<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?>
<feed xmlns="http://www.w3.org/2005/Atom" xml:lang="tr"><title>TÜRKPARİSİ</title><link rel="alternate" href="http://www.turkparisi.com/blog/"></link><link rel="self" href="http://www.turkparisi.com/blog/feeds/atom/"></link><id>http://www.turkparisi.com/blog/</id><updated>2004-01-02T01:46:06+00:00</updated><subtitle></subtitle><category term="Sinema Fransa"></category><entry><title>Marie Trintignant</title><link rel="alternate" href="http://www.turkparisi.com/blog/marie-trintignant/"></link><published>2004-01-02T01:46:06+00:00</published><author><name>Aysun Akarsu</name><uri>http://www.turkparisi.com/blog/author/aa/</uri></author><id>http://www.turkparisi.com/blog/marie-trintignant/</id><summary type="html">&lt;h2&gt;&lt;strong&gt;Marie Trintignant, &lt;/strong&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Dokunakli,  Özgür ve Özgün  bir Fransiz Sanatçisi&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/h2&gt;
&lt;p align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p align="left"&gt;&lt;strong&gt;Marie Trintignant&lt;/strong&gt;, 21 Ocak 1962’te ,  sinemaci bir ailenin kizi olarak Paris’te dünyaya geldi. Annesi yönetmen &lt;strong&gt;Nadine Trintignant&lt;/strong&gt;, babasi ise  ünü ülkesinin sinirlarini  asan degerli aktör  &lt;strong&gt;Jean-Louis Trintignant&lt;/strong&gt;’dr.  41 yasindayken ,  erkek arkadasi &lt;strong&gt;Noir Desir’in solisti Bertrand Cantat’in &lt;/strong&gt;sorumlu tutuldugu bir olayda  ugradigi  fiziksel siddet sonucu  yasamini kaybetmistir. &lt;span class="Style1"&gt;Marie Trintignant;&lt;/span&gt;  ünlü ve basarili bir oyuncu,  dört çocuk annesi, güzel ve özgür bir kadin, aktif bir feministti.&lt;/p&gt;
&lt;p align="left"&gt;&lt;strong&gt;Marie Trintignant&lt;/strong&gt;, sinemaya  ilk  adimini daha  4 yanda  annesinin filmi «&lt;em&gt;Mon amour, mon amour&lt;/em&gt;» (1967)’la atar.Sonradan  yine &lt;strong&gt;Nadine Trintignant’n&lt;/strong&gt;  filmi « &lt;em&gt;Ça n’arrive qu’aux autres &lt;/em&gt;» (1971) filminde  rol alir.  Annesi  , çok küçük yaslarindan itibaren bir yandan  filmlerinde Ona rol verirken  bir yandan da «&lt;em&gt;Oyuncu mu olmak istiyorsun ? Sakin olma çünkü  tüm oyuncular mutsuz olurlar &lt;/em&gt;» diyerek oyuncular üzerine çok iyi bilinen bu  klise ile &lt;strong&gt;Marie&lt;/strong&gt;’ye engel olmaya çalr. Marie de ilk basta bu uyarilari ciddiye alarak veteriner ya da courtisane* olmak ister ama küçük yasta bulasan sinema virüsünden kurtulamaz, sonunda bu virüsle yasamayi kabul eder. Ileride Baudelaire’in ”&lt;em&gt;Aktorler, courtisane ve sairlerdir&lt;/em&gt; “ sözünü okudugunda en azindan çocukluk hayallerinden birini  gerçeklestirdigine inanir.&lt;/p&gt;
&lt;p align="left"&gt;&lt;ins style="display: inline-table; border: none; margin: 0;"&gt;&lt;ins id="aswift_1_anchor" style="display: block; border: none; margin: 0;"&gt;&lt;/ins&gt;&lt;/ins&gt;&lt;br&gt; Üvey babasi &lt;strong&gt;Alain Corneau&lt;/strong&gt;’nun kara komedisi « &lt;em&gt;Serie Noire&lt;/em&gt; » (1978) da  16 yasindayken  canlandirdigi içe dönük, varolma bunalimlariyla bogusan, utangaç  karakter, oyuncu olarak  fark edilmesini saglarken  profesyonel kariyerinde sürekli  karsisina çikacak karakter tipini belirler. &lt;strong&gt;Marie Trintignant&lt;/strong&gt;,  hep sorunlu, bunalimli, marjinal kahramanlar canlandirmasinin nedenini  sonradan soyle açiklar ; "&lt;em&gt;Ben canavarlar severim, savunulamayacaklari savunmak isterim&lt;/em&gt;."&lt;/br&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p align="left"&gt;&lt;br&gt; 17 yasinda  babasi Jean-Louis Trintignant ve dönemin ünlü italyan aktörleri esliginde  Ettore Scola’nin  « &lt;em&gt;La Terrasse&lt;/em&gt;&lt;em&gt; &lt;/em&gt;» filminde yer alir&lt;em&gt;.&lt;/em&gt; &lt;strong&gt;Ettore Scola&lt;/strong&gt;’nin  “&lt;em&gt;Aktris olmak için yaratildin hala anlayamadin mi &lt;/em&gt;?” demesiyle &lt;strong&gt;Marie&lt;/strong&gt;,   dogru bir  seçim yaptigindan emin olur  çünkü  artik  büyük bir yönetmenin de  onayini almistir.&lt;/br&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p align="left"&gt;&lt;br&gt; Genç bir oyuncu olarak  &lt;strong&gt;Marie&lt;/strong&gt;, çok utangaçtir ve kendini seyirci önünde ifade etmekte zorlanmaktadir. Belki de o siralar kisiligi ile de uyustugundan « &lt;em&gt;Serie Noire&lt;/em&gt; » da canlandirdigi az konuan, içe dönük, utangaç  Mona  karakterinde o denli  basarili olmustur. Bu sorunu  asmaya karar verir ve  oyunculugunu  gelistirmek için  dersler almaya baslar. Çabalar ve çalismalar sonuç verir; &lt;strong&gt;Marie&lt;/strong&gt;, utangaçligini yener,  bunu nasil yendigini bir konumasinda  öyle ifade eder “ &lt;em&gt;Utangaçtim, çok utangaçtim … Sonra birden anladim ki utangaçlik bencilligin baska bir sekli  ve hersey birden aydnlandi.&lt;/em&gt; “   Aldigi tiyatro derslerinden sonra  profesyonel yaasminda tiyatroyu bir kenara itmez, sinemayi ve tiyatroyu birlikte yürütmeye çalisir. Bir röpörtajinda bu konuda soyle der; ” &lt;em&gt;Bu is çok zor, ne kadar çok yaparsam o kadar çok seviyorum fakat gerçekten iyi olmak icin o kadar çok ögrenmek gerekiyor ki... Tiyatro bana yardm ediyor çünkü katkisi çok çabuk oluyor,  gelimeyi çok çabuk fark edebiliyorum ama sinemada bu, daha geç oluyor,  kazanilanlar daha sonra belki bir sonraki filmde anlasiliyor.  Sinema bosaltirken , tiyatro dolduruyor. Benim için en iyisi ikisini de dönüsümlü olarak yapmak&lt;/em&gt;”.&lt;/br&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Hep zor kadin karakterleri oynamaya devam etse de sonradan , annesi Nadine, o zamana kadar canlandirdiklarindan  daha  farkli bir rolde oynamasini saglar. 1984’te  « &lt;em&gt;L’ete Prochain&lt;/em&gt; » filminde &lt;strong&gt;Marie Trintignant &lt;/strong&gt;, adamakilli asik oldugu  adama bir çocuk veren genç bir kadin, Sidonie’dir. Tüm mutluluguna ramen  Sidonie’nin bir problemi vardir; piyanisttir ve topluluk karsina  çikmaktan korktugundan meslegini icra edememektedir. Bu problemini mutlaka çözmesi gerekmektedir. Bu filmde canlandirdigi Sidonie karakteri ile Marie, komik de olabilecegini ögrenir.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;br&gt; Endiseli, etkileyici bakislar ve  yumusak, boguk sesi kendisinin de canlandirmaktan mutluluk duydugu ,  pek çok yönetmenin  siradan,  çarpici   kadin kahramanlarina  ilham vermistir. Marie , çek  Otokar Votocek’in « &lt;em&gt;Vacances au Paradis Palace&lt;/em&gt; » (1991)   filminde hafizasini kaybetmis bir kadin, Elie Chouraqui’nin filmi « &lt;em&gt;Les Marmotes &lt;/em&gt;» (1993)’da  nevrotik asik, Didier Le Pecheur’un filmi « &lt;em&gt;Des nouvelles du Bon Dieu&lt;/em&gt; » (1996) ‘da  intihara meyilli bir  karakter , Yvon Marciano’nun « &lt;em&gt;Le Cri de La Soie&lt;/em&gt; » snda fetisist ve kleptomane , Pierre Salvadori ‘nin « &lt;em&gt;…Comme elle respire&lt;/em&gt; » inde ise kronik yalanci bir kadindr.&lt;/br&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;br&gt; &lt;strong&gt;Claude Chabrol’&lt;/strong&gt;le iki defa film çevirmis olmasina ragmen, Onun melankolik bakislarindaki derinligi sadece ve sadece bu yönetmen yakalayabilmis ve bunu  büyük bir basariyla  beyaz perdeye aktarmistir.  &lt;strong&gt;Chabrol&lt;/strong&gt;,  birlikte çektikleri iki filmde Marie’den sürekli canlandirdigi   dengesiz öldürücü kadinlardan  daha kompleks daha duyarli  bir kadn yaratmistir. &lt;strong&gt;Marie&lt;/strong&gt;, &lt;strong&gt;Chabrol&lt;/strong&gt;’un erkek egemen bir toplumun,  baskisi  altindaki   kadin ,  kürtaj gibi hassas bir konuda kendi koydugu kurallar çignemesi halinde nasil cezalandirdigini anlatan filmi;    « &lt;em&gt;Une affaire des Femmes&lt;/em&gt; » da Isabelle Huppert’in arkadasi bir fahise rolündedir. 