt, göreve başlamasından birkaç ay sonra J. P. Morgan’a, ABD yönetimi olarak, “Northern Menkul Kıymetler Tröst’ünü, anti tekel yasasını ihlal gerekçesiyle dava edeceklerini söylediğinde Morgan büyük bir şok yaşayacaktı. Morgan çok daha büyük bir şoku ise 10 yılı aşkın süredir Sherman Anti Tekel Yasası ihlali davalarında hep şirketler lehine karar veren Yüksek Mahkeme’nin 4’e karşı 5 oyla bu kez aleyhlerine karar verip, Morgan’ın demiryolu tröstünü dağıtması kararıyla yaşayacaktı. Sadece J.P. Morgan ve Rockefeller değil bütün ülke yeni bir dönemin başladığının farkına varıyordu. Nitekim bu dava, Roosevelt yönetiminin sonraki yıllarda tröst ve tekellere karşı açacağı 44 davanın ilkiydi.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>&#8220;Gübre eşeleyicisi&#8221; gazeteciler</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">1900’lerin başında, Harami Baronların başındaki tek bela kendisini kazara başkanlıkta bulmuş Roosevelt değildi. 1890’lar ilk örnekleri ortaya çıkmış yeni bir gazeteci türü düzenleri için artık tam bir tehdide dönüşmüştü. Araştırmacı gazeteciliğin öncüsü bu bir grup bağımsız gazeteci, süper zenginlerin ve politikacıların, toplumun gözünden o güne kadar başarıyla kaçırmayı başardığı manipülasyonları, yolsuzlukları, emek sömürülerini, dolandırıcılıkları belgeleyerek kamuoyuna sunuyor topluma şok üstüne şok yaşatıyordu. Ayrıca, kentlerin gettolarındaki yoksulluktan, fuhuş sektöründeki kadın istismarına, çocuk işçilere yönelik istismardan açlığa ve sağlıksız gıdaya karşı her karanlığa ışık tutuyor, toplumu kendi gerçeği ile yüzleştiriyordular.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu gazeteciler, ‘gübre eşeleyicisi (Muckraker)’ diye anılacaktılar. Bu ismin kaynağı 17. Yüzyıl İngiliz püritan vaiz John Bunyan’ın kaleme aldığı ‘The Pilgrim’s Progress’ adlı bir kıssaydı. Bunyan, ilahi kurtuluş yerine gübre çamurunda debelenen insanı nitelemek için bu tabiri kullanmıştı.<br />
Gazetecilere, ‘sürekli b.k karıştırarak kimin ne yediğini bulmaya çalışıyorlar’ imasıyla bu hakaretamiz ismi takan ise sözde müttefikleri olması gereken Roosevelt olacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Teddy Roosevelt, başkan olduktan sonra ilk kez Beyaz Saray muhabirliğini oluşturmuş, basın sözcüsünü kabine üyeliğine yükseltmişti. Bu tutumu, gazetecilerin saygısını kazanmasına neden olacaktı. Ama politikanın, hükmetmenin doğası gereği gerçek gazeteci ile politikacı arasında asla aşk olamaz.</p>
<p style="font-weight: 400;">En dürüstlük iddialı politikacı bile bağımsız gazeteciliği sevmez. Çünkü dönemin bir editörünün dediği gibi, “<em>gazeteci devlet yönetiminin müdafii değil, devlet yönetimine karşı toplumun savcısıdır</em>”. Nitekim muckraker gazeteciler, yandaşı oldukları Roosevelt’e de diğer haberlere yaklaşıkları gibi yaklaşmakta devam ettiler. Beyaz Saray’a akredite olan gazeteciler, yönetimin her kararı ile ilgili içeriden sorgulamalar yaparak, ‘kontrol edilebilir’ olamayacaklarını gösterdiler.</p>
<p style="font-weight: 400;">Roosevelt 1906’daki bir konuşmasında, kendi yönetimi ile ilgili de araştırmacı gazetecilik yapılmasına ima ile, “Kabul ediyorum, gübre eşelemek (muck-rake) bir toplumun selameti için vazgeçilmez bir iş ama eşelemenin durdurulması gerektiği zaman da bilinirse” diye konuşacaktı. Roosevelt’in bu konuşmasından sonra ‘muckraker’ deyimi oldukça yaygınlaşacak ve bütün 20. Yüzyıl boyunca ‘araştırmacı gazeteciliğin’ yerine isim olarak kullanılacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Rockefeller’ı dize getiren kadın gazeteci</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">McClure Dergisi, muckraker gazeteciliğin amiral gemisine dönüşecekti. En önde gelen muckraker gazetecilerin bazıları kadındı. <strong>Ida Tarbell</strong>, 1902’den itibaren McLure dergisinde kaleme aldığı yazıları, Standard Oil Şirketinin Tarihi adıyla kitaplaştırdığında yer yerinden oynayacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Gazeteci Ida Tarbelll’in Standard Oil kitabının yarattığı fırtına, Yüksek Mahkeme&#8217;nin Rockefeller’ın petrol tröstünün Sherman Anti-Tekel Yasasını ihlal ettiğine hükmederek 34 ayrı şirkete bölünmesine karar vermesinin yolunu açacaktı</p>