1992’de , Chabrol’un «&lt;em&gt;Betty&lt;/em&gt;» filminde basrolü oynar. Bu filmde canlandirdigi alkolik kadin Betty  ile güzelligi ve yetenegini tartismasiz olarak kabul ettirir. Yazik ki ölümüyle  erken sonlanan sinema kariyeri yüzünden  Betty,  sinemadaki en büyük, en önemli  rolü olarak kalir.&lt;/br&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;br&gt; Nevrotik kadinlari çok defa canlandirmis olsa da   « &lt;em&gt;Cible émouvante »&lt;/em&gt; ve «  &lt;em&gt;Les démons de Jésus&lt;/em&gt; » gibi filmlerde aldigi rollerle oyunculugunu çesitlendirmis ve zenginlestirmistir. Corneau’nun  « &lt;em&gt;Le Cousin » ve  «  Le Prince du Pacifique &lt;/em&gt;» ‘inde oldugu gibi popüler filmlerde  nadir de olsa   yer almistr.  Zaman zaman da Pascal Morelli’nin çizgi filmi «&lt;em&gt;Corto Maltese&lt;/em&gt; » (2002) ‘de oldugu gibi boguk, esine az rastlanr, büyüleyici  sesini  çesitli yapimlara ödünç vermistir. Tiyatroya da ara vermemis özellikle babasiyla unutulmaz pek çok oyunda sahneyi paylasmistir.&lt;/br&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;br&gt; &lt;strong&gt;Marie Trintignant&lt;/strong&gt;, politik olarak da taraf olmay seçmis bir sanatçydi. En son Irak savasi sirasinda , savasin karsisinda yer almis, sanatçi olarak  da sinema  ya da televizyon icin gerçekletirdigi  yapimlarda  inandina feminist davalar için çalismistir. Fransa’da 1971’de kürtajin yasallasmasi icin « Manifeste des 343 » olarak adlandirilan bildiride  yer almis  ve  yine annesinin yönetiminde  France 2 televizyon kanal  için çekilen « &lt;em&gt;Victoire dans Victoire&lt;/em&gt; »   ya da &lt;em&gt;« Douleur de Femmes&lt;/em&gt; »  gibi  kadin özgürlügünü savunan filmlerde rol almistr.&lt;/br&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;1 agustos 2003’te o sirada yasamini paylastigi  erkek arkadasi &lt;strong&gt;Bertrand Cantat’nn &lt;/strong&gt;sorumlu tutuldugu ani,  hiç de adil olmayan ölüm sekli  simdiye dek tiyatroda ya da sinemada canlandirdigi tüm karakterlerinin baslarina gelen  olaylardan daha sert ve acmasizdir.  Fransa’da sevilen bir  sanatçi olan &lt;strong&gt;Marie Trintignant’in&lt;/strong&gt;  kadn özgürlügü hareketinin militanlarindan  olmasi, ölüm nedeninin  kavranmasini  ve kabul edilmesini zorlatirirken,  ülkesinde  kadinlara yönelik siddete iliskin büyük tartismalar yaratmistir.  &lt;strong&gt;Marie Trintignant’in&lt;/strong&gt; aramizdan ayrilis sebebi, genelde sanatçi kisiligi,  inandigi ve savundugu degerler , özünde  tüm yasamiyla çeliskilidir. Bu beklenmedik   trajik sonun  Onu, tam da Colette gibi  20. yy en özgür kadnlarndan birini ekrana tasimak üzere, Colette   filminin yapim  çalismalari  sirasnda  bulmasi   da ayn derecede çeliskili ve çarpicidir. Sanatçinin üzücü sonu; kadin erkek iliskilerindeki  siddetin korkutucu  sonuçlarinin,  sosyal sinif, ülke , millet farki gözetmedigini,   evrensel ve güncel bir sorun oldugunu göstermistir. Bu  dokunakli, özgür ve özgün sanatçi,  bugün,  Fransa’da ikili iliskilerdeki siddet konusunda ilk akla gelen isim olmus,  dolaysyla  erkek  siddetinin kurbani kadinlarin da  sembolü haline gelmistir.  &lt;/p&gt;
&lt;p&gt; &lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Aysun Akarsu , Subat 2004&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Kaynaklar : &lt;br&gt; Nouvel Observateur (Le) 09/10/2003&lt;br&gt; Nouvel Observateur(Le) 07/08/2003&lt;br&gt; Le Monde 05/08/2003&lt;br&gt; Le Monde 03/08/2003&lt;br&gt; Le Monde 16/05/2003 &lt;br&gt; Les Inrockuptibles 13/02/2001 &lt;br&gt; Telerama 12/08/1998&lt;br&gt; Liberation 09/09/1996&lt;br&gt; Internet&lt;/br&gt;&lt;/br&gt;&lt;/br&gt;&lt;/br&gt;&lt;/br&gt;&lt;/br&gt;&lt;/br&gt;&lt;/br&gt;&lt;/br&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;*Courtisane : Kibar fahise, metres  olarak  türkçeye çevirebiliriz  ama fransz kültüründe biraz daha farkl bir anlam vardr.  Örnein, bir zamanlar özgür olmak istiyorlarsa  kadnlarn tek seçenekleri courtisane olmakt&lt;/p&gt;</summary><category term="Sinema Fransa"></category></entry><entry><title>Francois Ozon Havuz Filmi</title><link rel="alternate" href="http://www.turkparisi.com/blog/francois-ozon-havuz-filmi/"></link><published>2003-01-09T01:56:09+00:00</published><author><name>Aysun Akarsu</name><uri>http://www.turkparisi.com/blog/author/aa/</uri></author><id>http://www.turkparisi.com/blog/francois-ozon-havuz-filmi/</id><summary type="html">&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Havuz&lt;/strong&gt;; yasam, sanat ve insanin bu ikiliyle ayri ayri bazen de içice geçip birbirine karisan iliskilerini, hikaye içinde hikaye teknigini basarili bir sekilde kullanarak sorgulayan bir &lt;strong&gt;François Ozon filmi&lt;/strong&gt;. Yönetmenin bu son filmi, &lt;strong&gt;Ozon filmlerinden&lt;/strong&gt; artik beklenildigi gibi çok kaliteli oyunculuk ve teknik acidan bas&lt;em&gt;&lt;/em&gt;arili hikaye anlatimyla da öne çikiyor.&lt;/p&gt;
&lt;p align="center"&gt;&lt;ins style="display: inline-table; border: none; margin: 0;"&gt;&lt;ins id="aswift_1_anchor" style="display: block; border: none; margin: 0;"&gt;&lt;/ins&gt;&lt;/ins&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Filmin en basinda Londra ve Londra atmosferine uygun bir kadin karakter olan Sarah Morton’la karsilasiyoruz. Sarah, sikintili, mutsuz, yasama mesafeli duruyor gibi görünen, polisiye romanlar yazarak hayatini kazanan bir Ingiliz kadindir. Londra Metrosunda yolculuk yaparken kendisini taniyip konusmaya çalisan bir okuruna "&lt;em&gt;Sarah Morton&lt;/em&gt; " olmadigini söyleyerek ; onunla iletisim kurmaktan kaçinmasi , dünyaya karsi çok açik bir insan olmadigini ve o çok satan polisiye kitaplar yaziyor olmaktan çok  hosnut olmadigini düsünmemizi sagliyor. Yayincisi ile yaptigi konusmayla , yayincinin da yazarin bu sikintili halini fark etmesi ve Fransa’nin güneyindeki evinde tatil önerisiyle yagmurlu Londra'dan kurtulur ve neyseki Onunla birlikte biz de kendimizi günesli bir Fransa kasabasinda buluruz.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Fransa'ya gidisiyle Sarah'nin da yüzünde gülümsemeye , canliliga rastlariz. Yönetmen, tatilinde bu bas kahramaninin kendisine kurdugu yasama taniklik etmemizi saglayarak Onun kisiligi hakkinda daha net fikirler elde etmemize yardim ediyor. Polisiye roman yazar kahraman eve gelip yerlestikten sonra iliski içinde bulundugu insanlar evin kahyasi, Londra’daki Yayncisi ve sadece babasidir. Sarah, yogurt ve diyet kolayla beslenen, siradan , sikici daha çok erkeksi kiyafetler giyen, insanlardan uzak kalmayi tercih eden, belki dinle kesinlikle alkolle problemleri olan, zamaninin büyük bir bölümünü isine ayiran ksaca yasamdan çok da zevk aliyormus izlenimi vermeyen bir karakter olarak karsimiza çikiyor. Derken birdenbire yazar için bir kabus balyor, kendisine kurdugu sakin, sessiz huzurlu ortami hiç tanimadigi birinin, yayincisinin güzel, korkusuz, seksi, zevk düskünü kizi Julie'nin girmesiyle bozuluyor.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Julie'nin filme girisiyle Sarah’da da oldugu gibi Onun da giyim tarz, yeme ve yasama aliskanliklarina taniklik ediyoruz. Julie , Sarah'nn aksine kadinligini öne çkaran kiyafetler giymekten çekinmeyen, diyet cola yerine sarap içen, yogurt yerine kaz cigeri gibi kalorili yiyecekler yemekten korkmayan, eve yerlesir yerlesmez havuzda yüzen , yine yazarmizda tanik olmadigimiz üzere cinsel hayatina da taniklik ettigimiz onun tam tersi bir kadin karakter. Sarah en basta Julie 'yle ayni evi paylasiyor olmaktan çok rahatsiz oluyor. Büyük olasilikla rahatsizliginin temelinde Julie'nin kendisinden çok farkli olmasi , olmak istedigi ama olamadigi herseyi temsil etmesi yatiyor. Onunla ayni evde yasiyor olmasi zaman içerisinde onun için giderek daha da katlanilmaz bir hal aliyor. Derken Julie, Sarah’nin ilgisini çekiyor hatta Onun yaratacagi kurmaca bir dünyanin bad kahramanlardan biri oluveriyor ve aralarnda yakinlasma basliyor. Julie'nin neden yazarimizin kurmaca dünyasnin kahraman oldugunu Ozon’un filmle ilgili röportajndan yararlanrsak daha iyi anlayabiliriz. Ozon’a göre Sarah, kendini disipline sokmaya çalan, tüm dünyadan ve gerçeklerden kaçarak bu izolasyon içinde yaratciligini ortaya çikarmaya çalisan bir yazar. Iste bu kaçis sirasnda gerçekle (Julie) karsilasiyor ve rahatsz oluyor. Fakat bir sanatçi olarak karsisina çikan basta reddetmek istedigi bu gerçegi yaratciligiyla sanatinin içine yerlestiriyor ve onunla uzlasiyor. Çünkü Ozon’a göre bir sanatçi er ya da geç gerçekle uzlasmak zorunda ...&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Filmin ilerleyen bölümlerinde Julie'nin Sarah üzerindeki etkilerini bu iki kadinin ve iliskilerinin geçirdikleri degisimlere tank oluyoruz. Julie, basta arzu nesnesi iken filmin sonuna doru çocuklasiyor. Sarah’nin kiyafetleri ve tavirlari önceye göre daha kadinsi bir hal aliyor. Sarah da filmin sonuna dogru anne figürüne oynuyor. Hatta Julie gibi arzu nesnesi bile olabilecegini görüyoruz. Bütün bu zorlu degisimlerin iki çok yetenekli oyuncu tarafndan basarili bir ekilde oynanmis olmasi da filmi rahat seyretmemizi salarken, degerini artiriyor.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Ek olarak &lt;strong&gt;Havuz filmi&lt;/strong&gt; icin simgelerden de bahsetmek isterim. Filme ismini veren , olaylarin buyuk bir bolumunun etrafinda gectigi evdeki yuzme havuzunun sanati simgeledigini dusunuyorum. &lt;strong&gt;Ozon&lt;/strong&gt; , filmle ilgili verdii röportajnda herkes için havuzun farkli anlamlar, açilimlar olabilecegini söylemis. Ama havuzun okyanusun aksine kontrol edilebilir oldugundan ve yapaylindan da bahsetmis. Bu durumda sanat için de havuz için söylenenleri söyleyebiliriz. Sanat gerçegi taklit etmeye çalisir, taklit eder ama asla gerçek olamayacagini bilir, sonsuz gerçegin aksine sinirlar içerir ve yine gerçegin aksine kontrol edilebilir. Sanati simgeledigini düsündügüm havuzun gerçegin yansidigi bir sinema ekrani olarak da görüyorum. Julie'nin bu havuzun hep içinde ya da etrafinda ama hep Sarah Morton’un seyri içerisinde olmasi da sanki bu fikri destekliyor. Sarah Morton havuza ancak temizlendikten sonra giriyor bu noktadan itibaren de Onu kendi yarattigi dünyada daha aktif , daha etken olarak görüyoruz.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Yukarda yazdiklarma &lt;em&gt;Sarah Morton&lt;/em&gt; karakterinin yasami seyreden insanlar, tersine Julie'nin de korkusuzca yasayanlar simgeledigi fikriniekleyebilirim. Yasami seyreden insanlar, Sarah’nin yaptigi gibi evin yüzme havuzunu gören en güzel odasina yerlesirler, o yüzme havuzuna bakarlar ama bir türlü orada yüzemezler. Onlarin pek çok bahaneleri vardir , hava yeterince isinmamistir, havuz henüz tam temizlenmemistir. Kendilerine tatilde bile olsalar ayni Sarah gibi huzur ve sakinlikle adlandirilan bir yasam kurmaya çalisirlar. Tek istedikleri yasam ya da onun yansimasini seyretmek için yerlestikleri o en güzel manzarali locada rahatsiz edilmemektir.Yine de yaamlarini sürdürmek için yasamasalar da yasayanlari izlemeye ve belki bunu yazmaya, film yapmaya ksaca bir ekilde izlediklerini sanata dönüstürmeye ihtiyaçlari vardr. Neyse ki bizim de o yazilan kitaplar, o yapilan filmleri izlemeye ihtiyacimz var.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Ozon&lt;/strong&gt;, filmin sonuna izlediimiz filmin aslnda kurmaca içinde bir kurmaca olabilecegi ihtimalini de basarili bir sekilde yerletirmis. Bunu da izleyicinin gözünün içine sokmadan ta en basinda basina vurmadan yapmis. Bu mütevaziligi hosuma gitti. Ozon’un filmi , hikaye içinde hikaye, meta kurmaca nasl adlandrlrsa bu teknigi basariyla kullanmasinin yanisira bütün bu yaratma ve tüketme ihtiyaçlari üzerine ve basta da söyledigim gibi yasam , sanat ve insanin bunlarla iliskisi üzerine güzel bir film.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;AYSUN AKARSU, Eylul 2003&lt;/p&gt;</summary><category term="Sinema Fransa"></category></entry><entry><title>Francois Ozon Sekiz Kadin Filmi</title><link rel="alternate" href="http://www.turkparisi.com/blog/francois-ozon-sekiz-kadin-filmi/"></link><published>2002-01-12T01:58:24+00:00</published><author><name>Aysun Akarsu</name><uri>http://www.turkparisi.com/blog/author/aa/</uri></author><id>http://www.turkparisi.com/blog/francois-ozon-sekiz-kadin-filmi/</id><summary type="html">&lt;h1&gt;8 KADIN FILMI&lt;/h1&gt;
&lt;h2&gt;François Ozon Sekiz KADIN (8 femmes) FILMI&lt;/h2&gt;
&lt;p&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;8 KADIN (8 femmes)&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Fransa'da, Sitcom, Kizgin Damlara Dusen Su Damlalari filmleriyle cikis yapan fakat asil ununu "Kumun Altinda" filmiyle yakalayan genc fransiz yonetmen &lt;strong&gt;Francois Ozon'un filmi "8 Kadin"&lt;/strong&gt;, simdi Turkiye'de gosterimde . &lt;strong&gt;Ozon&lt;/strong&gt;, Danielle Darieux ,Catherine Deneuve , Emmanuelle Beart, Fanny Ardant,Isabelle Huppert gibi Fransa'nin artik efsanelesmis kadin oyuncularini biraraya getirdigi filmiyle daha film piyasaya cikmadan tekrari zor bir basari yakalamisti. Bes yila, bes uzun film sigdiran caliskan yonetmenin bu son filmi &lt;strong&gt;8 Kadin&lt;/strong&gt;, gise hasilat ve populerlik konusunda tum iyi notlari toplarken, icerik, derinlik gibi konulardaki zayifligiyla sinifta kalan , eglenceli ama yuzeysel bir film.&lt;/p&gt;
&lt;p align="center"&gt;&lt;ins style="display: inline-table; border: none; margin: 0;"&gt;&lt;ins id="aswift_1_anchor" style="display: block; border: none; margin: 0;"&gt;&lt;/ins&gt;&lt;/ins&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Francois Ozon&lt;/strong&gt;, "Kumun Altinda" filminde gencligini artik geride birakmis bir kadin ic dunyasina getirdigi duyarli anlatimla basroldeki 50sini devirmis &lt;strong&gt;Charlotte Rampling&lt;/strong&gt;'i tum kadinligiyla korkusuzca ekrana tasimisti. &lt;strong&gt;Charlotte Rampling'in&lt;/strong&gt; bitmis gibi gorunen sinema kariyerinin canlanmasina neredeyse yeni bir baslangic yapmasina sebep olan &lt;strong&gt;Ozon'un&lt;/strong&gt; bu beklenmedik basarisi , Onu birdenbire kadin oyuncularin birlikte calismak icin can attiklari bir kadin yonetmeni haline getiriverdi. &lt;strong&gt;Ozon&lt;/strong&gt;'u sadece kadinlardan olusan bir kadroyla film yapmaya iten nedenleri, son zamanlarda kadin oyunculardan kendisine yonelen bu yogun ilgide aramak gerekir. Bol kadin oyunculu bir film cekmek icin kollarini sivayan &lt;strong&gt;Ozon&lt;/strong&gt; ilk once "The Women" isminde 1939 yapimi bir amerikan filmini yeniden cevirmek istemis fakat filmin haklarinin Meg Ryan ve Julia Roberts tarafindan satin alinmis oldugunu ogrenerek bu isten vazgecmis. "The Women", icinde Joan Crawford, Rosalind Russell gibi doneminin en unlu kadin oyuncularinin oynadigi icindeki atlardan tutun da kopeklere kadar her canlinin disi oldugu , erkek bir sinege bile rastlayamayacaginiz sinema tarihindeki en ayricalikli filmlerden. The Women, kadinlari epey asagilamasina ragmen esprilerin, zekice yazilmis diyaloglarin havada ucustugu bol yildizli oyuncu kadrosuyla da her karesi bir oyunculuk gosterisine donusen klasik bir amerikan filmi. Bu filmin yonetmeni efsanevi isim George Cukor'un da yonettigi filmlerde kadin oyunculara daha cok ozen gostermesiyle, kadin yonetmeni olarak taninmis olmasi da &lt;strong&gt;Francois Ozon&lt;/strong&gt;'la diger onemli ortak yonlerinden. Bunu bildikten sonra Francois Ozon'un aklina ilk once George Cukor'un bir filminin gelmesinin bir tesaduften ibaret olmadigi ortaya cikiyor. Senaryolari ayni olmasa da &lt;strong&gt;8 kadin&lt;/strong&gt; ve The Women filminin de pek cok benzerlikleri var. Bu benzerliklerden biri jenerikleri. Sasirtici ama the Women filminin jeneriginde her kadin oyuncu bir hayvanla tanimlaniyor ,&lt;strong&gt;8 kadin&lt;/strong&gt; kabalik konusunda bu kadar ileri gidememis olmali ki filmin jeneriginde her bir kadin oyuncu ismiyle birlikte kendisini tanimlayan bir cicekle ekrana geliyor.