<p><img src="data:image/svg+xml,%3Csvg%20xmlns=%27http://www.w3.org/2000/svg%27%20width='1024'%20height='621'%20viewBox=%270%200%201024%20621%27%3E%3C/svg%3E" loading="lazy" data-lazy="1" data-recalc-dims="1" decoding="async" class="tf_svg_lazy aligncenter size-large wp-image-43432" data-tf-src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/standard-oil-companies.jpg?resize=1024%2C621&#038;ssl=1" alt="" width="1024" height="621" data-tf-srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/standard-oil-companies.jpg?resize=1024%2C621&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/standard-oil-companies.jpg?resize=300%2C182&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/standard-oil-companies.jpg?resize=150%2C91&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/standard-oil-companies.jpg?resize=768%2C466&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/standard-oil-companies.jpg?resize=1536%2C932&amp;ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/standard-oil-companies.jpg?w=1600&amp;ssl=1 1600w" data-tf-sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><noscript><img data-recalc-dims="1" decoding="async" class="aligncenter size-large wp-image-43432" data-tf-not-load src="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/standard-oil-companies.jpg?resize=1024%2C621&#038;ssl=1" alt="" width="1024" height="621" srcset="https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/standard-oil-companies.jpg?resize=1024%2C621&amp;ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/standard-oil-companies.jpg?resize=300%2C182&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/standard-oil-companies.jpg?resize=150%2C91&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/standard-oil-companies.jpg?resize=768%2C466&amp;ssl=1 768w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/standard-oil-companies.jpg?resize=1536%2C932&amp;ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/amerikabulteni.com/wp-content/uploads/2025/04/standard-oil-companies.jpg?w=1600&amp;ssl=1 1600w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></noscript></p>
<p style="font-weight: 400;">Standard Oil’in her bir parçasından 20. Yüzyılda petrole damga vuracak bir başka şirketin çıkması bile bu tekelin gücü hakkında bir fikir verebilir. Örneğin New York Standard Oil’in adı Mobil olacaktı. Rockefeller’ın kendisinde kalacak New Jersey Standard Oil, 1973’te Exxon adını alacak ve 1999’da Mobil ile birleşerek <strong>Exxon Mobil</strong>’e dönüşecekti. California Standard Oil, <strong>Chevron</strong> adını alacaktı. Indiana’daki iki Standard Oil şirketinden bir <strong>Marathon Oil</strong> diğeri ise <strong>Amoco</strong> adını alacaktı. <strong>Conoco </strong>ve<strong> Philips</strong> <strong>66</strong> da (2002’de birleşerek <strong>ConocoPhilips </strong>adını aldılar) Rockefeller’ın cebinden çıkan petrol şirketleri arasındaydı. İlk firma olan Standard Oil Ohio (<strong>Sohio</strong>) ise 1987’de BP tarafından satın alınacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yüksek Mahkemenin aynı gün parçaladığı bir diğer tekel ise J.B Duke’ün tütün piyasasına hükmeden Amerikan Tobacco Company adlı şirketiydi. Mahkemenin oluşturduğu dört rakip firma arasında Kent, Newport gibi sigaraları üreten Lorillard Şirketi; Camels, Winstons, Salems, American Spirit gibi sigaraları üreten R. J. Reynolds Şirketi ile L&amp;M sigarasını üreten Liggett-Meyers Şirketi vardı. Duke’ün elinde kalacak original American Tobacco Company ise Pall Mall, Durham, Lucky Strike, Fatima, Mecca, Turkey gibi sigaraları ile piyasada varlığını sürdürecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Muckraker gazetecilerin ilk yükseldiği dönemde ABD medyası, sansasyonel sarı gazeteciliğin etkisindeydi. Gazete sayfaları toplumda anlık sansasyona neden olacak yüzeysel ve değersiz tartışmalar, tiraj kazandıracak uydurma haberler ve hamasetle doluydu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Uzun vadeli politikaları tartışmak, topluma egemen kültürün neden olduğu haksızlık ve sömürüyü anlatmak tiraj getirmeyeceği için karanlıkta kalıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">İşte Muckraker gazeteciler, ‘asıl büyük resmi’ ortaya koyacak derinlikli araştırmalar yaparak bu toplumsal kültürde ve devlet politikalarında değişimin kapısını aralayacaktılar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bir önceki yazıda birkaç alıntı yaptığım Lincoln Steffens, “Şehirlerin Utancı (<em>The Shame of the Cities</em>)” yazı dizisi ile yerel yönetimlerdeki yolsuzlukların yol açtığı sefaleti gözler önüne seriyor ve kentsel yönetimlerde reform çabalarını tetikliyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ray Stannerd Baker, Amerikan “Çalışma Hakkı (The Right to Work)” kitabı ile madenlerin durumunu, maden işçilerinin grevini, greve gitmeyeceği garantisi ile işe alınmış niteliksiz madencilerin çoğu zaman ölümle sonuçlanan çalışma koşullarını, ocakların karanlığından aydınlığa taşıyacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">David Graham Phillips, “Senato’nun İhaneti” kitabıyla ABD Senatosunun nasıl süper zenginlerin oyuncağı haline geldiğini, halkı değil şirketleri temsil ettiklerini ifşa edecekti. Bu kitap yarattığı etki ile, Senatörlerin de artık halk oyu ile seçilmesini sağlayan 17. Ek Madde’nin Anayasa’ya eklenmesine neden olacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Phillips&#8217;in seçim kampanyası finansmanına ışık tutan bir başka çalışması ise Kongre&#8217;nin, şirketlere seçim kampanyalarına bağış yapma yasağı getirdiği Tillman Act adlı yasanın 1907&#8217;de Kongre&#8217;den geçmesini sağlayacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Sadece yazı dizisi ve araştırma kitapları değil, roman formatında da gazetecilik yapıyorlardı. Örneğin Upton Sinclair, “The Jungle” romanı ile mezbaha ve et endüstrisindeki işçilerin köleliğinin yanı sıra, halkın sağlığına büyük tehdit oluşturan koşulları da betimleyecek ve bu kitap ABD’nin ilk gıda standartları yasasının çıkmasına neden olacaktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Muckraker gazeteciler, finans düzeninden, ilaç endüstrisine, işsizlikten, cenaze firmalarının yolsuzluklarına kadar ‘sıkıcı’ konuları, halkın anlayabileceği şekilde halkın gündemine ilk kez taşıyor, her yazı dizisi, her kitap yeni bir reformun kapısını aralıyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Nihayetinde kamuda yolsuzluk keskin şekilde azalmaya başladı. Deneyimli ve uzman kamu görevlileri kamu kurumlarına saygınlık ve başarı getirdi. Muhalifler de dahil halkın kamuya güveni yükseldi.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>J.P. Morgan’ın düşüşü</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Harami Baronların tek tek iş dünyasından çekilip, isimlerini temizlemek için hayır, eğitim ve sanat işlerine kendilerini adadığı dönemde en uzun süreli direnen J. P. Morgan oldu. Yüksek Mahkemenin değişik sektörlerdeki tekellerini tek tek kırmasına rağmen hala finansal gücünü koruyordu. ABD’nin bütün ekonomisini uçurumun kenarına getirecek 1907 ekonomik krizinde de henüz böylesi durumlara müdahale edecek bir kamu otoritesi ve merkez bankası olmadığı için bütün gözler bir kez daha ona dönecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Morgan, kurtarılacak tröstler, bankalar, şirketler listesi yaparak bunlara finansman sağlayarak “ekonomiyi kurtardı”. Tabii ki kendisini neredeyse bütün ekonominin patronu haline getiren bir güce kavuşarak. Krizin sönmesi Morgan’a yeniden popülarite sağladı. Dönemin önemli araştırmacı gazetecisi ve entelektüeli Upton Sinclair başta olmak üzere terakkiperver hareket ve politikacılar ise J.P. Morgan’ın krizi bitiren kahraman değil, aslında kendi çıkarı için krizi kasten inşa eden adam olduğunu savunuyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Gücünün doruğu, düşmeye başladığı nokta oldu. Hakkında açılan soruşturmalar nedeniyle çok uzun bir tatile çıktı ve dünyada dolaşmaya başladı. Bu sırada kendisinin de yolcusu olmaktan son dakikada vazgeçtiği Titanik’in batması ile ilgili soruşturma, Titanik’in bağlı olduğu şirketin asıl sahibi olması nedeniyle ona da uzandı. Dünya seyahatinin Mısır durağında hastalanınca getirildiği Roma’da 1913’te öldü.</p>
<p style="font-weight: 400;">Teddy Roosevelt, ABD’de Gilded Age’ı bitirerek terakkiperver çağı başlatan başkanlığında kazandığı popülariteye rağmen, 1908 seçiminde, ‘geleneğe uyacağım’ diyerek üçüncü kez başkan adayı olmadı ve yerine arkadaşı William Taft’ın adaylığını destekledi. Taft döneminde de devam eden terakkiperver reformlar, 1912’de Woodrow Wilson’un seçilmesiyle doruğa çıktı.</p>
<p style="font-weight: 400;">John Hopkins Üniversitesinin yetiştirdiği ve ABD tarihinde doktora derecesi sahibi tek başkan olan Wilson, siyasi etkiden bağımsız ve yetkin bürokrasinin tahkiminde, bilimsel eğitimin yaygınlaştırılmasında önemli adımlar attı. Devletin ve ekonominin Morgan gibi finansörlere muhtaç olmaması gerektiği, krizlerde finans piyasasına müdahil olabilecek bir kamu otoritesine gereksinim olduğu gerekçesiyle ABD Merkez Bankası (FED) kuruldu. Aynı yıl ABD Anayasası da değiştirilerek federal hükümete gelir vergisi toplama yetkisi getirildi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Donald Trump’ın ‘Altın Çağın’ bitişi olarak 1913 yılını göstermesinin nedeni bu reformlardı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Devam edeceğim</p>
<p style="font-weight: 400;">(Yeni bir Gilded Age)</p>
]]></content>
		
			</entry>
	</feed>