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Istedigi senaryoyu satin alamayinca benzer baska bir senaryo arayan Ozon, sonunda Robert Thomas'in &lt;strong&gt;8 kadin&lt;/strong&gt; isminde 1960larda yazilmis bir tiyatro oyununu bulmus. Robert Thomas, 1970'lerde bulvar tiyatrolarinda sukse yapmis, hatta filme cekmemesine ragmen bir senaryosunu Hitchcock'un satin almasiyla zengin olmus bir yazar. Yonetmen, aslinda oyundan sadece durumu ve polisiye entrikayi almis karakterlere biraz daha derinlik katmaya calisarak ve mizah ekleyerek oyunu modernize etmis.&lt;br&gt; &lt;br&gt; 1960larda yazilmis polisiye bir tiyatro oyununun sinema uyarlamasinin Agatha Christie ya da Hitchcock'tan etkiler tasimamasi garip olurdu. Bu filmde sinema tarihindeki bir cok isimle birlikte bu iki buyuk isimle de karsilasiyoruz. Islenen bir cinayet ve ardindan katilin evdeki &lt;strong&gt;8 kadin&lt;/strong&gt;dan biri olmasi bize Agatha Christie'nin 10 kucuk zenci ya da Dogu Ekspresi kitaplarini hatirlatiyor. Cinayet sonrasi evde baslayan sorgulama ve filmin buyuk bir bolumunun salonda gecmesi Hitchcock'un Ip filmini akla getirirken yine salondaki "Soupcons" (Supheler) filmindekine benzer gorkemli merdivenlerden Hitchcock'un daha once tirmanmis oldugunu gorebiliyoruz.&lt;/br&gt;&lt;/br&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt; &lt;/p&gt;
&lt;p&gt; &lt;/p&gt;
&lt;p&gt;"&lt;strong&gt;8 Kadin&lt;/strong&gt;" sinema tarihindeki pekcok isimden etkilenen , pekcok isme de saygi durusunda bulunan bir film. Sinemayi tutku derecesinde gercekten cok seven bir yonetmenin elinden ciktigini hissediyoruz. Filmde karsilastigimiz isimler Hitchcock yada George Cukor'dan ibaret degil bu isimlerin yanisira agirlikli olarak bir cok amerikan filmine , Douglas Sirk etkilerinden Vincent Minelli renklerine fransiz sinemasindan da Alain Resnais, Truffaut, Romy Schneider isimlerine rastliyoruz. Deneuve'un duvardaki portesi neredeyse Preminger'in Laura'sina , Fanny Ardant'in eldivenlerini cikararak yaptigi dansi Gilda'ya ya da 'Emmanuelle Béart'in cizmeleri bize Bunuel'in "Bir oda hizmetcisinin guncesi" filmine goturuyor. Yere dusen bir fotografta Romy Shcneider'i gorurken , Deneuve'un Ledoyen'e soyledigi " seni yanimda gormek hem mutluluk hem de bir acidir" cumlesinin, Deneuve'un Truffaut"unun iki filminde (Son metro, Missisipi Yaniyor) kullandigi bir replik oldugunu hatirliyoruz.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Son zamanlarda avrupa'da yeniden cok moda olan kitsch'e ve nostaljiye bu filmde de yer verilmis. Istenerek yaratilan 1950 dekoruyla film, kitsch yanini ortaya koyarken ve 1950lili yillardaki amerikan filmlerine bol bol gondermeler yaparak da nostaljik yanini ortaya cikariyor.Film, 1950 yilinda Fransa'daki tasra kasabalarindan birinde noel gecesi etrafi karlarla cevrilmis ulasima kapanmis bir evde geciyor. Hitchcock'un unlu McGuffin'i ; yani merak ederek filmi sonuna kadar izlememezi saglayacak sey de unutulmamistir , baba Marcel oldurulmustur, katil mutlaka ev halkindan biridir ama kimdir?&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Cinayet ve ardindan sorusturmanin baslamasiyla polisiye oldugunu anladigimiz film birden en genc ve muthis yetenekli oyuncu Ludivine Sagnier'nin yé-yé'nin sukse sarkilarindan "Papa, t'es plus dans l'coup" yu soylemeye baslamasiyla olayin ciddiyetini azaltiyor ve bizlere filmin bir de muzikal boyutu oldugunu bildiriyor. Filmin muzikal yani icin de biraz Alain Resnais'nin "On connaît la Chanson" filminden etkilenildigini soyleyebiliriz. Filmin muzikleri 1960-1980 arasi varyete fransiz muziginden Francois Ozon'un sectigi sarkilardan olusuyor. Sarkilar her kadin oyuncunun filmde canlandirdigi karaktere ve oyunun gelisimine gore secilmis.Ornegin en genc oyuncu Ludivine Sagnier'in soyledigi sarki onun enerjisini yansitacak bir rock-boogie'yken Fanny Ardant'in soyledigi sarki "A quoi sert de vivre libre " (Tek basina yasamak ne ise yarar) isimli sarki bir blues olup Ardant'in oyunda temsil ettigi ozgur kadin karakterine uygun olarak ask ve ozgurluk, para ve erkekler konularini irdeliyor. Ama filmdeki en iyi sarki herhalde seyredeneler icin Danielle Darieux"unun finalde soyledigi Aragon'un siirinin Brassens'in muzigiyle birlestigi " Il n'y a pas d'amour heureux " (Mutlu Ask Yoktur) sarkisi olmali.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Filmde sinema tarihinden oldugu kadar &lt;strong&gt;Ozon'un&lt;/strong&gt; gecmis filmografisinden izlere de rastlamak mumkun. Bu acidan filmin ayni Sitcom'da oldugu gibi fransizlarda gormeye aliskin olmadigimiz ingilizlere ozgu kara mizah ogeler icermesi bize yonetmeninden ipuclari veriyor. Filmde ayni sitcom'da oldugu gibi dur durak bilmeden burjuva bir ailede varsa da saklanacak bir suru sey abartili bir bicimde ortaya cikiyor; turlu turlu duzenbazliklar, sahtekarliklar, santajlar, homoseksuellik, cinayet, ensest hatta ve hatta sadomazosism'e (emmanuelle beart ve kadin patronlari)bile rastlayabiliyoruz. Izleyici olarak artik bir ailede daha ne olabilir ki dedigimiz bir anda yeni ve inanilmayacak kadar ucuk yeni bir olayla karsilasabiliyoruz. Filmin absurd komedi yaptigini sanarak tum yaraticiligini kullandigi bu abartma islemi, benim gereksiz buldugum hatta aksine hic komik olmadigini dusundugum noktalardan biri. Butun filmin sadece bir salonda gectigini dusunursek bunlara neden ihtiyaca duyuldugunu anlayabiliriz belki ama yine de filmin kalitesini biraz bu sekilde dusurdugune inaniyorum.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Sinema pek cok alanda oldugu gibi yogun erkek egemenligi altinda kalmis hala da erkek egemenliginde olan bir sanat. Bu yuzden, kadin, sinemanin baslangicindan bugune aslinda erkegin kadini gordugu gibi ya da olmasini istedigi gibi beyaz perdeye yansitilmis. Boylece simdiye kadar yaratilmis ve artik yerlesmis pek cok kadin klisesi ortaya cikmis. Iyi kadin evli , esine sadik, masum ve namuslu kadin, "femme fatale"; bastan cikarici ,sorumsuz,erkegi mahvedebilecek cekici kadin, huysuz kadin evlenememis evde kalmis, sinirli, gecimsiz kadin gibi , bu listeyi gittikce uzatabiliriz. Bu filmdeki kadin karakterlerin de bu yerlesik kliseleri yansittiklarini rahatlikla gorebiliyoruz."&lt;strong&gt;8 kadin&lt;/strong&gt; , sadece isminden kadinlar anlatan , kadinlar uzerine oldugunu sandigimiz, bu anlamda basta iddiali bir film gibi gozukuyor. Oysa filmin sonunda bizlere ozgun , yaratici , uzerinde inceleme yapilmis, kliseden uzak kadin karakterler sunmadigini aksine kolay olan yaparak bu konuda edebiyat, tiyatro ve sinemann braktigi yuklu mirasi kullandigini uzulerek fark ediyoruz.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Basta da soyledigim gibi "8 kadin" gercekten eglenceli , bol yildizli oyuncu kadrosuyla da izlemesi zevkli, muzikal, komedi, polisiye gibi birkac turu biraraya getiren hos bir film fakat filmden ciktiktan sonra "&lt;strong&gt;Ozon&lt;/strong&gt; bize ne dedi" diye dusundugumde verecek bir cevabim olmadign fark ediyorum. Siz de benim gibi "Sinemaya her zaman dusunmek, kafamizda beyin firtinalari estirmek icin gitmiyoruz bazen de orada iyi vakit gecirmek istiyoruz " diyorsaniz, bu kadar unlu ve yetenekli fransiz kadin oyuncuyu birarada gorebileceginiz bu frsati kacirmayin ve bu filmi mutlaka izleyin.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Aysun Akarsu, Aralik 2002&lt;/p&gt;</summary><category term="Sinema Fransa"></category></entry><entry><title>Burlesk Sinema Austin Powers</title><link rel="alternate" href="http://www.turkparisi.com/blog/burlesk-sinema-austin-powers/"></link><published>2002-01-10T01:53:00+00:00</published><author><name>Aysun Akarsu</name><uri>http://www.turkparisi.com/blog/author/aa/</uri></author><id>http://www.turkparisi.com/blog/burlesk-sinema-austin-powers/</id><summary type="html">&lt;h1&gt;Sinema&lt;/h1&gt;
&lt;h2&gt;Burlesk Sinema&lt;/h2&gt;
&lt;div class="middle-column-box-full-standard"&gt;
&lt;div class="middle-column-title-blue"&gt;&lt;b&gt;BURLESK SINEMA VE AUSTIN POWERS&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p align="justify" class="style4"&gt; &lt;/p&gt;
&lt;p align="justify" class="style4"&gt;Turkce sozlukte karsiligi "gulunc, maskaraca" olan burlesk, fransizca bir sifattir. Asli "la bourle" (italyancada la burla) kelimesinden gelir ki bu kelime fransizcada kaba saka anlamindadir. Temelde anlami , turetildigi kelimeninkiyle ayni kalmis ortaya ciktigi zamandan bu yana pek degismemistir. Gosteri sanatlarinda ise ozellikle asagilatici, alcaltici , kisaca kotu zevk diyebilecegimiz kaba sakalarin, esprilerin, komedilerin ardarda siralanmasiyla olusan tarza verilen isimdir. Burlesk , akillica tasarlanmis esprili sozlerle kulaktan beyne degil de zincir seklinde birbirini izleyen, uzerinde fazla dusunmeye gerek kalmadan anlasilabilecek komik hareketlerle , gozden beyne ulasarak guldurmeyi deneyen bir sanattir. Sinemada baslibasina bir tur olarak kabul edilen burlesk icin ingilizce karsiligi olan "slapstick" de kullanilmaktadir.&lt;/p&gt;
&lt;p align="center"&gt;&lt;ins style="display: inline-table; border: none; margin: 0;"&gt;&lt;ins id="aswift_1_anchor" style="display: block; border: none; margin: 0;"&gt;&lt;/ins&gt;&lt;/ins&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p align="justify" class="style4"&gt;Burlesk bir film, genelde birbiri ardina siralanmis birbirlerinden bagimsiz olan gaglarin birlestirilmesiyle olusur. Gag ingilizce bir kelime olup 1920'lerde sinemada kullanilmaya baslamadan once komik bir hikayede aktor tarafindan emprovize edilen diyalogun bir kismi anlamina gelmektedir. Sinemada anlami, gercek ya da gercek disi bir baslangicin onceden ongorulemeyen, beklenmedik ve sasirtici bir sekilde cozulmesidir. Burlesk filmde , neredeyse onemsiz diyebilecegimiz filmin hikayesi bile birbirinden bagimsiz olan bu gaglarin ardarda izlenmesini saglamaya yarar. Gaglar , bir burlesk filmden digerine farkli dekorlar , farkli aktorlerle tekrar edilip durmustur.&lt;/p&gt;
&lt;p align="justify" class="style4"&gt;Bu turde bir film hareketlidir. Takiplere, kavgalara, yikilan dekorlara, dusmelere, carpismalara sikca rastlanir. Rene Clair, slapstick'i " Yercekimi kanunun olmadigi bir dunyada kolay hareket etmenin sonsuz mutlulugu " olarak tanimlamistir. Basina turlu turlu felaketler gelen oyunculara gercek yasamdakinin aksine ayni cizgi filmlerdeki gibi hicbir sey olmaz. Kaos , bu filmlerin vazgecilmez unsurlarindan biridir. Burlesk sinemada hersey birdenbire akil almadik bir sekilde karisabilir, icinden cikilmaz bir hal alabilir. Butun bu hareketligin, kaosun fonunda ise tam anlamiyla absurd bir dunya vardir.&lt;/p&gt;
&lt;p align="justify" class="style4"&gt;Burlesk sinemada beklenmedik birdenbire olur. Bu sinemanin, ansizin , hazirliksiz, sanki kendiliginden olagelen bir yani vardir. Sans, rastlanti, tesaduf, kotu talih, sakarlik burlesk filmlerin bas aktorlerindendir. Tesaduf, aktorle sanki kose kapmaca oyununu oynar. Cogu zaman cok can sikici durumlara dusmesine sebep olsa da bazen de hic umulmadik bir bicimde kurtulmasini saglayabilir.&lt;/p&gt;
&lt;p align="justify" class="style4"&gt;"Petr Karl" , burlesk sinemanin sessiz donemini anlattigi kitabinda, bu turun sanatta surrealizmle, muzikte ise jazla tanimlanabilegini yazarak yerinde bir gozlemde bulunuyor. Petr Karl'in belirttigi gibi burleskin icerdigi gercek disilik onu sanatta surrealizme gotururken, kendiliginden oluveris yani da , ozellikle muzikte jaza yakinlastirir. Surrealizm manifestosu "Sinema rastlantinin islerlige konmasidir" derken burleski tanimliyor gibidir. Sinemada burleskin, muzikte jazin ortaya cikis tarihleri, en gozde olduklari zamanlar ve gerileme donemleri hemen hemen aynidir. Sessiz burlesk filmlerin gosterimlerine genellikle jaz muziginin eslik etmesi de basit bir tesaduf degil burlesk-jaz benzerliginin baska bir kanitidir.&lt;/p&gt;
&lt;p align="justify" class="style4"&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p align="justify" class="style4"&gt;Burlesk , sinemada ilk ortaya cikan, kurallarini cabucak ortaya koyup birden koklesip yerlesen turlerden biridir. Neredeyse Birinci Dunya Savasi'ndan once bile sinemada varoldugu kabul edilmektedir. Sinemanin ilk donemlerinin sessiz oldugunu ve burleskin daha cok harekete dayanan bir gulmece sanati oldugu goz onune getirilirse, bu turun, sinemadaki onceligini kavramamiz hic zor olmaz. Havada ucusan krem tartlarin hedeflerini teker teker bulup yapistigi insan yuzlerinde biraktigi beyaz yuz burusuklugunu genis planla ekrana yansitma beceresindeki sinema, burleski muzikli eglence salonlarindan ekrana tasimistir.&lt;/p&gt;
&lt;p align="justify" class="style4"&gt;"Kendini sulayan bahcivan" isimli kisa film, hem sinema tarihindeki ilk filmlerden hem de bu tarzdaki ilk filmdir. Karanlik salonlarda insanlari gulduren bu ilk filmi digerleri izlemis ve burlesk Avrupa'da Max Linder , Hollywood'ta Buster Keaton, Charlie Chaplin, Harold Lloyd, Laurel &amp;amp; Hardy gibi cok buyuk isimlerle ozdeslesmis ve olumsuzlesmistir. Burlesk, ozellikle komedinin altin cagini yasadigi , sinemanin sessiz yillarinda vazgecilmez bir tur olmustur.&lt;/p&gt;
&lt;p align="justify" class="style4"&gt;Sinemanin konusmasiyla birlikte burlesk de , altin cagini kapatip, eski onemini yitirmisse de zaman zaman diger turlerin icinde var olmus, zaman zaman da cagdas bazi sinemacilarin bu ruha canlilik getirmesiyle yeniden kendini gostermistir. Fransa'da Jacques Tati , Amerika'da Blake Edwards, Jerry Lewis ve Mel Brooks burleskten kalan sonmus kulleri eseleyip bu atesi kendi donemlerinde yeniden yakmayi basarmislardir. Bu bakimdan yonetmen Blake Edwards'in ve buyuk oyuncu Peter Sellers'in bu sanata katkilari unutulamaz. Blake Edwards'in yonettigi Peter Sellers'in oynadigi "The Party" filmi sahane bir burlesk film olup, bu sinemanin da gecen yuzyildaki bas yapitidir.&lt;/p&gt;
&lt;p align="justify" class="style4"&gt;Gunumuzde burlesk sinemaya ornek olarak "Austin Powers" filmleri verilebilir. Ilk olarak 1997'de "The International Man of Mystery'le yaratilan , 1999'da " The Spy Who Shagged Me" ile devam eden bu film serisinin 2002'de "Goldmember"le ucuncu ve simdilik son filmi de tamamlanmistir. Austin Powers, tur olarak hem burlesk hem de bir parodi(ingilizce spoof) filmidir. Parodi, iyi bilinen, is yapmis filmlerle ya da ciddi turlerle ve onlarin kliseleriyle dalga gecmek icin cekilen film turudur. Parodi de burlesk gibi oldukca eski sinema turlerinden biridir. Austin Powers, bilindigi uzere James Bond ve bu tip casusluk filmleriyle alay etmektedir. Bu filmlerden bahsedildiginde akla gelen ilk isim olan Mike Myers da , iki turu birlikte kullanmasi acisindan gunumuzun Mel Brooks'u olarak tanimlanabilir. Sinema tarihininin en eski iki turunun birlesimi olan Austin Powers filmlerinin, son yillarin en cok para kazandiran komedi filmleri olmasi da, burleskin ve parodinin sinemada olumsuzluklerinin bir isareti olabilir.&lt;/p&gt;
&lt;p align="justify" class="style4"&gt;"Actor's Studio" daki konusmasinda Peter Sellers'in hayrani oldugunu aciklayan Mike Myers 'in filmlerinde bu degerli oyuncudan ve unutulmaz filmi "The Party"den bir cok ize rastlamak mumkundur. Tekrari abarti derecesinde tekrar ederek guldurmek, burlesk sinemada daha once kullanilan ama en guzel sahnesini "The Party"nin acilisinda izledigimiz bir yontemdir. "The Party "'de , sinema setinde bir film cekimi sirasinda, trompet calan asker rolundeki Peter Sellers'in defalarca vuruldugu halde olmeyi reddercesine trompetini calmaya devam etmesi, tekrarin tekrarinin sinema tarihindeki en guzel orneklerinden biridir. Bu method, Austin Powers filmlerinde de ayni abartiyla surekli kullanilir. "The International Man of Mystery"'inin baslarinda ingiliz ajanin tuvalet ihtiyacini gidermesi bitti sanildiginda yeniden baslamasi ve bunu defalarca tekrar etmesi gibi . Austin Powers'larda, "The Party"'den bulabilecegimiz bir cok etkilesimin yanisira, Mike Myers da filmlerinde birden fazla karakteri canlandirarak binbir surat Peter Sellers'a ozendigi hissini vermektedir. Yetenekli oyuncu Peter Sellers'in daha once yine James Bond parodisi olan "Casino Royale" isimli bir filmde rol aldigini bilmek bu acidan ilginctir.&lt;/p&gt;
&lt;p align="justify" class="style4"&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p align="justify" class="style4"&gt;Mike Myers, yarattigi bu casusluk parodilerinde, burlesk sinemanin tum ogelerinden faydalanmaktadir. Burlesk filmlerde rastlanan hareketlilik , sacmalik, gercekdisilik Austin Powers filmlerine de tamamen egemendir. Herhangibir burlesk filmde oldugu gibi cok onemi olmayan hatta varligi bile pek hissedilmeyen senaryo, bu filmlerde de birbirinden bagimsizmis gibi duran gaglari birlestirmeye yaramaktadir. Karakter yaratma; burlesk filmler icin oldugu kadar , ilk filmde karsimiza cikan tehlikeli ingiliz ajani, en iyi kotu adam Dr.Evil ve serinin devaminda gittikce zenginlesen karakterler galerisiyle , Austin Powers'lar icin de oldukca onemlidir.&lt;/p&gt;
&lt;p align="justify" class="style4"&gt;Mike Myers'in bunca kullandigi burleski yeniledigini, modernlestirip, gunumuzde ona farkli bir bakis acisi getirdigini soylemek guctur . Fakat ilk defa "The Spy Who Shagged Me"deki guzel yardimcisiyla girdigi cadir ve Goldmember'de Mini-Me'yle doktor odasinda paravanin arkasina gecerek yarattigi golge oyunu sahneleri, burleske ileride diger sanatcilar tarafindan kullanilabilecek bir gag kazandirdigi soylenebilir. Bu acidan serinin en kotu filmi Goldmember'da kullanilan altyazi gagi da o filmdeki nadir iyi buluslardan ve golge oyunuyla birlikte sinemaya eklenen yeni gaglardandir.&lt;/p&gt;
&lt;p align="justify" class="style4"&gt;Mike Myers'in burleski, Charlie Chaplin, Buster Keaton ya da Peter Sellers gibi buyuk sanatcilarin burleskinden farklidir. Karsilastirma yapmak bile digerlerine saygisizlik olur. Austin Powers'lar igrenc, asagilatici , cok kotu zevki temsil ederler. Kisaca onu burleski , burleskin en kaba halidir.&lt;/p&gt;
&lt;p align="justify" class="style4"&gt;&lt;br&gt; Insan vucudu ve uzuvlarinin, diskilarinin saplanti halinde kullanildigi, sikca bel alti esprilere rastladigimiz Austin Powers filmlerinde, pek yaraticilik gerektirmeyen, basit bir komedi anlayisi vardir. Austin Powers filmleri, gulsek bile bunlara guluyor oldugumuz icin kendimizden utandigimizi hissettigimiz filmlerdir. Cunku Austin Powers'larda Mike Myers, ekrandan burleskin o cok bildik, yuz yillik, artik kokmus krem tartlarini yuzumuze firlatiyor gibidir, utaniyor olmamizin nedeni de bu filmleri izlemeye giderek onumuze ilk cikana firlatmak uzere bizim de elimizin altinda bir krem tart oldugunu bilmek olabilir!!&lt;/br&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p align="justify" class="style4"&gt;Kaynaklar:&lt;br&gt; Dictionnaire Theorique et Critique du Cinéma, Jacques Aumont Michel Marie&lt;br&gt; Le Burlesque ou Morale de la tarte a la creme , Petr Kral&lt;br&gt; Le Roman du Cinéma, Claude Jean Philippe&lt;/br&gt;&lt;/br&gt;&lt;/br&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p align="justify" class="style4"&gt;Aysun Akarsu, Ekim 2002&lt;/p&gt;
&lt;/div&gt;</summary><category term="Sinema Fransa"></category></entry><entry><title>Asterix Obelix Filmi</title><link rel="alternate" href="http://www.turkparisi.com/blog/asterix-obelix/"></link><published>2002-01-08T02:04:33+00:00</published><author><name>Aysun Akarsu</name><uri>http://www.turkparisi.com/blog/author/aa/</uri></author><id>http://www.turkparisi.com/blog/asterix-obelix/</id><summary type="html">&lt;h1&gt;Asterix &amp;amp; Obelix Filmi&lt;/h1&gt;
&lt;h2&gt;Asterix &amp;amp; Obelix Fransiz Sinemasi&lt;/h2&gt;
&lt;div class="middle-column-box-full-standard"&gt;
&lt;div class="middle-column-title-blue"&gt;Asterix &amp;amp; Obelix, &lt;em&gt;15 milyon Fransiz yaniliyor olabilir &lt;/em&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Eskiya filmi Fransa'da gosterime ciktiginda filmin afislerinde "&lt;em&gt;4 milyon Turk yaniliyor olamaz&lt;/em&gt;" yazisi yer aliyordu. &lt;strong&gt;"Asterix &amp;amp; Obelix misyon Kleopetra&lt;/strong&gt; isimli Fransiz filminin Turkiye'de de benzer bir reklamla tanitmak istersek ve 15 milyon Fransizin filmi gordugunu dusunerek " 15 milyon fransiz yaniliyor olamaz" dememiz gerekir. Ama bu tamamen yanlis olur cunku belki 4 milyon turk, Eskiya filmini seyrederek yanilmamisti ama 15 milyon Fransiz yaniliyor. Bu film cok kotu.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt; &lt;strong&gt;Asterix &amp;amp; Obelix&lt;/strong&gt; bilindigi uzere Uderzo et Goscinny'in yarattiklari cizgi kahramanlar. Dunyaca taninan bu cizgi roman simdiye dek 107 yabanci dile de cevrilmis. Milliyetci cizgiler tasiyan unlu cizgi roman sinemaya da ayni hassasiyetle cekiliyor. Bu nedenle esprilerinden, oyuncularina (Monica Belluci haric) herseyiyle unlu cizgi romanin ikinci uyarlamasi da tam anlamiyla fransiz bir film. &lt;strong&gt;"Asterix &amp;amp; Obelix" &lt;/strong&gt;55 milyon euroluk butcesiyle ayni zamanda yilin en cok para harcanan fransiz filmi. Yilin en kotu Fransiz filmi olmaya aday bir film icin bu kadar para harcandigini bilmek cok sasirtici. Simdiye dek cok para harcanarak cok kotu filmlerin sadece Hollywood'ta yapilabilecegini sanirken iste Fransa bu yerlesik fikri bu filmle degistiriyor. Filmin yonetmeni , Fransa'da cok sevilen, cok populer olan daha cok televizyondaki komedi programlariyla taninan Alain Chabat , daha onceden de "Didier" isimli orjinal bir filmi gerceklestirmisti. Yetenekli bir sanatci olan Chabat gibi filmde rol alan fransiz oyuncularin cogunlugu da televizyon, eglence dunyasindan geliyor. Bu, filmin basarisizliginda en onemli faktorlerden biri cunku film seyredilirken sanki izlenen bir film degil de skeclerin ardarda siralanmasiyla ortaya cikmis bir televizyon programiymis etkisi birakiyor. Bu yuzden&lt;strong&gt; "Asterix&amp;amp;Obelix;"&lt;/strong&gt; ; film cekmekle , televizyonlardaki komedi programlari icin skecler hazirlamak arasindaki farki kavrayamamis bir grup yetenekli televizyon sanatcisinin sinema uzerine hic kafa yormadan , emek harcamadan yaptigi bir calisma olmaktan oteye gidemiyor . O skeclerin de bir komedi kavramina yakismayacak derecede tatsiz , anlamsiz ve daha acisi komik olmamasi filmin basarisizligini bir kat daha artiriyor.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Peki filmin sagladigi ticari basariyi nasil aciklamali? Herbiri zaten ulkede cok taninan cok populer oyuncularla, zaten cok bilinen bir cizgi romandan uyarlama yaparak artik bu kadar oyuncu, boyle bir uyarlamayla pek de reklama ihtiyac kalmamisken ustune cok onemli tanitim masraflari da yapilinca filmi gormek icin 15 milyon fransiz bulanabiliyor demek ki . Aysun Akarsu, Agustos 2002&lt;/p&gt;
&lt;/div&gt;</summary><category term="Sinema Fransa"></category></entry><entry><title>Georges Melies</title><link rel="alternate" href="http://www.turkparisi.com/blog/georges-melies/"></link><published>2002-01-01T02:27:40+00:00</published><author><name>Aysun Akarsu</name><uri>http://www.turkparisi.com/blog/author/aa/</uri></author><id>http://www.turkparisi.com/blog/georges-melies/</id><summary type="html">&lt;div&gt;
&lt;div&gt;Georges Méliès, Hayallerini Seyredilebilir Kılan Adam&lt;/div&gt;
&lt;/div&gt;
&lt;div&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div&gt;Ressam, karikatürist, heykeltıraş, gazeteci, senarist, aktör, yönetmen, prodüktör, dekor ve makyaj ustası, özel efektlerin k'şifi, sihirbaz Georges Méliès 8 Aralık 1861′de Boulevard Saint Martin’de, Paris’te doğdu. Babası ayakkabı fabrikaları sahibi çok zengin bir sanayiciydi. Başta kendisi için öngörülenin dışında bir yaşam çizgisini izlemiş olması belki aileye çok geç katılan bir çocuk olmasıyla açıklanabilir. O doğduğunda babası 46 yaşındaydı, en büyük ağabeyi Henri, Georges’dan 20 yaş, küçük ağabeyi Gaston, 9 yaş büyüktüler. 7 yaşında yatılı olarak gittiği Vanves’daki lise Prusyalılar tarafından 1870′deki kısa savaşta bombalanınca Georges da diğer öğrenciler gibi Paris ’teki bir okula alınır. 9 yaşında Paris ’te devam ettiği korkunç Louis-le-Grand Lisesi bir kışladan farksızdır ve doğal olarak dersler hiç ilgisini çekmez. O resimle ilgilenir ve çok küçük yaşında kendi deyimiyle “resim şeytanı” için çalışmaya başlar. Liseyi güç bela bitiren Méliès, Güzel Sanatlar Okuluna devam etmek ister. Babası bu fikri kabul etmez fakat bir resim öğretmeninden ders almasına razı olur. Böylece Méliès sembolist Gustave Moreau’dan ders almaya başlar. Gustave Moreau’nun atölyesinde genç bir kızla tanışıp evlenmek istemesi ve yine ailesinin reddi üzerine bu evlilik işini unutması için babasının bir arkadaşının yanında çalışmak üzere Londra’ya gönderilir.&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;div&gt;Méliès’in aşk acısını hafifletmek umuduyla ve İngilizce öğrenmek için gittiği 1884′ün Londra’sı, güçlü bir endüstrinin nabzının attığı ve gezegenin üzerinde durmadan genişleyen bir imparatorluğun başkenti, modern dünyanın merkezidir. Aynı Londra bir kelime bile İngilizce konuşmayan genç bir Fransız için ise yalnızlığın merkezidir. Çalıştığı ayakkabı dükk'nından sıkıldığında, Méliès arada bir dışarı çıkmaktadır. İşte o günlerde yalnızlığından kurtularak biraz eğlenmek amacıyla "Mısır Salonu"'na uğramaya başlar. Mısır Salonu, David Devan isimli dönemin ünlü İngiliz sihirbazının o zamanlar çok moda olan sihirbazlık gösterilerini sunduğu bir tiyatrodur. Burası havada yüzen bir kadından tutun da dans ederken kafası gövdesinden ayrılarak seyircilerin üstüne giden bir iskelete, mekanik yılanlara, otomat papağanlara kadar ne ararsanız bulabileceğiniz bir yerdir. İşte Londra’da böyle bir tiyatroda Méliès'€™in sahne ve sihirbazlık tutkusu başlar.&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;div&gt;Méliès bir yıl sonra Londra’dan Paris ’e döner, güzel sanatlarda okumak fikrinden vazgeçmemiştir. Fakat babası daha önce de olduğu gibi güzel sanatlar okulunda okur ve sanatçı olursa ileride aç kalacağı fikrinde ısrar ederek onu çok gitmek istediği bu okula göndermez. (Méliès’in ömrünün sonunda çektiği fakirlik ve sefalet göz önüne alınırsa babasının ileri görüşlü bir adam olduğu söylenebilir!) Böylece ağabeylerinin de çalışmakta olduğu ayakkabı fabrikasında çalışmaya başlar. Onu satıştan çok makineler ilgilendirdiğinden, makineleri gözlemlemekle görevlendirilir. Bu iş ileride kendi kamerasını yapması için ona yardımcı olacaktır. Fabrikadaki çalışırken, sanatçı kimliği onu, o sanatçı kimliğini terk edemediğinden, Londra’da görüp öğrendiği sihirbazlık gösterilerini önceleri aile, eş-dost arasında sonradan da Galeri Vivienne’de ufak bir kukla tiyatrosunda halka sergilemeye başlar. Bu gösterilerin yanı sıra kuzeni tarafından çıkartılan La Griffe isimli satirik bir gazetede Geo Smile takma adıyla çizimler de yapmaktadır. Kısa bir süre sonra Hollandalı genç bir bayanla evlenir ve ondan iki çocuğu olur: Georgette ve André. Sonradan hayatının bu dönemini şöyle ifade edecektir: “İşte büyük ayakkabı sanayicisinin oğlunun nasıl tiyatrocu ve sanatçı bir aile kurucusu olduğunun hik'yesi… Bütün bunlar kendi mesleğinden daha iyisini göremeyen babamın, Güzel Sanatlara girişimi engellemesi yüzünden oldu.”&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;div&gt;Baba Méliès ticaret hayatından çekilmeye karar verip, malvarlığını üç oğlu arasında paylaştırır. Georges payına düşeni kardeşlerine satarak, eline geçen parayla Paris ’te 8 Boulevard des İtaliens adresindeki Robert Houdin tiyatrosunu satın alır. Artık bu tiyatronun müdürü ve gözde sihirbazıdır. Böylece sihirbazlık yaşamında hobi olmaktan çıkmış, mesleği olmuştur. Doğuştan mükemmeliyetçi olarak yeni numaralar icat eder, ilginç ve değişik gösteriler yapmaları için yeni sanatçıları sahneye davet eder. Çeşit çeşit hokkabazlıklar, el çabuklukları, hipnoz, katalepsi en sevdiği gösteri türleridir. Robert Houdin tiyatrosuna sadık bir izleyici topluluğu gösterileri çok beğenmekte ve sık sık gelmektedir. O zamanlar 200 kişilik bu salonda bir seans iki saat sürmekteydi. Gösteri genellikle o zamanki teknikle - ki bu molteni’nin lanterni tarafından aydınlatılan bir aletin içinden pelikülde sabitlenmiş imajların geçirilmesiyle - hareketlendirilen fotoğrafların projeksiyonuyla sona ermekteydi.&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;div&gt;Ekim 1895′te Antoine Lumière isminde bir adam Robert Houdin tiyatrosunun bir kaç kat üzerinde bir fotoğraf stüdyosu kiralar. Lyon’dan Paris ’e oğulları tarafından icat edilmiş yeni bir aleti göstermek için gelmiştir. Bu optikle donatılmış, üçayak üzerine oturtulmuş kübik tahta kutu hareket eden her şeyi kayıt edebiliyor ve kaydettiklerini ekrana yansıtabiliyordu. Bu sonuca ulaşabilmeleri için buldukları yeni fikir bir aletin içine yerleştirilmiş delikli pelikülün düzenli şekilde takılmış olduğu dişliler sayesinde dönmesiyle elde ediliyordu. Sinematograf adı verilen bu aletle ilk film çekilmişti: “Lyon’daki fabrikadan çıkış”. 50 saniye süren bu filmde ilk defa kameraya doğru yürüyen insanlar görülebiliyordu. Lumièreler bu aletten iki tane yapmışlardı. Bir kaç aydan bu yana bu aletle yapılan gösteriler profesyonellere ve bu icatla ilgilenen firmalara izlettiriliyordu. Fotoğrafla ilgili çıkan yayınlar bu makinenin planlarını yayınlıyorlardı. Sonunda 28 Aralık 1895 günü paralı ilk halk gösterisi 14 Boulevard des Capucines’de Paris ’te Grand Café’nin altında yapıldı. Bu sinemanın resmî olarak doğum günüydü&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;div&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;div&gt;Salon yüz kişilikti, biletler 1 franka satılmıştı. Yarım saat süren gösteride şaşkına dönmüş izleyicilere 10 kısa film gösterilir. Georges Méliès de izleyiciler arasındadır, bu gösteri için sonradan şunları söylemiştir: “Seans biter bitmez tiyatromdaki gösterilerde kullanmak üzere Bay Lumière’e makineyi bana satması için önerilerde bulundum. Benim için o zaman çok büyük bir rakam olan 10000 franka kadar para teklif ettim. Ama kabul etmediler.”&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;div&gt;Bu olaydan sonra inatçı Méliès, Edison’un Kinetoscopelarından satın alır. Fabrikadan mekanik ustası Lucien Korsten’in de yardımıyla bu makineleri demonte ederler. Georges daha sonra Kodak’tan çok büyük miktarlarda film satın alır, bunları kendi kamerasının dişlilerine yerleştirmek üzere deler. Kendi ihtiyacı olan kamerasını kendisi yapmayı aklına koymuştur. “Méliès’in Lumière kardeşlerden görüp sahip olmak istediği bu oyuncak ona çok pahalıya mal olur. Satın alamadığı kamerayı kendisi yapmak için 100000 frank harcar. Zaten gösteri dünyasında olan biri için bu kadar parayı hareket eden fotoğraflara yatırmak bir zengin deliliği olmasa gerek” diye yazmış Georges Sadoul “Lumière ve Méliès” adlı kitabında. Böylece Méliès Mayıs 1896′da otuz dört yaşındayken Montreuil’deki bahçesinde ilk kısa filmlerini çekmeye başlar. Sinemanın ortaya çıkışından altı ay sonra bir sinemacı doğmuştur.&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;div&gt;“Ben de doğal olarak herkes gibi sinemalaştırmak için en kolay konuları seçiyordum. Amacım film çekmekten çok kendi icat ettiğim makinenin iyi çalıştığından emin olabilmekti”. Aynı yıl açık havada “Açık havada kart oyunu” ilk olmak üzere Lumière kardeşlerin filmlerine benzer konulu filmler çeker, fakat sonradan hiç vakit kaybetmeden tarzını değiştirir. İsteği Robert Houdin tiyatrosunda yıllardır uyguladığı sihirbazlık gösterilerini sinemaya taşımaktır. Böylece sinemada özel efekt denilen teknik keşfedilecektir.&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;div&gt;Méliès anılarında kamerasıyla Paris ’te, Operayı filme alırken tesadüf eseri durdurma denilen tekniği nasıl keşfettiğini anlatır. Her zamanki gibi denemek için çekim yaparken, takılıp ilerlemeyen film tekrar yerine takılıncaya kadar epey bir süre geçer. Sonradan çekilen filmi seyreden Méliès birdenbire adamların, kadınlara, yolcu otobüsünün, cenaze arabasına dönüştüğünü görür. İlerici ve deneyimli bir sihirbaz olan bu çiçeği burnunda sinemacı, sinematografın sahnede gerçekleştiremeyeceği büyülü gösterileri gerçekleştirebileceği bir araç olduğundan artık emindir. Nitekim 1896′da tiyatrosu Robert Houdin’de gerçekleştirdiği ilk filmlerinden biri “Escamotage d’une dame chez Robert Houdin” “Robert Houdin’de bir kadının el çabukluğuyla gözden kaybedilişi”dir. Filmde sahnede bir sandalyenin üzerine oturtulan bayan oyuncu Jehanne D’Alcy (İleride otuz yıl sonra Georges’un ikinci eşi olacaktır) üzerine örtülüp çekilen bir örtü sonrası kaybolur. Hatta bir süre sonra yerinde bir iskelet duruyordur, neyse ki filmde bir süre sonra Bayan D’alcy daha önce oturtulduğu sandalyenin üzerinde tekrar belirir. Aynı zamanda elle renklendirilmiş de olan bu filmin yapım tarihi 1896′dir.&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;div&gt;Sihirbazlıktan sonra sinemaya tutkuyla bağlanan Méliès durup dinlenmeden film çekmek istiyordu. Fakat dışarıda çekim yapmak her zaman mümkün olmuyordu. Bu nedenle 1896 yılının sonunda Eylül ayında dünyanın ilk sinema stüdyosunu da kurdurdu. Kendisine ait Montreuil’deki evinin bahçesinde fotoğraf atölyelerinden, babasının ayakkabı fabrikasından ve çok sevdiği Robert Houdin tiyatrosundan esinlenerek inşa ettirdiği bu stüdyo tamamen camla kaplıydı.&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;div&gt;Méliès zaman kaybetmeden kendi markasını da yaratır: “Star Film”. Ve siyah bir yıldızla damgalı kısa filmlerini panayır göstericilerine satmaya başlar. O zamanlar sinema bir panayır eğlencesine dönüşmüştü ve Méliès panayırlardaki izleyici kitlesini düşünerek filmlerinin hik'yelerini hayal ediyordu. Bu yüzden kendini hep ilginç, eksantrik, değişik görüntüler bulmak zorunda hisseden bu büyük adam zamanla “gözden yitirme, maket kullanma, üst üste bindirme, karartma, renklendirme, çoklu çevrim” gibi tüm film aldatmaca tekniklerini keşfetti ve filmlerinde kullandı.&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;div&gt;Méliès’in ekranında neler yoktu ki: Gözünün birine mermi şeklinde uzay aracı giren bir ay, dans eden mutlu iskeletler, kazandan fırlayan şeytanlar, peçelerinin altında kaybolan güzel dansöz kızlar, bir sandıktan çıkıp sonra yine çıktıkları sandığa dönen bütün bir odanın mobilyaları, “kauçuk kafadan adamın” şişirilen kafasının bir balon gibi patlayışı, kendi kafasını müzik notaları olarak kullanan bir müzik tutkunu, kalabalık orkestrasında aynı anda tüm müzik aletlerini kendisi çalan bir müzisyen… Méliès kendi filmlerinin yanı sıra sipariş üzerine rekl'm filmleri de çekiyordu. Ekranda dağınık görünen harflerin birdenbire hareketlenip düzenli bir şekilde yerlerini bulup “Chocolat Menier”, “Phosphatine Falieres” yazdıkları olurdu. Filmlerini çekmeden önce hiçbir zaman yazı yazmazdı fakat önceden dekorlarını ve özel efektlerin detaylarını çizim olarak hazırlardı.&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;div&gt;Derken 1902 yılı ve “Aya Seyahat” filmi gelir. Georges Sadoul “Lumières ve Méliès” adlı kitabında söyle yazmış “Eğer bir gün sinemanın 100. yılın kutlayacaksak bu sinematografın bulunduğu 1895 yılı değil, sinema sanatının “Aya Seyahat” filmiyle ortaya çıkış yılı olan Temmuz 1902 olmalıdır”. İşte bu filmin ve o yılın önemini en iyi anlatan sözler. Gerçekten de bir grup bilim adamının bindikleri mermiye benzeyen uzay aracının fırlatılarak aya gönderildiği sahne sanki dünyadan aya değil de, fotografik tiyatrodan, gerçek sinemaya doğru bir yolculuktur. Konusunu Jules Verne ve H.G Wells’in kitaplarından alan film için Méliès’in çizdiği 30 tane tablodan günümüze yirmisi kalmıştır.&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;div&gt;Bu büyük sinemacı, sanatının kendi yarattığı fantastik dünyaya gömülü, dünya gerçekleriyle ilgisiz olmasıyla suçlanmış ve sadece 16 yaşından küçükler için sinema yapmakla haksız yere eleştirilmiştir. Georges Sadoul bu konuda biyografisinde söyle yazmış: “Yaptığı filmlerin çoğunun fantastik filmler olduğu doğru olmakla birlikte kendisi güncel yaşamla ilgili, realist, siyasî filmler de yapmış bir sinemacıdır. “La Civilization A Travers Les Ages” “Çağlar Boyunca Medeniyet” filmi çağlar boyunca bir türlü uygarlaşamayan insan toplumundaki hoşgörüsüzlüğe ve şiddete karşı yapılmış çok duyarlı bir filmdir. Bu film hiç kuşkusuz değişik zamanları aynı büyük insancıl fikirle bir araya getiren ilk senaryodur. “La Civilization” filminin yanı sıra “İki saat içinde Paris-MonteCarlo” zamanında yapılmış en güzel yol filmidir.”Dreyfus Davası” “Eduard VII’in krallık tacını giyişi” ” Martinik’teki volkan patlaması” filmleri de çağının olaylarına tanıklık etmiş filmlerdir.&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;div&gt;Şurası bir gerçektir ki Méliès’in tüm zenginliğini yitirerek ömrünün sonunda mali problemler yaşaması, sinemayı bırakamaması, film çekme tutkusu yüzünden olmuştur. Méliès farkında olmasa da 1910lara doğru onun yaptığı, daha çok zanaatçı filmlerinin modası geçmeye başlamıştı. Halk artık drama, güldürü gibi sinemada yeni ortaya çıkan çeşitli tarz filmlerinden de hoşlanır ve sinemadan daha profesyonel işler bekler olmuştu. Fakat hücrelerinde sinema yapma virüsü olan Méliès, bu hastalığına daha fazla karşı koyamaz ve 1912′de Pathe’den “Kuzey Kutbunun Keşfi” gibi çok büyük bütçeli bir filmin yapımı için evini, tiyatrosunu, stüdyosunu ipotekleyerek para alır. Filmin beklediği ilgiyi görmemesi üzerine tüm varlığını kaybeder. Hatta koyacağı yer olmadığı için 16 yıllık sinema yaşamında çektiği 520 filminin tümünü bir akşam evinin bahçesinde yakar. Bugün halen seyredilebilir olan yaklaşık 200 film zamanında dünyanın dört bir tarafına dağılmış kopyalarından günümüze ulaşabilenlerdir.&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;div&gt;Ömrünün sonunu Montparnasse’da bir dükk'nda oyuncak satarak geçiren, zamanında yaptıkları küçümsenen ve bir sanatçı olarak hak ettiği saygıyı tam olarak göremeyen Méliès’in değeri neyse ki ölümünden önce anlaşılabilmiş ve 1929′da Paris ’te Pleyel Salonunda büyük sanatçı kişiliği ödüllendirilmiştir.&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;div&gt;Bu yazıyı Méliès’in kendi sözleriyle bitirelim: “Sanatçı ruhlu biri olarak doğdum, ellerim çok becerikliydi, yetenekliydim, yaratıcı ve yaradılıştan komedyendim, hem entelektüel hem de el işçisiydim. Öyle bir işçiydim ki, tüm yaşamımı ve tüm gücümü hayal ettiklerimi imk'nsız da olsalar seyredilebilir kılmaya adadım.”&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
&lt;div&gt;Kaynaklar:&lt;br&gt;&lt;br&gt;Malthete Melies&lt;br&gt;“Méliès, l’enchanteur” Ramsay, 1995&lt;br&gt;“Centenaire de Georges Méliès, créateur de l’art cinématographique”1961 Paris&lt;br&gt;George Sadoul&lt;br&gt;“Lumière et Méliès”, Pierre Lherminier, Paris, 1985&lt;br&gt;Malthete, Jacques&lt;br&gt;“Méliès, images et illusions” Exporegie, 1996 Paris&lt;br&gt;Aysun Akarsu&lt;/br&gt;&lt;/br&gt;&lt;/br&gt;&lt;/br&gt;&lt;/br&gt;&lt;/br&gt;&lt;/br&gt;&lt;/br&gt;&lt;/br&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p&gt;&lt;span id="Label1"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;</summary><category term="Sinema Fransa"></category></entry></feed>